Yazar: Ozan Sağdıç

  • Bir Bülent Ecevit klasiği: Gözaltında bir başbakandan medeniyet-muhalefet dersi

    12 Eylül 1980 tarihinde, daha önceden planlanan bir yurtdışı seyahati için Ankara-Esenboğa havalimanına gelen Ozan Sağdıç, yeni basılan şiir kitabını buradaki PTT’den Bülent Ecevit’e yollar. O gün yapılan askerî darbe sonrası Başbakan Ecevit gözaltındadır ve Çanakkale’ye götürülmüştür. 25 Eylül’de Ecevit’ten bir mektup gelir. “Türkiye Cumhuriyeti böyle başbakanlar da görmüştür” dedirten bir mektup!

    Daha cumhuriyeti ku­rarken, çokpartili de­mokrasi Mustafa Ke­mal’in idealiydi. ‘Serbest Fır­ka’ denemesi, cumhuriyetin henüz hazmedilemediği bir ortamda irticanın hortlaması anlamında eylemlere, kargaşa ve kalkışmaya dönüştüğünden zorunlu olarak ertelenmişti. Atatürk’ün vefatıdan hemen sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu dönemi devlet adı­na kazasız belasız atlatmayı başaran zamanının Cumhur­başkanı İnönü’nün iradesiyle savaş sonrasında, 1945 yılında çokpartili düzene geçildi.

    Muhalefet en etkin biçim­de Celal Bayar, Adnan Mende­res, Fuat Köprülü ve Refik Ko­raltan’ın “Dörtlü Takrir” hare­keti ile başlayan bir gelişmeyle kurulan Demokrat Parti’den geliyordu; etkili de olmuştu. Nitekim 1950 seçimlerinde DP iktidar oldu.

    İlk 4-5 yıl boyunca işler iyi gitmişti. Ancak daha son­ra, idari ve mali konularda sıkıntılar başladı. Toplumda huzursuzluk artarken Men­deres hükümetleri de giderek hırçınlaşmış, baskı rejmi kur­ma yoluna gitmişti. İnönü’ye gezilerinde engelleme ve sal­dırı girişimleri olmuş, “Vatan Cephesi” adında ayrılıkçı bir oluşum meydana getirilmiş, Meclis’te Tahkikat Komisyonu adıyla mahkeme üstü ceza ka­rarları verecek bir organ icat edilmişti. Gazeteciler hapse­diliyordu. Gençlerle güvenlik güçleri arasında her gün üzü­cü olaylar, çatışmalar meyda­na geliyordu. Sabotaj, saldırı ve siyasi cinayetler başlamış­tı. Baskı, sıradan halkı da et­kileyen bir hâl almıştı. İşte bu ortamda çıkar yol aranırken, bazı askerler, hatta küçük rüt­beli subaylar durumdan vazife çıkardı.

    Darbe öncesi, kendi evinde… 80 Darbesi’nin ardından askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” diyerek gözaltına aldıkları dönemin başbakanı Bülent Ecevit, kendi evinde, kütüphanesinin önünde Ozan Sağdıç’a poz vermiş.

    Hayat mecmuasının An­kara Bürosu 1960’ta açılmış­tı ve derginin İstanbul’daki ilk kadrolu foto muhabiri olarak o yılın Nisan ayında Anka­ra’ya gönüllü atanmıştım. Tam 1 ay sonra, 27 Mayıs darbesi olmuştu. Kendileri “Beyaz İh­tilal” gibi sıfatlar yakıştırma­ya çalıştılarsa da, ben ona şah­sen “Mahçup İhtilal” diyorum. Zira genç bir gazeteci olarak, o dönem Millî Birlik Komite­si’nin pek çok üyesini yakın­dan tanımak fırsatını bulmuş­tum. Aralarında çok az kişi hariç (ki bilindiği gibi onları da tasfiye ettiler), darbeyi is­temeden yapmış gibi bir hâl­leri vardı. Hatta bir röportaj­da, onlardan biri olan Osman Köksal şöyle demişti: “Biz ke­sinlikle kalmak niyetinde de­ğildik. 20-30 gün içinde bir seçim yapılacak ve biz de kış­lalarımıza dönecektik, niye­timiz böyleydi. Konuştuğum arkadaşların hepsi böyle düşü­nüyorlardı. Ancak bizi hocalar korkuttular. ‘Bırakıp gidemez­siniz. Bir hükümet devirmiş­siniz. Eğer onlar yargılanıp hüküm giymezlerse, siz suçlu duruma düşersiniz. Gelen kim olursa olsun, sizi asla orduda­ki yerlerinize döndürmez. İs­yan etme suçundan hüküm gi­yersiniz. Bu da idamınıza ka­dar varan bir yoldur’ dediler” diye konuşmuştu.

    27 Mayıs’a ve sonraki dö­neme dair anılarım oldukça zengin. Millî Birlik Komite­si, Yassıada davaları, Kurucu Meclis, parlamenter sisteme (bir senato deneyimi ilavesiy­le) dönüş… İstikrar sağlamak üzere İsmet İnönü’nün başba­kanlığı. Onun iradeli tutumu sayesinde iki askerî darbe giri­şiminin atlatılması. Daha son­ra Demirel hükümetleri, Ece­vit- Erbakan koalisyonu, Kıb­rıs Harekatı… Gürsel, Sunay ve Korutürk’ün cumhurbaş­kanlık dönemleri, Ecevit-De­mirel anlaşmazlıkları, aylarca bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilememesi. Ülkede gide­rek anarşinin (o dönem şim­diki “terör” yerine kullanılan terim) tırmanması, halkın ku­tuplaştırılması, şiddete varan gençlik hareketleri, her gün en az 20-25 suikast, cinayet… Ve 12 Eylül darbesi…

    ‘Ellerinle büyüttüğün çiçeği koparsalar…’

    Bülent Ecevit’in Ozan Sağdıç’ın hediyesine cevaben yazdığı mektupta, kendi yazdığı bir şiir de vardı.

    1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süre­si dolmuştu. Benim o sıralarda basında fiili bir görevim yoktu. Ancak ortamdaki gergin hava­dan iyiden iyiye bunalmıştım. Köln’de 2 yılda bir, “Fotoki­na” adında fotoğrafçılık ve fil­mcilik alanındaki gelişmele­rin sergilendiği bir fuar vardır. Eylül ayı tam da onun zama­nıydı. Hem biraz ferahlama ih­tiyacından hem de yararlı bir iş görmeye vesile olur düşün­cesiyle, Almanya’daki fuar ön­cesi Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Biletim de 12 Eylül tarihliydi!

    Gece 22.00 civarıydı. Te­lefonum çaldı. Arayan şoför arkadaştı. “Abi, bizim durağa askerler ve polisler geldi. He­pimizin evlerimize gitmemizi söylediler. Durağı da kapattı­lar. Seni gelip alamayacağım, kusura bakma” dedi.

    Bir yanda tasarladığın yol­culuğu yapamamanın düşkı­rıklığı, diğer yanda “ortada olağanüstü bir durum var, aca­ba ne oluyor?” onun merakı… Sabaha karşı 03.00’te ağır as­kerî araçların gürültüsü baş­ladı. Evim hemen Milliyet’in karşısında. Derken gazete bü­rosunda bir ışık yandı. Çok geçmeden başka ışıklar da onu izledi. Belli ki gazeteci arka­daşlar göreve başlamışlardı. Derhal oraya koştum. Büro şe­fi Orhan Tokatlı’nın bir kitap büyüklüğünde radyosu vardı. O radyonun dalga boyutlarını teknisyen bir arkadaşı modüle etmişti. Polis telsizlerini, hatta Sıkıyönetim Komutanlığı’nın haberleşmelerini bile dinleye­biliyordu. Ben de aralarına ka­rıştım. 12 Eylül’de Ankara’da ne olup bittiyse, naklen yayın gibi duyup-izledik. Hangi bi­nalarda tedbirler alınmış, ne­relere yönelmesi emredilmek­te, kulaklarımızla duyuyorduk. Solcu ya da sağcı gençlerin du­varlara yazdıkları sloganların gece karalığında silinmesi de yapılan işler dahilindeydi. Bir ara bıçak gibi bir sesin “Kaldı­rın oradaki o pislikleri” dediği duyuldu. Emin olmamakla bir­likte, Kenan Evren’in sesine benzetmiştim.

    Sabah saat 07.00 civarı idi. Orhan Tokatlı masaya avcu­nu “şak” diye yapıştırdı; “Bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Bir ara ben cebimden uçak bi­letini çıkararak havada salla­dım: “Bakın arkadaşlar, ben bu sabah Londra yolcusuydum. Gidemedim ve bu biletim de yandı” dedim. Orhan Tokatlı “Yoo” dedi birden, “Fuara git­miyor musun kardeşim, bu bir görev sayılır. Basın mensupla­rına bir çıkış kısıtlaması yok. Hem kullanamadığın bilet de yanmış sayılmaz, o sefer yapı­lamadığı için halen geçerlidir” demez mi… Sonra devam etti: “Ben Merkez Komutanı ile ko­nuştum, bize yasak yok. İster­sen senin için bir daha konu­şayım” dedi. Hemen telefona sarıldı, bir numara çevirdi. Te­lefonun öbür ucundaki kişiye “Komutanım” diye hitap edi­yor ve samimi bir dille “Bizim yurtdışına çıkacak görevli bir arkadaşımız var, Ozan Sağdıç. Kendisi tereddüt ediyor, çıkı­şında herhangi bir sakınca yok değil mi?” şeklinde konuşu­yordu. Konuşmasını bitirince bana “Gördün mü bak, hiçbir sakınca yokmuş. Bence sen hemen havaalanına git, gön­lün ferah olsun” dedi. Dediğini yaptım, bir süre sonra Esen­boğa Havaalanı’ndaydım.

    Bir dönemin sonu diğerinin başı Kapanan bir dönemin son TBMM başkanı Cahit Karakaş ile 12 Eylül darbesinin lideri olacak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, TBMM binasının girişine dikilecek Atatürk anıtının proje yarışmasının jürisinde (üstte).

    12 Eylül öncesinde bir şiir kitabı yazmıştım. Çağla Ça­ğı isimli şiir kitabımı 11 Eylül 1980 günü Meclis matbaasın­dan teslim almıştım. Öyle bir kitap ortaya çıkmıştı ki, daha sonra posta ile kitabımı sun­duğum kişilerden, ömrünü matbaacılık mesleğine vakfet­miş sayın Şevket Evliyagil ba­na cevaben gönderdiği kısa bir mektupta “Kitabın bir baskı şaheseri” tümcesini kullan­mıştı.

    Yanıma birkaç tane de her birini bir zarfa koyduğum şiir kitaplarından almıştım. Gön­dermeyi tasarladığım kişilerin başında da Sayın Bülent Ece­vit bulunuyordu. Kendisiyle dostluğumuz gayet iyiydi. O ve eşi Rahşan Hanım, gazete­ci arkadaşım Mete Akyol ve eşi Gülçin Hanım, ben ve eşim Olcay Hanım altılı bir grup­çuk oluşturmuştuk. Birimi­zin evinde buluşup, siyaset konularından uzak sohbetler ederdik. Sayın Ecevit’in şair yanından da haberdardık ta­bii. Benim bu arzum da “Bizim de bu tasta tarağımız var yani” gibisinden bir çalım satma he­vesiydi belki.

    Dönelim Esenboğa’ya… Ha­vaalanında küçük bir PTT şu­besi mevcuttu. Oradan Bülent Bey’e kitaplarımdan birini pos­talasam diye düşündüm. Bir ta­raftan da her fırsatta haberleri dinliyoruz. Süleyman Demi­rel ve Bülent Ecevit’in askerle­rin nezaretinde Çanakkale’ye sevkedildiği söyleniyor. Henüz ne Gelibolu’nun ne de Hamza­köy’ün adı ediliyor. ‘Ya herrü ya merrü’ deyip kalemi elime al­dım. Zarfın üzerine adres ola­rak aynen “Sayın Bülent Ece­vit, Askerî garnizon, Çanakka­le” diye yazdım. PTT’in cam duvarlı ofisine yanaştım; zarfı gişe gibi açılmış pencerecikten içeri uzattım. Zarfı alan memu­run yüzünü göremiyorum ama elini görüyorum. Zarfı tutup üzerini yanındaki arkadaşına gösterecek şekilde uzattı; ar­kadaşı “bize ne” der gibilerden omuz sikti. Bunun üzerine ilk memur zarfın üzerine “Esen­boğa, 12 Eylül 1980” mührünü basıp gönderilerin bulunduğu seleciğe uzatıp attı.

    Dış hatlar bölümüne açılan kapının yanına bir masa koy­muşlar. Masanın arkasında iki hava subayı oturuyor. Pasapor­tumu, basın kartımı ve biletimi gösterdim. Daha yetkili oldu­ğunu sandığım subay “İyi ama kardeşim” dedi, “yurtdışına çı­kış yasağı var. Biz burada boşu­na mı oturuyoruz? Kimseyi sa­lamıyoruz” dedi. “Ama” dedim, “basın mensuplarına böyle bir yasak yok. Az önce Merkez Ko­mutanı ile konuştuk. O da teyit etti”. Havacı subaylar hoş in­sanlardır, severim onları. Katı bir direnç gösterme hevesinde değillerdi. Masaya bir de tele­fon hattı çekmişler. “Bir daki­ka” dedi, Ahizeyi eline aldı. Sa­nırım kendisi Merkez Komu­tanlığı’nı aradı. “Komutanım” diye başladığı sözünü “Evet efendim, başüstüne efendim, tabii efendim, emredesiniz efendim” gibi sözlerle sürdür­dü. Ne konuşulduğunu merak ediyordum.

    Türk siyasetinin ‘ak güvercin’i 5 Kasım 2006’da hayatını kaybeden Bülent Ecevit, hem kendisinin hem de partisi DSP’nin sembolü olmuş “ak güvercin”le…

    Ahizeyi yerine bıraktıktan sonra yüzüme gülerek baktı. “Çıkabilirmişsiniz kardeşim” dedi, “hatta ağzımıza bile …”. Bu cümlenin arkasını yazma­yayım, herkes tahmin edebi­lir ne olduğunu. Pasaportuna yurtdışına çıkış tarihi “12 Eylül 1980” damgası basılmış nadir kişilerden biri olarak gururla uçağa binmekteydim.

    Avrupa’da bir süre dolaş­tıktan sonra, yurda döndüğüm­de, Kenan Evren her şeye ha­kim bir konumda görünüyordu. Bunlar başka konular. Ancak benim için ilginç bir haber var­dı. Adresi kesin yazılamamış Sayın Bülent Ecevit’e gönder­miş olduğum kitap, o kargaşa­lıkta PTT’miz tarafından doğru adrese ulaştırılmıştı.

    Askerlerin kibarca “misa­fir ediyoruz” dedikleri gözal­tı durumundaki sayın Ecevit’e de paket iletilmişti. 12 Eylül 1980 tarihli gönderime, Bü­lent Bey’in 25 Eylül tarihli te­şekkür ve iltifat yüklü cevabi mektubu, benim için çok kıy­metliydi.

  • 700 yıl önce öldü ama, sesi-sözü hep yaşayacak

    Sözünün sadeliği ile Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi Yunus Emre, ölümünün 700. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. 1971’de UNESCO’nun Yunus Emre Yılı ilan etmesi nedeniyle Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan plak çalışmasında uzman isimler tercüme etmiş; Ayla Algan seslendirmiş; Ozan Sağdıç tasarımı yapmıştı.

    Yunus Emre’nin doğum tarihi kimi kayıtlarda 1238-40 arası olarak veriliyor. Ölüm tarihinin ise 1320-1328 arası olduğu rivayet edilmekte. Kesin olan tek şey onun bir 13. yüzyıl ozanı oldu­ğu. Genellikle 1240’ta Eskişe­hir’e bağlı Mihallıçık ilçesi­nin Sarıköy’ünde doğduğuna, 1321’de aynı köyde vefat etti­ğine ve kabrinin de yine orada olduğuna inanılmakta. Bu ta­rihler Selçuklu Devleti’nin son günlerine Osmanlı Devleti’nin ise ilk günlerine denk geliyor. Yani Türkiye tarihinin önemli bir değişim çağı. Üstüne üst­lük, Anadolu’yu büyük ölçüde etkileyen Moğol istilası da ay­nı döneme denk gelmekte.

    Yunus Emre, böyle olduk­ça karanlık ve kargaşa dolu Ortaçağ yıllarında, çok sade bir dille “insan-ı kâmil” yani doğru ve olgun insan olmanın erdemini dile getirebilmiş bir derviştir. Deyişleri liriktir, öz­lüdür, eğiticidir. Buna karşın anlaşılmazlık örtüsüyle örtülü de değildir. Sanatın, özellik­le de söz sanatının yüceliğine, özgünlüğüne değer verir. Ta­savvuf edebiyatı bakımından Hacı Bektaş Veli, Taptuk Em­re, Hacı Bayram Veli geleneği­nin bir halkası sayılsa da, her iki dünyaya sağlam ayakla ba­san bir veli olarak halkın gön­lünde farklı bir yer edinmiş­tir. “Bir sözü söylemek gerek, melekler de bilmez ola” deyişi, onun anlayışının anahtarıdır. Derin anlamlar taşıdığı halde, sözünün sadeliği ile kendisini Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi olarak anmamız yerinde olacaktır.

