Yazar: Önder Kaya

  • Mara Hatun: Türkle yoldaş, Hıristiyanla dindaş prenses

    2. Murad’ın eşi Mara Hatun, 1436’da görkemli bir çeyizle Edirne Sarayı’na gönderildi. 2. Mehmed’in (Fatih) tahta geçmesinden sonra, kendisinin isteğiyle Sırbistan’a dönen Mara Hatun, sonrasında hem “üvey oğlu” Fatih’ten hem de sonraki dönemde 2. Bayezid’den büyük saygı görecektir. Sıradışı ve dindar bir soylu kadının benzersiz hikayesi.

    Osmanlı padişahları ilk zamanlar hem Anadolu beylerinin kızlarıyla hem Hıristiyan hükümdarların kızlarıyla evleniyorlardı. Zaman içinde çocuk sahibi olmak için cariyeler tercih edilmeye başlanacaktır. Sırp despotu Durac Brankoviç’in kızı olan Mara Brankoviç bir Osmanlı padişahının evlendiği son soylu Hıristiyan prenses olarak da bilinir.

    Mara Hatun: Türkle yoldaş, Hıristiyanla dindaş prenses
    Mara Hatun’un bağış yaptığı Aynoroz’daki İveron Manastırı’nın 20. yüzyıl başında çekilmiş fotoğrafı.

    Mara Brankoviç, Osmanlı kroniklerinde Mara Hatun olarak geçer. Muhtemelen 1417-1420 arasında doğan Mara Hatun’un annesi Irene, Bizans hanedanına mensuptu. Bundan dolayı Mara Hatun’un Sırpça ve Rumca bildiği kabul ediliyor. 2. Murad’la evliliği sonrasında meramını anlatacak kadar Türkçe bildiği de varsayılabilir. Ailesi dindarlığı ile tanınırdı; Mara da öyleydi. Büyük amcası Nikola, Aynoroz manastırlarında keşiş olmuştu. Mara Hatun hakkında bildiklerimiz 2. Murad’la olan evliliğinden sonra artar.

    O dönemde Osmanlıların Sırbistan topraklarına olan saldırılarının önünü almak için 1428’de Mara Hatun’un Sultan’la evlenmesi gündeme geldi. Ancak bu tarihte Mara 8-10 yaşlarında olduğundan nikah akdinin ilerleyen yıllara bırakılmasına karar verildi. Mara Hatun 1436’da görkemli bir çeyizle Edirne Sarayı’na gönderildi. Çeyizin içinde Sırp despotu Durac Brankoviç’in padişaha hediye ettiği topraklar da bulunuyordu. Mara, Edirne’ye iki kardeşi ile beraber geldi. Bunlardan Stefan nikah sonrasında Edirne’de rehin olarak bırakıldı (Osmanlılar kendilerine tabi beylik ya da devletlerden sıklıkla bu şekilde rehin alırlardı).

    2. Murad, Mara Hatun’dan önce Candaroğulları Beyliği’nden Halime Hatun ile evlenmişti. Nikahtan bir süre sonra padişah, Mara Hatun’u Bursa Sarayı’na gönderdi. Bu şekilde hareket etmesinde, muhtemelen nikahlı iki eşinin arasında bir gerilim çıkmasına engel olma düşüncesi vardı. Mara Hatun sonradan sağlam bir yakınlık kuracağı Şehzade Mehmed’le de ilk defa bu yıllarda tanıştı.

    Mara Hatun’un 2. Murad üzerinde baskın bir nüfuzunun olmadığı anlaşılıyor. Sultan 1438’de Macaristan’la yakınlaşan Sırbistan’a savaş açmış ve Sırp topraklarını ele geçirmişti. Mara Hatun 1441’de kardeşleri Stefan ve Grgur, Tokat Kalesi’ne hapsedildiklerinde onları kurtarmayı başaramadı. Üstelik bir süre sonra kardeşlerinin gözüne mil çekildi. Tüm bu yaşananlardan dolayı Mara Hatun’un kocasına “büyük bir muhabbet” beslediğini düşünmek zor. 2. Murad’ın ise 1446’da oğlu Alâaddin’in ölümünden sonra Manisa Sarayı’nda inzivaya çekildiğinde Mara Hatun’un yanında olup olmadığına dair bir kayıt bulunmamakta. Mara’nın sultandan çocuğu olup olmadığına dair de bir bilgimiz yok. Kuvvetle muhtemel kendisi din de değiştirmemişti (Anadolu Selçuklu ve Osmanlı tarihinde hükümdarla evlendikten sonra inancını muhafaza eden başka gayrimüslim kadınlar da vardı).

    Mara Hatun’un Şehzade Mehmed ile iyi bir diyalog kurduğu ve onun tarafından saygı gördüğü biliniyor. Bazı kaynaklarda Mehmed’in rakibi olan ağabeyi Şehzade Alâaddin’in esrarengiz bir şekilde öldürülmesinde Mara Hatun’un da parmağı olduğu bilgisi yer alır. Bu iddiaya göre Mara hem Mehmed’in desteğini kazanmış hem de gözlerine mil çekilen kardeşlerinin intikamını almıştı.

    2. Murad’ın 1451’de ölmesiyle Mara Hatun’un hayatında başka bir dönem başladı. 2. Mehmed (Fatih) tahta geçti; bu sırada Mara’nın babası Osmanlı sarayına elçi göndererek hem genç hükümdarı tebrik etmiş hem de kızının Sırbistan’a gönderilmesini rica etmişti. 2. Mehmed bu isteği kırmayarak Mara Hatun’u babasının yanına uğurlamıştır.

    Mara Hatun: Türkle yoldaş, Hıristiyanla dindaş prenses
    Bugün Esphigmenou Manastırı’nda bulunan 1429 tarihli bir belgedeki Brankoviç ailesinin portresinden Mara Hatun detayı.

    Mara Hatun üzerine son derece kıymetli bir makale kaleme alan Prof. Dr. Kemal Beydilli, onun dul kaldığında henüz 33 yaşında olduğunu belirtir. Doğal olarak kendisine talipler çıktı. Bunların en kayda değeri son Bizans imparatoru 11. Konstantin Paleologos’tu. Son Bizans imparatoruna Gürcistan ve Trabzon Rum krallıklarından gelin adayları da bulunmuş olmasına rağmen, Mara imparatorun gözünde cazip bir adaydı. İmparatorun etrafındaki bazı isimler bu evlilik projesine baştan karşı çıktı. Gerekçe olarak da Mara’nın ailesinin Bizans imparatorunun soyluluk derecesine yakın olmamasını, Mara’nın ilk kocasının Müslüman bir hükümdar olmasını ve yaşının doğurganlık açısından geçkince olmasını gösterdiler. Ancak Mara kendisine yapılan evlilik tekliflerinden hiçbirini zaten kabul etmeyecekti.

    Mara’nın babası Durac Brankoviç 1456’da ölünce Sırbistan’da içsavaş patlak verdi. Bu süreçte bazı kaynaklarda, Mara’nın 1457-1459 arasında kendini güvende hissettiği Fatih’in yanına gelerek bir süre İstanbul’da kaldığı bilgisi yer alır. 1459’da veziriazam Mahmut Paşa Sırbistan’ın fethini tamamlayınca, Mara Hatun padişah tarafından Serez civarında kendisine tahsis edilen mülklere gelerek burada yaşamaya başladı.

    Bundan sonra Mara kendisini daha ziyade dinî işlere verdi. İdaresi altında hatırı sayılır bir servet bulunuyordu. Bu serveti özellikle Aynoroz’da bulunan Aya Pavlu ve Hilander manastırlarını desteklemek için kullandı. Ölümünden sonra geride kalan servetinin bu iki manastır arasında paylaştırılmasını vasiyet etti. Mara Hatun 1470’te kadınların girmesinin yasak olduğu Aynoroz Yarımadası’na gelmiş, destek olduğu Aya Pavlu manastırını ziyaret edebilmiş ve burada büyük saygı görmüştür. Bu onur tarihte birkaç kadına verilmiş olup bunlardan biri de Mara Hatun’dur. Mara, Sırp manastırları dışında İveron ve Vatopedi manastırlarına da çeşitli bağışlarda bulunmuştu.

    Mara Hatun, Osmanlı belgelerinde saygın ifadelerle taltif edilir. Fatih bir fermanda, ondan “Hıristiyanların soylu kadınlarından anam Despina Hatun” diye bahseder. 2. Bayezid ise üvey babaannesi Mara Hatun’u şu ifadelerle niteler: “Hıristiyan kavminin iftiharı Dayem Mara Hatun Sultan” Mara Hatun bunun dışında Batı’da kaleme alınan yazışmalarda “Herrin Kaiserin” ve “Domina Omperatrix” olarak sıfatlandırılıyordu.

    Fatih Sultan Mehmet
    Mara Hatun’un üvey oğlu Şehzade Mehmed (Fatih) ile iyi bir diyalog kurduğu biliniyor. Bellini’nin 1480 tarihli Fatih Sultan Mehmed çizimi, The National Gallery

    Osmanlı sultanları gözündeki saygınlığını, siyasi ve diplomatik ilişkiler için de kullandı. 1466’daki patriklik seçiminde bizzat İstanbul’a gelen Mara Hatun, Fatih’le görüşerek Filibe metropoliti Dionosius’un patrik seçilmesini talep etti. Fatih, üvey annesinden gelen bu talebi kırmayarak Filibe metropolitinin patrik seçilmesini istedi. Mara’nın Fatih için zaman zaman Batılı devletler aleyhine casusluk yaptığı da bir diğer iddiadır.

    Yine zaman zaman İtalyan şehir devletleri için padişah nezdinde devreye girdiği ve onlar adına ricacı olduğu da kaynaklarda geçer. Mara Hatun’un Ragusa Cumhuriyeti’nde kendisi ve ailesi adına bir hesabı olduğu, manastırlara buradan maddi yardımda bulunduğu biliniyor. Gelirlerinin önemli bir kısmını Bayezid’in kendisine tahsis ettiği bölgeler oluşturuyordu.
    Mara Hatun 14 Eylül 1487’de, 2. Bayezid’in iktidarı zamanında Teselya bölgesindeki Defne’de hayata gözlerini yumdu.

    Kemal Beydilli, mezarının Drama yakınlarında Kosinitza Manastırı’nda olduğunu yazar.

  • 1212: ‘Çocuk Haçlılar’ın Kudüs yolundaki trajedisi…

    1212: ‘Çocuk Haçlılar’ın Kudüs yolundaki trajedisi…

    Erken Ortaçağ’da düzenlenen Haçlı Seferleri, yaklaşık 300 yıl boyunca Katolik inancının siyaseti ve güç ilişkilerini yönettiği uzun döneme damgasını vurdu. 1212’de hem Fransa’da hem Almanya’da ortaya çıkan ve “yarılan denizlerden” geçerek Kudüs’ü kurtarmaya heves eden çocuklar, gerek limanlarda gerek sonrasında köleliğe, ölüme yollanacaklardı.

    Haçlı Seferleri (1095-1291) tabiri, genel olarak Katolik Avrupa’nın Hz. İsa’nın yaşadığı ve mezarının bulunduğu Kudüs ile etrafındaki kutsal yerleri almak amacıyla bölgeye yaptığı askerî harekatlar için kullanılır. Esasen kavram bundan çok daha fazlasını içerir. Yine 12. yüzyılda Baltık kıyılarında yaşayan pagan topluluklara karşı da bir dizi Haçlı seferi düzenlenmiş; bu süreçte bölge halkı zorla vaftiz edilerek Hıristiyanlaştırılmıştır.

    Fransa’nın güneyindeki Katharlar veya Albililer üzerine düzenlenen seferler de Haçlı seferi olarak kabul edilir. Katharlar Hıristiyan olmakla birlikte Katolik inan­cının onaylamadığı bazı prensipleri kabul ettikleri için sapkın olarak görülmüş­lerdir. Bu inançlar arasında ruh göçü (reankarnasyon), maddenin ve buna bağlı olarak dünyanın “kötü” olduğuna dair duyulan inanç, düalist yani ikili Tanrı anlayışı, ekmek-şa­rap ayininin reddi gibi unsurlar görülür. Sonuç olarak barışçıl bir yapıya sahip onbinlerce Kathar, Papalığın emriyle kılıçtan geçirilmiş pek çoğu da engizis­yon mahkemelerinde türlü işkencelere maruz kalmıştır.

    3 yüzyıla yakın bir zaman dilimini kapsayan Haçlı Seferleri tarihi içinde 1212’de gerçekleşen “Çocukların Haçlı Seferi” bir diğer ilginç safhayı teşkil eder. Bu hadise, 1204’teki 4. Haçlı Seferi’yle 1217’de başla­yan 5. Haçlı Seferi arasında bir devreye denk gelir.

    Gustave Doré
    Fransız ressam Gustave Doré’nin çizdiği gravürde kutsal topraklara gitmek için yola dökülen çocuklar.

    1198-1216 arasında Katolik dünyasının lideri Papa 3. Innocentius, 1187’deki Hıttin Savaşı sonrasında Eyyûbîlerin eline geçen Kudüs’ü geri almak amacıyla bir sefer çağrısında bulundu. Ancak 1204’te eylem safhasına geçebilen bu sefer, Venedik Dukası Enrico Dandolo idaresinde Kostantiniyye’e, yani Doğu Roma İmparatorluğu’na yönlen­dirilerek amacından saptırıldı. Latin kuvvetlerinin bu işgal ve yağması 1261’e kadar devam edecekti (#tarih, Aralık 2014).

    Doğu ve Batı kiliseleri arasın­daki kırılma noktalarından birini teşkil eden bu harekat sonrasın­da Papa, yeniden bir Haçlı Ordusu toplanması konusunda faaliyete geçti. Ancak bu girişim çeşitli nedenlerle gerçekleşemedi. Önce Güney Fransa’da “sapkın” kabul edilen Hıristiyan cemaatler üzerine bir dizi sefer düzenlendi; sonrasındaysa İspanya’daki Müslümanlar hedef alındı.

    1212’de Fransa’nın Saint- Denis bölgesinde, Etienne adında bir çoban çocuk ortaya çıktı ve Hz. İsa’nın kendisine Fransa Kralı Philippe Auguste’e teslim edilmek üzere bir mektup verdiğini iddia etti. O sıralarda bölgede bulunan kral ise, çocuğa “köyüne dönmesi”ni söyleyecekti (Etienne’in hikayesinden yak­laşık 200 sene sonra yine onun gibi bir çoban olan ve Hz. İsa’dan mesaj aldığını söyleyen Jeanne d’Arc ortaya çıkacaktır).

    Etienne kralın tavsiyesine uymaz. Fransa’yı dolaşarak taraftar toplamaya girişir. Söylemine göre Tanrı, günaha batmış yetişkinler yerine kendisi gibi günahsız ve temiz imanlı çocuklara Kudüs’ü bahşedecekti. Hattâ Marsilya limanına ulaştıkları takdirde deniz, tıpkı Hz. Musa’ya olduğu gibi ikiye ayrılacak ve çocuklar gemilere gereksinim duymadan kutsal toprakların yolunu tutacaklardı.

    ortacag-1
    Çocukların Haçlı Seferi’ni sempatik göstermek amacıyla yapılan bir dönem illüstrasyonu.

    Üstün bir hitabet kabiliyetine sahip olan Etienne, geçtiği yer­lerde pek çok çocuğun kendisine katılmasını sağladı. Çocuklardan bazıları aileleri tarafından sefere katılmaları için teşvik edilirken, bazı çocuklar gizlice bu çağrıya iştirak ettiler. Ayrıca sefere asiller sınıfına mensup bazı ailelerin çocukları, genç kızlar, genç papazlar ve bazı yaşlı hacılar da katılmaya karar vermişlerdi.

