Yazar: Ozan Sağdıç

  • Yurtdışına çıkmak mı? O kadar kolay değil!

    Yurtdışına çıkmak mı? O kadar kolay değil!

    60’lı yıllarda pasaport almak da, yurtdışına gitmek de özellikle bürokratik işlemler dolayısıyla epey zordu. Ozan Sağdıç gazeteci olmasına rağmen yaşadığı engelleri ve sonrasında Avrupa ve Asya yolculuklarında iz bırakan anıları-kareleri anlatıyor.

    Seyahat deyince hemen olmuyor. Özellikle yurtdışına yapılan yolculuklar şu anda oldukça kolay yapılabiliyorsa da, bir zamanlar bir yığın kısıtlamalar, formaliteler yüzünden engelli koşuya benzerdi. Pasaport almak bir dertti; yanınızda sınırlandırılmış bir miktarda dövize izin veriliyordu. Fazlasını yakalarlarsa bu çok büyük bir suçtu. Ben Basın Kartı sahibi olduktan sonra oldukça kolay seyahatler yapabildim ama komik sayılabilecek bürokrasi engelleri olmuştu. Bunlardan birini ibretlik bir anı olarak anlatmak isterim:

    1960’lı yıllardı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, gazeteci ailelerine özel bir Avrupa gezisi düzenlemiş. Fırsatı değerlendirelim dedik. Eşimle birlikte bu geziye katılmaya karar verdik. 

    Yurtdışına çıkmak mı-4
    Bir bürokrasi macerasının mutlu sonu
    Ozan Sağdıç, 1960’larda binbir zahmetle aştıkları engellerden sonra nihayet pasaport çıkarmayı başardığı eşiyle birlikte Paris’teki Versailles Sarayı’nın bahçesinde…

    Benim daha önce yurtdışına çıkmışlığım olduğu için pasaportum vardı. Eşimi de pasaporta işletmek üzere, onun iki vesikalık fotoğrafı ve kendi pasaportumla Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Pasaport işlemleri görülen dairede, başvuru yerlerini sıra halinde gişeler şeklinde düzenlemişler. Onlardan birisine yanaştım ve delikten elimdekileri uzatıp camın arkasındaki memura ne istediğimi söyledim. Üstünkörü baktıktan sonra, eşimin ne iş yaptığını sordu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda (CSO) çalıştığını söyledim. Elindekiler geri uzattı. “Dairesinden kağıt getirmeniz gerek” dedi.

    Bürokrasi bu; nedeni, niçini sorulmaz, denileni yapacaksınız. Bu iş sorun olmaz rahatlığı içinde geri döndüm. Ertesi sabah CSO’nun yeni binasına gittik. Olanı anlattım. “Nasıl bir kağıt yazılacaksa yazıverin de götüreyim” dedim. Müdür Mükerem Bey mahçup bir bir tavır takındı, “Ama şekerim, bu kağıdı biz veremiyoruz” dedi; “bağlı bulunduğumuz Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nden alacaksın” deyip kendi açısından konuyu kapattı. 

    Genel Müdürlük Yenişehir’de. Oraya gidinceye kadar daireler öğle tatiline girmişti. Ben de yemeğimi yemek üzere Cebeci’deki evime yöneldim. Git gel, bir hayli vakit geçti. Neyse, genel müdür de yabancımız değil; Mehmet Özel. Pratik adamdır; sorunumuzu hemen çözer güven duygusuyla onunla görüşmeye gittiğimde ilgi gösterdi, nasıl yardımcı olabileceğini sordu. “Basit bir yurtdışına çıkış izin belgesi işi” dedim ve durumu olduğu gibi anlattım. Birden ciddileşti. “Hiç de sandığın gibi basit bir iş değil” dedi; “Bakanlığın genelgesi var. Kendi bildiğimize göre böyle bir belgeyi biz veremiyoruz. Bize bir dilekçe vereceksin, biz onu bir yazı ekinde müsteşarlığa göndereceğiz. İzin belgesi müsteşarlıktan çıkacak, bize gönderecek. Sana vermemiz mümkün olacak. Bu da haliyle bir zaman alıyor. Ne vakit geleceği, olumlu olup olamayacağı da belli değil. Bak, viyolacı Ruşen Güneş burs kazanmış, Londra’ya gidecek. Haftalardır bekliyor çocuk”. 

    Yurtdışına çıkmak mı-3
    Pasaport peşinde 1960’ın sıkıyönetim alışkanlıkları devam ederken, yurtdışına çıkmak için basit bir belge almak için bin dereden su getiriliyordu. Bu yıllarda Emniyet Müdürlüğü Pasaport Dairesi’nin kapısında bekleyen yalnızca Ozan Sağdıç değildi.

    Eyvah! Bizim gezi otobüsümüzü İtalya’ya taşıyacak feribot bir hafta sonra İzmir’den hareket edecek. Mehmet Özel bana bir çözüm yolu önerdi: “Müsteşar Mehmet Önder Bey senin yabancın değil. Bence sen doğrudan ona git, durumunu anlat. Belki o bir kolaylık sağlar” dedi. Mehmet Önder’i Konya Mevlâna Müzesi müdürlüğünden beri tanırdım. Ondan da oldukça yakınlık görmüştüm. O zamanlar henüz Kültür Bakanlığı kurulmamıştı sanırım. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı. Mehmet Önder de bir hayli terfi etmiş, Bakanlığın müsteşarı olmuştu.

    Ertesi sabah onu ziyarete gittim. Mehmet Bey beni masasının önündeki iki koltuktan birine davet etti, oturttu. Benim zamanın dar, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Oysa müsteşar bey kibarlığı elden bırakmadan konuyu saptırıyor, binbir dereden su getiriyor, arada bir kem-küm ediyor. Bu arada yardımcısı olan genç bir arkadaş onun arkasında bir yere geçmiş, bana kaş-göz ediyordu. Tuhaf pandomimden anladığım kadarıyla, bana “sus, devam etme, ben sana anlatırım” gibi bir şeyler demek istiyordu.

    Yurtdışına çıkmak mı-2
    Kamerayla devr-i alem Londra’nın en eğlenceli yerlerinde Hyde Park Speakers’ Corner’da İsa olduğunu iddaa eden bir konuşmacı, onu meczuplukla itham eden dinleyiciyle tartışıyor (üstte). Bir başka insan manzarası, Türkmen bir ailenin yaşadığı evden (altta).
    Yurtdışına çıkmak mı-1

    Diyalogun bu şekilde devam edemeyeceğini anladığım için izin isteyip ayrıldım. Genç arkadaş da geçirmek üzere benimle birlikte makam odasından çıkmıştı. Koridorda “Görmüyor musun abi, adamcağız bir türlü söyleyemiyor” dedi ve durumu şu şekilde açıkladı: “Burası da kendiliğinden izin veremiyor. İstekler Millî İstihbarat’a soruluyor. Onlar inceleme yapıyorlar. Uygun görürlerse izin çıkıyor”. Daha sonra, “her ihtimale karşı ben bunu işleme koyayım” deyip elimdeki dilekçeyi aldı. Anlaşılıyor ki, 1960’tan sonra epey bir zaman geçmişti ama sıkıyönetim alışkanlıklarından kurtulmak hȃlâ mümkün olamamıştı.

     Uzatmayalım; sakince eve gittim, o gece rahat bir uyku uyudum. Daha sonraki gün Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Daha önce başvurduğumdan farklı başka bir gişeye yanaştım. “Eşimin pasaportuma işlenmesini istiyorum” dedim. O memur da “Eşiniz ne iş yapıyor?” diye sordu. Bu defa “evkadını” dedim. Memur “peki” dedi, elimdekileri aldı. Bir harç yatırılması gerekiyormuş, vezneye onu da yatırdım. Elime makbuz gibi bir şey verdiler. “Yarın gelip pasaportunuzu alın” dediler. Ertesi gün gidip pasaportu aldım!

    Böylelikle eşimle birlikte Avrupa gezisine çıktık. İzmir’e gidiş-gelişler dahil 1 aya yakın bir süre Ankara’dan ayrı kalmıştık. Dönüşümüzden itibaren de en az bir o kadar daha fazla zaman geçmişti. Yaz olduğu için CSO zaten tatildeydi. İdareden telefonla aramışlar. “Sizi ilgilendiren bir evrak geldi” diyorlardı. Evrakta ne yazdığını sorduk. “Orkestra üyelerinizden Olcay Sağdıç’ın yurtdışına çıkmasında bir sakınca olmadığı görülmüştür” yazıyormuş. “Teşekkür ederiz, bunu biz de biliyorduk zaten” dedim.

    ***

    Bu seyahat, benim yurtdışına ikinci çıkışımdı. Daha önceki ilk çıkışım bir sergim dolayısıyla doğrudan Viyana’ya olmuştu. Atalarımızın iki kez kuşatıp da alamadığı bu kenti içerden fetheder gibi, 15 gün süreyle sokak sokak, park park, daha da önemlisi müze müze tanıma fırsatı bulmuştum. Bol bol şnitzel ve piliç çevirme yiyerek. Dondurmasına ve kremalı pastalarına da hiç diyecek yoktu doğrusu. Viyana’ya müziğin başkenti denir; onun da hakkını verdim. Viyana Filarmoni’yi kendi salonunda dinledim. İki kez operaya gittim. İzlediğim başyapıtlardan birisi en klasik eserlerden Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” idi. İkinci başeser ise Alban Berg’in “Wozzeck” operası. Bunların kreması ise Volksoper’de izlediğim Franz Lehar’ın “Şen Dul” opereti oldu. 

    Bu geziler ilk oldukları için belleğimizde iyice yer etmişler. Sonraları pek çok yurtdışı deneyimlerim oldu tabii. Bunların bir bölümü bir sergi veya bir gösteri dolayısıyla olsa da, daha çoğu benim bir çeşit eğitim gibi düşündüğüm, bana kültür birikimi sağlayan gezilerdi. Bunların hareket noktaları fuarlardı. Bahçecilik fuarları, Frankfurt’ta kitap fuarları, Köln’deki Photokina’lar yani fotoğrafçılık ve sinema endüstrisi ile ilgili fuarlar ve daha niceleri… 

    Yurtdışına çıkmak mı-5
    Keçili aile Kuzey Kafkasya’da uzanıp giden bir dekovil hattı üzerinde kızıyla birlikte keçilerine çobanlık eden genç bir kadın…

    Fuarlarda, özellikle onların birer yan etkinliği olan sanatsal gösterilerden de çok şey öğrendim. Bulunduğum her kentte gönlüme yatkın bir opera temsili, bir konser, hiç olmadı bir revü gösterisine rastlama şansım oluyordu.

    Daima son noktası Londra olan bir uçak bileti satın alıyordum. Uğrak istasyonlarım Köln-Bonn, Frankfurt, Paris, Roma gibi merkezler oluyordu genellikle. Londra’da British Museum’u defalarca gezdim. Royal Albert Hall’de binlerce kişiyle ayakta konserler dinledim. Pazar günleri Hyde Park’ta Speakers Corner’daki hatipleri ve onların dinleyicilerle atışmalarını dinleyip seyretmek neredeyse alışkanlık yaratmıştı.

    image-2
    Ülke farklı, çocukluk aynı
    Birleşik Arap Emirlikleri’nde Ozan Sağdıç’ın objektifine takılan bu çocuk, kapağını eline alıp tencereyi kafasına geçirmiş. Mekanlar, dekorlar değişiyor belki, ama çocukluk her yerde aynı.

    Bütün bunların ötesinde, benim adeta kutsal bildiğim bir amacım vardı: Plak koleksiyonu yapma merakı, tutkusu. Bu endüstri, LP denilen uzunçalarlarla zirveye ulaşmıştı. Bunların o sıralar ülkemizde pazarı yoktu. Az sayıda ithal edilse bile maliyeti yüzünden fiyatları da fazlaca yüksek oluyordu. Londra bu pazarın merkezi gibiydi. Leicester Square’a açılan bir dar sokakta küçük ama iş hacmi büyük bir dükkan vardı. Sahibi bana çok ehven koşullarda indirim yaptığı için alışverişimin çoğu orada olurdu. Satın aldığım plakların hepsini yanımda getiremezdim. Ayrıca Köln’de çok katlı bir toptancı, Frankfurt’ta büyük bir plakçı mağazası, keza Roma’daki Ricordi mağazası çalışanları beni tanıyorlardı. Artık hiç sormadan, satıcılara uygulanan özel indirimi yapmaktaydılar. Şimdi bu sayede ben Rönesans çağından zamanımızın avangard bestecilerine kadar müzik tarihinin çok geniş yaratılarına ait çok sistematik bir spektrumu kapsayan ve sayısı 4 bine yakın LP’yi içeren bir koleksiyon sahibiyim.

    ***

    Yolculuklarda yol arkadaşlığı da önemli. Sadece iki örnek vereyim. Kahire’de düzenlenen bir Türk Haftası’na ben gösteri yapmak üzere, Haldun Taner de konferansçı olarak davetliydik. Tanışıklığımz çok eskiye dayanıyordu. Saygılı, ölçülü, ama muhabbet içeren bir dostluğumuz vardı. Fakat Firavunlar Giza’sını, Memlûklerin Kahire’sini gezerken, kısa bir süre içinde yoldaşlığımız sayesinde birbirimizi daha iyi anlamış olduk. Hele beni izledikten sonra sarılıp “Ozan, sen çok kıymetli bir evlatsın” demesi unutamadığım çok duygulu andı.

  • Sıtmayla mücadelenin meçhul kahramanları

    Sıtmayla mücadelenin meçhul kahramanları

    Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmiş ve bunların kökünü kazıma başarısı göstermiştir. Ankara’da sıtmaya karşı verilen mücadelede görev alan meçhul bir doktor ve ailesinin tesadüfen bulunan fotoğrafları, bu fedakar insanlara bir parça olsun ışık tutuyor.