    Sıkıyönetim günlerinde plak kaydı Yunus Emre plağının çalışmaları, sıkıyönetim zamanına denk gelmiş; stüdyoda çalışmalar uzayınca sabaha kadar orada kapalı kalan müsteşar yardımcısı Mukadder Sezgin çareyi kanepeye uzanmakta bulmuştu.

    Güncel bir habere göre UNESCO Millî Komisyonu 2021’i onun ölümünün 700. yılı kabul edip, “Yunus Em­re Anma ve Kutlama Yılı” ola­rak anılması konusunda genel merkeze teklifte bulunmuş­tu. 30 Ocak 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bir cum­hurbaşkanlığı genelgesi ile içinde bulunduğumuz yıl “Yu­nus Emre ve Türkçe yılı” ola­rak tescil edilmiş bulunmakta. Görünen o ki, Kültür Bakan­lığı ve Yunus Emre Enstitüsü birtakım etkinlikler organize edecekler.

    Enstitü başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş de Anadolu Ajan­sı’na verdiği bir mülakatta, “Yunus Emre’nin sözlerini dünyanın farklı noktalarında­ki insanlarla buluşturmak ve onun ‘insanlığın özü itibarıyla bir olduğunu’ anlatan felsefe­sini anlatmak için kültürel et­kinlikler düzenlemeye devam edeceklerini belirtmiş; “ensti­tü olarak 2021’de bütün dün­yaya sadece Yunus’u götürme­yeceğiz, oralarda da Yunus’un çağdaşı, Yunus’un benzeri olan insanlarla birlikte bu yılı kut­layacağız ve onun görüşlerini yeniden gündeme getireceğiz” demişti. Ayrıca salgın hastalık yüzünden düzenledikleri et­kinlikleri dijital platforma ta­şıdıklarını da ifade etmişti.

    ★★★

    Yıllar önce, yine UNES­CO şemsiyesi altında “Yunus Emre Anma ve Tanıtım Yılı” etkinlikleri düzenlenmişti. Bu etkinlik kararı, 1971 yılında Yu­nus Emre’nin ölümünün 650. yılında alınmıştı. 1972 yılın­da da devam eden o etkinlikle­rin bir safhasına ben de bizzat hem tanık olmuş hem de görev almıştım.

    UNESCO’nun kararı kesin­leşince, yurtiçi kutlamaların organizasyonu için devletin il­gili birimlerinde rutin çalış­malar başlamıştı. Türkiye’de Kültür Bakanlığı yeni kurul­muştu; örgütlenmesi tamam­lanamadığı için elinde fazla bir olanak yoktu. Yurtdışı tanıtım işlerinin Turizm Bakanlığı’nın görev çerçevesi içinde olma­sı gerekiyordu. O sıralarda ba­kanlık müsteşarı Münci Giz, müsteşar yardımcısı ise Mu­kadder Sezgin idi. Mukadder Bey’in ilk düşündüğü etkinlik, ünlü bestecimiz Ahmet Adnan Saygun’nun kendisi kadar ün­lü Yunus Emre Oratoryosu’nun plak haline getirilmesi ve dün­yaya dağıtılması idi. Ancak Adnan Bey, böyle bir vesile ile hatırlanmaktan çok memnun olduğunu, ancak o eserin telif haklarının Almanya’daki bir yayıncı kuruluşuna satıldığını, onlardan izin almanın zorluğu dolayısıyla pek umutlu olmadı­ğını beyan etmişti.

    Anadolu ozanı, Batı’yla buluşuyor Kapağında Ozan Sağdıç’ın Tuzgölü civarında çektiği bir hasat dönüşü fotoğrafının kullanıldığı plağı (altta), Ayla Algan seslendirmişti (üstte).

    Bu durumda yapılacak iş, yeni bir prodüksiyona gitmekti. Acaba Yunus Emre’nin şiirle­rinden uygun ölçüde seçki ya­pılsa; bunların İngilizce, Fran­sızca ve Almanca gibi dünyaca yaygın dillere yapılmış çeviri­leri, yine Yunus Emre’nin aşık tarzı söyleyişine benzer bir bi­çimde, bir saz eşliğinde, popü­ler bir ses sanatçısına söyleti­lebilir miydi?

    O günlerde Ajda Pekkan pek gözde bir isimdi. O veya ona benzer bir başkası bu işin üstesinden gelebilir miydi? Tabii bu noktada, işi erbabı­na sormak gerekiyordu. Anka­ra Radyosu müzik yayınların­da prodüktör olmakla birlik­te, popüler müzik dünyamızda hemen herkesi çok iyi tanıyan, birkaç organizasyona da imza atmış olan Erkan Özerman’a danışmakta yarar vardı. Mu­kadder Bey’in bu sorusunu, Özerman 1 gün bile geçmeden yanıtladı. Bunu yapabilecek isim Ayla Algan’dı. Kanımca da bu doğru bir seçimdi.

    Ayla Algan o güne kadar gazino sahnelerinde görülme­mişti. Bertolt Brecht’in kaba­re oyunlarında çok iyi per­formans göstermiş bir tiyat­ro oyuncusuydu. Sözkonusu yabancı dilleri bilir ve düzgün telaffuz ederdi. Peki kendisine bağlama ile kim eşlik edecekti? Halk müziğini kitabını yazacak kadar iyi bilen, beste yapma yeteneğine de sahip, tezenesi kendine özgü bir sanatçı Cemil Demirsipahi bu iş için biçilmiş kaftandı.

    Herkes işinin ehli Sağdıç’ın kayıt stüdyosundaki kumanda odasının camının arkasında fotoğrafladığı Ayla Algan (üstte)… Albüm için halk müziği konusunda zengin bir kültüre sahip Cemil Demirsipahi ortaya çıkan her parçaya uygun ezgiyi buluyordu (altta).

    Kadro böylece belirlendik­ten sonra, hemen faaliyete ge­çilmişti. Parçalar hazırlanacak, olgunlaştığına kanaat getiril­diğinde kayıtları yapılacaktı. Hedef, kısaca LP olarak anılan uzunçalar bir plak üretmek­ti. Bu evrede ben de devreye girmekteydim. Zira bu plağın albümünü hazırlama işi de ba­na düşüyordu. Mazrufun zarfı da içeriğine denk bir değerde olmalıydı. Bu düşünceyle faa­liyeti yakından izlemeliydim. Meşrutiyet Caddesi’ndeki bir apartman dairesinde Turgut Özakman’ın bir kayıt stüdyosu vardı. Çalışmalar orada gerçek­leştiriliyordu.

    İngilizce çeviriler, ilk Kül­tür Bakanımız olup, o günlerde görevini sürdürmekte olan Ta­lat Halman’a aitti. Acilen yapıl­ması gereken Fransızca çeviri­leri, şair Tahsin Saraç ile müs­teşar yardımcısı Mukadder Sezgin ortaklaşa üstlenecekler­di. İkisi de Sorbonne Üniversi­tesi eğitimi görmüş kişiydiler. Çeviri çalışmalarını, daha önce sözü geçen ses kayıt stüdyo­sunda yapmaktaydılar. Ben de canlı yayın gibi onları izlemek­teydim. Ortaya çıkan her çevi­rinin anında uygulaması yapılı­yordu. Aksayan bir yer olursa hemen düzeltiliyordu. Bütün çalışmalar gece-gündüz sürdü­rülmekteydi.

    Çeviriler taze taze stüdyoya giriyor Şair Tahsin Saraç ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mukadder Sezgin seçtikleri şiirleri Fransızcaya tercüme ediyorlar. Ayla Algan da taze taze zihnine yerleştirmeye çalışıyor (üstte); ardından da hemen stüdyoya geçip aksayan bir yer var mı diye çevirinin uygulamasını yapıyor (altta).

    İşin kötü yanı, tam da o sı­rada ülkece bir sıkıyönetim süreci vardı. Belli bir saatten sonra sokağa çıkma yasağı var­dı. Faaliyet uzarsa, orada saba­ha kadar kalmaya mahkumduk. Herkes evine çekilmiş, sokak­larda in-cin top oynarken, ça­lışılan stüdyonun salonundaki ışıklar yanıyor, saz- söz sesle­ri de ister istemez dışarıya bir miktar sızıyormuş. Bir gece komşulardan biri “Bu dairede vur patlasın, çal oynasın alem yapılıyor” diye ihbarda bulun­muş. Polisler baskına gelmiş­lerdi. Onlara alem değil, devlet işi yapıldığı anlatıldı. İkna olup gitmişlerdi.

    İstanbul’da birkaç fir­ma, çok eski bir tarihten beri “taşplak” dediğiniz 78 devir­li gramofon plaklarını basabi­liyordu. O tarihte 45’likler de çoktan basılır duruma gelmiş­ti. Ancak henüz uzunçalar (LP) baskısı yapılamıyordu. Kaydı hazırlanmış plağın baskısı Ma­caristan’da yaptırtılacak, kapak albümü ise Türkiye’de hazırla­nacaktı.

    Kısa zamanda albüm içeriği olan fotoğrafları ve yazıları to­parladım, sayfa düzenini halle­tim. Özellikle kapak için seçti­ğim, akşam vakti güneş batma­ya yakınken Tuzgölü civarında çekmiş olduğum buram buram Anadolu kokan hasat dönüşü fotoğrafı çok beğenilmişti. An­kara’da güven duyduğumuz bir basımevinde baskı işini de ger­çekleştirmiş olduk.

  • Broadway müzikalleri Türkiye’ye geldiğinde…

    1960’lı yıllardan itibaren Ankara ve İstanbul sahnelerinde sergilenen müzikaller, Türk seyircisine yeni bir seyirlik anlayışı getiriyordu. Cüneyt Gökçer’in hem tasarladığı hem de oynadığı gösteriler hem hafızalarda hem fotoğraf karelerinde silinmez izler bıraktı: “Kiss Me Kate”, ““My Fair Lady”, “Don Kişot”, “Damdaki Kemancı”…

    “My Fair Lady”de Ayten Gökçer.

    Broadway, New York kentinin merkezi ko­numundaki Manhattan bölgesindeki ünlü bir cadde­nin adı. Davetkâr neon ışıkla­rının pırıl pırıl aydınlattığı bir eğlence alemi. Caddenin dün­ya çapındaki şöhreti, daha çok üzerinde ve yan sokaklarında yer almış bulunan 40 kadar ti­yatro sayesindedir. Bu sah­nelerde, ilk örnekleri Paris’e verilmiş olan bulvar komedisi tarzından eserler, revü türün­den gösteriler, kabare oyun­ları sergilenir. Broadway aynı zamanda, denilebilir ki özgün müzikal türünün doğduğu ve gelişip zirveye ulaştığı bir yer­dir. Londra’da da Broadway kadar olmasa da bu tür tiyat­rolar mevcut.

    Müzikal denilince, genel­likle insana hoşça vakit ge­çirmeyi hedefleyen, konunun gelişimine paralel olarak için­de şarkılar ve müzik parçala­rı bulunan sahne eserleri ak­la gelir. Konu bir komedi de olabilir, duygusal bir dram da. Bir bakıma klasik operet türü­nün bir uzantısı da sayabiliriz. Bizde de çok erken tarihlerde denenmiş bir oyun biçimidir. 1875’te bestelenen Dikran Çu­hacıyan’ın “Leblebici Horhor” opereti ilk örneklerden biri sa­yılabilir. Bu eserin 1934’te Nâ­zım Hikmet’in senaryolaştır­dığı şekliyle Muhsin Ertuğrul tarafından filmi de çekilmiş­tir. Uluslararası bir yarışma­da ülkemize ilk ödül kazandı­ran Türk filmi olarak tescil de edilmiştir.

    “My Fair Lady” müzikalinde Ayten ve Cüneyt Gökçer. Çiçekçi kız Eliza, Albay Pickering’e çiçek satmaya çalışıyor.

    Bu arada eskilerin “do­ğurgan” yerine kullandıkları “velut” sözcüğüyle anılabile­cek Muhlis Sabahattin Bey’i gözardı edemeyiz. Meşrutiyet yıllarında gazetecilik mesleği ile göze çarpan ve bu yılların bir bölümünü sürgün olarak Avrupa’da geçiren Sabahattin Bey’in, ancak 1918’de siyaset yapmamak koşuluyla yurda dönmesine izin verilir. Bu ara­da zamanını boş geçirmemiş, sıkı bir müzik eğitimi almış ve besteci olmuştur. 1917’de ve vefat ettiği 1942’ye kadar ke­sintisiz sürdürdüğü besteci­lik yıllarını hemen hemen her sene bir operet veya revü bes­telemekle geçirmiş. “Çaresaz” onun ilk sahne eseri. Onu “Ke­rem ile Aslı”, “Aşk Mektebi”, “Asaletmeab”, “Muteber Paşa” gibi daha niceleri izlemiş. Ço­ğunun metnini de kendisi yaz­mış. “Gül Fatma” ve “Ayşe” en ünlü eserleri.

    Değerli bestecimiz bun­larla da yetinmemiş, 1930’lu yıllarda “Muhlis’in Çocukla­rı” adıyla bir operet topluluğu kurmuş; bir süre sonra “Sürey­ya Opereti” adını vererek ve temsillerini sürdürmek üzere Kadıköy’deki Süreyya Ope­rası’na gelmiş. Operetlerini sahneye koyduğu kadrosun­da, Suzan Lütfullah, Lütfullah Sururi, Celal Sururi, Muam­mer Karaca, Toto Karaca, Avni Dilligil gibi adlarını sonradan sıkça duyduğumuz gençler varmış.

    1950’li yılların başların­da Kabataş Lisesinde öğren­ciydim. Biri daha sonra Fer­han Şensoy tiyatrosu olan Ses Opereti’ne, diğeri Taksim Si­neması’nın yanındaki Maksim salonunda temsillerini sürdü­ren Muammer Karaca Ope­reti’ne her fırsatta koşa koşa giderdim. Şimdi “Muhlis’in Çocukları” listesine bakıyo­rum da, çoğu bu iki tiyatronun kadrolarında olgunluklarını yaşamaktaydılar benim seyir­cisi olduğum yıllarda. Sururi ailesinden Celal ve Ali Beyleri, Muzaffer Hepgüler’i, Toto Ka­raca’yı, Adile Naşit’i ve daha nice komedyeni alkışlamıştık.

    Ünlü bestecilerimizden Cemal Reşit Rey’in bestele­rini yaptığı “Üç Saat”, “Lü­küs Hayat”, “Deli Dolu”, “Söz Caz”, “Maskara” ve “Hava Cı­va” isimli, kendilerinin operet olarak betimledikleri eserler de, aslında bizdeki ilk müzikal örnekleridir. Özellikle “Lü­küs Hayat”ın şarkıları çok be­ğenildi. Zaman zaman çeşit­li tiyatro toplulukları tarafın­dan tekrar tekrar sahnelendi. Bu eserin metin yazarı Ekrem Reşit Rey olarak belirtilmişse de, o sıralarda hapiste olan ve sakıncalı sayılan Nâzım Hik­met’e ait olduğu hakkında bir de söylenti mevcut.

    “Keşanlı Ali Destanı” ise bir Haldun Taner klasiği. Bü­yük kentin varoşu Sinekli­dağ’da yaşayan Ali’nin bir yandan kabadayı, bir yandan naif yanını hicveden, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro­su’nda sahnelenen oyun sade­ce 6 yılda 493 kez yinelenmiş, yurtdışında da ünlenmişti. Yine Haldun Taner’in yazdığı “Sersem Kocanın Kurnaz Ka­rısı”, Tomas Fasulyeciyan’ın kendi adıyla kurduğu kumpan­yasının Bursa’da ayakta kalma çabasını anlatıyordu. Müzikali de yapıldı. 1950’li, 60’lı yıllar­dan bu yana, “Hisseli Harika­lar Kumpanyası”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Yedi Kocalı Hür­müz” ve daha nice yerli müzi­kallerimiz şanoları hiç boş bı­rakmadı.

    Mancalı Adam Don Kişot uyarlaması “Mançalı Adam” müzikalinden eğlenceli bir sahnede Cüneyt Gökçer, Şahap Akalın, Muammer Esi, ve Ayten Gökçer. En üstte yine aynı müzikalden bir sahne var.

    1960’lı yılların başında Devlet Tiyatrosu ile Operası tek bir kurumdu. Nihayet bale bölümü de bu kuruma bağlı bir dal olarak kurulmuştu. Bütün bu faaliyetlerin başında genel müdür olarak Cüneyt Gökçer bulunmakta idi. Kendisi iyi bir aktör, iyi bir sahneye koyucu ve yorumcuydu. Aynı zaman­da hırslı bir kişi idi. Bunu kötü bir nitelik olarak görmediğimi belirtmek isterim. Bazen hırs, başarının anahtarıdır. “Kral Lear, Kral Oedipus, IV. Hen­ry, Don Juan” gibi görkemli oyunların büyük oyuncusuy­du. O günlerde en çok konuşu­lan müzikal “Kiss me Kate”e aklı takılmıştı. Ancak, Böyle bir oyun için hem rol yapma becerisi yüksek, hem de şarkı söyleyebilen sanatçılar ile bir orkestra ve koro gerekti. An­cak asıl sorun Amerikan mü­zikali ruhunu kavramış işin erbabı uygun yönetmen bula­bilmekti. O da, 1961’de Devlet Konservatuvarı Bale bölümü­ne dört haftalık bir eğitim ile bir eserin sahnelenmesi için davet edilmiş Tod Bolender ol­du. Rus bale okulunun büyük ustası, Amerikan balesinin kurucusu sayılan Gürcü asıllı George Balanchine’in yetiştir­diği, önceleri bir balet, gide­rek koreograf olmuş ünlü bir sanatçıydı. Cüneyt Göker ile iyi uyum sağlayarak Broadway müzikallerini Türk halkına sevdiren bir ekip olmuşlardı.

