Yazar: Ozan Sağdıç

  • Yeşilçam tadında kısa bir aşk hikayesi

    Yeşilçam tadında kısa bir aşk hikayesi

    Fatma Girik’le Memduh Ün’ün yarım asırlık efsane aşkı, onuncu yılının sonunda kısa bir ayrılıkla kesintiye uğradı. Bu kısa ayrılık, başka bir efsane aşkın başlangıcı olmuştu; Fatma Girik ve birlikte sahneye çıktığı Durul Gence birbirlerine tutulmuşlar, alelacele nişanlanmışlardı. Ozan Sağdıç’ın ilk elden tanığı olduğu bu kısa ama tatlı hikaye, başladığı gibi yıldırım hızıyla bitecekti. 

    Henüz amatör fotoğrafçıyken, 1955’te Sultanahmet civarında çektiğim bir fotoğrafımı Milliyet gazetesine götürüp rahmetli Abdi İpekçi’ye göstermiştim. Haber değeri olduğu için beğenmiş, ertesi gün yayımlanmak üzere odanın ortasındaki camlı bölmenin öbür tarafında oturan Turan Aytul’a vermiş ve “Arkadaşımızı muhasebeye götür de telifini versinler” demişti. O gün, benim sadece ünlü bir gazetecinin elinden aldığım ilk telif hakkının anısı olarak kalmadı; aynı zamanda büyük ustayla giderek gelişecek bir dostluğun başlangıcı da oldu. Takipçi ve dikkatli bir insandı. 

    Nişan günlerinde, Durul Gence ve Fatma Girik. 

    Gazetenin idarehanesi Molla Fenari Sokağı’ndan Nurosmaniye Caddesi’ne taşındığı zamanlar ben de Hayat mecmuasında mesleğe başlamıştım. Abdi Bey’in odası birinci kattaydı. Kıvrımlı bir merdivenden çıkar çıkmaz hemen karşınıza çıkardı. Hem merdiven boşluğuna hem de yazıişleri salonuna açılan iki kapısı da genellikle açık olurdu. Milliyet’te arkadaşlarım vardı. Onları ziyarete gittiğimde açık kapıdan gözüne çarparsam, işaretle yanına çağırırdı. Kimi konularda fikrimi sorardı. Ben işin başlarında çok genç bir gazeteciydim. Onun engin deneyimi karşısında benim düşüncemin ne değeri olabilirdi ki… Bu tutumu bana garip gelirdi. Kimbilir, belki de beni sınıyordu. 

    Nişan töreninde davetlilerden biri de o günlerde Ankara’da program yapan Öztürk Serengil’di Nişan. 

    Dergimizin Ankara bürosunun açıldığı 1960’ta, gönüllü olarak Ankara’ya atanmıştım. Hayat dergisinin yanında ona kardeş bir dergi daha yayın hayatına girmişti. Hayat bir aile magazini kimliğini korurken, Ses dergisi daha önce Türkiye Yayınevi’nin yıllardır yayınladığı Yıldız dergisinin konularını, yani sinema, tiyatro ve diğer eğlence dünyasının, şehirdeki gece hayatının aktüalitesini işleyecekti. Bize bu alemle daha çok ilgilenmek için bir alan açılacaktı. Böyle bir meşgaleden hoşlananlar için bulunmaz bir fırsattı. 

    Nişan yüzükleri takılıyor… 

    O günlerde ben şehirde konu avına çıktığımda peşimi bırakmayan meraklı bir arkadaş türemişti. Gittiğim her yerde bana eşlik ediyor; sorular sorup duruyordu. Ben Ankara’ya gideceğim için yerim boşalacaktı. Bizimkilere bu meraklı arkadaşı tavsiye ettim. Erol Dernek adındaki bu genç arkadaş, tam da bu işlerin adamı çıktı. Öylesine bu aleme daldı ki kendisini helak etti. Ve sonunda genç yaşında ölüverdi zavallı. 

    Gelelim bizim Ankara’daki yaşamımıza… Ankara’da büro açma fikri, o zamanlar iktidarda olan Menderes yönetiminin basın üzerindeki baskısı yüzünden onlara yakın olma politikasının sonucu olduğu kadar, o zamanın koşullarında Başkent’te yeni bir sosyetenin de yeşermesindendi. Opera, Devlet Tiyatrosu ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası sadece Ankara’daydı. Balolar, galalar gırla… Öyle ki, şaşaalı yılbaşı balolarında boygöstermek üzere tuvalet diktirenler iki ay öncesinden sıraya giriyorlardı. Hatta Paris’te tuvalet diktiren Bakan hanımlarından bahsedilir olmuştu. Henüz televizyon yoktu. Gazinoların altın çağıydı, pıtrak gibi çoğalmışlardı. 

    Öztürk Serengil, nişanın ikinci günü de onlarla beraberdi. 

    Birden “27 Mayıs İhtilali” oldu. Bazı oluşumların önü kesildi, bazıları şekil değiştirip devam etti. Gazino kültürünün sürdürülebilmesi için sahneye çıkaracak yeni elemanlara ihtiyaç vardı. Bunlar ya radyo sanatçılarından ya da sinema dünyasında parlamış artistlerden devşiriliyorlardı. 

    Türk sinemasının zirve yaptığı 1960’ların Türkan Şoray, Neriman Köksal, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Muhterem Nur gibi starlarının yanına yeni bir isim daha katılmıştı: Fatma Girik. Aslında genç bir sinema yıldızı olan Fatma Girik’i uzun boylu anlatmaya gerek yok. Henüz 16 yaşındayken figüran olarak katıldığı bu kafilede, sanat hayatı boyunca 180 civarında filmde rol alarak sevilen bir sanatçı olmuştu. Filmlerinin önemli bir bölümü köy filmleri idi. 1960 yapımı “Ölüm Peşimizde” rol aldığı ilk ciddi filmdi. Bu filmin yönetmeni Memduh Ün’dü. Bu olay aynı zamanda hayat boyu sürecek bir beraberliğin başlangıcı olmuştu. Memduh Ün, eski eşinden ayrılmamıştı ama Fatma Girik’le olan beraberliği 50 yılı aşan bir süre büyük bir bağlılıkla sürecekti. Bunun tek bir istisnası olmuştu. Talihin bir cilvesi olarak bunun yakın tanıklarından biri de ben olmuştum. O sıralarda Hayat Ses grubundan kopmuştum. Ankara’daki gazetecilik hayatımda, iki kişiyle sıkı-fıkı arkadaşlığım oluşmuştu. Bunlardan birisi Örsan Öymen, diğeri Mete Akyol’du. Ne yazık ki Örsan’ı pek genç bir yaşta yitirmiştik. Sessiz sedasız Mete’ye magazin malzemesi yardımı yapıyordum. Siyah-beyaz televizyon yeni başlamıştı. İlk kez Milliyet gazetesi bağımsız bir dergi niteliğinde radyo-televizyon eki vermeye başlamıştı. Tek televizyon stüdyosu Ankara’daydı. En güçlü radyo merkezi de oradaydı. Daha önce belirttiğim gibi, Abdi İpekçi ile özel bir tanışıklık içindeydik. Abdi Bey bu ilavenin hazırlanmasını Mete ile ikimize havale etmişti. O tarihlerde teknoloji, bir yayının bir şehirde hazırlanıp başka bir şehirde basılmasını sağlayacak kadar gelişme göstermişti. 

    İkilinin belki de son mutlu anı. 

    Yine daha önce söylediğim gibi gazinocular, ünlü oyunculara el atmıştı. Fatma Girik artık sahnelere de çıkıyordu. Bir süreliğine de Ankara’daki bir gazinonun konuğu olmuştu. “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya” derler ya, Fatma Hanım da bu kısa süre içinde kendisine uygun bir davulcu bulmuştu! İş ortamında tanıştığı Durul Gence’yle birbirlerine kanları ısınmış ve alelacele evlenmeye karar vermişler. İlk etap da Durul’un babasının evinde gerçekleşecek nişan töreniydi. 

    Hem ben hem de Mete Akyol, son derece sevimli bir insan olan Durul Gence’nin iyi arkadaşıydık. Onu o günlerde Ankara’nın yıldızı olarak parlayan Alpay’a eşlik eden müzik topluluğunun bateristi olarak tanımıştık. Nişan töreninin doğal konuklarıydık. Olayı olabildiği ölçüde fotoğraflayabildiğimi sanıyorum. Nişandan sonra Maltepe’deki bir gece kulübüne gidildi. Genç çift bol bol dans ettiler. 

    İşin tadını kaçıran telefonun geldiği an, çiftin gerginliği gözlerinden okunuyor. 

    Ertesi gün yine baba evindeydik. Bu kez konuk olarak sadece üç kişiydik. Biri bendim o konuklardan, biri Mete, biri de Öztürk Serengil… Vakit muhabbetle geçerken telefonun zili çaldı. O zamanlar cep telefonunun hayali bile kurulamazdı. Şehirlerarası görüşmeler santrala yazdırılır; uzun bir bekleyişten sonra sıra gelirdi. Gelen telefon, şehirlerarası bir aramaydı. Kimdi acaba, haberi duyan bir dost tebrik mi edecekti? 

    Arayan, Fatma ile görüşmek istiyordu. Fatma Girik ahizeyi eline aldı. Evet arayan bir dosttu, ama arama nedeni çok farklıydı. Oldukça sert bir dille ona “Bu saçmalığı bırak, hemen İstanbul’a dön” ihtarını çekti. Tahmin edileceği üzere sesin sahibi Memduh Ün’dü. O an akan sular durmuştu. Gerisini anlatmaya gerek olmayacak sanırım. Bir tatlı rüya bitmiş; herkes kendi dünyasına çekilmişti. 

    Yıllar sonra Durul ile bir sohbet sırasında o günleri anımsadık. Güleç bir yüzle “Ama çok güzel bir şeydi yahu” dedi sadece. 

  • Dört büyük bayram cumhuriyet mirasıdır

    Dört büyük bayram cumhuriyet mirasıdır

    Bir dönem tanığı olduğumuz ulusal bayramları düşündükçe, ister istemez “Nerede o eski ulusal bayramlar” diyeceğimiz hâle gelmişiz. Bunlar cumhuriyetimizi kutsayan, yücelten, anılması gereken bayramlar. Ama dikkatten kaçırılmaması gereken çok önemli bir ortak özellikleri de vardır: Tümü aslında birer “Atatürk Bayramı”dır.

    Son iki ay içinde kutladığımız iki ulusal bayram, beni bunların geçmişi üzerine düşünmeye yönlendirdi. Aynı zamanda yaşadığım süreçte, içinde bizzat yer aldığımız ve önce belleklerimizde izler bırakmış olan, sonraları çektiğim fotoğraflarla da kayda geçirdiğim bayramları düşünmeye çalıştım bir bir.

    Hani dinî bayramlar için söylenmiş bir nostaljik söz vardır: “Nerede o eski bayramlar”. Benim çocukluğumda, gençliğimde, hatta olgunluk çağlarımda tanığı olduğumuz ulusal bayramları düşündükçe, ister istemez “Nerede o eski ulusal bayramlar” da diyeceğimiz hâle gelmişiz.

    Önce bu bayramların özüne bakalım: Bunlar cumhuriyetimizi kutsayan, yücelten, anılması gereken bayramlar. Ama dikkatten kaçırılmaması gereken çok önemli bir ortak özellikleri de var: Tümü aslında birer “Atatürk Bayramı”dır.         

    19 Mayıs: Gençlik ve Atatürk’ü anma

    Diyelim 19 Mayıs, bu nedir? 1919’un bu tarihî günü, uzun bir savaş sonucu yenilmiş, toprak kaybetmiş, Mondros ve Sevr ile tutsaklığı tasdik edilmiş, başkenti ve en kritik noktaları işgale uğramış bir vatanı bir ulusu kurtarma yolunda; Mustafa Kemal adındaki bir paşanın bütün olasılıkları sezip, planlayıp, azimle Samsun’a ayak bastığı bir gün. Üç yıldan fazla sürecek bir kutsal savaşın başlangıç günü. Bunun elbette sembolik bir değeri var.

    Atatürk’ün yazdığı Nutuk,  “1919 senesi 19’uncu günü Samsun’a çıktım” tümcesi ile başlıyor. 10 sayfa kadar o anda ülkenin içinde bulunduğu durum ve koşullar açıkça ortaya konuyor. Durum o kadar içkarartıcı ki, herhangi bir kişinin karamsarlığa kapılmaması mümkün değil.

    Ülkenin savaşa girmesine neden olanlar can derdine düşmüş, yurtdışına kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamını işgal eden Vahdettin, ikircikli bir ruh hali içinde yalnızca şahsını ve tahtını koruma kaygısıyla tedbirler aramakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki kabine, çaresizlik içinde, haysiyetsiz, yüreksiz bir biçimde padişaha bağlı; onunla birlikte kendilerini koruyacak herhangi bir çözüme razı.

    1990’larda 19 Mayıs Stadyumu’nda 19 Mayıs gösterileri.

    Ordunun elinden bütün silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri barış koşullarına uysun uymasın istedikleri bölgeleri bir bahane uydurup işgal etmekte. Devletin başkenti İstanbul, İtilaf’ın donanma ve askerleri tarafından işgal altında. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyanlar cirit atıyor. Samsun ve Merzifon’da İngiliz askerleri var. Henüz dört gün önce, 15 Mayıs’ta, İngiltere’nin teşvik ve himaye ettiği Yunanlılar İzmir’e çıkmış.

    Ülkenin her köşesinde Hıristiyan azınlıklar içten içe bir kaynama içinde. Düşmanlarla işbirliği girişimleri mevcut. Mavri Mira cemiyeti Karadeniz ve Ege bölgesinde Rum egemenliği kurma amacını güden çetelerin oluşmasına gayret etmekte. Karadeniz illerinde Pontus cemiyeti ilerleme kaydedip durmakta. Ermenilerin buna paralel faaliyetleri var.  

    Halkımızda derinden derine işleyen bir direnç ruhu varsa da, kötümserlik hakim. Çoğu kimse, “İtilaf’ı hedef almak, düşmanca davranmak onların öfkesini kabartır; devlete ve millete daha çok zarar verebilir” düşüncesine sahip. “Zaten tükenmiş olan egemenlik hakkını İngilizlerle ya da Amerikalılarla paylaşmak bir çıkar yol olabilir” diye düşünenler epeyce. İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurulması da kimi aydınların Amerikan mandasını önermesi de bu kötümserliğin dışavurumu. Vahdettin’in yanısıra Damat Ferit, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Sait Molla gibi birçok kişi buna benzer düşüncelerle  bir ihanet çemberine içine düşmüş hâlde.

    Öte yandan Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve Trakya’da ülkeyi savunma amacı güden dernekler kurulmuş ve kurulmakta. Mustafa Kemal Paşa bu tür girişimlerin önderleri ile daha İstanbul’da iken bağlantı kurmuş.

    İşte bu durum ve koşullar içinde Atatürk’ün kafasındaki billurlaşmış düşünce kendisinin de belirttiği gibi: “Türk milleti haysiyetli ve şerefli bir ulus olarak yaşamalıdır. Bu esas ancak eksiksiz bir bağımsızlıkla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve rahat olursa olsun, bağımsızlığı olmayan bir ulus, uygar olanlar karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir tutuma lâyık sayılamazlar. Yabancı bir devletin himayesine sığınmak insanlık niteliklerinden yoksunluğu, miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Türkün haysiyet ve öz değerine saygısı çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulusun esir yaşamaktansa yokolması daha iyidir. Bundan dolayı, Ya istiklâl ya ölüm!” idi. Kurtuluşun parolası bu olmalıydı.

    Kurtuluşun ilk adımı olan 19 Mayıs’ın bir ulusal bayram olarak kabul edilmesinden farklı bir şey düşünülemez. Geleceğin gençleri akılca ve bedence sağlıklı kuşaklar olarak yetiştirileceklerdir. Onun için bu bayram, spor yapılan alanlarda, o alanlardan taşan bir coşku ile kutlanmalıdır.       

    Kirlenmek güzeldir 1960’larda statlarda düzgün çim sahalar yoktu. Yağmur yağınca çamur oluyordu. Gösteri provası sırasında gençler disiplini korumak adına çamura yatmışlardı.
    Liseli jimnastikçi kızların gösterileri.

    23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı

    Mustafa Kemal’in Samsun’da başlayan hareketi, 25 Mayıs’tan 12 Haziran’a kadar Havza’da kısa bir bekleme süreci ile devam eder. Yıllardan beri cepheden cepheye koşarak savaşlar içinde yaşamaktan sağlık durumuna gereken dikkati gösterememiştir. Bu süre içinde Anadolu’nun her köşesinden istihbarat toplamakta ve durum değerlendirmesi yapmaktadır. “Millî Mücadele” denilen hareketin ilk genelgesi Havza’dan yayınlanmıştır. Yurdun her yanına yayılan bu genelge ile, vatanın her köşesinden işgallerin protesto edilmesi, bu konuda mitingler yapılması istenmiştir. Bu yolla İstanbul Hükümeti’nin ve askerlerinin ve işgale yönelen büyük devletlerin dikkati çekilecektir. Bir bahane yaratmamak amacıyla Hıristiyan halka zarar verilmeyecektir. Ulusun geleceğini yine ulusun kendisi belirleyecektir.

    Bu ilk genelge İstanbul Hükümeti’ni harekete geçirmiş ve Mustafa Kemal geri çağrılmıştır. O ise ilk anda “kömür ve benzin yetersizliği dolayısıyla geri dönemiyorum” gerekçesiyle adeta alay edercesine gönderdiği yanıtla bir süreliğine oyalama taktiğine başvurmuş; ideali istikametinde yoluna devam etmiş ve izleyen günlerde Amasya’ya geçmiştir.

    Amasya’da 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa, 3. Kolordu Kumandanı Refet Bey, Hamidiye zırhlısı kahramanı,eski Harbiye Nazırı Rauf Bey, Erzurum’dan 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir, Edirne’den 1. Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey başta olmak üzere birçok üst rütbeli asker kişinin telgraflarla oluru üzerine, Mustafa Kemal Paşa daha güçlü ve kapsamlı bir şekilde Amasya Genelgesi’ni hazırlamış ve yaymıştır. Genelge 10 Temmuz’da toplanacak olan Erzurum Kongresi’ne çağrı niteliğindedir. Delegeler vilayetlerin “Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Reddi İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.

    Erzurum ve onu izleyen Sivas Kongrelerinin ayrıntılı öyküleri oldukça bilinen ve kolayca ulaşılır konular. Oralara hiç girmeyelim. O süreç bizim kurtuluş tarihimizde kongreler dönemi olarak bilinir.

    Ege yöresindeki vatansever halkın kendiliğinden örgütleşerek topladıkları, Yunan işgalinin hemen öncesindeki İzmir Kongresi’yle başlayan ve daha sonra Alaşehir ve Balıkesir Kongreleri sayesinde sağlanan cephe faaliyetleri şeklinde sürdürülen Kuvayı Milliye eylemine paralel olarak, Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu’da izlediği rota boyunca Erzurum ve Sivas Kongreleri, vatan sathında daha güçlü bir birliğin doğmasını sağlamıştır. Bu faaliyetler bir ulusal meclisin provaları gibiydi ve o provalar nihayet Ankara’da meyvesini verdi.

    İstanbul’daki meclis İngilizler tarafından basılmış ve belli başlı üyeleri Malta’ya sürülmüşlerdi. Mustafa Kemal’in yolunu ne azledilmiş olması ne de hakkında çıkarılan idam fermanı kesebilmişti. İstiklaline âşık Ankara halkı onu bağrına basmıştı. Yurdun her yanından seçilmiş üyelerle 23 Nisan 1920 tarihinde henüz çatısı kiremitlerle örtülmemiş bir binada Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştı. Mustafa Kemal ve arkadaşları açılıştan önce Hacıbayram camiinde dua etmişlerdi.

    “Büyük devletler çok güçlü, onlarla başaçıkılmaz” diyenlere Mustafa Kemal’in “Onlar güçlü olabilir, ama bizim onların gücünden daha üstün bir gücümüz var, çünkü biz haklıyız” dedirten o çelik iradenin bir eseriydi bu başlangıç. Bağımsızlık savaşımız bireysel girişimlere, kahramanlıklara değil, halk iradesine dayandırılan bir meşruiyete sahip kılınmıştı. Bu Atatürk olarak andığımız o yüce kişinin önce Türk ulusuna armağan ettiği, bütün dünyaya örnek olduğu tarihî bir gündür. Kurtuluş Savaşımız bu meclisle meşruiyet temelinde zafere kavuşmuştur. O kadar da değil, henüz ufuklarda görülmeyen, hemen hemen hiç kimsenin aklına getirmediği, hedefi demokrasi yani halk yönetimi olan bir cumhuriyetin mayasının atıldığı gündür 23 Nisan. Bayram olmayı hak etmiş bir dönüm noktasıdır.

    Ata ve çocuklar Çanakkale’nin Çan beldesinde bir 23 Nisan kutlaması.

    1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti 23 Nisanı “Çocuk Günü” olarak ilân etmişti. 1929’da Atatürk, daha önce “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” olarak bilinen günün  aynı zamanda  “Çocuk Bayramı” olarak da kutlanmasını beyan ederek, bunu Türk ve dünya çocuklarına armağan etti. Atatürk iki büyük eserini birleştirerek, genç cumhuriyetin yetişecek kuşaklarla birlikte bir coşku içinde gelişmesi arzusunu dile getirmişti. 23 Nisan’lar sadece bir bayram değil, Çocuk Esirgeme kurumu aracılığıyla yeni kuşaklara destek olma günü olarak kutlanmaya başladı.

    Ata ve çocuklar 1964’te Ankara’daki 23 Nisan kutlamaları sırasında bir çocuk.
    Ata ve çocuklar Yine aynı gün silindir şapkayla poz veren bir başka öğrenci.

    Son zamanlarda. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun işlevsiz hale sokulduğuna, bağımsız kurum olmaktan çıkarılıp, devlet malı haline getirildiğine; çok değerli malvarlığının devlet tarafından yabancılara ve bir takım şirketlere satılmak üzere çalışmalar yapıldığına ve TOKİ alanları ilân edildiğine tanık olmaktayız. Üzüntü verici bir durum.