    Ankara’da Ayrancı pazaryerinde ayda bir antikacılar pazarı kuruluyordu. Bir çeşit bitpazarı. Orada, neredeyse amaçsız gezinirken türlü ıvır-zıvırın bulunduğu bir tezgahta eski bir fotoğraf albümü gördüm. Elime alıp sayfalarını karıştırdım. Özel bir aile albümüydü. Zamanın sararttığı fotoğraflar bana açıkça cumhuriyetin kurulduğu yılların Ankara’sını fısıldıyordu. Gözüme çarpan ilk şey, albümün içinde genç ve zarif bir hanımın da dolaşıyor olmasıydı. Çoğunluğu Ankara’ya aitti; aralarında birkaç İstanbul görüntüsü de vardı.

    Bu hanımın İstanbullu olduğu hemen hemen kesindi. O tarihte Ankara’da boy göstermiş olması ne gibi bir nedene bağlanabilirdi? O vakitler eski dokümanlardan yararlanarak “Cumhuriyet Zarafeti” adında bir sergi hazırlığı içindeydim. Birçok ailenin albümlerinden çıkma eski fotoğrafları topluyordum.

    Sıtmayla mücadele
    Ankara’nın sıtma mücadelesi Ozan Sağdıç’ın bir antikacılar pazarından bulduğu aile albümünde, İstanbul’dan Ankara’ya gelen bir doktorun hikayesi var. Ankara ovasında arazi kurutma amacıyla kanal açma çalışmalarını gösteren bir kare.

    Albüm acaba kime aitti? Dedektiflik çabalarım ne yazık ki sonuç vermedi. Birisi çıkıp tanıklık etmediği sürece, şimdilik o isim meçhul kalacak. Fotoğraflardan birisinde, basit bir laboratuvarda beyaz bir önlükle çalışan kişinin, kimyayla ve analizlerle ilgili bir tıp doktoru olması mümkün görünüyordu. Ayrıca durgun sulara mazot sıkanları ve hendekler açmak suretiyle araziyi kurutma gayreti içinde bulunanları yansıtan fotoğraflar, bize bu hekimin sıtma savaşı ile ilgili görev yaptığını göstermekte idi.

    Mevcut fotoğraflardan artık öyküyü kurmak pek zor olmasa gerek. Demek ki doktor beyimiz İstanbul’dan Ankara’ya sıtma ile savaşmak üzere gelmişti. Beraberinde eşini ve annesi olduğunu sandığımız yaşlıca bir hanımı da getirmişti. Kale semtinde eski Ankara evlerinden birini kiralamışlardı. Evin hanımı ev işlerini kotarırken, beyimizin de zaman zaman kendi mesleğinden arkadaşlarıyla buluşup felekten bir gece çaldıkları anlaşılıyor. Doktor beyin bazı zamanlar eşi ile birlikte küçük gezintilere çıktığına da tanık oluyoruz. Gezebildikleri yerler Karaoğlan Çarşısı, Hacıbayram, Çıkırıkçılar yokuşu, Koyunpazarı gibi yerler olsa gerek. Bir de o zamanın tek mesire yeri olan Bendderesi olabilir.

    ***

    Sıtmayla mücadele
    Meçhul doktorun aile albümü Fotoğraflardan birinde doktorun çalıştığı küçük laboratuvar belki Hıfzısıhha’nın bir nüvesi olabilir.

    Sıtmayla mücadelede görev alan bu meçhul doktorun bireysel yaşamından hareketle açıyı genişletelim, olan bitenleri yurt gerçekliğine doğru aralayarak gözden geçirelim. Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a ayak bastığı gün Anadolu’nun hâlini “vaziyet ve manzara-i umumiye şöyleydi…” diye başlayan bir anlatımla özetler. Bunu Nutuk’u okuyan herkes iyi bilir. Şimdi biz de, onun Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nden sonra nihayet Ankara’ya ulaştığı gün şehrin vaziyet ve manzara-i umumiyesine bir göz atalım:

    Sıtmayla mücadele
    Meçhul doktorun aile albümü Doktor bey, işini eve de taşıyormuş. Eşi örgüyle meşgulken, bir arkadaşıyla birlikte ellerindeki dosyaya dalmışlar.

    1914’te Büyük Savaş patlak verince seferberlik ilan edilmişti. Çok sayıda insan askere alınmıştı. Kimi Yemen kimisi Kafkas cepheleri gibi uzak diyarlara sevkedilmişlerdi. Gerek iş gücünün azalmasından gerek başlıca ihraç ürünü tiftik yününe dayanan ticaretin kapıları kapanmış olduğundan, Ankara’nın savaş boyunca ekonomisi gerilemişti. Böyle zamanlarda salgın hastalıklar da çoğalır. Savaş bittiğinde cephelerden dönebilenlerin sayısı da çok azdı. Üstelik onların çoğu da ya sakat ya da hastaydı.

    1918’e gelindiğinde Sèvres Antlaşması imzalanmış, Osmanlı Devleti’ni yağmalamaya iştahlı güçler hemen ülkeye sızmaya başlamıştı. İstanbul’un işgalinden sonra Ege’yi Yunanlılara peşkeş çeken İngilizler ve Fransızlar, Anadolu’nun kimi bölümlerini tercih etmiş gibi görünüyorlardı. Ankara’nın özelliği, mevcut demiryolu hattının son istasyonu olmasıydı. Bir gün trenden iki bölük kadar İngiliz askeri indi. Karargahlarını istasyon yakınlarında kurup Cebeci civarına yerleştiler. Daha sonra gelen Fransızlar kent merkezine daha yakın yerlere; ileride Ulus adını alacak alanın hemen yanında daha sonra ilk Meclisin toplanacağı binaya ve hemen karşısında Millet Bahçesi’ndeki barakalara yerleşmişlerdi.

    Sıtmayla mücadele
    Tatil günleri Doktor bey tatil günlerinden birini Ankara sokaklarında, Çıkrıkçılar yokuşu ya da Samanpazarı taraflarında geçirmiş.

    İşgalciler kendilerini halka padişahın adamları gibi tanıtıyor, onlara küstahça davranıyorlardı. Bu saldırgan tutumları yüzünden kimi azınlık mensupları da şımarmakta ve halkın tepkisini çekecek hareketlerde bulunmaktaydılar. İstanbul hükümetinin valisi Muhittin Paşa da işgalcilerin isteklerine uygun biçimde halkı cezalandırıyor, sürgünler uyguluyordu. Halk kötümserliğe sürükleniyor, bu da millî duyguları daha bir kamçılıyor, pekiştiriyordu. Sonunda Muhittin Paşa’yı derdest edip tutukladılar ve Sivas’a kadar gelmiş olan Mustafa Kemal Paşa’ya teslim ettiler. Bu arada Ali Fuat Paşa birlikleriyle gelip Sarıkışla’ya yerleşmişti. Ankara halkı, güvenlerini kazanmış bulunan Yahya Galip’i “Hakan” lâkabıyla vali seçmişti. Ahi geleneğine sahip Ankara bir bakıma kendi özyönetimini ilan etmiş; Mustafa Kemal Paşa gelmeden önce bile onun temsil ettiği ruh şehre ulaşıp yerleşmişti. Bu bakımdan Paşa olağanüstü bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılandı Ankara’da. Bütün bu süreç destansı öykücüklerle doludur.

    Ankara daha önceleri oldukça refah içinde bir yerleşim yeri iken, birçok Anadolu kenti gibi yıllarca süren yoksulluk, bakımsızlık ve ardı ardına gelen salgınlar yüzünden harap bir duruma düşmüştü. Askere gönderdikleri yiğitlerin pek çoğu tifüs yüzünden kırılmış, sağlık koşullarının yetersizliği yüzünden devasız birçok hastalığın pençesine düşen halkta yerine konulamayacak kayıplar oluşmuştu. En son dert sıtma idi. Sıtmaya tutulanlar güçsüz kalıyor, bir bölümü de ölüyordu. Unutmamalı ki Balkan Savaşları’nda ordunun dörtte üçü sıtmalıydı. Ankara özelinde sıtmanın çok açık bir nedeni vardı: Dikmen, Kavaklı, İncesu, Bendderesi gibi bir çok dere ve sel sularının yatakları, daha sonra Yenişehir adını alacak olan yerlerden başlayarak Çiftlik ve Akköprü arazilerine kadar uzanıyor ve Çubuk Çayı’na karışıncaya kadar hep aynı düzlüğe akıp duruyordu. Doğal olarak buralarda birikintiler, küçük gölcükler, sazlıklar ve bataklıklar meydana gelmişti. Kentin eteklerinde bulunan ve “Tosbağa Yatağı” adı verilen bu arazi elbette sivrisinek yatağı ve Ankara’da sıtma salgınlarının baş etmeni olacaktı. 

    Sıtmayla mücadele
    Tatil günleri Başka bir gün ise belki de meslektaşı arkadaşlarıyla felekten bir gece çalıyorlar.

    Neyse… Uzun sözün kısası Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya gelip yerleşti. Anadolu’nun dörtbir köşesinden gelen coşkulu delegeler topluluğu artık Büyük Millet Meclisi olarak ifadesini buluyordu. Bu meclis Atatürk’ün yönetimi altında bir ordu kuracak ve o ordu milletle el ele Kurtuluş Savaşı’nı verecekti. Cumhuriyetin ilanına daha üç yıl vardı.

    Bakın o kutsal savaşın kavga gürültüleri arasında nasıl girişimlerde bulunulmuş: 20 Mayıs 1920 tarihinde meclis tarafından çıkarılan 3 Numaralı Yasa “Umuru Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti’nin Kurulması” yasasıydı. Tarih gösteriyor ki cumhuriyet kurulmadan önce bir Sağlık Bakanlığımız ve Dr. Refik Saydam adında bir Sağlık Bakanımız varmış. Sıtma savaşının en başından itibaren önderi de o olmuştur.

    Heyetin daha birinci programında “sıtma hastalığının zararlarını azaltmak üzere, diğer yönetim birimleri ile birlikte çözüm yolları aranacağını söylemek isteriz” şeklinde bir tümce yer almaktadır. Ayrıca Mustafa Kemal yine o günlerde yaptığı bir konuşmada şöyle demektedir: “Sıtma hastalığının kökünden yokedilmesi için tek çare olan arazi kurutma ve islahı ile şehir ve köylerin koruyucu sağlık koşullarını düzene sokma işi; bayındırlık ve sıhhiyemizin doğal koşullar geri döner dönmez başlaması gereken en kaçınılmaz ve önemli faaliyeti olacaktır”.

    Sıtmayla mücadele
    Kedili ev
    İstanbullu olduğu anlaşılan ev sahibesi belli ki kedileri seviyormuş. Sahiplendikleri kediler, fotoğraftan anlaşıldığı kadarıyla Ankara kedisi olmalı.

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz tıp doktorları ile yapılan bir toplantıda Meclis’e “Küçük Sıhhiye Memurları Hakkında Esbabı Mucibe” başlığı altında bir tasarı da sunulur. Bu tasarı “Sıtma mücadelesi Türkiye Cumhuriyeti’nin en etkili ve verimli işlerinden biri ve belki de birincisi olacaktır” cümlesiyle bitmektedir. Ayrıca Gazi’nin 1924’teki söylevinde “Özellikle sıtmaya karşı başlı başına bir mücadele devresine girilmesi Büyük Meclis’in öncelik vereceği en önemli işlerden sayılsa yeridir” sözleri yer almaktadır.

    Sıtmayı yokedebilmek için en önemli işlerden birincisi, bataklıkları kurutmaktı. Bu, kolay bir iş değildi. Sıcakkanlı, sevimli, hoşsohbet Nur Or adında profesör doktor bir dostumuz vardı. Onun babası Türkiye’nin ilk koruyucu hekimiymiş. Atatürk’ün arazisini sahibinden satın alarak örnek köy olarak kurmak istediği Etimesgut’ta ve ona bağlı 19 köy, 3 çiftlikte sağlık işlerinde, özellikle bu arazi kurutma meselesi üzerine 17 yıl çalışmış. Onun saptamalarına göre Çubuk Çayı’na sağdan-soldan karışan ufak akarsuların kenarları düzensiz; umulmadık yerlerde sular yayılıyor ve yeni bataklıklar oluşturuyor. Toprak sahibi köylüler tarla sulamak için kimseye sormadan araziye su salıyor, sonra da öylece bırakıyor. Daha kötüsü, artan inşaatlar yüzünden çay kenarından kaçak olarak kamyonlarla kum taşınıyor. Kumun bir karış altından cıvık bir çamur tabakası çıkmakta. Bütün bu olumsuzluklar köylüleri eğiterek ve gerektiğinde jandarma gözetimi kullanılarak bir şekilde hâle yola konuluyor.

    Biz burada sadece sıtma mücadelesinin sadece bir bölümünü ele aldık. Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmiş ve bunların bir bir kökünü kazıma başarısı göstermiştir. Bu savaşımda özellikle aşı, serum gibi korunma araçlarının araştırmasını üstlenen ve üretimine katkı sağlayan Hıfzıssıhha gibi kurumlara ulusumuz çok şey borçludur. Dönemin yöneticilerine ve sağlık çalışanlarına da minnet borcumuz vardır.

  • Başkent’te kültür ve sanat geleneği var

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var

    Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, her yıl Ankara’nın gelenekselleşmiş en önemli festivallerinden birini gerçekleştiriyor. Bu yıl malum salgın ve sağlık nedenleriyle ertelenen festivalin arkasında, organizasyona adlarını veren kişiler ve dört sene önce yitirdiğimiz Mehmet Başman vardır. Erken cumhuriyet devrinden bugüne uzanan bir kültür-sanat öyküsü.

