Yazar: Ozan Sağdıç

  • Agatha Christie’den tiyatro sahnelerine tarihin objektifi

    Osman Darcan, Türk fotoğraf sanatının önemli köşetaşlarından biridir. Ankara’ya yolu düşen birçok ünlünün fotoğrafını çeken Darcan, aynı zamanda sahne fotoğrafçılığı alanının da öncüsüdür.

    Bu yazıya, gerçekle­re dayanan bir Agat­ha Christie öyküsüyle başlamak istiyorum. Mercek olmasaydı fotoğraf makinası da olmazdı. Yani bizim sana­tımız fotoğrafçılığın tarihini insanların merceği bulması ve kullanıma sokması ile başla­tabiliriz. Ancak ilk mercek ne zaman, hangi tarihte kullanıl­mış, bilen var mı? Hollanda­lılara mal ediyorlar ama, işin daha öncesi olduğundan da söz ediliyor… İlk örneği Mezo­potamya’da Asur devletinin ilk başkenti olan Nimrut yerleş­kesinin kazılarında bulmuşlar. Yaklaşık 3000 yıllık bir geçmi­şi var yani. Kuzey Irak’ta Mu­sul’a 20-30 kilometre uzak­lıkta, son zamanlarda IŞİD militanları tarafından yağma­landıktan sonra, matkaplar­la gözleri oyulup balyozlarla parçalanan heykel ve kabart­maların bulunduğu, daha son­ra bombalarla patlatılıp yok edilen bir antik kent kalıntısı. 1980’lerde dünya tarihinin en büyük altın definesi de burada bulunmuştu.

    İlk keşfi ve kazı faaliyeti, 1845-1851 yıllarında yapıl­mış. Kazan ilk arkeolog Gil­gameş Destanı’nı da ortaya çıkaran Austen Henry La­yard. 1940’lı yıllarda kazıla­ra yeniden başlanıyor. Bu kez kazı başkanı İngiliz arkeolog Max Mallowan. Bu kişi aynı zamanda bizim o zamanlar ta­zecik Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültemi­zin konuk profesörü. Söze bir “Agatha Christie öyküsü ile başlayacağız” dedim ya, işi na­sıl ona bağlayacağım, açıklaya­yım: Bu Max Mallowan, Agatha Christie’nin kocası. Adam hep Ortadoğu’da kazılar yapmış durmuş. Eşi de ona asistan­lık etmiş. Bu arada Agatha Ha­nım fotoğrafçılığı öğrenmiş, bir hayli de ilerletmiş. Çoğu polisi­ye roman, bir kısmı da tiyatro ve radyo oyunu olan 80 kadar eserin yazarı Agatha Chris­tie’nin öykülerinde Ortadoğu coğrafyasının bir hayli yer al­ması şaşırtıcı olmasa gerek.

    Agatha Christie’nin Osman Darcan’ın çektiği ve kendisine imzaladığı portresi.

    Agatha Christie Doğu Eks­presinde Cinayet romanı do­layısıyla İstanbul ve özellikle Pera Palas oteliyle ilişkilen­dirilip efsane haline getiri­lir de, onun Ankara ziyaretin­den nedense pek söz edilmez. Oysa 1948 yılında Mallowan, Üniversite’de arkeoloji üzeri­ne karşılıklı tartışmalı konfe­ranslar vermek üzere Anka­ra’ya gelir. Yanında eşi Agatha Christie de vardır.

    Bizi ilgilendiren, ünü do­layısıyla kendi ülkesinde pek çok fotoğrafa konu olmuş Bayan Christie’nin Ankara’da bir Türk fotoğrafçısına da özel poz vermiş olmasıdır. Bu fo­toğrafçı Osman Darcan’dır. Os­man Bey’in fotoğrafı hazırlayıp kendisine de imzalattığına gö­re Agatha Christie’nin bir süre Ankara’da kaldığı kesin.

    Bu ziyaretten üç yıl önce bugün bile hâlâ sırrı tam çö­zülememiş çok esrarengiz bir cinayet işlenmişti. Seçkin ta­bakanın ve Sovyetler Birliği elçiliğinin doktoru olan Neşet Naci öldürülmüştü. Katil za­manın Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay mıydı, yoksa cinaye­ti önce üstlenen sonra inkâr eden arkadaşı Reşit Mercan mıydı? Mahkemenin tutumu­nu gurur vesilesi yapıp intihar eden Ankara’nın ünlü vali ve belediye başkanı Nevzat Tan­doğan’ın olayın seyrini de­ğiştirmek gibi bir rolü olmuş muydu? Başsavcı Fahrettin Karaoğlan’ın otomobilinde ölü bulunması normal miydi? Ci­nayet nedeni para mıydı, na­mus muydu, siyasal ya da bir casusluk olayı mıydı? Benzer bir yığın soru tam çözüleme­miştir. “Ankara Cinayeti” de­nilince sadece bu akla gelir (Bkz. #tarih 18-Kasım 2015). Agatha Christie’yi Ankara’ya mıknatıs gibi çeken bu esra­rengiz olaylar zinciri miydi acaba!?

    Osman Darcan’ın objektifinden Kral Lear’den (Cüneyt Gökçer) bir sahne.

    1960 başında Ozan Sağdıç,
    Osman Darcan’la birlikte
    Ankara’dadır. Birkaç yıl
    boyunca kimi oyunlarda
    gazeteci ve tiyatro
    fotoğrafçısı olarak yan
    yana çalışırlar. Darcan’ın
    vefatının ardından,
    Sağdıç 15 yıldan fazla
    Devlet Tiyatroları’nın
    fotoğrafçılığını sürdürür.

    Öykümüze başka bir da­mardan devam edelim. Os­manlı Devleti’nin son yılla­rında İstanbul’da Jean We­inberg’in sahibi olduğu Foto Français isimli bir fotoğraf­hane var. Stüdyosu Fransız kendisi Alman isimli bu kişi aslında bir Romanya Yahu­disi. Kurtuluş Savaşı sona ermiş, Ankara’da Cumhuri­yet neredeyse ilân edilecek. Pek becerikli olduğu anlaşılan Weinberg soluğu Anka­ra’da alır. Tam 45 gün ısrarla Gazi’den randevu almaya ça­lışır. Sonunda bunu da başa­rır. Çektiği fotoğraflar beğeni­lir. Atatürk’ün “cumhurreisi” olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğrafları ona aittir. “Ga­zi’nin özel fotoğrafçısı oldum” diye çalım satıp dururken şan­sı tersine döner. 1929 Cumhu­riyet Bayramı Ankarapalas’ta kutlanırken Atatürk’ün huzu­runda bizim ilk resmi foto mu­habirimiz genç Cemal Işıksel’in üçayağını kasten tekmelediğine tanık olunur. Tabii bu davranış Atatürk’ün gözünden kaçmaz. Fotoğraflarının artık onun ta­rafından çekilmesini yasaklar. Bu olaydan bir buçuk yıl sonra da çıkarılan bir yasa ile yabancı uyrukluların Türkiye’de ticaret yapmaları tümden yasaklanır. Weinberg’e yol görünmüştür. Altı yıllık kalfası ile birlikte Ka­hire’ye göç edecektir.

    Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğraflarını çeken Jean Weinberg’in kalfası olan Othmar Pferschy özel izinle Türkiye’de kalmıştı (solda). Konservatuvar Tiyatro Bölümü Kurucusu Carl Ebert (sağda).

    O sıralarda Vedat Nedim Tör, Matbuat Umum Müdürü­dür. Yeni ve çağdaş Türkiye’yi dünyaya lâyıkıyla tanıtacak La Turquie Kemaliste dergisi­ni çıkarmak üzeredir. Ancak kaliteli fotoğraf bulamamakta­dır. Gördükleri içinde sadece Weinberg’in kalfası Avusturya asıllı Othmar Pferschy’nin fo­toğrafları olağanüstü güzellik­tedir. Onun Türkiye’de kalma­sı ve Matbuat Umum Müdür­lüğü adına çalışması için özel izin çıkartılır. Othmar 5-6 yıl boyunca Türkiye’yi dolaşır ve birbirinden güzel fotoğraflar çeker. O Matbuat Umum Mü­dürlüğü’nde çalışırken daire­ye genç bir film kameramanı alınır, adı Osman Darcan’dır. Othmar, onun çektiği portesi­ni “Sevgili öğrencim ve arkada­şım” diye imzalamış. Demek ki Osman Darcan’ın ustası o.

    Kral Oidipus’ta Cüneyt Gökçer (solda üstte). Andorra oyunu: Ayten Gökçer – Kerim Avşar (sağda üsttte). Su Kızı oyunundan bir sahne: Nermin Sarova – Gökçen Hıdır (sağda).

    Geçen ay başında Osman Darcan hakkında kapsam­lı bir albüm-kitap yayınlandı. Kitapla birlikte Çağdaş Sa­natlar Merkezi’nde bir de ser­gisi açıldı. Kendisi de iyi bir fotoğraf sanatçısı olan sev­gili dostumuz Uğur Kavas’ın gayretiyle hazırlanan kitapta gördüğüm iki imzalı fotoğraf bana bunları anımsattı.

    Osman Darcan çok değerli bir fotoğrafçımız. Onu hayır­la anmak boynumuza borçtur. Daha 1959 yılında ben henüz İstanbul’dayken Muhsin Er­tuğrul, Yıldız Kenter ve Müş­fik Kenter, yeni açılan Karaca Tiyatro’nun Saat 6 oyunlarını başlatmışlardı. Hayat dergisi için ilk oyunlarının fotoğrafları­nı çekmiştim. Muhsin Bey on­ları görünce “Paşam, Ankara’da Osman Darcan’ı tanır mısın” demişti bana. “Adını işittim, eserlerini de görmüşlüğüm var” demiştim ben de. “İşte Türki­ye’de ondan başka doğru dürüst sahne fotoğrafı çeken yok. Çok arıyorum, bulamıyorum. Sen bu konuda istidatlısın; aman de­vam et. Ben seni Şehir Tiyatro­ları’na da tavsiye edeceğim” di­ye de eklemişti.

    Saim Alpago ve Asuman Korad’ın şirin bir pozları.

    Muhsin Ertuğrul 1959’da
    Osman Darcan için şöyle
    demişti: “Türkiye’de ondan
    başka doğru dürüst sahne
    fotoğrafı çeken yok. Çok
    arıyorum, bulamıyorum…”

    Muhsin Ertuğrul, Kenter kardeşlerle… Karaca Tiyatro, İstanbul.

    Kısmettir, birkaç ay son­ra ben Ankara’ya atandım. İlk ziyaret ettiğim kişi Osman Darcan olmuştu. Birkaç yıl boyunca kimi oyunlarda ben gazeteci, o tiyatronun fotoğ­rafçısı olarak yan yana çalış­tık, hemen hemen aynı sahne­leri çektik. O vefat edince el alışkanlığım dolayısıyla onun işini bana verdiler, 15 yıldan fazla (Bence Devlet Tiyatrola­rı’nın altın yılları) bu işi sür­dürdüm.

    Stüdyo fotoğrafçılığı ya­nında Devlet Konservatuva­rı’nın kuruluşundan Tatbi­kat Sahnesi’ne, oradan Devlet Tiyatrosu’na kadar süren fo­toğrafçılık serüveni hakkın­da çok şey söylenebilecek Os­man Darcan için sayfalar yet­mez. Onun birbirinden güzel portreleri ve sahne fotoğrafla­rına daha çok yer ayırabilmek adına sözü burada keselim.

    Osman Darcan’ın kendi portresi

  • 2015 yılında gökyüzüne dönen büyük yıldızlar

    Artık sonuna geldiğimiz 2015 yılı birçok tanıdığımı, dostumu sonsuzluğa uğurladığım bir yıl oldu. Kaybettiklerimiz arasında, fotoğraflarını çekerken tanıştığım ve sonra bu tanışıklığın dostluğa dönüştüğü, hepimizin yakından tanıdığı isimler de vardı. Bu kişilerin fotoğraflarını çekerken biriktirdiğim anılar hafızamda hâlâ tazeliğini koruyor.

    YAŞAR KEMAL

    ‘Neden parasız çektin?’

    Önce, 28 Şubat’ta yitirdiğimiz Yaşar Kemal’den söz edeceğim. 1956’nın ilk aylarındaydık. Osmanbey’de, Agos gazetesinin önceki yerinin bulunduğu apartmanın asma katında o zamanların en modern fotoğrafhanesi olarak bilinen Tanju Fotoğraf Stüdyosu vardı. Sahibi Şevket Tanju, İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği’nin de yönetim kurulu başkanıydı. Ben de yirmi yaşlarında bir delikanlı olarak 100 TL maaşla o derneğin kâtipliğini yapıyordum.

    Patronun stüdyoda olmadığı bir gün, banyo ettirmek üzere film bırakan bir müşteri geldi. Cüsseli bir adamdı ve bir gözü de kördü. Sanki bir yerlerden tanıyor gibiydim. Sakın bu kişi Cumhuriyet’in röportaj yazarı Yaşar Kemal olmasın? Çekinerek mesleğini sordum. “Belediyede çalışıyorum, elektrik saatlerini okuyorum” dedi. Arkasından, “Bir de yazarlığımız var işte” diye ekledi. Durum aydınlanmıştı. Teneke adlı öykü kitabı Varlık Yayınları’ndan yeni çıkmıştı. Onu okumuştum. İnce Memed romanı da çok yeniydi. O benim dar bütçeme biraz pahalı gelmişti, henüz alıp okuyamamıştım. Ama çok söz ediliyordu.

    Yaşar Kemal’e “Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” diye sordum. Memnun oldu. Onu oradaki portatif sedire oturttum, birkaç gün önce sahibi olabildiğim ilk ciddi kameramla üç beş poz fotoğrafını çektim. Bu benim arşivime giren ilk yazar fotoğrafıydı. Kendisi de şöhretinin ilk basamaklarında olan büyük ustayı stüdyodan uğurladıktan sonra, Şevket Tanju’nun Ahmet adlı kalfası bana hayretle “Bu kör adamın fotoğrafını niye parasız çektin?” diye sormuştu.