    30 Ağustos Zafer Bayramı

    Bundan ötesi, artık “Türk’ün ateşle imtihanı” ya da çete savaşlarından düzenli orduya geçiş ile “Millî Mücadele” günleri…

    10 Nisan’da Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah’ın Kuvayı Milliye aleyhine fetvası yayınlanır. 16 Nisan’da Ankara Müftüsü Börekçizade’nin bu fetvaya yanıt olarak “olaylara ters düşen ve uygun olmayan fetvalara uyma zorunluluğu yoktur” anlamındaki  fetvası yayınlanır. Bu fetva Anadolu’nun pekçok köşesindeki müftüler ve din adamları tarafından onaylanır.

    Önce Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip, Hüsrev Gerede başta oymak üzere önemli kişiler Ankara’ya gelmeye başlamışlardır. Hemen ertesi günü İsmet İnönü, Celalettin Arif ve Saffet Arıkan gelirler. Meclisin açılışından önce dünyaya Ankara’nın sesini duyurmak üzere Anadolu Ajansı kurulur.

    Mustafa Kemal Paşa önce Ankara istasyonundaki direksiyon binasına yerleşmiştir. Daha sonra Keçiören taraflarındaki Ziraat Mektebi’ne taşınmıştır. İdari işlerini daha çok Meclis binasındaki özel odasında yönetirken bir yandan da Ziraat Mektebi’nde kendisiyle gelen heyete yeni katılımlarla bir Genelkurmaylık bürosu kurmuş gibidir. Yunanlılarla savaşın planları burada yapılacaktır.

    Sevr Antlaşması’nın tarafı olan İngiltere, Fransa, İtalya, Polonya, Romanya, Çek Devleti, Sırp-Hırvat-Sloven ittifakı, Ermenistan, Belçika, Hicaz aç kurtlar gibi her biri bir pay kapma peşindeydiler. Anadolu bir yandan İngiliz ve Fransızların Güneydoğu’daki işgal hareketleriyle bunu önlemeye çalışan millî kuvvetlerin savaşlarına sahne olurken; batıda Yunan ordusu biri Manisa-Salihli hattı, biri Menderes vadisi boyunca diğer biri de Aydın üzerinden olmak üzere üç koldan ilerlemiş, yine millî kuvvetlerin cansiparane savunmalarına karşın işgal “Milne Hattı’ denilen sınıra kadar dayanmıştı. İşgal altındaki halk sıkıntı içindeydi. Bu yetmezmiş gibi bir çok yerde vatan toprakları bir kısmı yerel inisiyatiflerle, daha çoğu dış güçlerin ve İstanbul hükümetinin teşvikiyle sayısız ayaklanmalara sahne olmaktaydı.

    Kuzey Ege ve Marmara  bölgesinde “Kuvayi İnzibatiye” namı altında İstanbul’dan fetvalı Anzavur Ahmet’in Kuvayı Milliye’ye karşı harekâtları en akılda kalan faaliyettir. Bunun yanında, İngiliz parmağı olan Ali Batı ve Ali Galip olayları; Bozkır ve Düzce ayaklanmaları; Şeyh Eşref’in Hart isyanı; Apa, Dinek ve Demirkapı çarpışmaları; Yozgat, Çapanoğlu, Zile, Aynacıoğlu ayaklanmaları; Urfa bölgesindeki Milliî Aşiret olayı; Fransız ve İngiliz kışkırtması ile Kürt Teali Cemiyeti’nin desteklediği Cemil Çeto ayaklanması; Kula bozgunculuğu; Konya’da Koçgiri’de meydana gelen olumsuz durumlar; Karadeniz bölgesinde Pontus kıpırdanmaları; Demirci Efe’nin ve Çerkez Ethem’in genel çizgiden ayrılmaları hep halledilmesi gereken sorunlar yumağıydı. Düşmanla savaşırken bunlar önemli başağrılarıydı.

    1. İnönü zaferinin içte dışta çok olumlu etkileri olmuş, TBMM’nin itibarı artmıştı. Albay İsmet Bey artık İsmet Paşa’dır. 16 Mart 1921’de Moskova ile bir antlaşma yapılmış, İtilaf Devletleri Sevr Antlaşması’nın koşullarını gevşetme teklifleri getirmeye başlamışlardı. Düzenlenen Londra Konferansı’nda Türkiye teklifleri reddetti ve 23 Mart’ta Yunanlar yeniden hücuma geçtiler; ancak düzenli ordu karşısında başarı kazanamadılar. Mustafa Kemal’in’ün ifadesiyle bu zafer “Sadece düşmanı değil, Türk’ün ters giden talihini çeviren bir zafer”di.

    Zafer Bayramı Hipodrom’da 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın anısına Muhafız Alayı Süvarileri geçit töreninde.

    23 Ağustos 1921 tarihinde Yunanlar çok güçlü kuvvetlerle saldırıya geçtiler. Sakarya Savaşı adı verilen hadise 22 gün 22 gece sürecek ve bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetilecektir. Bir kaza sonucu kaburga kemiklerindeki kırıklar nedeniyle büyük acılar çekmesine karşın yenilmez azmi sayesinde bu savaş da büyük bir zaferle taçlandırılmıştır.

    Sakarya Muharebesi doğuda ve batıda Türklerin kolay lokma olmadığını ortaya koymuştu. 26 Ağustos 1922 sabahı Dumlupınar’da başlayan Türk taarruzu gerçek bir Başkomutanlık Savaşı’dır. Dört gün içinde Yunan ordusu bitirilmiştir. 30 Ağustos’ta Gazi’nin “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emriyle ordumuz bozguna uğrayan düşmanı 9 Eylül’e kadar kovalamış, savaş İzmir’in kurtuluşu ile fiilen sona ermiştir 18 Eylül’de Batı Anadolu’da hiçbir Yunan kuvveti bırakılmamıştır.

    Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’in yönetimindeki Türk Ordusu’nun vatanı kurtaran bu büyük zaferi elbette bayram olmayı haketmiş bir zaferdir ve 30 Ağustos Zafer Bayramı kahraman askerimize adanmıştır.

    Gövde gösterisi 30 Ağustos Zafer Bayramları sırasında, dosta düşmana savaş gücümüzü göstermek gelenekselleşmişti.

    Ve 29 Ekim…

    Büyük zaferden sonra Ankara’daki Büyük Millet Meclisi tam bir meşruiyet kazanmıştı. Padişah Vahdettin bir İngiliz donanma gemisiyle kaçmıştı. İstanbul hükümetinin hiçbir hükmü kalmamıştı. Mudanya Silah Bırakışması’ndan sonra Lozan Barış görüşmeleri başlamıştı. Lozan Konferansı pek kolay geçen süreç değildi. İtilaf Devletleri’nin temsilcileri olaya Sevr Antlaşması’nın bir revizyonu gözüyle bakmak istiyorlardı. Karşılarında 1. Dünya savaşının yenilmiş Osmanlı Devleti’nin ezik delegelerinin olduğunu varsayıyorlardı. Zafer kazanmış, genç ve dinamik yeni bir devletin mevcudiyetini geç de olsa anladılar. Oradaki müzakereler ve alınan sonuç yeni devletimizin tapusu gibiydi.

    Artık halk egemenliğine dayalı bir yönetim kurulmasının, ülkenin yapısal sorunları için savaşın zamanıydı. Bu yeni devletin şekli ne olacaktı? Onun da sırası geldi. Gazi, Millet Meclisi’ne “Cumhuriyet” önergesini verdi ve kabul edildi. Ardından yapılan seçimle de kendisi ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi. Artık ülkenin uygar devletler arasındaki yerini alması hedefine yönelik devrimlerin yapılması; çağdaşlaşmaya hizmet edecek kurumların, tarım ve sanayinin kalkınması; fabrikaların ve benzer tesislerin kurulması; demiryollarının islah ve geliştirilmesi; topyekun kalkınma hamleleri ve  insan kalitesini artıracak eğitim reformları zamanıydı… Özetle cumhuriyet ve devrimlerle birlikte, planlı kalkınma günlerinin kapısı da açılıyordu. Coşkuyla kutlanan Cumhuriyet Bayramları, Türk milletinin en büyük bayramı olarak kutlanageldi.

    Biz bu bayramları neredeyse ana kucağındayken tanımaya başlamıştık. İlkokulda beyaz yakalı siyah önlüklerle geçit törenlerine ellerimizde kağıttan bayraklarla katıldığımızda ne kadar gururluyduk. Defne dallarıyla sarılmış zafer taklarının altından geçerken burnumuza gelen defne kokusu hâlâ belleğimizdedir. Ortaokulda izci kafileleriydik, liselerde sporcu gençler… Fotoğrafçı olup yeni kafileleri fotoğraflarken de hep o heyacanı tattık. Kurtuluşun ve kuruluşun yüz yıldır sönmeyen ateşini hep yüreğimizde yaşattık. Ve sonsuza kadar da yaşatacağız.

    Geçmişten geleceğe- 1973 Cumhuriyet’in 50. yıldönümünde ilk TBMM binasında yapılan törenin konukları o mecliste görev almış kişilerdi.
  • Köy Enstitüleri’nden iki büyük yazar: APAYDIN VE BAYKURT

    Köy Enstitüleri’nden iki büyük yazar: APAYDIN VE BAYKURT

    Genç cumhuriyetin en önem verdiği konuların başında eğitim gelmekteydi. 1940’ta başlayan Köy Enstitüleri projesi ve uygulaması, 1954’e kadar devam etti. Bu okullarda eğitim gören ve Türk edebiyatında unutulmaz izler bırakanlar arasında Talip Apaydın ve Fakir Baykurt da vardı. 

    Kurtuluş Savaşı’nı izleyen yıllarda Türkiye haritası çizildiğinde ülkenin nüfusu 13 milyon kadardı. Nüfusun %80’i kırsal kesimdeki köy ve mezralarda yaşıyordu. Okuması yazması olmayanlar, bilen az sayıda insanın eline bakıyordu. Eğitimsiz insanlar tifo, tifüs, sıtma, frengi, trahom gibi birçok bulaşıcı hastalığın pençesine düşmüş durumdaydılar. Bunca insanın sağlıklı bir yaşama kavuşturulması, cehaletten kurtarılması ve nihayet uygar, üretken insanlar haline getirilmesi köklü reformları gerektiriyordu. 

    Cumhuriyetin ilanıyla cumhurbaşkanı seçilen Gazi, hemen ertesi gün İsmet Paşa’ya yazdığı mektupta “Sevgili Paşam, cumhuriyetin ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme! Seni niçin seçtiğimi şimdi anlayacaksın” diyor ve büyük bir savaştan çıktığımızı anımsattıktan sonra çok önemli bir tümce sarf ediyordu: “Bizi yine büyük bir savaş bekliyor!” 

    Fakir Baykurt 

    Ünlü yazar Baykurt, Ozan Sağdıç’ın bürosunda.

    Bu yeni savaş, vatanı yeni baştan inşa etme savaşıydı. Atatürk aynen “Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz” demekteydi. Mektubun kalan bölümünde yurdun maddi ve manevi birçok derdini ve gereksinimini bir bir sıralıyordu. 

    Karayollarımız hiç mertebesindeydi. Demiryollarımız 4.000 kilometre olsa da hem yetersizdi hem de bir metresi bile bize ait değildi. Denizciliğimiz acınacak haldeydi. Vatanın doğusunu batısına bağlamak, yurt bütünlüğünü sağlamak gerekiyordu. Halkın aşiret, ağa, bey, şeyh düzeninden kurtarılması, insan haysiyetine yaraşır bir düzeye kavuşturulması gerekliydi. İnsanlarımızın yarısı hasta, bebek ölümleri %60 düzeyindeydi. Cumhuriyete lâyık bir anayasa yapılmalıydı. İktisadi bağımsızlık ve köklü bir eğitim seferberliği en başta gelen konulardı. Gazi daha birçok noktaya değiniyordu. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için insan malzemesini hazırlamak, namus cephesini güçlendirmek gerekmekteydi. 

    Mustafa Kemal’in önem verdiği konuların en başında eğitim gelmekteydi. Sağlığında Millî Eğitim Bakanlığı’nda onun devrimlerine inanmış ve o ideale hizmet edecek Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan gibi güçlü kişilik sahibi Bakanlara görev verilmişti. 

    Talip Apaydın 

    Talip Apaydın’ın Ankara, Çankaya’daki evi, Sağdıç’ın evinin karşısındaydı. Mehmet Başaran aracılığıyla tanışan ikili sık sık bir araya gelir, sohbet ederlerdi. 

    Gazi askerlikten deneyim edinmişti; köylerinden gelen ve hiçbir görgüsü ve bilgisi olmayan köylü çocuklarının sıkı bir eğitimden geçirildikten sonra kısa zamanda hem okuma yazma öğrendiklerinin hem de bilgi ve beceri kazandıklarının farkındaydı. Bu yüzden, pratik bir proje geliştirmişti: Askerliği sırasında onbaşı ve çavuş rütbelerine yükselmiş becerikli askerleri beş-altı ay kadar bir kurstan geçirerek okutmak ve köylülere örnek olacak modeller yaratarak kırsal kesimin kalkınmasında onlardan yararlanmak. Bunlara da “eğitmen” denilecekti ve yasa da çıkarılmıştı. 

    Atatürk’ten sonra İnönü de bu davaya sahip çıkmıştı. Millî Eğitim Bakanlığı’na değerli bir kültür insanı olan Hasan Âli Yücel getirilmişti. O ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç başlangıç projesini geliştirip genişlettiler. İşte o projedir Köy Enstitüleri… 

    Geçen ayki yazımızda Kızılçullu ve Akdağ’dan verilen örnekler, bütün Köy Enstitüleri hakkında yeterli bilgi verebilecek niteliktedir. Peki, cahillikle mücadelenin en etkili silahı olabilecek, kısa zamanda köylerden başlayacak bir kalkınmanın sağduyusu olan bu girişim -deyim yerindeyse- nasıl ihanete uğradı ve daha doğuş halindeyken neden yokedildi? Onun anlatımı zor ve uzun. 

    TÖS’ün yürüyüşü 15 Şubat 1969’da Ankara’da düzenlenen “Büyük Eğitim Yürüyüşü”ne Fakir Baykurt’un başkanlığındaki Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) önderlik etmişti. 

    Özetleyecek olursak, başta çağdaşlaşmaya yönelik devrimleri “gâvurlaşmak” gibi algılayan saygın kişiler ile otoritelerinin sarsılacağını öngören toprak ağalarının başlattıkları menfi hava, yeni yeni etkisi altına girmeye başladığımız ABD önderliğindeki Batı dünyası ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın anti-komünizmde yoğunlaşan rüzgârları ile birleşince, Köy Enstitüleri ilk hedef haline geldi. Buralardaki paylaşımcı hayat tarzının, kadın öğrencilerle erkek öğrencilerin aynı kampüste bulunmalarının “komünizm olduğu” propagandası yapılıyordu. 

    Demokratik hayata geçişimiz de sancılı olmuştu. Sağcılık ve solculuk, suçlama ve kamplaşma yolunu açmıştı. Zaten solcu görüşteki aydınlara karşı Amerika’daki MacCarthy’ciliğe benzer bir cadı kazanı kaynatılıyordu. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi birçok aydın ya ülkeden kaçmak zorunda kalıyor ya hapsediliyor ya da öldürülüyordu. 

    Durum, bu enstitülerin açılmalarına önayak olan İnönü’nün direncinin kırılmasına kadar vardı. Aslında İsmet İnönü, Köy Enstitüleri’nin en baştaki kurucularından olduğu kadar, hayatı boyunca da bu ideale sadık kaldı. Kendisinin askerî zaferleri ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki başarılı politikasının yanısıra, “Benim hayatımda iki önemli zafer vardır. Biri Lozan, biri de Köy Enstitüleri’dir” demesi bu konudaki görüşlerini yansıtmaktadır. 

    Ancak 1950’lere doğru demokratik hayata geçerken çok yoğun bir baskı vardı. Örneğin güçlü Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak bile defalarca “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın” diye sorup durmuştur. Önce yöneticilerde ve müfredatta değişikliklere gidildi. Ancak ne yazık ki bu başlangıç, iktidar değişikliğinde hemen kapatılmalarına giden yolun ilk basamağı olmuştu. Sağlıklı düşünce sahiplerine göre, uygulama sürdürülebilseydi Türkiye bugün gelişmişliğiyle ve onuruyla dünyanın sayılı devletlerinden biri olabilecekti. 

    Sendika başkanı Baykurt “Bağımsız Türkiye”, “Grev hakkı istiyoruz” sloganlarının atıldığı tarihî yürüyüşte, eğitimde eşitlik, adil ücret gibi talepler ortaya konmuştu. 

    ★ ★ ★ 

    Köy Enstitülü yazarlardan Mehmet Başaran’ın Ankara’ya yolu düştüğünde uğradığı yerlerden biri benim İzmir Caddesi’ndeki büromdu. Salonun bir köşesini fon perdeleri ile stüdyo haline getirmiştim. Bir gün çıktı geldi. Yanında bir başka Köy Enstitülü yazar Talip Apaydın vardı. O da hiç yabancımız değildi zaten. Evim Çankaya’da Ahmet Mithat Efendi Sokağı’nda, Basıntepe Sitesi’nde bir daire idi. Onu evi de aynı sokakta ve tam bizim karşımızda idi. Şiirlerinin ve romanlarının önemli bir kısmını okumuştum. Birbirimizin kim olduğunu bilirdik. Bazen ayaküstü sohbet de ederdik. O gün tesadüfen yanımda İstanbul’dan gelmiş konuğum Ara Güler de vardı. Keyifli bir sohbet oldu. Sonra gelsin fotoğraf çekme seansı. Bol bol da fotoğraf çektik. 

    Talip Bey enstitülerde mandolin, keman çalmıştı. Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nden mezun olmuştu. Öğretmenlik yaşamı Turhal ve Amasya’da geçmişti. Sonra da Ankara’ya yerleşmişti. 

    Bu ilk samimi görüşmeden sonra Talip Apaydın ile daha sıkı bir dostluk doğdu aramızda. Görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. O temiz hava almak üzere kimi kez kısa yürüyüşlere çıkardı ve mahallemizdeki José Martí parkına oturup dinlenirdi. Benim yolum da sıklıkla oradan geçiyordu. Yanına oturur, dereden tepeden ve elbetteki memleket meselelerinden konuşurduk. Eylül 2014’te vefat ettiğinde tabutunun başucunda benim çektiğim güleryüzlü fotoğrafı duruyordu. 

    ★ ★ ★ 

    Gelelim Fakir Baykurt ile olan maceralarımıza… Onu ilk kez Ankara’da Ulus Sineması’nda, ilk gösterimi yapılan “Yılanları Öcü” filminin sunumundan sonra sahnede seyircileri selamlarken görmüştüm. O zamanların bayat konulu Yeşilçam melodramlarının yanında Metin Erksan’ın yorumuyla oldukça gerçekçi bulduğum için sevmiştim filmi. Ancak salonda koşullandırılmış gençlerden kurulu “bindirilmiş kıtalar” varmış. Meğer benim asla keşfedemediğim ayrıntılara gizlenmiş “çok sakıncalı mesajlar” varmış bu filmde. İnce ince komünizm propagandası yapılıyormuş! Bir kısım halk alkış tutarken, bir yandan da salonu inleten “yuh” sesleri arasında Fakir’in sağında solunda ham meyveler ve gazoz şişeleri dahil, yabancı cisimler uçuşuyordu. O ise serinkanlılıkla ve gülücüklü bir yüzle alkışlara yanıt verircesine defalarca eğilip kalkıyordu. Onun bu azimli tavrı, verdiği görüntü yiğitçeydi. 

    Henüz güçlü grafikerlerin tam olarak yetişmemiş olduğu bir dönemde, yeni yayın hayatına başlayan Bilgi Yayınevi’nin kapaklarını yapmak bana kısmet olmuştu. Fakir Baykurt’un kitap kapaklarını da allayıp pulluyordum. O da bizim büroya uğramaya başladı; zaten çok merkezî bir yerde, Kızılay’ın göbeğindeydik. Eh, iyi de laflıyorduk yani. 

    Fakir, Türkiye Öğretmenler Sendikası’na (TÖS)e başkan oldu. Bir yanda da İmece dergisi vardı. Ankara’da muhteşem bir öğretmen yürüyüşü ve miting düzenlenmişti. Nâzım Hikmet’in şiirlerinin değil meydanlarda, kapalı odalarda okunmasından dahi çekinilen bir dönemden geçmiştik. Sonra oldukça özgürlükçü bir ortama kavuşmuştuk. Arkadaşımız Işık Yenersu, Tandoğan Meydanı’nı dolduran kalabalığa hitaben adeta bir Jean d’Arc havasıyla gümbür gümbür Nâzım şiiri okudu. Böyle bir hadise Türkiye’de ilk kez oluyordu. 

    Ankara köylerinde 

    Ankara köylerine yapılan gezilerden biri. Sağdıç’ın yorgun düşen oğlunu Fakir Baykurt sırtına almıştı (sağda Olcay Sağdıç). 

    Fakir Bayburt Ankara’nın köylerini dolaşırdı. Bir-iki kez ben de gitmiştim. Bir keresinde Işık Yenersu’yu da yanımıza alarak, eşim ve beş yaşlarında olan oğlumla birlikte Fakir Bayburt ile yola çıktık. Sincan’ın bir köyüne gidecektik. Sincan’a kadar trenle gittik. Köye giden yolun bir bölümünü de bir inşaat kamyonunun kasasında katettik. Kamyon bizi bir yerde bıraktı. İş tabanlara kaldı. Bir süre sıkıntısız yürüdük. Ne var ki oğlumuz yoruldu, mızıldanmaya başladı. Fakir, çocuğu kaptığı gibi omzuna oturttu, yolu öyle tamamladık. Fakir yol yürümeye o kadar alışıktı ki, hiçbir yorgunluk alameti göstermedi. 

    Bizim Burhaniye İskelesi’nin yanındaki Öğretmen Evleri’nde küçük bir yazlık evimiz vardı. Yanında da Sunar Sitesi. Bu sitenin sakinleri genellikle sanatçı takımındandı. Fakir Baykurt da bizim oradan bir ev almıştı. Böylece bir süre tatil komşuluğu da etmiş olduk. 