    Cole Porter’in yarattığı “Kiss Me Kate” müzikali 1948 yapımıydı. Metni yazan Sa­muel ve Bella Spewack çifti. Türkçeye Sevgi Sanlı çevir­mişti. Başarılı her müzikalin başına geldiği üzere, bunun 1953’te George Sidney’in yö­netimiyle, hem de yeni icat 3D formatında filmi de çekil­di; 1954’te Oscar’a aday oldu. 1963’te Ankara Opera sah­nesindeki Türkiye prodüksi­yonu da çok başarılı geçmiş­ti. Başrolleri Cüneyt Gökçer ve Sevda Aydan paylaşmış­tı. Gangster tiplemesinde Se­mih Sergen ve Savaş Başar çok sempatik, göze çarpıcı bir kompozisyon sergilemişlerdi.

    Ankara Devlet Operası’nda sahnelenen ikinci Broadway müzikali Bernard Shaw’ın “Pigmalion” (Bir Kadın Yarat­tım) oyununun müzikli uyar­lamasıdır. Eser bir bakıma asaletin, kibarlığın ırsi üstün­lük olmayıp eğitimle kazanıla­bilir olmasının kantı sayıla­bilir.

    Damdaki Kemancı Geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişi işleyen “Damdaki Kemancı”da Sütçü Teyye’nin kabusu (üstte) ve düğün sahneleri (altta).

    “My Fair Lady”nin fil­mi çevrildiğinde başrollerin Rex Harrison ve Audrey Hep­burn’a verilmesi isabetli se­çimdi. Bizdeki temsilde ise Cüneyt Gökçer-Ayten Gök­çer ikilisi vardı. Albay Picke­ring rolündeki Asuman Korad ile Eliza’nın babasını oynayan Şahap Akalın da rollerinde göz dolduruyordu. Ankara temsi­linden sonra, 1969’da İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışında Devlet Tiyatroları’nın ilk ağız­da sahneleyeceği oyunlardan biri olarak repertuvara konul­muştu. Bu prömiyeri tiyat­ro bölümünün kurucusu Carl Ebert de izlemiş, eski öğrenci­lerinin olağanüstü başarıların­dan dolayı onları bağrına ba­sarak kutlamıştı.

    Broadway yeni müzikaller piyasaya sürerken, ünlü ro­manlardan ve tiyatro klasikle­rinden büyük ölçüde yarar­lanmıştır. Dale Wasserman ve Joe Darion işe bu noktada Cervantes’in Don Kişot eserini ele almakla gerçekten turna­yı gözünden vurmuşlar. Filmi çevrildiğinde, daha sonra Don Kişot’a dönüşecek olan Cer­vantes rolünü ünlü oyuncu Peter O’Toole üstlenmiş, Al­donza/Dulcinea rolünü de en parlak yıllarında Sofia Loren oynamıştı. Bizim Ankara ver­siyonunda ise başrolleri Cü­neyt Gökçer/Ayten Gökçer iki­lisi paylaşmıştı. Ayrıca Şanso Panso rolünde Şahap Akalın, hancı rolünde de Muammer Esi olağanüstü başarı sağla­mışlardı.

    Perde arkasındakiler
    Dört müzikalin de yönetmeni ünlü dansçı ve sahne yönetmeni Amerikalı Tod Bolender’di (sağda). “Kiss Me Kate” hariç diğer üç müzikalin orkestra şefliğini ise Dieter Brux üstlenmişti.

    Müziklerini Jerry Bock’un bestelediği, şarkı sözlerini Sheldon Harnick’in yazdığı “Damdaki Kemancı” müzikali ise geleneklere bağlı bir toplu­lukta, değişen dünya koşulla­rına direnişin, ama sonunda çaresiz kabul edişin ve zor ko­şullar içinde bile dengeyi ko­rumaya çalışmanın ironik bir anlatımı olarak özetlenebilir.

    İlk kez 1964’te Broa­dway’de sergilenen müzikalde Tevye rolünü Zero Mostel oy­namış ve büyük sükse yapmış­tı. Yıllar sonra ben Avrupa’da Zero Mostel’i (hiç kuşkusuz konuk oyuncu olarak) aynı oyunda izleme şansına sahip olmuştum. 1979’da çevrilen filmindeki Tevye’yi Topol can­landırmıştı.

    Ankara Devlet Tiyatrosu’n­da ilk oynanış tarihi 14 Ekim 1969’dur. Elbette Sütçü Tev­ye, Cüneyt Gökçer’in bizzat kendisi olacaktı. Zero Mostel’i sahnede izlediğimi söylemiş­tim; Topol’u da sinemada sey­rettik. Üçü arasındaki en iyi Tevye hangisiydi diye soracak olursanız, hiç tereddütsüz ve büyük farkla Cüneyt Gökçer’di derim. Tevye’nin eşi Golde’yi ise yakınlarda yitirdiğimiz çok değerli oyuncumuz Handan Uran oynamıştı.

    Bu dört Broadway müzika­li, zamanında ağzımıza çalı­nan birer parmak bal gibiydi. Rüzgar gibi esip geçti. O gün­leri yaşamış olanların belle­ğinde birer anı olarak, ünlü şarkılarıyla, bir de çekilmiş fo­toğraflarıyla izleri kaldı.

  • Maestro Niyazi Takizade

    Maestro Niyazi Takizade

    1912’de doğan, 1984’te vefat eden Niyazi Zülfikaroğlu Takizade, klasik müziğin dünya çapındaki isimlerinden biriydi. Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası da dahil seçkin kurumlarda şeflik yapmış, sadece müzik bilgisiyle değil zekası ve dostluğuyla da fark yaratmıştı. Başarılarla dolu ve aynı zamanda trajik hadiselerle örülü müstesna bir hayat… 

    Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı (CSO) 1963’ün 27-30 Kasım tarihlerinde konuk şef olarak yöneten Niyazi Takizade 1912 doğumlu olduğuna göre; onu ilk kez tanıdığımız sırada 50 yaşında olmalıydı. O konserde Çaykovski’nin 4. Senfonisi ile “Romeo ve Juliet” uvertür-fantezisini, Borodin’in “Prens İgor” operasından bazı bölümler ile Vienyavski’nin keman konçertosunu yönetmişti. Çaykovski senfonisi özellikle orkestraya öylesine olağanüstü bir ruh katmıştı ki, müzikseverlerin belleğinde hep canlı kalmıştı. O zamanlar CSO’nun orkestra şefi Lessing idi; iyi bir müzik adamıydı. O bile etkilenmiş, söylemek zor ama, belki de biraz da kıskanmış olabilirdi. O tarihten sonra ardı ardına programa Çaykovski’nin senfonilerini koymasından yapıyoruz bu çıkarımı! 

    Tam adıyla Niyazi Zülfikaroğlu Takizade 1912’de, Tiflis’te ünlü müzisyenlerin bulunduğu bir çevrede doğmuş. Babası Zübeyir Hacıbeyov da müzisyen. İlk müzik eğitimini Bakü’de almış. Daha sonra, o günlerde adı rejim tarafından Leningrad’a çevrilmiş olan Petersburg’da devam etmiş eğitimine. Erivan Devlet Konservatuvarı’nı da bitirmiş, 1934’te Azerbaycan’da orkestra şefliğine başlamış. 1937’den sonra Bakü’deki Ahundov Opera ve Bale Tiyatrosu orkestrasını yönetmiş. 1946’da Leningrad’da orkestra şefleri yarışmasını kazanmış. 1950’de SSCB Devlet Nişanı’nı; 1955’te Azerbaycan Halk Sanatçısı, 1958’de SSCB Halk Sanatçısı unvanlarını almış. 1958’de Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası’nın yöneticiliğine, 1962’de M. F. Ahundov Tiyatrosu’nun genel yönetmenliğine atanmış. Azerbaycan Yüksek Sovyeti’ne de seçilmiş. 

    İKSV’nin ilk festivalinin açılış gecesinde Niyazi Takizade ve eşi Hacer Hanım.

    Takizade’nin hayatı, Azerbaycan’ın müzik dünyasında her vadide birçok hizmetle doludur. Her yıl Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası, onun heykeli karşısında ölmez operası “Köroğlu”ndan Uvertür’ü ve diğer eserlerini seslendirmeyi sürdürmüştür. 

    Niyazi Takizade ufak-tefek yapılı bir insandı. Böyle bir insanın gençliğinde halter çalıştığı ve bu dalda şampiyonlukları olduğuna pek inanılmaz. Oysa onun 16-18 yaşlarında 56 kg’da birkaç defa Bakü ve Azerbaycan şampiyonluğu var. Konservatuvara sonradan katılmış. Yine de spor sevgisinden vazgeçememiş, hatta uzun süre Sovyetler Birliği Azerbaycan Spor Bakanlığı Halter Dalı Başkanlığı’nı üstlenmiş. Pek çok sporcuya yardımcı olmuş. Tezcanlılığı, yorulmak bilmez enerjisi ve azmi o günlerin eseri olsa gerek. 

    ‘Maestro’  Niyazi Takizade, Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinden birinin provasında… 

    Onunla tanışıklığımız İKSV’nin ilk festivali sırasında olmuştu. Açılış İTÜ Maden Fakültesi salonunda Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nun icrası ile yapılmıştı. Takizade festivalin onur konuğu idi ve eşi Hacer Hanım’la birlikte seyirciler arasındaydı. Konser sonunda coşkunca alkışlayanlar arasında en göze çarpan o idi. 

    2 gün sonra da Köroğlu Operası’nın dünya prömiyeri yapılacaktı. Son provalar Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılmaktaydı. Bu defa üzerinde koyun postundan yeleğimsi bir ceket vardı. Orkestra çukurunda bir sahne üzerinde bir süre uğraşıyor, zaman zaman arkaya dönüp, ön sıralardan birinde rejisör Aydın Gün ile birlikte oturan Saygun’a o nağmeli Azerbaycan diliyle “Adnan Beeey” diye seslenip yanına çağırıyor, “Bu mahnıyı bu soprano diyebilemez. Ben bunu iştirih edirem” ya da “Bu episodu bu koro diyebilemez” deyip eserden o bölümü atıyordu. Eserlerine dokundurmamasıyla ünlenmiş Saygun, bunların hiçbirine itiraz etmedi. Belki bir Wagner operası gibi 6 saati bulacak Köroğlu, bu sayede 3.5 saate indi de Kadıköy yakasında oturan seyirciler son vapura yetişebildiler! 

    Adnan Saygun’un aslında kadirşinas ve duygulu bir insan olduğunun bizzat tanığıyım. Ancak birçok kişinin gözünde pek de alçakgönüllü bir insan olmadığı kanısı yaygındır. Hatta onun en eski arkadaşlarından biri olan konservatuvar hocası ve müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal, öğrencileriyle yaptığı sohbetlerinde Saygun’un çok mağrur bir insan olduğunu özellikle belirtmeye çalışırmış ve “Hiç insan kendi kendine Saygun deyip soyadı olarak seçer mi, buradan anlayın” dermiş. Takizade’nin tekliflerine karşı nasıl olup da bu kadar uyumlu ve hoşgörülüydü? Zira onun sanatına, müzik kültürüne ve sağduyusuna inanmıştı. 

    Moskova’da bir karşılaşma  Moskova’da bir resepsiyonda Ozan Sağdıç ve Niyazi Takizade yanyana.

    Bu hadiseden iki hafta sonra, Kuzey komşumuzun lütfettiği Bolşoy-Kirov Balesi’nin gösterisi vardı. O tarihlerde, bizim gösteri dünyamızda uzman eleman enderdi ya da hiç yoktu. Açıkhava Tiyatrosu’nda seyirci sıralarının tam ortasında küçük bir plato vardır. Oraya sağlam bir üçayak üzerine, takip ışığı spotu konulmuş; ama onu kullanacak teknik eleman nerede? Organizasyonun böyle bir elemanı yok. Dünyanın önde gelen orkestra şeflerinden biri, festivalin onur konuğu ve en prestijli etkinlik olan “Köroğlu” operasını yönetmiş bir şahsiyet, Niyazi Takizade gönüllü olarak bu işçiliğe talip olmuştu! Öteki gösterilerde frakla, smokinle gördüğümüz maestro, takip ışığının başında, yine koyun postundan ceketiyle iş başındaydı. Sahneyi bütünüyle en iyi gören yer olduğundan, ben de fotoğraf çekimi için ayni mekanı seçmiştim. Hemen arkamızda seyirci sıraları var. Ben çömelip hedef küçülttüğüm için muhatap olmuyordum. Ancak o, ayakta kullanmaya çalıştığı koskoca aparatıyla bir bölüm seyircinin görüşünü kapatıyordu. Sanki onun orada keyfinden durduğunu sanıp “çekil oradan” diye seslenenler, küfür ve tehdit edenler, dahası hedef belirleyip gazoz şişesi gibi cisimler atanlar bile vardı. Takizade seyircilere “Bitti guzum, şimdi bitti” diye diye görevini zor tamamlamıştı. 

    Rusların ve bazı Balkan ve Kafkas halklarının, özellikle Gürcistan’ın halk dansları topluluklarının koreografik bir düzen içindeki gösterilerini izlediğimizde hayranlık duymaktaydık. Bizde de, çok zengin folklorumuzdan yararlanarak bu tür bir topluluk kurabileceğimiz düşüncesi gelişti. Bir dizi toplantılar, çalışmalar sonucunda “Devlet Halk Dansları Topluluğu” kuruldu. Daha henüz yurtiçinde doğru dürüst bir gösteri yapılmadan, ilk turne Moskova, Tiflis ve Taşkent şehirlerinde olmak üzere Sovyetler Birliği’ne gerçekleştirilmişti. Kafileye gazeteci olarak ben de katılmıştım. 

    Ömer Eldarov’un elinden mermere aktarılan Niyazi Takizade tasviri. Maestro’nun kabrinin üstünde duruyor. Yine Eldarov imzalı başka bir yontu, bu sefer ağaçtan (altta)… 

    Takizade beni görünce, İstanbul’da Açıkhava Tiyatrosu’ndaki kader birliğimizi hatırladı. Ayaküstü epey sohbet ettik. Benim hatırımda kalan hoş bir anı da, içki servisi yapan garsonun kendisine “Hacer Hanım ne içer?” diye sorması; onun da “Hacer Hanım ne içecek! Menim ganımı içer o” demesiydi. Şakacı ve neşeli bir adamdı. Türkiye’deki bürokrasiye ait gözlemleri müthişti. Bunları ironik bir şekilde dile getirirdi: “Vallah gardaşım, men sizin memlekette kimin eli kimin cebinde gayt tutamamışam”. Türkleri ve ve Türkiye’yi çok sevdiği “Men bu vetanın da evladiyem” sözlerinden açıkça anlaşılırdı. Şakaları müthişti. Fıkra anlatmaya meraklıydı, yenilerini devşirmeye de bir o kadar. Laz fıkralarına bayılıyordu. 

    İlk festivalin onur konuğu İKSV’nin düzenlediği ilk festivalde onur konuğu olan Niyazi Takizade, Ahmet Adnan Saygun’un “Köroğlu” operasının provaları sırasında eserin bestecisi ile… 

    O zamanlar henüz Sovyetler Birliği dönemi olduğu için, Azerbaycan’ın adı geçmiyordu. Niyazi adının bir Müslüman adı olduğunu kestiremeyenler de bunu bir Rus ismi sanıyorlardı herhalde ve kendisini dünya çapında bir Sovyet sanatçısı olarak tanıyordu. Bu yanılgıya düşenlerden biri de Volksoper Wien’in orkestra şefi Anton Paulik idi. Sanırım 2 yıl kadar İstanbul Senfoni Orkestrası’nın da şefliğini yapmıştı; ancak bu süre zarfında hiç Türkçe öğrenememişti. Paulik’in görev süresinin sonlarına doğru bir konser yönetmek üzere Niyazi Takizade konuk şef olarak davet edilmişti. Tabii sempatik halleriyle ve tatlı Azeri Türkçesi ile bizimkilerle hemen samimi oluvermişti. Orkestra provalarının birini Anton Paulik de parterden izlemekteydi. Niyazi’nin Rus olduğu kanısı kafasına iyice yerleşmiş ya bir kere; arada geçen konuşmaları görünce hayrete düşmüş, yanında oturan ve çevirmenliğini yapan Panoyat Abacı’ya “Bunlar hangi dilden konuşuyor?” diye sormaktan kendini alamamıştı. Abacı da “Tabii Türkçe” demişti. Maestro Paulik “Peki, ne zaman öğrenmiş” diye bir soru daha sormuştu. Kültürlü ve esprili bir adam olan Abacı da fırsatı yakalamış, “İnsaf Anton” demişti, “adam 2 haftadır Türkiye’de, öğrenivermiş işte” cevabını yapıştırıvermişti. 