    EROL BÜYÜKBURÇ

    ‘Türk Elvis’in zirvedeki yılları

    Bu yıl 22 Mart’ta, zamanının gençliği tarafından “Türk Elvis’i” diye adlandırılan Erol Büyükburç’u yitirdik. Onu ilk kez 1964’te yapılan Balkan Şarkı Yarışması’nda Türk ekibinin şampiyon olduğu günlerde, şöhreti zirve yapmışken Ankara Ulus Sineması’nda arkadaşları ile verdikleri efsanevi konser sırasında tanımıştım. Sinema girişinde izdiham yaşanmış, kapılar kırılmıştı. Büyükburç’un fotoğraflarını bir İzmir Fuarı sırasında Kültürpark’taki açıkhava lokallerinden birinde de çektim.

    Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki gençlik konserini de çok iyi anımsıyorum. Ortalık cıvıl cıvıl kız öğrencilerle doluydu. Çığlık çığlığa tezahürat yapıyorlardı. Sahnedeki Erol onlara defalarca “Bu güzel serzenişinize ne cevap vereceğimi bilemiyorum” dedi durdu. Serzeniş sözcüğünü iltifat anlamında iyi bir şey olduğunu sanıyor olmalıydı. Oysa, bu Farsça sözcüğün Türkçe tam karşılığı “yakınma” idi.

    ZEKİ ALASYA

    Sevgide bonkör bir tiyatro adamı

    8 Mayıs’ta da bir başka sahne adamı sevgili Zeki Alasya’yı yolcu ettik. Onu ilk kez Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda seyretmiştim. Daha sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda yer aldı. Devekuşu Kabare’nin sık sık Ankara turnesi olurdu. Ben oldum bittim tiyatroların kulislerini çok severim. Orada yapılan sohbetler, patlatılan espriler sahnedekilerden daha içten ve özel olur. Devekuşu Kabare’nin kulisine gire çıka Zeki ile sıkıfıkı arkadaş olmuştuk. Zeki Alasya, özel hayatında ortağı Metin Akpınar’dan daha açık yürekli görünüyordu, sevgide de bonkör bir yapısı vardı. Aslında çok da uzun anlatmaya gerek yok. Herkes onu o kadar iyi tanıyor ki…

    BEHİYE AKSOY

    Gazino çağının efsane yıldızı

    2015 yılının en önemli kayıplarından biri de gazinolar çağının büyük sanatçılarından Behiye Aksoy’du. 31 Mayıs’ta aramızdan ayrılan sanatçının söyleyiş tarzını Cemal Süreya, “Müzeyyen Senar’ın evden kaçan hayırsız kızı” olarak betimlemişti.

    Ben 1960’ta Ankara’ya taşındığımda Ankara Radyosu’nun en önde gelen sanatçılarından biriydi. Ankara’da ilk fotoğrafını çektiğim sanatçılardan biri Behiye Aksoy’du. Sıhhiye’deki evinde pek çok fotoğrafını çekmiştim. Aklımda kalanlardan biri, kucağından düşmeyen kara kedisidir. Salonunun duvarlarından birine hayranı olduğu ve bize plağını dinlettiği şarkıcı Marino Marini’nin dev posterini asmıştı. Hemen yanında da kendi posteri yer alıyordu.

    Behiye Hanım zaman zaman o günlerin gözde lokallerinden Göl Gazinosu’nda sahne alıyordu. Menajerliğini, hem avukat hem de udî ve bestekâr olan ilk eşi Halil Aksoy yapıyordu. Onunla iyi bir diyalog oluşturmuştuk.

    60’lı yıllar gazino kültürünün altın çağının yükseliş dönemi. Behiye Aksoy gibi sesi, sahnesi güçlü bir yıldız adayının gazinocuların gözünden kaçması olanak dışıydı. Nitekim “Gazinocular Kralı” Fahrettin Arslan’dan teklif gelmişti. Sanatçımız Ankara’dan İstanbul’a şa’şalı bir biçimde giderken kocaman renkli bir afişle gitmeliydi. O zaman renkli dia çeken pek yoktu. Halil Aksoy fotoğraflarını çekmem için eşini bana, HayatSes dergilerinin bürosunda kendimce oluşturduğum stüdyoya getirdi.

    Aktör Şeref Gürsoy, yabancı içkilerin ithal edilmediği o günlerde bana armağan olarak bir şişe Napolyon konyağı getirmişti. Tabii o konyak kısa zamanda tüketildi. Ancak şişesi pek fiyakalıydı, kıyıp atamadım; sürahi olarak kullanılabilirdi. Bizim Tekel’in “Kanyak” adını verdiği içki hiç de kötü olmamakla birlikte gösterişsiz, külüstür şişelerde pazarlanıyordu. Ben o günden sonra yerli konyaktan alıyordum, o fiyakalı şişeye boşalıp bir köşeye koyuyordum; sohbet için gelen dostlara ikram etmek üzere…

    Behiye Aksoy’un fotoğraflarını çeşitli kostümlerle poz poz çekerken bir köşede kendi halinde oturan eşi sıkılmasın diye “Halil Abi, bak orada konyak var. İstediğin gibi servisini kendin yap” dedim. Halil Aksoy bir süre sonra damağını şapırdatmaya başladı. Bir yandan da Behiye Hanım’a sesleniyordu: “Bak hanım, bak” diyordu, “Herifler ne muhteşem konyak yapıyorlar. Fransız konyağı bu be, yağ gibi kayıyor gırtlaktan. Bizimkileri iç, öğürür durursun.” O böyle konuşmaya başlayınca, utandığım için sesimi çıkaramadım. Gerçi bu aldanışı o kadar önemli değildi. Asıl büyük aldanışı, özene bezene İstanbul’a hazırladığı Behiye Hanım’ı orada Gazinocular Kralı’na kaptırmak olacaktı.

    CÜNEYT ARCAYÜREK

    Jilet gibi bir ağabeyimizdi

    Ankara’da meslek icra eden birkaç kuşak gazeteci olarak, bize Hürriyet dendi mi Cüneyt Arcayürek’i anımsarız. Onu da ne yazık ki Haziran’ın 28’inde yitirdik. 1928 doğumluydu, biz çelik-çomak oynarken gazeteciliğe başlamıştı. Ankara’nın nabzını en iyi tutan, en gizli kapaklı işlerden en önce haberdar olan, en doğru yorumları yapan jilet gibi bir ağabeyimizdi Arcayürek. Üstelik de yakışıklı adamdı.

    Ankara iyi gazeteci yetiştirir. Onlar kademe kademe yükselirler. Daha sonra yönetici, başyazar ya da kıdemli köşe yazarı olarak İstanbul’a transfer olurlar. Arcayürek Ankara’da doğmuş, orada gazeteci olmuş, UlusHürriyet duraklarından Cumhuriyet menziline erişmiş, ama hep başkentli kalmış, bizim için idol ve ideal bir gazeteciydi. Namuslu adam ezenden yana değil, ezilenden, haksızlıklardan yanadır. Öyleydi ve sapına kadar gazeteci oldu Cüneyt Abi. Zaten “Gazeteci oldum, gazeteci kaldım, gazeteci olarak öleceğim” demişti. Sözünü de tuttu.

    MEHMET BAŞARAN

    Bana yol gösteren komünist

    Tanıdığım ilk Köy Enstitü çıkışlı şair-yazar Mehmet Başaran’dı. Yaşadığım kasabaya, Edremit’e köy okulları için “gezici başöğretmen” olarak ve yakasına yapışmış “komünistmiş” söylentisiyle birlikte gelmişti. Ben o zaman ortaokul öğrencisiydim. Başaran ve eşini kucaklarında kalbi delik olduğu için ölmesi beklenen bir kız çocuğuyla gördüğüm için aileye hep hüzünle bakardım. Bu hazin ama dirençli görünüş sanki Başaran’ın yüzüne de yansımıştı. Herkesin kederi alnında yatay çizgiler oluşturur; onun dikey çizgileri de vardı. Trakyalıydı, yaşadığı çileli günlere karşın benim coğrafyamı, Ege’nin bu körfezini çok sevmişti. Zeytin Ülkesi diye kitabını yazdı.

    Lise sonrası İstanbul’daki bekârlık günlerimde, Edremit’ten İstanbul’a atanan ve eşinin ataması bir yıl sonra yapılacağı için bekâr yaşayan Başaran’la arkadaşı resim öğretmeni Selahattin Taran’ın Laleli’de tuttukları odada bir yıl kaldım. Bana “Birçok alanda yeteneklisin. Ama kendine esas bir meslek seç ve o alanda derinleş” diyerek fotoğrafçılığı seçmem konusunda yol gösterici olmuştu Başaran. Ona şükran borçluyum. 27 Haziran’da bu çok değerli dostu da yitirdik.

    BAŞAR SABUNCU

    Sahnelerin sevimli siması

    Yine bu yıl, 15 Temmuz’da da Başar Sabuncu’yu yitirdik. Onunla 1962 yılında Ankara’da kurulan Türkiye’nin öncü özel tiyatrolarından Meydan Sahnesi’nde tanışmıştık. Tiyatronun finansman sağlayan kurucularından biri Ankara Radyosu elemanlarından Adalet Ağaoğlu idi. Açılışından kısa bir sonra Zafer Madalyası isimli oyunu sahneye koymuşlardı. Bir grup Amerikan bahriyelisi arasında geçen bu hoş komediyi yönetmesi için İstanbul’dan Haldun Dormen gelmişti. Kalabalık bir ekip tarafından oynanması gerekiyordu. Kadro Ankara’nın sanatsever çevresinden yetenekli amatörlerle takviye edilmişti. Ankara Radyosu’nun sözlü yayınlar bölümünde çalışan Başar Sabuncu en sevimli karakteri canlandırıyordu. Tek kadın rolü, yine bir radyo çalışanı olan, Ankara’nın delişmen kızı Sevgi Nutku’ya verilmişti. Bir süre sonra ne olduysa oldu, Sevgi Nutku’nun soyadı Sabuncu olarak değişti! (Daha da sonra Sevgi Soysal olacağı üzere).

    Başar Sabuncu sıkıntılı bir ara dönemde ortalıkta görünmez oldu, birkaç yılı Avrupa’da geçirdiğini duyuyordum. Gurbetten dönüşünde artık İstanbul’a yerleşmişti, gerek tiyatro gerek sinema alanında pek çok başarılı işlere imza atmıştı.

    TARIK DURSUN K.

    Candan ve unutulmaz bir insan

    11 Ağustos’ta kara haber bu kez İzmir’den geldi. Tarık Dursun K. ölmüş. 1946- 1949 yılları arasında ben İzmir’de Buca Ortaokulu’nda yatılı okumuştum. Orada beni sahiplenmiş üç ağabey vardı: Cengiz Yörük, Nedret Gürcan ve Cengiz Tuncer. Tarık Dursun, edebiyat tutkunu bu üç ağabeyin arkadaşıydı. Hatta Cengiz Tuncer’le ortak bir şiir kitabı da çıkarmışlardı. İşte onların dostu sonradan benim de dostum olmuştu. İstanbul’da olduğum süreçte onunla Cengiz Tuncer’in önce ajansında daha sonra da E Yayınları’ndaki ofisinde birlikte olmuştuk. Yollarımız Ankara’da da kesişti. Bilgi Yayınları’nın sahibi Ahmet Küflü’yle aramızı Tarık Dursun kaynaştırdı. Böylece o yayınevinin ilk yüz kitabının kapağını yapmama da vesile oldu. Candan ve unutulmaz bir dosttu Tarık Dursun Kakınç.

    ŞERAFETTİN TURAN

    Tevazu sahibi bir aydın

    Sıra 16 Ekim’de yitirdiğimiz değerli bir tarihçimize geldi: Prof. Dr. Şerafettin Turan. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yakın Çağ Tarihi Anabilim Dalı Bölüm Başkanlığı ve fakülte dekanlığı ile Türk Dil Kurumu başkanlıklarında bulunmuş, saygıdeğer bir bilim adamımız. Hem Osmanlı Devleti tarihi, hem Cumhuriyet tarihi alanında eserler vermiş, yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül almıştı. Başkentin aydınları arasında çok saygı gören bir kişi olan Şerafettin Hoca, o derecede de tevazu sahibiydi.

    Bir seferinde, TRT’nin Uluslararası 23 Nisan Şenlikleri’ni konu alan Dünyanın Bütün Çiçekleri isimli albüm-kitabını hazırlarken kendisinden 23 Nisan’ın tarihçesi ve Atatürk’ün çocuk sorunları üzerindeki fikir ve eylemleri hakkında beni aydınlatmasını rica etmiştim. Sevgili Şerafettin Hoca, bilseniz ne kadar ayrıntılı bilgiler vermişti. Sağolsun, benim için özel bir dosya hazırlamıştı adeta.

    ÇETİN ALTAN

    Düşmanı çok, dostu daha çoktu

    22 Ekim günü bir büyük gazetecimizi, şahane bir yazı ustasını, ağabeylerimizden birini daha kaybettik. Çetin Altan, fıkra yazarlığında çığır açmış usta bir kalem sahibiydi. Onu gazete bürolarında kaç kez sessiz sedasız, hayranlıkla dinlediğimi anımsıyorum.

    Kızdırdığı insanlar çoktu. Milletvekili olduğu dönem, Şadi Pehlivanoğlu adındaki fanatik vekilin başını çektiği bir ekip tarafından darp edilip hırpalandığına bizzat tanık olanlardan biriydim. Düşmanı çoktu ama seveni de çok fazlaydı. Cezasının ertelenmesi için İsmet İnönü başta olmak üzere bir çok kişi uğraş vermekteydi. İşte o günlerde vaktini hep Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda geçirmekteydi. Ben de o tarihlerde o büronun gediklilerinden biriydim.

    O dönem Kızılay’da birkaç büyük sinema vardı. Bir de cep sineması gibi bodrumlarda, pasaj altlarında küçük, yeni sinemalar açılmıştı. Çetin Abi sinemaya düşkünlüğümü bilirdi; ortalığın durulduğu saatlerde bir kaç kez “Yakındaki sinemalarda hangi filmler oynuyor” diye sormuştu. Ben de söylemiştim. “Hadi bana eşlik et de, şu sinemaya gidelim” demişti ve gitmiştik. Birlikte üç filim seyrettik. Aklıma geldikçe içimi bir üzüntü kaplıyor.

  • IV. Murat’ın eşyaları da kurtulamadı

    IV. Murat’ın eşyaları da kurtulamadı

    Bundan 45 yıl önce, 27 Kasım akşamı Taksim’de gökyüzü kızıla boyanmıştı. İstanbul Kültür Sarayı, yani bugünkü Atatürk Kültür Merkezi yanıyordu. Ancak yanan sadece ülkenin en önemli kültür-sanat merkezi değildi. Topkapı Sarayı’ndan getirtilip fuaye alanında sergilenen, IV. Murat’a ait bazı eşyalar da yanıp kül olmuştu.