    Daha sonra onun Almanya günleri başladı. Neden sonra döndüğünde sağlığı pek düzgün değildi. İstanbul’da Teşvikiye Camii’ndeki cenaze törenine katılmıştım. Ondan dinlediğim bir anısını bir ara şiir diliyle yazmıştım. Şöyle bir şeydi: 

    Ankara köylerini gezerdi 
    Fakir TÖS başkanıyken. 
    Köy öğretmenleri zaten eski dost; 
    yeni dostlar devşirirdi 
    uzak yakın köylerden, 
    muhtardan, çiftçiden, bakkal çakkaldan. 
    Köylü dilini, köylü yüreğini 
    bilirdi birinci elden. 
    Bu öykü de birinci elden, 
    yani bizzat kendisinden. 
    Sincan köylerinden 
    bir köylü dostu gazeteden okumuş ki, 
    Fakir Bey’in Mithatpaşa caddesinde, 
    Gençlik kitabevinde imza günü var diye. 
    “Farz oldu” demiş kendi kendine 
    “şu can dostunu gidip görmek 
    ve bir kitabını imzalatmak”. 
    Yürümüş Sincan’a hemen, 
    atlamış tirene, varmış Ankara’ya. 
    Kitabevi Mithatpaşa caddesinde, 
    oraya kadar adres ezberinde, 
    ama numarası yok kitabevinin. 
    “Adam sen de” demiş, 
    “yürürüm, elbet bulurum”. 
    Arşınlarken caddeyi kılıçlamasına kesen 
    Sakarya caddesinin üzerindeki merdivenli 
    geçidin gölgesinde bir kalabalık kuyruk, 
    kaldırımlardan caddeye taşmış. 
    “Vay be” demiş “Bizim Fakir Bey’in 
    amma da müşterisi varmış.”. 
    Hemen yanaşmış kuyruğun sonuna, 
    emin olmak için bir de sormuş 
    bir öndeki adama: “Fakir’ın kuyruğu mu bu” diye. 
    Adam “He ya” demiş, “elbette Fakir’in kuyruğu” 
    Epey bir zaman geçmiş, kuyruk erimiş erimiş. 
    Ortada kitabevi filân yok / 
    ve bizim köylü vatandaşın karşısında bir levha: 
    “Et ve Balık Kurumu Tanzim Satış Mağazası”. 
    Fakir’in kuyruğu mu bu? 
    Elbette fakirin, ne sandın ya?.. 

    Kaderin cilvesi, epey eski bir tarihte yazılmış bu şiiri yayınlamak, tanzim satış yerlerinin yeniden güncelleştiği bu günlere rastladı. İyi mi…

  • Tırpandan daktiloya: Anadolu’nun Köy Enstitülü yazarları

    Tırpandan daktiloya: Anadolu’nun Köy Enstitülü yazarları

    Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’da, Türk kırsalındaki yurttaşları ve ilişkileri, yeni cumhuriyetin çağdaş hedefleri seviyesine taşıyabilmek amacıyla kuruldu. Sadece açık oldukları dönemde değil, kapandıklarında bile birçok tartışma yarattılar. Ozan Sağdıç bu eğitim kurumlarını, yetiştirdiği yazarları ve sanatçıları anlatıyor. Mahmut Makal ve Mehmet Başaran… 

    Nisan ayı, Cumhuriyet tarihimizin iki önemli açılışının tanıklığını taşıyan bir zaman dilimi. Bunlardan birisi elbette Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 tarihindeki açılışıdır. Biz onu Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlamaktayız. Diğeri ise artık günden güne hafızalardan silinmeye yüz tutmuş Köy Enstitülerinin kuruluş günü olarak kabul edilen 17 Nisan 1940 tarihidir. 

    Köy Enstitüleri eğitim tarihimizde çok önemli bir girişimdir. İlber Ortaylı köy liderlerini köy çocuklarını köyünde yetiştirmek gibi az çok benzer bir projenin ilk kez Bulgaristan’da denenmiş olduğuna işaret etmişse de Enstitüler Türkiye’ye özgü ve çok başarılı ama ne yazık ki, sürdürülememiş bir girişimdi. 

    Kısa bir zaman sonra eğitim alanında yapılan köklü reform girişimlerine karşın, kırsal kesimde okul yaşındaki çocukların ancak yüzde 25’i ders görme olanağına sahip olabilmişti. 

    Köy Enstitülü yazar Mehmet Başaran 1956-57 döneminde Laleli’de Sağdıç’la ortak olarak tuttuğu evde oturmuş şiir yazıyor.

    Yazı devrimi sırasında Millet Mektepleri uygulaması söz konusu olmuştu. Asıl problem köylülerin uyandırılması, onlardaki okuryazarlığın artırılması, bilgi ve beceri sahibi olmaları, böylelikle üretime katkılarının büyümesi ve refah düzeylerinin yükseltilmeleri, başı dik vatandaşlar haline gelmeleri konusuydu. 

    Projeye göre köylerden sınavla yetenekli çocuklar seçilecek, bu çocuklara beşer yıl süreyle hem kültür eğitimi hem iş eğitimi verilecekti. İlk ağızda 20 bin köy öğretmeni yetiştirilecek ve kendi köylerine 20 yıl hizmet zorunluluğu ile gönderilecekti. Amacı sadece okur yazar olup bilgi aktaran eğiticiler yetiştirmek değil, aynı zamanda yaşamsal pratiklere alışkanlıklar aşılamak olan bu kurumlara artık okul denilemezdi. Adlarını Enstitü koydular. Buralarda tarımla ilgili ne varsa bizzat yaparak öğretiliyordu. Tarımla ilintili hayvancılık, arıcılık gibi uygulamalar da vardı. Kendisine yarar sağlayacak, çevresine de örnek olacak biçimde demircilik, nalbantlık, marangozluk, duvarcılık, tavukçuluk, arıcılık gibi zanaatlar tatbiki olarak gösteriliyor, bu yolla beceri kazandırılıyordu. Her öğrenci, bağlama, mandolin, keman, hatta piyano çalmayı öğrenmek, klasiklerden belli sayıda kitap okumuş olmak zorundaydı. Bu konularda alışkanlık edininceye kadar. 

    1950’li yıllarda İzmir’de “Foto Cemal” imzalı kartpostallar satılırdı. Ozan Sağdıç, ortaokul öğrencisiyken, yukarıdaki fotoğrafın kartpostalını almıştı. 

    Annemin köyünde doğduğum için kendimi yarı köylü saydığımdan mıdır nedir, Enstitüleri duyar duymaz meraka kapıldım. İzmir’de Buca Ortaokulu’nda yatılı öğrenciydim. Enstitülerin birisi Kızılçullu’da. Buca ile Kızılçullu’nun arası 3 kilometre kadar. Buca’dan İzmir’e giden banliyö treninin ilk durağı orası. Merakımı gidermek üzere bizim okulun yarım gün tatil olduğu bir zaman orayı ziyarete gittim. Yıl 1946-47 olmalı. Yaş 12-13 olsa gerek. Kapıda kapıcıya benzer bir adam “Hayrola?” dedi. “Merak ettim, geldim” dedim. “Git işine kardeşim” demedi. Beni hoca ya da yönetici olan birisine havale etti. O da meraklı bir çocuk buldu ya, Enstitü’nün ne olduğunu, ıcığını cıcığını anlattı. Üstelik kampüsü de bir güzel gezdirerek. Ana bina taştan yapılmış kale gibi bir yapıydı. Meğer burası kurtuluştan önce Amerikan kolejiymiş, Daha çok azınlıklara ve İzmir’de pek çok bulunan Levanten çocuklarına eğitim verirmiş. Tabii, bir misyoner okulu. O bina o zamandan kalmaymış. Cumhuriyete geçiş sürecinde ya kendileri kapatmışlar, ya da kapatılmış. Arazide çeşitli amaçlarla kullanılan daha birçok tek katlı bina vardı ki, onlar bizzat öğrencilerin kendi gayretleri ile inşa edilmiş. Bizzat tanığı oldum, bir yandan hâlâ kerpiç döken, duvar ören çocuklar vardı. 

    Bizim Buca’daki ortaokulumuz Enstitü’de gördüklerime göre bayağı farklı ve konforlu sayılırdı. Örneğin yemekhanede masalarımız dörder kişilikti, üzerlerinde beyaz örtüler vardı. Yemeklerimizi masalarımıza aşçının yardımcıları getirirlerdi, porselen tabaklarda yerdik, suyumuzu cam sürahilerden ve cam bardaklardan içerdik… 

    Mahmut Makal’ın BBC stüdyolarında çekilmiş bir fotoğrafı. 

    Buna karşın bir gün (bamya mı neydi) yemeğimizi beğenmedik. Gürültü çıkardık ve hiçbirimiz yemedi. Resmen bir boykot hâli yani. Bana göre, ibret olsun diye daha sonra bir gün biz yatılı öğrencileri Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne götürdüler. 

    Oranın öğrencileri bizi misafir ettiler. Onların yemekhanesinde masalar sekiz-on kişilik uzun masalardı. Sandalye, tabure yok. Masalar boyunca uzanan arkalıksız sıralarda oturuyorlar, asker usulü karavana gibi bakır kaplarda yiyip, bakır taslarla su içiyorlardı. Mutfak hizmetlerini de kendileri görüp bulaşıklarını da kendileri yıkıyorlardı. Üstelik yiyip içtikleri malzemeyi de tarlalarda, işliklerde kendileri üretiyorlardı. Yaşamlarını köyde sürdürecekleri için, o ortamlara yabancılaşmaları istenmiyordu herhalde. Sinema salonları bile vardı. Bize film izlettiler. 

    Enstitülerde yetişmiş değerli yazar dostları anlatmaya geçmeden önce, kısacık ömrüne karşın sonraki yıllarda çeşitli sanat dallarında Enstitülerden ilk ateşi almış kişilerle sohbet ederek o günlerde, köy çocuklarının o ortamlardaki günlük yaşantılarının nasıl geçtiğini daha iyi anlamak isterdim. Artık günümüzde Enstitü öğrencilerinden pek kimse kalmadı. Öğrenimine Köy Enstitüleri’nde başlayıp Gazi Eğitim’de tamamlayan ve yıllarca Devlet Operası Orkestrası’nın baş kemancılığını yapmış olan değerli viyolonist Ömer Can’a soracak oldum. O Akpınar Köy Enstitüsü’nde ortak yaşama katılmıştı. O da benim anlattıklarıma benzer şeyler söyledi. 

    Okuldaki öğrenciler büyük bir aile gibiymişler. Her şeyi kendileri ekip biçip, kendileri pişiriyor ve yiyorlarmış. Okulun arazisinde ekin ve pancar tarlaları, sebze ve meyve bahçeleri, demir ve ağaç işleri atölyeleri, resimhane, müzikhane, kütüphane, fırın, hamam, çamaşırhane, kümesler ve arı kovanları… Buralarda üretime katkı vermek amacıyla 90 inek ve manda, 40 at ve katır, 500 kadar tavuk ve 200 petek arı yer almaktaydı. Ambarlarda, depolarda tarım aletlerinin her türlüsü mevcuttu. Tüm hizmetler haftalık nöbetler halinde ve imece usulüyle paylaşılmaktaydı. 

    Başaran’ın ilginç yüz hatlarını yansıtan bu portrelerini Ozan Sağdıç, Ankara’daki bürosunda çekmişti. 

    İlgi çekici bir ayrıntı: Hafta sonlarında öğretmen ve öğrencilerin birlikte yaptıkları sohbet toplantıları bir çeşit hesaplaşma ortamı olurmuş. Burada her türlü eleştiri ve önerinin serbestçe yapıldığı demokratik bir hava içinde rahatça hesap sorulur ve hesap verilirmiş. Amaç sistemin daha olgun ve işlevli yürümesini sağlamaktı. 

    Mahmut Makal ile ilk tanışmam gerçi yüzyüze değildi. Ancak bir gönül yakınlaşmasıydı. 1950 yılında liseye başlamıştım. Makal’ın Bizim Köy’ünü Varlık Yayınevi’nin bir liralık kitaplarından okumuştum. Benim kendi köyüm bir Ege köyüydü ve Makal’ın köyü gibi pek geri kalmışlığı yoktu. Ancak Anadolu’nun uzak köşelerindeki köylerin hali hiç öyle değildi. Onun anlattıkları kulağımıza masal gibi gelse de bu iç karartıcı öyküler, tanıklıklarla doluydu. Bu yüzden beni çok etkilemişti. Çok daha sonraları ben Ankaralı olunca pek çok ortamda birlikte olduk, zaman zaman sohbet ettik. Biri Sanatseverler Derneği’nde, biri de Cumhuriyet gazetesi bürosunda olmak üzere fotoğraflarını da çekmiştim. Arşivimin bir köşelerindedir. 

    Mehmet Başaran ile dostluğumuz hem biraz daha eski, hem de daha köklü ve uzun. O, kendisinin daha sonra “Zeytin Ülkesi” olarak tanımladığı bölgemize, yani Edremit’e gezici başöğretmen olarak atanmıştı. Ben neredeyse çocuk sayılacak kadar gençtim. Köy Enstitüleri’ne karşı yadsıma belirtilerinin – tuhaftır – ilk olarak eski öğretmenlerden geldiğine tanık olmuştum. “Onlar öğretmen değil, eğitmen” diyorlardı. Subayların erbaşlara bakış açısına benzer bir tavırdı bu. Başaran genç ve karayağız bir delikanlı gibiydi. Eşi Birsen Hanım’a Hatun diye hitap etmesini “Bizim Hanım” gibisinden bir sıfat sanmıştım. Meğer asıl adıymış. Kucaklarında üç dört yaşlarında saz benizli bir kız çocuğu vardı. Bu çocuğun “Mavi Çocuk” diye adlandırılan bir rahatsızlığı varmış. Kalbinin iki bölümü arasındaki perdede bir delik varmış. Bu çocuklar reşit olmadan ölürlermiş. Bu duyumu alınca bayağı hüzünlenmiştim. Her birinin yüzüne acıma hissiyle bakar olmuştum. Neyse ki, daha sonraki yıllarda bu türden arızaları gidermek üzere İngiltere’de geliştirilen bir kalp ameliyatı uygulaması başlamış. Böyle bir doktor canlı denek alanı olarak Türkiye’yi seçmiş, ameliyat ettiği sekiz kadar çocuktan sadece ikisi canlı olarak kurtarılabilmişti. Bunlardan birisi Başaran’ın kızı Filiz’di. 

    Köy Enstitülü olmak başlı başına bir çile nedeniydi. Bu olay mutlu bir şekilde sona ermişti ama Başaran’ın yaşamı boyunca çektiği çileler yüzündeki çizgilere yansıyordu. Herkesin yüz hatları enine oluşurken onun yüzüne dik hatlar da çizilmekteydi. 

    Mehmet Başaran yıllar sonra Akçay’daki evinde Ozan Sağdıç’a şiirlerini okuyor. 

    1956 benim Hayat dergisinde işe başladığım yıldı. Bir önceki yıl Akademi birinci yıl öğrencisi Devrim Erbil ile özel bir öğrenci yurdunda kalıyorduk. Yurdumuz kapatıldı. Biz de Bedri Rahmi Hoca’nın Tünel’deki Narmanlı Yurdu denilen yerdeki galerisini kendimize yatakhane yapmıştık. Bir sezonu böyle geçirmiştik. Gelelim ertesi yıla. Devrim’in Atatürk Yurdu’ndaki sırası gelmişti. Tesadüfen şair Mehmet Başaran Edremit’ten ressam ve resim öğretmeni olan Selahattin Taran da Kepirtepe Öğretmen Okulu’ndan İstanbul’a atanmışlar. O ilk yıllarında eşlerinin eş durumundan atamaları yapılmamıştı. Biz üç gariban Laleli semtinde bir odayı ortak olarak tuttuk. Bir yıl boyunca kader birliği yaptık. Daha doğrusu benden büyük bu iki öğretmen bana ağabeylik ettiler. Ortak anılarımız yazılara sığmaz. Dostluk hep devam etti. 

    Son zamanlarda Başaran iyiden iyiye Zeytin Ülkesi’ne yerleşir olmuştu. Çocukluğumun Akçay’ında bir daire edinmişti. Türkiye’nin bunalımlı yıllarında ikinci kızı Deniz’in acısını çekmiş, daha sonra sevgili eşini de yitirmişti. İlk kızı Filiz’le paylaşıyorlardı Kazdağları’nın eteğinde mitoloji kokan bu yeri. Sondan bir önceki görüşmemiz Sabahattin Ali için çekilen bir belgeselde tanıklıklarımızı birleştirmemiz üzerineydi. Kozak Yaylası’na birlikte çıkmak üzere durmadan sözleşip duruyor, ama nedense ertelemek durumunda kalıyorduk. Daha sonra hiç beklenmedik bir günde ölüm haberi geldi… 

    Köy Enstitüleri o kısacık sürede pek çok değerli insan yetiştirmiştir. Öğrenimlerini oralarda tamamlamış, öğretmenlikler yapmış ve ülkemizde köy edebiyatı çığırını açmış bir kuşağın yazarlarından dördüyle yakın tanışıklıklığım olmuştur. İşte onlardan ikisi, Mahmut Makal ve Mehmet Başaran… Bir sonraki yazımda ise yine Köy Enstitüsü izlenimlerimle beraber Köy Enstitülü yazarlar Talip Apaydın ve Fakir Baykurt ile anılarımı kaleme alacağım… 

  • Ankara’nın ortasında uçağın altında kalmak

    Ankara’nın ortasında uçağın altında kalmak

    1 Şubat 1963 tarihinde Lefkoşa’dan kalkan bir yolcu uçağı, eğitim uçuşu yapan bir Türk nakliye uçağıyla Ankara üzerinde havada çarpıştı. Uçaklardaki 17 kişi öldü ama, düşen parçalar ve çıkan yangınlarla can kaybı 87’ye ulaştı. Yolcu uçağının düştüğü yerin hemen yakınında bulunan Ozan Sağdıç, o günü, yaşananları ve çektiği fotoğrafları anlatıyor. 

    Ankara’da Osmanlı döneminde bugünkü Ulus Meydanı’nın kuzeyinde, Anafartalar Caddesi’nin başladığı yerleri kapsayan bölgeye Karaoğlan Çarşısı denilirmiş. Şehrin belli başlı ticarethaneleri buralarda yer alırmış. Cumhuriyetin kuruluş günlerinde ilk resmî yapıların da buraya yapılmasıyla, şehrin bu bölgesi doğal olarak Ankara’nın merkezi sayılır olmuş. 1926’da Ulus anıtının bu mahallenin en önüne dikilmesi rastlantı olmasa gerek. Şehir ne kadar büyüse de hatıralarda hâlâ Ulus ve civarı başkentin merkezi olarak bilinir, öyle algılanır. 

    İşte günümüzden tam 55 yıl önce, 1963 Şubat’ının başında, Ramazan’ın da ilk gününe rastlayan o Cuma günü bir yolcu uçağı, sanki hedef almış gibi Ankara’nın kalbi sayılan bu yere düştü ve bir faciaya neden oldu. O günün en yakın tanıklarından biri de bendim. 

    Hayat dergisinin Ankara bürosunu 1960 yılında -belki de olacaksa başkentin göbeğinde olsun kaygısıyla- o bilinen uçağın düştüğü Hükûmet Caddesi’nin en başındaki altı katlı binanın en üst katında açmıştık. Binanın başlıca özelliği, dergiyi yayımlayan kuruluşun o binanın o günlerde sahibi olan Yapı Kredi Bankası’nın da yan kuruluşu olmasıydı. 

    Yangına sebebiyet verdi 

    Lübnan yolcu uçağının ana gövdesi bir parçasını, ticaret hanının çatısında bırakarak hemen dibine düşmüş ve yangın çıkarmıştı. 

    Ancak sonradan farkına varıldı ki, Ankara’nın merkezi giderek Yenişehir tarafına kaymaktadır. TBMM oraya taşınmış, bütün Bakanlıklar yeni yerlerini orada almışlar. Sanatsal etkinliklerin hedefleri de orası. Önemli bir kişiyi büromuza davet edecek olsak, yerimiz oldukça kıyı-körfez bir yerlerde kalıyor. En önemli handikap ise en üst kattaki büroya ulaşmak için bankanın içinden geçmek zorunluluğu. Bu gerekçelerle, aktüalitenin kaynaştığı bir alanın ortalarında ve günün her saatinde ulaşılabilir olmak için, 1962’de büromuzu İzmir Caddesi’ndeki bir apartman dairesine taşımıştık. 

    Biz büroyu Yenişehir’e taşımıştık ama, eski Ankara’nın çarşıları tam anlamıyla henüz Yenişehir’e taşınmamıştı. Çıkırıkçılar yokuşunun manifaturacı esnafı, Anafartalar’daki sarraflar, ihtiyaç maddelerinin pek çoğunu satan dükkânlar, sebze hali, yıllar yılı ün yapmış lokantalar, tatlıcılar, adı çok bilinen kitapçılar başta olmak üzere başlıca alışveriş mekanları henüz Ulus’ta ve ona yakın yerlerdeydi. Bunlar beni pek fazla ilgilendirmiyordu. Ancak bağımlısı olduğum bir yerler daha vardı ki, onlar da kırtasiyecilerdi. Ankara’nın yıllar yılı nam yapmış ünlü kırtasiye mağazaları Ulus semtinde kalmıştı. Bu tutkum yüzünden sık sık Ulus’a uzanıverirdim. Troleybüs ve taksi-dolmuş ücretleri yirmi-yirmibeş kuruş civarındaydı. 

    Olay günü 

    Uçağın düştüğü Hükümet Caddesi’nin olay günü görünüşü. Hayat bürosunun bulunduğu banka binası solda kıyısı görünen binaydı. 

    İşte 1 Şubat 1963 günü de Posta Caddesi’nde bir kırtasiyeci dükkanındaydım. Saat 16.00 civarıydı. Aniden, çarpma sesinden çok bir hava emici aygıtın “vuuup” diye çıkardığı sese benzer yüksek volümlü bir ses oluştu. Kapıdan dışarıya fırladığımda gerçekten ortalıkta havasız kalmışız gibi bir his uyandı içimde. İnsanlar hal binasına doğru koşuşturuyorlardı. Birisi “galiba uçak düştü” diye bir şeyler geveledi. Fotoğraf makinam yanımda değildi. Dükkan sahibinin telefonunu kullanarak büroya telefon ettim. Yardımcımızdan hemen kameramı getirmesini istedim. Makinam kısa zamanda geldi. Ben de olay yerine doğru koşmaya başladım. 