    Uluslarası Ankara Müzik Festivali, normal şartlarda 4 Nisan akşamı başlayacaktı (Zaten her yıl o tarihte başlar. Zira 4 Nisan, Cenap And’ın aramızdan ayrılış günüdür. Onun adını saygı ile anma vesilesidir). Her ne kadar içinde bulunduğumuz olağanüstü şartlar nedeniyle ertelenmiş de olsa, bu festivalin kültür-sanat hayatımızdaki yeri ayrı ve özeldir.

    Bu festivalin ilki 36 yıl önce yapılmıştı. O günden bu yana Ankaralı müzikseverler bu etkinlik sayesinde dünyaca ünlü pek çok orkestrayı, birbirinden değerli şef ve solistleri tanıma ve dinleme fırsatı buldu.

    Artık geleneksel bir hale gelmiş olan bu hayırlı etkinliği ortaya koyan, yaşatan ve yaşatacak olan kişi ve kurumlar kimdir, ya da kimlerdir? İşin arka yüzüne bir göz atmak ve o organizasyonu tanımak yerinde olmaz mı?

    Festivalin ana sponsoru ve organizasyon sahibi “Sevda-Cenap And Müzik Vakfı”. Önce işe bu adı taşıyan kişilerden başlayalım. Baş kahramanımız Cenap And. Kendisi, aslen bugün Bulgaristan sınırları içinde kalmış olan Filibe eşrafından Serçeşmebey oğullarından Mehmet Cenap Bey’dir. Galatasaray Lisesi’nde okumuş, Almanya’da da ekonomi eğitimi görmüştür. İsviçre’de tesadüfen bir Türk kızı ile tanışır. Sevda adındaki genç kız cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli görevler üstlenmiş ünlü Tunalı Hilmi Bey’in kızıdır.

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var
    Festivalin tanıdık yüzleri Şef Güler Aykal, SCA Vakfı Uluslararası Ankara Festivalinin bir konser sırasında ısrarlı bis istekleri üzerine dinleyicilere saatini gösteriyor (solda). Eski Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ve eşi, festivalin sadık takipçilerinden (sağda).

    Söz Tunalı Hilmi Bey’den açılmışken, biraz da ondan söz edelim. Kızı niçin İsviçre’de yaşamaktaydı, ortaya çıksın. Tunalı Hilmi Bey, adı üstünde Tuna boylarından, yani o da Bulgaristan topraklarından kopup gelmiş biri. Gençliğinde yani 2. Abdülhamid zamanında önce Fatih Askerî Rüştiyesi’ni bitirip Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi’ne yazılmış. Zamanının pek çok yurtsever genci gibi istibdadına karşı faaliyet gösteren gizli cemiyetlere girmiş; hatta elyazısıyla dergi bile düzenlemiş. “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” üyeleri hakkında sürgün kararı çıkınca üyelerden kimisi sürgüne gitmiş, kimisi de kaçmış. Tıbbiye son sınıf öğrencisi Tunalı Hilmi Bey yurtdışına kaçanlardan. Soluğu İsviçre’de alan genç Hilmi Bey, Cenevre’ye yerleşir; takvimler 1885’i göstermektedir. Yarım kalan öğrenimini tamamlamak üzere Cenevre Üniversitesi pedagoji bölümüne devam eder. Bu arada İttihad-ı Terakki Cemiyeti’nin Cenevre şubesini kurar ve Julietta adında İsviçreli bir hanımla evlenir. Bir kız, iki erkek çocuğu olur. İşte Mehmet Cenap Bey’in tanıştığı Sevda adlı kız da Tunalı Hilmi Bey’in kızıdır.

    Abdülhamid tahttan indirildiği zaman yurda dönen Hilmi Bey, inkılapçı yazılarını çeşitli yayın organlarında sürdürür. Bu arada Karadeniz Ereğlisi, Silivri, Bayburt, Beykoz ve Gemlik’te kaymakamlık görevlerinde bulunur. 1919’da Bolu mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçilir. İşgal döneminde Anadolu’ya geçer. Artık TBMM üyesidir. İsyanları bastırmakta ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlanmasında görev alır. Cumhuriyeti ilân edecek olan milletvekilleri arasındadır. Yazıları ve getirdiği yasa teklifleri hep devrimlere ilham verici niteliktedir.

    Sevda Hanım ile Cenap Bey’in tanışması bir evlilikle sonuçlanmış ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürklü yıllarında Başkent Ankara’ya yerleşmişlerdi. Vakfa adını veren ikinci isim Cenap Bey’e dönecek olursak… Kendisi 1894 doğumlu. 1915-24 arası Almanya’da inşaat mühendisliği, ticaret ve ekonomi eğitimi görmüş. Dönüşte İş Bankası’nda çalışmaya başlamış.

    O sıralarda Ankara’da hummalı bir inşaat faaliyeti var. Yabancı mimarlar kalifiye işçi bulmakta sıkıntı çekiyor, dışarıdan, örneğin Macaristan ve Almanya’dan işçi getirtiyorlardı. Bu işçiler beraberinde kendi alışkanlıklarını da taşıyorlardı. Bunlardan biri de şarap tutkusu idi. Şarap yoksa bir-iki ay içinde işi bırakıp yurtlarına dönüyorlardı. İşveren ithal yoluna gidince de, bu durum Müslüman işçilerde tepkiye neden oluyor, şarap fıçıları delik deşik ediliyordu. Cenap Bey girişimci bir kişiliğe sahipti. Bu durumu farkedince yerli şarap üretiminin verimli bir iş olacağı kanaatine vardı.  

    Ankara’da “Kavaklıdere” sadece bir semt adı değil; cumhuriyetin ilk yıllarında bir tarım ve endüstri girişiminin de adıdır. Ulu şairimiz Yahya Kemal’in “Veda etmek üzereyiz kedere / Getir ahbaba bir Kavaklıdere” şeklinde şiire bile malettiğine bakarak, artık buna bir reklam gözüyle bakamayız diye düşünüyorum.

    Şimdi üzerinde Karum iş merkezinin ve Sheraton otelinin bulunduğu yamaç o zamanlar bomboş bir arazidir. Cenap Bey’in ilk işi İsviçreli dostlarından bir kredi sağlayıp bu araziyi satın almak olmuştur. Orasını bir bağ haline getirmek ise yüklendiği ikinci iştir. Tabii Sevda Hanım bütün bu çalışmalarda baş destekçisi ve yardımcısıdır. İlk markalı ürün 1929’da piyasaya çıkarılır. Başlangıç pek başarılı değildir. Yerli üzümlerden Kalecik Karası gibi türler denenerek içimi daha tatlı şaraplar denenir. 1932’ye gelindiğinde Gençlik Parkı’nın bulunduğu yerde bir Yerli Mallar sergisi düzenlenmiştir. Kavaklıdere de burada yerini almıştır. En başından itibaren gelişmeyi teşvikle izleyen Atatürk’e sergiyi ziyaretinde yerli üzümden üretilmiş bir kadeh şarap ikram edilir. Gazi onu içtikten sonra olayı izleyen gazetecilere dönüp “Yarınki gazetelerinize benim bu şaraptan içtiğimi ve hakiki şarap budur dediğimi yazınız” der.

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var
    Reji masasında
    Oyuncu Olcay Poyraz ve Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın bir önceki başkanı Mehmet Başman vakfın düzenlediği bir ödül töreninin açılış konuşmasında..

    Cenap Bey ve eşi Sevda Hanım 1934’te soyadı kanunu çıkarılınca And soyadını aldılar. 1955’te, bağlarının alt ucunda, derenin gölleştiği, bugün Kuğulu Park diye anılan yerin hemen yanında, Atatürk Bulvarı’nın kıyısında, mimarisini Hikmet Onat’ın üstlendiği, geleneksel Türk evlerinden esinlenmiş iki katlı genişçe bir ev yaptırmışlardı. Seçkin insanlardı; kazandıkları paranın bir bölümünü kültür ve sanat için harcamak istemişlerdi.

    Müziğe meraklıydılar, yaşamlarının önemli bir bölümünü Avrupa’da geçirdikleri için bu kültüre de aşina idiler. 1940’lı yıllarda bir bölümü Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, bir bölümü Gazi Eğitim Enstitüsü’nde eğitici konumunda olan Türk ve yabancı müzik insanlarından, dostlarından ve onların yetiştirdiği öğrencilerden bir kuşak oluşmuştu. Liko Amar, Mithat Fenmen, Mahmut Ragıp Gazimihal, Sabahattin Eyüboğlu, Halil Bedi Fıratlı akla gelen ilk isimler. Bu kişiler 1940’ta “Ses ve Tel Birliği” adında bir dernek kurmuşlardı. Derneğin genel sekreterliğini Cenap And üstlenmişti. And çiftinin Kavaklıdere’deki konutunun alt salonu küçük bir konser salonu olmaya uygundu. Yeni yetişen birçok müzisyene burada resital verme olanağı sağlanmıştı. Ne yazık ki 1958’de Sevda Hanım ve değerli eğitimci Vedide Baha Pars, bir arabanın kendilerine çarpması yüzünden vefat ettiler.

    Cenap Bey o sıralarda şirketin işlerinden elini çekmiş, üretim sorumluluğunu Sevda Hanım’ın akrabası Uğurlu Tunalı’ya terketmiş, kendini daha çok maddi ve manevi desteğini esirgemediği müzik işlerine adamıştı. 1965’te “Sevda-Cenap And Müzik Tesisi” adındaki vakfın temelini atılmış, Danışma Kurulu başkanlığına da Adnan Saygun getirilmişti.

    Daha sonra tekrar evlenen Cenap And’ın her iki eşinden de çocuğu olmamıştı. Evlat edindikleri, örneğin Metin And gibi kişiler ise kendi yaratılışlarına uygun başka yollar çizmişlerdi. Kendisi 1982’de vefat edince, tek mirasçısı olarak ikinci eşi Cevza Hanım görünüyordu. Şirketin öbür ortakları genellikle hisselerini devretmişlerdi. Uzun bir süredir şehrin içinde boğulmuş olan bağ ve içindeki tesis Akyurt’a taşınmış ve çağdaş gelişmelere uygun modern bir tesis haline getitirilmişti ama, Cevza Hanım tek başına bunların üstesinden gelecek durumda değildi. İstanbul’da yaşayan kardeşi Mehmet Başman’ı yardıma çağırdı. Mehmet Başman işe iyi sarılmış, şirketi derlemiş toparlamış, başarılı bir yola sokmuş, şarapçılık sektörünü ileriye taşımıştır. Daha da önemlisi, Ankara’nın kültür ve sanat ortamına sağladığı katkı, evrensel çoksesli müzik alanında teslim aldığı hizmet bayrağını çok daha ileriye taşımasıdır Başman’ın.

    Birçok değişikliklerle işlevsel, canlı, yeni bir vakıf kurulmuştur. Her yıl bir kompozitöre eser ısmarlamak; konservatuvar öğrencilerine karşılıksız burslar vermek; CD, nota ve kitap yayımları yapmak; akademik toplantılar düzenlemek; koroları, özellikle çocuk korolarını desteklemek ve daha bir çok toplumsal projeler üretmek; müzik alanında uluslararası ilişkiler kurmak vakfın belli başlı uğraş alanları.

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var
    Mehmet Başman, bir kokteyl sırasında Prof. Erhan Karaesmen ve işinsanı.

    Sevda-Cenap And Vakfı’nın artık yerine iyice oturmuş, geleneksel hale gelmiş, göze çarpan iki önemli etkinliği var. Bunlardan birincisi şu anda sözünü ettiğimiz Uluslararası Ankara Müzik Festivali’dir. 1993’ten beri Avrupa Festivallar Birliği üyesi, aynı zamanda Dünya Gençlik Müzik Örgütü’nün üyesidir.  

    Diğer bir faaliyeti ise 1989’dan itibaren her yıl müzik hayatımızda başarı gösteren bir sanatçıya ya da bu alana hizmette bulunan bir kişi ya da kuruma verilen onur ödülüdür. Vakfın alkışlanacak bir işi de, Millî Eğitim Bakanlığı’nın kapasitesi oldukça yüksek Şura Salonu’nu bir dinleti salonu haline getirerek başkent halkına kazandırmasıdır.

    Mehmet Başman gerçekten de hizmetleri yanında, sevimli ve samimi kişiliği ile, insan ilişkileriyle, dost hatırı bilmesiyle, sözünün eri olmasıyla, çalışkanlığı ile, bütün girişimlerini tatlılık içinde başarıyla sonuçlandırmasıyla ve olağanüstü tevazuu ile kendisini kabul ettirmiş ve sevdirmiş, saydırmış bir kişiliğe sahipti. Sahipti diyorum, çünkü onu 22 Ağustos 2016 tarihinde yitirmiş bulunuyoruz.

    Bu günlerde SCA Vakfı, Şefik Kahramankaptan’ın çok kapsamlı bir araştırmaya dayanan Müziğin Yüce Gönüllü Şövalyesi Mehmet Başman başlıklı kitabını yayımlamış bulunuyor. Okunmaya değer bir çalışma.