    Yapımı yılan hikâyesine dönen Kültür Sarayı’nın inşaatı 1946’dan 1969’a kadar tam 23 yıl sürmüştü. 1946’da İstanbul Belediyesi’nce opera binası olarak başlanan, Taksim Meydanı’na hâkim konumdaki binanın yapımı ödeneksizlik yüzünden uzun yıllar sürüncemede kalmıştı. Cumhuriyet’in 30’uncu, İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün kutlandığı 1953’te koskoca kentte görkemli bir gösteri salonunun olmadığı bir kez daha fark edildi. Bu ayıbı gidermek üzere hükümet devreye girmiş, projenin tamamlanması için Bayındırlık Bakanlığı görevlendirilmişti. Ama bu da yeterli olmadı ve iş uzadıkça uzadı. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun projesiyle bitirilen bina nihayet 1969’da açılabildi.

    ATATURK KULTUR MERKEZI YANGINI - 27 KASIM 1970 - 01
    27 Kasım 1970’de akşamı başlayan İstanbul Kültür Sarayı yangını.

    1970 yılına kadar Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi aynı genel müdürlük çatısı altındaydı. Sahneler çoğalıp kadro genişleyince, iş hacmi de artmış ve yönetim iki genel müdürlük halinde ayrılmıştı. Tiyatro Genel Müdürlüğü’nü Cüneyt Gökçer sürdürmekteydi, Opera ve Bale Genel Müdürlüğü’ne ise Aydın Gün atanmıştı. Bu kurumların durumu diğer devlet kurumlarına hiç benzemiyordu. Yöneticiler aynı zamanda sanatçıydılar ve sanatlarını en yüksek düzeyde temsil etme arzusu içindeydiler. Diğer yandan kurum ikiye ayrılmıştı ama birçok bina ve olanağı ortak kullanmak zorundalardı. Aynı babanın mirasını paylaşan, daha doğrusu kavgasız gürültüsüz paylaşamayan evlatlar gibi iki kurum birbirinin rakibi oldu; adeta düşman kardeşler haline geldiler. Bu iki başlılık ve bir çok şeye tek başına sahip çıkma isteği, tersine birçok konuda sahipsizliğe neden oldu.

    010
    011
    09 A
    09 B
    Yangında kül olan, IV. Murat’a ait paha biçilmez eşyalar arasında minyatürlü bir kitap, IV. Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür, cildi koyu bordo renkli deri kaplı, kabartma bezemeli bir Kur’an-ı Kerim, padişahın kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmış kaftanı, bir zırhı davardı.
    01
    Sultanın, kendisinden çok sonra, 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılan yağlıboya portresi kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

    Elbette Kültür Sarayı da iki kurum arasında rekabete ve çekişmeye konu olmuştu. Üstelik Kültür Sarayı’nın açıldığı 1969’da kurumlar henüz ayrılmamıştı ve aynı çatı altındaydılar. Buna rağmen açılışı kimin üstleneceği önemli bir sorun olmuştu. Operacılar, Çeşmebaşı balesini ve Aidaoperasını hazırlamaktayken, tiyatrocular bir Türk tiyatro eseriyle başlamanın daha milli ve daha uygun olacağı teziyle, Ankara repertuarında zaten hazır olan Deli İbrahim oyununu empoze etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki, adları pek ünlü olan opera sanatçılarımız toptan “Türkiye’nin en büyük sanat projesinin uluslararası bir organizasyonla açılışında ülkemiz bir deli adamın hikayesiyle mi temsil edilecek” diye Başbakan Süleyman Demirel’e dilekçe bile yazmışlardı! Açılış çekişmesini operacılar kazandı.

    03 Kaftan
    06
    08
    Yanan eşyalar arasında en kıymetli olanlardan biri de 87,5 santim uzunluğundaki, kabzası boynuzdan yapılı kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı.

    Ben o sıralarda Devlet Tiyatroları’nın sahne fotoğraflarını çekiyordum. Yayın yönetmenliğini kurumun genel sekreteri olan Lûtfi Ay’ın üstlendiği Tiyatro dergisinin düzenleme işini de bana teslim etmişlerdi. Günün birinde tarihi oyunların usta yazarı Turan Oflazoğlu’nun Dördüncü Murat oyunu gündeme geldi. Çok önem verilen ve ses getireceği düşünülen oyunlar için Tiyatro dergisini o oyuna özgü özel sayılar olarak hazırlıyorduk. Dördüncü Murat da böyle güçlü bir eserdi, yönetmen genel müdür Cüneyt Gökçer’di. Dördüncü Murat karakteri de bir başrol oyuncusuna büyük sükse yaptıracak muhteşem bir potansiyele sahipti. İlk üç beş oyundan sonra Cihan Ünal’a bırakacağı bu rolü de bizzat Cüneyt Gökçer üstlenecekti. Uzun lafın kısası, Dördüncü Murat oyunu için özel sayı hazırlamanın bütün koşulları ortadaydı.

    Bu arada oyunun yazarı Turan Oflazoğlu, (oyundaki karakterin gerçek kişiyle kanlı canlı bağlantısı kurulabilsin diye olsa gerek) Topkapı Sarayı yöneticileriyle IV. Murat’a ait bazı eşyanın özel vitrinler içinde tiyatro fuayesinde sergilenme olasılığını görüşmüş, Bakanlığın onayı ile bu izin alınmıştı. Dergide yayımlanmak üzere sergilenecek eşyanın fotoğraflanması işi de bana düştü.

    Topkapı Sarayı Müzesi’nin o zamanki müdürü Kemal Çığ idi. Müzelerin tatil olduğu bir Pazartesi günü Topkapı Sarayı’nın Hazine Dairesi önündeki eyvanın gölgeliğinde derme çatma bir set hazırladık. Eserleri kısmen teşhirden almışlar, kısmen depodan taşıyıp hazır etmişlerdi. Kemal Bey’in gözetiminde sırayla çıkarıp fotoğraflamam için önüme koydular. Bir yandan da çektiğim her parçanın ayrıntılı bilgisini Kemal Çığ ’dan alıp not ediyordum. Lûtfi Ay, mümkünse müze müdüründen konuyla ilgili bir makale yazmasını arzu etmişti. Onun bu ricasını da kendisine ilettim.

    Topkapı Sarayı’nda yaşamış padişahlar arasında en çok kişisel eşyası bulunanlardan birinin IV. Murat olduğunu söyleyen Kemal Çığ’ın rehberliği ile edindiğimiz bilgiler ışığında, fotoğraflarını çektiğimiz eşyaları gözden geçirelim:

    Eşyalardan birincisi sultanın büyük boyda yağlıboya bir portresiydi, ancak o kendi döneminde yapılmış değildi, imzasızdı ve olasılıkla 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılmıştı. Yani padişahın kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

    İkinci eser, Dördüncü Murat’a ait altın yaldızlı kendi tuğrasını taşıyan bir buçuk metre uzunlukta bir berattı. Üzerindeki tarih miladi 1638 tarihine denk düşüyordu. Kıbrıs gayrımüslimlerinden alınan vergilerin padişahın annesi Mahpeyker Kösem Sultan’a tahsis edilmesiyle ilgiliydi.

    Üçüncü eser, Padişahın 142 santim boyundaki kaftanıydı. Kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmıştı. Yanları yırtmaçlı, kısa kollu ve yakasızdı. Açık önü şerit düğmelerle ilikleniyordu. İçi yarıya kadar sincap kürküyle kaplıydı, ayrıca lacivert renkte dalgalı görünümlü canfes bir kumaşla çerçevelenmiş açık kahverengiye çalan krem renginde bir astarı mevcuttu.

    Cadı Kazanı A
    Kültür Sarayı’nda sahnelenen ikinci oyun Arthur Miller’ın “Cadı Kazanı”ndan bir sahne.
    Cüneyt Gökçer
    Dördüncü Murat oyununda hem başrolü hem yönetmenliği, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer üstlenmişti.

    Dördüncü parça, 127 santim boyundaki beyaz patiskadan dikilmiş entariydi. Önden açık, yakasız ve kısa kolluydu, yandan yırtmaçlıydı. İçten yarı bele kadar astarlıydı.

    Beşinci parça, 80 okka ağırlığındaki idman taşıydı. Üst tarafı kubbemsi, ortadan itibaren aşağılara doğru çokgen biçimde daralan bir görünümü vardı. Üzerinde, tam merkezde yer alan bir halka mevcuttu ki, Sultan Murat’ın bu taşı o halkadan serçe parmağı ile kaldırıp haremden Bağdat Köşkü’ne kadar taşıdığı rivayet edilmekte imiş.

    Sultan Murat’tan kalan eşyadan biri de 95 santim beden genişliğindeki zırhıydı. Aslında bu zırh Memluk Sultanı Kayıtbay’a aitmiş. Osmanlı sarayına taşınmış olmasından sonra IV. Murat kullanmış ve üzerine “Murad bin Ahmed” yazılı kurşun damga basılmış. Beden zincirsi örgü biçimindeydi. Yanlarda ve arkada çiçek ve yazıya benzer yaratık betimlemeleriyle bezenmiş küçük levhacıklarla pekiştirilmişti. (Aslında IV. Murat’a ait olduğu söylenilen iki zırh vardı hatırladığım kadarıyla. Kültür Sarayı’na bunlardan, daha basitçe olanın taşındığını tahmin ediyorum. Daha görkemli olan bir zırh daha vardı ki, en azından üzerindeki mücevherat dolayısıyla hazine eşyası sayılıyordu. Hazine dairesindeki özel gömme vitrininde teşhir ediliyordu. Sayın Kemal Çığ’ın bana dikte ettiği bilginin bu daha kıymetli zırha ait olduğunu tahmin ediyorum).

    Yedinci parça, 20 santim çapında ve 18 santim yüksekliğinde tuğlu bir miğferdi. Önü ve arkası siperlikli, ön siperi sarı çemberliydi. Etraflarında yaldızlı çift kulakları vardı.

    Kur_an tiradı
    Sultanın eşyalarının Topkapı Sarayı’ndan getirilmesine neden olan Dördüncü Murat oyunundaki ünlü Kur’an sahnesi.

    Sekizinci parça ise 87 buçuk santim uzunluğunda bir kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı. Kabzası boynuzdan yapılı kılıcın sırtında ise “Sultan Murad Han-ı Râbi Feth-i Bağdat 1041” yazısı kazınmıştı.

    Dokuzuncu eser 28×18 santim boyutunda değerli bir Kur’an-ı Kerim’di. Her sayfada 12 satır bulunuyordu ve ta- mamı 365 yapraktı. Cildi koyu bordo renkli deri ile kaplıydı ve kabartma bezemeliydi. İçinde “İmam” olarak ünlenmiş Üsküdarî’nin öğrencisi Hafız Mehmed Tokadî tarafından yazılarak 1 Ramazan 1041 (22 Mart 1632) tarihinde tamamlandığına dair not bulunuyordu.

    Yukarıda sayılanlardan başka ayrıntılı bilgisine ulaşamadığım ya da notlarını yitirdiğim bir minyatürlü kitap ile bir de kitaba sığmayacak büyüklükte, tek başına levha olarak yapıldığı anlaşılan Dördüncü Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür daha bulunuyordu.

    Dördüncü Murat oyunu sahnelendiği sırada repertuarda bir başka oyun daha vardı. O da Arthur Miller’ın çok etkili bir tiyatro kurgusu ve dili olan ünlü Cadı Kazanı oyunuydu. Başta Kerim Afşar, Ayten Gökçer, Arsen Göze (Gürzap), Şahap Akalın, Nihat Akcan olmak üzere sanatçılarımız tarafından da insanın tüylerini diken diken eden bir biçimde oynanıyordu. Her iki oyun da seyirciden çok büyük ilgi görüyordu.

    Kültür Sarayı’nı insanlar sadece salonu ve fuayeleriyle tanır. Oysa onun görünmeyen kısmı görünenin çok daha fazlasıdır. İdare odaları, birçok çalışma ve prova mekanları, dekor atölyeleri, demirhaneleri, terzihane ve marangozhaneleri, depoları, inanılmaz boyuttaki ısıtma, havalandırma tesisleri, alabildiğine geniş ve donanımlı kulisleri, bina boyunca yükselen sofitasıyla sahne imkanları, bir kente yetecek kadar elektrik ve elektronik sistemleriyle muazzam bir fabrikadır orası. Düşünün, AKM olduktan sonra içine tam 6 tane genel müdürlük ve müdürlük yerleştirilmişti. Böyle bir kompleksin tedbirsizlik ve sorumsuzluk yüzünden 27 Kasım 1970 tarihinde Cadı Kazanı oyununun temsili sırasında çıra gibi 45 dakika içinde yanıp kavrulması çok şaşırtıcı ve üzücü bir olaydır.

    Topkapı Sarayı’nda fotoğraflarını çektiğim, Kültür Sarayı fuayesinde vitrinler içinde sergilenen Dördüncü Murat’ın eşyası da maalesef binayla birlikte kül olup gitti. Onlardan geriye sadece benim arşivimdeki fotoğraflarının negatifleri kaldı.

  • Silinmez hatıralar

    Silinmez hatıralar

    Benim gibi çocukluğundan beri radyo tutkunu olan biri için 1956 yılından itiraben gazeteci olarak Radyoevi’ne girip çıkmak ve yıllarca sesinden tanıdığım insanları yakından tanımaya başlamak tarifi imkansız bir mutluluktu. Yıllar süren radyo günlerimde radyo emekçilerinin, benim için her biri unutulmaz olan binlerce kare fotoğrafını çektim.

    Benim radyo sevgim babamın radyo aşkıyla başlar. Babam çeyiz sandığı büyüklüğünde kocaman bir radyo almıştı. İstanbul ve Ankara radyolarının kuruluşunun üzerinden çok az bir zaman geçmişti, zayıf ve kısıtlı zaman dilimi içinde yayın yapabiliyorlardı. Ses bir gelip bir giderdi. Ayrıca parazit denilen bir şey vardı o zamanlar. Paraziti önlemek için evde babamın kendi yaptığı radyodan da daha büyük bir sandık vardı. İçi kalay levhalarla kaplanmıştı. Koca koca miknatıslarla, el yapımı transformatörlerle, bobinlerle doluydu içi.