    Uçağın binaların üzerine değil, Hükûmet Caddesi’nin ortasına düştüğü anlaşılıyordu. Caddenin girişinin tam karşısındaki bir noktada, daha sonra Köyişleri Bakanlığı olarak kullanılacak binanın inşaatı bulunuyordu; olay alanının bütünüyle görüntülenmesine olanak verir bir konumdaydı. Yedi-sekiz katlı bina kolon ve kirişlerden ibaret bir iskelet halini almıştı. 

    Söndürme-kurtarma faaliyetleri Ankara itfaiyesinin cadde üzerindeki söndürme-kurtarma faaliyetleri… Hükümet Caddesi’ne düşen uçağın içindeki yolcular havadayken etrafa ‘saçılmış’, cesetler çevre binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. 

    İlk işim uyduruk merdivenlerden tırmanarak o inşaatın en üstüne kadar çıkmak oldu. Kuşbakışına yakın bir görüşle, uçağın ana gövdesi, artık gövde bile denilemeyecek bir dağılış halinde caddeyi, tarihi Jülien sütununun bulunduğu park alanına bağlayan sokağın buluştuğu yere düşmüş ve yanar haldeydi; itfaiyeciler söndürmeye çalışıyorlardı. Uçaktan savrulan parçalar sokağın her yerine dağılmıştı. Kimisi alevler içindeydi, kiminin dumanı tütüyordu. Bazı parçalar bizim henüz bir-iki ay önce terkettiğimiz ilk büromuzun kapısına kadar dayanmıştı. 

    Fotoğraf çekmeye çalışırken, hemen yanımda tanıdık birine rastladım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyola grubundan Faruk Güvenç de fotoğraf çekmeye gayret ediyordu. Yeterli çekim yaptıktan sonra olayı daha yakından saptamak üzere birlikte aşağıya indik. Önce meraklı insan halkasını, sonra halkı engellemeye çalışan zabıta kuvvetlerini yarıp geçmek gerekti. Nihayet kendimizi enkazın arasında bulduk. Yangın yer yer devam ediyordu. İtfaiye erleri her alevin ya da duman tüten yerin üzerine su sıkma gayreti içindeydi. 

    İtiraf etmeliyim ki, kendi inisiyatifime kalmış olsaydı cesetlerin fotoğraflarını çekmeye pek hevesli davranamazdım. Faruk Güvenç orkestraya girmeden önce tıp fakültesinde okumuştu. Kadavra görmeye alışkındı. Hatta kısa bir süre öncesinde İstanbul-Ankara yolunda çok kötü bir kaza olmuştu. Bir yolcu otobüsü sülfirik asit tankeri ile çarpışmış, yolun yanındaki hendek tankerden boşalan asitle dolmuştu. Can havliyle otobüsü boşaltmaya çalışan yolcular su zannettikleri hendeğe ayak basar basmaz asitin yakıcı etkisiyle kavrulup kömüre dönmüşlerdi. Faruk Güvenç tesadüfen oradan geçiyormuş. Üst üste yığılmış cesetlerin birçok fotoğrafını çekmiş. Sonra bunları bazı basın kuruluşlarına dağıtmış. İyice anımsıyorum, onlardan bizim dergimiz de nasibini almıştı. 

    Faruk Güvenç bana “hadi cesetlerin fotoğraflarını da çekelim” dedi. Biraz zalimce bir hükme varmak gibi olacak ama, onun bu tür bir hevese sahip olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Onun soğukkanlılığının etkisi ile dumanı tüten enkazın iyice içine daldık birkaç yanık ceset fotoğrafı da çektik. Bunlar uçağın içinde olanlardan ziyade, cadde üzerinde bulunup da kazanın etkisiyle çıkan yangında yanan insanlara benziyordu. İçinde bulunduğumuz havayı, günlerce etkisinden kurtulamadığım dayanılmaz bir koku sarmıştı. 

    Faciaya tanık olanlar İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlardandı. Zabıta ve askerler tarafından girişi tutulan caddenin dışında kalanlar da facianın dehşetini yaşıyorlardı. Ramazan’ın ilk günü gerçekleşen kaza, çarşı ve halde alışverişin arttığı, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camii’lerinde ikindi namazı vaktine denk gelmişti. 

    İlk parti fotoğrafların filmini acelemiz olduğu için banyo etmeden uçak postasıyla dergiye postaladım. Ertesi gün ve daha ertesi günlerdeki olayları izleyip ayrı bir posta ile gönderecektim. Dergide yayımlanan fotoğraflar içinde ceset fotoğrafları yoktu. Onları merkezde filmi banyo eden Ara Güler makaslamış; aramızdaki mevcut samimiyete dayanarak dış basına servis etmiş. Benim büyük bir isteksizlikle çekmiş olduğum ceset fotoğraflarından biri daha sonraki tarihlerde Ara’nın Ara’dan 77 yıl Geçti isimli albümünde, bir diğeri de bir başka portfolyosunda yayınlandı. 

    Kazanın ayrıntılarını daha sonraki günlerde öğrenebilmiştik. Ulus’a düşen o uçak, Middle East Havayolları’na ait Vickers Viscount 745D tipinde bir Lübnan uçağıydı. 265 sefer sayısıyla Beyrut-Lefkoşa hattının uzantısı olarak Ankara Esenboğa Havaalanı’na inmek üzere yoluna devam etmekte imiş. İçinde 11 yolcu ve 3 mürettebat varmış. Kaza, bu uçağın Etimesgut Havaalanı’ndan bir süre önce havalanan Douglas C-47 tipinde Çubuk 28 askerî nakliye uçağıyla çarpışması sonucunda meydana geliyor. Eğitim uçuşundan dönen bu uçağın mürettebatı da 3 kişiden ibaret. Hava güzel, görüş açık. İnsanın aklına rahat rahat uçmaktan başka bir olasılık gelmez. Anlaşılan bu kadar olumlu atmosfer her iki uçağın pilotunun da rehavete kapılmalarına neden olmuş. Son dakikada birbirlerini farkedince iş işten geçmiş. İki uçak Altındağ tepesi ile Ankara Kalesi arasındaki Bend Deresi vadisi üzerinde çarpışırlar. Askerî uçak oralarda bir yere düşmüş, iskân bölgesi olmadığı için fazla bir zayiata sebep olmamış. Yolcu uçağı ise daha havada iken ikiye bölünmüş. İçindeki insanlar havaya saçılmış. Nitekim bunların bir kısmı binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. Uçak sonunda Anafartalar Caddesi’nden Hacı Bayram’a doğru uzanan Hükûmet Caddesi’ne düşmüştü. Düştüğü anda Ticaret Han’a çarpmış ve parçalanmıştı. Pervaneli uçak olduğu için yakıtı benzindi. Benzin alev almış, binaları da etkileyen bir yangın başlatmıştı. Ticaret Hanı, ilk büromuzun bulunduğu banka binasının yapışık komşusuydu. 

    İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlar arasındaydı. Ramazan’ın ilk günü olması dolayısıyla çarşı ve halde alışverişin artması, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camiilerinde kılınacak ikindi namazı saatine denk gelmesi, yollarda insan kalabalığının artmasına neden olmuştu. Ayrıca uçağın düştüğü sokak kavşağında karşılıklı iki banka şubesi bulunuyordu. Bunlardan birisi Garanti, diğeri İstanbul Bankası’na aitti. Özellikle İstanbul Bankası şubesinin kapı ve pencereleri demir parmaklıklıydı; ayrıca acil çıkış kapısı da yoktu. Kazaya orada yakalananlardan hiçbiri boğulmaktan veya yanmaktan kurtulamamıştı. O aralıktaki bir lokantada ve amele kahvesinde de yangınlar çıkmış ve oralarda bulunanlardan pek kurtulan olmamıştı. Yanan ya da hasar gören işyeri sayısı 40’tan fazlaydı. 

    Cenaze namazında mahşeri kalabalık Faciadan dört gün sonra 5 Şubat 1963’te ölenlerin cenaze namazları büyük bir kalabalık eşliğinde Hacı Bayram Camii’nde kılınmış, tabutlar olay yerinden geçirilerek Cebeci Asri Mezarlığı’na götürülmüşlerdi. 

    Cesetlerin toplanması çok zaman almıştı. Kesin hüviyet tespitleri yapılamıyordu. Kurban sayısı da kesin olarak söylenemiyordu. İlk ağızda ölenlerin 80’i aştığı söylenmişti. Sonradan sayı 120’ye kadar çıkarılmıştı. Birçok ailenin evlerine acı yerleşmişti. Ölenlerin arasında Ankaralıların tanıdığı bazı önemli kişiler de vardı, sıradan insanlar da. 

    Aklım daha önceki günlere kaydı. Kaç kez o noktalarda bulunmuştum. Yanan uğrak lokantasında yemek yemiştim; İstanbul pastacısına uğramıştım. Aklımda kaldığına göre uçağın çarptığı iş hanının bir katında bulunan Foto Görçek’i merak edip ziyaret etmiştim. Caddenin girişinin bir köşesinde ilk Gima binası açılmıştı; öbür köşesinde de bizim ilk büromuzun bulunduğu banka binası. Bizim giriş kapımızın hemen yanındaki sağır duvar boşluğunun önünü dört ayakkabı boyacısı yer edinmişti. Herhangi birisi Gima’nın bulunduğu köşeden onların bulunduğu karşı köşeye geçmeye kalkarsa fırçalarının tahta kısmını önlerindeki sandığa vurarak ritmik bir davet takırtısı çıkarırlardı. Bunlardan üçü belli ki esmer vatandaşlardandı, işlerinin ustasıydılar. Biri daha vardı ki, çiçek bozuğu ablak suratıyla besbelli bir orta Anadolu köylü çocuğuydu. Çok saf görünüyordu. Pek müşterisi olmadığına da tanık oluyordum. Onun o haline acıdığım için ayakkabımı boyatmak gerektiğinde onu tercih ediyordum. Bir gün yine karşıdan bu yakaya geçerken bizimkilerde bilinen takırtı başladı. Yürüdüm yürüdüm, yanlarına geldiğim zaman ayağımı o boyacının sandığının üzerine koydum. Arkadaşın yüzünde güller açtı. Gülerek öbür boyacılara “Ben size demedim mi len, bu herüf hep bana gelir” demişti. İçin için gülmüştüm onun bu safiyane sözüne. 

    İşte o kaza gününden sonra benim “Herüf”üm ve diğer üç boyacının hiçbirine bir daha rastlamadım. Oradan her geçişimde içimi bir hüzün kaplar olmuştu. 

    Cenaze töreni kazadan ancak dört gün sonra yapılabilmişti. O sırada İnönü hükümeti iktidarda idi. Başta Başbakan ve Bakanlar olmak üzere devlet protokolünde bulunan pek çok kişi Hacı Bayram’da kılınan namaza ve törene katılmışlardı. Cebeci Asrî Mezarlığı’na yönlendirilen cenaze kortejinde 87 tabut bulunuyordu. 

  • Siyaset dünyamızda muamma bir isim: Kasım Gülek

    Siyaset dünyamızda muamma bir isim: Kasım Gülek

    İnönü döneminde CHP’nin ilk genel sekreteri olan Kasım Gülek, yurtdışında iyi öğretim görmüş bir milletvekili, çeşitli Bakanlıklar yapmış ilginç bir politikacıydı. CHP’den ihraç edilmiş, tekrar milletvekili seçilmiş, 1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis üyesi olmuştu. Sonradan Ecevit hükümetinde Bakanlık bile yapmıştı. 

    Kasım Gülek her şeyden önce varlıklı bir aile çocuğu idi. 1905 doğumluydu, Adanalıydı. Soyadını Toroslar’da Anadolu’yu Çukurova’ya bağlayan ünlü Gülek Boğazı’ndan almıştı. Babası İttihat Terakki cemiyetinin Çukurova sorumlusu Rifat Bey’di. 

    Fransızların işgali üzerine aile İstanbul’a taşınmış. Gülek önce Galatasaray Sultanisi’ne verilmiş, sonra orta eğitimini Robert Kolej’de tamamlamış, buradan birincilikle mezun olmuş. Bu arada, kolejde verilen derslerde Hıristiyan kültürünün empoze edilmesine bir panzehir olur düşüncesiyle baba dostu, sonraki yıllarda başbakan da olan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’dan da din eğitimi de almış. 

    Daha da sonra Paris’te Siyasal Bilgiler okumuş; ABD’de Columbia, İngiltere’de Cambridge, Almanya’da Berlin ve Hamburg üniversitelerinde ekonomi ve hukuk üzerine eğitim görme şansına sahip olmuştu. En son eğitimini Rockefeller bursu ile tamamlamıştı. Dil öğrenmeye yeteneği vardı; yedi dili konuşma düzeyinde bildiği söylenirdi. Son zamanlarda Çinceye de merak sarmış, öğrenmeye başlamıştı. Hatta bu konuda Cemal Süreya’nın hiciv kokan kısa bir şiirciği de var: “Sekiz yabancı dil biliyormuş / Kasım Gülek Efendi / Bir de Türkçe öğrense / dokuz ederdi” diyen. 

    CHP’nin ilk genel sekreteri 

    Yıl 1955. Ozan Sağdıç, henüz amatör bir fotoğrafçı. Dönemin CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’i Dünya gazetesinin idarehanesinden çıkarken görmüş ve hemen fotoğrafını çekmişti. 

    Gülek’in yurtdışındaki öğrenim yılları 1934’te son buluyor ve Türkiye’ye dönüyor. Atatürk’ün rastladığı zaman aklına, bilgisine, birikimine tanık olduğu gençlerden politikada ilerlemek üzere teşvik ettiği kişiler vardır. Bunlardan biri de, onun referansıyla CHP’ye kaydedilen ve genç yaşta Bilecik milletvekili yapılan Kasım Gülek’tir. Politikacımız daha sonra Adana milletvekilliği ile hizmetini sürdürmüştür. Daha da sonraki yaşamında pek çok uluslararası kuruluşlarla temasları, ilişkileri, TC adına temsilcilikleri olan Kasım Gülek’in aldığı görevleri saymakla sayfalarımızı doldurmayalım. 

    Gülek, kişilik olarak girişkendi, dostluklar kazanmasını bilirdi. Buna benzer özellikler de onun yükselmesini sağlıyordu. Daha Demokrat Parti iktidara gelmeden önce 1. Hasan Saka hükümetinde Bayındırlık, 2. Saka hükümetinde de Ulaştırma Bakanı olarak kabinede yerini almıştı. Ama onun kamuoyunda asıl parlaması, Menderes hükümetleri zamanındaki CHP genel sekreterliği sırasında yaptığı muhalefet yıllarında olmuştu. Muhalefete düşen partinin tüzüğünde değişiklik yapılmış ve genel başkan yardımcılığı yerine genel sekreterlik makamı ortaya çıkarılmıştı. İlk genel sekreter Kasım Gülek olmuştu. İnönü partide genel başkan olarak pek günlük politikaya karışmaz, aktif politikayı genel sekreter yürütürdü. Gülek halkla birebir temaslarda Amerikanvari icatlar çıkarıyordu. Halkın içine dalıp ABD Başkanı Truman gibi el sıkma rekorları kırardı. Bu arada Yeni Tanin isimli bir gazete de çıkarıyordu. Popülerleşen gösterileri ve gazetesinde çıkan muhalif yazarların yazıları giderek diktalaşma eğiliminde olan DP iktidarını iyice rahatsız etmiş, Kasım Gülek altı aylık bir hapis cezasına mahkûm bile edilmişti. Zaman ve zemin koşulları altında bir hayli Amerikancı da olmuştu herhalde. Zaten o devirde Türkiye’de yaygın bir Amerikan hayranlığı vardı. 

    Kasım Gülek 

    Gülek’in kendisini betimleyen bir portresinin önünde kompoze edilmiş fotoğrafı. Kasım Gülek sanat ortamında da sık görülen simalardan birisiydi. 

    CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, o dönemde iktidar yanlılarının başlıca hedefi haline gelmişti. Hani o, sembolik olarak ayağında çarık, eşek sırtında Anadolu yollarına dökülmüştü ya, kimi vatandaşlar ona samimi olarak armağanlar yağdırıyorlardı; kimileri de sırf gıcıklık olsun diye mecazi anlamda armağan vaadediyorlardı. Örneğin Bandırmalı “Genç Demokratlar” güçlü bir çoban köpeği beslemeye başlamışlardı. Gülek Bandırma’ya gelir de Kapıdağ yarımadasını o koşullarda tek başına gezmeye kalkışırsa (sözüm ona) ıssız yollarda kurtlara çakallara karşı eşlik etsin diye ona armağan etmeyi düşünüyorlarmış. Menemenli Demokratların teklifi ise daha ilginçti. Onlar deve hediye edeceklerdi. Menemen’in develeri ünlüdür ve Egeliler birisini başlarından savmak isterlerse “Hadi, Menemen’e Menemen’e, deve tersi yalamaya” derler. 

    Kasım Gülek’in üniversite diploma törenindeki fotoğrafını ortaya çıkarmışlar; cübbeli ve kepli halini millete gösterip “Gördünüz mü bakın, o aslında papaz” diyorlardı. Takılmalar saldırı şeklini alıp, belden aşağı kaymaya başlayınca, sünnetsiz olduğunu iddia edenler bile çıkmıştı. Gülek ise onlara tam Adanalı işi bir yanıt vermiş, “Bunu söyleyenin kızı amma da gevezeymiş ha” demişti. İşte size yakın geçmişimize ait politika literatürümüzden ilginç bir örnek daha! 

    Gülek Ailesi Kasım-Nilüfer Gülek çifti, kızları Tayyibe ve oğulları Mustafa ile.

    Kasım Gülek’in 1959’da NATO Parlamenterler Grubu Başkanı Albay Fens’e yazdığı bir mektup skandala neden olmuştu. Anlaşıldığı kadarıyla mektup NATO’nun 10. yıldönümüne Türkiye’den katılacak üyelerle ilgili idi. DP’liler Kasım Gülek’in kendi arkadaşları hakkında Amerikalılara muhbirlik ettiği iddiasında idiler. O ise bunu reddediyor, mektubun iktidar tarafından postadan alınarak CHP içine fesat sokmak amacıyla tahrif edildiğini iddia ediyordu. 

    1961 yılında bizzat izlediğim bir CHP Kurultayı vardır. O zamanın en geniş kapalı toplanma mekânı olan Büyük Sinema salonunda yapılmıştı. İsmet İnönü’yü çeşitli vesilelerle neredeyse bir çeyrek yüzyıl boyunca izlemiştim. Onu o kurultayda başkanlık kürsüsünde fotoğrafladığım an, herhalde en öfkeli zamanlarından birini saptamış oluyordum. Genel Sekreter Gülek’in yalan söylediği ortaya çıkmıştı. İnönü “Benim yalancılarla işim yok” diyor, Gülek’in tasfiyesini istiyordu. “Ben bu yükü taşıyamam” diyordu. Kongrede tartışmalar çıktı. Mevcut Genel Sekreter İsmail Rüştü Aksal fenalıklar geçirdi, ayıldı, bayıldı birşeyler oldu; Gülek için ihraç kararı çıktı. 

    1962 kışının yağan ilk karında TBMM bahçesinde kartopu oynanan Gülek ve arkadaşları.

    Ancak Kasım Bey kedi gibi dokuz canlıydı. Kurucu Meclis üyesi oldu. Sonra partisi tarafından affa uğradı. Daha sonra milletvekili ve kontenjan senatörü filan oldu. Ecevit hükümetine Bakan bile oldu. Benim Kasım Gülek ile temaslarım 1960’tan sonraki yıllarda bir politikacı ile bir gazeteci arasındaki ilişki şeklinde sürmüştü. Ancak ilk fotoğrafını bir rastlantı olarak henüz basın mensubu olmadan, amatör fotoğrafçı olarak çekmiştim. 

    1955 yılıydı. Ağabeyimin Edremit’te küçük bir matbaası vardı. Kendi bastığı Edremit gazetesinin sahibiydi. Hürriyet, Milliyet, Dünya gibi gazetelerin de muhabirliğini yapardı. Gazetesindeki boşlukları doldurmak üzere aktüalitesi geçmeyecek klişelere ihtiyacı olurdu. İstanbul gazetelerindeki arkadaşları onun için biriktirirlerdi. Onları alıp postalamak işi de bana düşerdi. Bir gün Dünya gazetesine bu amaçla gittiğimde idarehanenin kapısında Kasım Gülek’i arabasını bekler vaziyette gördüm. Belli ki Falih Rıfkı ve Bedii Faik ile görüşmeye gelmişti. Hemen kamerama davranıp o anı saptamıştım. 

    Gülek, bakan ve büyükelçi sohbeti Fransızların ulusal günü resepsiyonunda CHP’den Kasım Gülek’le AP’li Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil (sağda), dönemin Fransa Büyükelçisi ile birlikte. 

    1960’ta Ankaralı olduktan sonra ilk ziyaretlerimden biri, ilginç kişiliği dolayısıyla onun evi olmuştu. Bahçelievler’de 4. Cadde’nin Beşevler tarafındaki ilk sokakta bir evdi. Sokağın adı 50. Sokak, evin kapı numarası 3 idi. Son derece büyük salonları olan, bir buçuk katlı köşk gibi bir yerdi. Özellikle kütüphanesi dikkati çekecek kadar zengin idi. Bahçe ile ilişkisi çok fonksiyonel bir biçimde sağlanmıştı. Huzur vericiydi. 

    O evin sonraları çeşitli vesilelerle birkaç kez daha konuğu olmuştum. Gülek’in çok sözü edilen ünlü namlarından biri de, elinin fazlaca sıkı olduğuna dairdi. Gördüğüm kadarıyla konuklarına karşı hiç de öyle olmadığına tanıklık edebilirim. 