    Sevgili dostum Sedat Örsel’den dinlemiştim. Hazin bir hikaye. Lenin Nişanı sahibi Takizade sitemli bir dil ile soruyor: “Bu sinede niye bir Atatürk nişanı yohtur?” diyor. “Niye mene Türkiyamızdan bir oratoryo talep etmezler?” dedikten sonra Örsel’e “Sen meni bu diyardan apar, orada bir bimarhaneye yatır. Aziz öz vetanımın torpağına gömüleyim” diye devam ediyor. Takizede’nin bu sözleri adeta vasiyet gibi: 15 gün kadar sonra vefat ediyor (1984). 

    Eşi Hacer Hacıbeyova’nın başına gelenler ise sadece eşinin kaybından ibaret değildi. Onların çocukları olmadığı için bir yakın akraba çocuğunu evlat edinmişler, Ceyhun adındaki bu çocuğu sevgiyle büyütmüşlerdi. Ancak çocuk hayırsız çıkmıştı. Uyuşturucu bağımlısı olmuş, evde değerli ne varsa çalıp satmayı alışkanlık haline getirmişti. Günün birinde yine uyuşturucu parası almak üzere eve gelir. Hacer Hanım istediği parayı vermeyince zavallı kadını darp eder, sonra öldürür. Evi yağma ederek kaçar. Bugün Bakü’de bir Niyazi Takizade müzesi var ama, bu delikanlının verdiği zarar yüzünden Niyazi Bey’in edindiği, kazandığı, kendisine hediye edilmiş maddi değerinden daha da çok manevi değeri fazla olan hatıra eşyasından geriye kalan çok şey kayıp. 

    Kayınpederim ressam Abidin Elderoğlu ve Azerbaycan’da yaşayan kuzeni ünlü heykeltraş Ömer Eldarov ile “Üç Kuşak, Üç Görüş” isimli ortak sergimiz için Bakü’ye gitmiştim. Haydar Aliyev Sanat Merkezi’ndeki açılışta, Eldarov’un sanatkar elinden çıkma ve Niyazi’yi kanatlanmış gibi gösteren heykelini görmüştüm. Ünlü sanatçıların gömüldüğü mezarlıkta Niyazi Takizade’nin kabri de var. 

  • Türk balesinin kurucusu içimizdeki İrlandalı

    Türk balesinin kurucusu içimizdeki İrlandalı

    Dünya bale tarihinin en önemli isimlerinden, İngiltere Kraliyet Balesi’nin de kurucusu Ninette de Valois, 1947’de 50 yaşındayken ülkemize gelmiş ve Türk balesinin temellerini atmıştı. Onun yetiştirdiği çocuklarla kurulan Devlet Balesi, ilk gösterisini bundan 60 yıl önce yapmış; “Madam” lakaplı Ninette de Valois olağanüstü kariyerini Türkiye’de taçlandırmıştı. 

    Cumhuriyetin henüz kuruluş aşamasında bile, kurucu iradenin düşüncesinde bir kültür devrimi, bir çağdaşlaşma ülküsü olduğu açıktır. Henüz 1924 Nisan’ında, müzik eğitiminin temellerini atmak üzere Musiki Muallim Mektebi açıldı. 1938’de müzik öğretmeni eğitimi Gazi Eğitim Enstitüsü müzik bölümüne devredildi ve okul konservatuvara dönüştürüldü. Müziğin yanında tiyatro ve opera bölümleri oluşturuldu. Bu girişim ile, temeli Muzıka-yi Hümâyun’a dayanan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yanında Devlet Tiyatrosu ve Operası’nın da temelleri atılmış oluyordu. 

    Devlet Konservatuvarı’ndaki eğitimin ve 10 yıla yaklaşan bir süreçte “Tatbikat Sahnesi” adı altındaki genç kadroya deneyim kazandırma faaliyetinin başında, dünya çapında bir şöhrete sahip tiyatro adamı Carl Ebert bulunuyordu. Ebert 1947’de ayrıldı, yerine Muhsin Ertuğrul getirildi. Aynı günlerde tatbikat sahnesinin görevi artık tamamlanmıştı; Devlet Tiyatro ve Operası fiilen kurulma aşamasına gelmişti. 10 Haziran 1949’da yasası çıkarılmıştı. 

    042-045

    Balede ilk perde
    28 Ocak 1961, tarihî bir gündür. O gün, Devlet Balesi, Léo Delibes’in “Coppélia” isimli eserinin gala temsili ile ilk defa seyirci karşısına çıkar. 

    Sıra artık devlet himayesindeki sahne sanatlarından baleye gelmişti. Onun da hazırlığı başlamış sayılabilirdi. Türkiye, öğretici seçme bakımından bu konuda da şanslıydı. Bu defa 1947’nin Mayıs ayında İngiliz Kültür Heyeti aracılığı ile yine kendi alanında dünya çapında bir şöhrete sahip bale kurucu ve öğreticisi Dame Ninette de Valois davet edilmişti. 

    Önce onu iyice bir tanıyalım. 1898 doğumlu, İrlanda asıllı olan De Valois’nın ailesi o 6 yaşındayken İngiltere’ye taşınmıştı. 10 yaşındayken bale eğitimine başladı. Giderek rövü ve operalarda dansçı olarak deneyim kazandı ve profesyonel balerin oldu. 1923’te Fransa’daki Rus Diaghilev topluluğunda konuk sanatçıydı. Edindiği deneyimlerle İngiltere’de Kraliyet Balesi’nin kurucusu oldu ve kadınlarda şövalyelik ünvanına denk “Dame” unvanı ile ödüllendirildi. Türkiye’ye geldiği zaman 50 yaşındaydı. Ancak azmi ve enerjisi yerindeydi. Vaktiyle ilk defa tüm kadrosu İngilizlerden kurulu bir bale topluluğu oluşturduğu gibi, şimdi de kadrosu tamamen Türklerden oluşan bir bale meydana getirme fırsatını utkuya çevirme gayreti ile işe dört elle sarıldı. 

    042-045-1
    Sahne arkasında bir “Madam” vardı  Türkiye’ye 50 yaşında gelen ve “Madam” olarak tanınan Ninette de Valois, “yavrularım” dediği Türk balecilerinin opera sahnesindeki ilk temsillerini kulisten izlerken öğrencilerinden daha heyecanlı görünüyor. 

    İlk iş olarak İstanbul’da ilkokul seviyesindeki çocuklardan bale eğitimine uygun olanlar seçilerek 6 Ocak 1948’de Yeşilköy’de yatılı bir okul açıldı. Bu okul 3 yıl sonra 1950 Ekim ayı başında Ankara’ya taşındı ve artık kıvamını bulmuş olan Cebeci’deki tek Devlet Konservatuvarı’nın yeni bir bölümü haline getirildi. Ninette de Valois küçük öğrencilerine birer evlat gibi sarılmıştı. Onların ağzındaki adı “Madam” idi. Bu bakımdan o yıllara “Balemizin Madamlı yılları” diyoruz. 

    “Madam” kendi ülkesinden sık sık ülkemize geliyor, işi kontrol altında tutuyordu. Bazı derslere bizzat nezaret ediyordu ama sürekli olarak buraya eğitimi sürdürecek pek çok elemanın gelmesini sağlıyordu. Bunları isim isim sayacak olursak: Beatrice Appleyard, Molly Lake, Travis Kemp, Joy Newton, Audrey Knight, Lorna Mossfort, Brenda Averty, Irina Hudova, Ailne Philips, Dudley Tomlinson, Richard Glasstone, Alfred Rodriges… Bir düzine hoca, eğitmen, asistan, koreograf… 

    042-045-2
    Ninette de Valois, “Çeşmebaşı” balesinin ilk temsilinden sonra, Metin And ve eserin bestecisi Ferit Tüzün’le…
    042-045-3
    İlk “Coppélia” temsilinden sonra, İsmet İnönü ve Millî Eğitim Bakanı Turhan Feyzioğlu sahnede gençleri kutluyor.

    Daha genç yaşlarda, İngiltere’deki eğitim çalışmalarında dansçılara çok katı, çok haşin davranırmış; yanlış yapanların bacaklarına elindeki sopayla vurmaktan çekinmezmiş! Oradaki eski öğrencileri kendisine büyük saygı besliyorsa da, bu durumu belirtmeden edemiyorlar. Halbuki Türkiye’deki öğrencilere daima anaç davranmıştır. Onların kişisel sorunları ile yakından ilgilenmiştir. Kimsenin kalbini kırdığını anımsayan yok. “Türk balesi benim yavrum” sözü onundur. Yerinde eğitimi yeterli görmüyor, yetenekli birçok öğrenciye İngiltere’deki Kraliyet Balesi’nden burslu staj ve çalışma olanakları da sağlıyordu. 

    O, Türkleri sevdi. Ankara’nın sanat ortamındaki pek çok Türk de onu sevdi ve ona saygı duydu. Dostlarından birine “Ben İrlandalıların Türk soylu olduklarına inanmaya eğilimliyim” demiş olduğunu işitmiştim. 

    Öğrenciler belli bir seviyeye erişince, ilk önce Cebeci’deki konservatuar binasının gösteri salonunda birkaç bale eseri seyirciye açık sunulurdu. Örneğin “Keloğlan” balesi gibi bir deneme de vardır. Bu tek örnek bile, Ninnette de Valois’nın bir ülkede evrensel bale sanatını geliştirme gayreti gösterirken o ulusun kendi kültür ve folklorunu gözardı etmediğini, aksine onlarla bağlar kurduğunu gösterir. Konservatuvar ilk bale mezunlarını 1957’den itibaren vermeye başlar. 

    042-045-4
    “Kuğu Gölü” Türkiye prömiyeri  Türkiye prömiyerini 29 Ekim 1965’te Ankara’da yapan “Kuğu Gölü” balesinin rejisini Ninette de Valois yapmıştı. Başrolü Gülcan Tunççekiç’le dönüşümlü olarak üstlenen Meriç Sümen, kara kuğunun dansı sırasında… 

    Artık büyük gün gelmiştir. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’ne bağlı bale şubesi için Büyük Tiyatro da denilen Opera binasında bir bale stüdyosu hazırlanır. Gösteriler de aynı binanın sahnesinde yapılacaktır. Takvimler 28 Ocak 1961 tarihini gösterirken, Devlet Balesi, Léo Delibes’in “Coppélia” isimli eserinin gala temsili ile ilk defa seyirci karşısına çıkar. Bu tarihî hadiseyi en başından itibaren etap etap yakından izlemiştim. Başrolde henüz 17 yaşında olan Binay Okurer büyük bir başarı sağlamıştı. Bu ilk temsilde tiyatro sanatçılarından da takviye alınmıştı. O zamanlar henüz çocuk tiyatrosu kadrosunda olan Nurtekin Odabaşı’nın başarılı ihtiyar Dr. Coppelius kompozisyonu hâlâ hatırlarda tazedir. Orkestrayı Ulvi Cemal Erkin yönetmişti. 

    Dame Ninette de Valois’nın en büyük hizmeti, Ferit Tüzün’ün bir orkestra eseri üzerine kurguladığı ilk Türk balesi ünvanını kazanmış olan “Çeşmebaşı” balesidir. Opera ve bale, 1970’e kadar Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bünyesindeydi. O tarihte çıkarılan bir yasa ile tiyatrodan ayrıldı; Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ayrı bir genel müdürlük olarak yeniden yapılandırıldı. Her 10 yılda yeni bir atılımla önce İstanbul Devlet Balesi, 1982’de İzmir Devlet Balesi, 1992’de Mersin Devlet Balesi faaliyete geçirildi. İzleyebildiğimiz kadarıyla Ankara sahnesi, repertuvarına bugüne dek Kuğu Gölü, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Les Sylphides, Gisele, Kibritçi Kız, Patenciler, Satranç, Kapandakiler, Romeo Jülyet, Zorba, Kamelyalı Kadın, Pinapple Poll, Amadeus ve daha birçok bale eserini kattı. Bunlara ek olarak 2002’de genel müdürlük bünyesinde bir de Modern Dans Topluluğu kuruldu. 

    “Madam” 20 yıl önce 8 Mart 2001’de öldüğünde 102 yaşındaydı. Önce İngiliz balesinin sonra da Türk balesinin kurucusu olarak gönüllerde şükranla anılmaya devam edecektir. 

  • Sanatın destekçileri fotoğrafın ‘heveskârları’

     Eczacıbaşı ailesinin sanatçılara verdiği destekten bahsederken, fotoğraf sanatına kendi eserleriyle yaptıkları “heveskâr” katkıyı da unutmamak gerek. 2020’de önce Bülent Eczacıbaşı’nın, ardından Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafları birer albüm olarak basıldı. Ozan Sağdıç, bu vesileyle Eczacıbaşı ailesinin İzmir yıllarından İstanbul Modern’e uzanan yolculuğunda kesiştikleri anları anımsıyor; fotoğraf anlayışlarını yorumluyor.

    Birkaç ay önce adıma gönderilmiş bir ko­li içinden fotoğrafçılık açısından mücevher değerin­de bir kitap çıktı. Bu, Bülent Eczacıbaşı’nın imzasını taşı­yan Yoldan isimli bir fotoğ­raf albümüydü. Aradan 1-2 ay geçti geçmedi, yine bana ula­şan başka bir koliden çok sev­gili eski dost, merhum Şakir Eczacıbaşı’nın okkalı bir al­büm kitabı daha çıktı.

    Aynı aileden çıkmış iki de­ğerli işinsanının fotoğrafçılık­la yakın ilişkileri, beni Eczacı­başı ailesi üzerine düşünmeye sevk etti. Aile bireylerinin be­nim kendi yaşamımla kesiştiği noktaları gözden geçirme gereği duydum. Aklımda kalan izle­nimleri arz ediyorum.

    1983’te bir televizyon röportajı için evindeki çalışma odasında poz veren Bülent Eczacıbaşı.

    Kurtuluş Savaşı sırasın­da Dedem Mehmet Cavit Bey, Ayvalık Cephesi kumandanıy­dı. Ona ait cephe anılarını da­ha önce anlatmıştım. Ama İz­mir’de geçen esaret günlerinden söz etmemiştim. Güçlü saldırı karşısında cephe bozulmuş, o da esir düşmüştü. Konumu do­layısıyla başka esirler gibi bir şilebe bindirilip Yunanistan’a sürülmemiş, İzmir’de gözetim altında tutulması tercih edil­mişti. O da, Konak civarında, Arap Fırını Sokağı’nda Salih Paşa Köşkü denilen evi kirala­mış. Kısa zamanda Edremit’te olan ailesini de yanına aldırmış. Annem o zamanlar 13-14 yaşla­rında olmalı. Ondan o günlere ait anılarını dinlerken birkaç kez “Beybabam sık sık Ferit Bey Amca’nın eczanesine giderdi” sözünü duyduğumu anımsıyo­rum. Bahsettiği kişi Süleyman Ferit Eczacıbaşı’ydı. Arap Fırını Sokağı’na pek yakın bir yerde, Kemeraltı Caddesi’nin girişin­deki Şifa Eczanesi’nin sahibiy­di.

    İlaçların eczanelerdeki kü­çük laboratuvarlarda havanlar­da hazırlandığı dönemde Ferit Bey müstahzarat denilen hazır ilâç üretimiyle bir devrim ya­ratmıştı. İlk üretimi kolonyaydı. İşe bakın ki bu ürün Arap Fırını Sokağı’ndaki deposunda üretil­miş. Daha sonra, Beyler Soka­ğı’ndaki imalathanesi bir fabri­ka gibi çalışmış. Diş suyu, kud­ret hapı, nane ruhu, talk pudrası gibi birçok hazır sağlık ürünü hep Ferit Bey markasıyla piya­saya sürülmüş.

    Hayat dergisinin foto mu­habiri olduğum yıllarda İstan­bul’un sanat ortamında nereye sokulsak, orada Şakir Eczacıba­şı’nın ya kendisiyle ya da ondan bir izle karşılaşırdık. “Sinema­tek” bunlardan biri. Giderek bir aşinalık, tanışıklık gelişti. Bu da “Eczacıbaşı Ajandaları” dolayı­sıyla sıkı bir dostluğa dönüştü. Şakir Bey’in başlattığı “Ecza­cıbaşı Ajandaları” Şakir Bey’in vefatından sonra, 2010’dan iti­baren fotoğraf sanatçılarına ait eserlerden oluşan albümlere dönüştürüldü. İlk kitap doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kita­bıydı. İkinci kitap Ara Güler’e aitti. Üçüncü kitap ise benim ki­tabımdı.

    Yürüyen zaman içinde, Ne­jat Eczacıbaşı’nın önderliğin­de Eczacıbaşı Topluluğu’nun girişimi olarak İstanbul Sanat ve Kültür Vakfı (İKSV) kurul­muş; bir Sanat Müzesi projesi ve bir de İstanbul Festivali pro­jeleri gündeme gelmişti. İlk fes­tival 1973’te faaliyete konuldu. Ben bu girişimin Türkiye’deki başka birçok örnekte olduğu gi­bi, sadece birkaç yıllık heves­ten ibaret olmayıp, geleneksel hale geleceğini hissettim. Çok önemli bir tarihî olayın başlan­gıç günlerini bir foto muhabiri duyarlılığıyla saptamanın doğru bir iş olacağı kanısına vardım. Ankara’dan bir aylığına İstan­bul’a geldim. İki buçuk yıl kadar önce AKM yandığı için sahne bulmak pek kolay olmamıştı. 91 etkinlik 16 farklı mekâna dağı­tılmıştı. Adeta maraton koşucu yaparcasına mümkün olan bü­tün prova ve temsillere ulaş­maya çalıştım; sayısız fotoğraf çektim. Festivalin 40. yıldönü­mü öncesinde 40 yıl beklettiğim dosyayı kendilerine sundum. Aydın Erkmen’in kitap tasarı­mıyla Ozan Sağdıç’ın Fotoğraf­ları ile Birinci Festival adıy­la büyük boyda, muhteşem bir albüm olarak basıldı ve dağıtıl­dı. AKM yangınından sonraki restorasyonu izleyen günlerde (sanırım İstanbul Festivali’nin de üçüncü yılıydı) AKM galeri­sinde çektiğim sahne fotoğraf­larından bir sergi açmıştım. Bu serginin açılışını da Nejat Ec­zacıbaşı ve Aydın Gün birlikte yapmışlardı.