    Gençlik yıllarımda, dinlemekten hoşlandığım kimi söyleşi ustaları, sunucular, müziyenler vardı. Sayıt Çelebi’ye pek yetişemedim ama Eşref Şefik’i bilirdim. Eğlenceli adamdı. Feridun Fazıl Tülbentçi’nin “Tarihte Bugün” programını da ilgiyle, severek dinlerdim. Münir Nurettin, Safiye Ayla, Mualla Mukadder, Perihan Altındağ, Müzeyyen Senar gibi sanatçılar gramofonlarda olduğu gibi radyolardan da dinlenebiliyordu. Halk, Zeki Müren’in sesini de ilk kez radyodan duymuştu.

    Ulusal bayramlarda Behçet Kemal Çağlar radyoda soluk soluğa, art arda şiirler okurdu. Kore Savaşı günlerinde öğrencisi olduğum Kabataş Lisesi’nde okulun hoparlör sistemine bağlanan radyodan Kunuri çarpışmasında şehit olanların uzun listesinin okunduğunu da hatırlıyorum. Hayatımızın en üzgün günlerinden biriydi. Mutlu ve mutsuz günlerimizin merkezinde hep radyo vardı.

    1956’da Hayat dergisinde foto muhabiri olarak işe başladığımda, görev icabı İstanbul Radyosu’nun o zamanlar yepyeni olan görkemli binasına girip çıkmaya başlamak benim gibi bir radyo tutkunu için inanıl- maz bir şeydi. Radyoevindeki sanatçıların ve teknik elemanların çalışma ortamına yönelik merakımı, çektiğim fotoğraflar ve kurduğum ilişkiler sayesinde giderebiliyordum.

    O dönem İstanbul’un tek senfonik orkestrası, seneler sonra Kültür Bakanlığına bağlanacak olan, İstanbul Belediyesinin Şehir Orkestrası idi. Bazı provalarını Radyoevinde yapan orkestranın şefi Cemal Reşit Rey’di. Herhalde ücretler çok düşüktü ki orkestranın bazı müzisyenleri ek iş olarak geceleri pavyonlarda çalışıyordu. Şehir Orkestrasının Radyoevinde yapılan provalarını bile gidip izlemekten zevk alıyordum. Hiç unutamadığım anılarımdan biri, İtalya’da yaşayan Leylâ Gencer’in solist olarak katıldığı bir genel provaydı. O zamanlar, uluslararası alanda adını duyurmuş sanatçımız pek yoktu. Türkiye’yi İtalya’da başarıyla temsil eden soprano Leylâ Gencer’in konuk olarak İstanbul’a gelmesi ve konser vermesi hepimizi heyecanlandırmıştı.

    İstanbul Radyosu Büyük Stüdyosunda İstanbul Şehir Orkestrası’nın bir radyo konseri provasında orkestra şefi Cemal Reşit Rey ve konuk soprano Leyla Gencer, 1958.

    Sözlü yayınlarda görev alan sanatçılar çoğunlukla Şehir Tiyatrolarının elemanlarıydı. Radyo oyunlarında, skeçlerde seslendirmeyi Behzat Butak, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Halide Pişkin, İsmail Galip Arcan, Reşit Gürzap, Hüseyin Kemal Gürmen, Neşe Yulaç, Gülistan Güzey gibi Şehir Tiyatroları’nın ünlü sanatçıları yapmaktaydı.

    Tatil günlerinde Büyük Stüdyoda seyircili eğlence programları yapılırdı. Şarkılar, türküler bir skeçle süslenir, muhakkak bir ya da Balarıları gibi iki komik sahne alırdı. Kimi kez de kısa yarışmalar eğlenceye eğlence katardı. O zamanların vazgeçilmez adamı, kendine özgü bir ezgiyi seslendiren, akordeonu eşliğinde parodiler sunan Celal Şahin idi. Şakalarıyla takıldığı kimseler zamanın valisi Fahrettin Kerim, spor sunuculuğu ve sohbet programlarıyla ünlü Eşref Şefik gibi popüler kişilerdi. Ona yakın bir diğer komedi sanatçısı Cevat Kurtuluş idi. Hele Ramazan günleri, eski Direklerarası eğlencelerini bire bir yansıtan gösterilerle pek şenlikli geçerdi. O zaman mutlaka bir ortaoyunu oynanır; değişmez kavuklu İsmail Dümbüllü, Pişekâr da Tevfik İnce olurdu. Kanto, düet söylemek Niko ve Amelya kardeşlere düşerdi. Dümbüllü ile eski bir tanışıklığımız vardı. Benim için bu sanatçıların sahne performansından çok kulislerdeki sohbetleri, şakalaşmaları çok daha ilginçti.

    İstanbul Radyosunda şahsen tanımak şansına eriştiğim zamanın en ünlü spikerleri Orhan Boran, Tarık Gürcan, Dürnev Tunaseli ve Selahattin Küçük idi. Orhan Boran deyince orada biraz durmak gerek. Akıcı ve esprili “lafazanlığı” ile hiç kuşkusuz çok popüler bir insandı. Katıldığı programlara çok etkili bir renk katıyordu. Kendisiyle biraz hemşehrilik durumumuz da vardı. Sanırım babasının memuriyeti dolayısıyla ilk gençlik çağında birkaç yılını Edremit’te geçirmişti. Tuttukları ev bizim evle aynı cadde üzerindeydi ve aramızdaki mesafe 50 metre kadardı. Yıllar geçti, ben Ankara’lı olduktan sonra yollarımız yeniden kesişmişti.

    Özakman ve Amelya Kardeşler Tuluat tiyatrolarının vazgeçilmez bölümlerinden biri de kanto ve düetler idi. Niko ve Amelya kardeşler bir düet ile canlı yayında, 1957 (üstte). Turgut Özakman, evinde çalışıyor (altta).

    1960 yılı başlarında dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak başkente atandım. O sıralarda radyo istasyonlarının sayıları da çoğalmaya başlamıştı. Dergiye ek olarak haftalık radyo programları ilavesi verilmeye de başlandı. Artık kimi programlarla ilgili ayrıntılı bilgiler vermek, konuları fotoğraflarla süslemek gerekiyordu. Bu uğraş bana Ankara Radyosu’nda çalışan birçok kişiyle dostluklar kazandırdı. Daha sonra kardeş dergi Ses de devreye girdi. Artık iki dergiye birden haberler hazırlıyordum. Ankara Radyosu bizim vazgeçilemez çalışma alanlarımızdan biri olmuştu.

    Amador’un ziyareti Miguel Amador (sağdan ikinci), Ankara Radyosunu ziyareti sırasında Kutlu Payaslı (solda), Erkan Özerman (soldan ikinci) ve Jülide Gülizarla sohbet ediyor. Arjantinli ünlü sanatçı Amador, Türk musikisi ve sazlarıyla çok ilgilenmişti.

    Ankara’ya 29 Nisan 1960 tarihinde ayak basmıştım. Demokrat Parti iktidarının son günleri, ortalık karışık… Gençlik isyan bayrağını açmış. Sıkıyönetim olanca gücüyle yükleniyor. Bir sabah patır patır silah sesleriyle uyandık. Radyoyu açtık. Sert mi sert bir sesin sahibi “Dikkat, dikkat” diyor, “Silahlı Kuvvetler duruma el koymuştur. NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız…” Albay Alpaslan Türkeş gün doğmadan Radyoevi’nin kapısını çalmış, karşısına çıkan kişiye “Aç şu radyonun düğmelerini, anons yapacağım demiş. Adamcağız “Ben gece bekçisiyim, hiçbir şey bilmem ki” deyince ilgili bir teknisyen evinden apar topar getirilmiş. Başkentte horozlar öterken, Alpaslan Türkeş de necip Türk milletine sesini duyurmaya başlamış. Demem o ki, ihtilali yapanlar için ilk hedef radyoydu. Radyo o kadar önemliydi ve onu ele geçiren her şeye sahip oluyordu.

    Ankara Radyosunda da iyi, güzel dostlar edindim. Bunların en başında Turgut Özakman gelir. Sözlü yayınlar ondan sorulurdu. Mükemmel bir tiyatro yazarıydı. Yaptığım ilk röportajlardan biri onun özel yaşamıyla ilgiliydi. Sürekli okuyor ve yazıyordu. Yazı masasında, sofrada, her an, her dakika… Bu arada gerektiği kadar sohbet edip, işlerini de tıkır tıkır yürütüyordu. İyi bir yazar olduğu kadar iyi bir yöneticiydi de. Radyoda Pazar günleri skeçler oynanırdı. Ben bir skeç yazmış, okusun diye ona götürmüştüm. Benimle konuşurken bir yandan da verdiğim metnin sayfalarını çeviriyordu. “Tamam” dedi. “Bu Pazar bunu programa koyuyorum” Şaşırdım, “Bir kere okusaydın” dedim. “Okudum ya” dedi. “Ne zaman” diye sordum. “İşte şimdi” demez mi; o denli çabuk okuyan ve çabuk karar veren biriydi.

    ‘Kutsal Radyo’ günlerinden Seneler önce Sarıkamış’ta küçük bir kahvehanede çektiğim fotoğrafta, durduğu yer ve üzerindeki kanaviçe işlemeli örtü radyonun önemini ve adeta statüsünü gösteriyor.

    Bir başka dost Erdal Öz’dü. Hemen arkadaş oluvermiştik. Radyoda çalıştığı dönem Rıdvan Çongur ile birlikte Nutuk’u sadeleştirmişlerdi. Bunu Kerim Afşar baştan sona tefrika halinde okumuştu. İlerleyen yıllarda Erdal kardeşim önce kitapçı oldu, sonra yayıncı. Radyo günlerinden söz ederken Adalet Agaoğlu’nu unutmamak gerek. Güzel insandı, dost insandı. Ankara’nın aydınlar ortamında kelebekler gibi uçuştu. Radyocuydu, romancı olmadan önce başkent tarihinde önemli yeri olan Meydan Sahnesi ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kuruluşlarındaki ve ayakta kalmalarındaki büyük katkıları yadsınamaz. TRT’nin kuruluş aşamasındaki büyük emeği olan Mahmut Tali Öngören de radyo dünyasındaki değerli dostlar arasındaydı.

    Gece gündüz koşuşturan spiker Aylin Özmenek’le özellikle sıkıyönetim zamanlarında ortaya çıkan, radyo üzerindeki rejim baskılarını, yasakları, uygulanmaya konulan sözcük yasaklarını konuşur, anımsamaya çalışırdık. Benim hemen anımsadığım olay kendi adımla ilgili olanıydı: İzmir’de Mehpare Çelik’in yönettiği bir eğlence programının söyleşi konuğuydum. Sıramı beklerken bizi yönlendiren hanım kız bana, “Şiirlerinizden de okuyacak mısınız” diye sordu. Şakayla karışık, “Ben şiir yazarsam gizli gizli yazarım, kimsenin haberi olmaz. Sen nereden biliyorsun?” dedim. “Ha, öyle mi” deyip geçiştirdi. Az sonra stüdyoya alındık. Mehpare Hanım ara anonsları yaparken, gözüm sehpa üzerindeki kağıtta yazılı program akış planına takıldı. “Ozan Sağdıç’la söyleşi” maddesindeki “Ozan” sözcüğü denetçi tarafından çizilmiş, yanına “Şair” yazılmıştı. Denetçilerin marifetleriyle ilgili Aylin Özmenek’in de çok hatırası vardı. Besteci ve müzikolog Kemal İlerici hakkında hazırladığı programda birkaç kez “Sayın İlerici” hitabı geçiyormuş. Denetçi “Adamın ikide bir ilericiliğini tekrarlamaya gerek var mı?” diye not düşmüş. Asala’nın elçilik elemanlarımıza suikast düzenlediği sıralarda Türk musikisi bestesi yapan Ermeni bestecilerin eserleri çalınırmış ama, isimlerini söylemek yasakmış.

    Bu faslı, eğlenceli bir sıkıyönetim öyküsüyle süsleyelim: Zamanın sıkıyönetim komutanı Namık Kemal Ersun… Radyoda çok zarif, beyefendi bir eleman var. Onun adı da Tevfik Fikret. Bir gün komutanın kafası bir şeye bozulmuş, Radyo’ya telefon açmış. Söze doğrudan “Ben Namık Kemal” diye başlamış. Telefonun öbür ucunda da tesadüfen bizimki… “Buyurun efendim, ben de Tevfik Fikret” deyince “Ulan sen benimle dalga mı geçiyorsun” diye gürlemiş Namık Kemal Ersun.

    Güher-Süher Pekinel kardeşler 9 yaşında ilk orkestralı konserlerini Ankara Radyosu’nda vermişlerdi. İzleyenler arasındaki Başbakan İsmet İnönü’nün konserden aldığı zevk gözlerinden okunuyordu.

    Ankara Radyosu’nun A Stüdyosu dinleyicilerin alındığı büyük bir mekandı. Seyircili eğlence programları yanında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ve Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkasının konserleri burada yapılırdı. Kimi kez CSO orkestrası aynı üyelerle Radyo Senfoni Orkestrası kimliğine bürünüveriyordu. Batı Müziği yayınları şefi Faruk Güvenç olumlu bir girişimde bulunup Türk bestecilerine eserler sipariş etmişti. Bu eserler bir festival havasında kendi salonlarında icra edildi. Orkestra tekrar tekrar yinelenen provalardan yoruluyordu. Mızmızlananlar oluyordu. Eseri çalışılan Ulvi Cemal Erkin kibar bir insan olarak bilinirdi, ama talihsiz bir çıkışta bulundu: “Ne gocunuyorsunuz? Nankörlük etmeyin. Size para kazandırıyoruz” gibi bir şeyler söyledi. Evet, üyelerden bir bölümü genç konservatuvar öğrencisi olabilirdi ama içlerinde yaşlı başlı üyeler de vardı. Hiçbiri bu sözleri hazmedemedi. Sazlarını toparlayıp salonu terk ettiler. Ulvi Bey özürler dilemek zorunda kaldı. İş tatlıya bağlandı.

    Müzik dinlemeye aşırı meraklı İsmet İnönü CSO Salonundaki her konsere gittiği, hemen her opera galasını izlediği kadar Radyo’daki dinleyicili konserleri de kaçırmazdı. En çok zevk aldığını hissettiğimiz canlı radyo konseri Güher ve Süher Pekinel kardeşlerin henüz 9 yaşındalarken ilk orkestralı konserleriydi.