    Dikkati çekici yönleri vardı. Enerjik bir yapıya sahipti. Yürüyüşü severdi, Bahçelievler semtinde uzun turlara çıkardı. Gideceği yerlere defa araç kullanmadan yürüyerek giderdi. Palto, pardesü nedir bilmezdi. Kışın en soğuk günlerinde bile onu ceketle dolaşırken görürdünüz. Zaman zaman papyon kravat takardı. Yaptığımız söyleşilerden Adana’ya bir asfalt dökme makinası getirdiğini öğrenmiştim. Greyfurtu da Türkiye’ye ilk getiren de o imiş. Hatta ilk günlerde ona doğru dürüst bir isim verememişler, “kız memesi” adını takmışlar. 

    Vekil Gülek ve Avni-Zerrin Arbaş Ressam Avni Arbaş’ın sergisinde sinema oyuncusu kızı Zerrin Arbaş ile birlikte Kasım Gülek.

    Öykümüzün dahası da var (Bir gün ayrıntılı bir biçimde anlatmasına da sıra gelir inşallah). Bilen bilir, Türkiye’de ilk fotoromanları ben yapmıştım. Ankara’da Devlet Tiyatroları’nın ünlü oyuncularıyla ve özgün mekânlarda yaptığımız çekimlerle gerçekleştirmiştik onları. İkinci fotoromanımız “Karım Nerede?” polisiye türündeydi. Senaryoda balayı sırasında kaçırılan bir gelin ve bu işi ayarlayan bir zengin adam olacaktı. Düşündüm taşındım; Ankara’da Kasım Gülek’in evinden daha uygun bir ev tanımıyor, bilmiyordum. Kendisinden rica ettim, evini çekim platosu olarak kullanabilir miyiz diye. “Buyurun, istediğinizi yapın” dedi. Çekimlerimiz süresince kütüphanesinde oturdu, kendi işine baktı. Biz dört tiyatrocu arkadaşla evin her köşesini dolaşıp, senaryomuza uygun çekimleri yaptık. Kaçırılan gelin rolünü oynayan tiyatronun en genç elemanlarından, benzerliği yüzünden o zaman “Türk Kim Novak’ı” diye ünlenmiş olan Ümit Kiper’di. Rol gereği kaçırılma sırasında ilaçla uyutulmuştu. Kızcağızı fütursuzca bir güzel Kasım Gülek’in yatağına yatırdık, o sahneyi öyle çektik. O günlerde Kasım Bey henüz bekârdı. 

    Gülek daha sonra 60’ına merdiven dayamışken, 30 yaşındaki bir hanımla evlendi. Evlendiği hanım da ikinci evliliğini yapan Nilüfer Devrimel’di. Biri kız, diğeri erkek iki de çocukları olmuştu. Yolum herhalde yine bir röportaj vesilesiyle o eve bir kez daha düşmüşken eşiyle de tanıştım. Ailecek fotoğraflarını çektim. Aklımda kalan, bana ikram edilen kekin lezzetiydi. Kasım Gülek bunun karısının bir becerisi olduğunu söylemişti. “Bu kekin içinde bir gram un yok. Onu bizim hanım öğütülmüş cevizden yapıyor” demesi beni şaşırtmıştı. Aklımda yer ediş nedeni de buydu. Badem unundan ekmek yapmak gibi bir şey. 

    Vekil Gülek ve Avni-Zerrin Arbaş 

    Gülek, TBMM kürsüsünde milletvekilliği yemin töreninde. 

    Son günlerde medyaya Kasım Gülek – Fethullah Gülen ilişkisine dair bir takım yazılar, yayınlar döküldü. Aktüellik kazanmış olması dolayısıyla arşivimden fotoğraflarını çıkardım. Şahsen Sayın Gülek’in ne savunucusu ne suçlayıcısı olabilirim. Ben sadece görebildiklerimin ve objektifimin saptadığı şeylerin aynı tarafsızlık içindeki tanığı olabilme konumundayım. Benim için geçerliği olan, cumhuriyet tarihimizden böyle ilginç bir politikacının geçtiğidir. 

    Hemen hemen her politikacının mayasında bir miktar oportünizm mevcuttur zaten. Derece derece az ya da çok olup olmadığına bakılabilir. Gördüklerimden fazlasını bilmediğim için ben bir değerlendirme yapamam. Gülek bir oportünist miydi diye sorulsa “elbette” diyebilirim. O çerçeve içinde yalan söylemiş midir? O da meydanda. Günümüz politika sahnesinde dün söylediğinin bugün tersini söyleyenler az mı yani? Hiç yok diyenin alnını karışlarım. 

    Ortada bir de Nilüfer Gülek’in Beylikdüzü’ndeki 70 dönümlük arazisini Fatih Üniversitesi’ne bağışladığı gerçeği var. Fethullah Gülen’in 22 Ocak 1996’da Ankara Kocatepe Camii’ndeki cenaze namazını kıldırması gerçekten Kasım Gülek’in vasiyeti miydi, yoksa bu Nilüfer Hanım’ın arzusundan ibaret miydi? Bütün bunlar benim aklımın ermediği karışık işler; erbabı çözümlesin. 

    ABD’nin Yeşil Kuşak projesi kapsamında Kasım Gülek, Moon tarikatı, ABD Büyükelçisi Abramovitz, CIA’cı Graham Fuller’in Fetullah Gülen’le ilişkileri ve bu şer örgütünün dal budak salmasının ayrıntıları polisiye roman detayları gibi. Bu işler bendenizi aşar. İşbu Fotografik Hafıza ise gördüğü, bildiği kadarını yukarıda anlatıldığı şekilde saptadığını beyan eder.

  • İlk Türk sopranosu, sahnelerin deli saraylısı, sıradışı bir sanatçıydı

    İlk Türk sopranosu, sahnelerin deli saraylısı, sıradışı bir sanatçıydı

    İlk Türk sopranosu olarak ünlenen, tiyatrocu ve ressam da olan Semiha Berksoy, türü kendine özgü, eşsiz, âlem kadındı… Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Cumhuriyet kurulduğunda 13 yaşındaydı, 1934’te Gazi ve İran şahının huzurunda ilk kez dikkati çekmişti. Bu başarısıyla Almanya’ya müzik akademisinde eğitim almak üzere gönderildi. Sanatın içinde yoğurulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük insan…

    Jean Giraudoux’nun “Cha illot Delisi” (La folle de Chaillot) adında bir tiyat-ro oyunu vardır ki, onu Türkçemize aktaran Fikret Adil, adını “Deli Saraylı” olarak koymuş. Bu kendi dilimizde geçer akçe bir sözdür. Takıp takıştıran, sürüp sürüştüren, biraz da çılgınca yaşayan tipler için kullanılır. Ben geçmiş yıllarda bu tanıma uyan iki hanımefendi tanıdım. Birisi gençlik mekanlarımızdan biri olan Narmanlı Yurdu’nun apartman bölümünde oturan Ressam Aliye Berger idi; ikincisi de ilk Türk sopranosu olarak ünlenen, aktris ve ressam Semiha Berksoy’dur.

    Semiha Berksoy’un yaşam öyküsüne kısa bir göz atacak olanlar, onun cumhuriyetin kurulduğu tarihte 13 yaşında bir kız çocuğu olarak karşılarında bulacaklardır. İstanbul Konservatuvarı’nda müzik, Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim dersleri alarak kendisini yetiştirmiş ve sonuçta Darülbedayi’nin devamı olan Şehir Tiyatrosu kadrosuna kabul edilmiş.

    Küçük Tiyatro’da Semiha Berksoy (ortada), Turgut Özakman’ın üç kız kardeşin hikayesini anlatan ünlü Kanaviçe oyununda… Ankara Devlet Tiyatroları-Küçük Tiyatro sahnesindeki prova.

    Genellikle zamanın operetlerinde roller almış, sesiyle ön plana çıkmayı başarmış. Nihayet 1934’te Atatürk’ün Türkiye’nin operaya sahip olması gerektiği utkusuna paralel olarak hazırlanan Adnan Saygun’un bestelediği “Özsoy” operasındaki “Ayşim” rolü kendisine verilmiş. Gazi Mustafa Kemal ve resmî konuğumuz İran Şahı Rıza Pehlevi huzurunda icra edilen temsil sonrasında göze çarpan bir başarı kazanmış. Bu başarı sonucunda devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmiş.

    Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim görmüş. Almanya’da iken, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne Auf Naxos” operasında başrol oynamış ve büyük başarı kazanmış. 2. Dünya Savaşı kapıyı çalınca yurda dönmüş. O sıralar Musiki Muallim Mektebi konservatuvara dönüştürülmekte. Carl Ebert yönetiminde çok ciddi bir opera bölümü de faaliyete geçmiş.

    İlk temsil “Tosca”dır ve başrolü Semiha Berksoy üstlenmektedir. Müzisyenleri ve müzikseverleri ilgilendiren teknik konularla sözü uzatmak istemiyorum. Başarıları kitap ve ansiklopedi sayfalarında çağıldayan ırmaklar gibi. Dergi sayfalarına pek sığacak gibi değil.

    Semiha Hanım, türü kendine özgü, eşi benzeri olmayan, âlem kadındı…

    ‘Cadı’ rolünde

    Semiha Berksoy, Hansel ve Gretel operasında. Humperdink’in ünlü operasının en renkli karakteri olan “cadı” rolü Berksoy’undu.

    Anımsadığıma göre ben onu Ankara’ya taşınır taşınmaz ilk kez bir vodvilde izlemiştim. Oyun İzmir Devlet Tiyatrosu’nda hazırlanmış, deplasmanla Ankara’daki Küçük Tiyatro’ya taşınmıştı. O zaman artık genç değildi ama, bir vamp kadını canlandırıyordu. Sahneyi bütünüyle dolduran varlığı ve olağanüstü etkili sesiyle karşımda beliriverince feleğimi şaşırmıştım. O sahnede devleşen ve gençleşen sanatçılardan biriydi. Bu aktristin nasıl bir insan olduğunu merak etmiştim.

    Çok geçmeden Semiha Berksoy’u bir opera temsilinde izleme şansına da kavuştum. Hem de provalarını tek tek takip edercesine. Rejisör Feridun Altuna, Almanya’da eğitim görmüş, sonra da Ankara Devlet Operası’na atanmıştı. Bizde daha önce denenmemiş bir Wagner operası “Uçan Hollandalı” ve yine bir Alman bestecisi olan Humperdink’in eseri olan “Hansel ve Gretel” ile işe başlamıştı. Grimm Kardeşler’in bir masalından esinlenen bu operadaki en gözalıcı rol olan cadı rolü Semiha Hanım’a verilmişti Feridun Altuna “Dünyada bundan daha cadı bir cadının bulunamayacağı” kanısında idi. Gerçekten de sahnede sahici bir cadı dolaşıyordu sanki. Cadılık Semiha Berksoy’un bedeninde öylesine somutlaşmıştı…

    İlginç bir kadındı. Mutlaka fotoğraflanması, röportajının yapılması gerekiyordu. Demirtepe semtindeki Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerindeki evine gittim. En üst katta, biraz da çatı katını andırır bir dairede yaşıyordu. Tavan basıktı. Tavan yüksekliğinden daha uzun duralit levhalara coşkulu resimler yapmıştı. Sığdıramadığı için bunların üstte kalan kısımları kavislenmişti. Sanırım resimlerden birinin konusu Salome’ydi. İyice aklımda kalmış biri de kör gözlerinden kanlar fışkıran Kral Oidipus’tu. Kendisi ısrarla onun Cüneyt Gökçer olduğunu söylüyordu. Resimlerini değerlendirmek bana düşmez. Ancak benim izlenimim, çocukça bir heyecanın dışavurumu gibi bir şeylerdi. Naifti, çağdaştı. Bir takım yeni akımların içerisine yerleştirilebilirlerdi. Semiha Berksoy ya içindeki çocukluğu yoketmemiş, yaşatagelmişti ya da bunca yaştan sonra yeniden çocuklaşmıştı.

    Almanya tahsilli sanatçı

    Semiha Berksoy’un karakteristik bir portresi. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim gören sanatçı, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” (Ariadne Naxos’ta) operasında oynadığı başrol ile Almanya’da büyük başarı elde etmişti.

    Küçük salonda dehşetengiz manzaralar… Hiç unutamadığım bir şey de, yemek masasının orta yerinde Hazreti Yahya’nın kesik başı gibi bir tepsi içine konulmuş Beethoven’in maskıydı. Yatırılmış ve üzeri siyah bir tülle örtülmüştü. En üstte de, hani hapishanelerde mahkumlar üretir, boncuklardan yılan yaparlar ya, öyle bir yılan çöreklenmişti.

    Semiha Hanım, sözünü ettiğim masanın üzerine kurabiye, kuru pasta cinsinden ya da çerez kabilinden bir yığın yiyecekler koymuştu. Soyulmuş bademler, vesaire… Masadakileri ısrarla bana ikram etmeye çalışıyordu. Gözüm orta yerdeki kesik baş üzerinde, sanki gerçek bir cenazeyle karşı karşıyaymışım gibi elim hiçbirine gitmiyordu. Derken gözüme bir mangal ilişti. Tenekeci işi, kapaklı sac mangallardan. İkram ısrarından vazgeçsin, dikkati dağılsın diye “Ne şirin mangal bu” diyecek oldum. “Dur sana mangal yakayım” demez mi! Mangaldaki küllerin üzerinde birkaç marsık ve çıralar zaten hazır. Ben ne kadar “İstemez, rica ederim” diyerek engel olmaya kalkışsam da Semiha Hanım pencereleri kapalı salonun orta yerinde mangalı yakmakta kararlı. Birşey değil, duman altı olup, karbon monoksit zehirlenmesinden gideceğiz. Neyse, “Fotoğraf için berrak hava gerek, duman fotoğrafları bozar” diyerek mangal yakma girişimini yarı yerinde zar zor durdurabildim.

    Semiha-Zeliha Berksoy

    Ozan Sağdıç, Semiha Berksoy’u röportaj yapmak amacıyla evinde ziyaret etmişti. Semiha Hanım, kızı Zeliha Berksoy’la birlikte.

    Derken biricik kızı Zeliha çıktı geldi. Anımsadığım kadarıyla konservatuvarın son sınıfında idi ve yaşı da 20 bile olmamıştı sanırım. Onu başka birkaç öğrenci arkadaşı ile birlikte tanıyordum. Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk oyunu olan “Kaktüs Çiçeği” oyunundaki genç kız rolüne henüz çıkmamıştı. “Bu da benim kızım” dedi Semiha Hanım. Sohbetimizi birlikte sürdürdük bir süre. Sonra Semiha Berksoy durup dururken kızına “Ozan senin nü fotoğraflarını çeksin” dedi. Böylesine bir teklif karşısında Zeliha’nın pembe beyaz genç kız yanağında lâleler güller açıverdi, ben de onun hesabına utanıverdim tabii… Zeliha annesine azarlar tonda “Amaan anne!” dedi. Semiha Hanım “Ne var kızım, bunda bu kadar kızacak” diye yanıt verdi; “keşke ben senin yaşında olsaydım da, benim çıplak fotoğraflarımı çekseydi. Bir daha bu tazelik eline nereden geçecek?” Semiha Berksoy’a bunları söyleten hiç kuşkusuz içindeki artistik heyecan ve ruhundaki gençlik arzusuydu. İnsan fotoğrafta anıtlaşacaksa taze ve körpe bedeniyle anıtlaşmalıydı.

    Haldun Taner’in müzikal oyunu “Keşanlı Ali Destanı”nda Helacı Zilha rolüyle yine iyi bir karakter sergilemişti Semiha Berksoy ve büyük beğeni kazanmıştı. Oyun çok tutuldu. Semiha Berksoy’un da tek seferde en uzun süre sahnede kaldığı eser olmalıydı. Ankara turnesi sırasında o gruba adeta yapışmıştım. Oyunu zevkle defalarca seyrettim. Onlarla birlikte topluca Gazi Çifliği’ndeki hayvanat bahçesine gittik, fotoğraflar çektim.

    Semiha Hanım, Engin Cezzar Gülriz Sururi topluluğunu evinde bir partiyle ağırlamak istemişti. Davetlilerden biri de bendim. Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Aşk yaşa bakmaz. Gönlünde gençlik ateşi yanan Semiha Hanım da yaşına başına bakmadan Genco’ya aşık oluvermişti. Gerçekten öyle miydi yoksa grup arkadaşlarının yakıştırması mıydı? Bilmem doğru bilmem yalan, arkadaşlar bana bunu böyle söylemişlerdi. Bu da, kumpanyada bir gırgır vesilesiydi. Kadrodaki oyuncular, korodakiler, folklorcular dahil herkes Semiha Hanım’ın duygularıyla oynamak pahasına gırgırlarını geçiyorlardı. Sürekli bunu işlemişlerdi. Onun yüreğinde umut tomurcukları filizlendirip duruyorlardı.

    Nâzım’ın kız kardeşiyle…

    Semiha Berksoy, 1970li yıllarda, Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım ve köpeğiyle birlikte.

    Semiha Hanım’a kalsa onu kendi eliyle fındık fıstıkla besleyecek gibiydi. Genco’yu ise biraz tedirgin olmakla birlikte, her zamanki gibi sakin bir çekingenlik içinde buldum. Bütün gece bu gözlem içinde etrafın şamatası içinde geçti. Gecenin geç saatlerinde Semiha Hanım piyano eşliğinde o ünlü wagnerien soprano sesiyle yeri göğü inleten küçük bir resital verdi. Beethoven’in “Ah Perfido” (Seni Vefasız) aryasını Genco’nun gözlerinin içine hülyalı bir biçimde baka baka söylüyordu. Beethoven’in siyah tüllerle örtülü maskı o gece de masanın en ortasındaydı.

    1970’li yıllarda olmalı… Bir gün İzmir Caddesi’ndeki dairemin kapısı çalındı. Semiha Berksoy, yanında kendi yaşlarına yakın bir konuğu, kucağında da köpeği, içeri girdiler. “Ozan” dedi, “üçümüzün bir fotoğrafını çek”. Ben de küçük bir hazırlıktan sonra çektim tabii. Semiha Hanım’ın o gün yanında getirdiği konuğu kimdi dersiniz? Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım…

    Nâzım Hikmet adı anılınca, ondan ve Semiha Berksoy’un ona aşkından söz etmemek olmaz elbette. Bana o konuda da bölük pörçük bir şeyler anlattı. Nâzım onu Tepebaşı’ndaki tiyatronun kapısından alırmış, İstiklal Caddesi’ne geçip bir yerlere giderlermiş. Ona “Sen karşı kaldırımdan yürü, beraber görünmeyelim” dermiş. Bu biraz tuhafıma gitmişti. “Neden ama” diye soracak oldum. “Beni korumak için. Dile düşüp dedikodum yapılmasın diye” demişti. Sonra da “Çok düşünceli, zarif bir adamdı o” diye eklemişti.

    Hani son bir Devlet Sanatçısı ödül töreni vardı ya… Cumhurbaşkanı Demirel’in yuvarlak şeref masasına her meslek grubunun duayenini oturtmaya gayret etmişler anlaşılan. Ben fotoğraf dalını tek başıma temsil ediyordum. Semiha Berksoy’la operacıları temsilen aynı masadaydık. Son zamanlarda hep göründüğü gibi başında abartılı bir şapka, omuzlarında salkım saçak tüylü bir etol, yanakları “bu benim kişiliğim” diye inadına yusyuvarlak Amasya elması gibi (allıkla değil) rujla kırmızıya boyanmış bir vaziyette katılmıştı yemeğe. Semiha Berksoy’un belleğime çektiğim en son kare fotoğrafı böyleydi işte. Evinde konuğu olduğum bir gün söyleşimiz arasında “Estetik sadece güzelliğin konusu değildir, çirkinliğin de bir estetiği vardır” demişti. Onu anımsadıkça bu sözü aklıma gelir hep.

    Sanatın içinde yoğrulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük sanat insanı, bir kuyrukluyıldız gibi semadan geldi geçti.

  • İnönü Amerikancı mı? ‘Hadi canım sen de!’

    İnönü Amerikancı mı? ‘Hadi canım sen de!’

    ABD Başkan Yardımcısı Johnson’ın 1962’de Türkiye’yi ziyareti sırasında çekilen bir İnönü fotoğrafı, geçenlerde kamuoyunu epey meşgul etti. Gerçi bu ve devamındaki fotoğrafta, elinde Amerikan bayrağıyla görülen İnönü’nün, aslında Türk bayrağı da taşıdığı görülüyordu ama, bu yine de bir polemik konusu oldu. İşte o gün yaşananları baştan sona yerinde izleyip fotoğraflayan Ozan Sağdıç’ın tanıklıkları…

    Bu yazı aslında, ABD Başkan Yardımcısı Lin don Baynes Johnson’un 1962’deki Ankara ziyareti sırasında, kendisinin ve ev sahibi İsmet İnönü’nün ellerine tutuşturulan “kağıt bayraklar olayı” nedeniyle geçen ay sıcağı sıcağına yazılacaktı. Ancak Ara Güler’in vefatı dolayısıyla ertelenmiş oldu. İsmet İnönü ile Johnson arasında yaşananların gerçek öyküsünü bu ay yazmak belki de daha isabetli oldu; zira 25 Aralık, İsmet İnönü’nün ölümünün 45. yılı.

    O vakit ABD Başkanı J.F. Kennedy henüz sağdı (22 Kasım 1963’te suikaste kurban gitti) ve yardımcısı Johnson’un 26 Ağustos 1962 tarihinde başlayan Türkiye gezisi üç günlük bir zaman dilimini kapsayacaktı.

    Ben de o tarihlerde Hayat mecmuasının Ankara bürosunda görevliydim. Benim üstümde herhangi bir şef olmadığı için, tek başıma sorumluydum. Elbette bu tür gelişmeleri en yakından izlemek doğal görevlerimiz arasındaydı.

    Tartışılan fotoğraf İsmet İnönü’nün Johnson’ın Ankara’daki karşılama töreninde çekilen fotoğrafları, önceki ay siyasi tartışmalara malzeme olmuştu. Günter Reitz tarafından çekilen fotoğraflarda, İnönü’nün elinde hem Amerikan hem Türk bayrağı tuttuğu açık şekilde görülüyordu.

    O zamanlar bu tür karşılamaların resmî yeri Esenboğa Havalimanı idi. Konuk cumhurbaşkanı ise cumhurbaşkanımız, başbakan ise eşdeğer mevkideki başbakanımız tarafından törenle karşılanırdı. Gelen ABD başkanı olsaydı, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından karşılanacaktı. Johnson, Kennedy’nin yardımcısı konumunda bulunduğu için, İsmet İnönü tarafından karşılanmıştı.

