2. Murad’ın eşi Mara Hatun, 1436’da görkemli bir çeyizle Edirne Sarayı’na gönderildi. 2. Mehmed’in (Fatih) tahta geçmesinden sonra, kendisinin isteğiyle Sırbistan’a dönen Mara Hatun, sonrasında hem “üvey oğlu” Fatih’ten hem de sonraki dönemde 2. Bayezid’den büyük saygı görecektir. Sıradışı ve dindar bir soylu kadının benzersiz hikayesi.
Osmanlı padişahları ilk zamanlar hem Anadolu beylerinin kızlarıyla hem Hıristiyan hükümdarların kızlarıyla evleniyorlardı. Zaman içinde çocuk sahibi olmak için cariyeler tercih edilmeye başlanacaktır. Sırp despotu Durac Brankoviç’in kızı olan Mara Brankoviç bir Osmanlı padişahının evlendiği son soylu Hıristiyan prenses olarak da bilinir.
Mara Hatun’un bağış yaptığı Aynoroz’daki İveron Manastırı’nın 20. yüzyıl başında çekilmiş fotoğrafı.
Mara Brankoviç, Osmanlı kroniklerinde Mara Hatun olarak geçer. Muhtemelen 1417-1420 arasında doğan Mara Hatun’un annesi Irene, Bizans hanedanına mensuptu. Bundan dolayı Mara Hatun’un Sırpça ve Rumca bildiği kabul ediliyor. 2. Murad’la evliliği sonrasında meramını anlatacak kadar Türkçe bildiği de varsayılabilir. Ailesi dindarlığı ile tanınırdı; Mara da öyleydi. Büyük amcası Nikola, Aynoroz manastırlarında keşiş olmuştu. Mara Hatun hakkında bildiklerimiz 2. Murad’la olan evliliğinden sonra artar.
O dönemde Osmanlıların Sırbistan topraklarına olan saldırılarının önünü almak için 1428’de Mara Hatun’un Sultan’la evlenmesi gündeme geldi. Ancak bu tarihte Mara 8-10 yaşlarında olduğundan nikah akdinin ilerleyen yıllara bırakılmasına karar verildi. Mara Hatun 1436’da görkemli bir çeyizle Edirne Sarayı’na gönderildi. Çeyizin içinde Sırp despotu Durac Brankoviç’in padişaha hediye ettiği topraklar da bulunuyordu. Mara, Edirne’ye iki kardeşi ile beraber geldi. Bunlardan Stefan nikah sonrasında Edirne’de rehin olarak bırakıldı (Osmanlılar kendilerine tabi beylik ya da devletlerden sıklıkla bu şekilde rehin alırlardı).
2. Murad, Mara Hatun’dan önce Candaroğulları Beyliği’nden Halime Hatun ile evlenmişti. Nikahtan bir süre sonra padişah, Mara Hatun’u Bursa Sarayı’na gönderdi. Bu şekilde hareket etmesinde, muhtemelen nikahlı iki eşinin arasında bir gerilim çıkmasına engel olma düşüncesi vardı. Mara Hatun sonradan sağlam bir yakınlık kuracağı Şehzade Mehmed’le de ilk defa bu yıllarda tanıştı.
Mara Hatun’un 2. Murad üzerinde baskın bir nüfuzunun olmadığı anlaşılıyor. Sultan 1438’de Macaristan’la yakınlaşan Sırbistan’a savaş açmış ve Sırp topraklarını ele geçirmişti. Mara Hatun 1441’de kardeşleri Stefan ve Grgur, Tokat Kalesi’ne hapsedildiklerinde onları kurtarmayı başaramadı. Üstelik bir süre sonra kardeşlerinin gözüne mil çekildi. Tüm bu yaşananlardan dolayı Mara Hatun’un kocasına “büyük bir muhabbet” beslediğini düşünmek zor. 2. Murad’ın ise 1446’da oğlu Alâaddin’in ölümünden sonra Manisa Sarayı’nda inzivaya çekildiğinde Mara Hatun’un yanında olup olmadığına dair bir kayıt bulunmamakta. Mara’nın sultandan çocuğu olup olmadığına dair de bir bilgimiz yok. Kuvvetle muhtemel kendisi din de değiştirmemişti (Anadolu Selçuklu ve Osmanlı tarihinde hükümdarla evlendikten sonra inancını muhafaza eden başka gayrimüslim kadınlar da vardı).
Mara Hatun’un Şehzade Mehmed ile iyi bir diyalog kurduğu ve onun tarafından saygı gördüğü biliniyor. Bazı kaynaklarda Mehmed’in rakibi olan ağabeyi Şehzade Alâaddin’in esrarengiz bir şekilde öldürülmesinde Mara Hatun’un da parmağı olduğu bilgisi yer alır. Bu iddiaya göre Mara hem Mehmed’in desteğini kazanmış hem de gözlerine mil çekilen kardeşlerinin intikamını almıştı.