    Türkiye’nin ilk tasarım yarışması 1970’te Ankara’daki OR-AN Yapı Endüstri Merkezi’nde Ozan Sağdıç tarafından çekilen bu fotoğrafta Türkiye’nin ilk tasarım yarışması olan “Sağlık Gereçleri Dizayn Yarışması”nda Nejat Eczacıbaşı jüri üyelerine hitaben bir konuşma yapıyor.

    Şimdi, Bülent Eczacıbaşı ile tanışıklığımızdan söz etmeli­yim biraz da. En az 40 yıllık bir hikâye. Bizim TRT kurumu­muz İtalyan televizyonu RAI 2 ile “Çok Güzel Ülke Türki­ye” adlı ortak bir dizi yapmak üzere anlaşmışlar. Kurumdaki arkadaşlar bana “İstersen se­ni de bu projeye dahil edelim. Hem İtalyan ekibe Türkiye’nin görülecek yerlerini gösterirsin, hem de bu arada bol bol fotoğ­raf çekersin. Bakarsın verimli bir iş ortaya çıkar. Bu işin bir de kitabını kazanmış oluruz” de­diler. Uzatmayayım, ekibe dahil olduk ve epey yer dolaştık. Sıra İstanbul’a gelmişti. Burada Tür­kiye’nin belli başlı işinsanlarıy­la kısa röportajları programa almışlar. Bülent Eczacıbaşı’yı ilk kez bu vesileyle bizzat kendi evinde tanımış oldum. Çektiğim fotoğrafların içinde en çok sev­diğim, Bülent Bey’in evin içinde küçük bir büro haline getirilmiş odasındaki portreleri olmuş­tu. İstanbul Modern faaliyete geçtikten sonra etkinliklerinde biraraya geldiğimiz de olmuş­tu. Ama en çok aklımda kalanı, Ankara’daki sanat fotoğrafçıla­rı arası bir sıcak temas günüdür. Benim bir süre Matbuat Umum Müdürlüğü adına çalışmış olan Avusturya doğumlu fotoğraf ustası Othmar Pferschy adına çok özel bir saygım vardır. 2007 Nisan’ında Ankara’da Devlet Konuk Evi olarak hizmet gören Ankara Palas binasında onun “Ankara’dan Yükselen Işık” isimli bir sergisi açılmıştı. Sergi İstanbul Modern’in bir etkin­liğiydi. Açılış konuşmasını Bü­lent Eczacıbaşı bizzat yapmıştı. Özenli bir dille, Othmar’a gös­terilmesi gereken değerbilirliği belirtmişti. Arkasından Anka­ra’daki fotoğrafçı arkadaşlarla birlikte kurulan sıcak muhab­bet, anılarım arasında kaydade­ğer bir yer tutmakta.

    Şakir ve Bülent Eczacıba­şı’nın fotoğraf sanatındaki ye­rine gelince… Şakir Eczacıba­şı’nın fotoğrafları iki ayrı ze­minde gelişme göstermiştir. Birincisi bilinen usulde, durum tespiti fotoğraflarıdır. İkincisi ise son Seçilmiş Anlar kitabın­da bariz şekilde ortaya çıkan eğilimdir. Daha iyi kavrayabil­mek için, 1939’da ünlü şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın fotoğ­raf sanatı üzerine kaleme aldığı önemli bir yazısından bir pasajı biraz özetleyerek aktarırsam, bize ışık tutacaktır sanırım. “Büyük İsveç yazarı Strindberg kamerada zayıf bir objektif ara­cılığıyla uzun bir poz veriyor ve poz esnasında modeli hare­ket ettirerek, bu suretle fotoğ­raf kağıdı üzerinde bazı ifade­ler tespit edebilmekle hikâye­ler anlatıyordu. Sonucunda flu ve kımıldamış resimler elde ediyordu. Bugün fotoğrafçılar net ve yakışıklı fotoğraflar çe­kiyorlar; fakat Strindberg bir sanatkârdı” diyordu Dıranas. Neredeyse bütün sanat dalla­rını kendi i̇lgi alanı içinde ka­bullenmiş gibi görünen Şakir Bey, 20. yüzyılın şafağında or­taya çıkmış ve süratle birbirini izlemiş empresyonizm, fovizm, ekspresyonizm, fütürizm, kü­bizm, dadaizm, sürrealizm gibi bütün çağdaş sanat akımlarını takip etmiş bir insandı. Onun davası bence çağdaş olmaktı ve fotoğraf sanatını resim sanatına rampa etmek üzerineydi. Onun fotoğraflarında biz, bir çerçeve­leme özeni görüyoruz. Kimi kez bunun için bir kapı ya da pen­cereyi kullanabiliyor. Yapıların doğal grafik düzeninden yarar­lanıyor. İnsan manzaralarında doğallığı önemsiyor. Rastgeleli­ği bir özellik olarak kullanıyor. Zaten önemli olan husus, Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafçılığın­dan çok, fotoğrafa olağanüstü önem vermiş olmasıdır.

    Tanzanya yollarında İş dünyasının yanısıra amatör bir fotoğrafçı olarak da kendini kanıtlayan Bülent Eczacıbaşı’nın objektifinden Tanzanya çocukları…

    Söz sırası, sayın Bülent Ec­zacıbaşı’nın Yoldan adını ver­diği, çok taze kitabına gelince… Her şeyden önce eser, fotoğrafın söze gerek duymadan kavram yüklü olabileceğini göstermesi bakımından bir ders niteliğin­de. 200 sayfaya yakın kitabın her sayfası fotoğraf. Önsözü de fotoğraf, son sözü de. Yazılı hiç­bir değerlendirmeye, açıklama­ya kasıtlı olarak yer verilme­miş. Adeta “İşte fotoğrafta ne görüyorsan, benim anlatmak istediğim odur” denilmek isten­miş. Fotoğrafın başlı başına bir anlatım dili olduğunu belirtme­nin bundan daha kestirme yolu olabilir mi? Bülent Bey’in fotoğ­raf anlayışı, benim öteden beri sahip olduğum anlayışla birebir örtüşüyor. İyi fotoğraf, seyret­mesi haz veren fotoğraftır. O kendi kendini göz diliyle eksik­siz anlatır.

    Bu tavır bana çok değerli bir anekdotu anımsattı: Ünlü bes­teci Beethoven, içinde yenilik­ler bulunan bir sonat bestele­miş. Bunu yakın arkadaşların­dan birine dinletmiş. Arkadaşı “İyi de, sen burada ne demek is­tedin” diye sormuş. Üstat “Bak, sana ne demek istediğimi tam olarak göstereyim” demiş. Pi­yanonun başına oturup aynı so­natı bir daha çalmış. “İşte bunu demek istedim” demiş. Bülent Bey’in gözlemleri ve deklanşöre basış anları en iyi fotojurnalist­lere parmak ısırtacak nitelikte. Dünyanın dörtbir köşesinden derlenmiş, dört dörtlük insan manzaraları…

    Şakir Eczacıbaşı’nın gözüyle İstanbul Ozan Sağdıç’ın Büyükdere Caddesi’ndeki ofisinde fotoğrafladığı Şakir Eczacıbaşı (aşağıda),1995’te kendi kamerasını Tarlabaşı sokaklarına çevirmiş (üstte).

    Gerek Şakir Bey, gerek Bü­lent Bey işinsanı olmalarına karşın fotoğrafa bir uğraş ola­rak gönül verdikleri için, onla­rı amatör fotoğrafçı saymamız gerekir. Değerli şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın “Amatör res­sam dediğimiz zaman acemi ressam anlaşılır. Ama amatör fotoğrafçı denildiğinde, sıra­dan fotoğrafçı değil de sanatkâ­rane fotoğraflar çekebilen us­ta biri anlaşılmalıdır” şeklin­de bir tümcesini anımsıyorum. Amatör sözcüğü dilimize girip yerleşmeden önce, o kavramı hangi sözcükle karşılardık, bu­nu merak eder dururdum. Eski dergi ve gazeteleri karıştırırken bunun yanıtını da buldum. Hal­kevlerinin etkili olduğu günler­de oralarda amatör gruplar tem­siller hazırlayıp gösteriler ya­parlardı. Bir Halkevinin gazete ilanında “Heveskâr temsilleri” şeklinde bir başlık gördüm. İşte bu, bence tam karşılıktı. Çünkü amatörlük bal gibi bir heves işi­dir. Bunun küçümsenecek bir yanı yoktur. Aksine övülecek bir şeydir. Adı ister amatör olsun ister heveskâr, bir güzel uğra­şa kendini adayan kişi bundan maddi bir çıkar beklemez. Ar­zusu sadece kendi hevesini ger­çekleştirmenin hazzını duyum­samak; beklediği de takdirdir.

    Şakir Eczacıbaşı’nın vefa­tının 10. yılı dolayısıyla Kasım ayında İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde özel bir sergisi açıl­mıştı. Mart sonuna kadar da açık kalacak. Duymamış olanla­rın haberi olsun.

  • Bir kültür mabedi Başkent’in ikinci kalesi

    Bir kültür mabedi Başkent’in ikinci kalesi

    Yıllar önce Murat Karayalçın, “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST” demişti. Emek verenlerin tırnaklarıyla kurdukları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileriyle adeta canlı bir tiyatro müzesi olan bu ikinci kale, bugünlerde düşme tehlikesi altında. Neredeyse 60 yıllık bir kültür geleneğinin yakın tanığından Ankara Sanat Tiyatrosu’nun öyküsü. 

    Son günlerde bizi üzüntüye sevk eden konulardan biri, 58 yıllık bir kültür çınarı için son günün yaklaştığı haberi oldu. Bu kara haber, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kirasını ödeyemediği için yerinden edileceği havadisiydi. 

    Seyircisi ile iç içe, diz dize yeni bir tür gibi sunulan ilk üç tiyatronun doğuşuna tanıklık etmiştim. Bunlardan birincisi İstanbul’da Sıraselviler Caddesi’ndeki Arena Tiyatrosu’ydu. İkincisi Ankara’daki Meydan Sahnesi girişimi. Üçüncüsü ise günümüzde dahi varlığını bir direniş anıtı olarak sürdüren AST’ydi. Bu üç tiyatroyla ilgili anılarımı anlatmak niyetindeydim. Ancak şimdi yalnız AST’den bahsedeceğim. 

    İlk oyun: Godot’yu beklerken  Ankara Sanat Tiyatrosu perdelerini, ilk defa Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuyla açmıştı. Oyuncular: Tunca Yönder, Işık Toprak, Güner Sümer ve Şevket Altuğ. 

    1960 başlarında İstanbul’dan Ankara’ya göç etmiştim. Hayat dergisinin Ulus semtinde açtığımız ilk bürosunu 1962’de Kızılay’daki İzmir Caddesi’ne taşımıştık. Büromuzun görüş açısı içerisinde, bu caddeye açılan Ihlamur Sokak adında kısa bir sokak vardı. 1963’ün sonlarına doğru o sokakta bir tiyatro hazırlığı olduğunu haber alınca hemen ilgilendim. Tiyatronun ana kadrosu İstanbul’daki Arena Tiyatrosu’nun belkemiğini teşkil eden kişilerdi. Sanat işlerini Asaf Çiyiltepe yönetecek; idari ve mali işleri ise Bülent Akkurt üstlenecekti. Onları Ankara’ya çekenin bir başka tiyatro çılgını, Güner Sümer olduğu söyleniyordu. Ankara Radyosu’nda görevli ve kendisi de bir tiyatro koruyanı olan Adalet (Ağaoğlu) ablamızın kardeşiydi Güner Sümer. Lise yıllarımızda zamanın en gençlerinden bir grubun ürünü olan ünlü Mavi dergisini çıkaranlar arasında adını duyurmuştu. Bir yolunu bulup Paris’e uzanmış, sıkı bir tiyatro eğitimi almıştı. 

    Asaf Çiyiltepe iri cüsseli, babacan görünümlü bir tipti. Ben onu İngiliz asıllı Charles Laughton’a benzetirdim. Kendimden de bir hayli yaşlı zannederdim. Öyle saygıdeğer bir tavrı vardı. Doğuştan sanatçı bir ruha sahipti. 1957’de Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazanmıştı. Buna karşın kendini tiyatroya adamıştı. Kısa süreli bir Fransa serüveni de vardı. Arena Tiyatrosu’nda geliştirdiği devrimci tiyatro deneyimini AST’ye taşımaktaydı. 

    Ankara’nın ölümsüz ekibi  Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ilk kadrosundan bir grup, Güven Parkı’nda parka adını veren Güven Anıtı’nın önünde bir hatıra fotoğrafı için poz veriyor. 

    Bülent Akkurt Harp Okulu mezunuydu. Ancak o ismini sanat dünyası içindeki yöneticilik ve organizasyon ustalığıyla duyurmayı tercih etmişti. Onun bir aralık Rusya’dan gelen ünlü sanatçıların organizasyonuyla uğraştığını anımsıyorum. Yanılmıyorsam ünlü Kızılordu Korosu’nun Ankara konserinin organizasyonunu o yapmıştı. AST macerasından sonra yerleştiği Bodrum’dan bile İstanbul ve İzmir basınıyla ilişkilerini sürdürmüş; San Ajans’ı kurmuş ve Çağdaş adlı sanat dergisi çıkarmayı sürdürebilmişti. 

    Yönetici konumunda olan bu üç arkadaş, 8 Aralık 1963 tarihinde perde açacak olan tiyatro için genellikle kendi çevrelerinden seçtikleri yetenekli gençlerden iyi bir kadro oluşturmuşlardı. AST ile bizim büromuz arasındaki mesafe adım hesabıyla 100 adımdan fazla değildi. Resmen komşu olmuştuk. Tiyatro sanatına karşı duyduğum özel sevgi dolayısıyla en başından itibaren boş binanın bir gösteri alanına dönüştürülmesini, daha sonra da ilk provaların başlamasını günbegün izlemekteydim. Zaman zaman kayıt düşmek adına fotoğraflar da çekiyordum. Böylece AST’nin o ilk kadrosuyla aramda bir arkadaşlık gelişmiş oldu. Kadrodaki sanatçıların fuayeye asılacak portre fotoğraflarını çekmek de bana kısmet oldu. O fotoğrafları bizim büronun adeta bir stüdyo haline getirdiğim salonunda çektim. İşte bu vesileyle onlar da benim işyerimi keşfetmiş oldular. O yıllarda Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda tek temsilci konumundaydım. Büro neredeyse benim evim gibiydi. 

    Tiyatro’nun repertuvarına eklediği ilk eser, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuydu. Dört kişilik oyunun icrasıyla bu yeni tiyatro Ankaralı tiyatroseverlerin gönlünü hemen kazanmıştı. Oyunun fotoğraflarını Hayat dergisine haber yapmak üzere çekmiştim. Asaf Çiyiltepe bana “Bundan sonraki bütün oyunlarımızın fotoğraflarını da hep sen çek” demişti. 

    İlk kadroda bulunanlardan hatırda kalan bazılarını sayacak olursak, ilk aklıma gelenler: Erkan Yücel, Ayberk Çölok, Aysan Sümercan, Tolga Tiğin, Ayton Sert, Tunca Yönder, Işık Toprak, Erkan Yücel, Tuncer Necmioğlu, Şevket Altuğ, Gündüz Kalıç, Yurdan Köklü, Çetin Öner, Rana Cabbar, Ergin Orbey. Kısa zamanda başka katılanlar da olmuştu. O günlerde ayrıca Genco Erkal’ı “Bir Delinin Hatıra Defteri”nde alkışlamıştık. Bu tek kişilik bir oyunun Türkiye’deki ilk icrasıydı. Oyuncu kadrosunun dışında, AST’nin iki dekoratörü Osman Şengezer ve Yücel Tanyeri’ni de dostlar arasında saymalıyım. 

    Tiyatro’nun açılışının ikinci yılından, Güner Sümer’in AST’yle ilintili hoş bir anısını aktarmak isterim. 16. yüzyılın başlarında yaşamış, takma adı Ruzante olan Venedikli bir komedi yazarının Yosma isimli bir oyununu Türkçeye çevirmiş; AST’de başrolü kendisi üstlenip, kendisi sahneye koymuştu. Nedense seyirci “Yosma” oyununa pek ısınamadı. Gişe hasılatı hemen hemen hiç seviyesinde kaldı. Bu durum karşısında Güner kardeşimiz kendini suçlu hissetmiş, morali bozulmuştu. Biraz moral bulmak üzere bir süreliğine Paris’e uçtu. Paris’in bulvar kafeleri pek ünlüdür ya, bir gün o kafelerden birinde otururken yan masadaki bir adam dikkatini çekmiş. Selamlaşmışlar. Rastlantıya bakın ki bir İspanyol olan o adam da bir tiyatrocuymuş. Meslektaş olunca muhabbeti ilerletmişler. Bir ara Güner Sümer İspanyol’a “Arkadaş, seni biraz dertli görüyorum, neden” diye sormuş. İspanyol “Hiç sorma,” demiş, “Ruzante diye bir herifin Yosma oyununu sahneye koydum; tiyatrom iflas etti”. Rastlantının bu kadarına inanmak zor ama, aynen yaşanmış. 