    İlk Haçlı Seferi’nin meşhur vaizi Pierre l’Ermite’i kendine örnek alan Etienne, aynı zamanda mavi zemin üzerinde 3 zambağın yer aldığı bir de flama edinmişti. Çocukların hemen hepsi yayaydı; yalnız bazı asilzadelerin atları vardı. Etienne de Tanrı’nın mesajını taşıdığı için, üzerinde bir güneşliğin de yer aldığı bir arabanın üzerinde seyahat ediyordu. Çocuklar Tours ve Lyon kentleri üzerinden Fransa’nın güneydoğusunda bu­lunan Marsilya kentine ulaşmayı hedeflediler. Ancak yaz mev­siminde çıktıkları bu yolculuk onlara çok pahalıya mâlolacaktı. Her ne kadar geçtikleri yerlerde büyük bir coşku ile karşılanmış olsalar da, aşırı sıcaklardan ürünlerin kavrulması nedeniyle yeterli miktarda yiyecek buluna­mayacak ve çocuklardan birçoğu yolda hayatını kaybedecekti.

    ortacag-3
    Kendilerine vaadedilenin aksine deniz onlar için yarılmayacak, kutsal topraklara ulaşmak gayesiyle gemilere binen çocukların bir kısmı boğularak can verecekti.

    Tüm olumsuzluklara rağmen kafilenin bir bölümü Marsilya’ya varmayı başardı. Marsilyalılar çocukları gayet sıcak karşı­ladı. Ancak “küçük hacılar” şehre vardıklarında büyük bir hayalkırıklığına uğradılar. Zira Etienne’in vaadettiği gibi deniz önlerinde açılmamıştı. Kimi çocuklar bunun üzerine yurtlarına dönmek üzere tekrar meşakkatli bir yolculuğu göze aldı. Kimileriyse sonuna kadar Etienne’i takibe karar verdi. İşte tam bu aşamada kaynaklar Marsilya’da iki tacirin devreye girdiğini yazıyor.

    ortacag-4
    Haçlı Seferi’ne katılan askerlerin tasvirinin yer aldığı Kudüs haritası. The Oxford Illustrated History of the Crusades.

    Demir Hugue ve Domuz Guillaume adındaki iki tacir, Etienne ve yanın­daki çocukları sırf Tanrı’nın rızası için (!) kutsal toprak­lara götürmeyi vaadetti. Etienne bu teklifi Tanrı’nın lütfu olarak görüp sevinçle kabul etti. Sonrasında 7 tekneden oluşan ve çocukları taşıyan filo yola çıktı. Ancak bu çocuklardan 18 yıl boyunca bir daha haber alına­mayacaktı. 1230’da Doğu’dan gelen bir papaz, çocukların akıbeti hakkında çevresinde­kilere önemli bilgiler verdi. Anlattığına göre çocukların bindikleri gemiler Sardunya adası yakınlarında bir fırtınaya yakalanmış ve gemilerden ikisi batmıştı. Etienne de bu batan gemilerden birindeydi. Geri kalan 5 tekne ise iki düzenbaz tacir tarafından Cezayir sahiline götürülmüş ve çocuklar burada­ki köle tacirlerine satılmıştı.

    Çocuklardan bazıları kölelerin daha fazla para ettiği Mısır’a götürülürken bir kısmı da Bağdat’a gönderilerek burada satılmıştı. “Talihli” olanlar sadece Mısır’a gidenlerdi; zira bunlar Eyyûbî sultanı Melik Adil’in oğlu olan ve Mısır’ı onun adına idare eden Melik Kâmil tarafından satın alınarak katip, öğretmen ve tercüman olarak istihdam edilmişlerdi. Çocukların bir kısmının da Eyyûbî Ordusu’nda Memlûk askeri olarak hizmet ettiği tahmin ediliyor. Eğer böyleyse ve Memlûkların Haçlılara karşı en ölümcül darbeyi indiren askerî gruplardan biri olduğu düşünüldüğünde; Kudüs’ü Haçlı dünyasına kazandıracak çocuklar, ilerleyen yıllarda Haçlı kuvvetlerini Filistin sahilinden söküp atacak bir askerî birimin parçası hâline gelmişlerdi.

    Çocuk Haçlılar çılgınlığı sadece Fransa ile sınırlı kal­madı. Almanya’da yaşayan ve Etienne’in faaliyetlerinden ha­berdar olan Nikolaus adında bir çocuk da, Köln kentinden yola çıkarak kısa sürede kalabalık bir çocuk topluluğunu etrafına toplamayı başardı. Nikolaus, Etienne’den etkilenmişti; ancak kutsal toprakları zor kullanarak değil, Tanrı’nın bir mucizesi neticesinde kan dökmeden, dinsizleri yola getirmek suretiyle elde etmeyi amaç­lıyorlardı. Nikolaus’un hedefi İtalya sahilleriydi. O da kendini takip eden çocuklara İtalya limanlarına yani Cenova, Amalfi ya da Pisa’ya ulaştıkları takdirde denizin önlerinde açılacağını müjdelemişti. Alman çocukların yaş ortalaması Fransızlardan biraz daha yüksekti.

    ortacag-5
    Çocuk Haçlı Seferleri’ni dramatik biçimde tasvir eden bu ahşap gravür 16.yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor. The Metropolitan Museum of Art.

    Kafilede bazı asilzadelerin yanında serseriler ve fahişeler de vardı. Muhtemelen bunlar, geçtikleri yerlerdeki yöre halkının çocuklara verecekleri hediyelerden nasiplenmek isteyen insanlardı. Çocuklar iki kafile hâlinde yola çıktı. Nikolaus’un liderliğindeki ilk grup Temmuz-Ağustos aylarında Alpleri aşarak İsviçre üzerinden Cenova’ya indi. Ancak Cenova’ya geldiklerinde, önlerindeki denizin yarılmama­sından dolayı büyük bir hayal­kırıklığı yaşadılar. Bir kısmı yolculuğu burada sonlandırdı ve Cenovalılara sığınarak bu kente yerleşti. Geri kalanlar ise önce Pisa’ya yöneldiler; denizin burada da açılmaması üzerine kimileri limanda bekleyen gemilere binerek Filistin’in yolunu tuttu.

    ortacag-6
    Gazeteci ve ressam Johann Sporschil, çocuk Haçlıları 1843 tarihli Geschichte der Kreuzzüge (Haçlı Seferleri Tarihi) isimli kitabında betimlemişti.

    Tahmin edileceği üzere bu çocuklardan da bir daha haber alınamadı. Geri kalanlar ise Nikoalus’un öncülüğünde Roma’nın yolunu tuttular. Papa 3. Innocentius çocukların bu özverisini takdir etmekle birlikte seferi sonlandırmalarını ve evlerine dönmelerini, Haçlı yeminlerini büyüdüklerinde yerine getirmelerini bildirdi. Kafilede bulunanların büyük kısmının Katolik dünyasının ruhani liderinin sözünü tuttuğu biliniyor, ancak Nikolaus’un akıbeti meçhul; babası ise, çocukları böylesi bir mace­raya kurban giden öfkeli halk tarafından yetkililere şikayet edilmiş ve halkın infialinden çekinen yetkililerce yargılanan talihsiz adam, darağacında can vermişti.

    Nikolaus’tan sonra harekete geçen ikinci grubun da akıbeti farklı olmamış, ancak onlar İtalya’nın batı değil de doğuda bulunan Ancona ve Brindisi limanlarına ulaşmıştı. Haritada “Çizme’nin topuğu diye tanım­layabileceğimiz Brindisi limanı bu grubun son durağı olmuş, çocuklardan bazıları buradan gemilere binerek meçhule doğru yelken açarken bazıları da bütün zorlukları göze alarak evlerinin yolunu tutmuştu.

    1212 yılı Avrupa’da bir his­teri fırtınasına sebep olduktan sonra geçip gitti. Sefere katılan çocukların akıbeti ise tarihe bir muamma olarak geçti. Erken Ortaçağ’da yaşanan bu trajik hadiseler ise, ilerleyen yıllardan günümüze Avrupa kamuoyunda ve akademik çevrelerde en çok irdelenen, araştırılan, tartışılan konulardan biri oldu.

  • İstanbul’da Paskalya ve ilkbaharı karşılama geleneği

    İstanbul’da Paskalya ve ilkbaharı karşılama geleneği

    Paskalya kelimesi, İbranicedeki “Pesah”tan geliyor. Bu bayram (bu sene 31 Mart), çok daha eskiden beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Pesah, zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendisini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecekti.

    İstanbul, tarihsel süreç­te kozmopolit bir şehir olagelmiştir. Şehir bünye­sinde 1960’lara kadar kalabalık bir Rum nüfus yaşıyordu. Hâl-i hazırda Rum Ortodoks nüfus birkaç bine kadar inmiş olsa da, 50 bine yakın Gregoryen Ermeni cemaati mensubu İstanbul’da yaşamaktadır. Bir dönem İstan­bul’un kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındırması İstanbul’da­ki günlük hayata, gelenek-göre­nek ve bayram kutlamalarına da yansıyordu. Hıristiyan dünyası­nın en önemli bayramı olan Pas­kalya, 20. yüzyıl ortalarına kadar şehirde coşkuyla kutlanıyordu.

    İstanbul’daki Ortodoks Rum cemaati içinde Paskalya önce­sinde 40 günlük bir perhiz süreci yaşanır, bundan önce ise Şubat ayı içinde karnavallar düzen­lenirdi. Müslüman Türkler bu karnaval sürecine “Apukurya”, Rumlar ise “Apekriya” derler­di. Bu etkinlik halk arasında “Baklahorani” olarak da bilinirdi. Apukurya eğlenceleri 3 hafta sürer ve her hafta farklı türde yiyecek tüketilirdi. İlk hafta bol et ve sebze, ikinci hafta her türlü yemek ve son haftada istiridye ve diğer deniz ürünleri yenirdi. Eğ­lencenin son günü Pazartesi’ye denk getirilir, ertesi gün 40 gün­lük büyük perhize başlanırdı.

    Kultur_Tarihi_1
    20.yüzyılın ortalarına kadar coşkuyla kutlanan Paskalya, bugün İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda.

    Paskalya, kelime anlamı ola­rak İbranicedeki “Pesah” kelime­sinden türetilmiştir. İbraniler’in bu isimde bir bayramları vardır. Pesah bayramı kaynaklarda “Fısıh” olarak da geçer. İhtimal ki bu bayram, eski zamanlardan beri süregelen bahar bayram­larının bir parçası idi. Yahudi inancında Pesah, Yahudiler’in Hz. Musa önderliğinde Mısır’ı terkedişlerini yadetmek için kutlanır. Bu süreçte Yahudiler, yolda ekmeklerini mayalaya­madıkları için “Hamursuz” adı verilen ekmekler yaparlar. Hz. İsa ve çevresindeki ilk Hıristi­yanlar, Yahudi cemaatinin bir parçası olduklarından Pesah’ı kutluyorlardı. Ancak Pesah za­man içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun gü­nahlarının kefareti için kendini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecektir. Hıristi­yan dünyasında Paskalya olarak kutlanılan bu bayramın kökünde Yahudi inancındaki Pesah’ın olduğu kabul ediliyor. Öte yan­dan İngilizcede Paskalya yerine kullanılan “Easter” kelimesinin Anglo-Saksonlar’la ilgili olduğu sanılıyor. Bu terimin Aydınlık ve Bahar Tanrıçası Estre’den geldi­ği kabul ediliyor.

    Kultur_Tarihi_2
    Paskalya’yı tebrik kartpostallarında, sepet içinde sunulan yumurtalar ana tema.

    Paskalya, Roma İmparatorlu­ğu 313 yılındaki Milano Fermanı ile Hıristiyanlık inancını serbest bırakana kadar bu inancın yegane bayramı idi. İmparator Büyük Konstantin (272-337), Paskal­ya gününe tesadüf eden Pazar gününü resmî tatil ilan ederken, 1. Valentinianus (321-375) mah­kumlar için genel af çıkarma yoluna gitmiştir. Paskalya evvela Doğu kiliselerinde kutlanmaya başlanmış ve muhtemelen 2. yüzyıldan itibaren de Batı kili­sesine geçmiştir. Günümüzde dinî bayramlarda, Doğu kilisesi farklı bir takvimi temel aldığın­dan Doğu ve Batı kiliseleri farklı tarihlerde Paskalya’yı kutlar.

    Paskalya bir nevi kefaret bayramı olarak da kutlanır. Akraba ziyaretleri sıklaştırılır. İbadete daha çok önem verilir. İlk yıllarda sadece bir öğün yemek yenen iki-üç günlük oruç devresi sözkonusuyken, sonrasında bu süre uzatılmış ve yemek yememek yerine et ve balık gibi bazı yiyeceklerin tü­ketilmemesi yoluna gidilmiştir.

    Kultur_Tarihi_3
    Paskalya gününe özgü çörek. Kilise’deki törenden sonra evde ya da kırsal alanda bu çörekler yenir, Tanrı’nın verdiği nimetlere şükredilirdi.

    40 günlük büyük oruç günü­nün son haftası özel günleri için­de barındırır. Rumlar bu hafta içinde birbirlerini “Kali Anastasi” diyerek selamlar. İnanışa göre Hz. İsa, bir Pazar günü Kudüs’e girmiş ve Kudüs halkı tarafın­dan palmiye dalları ile ve büyük sevinçle karşılamıştır. Ancak bu giriş, aynı zamanda Hz. İsa’nın çarmıhta acılı bir ölüme gidişi­nin de başlangıcını sembolize eder. Paskalya’dan önceki Pazar günü, bundan dolayı kutsal bir gün olarak kabul edilir; İncil’den Hz. İsa’nın Kudüs’e girişini anla­tan kısımlar okunur. Bir sonraki Perşembe günü de kutsal kabul edilir. Zira Hz. İsa Perşembe günü çarmıha gerilmeden önce havarileri ile son akşam yeme­ğini yemiş, bu yemek sırasında sofrada bulunan ekmeği “İşte bu benim etimdir”, şarabı da “İşte bu benim kanımdır” diyerek havarilere uzatmış, onlarla adeta vedalaşmıştır. Hz. İsa bu yemek­ten sonra yakalanmış, ertesi gün çarmıha gerilmiş ve inanışa göre 3 gün sonra da dirilmiştir. Paskalya’dan önceki Cuma günü ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildi­ği gün olduğu için kutsaldır. O gün, Hz. İsa’nın çektiği ızdırap hatırlanır. “Büyük Cumartesi” ise Paskalya’nın arifesidir. Paskalya günü icra edilen Pazar ayini ile Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın tekrar dirilişini kutlamış olurlar. Kili­sedeki törenden sonra evde ya da kırsal alanda Paskalya gününe özgü çörekler yenir, etler pişirilir ve Tanrı’nın vermiş olduğu ni­metlere şükredilir.

    Kultur_Tarihi_4
    Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır.

    Paskalya’nın Rum cemaati açısından önemini Yani Vlastos anılarında şu ifadelerle anla­tır: “Paskalya! Küçük-büyük herkesin sevdiği ve kutladığı en büyük dinî bayramımız. Pas­kalya küçüklerin sevinmesi için bir vesileydi. En fakir aileler bile Paskalya’da çocuklarına yeni elbise ve ayakkabı alır­lardı. Bundan başka Paskalya gecesi kilisedeki hereket de bu bayramı adeta iple çekmemizin nedenlerinden biri idi”.

    Paskalya zamanı Rumlar’ın kalabalık olarak yaşadıkları bazı semtlerin belli yerlerinde çalgılı eğlenceler tertip edilirdi. Bu eğlencelere zaman zaman Müslümanlar da katılırdı. Haris Spataris, çocukluk ve gençlik devirlerini anlattığı anılarında şu ifadelere yer verir: “Türk polis­lere ‘polis efendi’ derdik. Fener meydanında karakolun önünde yapılan bir Paskalya panayırın­daki olay beni çok etkilemişti. Meydanın bir köşesinde, Pontus­lu Rumlar kemençecinin etra­fında horon tepip eğleniyorlardı. Halk da etraflarında toplanıp onları alkışlıyordu. Seyredenler arasından aniden bir polis zabiti belirdi ve ona yer vermek için çe­kilmeme meydan vermeden, kı­lıcıyla fesini atıp, dans edenlerin arasına girip, Pontus kemençesi­nin temposunda horon çekmeye başladı. Çocuk kafam bu olaya çok şaşırmıştı. Bir Türk’ün, ki bütün polisler Türk’tü, Paskal­ya’da Rumlar’la birlikte eğlen­mesini anlayamıyordum.”