  • Sıradışı bir yetenek ama müthiş bir çalışma ve emek

    Sıradışı bir yetenek ama müthiş bir çalışma ve emek

    Türk tiyatrosunun gözbebeği, aktrislerin önde geleniydi. Tiyatroda ve sinemada silinmez izler bıraktı. Onun üstün performansı, çocuklukta ortaya çıkan yeteneğini bilgiyle-görgüyle, inanılmaz bir çalışma temposuyla, ufkunu sürekli genişletmesiyle ortaya çıkmıştı. Aynı zamanda bir “tiyatro fotoğrafçısı” olan Ozan Sağdıç’ın Yıldız Kenter anıları…

    Tiyatroda katı kural ve sıkı disiplin, çalışma koşulları denilince akla gelecek ilk kişi Muhsin Ertuğrul olacaktır. Örnekse, ta Atatürk’ün zamanında, onun Darülbedayi temsillerinden birini onurlandıracağı akşam, başlama saati geldiği halde Gazi Hazretleri ortalıkta görünmemesi üzerine, yönetici konumunda olan Muhsin Bey’in hiç bekmeden perdeyi zamanında açtırmasıdır. Gazi oyunun kalan kısmını, sessizce süzüldüğü locasından izler. Herkes Muhsin Bey’in azarlanacağı, en azından siteme muhatap olacağı beklentisi içindeyken Atatürk adeta özür dilercesine tiyatro müdürünü başarılarından dolayı hararetle tebrik etmiştir.

    Aradan bir hayli zaman geçmiştir; Muhsin Bey Ankara’dadır. Devlet Konservatuvarı’nın Carl Ebert’ten teslim aldığı bu kuruluş kısa zamanda meyvesini verir. Ve sonunda nihayi hedef olan Devlet Tiyatrosu 1 Ekim 1949 akşamı yine Muhsin Bey’in yönetiminde sahnesini açar.

    Yazımızın  kahramanı olan Yıldız Kenter, işte bu evrim içinde yoğurulup ortaya çıkmış üstün yetenekli bir sanatçımızdı. Onu geçen yılın sonuna doğru, 17 Kasım günü yitirmiş bulunuyoruz. Sağlığındaki varlığı ve elimizden kayıp gidişi benim için ayrı bir önem taşımaktadır. Zira o ayrıca benim Yıldız Ablamdı; tanıştığımız ilk günden itibaren sıcak yüreğiyle sürekli şefkat göstermişti.

    5’i 1 yerde Ozan Sağdıç’ın 70’li yılların teknik koşullarında radyo-TV dergisi için, aynı film üzerinde yerlerini ezbere tahmin ederek üst üste 5 kez çekim yapmak suretiyle oluşturduğu kapak çalışması.

    Muhsin Bey bir sanat kurumu olan tiyatronun özelliklerinden dolayı bir ihtisas işi olduğu, bürokrasi zihniyeti ile bağdaşmayacağı, bu nedenle özerk olması gerektiği düşüncesindeydi. Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri ise tiyatro idaresine Bakanlığın bir alt dairesi gözüyle bakmaktaydı. Bu nedenle yıldızları bir türlü barışmamıştı.

    Bir dernek tiyatro binasında balo tertip etmek üzere Bakanlık makamına başvurmuş. Muhsin Bey şifahen bu işin uygun ve mümkün olamayacağını söylemiş olmasına karşın, Bakan emirname gibi bir olur yazısı göndermiş. Muhsin Bey bunu bir prestij ve prensip sorunu yapıp istifa etmiş ve İstanbul’a dönmüştü. Vedat Nadim Tör’ün önerisiyle Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucusu Kâzım Taşkent tarafından Atlas Sineması’nın girişi üzerindeki bir salon “Küçük Tiyatro” adı ile tiyatroya dönüştürülmüş, yönetimi de Muhsin Bey’e teslim edilmişti.

    Üstat geçen zaman içinde Devlet Tiyatroları’nın büyütülmesi, genişletilmesi, Türkiye’nin başka köşelerinde de şubeler açılması idealiyle yeniden Ankara’daki Genel Müdürlük görevine dönmüştü. Ancak bu kez her nedense, belki de Rus eserlerine fazlaca yer verdiği gerekçesiyle komünistlikle suçlanmaya başlanmıştı (Tabii tahmin edileceği üzre bu yazarlar Rus yazarları idi, Sovyet değil!). Bu hareketin elebaşılığını Peyami Safa yapmaktaydı. Söylenti ve hücumlar fazlaca dillenince Millî Eğitim Bakanı Celâl Yardımcı, Muhsin Bey’in görevden alındığını bir tezkere ile beyan etmişti. Muhsin Bey hiç vakit kaybetmeden tasını tarağını toparlayıp İstanbul’a kesin dönüş yapmıştı.

    Muhsin Ertuğrul Ankara’dan İstanbul’a bu son gelişinde, oradan İstanbullulara çok değerli bir armağan ile dönüyordu. Devlet Tiyatrosu’nun genç kadrosundan çok değerli iki tiyatro sanatçısı Yıldız ve Müşfik Kenter kardeşler. O iki kardeş işlerinden istifa etmişler ve hocalarının ardına takılıp bu şehre göçetmişlerdi. Sözünü ettiğim zaman dilimi 1958-59 yılları. Ve ben İstanbul’da Hayat dergisinde genç bir foto muhabiriyim. Yıldız Hanım daha sonraki bir zamanda bir sorum üzerine bana bu istifa kararının nedeni olarak Muhsin Hoca’ya duyduğu saygı ve güven yanında Demokrat Parti iktidarının son yıllarında Ankara’daki kurumların fazlaca siyasileşmesinin verdiği sıkıntıları dile getirmişti.

    Tam o sıralarda Türk tiyatrosunun anıt isimlerinden Muammer Karaca, tuluat tiyatrolarının eleştirel bir yanı olmasından dolayı iktidarlarca kuşku ile bakılan alanlar olması varsayımına karşın, taşıdığı şeytan tüyü sayesinde dönemin başbakanı Adnan Menderes’in kalbini kazanmayı becermişti. Bu etmeni de kullanarak bankalardan kredi çekebilmiş, Yeşilköy taraflarında köşkümsü bir evin sahibi olmaktan başka, İstiklâl Caddesi’ne açılan bir çıkmazın içinde bayağı eli-yüzü düzgün bir tiyatro binası inşa ettirmişti. Öyle bir tiyatro ki Türkiye’de o güne kadar kimsenin görmediği döner sahnesi olan bir tiyatro!  Maksim’de sürdürdüğü kendi oyunlarını buraya taşımış, Yunanistan’dan çok iyi bir rejisör olan Takis Muzenides’i getirtip, klasik oyunu Cibali Karakolu’nu daha düzgün ve çağdaş bir sahne düzeniyle sunmaya başlamıştı.

    Doğaldır ki, bu değirmenin suyu bir tek kendi tiyatrosunun hasılatı ile dönmeyecekti.

    “Saat Altı Oyunları” diye ek bir tiyatro sunumu olanağını düşünmüşler ve uygulamaya koymuşlardı. Bu oyunlar genelde dünya tiyatro literatürünün seyirci tutmuş, prim yapmış eserlerinden seçilecekti. Ankara’dan gelen Kenter Kardeşlerin, bu yeni yüzlerin yeni mekânı işte bu yeni tiyatro binası olacaktı. İlk oyunları daha önce Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiş olan “Salıncakta İki Kişi”ve “Çöl Faresi” isimli oyunlardı.

    Saat altı oyunları Türk tiyatrosunun anıt isimlerinden Muammer Karaca, İstiklal Caddesi üzerindeki tiyatrosunda ‘Saat 6 Oyunları’ adı altında bir seriye başlar. Dünya tiyatro literatüründeki popüler oyunlardan örnekleri sahnelenen bu seriden ‘Çöl Faresi’. Yıldız Kenter, Sadri Alışık ve Turgut Boralı ile.

    Tiyatroyu öteden beri severdim. Hani “tiyatro okuldur” falan derler ya, buna kalben inanmışlardanım. Eğer ben birazcık ben olmuşsam, bunun önemli bir kısmını fazla tiyatro oyunu seyretmiş olmama borçluyum diyebilirim. Bir magazin foto muhabiri olunca bütün tiyatroların kapıları bana açılmıştı. Sadece sahneler değil, sahne gerisi de. Hayat dergisi için taze bir röportaj konusudur diye aklımdan geçirdim. İki kardeşi Karaca Tiyatro’nun kulisinde buldum, teklifimi yaptım. Evleri olan Şişli taraflarındaki bir apartman dairesinde buluştuk. Belki kapak fotoğrafı olur diye Yıldız Hanım’ı Osmanbey’deki Tanju Fotoğraf Stüdyosu’na davet ettim, stüdyo koşullarında portrelerini çektim. İşte bu ilk buluşma, ömür boyu sürecek olan sıkı bir dostluğun başlangıcı olmuştu.

    Yıldız Hanım bir diplomatın, Lausanne Konferansı’nda Türk heyeti içinde sekreter olarak yer almış Ahmet Naci Bey’in kızı. Doğum yeri İstanbul, tarihi 11 Ekim 1928. Naci Bey, Yıldız Hanım’ın annesi olacak Olga Cynthia adında bir İngiliz kızı ile evlendiği için yasa gereği Hariciye Vekaleti kadrosundan çıkarılmış. Beş çocuklu aile bir süreliğine yoksulluğa mahküm olmuş. Naci Bey Tarım Bakanlığı’nda iş bulunca Ankara’ya taşınmışlar. Vaktiyle çok iyi günler yaşamış babası psikolojik olarak kendini boşluğa düşmüş gibi hissetiğinden içkiye sığınmış ve düşkünlüğü günden güne artmış. Müslüman olup Nadide adını alan annesi, Türk çocuklarına İngilizce dersi vermiş. Geçim sıkıntısı o raddeye varmış ki, çocuklar gazete kağıtlarından kese kağıdı yapıp bakkallara satmışlar. Nerede daha ucuz ev buldularsa mahalle değiştirmişler. Bunca sıkıntıya karşın Yıldız Hanım “Annem sokakta karşılaştığı kedi-köpek, hatta gariban insanları bile eve getirirdi” derdi ve her şeye rağmen çocukluk yıllarının mutluluk içinde geçtiğini söylerdi.

    Reji masasında Bir magazin foto muhabiri olarak bol bol oyun izleme fırsatı bulan Ozan Sağdıç, tiyatronun bir okul olduğuna inanıyor; sahne kadar sahne gerisini ve hazırlık aşamasını da fotoğraflıyordu. Yıldız Kenter, yönetmenliğini yaptığı bir oyunun provası sırasında reji masasında.

    O günler radyo günleridir. Yıldız Hanım biraz büyüyünce  Ankara Radyosu’nun Çocuk Kulübü’ne üye olmuş, Devlet Konservatuvarı’na yazılmış. Üstün yeteneğinin ödülü olarak sınıf atlatmak suretiyle 1948’de mezun olmuş. Tatbikat Sahnesi’nde başlayan oyunculuğunu Devlet Tiyatrosu’nda sürdürmüş. 1959’da Muhsin Bey’in azlini takiben kurumdan ayrılıp İstanbul’a göçedinceye kadar 11 yıl boyunca Ankara’da çalışmış. Bu süre zarfında Rockefeller bursunu kazanıp ABD’de tiyatro oyunculuğu ve eğitim teknikleri üzerine çalışmalar yapmış; döndükten sonra kendi mezun olduğu okula, yani konservatuvara öğretmen olarak atanmış.

    1950’de Devlet Tiyatrosu’nun yakışıklı jönlerinden Nihat Akçan ile evlenmiş ve ondan Leylâ  adını verdikleri bir kızları olmuş. Nihat Akçan biraz uçarı bir delikanlı idi. Yıldız Hanım’la evliliği pek uzun sürmemiş. Sonra bir diplomatla, Belgrad Büyükelsi Galip Balkar ile evlenmişti. Ancak eşi, ASALA örgütünün diplomatları hedef alan seri cinayetlerinden birinde şehit edilmişti.

    Yıldız Kenter’in Devlet Tiyatrosu’nda rol aldığı ilk oyunu Shakespeare’in “Onikinci Gece”si idi. Abdülhak Hamit’in “Finten” oyununda müthiş bir başarı kazandığı anlatılır. Daha bir çok oyunda aldığı rollerde gösterdiği başarı düzeyi dillerde destandır. Buna benzer 25 civarında oyunda roller almış, hepsinde aynı üstün performansı gösterebilmişti.

    Harold ve Maude 1981’de başrolünü Ayhan Kavas’la paylaştığı “Harold ve Maude” oyununda Yıldız Kenter hem Maude rolünü üstlenmiş hem de yönetmenlik yapmıştı.

    Sonra günün birinde sahne arkadaşı Şükran Güngör ile evleniverdiler. Her bakımdan birbirini tamamlayan mutlu bir çift oldular. Liseye yeni başlamıştım; Yıldız Hanım’ı henüz görmemiştim ama rol aldığı ilk filmini seyretmiştim. Adı “Vatan İçin”di. Yönetmen ve senarist Aydın Arakon’du. O güne kadar görmüş olduğum filmlerden farklı bir havası vardı. Bir kere kamera çok ustalıklı ve artistik kullanılmıştı. Bir de filmin kadın kahramanının yabancı filmlerdeki gibi bir havası vardı, zarif bir hava. O yaşta, “Türk filmciliği çok önemli bir aşama katetmiş, artık yabancı filmlerle yarışabiliriz” yorumunu yaptığımı, gururlandığımı anımsıyorum.