    Uçağın kapısında görünen Johnson’ın beraberinde eşi ve kızı da vardı. İnönü, Johnson’ın elini sıktıktan sonra, eşinin elini de kibarca öptü (Karşılaşma anlarını çok yakından izleyip fotoğrafladığım bu sahne, inşallah “Gördünüz mü, İnönü, Johnson’un karısının elini öpüyor” diye sığ bir polemiğe neden olmaz. Görgülü insanlar böyle yapar, ayrıca diplomasi de nezaket gerektirir).

    Esenboğa’dan kent merkezine varış süresi yarım saat-kırk dakika arasıdır. Ankara, Dışkapı semtiyle başlar. Ama, cumhuriyet coşkusunun yoğun olarak yaşandığı günlerden söz ediyoruz. Başkent’teki Protokol Yolu’nun şimdilerde sadece adı kaldı yadigâr. Devletin konuğu halktan soyutlanarak taşınmazdı. Ulus’taki Cumhuriyet Anıtı’ndan cumhurbaşkanının mekanı olan Çankaya Köşkü’ne uzanan Atatürk Bulvarı, Ankara halkının konukları selamlama yolu gibiydi o zamanlar. Bulvar boyunca direklere 70-80 santim eninde ve 2.5-3 metre boyunda ince uzun, kırlangıç kuyruklu bayraklar asılırdı. Gelen çok önemli bir konuksa, halk yollara kendiliğinden yığılırdı. Bazen kaldırımlara ellerine kağıt bayraklar tutuşturulan okul çocuklarının dizildiği de olurdu. Bulvar boyunca belli aralıklarla selama duran Harbokulu öğrencileri de görülürdü.

    İnönü-Johnson: Bitmeyen müzakere Johnson ve İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile birlikte Barış Gönüllüleri Antlaşması’nı imzaladıktan sonra hatıra fotoğrafı çektirmek üzereler.

    İşin magazin kısmıyla oyalanmaktansa, biraz da ABD Başkan Yardımcısı’nın karısı ve kızıyla cümbür cemaat Türkiye’yi ziyaretinin nedeni üzerine eğilmenin doğru olacağı kanısındayım. Öyle ya, bayram değil seyran değil, bu muhabbetin arkasında nasıl bir öykü yatıyor? Bilinmesi iyi olmaz mı?

    Türkiye’de ve dünyada o yıllarda “vaziyet ve manzara-i umumiye” şu merkezdeydi: Adı 2. Dünya Savaşı olan, yakın çevremizde cereyan eden, milyonlarca insanın ölümüne ve maddi kayıplara neden olan büyük kavganın, tutarlı bir politika sayesinde dışında kalabilmiştik. Savaş sonrası Birleşmiş Milletler örgütüne üye olduk. Ama dünya başka tür bir savaşın içine yuvarlanmıştı. Savaştan galip çıkan Avrupa devletleri de yenilenler kadar güçsüz duruma düşmüşlerdi. Savaştan zaferle çıkan ABD bir yandan, Sovyetler Birliği bir yandan, tüm dünyanın patronu olma sevdasına kapılmışlardı. Bu iki devlet peykleriyle oluşturdukları paktlarla bir propaganda ve silahlanma yarışına girişmişlerdi. Sovyetler, Boğazlar’ın kontrolü ve Doğu Anadolu bölgemizdeki birkaç ilimiz üzerine taleplerini içeren notalar yağdırıp duruyordu. ABD ve İngiltere bize arka çıkmıştı. NATO üyesi olmak (1950) zorunlu hale gelmişti. Biz de çokpartili demokratik yaşama geçmiştik. Demokrat Parti iktidar olmuştu. Adnan Menderes’in popülist politikası, günü geldi iflas etti. Bir askerî darbe gerçekleşti. Ülke 1 yılı aşkın bir süre askeri idareyle yönetildi. Bir Kurucu Meclis oluşturulmuş, bir yandan da anayasa profesörlerinden kurulu bir kurula yeni bir anayasa taslağı hazırlatılmıştı. Sonunda seçimler yapılabilmiş ve 29 Ekim 1961 tarihinde sivil hayata geçilebilmişti. Ancak askerî vesayet döneminin izleri kolayca silinecek gibi görünmüyordu. Bu yumuşatma döneminin sorumluluğunu bir koalisyon hükümetiyle İsmet İnönü üstlenmişti.

    Bayan Johnson ve Mevhibe Hanım İnönü’nün Bayan Johnson ile tanıştırılması ânı.

    Batı kampının baş patronu olan ABD bir dizi şirinliklerle gönlümüzü kazanmaya çalışıyordu. 1947’de Marshall Planı’yla Avrupa ülkelerini kalkındırmak üzere 400 milyon dolarlık bir yardım paketi açılmıştı ve daha sonra Türkiye de bu plana dahil edilmişti. Doğal ve doğru bir yaklaşımla kendimizi Batı dünyası içinde ve NATO müttefiki olarak bulduk. Türkiye’ye düşen pay, genelin yüzde birbuçuğu kadardı ama, o bile ordumuzu güçlendirmeye, bazı alanlarda kalkınmamıza yardımcı olmaya yetmişti.

    DP iktidarı zamanında Türk-Amerikan dostluğu zirve yapmıştı. Ne var ki, ABD ile yakınlığımız daha çok onların lehine işledi. Örneğin NATO kalkanıyla savunmamıza yardımcı olacaklar umuduyla, ülkemiz içinde üsler kurmalarına izin vermiştik. Adamlar da buralara Rusya’ya yönelik nükleer başlıklı füze rampaları kurmuşlardı. Türkiye’yi büyük riziko altına soktukları, Küba krizi sırasındaki Kennedy ve Kruşçev arasındaki pazarlıklar sırasında açığa çıkmıştı. Bütün dünyada ABD’ye başlarda duyulan sempati, sonra sonra antipatiye dönüşmeye başlamıştı. Kamuoyunda bir “Çirkin Amerikalı” portresi çizilir olmuştu.

    Resmî görüşmeler sırasında Bayan Johnson’ı ağırlama, onu gezdirme işini Bayan İnönü üstleniyordu.

    1960’ta işbaşına gelen J. F. Kennedy, ABD’nin imaj kaybını onarmak ve iyiliksever bir patron devlet görüntüsü yaratmak üzere olsa gerek (hadi samimi ve iyi niyetli olduğunu da kabul edelim), çeşitli girişimlerde bulunmuştu. “Gelişmekte olan ülkeler” adıyla andıkları, ama düpedüz “geri kalmış” olarak gördükleri ülkelere maddi ve kültürel yardım kampanyası. Bu amaçla, devlet desteği ile kurulan oluşuma “Barış Gönüllüleri Örgütü” adı verilmişti. Öngörülen asıl hedef de Sovyet ler’in ideolojik yayılmacılığına bir set çekmek, askerî alanda, ekonomide, bilimde ABD’nin daha güçlü olduğu noktasında bir kamuoyu oluşturmak, galebe çalmak, “dünyanın asıl en büyük patronu benim” havası yaratmaktı. Bu iş için ABD’nin kendi Dışişleri kadrosu yeterli değildi. İyi yetişmiş, fedakar gençlerden gönüllü bir kadro yaratmak gereğini düşünüyordu Kennedy. 1961 yılı hazırlıklarla ve seçilen gönüllülerin eğitimiyle geçmişti.

    Havalimanında tören öncesi Johnson ve İnönü havalimanındaki törende ulusal marşların dinleneceği platforma doğru ilerliyorlar.

    Barış gönüllülerinin ABD tarafından yetiştirilmeleri yetmez, görev alacakları ülkelerin rızasının alınması da gerekliydi. Bu da, projenin iyi anlatılmasına ve hedef ülkenin yöneticilerinin ikna edilmesiyle sağlanacak ikili anlaşmalarla mümkündü. İşte Başkan Yardımcısı Johnson, bu anlaşma metnini ikili müzakerelerle kabul edilmiş şekliyle sunmak ve mutabakat sağlayıp imzalamak amacıyla Hindistan, İran, Türkiye, yeni kurulmuş birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan gibi beş-altı ülkeyi kapsayan bir sempati gezisine çıkmıştı. Bazılarının sandığı gibi, gezinin Kıbrıs kriziyle bir ilgisi yoktu. O zamanlar henüz ABD ile aramız “gül be şeker” durumundaydı. Hatta bir-iki ay farkla Makarios, Ankara’da Johnson’dan daha büyük protokolle ağırlanmıştı. Zira devlet başkanı sıfatına sahip olduğu için kendisini Başbakan İnönü değil, Cumhurbaşkanı Gürsel karşılamak durumunda kalmıştı. Tabii, bir farkla… Papaz Türkiye’de gönülsüz olarak karşılanmış ve Sıhhiye civarında gençliğin yuhaları ile karşılanmıştı. Johnson ise halkın olağanüstü coşkusu ile karşılanıyordu.

    İki kutuplu dünya yıllarında ABD bize bir kurtarıcı gibi sunulmuştu. Buna ek olarak Başkan Kennedy’nin kendi karizmasından kaynaklanan sempati rüzgarı, Türk kamuoyunda olumlu etkiler yaratmıştı. Bu bakımdan ABD’yi temsilen gelen Johnson’a halk büyük bir ilgi göstermişti. Bütün Ankara ahalisi yollara dökülmüştü. Açık makam arabası Ulus meydanına yaklaştığı sırada, kalabalık Sümerbank Genel Müdürlüğü hizasında bir sel halinde kaldırımdan taşarak anayolu tıkamıştı. Açık makam arabası orta koltukta Johnson ve İnönü’yü taşıyordu; kalabalık karşısında ayağa kalkmışlardı. Arka koltukta ise Johnson’un karısı ile kızı vardı. Arabanın iki yanında araç boyunca uzanan geniş basamaklar üzerinde üniformalı iki Türk subayı ile iki de sivil koruma görünüyordu. Yabancı gazeteciler düşünülerek zamanın Basın Yayın Genel Müdürü Altemur Kılıç, kamyonet benzeri bir araca iki-üç kademeli iskelemsi bir şey yerleştirip, basın için bir izleme aracı hazırlatmıştı. Ben o sırada o araçtaydım. İnönü’nün eli bayraklı fotoğrafını çeken Alman muhabir Günter R. Reitz ile yan yana, doğal olarak benzer kareler çekiyorduk.

    ‘Büyüklerin eli öpülür’ Johnson, Ankara’da kaldığı otelden ayrılırken Aydın apartmanının kapıcısının on yaşlarındaki çocuğunu gördü. Çocuk “Büyüklerin eli öpülür” kaidesine göre onun Türk usulü elini öptü.

    Foto muhabiri dediğiniz kişi, en iyi pozu yakalamak için filme acımaz, ardı ardına defalarca fotoğraf çeker, sonra içlerinden en iyisini seçer. Alman fotoğrafçı ya da onun editörü de Amerikan bayrağını gördükleri anın fotoğrafını çekmiş ve seçmiş. O an yaşananlar için belki 36 pozluk bir kaset harcamışımdır; ama bilgisayar ortamına aktarırken, diğer anlara bakarak bana göre çok özel bir kıymeti harbiyesi olmadığından seçmemişim. Bir gün asıl filim elime yeniden geçerse bakacağım. Demem o ki, Johnson’un üç gün dolu dolu geçen ziyareti sırasında o fotoğrafın çekildiği zaman dilimi bir-iki dakikayı geçmez. İsmet Paşa’nın ve konuk Johnson’un eline tutuşturulan kağıt bayrakları nezaketen kısa bir süre içinde şöyle bir sallamalarını sözkonusu etmek, havanda su dövmekten ibarettir.

    Halk coşkuluydu. Johnsonlar belki Amerika’da gezerken bile böyle tezahürata tanık olmamışlardır. Yol kapanınca bir ara arabadan indi, İnönü de onunla beraber, halkın arasına karıştılar. Çevrelerinde binlerce ve binlerce insan, koruma hak getire. Kennedy suikastından önce insanların aklına öyle şeyler gelmezdi.

    Üç günlük ziyaretin bundan sonraki safhalarını özetleyecek olursak:

    O tarihlerde devlet konukevi gibi bir yer yoktu. Ankara’daki en iyi otel de İzmir Caddesi’ndeki Balin Oteli’ydi, Johnson ailesi orada kaldı. Bizim büromuz hemen yanındaki Aydın apartmanındaydı. Bu durum bana kolay izleme olanağı sağlıyordu. Zamanın büyükelçisi Raymond Hare idi. İnönü ile olduğu zamanlar haricinde, Johnson’ın refakatçisi büyükelçi oluyordu. Otelden bir ayrılışında Aydın apartmanının kapıcısının on yaşlarındaki çocuğunu gördü. İşaretle yanına çağırdı, el sıkışmak üzere elini uzattı. Çocuk “Büyüklerin eli öpülür” kaidesine göre onun Türk usulü elini öptü. Hoş bir manzaraydı.

    Olay ânı Johnson ve İnönü’yü taşıyan makam aracı Sümerbank önünde kalabalık yüzünden yolun tıkanması dolayısıyla bir süre ilerleyememişti. Basına yansıyan bayraklı fotoğraf burada çekilmiş (altta). Daha sonra Johnson yapılan tezahürattan etkilenmiş ve makam aracından inip halkın arasına karışmıştı. İsmet Paşa da onu izlemişti.

    Anıtkabir ve cumhurbaşkanı ziyaretleri rutin ama saygı uyandıran seremonilerdi. Başbakanlık ve ona yapışık Dışişleri Bakanlığı ise resmî görüşmelerin yapıldığı yerdi. Johnson’un ziyaret nedeni olan “Barış Gönüllüleri Antlaşması”, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile ABD Büyükelçisi Raymond Hare arasında son defa gözden geçirilmiş ve İnönü ile Johnson tarafından onaylanmıştı.

    Konuğumuz protokole bağlı programları yerine getirdiği sıralarda eşini de ev sahibesi olarak Bayan İnönü ağırlıyor, Olgunlaşma Enstitüsü, Yardımsevenler Derneği, müze gibi yerleri ziyaret ediyorlardı.

    Peki, Johnson’un başkan yardımcılığı sırasında aramız bu kadar “ballıyken”, başkanlığı sırasında onunla nasıl “papaz olduk”? İroni bir yana, aramızı açan gerçekten de bir papaz olmuştu. Johnson’un Ankara ziyaretinden üzerinden yaklaşık iki sene geçmişti. Kennedy 1963 sonlarında suikaste kurban gitmiş, Johnson ABD’nin yeni başkanı olmuştu. Kıbrıs’taki gerilim giderek artıyordu. Ada’nın görünür Cumhurbaşkanı Makarios, antlaşma koşullarına riayet etmeyerek Kıbrıs’taki soydaşlarımız üzerine çeşitli baskılar kurmak bir yana, onlara karşı fiili hücumlar başlatmıştı. Yunanistan’dan memur adı altında resmen askerler getirilir olmuştu. Artık Türklere yönelik bir soykırımdan bahsedilir hale gelinmişti. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devletlerdi. NATO dolayısıyla ABD’nin de sözü geçiyordu. Rumlar Omorfo bölgesinde bazı köyleri kuşatma altına almışlardı. Rumların üzerinde ilk tedbir olarak Türk uçakları havalandırıldı. Diğer garantörlerin olumlu yanıt vermemesi üzerinde İnönü tek başına müdahaleye karar vermişti. Bu kararını da ABD Büyükelçisi Raymond Hare’e bildirmişti. Hare kendi hükümetinin yanıt verebilmesi için 24 saat mühlet istemişti. İstenen mühlet verildi. Sonunda Ankara’ya aslında Johnson imzalı ipe un seren bir mektup geldi. Johnson mektubunda “müzakereye devam” öneriyordu. Yunanistan müdahaleyi kabul etmeyeceği için iki NATO ülkesi arasında savaş kaçınılmaz olacaktı. Bu NATO ruhuna aykırıydı, kabul edilemezdi. ABD’nin izni olmadan yardım malzemesi de kullanılamazdı. Muhatabını küçümseyen, onur kırıcı bu mektubun en canalıcı noktası “Kıbrıs’a karşı tek başına müdahalede bulunduğu takdirde, Türkiye Sovyetler Birliği’nin mukabil saldırısına hedef olabilir. O durumda ABD ve NATO Türkiye’yi savunma külfetine katlanmayacaktır” anlamına gelen tümcesiydi. Bu bildirim karşısında ABD müttefikliğinin ve NATO ortaklığının hiçbir yararı yok demekti. Johnson mektubunu “Ben yerimden kıpırdayamam, bir derdiniz varsa gelin bana anlatın” anlamına gelen bir cümleyle tamamlıyordu. Kendisini Marko Paşa gibi görmekteydi anlaşlan.

    Ziyarette roller Ziyaret boyunca halkın Johnson’a yoğun ilgisi vardı. İsmet Paşa da ev sahibi sıfatıyla Johnson’a sürekli bilgi veriyor, izahatta bulunuyordu.

    İnönü’nün cevabı aynı sertlikte oldu. Yaygın bir iddiada olduğu gibi o mektupta “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de o dünyada yerini alır” denilmiyordu ama, o anlama da çekilebilirdi. Uzun sözün kısası, Türkiye ile ABD arasına bir buzdağı girmişti.

    Johnson mektubunun yarattığı buhranlı günlerin hemen sonrasındaydı. Hayat dergisi bir aile magazini olduğu için, haberdar oluğumuz ölçüde Ankara’nın deyim yerindeyse yüksek sosyetesiyle ilgili etkinlikleri kaçırmamaya gayret ederdik. Elçiliklerdeki ulusal gün kutlamaları, izleme alanlarımızdan birisiydi. Irak büyükelçiliğindeki davete gitmiştim. Galiba benden başka gazeteci yoktu. İnönü, davetin onur konuğu idi. Onu, eşi Mevhibe Hanım’la birlikte ana salona bağlı yan salondaki kanapeye buyur etmişlerdi. Derken Raymond Hare’in yerine atanmış olan ABD büyükelçisi Parker T. Hart geldi. Onu da kanapenin yanındaki koltuğa oturttular. İsmet Paşa ile aralarında Mevhibe Hanım vardı. İnönü uzanıp Hart’ın bir kolunu “hart” diye kendine doğru çekti, kanepenin kolçağına yapıştırdı. Öbür elini sallaya sallaya dakikalar boyunca onu azarladı. Zavallı Mevhibe Hanım, bu siyasi bombardımanın ortasında kalakalmıştı.

    Parker T. Hart’ın kişiliği gözönüne alınırsa, tam da o sırada Ankara’ya atanmış olması anlamlıydı. Ortadoğu’da, özellikle Arap dünyasında görev yapması için yetiştirilmiş bir elemandı. Arapça öğrenmişti. Hatta daha sonra Türkçe öğrenmeye de heves etmişti. Arap petrollerinin önem kazandığı yıllarda, ilk petrol kuyularının hemen yakınında Basra Körfezi’ndeki Zahran liman kentinde konsolosluk açma görevi ona verilmişti. Başlıca görevi Amerikan petrol şirketi ARAMCO’nun çıkarlarını gözetmekti. Sonraki yaşamında Arap dünyasında nerede bir kargaşa çıkmışsa Hare’i orada görecektik. Kendisinin Suudi Arabistan ile İstihbarat Paylaşımı adlı anı kitabı, adıyla bile birçok şeyi açıklar sanırım. Ama o bile anılarında, Johnson mektubundaki “Sizi Ruslara karşı koruyamayacağız” fikrinin çok yanlış olduğunu kaydetmiş!

    İnönü muharebelerinde Mustafa Kemal’in “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini yendiniz” sözleriyle taçlandırılmış; Büyük Zafer’in Batı cephesi komutanı; başarılı askerliği yanında Mudanya’da, Lozan’da, Kahire’de, Adana’da karşısına çıkmış dünyanın en büyük devletlerinin en ünlü diplomasi devlerinin hakkından gelmiş; Türkiye’nin en zirvedeki iki kurucusundan biri… Bize fedakârane bir şekilde çokpartili hayatı ve demokrasiyi armağan etmiş bir Türk evladı Amerikancı olacak! Pes doğrusu.

    İnönü Amerikan bayrağı sallamış, yani Amerikancıymış, öyle mi? Tüm hayatını vatan savunmasına adamış; İnönü muharebelerinde Mustafa Kemal’in “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini yendiniz” sözleriyle taçlandırılmış; Büyük Zafer’in Batı cephesi komutanı, başarılı askerliği yanında Mudanya’da, Lozan’da, Kahire’de, Adana’da karşısına çıkmış dünyanın en büyük devletlerinin en ünlü diplomasi devlerinin hakkından gelmiş Türkiye’nin en zirvedeki iki kurucusundan biri… Bize fedakârane bir şekilde çokpartili hayatı ve demokrasiyi armağan etmiş bir Türk evladı Amerikancı olacak! Pes doğrusu.

    Keşke mümkün olsaydı da sağlığında böyle eften püften bir polemiği işitebilseydi. Ağzında daima çiçeklenen o ünlü yanıtını duyar gibiyim: “Hadi canım sen de!”

    Büyükelçiyi ‘haşlayan’ İnönü Johnson mektubunun aktüel olduğu günlerde İnönü’nün ABD Büyükelçisi Parker Hart’ı “haşlama ânını” yansıtan bu kareler de adeta bir ibret vesikası.
  • 62 yıllık bir dostluk ve ‘Ara Güler’ markası…

    62 yıllık bir dostluk ve ‘Ara Güler’ markası…

    Ara Güler ile Ozan Sağdıç, ünlü Hayat dergisinin iki kişilik ilk foto muhabiri kadrosunu teşkil eden iki elemandı. Türkiye’nin fotoğrafçılık alanındaki ilk dünyaya açılma girişiminde “Üç fotoğrafçıdan Türkiye” adıyla Paris’te, Roma’da ve Viyana’da ülkemizi temsil etmişlerdi. 1956’da başlayan iş arkadaşlığından zaman içinde yol arkadaşlığına, hatta ev arkadaşlığına varan kesintisiz bir dostluğun satır başları…

    Basında üst üste “Ara Güler 90 Yaşında” yazıları çıkmaya başlayınca, bize de söz düşer diye, bu yazıya onun vefatından önce başlamıştım. Doğal olarak dergimizin bu sayısında zaten yayımlanacaktı. Uzun bir süredir sık sık diyalize giriyor olması bizi fazlaca üzmekteydi. On-on beş gün önce sevgili dost Coşkun Aral’ın “Ayaklarında kan deveranı sıfır, bir ayağını kesecekler, kendisinin haberi yok” diye haber vermesi, hepimizi kederlendirmişti.