    Kultur_Tarihi_5
    Paskalya tebrik kartındaki yumurtada “pax” (barış) yazıyor.

    Paskalya, Ermeni cemaati içinde ise “Surp Zadik” ya da kısaca “Zadik” olarak anılır. Ermeni toplumunda Surp Zadik, ilkbahar ekinoksundan yani 21 Mart’tan sonraki ilk dolunayı takip eden Pazar günü kutlanır. Arife gününde toplanan aile bi­reyleri, pilaki, topik, midye dolma gibi mezelerin de yer aldığı, elden geldiğince mükellef biçimde hazırlanan sofranın etrafında toplaşır. Yine bu dönemde Zadik çöreği adıyla özel bir çöreğin pişirildiği de bilinir. Yumurta­lar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göster­gesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır. Yumurtaların boyanmasında ceviz kabuğu, kuru vişne suyu ya da soğan kabuğu gibi doğal malzemeler kullanılır. Yumurtanın dış kabu­ğu sembolik olarak gökyüzünü, zarı havayı, akı denizleri, sarısı ise yeryüzünü simgeler. Rum cemaatinde olduğu gibi, Ermeni cemaatinde de akrabaların yanı­sıra mezarlıklar da ziyaret edilir.

    Paskalya artık İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda. Şehirdeki gayrimüslim cemaat­lerin giderek küçülmesi, gele­nekleri de silikleştiriyor.

  • Bedenlere vuran piyango ve Uzun Ömer’in talihsizliği

    İstanbul’un bir dönem en ünlü piyango bayileri, fizikî yapıları nedeniyle “özel” olan insanlardı. Bahçekapı’daki meşhur Nimet Abla bir yana, Uzun Ömer ve Cüce Simon bu popüler kişilerdendi. 1960’ta 40 yaşında vefat eden Uzun Ömer’in cenazesi de, zorluklarla kaldırılabilmişti. Acılarla ve acımasızlıklarla dolu hayatlar…

    Yakın dönem İstanbul’u­nun sembol simaları vardı. Bunlar arasında ilk akla gelenler Pazarola Hasan Bey, Cüce Simon ve Uzun Ömer’di. Bunlardan son ikisi aynı za­manda Millî Piyango bayiliği yapmaktaydı. Halk, fizikî yapıları hayli farklı olan bu kişilerden alınan biletlerin uğurlu olduğuna inanırdı. Bundan dolayı da tıpkı Bahçekapı’da satış yapan Nimet Abla gibi bu kişiler de iyi bilet satarlardı. Bunun dışında ünlü sahne sanatçılarımızdan Naşit Özcan da bir ara Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu civarında piyan­go bayiliği yapmıştı. Bir başka duayen isim Hazım Körmükçü de Beyoğlu’nda bu işe soyunanlar­dı. Piyango bayiliği yapan diğer bir sahne sanatçımız Mürüvvet Sim idi. Saray sineması içinde Mürüvvet Abla adıyla bir gişesi vardı. İhtimal ki bayisine bu ismi vermesinde Nimet Abla’nın yakaladığı popülariteden istifade etme kaygısı da vardı.

    Ülkemizde piyango gelene­ğinin kökleri Osmanlı Devleti dönemine kadar gider. Eski za­manlarda piyango denilince akla ilk gelen Donanma ve Tayyare Piyangoları idi. Bunun evveliya­tında da Rumeli şimendiferi tah­vilatı piyangosu ve 1897 Osman­lı-Yunan harbi sırasında şehit düşen ya da yaralanan askerlerin çocukları için düzenlenen piyan­go uygulamaları bilinmektedir (İlk piyangolar hakkında detaylı bilgi için bkz. Çapanoğlu, 9)

    Cumhuriyet döneminin namlı piyangocuları ise daha ziyade Bahçekapı, Galata ve Beyoğlu’nda toplanmışlardı. Bahçekapı’nın halen en meşhur gişesi Nimet Abla’dır. Nimet Abla bu gişeyi eşi İsmail Bey ile birlikte işletirdi. Onun elinden çekilen piyango­nun uğurlu olduğuna inanılırdı. Bu sayede epey bir para kazanan ve hacca da giden Nimet Abla, elde ettiği gelirin bir kısmıyla Mecidiyeköy yakınlarındaki Esentepe mevkiinde bir cami yaptırmıştı. Sonraki yıllarda basın, zaman zaman piyango biletinden kazanılan parayla yap­tırılan camide namaz kılmanın caiz olup olmadığını tartışacaktı.

    YeniYil-3
    1950’nin yılbaşına ait Millî Piyango çeyrek bileti.

    Soyadı Özden olan Nimet Abla, bazı kaynaklarda Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğeni olarak gösterilir. Piyango işine girmeden önce eşi İsmail Bey’in bir tütün dükkanı bulunuyordu. Burada tayyare piyangosu da satılırdı. Nimet Hanım eşine des­tek olmak için burada çalışmaya başlamıştı. 1938’de bugün de aynı yerde bulunan küçük dükkan satın alındı. Nimet Abla burayı o kadar sahiplendi ki zamanla kulübenin üst katında yaşamaya kadar götürdü işi. Nimet Abla’yı diğer rakiplerinden farklı kılan yanı ise, reklam yapma konusun­daki becerisiydi. Piyango satışını artırmak için zamanın en ünlü şekerleme markalarından Lion’a 250 gramlık şekerlemeler sipariş ettirdiği gibi, bazen ikramiyeleri kendi eliyle öder, büyük ikramiye kazanan bileti bu sayede came­kanda sergilerdi. Bazen de biletleri efemera tutkun­larının sakladığı kendi resminin olduğu zarflara koyarak satardı. Zaman zaman gittiği gazinolarda garsonlara bolca bahşiş dağıtarak magazin basınının gündemine girmeyi de bilirdi. Nimet Abla’nın bir başka ilginç yanı da yatırım konusun­daki becerisiydi. Kazandığı para­larla Büyükdere’de yalı, pek çok yerde apartman, Bebek’te büyük bir arazi satın almıştı. Nimet Abla 1978’de çocuksuz öldü; gişesi bir süre eşi tarafından işletildi; onun ölümü sonrasında ise Nimet Özden’in yeğenlerine geçti.

    Nimet Abla’nın komşusu ise Tek Kollu Cemal idi ve halk onun da çektiği biletin uğurlu olduğu­na inanırdı. O da eşiyle birlikte satış yapardı. Nimet Abla’nın eşi İsmail Bey, Tek Kollu Cemal’in en büyük rakipleri olduğunu ancak zaman içinde onu da gölgede bıraktıklarından bahseder. Tek kollu olması ise savaş gazisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenden dolayı halk onu sempatik bulur ve gişesini uğurlu sayardı.

    YeniYil-2
    Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki piyango gişesinde.

    Ayrıca seyyar bayilik yapan meşhur piyangocular da mevcut­tu ki, bunların başında Saray’dan çıkma olduğu söylenen Cüce Simon gelmekteydi. Ölümü sebebiyle Hayat dergisinde kaleme alınan bir yazıda kısa da olsa Simon’un biyografisine yer verilmiştir. Buradan anladığımı­za göre Simon’un aslında Saray’la uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerçek adı Simon Sevsay olup 1892 doğumludur. Babası Markar’ı 1901, annesi Mariça’yı ise 1942’de kaybetmiş­tir. Çeşitli Ermeni okullarında okur. İzmit’te idadi eğitimi görürken okuldan ayrılır. Sonrasında İstanbul’a gelir. Boyunun kısalığı kendisine çeşitli iş kapıları açar. Bayezit’te Güllü Agop Tiyatro­su’nda Naşit Özcan’ın sahneye koyduğu Leblebici Horhor oyu­nunda ve birkaç filmde de rol alır. Sonrasında piyango bayili­ğine soyunur. Ağzında sigarası, kolalı gömleği ve şık kravatıyla dolaşır; ceketinin cebine her daim bir karanfil takar.

    Biletlerini daha çok Degüs­tasyon ve Çiçek Pasajı’nda satan Cüce Simon, hem nafakasını çıkarır hem de demlenirdi. 1966’da kalp yetmezliğinden dolayı hayata gözlerini yumar. Yine Hayat dergisine göre, İstanbul’un sembol kişilerinden olan Simon’un asıl ölüm sebebi “kalp kırıklığı”dır. Simon bir süre önce yakın dostu Uzun Ömer’i kaybetmiştir. Dergi, Simon’un Uzun Ömer’le çeşitli çapkınlıklar yaptığından dem vurur. Ancak Uzun Ömer mutaassıp kişiliği ile tanınan bir isimdir. Cüce Simon ayrıca, kız arkadaşı Hropsime (Hrispime olmalı) Dedeoğlu’ndan ayrılmıştır ve mutsuzdur.

    Uzun Ömer’in gişesi ise Galata Köprüsü’nün altında, Kara­köy’e yakın bir noktada Cenyo Birahanesi’nin omuz başında bulunuyordu. Uzun Ömer’in asıl adı Ömer Özkan idi. Kendisi ile 1947’de röportaj yapan Sait Faik, o sıralarda Beşiktaş’ta oturduğunu belirtir. Ancak cenazesi Üskü­dar’daki evinden alındığına göre sonradan Üsküdar’a taşındığını söylemek mümkündür. Bilecik’in Abbaslı köyünde 1920’de doğan Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, ancak 23 yaşına geldiğinde dok­torların demesine göre uzaması durmuştu. Ancak boyu 2 metre 25 santimetre olmuştu. Ağırlığı da 170 kilo civarındaydı. Boyunun uzamasının nedeni ise hipofiz bezinin aşırı derecede çalışma­sıydı. Sözkonusu durum ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermişti. Vücuduna göre küçük kalan kalbinin yanısıra, yürü­mekte de zorluk çekiyor, ancak bir baston yardımıyla yürüyebi­liyordu.

    YeniYil-1
    Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, vefatından önce 2 metre 25 santimetre olmuştu. Kilosu ise gazetelerde 155
    olarak verilmekteydi.

    Bunun dışında giyim-kuşam konusunda da sıkıntılar yaşa­maktaydı. Mesela bir elbise için 8 metre kumaş alıyor ve bir ayak­kabıya da 150 lira gibi 1940’larda astronomik sayılacak bir ücret ödemek zorunda kalıyordu. Dış görünümü başka sıkıntılara da sebebiyet veriyordu. Uzun Ömer’in en büyük şikayeti, köprü altına gelen bazı vatandaşların uzun uzadıya kendisini seyret­mesiydi.

    Uzun Ömer’in ninesi ise, onun boyunun bu denli uzamasını normal karşılamaktaydı. Zira Ömer’in görmediği dedesi de anlatılanlara göre kendisi gibiydi. Hatta nenesi bir keresinde tarla­dan eve geldiğinde dedesinin iki bakraç suyu kana kana içtiğini söylemişti. Gelgelelim Ömer’in babası 1.65-68 cm civarındaydı. Biri erkek, öteki kız olan kardeş­lerinde de anormal bir durum bulunmuyordu.

    Fizikî görünümünden dolayı gençlik yıllarında bir müddet Anadolu’yu vilayet vilayet dola­şarak halka teşhir edilmiş ve ge­çimini bir süre bu şekilde temin etmeyi denemişti. Ancak kendi ifadesine göre asıl kazananlar onu dolaştıran kişiler olmuştu (Benzeri bir mağduriyeti nere­deyse 150 yıllık bir ömür süren Zaro Ağa’nın da yaşadığı bili­niyor). Uzun Ömer bu girişimin sonrasında Numune Hastane­si’nde tedavi görmek üzere ağa­beyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada Millî Piyango bayiliğine başlamıştı. Evvela ağabeyi ile bir­likte Karaköy’de Ziraat Bankası’nın karşı­sına bir bayi açmış, sonrasında dükkanın bulunduğu binanın yıkılması neticesinde bilet bayiini Galata Köprüsü’nün altına taşımıştı.

    Uzun Ömer sadece İstanbul’da değil memleketin gene­linde de tanınan bir simaydı. Trabzon’dan İstanbul’a vaizlik eğitimi için gelen Ali Kemal Saran, kale­me aldığı anılarında ondan bahsetmeden duramaz. Saran’ın İs­tanbul’da en çok merak ettiği şeylerin başında bir masal devi olarak kafasında tahayyül ettiği Uzun Ömer’i kanlı canlı hâliyle görmek gelir. Bu amaçla Gala­ta Köprüsü’nün yolunu tutan Saran, köprünün altında ve Karaköy ucuna yakın bir nok­tada Uzun Ömer’i bulur. Ancak Uzun Ömer’in heybetinden ona sokulmaya ve yanaşmaya cesaret edemez. Saran’ın anlatımına göre Uzun Ömer, “göbek hizasına kadar gelen yüksek bir ban­konun arkasında, çok uzun ve kalın parmaklı elleriyle yerinden kalkmadan istenen biletleri müş­terilerine veriyordu.” Alamet-i farikası ise uzun ve kocaman ayakkabılarıydı.

    Uzun Ömer, Galata Köp­rüsü’nün altındaki gişesinde çalışırken bir defa da talihsiz şekilde yaralanmıştı. Cumhuriyet gazetesinin 12 Kasım 1955 tarihli haberine göre, Halim adındaki bir subay Galata Köprüsü altında­ki bir meşrubat dükkanı önünde tabancasını kurcalarken silah kazara ateş almış, namludan çıkan kurşun kontrplak bölmeyi geçerek gişede oturmakta olan Uzun Ömer’in böğrüne isabet etmişti. Derhal Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan Uzun Ömer’e müdahale edilmiş ve kurşun çıkarılmıştı.

    YeniYil-4
    Bir subayın tabancasından kazara çıkan kurşun Uzun Ömer’e isabet etmiş, bu talihsiz olay sonrası mevcut sağlık sorunları iyice artmıştı.

    Yaşadığı sağlık sorunları Uzun Ömer’in sonunu da hazırlaya­caktı maalesef. İstanbul halkının sevdiği bu sempatik dev, 4 Şubat 1960’da kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Uzun süredir astım hastalığından muzdaripti, aynı zamanda ciğerlerinden de rahatsızdı. Hatta bu rahatsızlık sebebiyle sağ ve sol yanına yata­mıyordu. Vefatından önce boyu 2 metre 25 santime ulaşmıştı. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.

    40 yaşında ölen Uzun Ömer, aynı zamanda dindarlığıyla da tanınıyordu. Hastalığının ve fizikî durumunun da etkisiyle hiç evlenmemişti. Ölümünden sonra piyango bayii ağabeyi ve diğer ortakları tarafından işletilmeye devam edildi; uzunluğu 50 santime yak­laşan ayakkabıları da onun hatırasına Galata Köprü­sü’nün altındaki dükkanının camekanına asılarak sergilenmiştir. 1970’lerde dükka­nın kapanması neticesinde ayakkabılar da kayıplara karışmıştır.

    YeniYil-5
    Seyyar bayilik yapan piyangocu Cüce Simon boyunun kısalığıyla ilgi çekmekteydi. Uzun Ömer’le yakın dostlardı. 1966’da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu.