    Batı müziği prodüktörlerinden Erkan Özerman büyük prodüksiyonlara aday atılgan bir gençti o zamanlar. Sylvie Vartan, Miguel Amador , Dario Moreno gibi sanatçıları onun sayesinde tanımışımdır. Paranın kokusunu iyi alırdı. Kimi zaman tanıtımı için fotoğrafa ihtiyaç duyan sanatçıları bana getirirdi, fotoğraflarını çekerdim. Ben oldum bittim üretim yapan, ama para almaktan utanıp sıkılan bir insandım. O yüksek rakamlar söylerdi. Sonra da parayı benimle kırışırdı. Bir keresinde gazino dünyasına transfere hazırlanan bir kadının afişlik fotoğraflara ihtiyacı olmuştu. Beş altı değişik poz fotoğraflarını çektim. Erkan kadına öyle astronomik bir rakam söyledi ki, kadına “O sizinle şakalaşıyor. Söylediği fiyat tek bir fotoğrafın fiyatı değil, tüm çalışmanın bedeli” demek zorunda kaldım. Ki o rakam bile hatırı sayılır bir ücretti.

    Radyo günlerimiz bu düzen içinde geldi geçti. Yıllar sonra, televizyon da devreye girince, deneyimimizi Milliyet gazetesinin ek dergisi olan ilk “Radyo-TV” dergisini Ankara’da hazırlamakla sürdürdük. Bu durum fotoğraf arşivimin bizdeki radyoculuğun o günlerde henüz sağ olan en eski kuşağından başlayarak çok sayıda emektarının aktüel fotoğrafları ve bir çoğunun da portreleri ile zenginleştirme olanağını sağladı.

  • O, insanları seviyordu arkadaş!

    O, insanları seviyordu arkadaş!

    Sevgili dostum Fikret Otyam, sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir edayla bu dünyadan göçüp gitti. O günden beri kulaklarımda, sağlığında sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” cümlesi çınlayıp duruyor.

    Fikret Otyam’la aramızda sekiz yaş fark vardı ama her bakımdan çağdaştık. Onun Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdiği ve Dünya gazetesinde işe başladığı 1953 yılında, ben Akademi ile aynı yol güzergâhındaki Kabataş Lisesi’nde son sınıfı okuyordum. 1956’da ben de tıpkı onun gibi basın dünyasına atılmış ve foto muhabiri olarak Hayat dergisinde çalışmaya başlamıştım. 1960’ta dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak Ankara’ya atandım. Büroda tek başımaydım ve istihbaratım yoktu. Bu nedenle Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu adeta mekân edinmiştim. Başta büro şefi Ecvet Güresin olmak üzere değerli Cumhuriyet kadrosu beni bir kardeş gibi kabul etmişlerdi. Sait Arif Terzioğlu’nun, Dündar Arcayürek’in, Ali Abalı’nın olduğu yıllar… İşte tam o dönemde Fikret Otyam da, askerlik nedeniyle geldiği Ankara’da kalmış, deyim yerindeyse askerlikte değil ama başkentte tezkere bırakmıştı. Önce Ulus ve Kudret gazetelerinde boy gösterdi ve nihayet 1962 yılında uzun yıllar kadrosunda kaldığı ve asıl ses getiren röportajlarının yayımlandığı Cumhuriyet’e girdi. Kafa dengi olduğumuz Otyam’la dostluğumuz o yıl başladı. 

    Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı.

    Otyam sanki eğitimini aldığı ressamlık işini bir kenara koymuş, kendini iyiden iyiye gazeteciliğe vermiş gibiydi. Yaptığı çarpıcı röportajlarında kullandığı edebi diline ek olarak özel sohbetlerinde de çağdaş bir masal anlatıcısı edası seziliyordu. Sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, gerektiğinde ayağına çizmeler çekip, başına ya sekiz köşeli köylü kasketi takıyor ya da poşu sarıyor, dağ tepe, köy köy, mezra mezra dolaşıyordu. Çabuk dost olabilme, insanlarla hemen kaynaşabilme yeteneği sayesinde topluluklara ustaca nüfuz ediyordu. Ama her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan fotoğraflarla dönüyordu. Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi diye bir kitabı vardır. 

    Otyam’ın portfolyoları adeta “Mutsuz İnsanlar Fotoğrafhanesi” gibiydi. Dertli ve çaresiz insanlarımız… Susuzluktan kuruyarak çatlamış topraklar, o topraklara bile sahip olamayan topraksız köylüler, bakımsızlıktan, ilaçsızlıktan kırılan bebeler, yaşamın bütün yükünü sırtlanmış çilekeş kadınlar, devletten şefkat yerine jandarma zulmü gören garibanlar, yersiz yurtsuz göçerler, toprağın bilmem kaç kat altında ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşam savaşı veren, güneşe hasret madenciler… Ve daha nice çilekeş insanlar, Otyam’ın yazıları ve fotoğraf kareleriyle yurdun o köşe bucağından habersiz kişilerin gözüne sokuluyordu. 

    Fikret Otyam 1960’lı yıllarda bir sergisinin açılışında.

    O yıllarda buna uygun bir altyapı oluşmuştu. Uzun zaman süren, “Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” romantizminden sonra, insanlar 1950’de Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ile başlayan, gezildiği zaman bırakın dertlerden kurtulmayı, dert sahibi olunacak bir kırsal kesim gerçeği ile çarpıcı bir biçimde karşı karşıya gelmişlerdi. Cumhuriyet’in önemli kültürel kalkınma projelerinden olan Köy Enstitüleri 1946’da başlayan demokratikleşme hareketinin popülizme kayan kesimi tarafından saf dışı edilmişse de, Fakir Baykurt ve Talip Apaydın gibi Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar, kırsal kesim gerçeğini ortaya sermekteydi. 

    Otyam’ın Anadolu’yu yansıtan röportajları ses getiriyor, üstelik bunlar sadece günlük gazete sayfalarında kalmıyor, kitap haline de getiriliyordu. Gide Gide başlığı altındaki kitapları, yazılarını ve onların kanıtı niteliğindeki fotoğraflarını tarihsel birer belge olarak kalıcı hale getiriyordu. Bir bibliyofil olarak, kitaplığımdaki kitapları ciltlenmiş olarak görmekten hoşlanırım. Otyam’ın kitaplarını da dördü bir arada kalın ciltler halinde ciltletmiştim. Onları görünce evirdi çevirdi, yaptığımı beğendi. “İyi akıl yahu! Ben de böyle yapayım bari. Tek tek olunca herifler yürütüyor, bana kalmıyor” demişti. 

    Otyam, “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim” diyordu.

    Gözlemlerini aktarma yöntemi olan röportaj gazeteciliğini çok benimsemişti. “Gazetecilik aşkı yüzünden ressamlığımdan oldum” diyordu ilk söyleşilerinde. Bir seferinde, “Yanıma foto muhabiri verebilseler hiç fotoğraf da çekmezdim. Belki çekerdim ama, kendi keyfim için çekerdim, daha rahat çalışır- dım. Ama gazetelerin yoksulluğu, cimriliği… Zorunluluk işte. Ben iki üç işi birden yapıyorum, fotoğrafını kendin çekeceksin, karanlık odaya girip kendin yıkayacaksın” diyordu. 

    Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı. Kimi kez birazcık abartıya kaçsa da… Bir keresinde, birlikte tanık olduğumuz (Aklımda kaldığına göre, Cartier Bresson’la birlikte geçirdiğimiz bir iki gün üzerine) bir olayı anlatıyordu. Anlattıkları gördüklerimden farklılaşmaya başlayınca, “Yahu reis, o iş pek öyle olmamıştı” diye lâfa karışacak oldum. Otyam, “Oldu, oldu. Sen uyumuşsun oğlum, görememişsin” dedi bana. Bizim gözümüzle gördüklerimize Otyam bir de gönül penceresinden bakıyor olmalıydı. 

    Yukarıdaki fotoğrafta bir festival sırasında şerbet alırken görülen Otyam, aşağıdaki fotoğrafta ise bir sergisinde konuklara ikram edilecek ayranı kendi elleriyle hazırlıyor.

    Buna karşın, Otyam’ın fotoğrafları çıplak gerçeğin abartısız, bire bir tanıklıklarıdır. Bu yüzden çok da etkin olmuşlardır. O röportajların ve asıl onlara eşlik eden fotoğrafların birer tarihi belge niteliği taşımaları bir yana, o günlerin kimi sorunlarını dile getirmesi ve etki alanına çekmeyi başardığı sorumluların harekete geçmesini sağlaması çok önemlidir. Jandarma dayağını mı yazmıştır? Üzerine gidilir. Bebeleri yaşamı tanımadan melek yapan sıtmadan, kızamıktan mı bahsetmiştir? Kökü kurutulur. Beritan aşireti gibi yersiz yurtsuz göçerleri mi konu etmiştir? Aşiret üyeleri iskân edilir. En önemlisi de, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adlı, bütün bölgeyi kaplayan devasa su projesinde Otyam’ın çektiği, Harran ovasının kuraklıktan çatlamış toprakları ile oralarda yaşayan çilekeş insanların fotoğraflarının büyük etkisi vardır. 

    Sanat fotoğrafçısı dostumuz İbrahim Demirel’in 1978’de yayımladığı bir Fikret Otyam albümü vardır. Bakın o albümün önsözünde ne diyor Otyam: “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim. Objektifimi nereye çevireceğimi bildiğim için geri bırakılmış bu ülkede, halk bana bu nedenle usta gözüyle bakmayı yeğledi. Yine de onları utandırmadım, utandırmaktan kaçındım. Ustalığı tüm uğraşlarını buna, yani fotoğrafçılığa adayanlara bırakmak doğrudur”. 

    Otyam, bir bakıma demek istiyordu ki, “Benim için fotoğraf çekiminde öncelik gerçeği yakalamak ve onu izleyiciye saflığını bozmadan yansıtmaktır. Estetik ikinci plandadır,
    o zaten konunun bir parçası olarak kendiliğinden ortaya çıkar”. Öyle ya, jandarma köylüyü tekmelerken kameranızı tetiklediğiniz anda estetiği nasıl düşüneceksiniz ya da zifiri karanlıkta kibrit çakarak netleyebildiğiniz bir sefaletin fotoğrafını çekerken… Ne var ki, Otyam’ın almış olduğu resim eğitimiyle benliğine yerleşmiş olan sanatsal görüş açısı her zaman imdadına yetişmiş gibidir. 

    1964-65’lerde Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nin başında gerçekten de tam bir beyefendi olan Hamit Batu vardı. Hamit Bey, Paris, Roma ve Viyana gibi merkezlerdeki Turizm ve Enformasyon bürolarımızda Türk fotoğrafçılığının durumunu gösterir bir sergi açmayı düşünmüş. Bundan ötesini Otyam’ın bana aktardığı biçimde dile getireceğim. Batu, ilk önce “Sizin bir serginizi açalım” diye ona teklifte bulunmuş. O da, “Benden önce Ara var, Ozan var; onlar dururken benim sergim olursa ayıp olur” demiş. Bunun üzerine “üçlü sergi olsun” diye karar verilmiş. Her sergiye birimiz gidecektik. Ara Paris’i, Otyam Roma’yı seçti, bana da Viyana kaldı. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarafından Türk fotoğrafçılığı adına yurt dışında yapılmış ilk kültür etkinliğiydi. Serginin afişini üçümüzün birer fotoğrafından birer detay kullanarak Orhan Peker hazırlamış, Ara’nın cami duvarındaki Allah yazılı fotoğrafını, benim namaz kılanlar fotoğrafımı, Otyam’ın da bir balıkçı fotoğrafını kullanmıştı. Allah yazısının ve namaz kılanların olduğu afiş Paris ve Roma’daki sergilerde büyükelçilik çevrelerinin “çok dinsel motifli” eleştirisine uğramıştı. Bu nedenle Viyana sergisinin afişini ben ele aldım, bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde Ara’nın Allah yazılı fotoğrafını bir mavnadan öbürüne atlayan gemici fotoğrafıyla, benim namaz kılanlar fotoğrafımı da tribünlerdeki seyirci kalabalığı fotoğrafımla değiştirdim. Böylece bakanlığı töhmet altında kalmaktan kurtarmış olmuştuk! Bu sergi Avrupa ülkelerinde çok olumlu bir şekilde yankılanmıştı. 

     Fikret Otyam sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, köy köy mezra mezra dolaşıyordu. Her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan, gerçeğin abartısız bire bir tanıklığı olan müthiş fotoğraflarla dönüyordu.

    Sözü yeniden Otyam’a getirecek olursak, onun röportaj fotoğraflarındaki amacı kuru kuruya bir sefalet edebiyatı vapmak ve bunu sömürmek değildi. Dünyadan habersiz halkı bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve yönetici kesimini çare bulmaya sevk etmekti. Acelesi vardı. Bir bakıma kaçmaktan kovalamaya vakti yoktu. O zaman internet icat edilmediğinden bayramda seyranda tebrikleşmeler henüz kartlarla yapılıyordu. Rağbet görünce Otyam’ın çarpıcı fotoğrafları, posterlerde ve tebrik kartlarında da boy göstermeye başladı. Tabii günün modasına uygun olarak Ahmed Arif ’in ya da Nazım’ın dizeleriyle birlikte. 

    Fikret Otyam, kendisi de farkında olmadan 1960’larda ve 70’lerde yetişen çoğu amatör bir kesim fotoğrafçı tarafından idol olarak görüldü. Biraz bilinçsizce, gerçekçi fotoğraf sanatının sadece sefalete yönelmekle elde edilebileceği kanısı yaygınlaştı. Hatta ülkemize özgü “sümüklü çocuk fotoğrafı” deyimi de buradan çıkmıştır; fotoğraf sanatındaki ucuz sefalet edebiyatını, slogancı görüşü anlatmak için kullanılır. Bir karikatür görmüştüm, boynunda fotoğraf makinası asılı biri, “Makine aldım, bir aylık kurs da gördüm. Hadi bana sümüklü bir çocuk gösterin” diyordu. Ama Fikret Otyam’ın fotoğraflarının bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Onun fotoğrafları, çilenin içine giren, çileyi yaşayan, gerçekleri görmeyen gözlerin önüne seren bir dünya görüşüne dayanır. 