    AST’nin tozunu yutanlar  Ruzante’nin Yosma oyunundan bir sahnede Güner Sümer ve Serap Tayfur.

    Cahit Atay’ın Sultan Gelin oyununun baş aktristi Elif Türkan Atamer. 

    AST oyuncusu olan arkadaşlar arasında, daha sonraki yıllarda AST’de 40 kadar oyunda rol almış olan Çetin Öner ile, deyim yerindeyse “kanka” durumundaydık. Bunun bir nedeni vardı. Bizim büronun üstüne, çatı katı durumundaki daireye Devlet Su İşleri’nin Bölge Müdürlüğü yerleşmişti. Çetin Öner’in orada memur olarak bir görevi vardı. Şefi de tiyatro yazarı Cahit Atay’dı. Benim asıl sürekli konuğum ise bizzat oydu. Neredeyse her gün bana gelirdi, oturup sohbet ederdik. Yazdığı oyun sahnelerini önce bana okur, fikrimi sorardı. Bildiğimden değil, sohbet ediyoruz ya, aklıma takılan kimi ayrıntılara öylesine, ama samimiyetle değinirdim. Bir keresinde bana “Çok haklısın” dedi, elinde tuttuğu sayfalarca metni toptan yırtıverdi. “Bu oyunu yeniden yazacağım” dedi. Şaşırdım ve üzüldüm. Ama o beni kendi dramaturgu ilan etti. 

    AST için kırsal kesimde yaşayan kadınların trajikomik öyküleri üzerine üç kısa oyun yazmıştı. Daha önce Meydan Sahnesi’nde oynanıp çok beğenilen Karaların Memetleri oyununda denediği Ermiş Memet, Yangın Memet, Kerpiç Memet adlı üç ayrı Memet’in bağımsız öyküsü formatının kadın tipleri üzerinden yazılmış bir benzeriydi. İroni mükemmel, diyaloglar harika, kendi içlerindeki kurguya diyecek yok. Ama öykülerin birbirlerinden kopuk oluşları pek hoşuma gitmemişti. Kendisine “Acaba bu kadınların hepsi aynı kadın olsa, başına gelenler hayatının çeşitli evrelerinde değişik biçimde karşısına çıkan kaderin tecellisi gibi görünse” biçiminde bir öneride bulundum. Fikrimi çok beğendi, “Buna çalışacağım” dedi. Sultan Gelin oyunu bu şekilde ortaya çıktı. Ruzante’nin Yosma’sından hemen sonra sahnelenen ilk oyundu “Sultan Gelin”. Kayıtlara göre 50 binin üzerinde seyircinin izlediği oyun, moralleri düzeltmişti. AST’nin ayakta kalmasını asıl sağlayan Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” olmuştu. O oyunun seyirci sayısı 100 bini de aşmıştı. Daha ne oyunlar izledik… Kadrolu olsun, konuk oyuncu olsun az sanatçı mı alkışladık… Kerim Afşar, Fikret Hakan ve daha niceleri. Ondan sonra Rutkay Aziz’in önderliğindeki süreç. AST macerası uzar gider… 

    Canlı bir tiyatro müzesi  AST’ın ilk kadrosundan bir grup, Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda, Ozan Sağdıç’ın misafiri olmuşlardı.
    Turgut Özakman’ın Reşat Nuri’nin bir romanından uyarladığı Sarıpınar 1914 oyunundan bir sahne. 

    AST, devrimci karakterini hep korumuştur. Bu yüzden sıkıntılı zamanlarda onun kurumsal yapısına yaramaz çocuk muamelesi reva görülmüştür. Örneğin 1972’de Ankara Sıkıyönetim Kumandanlığı tarafından yasaklanmıştı. Bu yasak ancak 2 yıl sonra çözülebilmişti. Geçmişte AST’nin karşısında yer alanlar olduysa da, ne mutlu ki onlar azınlıkta kaldılar. Yanında yer alan yiğitler daha çok oldu. Kısa bir süre görevde kaldıysa da hatırası belleklerimizde canlı kalan Anakent Belediye Başkanı Sayın Murat Karayalçın’ın şu sözünü anımsayalım: “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST.” Şimdi o ikinci kale düşme tehlikesi altında. Günümüzde de hem Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında hem de Çankaya Belediyesi’nin başında yiğit insanların var olduğuna inanıyorum. Eksik olmasınlar, konuyla ilgileniyorlar. Duyduğumuza göre Sayın Mansur Yavaş arabuluculuk edip mal sahibiyle uzlaşma peşindeymiş. Şimdilik bir yıllık bir çözüm de bulunmuş. Sayın Alper Taşdelen ise Çankaya Belediyesi’ne ait sahnelerini AST’nin faaliyetleri için tahsis edilebileceğini, oyunları sanal yollarla kamuoyuna yansıtabileceğini söylemiş. Şimdilik duyduklarımız bu kadar. Bence bu türden önlemler kalıcı değil. 

    Ihlamur Sokak’taki yerin bir tiyatro müzesi haline getirilmesini önerenler de var. Bence o mekân bunca yıllık birikimiyle bir kıdem, adeta bir kutsallık kazanmıştır. AST gibi kendi geleneğini yaratmış bir kültür varlığı, sadece kadrodan ibaret değildir. AST, emek verenlerin adeta elleriyle tırnaklarıyla yarattıkları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileri ile kendi yerinde canlı bir müze olarak yaşatılmalıdır. Her şeyden önce ne pahasına olursa olsun kamulaştırılmalı; Ankaralıların sahibi olmaktan övünç duyacakları öz malı haline getirilmeli. Gerekirse restorasyona tabi tutulmalı; giriş çevresi reklamlardan arınmalı; alçakgönüllü, görkemini sadeliğinden alan bir giriş sağlanmalı. Başkentte, Cumhuriyet’in kurumsal yapılarının sanki kasıtlı olarak terk edilmesine, yok edilmesine ya da başka kurumlara devredilerek kişiliklerinin değiştirilmesine inat, burada bir kültür anıtı var edilerek yaşatılmalı. 

  • Ulusal bayramlarımız nostalji değil, hafızadır!

    Ulusal bayramlarımız nostalji değil, hafızadır!

    Hem katılımcıların hem halkın büyük bir heyecanla yer aldığı ulusal bayramlarımız, bir ülkü birlikteliği, bir mutluluk oldu hep. Bayramlarımız sadece milletçe biraraya gelmenin bir sembolü değil, aynı zamanda yakın tarihimizin unutulmaması yolunda bir vefa, bir bilinç geleneği.

    Ne bayramlardı o bayramlar… Ulusal bayramlarımızdan sözediyorum; içtenlikle ve coşkuyla kutlanan bayramlarımızdan. Bazılarında çok yorulurduk hatta üşürdük ama coşku hiç içimizden eksik olmazdı. Kendimizi mutlu hissederdik. Bir vatan sahibi olmanın gururu, bir ülkü birlikteliği ile birbirimize bağlanmanın şenlikleriydi onlar. Çocukluk ve gençliğimde içinde bulundum; daha sonraları gazetecilik mesleği gereği bol bol izleme fırsatım oldu. Kuru bir gözle değil, fotoğraf makinesinin objektifi ile saptama olanağı bulduğum büyük kalabalıklara karıştım. Halkımın coşkusunu, gururunu ve değişik duygularını, bu arada zaman zaman insana mutluluk verebilecek görüntüler de yakalamaya gayret gösterdim…

    Şimdilerde, “acaba o eski duygular törpülendi mi, köreldi mi?” sorusunu soruyorum kendime. Kesinlikle hayır! Biz yaşlanırız ama ruhumuz asla. Atatürk ve cumhuriyet ruhu ilelebet payidar kalacak bu topraklarda.

    Elbette o güzel bayramların tarihçelerini uzun uzadıya anlatmak mümkün değil. Sadece birkaç değinmeden ve “fotografik hafıza”dan ibaret olacak onlara dair aktaracaklarım.

    29 Ekim

    Sèvres Antlaşması ile sadece Karadeniz’e açılan ve Orta Anadolu’da birkaç vilayeti kapsayan bir alana dönüşmüştü ülkemiz. Ancak Türk ulusu bu duruma razı olmayacaktı. Yepyeni bir ordu kurulmuş, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ile tam bağımsızlık kazanılmış ve Lausanne Antlaşması ile bu tescil edilmişti. 29 Ekim 1923’te cumhuriyet resmen ilan edildi. 29 Ekim, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda Türk ulusunun en büyük bayramı olarak betimlenmiştir. Cumhuriyet Bayramı Türkiye’nin her köşesinde stadyumlarda, spor alanlarında ve şehirlerin önemli meydanlarında resmî kuruluşların katılımı ile kutlanır. Geceleri de fener alayları alışılmış olaylardandır. Çocukluğumda ve gençliğimde halkın da bu bayramlara büyük bir şevkle katıldığına tanık olmuşumdur.

    Hiç unutamadığım bir anı: İlkokul 5. sınıf öğrencisiydik. Boynuma bir kumbara astılar; bir kız arkadaşıma da içi çiçek biçiminde kâğıttan rozetlerle dolu bir sepetçik. Kızcağız ayak parmakları üzerinde yükselerek insanların yakalarına o rozetlerden iğnelemeye çalışıyordu. Ondan sonra ben kumbarayı sallayıp şıkırdatarak rozet takılan kişiye uzatıyordum. O da gönlünden kopan birkaç kuruşu kumbaraya bırakıyordu. Toplanan paralar Kızılay yararınaydı.

    Cumhurbaşkanının, Cumhuriyet Bayramı’nda TBMM protokol salonunda tebrikleri kabul etmesi bir gelenekti. 27 Mayıs darbesinden sonra, 1961’deki törene bütün elçilik mensupları klasik resmî üniformaları ile iştirak etmişlerdi. Bu olay bir daha yinelenmedi.

    23 Nisan

    “Gazi Meclis” olarak anılan TBBM’nin açılış gününün, bir ulusun uyanış ve şahlanışının başlangıç noktası olması sebebiyle elbette bir bayram olarak kutlanması gerekirdi. Mustafa Kemal Ankara’ya gelip yerleşince,19 Mart 1920 tarihindeki bir bildiri ile Ankara’da bir meclisin açılacağını ve seçimler yapılmasını tebliğ etmişti. Seçimler kısa bir süre içinde yapıldı. Toplam 337 milletvekili seçildi ama, bunlardan sadece 115’i Ankara’ya ulaşabilmişti. Mustafa Kemal yayınladığı bildirge ile meclisin açılış tarihini 23 Nisan olarak belirlemişti. İlk meclis binası, Hacıbayram Camii’nde kılınan namazdan sonra dualarla açılmıştı.

    O zamanlar özellikle şehit çocuklarını himayesine almasından dolayı Himaye-i Etfal Cemiyeti olarak anılan Çocuk Esirgeme Kurumu çok gözde bir dernek konumundaydı. Atatürk’ün Türk çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan’ı derneğin 1937’de “Çocuk Bayramı” ilan etmesi üzerine bu isimle tescillenmiş oldu. Egemenliğimizin ilk millî bayramı olarak, önceleri saltanatın kaldırıldığı gün olan 1 Kasım 1922 kabul edilmişti. 1935’te iki bayram kendiliğinden kutlanan tek bir bayram olarak birleşti. Nihayet 1980 sonrasında bu ulusal bayramımızın adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu. 23 Nisan şenlikleri 1979’dan itibaren TRT tarafından uluslararası katılımlarla bir çocuk festivaline dönüştürülmüştü.


    1970’li yılların 23 Nisan’larında çocuk parlamentosu kuruluyor ve bu iş için gerektiğinde TBMM toplantı salonu tahsis ediliyordu.

    19 Mayıs

    Bilindiği gibi Atatürk’ün Nutuk‘u “1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım” tümcesi ile başlar ve “vaziyet ve manzarayı umumiye” olarak Anadolu’nun perişan durumu detaylı şekilde anlatılır. Bu tarihte ilk kez Samsun’da 1926’da “Gazi Günü” olarak kutlamalar yapıldı. Beşiktaş Spor Kulübü’nün girişimi ile 1935’te yapılan bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile “Spor Bayramı” kişiliği kazandırılmıştır. En son 1980’lerde “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla tescil edilmiştir.

    Bayram, belli bir süre öncesinde Samsun’dan yola çıkan ve üzerlerinde “Gençlikten Atatürk sevgisiyle cumhurbaşkanına” yazılı bir flama ve “sevgi bayrağı” adı verilen büyük boyutlu bayrağımızın taşıyan bir grup atlet tarafından başlatılır. Bunlar Ankara’ya kadar koşarak, O’nun emanetlerini başkente ulaştırır.

    Ankara’da adı 19 Mayıs Stadyumu olan statta geleneksel hâle getirilmiş tören yapılır. Ondan sonra gençliğin jimnastik ve folklor gösterilerine geçilir. Gösterileri yapanlar daha çok orta dereceli okulların öğrencileridir. Bu gösterilerde bir dönem özellikle Harp Okulu öğrencilerinin katkısı büyük olurdu. Bayram dolayısıyla özel koşular da düzenlenirdi. Türkiye’nin her tarafında da benzeri gösteriler düzenlenirdi.


    Harp Okulu öğrencileri, Gençlik ve Spor Bayramı’nda günün anlam ve önemini yansıtmak için yaşıtlarından daha ustalıklı tablolar meydana getirmeye çalışırdı.

    30 Ağustos

    Dertli günler sona ermiş, cumhuriyet kurulmuştu. Gazi, eşi Lâtife Hanım ile birlikte yurt gezilerine başlamıştı. 30 Ağustos 1924 tarihinde Dumlupınar Şehitler Anıtı’nın açılış töreni için Afyon’a gelmişti. Gazi, anıtın başında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi kurucularıdır. Burada esasını koyduğumuz Şehit Asker Anıtı işte o ruhları, o ruhlarla birlikte gazi arkadaşlarını, fedakar ve kahraman Türk milletini temsil edecektir”.

    Kurtuluş Savaşı’na son noktayı koyan 30 Ağustos zaferi sadece bir kahramanlık destanı değil, aynı zamanda savaş taktiği bakımından da bir kurmaylık şaheseridir. Bu bayram, tüm ulusça kahraman askerlerimize bir şükran armağanı olarak adanmıştır.

    Ankara Hipodrom’da yapılan 30 Ağustos Zafer Bayramı geçit törenleri Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü dosta-düşmana göstermesine de vesile oluyordu. Törenlerde temsilî bir Seymen alayı…

    Takvimlerimizde resmî tatil olarak belirlenmiş bu bayramlardan başka, bayram olarak bildiğimiz kutlama günlerimiz de var. Bunların bazıları zaman içinde unutuldu. Ancak henüz anılarımızda ve fotoğraflarımızda yaşayanlar da mevcut.

    Örneğin düşman işgaline uğramış her beldemizin kurtuluş günü yerel bir bayram olarak kutlanır. Ayrıca Denizcilik Bayramı, sahili olan pek çok ilimizde canlı bir şekilde yaşatılır. Karasularımız içinde kendi limanlarımız arasında yolcu ve yük taşıma işini sadece kendi gemilerimizle yapma hakkını tanıyan kabotaj yasasının kabul edildiği tarih olan 1 Temmuz 1926’dan beri, o gün deniz şenlikleri için benimsenmiştir.

    1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, özellikle liman kentlerinde coşkuyla kutlanırdı. Bu kare Sinop’tan…

  • Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan cumhuriyet aydınları

    Cumhuriyet devrinin ilk kuşağı, yeniden yeni bir millet olmanın heyecanıyla ülkeye ve insana sarılmıştı. Ozan Sağdıç’ın babası Ruhi Naci Bey’in Ayvalık-Edremit-Balıkesir-İzmir hattında, 1920’li 30’lu yıllarda, işgalden kurtuluşa yaşadıkları… Ünlü-ünsüz isimler, yazarlar, sanatçılar, yüksek ruhlu insanlar…

    Bu yazı hesapta yoktu, en azından şimdilik. Babam Ruhi Naci Sağdıç’tan söz ediyorum. Gerçi 1917 Temmuz sayımızda, onun Kurtuluş Savaşı sırasında üstlendiği rolü anlatmıştım. Ancak babamın savaş yılları dışındaki yaşamı bir yazı konusu olur muydu?

    Gençlik günlerimde Hiram Percy Maxim’in Edison’a denk bir mucit olan babası ile maceralarını anlatan Dahi Babam (A Genius in the Family, 1936) isimli kitabını zevkle okumuştum. Ben de bir gün babamın kitabını yazarsam “Hezarfen Babam” adını koyarım diye heveslenmiştim. Gerçekten el attığı ve başarı sağladığı konular pek çoktu. 