    Yaşarken her şeyi özel olan Uzun Ömer’in, tabiidir ki tabutu da özel olarak imal edilecekti. Tabutu hazırlayan marangoz, 4 metre boyun­da 10 tahta kullanacağını ve tabutun diğerlerinin iki kat büyüklüğünde olacağını söylemişti. Sorunlar bununla da sınırlı kalmıyordu. Aynı şekilde kendisi için normal­den çok daha büyük bir mezar kazılacak ve cenazesi araca sığmayacağı için de tabut bir ip vasıtasıyla bağlanacaktı. Nitekim cenazesi tek musalla taşına sığmadığı için tabut iki musalla taşının arasına konul­du ve cenaze namazı bu şekilde kılındı. Uzun Ömer’in cenazesi­nin yıkanması da mesele olmuş, kefeni için de 12 metrelik bez harcanmıştı. Vefatından 2 gün sonra kalkan cenazesi sırasında doğal olarak kimi sorunlar yaşandı. Cenaze binbir zahmetle evinden dışarı çıkarılabilmişti. Normalde 4 kol­lu olması gereken tabut, 6 kollu olarak yapılmıştı. Yaklaşık 50 kilogram olduğu söylenen tabut, Uzun Ömer’in ağırlığı ile 200 kiloyu bulmuş ve her kol toplam üç kişinin elvermesiyle taşına­bilmişti. Vasiyeti üzerine cenaze Üsküdar iskelesine indirildi; buradan Eyüp’e geçirilerek Ba­hariye yolu üzerindeki mezarlığa defnedildi. Uzun Ömer’in cena­zesinde, Üsküdar’dan ve başka semtlerden pek çok seveni hazır bulunmuştu.

  • Tahtayı lüzumsuz kirletmeyin ve lütfen budalaca gülmeyin

    20. yüzyıl başlarında İstanbul’daki seçkin okulda öğrenciler için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. “Kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayaklarınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, bağırmayınız, budalaca gülmeyiniz” gibi maddeleri olan kitapçık, öğrencilerin karnelerine de “Tavr-u Hareket” hanesiyle girmişti.

    1863’de kurulan Robert Kolej ve 1871’de temel­leri atılan Amerikan Kız Koleji 1971’e gelindiğin­de birleşerek bugünkü Robert Kolej’i oluşturdu. 20. yüzyıl başlarında dönemin pek çok saygın okulunda olduğu gi­bi Robert Kolej’de de âdâb-ı muâşerete riayet edilirdi. 1903-1932 arasında Kolej’in müdürlüğünü yapan Caleb Gates zamanında okulda en önem verilen konulardan biri öğrencilerin tutum ve davra­nışlarıydı. Hatta Gates, 1. Dün­ya Savaşı yıllarında “güzel ta­vırlar” temalı bir konferans da vermişti. Öğrencilerin karne­lerine bu konuyla ilgili “Tav­r-u Hareket” adıyla bir not ha­nesi açılmıştı.

    Kolej, düzenlediği balo­lar, resepsiyonlar, konserler ve piknikleri bu davranış ku­rallarının öğrenilmesi açısın­dan bir fırsat olarak görüyor­du. Birisiyle tanışıldığında, bir hanıma refakat edildiğinde, bir konser ortamında nasıl bir tavır takınılması gerektiğinin egzersizleri yapılıyordu. Yi­ne bu anlamda 1935’te Robert Kolej öğrencileri için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. Bu ki­tapçıkta “yapınız” ve “yapma­yınız” sütunları bulunuyordu. Yapınız sütununun altında yer alan bazı ibareler şunlardı: Sı­nıfa girdiğinizde muallim ora­da ise selamlayınız, yürürken daima sağı takip ediniz, sofra­da yemek yemediğiniz zaman ellerinizi dizlerinizin üzerinde tutunuz, hoşunuza giden şey­lere gülünüz, umumi alanlar­da tek bir yer işgal ediniz, po­lis, vatman, biletçi gibi halkın hizmetine çalışan insanlara terbiyeli davranınız. Yapıl­maması istenen bazı şeylerse şunlardı: Tahtaları lüzumsuz yere kirletmeyiniz, kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayak­larınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, ba­ğırmayınız ve şarkı söyleme­yiniz, ağzınızda lokma varken konuşmayınız, budalaca gül­meyiniz.

    Eğitim sofrada da sürüyordu 1960’lara kadar altı ya da sekiz kişilik masalarda oturan Amerikan Kız Koleji öğrencilerinin masalarına bir kısmı Beyaz Rus olan garsonlar servis yapıyor. Yemekhane bugün Robert Kolej öğretmenlerinin dinlenme odası olarak kullanılıyor.

    Kolej’de adab-ı muaşeret kurallarına dikkat edilen yer­lerden biri de yemekhaneydi. Öğrencilerin yemek seçmeleri hoş karşılanmaz, önlerine ko­nan yemeği bitirmeleri bekle­nirdi. Mina Urgan anılarında Kolej’e başladığı yıllarda ye­mek seçme huyu olduğundan bahseder. Hatta ilk günlerde yemeklere katılmakla birlik­te kendisine servis yapılırken “Yemeyeceğim” dediğini, bu­na karşılık ilgili öğretmenden “Nasıl istersen” diye karşılık aldığını ve aç kaldığını, zaman içinde bu huyundan vazgeçti­ğini belirtir.

    Yemekhane konusun­da okulun 1945 mezunların­da Nermidil Erner Binark’ın anılarından yemekhanedeki ilginç masalardan birinin okul idarecilerinden Miss Sum­mers’ın 10 kişilik masası ol­duğunu görüyoruz. Ciddiyeti ile tanınan Miss Summers’la aynı masada oturmak çoğu za­man öğrencilerde bir gergin­liğe neden oluyordu. Bir kere­sinde Şirin Devrim bu masada derslerle ilgili bir soru sormuş ve “Benim bir ofisim var” şek­linde bir cevapla karşılaşmış­tı. Böylelikle Bayan Summers, resmî işlerle masa adabı ara­sındaki ayrımı öğrencilerine kazandırmaya çalışıyordu.

    GÖRGÜ KURALLARI

    Önündeki dilimi bıçakla doğmayı kibarlık mı sanıyorsun? Lüzumsuz şey. Parmaklarınla pekâlâ koparabilirsin. (Ev-İş, 1937)

    • Muharebe meydanında değilsin, sofradasın. Çatalını, biçağını süngü gibi havada tutma. O kadar sıkı yapışmaya da lüzum yok. (Ev-İş, 1937)

    • Dans etmeyi bilmiyorsanız, yerinizde oturunuz. Fakat dans ediyorsanız daima aynı kavalye ile tekrarlamayınız. (Ev-İş, Sayı: 31)

    • Bir erkek kaldırımda karşılaştığı bir kadını aşağı indirerek duvar tarafını kendisine bırakamaz. (Ev-İş, Sayı: 22)

    • Kalabalık ve işlek bir caddenin kaldırımında durarak saatlerce yarenlik eden kaygusuzlar, yanlarından gelip geçenlerin yüzlerinden olsun saygısızlıklarının derecesini anlamazlar mı? (Ev-İş, Sayı: 22)

    • Bir kapıdan geçerken bayan önde yürür, ancak lokantaya veya tiyatroya girerken, kalabalıkta, karanlıkta, trenden veya tramvaydan inerken erkek önden giderek yolu açar. Merdivenleri yukarıya çıkarken erkek önde, inerken bayan önde yürür. (Dr. Gottfried Anreas, Görgü, 1941)

    • Bir mecliste bulunan ve kendisi rahat bir koltuğa gömülü olduğu halde, bir kadını ayakta bırakan veya bir iskemle üzerine oturmağa mahkûm eden bir adam terbiyeli değildir. (NTV Tarih, Mayıs 2009)

    • Bir kadına takdim edildiğiniz zaman, bir pazarlığı bitirmek istiyen açıkgöz esnaf gibi derhal elinizi uzatmayınız. Bekleyiniz ki, kadın ilk önce elini uzatmakla sizi tanımak için müsaade ettiğini ve bundan memnun olduğunu göstersin. (Yedigün, 1938)

    • Dansta kadın belinden tutulmaz, kucaklanmaz, çok sıkılmaz, kendine çekilmez, saç saça, baş başa, yüz yüze, yanak yanağa gelinmez. Çarliston, tango gibi açık ve gayri ahlaki mahiyette olan danslara aile kadınlarını kaldırmağa teşebbüs, saygısızlık, terbiyesizlik olur. (Derviş Okçabol, Muaşeret Âdabı, 1940)

    • Ata biner gibi bacaklarını açarak oturmak, bir hoppalık, ayak ayak üstüne attıktan sonra tabanını dikmek, çirkin bir azamet ve çolpalıktır. (Yedigün, Sayı: 275)

    • Kendinden yaşlıyı hele bir kadını iskemlede bırakıp koltuğa kurulan genç, misafir dahi olsa medenî terbiyesinin eksikliğini derhal göstermiş olur. (Yedigün, Sayı: 275)

    • Ev içinde, ceketsiz gezme! Askılar kadınları sinirlendirir. Hem sen yalnız, başkaları için mi süslenirsin? Karına hiç hürmetin yok mu? (Ev-İş, 1937)

    • Aralarında bariz boy farkı olanların veya pek şişmanların birbirinin koluna girmemeleri daha muvafık olur. Bir eğlenceden dönen kalabalık bir kafilenin kolkola verip yolu kapaması ise münasebetsizliktir. (Gottfried Andreas, Görgü, 1943)

    • Şapka sağ el ile tutulup selam verilen zatın önem ve mevkiine göre alçak veya yüksek kaldırılır. Görüşüleceği zaman sağ elden sol ele alınır. Sağ el ile el sıkılır. (Cahid Sahir, 1925)

    • Yolda veya herhangi bir mahalde birkaç arkadaş giderlerken karşıdan gelen diğer bir zat bu arkadaşların birini tanıyıp selam verecek olursa, mukabilen bütün arkadaşlar selamına mukabeleye mecburdurlar, yani şapkalarını çıkarırlar. (Cahid Sahir, 1925)

    Kusursuz bir insan olduğunuza emin misiniz?

    1940’ta Ev-İş dergisinde yayımlanan bu “küçük imtihan soruları”, adab-ı muaşeret kurallarına ne kadar uyduğunuzu, kusursuz bir insan olup olmadığınızı ölçüyor: “Cevaplar eğer ‘evet’ ise durum çok fena. Bu küçük imtihan ile kusursuz bir insan olup olmadığınızı anlayabilirsiniz. Suallere cevap verin ve neticeden kimseyi haberdar etmeyin.

    • Azası olmadığınız bir kulübün rozetini takar mısınız?

    • Tramvayda bilet almamak için çocuğunuzun yaşını küçültür müsünüz?

    • Lisan bilmediğiniz halde arada yabancı dille konuşur musunuz?

    (Ev-İş dergisi, Son Kanun (Ocak), 1940, Sayı: 34)

    “Kocanız centelmen midir?”

    Yıl 1938. Ev-İş dergisinde yayımlanan “Kocanız Bir Centelmen midir?” başlıklı yazıda centilmen bir kocanın nasıl olması gerektiği konu ediliyor. “Küçük bir imtihanla” kocanızın centilmen olup olmadığını öğrenebilirsiniz!.. Eğer sorulara yanıtınız “Evet” ise derginin yorumu şöyle: “Daha hâlâ beraber mi yaşıyorsunuz. Vah zavallı?”…

    Kocanızın yalnız iyi bir ev erkeği olabilmesi için onun sosyal varlığındaki üstünlüğünü de nazarıdikkate almak lâzımdır. Erkeğinizin karıkoca âdabına vâkıf, kibar bir adam olup olmadığını bu küçük imtihanla deneyiniz.

    • Kahve, çay veya çorbayı höpürdeterek mi içer?

    • Evde çorapsız dolaşmak âdeti var mıdır?

    • Sokakta sizin sağınızda mı gider?

    • Mendiliniz yere düştüğü zaman aldırmamazlık eder mi?

    • Evden çıkarken kendi önden çıkar kapıyı size mi çektirir?

    • Bir sosyete adamının hergün traş olması lâzımgeldiğini bildiği halde haftada bir gün mü traş olur?

    • Eteğiniz kısa veya elbiseniz sıkı diye giyiminize karışır mı?

    • Evde pijama ile misafire çıkar veya kapıdan pijama ile alışveriş yapar mı?

    • Yanında tabla dururken sigara külünü yere silker mi?

    • Eve haber vermeden yemeğe vakitsiz misafir getirir mi?

    (Ev-İş dergisi, Sonteşrin (Kasım) 1938, Sayı: 20)

    Nişanlınızı iyi seçiniz

    1938’de Ev-İş dergisinde “Nişanlınızı İyi Seçiniz” başlığı ile yayımlanan bir yazı var. İlerde “iyi bir koca adayı” olabilecek nişanlı erkeği seçerken, genç bir kızın nelere dikkat edeceği anlatılmakta.

    FENA

    Nişanlınızla evde yalnızsınız. Pencereden annenizle kardeşinizin avdet ettiklerini görüyorsunuz. Nişanlınızın somurtkan yüzü bu vakitsiz avdetlerine memnun olmadığını göstermiyor mu?

    İYİ

    Sizi ziyarete geldiği gün hiç kimseyi unutmayan nişanlınız, kardeşinize daima şeker getirir. Anneniz onun için… “Sahiden çok iyi bir genç” diyor. Nazik, iyi ve hakikatli bir genç.

    FENA

    Belki size bir limonata yerine bir bira içmenizi tavsiye edecektir. Fakat unutmayınız ki ertesi gün ona söylediğiniz budalaca lâfl arı düşündükçe yüzünüzün kızarmak ihtimali vardır.

    (Ev-İş dergisi, Şubat 1938, Sayı: 11)

    Halk düşmanları

    Adab-ı muaşeret kurallarına yer veren Ev-İş dergisi kantarın topuzunu biraz kaçırmış gibi: “Günlük hayatımızı zehirleyen, durup dururken sinirlendiren, hakiki halk düşmanları. Onlar düşmanlıklarını ekseriyetle bilmeden istemeden yaparlar. Onların bütün suçları terbiye ve görgü noksanlarıdır. İşte soylarının çabuk kurumasını istediğimiz bu tiplerden birkaçını takdim ediyoruz.”

    GAZETE ORTAKLARI

    Sanırsınız ki hiç gazeteye verecek paraları yoktur. Kitap mı okuyorsunuz, gazete mi aldınız? Hemen ortak kesilirler. Omzunuzdan eğilip baktıklarını hisseder, nefeslerini yüzünüzde duyarsınız. Sinirden insanı çatlatmak derecesine getirirler.

    SUAL HASTALARI

    Ne bitmez tükenmez öğrenme hırsları vardır. Kimbilir, ne sorar, ne isterler?.. Biletçinin yüzüne bakarsanız, sorulanların saçmalığını kestirebilirsiniz. Saatlerce gişe önünde durmaktan yılmaz, ve sonunda size ya tireni veya vapuru kaçırtırlar.

    HUSUSITRAMVAY

    Tramvaya öyle kurulurlar ki, babalarının kanepesine çöktüler sanırsınız. İki kişilik yer kaplamakta ve herkesi ayakta bırakmakta beis görmezler. Kazara yanlarına oturmak isterseniz, ters ters bakar, pis pis mırıldanırlar, terbiyesizliklerinin hududu yoktur.

    (Ev-İş dergisi, İkinciteşrin (Kasım) 1937, Sayı: 8)

  • İlk Hababam Sınıfı’nda ‘iğne vakası’ ve sonraki dönemin ünlüleri

    1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.

    Ülkemizde cumhuri­yetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takını­lan tutumlara ve eğitmenle­rin ekonomik refah seviyesi­ne de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaş­larının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak re­formları desteklemesi ve bu il­keleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile müm­kündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni ne­sil sizlerin eseri olacaktır” sö­zü de bu durumu teyid eder niteliktedir.

    Özellikle 1925-1929 ara­sında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmen­lik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhu­riyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir ha­dise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mektep­lerindendir. Okulun kökle­ri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıka­rılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğ­retmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğ­retmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikle­ri bir eğitim yuvasına dönüşür.

    Resim4-1923-1925-arası-600x419
    1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.

    Daha önce Numune-i Te­rakki, 1913’te İstanbul Sul­tanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İtti­hatçıların ayrı bir önem ver­dikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesse­seye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tan­zimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstan­bul Sultanisi odur. Haliyle İt­tihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline ge­lir. Gerek son Osmanlı döne­minde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalar­da faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına ta­şınır. Sözkonusu yapı, Osman­lı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kul­lanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göster­gesidir. Okul 1964’de gündüz­lü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lise­si statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.