    Film işi de o noktada kalmamıştı. Yaşamı boyunca 20’den fazla filmde oynadı. Bunlardan ödüller de aldı. Televizyon yayınları başlayınca dizilerde boy gösterdi. Milliyet gazetesi, zirvede olduğu günlerde haftada bir ek olarak radyo-TV dergisi verecekti. Tek TV yayını Ankara’da olduğu için ilave Ankara’da hazırlanıyordu. Yazı işlerini Metin Akyol üstlenmişti. Fotoğraf işlerini de ben yürütüyordum. Rahmetli Abdi İpekçi kapaklar konusunda çok hassastı. Doğrudan bana telefon açıp “Bu haftanın konusu şu olsun” diye talimatlar verirdi. Sonra da “Bak, Ozan Sağdıç kalitesinde isterim ha” demeyi ihmal etmezdi. Ben de onu memnun etmek üzere azami gayreti gösterirdim. Yıldız Kenter o sıralarda bir dizide çeşitli kesimlerden kadınları temsil etmekteydi. “Onu kapak yapalım” dedik. Aklıma bir kompozisyon geldi. Ortada onun kendi portresi olacak ve dört bir köşesinde temsil ettiği dört kadının portreleri. Bugünkü tekniklerle böyle bir fotomontaj çocuk oyuncağı. Ancak o günkü koşullar buna elvermiyordu. Çaresiz aynı film üzerine yerlerini ezbere tahmin ederek beş kez çekim yapmakla kotarılabilecekti bu iş. Yıldız Abla zaten Ankara’ya gidip geliyordu. Kendisine durumu anlattım. “Olur” dedi. Onu küçük stüdyoma davet ettim. Her bir poz için ayrı ayrı makyajını yaptı. Kostümünü giydi. Kameranın karşısına geçti. Tabii bu faaliyet saatler boyunca sürdü. Hiç gocunmadı, büyük bir şevkle, dikkatle işini sürdürdü. Biraz da şaka olsun diye “Ola ki tutturamadım, bir yerde aksaklık oldu. Aynı işlemleri bir kez daha tekrarlar mıyız” dedim. “Tabii canikom” dedi.

    Her an profesyonel Yıldız Kenter, sahnede ve sahne arkasında olduğu gibi, fotoğraf çekimleri sırasında da tam bir profesyoneldi.

    Ankara’ya geliş-gidişlerinde, birkaç kez Şükran Güngör ile birlikte evimizde konuğumuz oldular. O sıralar Ömer Hayyam’ın rubailerinin manzum çevirilerini yapmakla meşguldüm. Birkaçını onlara okudum. Bana “Bunları biz okusak teatral bir şekilde okurduk. Sen mübalağa yapmadan şiiri şiir gibi okuyorsun. Ama kelimeleri ne kadar doğru telaffuz ediyorsun, vurguları ne kadar yerinde kullanıyorsun. Çok değişik bir tarzın var. Bu çok hoşumuza gitti” demişti.

    Aradan bir zaman geçti. Bana İstanbul’da bir telefon açtı. “Annemi bir tiyatro oyunu tarzında sahnede anlatmak istiyorum. O bize sık sık İngilizce çevirilerinden Hayyam rubaileri okurdu. Oyuna onu da katmak istiyorum. Senden çok güzel şeyler dinlemiştik. Onlardan bana gönderebilir misin?” diye soruyordu. Hemen kopyalayıp postaladım tabii.

  • Tuna’nın buzları Boğaz’da genç fotoğrafçı iş başında

    Tuna Nehri’nden kopan buz parçaları bir defa daha Boğaz’a geldiğinde, yıl 1954’tü. O sırada Ortaköy’deki Kabataş Lisesi’nde yatılı okuyan Ozan Sağdıç, sabah erken saatlerde Boğaz’ın buzlarla kaplı olduğunu gördü. Beşiktaş’a gitti, iki rulo film aldı ve o dönem için bile “oyuncak” sayılabilecek Daci marka bir makineyle bu tarihî görüntüleri tespit etti. Henüz 19 yaşındaydı.

    Kabataş Lisesi’nde yatılı öğrenciydim. 1953’ün yaz tatilinde “Daci” markalı, ince sac levhadan  preslenmiş ve çağla renginde pütürlü fırın boyasıyla boyanmış bir kutu makinaya sahip olmuştum. Öylesine basitti ki, o dönemde belki de çocuklar ya da genç hevesliler için üretilmiş bir oyuncaktı. Bu makinanın tek bir enstantanesi vardı. Objektifi 1:9 açıklığında, yani sıradan kameralara göre alabildiğine kör, tek elemanlı bir mercekten ibaretti. 1.5 metreden başlayan mesafe ayarı, tahmine dayanarak, objektif kendi ekseni etrafında vida gibi döndürülerek yapılıyordu.

    O yıl liseler aniden üç yıldan dört yıla çıkarılıvermişti. Angarya olarak okutulan o son yılı okumak üzere okula dönerken o makinayı da yanıma almıştım. Özentim, arkadaşlarımı ve İstanbul’un kendimce beğendiğim köşelerini fotoğraflarla saptamaktı.

    Okulun üst katından Buz adacıklarını daha iyi görüntülemek için okul binasının üst katına çıkan Ozan Sağdıç bu tarihî kareyi tespit etmişti.

    Okula her ders yılı başında, 1 hafta-10 gün erken gitmeye gayret gösterirdim. Bunun nedeni, yatakhanede denize bakan cephedeki pencerelerden birinin önündeki karyolayı kapmaktı. Orası biraz soğuk olsa da, geceleri bütün arkadaşların uykuya daldıkları saatlerde Boğaz’daki şehrayini seyretme olanağı veriyordu. Boğaz’dan geçen vapurların ışıldakları, körlerin kendilerine rehber olan bastonları gibi sağı-solu tarayarak yol almaları; balıkçıların lüks lambalarından yayılan ışıkların kıpırdaşan dalgacıklar üzerinde yarattığı yakamozlar… Okula o yıl bu yeni fotoğraf makinamla gelmiştim.

    Mekan duygusu Ozan Sağdıç mekanı belirtmek açısından ön plana lisenin Feriye Sarayları olduğu zamandan kalma feneri ve bahçenin deniz tarafındaki parmaklıklarını da kadraja almıştı.

    1954’ün Şubat sonlarında bir sabah erken saatte uyandığımda camlar buğuluydu, dışarısı pek görülmüyordu. Yattığımız salonun tavanına bakıp, çok değişik bir ışıkla aydınlanmış olduğunu farkettim. Pencerenin camlarını elimle sildiğimde gördüğüm manzara şaşırtıcıydı. Boğaz baştanbaşa bembeyazdı. “Arkadaşlar uyanın kalkın, deniz buz tutmuş” diye bağırdığımı hatırlıyorum. O an için, buzların bir yerlerden kopup sürüklenerek geldiğinden haberimiz yoktu.

    Hemen giyinip, kendimizi okulun bahçesine attık; sahile yanaşıp rıhtım boyunca denizdeki karlı manzarayı seyre daldık. İlk algıladığımız şey, Boğaz’ın karşı sahilindeki Kuzguncuk-Beylerbeyi kıyılarına kadar denizin baştan başa donmuş olduğu merkezindeydi. Daha sonraları uzakta, ortalardaki bir yerin daracık bir bölümünde bazı gemilerin zorlanarak geçebilecekleri ince bir aralığının mevcut olduğunu fark etmiştik. Bu geçitten bir kaç şilep zorlanarak geçmişti.

    Uzun atlatılan tehlike Ozan Sağdıç’ın birkaç arkadaşı, yapılan ikaza ragmen buzların üzerine çıkıp kutup fatihleri gibi pozlar vermek istedi. Ne var ki, buz kitleleri hiç hissettirmeden hareket halindeydi ve onların bulunduğu buz adacığı da yavaş yavaş kıyıdan ayrıldı. Öğrenciler tahlisiye sandalları ile kurtarıldı.

    Yaşanan karakış nedeniyle gündüzcü öğrencilerden ve öğretmenlerimizden okula gelen pek olmamıştı. Okul sadece yatılı öğrencilere kalmıştı. Haliyle dersler yapılamıyordu. Önümüzde, tarihin çok ender kaydettiği görkemli bir manzara vardı. Gerçi benim bir fotoğraf makinam vardı ama, içinde film yoktu. Caddeye çıktım. Sabahın ilk saatlerinde çalışmayan tramvaylar neyse ki sefere başamıştı. Hemen ilk tramvaya atladım. Beşiktaş’a gittim. Bağlama ustası Şemsi Yastıman’a komşu bir fotoğrafçı vardı. Ondan 12’şer pozluk iki rulo film alıp okula döndüm. İlk seri fotoğraflarımı çekmeye başladım.

    Buzlar ve cami Ortaköy Camii’nin Kabataş Lisesi’nden çok iyi bir görünüşü vardı. Ozan Sağdıç bu görüntüyü de ihmal etmedi.

    O zaman 19 yaşındaydım. Bırakınız foto muhabirliğini, fotoğrafçı hatta onun amatörü bile sayılmazdım. Elimdeki oyuncak üç-dört aylık bir şeydi. “Amatör” sözcüğü dilimize tam yerleşmeden önce onun yerine geçen hangi sözcük vardı, bilir misiniz? Ben söyleyeyim. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yayınları gözden geçirirken Halkevleri’nde usta tiyatrocuların değil de sıradan kişilerin, daha çok da gençlerin oynadıkları oyunlara “Heveskâr Temsilleri” denildiğini görmüştüm. Bu tanımı çok doğru bulmuş ve beğenmiştim. Tiyatroculuğun heveskârı olur da, fotoğrafçılığın heveskârı olmaz mı?

    Bu olağanüstü olay, o günlerin basınında bir hayli tartışılmıştı. Benzeri durum, bir kez de ağabeyimin doğduğu yıl olan 1928’de yaşanmış. O zaman bizimkiler Üsküdar da oturuyorlarmış. Hatta dayımın Kızkulesi’ne yürüyerek gittiğine dair bir anlatı da vardı. Ben kendi zamanımın tarihsel saptamasını yapmıştım. Dünyada iklim koşullarının pek değişken olmaya başladığı bu dönemde bu hadise bir kez daha yinelenir mi, pek bilemiyorum.

    Ozan Sağdıç 19 yaşında Ozan Sağdıç neredeyse bir oyuncak sayılabilecek fotoğraf makinasını bir arkadaşına vermiş ve kendisini de tarihe kaydetmişti.
  • Meslekten mimar çekirdekten fotoğrafçı

    Meslekten mimar çekirdekten fotoğrafçı

    Cumhuriyet öncesi devrin imkansızlıkları içinde fotoğrafçılığa başlayan Arif Hikmet Bey, ünlü bir mimar olmadan önce mesleğin inceliklerini öğrenmiş bir ustaydı. Binbir zorluk içinde çalışan Arif Hikmet, “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış ve bizdeki stüdyolarda elektrik ışığı kullanarak fotoğraf çeken ilk kişi olmuştu.

    Hatırlanacaktır sanırım, bir sayımızda Mudurnulu Ahmet İzzet Bey’in anlatılmaya değer i̇lginç öyküsünü ele almıştık (#tarih 26. sayı, Temmuz 2016). Bir başka sayımızda da hatırasına çok değer verdiğimiz, gerçekten de hayırla andığımız bir başka fotoğrafçımız Osman Darcan’dan söz etmiştik (#tarih 20. sayı, Ocak 2016).

    Fotoğrafı sevmiş ve bu konuda uğraş vermiş önemli bir insan daha var. Onu herkes mimar olarak tanıyor, öyle biliniyor. Ne var ki asıl mesleğine başlamadan önce fotoğrafçılık yapmış birisi; öyle ki İstanbul’da ciddi bir fotoğrafhane bile açmış: Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982).

    Cumhuriyetin ilk yıllarında, Mimar Kemalettin Bey gibi, Vedat Bey gibi en ünlü mimarlarımızla boy ölçüşen, özellikle Ankara’da bugün herkesin görüp tanıdığı birçok yapıya i̇mzasını atmış biri. Cumhuriyete geçiş yıllarının kültür köprülerimizden biri olarak kabul edebileceğimiz bir kişilik.

    Sanata adanmış 92 yıllık bir ömür

    Koyunoğlu, bu fotoğrafının arkasına “Bu resmin çekildiği anda ben şimdi 92 yaşındayım” notunu düşmüş.

    “Fotoğrafik hafıza” açısından bizim dikkatimizi çeken husus, ömrünün sonuna kadar sürdüreceği fotoğraf ilgisinin çok erken bir yaşta başlamış olmasıdır. Henüz 10 yaşındayken babası ona bir fotoğraf makinası satın almış. Ortaokul öğrencisi iken pratiğini arttırmak amacıyla Phébus fotoğrafhanesinde çıraklık etmiş. Mimarlık eğitimi aldığı sıralarda arkadaşlarının fotoğraflarını çekmiş. İlk Müslüman Türk fotoğrafçısı olarak bilinen ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Bahaettin Efendi’nin dikkatini çekmiş ve bir süre onun yanında da çalışmış.

    O zamanlar fotoğrafçılık hem teknoloji yönünden hem malzeme yönünden pek kolay bir uğraş değil. Örneğin işin en temel öğesi negatif film yok. Fotoğraflar tek tek ışığa duyarlı ecza kaplı camlara çekiliyor. O camları ışık aldırmadan taşımak ve her seferinde makinaya yerleştirmek sorunu kadar banyo etmek de külfetli işler. Böyle olmasına karşın, 1. Dünya Savaşı sırasında doğu cephesinde çarpışmaya giderken ağır fotoğraf avadanlığını ve hassas camlarını beraberinde götürmüş. Emrindeki kayakçı birliğinin subay ve erlerinin görüntülerini çekip, sırt çantasında sürekli taşıdığı küvetlerde geceleri banyosunu yapıp İstanbul basınına haberler göndermiş.

    Savaş sonrası İstanbul’a dönünce, para kazanmak amacıyla Bâbıâli semtinde bir bodrum katında “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış; orada yapay ışık kullanmış, portreler çekmiş.

    Yıllar önce bir sahafta gördüğüm, içinde bir takım fotoğraflar bulunan bir dosyanın Arif Hikmet Koyunoğlu’na ait olduğunu anlayıp hemen satın almıştım. Zamanla sararmış ve bozulmuş fotoğraflardan bazıları, onun daha çok Ankara’da Türkocağı Genel Merkezi başta olmak üzere, kendi inşa ettiği eserlerinden alınmış detay fotoğrafları idi. Bazıları da bulunduğu yerlerdeki tarihî yapılardan çekilmiş fotoğraflardı.