    Adam olacak çocuk demişler ya, babamın çocukluğuna dair bize anlatılan inanılmaz bir öykücüğü aktarayım: O tarihlerde Edremit’te dava vekili olan Naci Efendi’nin oğlu Ruhi henüz 5 ya da 6 yaşında. Bir toprak kumbarası var. Zaman zaman babasının cebinde bozuk para varsa, içine üç-beş kuruş bırakıyor. Çocuk bir gün kumbaradaki bozuk paraları boşaltıyor. Yukarı Çarşı’daki iki-üç salaş yerden biri olan Berber Âdem Efendi’nin dükkanına gidiyor. Âdem Efendi aynı zamanda kasabanın sünnetçisi. Ruhi ona “Amca beni sünnet et,” diyor ve “İşte parası” deyip avucunu uzatıyor. 

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Balıkesir’de cesur bir girişim Çağlayan dergisinin çekirdek kadrosu: Nuhi Naci ve Mansur Tekin (soldan sağa, oturanlar), Orhan Şaik ve Esat Adil (soldan sağa, ayakta).

    Âdem Efendi şaşırıyor ama bozuntuya vermiyor. Çocuğa “Sen biraz otur, bekle, ben aletlerimi hazırlayayım” diyerek dükkandan çıkıyor ve Baba Naci Kasım Efendi’ye gidip durumu anlatıyor. Naci Efendi az düşündükten sonra “Madem kendisi böyle istemiştir, yap sünnetini” diyor. Sünnet işlemi yapılıyor ve çocuk eve yollanıyor. Evine ulaşınca, kapıyı açan annesine “Anne ben kesildim” diyor. Kadının “neren kesildi yavrum?” demesi üzerine gizli takipte olan baba da kapı önünde beliriyor ve “Oğlumuz kendisini sünnet ettirdi annesi” diyor. Şaşkınlık içinde alelacele bir sünnet yatağı hazırlanıyor. 

    Ruhi Naci idadi öğreniminden sonra Köprülüzade Fuat Bey’in öğrencisi olmak hevesiyle İstanbul Darülfünunu’na yazılmışsa da, Çanakkale muharebesine katılmak üzere gönüllü olduğu için öğrenimi noktalanmış. Ancak nasıl ve hangi koşullarla kendisini yetiştirmişse, her konuda konuşma yeteneğine sahip, allame bir insandı. Bulunduğu meclislerde kutup daima o idi.  

    Aile içinde ise daha ketumdu. Pek kendinden bahsetmezdi. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu dostlarından duyup öğrenmişimdir.

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Gençlik coşkusu, hizmet tutkusu Ruhi Naci Bey’in Balıkesir Vilayet Encümeninde delege seçildiği günlere ait bir fotoğrafı…

    Ruhi Naci’nin gençlik yıllarında Edremit’te, Kurşunlu Camii Caddesi’ndeki evinde zamanına göre oldukça geniş bir kütüphanesi var. Ruhi Bey hemen hemen her akşam dokuz-on yaşlarında bir çocuğun fenerin altında durduğunu farkeder. Bir akşam pencereyi açıp ne yaptığını sorar. Çocuk kitap okuduğunu söyler. “Kitabını evinde okusana” sözüne karşılık olarak da “Bizim evde böyle bir ışık yok ki” yanıtını alır. 

    Ruhi Bey “Bak evlat, bizim evde ışık daha iyi, üstelik ev kitap dolu. İstersen kitabını burada oku” der. Sonra çocuğun adını sorar; adı Sabahattin’dir. Ondan sonra Küçük Sabahattin, bizim evi başlıca uğrak yeri haline getirir. Babam ona özellikle Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi divan şairlerinden başlayarak önemli isimlerden örnekler okutur, aruz öğretir: “Sen bunları öğren. Şiirde en önde tutulması gereken ahenktir. O ruhuna bir işlesin. Sonra ister kullan ister kullanma. Ama ağzından dökülen her söz şiirsel olur”. 

    Babamın ta Rumeli göçünden beri içtiği su ayrı gitmez bir arkadaşı vardır. Benim çocukken “Kuşlu Amca” diye adlandırdığım Mehmetşah (Semiratedü). O da bu ilk mektep çocuğuna –Fransızca mı, Almanca mı bilmiyorum– yabancı dil dersleri vermeye başlar. Tahmin ettiğiniz gibi o çocuk Sabahattin Ali’dir! 

    Babamın Kuva-yı Milliye’deki rolünü daha önce anlatmıştık. Cephe çöküp de Edremit Yunan işgaline uğrayınca, yerli Rumların ihbarıyla tutuklanması ihtimaline karşı İzmir’in yolunu tutar. Bu hicreti kendisi “Gavurun bol olduğu yerde gözden kaybolmak” olarak tanımlıyor. İzmir’de ilk bulduğu kişi, çocukluk arkadaşı İzmir Sultanisi edebiyat muallimi İsmail Habip’tir (Sevük). Zamanının çoğunu Mevlevi dergahında geçirir. Rumların ve Yunanlıların kendi hâlinde dervişlerin yeri sandıkları dergah, aslında bir istihbarat merkezi gibidir. Anadolu’daki kurtuluş harekatı ile ilgili tüm gelişmelerin haberleri buraya akar. Ruhi Naci’nin, bu süreçte Sada-yi Hak gazetesinde “Fani Dede” mahlasıyla gazel tarzında birçok şiirinin yayımlandığına tanık oluyoruz. Bu şiirlerde, esaret altındaki millete, tasavvufi görünüşlü, yabancıların anlayamayacağı şekilde umut ve dayanışma sinyalleri verilir… 

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Albümünden…  Ruhi Naci ve onun kıraathane sohbetlerinin sürekli izleyicilerinden Esat Adil (sol başta) ve Sıtkı Yırcalı (sağ başta). Ortadaki şahsın adı saptanamadı (solda). Ruhi Naci ile eşi Rukiye Hanım’ın Üsküdar’daki düğün günü çekilmiş fotoğrafları (üstte).

    Babam işgal yılları İzmir’inde iki yıldan fazla bir süre kalır. Arkadaşı Tokadizade Şekip Bey ile birlikte İzmir’in en seçkin iki şairinden biri sayılmaktadır. Onu aralarına kabul etmiş olan İzmir eşrafı da “Ruhi Bey, seni İzmir’den evlendirelim” diye ısrara başlarlar. Uygun gördükleri aday da ilginçtir: “Uşşakizade Muammer Bey’in Avrupa’da tahsil görmüş bir kızı var. Sana onu isteyelim arzu edersen” derler. Ancak babam “Bu kargaşa günlerinde evlenmeyi düşünemem. Zaten uygun geçiş yolu bulursam, Anadolu’daki güçlere katılmayı düşünüyorum” der.

    Nitekim bu amaçla trenle Balıkesir’e gider. Halası vefat etttiği ve kendisi para sıkıntısı çektiği için oradaki baba evini satar. Anadolu’ya geçiş yolunu orada da bulamaz. Annesinin özlem duygusu içinde olduğunu bildiği için Edremit’e geçer. Orada geçen birkaç aydan sonra Türk mucizesi gerçekleşir. İzmir ve Edremit aynı gün, 9 Eylül’de kurtuluşa kavuşur.

    Mudanya, Lozan, nihayet Cumhuriyet… Ruhi Naci Bey, Balıkesir Vilayet Encümeni’ne Edremit murahhas üyesi olarak seçilir. Mecburen zamanının çoğunu Balıkesir’de geçirecektir. Kaptanzade Oteli’nde bir oda kiralar. Onun oradaki varlığı, otelin kıraathanesini sanata meraklı gençlerin edebi sohbet toplantıları yaptığı “gıpta ile yad edilecek” bir edebiyat ve kültür kulübü haline getirir. 

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Ruhi Naci Bey’in yetişmelerine katkıda bulunduğu iki arkadaş, Mustafa Seyit Sutüven ve Sabahattin Ali, Akçay ziyaretleri sırasında belediye gazinosunda…

    O ilk günlerde Gazi’nin Balıkesir’i ziyareti sırasında Türkocağı’ndaki hoşgeldin konuşmasını yapma görevi babama verilir. Paşa Camii’ndeki ünlü hutbesini dinleyenler arasında yakın arkadaş edindiği Neyzen Tevfik de vardır. Şakayı seven Neyzen babamın kulağına eğilip “Yeni padişahımız belli oldu. Artık ona biat edeceğiz” der.

    Kaptanzade Oteli kıraathanesindeki sohbetlere devam eden pek çok genç vardır. Örneğin sonraki yıllarda ilk Sosyalist Parti’yi kuracak olan Esat Adil (Müstecaplıoğlu). 1940’lı yıllarda sosyalist eğilimlerinden dolayı takibata uğrayan, orada evlenen ve af çıkınca yurda dönen Mazhar Tekin. Bu kadar meraklı ve heyecanlı kişi biraraya gelince babam ortaya bir fikir atar. “Haydi bir dergi çıkaralım” der. Dilek matbaasının sahibini ikna ederler. 1923 Mart ayında Dilek dergisinin ilk sayısı en başında çerçeveye alınmış Gazi’nin hutbesi olmak üzere piyasaya çıkar. Bir-iki sayı sonra matbaa sahibi “Çocuklar, ben bu masrafa dayanamayacağım” der ve havlu atar.

    Dilek dergisi dolayısıyla duyulan haz akıllarda kalmıştır. Yeni bir dergi çıkaracaklardır. Babam, “Ben bu işe encümenlikten alacağım ödenekleri vakfediyorum; kâğıt temini benden; artarsa baskı işine de katkıda bulunurum” der. Mazhar Tekin’in matbaacılık deneyimi vardır. O da “İşin teknik yanı benden” der. Babam çıkacak derginin adını gençlik coşkusundan esinlenerek Çağlayan olarak saptamıştır.

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Sabahattin Ali’yle Akçay sahilinde 
    1940’ların başında Ruhi Naci Bey Edremit’in iskelesi Akçay’da Devlet Denizyolları Acentesi…Sabahattin Ali’nin ziyareti sırasında çekilmiş bir anı fotoğrafında (soldan sağa, ayaktakiler) M. Seyit Sutüven, Hafız Osman, Sabahattin Ali, Balıkesir Milletvekili Muzaffer Akpınar, Orhan Şaik Gökyay ve Ruhi Naci Sağdıç.

    Yeni derginin doğal sahibi babamdır. Künyesine resmen yazılan idare yeri şöyledir: “Kaptanzade otelinde mahsus oda”. Bu elbette babamın kiralık odası. Tam o sırada Balıkesir’e Kastamonu’dan ilkokul öğretmeni olarak ateşli bir delikanlı atanmış ve oteldeki sohbetlere ortak olmaya başlamıştır. Bu girişken gencin adı Orhan Şaik’tir (Gökyay). Çağlayan’ın Sorumlu Yazıişleri Müdürü de bulunmuştur. 

    15 günde bir yayımlanacak derginin ilk sayısı 1925 Ekim’inde okuyucularına sunulur. Ruhi Naci, Orhan Şaik, Esat Adil ve Mansur Tekin’den ibaret çekirdek kadronun yazılarından başka Hüseyin Avni, Muharrem Hasbi, Nüzhet Şükrü, İbrahim Cudi, Refik Fikret, Faik Ali, Ali Ekrem, Arif Nihat gibi kimi amatör olarak kalmış, kimi adını ileriki yıllarda başka vadilerde de duyurmuş imzalar yer alacaktır. 

    Bu arada Sabahattin Ali de Edremit’te unutulmamış, babamın girişimiyle Balıkesir Muallim Mektebi’ne yazılmıştır. Onun 16-17 yaşlarında bir öğrenciyken yazdığı ilk şiirler Çağlayan dergisinde yayımlanır. Bu okul macerasının biraz daha ilerisi var. Sabahattin, bir-iki arkadaşıyla bir metni şapograf adı verilen bir teknikle çoğaltıp dağıtmışlar. Ne tür bir metin ise, bu okul idaresince disiplin suçu sayılmış. Cezası ise okuldan tart. Babam “Çocuğun istikbalini karartmayalım, onu okuldan biz almış olalım” diyor ve öyle yapılıyor. Kısa bir süre sonra da İstanbul’daki Çapa Muallim Mektebi’ne gönderiliyor.

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Ruhi Naci Sağdıç boş zamanlarında balık ağı örer, Akçay’daki balıkçılara hediye ederdi.

    Ruhi Naci Bey, İzmir’den Edremit’e döndüğü sıralarda yetenekli bir başka gencin yetişmesine de yardımcı oluyor. Bu delikanlı Mustafa Seyit. İleriki yıllarda çok iyi bir şair olarak kendini gösterecek ve ünlenen “Sutüven” şiirinin adını soyadı olarak alacaktır. Kafileye o zamanlar çocuk yaşta olan Sıtkı Yırcalı gibi başka örnekleri de katabiliriz. 

    Anlatılacak İstanbul günlerinde Mehmet Akif’li, Neyzen Tevfik’li, son Mevlevi şeyhi Remzi Dede’li, Mahir İz’li daha pek çok hikaye heybede kaldı. Belli olmaz, onları da heybeden çıkarabiliriz bir gün. Şimdi “Onlar ermiş muradına” deyip burada keselim. 

  • NEMRUT DAĞI’NA FOTO-ARKEOLOJİ SEFERİ

    NEMRUT DAĞI’NA FOTO-ARKEOLOJİ SEFERİ

    Kommagene krallığının müstesna heykelleri, Nemrut Dağı coğrafyasının benzersiz bir özelliği. 2150 metre yükseklikte bulunan bu eserler, yapıldıkları 1. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar insanlık hafızasından silinmiş. 1881’de yeniden keşfedilen heykeller, dünyadaki tüm arkeologların gözdesi olmuş. Ozan Sağdıç, bundan 60 yıl önce Hayat dergisi için gerçekleştirdiği zorlu yolculuğu ve arkeolojinin insan hikayelerini anlattı.

    Gençlik yıllarımda fo­toğrafa olduğu kadar belgesel filmlere karşı da ilgim giderek artmıştı. Ha­yat dergisindeki işime başladı­ğım tarih, İstanbul Üniversite­si Film Merkezi’nin kuruluşu­nu öğrendiğim tarih ile hemen hemen aynıdır. Bu merkezin kurulması için önderlik eden ve ardı ardına ilk filmlerini üre­ten hocalar Sabahattin Eyüboğ­lu ile Mazhar Şevket İpşiroğlu idi. Amaçlarını gelmiş geçmiş tüm Anadolu uygarlıklarını ku­caklamak, sanat tarihi açısın­dan onların değerlerini ortaya çıkarmak ve 16 mm.lik film çe­kimleriyle bunları hem Türk kamuoyuna hem de dünyaya sunup tanıtmak olarak açıkla­mışlardı.

    İlk ürünleri “Hitit Güneşi” idi. Nasıl heyecanla seyrettiği­mi anlatamam. “Siyah Kalem”, “Surname”, “Saklı Kilise”, “Ka­ragöz’ün Dünyası” belgeselleri birbirini izlemişti. Beni en çok etkileyen Sabahattin Eyuboğ­lu-Aziz Albek ortak çalışması olan “Nemrut Dağı” filmi ol­muştu. Oradaki eserler hak­kında bir rapor kitabı olduğu­nu öğrenince, Arkeoloji Müzesi kütüphanesinde arayıp bul­muştum. Sözkonusu eser Os­man Hamdi Bey’in zengin içe­rikli Le tumulus de Nemroud Dagh adındaki rapor kitabıydı. Ne yazık ki eser Fransızcaydı ama, fotoğrafları ilgimi artıra­cak nitelikteydi (çok sonra tıp­kıbasımı yapılınca satın alacak­tım bu kitabı).

    Gel zaman git zaman, 1960 başlarında çalıştığım derginin Ankara bürosu açılmış ve ben gönüllü olarak oraya atanmış­tım. Temsilcimiz Yılmaz Çeti­ner olacaktı. Ancak Demokrat Parti yanlısı bir akşam gazete­sindeki ortaklığı yüzünden boş yere “Yassıada mahkemelerine çağırılırım” endişesine kapıl­mış, demoralize olmuştu. Bizim büroya hiç uğramadı. Hayat’ın temsilciliği tek başıma benim üzerime kalmıştı.

    image-3
    Yolculuk zorlu, imkanlar kısıtlı Ozan Sağdıç’ın, Nemrut Dağı’nın tepesine doğru çıktığı yolculuk iki gün sürmüş. Önce araçla, ardından bir katır ve atla… Tümülüse yaklaşırken Sağdıç ve genç rehberinin karşısına çıkan manzara.

    Böyle bir hava içinde 1962’ye geldiğimizde, dergi yö­netiminde bir karar alındı: Her hafta bir ilimize ait ilâve çıkarı­lacak. İlin büyüklüğüne ve öne­mine göre bazen bir sayı, bazen iki-üç, hatta daha fazla sayı ha­linde devam edecek. Öyle ki, so­nunda hepsi biraraya getirildi­ğinde bol resimli bir ‘Türkiye Ansiklopedisi’ oluşturulacak. Proje bu. Önde olan bir-iki il ile işe başlandı; ancak ortalıkta yeterli fotoğrafın bulunmadığı ortaya çıktı. Ben ihtilal sonra­sı Ankara’sında sükûnet içinde yeterli konu olmadığından ba­hisle “Sinop’tan Anamur’a bir hat çekin, doğuda kalan bütün illeri dolaşıp fotoğraflarını çe­keyim” önerisinde bulundum. Teklifi götürür götürmez he­men kabul ettiler.