    Okulun Türkçe öğretmen­leri arasında önemli gazeteci­ler vardır. Vakit gazetesi sahi­bi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonra­dan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadroda­dır. Fransızca derslerine gi­ren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.

    istanbul-erkek-lisesi-ogrencileri-1929
    1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…

    Sandalyede çuvaldız

    1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrenci­nin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi der­sine girer. Sandalyeye otur­mak için cübbesini düzeltir­ken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzala­dıktan sonra öğrencilere dö­ner ve “Ben bu muameleye la­yık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e ile­tir ve istifasını verir.

    Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu top­lar. Öğrencilerle bir dizi görüş­me yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini gör­mediklerini ve hiçbir şey bil­mediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğ­retmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümü­nü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında ka­rara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilik­le zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edin­meden ve kendisini savunma­dan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda ol­duğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı oldu­ğunun ve bu sınıfta istikba­lin pek çok parlak namzet bi­reyinin çıkabileceğinin altını çizer.

    Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktı­ğımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı ol­duğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasın­da yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politika­cılarından İhsan Sabri Çağ­layangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efen­di” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öü­renci, Demokrat Parti’nin ku­rucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hu­kukçusu Saffet Nezihi Bölük­başı’dır. Bunlar dışında sözko­nusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Ce­lal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hat­ta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).

    75sait-1
    Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.

    Yaşanan gelişmeler son­rasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi ol­duğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazeteleri­ni dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!

    Olayın basına yansıma­sıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin ak­sine, onların en sert biçim­de cezalandırılması yönün­dedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” oldu­ğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir ör­neğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımla­dıkları bu haberle ilgili İstan­bul Lisesi’nden beş-altı öğren­cinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sı­nıf inzibatına riayetkâr olma­yan bu efendilerin müracaatı­nın doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadı­ğını” dile getirir.

    Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettikleri­ni de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleş­tirenlerin kendileri olmadığı­nı, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.

    Hadiselerin bu denli büyü­mesi üzerine Maarif Vekale­ti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye ka­rar verir. Tüm bunlar yaşa­nırken basında da gelişme­ler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesile­si ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikka­ti çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda da­ha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş ol­maya ya da elbise değiştirme­ye kalktıklarını yazar.

    Ancak zamanla matbuatta­ki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarların­dan Necmettin Sadak atacak­tır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğren­cilere en büyük cezadır. Daha­sı eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerin­de terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğiti­min temel amaçlarına aykırı­dır. Zira eğitim, topluma fay­dalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştir­me eylemidir. Halbuki bu öğ­rencilerin eğitim hayatı son­landırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza ve­rilirken bu hususlar da gözö­nüne alınmalıdır.

    İstanbul Lisesi’nin öğren­cileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tar­tışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsam­lı bir soruşturma açmaya ka­rar verir. Bu arada sözkonu­su sınıftan seçilen iki öğren­ci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene ka­dar öğrencilerin derslere gir­mesi men edilmiştir. Daha­sı bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler so­ruşturma süresince Darülace­ze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendileri­ni almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlama­sına yol açar.

    Genel olarak basında bir yumuşama havasının esme­ye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha ma­kul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Ke­mal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu ko­nuşma, yeniden rüzgarın öğ­renciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlan­masının en önemli ilke oldu­ğunu” altını çizerek belirtmiş­tir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çık­maz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.

    ihsan-sabri-caglayangil-ve-suleyman-demirel
    Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
    istanbul-erkek-lisesi-binası
    İstanbul Erkek Lisesi binası.

    En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiy­le bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça mualli­mine karşı yapılan bu hareke­tin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmek­teydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her za­mankinden daha fazla idi. Ya­şanan Cihan Harbi ve arkasın­dan gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat ka­larak iş göremez bir hale gel­mesine sebebiyet vermişti.

    Müfettiş kararı 16 Ka­sım’da tebliğ olunur. Buna gö­re sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenci­ler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrenci­lerin önemli bir kısmını oluş­turan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne ge­çerek eğitim hayatlarına bura­da devam ederler.

    Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan ki­şinin başka bir sınıftan oldu­ğunun anlaşıldığını dile geti­rir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davra­nışı da cumhuriyet inkılapla­rının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir mu­amelenin doğmasına sebebi­yet vermişti” diyerek duru­mu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait is­yanı patlak vermiş, Musul me­selesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.

    1925’te yaşanan bu olay­lar siyasi ortamın da etkisiy­le Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine se­bebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tari­hinde kendilerinden sözet­tirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizlikle­rinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensupları­nın gurur duydukları bir lakap olacaktır.

    ‘Okuldan uzaklaştırılan talebe kapı kapı dolaşıyor…’

    Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.

    “Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetle­rindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.

    Arabî muallimleri Tahir Efen­di’ye karşı yaptıkları münasebet­sizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsat­ta bulunmuşlardır.

    IMG_8710

    Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadı­ğını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söyle­mişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.

    Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormak­tadırlar.

    Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meş­hut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir mu­allime karşı yapılan bu terbiyesiz­lik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.

    Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde topla­yarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.

    Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behe­mehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı ka­naat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.

    Fakat tebligat yapılırken ceza­nın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mek­tebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.

    Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesel­lüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuk­larını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.

    IMG_8710-kupur-istanbul-lisesi-igne-olayi
    Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.

    Onuncu sınıfın aynı şube­sinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmama­larıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.

    Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masum­ları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.

    Mektep idaresi talebe hakkın­da bu ağır cezanın tatbik edilme­sinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- verme­ye mecbur olmuştur.

    Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istik­bali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anla­şılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek hallede­ceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.

    Hadiseden pek ziyade müte­essir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.

    Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk

  • Eğer hanedan mensubuysa düşman da olsa dokunma!

    Aralarında 214 yıl fark olan iki önemli dönem, Anadolu’daki siyasi iktidarların aile-kan bağına verdikleri önemi gösterir. Gerek 2. Kılıçarslan gerekse Yıldırım Bayezid sonrası devirde hanedan mensupları arasındaki acımasız mücadeleler, yenilen tarafların itibarsızlaşmasına veya sürülmesine yolaçmış; ancak yenik düşenlerin canına-malına kastedenler de en ağır şekilde cezalandırılmıştı.

    Anadolu Selçuklu döne­minde 2. Kılıçarslan hakimiyetindeki ülkede 1188’den itibaren yaşanan ka­rışıklıklar; Osmanlı dönemin­de Yıldırım Bayezid devrinde Ankara Savaşı (1402) yenilgi­si sonrası yaşananlar ve Fet­ret Devri’yle kimi benzerlikler gösterir.

    Genel itibarıyla Fetret Dev­ri, iyi-kötü tarih eğitimi almış herkesin az-çok malumudur. Yıldırım Bayezid’in 1402’de Ankara Savaşı’nda Timur kar­şısında yenilgiye uğraması ve ardından gelen intiharı sonra­sında, Osmanlı ülkesi Süley­man, İsa, Musa ve Mehmed isimlerindeki 4 şehzade ara­sında bir içsavaşa sahne olmuş; sonraları bu mücadeleye Ti­mur tarafından savaş sonrasın­da esir edilen Şehzade Musta­fa da katılmıştı. Bu mücadele sırasında, Bayezid’in en büyük oğlu Süleyman Çelebi karde­şi Musa Çelebi’den kaçarken köylüler tarafından öldürülmüş ve Musa Çelebi bu duruma çok sert tepki göstermişti. Benzeri bir hadise bundan yaklaşık 200 yıl kadar önce Türkiye Selçuk­luları’nda meydana gelmiş ve o zaman da Rükneddin Süley­manşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e saldıran köylülere benzeri bir tutum takınmıştı. Şimdi kronolojik olarak evvela Selçuklu dönemindeki geliş­meye ve akabinde de Osmanlı Devleti’ndeki benzeri duruma bakalım.

    Türkiye Selçukluları’nın 7. hükümdarı olan 2. Rükneddin Süleymanşah, büyük dedesi ve bu devletin kurucusu olan Ku­talmışoğlu Süleymanşah’la ay­nı adı taşır. Sultan 2. Kılıçars­lan’ın 11 oğlundan biridir. Bazı kaynaklara göre en büyük, bazı kaynaklara göreyse ikinci oğlu­dur. Sultan 2. Kılıçarslan da ba­zı açılardan Yıldırım Bayezid’e benzer. Onun zamanında Tür­kiye Selçukluları, Anadolu’daki siyasi üstünlüğü açık biçimde ele geçirmiş; Ortadoğu’nun en önemli askerî güçlerinden biri haline gelmişti.

    Kılıçarslan, sınırlarını Fı­rat’a kadar genişletir. Devrin İs­lâm dünyasının en kudretli hü­kümdarları olarak kabul gören Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyûbi ile rekabetten çekinmez, hatta iki hükümdarla savaşın eşiğinden döner. 1176’da Bizans hükümdarı Manuel Komne­nos’a karşı kazandığı Miryoke­falon Savaşı, Anadolu’daki Türk egemenliğinin geleceğini şekil­lendiren en önemli mücadele­lerden biri olarak kabul edilir. Bu savaşı kazanması, Doğu Ro­ma ya da yaygın adıyla Bizans imparatorlarının Batı Hıristi­yan dünyasındaki prestijine de büyük zarar verir. O vakte kadar Kutsal Roma-Germen hüküm­darları ile “imparator” unvanı­nın kullanımı konusunda reka­bet halinde olan Bizans hüküm­darları bu olay sonrasında arka plana düşer.

    Çelebi Mehmet (solda) ve Yıldırım Bayezid’in (sağda) portreleri.

    Gelgelelim 1184’e gelindi­ğinde Sultan 2. Kılıçarslan, ta­rihçilerin bugün de anlamak­ta çok zorlandığı bir işe imza atarak topraklarını 11 oğlu ara­sında taksim etme yoluna git­miştir. Buna göre kendisi “ulu sultan” olarak Konya’da hüküm sürecekti. Çocuklarından Kut­beddin Melikşah Sivas ve Ak­saray’ı, Rükneddin Süleyman­şah Tokat’ı, Muhiddin Mesud Ankara’yı, Nureddin Sultanşah Kayseri’yi, Mugiseddin Tuğrul­şah Elbistan’ı, Muizeddin Kay­zerşah Malatya’yı, Gıyaseddin Keyhüsrev Uluborlu’yu, Nas­reddin Berkyarukşah Niksar’ı, Arslanşah Niğde’yi, Sencerşah Ereğli’yi ve Nizameddin Argun­şah Amasya’yı babaları adına idare etmekle vazifelendirildi.

    İhtiyar sultan bu paylaşımı belki de çocuklarının birbirine düşmemesi için yapmıştı ama sonuç tam tersi yönde oldu. Özellikle en büyük oğlu Kut­beddin Melikşah, rüchaniyet hakkının da kendisinde oldu­ğu düşüncesiyle babasına kar­şı saldırgan bir tutum takındı. 1188’de babasıyla çatışmaktan dahi çekinmedi. Bazı kaynak­larda oğlunun bu asi tavırları­na çok kızan tecrübeli sultanın onunla işbirliği yapan 4.000 ka­dar Türkmen’i kılıçtan geçirdi­ği yazılıdır. Gelgelelim rüzgar, “ulu sultan” için kısa bir süre sonra tersine esmeye başlaya­caktır. Kendisine destek veren Türkmen gruplarıyla tekrar ba­basının üzerine yürüyen Me­likşah, bu defa Konya’yı ele ge­çirerek babası 2. Kılıçarslan’ı kontrol altına almayı başarır. Kendisini zorla veliaht ilan et­tirmekle kalmayıp yaşlı baba­sını da yanına alarak kardeşleri üzerine sefere çıkar.

    Evvela Malatya hakimi kar­deşi Kayserşah’ın elinden bu şehri alır. Malatya’yı kaybeden Kayserşah, Selahaddin Eyyû­bi’nin yanına sığınacaktır. Kay­serşah’ı gayet iyi karşılayan Selahaddin, onu geleceğin Ey­yûbi sultanı olan kardeşi Me­lik Adil’in bir kızıyla evlendirir. Bu evlilik, Kayserşah açısından akıllıca bir hamledir. Zira Me­lik Adil’in 17 oğlundan bazıla­rı, Anadolu coğrafyasında belli yerlerin idarecisi konumunda idiler. Nitekim Kayserşah, Ey­yûbilerden aldığı destekle bir süre sonra Malatya’yı geri alır.

    Anadolu’nun tapusunu aldı Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Bizans imparatoru 1. Manuil arasındaki Miryokefalon Muharebesi, Anadolu’nun tapusunun alındığı savaş olarak da biliniyor. Rus ressam Alexander M. Samsonov’un tablosu, Harbiye Askerî Müze’de.

    Bunun üzerine Kutbeddin Melikşah, bu defa da Kayse­ri hakimi olan kardeşi Sultan­şah’ın üzerine yürür. Bu sefere de babasını götürerek, meşru veliaht olduğu mesajı vermek ister. Lakin 2. Kılıçarslan, Kay­seri kuşatması sırasında bir yo­lunu bularak diğer oğlu Sultan­şah’a sığınır. Bu defa da Sultan­şah babasını kendi çıkarları için kullanmaya kalkar. Derbeder sultan bu defa da Kayseri’den ayrılarak diğer oğullarını dolaş­maya başlar. En sonunda Ulu­borlu hakimi olan oğlu Gıyased­din Keyhüsrev’de karar kılar. Onu kendi rızasıyla veliaht ilan eder. Bu durumun da etkisiyle Gıyaseddin Keyhüsrev, 1192’de babasının ölümünden sonra Selçuklu tahtına uzanacaktır.

    Gelgelelim bu durum, Key­hüsrev’in sultanlığının diğer melikler nezdinde kabul gör­düğü anlamına gelmez. Nite­kim kardeşler evvela büyük ağabeyleri Kutbeddin Melik­şah’ın, onun ölümünden sonra da Rükneddin Süleymanşah’ın etrafında ona karşı birleşirler. 1196’da kardeşinin üzerine yü­rüyen Süleymanşah, onu Kon­ya’da kuşatır. Konya halkı uzun süre muhasaraya dayanırsa da en sonunda şehri şartlı teslim etmeye karar verir. Buna göre Süleymanşah, kardeşi Gıyased­din Keyhüsrev’e dokunmaya­cak, onun yanına muhafız kata­rak güvenli bir yere ulaşmasını temin edecek, sonrasında şehir kapıları kendisine açılacaktır.

    Yenik 1. Gıyaseddin Key­hüsrev, Akşehir yoluyla İstan­bul’a gitmeye karar verir. Süley­manşah da sözünü tutar. Hatta kardeşinin hareketi sırasında, Konya’da kalan iki küçük yeğe­ni İzzeddin Keykavus ve Alaad­din Keykubat’ı da babalarının ardından yollar. Kaynaklarda anlatıldığına göre Süleymanşah yeğenlerini yanına çağırtmış, her birini bir dizine oturtmuş ve onlara babalarına katılıp ka­tılmama konusunda özgür ol­duklarını ancak kendi yanında kalırlarsa kendilerine her tür­lü imkanı sağlayacağını ve çok mutlu olacağını söylemiştir. Melikler, atabeyleri Seyfeddin Ayaba’nın kendilerine öğretti­ği şekilde amcalarına ağlayarak babalarını özlediklerin beyan etmişler, Süleymanşah da on­ların babalarına güvenli bir şe­kilde ulaşmalarını sağlamıştır. Bilindiği üzere bu iki melik, ile­ride Türkiye Selçuklularına bir altın çağ yaşatacaklardır.