    Yazdığı kitap serisinin adı gibi, “gide gide” ömür tüketen, hayatı bunca seven ve 89 yıl boyunca tadına vara vara yaşamaya çalışan bir can bu dünyadan göçüp gitti. Kaderin son şutunu kurtaramadan… Sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir hâl ile… 

    Göçüp gittiğinden beri, kulaklarımda hep sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” tümcesi çınlayıp duruyor. 

  • Kapadokya ve tarihî bir palavra

    Kapadokya ve tarihî bir palavra

    12 Eylül döneminde Kapadokya sözcüğü Yunanca diye yasaklanınca uydurduğum, “Kapadokya, Persçe ‘Güzel Atlar Ülkesi’ demektir” yalanı gerçek kabul edildi ve birçok kaynak kitapta yer aldı.

    Turizm Bakanlığı her yıl baharla birlikte turizm mevsimini bir törenle açmayı geleneksel hale getirmişti. Bu da, Ankara’da genellikle ilgili bakan ya da kimi kez başbakanın katıldığı bir etkinlik biçiminde olup bitmekteydi. İlk kez 1981 yılında törenin Ankara yerine turistik bir yörede yapılmasının daha uygun olacağı düşünülmüş, Kapadokya bölgesinde karar kılınmıştı.

    1981 yılı baharından söz ediyoruz. 12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, orgeneral üniformasıyla ve “Devlet Başkanı” olarak görev yapıyor, devlet kurumları üzerinde askeri vesayetin etkisi olanca gücüyle hissediliyordu. İşte bu atmosfer içinde alınan “turizm sezonunu açma” töreninin turistik bir bölgeye taşınması, yerli ve yabancı bir çok davetlinin katılımıyla kapsamının genişletilmesi kararı, törenin devlet çapında bir olay haline getirilmesini, haliyle de Devlet Başkanı’nın katılımıyla yapılmasını gündeme getirmişti. Yani turizm yılını Kenan Evren açmış olacaktı. Bu yüzden, mevcut durum Kültür Bakanlığı’nın üst düzey yöneticilerini ne gibi farklı etkinlikler yapılabilir araştırmasına sevketmişti.

    Bense uzun bir süreden beri, her fırsatta o bölgeye gidip gelmekte, bol bol fotoğraf çekmekte idim. Çünkü Türkçe’de bu çok ilginç coğrafyayı tanıtacak doğru dürüst bir yayının bulunmadığını farketmiştim. Amacım hem albüm hem de gezi rehberi yerine geçecek bir kitap hazırlamaktı. Gerek görsel malzeme yönünden, gerek bilgi birikimi yönünden oldukça donanımlı bir hale gelmiştim. Kapadokya konusunda bir de sergi açmıştım. Zamanın müsteşarı ve yardımcıları başta olmak üzere pek çok bakanlık elemanı benim Kapadokya üzerine çalışmalarımdan az çok haberdardılar. Beni Bakanlığa çağırdılar, açılış töreni için neler yapılabileceğini sordular. Onlara bir diaporama gösterisi hazırlayabileceğimi, bir de hem Türkçesi hem de İngilizcesi hemen hemen baskıya hazır bir kitabım olduğunu söyledim. Her iki projem kabul edildi. Artık açılış tarihine kadar yoğun bir şekilde çalışmam gerekiyordu.

    “Güzel Atlar Ülkesi” tanımını en çok Kapadokya halkı benimsedi. Şimdi çıkıp bunu benim uydurduğumu söylesem, “Yok canım biz bunu dedelerimizden duyduk” diyeceklerine eminim.

    Bir yandan hayat devam ediyordu. Küçük bir zaman aralığı bulabilirsem, dostları arayıp sormayı ihmal etmiyordum. TRT Genel Müdürlüğü o zamanlar Kavaklıdere’ye yakın bir yerde, yolumun üzerindeydi. Çalışmalarımın son aşamasına geldiğim, kitabımın bütün fotoğraflarının renk ayrımlarının bittiği, sayfa kalıplarının hazırlanmakta olduğu bir anda, -o zamanlar sanırım TV program Müdürü olan- dostum Sedat Örsel’e öylesine uğramıştım… Kendisi sözü sohbeti yerinde, esprili, neşeli bir arkadaştır. Ama nedense o gün pek düşünceli ve durgun görünüyordu. Nedenini sordum. “Hiç sorma” dedi, “Askerlerden kötü bir fırça yedik.” Peki ama, niçin? Meğer “Kapadokya” adlı bir belgesel yapıp yayımlamışlar, suçları buymuş. Ama Kapadokya sözcüğü, askeri yönetim tarafından yasaklanmış. O yöreden söz ederken “Kapadokya” yerine “Göreme ve çevresi” denilmesi gerekiyormuş. Çünkü Kapadokya sözcüğü Eski Yunanca sanıldığından, Anadolu’daki kimi antik isimleri canlı tutmak topraklarımızda gözleri olanları iştahlandırırmış, hak iddiasında bulunurlarmış.

    Bazı kafalarda böyle bir düşünce varsa, bu beni de çok yakından ilgilendiriyordu. Beş on gün sonra bir devlet kuruluşunun patronajlığında “Kapadokya” isimli bir kitabım çıkacak, üstelik “Kapadokya” sözcüğünü yasaklayan askeri yönetimin lideri Kenan Evren’in açılışını yapacağı törende dağıtılacak. Bu da yetmiyormuş gibi o seremoninin uvertürü olarak yine benim “Doğanın Şiiri Kapadokya“ isimli müzikli gösterim sunulacak. Bir an gözümün önüne Evren’in o asık yüzü, çatılmış kaşları geldi, dehşete kapıldım.

    Aslında Kapadokya sözcüğünün yasaklanma gerekçesinin saçmalığı da meydandaydı. Kapadokya tarihi konusunda epey zamandır çalışıyordum, öğrendiklerim henüz belleğimde taptazeydi. Anadolu’da pek çok kavim yaşamış, yerel devletler ve devletçikler kurmuşlardı. Pek çoğunun dili de günümüze ulaşamamıştı. Kapadokya adının da bu yerel dillerden birinin yadigarı olduğunu düşünüyordum. Hiçbir kaynakta bu ismin Grekçe ile bağlantısı olduğuna dair bir işarete rastlamamıştım. Aksine, onun yerine önerilen “Göreme”nin, bölgenin eski adı “Korama”dan geldiğini bunun da Yunanca kaynaklı bir sözcük olduğunu okumuştum.

    Bir yandan dostum Sedat Örsel’in üzüntüsünü hafifletmek, bir yandan da içimdeki isyana tercüman olmak için “Ne demek yahu!? Bir kere Kapadokya değil asıl Göreme Yunancadan geliyor!” dedim. Bu sözüm üzerine Sedat “Sahi mi söylüyorsun” dedi. “Elbette sahi” dedim, “kitabını yazmışım”.

    Sedat vakit geçirmeden hemen telefona sarıldı. Bir numara çevirdi. Doğrudan “Paşam” dedi, “Kapadokya kelimesi Yunanca değilmiş. Burada bu işleri çok iyi bilen bir arkadaş var, o öyle söylüyor.” Sedat’ın “Paşam” diye hitap ettiği kişinin o anda kim olduğunu bilmiyordum. İhtilal Konseyi adına TBMM’nin başkanlık odasını mekan tutmuş olan Oramiral Işık Biren imiş. Küçük bir konuşmadan sonra Sedat bana döndü ve “Sayın paşam hangi dilden olduğunu soruyorlar” dedi. Akıl yürütmeye çalıştım. Dediğim gibi, Anadolu’nun unutulmuş eski dillerinden birinden geldiğini düşünüyordum. Ama bunu o biçimde söylesem temelli kafa karıştıracağım kesindi. Hellenistik çağda bir Kapadokya devleti var. Sonrasında Anadolu Romalıların eline geçince Kapadokya Eyaleti olmuş. Ama daha da öncesinde de Anadolu’nun iki yüz yıl boyunce Pers egemenliğinde kaldığı, Kapadokya’nın o imparatorluğun bir satraplığı, yani eyaleti şeklinde yönetildiği gerçeği de mevcut. Bilgilerim beni en eskiye sevkettiği için “Persçe olabilir” dedim. Sedat benim “olabilir” şeklindeki ifademdeki tereddütü bir kenara bırakıp karşı tarafa yekten “Persçeymiş Paşam” diye nakletti. Aman, Yunanca olmasın da, nece olursa olsun hesabı… Paşa hemen ikna olur mu, bu kez de “Sor bakalım, ne anlama geliyormuş” demez mi… Mutlaka bir anlamı mı olması gerek? Ama battı balık yan gider, bu soruya da akılcı bir yanıt bulmak gerek. Bildiğim kadarıyla at yetiştirme üzerine yazılmış ilk kaynak Hititçe ya da Urartucaydı. Yani Anadolu ile ilintili. Ahiyyava prenslerinin binicilik eğitimi almak üzere Hitit ülkesine geldiklerine dair kayıt tutulmuş. Bir geç Hitit dönemi krallığı olan Tabal krallığı Asurlulara vergisini at olarak ödüyormuş. Persler de aynı şeyi yapmış olamaz mı… Ben de hemen yakıştırıp yapıştırdım: “Güzel Atlar Ülkesi gibi bir şey olabilir”. Benim bu sözüm de “Güzel Atlar Ülkesi” şeklinde kesinlik kazanmış oldu.

    Bu telefon üzerinden kurulmuş olan diyalog burada kalsaydı ne güzel olurdu. Ama kalamazdı ki… Önümüzde bir tören, bir gösteri ve kitap yayını vardı. Onların da kazasız belasız kotarılması gerekiyordu. Hemen basımevine koştum. İlk nüshası Kenan Evren’e sunulacak olan Kapadokya kitabımın önsözünün en başına “Adını Persler koymuş, Katpatukya o dilde Güzel Atlar Ülkesi anlamına geliyormuş” tümcesini ekledim. Böylelikle askeri idarenin gadrine uğramamış olacaktım. (Bir not düşeyim: Kitabım daha sonraki bir tarihte Nevşehir Valiliği’nin isteği üzerine “Gezi Rehberi” formatında beş dilde yeniden yayımlandı).

    Kapadokya’nın tanıtımına katkılarımdan dolayı Ürgüp Belediyesi, Bekir Ödemiş’in başkanlığı zamanında bir caddeye adımı verdi.

    Benim Kapadokya kitabım, bu zorunlu palavra haricinde ciddi araştırmalara dayanan ve sağlam bilgiler aktaran bir kitaptı. İntihal kültürünün çok gelişkin olduğu ülkemizde, o günden sonra çıkan kitapların neredeyse tümü, dergi ve gazetelerde yer alan tanıtma yazıları, röportajlar benim ki- tabımdan ve zincirleme olarak birbirinden yürütme olduğu için, hepsi acımasız bir tuzağa düştüler. “Güzel Atlar Ülkesi” tanımını en çok o bölgenin halkı sevdi, benimsedi. Bir slogan haline getirildi. Kentlerin girişindeki levhalardan hatıra eşyasına varıncaya kadar her yere yazıp çizdiler. Şimdi ora- larda “Bunu ben uydurdum” desem “Yok canım, biz bunu dedelerimizden duyduk” diyeceklerine eminim.

    “Güzel Atlar Ülkesi” tanımı Kapadokya’ya gerçekten yakıştı. Zaten bölgedeki Sultan Sazlığı’nda yılkı atları hâlâ koşturuyorlar. Kapadokya halkı bu yakışıklı sıfatı kullanmayı sürdürsün tabii ama işe Persleri filan karıştırmasınlar.

    Kenan Evren huzurunda ve Ürgüp Turban tesislerinde gerçekleştirilen o “Turizm Sezonu açılışı” nasıl geçti derseniz, derim ki şahane bir gala görünümündeydi. Özellikle “Doğanın Şiiri Kapadokya” adlı diaporama gösterim büyük sükse yaptı. Dakikalarca alkışlandı, tebrik eden edene… (Diaporama iki projeksiyonla yapılan bir dia gösterisidir. Yumuşak ya da özel efektli geçişlerle fotoğrafların belli sürelerle art arda sıralanması, gösterinin tümüne sinemasal bir bütünlük kazandırır. Bu yöntemle belli bir konuyu bir senaryoya uygun biçimde etkili bir iletişim aracı olarak kullanabilirsiniz. Bu tür gösterilerde müzikle görüntü uyumu ustalık gerektirir. Amacım Kapadokya’yı bu dünyadan ayrı gizemli bir gezegen gibi sunmaktı. Müzik olarak Tarkovski’nin Solaris filminin müziğini seçmiştim. Ortaya gerçekten çok başarılı bir kompozisyon çıkmıştı).

    Tamamen bir raslantı eseri, İstanbul ve Kapadokya’nın Unesco’nun Dünya mirası listesine alınması konusunda rapor hazırlayacak bir heyet Türkiye’de ve o anda Kapadokya’da imiş. Yemek salonunda onlar için özel bir masa hazırlamışlar. Heyetin başkanı ve bir kadın delege yanıma geldi. Gösterimi hararetle övdükten sonra “Bizim raporumuz bu gösterinin yanında solda sıfır kalacak. En iyisi rapor yerine genel kurulumuza bu gösteri sunulsun” dediler. Nitekim bu isteklerini Dışişleri Bakanlığı’na da iletmişler. Bir organizasyon yapıldı. Oğlumla birlikte Paris’e gittik ve UNESCO Genel Merkezi’nin muhteşem bir tiyatroyu andıran salonunda genel kurul üyelerine o gösteriyi sunduk. Akabinde hem İstanbul hem Kapadokya aynı genel kurulca dünya kültür mirası listesine kabul edildi. Böylece bu çorbada da hiç ihmal edilmeyecek kadar tuzumuz oldu. Kapadokya’nın tanıtımına katkılarımdan dolayı Ürgüp Belediyesi, Bekir Ödemiş’in başkanlığı zamanında bir caddeye benim adımı verdi.

    Kimi şehir efsaneleri, ilgisiz bir olaydan ya da basit bir sözden ortaya çıkabilir. Tevatür büyür, kuşaklar boyunca gerçek gibi kabul edilir. Benim de zorda kalıp, ayaküstü uydurduğum bir yalanın, evrensel bir gerçek sayılır olup çıkması işte böyle oldu.