    Ancak bu yazı bir matem yazısı olmayacak. Yaşamı hakkında pek çok bilgi var. Bunlar yinelenip duruyor. Ben buna pek değinmeyeceğim. Basmakalıp nutuk söylemlerinden kaçınmaya çalışacağım. Niyetim, kadim bir dostluğun öyküsünü barındıran hatıraları, duygusallığa kapılmadan yazmak. Onu hâlâ aramızda ve yaşayan bir insan olarak anmak ve anlatabilmek arzusundayım.

    image-20
    Ustalar yanyana Ozan Sağdıç’ ve Ara Güler… Eski dostlar bir ödül töreninde birarada.

    Ara Güler ile birebir tanışıklığımızın başlangıcı 1956’dır. Hayat dergisinin çıkış tarihi 6 Nisan 1956. O tarihi esas alıyoruz. Hayat‘ın ilk iki foto muhabirinden biri o, biri bendim. Ben o tarihte 22 yaşındaydım, Ara ise 28. Demek ki kesintisiz süregelen dostluğumuzun yaşı da 62’yi bulmuştu.

    Lise öğrencisi olduğum 50’li yıllarının başında Habib Edip Törehan’ın sahibi olduğu mavi başlıklarla çıkan bir Yeni İstanbul gazetesi vardı. Zamanındaki diğer gazetelere göre eli yüzü düzgün, kültüre, sanata daha çok önem veren, yenilikçi bir gazete görünümündeydi. O gazete bir öykü yarışması açmıştı. Yayınlanan öykülerden biri de Ara Güler imzasını taşıyordu. Sanırım mansiyon almıştı. O öykü dikkatimi çekti. Bundan başka aynı gazetede bazı yazarların röportajlarına eşlik eden kimi fotoğraflarda da onun imzasına rastlıyordum. Bir de Yapı Kredi Bankası’nın bir kültür hizmeti olarak 1952’den itibaren ayda bir çıkan bir Resimli Hayat dergisi vardı. Bu mecmua, yaygın olarak bilinen Hayat dergisinin anası olmakla birlikte, ondan farklıydı. Ülkemiz henüz daha çağdaş matbaacılık teknikleriyle tanışmadan önce, yazıları kurşun harflerle dizilen, fotoğraf ve diğer şekilleri çinko klişelerle basılan ve adına “tipo” denilen baskı tekniğiyle çıkarılan bir dergiydi. Orada da, Nezihe Araz, Müşerref Hekimoğlu gibi kimi hanım yazarlarının röportajlarına eşlik eden fotoğraflarını görmüştüm.

    1956’da yeni çıkarılacak derginin yayınlanmasından iki ay kadar önce, tasarlanan derginin “Neşriyat Müdürü” olacak Hikmet Feridun Es bana foto muhabirliği teklif etti. Odasının bulunduğu merdiven başında ilk kez Ara Güler’i görmüştüm. Pencerenin dibinde, o zamanlar oldukça genç bir kadın olan Nezihe Araz beline antika bir gümüş kemer takmıştı. Ara Güler de beldeki kemerin fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Beş-altı dakika kadar onları seyrettim. Tabii, o sırada tanışmadığımız için hiç konuşmadık. Yalnız bu manzara bir anı olarak belleğime yerleşmiş, ona ait ilk görüntüydü.

    Haftalık Hayat dergisi çıkmaya başlayınca, beni de “Babıali tecrübesi olmayan” taze bir foto muhabiri olarak kadroya aldılar. Derginin idarehanesinde “yazıişleri” dedikleri, yazarların, ressamların ve düzeltmenlerin topluca bulundukları çok büyük bir salon vardı. Oraya adım attığımda Ara Güler masaların birinde oturuyordu. Bana “Yeni bir fotoğrafçı arkadaş almışlar, o sen misin?” diye sordu. Sonra da “Otur bakalım, hoş geldin” dedi. Yandaki sandalyeye oturdum. İlk tanışma sohbetimizi yaptık.

    image-21
    Bugünün hatırası ve ‘fotoğraf avları’ Ara Güler’in son Ankara’ya gelişi, kitabının Ankara’daki imza günü olmuştu (üstte). İkilinin gençliğindeki “fotoğraf avlarının” favori muhiti Zeyrek’te Ara Güler ve çocuklar (altta).
    filename-1-3

    Artık ortak çalışmalarımız başlamıştı. Uzunca bir süre de öyle sürdü. Bize verilen rutin görevleri gereğince yerine getiriyorduk. Genellikle röportaj yapmak, derginin kadrosundaki bir yazarın işiydi. Biz onlara yardımcı eleman gibiydik. Arada bir kendi başımıza yaptığımız işler de olurdu; ya da çektiğimiz tek fotoğraflardan tekliflerimiz de. Kendi filmimizi kendimiz alırdık. Döviz darlığı yüzünden o da karaborsaya düşmüştü; normal fiyatının en az dört kat fazlasına satılır olmuştu. Ama sesimizi çıkarmıyorduk. Çünkü çektiğimiz fotoğrafların negatifleri kendi arşivlerimizin malı oluyordu.

    image-25
    İş’te Ara Güler! Ara Güler, bir dönem filmlerini banyo etmek için evinin çatı katını kullanmıştı.

    Yazı işleri salonunun dip köşesinde tifdruk matbaasını kuran Alman ekibin hazırladığı oldukça iyi donanımlı bir karanlık odamız vardı. Orası daha çok benim kullandığım bir laboratuvardı. Ara, kendi filmlerini genellikle kendi karanlık odasında yıkamayı tercih ediyordu. İlk karanlık odası da, babası Dacat Bey’in Hacopulo pasajındaki eczanesinin üst katındaydı. Buradaki sıra mağazaların üzerlerinde genellikle depo olarak kullanılan tonoz çatılı, alçak tavanlı, çatı arası gibi katlar vardı. İşte orada küçük bir bölüm kontrplak bölmeyle kapatılmış ve basit bir karanlık oda yaratılmıştı. O karanlık odada birkaç kez ben de film yıkadığımı anımsarım.

    image-26
    Ozan Sağdıç’ın, yine o yıllarda İstanbul’u turladıkları bir gün, Karaköy iskelesinden ayrılmak üzereyken çektiği Ara Güler fotoğrafı.

    Bilenler bilir ki, sözünü ettiğim pasaj ile onun Tosbağa Sokak 10 numaradaki baba evi arasındaki mesafe iki adımlıktır. Ve burası İstanbul’un en aktif merkezi olan Galatasaray’dır. Bu avantajı Ara Güler’i çok şanslı kılan başlıca öğelerden biri sayarım. Babıali’ye bir tramvay uzaklığında; bütün sanatçı, gazeteci, sözü sohbeti yerinde ne kadar dost çevresinden insan varsa, ulaşılması kolay bir adres. Beyoğlu namına tanıdığımız İstiklâl Caddesi’nin tam göbeği. Sinemalar, tiyatrolar, zaten sayısı üç beş olan bütün sanat galerileri, yabancı dergi ve kitapların satıldığı bir iki kitapevi de burada. Amerikan Haberler Merkezi ve kütüphanesi ile Alman ve Fransız Kültür Merkezleri, cümlesi buraya yığışmış. Dostlarla gece yarılarına kadar sohbet mekanları, Çiçek Pasajı, Cumhuriyet Meyhanesi, Nevizade’nin anası olan Balıkpazarı sokağı, Rejans vesaire… Şairler, yazarlar, ressamlar, tüm sanatçılar ve onların sanatı üzerine ahkâm kesenlerin hepsi, yalnız İstanbul’un değil, neredeyse tüm Türkiye’nin efkâr-ı umumiyesi burnunun dibinde. O kısır sayılabilecek yoksunluk yıllarında böylesine zengin bir entelektüel ortama takılmamak neredeyse olanaksız.

    image-28
    Balıkgözü objektifiyle Ozan Sağdıç, Ara Güler portreleriyle balıkgözü objektifinin Türkiye’deki ilk örneklerini çıkarmıştı.

    Ben, bir adamın yetişmesi için bunca zenginlik içinde yoğurulmasına “düşeş” derim. Ara Güler bu bakımdan şanslı adamdı. Onun adını duyurduğu yıllar, şiirimizin Garipçilerle, Birinci Yeni’den İkinci Yeni’ye evrilen yılları. Aynı zamanda Sait Faik, Orhan Kemal, Orhan Hançerlioğlu gibi öykücülerle al takke ver külah. Neredeyse cümlesi dost çevresi. Varlık ve Yeditepe dergileri zirvede. Daha sonraki Yeni Dergi, Papirüs gibiler yolda. Arkadaş mekanlarında ve özellikle meyhane sohbetlerinde bütün bu cin fikir insanların arasında, onların her türlü şakasına tahammüllü. Sempatik yanıtları ile insanları güldüren bir tip. O yüzden dostu çok.

    Tosbağa Sokak’taki babadan kalma apartman ikiz apartman gibiydi. Sanki dörder katlı iki küçük apartman birbirine yapıştırılmış gibiydi. Benim sözünü ettiğim o yıllarda, en altta abajur imalâtı ve satışı yapan bir mağaza vardı. Daha sonra, şimdi Ara-Kafe olarak bilinen o mağaza kısmı satılmış. Ara’nın babası ve annesiyle kaldığı daire, mağazanın hemen üzerindeki daireydi. Daireye girince, bir ayrıntı da, sağdaki iki oda kapısının tam ortasında aşırı büyüklükte bir Atatürk resminin göze çarpmasıydı. Bu Prof. Arthur Kampf’ın yaptığı ve Türk Hava Kurumu’na bağış yapanlara verilen iki Atatürk resminden en büyük boyutlu olanların bir tanesiydi. Pencereden bakınca, önündeki kısacık sokak aralığından Galatasaray Lisesi’nin giriş kapısı görünüyordu.

    Ara’nın odası evin cephe tarafında, giriş kapısının hemen yanındaki küçük odaydı. Bir divan üzerinde yatağı, küçük bir masa ve kitaplarla, kutularla dolu raflar. Bu daracık yerde oturur, sohbet ederdik. Kimi zaman, örneğin Selâhattin Giz gibi bir konuk daha olurdu. Kimimiz divanda, kimimiz sandalyelerde, yine de sığışırdık. Çoğu zaman Dacat Bey ve arkadaşları salondaki yemek masasını oyun masasına çevirirler; bezik mi, briç mi, bir kâğıt oyununa dalmış olurlardı. Biz eve sayısız kere girip çıkardık. Onlar başlarını kaldırıp bize bakmazlardı. Biz de onlara merhaba bile demezdik, ayrı havalardaydık.

    image-29
    Ara-Perihan çifti Ara Güler ile Perihan Kuturman, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Kalamış’taki evinin terasında.

    1957 yazıydı. Benim Laleli’de biri ressam biri şair iki öğretmenle paylaştığımız odamızı dağıtmak zorunda kalmıştık. Çünkü aile durumundan eşleri de İstanbul’a atanabilmişlerdi. Ben tek başıma o odayı tutamazdım. Ara’nın babası ile annesi de o sırada Yakacık’ta bir yazlığa gitmişlerdi. Bir çözüm buluncaya kadar bir süre onların odasında kalmıştım.

    Ara’nın annesi Verjin Hanım, evin içinde mevcudiyetini pek hissettirmezdi. Kimi ihtiyaçlarını görmek üzere Balıkpazarı’na alışverişe giderken “Bir şey istiyor musunuz?” diye sorduğu olurdu. Ara’nın “Şütte’den bızdık sosis al” gibi bir siparişinden ben de onun dilindeki bızdık sosisin küçük kokteyl sosisleri olduğunu öğrenmiştim sözgelişi. Ara, eline geçen parayı harcayıp bitirdiği zaman kredi bankası Verjin Hanım’dı. “Mami, benim param yok” demesi yeterdi. Madam Verjin biraz şikayetlense de bulup buluşturup eline liracıkları sıkıştırırdı. Bu yüzden Ara pek para sıkıntısı çekmezdi.

    Fırsat buldukça beraberce fotoğraflar çekmek üzere İstanbul’un kenar mahallelerini dolaşırdık. Zeyrek, Balat, ille de Kumkapı, vesaire… Fotoğraf avına çıkardık yani. Bir gün Ortaköy’deyiz. Tramvay caddesinden limana çıkan caddenin yan sokağının en başındaki eski bir ev yıkılıyor. Köşesinde minnacık zarif bir cumbası var. Belli ki yıkımdan sonra yerine bir apartman dikilecek. Yıkım faaliyetini çekmeye başladık. Yanımızda bir adam belirdi. Müteahhit filân olmalıydı. Bize “Niye çekiyorsunuz?” diye sordu. Ara, cumbayı gösterdi. Biraz da espri olsun diye “Onu çekiyoruz, eski eserdir, yıkılmaması gerek” dedi. Adam bizi belediye görevlisi mi zannetti, nedir, “Ben o cumbayı aynen yine yapacağım zaten” dedi. “Vallaha mı? “Vallaha!” “İyi öyleyse” deyip ayrıldık. İnanmayan bugün gidip baksın: Galiba sokağın adı Salhane sokağı olacak. Koskocaman apartmanın ikinci ya da üçüncü katında kelebek konmuş gibi minnacık bir cumbacık yapıştırılmış gibi duruyorhalen. Ara’nın espri olsun diye söylediği bir lafın eseridir o.

    image-30
    Dergideki ilk yıllar Hayat dergisinin ilk yıllarında Ara Güler (solda) ile Ozan Sağdıç (sağda), derginin çalışma ofisinde aynı kompozisyonla birbirlerini fotoğraflamışlardı.

    Arkadaşımız Gültekin Çizgen’in o zamanki eşi Engin (Özendes) ile birlikte çıkardıkları Yeni Fotoğraf dergisi sahrada çiçek yetiştirmek gibi müthiş bir cesaret işiydi. O günlerden hatıra bir fotoğraf… Düzenleme bana aitti ve benim Hasselblad’ımla çekilmişti, değerli bir anıdır. Ben elimde kitap, teorisyen rolündeyim, Mustafa Türkyılmaz hassas terazisiyle karanlık oda kimyageri, Gültekin şemsiyesiyle ışığı, Ara Güler dikkatle pozu ayarlayan ve Şemsi Güner deklanşöre basan adam.

    Aslında Ara’nın en büyük şansı, müthiş bir kadınla beraberliğidir: Perihan Kuturman. Şimdi Yunanistan Konsolosluğu olan Şişmanoğlu Konağı, bir zamanlar Amerikan Haberler Bürosu ve Amerikan Kütüphanesi idi. Orada çalışırdı. İngilizcesi mükemmel, zeki ve arı gibi çalışkan bir hanım. Ara’nın elindeki fotoğrafları alır, bazen tek bir fotoğrafa bir altyazı yazarak, bazen de bir grup fotoğrafı konu haline getirip röportaj olarak dünyanın en ünlü dergilerine postalardı.

    image-31
    Arkadaşımız Gültekin Çizgen’in o zamanki eşi Engin (Özendes) ile birlikte çıkardıkları Yeni Fotoğraf dergisi sahrada çiçek yetiştirmek gibi müthiş bir cesaret işiydi. O günlerden hatıra bir fotoğraf… Düzenleme bana aitti ve benim Hasselblad’ımla çekilmişti, değerli bir anıdır. Ben elimde kitap, teorisyen rolündeyim, Mustafa Türkyılmaz hassas terazisiyle karanlık oda kimyageri, Gültekin şemsiyesiyle ışığı, Ara Güler dikkatle pozu ayarlayan ve Şemsi Güner deklanşöre basan adam.

    Fotoğraflar güzel, hikayeler tatlı. Ara beyimiz Amerika’da Life’ın. Fransa’da Paris-Match’ın, Almanya’da Stern’in Türkiye temsilcisi oluvermez de ne olur? Birkaç dergide adı görülünce, uluslararası şöhret yolu sarmal halinde kendi kendini büyüten bir kariyere dönüşmeye başlamıştı zaten. Derken, ABD’in 200. kuruluş yıldönümü gelip çatıvermez mi? O tantanalı günlerde, ünlü Amerikalıların fotoğraflarından bir sergi Birleşik Devletleri yönetenlerin gururunu okşamaz mı? Perihan Hanım böyle bir işi kotarmakta hünerini göstermez mi? Bu tür bir projenin gerçekleştirilmesi gerçekten çok büyük ve onurlu bir işti. Evelallah Ara bu işten yüzünün akıyla çıktı. Ve tabii ününe ün katarak. O zaman ürettiğim bir söz vardı. Demiştim ki: “Ara Güler markasının ilk harfi Ara’dır, kalan kısmı Perihan Hanım’dır.” Gültekin Çizgen bu lafı pek beğendi, hâlâ kullanır durur.

    image-32
    Türk fotoğrafçılığının unutulmazları Bir zamanlar Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonlara Türk fotoğraf sanatını temsil eden bu dörtlü davet edilirdi. Mustafa Türkyılmaz, Sami Güner, Ara Güler, Ozan Sağdıç.

    Bir ara Dacat Bey’in apartmanında çatı katı boşalmıştı. Babası rahatça çalışsın diye oğluna vermişti. İlk halinde arka tarafa bakan, bir metre eninde üç metre boyunda odacık gibi bir boşluk vardı. Portatif karyolamı oraya yerleştirdim, üzerine şiltemi serdim. Yatağa kapıdan ayak ucundan balıklama girilebiliyordu. Sekiz-dokuz ay Ara’nın misafir arkadaşı olarak orasını mekân edindim.

    Bu çatı katında büyücek bir oda vardı. İlk iş olarak orasını karanlık oda yapmaya karar vermiştik. Dergideki karanlık odanın bir benzerini yapacaktık. Duvarlar toz tutmasın ve kesin karanlık sağlansın diye siyaha yakın bir renkte yağlı boya ile boyanacaktı. Ama önce duvarların sıvasını kazımak ve alçılayarak düzgün yüzeyler elde etmek işi vardı. Balıkpazarı sokağının en dibinde bir nalbur vardı. Ondan iki spatül ve kalın zımpara kağıtları aldık. O bir yandan ben bir yandan işe daldık. Bir saate yakın kesintisiz çalıştık. Ölesiye yorulmuş ve tonla kireç tozu yutmuştuk. Nefes nefese olduğumuz yere çöküp kalmıştık. Birbirimizin yüzümüze baktık, suratlarımız un çuvalına girip çıkmış gibi bembeyaz olmuştu. Gülme krizine tutulduk. Ara, “Ulan, bu bizim yiyebileceğiz bir b.. değil” dedi. “Hadi o zaman” dedim, “bir usta çağıralım”.

    image-33
    Fotoğraf sohbetleri Ara Güler ile Ozan Sağdıç, bir sergide Sağdıç’ın besteci Ferit Alnar fotoğrafı üzerine konuşuyorlar.

    Karanlık oda çok güzel oldu. Kodachrom filmin banyosu yurtdışında yapılıyordu. Hem külfetli hem de pahalıydı. Ektachrome o yıllarda bir yenilikti. “Kit” halindeki hazır banyolar ile ilk Ektachrom’larımızı orada kendimiz banyo ediyorduk. Ara, Leica Focomat 2C bir agrandizör edinmişti. Mükemmel baskılar yapabiliyorduk. O çatı katının iki katlı olarak genişletilmesi çok daha sonralarına ait bir olaydır.

    Ara nüktedan bir adamdı. İyi bir öykü kurucuydu. Başından geçen bir olayı anlatırken beğenilen bir yer olursa, bir dahaki anlatışında o noktayı biraz abartarak anlatırdı. Bir gün o, Perihan Hanım ve ben birlikte oturuyorduk. Başından geçen bir olayı anlatıyordu. İki-üç cümleden birinde “Ölüyordum ulan” demekteydi. Perihan Hanım “Amaan Ozan” dedi, “bilmez misin, Ara İstiklâl Caddesi’nden bir geçse üç kere ölüm tehlikesi atlatır”. Ara da “Ne yani” dedi, “İstiklâl caddesinde ölüm tehlikesi yok mu? Başına tabela ya da kiremit düşer ölürsün, tramvay altında kalır ölürsün ulan, ne bileyim…”

    Şemsi Güner Hayat‘ın illüstasyon ve başlık ressamı idi. İkimizden özenip fotoğrafa başladı. Ve çok çok iyi bir fotoğrafçı oldu. O da bir başka matrak adamdı. Ara’nın abartıcılığı üzerine müthiş fanteziler kurar, öyküler uydururdu. Bunları Ara’nın da birlikte olduğu sohbetlerde ortaya dökerdi. Ara bunlara hiç kızmazdı, birlikte gülüşürdük.

    image-19
    Yılların ardından Bursa Foto-Fest’te Ara Güler, yıllar sonra yine Ozan Sağdıç’ın objektifindeydi.

    Ben Ankara’ya taşındıktan sonra da ikide bir İstanbul’a gelirdim. Muhabbet berdevam. O Ankara’ya geldiğinde ya beni ya da Fikret Otyam’ı arardı. Ara’nın ilk sergisi, üçlü bir sergi idi. Diğer iki ortağından biri bendim, biri de Fikret Otyam’dı. “Üç fotoğrafçıdan Türkiye” adıyla Paris’te Ara Güler, Roma’da Fikret Otyam, Viyana’da da ben başlarında bulunmuştuk. Bu aynı zamanda Türk devletinin fotoğrafçılık adına dış dünyaya açılan ilk girişimi, ilk penceresiydi.

    Üç Horon kilisesindeki veda töreninde Episkopos Sahak Maşalyan, Ara’yı çok güzel betimleyen bir konuşma yaptı. İşin özeti Ara hem Ermeniydi hem Türk; hem Hıristiyandı hem Müslüman; hem has bir İstanbulluydu, hem dünya vatandaşı. Yerelden çıkıp evrensel olmayı başarabilmişti. Hayırlı işler yaptığına göre inançlıydı da.