2. Murad’ın 1451’de ölmesiyle Mara Hatun’un hayatında başka bir dönem başladı. 2. Mehmed (Fatih) tahta geçti; bu sırada Mara’nın babası Osmanlı sarayına elçi göndererek hem genç hükümdarı tebrik etmiş hem de kızının Sırbistan’a gönderilmesini rica etmişti. 2. Mehmed bu isteği kırmayarak Mara Hatun’u babasının yanına uğurlamıştır.
Bugün Esphigmenou Manastırı’nda bulunan 1429 tarihli bir belgedeki Brankoviç ailesinin portresinden Mara Hatun detayı.
Mara Hatun üzerine son derece kıymetli bir makale kaleme alan Prof. Dr. Kemal Beydilli, onun dul kaldığında henüz 33 yaşında olduğunu belirtir. Doğal olarak kendisine talipler çıktı. Bunların en kayda değeri son Bizans imparatoru 11. Konstantin Paleologos’tu. Son Bizans imparatoruna Gürcistan ve Trabzon Rum krallıklarından gelin adayları da bulunmuş olmasına rağmen, Mara imparatorun gözünde cazip bir adaydı. İmparatorun etrafındaki bazı isimler bu evlilik projesine baştan karşı çıktı. Gerekçe olarak da Mara’nın ailesinin Bizans imparatorunun soyluluk derecesine yakın olmamasını, Mara’nın ilk kocasının Müslüman bir hükümdar olmasını ve yaşının doğurganlık açısından geçkince olmasını gösterdiler. Ancak Mara kendisine yapılan evlilik tekliflerinden hiçbirini zaten kabul etmeyecekti.
Mara’nın babası Durac Brankoviç 1456’da ölünce Sırbistan’da içsavaş patlak verdi. Bu süreçte bazı kaynaklarda, Mara’nın 1457-1459 arasında kendini güvende hissettiği Fatih’in yanına gelerek bir süre İstanbul’da kaldığı bilgisi yer alır. 1459’da veziriazam Mahmut Paşa Sırbistan’ın fethini tamamlayınca, Mara Hatun padişah tarafından Serez civarında kendisine tahsis edilen mülklere gelerek burada yaşamaya başladı.
Bundan sonra Mara kendisini daha ziyade dinî işlere verdi. İdaresi altında hatırı sayılır bir servet bulunuyordu. Bu serveti özellikle Aynoroz’da bulunan Aya Pavlu ve Hilander manastırlarını desteklemek için kullandı. Ölümünden sonra geride kalan servetinin bu iki manastır arasında paylaştırılmasını vasiyet etti. Mara Hatun 1470’te kadınların girmesinin yasak olduğu Aynoroz Yarımadası’na gelmiş, destek olduğu Aya Pavlu manastırını ziyaret edebilmiş ve burada büyük saygı görmüştür. Bu onur tarihte birkaç kadına verilmiş olup bunlardan biri de Mara Hatun’dur. Mara, Sırp manastırları dışında İveron ve Vatopedi manastırlarına da çeşitli bağışlarda bulunmuştu.
Mara Hatun, Osmanlı belgelerinde saygın ifadelerle taltif edilir. Fatih bir fermanda, ondan “Hıristiyanların soylu kadınlarından anam Despina Hatun” diye bahseder. 2. Bayezid ise üvey babaannesi Mara Hatun’u şu ifadelerle niteler: “Hıristiyan kavminin iftiharı Dayem Mara Hatun Sultan” Mara Hatun bunun dışında Batı’da kaleme alınan yazışmalarda “Herrin Kaiserin” ve “Domina Omperatrix” olarak sıfatlandırılıyordu.
Mara Hatun’un üvey oğlu Şehzade Mehmed (Fatih) ile iyi bir diyalog kurduğu biliniyor. Bellini’nin 1480 tarihli Fatih Sultan Mehmed çizimi, The National Gallery
Osmanlı sultanları gözündeki saygınlığını, siyasi ve diplomatik ilişkiler için de kullandı. 1466’daki patriklik seçiminde bizzat İstanbul’a gelen Mara Hatun, Fatih’le görüşerek Filibe metropoliti Dionosius’un patrik seçilmesini talep etti. Fatih, üvey annesinden gelen bu talebi kırmayarak Filibe metropolitinin patrik seçilmesini istedi. Mara’nın Fatih için zaman zaman Batılı devletler aleyhine casusluk yaptığı da bir diğer iddiadır.