    Peki, “Güzel Atlar Ülkesi” betimlemesi Kapadokya’ya yakıştı mı? Elhak yakıştı. Zaten bölgenin bir parçası olan Sultan Sazlığı’nda yılkı atları sürü halinde günümüzde bile oradan oraya koşuşturup durmaktalar. Bence Kapadokya halkı bu yakışıklı sıfatı kullanmayı sürdürsün. Ama işe Persleri filan karıştırmasınlar, ayıp olur. 

    Kapadokya adı gerçekte nereden geliyor?

    Kapadokya teriminin kaynağı tartışmalıdır. Kapadokya sözcüğü önce Medler tarafından, sonra Perslerce kullanılan Katpatuka sözcüğünün Helenler tarafından söyleniş biçimi olabilir.

    FARUK PEKİN

    Kapadokya, Med, Pers, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde farklı sınırlara sahip olmuştur. Klasik antik yazarlar Doğu Karadeniz’i Pontos Kappadokiası (Pontus Cappadocia), bugünkü Çorum, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri illerinin kapsadığı bölgeyi ise, bazen de komşu Amasya, Tokat, Sivas, Malatya, Kahramanmaraş illerini de dahil ederek Büyük Kappadokia olarak adlandırmışlardır.

    Kapadokya sözcüğünü, yerbilimcilerin de önerdiği gibi (Kapadokya Volkanik Bölgesi), coğrafi ve kültürel benzerlikleri, tarihsel arka planı ve günümüz turistik anlamlandırılmasını dikkate alarak Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerini kapsayan bir dörtgenin içinde yer alan bölgeyi tanımlamada kullanıyorum.

    Turizmci-yazar Faruk Pekin’in, Kapadokya, Kayalardaki Şiirsellik, Gezi Rehberi (İletişim Yayınları, İstanbul 2014) kitabından derlenmiştir.

    Kapadokya teriminin kaynağı tartışmalıdır. Sözcük önce Medler tarafından, sonra Perslerce kullanılan Katpatuka’nın Helenler tarafından söyleniş biçimi olabilir. Katpatuka sözcüğüne yazılı olarak ilk kez Pers Kralı Büyük Daryuş’un (Dareios, hüküm sürdüğü dönem MÖ 522-486) İran’daki Bisütun (Behistun) Dağı yazıtında rastlanır. Büyük Daryuş, tanrısı Ahura Mazda’ya şükran sunduğu bu yazıtında ayrı ayrı Eski Farsça, Elamca ve Akadca dillerinde çivi yazısıyla egemenliği altına aldığı ülke ve toplulukları sıralarken üç dilde Katpatuka sözcüğüne de yer vermiş. Ahameniş Krallığının en önemli kentlerinden olan Persepolis antik kentindeki taht salonunun (Apadana) doğu merdivenlerindeki kabartmalar arasında krala hediye (ya da vergi) sunan halklar arasında atlarıyla Kapadokyalılar da yer alır. Kapadokya sözcüğüne İncil’de (Yeni Antlaşma) de yer verilir (Elçilerin İşleri, 2/9-11).

    Bilge Umar’a göre sözcük bölgenin baş-tanrısının (Hepat/ Khepat) adından kaynaklandı ve “Khepat Halkının Yurdu” anlamında “Khepatukh” sözcüğünden türedi. Başta Yaşlı Pilinius (MS 23/24 – 79) olmak üzere bazı antik yazarlara göre Kapadokya sözcüğü Kızılırmak’ın bir kolu olan Kapadoks (Cappadox, Delice Çayı) adından türetilmiştir (Kappadokia-Kapadoks Yurdu). Bir başka yerde ise Kapadokya sözcüğünün Asur Kralı Ninias’ın oğlu Kapadoks’tan kaynaklandığı ileri sürülür.

  • 50 yıl önce Demirel’le ilk röportaj

    50 yıl önce Demirel’le ilk röportaj

    Bundan tam 50 yıl önce, henüz çiçeği burnunda bir başbakan olan Süleyman Demirel’le evinde yaptığımız röportaj çok ses getirmiş ve kamuoyu Demirel ailesini ilk kez yakından tanımıştı.

    Ankara’da çalışan bir gazetecinin politikacılarla, devlet adamlarıyla herhangi bir anısının olmaması olanak dışıdır elbette. Süleyman Demirel ile anılarımız bir bir anlatılmaya kalkılsa bir derginin tek sayısı yetmez, tefrika edilmesi gerekir. Ben burada, belleğimde canlılığını hâlâ koruyan birebir onun konuğu olduğumuz ilk üç-beş günün öyküsünü aktarmaya çalışacağım.

    Ragıp Gümüşpala’nın 1961 yılında Ankara Valiliği’ne Adalet Partisi’nin kuruluş dilekçesini verişini anımsıyorum. Demirel anılan tarihte askerlik görevini yerine getirmekte olduğundan, ismi başlangıçta pek gözümüze çarpmamıştı. Celal Bayar’ın “Su Müdürü” diye adlandırdığı rivayet edilen ve kısa zamanda “Barajlar Kralı” olarak ünlenen Süleyman Demirel, zaman içinde bir mühendis zekâsıyla ve politik başarılarıyla yavaş yavaş, kademe kademe yükselmeyi, sivrilip öne geçmeyi bilmişti. Sonunda partiyi ele geçirip, onu iktidara taşıma becerisini de gösterdi. Ve nihayet 1965 yılında Başbakan oldu.

    Çalıştığım Hayat dergisi o yılların en prestijli aile magaziniydi. Tirajı birkaç gazetenin toplam tirajının üzerindeydi. Ne biz artık Türkiye’yi yönetecek Demirel’in bu önlenemez yükselişini görmezden gelebilirdik, ne de Demirel etkili bir yayın olmamız nedeniyle bizi gözardı edebilirdi. Onun için hemen “aile boyu” bir röportaj yapmak üzere girişimde bulunduk. Anında olumlu yanıt geldi ve evine davet edildik. Kavaklıdere’deki evine adeta koşarak gittim.

    Demirel çifti Güniz Sokak’a taşınmadan önce, Britanya başbakanlarının evi “Downing Street 10 Numara”yı çağrıştıran bir adreste, “Buğday Sokak 10 Numara”da oturuyordu.

    Ev Güniz Sokak’taki evden önceki, onun Ankara’daki ilk eviydi. Adres bir hayli ilginçti: Buğday Sokak 10 Numara… Bu hemen bende bir çağrışıma neden oldu. Dünyanın kuşkusuz en ünlü başbakanlık konutu Londra’daydı. Churchill başta olmak üzere bütün Britanya başbakanlarına ev sahipliği yapan konutun siyasi literatürdeki adı “Downing Street 10 Numara” ya da kısaca “10 Numara” idi ya, eh bizim de Başbakanımızın 10 numaralı bir konutu vardı işte. Henüz koltuğunu ısıtmamış taze başbakanımızı ve sayın eşlerini dışarıya davet ettim. Röportajın ilk fotoğrafını evin önünde, kapı numarası görülecek şekilde çektim.

    Sıra Başbakan’ı evinin kendine özgü dekoru içinde fotoğraflamaya gelmişti. Evin çeşitli köşelerinde fotoğraflarını çekerken en çok iftihar ettiği şeyin diplomaları olduğunu fark etmiştim. Bir duvarda beş-altı diploma özenle piramidal bir biçimde yerleştirilmişti. Onların önünde de bir fotoğrafını çekmeyi ihmal etmedim. Bir ara kitaplığından bir cilt çekti. “Sen madem fotoğrafa meraklısın, bak bizde de neler vaa” dedi. Elinde tuttuğu Amerika’da yayınlanan ünlü Popular Photography dergisinin yıllığı Photography Annual’ın son sayısıydı. Böylece Süleyman Bey’in fotoğrafa yakın ilgisinin de tanığı olmuştum.

    Fotoğraf çekimine giderken arabayı Nazmiye Hanım kullanıyordu. Koruma filan hak getire!

    Gerçi geri planda üzerinde kitaplar, dosyalar bulunan bir masa görülüyordu ama, Süleyman Bey’in oraya sıklıkla oturduğunu sanmıyorum. Sanki onun çalışma tarzı çok farklıydı. Bu fark hemen sezilebiliyordu. Büyük salonu ortalayan bir koltuğu vardı. Önünde bir sehpa, sağında solunda yine sehpalar, etajerler üzerinde gazete ve dergi yığınları, uzanabileceği mesafede dosyalar filan… Ve merkezdeki koltuğu hedef alarak etrafa sıralanmış başka koltuklar. Demirel, konuğu olan kişileri ve heyetleri de bu atmosfer içinde ağırlıyordu. Bu düzen Güniz Sokak’taki evde de aynı biçimde sürdürülmüştü.

    Nazmiye Hanım, bir vatandaşın hediye ettiği fotoğraflarının önünde poz verirken gülümsüyordu.

    Süleyman Bey, “Bu evin asıl sahibi Nazmiye Hanım’dır” dedi. Sıra Nazmiye Hanım’ın eşiyle ve tek başına fotoğraflanmasına gelmişti. Evin bütünü evden ziyade çok katlı bir mobilya mağazasını andırıyordu. Böyle deyişimin nedeni birden fazla salon ve odanın her birinin ayrı ayrı koltuk takımlarıyla donatılmış olmasıydı. Bu da gösteriyordu ki, bu evin kimi zaman tek bir mekâna sığdırılamayacak kadar çok konuğu oluyordu ve onların ayrı ayrı ağırlanması gerekiyordu.

    Masaların, sehpaların üzerleri çoğu ak porselenden, birkaçı da bronzdan at biblolarıyla doluydu. Adalet Partisi’nin arması kır attı ve bu amblemi halk ağzındaki “Demirkırat” deyimini anımsattığı için bizzat Demirel’in kararlaştırdığı biliniyordu, bağlantı kurmak zor değildi ama, “Bu kadar at biblosunu nasıl topladınız” diye sordum. “Biz toplamadık. Sağ olsun vatandaşlar armağan olarak getiriyorlar, biz de onları kıramıyoruz. İşte böyle birikiyorlar…” Bir duvara zorla yaslanmış kapı yüksekliğinde Süleyman Bey’le Nazmiye Hanım’ı gösteren koskoca bir fotoğraf vardı. Nazmiye Hanım kahkahalarla gülerek onu gösterdi. “Bunu da vatandaşın biri getirmiş, nereye koyacağımızı bilemiyoruz” dedi.

    Nazmiye Hanım, bahçedeki kümeste yaşayan tavuklarla ilgileniyor.

    Nazmiye Hanım, mutfakta yemekleri bizzat yapıyor.

    Nazmiye Hanım arada bir mutfağa giriyor, yemek hazırlığı yapıyordu. Dışarıya çıkıp ev dışında da fotoğraflarını çekeceğim için ikisi de ona göre giyinmişlerdi. “Bu kılıkta mutfakta resim çektirmek komik olmuyor mu” diye biraz nazlanmıştı ama onun pilava pirincini salarken fotoğrafını da çektim. Biraz sonra sofraya oturduk. Pilav dahil yemeklerin nefasetine bizzat tanık olduk. Dikkatimi çeken bir husus, aşı mutfakta Nazmiye Hanım bizzat kotarıyordu ama, sofrada bir erkek garson servis yapıyordu.

    Süleyman Bey’in taşıyıp geldiği şöhreti “Barajlar Kralı” olmasıydı. O yüzden röportajımızın olmazsa olmaz fotoğrafı kendi eseri olan bir baraj önünde çekilecek bir fotoğraftı. Ankara kentine pek uzak olmayan ve yakın bir tarihte bitirilmiş olanı Bayındır barajıydı. Yemekten sonra Demirel’in özel arabasına binip oranın yolunu tuttuk. Kendisi araba kullanmıyordu. Arabayı süren Nazmiye Hanım’dı. Süleyman Bey onun yanında oturuyordu. Arka koltuğa da ben yerleşmiştim. Koruma moruma hak getire, biz yola revan olduk. Hiç kuşkusuz bu görüntü hoş bir manzaraydı. Kırsala çıktığımızda arabayı durdurttum. Yere inip o ânı fotoğraflarla saptadım. Sonraları ne zaman bir projeksiyon gösterisi yapsam ve gösteri programı içinde bu fotoğraf da varsa, sessiz sedasız seyreden seyircilerde hoş bir kıpırdanma olur, hayranlık, şaşkınlık, belki daha başka başka duygular da ifade eden sesler çıkar. Bundan da ben -haddim olmayarak- bu fotoğrafın çok tutulduğu ve hoşlanıldığı çıkarımını yapmaktayım.

    Demirel’in memleketi İslamköy’de yaşayan babası.

    Yine aynı köyde yaşayan annesi…

    Baraj göleti kıyısında da fotoğraflar çektikten sonra şehre döndük. Ertesi gün yeniden evlerinde buluşmak üzere ayrıldık. Çünkü ertesi akşam yeni transferimiz Şemsi Kuseyri, Demirel’in anlatacaklarından notlar alacaktı. Ben daha başka fotoğraflar da çekerim umuduyla gündüzden bir uğramıştım. Süleyman Bey ilk Bakanlar Kurulunu mu toplamıştı, yoksa güven oylamasıyla mı meşguldü, anımsamıyorum; çok daha sonra gelebilecekti. Bu arada evin içinde değil, bahçesinde oturmayı tercih etmiştik. Nazmiye Hanım daha sade giyinmişti. Bana pek çok kuşun barındığı, neredeyse kafeslerden kurulmuş bir apartman görünümündeki kuş barınağını gösterdi.


    Ne kadar çok kuş beslediklerini hayretle izledim. Bahçenin bir köşesinde tahta parçalarından üstünkörü yapılmış, içi tavukla dolu bir de kümes vardı. Başkentin göbeğinde, apartmanlar arasındaki bir avluda inanılmaz bir köy manzarası… Demireller günlük yumurtalarını kendileri üretiyorlardı.