    İşte tam da bu noktada Sel­çuklu kaynaklarından İbn Bibi de geçen ilginç bir gelişme ya­şanır. Eski sultan İstanbul yo­lundayken, Ladik köyünde taciz edilerek bazı adamlarına zarar verilmiş ve eşyaları yağmalan­mıştır. Yaşanan gelişmelere çok içerleyen Gıyaseddin Keyhüs­rev, ağabeyine sitem dolu bir mektup yazarak başına gelenleri anlatmıştır. Bu gelişmelere çok kızan Süleymanşah, Selçuklu ailesinden bir melike yapılan bu saldırıyı cezasız bırakmamaya karar verir. Ancak bölgeye asker sevkederek tahkikat başlatacak olursa, başlarına bir iş gelece­ğinden endişelenen pek çok kişi ya ortaya çıkmayacak ya da ya­pılan suçlamaları reddedecek­tir. Sultan bundan dolayı, evvela bölgede tellal dolaştırarak “kar­deşim Keyhüsrev’e ve maiyeti­ne kim zarar vermiş ve malları­nı gasp etmişse gelip kendilerini tanıtmaları halinde mükafatlan­dırılacak; hatta elbiselerden ve benzeri şeylerden delil getire­ne ikta ve hilat dağıtılacak” diye ilan ettirir. Ödül alma umuduy­la pek çok kişi Konya Sarayı’na gelmiş; ellerinde attan, elbise­den, silahtan ne varsa yetkililere takdim etmişlerdir. Sonrasında Süleymanşah tarafından kabul edilen bu kişiler onun tarafın­dan bazı iltifatlara dahi mazhar olmuşlardır.

    8 Selçuklu sultanı Konya’da yatıyor Kılıçarslan’ın da dahil olduğu 8 Selçuklu sultanının mezarları, Konya’da Alaaddin Keykubat’ın ismini taşıyan Alaaddin Camii’nin iç avlusundaki türbede bulunuyor.

    Ancak sultan, köylüler çık­tıktan sonra huzuruna aldı­ğı muhafızlarına gelen kişile­ri sorgulama emri verir. Evvela suçluyu suçsuzdan ayırt etme­lerini, sonrasında da yağma işi­ne karıştıkları tespit edilenleri idam etmelerini söyler. Arka­sından da Selçuklu hanedanına saygısızlık göstererek nankör­lük edenlerin cezasının bu ol­duğunu ifade eder. Lakin sul­tan bununla da yetinmeyecek ve Ladik köyünün yakılmasını emredecektir. Bu tarz tutumla­ra karşı genelde serinkanlılığını koruyan Rükneddin Süleyman­şah, bu şekilde hareket ederek hem kardeşliğin hem de sultan­lığın gereğini yerine getirdiğini düşünmüş olmalıdır.

    Yazının başında da belirtil­diği üzere, benzeri bir durum Osmanlı tarihinde Fetret Devri sırasında yaşanmıştır. Bu dö­nemde Rumeli’de Süleyman Çelebi, Anadolu’da ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi başat aktörler konumundadır. Diğer kardeşlerden İsa Çelebi, ağabe­yi Süleyman Çelebi tarafından; Musa Çelebi ise küçük karde­şi Mehmed Çelebi tarafından desteklenmiştir.

    Fetret Devri’ni, akıllıca po­litikalar güden Mehmed Çelebi sonlandıracaktır. Esasen müca­delenin başında hemen bütün koşullar Süleyman Çelebi’nin lehinedir. Süleyman Çelebi ve­ziriazam Çandarlı Ali Paşa’y­la çalışıyor; başkent Edirne ve buradaki Kapıkulu ordusunu kontrolü altına almış bulu­nuyordu. Başlangıçta Rumeli akıncıları ve Türkmen grupla­rı da kendisini destekliyordu. Ancak Süleyman Çelebi miza­cen rahata ve sefahate düşkün bir isimdi. Biraz rahata erince sefahat alemlerine geri dönü­yordu. Hatta bir keresinde Bur­sa’da hamamda eğlence tertip ederken kardeşi Mehmed Çe­lebi’nin baskınına uğrayacağını öğrenmiş ve son anda gerek­li tertibatı almıştı. 1406’da akıl hocası ve veziriazamı Çandarlı Ali Paşa’nın ölümüyle de, ek­ber şehzadeye söz geçirebilecek hemen kimse kalmamıştı. Bu devrede Mehmed Çelebi, ağabe­yi Musa Çelebi ile işbirliği yap­mış ve ona kuvvet temin ederek kendisini Rumeli’ye geçirmişti. Musa Çelebi, Rumeli beyleri­nin yanısıra Bulgar ve Sırplar­dan da destek görerek ağabeyi Süleyman Çelebi’nin karşısına çıkmış fakat yenilmekten kur­tulamamıştı. Kardeşini takip et­me gereği duymayan Süleyman Çelebi yeniden Edirne’ye çekil­di. Bu yıllarda Süleyman Çele­bi, Osmanlı Devleti’nin gerçek hükümdarı gibiydi. Nitekim ki­mi Osmanlı tarihçileri, Osman­lı padişahlarının sayısını genel kanının aksine 36 olarak değil 37 olarak verir ve Süleyman Çe­lebi’yi de bu listeye ekler.

    Musa Çelebi ve Süleyman Çelebi

    Musa Çelebi bir süre son­ra etrafında tekrardan ciddi bir kuvvet toplayarak bu defa Edirne’ye yürür ve ağabeyini hazırlıksız yakalar. Süleyman Çelebi, kardeşi Edirne önlerine geldiğinde hamamda işret âle­mindedir. Ne akıncı beyi Evre­nos Gazi’yi ne de yeniçeri ağası Hasan Ağa’yı dinler. Hatta Ha­san Ağa’nın ısrarları üzerine ona yiğitlikten dem vurmama­sını ve sakalını tıraş etmesi­ni söyler. Bu emri ciddiye alan Hasan Ağa sakalını tıraş ettik­ten sonra yeniçerilerin karşı­sına çıkacak ve kendisine reva görülen muamaleyi dillendire­rek “Ben bundan sonra Musa Çelebi’nin katına giderim. Dile­yen kapı oğlanı benimle gelsin” dedikten Musa Çelebi’ye ka­tılacaktır. Bazı beyler de onun ardından Edirne’yi terkeder.

    Aklı başına gelince Edir­ne’den ayrılmaya karar veren Süleyman Çelebi, ihtimal ki müttefiki olan Bizans hüküm­darına sığınmak için İstan­bul’un yolunu tutar. Ancak yol üzerinde bulunan Düğüncü Köyü’nde tanınır. Köylüler­le arasında çıkan tartışmada Süleyman Çelebi’nin köylüler­den ikisini öldürmesi üzerine kendisi de köylüler tarafından öldürülür. Süleyman Çelebi’yi öldüren köylüler mükafat al­mak umuduyla naaşını Musa Çelebi’ye götürürler; ancak hiç ummadıkları bir muamele ile karşılaşırlar. Bizans tarihçisi Dukas, Musa Çelebi’nin ağa­beyinin cenazesini görünce çok öfkelendiğini ve katilleri köylerindeki hanelerine akra­baları ile birlikte doldurarak diri diri yaktırdığını söyler. Sonrasında Süleyman Çele­bi’nin naaşı Bursa’ya gönde­rilerek büyükbabası 1. Murad Hüdavendigâr’ın türbesine defnedilecektir.

    Anlaşılan odur ki Selçuklu­larda da Osmanlılarda da, hü­kümdarın düşmanı da olsa ha­nedan mensubu bir şahsiyete ilişmek hiç de akıl kârı değildir.

    Fetret Devri’nin aktörleri Fetret Devri’nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi (solda) ve Süleyman Çelebi (sağda). Johann Theodor de Bry tarafından yapılan portrelerinde…
  • Taksim meydanına cami: ‘Bölgeye İslâmi mühür’

    Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili ilk hamle, 1951’de o dönemin Türkiye Anıtlar Derneği’nce yapıldı. Üstelik bu cemiyet, caminin bugünkü gibi “oldukça büyük” olmasını ve yine bugün bulunduğu noktada yapılmasını da yazılı olarak önermişti! O tarihten günümüze Taksim meydanına cami yapma girişimleri, belediye-siyasi iktidarlar-siyasi liderlerin tutum ve demeçleri.

    Taksim Camii, bilindiği üzere 28 Mayıs 2021 ta­rihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıl­dığı bir törenle açıldı. Kamuoyu Taksim Camii’nin epey bir süre­dir ülke gündeminde olduğunu biliyor. Taksim’e cami yapmak aynı zamanda eski zamanlardan beri Pera’ya, yani şehrin “öteki­si” olarak algılanan kent silueti­ne damga vurmak açısından da muhafazakar iktidarlar tarafın­dan önemseniyordu.

    Cami projesi, 28 Şubat sü­recinde Necmeddin Erbakan’ın iktidarına mâl olan en kritik ge­lişmelerden biriydi. Erbakan, 26 Ocak 1997’de Taksim’deki iftar çadırını ziyaret etmiş ve burada yaptığı açıklamada Taksim Ca­mii’nin temellerinin 27 Mart’ta atılacağını söylemişti. İlerleyen yıllarda Taksim Camii meselesi uzun bir süre gündeme gelme­di. Yakın zamanda ise AK Parti yönetimi bölgede yeni bir pro­jeyi gündeme aldı. Prof. Dr. Ah­met Vefik Alp’e hazırlatılan ve “Taksim Cumhuriyet Camii & Dinler Müzesi Projesi” adını ta­şıyan teşebbüs, yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Projenin “Uluslararası Mimarlar Birliği Ödülü”ne layık görülmesi de bu bağlamda farklı yorumlara se­bep oldu. Cami için karar kılınan mekan, meydanda bulunan su deposunun arkasındaki araziydi.

    Asıl ilginç olan ise Taksim’de camii projesinin pek çoğumu­zun sandığı gibi 25 yıllık bir hi­kayeden ibaret olmaması. Tak­sim Camii’nin öyküsü Demok­rat Parti iktidarının ilk yıllarına, 1951’e kadar gidiyor.

    Fransız şehircilik uzmanı Prost’un Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas alması eleştirilir, ama Prost aynı yaklaşımı Eminönü’nde camiler için uygulamıştır.

    Taksim’de bir camiye ihtiyaç olup olmadığı tartışmaya açıktır. Kanaatime göre böyle bir yapıya ihtiyaç da bulunmaktadır. Zira İstiklal Caddesi’nin başında bu­lunan Taksim Mescidi ve cad­denin ortalarında bulunan Ağa Camii, ibadet ihtiyacına cevap vermenin uzağındadır. Ancak tartışmanın bu denli kitlenme­sindeki asıl sorun, buradaki ca­minin meydanın siluetinde bı­rakacağı etkidedir. Zira Taksim meydanında hâkim olan unsur­lara bakıldığında, Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”, Tek Parti döneminde kamusal hayata eklemlenen “Taksim Ge­zisi” ve yine meydana hâkim tek dinî yapı olan “Aya Triada Kili­sesi” hemen dikkati çekiyordu. Hasılı tüm bu sayılan mekan­lar, muhafazakar kesimin bazı bireylerince “bölgede İslâmî bir mührü zaruri kılıyor”du.

    Türkiye Anıtlar Derneği’n­ce 11 Temmuz 1951’de kaleme alınan bir dilekçenin muhatabı, İstanbul valisi ve belediye baş­kanı Fahreddin Kerim Gökay’dı. Dernek, kaleme aldığı dilekçe­de Taksim Meydanı’nda yeni bir caminin temellerinin atılması­nı ister. Buna gerekçe olarak da Şişli’den Ağa Camii’ne kadar bel­li başlı bir cami olmaması göste­rilir. Ancak bu cami, alelade bir mabed olmamalıdır; yani amaç sadece Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamakla sınır­lı değildir. Derneğin dilekçesi­ne göre yeni cami, çift minareli ve Şişli Camii’nin en az 2-3 katı büyüklüğünde olmalıdır. Bunun için de 3-4 milyon lira arasında bir meblağ gözden çıkarılmalıdır.

    Dilekçede Demokrat Par­ti iktidarına kadar İstanbul’un imarı ile bizzat ilgilenen Fransız şehircilik uzmanı Prost’a da atıf yapılır. Prost, Taksim meydanı­nı planlarken Aya Tirada Kili­sesi’ni esas almış ve bu kilisenin etrafını istimlak ederek yapının haşmetini meydana çıkarma yo­luna gitmiştir. Bu durum üstü kapalı olarak eleştirilmektedir (Ancak unutulan bir şey vardır ki aynı Prost, bunu bir Hıristi­yanlık telakkisi ile yapmamış; benzeri şekilde Eminönü’nde Yenicami, Bayezid Camii, Süley­maniye, Sultanahmet Camii gibi yapıların da bu suretle görünür olmasına çalışmıştır). Dilekçe sahipleri Taksim’deki mevcut durumun “meydanın bir İslâm mabedi ile tezyinini zorunlu kıl­dığı” fikrindedir.

    Meydanda Cuma Taksim Camii, 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle açıldı. Törene katılanların meydanda kıldığı cuma namazının fotoğrafları tarihe geçti.

    Peki mabedin yeri neresi ol­malıdır? Dilekçe sahiplerinin ilk aklına gelen Taksim Parkı’nın “münasip bir mahal” olacağıdır. Eğer bunda sakınca görülürse o zaman da Sular İdaresi’nin yi­ne meydana bakan su deposu ve çevresindeki arazi bu işe tahsis edilebilir. Cemiyet, bu iki seçe­neğin de kabul görmemesi duru­munda üçüncü bir teklifi daha gündeme getirir. O da Taksim’de belediyeye ait arsalardan denize nazır bir bölgenin kendilerine tahsis edilmesidir.

    Bu taleplere vali ve beledi­ye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’ın cevabı gecikmeyecek­tir. Gökay, talebi hüsnü telakki ile karşılamakla birlikte ne Gezi yerinin ne de su deposunun böy­lesi bir işe tahsisinin mümkün olmadığını belirtir. Esasen Gö­kay’a göre su deposu ve ardın­daki alan, cami için en müsait mevkii olmakla birlikte belki bu teşebbüs gelecek yıllarda tekrar ele alınabilir.

    Gelgelelim cemiyet bu cevabı tatmin edici bulmaz. Bu defa ta­lebinin merkezine su deposunu koyarak caminin Taksim meyda­nına yapılması için gerekçelerini sıralar. Buna göre su haznesinin yıkımına gerek kalmadan da bu­rada abidevi bir cami inşa etmek mümkündür. Etraftaki tamir­hane ve garajların istimlak edil­mesi hem bölgenin nezihliği açı­sından hem de bir İslâm mabedi inşa edilmesine vesile olacağın­dan son derece isabetli bir tu­tum olacaktır. İmza sahiplerine göre atalarımız şehrin meydan­larına cami inşa ederek o bölge­yi imar yolunu tuttuklarından, Taksim meydanındaki teşebbüs de ecdadın yolunun takip edil­mesi anlamında hayırlı bir iştir. Dilekçede, yapılacak caminin aynı zamanda Taksim siluetine vurulacak Türklük damgasına da hizmet edeceğinin altı çizilir: “Yeryüzünün incisi olan şehri­mizin en kesif ve muhtelit ve çok lüzumlu bir yerinde Türk birlik ve ahlak yuvasının timsali olan çift minareli ve harikulade bir cami oturtulmuş olur”. Yine bir başka bölümde şu ifadeye yer ve­rilir: “Güzel İstanbulumuzun Be­yoğlu semtinde Türk damgasını taşıyan biricik eser adı geçen su haznesiyle, önündeki çeşmedir”. Caminin yapımını zaruri kılan bir diğer faktör de son yıllarda bölgede İslâm nüfusun artma­sı ve nüfus dengesinin değişme­sidir. Bilhassa yerleşime açılan Ayazpaşa ve Talimhane semtle­ri, artık bu tarz bir imar faaliye­tini zaruri kılmaktadır.

    Bu yazışmanın ardından Türkiye Anıtlar Derneği İstan­bul şubesi cami ile ilgili planla­rı ilgili mimarlarına çizdirmiş ve bu planlar Şehir Meclisi’nde tasvip olunmuştur. Ancak son kertede inşaat için gerekli izin çıkmamış olacak ki yapım konu­sunda bir temel atma girişimin­de bulunulmamıştır.