    Mimari ve fotoğraf Koyunoğlu’nun fotoğraflarının pek çoğu tarihî eserlere ait: Üsküdar Valide Sultan Camii.

    Üstadın o döneme ait kimi fotoğrafları, evrakları ve kişisel eşyası Türkocakları Genel Merkezi’ndeki odasında muhafaza ediliyormuş. Ancak Ocakların kapatılmasından sonraki değişim sırasında o oda boşaltılırken bunların kaybolduğu, bu arada negatif camların da kırılıp yokoldukları söyleniyor. Bir ara sigorta müfettişliği yaptığı için Anadolu’yu kıyı bucak gezip dolaşmış olan Koyunoğlu’nun oralarda çektiği fotoğraflar, hiç kuşkusuz meraklı bir insanın titizce derlediği çok değerli dokümanlar olmalıdır. Ömrünün sonlarına doğru, evindeki karanlık odasında bunlardan pek çoğunun baskılarını yapmış; eklediği bazı yazılarla basına, özellikle meslek dergilerine ve isteyen dostlarına dağıtma fırsatı bulmuş.

    Koyunoğlu sadece inşaına bizzat nezaret ettiği, eliyle dokunduğu eserleriyle değil, mimarlık konusunda yazmış olduğu yazılarla da hizmet vermiştir.

    Koyunoğlu, bir bölümü saraya kadar uzanan çok karışık ve büyük bir ailenin ferdi. Çocukluk ve gençlik hatıraları da o derece zengin. Balkanlar’da geçen günlerden sonra, İstanbul’a gelirler. Arif Hikmet’in i̇lk işi yazmacı kalıpları ile kumaşlara baskı yapmaktır. Vefa Lisesi’ne kayıt yaptırmıştır. Oradan mezun olduktan sonra Sanayi-i Nefise mektebine başvurur. Giriş sınavını birincilikle kazanır. Parasız bir öğrenci olarak; yeteneğini görüp kendisine yardımcı olan öğretmenleri sayesinde başarılı bir öğrenim yılları başlamıştır artık.

    Perişan halde öğrencilik yılları

    Arif Hikmet Koyunoğlu, gençlik yıllarından kalma bu fotoğrafın kenarına “Sanayi-i Nefise’ye girdiğim yıl böyle perişan bir haldeydim” yazmış. Parasız olarak birincilikle girdiği okulu, hocalarının yardımıyla başarıyla tamamlamış.

    İlk fotoğraf makinasını bir rastlantı sonucu satın alır. Fotoğrafı çekmek işin başı. Çekilmiş camlar nasıl banyo edilecek, hangi eczalar gerekli ve bunlar nasıl temin edilecek. Ayrıca bu işlemler aydınlık bir ortamda yapılamaz, kırmızı ışığı olan bir karanlık oda gerekli. Önce bir tenekeciden fener alır, bunun camlarını kırmızı camlar ile değiştirtir. Piyasada hazır kimyasal zaten yoktur. İçeriğindeki maddeleri bulabilmek için bütün ecza depolarını dolaşır; hiçbirinden işe yarar bir yanıt alamaz. Kimyadan anlayan bir tanıdığı, bazı maddelerin eşdeğerlerinin de aynı işi görebileceğini söyler. Koyunoğlu bütün hazırlıkları tamamlar, gece olmasını havanın kararmasını bekler. Kırmızı fenerini yakmıştır, hazırladığı banyo karışımları küvetlere konulmuştur. Çektiği fotoğrafların camlarını verilen sürelere uyarak küvetlerdeki banyolara daldırıp çıkarır. Sanki bir mucize gerçekleşmiş, tatmin edici sonuca varmıştır. Fotoğraf çekme hevesi daha da artmıştır.

    Ancak bu i̇şin püf noktalarını daha iyi öğrenmeye, ustalaşmaya ihtiyacı vardır. O tarihlerde fotoğrafçılık işi sadece Ermeniler ve Rumlara ait sanattır. Nerede bir açık kapı bulabilecektir? Bu sorununu resim öğretmeni Agâh Bey’e açar. Agâh Bey, Phebus fotoğrafhanesinin büyüttüğü bazı fotoğrafları yağlıboya ile renklendirerek tablolar haline getirmektedir. Bu yüzden o fotoğrafhane ile bir ilişkisi vardır; yerin sahibi ile görüşür. Arif Hikmet Bey burada çalışmaya başlar ve işi öğrenir.

    Sanayi-i Nefise’de okumaya başladıktan sonra fotoğrafa olan merakı giderek artar. Bir gün Bâbıâli yokuşundan yukarı doğru yavaş yavaş yürürken Vilayet olarak anılan yere geldiğinde olağanüstü bir kalabalıkla karşılaşır ve “ne oluyor” diye sorduğunda “Türk fotoğrafhanesi açılıyor” derler. Epey uğraştıktan sonra içeri girer ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Rahmizade Bahaettin Bey’le tanışır. Türk fotoğraf tarihinin bu anlı şanlı gününde iki usta arasındaki dostluk işte böyle başlayacaktır.

    Tarihin merdivenlerinde Koyunoğlu Süleymaniye Camii’nin merdivenlerinde Sanayi-i Nefise’de okuyan iki mimar arkadaşının fotoğrafını çekmiş.

    Aradan yıllar geçiyor, bu arada bir çok macera… Mütareke İstanbul’unda Arif Hikmet işsizdir. Yine Bâbıâli’de Ermenice yayımlanan bir gazetenin hemen altında ressam arkadaşı Vahan Atamyan tabelacılık yapmaktadır. Onun arkasında bir oda, bir de altında boş duran bir bodrum katı vardır. Arif Hikmet, onunla konuşup bu mekanı kiralar. Duvarların, tavanın sıva ve badana işini dört-beş top patiska kaplamak ile halleder. O tarihe kadar stüdyolarda elektrik ışığı ile fotoğraf çekmek pek düşünülmemiş. Arif Hikmet bu işe ilk cesaret eden kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Mekanın adı “Yeraltı Fotoğrafhanesi” olarak konulur. Tabelacı arkadaşı Atamyan çarşaf gibi bir beze bunu döşenir. Bir de cafcaflı bir anons: “Elektrik ışığı ile fotoğraf çekilir”.

    Arif Hikmet Koyunoğlu’nu biz konumuz dolayısı ile ancak fotoğrafçılığı ile anabildik. Bu onun denizinde bir katrecik su gibi. Onun o kadar çok macerası var ki. Bunları yayımlanmış anılarından (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu. Anılar, yazılar, mektuplar, belgeler– Hazırlayan: Hasan Kuruyazıcı- Yapı Kredi Yayınları, 2008) mutlaka okumak gerek.

    Onur konuğu Koyunoğlu, Türk Ocağı Genel Merkezi olarak inşa edilen ve daha sonra Resim ve Heykel Müzesi’ne çevrilen binanın açılış töreninde onur konuğu olarak konuşma yapıyor.
  • Memleketimden insan manzaraları…

    Memleketimden insan manzaraları…

    Nasrettin Hoca’nın “Eski ayları ne yaparlar?” sorusuna verdiği bir yanıt var ya hani: “Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar” diye. Ozan Sağdıç ise bu ayki yazısında tam tersini yapıyor, ayrı ayrı yıldızları toparlayıp bir “ay” ortaya çıkarıyor. Bir fotoğraf ustasının objektifinden, 60’lı 70’li yılların Türkiye’sinden gündelik hayat görüntüleri ve hikayeleri.

    Yaşasın balkonsuz evler!

    Kimbilir balkondan, pencereden düşen nice çocuk haberi okumuş, duymuşuzdur. Küçük çocuklar için potansiyel bir tehlikedir bu olgu. İşte oldukça eski bir tarihte Ankara’da çekilmiş bu fotoğraf, tek başına balkona bırakılmış böyle bir yavruyu göstermekte. Belli ki annesi evin içinde kendi işiyle meşgul. Oysa küçük çocukların henüz ermeyen akılları, sahip oldukları merak dürtüsüyle genellikle muzır işler peşindedir. Sezai Karakoç’un meşhur “Balkon” şiirindeki dizeler geliyor aklımıza “… Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeye gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarları…”

    Ankara

    Kamyon sırtında rampalı yıllarda

    Çukurova’nın pamuk tarımı herkesçe bilinir. Ürünü ekme, zaman zaman çapalama ve hasat zamanı usulünce toplama işçi emeği gerektirir. İşte bu işlerin ırgatları Urfa, Diyarbakır gibi illerimizin kırsalından ‘elci’ denilen aracılar tarafından sağlanır. O gariban kişiler bölgeye ailecek gelirler; yatak yorganlarıyla, çoluk çocuklarıyla. Elbette açık kamyon sırtlarında. 1970’li yıllarda Güneydoğu’ya yaptığımız bir iş gezisinde bunlardan pek çoğuna rastlamıştık. Eğribüğrü, inişli çıkışlı, rampalı yollarda yapılan bu yolculuklar gözümüze bir hayli tehlikeli görünmüştü. Osmaniye civarında çekilen bu fotoğraf…

    Osmaniye

    ‘Gavur İzmir’in yaşayan geçmişi

    Gavur İzmir diye bir söz vardır. Bu, İzmir’in tümü için söylenmiş bir söz değildir. Kurtuluştan önce kozmopolit bir manzara arzeden şehrin Müslüman mahallelerinden bariz bir biçimde ayrılan ve gayrımüslimlerin yaşadığı bir kesimine İzmir halkının verdiği bir bölgenin adıdır. Bir kısmı 1922’deki büyük yangın sırasında yanıp yokolmuş ve yerine sonradan Kültürpark yapılmış. Alsancak civarında kalan bir kısım ise yangından sağlam olarak kurtulabilmiştir. Oradaki güzel evlerden günümüzde gelen, yaşatılan örnekler pek çok. Çoktan beri kullanılmadığı anlaşılan ve satılığa çıkarılmış evin sahipleri “Bu evin yıkılma tehlikesi var. Aman dikkatli olun, sizin de bizim de başımız belaya çatmasın” kaygısını taşıyan ilanlar asmışlar. Buna karşın yüreği geniş bir İzmirli (ki genellikle öyledirler) gıcır gıcır yepyeni arabasını inadına getirip o evin cephesine ve uyarı levhalarının önüne parketmiş. 

    İzmir-Alsancak

    Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete

    Anadolu’da dolaşırken bir eşeğe ayni anda dört, hatta beş köylü çocuğun binmiş olduğuna rastlamıştım. Atik davranıp fotoğraflarını çektiğim de olmuştur. Modern zamanlarda at, eşek yerine kullanılan bisiklet ve motosikletlere de aynı muamelenin yapıldığına tanık olmuşuzdur. Özellikle kimi motosiklet sahiplerinin araçlarını “aile boyu” kullanmakta oldukları defalarca rastgeldiğimiz hadiselerden. Hani damdan düşenin halini damdan düşen bilirmiş; benim de çocukluğumda böyle kötü bir deneyimim var. Kayseri istasyonunda biraz nefes almak üzere trenden indiğim bir anda önünde ikisini yerleştirdiği, ikisi de arkasında olmak üzere dört çocuklu bir motosikletli gülüş ahenk önümden geçti. Bir başka fotoğrafta, adamın önünde bir, ardında diğer oğlu. Onların arkasında adamın eşi, kucağında bir bebek, arkasında da bir kız çocuğu. Kızcağızın oturacak yeri bile yok sanki. Bir motosiklette altı nüfus. Bizim bir de bagaj yolculuklarımız var. Aile arabamızın içine sığmadığı hallerde fazlası bagaja! Artık ne kadar sağlıklı ve güvenli olursa… Çayırhan Termik santralı civarında çekilmiş bu fotoğraftaki çocuk bagajın kapağını aralamakla kalmamış, bütünüyle kaldırmış. Etrafını seyrede seyrede sefasını sürerek yolculuk yapıyor.

    Kayseri

    Dikenli çocukluk

    1960’larda İstanbul’un içinde turlarken, Cerrahpaşa taraflarında bir çocuk parkına rastlamıştım. Park dikenli tellerle çevrelenmişti. Esir kampı gibi, toplama kampı gibi bir hâl. Böyle bir önlem niçin alınır? Parktaki çocukları dışardakilerden korumak için mi, yoksa çocuklar parktan kaçmasın diye mi? Her halükârda saçma bir durum. Ayrıca sakınmasızca koşup oynayan çocuklar için büyük tehlike.

    İstanbul-Cerrahpaşa

    Göğe diker damperi, kim takar şaheseri

    Sivas-Divriği’deki 13. yüzyıl yapısı tarihî Ulucami ve aynı çatı altındaki Darüşşifa binası 35 yıl kadar önce UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmıştı. Türkiye’de bu listeye alınan ilk eserdi. Mücevher değerinde bir mimari şaheseri. Özellikle biri camiye biri şifahaneye ait iki taçkapısı, taş işçiliği bakımından dünyada eşi menendi bulunmaz değerde ve geçen zamana iyi dayanmış durumda. Yaklaşık 40 yıl önce çekilen bir kare. Bir damperli kamyon şoförü, gölgelik bulduğu en görkemli ana kapının boşluğuna iyice yanaşmış, damperini kaldırmış, aracının bakımını ve pistonların yağ değişimini yapıyor.

    Sivas-Divriği

  • 20. yüzyılın en büyük piyanisti

    20. yüzyılın en büyük piyanisti

    Ozan Sağdıç, uzun gazetecilik kariyeri boyunca klasik müziğin pekçok efsane ismiyle tanışma fırsatı bulmuştu. Söyleşi yaptığı ve fotoğrafladığı müzik insanlarından biri de, 1960’lı yıllarda konser vermek için Ankara’yı ziyaret eden ve “20. yüzyılın en büyük piyanisti” olarak anılan Arthur Rubinstein’dı. Esprili, keyifli ve en eğlenceli yönleriyle bir müzik dehası.