    Karanlık basınca yine avludaki üzeri muşamba kaplı bir masanın etrafında Süleyman Bey, Şemsi Abi ve ben üçümüz oturuyorduk. Masamızı bir ağaç dalından sarkıtılmış çıplak bir elektrik ampulü aydınlatıyordu. Demirel, çoğunlukla gözleri havaya dikilmiş vaziyette çocukluk, gençlik anılarından ve daha sonraki yıllardaki yaşamından bir şeyler anlatıyordu. Bir ara Nazmiye Hanım elinde bir kâseyle geldi, kâseyi masaya bırakıp yeniden eve doğru süzülüp gözden kayboldu. Kâsenin içi kabuklu fındıkla doluydu. Hani Değirmendere fındığı olur, taze taze yenir, kabuğu da yumuşaktır, dişe gelir… Hayır, öyle değildi. Bildiğimiz tostoparlak sert kabuklu Giresun fındığı. Ama yanında hiçbir kıracak alet yok. Az sonra Süleyman Bey’in eli kâseye uzandı, bir fındık alıp ağzına götürdü. Çatırtısı alenen duyulacak biçimde dişleriyle kabuğunu kırıp içini yemeye başladı. Bir süre tereddüt ettikten sonra, herhalde âdet budur diye, ben de bir fındık alıp dişlerimle kırdım. Elli yıl öncesinden söz ediyoruz, ben de gençtim ve dişlerim de sağlamdı yani… Artık bir kez kapı açıldı ya, bir taraftan o, bir taraftan ben fındıkları çatır çutur tüketmeye başladık. Şemsi Abi dişlerine güvenemediği için elini bile sürmedi. Demirel’in ne kadar dişli bir adam olduğunu o gün işte böyle bizzat görmüştük.

    Demirel, Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, iki tecrübeli politikacı Başbakan Suat Hayri Ürgüplü (sağda) ve Çalışma Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in taktik diyaloğunu dikkatle izliyor.

    Çocukluk anılarından ve İslamköy’den söz ederken, babasının ve annesinin de henüz sağ olduklarını öğrenmiş olduk. Ben hemen söze karıştım. “Keşke fırsatımız olsa da İslamköy’e bir gidebilsem, oradaki yaşamın, doğduğunuz evin, ananızın babanızın fotoğraflarını da çekebilsem” dedim. “Hemen sana bir araba tahsis edeyim, git çek” dedi. Bu fırsat kaçırılır mı? Ertesi sabah için sözleştik. Nitekim sabah olunca Başbakanlığın bir arabası evimin önünde emre amadeydi. Yanılmıyorsam, arabanın sürücüsü de, önceki Başbakan İsmet İnönü’nün makam şoförüydü.

    O arabayla İsparta’ya gittim, bir gece şehirdeki bir otelde kaldık. Ertesi gün ver elini İslamköy. Süleyman Bey’in babası Yahya Demirel’i harman yerinde dönen düvenin üzerinde ağırlık yaparken bulduk. Orada, köyün içinde, yollarda yürürken ve evinde pek çok fotoğrafını çektim. Ümmühan Ana’yı da epey fo- toğrafladım. Çektiğim fotoğrafların arasında en güzeli galiba evlerinin kapısında çektiğim olmuştu.

    İsparta’ya dönüşümüzde otelin önündeki kahvede biraz soluklanmak üzere oturmuştum ki, bir vatandaş bizim yabancı olduğumuzu anladığı için meraklanıp sorguya çekmeye başladı, acaba niye oralardayız diye… Gazeteci olduğumu, Demirel başbakan olduğu için onun köyünde fotoğraf çekmeye geldiğimi söyledim. “Ben de İslamköy’den çıkmayım, sen onları bana sor” dedi. Bulunmaz bir rastlantı. “Hadi söyle bakalım nasıl adamlarmış” dedim. Vatandaş tatlı bir İspartalı şivesiyle, r’leri yuta yuta, k’leri g yapa yapa , sözcükleri yaya yaya “Sülüman Bey’e bişey diyemem; okumuş adam olmuş, baksana memlekete başbakan bile olmuş” dedi. “Ama aylesi, hısım akrabası va ya, bunla gurt ile birlik olup guzuyu üleşirle, sona guzuyla birlik olup ağleşirle…” Böyle bir tanımı ilk kez duyuyordum. Adam İslamköy’deki tek muhalif kişi olmalıydı herhalde.

    Sonraki yıllarda Demirel ile aramızda kayda değer pek çok hoş anılar olmuştur. Olağanüstü hafızasına, kadirşinaslıklarına, hoşgörüsüne tanıklıklar ederek birçok kez iltifatlarına da nail olmuşumdur. İddialı konuşmayayım ama, yine de aradan tam elli yıl geçmiş bu ilk merhaba öyküsü, galiba Demirel ile yapılmış ilk dört dörtlük magazin röportajıydı. Söze gerek yok, fotoğraflar kanıtlık edecektir. 

  • Kariyerimin en ‘baba’ gafını o gün yapmıştım

    Kariyerimin en ‘baba’ gafını o gün yapmıştım

    Gazetecilikteki ilk önemli görevim, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın doğduğu köye yapacağı ziyareti takip etmekti. O günü benim için unutulmaz kılan şey, acemiliğin verdiği cesaretle bir yanlış anlamanın birleşmesi sonucu yaptığım, meslek hayatımın en büyük gafıdır.

    Hayat dergisinin 1956’da yayımlanmasına ramak kalmışken, derginin önemli ismi Hikmet Feridun Es, “Babıali tecrübesi olmayan taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk” diyerek beni mesleğe davet etmişti. “Taze bir göz” fiyakalı bir sözdü elbette, iltifat sayılırdı, ama bir taraftan da “alışılmış gazetecilik tecrübesi olmayan” anlamındaki bölümde de deneyimsizliğim açıkça tescil edilmiş oluyordu.

    Hayat dergisi Yapı Kredi Bankası’nın bir iştirakiydi. Bankanın kurucu sahibi Kazım Taşkent, Celal Bayar’ın Atatürk zamanındaki başbakanlığı döneminde, devlet çarkının önemli kurumlarından Şeker Şirketi Umum Müdürü, bankanın kültür işleri sorumlusu Vedat Nedim Tör ise Matbuat Umum Müdürü oldukları için aralarında eski bir hukuk söz konusu olmalıydı. Taşkent, bu hukuka dayanarak, cumhurbaşkanlığı sırasında Celal Bayar’a cemile yapmak istemiş olmalı ki, onun Bursa Gemlik’e bağlı Umurbey köyünde doğduğu evi son sahibinden satın alıp restore ettirerek banka adına bir müzeye dönüştürmüştü. 

    Celal Bayar hemşerileriyle Umurbeyliler, hemşehrileri olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı büyük bir coşkuyla karşılamıştı. Bayar, doğduğu evin önünde köylülerle fotoğraf çektiriyor.

    Restorasyon bittikten sonra ise görüşleri alınmak üzere Bayar köye davet edilmiş, Hayat dergisinin de bu ziyaret sırasında çekilecek fotoğraflarla özel bir sayı çıkarmasına karar verilmişti. Dergiden birinin de ziyaretin bütün ayrıntılarını fotoğraflaması gerekiyordu. Bu görevi de bir acemi olmama rağmen bana verdiler. Vapurla gittiğim Yalova üzerinden Gemlik’e vardım, Umurbey’i buldum. Önce restorasyon ekibiyle tanıştım. Üç gün eski bir kaplıcada yatıp kalktım, arada köye çıkıp ekiple dostluğumu pekiştirdim. Bu arada evin dekorasyonunu yapan Kenan Özbel hoca ile ahbap olmuştuk. Ondan birçok şey öğrendim. 

    Zeytin-ekmek ikrâmı Bayar evi gezerken Kenan Özböl’ün duvarlara yerleştirdiği el işlerini inceliyor

    Üç gün sonra nihayet “Bayar geliyor” dediler. Evin önün- de köylülerle birlikte duruyorduk. Bir anda birkaç siyah araba ve cip yanaştı, içlerinden bir yığın insan indi ve en önde Bayar olmak üzere kalabalık üstümüze doğru yürümeye başladı. Acemiydim, heyecanlıydım ama paniklememeye çalışıyordum. Derken heyetin arasından bir kişi, elinde profesyonel film makinesi ile koşa koşa yanıma geldi. Heyetle gelmiş, tecrübeli bir filmci ağabey olduğunu düşündüm. Yaşına başına bakılırsa hiç kuşkusuz deneyimli biriydi, o nasıl davranırsa, ben de onu taklit ederim diye kendime hemen bir taktik çiziverdim. Üstelik filmci ağabey bana çok sevecen davranmış, “Sen neredensin kardeşim” demişti. Ben, “Hayat mecmuasındanım” yanıtı verince “Oh oh çok güzel, bizdensin yani” demesi üzerine iyice rahatlamıştım. O film çekerken, ben de fotoğraf çekmeye girişmiştim. 

    Umurbeyliler hemşerilerine zeytin- ekmek ikram etmişlerdi.

    Filmci ağabeyin 16 mm.lik kamerası elle kurulur cinstenti. Yarı yolda kurgusu bitip yeniden kurması gerekince elini kaldırıp Bayar’a “Baba, bir dakika” diye seslenmiş, sayın Cumhurbaşkanı ve bütün heyet zınk diye durmuştu. Filmci ağabey “cırt cırt” sesleri çıkararak makinasını kurduktan sonra “Tamam baba” dedi ve bütün heyet yeniden yürümeye başladı. Ben kafamda Bayar’a nasıl hitap edeceğimi kurup duruyordum. “Muhterem Reisicumhur Hazretleri” filan deniliyordu galiba o günlerde. Ama ben o sözcüklerin yabancısıydım. Acaba sinema filmlerinden öğrendiğimiz ekselans ya da majesteleri gibi, haşmetmeap gibi bir şey mi demek gerekiyor diye düşünüyordum. İkircikli kalmıştım. 

    Bayar evin kapısında henüz meyveye durmuş taze zeytin dalını inceliyor.

    Bir yıl önce memleketimi ziyaret etmiş olan Adnan Menderes’in fotoğrafını çekerken Zafer gazetesinin foto muhabiri Mehmet Sürenkök’ü izlemiştim. O zaman kendisiyle henüz tanışmadığım Mehmet ağabey donuk bir adamdı ama, Menderes ona çok samimi davranmıştı. Şimdi bu filmci abi de koskoca reisicumhura “Baba” dediğine göre, “Eee demokrasi devri, bunlar çok demokrat adamlar canım, baksana muhabir takımıyla içli dışlılar” düşüncesine kapıldım. Belki öteden beri çevresinde dolanan tanıdık biriymişim gibi davranıp kendimi kabul ettirebilirdim. 

    Nitekim heyet kapıdan girmeden önce, koşup avludan evin üst katına çıkan merdivenin ortalarındaki giriş kapısının tam karşısında mevzi almışken makinemde film bitmez mi! Sayın Bayar yıllar sonra, doğduğu eve adım atacak. En kritik an. Filmci ağabeyi taklit etmenin tam zamanıydı. Adeta komut verir gibi seslendim: “Baba bir dakika!” Bayar, tam arkasındaki Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil ve yanındakiler duraksadılar. Bayar bir hayli şaşkın, bana bakıyordu. O anda yine filmci ağabey imdadıma yetişti. Elini omzuma koydu, “Baba, arkadaş bizden “ dedi, “Hayat mecmuasından”. Heyet bir süre sabırla benim film değiştirmemi bekledi ve ben “Tamam” deyince kapıdan yeniden giriş yaptılar. 

    İşte o fotoğraf Gezinin başından beri “filmci ağabey” diye bildiğim kişinin ricası üzerine Bayar’la fotoğrafını çektim. O esnada “filmci ağabey”in kim olduğunu bilmiyordum tabii.

    Ben artık “ Bizden” parolasıyla “onlardanmışım” referansını aldım ya bir kez, şımardıkça şımardım. Ev oda oda gezilirken “Baba şu senin sünnet yatağınmış, otur üstüne de bir fotoğrafını çekeyim” ya da “Şu rahlenin önüne otur da Kuran-ı Kerim’i aç” diyorum. Reisicumhur Hazretleri ne dersem yapıyor. Henüz askerlik yapmadığım için rütbelerini tam bilemediğim ve sonradan yaver olduklarını öğrendiğim subaylar Bayar’ın arkasından bana “Fazla ileri gitme” kâbilinden kaş göz ediyorlardı. 

    Merdiven üstü sofada pencere köşesine köylü işi yere yakın bir sedir yerleştirmişlerdi. Rahat bir köşe. Bayar’a “Baba, uzat bacaklarını, otur şuraya” deyip kapaklık bir fotoğrafını daha çektim. Bu arada filmci ağabey “Aaa, bu köşede babayla beraber ben de resim isterim” deyip Bayar’ın yanına oturdu. Bana bu kadar yardım etmiş birinin hatırını mı kıracağım. O fotoğrafı da çektim. 

    Evde iş bitmişti. Çıkmadan, evin restorasyonunu yapan Profesör Kenan Özbel’e “Hocam nasıl iyi sınav verebildik mi” dedim. “Mükemmel” deyip, “Turgut Bayar’ı da ilk kez tanıyorum, çok beyefendi bir insanmış” diye ekledi. “Turgut Bayar kim hocam?” diye sordum, “Bayar’ın oğlu işte” dedi. “Hay Allah, hazır buradayken babasıyla bir fotoğrafını çekseydik keşke” diye hayıflandım bu sefer. Kenan hocam “Çektin ya, yukarıda merdiven başında” demez mi… Meğer filmci ağabey sandığım kişi Bayar’ın kendi oğlu Turgut Bayar’mış! 

    Fotoğrafı çekmeden önce Cumhurbaşkanı Bayar’a “Baba, uzat bacaklarını, otur şuraya” demiştim!

    Elindeki profesyonel bir film kamerası ile amatörce çekim yapıyormuş aslında. Babasına “Baba” demesinden daha normal ne ola? Beni görünce sevinip “Bizdensin” demesinin de bir nedeni varmış meğer. Bizim dergiyi çıkaran Tifdruk Matbaacılık Sanayii A.Ş’nin murahhas azasıymış kendisi. Yani benim patron bildiklerimin de üzerine bir pozisyona sahip bir kişi. Orada olmamdan memnun kalması ve beni sahiplenmesi bu yüzdenmiş. 

    Ben ne gaflar yapmış, ne çamlar devirmişim kara kara düşünürken teselli verici haber derginin neşriyat müdürü Hikmet Feridun Es’den gelmişti. Sinsi sinsi gülerek “Hadi hadi, Bayar’ın da gözüne girmişsin” deyince muzip bir insan olduğu için benimle alay ediyor san- dım önce. Meğer doğruymuş. Turgut Bayar İstanbul’a dönünce patronumuz Şevket Rado’yu aramış. “Yahu, nereden buldunuz bu harika çocuğu. Canavar gibi bir muhabiriniz var. Babamın ağzından girdi burnundan çıktı. Bu kadar medeni cesaret sahibi bir genç görmedim. Ben bizzat şahit oldum, helal olsun” demiş.