    Bununla beraber Taksim’e cami projesinin hemen kapandı­ğı sanılmasın. Bu konuda 70’ler ve 80’lerde, bilhassa muhafaza­kar partilerin iktidarları devre­sinde ciddi girişimlerde bulu­nulur. 70’li yıllardaki ilk ciddi girişim 13 Mart 1977 tarihinde Süleyman Demirel başkanlığın­daki Milliyetçi Cephe hükümeti zamanında gerçekleşir. 1977’de pek çok kişinin hayatına mâlo­lan 1 Mayıs olaylarının üzerin­den daha iki hafta geçmeden yapılan bu teşebbüs, “Taksim Camii Şerifi Külliyesi” adını ta­şımaktadır. Lakin projenin ha­yata geçebilmesinin önündeki en büyük engel, proje için iste­nen arazinin büyük bir kısmı­nın Ziraat Bankası ile İstanbul Belediyesi’nin elinde olmasıdır. İstanbul Belediyesi de o günler­de CHP yönetiminde bulundu­ğundan, projenin hayata geçme­si nerede ise imkansız gibidir. İlerleyen günlerde proje, içine bir çarşı ve otoparkı da alacak şekilde geliştirilir. Planlanan çarşının en vurucu yerinde Zira­at Bankası’nın Taksim şubesinin bulunacağı bankaya vaadedilir. Bu teklif görece bir yumuşamaya sebebiyet verse de araya 12 Eylül darbesi girecek ve her şey yeni­den başa dönecektir.

    Taksim’e vurulan İslâm damgası Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”nin, tek parti döneminin sembollerinden “Taksim Gezisi”nin ve “Aya Triada Kilisesi”nin hâkim olduğu meydanın artık yeni bir sahibi daha var.

    1983’te cami için yeniden bir girişimde bulunulur. 7 Ocak 1983’de Vakıflar Başmüdürü Sü­leyman Eyüboğlu, dönemin as­kerî belediye başkanı Abdullah Tırtıl Paşa’yı artan Arap turist akınını gerekçe göstererek yeni­den bu girişimin içine sokmaya çalışsa da, teşebbüs başarılı ol­maz. Askerî idare, su deposunun arkasındaki araziyi Taksim’de gittikçe artan araç trafiğini de gözönüne alarak çok katlı bir otopark olarak kullanmayı ar­zulamaktadır. Nitekim Danış­tay da bölgede bir cami projesine özellikle mülkiyet meselesinden kaynaklanan gerekçelerle izin vermezken, tarihî dokuya halel getirmemek şartıyla alanın be­lediyeye ait olan bölümünde bir otopark inşaına müsaade eder.

    26 Mart 1984 tarihi ise Tak­sim Projesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Zira bu tarih­te iktidardaki Anavatan Parti­si yerel seçimlerde İstanbul’u kazanmış ve cami projesi tek­rar gündeme gelmiştir. Üstelik bu seferki girişimin daha güçlü argümanları vardır. Daha önce hem belediyeyi hem de Ziraat Bankası’nı ikna etme mecburi­yeti varken, seçim sonrasında belediyenin destek veren tutu­mu, muhalefet konusunda Ziraat Bankası’nı tek bırakacaktır.

    Yeri gelmişken hemen belir­telim ki dönemin Belediye Baş­kanı Bedrettin Dalan, sözkonusu projeye şartlı destek verecektir. Bu şart da belediyeye ve bele­diyeye bağlı bir kurum olan İS­Kİ’ye ait parsellere karşılık, bu­rada inşa edilecek külliye içinde yer alacak olan çarşıdan belediye hesabına pay istenmesi şeklin­dedir. Lakin Dalan’ın 1984-1989 arasındaki iktidar dönemindeki bu proje, özellikle Ziraat Banka­sı’nın ve hukuki mercilerin ona­yının alınamamasından dolayı kuvveden fiille geçemeyecektir. 1989’da yerel yönetim seçimle­rinde İstanbul’un SHP tarafın­dan kazanılmasıyla cami projesi 1994’e kadar rafa kalkar.

    1994’te Refah Partisi’nin Re­cep Tayyip Erdoğan liderliğin­de Büyükşehir Belediyesi’ni elde etmesi ile Taksim’e cami projesi yeniden ivme kazanır. 26 Mart 1994’deki yerel seçimlerden 3 ay kadar sonra 21 Haziran 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, Taksim Camii için istenen ruhsatın ve­rileceğini, cami temellerinin de Cumhurbaşkanı Süleyman De­mirel tarafından atılacağını du­yurur. Ancak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu pro­jeye gelen itirazlar üzerine cami­nin inşaı tasarlanan bölgede ar­keolojik kazı yapılmasını, bu kazı neticesinde su tesisinin temelle­rinin gözden geçirilerek bu doğ­rultuda çıkacak sonuçlara göre hareket edilmesine karar verir. 24 Kasım-22 Aralık 1995 tarih­leri arasında yapılan arkeolojik kazılarda ise hiç hesapta olma­yan buluntulara tesadüf olunur. Sadece 18. yüzyılda 1. Mahmud zamanından kalma su tesisi ka­lıntılarına değil, Bizans dönemi­ne ait nekropol yani mezar alanı kalıntılarına da rastlanır. İnşaa­tın hızı bir kez daha kesilir.

    Dönemler değişti, tartışma bitmedi
    Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili tartışmalar her dönem gündeme gelmişti. Özellikle 1996’da başlayan Refahyol iktidarında basına yansıyan
    en önemli polemik konularından biri Taksim Camii olmuştu.

    Cami ile ilgili tartışmalarım en hararetli safhalarından biri Refahyol iktidarı döneminde ya­şanır. Haziran 1996’da başlayan ve 1 yıl kadar süren 54. hükümet döneminde basında yer alan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii’dir. Esasen Taksim Camii ile Refah Parti­si’nin iktidardan önceki dev­rede de bazı söylemleri basına yansımıştır. Mesela 9 Ocak 1995 tarihinde Necmettin Erbakan, Ankara’da katıldığı Refah Partili Belediyeler toplantısında şu ifa­deleri kullanır: “Halk Taksim’de cami istiyor. Cami yapılacak sa­hayı sit sahasına çevirerek en­gellemek istediler. Camiyi peka­la yapacağız, çok güzel olacak”. Bu konudaki açıklamaya sonra­dan DYP’den milletvekili olarak meclise girecek olan dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğ­lu’ndan cevap gelecektir. Kozak­çıoğlu, bölgenin sit alanı olma­sı sebebi ile böyle bir girişimin mümkün olamayacağını ifade et­tiği gibi, mülki amir olarak buna izin vermeyeceğini de açıklar.

    O dönem basında da sözko­nusu girişim değişik cepheler­den ele alınır; İstanbul üzerine çalışmalarıyla tanınan isimle­re görüşleri sorulur. Bazı kişiler caminin seçileceği yer, bazıları taşıyacağı estetik özellikler üze­rinden yorum yapar. Çelik Gü­lersoy ise bunların ikisini birleş­tirerek şunları söyler: “Caminin yapılacağı yerin tam karşısında taş kesme mimarlık şaheseri bir Ortodoks kilisesi var. Onunla re­kabet edemeyecek bozbulanık çimentodan mamul bir yapıyı yapmamak daha iyi”.

    Cami meselesi Refah Partisi ve iktidar ortağı DYP ile de iple­rin gerilmesine yol açacaktır. Ni­tekim Erbakan, mevcut gerilimi azaltmak için Taksim’e cami te­şebbüsünün ilk defa 16 yıl kadar önce DYP’lilerin “Baba” olarak nitelendirdiği Süleyman Demi­rel’in başbakanlığı sırasında or­taya atıldığını ifade ile “Sizin ‘ba­banız’ da başbakanken kararna­meyi imzalamış” der.

    1997 başında temel atma gü­nü tespit edilmeye çalışılmış, bunun için en iyi tarihin İstan­bul’un fetih yıldönümü olan 29 Mayıs olmasına karar verilmişti (Bu tarih caminin dinî ihtiyaç­tan başka anlamlar da taşıdığı­nın bir tezahürü kabul edile­bilir). Camiye bir türlü onay vermeyen ve iktidar partisinin deyimi ile “böylesi hayırlı bir ic­raata taş koyan” Anıtlar Yüksek Kurulu’nda da bu süreç içinde adeta bir deprem yaşanır. Döne­min Kültür Bakanı İsmail Kah­raman, kurulun başkanı olan Semavi Eyice’yi görevden alıp, yerine belediye seçimlerinde Ba­kırköy’den aday olan mimar Ka­dir Topbaş’ı atayacaktır. İsmail Kahraman, Semavi Bey’i görev­den alışını “Alnı secdeye değme­miş bir kişi karşı çıktı. Ben de kapının önüne koydum” diye an­latacaktır.

    Camiyle ilgili son ciddi giri­şim 2017’de gerçekleşir. Bu yıl içinde temeli atılan cami 28 Ma­yıs 2021’de ibadete açılır.

    Daha ayrıntılı bilgi için:

    . Türkiye Anıtlar Derneği 1950-51 yılına ait kongre broşürü, İstanbul 1951.

    . Oktay Ekinci-Bütün Yönleriyle Taksim Camisi Belgeseli, İstanbul 1997.

  • Tarihi Bulgur Palas yeniden kapılarını açıyor

    İstanbul-Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas, en az 100 yıllık geçmişiyle yakın mimari tarihimizin ve kent hafızamızın en önemli eserlerinden biri. Binayı yaptıran ilk sahibi, İttihat-Terakki Bolu milletvekili Mehmed Habib Bey. Tahıl ve bulgur ticaretinden servet edinen Habib Bey’in erken ölümü sonrası Osmanlı Bankası’na devredilen yapı, geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Bilgi-belge merkezi, arşiv, kütüphane, sergi salonu ve kafe olarak hizmet verecek.

    İstanbul’daki ilginç yapı­lardan biri de “7 tepe”den biri olarak kabul edilen Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas’tır. Yapının hemen yanı­başında, bir ucu Cerrah Meh­med Paşa Camii’ne uzanan eski bir Osmanlı mahallesi yer alır. Diğer ucunda ise yine kadim muhitlerden biri konu­mundaki Cambaziye Mahalle­si ve camisi bulunur.

    Bu mahalle aynı zamanda İstanbul’un en güzel çeşme­lerinden biri olan Keçecizade Kazım Bey çeşmesine de ev­sahipliği yapar. Caminin hazi­resinde bu köklü aileden pek çok isim son uykularına çekil­mişlerdir. Camiye 100 metre mesafede ise sizi 5. yüzyıldan kalma Arcadius Sütunu’nun kaidesi; az daha ilerde 4. Mu­rad’ın eniştesi ve sadraza­mı Bayram Paşa’nın külliyesi ve muhite adını veren Hase­ki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan elinden çıkma camisi karşılar.

    Tarihî Bulgur Palas, Ni­san’ın son günlerinde İBB ta­rafından satın alındı. Başkan Ekrem İmamoğlu yapının kül­türel amaçlı kullanılacağını ve İstanbulluların hizmetine su­nulacağını ifade etti.

    Bulgur Palas, ismini 1. Dünya Savaşı günlerinden alır. Bu dönemde İttihat Terakki Cemiyeti’nden Bolu milletve­kili olan Mehmed Habib Bey, tahıl ve bulgur tekelinden bü­yük bir servet elde etmiş ve kazandığı parayla halk ara­sında biraz da ironik biçimde “Bulgur Palas” olarak anılan yapıyı inşa ettirmişti. Bulgur Palas, bu durumun etkisiy­le çevre halkının pek sempati duymadığı bir bina olarak ta­nınmış; hakkında çeşitli hika­yeler üretilmiş; perili bir yapı olduğundan dem vurulmuş. Yine Habib Bey’in köşkün gü­ney tarafından Marmara De­nizi’ne kadar olan sahada bir kanal açtırmayı tasarladığı, böylelikle de köşküne deniz yolu ile de ulaşmayı amaçladı­ğı söylenmiş (Son rivayet her ne kadar uçuk-kaçık olsa da, yeri gelmişken hemen belirte­lim ki Heybeliada için de buna benzer bir anlatı vardır. Mı­sır’daki hıdiv ailesinden gelen Abbas Halim Paşa’nın adadaki köşküne benzer bir kanal aç­tırmayı planladığı söylenir).

    Mehmed Habib Bey’in bu portresinin altında Bolu mebusu olduğu da yazılmış.

    Bolu mebusu Mehmed Ha­bib Bey 1878 doğumlu ve şeh­rin köklü ailelerinden birine 20. yüzyıl başlarında Harbiye Mektebi’nden topçu subayı olarak mezun olmuş ve sonrasında Manastır’a tayini çıkmış. Burada Kâzım Kara­bekir’in yakın çevresinde yer alan Habib Bey, İttihat Terak­ki örgütlenmesinin tesisinde de önemli rol oynamış. İlerle­yen günlerde Kastamonu’daki İttihat Terakki örgütlenmesini de organize etmiş. Bu faal tu­tumunun mükafatını 1908’de yapılan seçimlerde Bolu me­busu seçilerek alacak ve iki dönem bu görevi yerine geti­recektir.

    Habib Bey’in talihini de­ğiştiren gelişme, İttihatçıla­rın Levazım-ı Umumiye Reisi Mirliva İsmail Hakkı Paşa ile tanışmasıyla olur. İsmail Hak­kı Paşa, Enver Paşa’ya yakın­lığıyla tanınan bir isimdir. 2. Meşrutiyet devresinde İttihat­çılar, millî burjuvazi yaratma gayretiyle ekonominin kilit noktalarına cemiyetin onay­ladığı Müslüman şahısları ge­tirme politikası izler. Önce­ki yıllarda ordunun giyim ve iaşesini temin konuları büyük ölçüde gayrimüslimlerin elin­deydi. Bu durumu Haris Spa­taris’in anılarında da gözlem­lemek mümkündür (Fenerli bir Rum olan bulgur speküla­törü Kirios Panayotakis…)

    Habib Bey cemiyetle olan bağlantıları sayesinde 1. Dün­ya Savaşı yıllarında hem parti­nin nüfuzlu üyelerine tanınan vagon satın alma imtiyazı­nı elde etmiş hem de Anado­lu’dan buğday, arpa, bulgur gi­bi ürünleri toplayarak bunları İstanbul’a ve cephelere ulaş­tırma hakkını almıştır. Bu sa­yede büyük paralar kazanmış, “Bulgur kralı Habib Bey” ya da “Bulgur Palas Habib Bey” ola­rak anılır olmuş.

    İttihatçı olmanın avantaj­ları kadar dezavantajları da vardı. Mütareke döneminde Habib Bey, İtilaf Devletleri’nin talebi doğrultusunda tutuk­lanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilir. O dönem gerek İs­tanbul’da gerekse Anadolu’da, direniş örgütleme yeteneğine sahip İttihatçılar bu şekilde etkisiz hâle getirilmeye çalı­şılır. Habib Bey daha sonra 1 yıldan biraz daha fazla kala­cağı Malta’ya sürgüne gönde­rilir. Sürgün dönüşünde Ha­bib Bey’e Mustafa Kemal Paşa tarafından Millî Mücadele’ye katılması teklif edilir. Ancak Mehmed Habib Bey, Anado­lu’ya geçmek yerine Baltali­manı’ndaki yalısına çekilmeyi tercih eder.

    Habib Bey’in Bulgur Pa­las’ta kullanılan malzemenin bir kısmını dışarıdan getirt­tiği biliniyor. Kendisi Manas­tır Askerî Mektebi’nde görev yaptığı sırada inşaat-ı harbiye dersleri aldığı için inşaat mal­zemelerinden de gayet iyi an­lıyordu.

    İstanbul’da bir masal şatosu Bulgur Palas, oldukça farklı bir mimariye sahip. Ana gövdesi sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve
    sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmış (üstte). Fotoğraflanmasıysa biraz zor, çünkü etrafı yüksek duvarlarla çevrili (altta).