    İtiraf etmeliyim ki gazetecilik mesleğinin en hoşuma giden yanı, dünyaca ünlü kişilerle tanışma olanağıydı. Röportajlarda biraraya geldiğim şöhretleri yakından tanıma ve onları rahatça fotoğraflama imkanı buluyordum. 20. yüzyılın en büyük piyanisti olarak tanıtılan Arthur Rubinstein (1887-1982) ile Ankara’da dolu dolu geçirdiğim üç gün, bu paha biçilmez, başka hiçbir şeyle kıyas kabul etmez kazançlardan biri olsa gerek. Onunla birlikte geçirdiğim zaman diliminde sadece büyük bir piyanistle, bir virtüozla, bir sanat dahisiyle tanışmış olmakla kalmadım aynı zamanda dünyanın belki de en eğlenceli kişilerinden biriyle, adeta bir komedyenle, bir şovmenle neşeli dakikalar geçirme şansına da sahip oldum.

    1960’lı, 70’li yıllarda Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) sürekli mekanı olan Devlet Konser Salonu’nda bir yıldız yağmuru vardı. Dünyanın en büyük yıldızları olan besteciler, orkestra şefleri, solistler o daracık salona bir bir düşüyorlardı. Bestecilerden Joaquin Rodrigo, Aaron Copland… Şeflerden Zubin Mehta, Arthur Fiedler, Anatole Fistoulari, Niyazi Takizade…  Viyolonselci İgor Oistrakh, Leonid Kogan, Ruggiero Ricci… Piyanistlerden Sviatoslav Richter, Wilhelm Kempff, Claudio Arrau… Çellistlerden Pierre Fournier, Andre Navarra, Paul Tortelier… Soprano Victoria de Los Angeles ve daha niceleri resm-i geçit yapıyorlardı.

    Dâhi piyanist

    Pek çok müzik otoritesi tarafından 20. yüzyılın en büyük piyanisti kabul edilen Arthur Rubinstein’ın, 1966’da yazarımız Ozan Sağdıç tarafından çekilen portrelerinden biri.

    Birçoğuyla az çok tanışmıştık. Ankaralı müzikseverlere ve Filarmoni Derneği’ne bu olanağı sağlayan, o yıllarda emprezaryoluğa özenmiş olan Ömer Umar ile şeytana külahı ters giydirecek kadar becerikli CSO müdürü Mükerrem Berk’ti.

    İşte o günlerde Ömer Umar’ın sempatik yaklaşımı ile “tavlanan” ve kabul edilebilir bir kaşe karşılığında bir resital için yolu Ankara’ya düşen yıldızlardan biri de Arthur Rubinstein’dı.  Dünya devi sanatçı bu ziyareti sırasında 85 yaşındaydı. Ama piyano başına geçtiğinde yorulmak bilmez bir gencin enerjisine sahipti. Onu havaalanında karşıladık. Eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur çifti o zamanların en büyük oteli sayılan Dedeman Oteli’ne yerleştirdik. Yemek zamanı sofraya birlikte oturduk ve ilk sohbetimize başladık.

    Rubinstein’ı kısaca tanıtacak olursak… Yahudi kökenli bir Polonya vatandaşıydı. 1887’de Lòdz kentinde doğmuştu. Kendi anlatımına göre gençliğinde acar bir delikanlıymış. Dört çocuk babası. “Bu kadar yıl yaşadım, hâlâ hayata doyamadım” demişti. Bir piyanist olarak ilk konserini 13 yaşında iken Berlin’de Beethovensaal’da vermiş. Türkiye’ye ilk gelişi 1917’de, İstanbul’daki bir resital dolayısıyla olmuş. O zaman 19 yaşında imiş. Dönemin İstanbul’u hakkında çok canlı anıları ve gözlemleri vardı: “İstanbul benim için bir masal gibiydi. Yaşadığım Varşova’ya İstanbul’dan, Odesa üzerinden helva getirilirdi, Türk helvası… Çocukluk günlerimin en büyük tutkusuydu o. Hâlâ da çok severim. Öyle ki helva uğruna her suçu işleyebilirim. İstanbul’a ayak bastığımda helva cennetine düştüm diye bayram etmiştim”. İstanbul’u doya doya gezmiş. Hatırladığı yerleri isim de vererek doğru şekilde tanımlayabiliyordu.

    Sahneye taşan dinleyiciler Dev sanatçının resitaline koltuk kapasitesinin çok üzerinde talep olmuş, bu nedenle sahneye de sandalyeler konulmuştu. Birçok klasik müzik tutkunu ise resitali ayakta dinlemişti.

    Sonra 1932’deki gelişinden, ilginç olduğu kadar da talihsiz bir olayı gülünç bir şekle sokup nakletmişti: “Pera Palas’ta kalıyordum. Konser çok yakınımızdaki Fransız Tiyatrosu’nda idi. Güzel, kırmızı kadifelerle süslü bir salondu. Ancak yazın ortasında, çok sıcak bir gündü. Salon serinlesin diye sahnenin yüksek sofitasının en üstündeki pencereleri açmışlardı. O pencereler, yandaki dar sokakta bulunan bir apartman katının pencereleri ile aynı hizadaymış. Hafta tatiliydi. Evin sahipleri kocaman bir köpeği evde bırakıp Adalar’a gezmeye gitmişler. Piyano çalmaya başlamamla birlikte köpek de havlamaya başladı. Sanki salonun içinde havlıyordu. Benim alçak sesle çaldığım kısımlarda pek sesi çıkmıyordu. Ama forte çalmam gereken yerlerde yeri göğü inletiyordu. Artık o konserde ben mi ona eşlik ettim, o mu bana pek anlaşılamadı. Konseri yarışırcasına birlikte icra ettik. Alkışları da birlikte aldık. Şuradan anladım ki, ben alkışçıları başımı eğerek selamlarken refakatçim uzun uzun ulumalarla kendi teşekkürlerini sunuyordu”. Bu anıyı naklederken, sanki hadise yeni yaşanmış gibi taze bir heyecanla gülüyordu.

    Fotoğrafa ‘tamam’ resitale devam Muzip kişiliğiyle bilinen Rubinstein, iki eser arasında daha yakından fotoğraf çekebilmek için kalabalıktan istifade ederek kendisine yaklaşan Ozan Sağdıç’a gülümseyen bir yüz ve hoşgörülü bir jestle “artık yeter” diyor.

    Keyifli adamdı. Anlattığına göre, bir keresinde provalarda Şef Pierre Monteux onu çok üzmüş. Rubinstein içinden “Ben sana gösteririm, bunu yanına bırakmam” demiş ve fırsat kollamaya başlamış. Şunu da belirtelim ki Rubinstein aynı zamanda bir otomobil kullanma virtüozu. Cadillac firmasının idolü. Firma model yeniledikçe, kullandığı arabayı ondan alıyor, yenisini veriyor. Bu derece yani! Bir gün beklediği fırsat eline geçiyor. Prova sonrasında maestroya “Sizi gideceğiniz yere ben götüreyim” teklifinde bulunuyor ve arabasına alıyor. Sürate de meraklı. Biraz gaza basınca üstadın koltuğa sımsıkı yapıştığını görüyor. Belli ki hızdan rahatsız. Öyküyü de şöyle noktalıyor: “İçimden ‘şimdi canına okudum işte’ diye geçirdim. Topukladıkça topukladım. Bir yandan da ona dönüp ‘Üstadım ehliyetimi aldığım bu ilk günde sizin gibi çok değerli birine hizmet etmek benim için ne büyük onur’ dedim”.

    Bu arada bizzat kendisinden ünlü Heifetz-Rubinstein-Piatigorsky üçlüsünün nasıl dağıldığının dedikodusunu dinledim. Heifetz paraya fazlasıyla düşkünmüş. “Benim emeğim sizden daha büyük” diye tutturmuş. Öbür ikisini öylesine bir yıldırmış ki “Aman hepsi senin olsun” diyerek beş para almadan ayrılıvermişler.

    Bir başka anısı da Mevlevi müziği ile ilgiliydi. “Ceneviz Kulesi’nin oralardaydı” dedi, “dönen dervişlerin yerini ziyaret ettim”. Kuşkusuz, Galata Kulesi, Galata Mevlevihanesi’ni kastediyordu. Zaten gittiği ülkelerin yerel müziklerine ilgi duyar, bulup dinlermiş. İstanbul kahvehanelerini dolaşıp nargile içerek bir hayli alaturka dinlemiş. En çok Mevlevi musikisini beğenmiş. “Orada işittiğim musiki çok ilginçti. Monoton gibi görünen, ama aslında renkli ve ahenkli olan Mevlevi musikisinde çağdaş müzik için pek çok eleman var. Akıllı bir Türk bestecisi için zengin bir kaynak. Arayan çok şeyler bulabilir. Bu musikiden esinlenerek eser verirse dünya çapında sükse yapabilir” demişti bu konu üzerinde sohbet ederken. 1917’deki ilk ziyaretinden sonra 1926 ile 1936 arasında üç-dört defa daha gelmiş ülkemize. Sonra araya 2. Dünya Savaşı, Doğu-Batı bloklaşması, Soğuk Savaş falan girince geliş-gidişler kesintiye uğramış. Ancak Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve devrimler hakkında bilgisi fevkalâde idi.

    İnönü’yle buluşma

    Rubinstein’ın resitali sırasında sergi salonunun konser salonuna çevrilmesi henüz çok yeniydi, fuayede protokol bölümü yoktu. Önemli kişiler sağlık odasında ağırlanıyordu. Ünlü piyanist, kendisini dinlemeye gelen İsmet İnönü ile işte o odada sıkı bir muhabbete koyulmuştu.

    Dünya çapındaki şöhreti, ABD’ye hicretinden sonra olağanüstü büyümüş. “Dünyanın birçok yerini gezdim. Ama onların hepsi konserler içindi, yani iş gezisiydi. ABD’ye taşındıktan sonra hayatımda ilk kez bir tatil yapma fırsatım oldu. Bir yere gitmem gerekiyordu. İstanbul’u seçtim” demiş, sözünü “Ömrüm boyunca yaptığım tek özel turistik gezim işte bu şehre olmuştur” diyerek bağlamıştı.

    Beethoven, Brahms, Schumann yorumları eşsiz deniliyor. Ancak yaşadığı ülkenin etkisinden olacak, “en iyi Chopin yorumcusuydu” diyenler de var. Bir gazete yazısında Fazıl Say’ın bir beyanına rastlamıştım, Rubinstein’ın bir  sözü varmış çalma tekniği hakkında: “Mozart’ı Chopin gibi çalmalı, Chopin’i de Mozart gibi”. Ondan daha mı iyi bileceğim? Herhalde dediği gibi olmalı.

    Ayrılık vakti

    Rubinstein ve eşi, Ankara ziyaretlerinin sonunda Esenboğa havalimanında uçak saatini bekliyorlar.

    Ayrılık vakti

    Ünlü virtüoz dönüş için havaalanına gitmeden önce, Dedeman Oteli’nin önünde son bir keyif purosu tüttürüyor.

  • Bir zamanlar Sirkeci, İstanbul’un merkezi

    Bir zamanlar Sirkeci, İstanbul’un merkezi

    1950’li hatta 60’lı yılların başlarına kadar, gerek Anadolu’dan gerekse Trakya yönünden gelen bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Şehre gelenlerin ilk durağı da, Sirkeci ve civarındaki her keseye uygun otellerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci’ye “iltica” ediyorlardı. 

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yönetim değişikliğinden hemen sonra, sözü edilen sorunların en başında gelenlerinden biri kentin yeni bir otogara gereksinimi olduğu konusuydu. Gerçekten de Avrupa yakasında halen mevcut Alibeyköy ara terminali çok fena değilse de, son durak olan Esenler terminalinin feci durumu ortada. Kargaşa ve yoğunluk bir yana, bodrum katındaki labirent benzeri yapı gerçekten korku tüneli gibi. 

    Anadolu ve Trakya’da karayollarının gelişmesi, otobüs şirketlerinin firma bazında ve her firmanın kendi bünyesindeki genişlemeleri yüzünden, kente akın eden ya da buradan her yöne doğru ayrılan otobüslerin meydana getirdiği yoğun trafiği mevcut yapı kaldıramıyor artık. Yakın tehlike ise sistemin temelli kilitlenebileceğidir. 

    Trakya yolcuları

    Kendilerini memleketlerine geri götürecek otobüslerini bekleyen Trakyalılar.

    Bu koşulları gözönününde tutarak, güzel İstanbul’umuzun bir havalimanı kadar konfora sahip, rahat, fonksiyonel ve çağdaş bir ana otobüs terminali olması hakkıdır, diyoruz. 

    Hızla eskiyen mevcut Esenler otogarı, çok değil 35 yıl önce 1984’te açılmıştı. Eğer doğru ise Avrupa’nın en büyük, dünyanın da üçüncü büyük terminal yapısında 100’den fazla firmanın yazıhanesi ve tahsisli peronu, 5-6 bin çalışanı ve hemen her firmanın çeşitli semtlere servisleri var. Buna karşın yine de iyileştirmeye muhtaç, sıkıntılı bir yer. 

    Otobüs firmaları Şehirlerarası otobüs firmalarının yazıhanelerinin pek çoğu Sirkeci’nin Hocapaşa Caddesi taraflarındaki sokaklarda yer alıyordu.

    İstanbul’un bundan önceki ilk otogarı, surlar dışına doğru iletişimi rahatlatan Vatan ve Millet Caddelerinin açılmasından sonraki 70’li yıllarda, Topkapı surlarının hemen dışında açılmıştı. O da ortalama bir 25 yıl kadar hizmet vermişti. O alanda şimdi Topkapı kültür parkı ve Panorama 1453 Tarih Müzesi bulunuyor. Anadolu yakasındaki durum da pek farklı sayılabilir mi bilmem. Harem otogarının yapısal ve iletişim sorunları sözkonusu diye biliyorum. 