    O yıllarda bu iş —hele Do­ğu’da— pek kolay değildi. Kara­yolları gelişmemiş, her istedi­ğin yere otobüs bulunmuyor, bazı yerlerde kamyon kasası dahi lüks. Çok yerde otel bile yok. Böyle bir yolculuğa katlan­mak, ancak geniş bir fotoğraf taraması yapma şansına sahip olma aşkından geliyordu. Bu tür bir taramayı daha yüzeysel, ulaşılabilir yerlerde ve devlet olanakları ile 1930’ların sonu­na doğru Othmar yapabilmiş. İkincisi aşağı yukarı bir çeyrek yüzyıl kadar sonra bana kısmet olacaktı.

    ★ ★ ★

    image-5
    Fotoğraf aşkına İki gün süren yolculuğun sonlarına doğru, araçla gidilebilecek yolun sonuna gelip bir atla zirveye çıkan Sağdıç’ın yorgunluğu her halinden belli oluyor. Sağdıç, çalışırken at bir ara salınmış. Kaçacak olsa, dağ başında kalmak korkutucu olsa gerek…

    Yüklendiğim işi oldukça güç koşullar içinde azimle yürütür­ken sıra Adıyaman’a gelmişti. 1962 ya da 63 yılıydı. 23 Nisan günü Adıyaman’daki törende çok naif çocuk fotoğrafları çek­miştim, oradan anımsıyorum. Buraya kadar gelmişken, halkı­mız tarafından henüz doğru dü­rüst bilinmeyen ama benim ak­lımın bir köşesine çöreklenmiş Nemrut Dağı’na çıkmadan ol­mazdı. Bugün olduğu gibi oraya ulaşan bir yol yoktu. Her yerde küçük de olsa bir yerel gazete ya da İstanbul gazetelerinden biri­nin muhabirliğini yapan bir he­veskar bulunur. Akıl almak için oradaki bir gazeteci arkadaşla konuştum. Eski Kâhta’ya gidip, oradan at-katır gibi bir binek hayvanı kiralamak gerekiyor­muş. Çoğu dereiçi bir vadiden tırmanarak ancak 2 günde zir­veye varılabiliyormuş. İyi de, yi­ne de bir kılavuzsuz olamaz gi­biydi durum. Küçük iş yerinde­ki 16-17 yaşlarında açıkgöz bir delikanlı “Abi ben sana yardım­cı olabilirim” diye öne çıktı.

    Durumu kabullenmek ge­rek. Sabah bir araç tutup o genç ile Eski Kâhta’ya gittik. Orada hayvan kiralayanları bulmak zor olmadı. Bir katır ve bir at verdiler bize.

    Yarı yolda Horik adında kü­çük bir Kürt köyü vardı. Bizi ko­nuk ettiler, orada kaldık.

    Ertesi gün yine oldukça zahmetli bir yolculukla zirveye vardık. Gördüğüm manzara düş kırıcıydı. Devasa heykel başları­nın yüzleri iri iri taşlarla kapa­tılmıştı. Bu tedbir, kazıdan so­rumlu arkeolog Theresa Goell tarafından alınmıştı. Amaç da besbelliydi: Kimse fotoğraf çek­mesin! Arkeologların kendileri yayın yapmadan önce, başkası­nın fotoğraf çekmesini ve yayın yapmasını istememek gibi bir hakları olabilir. Ancak mevcut durum farklıydı. Burada bir ka­zı sonucu çıkarılmış bir eser yoktu. Vaktiyle düştükleri yer­de yana yatmış birkaç başı doğ­rultmuşlardı, o kadar.

    Tümülüsü bekleyen iki bek­çi vardı. Heykelleri taşlarla ka­patanlar da onlardı. Allahtan akıl edip, yola çıkmadan önce Müzeler ve Eski Eserler Genel Müdürü’nün imzasıyla “Bir kül­tür projesinde görevli olduğu­mu, bütün müze ve ören yer­lerinde çekeceğim fotoğraflar için yardımcı olunmasını” is­teyen bir belge almıştım. Genel Müdürlüğün antetli kağıdın­da resmî damgayla mühürlen­miş metin öyle bir dille kaleme alınmış ki okuyan beni idarenin özel görevlisi gibi de algılayabi­lirdi. Bekçilere o resmî belge­yi gösterdim. “Hadi bakalım şu taşları indirin de güzel güzel fotoğraflarını çekelim” dedim. Onlar Theresa Hanım’ın adam­ları değillerdi ki, genel müdür­lüğün memurlarıydı. Emir de­miri keserdi yani. Gerekli te­mizlik yapıldı ve ben rahat bir çalışmayla iyi bir iş çıkardım.

    image-4
    Tatsız sürpriz: Heykeller kapalı
    Zahmetli yolculuğun sonunda zirveye ulaştıklarında kötü bir sürpriz Sağdıç’ı bekliyor. Kazıdan sorumlu arkeolog Theresa Goell, heykelleri taşlarla örtmüş. Neyse ki bekçiler, fotoğraflar çekilmesi için zorluk çıkarmadan yardımcı oluyorlar.

    Ortaya çıkan başlara baktı­ğımda, çok değer verdiğim ve dostluğunu kazandığım Saba­hattin Eyüboğlu’nun bir sözü aklıma geldi hemen. Nemrut Dağı’ndaki mevcut kültürün bir Doğu-Batı sentezi olduğundan bahisle “Burada Doğu, Batı’ya külah giydirmiş” demekteydi. Gerçekten de tümülüsün bani­si kral Antiochos ve eşlik ettiği mitolojik tanrıların hepsi yerel bir başlık olan keçe külahlıydı­lar. Tabii kader-talih kraliçesi Tykhe hariç. İşimiz bitince dönüş yolun­da yine aynı köyde bir gece da­ha kaldık. Eski Kahta’da arkeo­log Prof. Friedrich Karl Dörner ile tanıştım. Bu çok mutlu bir raslantıydı. Sekiz-dokuz yıldır Türkiye’de imiş; Türkçeyi ol­dukça iyi konuşabiliyordu. Beni kazısını yaptığı Arsameia böl­gesine götürdü. Burası Komma­gene krallığının yazlık başkenti imiş. Mitras tapınağı olabilir di­ye betimlediği 150 metre kadar derinliğe inen merdivenli ma­ğaranın başına dikilmiş anıtsal bir steli ve çevresini ayıklamış, temizlemiş. Taş anıtın üzerinde Kral 1. Antiochos ile Greklerin tanrısal kahramanı Herakles tokalaşıyorlardı. İki kültürün barış anıtı olarak.

    Profesör Dörner bana ders verircesine Kommagene kral­lığını, Nemrut Dağı eserlerini, bütün o dünyayı, inançları ve kültürü ile anlattı. Bu krallık bir Helenistik Çağ krallığı idi. Bü­yük İskender’in zaptettiği geniş topraklar ölümünden sonra ge­nerallerinin kendi aralarında­ki mücadeleye tanık olurken, Kuzey Mezopotomya ile Ana­dolu’nun öpüştüğü bir noktada küçücük bir alanı kapatmışlar. Bugün yine küçük Adıyaman ilimizin içine sığışmış. Başlan­gıçta Selevkosların bir satraplı­ğı iken MÖ 100 tarihinde Mit­ridat Kallinikos tarafından ba­ğımsızlığa kavuşturulmuş. Aynı soydan birkaç kral geçtikten sonra 40 yılında Roma egemen­liği altına girmiş.

    Nemrut Dağı üzerindeki tümülüsün ve iki yöndeki tara­çalardaki anıtsal yapılanmanın Mitridat’ın oğlu 1. Antiochos döneminde gerçekleştiği ka­bul ediliyor. Bu kral, soyunu bir asalet zincirine bağlamak gere­ği duymuş olmalı ki, baba tara­fından Perslerden, ana tarafın­dan ise İskender’den geldiğini söylüyor. Anadolu’nun 200 yıl kadar Part egemenliği altında kaldıktan sonra İskender ve ar­dıllarının eline geçmiş olması tarihsel bir gerçek. Antiochos bu iki emperyal gücün varisi gi­bi davranmış. Hatta kendisini tanrılar katında görmüş.

    Her tümülüsün çekirdeğin­de bir kabir hücresi vardır ve orada en azından bir kral ölüsü falan bulunur. Bu tümülüsün özelliği toprakla değil, yumruk büyüklüğünde taşlar yığıla­rak yapılmış olması. Yığından birkaç taşı alacak oldun mu, yukarıdan yenileri yuvarlanıp geliyor. Bu yüzden, mezar oda­sına ulaşılamamış. Diyorlar ki burasını Antiochos’un kendisi yaptırmış. İş böyleyse karşımı­za bir ikilem çıkıyor. Bu deva­sa tümülüsün içindeki gerçek­ten Antiochos’un mezarı ise, ölümünden ve gömülmesin­den sonra burasını yapabilmiş olması akla uygun değil. İçine babası Mitridates’in ölüsünü gömdüyse, o zaman Tanrılarla birlikte tahta oturttuğu kendi­sinin değil, babasının heykeli olması gerekirdi. Ölmeden önce kendisi yaptırdı dersek, sonra o taş yığınının altına nasıl girdi? Benim kıt aklımla çözemediğim husus bu.

    ★ ★ ★

    Dünyanın 7 harikası An­tik çağların bir seçimi. Nemrut Dağı kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında olduğundan bu kararı verenlerce bilinememiş herhalde. Yoksa listeye onu da eklerlerdi. 1. yüzyılda sayfası dürülen bu uygarlık, 19. yüzyılın sonlarına kadar insanlık hafıza­sından silinmiş. Ve bakın, bizim Atatürk’ün doğum yılı olarak bildiğimiz 1881’de neler olmuş:

    1881 yılı zamanın sadraza­mı tarafından Bağdat demiryo­lunun finansmanı için yabancı sermayeye ihtiyaç olduğuna da­ir bir lâyihanın yazıldığı tarih. Aynı yıl 1854’ten beri sürekli borçlanan ve bunları ödeyeme­yen Osmanlı devletine konulan bir çeşit haciz kararı niteliğin­deki Düyun-u Umumiye’nin 2. Abdülhamit’in fermanıy­la (Muharrem Kararnamesi adıyla) fiilen devreye sokuldu­ğu tarih. Yine 1881’de Stamboul gazetesinde çıkan bir haberde Karl Humann’ın kazılar yaptı­ğı Bergama’daki eserlerden 140 kasanın Berlin’e ulaştığı, benzer 120 kasanın da beklendiği ya­zılmış. Humann’ın kazılar için doğru dürüst bir izni bile yok. Bergama altarının parçalarını İzmir Dikili’den Trieste’ye ka­çak yollardan sevk ediyor. Tabii bir süreden beri de­miryollarının geçeceği yerlerde keşif yapmakta olan mühendis­ler memlekette cirit atmakta.

    image-7
    Dağ başındaki mucizeler Taşlar temizlenip heykellerin yüzleri açılınca Zeus ve Kral Antiochos’un muhteşem görüntüsüyle karşılaşıyorlar.

    Yine 1881’de Karl Sester adında bir yol mühendisi Fı­rat boylarında keşif gezisine çıkmışken, birileri ona dağda­ki devasa heykellerden sözeder. Gider bakar ve 1800 yıldan faz­la bir zamandır orada bulunan tümülüsün ve taş heykellerin kâşifi (!) olur. O zamanki Prus­ya hükümeti harekete geçer. Ot­to Puchstein adında deneyimli bir arkeoloğu görevlendirirler. Onun katkısı Grekçe yazıtları okuması ve Kommagene tari­hi, inançları ve kalıntının ba­nisi olan Antiochos hakkında bilgileri günyüzüne çıkarması olmuştur. 1883’te Alman kazı ekibinin başına Karl Humann getirilir. Bergama altarını yü­rütmedeki ustalığı bilinen Hu­mann! Neyse, bu sefer Tanrı­ların dağı gazaba gelir. Hava öylesine bozar ki, ekip tasını ta­rağını toplayamadan zor kaçar.

    Yeniden 1881’e dönüp o yıl­dan bir örnek daha verelim; bir hayırlı örnek. Dünya ça­pında oryantalist ressamımız, İskender Lâhdi gibi değeri öl­çülemez bir sanat eserini bize kazandıran arkeolog Osman Hamdi Bey tam o tarihte Mü­ze-yi Hümayun müdürlüğüne atanır. Hemen ertesi yıl da ek iş olarak Güzel Sanatlar Aka­demisi’nin atası olan Sanayi-i Nefise okulunun kurulması ile de görevlendirilir. Osman Hamdi Bey’in yaptığı ilk iş, Asar-ı Atika Nizamnamesi’ni yenilemek olur. Buna göre ar­tık yabancı arkeologların kazı­larında bulunan eserler devle­tin malı olacak, kimse bunları yurtdışına çıkaramayacaktır. Eserlerin koruması, bakımı, saklanması, sergilenmesi hep devletin ilgili kurumlarına ait olacaktır.

    Nemrut Dağı’nda olan bi­tenler hiç kuşkusuz Hamdi Bey’in bilgisi dışında değil­di. Kendisi de hemen faaliye­te geçmiş ve 1882’de Kâhta’nın yolunu tutmuştur. Giderken yanına müdür yardımcısı Os­gan Efendi’yi de almıştır. Bu kişi her şeyden önce maldan anlayan mükemmel bir hey­keltıraştır; Ermeni olduğu için bölgenin insanları ve kültürü hakkında olasılıkla fikir sahi­bidir. Osman Hamdi Bey çok ciddi bir araştırma yapar; hatta Puchstein’ın bulamadığı, ast­ronomi tarihi için önemli bir belge sayılan “aslanlı horos­kop kabartmalı levha”yı o bu­lur. Raporunu tazesi tazesine 1883’te, yazımızın başlarında sözünü ettiğimiz kitapla su­nan kişidir Osman Hamdi Bey. Hakkını yemeyelim.

    ★ ★ ★

    Araya iki dünya savaşı gir­miş. Osmanlı saltanatı yıkıl­mış. Cumhuriyet kurulmuş. Herkes kendi derdine düşmüş. Nemrut Dağı’yla ilgilenen ol­mamış. Nihayet 1940’lı yıllar­da yeniden dikkatleri üzerine çekmeye başlamış. Amerikalı kadın arkeolog Theresa Goell daha öğrenci olduğu 1920’ler­den beri Nemrut Dağı’nı me­rak edermiş. Nihayet 1947’de buraya ilk ziyaretini gerçek­leştirmiş. Ondan sonra kendi deyişiyle “dağla nikahlanmış” ve uzun erimli bir çalışma sür­dürmüş. Kendisini yerel hal­ka sevdirmiş, işçiler ona canla başla yardımcı olmuşlar. The­resa Goell’in asıl hedefi Anti­ochos’un mezarına ulaşmaktı ama akıllıca yığılmış taşlar yü­zünden emeline nail olamadı.

    image-8
    Tanrı Zeus’un boyunun ölçüsü Bu kadar yol geldikten sonra heykellerin fotoğrafını çekip ,yanlarında bir fotoğraf çektirmemek olmaz. Ozan Sağdıç, Tanrı Zeus heykelinin yanında…

    Nemrut Dağı’nda çektiğim fotoğrafları, Dörner’den öğ­rendiklerimle birleştirdiğim röportaj Hayat dergisinde ya­yımlandıktan kısa bir süre son­ra Theresa Goell’in Türkiye’ye geldiğini öğrendim. Ankara’ya ayak basar basmaz düşmüş ve bir ayağı kırılmış. Sakat halde Bulvar Palas otelinde istirahat etmekteymiş. Hemen kendisi­ni ziyarete gittim. Geçmiş olsun dileğinde bulundum. Ona dergi­yi ve ayrıca çektiğim birkaç fo­toğrafı gösterdim. Ne derse be­ğenirsiniz. “İşte,” dedi “bunlar tam da benim istediğim tarzda çekilmiş fotoğraflar”. Sonra, son derece kibar bir tavırla “Aca­ba ben de bunlardan yararlana­bilir miyim” diye sordu. “Bana onur verirsiniz” dedim. Hemen büroya koştum yedi-sekiz tane fotoğrafın 18×24 cm. baskılarını yaptım. Bir zarf içinde kendisi­ne iletilmek üzere otelin resep­siyonuna teslim ettim. Ne dere­ce yararlandı bilemiyorum.

    ★ ★ ★

    Çok merak edilen bir ko­nu da Kommagenelilerin hangi milletten olduğuydu… Daha ön­ce yazlık başkentlerinin Arse­mia olduğundan söz etmiştik. Kışlık başkentleri ise Samsat imiş. Bunu duyar duymaz bir çağrışım oluştu. Gençlik yılla­rımda M.E.B. Klasikleri’nin tir­yakisi olmuştum. Bir ara elime Samsatlı Lukianos’un Tanrı­ların Konuşmaları kitabı geçti. Nurullah Ataç’ın temiz Türkçe­si ile, alabildiğine ironi yüklü. Kadim Yunan tanrıları ile res­men dalga geçiyor. Tam askere gitmek üzereydim. Bir tek o ki­tabı yanıma aldım. Askerliğim süresince okudum okudum, eğ­lendim. Samsatlı Lukianos ça­ğının gereği Grekçeyi öğrenmiş, eserleri o dilde. Pax Romana ülkelerinin neredeyse tümü­nü dolaşmış. Sonunda Mısır’da ölmüş. Samsatlı bu adam “Ben Süryaniyim” diyor. Bilmem bu ifadesi işe yarar mı…