    Son olarak diyeceğim şu: Onu alçakgönüllü diye tanımlamak pek doğru olmaz. Aksine kendisini ve değerini bilen, yüce gönüllü biriydi demek daha doğru olur. Herkes konuşurken “Anlatabildim mi?” diye karşısındakinden tasdik beklerken, o sürekli “Anladın mı?” diye sorardı. Bizim dostluğumuzda anlatılacak daha çok şey var, çoğu torbada kaldı. Ben burada kesip, okuyucularıma can dostum Ara gibi, “Anladın mı?” demeyeceğim, anlatabildim mi bilmem?

  • Gönülleri, kendilerinden de zengin olanlar…

    Gönülleri, kendilerinden de zengin olanlar…

    Cumhuriyet tarihinin önde gelen sanayici aileleri, ülke ekonomisine yaptıkları ciddi katkının yanısıra, kültür ve sanat alanındaki büyük yatırımlarıyla da öncü oldular. Rahmetli Vehbi Koç, Sakıp Sabancı ve Nejat Eczacıbaşı’nın bu girişimlerinin ilk yıllarına, yazarımız Ozan Sağdıç da kamerasıyla tanıklık etmişti. Türk iş dünyasının üç büyüğü ile ilgili fotografik hatıralar…

    Fotoğraflarını çekme onuruna sahip olduğum, bu nedenle de yüz yüze tanışma olanağına kavuştuğum az sayıdaki işadamından söz açmak istiyorum.  Onlar ki, yaşadıkları süreç içinde köklü aile şirketleri kurarak ülke ekonomisine kalıcı etkileri olmuş, iş dünyamızda efsanevi birer yıldız gibi yer etmiş ve arkalarında kalıcı izler bırakmış kişilerdir. Onların iş terbiyeleri yanında, topluma yararlı iyi insan yetişmesine yönelik eğitim, kültür ve sanat alanlarındaki kurum ve kuruluşlara öncülük etmeleri de unutulmaz.

    Yaş mı, zenginlik mi, yaygın şöhret mi? Hangi sıralama olursa olsun işadamlarımız kafilesinin en başında -herkes kabul edecektir ki- Vehbi Koç gelmektedir. O gerçek bir duayendir. 1960’ta Ankaralı olduğum o ilk zamanlar, dergimizin Ankara Bürosu, Karaoğlan Çarşısı denilen bölgedeydi. Eski Ankara’nın Ulus, Kale ve Hamamönü üçgenindeki sokakları dolaşırken, Vehbi Bey’in iş hayatındaki ilk günlerini canlandırabilirdiniz.

    Onunla ilk kez yüz yüze gelişimiz, Ankara’nın o zamanlar en yüksek binası olan ve bu yüzden “gökdelen” diye adlandırılan Kızılay’daki Emek Han’ın çatısındaki bir resepsiyondaydı. Aklımda çok canlı bir anı olarak yer etmiş. Ünlü şarkıcı Behiye Aksoy şöhret merdiveninin ilk basamaklarındaydı. Kendisini Vehbi Koç’la tanıştırdıkları zaman Behiye Hanım kendisine “Biz İstanbul’a hep sizin otobüslerinizle gidip geliyoruz” demişti. Vehbi Bey de gülerek “Bizim birçok şeyimiz var hanımefendi ama otobüs şirketimiz yok. Her koç bir olmaz” diye yanıtlamıştı.

    Ankaralı gazeteci arkadaşlarımdan Bekir Çiftçi’nin Koç ailesi ile bir yakınlığı vardı. Kendisi bir reklam ve tanıtım ajansı kurunca, ilk işlerinden biri Koç Holding’in tanıtım broşürlerini hazırlamak olmuştu. Holdingin genel merkezinden başlayarak, bağlı kuruluşlarındaki bütün faaliyetlerini fotoğraflamak işi de bana düşmüştü.

    Genel Müdürlük merkezi o zaman İstanbul- Fındıklı’da, orta karar bir binadaydı. Binaya girince ve odadan odaya dolaştıkça göze çarpan ilk şey her elektrik düğmesinin altında bir A4 boyutunda, bazen de onun yarısı kadar bir kâğıttaki “Odayı terk ederken ışıkları söndür” ihtarıydı. Bu baş patronun tutumluluk konusundaki hassasiyetini göstermekteydi.

    Rahmi Bey

    Vehbi Koç’un tek oğlu Rahmi Koç, yakışıklı, genç ve neşeli bir kişilikti. Fındıklı’daki genel müdürlükte büyükçe bir odası, odasında da zengin bir kütüphanesi vardı.

    Önce belli başlı bazı yöneticilerin, genel müdürlerin masabaşı fotoğraflarını çektim. Her birinin odasında bir süre oyalandım. Kendileriyle bir süre sohbet ettim. Amacım Vehbi Koç’u, ailesi fertlerini ve holdingin yapısını daha iyi tanıyabilmek, kavrayabilmekti.

    Sıra Vehbi Koç’un her biri holding bünyesinde bir görevi olan çocuklarının fotoğraflanmasına gelmişti. Vehbi Bey’in dört çocuğundan en büyüğü olan Semahat Arsel’i daha önce Abu-Dhabi’de ve Dubai’de düzenlenen bir Türk haftası dolayısıyla oradaki elçilik rezidansında daha önce tanımıştım ve hatta birkaç fotoğrafını da çekmiştim.

    Rahmi Koç’un içinde değerli kitaplarla dolu zengin bir kütüphanesi vardı. Kendisi de hayli genç ve oldukça yakışıklı olduğu bir çağdaydı. Ayrıca neşesi yerinde bir insandı. Onun da ofisinin her köşesinde bol bol fotoğraflarını çektim.

    Bu çalışmaları sabah saatlerinde yapmıştık. Vehbi Koç merkeze öğleden sonra gelmiş olmalı. Beni onun yanına kızı Suna Kıraç götürdü. Takdim ederken de “Baba” dedi, “fotoğrafçımız Ankara’dan özel olarak geldi” dedi. Vehbi Bey dudağını ısırır gibi yaptı ve bir hayret işareti ile “Vay be!” dedi; sonra da “Amma mesarif ha!” diye ekledi.

    Koç Ailesi Vehbi Koç’un kızları küçükten büyüğe, Sevgi Gönül (solda), Suna Kıraç (ortada) ve Semahat Arsel (sağda).

    “Hele otur biraz, bi nefeslen” deyip bana masasının önündeki koltuklardan birini gösterdi. Oturduğum yerden sessizce onu izlemeye başlamıştım. Masasındaki sümenin üzerinde bir reçete, bir ilaç kutusu, bir miktar da para vardı. Önce reçeteyi okumaya çalıştı. Sonra kutuyu eline aldı, reçetedeki ilacın aynısı mı diye kontrol etti sanırım. Sonra fiyat etiketine baktı. Eczanenin makbuzuyla karşılaştırdı. Kağıt paraları sayıp, dikkatlice cüzdanına yerleştirdi. Sonra metal paraları da sayıp, onları da at nalı biçimindeki bozuk para çantasına koydu. Bütün bunları büyük bir dikkat ve itina ile gerçekleştirdikten sonra bana döndü. “Evet delikanlı, şimdi ne istiyorsan onu yapalım” dedi.

    Birkaç masabaşı fotoğrafı çektim. Daha serbest fotoğrafları da kâh onu konuşturarak, kâh ben bir şeyler anlatarak bir söyleşi havasında çektim. Konuşma sırasında bana biraz daha ısınmıştı. Yaşımı, fotoğrafçılık deneyimimi sordu. Kendi hayatından örnekler verdi. Henry Ford’dan söz etti. Onunla ilk tanışmasında Ford ona “Ben ona buna öğüt veren bir tip değilim. Ama seni sevdim. Başarılı bir ticaret adamı olacağına inandım. Sana üç öğüt vereyim. Bir: Allah’a inanacaksın. İki: Düzgün bir aile hayatın olacak. Üç: Çok çalışacaksın”. Vehbi Bey Ford’un bu nasihatlerini hayatının ana düsturu yapmış.

    Vehbi Koç

    Yönetim kurulunun toplantı saati gelip çatmıştı. O salona geçtik. Hafif ovalimsi bir masanın etrafında kurul üyeleri yerlerini almışlardı. Vehbi Koç da başkan olarak en baştaki koltuktaki yerine gelip oturmuştu. Masanın fotoğrafı normal göz seviyesinden çekilecek olsa, insanların yüzleri birbirini kapatacaktı. Üstelik en yakındakilerin görüntüleri aşırı büyüklükte ve sırtlarından alınmış olacaktı. Fotoğrafın biraz uzaktan ve yüksekçe bir seviyeden çekilmesi gerekiyordu. Arkamdaki duvar boyunca bir sıra sandalye dizilmişti. Bu salondaki bütün sandalyeler klasik üsluptaydı. Oturulacak yerleri çok ince zarif desenli ipekli bir kumaşla kaplanmıştı. Ben oldum olası bağcıksız makosen tipi ayakkabı giyerim. Onları çıkarmam gerektiğinde terlik çıkarırım. Bir anda bir sandalyenin üzerine fırlayıp çıktım.

    Aynı anda Vehbi Bey de heyecanla yerinden fırladı; “İyi sandalye o be, iyi sandalye” diye haykırdı. Ben de “Farkındayım Vehbi Bey, merak etmeyin çoraplarım temiz” deyip tek ayağımı kaldırıp pabuçsuz olduğunu gösterdim. Sakinleşip yerine oturdu.

    Vehbi Bey

    Vehbi Koç, fotoğrafında da düzenli, sade, sakin karakterini göstermişti.

    Koç Ailesi’ni fotoğraflarken, bana anlatılan hoş anekdotlardan aklımda kalan birkaçını aktarayım. Bunların çoğu Vehbi Bey’in tutumluluğu üzerineydi.

    Malûm, İstanbul’daki Divan Oteli, Koç’a aittir. O zamanlar çok yeniydi. Bir yenilik olarak girişine bir döner kapı yerleştirilmişti. Bazı toplantıları orada yaparlarmış. Genel müdürlerden biri “Bu kapı bostan dolabına benziyor. Bana öyle geliyor ki Vehbi Bey bunun ucuna boru bağlamıştır. İttirdikçe bize kuyudan depoya su çektiriyordur” demiş.

    O zamanlar boyacılar 25, bilemedin 50 kuruşa ayakkabı boyarlardı. Vehbi Bey genel müdürlüğün önündeki boyacıya ayakkabılarını boyattırmış ve 25 kuruş vermiş. Boyacı ona “Bu ne Vehbi Bey” demiş, “Rahmi Bey bile bana bir lira veriyor”. Vehbi Bey’in buna yanıtı şöyle olmuş: “O verir, Vehbi Koç’un oğludur verir; ben kimin oğluyum?”

    Şimdi de Sakıp Sabancı’dan sözedelim. Onunla farklı mekânlarda dört-beş kez karşılaşmıştık. En önemlisi 4. Levent’teki Sabancı Holding binasının çatı katında olanıydı. Basın dünyasında en iyi anlaştığım arkadaş Mete Akyol’du. Birlikte kotardığımız pek çok iş olmuştu. Asıl örneği Reader’s Digest olan, 1950’li yıllarda Nebioğlu Yayınevi tarafından yayımlanan Bütün Dünya dergisini yeniden çıkarmak istiyordu. Bana bu işi birlikte yapmamızı önermişti. Nitekim ilk 12 sayıyı birlikte hazırlamıştık. Sakıp Sabancı’nın kardeşlerinden Şevket Sabancı, Mete Akyol ile Mersin’de Talas Koleji’nden sınıf arkadaşı imişler. Tasarlanan dergi günyüzüne çıkınca, Sabancılar Mete Akyol’a bir cemile olarak holding binasının çatı katında basın mensuplarına ve bir davetliler grubuna tanıtım toplantısı düzenlemişler. O etkinliğe derginin bir bakıma Ankara temsilcisi konumunda olduğum ben de katılmıştım.

    Sakıp Sabancı ve Çetin Altan sohbeti Sakıp Sabancı ve Çetin Altan Bütün Dünya dergisinin tanıtım toplantısında bir araya gelmiş, koyu bir sohbete tutuşmuşlardı.

    Davetliler arasında Çetin Altan da vardı. Kalabalıkta çeşitli gruplaşmalar oluşmaya başlayınca, çekildikleri köşede en koyu sohbet Sakıp Sabancı ile Çetin Abi arasında oluşmuştu. Ben de tam karşılarındaydım. İkisi de birbirlerinden bir şekilde bilgi almaya çalışıyorlardı. Sakıp Ağa, Çetin Abi’ye karşı son derece saygılı davranıyordu.

    Daha sonra arşivim için Sakıp Bey’in portrelerini çekmek için girişimde bulundum. Kat girişinde Sabancı ailesinin büyüğü Hacı Ömer ile eşinin etrafını çevrelemiş 6 evlâdını da topluca temsil eden bir büyük bir tablo vardı. Sakıp Ağa’nın geçmişi ile bağını temsil eden özelliği dolayısıyla, onun önünde çeşitli pozlarda fotoğraflarını çektim. Sempatik tavırlarıyla dikkati çeken Sabancı’nın, hani popüler sanatçılar için söylenen ‘sahne sempati’sine sahip bir karakteri vardı. Halkla ilişkiler konusunda olağanüstü bir yetenek sahibiydi. Poz vermede de üstün başarı sergiliyordu.

    Sakıp Ağa

    Sabancı Holding’in yönetim kurulu başkanı Sakıp Sabancı, babası Hacı Ömer Bey, annesi Sadıka Hanım ve diğer beş kardeşinin yer aldığı fotoğrafın önünde Ozan Sağdıç’a poz vermişti. Vehbi Koç’un da Sakıp Sabancı’nın da karakterleri fotoğraflarda belirmişti.

    Üçüncü kahramanımız sayın Nejat Eczacıbaşı. 1. İstanbul Festivali ile ilgili anılarımı naklederken bir nebze değindiğim için, tekrara düşmemek adına ondan fazla söz etmeyeceğim. Ancak kesinikle gözardı edilemez.

    Aileden ilk tanıştığım kişi, Kabataş Lisesi’nde okurken Babıali merakım dolayısıyla Şakir Eczacıbaşı olmuştu. Şakir Bey o zamanlar Tunç Yalman ile birlikte Vatan gazetesinin sanat sayfasını hazırlamaktaydı. Daha sonra Şakir Bey’in fotoğraf meraklısı olmasından dolayı sıkı dostlardan sayılmıştık.

    Nejat F. Eczacıbaşı ile tanışıklığımızın başlangıcı Ankara’da ORAN Yapı Endüstri Merkezi’nde olmuştu. İş başında çok ciddi, ancak onun dışında çok neşeli, cana yakın bir insan tanımıştık. Gel zaman git zaman 1981 yılını bulduk. O yıla kadar turizm sezonunun açılışı Ankara’da, ilgili bakan tarafından yapılırdı. O yıl, bunu turizm bölgelerinde yapalım demişler. Kenan Evren’in de darbeci devlet başkanlığından cumhurbaşkanlığına geçiş yılı. Açılış Kapadokya’da yapılacak, sonra davetliler uçakla Antalya’ya taşınacaktı. Grubumuz Antalya’ya intikal etti, Kemer civarında bir tesise yerleştik. Sayın Eczacıbaşı da bizimle beraber. Antalya’nın ünlü “kadı kaçıran yağmurları” varmış, bir başladı mı hiç durmazmış. Biz beldeye ayak basar basmaz bir yağmur başladı, dinmek bilmiyor. Tam üç gün boyunca yerleştiğimiz turistik tesisin gazinosunda hapis hayatı yaşadık. Nasıl vakit geçireceğiz? Elbette sohbetle.

    Eczacıbaşı Holding’in yöneticisi, kimya doktoru Nejat Eczacıbaşı.

    Nejat Bey, yayınlanmış Eczacıbaşı ajandalarından beni az çok tanımıştı. Doğal olarak aramızda tatlı bir sohbet ortamı oluşmuştu. Ben o sıralarda Ömer Hayyam’ın rubailerinin manzum çevirilerini gerçekleştirmekle meşguldüm. Kendisine o çalışmamdan örnekler okuduğum zaman olağanüstü bir ilgi gösterdi. Her dörtlüğü okuduğumda bir kahkaha patlatıyordu. Bana “Söz ver, bu kitap çıkar çıkmaz bana bir tane göndereceksin” dedi, Ne yazık ki, benim çalışmam biraz uzun sürdü, bittikten sonra da yayımcı bulmak zaman aldı. O dörtlükleri içeren Bir Islak Ateş isimli kitabım yayınlandığında o artık ebediyete intikal etmişti.

    Nejat Eczacıbaşı’nın bıraktığı yerden oğlu Bülent Eczacıbaşı, daha sessiz ve derinden ama büyük bir başarıyla işleri yürütüyor. Onda babasının coşkulu hali görülmüyor; ama nazik ve düşünceli halleri ayni asaletin ipuçlarını veriyor. Onun ilk fotoğrafını kendi evindeki masa başında çekmiştim. Sonraki karşılaşmalarımız hep İKSV ve İstanbul Modern faaliyetleri dolayısıyla olmuştu. Bunlardan ayrı olarak iftiharla söylemeliyim ki iki etkinlik benim için düzenlenmişti. Birisi 40. yıl dolayısıyla birinci festivalde çektiğim fotoğraflardan oluşan bir albümdü. Diğeri ise Şakir Eczacıbaşı’nın vefatı üzerine devam ettirilen “Türk Fotoğrafçıları dizisi” dolayısıyla olmuştu. Serinin birinci kitabı doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kitabıydı. İkinci kitap, önlenemez şöhreti dolayısıyla Ara Güler kitabı idi. Serinin üçüncü kitabı olarak fakirin kitabını yayınlamayı düşünmüşler. Her iki kitabımın tanıtım toplantıları Şişhane’deki İKSV genel merkezinin çatısında yapılmıştı.

    Eczacıbaşı ailesinin varisi Nejat Bey’in bıraktığı yerden devam eden Bülent Eczacıbaşı, özellikle kültür ve sanat alanında, artık gelenekselleşmiş organizasyonlara imza attı.

    Gelelim, fotoğraflarını çekip arşivimize eklediğimiz bu şahıslara duyduğumuz hayranlığın nedenine. Bunlar orta halli bir yaşamdan işlerini büyüterek zenginleşmiş kişilerdi. Ancak yatırım sağlayan zenginliklerinin bir bölümünü ülkemize ve halkımıza yararlı kurum ve kuruluşlar haline dönüştürmüşlerdi. Örneğin ben Ankara’ya gelir gelmez ilk yaptığım röportajlardan biri Cebeci’de A.Ü. Tıp Fakültesi’ne bağlı Göz Bankası ile ilgiliydi. Merkez Vehbi Koç’un bağışıyla kurulmuştu. Tek kuruşun hesabını yapan Vehbi Koç’un bu iş için zamanın değerli parasıyla 1 milyon lira bağışta bulunması muhteşem bir şeydi.

    Çoğuna Vehbi Koç’un bizzat hayat verdiği ve onun çizgisini izleyen Koç topluluğunun, gelecek kuşakların eğitimli, donanımlı aydın insanlar olarak yetişmesini sağlamak üzere her yıl binlerce ve binlerce öğrenciye kucak açan öğrenci yurtları… Giderek üniversiteleşmeye ulaşmış disiplinli bir eğitim politikası. Bursları, bağlı kültür kurumları… Örneğin Üniversiteye bağlı Vehbi Bey’in bağ evindeki “Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi VEKAM”, Başkent’e adair her türlü bilginin toplandığı çok yararlı bir kurum.

    Vehbi Bey sağlığında Sadberk Hanım Müzesi’ni kendisi açmıştı. Yeni yeni projeler sürüp gelmekte. Şimdi yeni bir sanat odağı olmaya aday Dolapdere’de yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı çağdaş sanat müzelerinden biri olmaya aday evrensel boyutta muazzam bir bina yükselmekte. İstanbul’da Haliç’teki, Ankara’da Çengelhan ve Safranhan’daki Rahmi Koç endüstri müzeleri benzersiz örnekler. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait Pera Müzesi apayrı bir değer. Örnekler saymakla bitmiyor.

    Diğer yandan Sakıp Sabancı ve ailesi fertlerinin şirketlerinde durum farklı mı? Onların da vakıfları, üniversiteleri, yurtları, bursları var. Çağdaş bir galerinin eklenmesiyle Sabancı Hat ve Resim Müzesi 1981’den itibaren hizmet vermekte. Bu müze içinde barındırdığı kalıcı eserler yanında asıl dünyanın çeşitli merkezlerinden getirdiği çok önemli koleksiyonları sergilemesiyle ününü pekiştirmede. Sabancılar şu anda çok daha görkemli bir müzenin inşaıyla ilgilenmekteler.

    Hacı Ömer Sabancı Vakfı tiyatro festivali, müzik festivali yapar, çocuk tiyatrosu vardır. Kısa film ve halk dansları yarışmalarına destek sağlar. Sanat ve spor dallarında ödüller verir. Ayrıca arkeoloji alanında birçok kazıya destek olur. Sabancı ailesinin İzmir, Adana ve Malatya gibi illerde kültür merkezleri mevcut. Sabancı Kardeşler “Bu vatandan kazandıklarını, bu vatanın insanları hayrına harcamak” ülkülerini hem bir söylem hem bir eylem haline getirmişler.

    Eczacıbaşı ailesine gelince… Onların faaliyet alanı içinde olan ve 1971’de Bülent Eczacıbaşı öncülüğünde kurulan İKSV’nin (İstanbul Kültür ve Sanat vakfı) faaliyetleri bile tek başına yeter de artar. Bu faaliyetler düzenli festivallar halinde klasik müzik, caz ve tiyatro festivallerini kapsar. İstanbul Modern Müzesi, Eczacıbaşı Holding’in güzel sanatlar alanında bir diğer büyük hizmeti. Yeni binasında daha geniş hizmet vereceği kuşkusuz.

    Günümüzde ülkemizde kazandıkları parayı yine ülkemiz insanlarına hayırla vakfeden başka kişi ve kuruluşlar da vardır kuşkusuz. Ben bu üç örneği, zaman bakımından öncül örnekler oldukları kadar, yakın temas sağlamış olmaklığım yüzünden ele alabildim. Sayılarının artması dileğiyle…