    Peki günümüzde durum böyle de, İstanbul’un hiç toplu otobüs garajı olmadığı yıllarda ne yapıyordu İstanbul’a gelip gidenler? 1950’li, hatta 60’lı yıllardan sözediyorum. 

    Firmalar ve bagajlar Burası Sirkeci’nin en geniş, en uzun ve park etmeye en uygun sokağı. Demiryoluna paralel uzanan bu sokağın adı İstasyon Arkası Sokağı. O zamanın otobüslerinde bagaj yeri otobüsün üzerinde idi. Bu fotoğraf 1926’da kurulmuş olan ve şu günlerde Almanlara satıldığı haberi verilen en eski otobüs firmasının aracı.
    Firmalar ve bagajlar Başka bir firmanın çeşitli şehirlere gidecek yolcuları yazıhane önünde bekliyorlar. 

    O zamanlar gerek Anadolu’dan gerekse Trakya yönünden gelen olsun, bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Semtin bütün ara sokakları otobüs firmalarının yazıhaneleri ile doluydu. Otobüsler son müşterilerini yazıhane önlerine bırakırlardı. Giden otobüslerin yolcuları da ne olur ne olmaz hesabıyla biraz erken gelir, yazıhanelerin önünde öbek öbek bekleşirlerdi. 

    O zamanların otobüsleri de şimdikilere pek benzemezdi. Yolcu kapasiteleri daha düşüktü. Dolayısıyla sokak aralarına girebilecek ölçüde daha küçüklerdi. Motorları arkada değil, otomobillerde olduğu gibi önde bir çıkıntı halindeydi; bu bakımdan onlara “burunlu otobüsler” denirdi. Sayıları da çok olmadığından, Sirkeci’nin ara sokaklarında rahatça yer bulabiliyorlardı. 

    Gençlik günlerimin 10 yıla yakın süresi Babıali’de geçtiği için çok iyi bilirim o sokakları. Otobüslerin o mekanı niye seçtiklerini anlayabilmek için, saati biraz daha geriye alalım isterseniz.

    Arıza halleri Otobüslerin arızalanması sıklıkla görülen bir haldi. İstanbul ve Balıkesir’de (altta) arıza yapan otobüsler yolcular tarafından itiliyor. 

    Gençlik günlerim dedim ama, hatta daha önceleri çocukken, memleketim Edremit’ten Kartal’ın köyü olan Yakacık’a gelip gittiğimizde, vapur saatlerine göre bir gece biz de Karesi Oteli’nde kalırdık. Sirkeci otobüs semti olmadan çok önce oteller semti idi. Büyük bir çoğunluğu hiçbir lüksü olmayan, her keseye uygun ucuz otellerdi bunlar. Tabii DDT henüz ortaya çıkmadığından, tahtakurularının cirit attığı yerlerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci’ye “iltica” ediyorlardı. 

    Aynı yöreden gelen insanlar belli otelleri tercih ettikleri için, bunlar genellikle yöreyi belirleyen isimlerle anılırdı. Karesi Oteli dediğim yer de bunlardan biriydi. Hemşehriler orada toplaşırlardı. Sirkeci’nin tam göbeğinde, bugün Kastelli iş hanının bulunduğu yerde yani Bahçekapı’dan gelen Hamidiye caddesi ile Babıali’ye tırmanan Ankara caddesinin tam köşesinde üç katlı ahşap bir oteldi. Tam karşı köşesinde ise zamanın ünlü hazır ilaç firmalarından Kanzuk Eczanesi yer alıyordu. O zamanın otellerinde lobi bulunmazdı; onun yerine kimilerinin altında kıraathane olurdu. Karesi Oteli’nin kıraathanesi de Babıali’ye yakınlığı dolayısıyla yokuşun az yarısındaki Meserret Kıraathanesi kadar ünlü sayılırdı. 

    Yemeklerimizi daima meydana bakan Konya Lezzet Lokantası’nda yerdik. Hediyelik lokum almak üzere Bahçekapı’ya doğru birkaç adım yürünürdü. Orada halâ mevcut olan Hacıbekir şekercisi vardı. Ankara caddesiyle Büyük Postane caddesinin kesiştiği yerde bulunan İzmir Şerbetçisi çok ünlüydü. 

    Acil servis Acil işi olanlar için Sirkeci-Anadolu dolmuş-taksi servisi.

    Caddenin karşı sırası ise ünlü köfecilerin sıralandığı yerdi. Oralarda Babıali’nin ünlü kişileri ile masa arkadaşı olma ihtimali çok yüksekti. Tırmanan yokuşun sağında Türkiye’nin en ünlü kitapçıları yer almışlardı. Yayınevi kavramı pek yaygın değildi. Kitapçı dediğiniz kişiler hem dükkân sahibiydiler hem de yayıncı. Daha yukarılarda ise efkâr-ı umumiyenin merkezi olan gazete idarehaneleri yer alıyordu. 

    50’li yıllarda Sirkeci, şehrin giriş çıkış kapısı gibiydi. Gar binasının burada bulunması, 19. yüzyıldan beri Sirkeci’yi bir merkez yapmıştı. Tren yolcuları Anadolu’dan gelip Haydarpaşa’ya inmişlerse de, yolculukları Galata köprüsündeki iskelede sonuçlanıyor, çoğunun yolu Eminönü üzerinden buraya düşüyordu. Vapurla Galata ya da Tophane rıhtımlarına çıksalar da, dağılımlar buradan oluyordu. 

    Sirkeci’nin merkez olmasındaki bir neden de, galiba Anadolu ile bağlantılı emanetçi ambarlarının varlığı idi. İstanbul’daki toptancılardan taşradaki ticaret erbabına mal taşıyan, hatta tek tek vatandaşların ihtiyacına cevap veren, bu bakımdan kente sık sık gidip gelen emanetçilerin yerleri de buradaydı. Benim şahsen gariblik yıllarımda kullandığım bir yatağım vardı. Onu dürüp büküp bohçaladıktan sonra Sirkeci’de bir emanetçiye bırakmıştım. Üzerine mazot gibi bir şey dökülmüş. Kokusundan dolayı bir daha kullanamamış, yataksız kalmıştım. Böyle acı bir anım da var. Sirkeci işte böyle bir yer. Daha doğrusu böyle bir yer idi. 

  • İstanbul’un ortasında, tertemiz plajlarda…

    İstanbul’un ortasında, tertemiz plajlarda…

    Caddebostan, Moda, Ataköy, Florya… Yüzen güneşlenen kadınlı erkekli insan kalabalıkları… Bir dönemin deniz hamamları, 1950’lerden itibaren yerlerini bikinilerle denize girilen plajlara bırakmıştı. Tabii İstanbul’un o yıllarda neredeyse her köşesinde rahatlıkla denize girilebilen pırıl pırıl plajlar vardı. 

    Temmuz, Ağustos ayları denilince aklımıza ilk düşen şeylerden biri de hiç kuşkusuz denizdir. Kendimi ilk bildiğim, yani ayrıntılarıyla anımsadığım çocukluk yıllarımda babam Edremit’in iskele mahallesi olan Akçay’da Denizyolları’nın acentesiydi. Bu bakımdan gözlerim bir deniz kıyısında açılmıştı diyebilirim. 

    Sadece 19 haneli ve nüfusu 100’ü geçmeyen küçük bir yerleşim yeri. Bir liman reisi, bir sahil sıhhiye memuru, bir gümrük muhafaza memuru, bir PTT memuru, bir bakkal, aynı zamanda meyhane olan kahvehane sahibi… Onların işyerleri ve aileleri… 

    Fransız kızlar temizlikte

    Fransız rövü kızları Açıkhava Tiyatrosu’nu plaja çevirmeden önce temizlik yapıyorlar. Bu temizliğin ardından tiyatronun taş zemininde kısa aralıklarla güneşlenmeye başlayacaklar. 

    Bunun dışında göz alabildiğine, uçsuz bucaksız bir kumsal. Yalınayak başıkabak kumsalda koşuşturan topu topu beş-on çocuğuz. Denizin derinleri yunusların, kıyı yanı ise biz çocukların. Babamın arkadaşı fotoğrafçı Fehmi Bey Amca, ağabeyimle benim dizimize kadar suyun içinde elele bir fotoğrafımızı çekmiş. Ağabeyim 10, ben beş yaşındayız o zamanlar. Onun ayağında donu var, ben Allah ne verdiyse… Çocukken çok utanırdım o fotoğraftan, saklamaya çalışırdım. 

    Annemin babası Yakacık’ta otururdu. Civan adında bir kedisi vardı anneannemin ev şenliği namına. İkinci bir ev şenliği olarak —özellikle yaz aylarında— zaman zaman beni, yani o günlerde en sevimli torunlarını yanlarına alırlardı. Lise çağlarında iki dayım vardı. Onlar Kartal’a inip plaja giderlerdi. Bir gün beni de yanlarına almışlardı. Süreyyapaşa Plajı’na gittik. Aman Allahım plaj neymiş! İlk defa orada görmüştüm. Denizin orta yerinde, bir örneğini Odeon markalı plakların göbeğinde gördüğümüz gazebo benzeri küçük bir adacık vardı (Sahil yolu yapıldıktan sonra “karada” kaldı). Çevresinde ise yüzen, güneşlenen bir yığın erkekli kadınlı insan… Şaşmış kalmıştım. 

    Rövüden plaja

     Rövü kızları yeni yeni Baruthane plajında. Ozan Sağdıç aynı araçta seyahat etmeleriye doğan tanışıklık sonucu, hanımları fotoğraf çekimine ikna etmeyi başarıyor. 

    Gel zaman git zaman, kader beni Kabataş Lisesi’nin yatılı öğrencisi yaptı. Birinci sınıfı bütünlemeye kalmadan doğrudan geçtim. İkinci sınıfta tek dersten çakmıştım. Sınav dolayısıyla İstanbul’a geldim. Doğal olarak okulda kalacağım. Bizim lisenin binaları Feriye sahil sarayları olarak bilinir… Bir de baktım ki okulun ön bahçesi olan rıhtım bölümü aile plajına dönmüş. Meğer yaz aylarında Milli Eğitim Bakanlığı mensuplarının her bir yandan gelen konuklarına evsahipliği edermiş bizim eğitim yuvamız. Mayolu genç kızlar filan sahil boyunca cevelân etmekte… Ne kadar da şenlikliymiş burası! Ondan sonra ben bütünlemeye kalmayı âdet edindim. 

    Deniz hamamları 1950’li yıllarda, Moda Plajı hâlâ tarihî deniz hamamları manzarasını korur gibiydi. 

    Caddebostan’da yaz kampları 

    Daha sonra İstanbul plajları neredeyse sürekli mekânım oldu. Yavaş yavaş şehrin gerçek plajlarını keşfetme çağım başlamıştı. Yıl 1956; yolum gazetecilikle çakıştı. İşim magazin fotoğrafçılığı. Beni görevli olarak o tür yerlere gönderiyorlar. Gitmem diyemezsin ki, görev… Bana verilen ilk işlerden biri Caddebostan’daki bir kız kampına aitti. Ankara’daki Türk-Amerikan Derneği, kız öğrenciler için bir yaz kampı düzenlemiş. Kampta nisbeten küçük yaşta kız çocukları da vardı, yetişkin genç kızlar da. Kamp yeri deniz kenarında, çok büyük bir bahçe içindeki yalı köşkü idi. Bu köşkün önü de tıpkı Kabataş Lisesi’ndeki gibi plaja dönüştürülmüştü. Denizin biraz açığına atlama rampası görevi gören bir duba demirlenmişti. 

    Amerikan Kız Kampı Caddebostan’daki Amerikan Kız Kampı’nda değişik yaş gruplarından kızlar denize giriyor. Kamp yeri, arka plandaki yalı köşkü. 

    Bir başka örnek: 1957’de şimdi Ataköy olarak anılan sahilde, eski Baruthane arazisinde yeni bir plaj açılmıştı. Açılışı dahil oradan ne çok fotoğraflar çekmiştim! 

    Yine o günlerde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na bir Fransız rövüsü gelmişti. Gündüz provasına gitmiştim. Seçkin rövü kızları kızgın güneş altında programlarının orkestralı provasını yapıyorlardı. Ortamı bronzlaşma adına uygun bulmuş olmalılar ki, önce oraları güzelce silip süpürüyor, ardından kısa aralıklarda bikinilerle taş zemin üzerine yatı yatıveriyorlardı. Prova bitince onları bir araca bindirip yeni açılan Baruthane Plajı’na taşımışlardı. Ben de aynı araca bindim. Küçük bir tanışıklık sayesinde bana plajda da cömertçe pozlar vermişlerdi. 

    Zorunlu banyo Plajda bir taşa bağlanıp zorunlu güneş banyosu yaptırılan bir eşek. 

    Zamanla İstanbul’daki birçok plajı görüp tanımam kısmet olmuştu. Hatta bu tanışıklık Kilyos ve Şile kıyılarına kadar uzanmıştı. Hatta bana 1970’lerde Turizm Bakanlığı’nca Türkiye’nin genelinde sahil kenarındaki tesisleri saptamak amacıyla bir görev bile verilmişti. Samandağı’ndan Karadeniz kıyılarına kadar bir tarama yapmıştım. Bizzat denize girip çıkmadım, tadına bakamadımsa da bol bol tanıklık etmiştim. Bol denizli, iyi tatiller efendim. 

    Bir gölge, üç beden Üç kişi bir plaj şemsiyesinin gölgesine en ekonomik biçimde sığışmaya çalışıyor.