    Yapı son derece ilginç bir mimariye sahip olup 3 tam kat ile 1 yarım kattan oluşur. Bi­nanın ana gövdesi, sıvasız kır­mızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmıştır. Tepedeki kubbeli çatının etrafını ise korkuluk­suz bir çıkmanın dolaştığını, hayatının bir kısmını bu bi­nada geçiren Emine Erdem’in anılarından öğreniyoruz. Ya­zar, çatının manzarasını şu ifadelerle dile getirir: “Mar­mara Denizi’ni Kızkulesi’ne Adalar’a, Anadolu yakasına, bulutsuz havalarda belki Ya­lova’ya kadar en güzel bura­dan görebilirdi insan. İstan­bul’u tepeden, göz alabildiğine uzaklara dek buradan seyret­mek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın hisseder, düşlerinde rüzgara kapılıp gidebilirdi”.

    Yapının etrafı son derece yüksek duvarlarla çevrilidir. Bulgur Palas’ın çevresi son­radan pek çok yapı ile dolmuş olduğundan, bugün binadan fotoğraf almak oldukça zorlaş­mıştır. Bunun için ya Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin mi­naresine ya da çevre evlerin terasına çıkmanız gerekmek­tedir.

    Zaman makinesi Osmanlı Bankası arşivi olarak da kullanılan bina, 6-7 Eylül olayları sırasında saldırıya uğramış, ama yüksek duvarları onu korumuştu. Bugün abidevi kapısı kullanılmıyor.

    Bazı kaynaklarda Mehmed Habib Bey’in Bulgur Palas’ın inşaına 1912’de, bazı kaynak­larda ise Malta sürgünü dö­nüşü başladığı bilgisi vardır. Habib Bey 1926’da kalp krizi geçirerek ölür. Henüz yapı­mı bitmemiş Bulgur Palas da aynı yılın sonlarında ailenin borçlarına mahsuben Osmanlı Bankası’na devredilir. Bulgur Palas ilerleyen yıllarda hem evrak deposu hem kanaryaha­ne ve hem de Osmanlı Bankası çalışanları için konut vazifesi yapmıştır. Bu özellikleri içinde en ilgi çekeni herhalde ikinci­si olsa gerektir. Zira binanın alt katında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce kanarya, muhtemelen Osmanlı Banka­sı’nın şubelerinde beslenmek üzere bu binada yetiştiriliyor­du. Bulgur Palas’ın tam orta­sında da bir süs havuzu bulu­nuyordu. Yapı içinde üç daire, çalışanlar ve ailelerinin ika­metine tahsis edilmişti. 1955’e gelindiğinde Bulgur Palas’ta bir bekçinin yanısıra, biri Bul­garistan göçmeni diğeri ise Doğu Anadolu’dan gelen iki ai­le, İtalyan ve Rum kökenli bir karı-koca ikamet etmektey­di. Bulgur Palas, hem Osmanlı Bankası’nın malı olması hem de içinde gayrimüslim bir çif­ti barındırması nedeniyle ne yazık ki 6-7 Eylül olayları sı­rasında yağmacıların hedefi olmuş, yüksek duvarları yapıyı nispeten korumuştu.

    Kiremit renkli bu yapı bir süre Osmanlı Bankası’nın ar­şivi olarak da hizmet vermiş­tir. Sözkonusu arşiv, ülkemi­zin en önemli kurumsal arşiv­lerinden biridir. Kaba tasnifi 1994’te tamamlanan arşiv, bankanın 1856’da başlayan ta­rihinin yanısıra İstanbul mer­kezli olarak Osmanlı İmpara­torluk tarihine de ışık tutar. Ancak arşivin asıl sistemli bir hâle getirilmesi, Voyvoda Caddesi’ndeki genel müdürlük binasına taşınılması ile baş­lamıştır. Günümüzde banka arşivinden hareketle ülkemi­zin bankacılık, hukuk, sosyal yaşam alanlarına dair önemli verilere ulaşılabilmektedir.

    Bulgur Palas’a bugün Cer­rahpaşa semtinde, Cambaziye Camii’nden aşağıya doğru inen sokaktan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor. Ancak hemen belirtelim ki sözkonu­su kapı günümüzde kullanıl­mıyor. Yapının girişi, yaklaşık 70 metre kadar daha aşağıda bulunan yeni bir kapıdan sağ­lanıyor. Orijinal mimarisi ile varlığını 1 asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, yakın ta­rihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor.

  • İçkiyle kendinden geçme validen iğneyi yeme!

    İçkiyle kendinden geçme validen iğneyi yeme!

    50’li yılların İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, şehirde akşam-gece saatlerinde içki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişilerle ilgili ilginç bir uygulama başlatmıştı. Bunlar gözaltına alındıktan sonra hastaneye götürülüyor, iğne vurularak kusturuluyor ve serbest bırakılıyordu. Hukuka aykırı bulunan uygulama, gazetelerde tartışma başlatmış ve ilginç haberler yayımlanmıştı. 

    İstanbul’un en renkli valilerinden biri olan Fahrettin Kerim Gökay (1900- 1987), aynı zamanda alkole karşı olan katı tutumu ile de tanınır. Gökay, ünlü bir ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olduğu için, tıpkı Mazhar Osman gibi içkinin kişilik buhranlarına ve büyük toplumsal sancılara sebebiyet verdiğini, soyu bozduğunu savunuyordu. Yeşilay dergisi ve İçki Düşmanı Gazete gibi süreli yayınların da kurucuları arasındaydı. Uluslararası alkolizmle mücadele kongrelerine katılıyor, bu kongrelere bildiriler sunuyor, kongrelerde alınan kararları yerel yayınlar vasıtasıyla Türk halkıyla paylaşıyordu. 

    Gökay 1949’da Lütfi Kırdar’ın yerine İstanbul valiliği görevine getirildi. Vali olduktan sonra alkolizmle mücadelesini daha da etkin biçimde sürdürdü. İçki karşıtı tutumundan dolayı, “akşamcılar” 25’lik Yeni Rakı’ya onun adını verir oldu. Zira bu rakıların şişeleri de tıpkı Fahrettin Kerim gibi kısa boylu ve tıknazdı! 

    Dönemin başbakanı Adnan Menderes ve İstanbul’un en “renkli” valileri arasında gösterilen Fahrettin Kerim Gökay aynı karede… 

    Valiliği döneminde Ankara valiliği ile ortak tutum takınarak içki kullanımına tavır aldı. Hatta bu konuda tartışılan bazı kararlara da imza attı. İçki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişileri hastaneye sevk ederek iğne yoluyla kusturmak da bu tartışılan kararlarından biri olarak tarihe geçti. İstanbul halkı arasında “mini mini valimiz” diye anılan Gökay’ın, sarhoşları toplatarak şehirdışına bıraktırdığı şeklinde bir dedikodu yayıldı. Lakin buna ilişkin bir kanıt ortaya çıkmamıştır. Öte yandan gazetelerde Ankara Valiliği’nin böyle bir karar uyguladığına dair iddialar bulunmaktadır. 

    Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında, iğneyle mideleri temizlenen sarhoşlar haber olmuştu.

    Böyle ceza görülmedi! 

    Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında Fahrettin Kerim Gökay’ın içki içip etrafa rahatsızlık verenlere karşı başlattığı ilginç bir uygulamadan bahsedilmekte. Habere göre İstanbul’da, bir ilkyardım hastanesinde kurulan birime getirilen sarhoşlar, iğne vurulmak suretiyle kusturuluyor, yüzleri yıkandıktan sonra da serbest bırakılıyordu. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Feyyaz Tokar bu uygulamanın izini sürmüş ve İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Tekelioğlu ile hastanenin yolunu tutmuştu. Saat 22.00 sularında hastaneye gelen muhabir, Doktor Hilmi Evyapan’la görüşmüştü. Doktor, saatin sözkonusu uygulamaya şahit olmak için henüz erken olduğunu söylemişti. Zira muhabirin hastane ziyareti cumartesiye denk geldiği için, sarhoşların biraz daha geç bir saatte “düşmesi” bekleniyordu. 

    Sarhoşları yola getirmek için düzenlenen oda, o sırada 8 günden beri faal haldeydi. Odada Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı 6 doktor sıra ile nöbet tutmaktaydı. Uygulama başlamadan önce her gece en az 15-20 kişinin bu merkeze getirileceği hesaplanmış ancak korkulan olmamıştı. 8 gece zarfında topu topu 9 kişi getirilmişti. Bunlardan 6’sı sarhoşluğu had safhaya çıkmamış, ancak yoldan geçen kişilere laf atmış kimselerdi. Diğer üçü ise körkütük sarhoşlardı. Hafif sarhoş olanların mideleri foşer tüpleri vasıtası ile temizlenirken, sarhoşlukları daha aşırı olanlar apomorfin verilmek suretiyle kusturulmuşlardı. 

    Ankara’da beteri var 

    Feyyaz Tokar’ın ziyaret gecesi diğer günlere göre bereketli geçmiş, merkeze iki sarhoş getirilmişti. İlk getirilen sarhoş 25 yaşlarında Ahmet adında Rizeli bir gençti. Delikanlı, odaya getirilirken beraberindeki polislere “İstanbul’un işgalinden beri içerim, bir defa kusmadım. Bu iş zorla olur mu?” diye serzenişte bulunmuştu. Emniyet müdürü de gencin yaşına gönderme yaparak “Oğlum, annen galiba seni süt yerine rakı ile emzirmiş” demek suretiyle delikanlıyı dahi güldürmüştü. Yetkililer gence “Şimdi sana iğne yapılacak ve rahatlayacaksın” demiş, genç de mevcut durumdan memnun olduğunu ifade etmişti. 

    Fahrettin Kerim Gökay’ın “Yeşilaycılık” faaliyetleri sıklıkla karikatürlere konu oluyordu. 

    İğnenin tesiri kendini kısa sürede göstermiş ve genç kustuktan sonra yüzünü yıkayarak biraz olsun açılmıştı. Delikanlıya, kendini nasıl hissettiği sorulduğunda, gayet ilginç bir yanıt vermişti: “Vallahi pek iyi hissetmiyorum. 15 lira hesap ödemiştim. Cacığıyla, turşusuyla, kebabıyla esaslı bir sofra düzmüştüm. Hepsi gitti. Yazık oldu. Bir daha buraya gelmemenin yollarına bakmalı” demişti. Bu sözlerin ardından gencin odadan çıkarken Allah’a şükretmesi ise herkesin merakını uyandırmıştı. Sebebi sorulduğunda ise “Nasıl şükretmeyeyim? Ankara’da sarhoşları yakalayıp şehir dışına bırakıyorlarmış. Şimdi iğne yerine siz de beni Silivri’ye atsanız halim nice olurdu?” demişti. 

    Öte yandan sözkonusu işlem sonrası odayı saran alkol kokusunun da tesiriyle doktor ve diğer görevliler hava almak için dışarı çıkmışlardı. Ancak kısa bir süre sonra ikinci bir vaka daha geldi. Bu seferki adam gayet iriyarı idi. Yanındaki polislere direniyor ve onlara: “Ömrümde etime iğne değdirmedim. Yapmayın! Bırakın da bu işi iğnesiz, kendi bildiğim yöntemlerle ben yapayım!” dediyse de onları ikna edememişti. 

    Cumhuriyet gazetesi, İstanbul vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim’in başlattığı bu uygulamayla ilgili haberin hemen ertesinde, işin hukuki yanını masaya yatıran bir yazı dizisine başladı. Gazete, sarhoşluğun bir suç sayılıp sayılamayacağına ve yetkililerin mahkeme kararı olmaksızın sarhoş vatandaşlar hakkında bellerinden su alma, iğne yoluyla kusturma, hatta tımarhanede deliler arasında yatırma gibi uygulamalara başvurup başvuramayacağına dair merak edilen konuları işin uzmanlarına soruyordu. 

    Fikirlerine danışılan hukukçular, tıbbi müdahale adı altında insanları kusturmanın, onlara eza etmek anlamına geldiği konusunda hemfikirdiler. Fahrettin Kerim Gökay’ın gerekçe olarak “uluslararası bir anti alkolizm kongresinde sözkonusu işlemin uygulanabilir bir yöntem olarak kabul edildiği” şeklinde ortaya attığı gerekçe de hukukçular tarafından doğru bulunmadı. Hukuk Fakültesi hocalarına göre, bir insanın sarhoşluğu kendisini ilgilendiren bir problemdi. Alkol satışının serbest olduğu bir ülkede kimseye zararı dokunmadan, edebi ile içen insana zaten zorlayıcı bir muamele yapılamazdı. Ancak sarhoşluğu sebebiyle kişi, etrafa zarar veriyorsa, o zaman yapılması gereken mahkeme karşısına çıkartılmasıydı. 

    Fahrettin Kerim Gökay tarafından yayımlanan İçki Düşman Gazete’nin kapağı. 

    Söz Hukuk Fakültesi’nde 

    Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını da okuyucularıyla paylaşmıştı. İlk olarak Doçent Sahir Erman ile konunun hukuki yönü görüşülmüştü ki, onu sonraları diğer akademisyenler takip edecekti. Erman, Ankara ve İstanbul’da yapılan uygulamaları hukuksuz ve mesnetsiz olarak tanımlıyordu. Ankara Valiliği’nin, yakaladığı sarhoşları paralarını da alarak şehrin 40 kilometre uzağına bıraktırdığı ve böylece bu kişileri 8 saatlik cebri bir yürüyüşe zorladığı haberi basında yer almıştı. İstanbul zabıtası da sarhoşları iğne yoluyla kusturma yoluna gidiyordu. Her ikisi de hukuki açıdan kabul edilemez durumlardı. 

    Ceza hukukumuz sarhoşluğun yaptırımını belirlemişti. Kamuya zararı olmayan bir sarhoşa kimse dokunamazdı. Ancak sarhoş, nara atıp sağa sola sözlü sataşmada bulunduysa, 15 güne kadar hafif hapis cezası alırdı. Sarhoş, sözlü saldırısını tokat, yumruk şeklinde fiili saldırıya dökerse, o zaman cezası 2 ay hafif hapisti. Bu tür sarhoşluğu alışkanlık haline getirip benzer vakaları tekrarlarsa, 90 gün hafif hapis cezası alırdı. Şayet bu da para etmiyorsa, ancak mahkeme kararıyla iyileştiği tıbben sabit olana kadar bir hastanede gözetim altına alınırdı. Hakim kararı olmadıkça idareciler hiçbir keyfi uygulamayı devreye sokma hakkına sahip değillerdi. 

    Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını okuyucularıyla paylaşmıştı. 

    Gazete 17 Ekim 1952 tarihli nüshasında ise bu sefer Hukuk Fakültesi dekanı olan, tanınmış hukukçularımızdan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun görüşlerine başvurdu. Velidedeoğlu’nun cevabı da Sahir Erman ile aynı doğrultudaydı. Velidedeoğlu, ancak hayati tehlikeleri içeren durumlarda kusturma işleminin uygulanabileceğini, bunun dışında uygulanan bir yöntemin ise yasal olmadığını söylüyordu. Medeni Kanun’un 24. Maddesi’nin kendisine zorla bu tür muameleler yapılan vatandaşın uygulamayı yaptıran şahıs ya da kuruma karşı dava açmasına imkan verdiğini beyan ediyordu. Ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın bu tarz uygulamalar kişilik haklarına aykırıydı. 

    18 Ekim 1952’de gazete bu sefer İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Sulhi Dönmezer’i konuk ediyordu. Dönmezer’in de fikri aynı doğrultudaydı. Yalnız kendisi tedbir olarak, sarhoşların sebebiyet verdiği vakaların derhal çözüme bağlanabilmesi için gece mahkemeleri kurulmasını, polis mahkemeleri tesis edilmesini ve belki sarhoşlar kendine gelene kadar barınacakları istasyonlar kurulmasını teklif ediyordu. Anket, aynı üniversiteden Profesör Hüseyin Nail Kubalı ve İdare Hukuku asistanı İsmet Giritli’nin katılımıyla devam etmiş, lakin onlar da meslektaşlarından farklı görüş ileri sürmemişlerdi. 

    Kısacası, İstanbul’daki bu uygulamanın ne kadar etkin olduğunu bilemesek de, muhtemelen sözkonusu haber dizisinden sonra bu uygulama sonlandırılmış olmalıdır. Yine de yaşananları İstanbul’un renkli tarihine katkı mahiyetinde, ilginç bir anekdot olarak kaydedelim.