Yine zaman zaman İtalyan şehir devletleri için padişah nezdinde devreye girdiği ve onlar adına ricacı olduğu da kaynaklarda geçer. Mara Hatun’un Ragusa Cumhuriyeti’nde kendisi ve ailesi adına bir hesabı olduğu, manastırlara buradan maddi yardımda bulunduğu biliniyor. Gelirlerinin önemli bir kısmını Bayezid’in kendisine tahsis ettiği bölgeler oluşturuyordu. Mara Hatun 14 Eylül 1487’de, 2. Bayezid’in iktidarı zamanında Teselya bölgesindeki Defne’de hayata gözlerini yumdu.
Kemal Beydilli, mezarının Drama yakınlarında Kosinitza Manastırı’nda olduğunu yazar.
Erken Ortaçağ’da düzenlenen Haçlı Seferleri, yaklaşık 300 yıl boyunca Katolik inancının siyaseti ve güç ilişkilerini yönettiği uzun döneme damgasını vurdu. 1212’de hem Fransa’da hem Almanya’da ortaya çıkan ve “yarılan denizlerden” geçerek Kudüs’ü kurtarmaya heves eden çocuklar, gerek limanlarda gerek sonrasında köleliğe, ölüme yollanacaklardı.
Haçlı Seferleri (1095-1291) tabiri, genel olarak Katolik Avrupa’nın Hz. İsa’nın yaşadığı ve mezarının bulunduğu Kudüs ile etrafındaki kutsal yerleri almak amacıyla bölgeye yaptığı askerî harekatlar için kullanılır. Esasen kavram bundan çok daha fazlasını içerir. Yine 12. yüzyılda Baltık kıyılarında yaşayan pagan topluluklara karşı da bir dizi Haçlı seferi düzenlenmiş; bu süreçte bölge halkı zorla vaftiz edilerek Hıristiyanlaştırılmıştır.
Fransa’nın güneyindeki Katharlar veya Albililer üzerine düzenlenen seferler de Haçlı seferi olarak kabul edilir. Katharlar Hıristiyan olmakla birlikte Katolik inancının onaylamadığı bazı prensipleri kabul ettikleri için sapkın olarak görülmüşlerdir. Bu inançlar arasında ruh göçü (reankarnasyon), maddenin ve buna bağlı olarak dünyanın “kötü” olduğuna dair duyulan inanç, düalist yani ikili Tanrı anlayışı, ekmek-şarap ayininin reddi gibi unsurlar görülür. Sonuç olarak barışçıl bir yapıya sahip onbinlerce Kathar, Papalığın emriyle kılıçtan geçirilmiş pek çoğu da engizisyon mahkemelerinde türlü işkencelere maruz kalmıştır.
3 yüzyıla yakın bir zaman dilimini kapsayan Haçlı Seferleri tarihi içinde 1212’de gerçekleşen “Çocukların Haçlı Seferi” bir diğer ilginç safhayı teşkil eder. Bu hadise, 1204’teki 4. Haçlı Seferi’yle 1217’de başlayan 5. Haçlı Seferi arasında bir devreye denk gelir.
Fransız ressam Gustave Doré’nin çizdiği gravürde kutsal topraklara gitmek için yola dökülen çocuklar.
1198-1216 arasında Katolik dünyasının lideri Papa 3. Innocentius, 1187’deki Hıttin Savaşı sonrasında Eyyûbîlerin eline geçen Kudüs’ü geri almak amacıyla bir sefer çağrısında bulundu. Ancak 1204’te eylem safhasına geçebilen bu sefer, Venedik Dukası Enrico Dandolo idaresinde Kostantiniyye’e, yani Doğu Roma İmparatorluğu’na yönlendirilerek amacından saptırıldı. Latin kuvvetlerinin bu işgal ve yağması 1261’e kadar devam edecekti (#tarih, Aralık 2014).
Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki kırılma noktalarından birini teşkil eden bu harekat sonrasında Papa, yeniden bir Haçlı Ordusu toplanması konusunda faaliyete geçti. Ancak bu girişim çeşitli nedenlerle gerçekleşemedi. Önce Güney Fransa’da “sapkın” kabul edilen Hıristiyan cemaatler üzerine bir dizi sefer düzenlendi; sonrasındaysa İspanya’daki Müslümanlar hedef alındı.
1212’de Fransa’nın Saint- Denis bölgesinde, Etienne adında bir çoban çocuk ortaya çıktı ve Hz. İsa’nın kendisine Fransa Kralı Philippe Auguste’e teslim edilmek üzere bir mektup verdiğini iddia etti. O sıralarda bölgede bulunan kral ise, çocuğa “köyüne dönmesi”ni söyleyecekti (Etienne’in hikayesinden yaklaşık 200 sene sonra yine onun gibi bir çoban olan ve Hz. İsa’dan mesaj aldığını söyleyen Jeanne d’Arc ortaya çıkacaktır).
Etienne kralın tavsiyesine uymaz. Fransa’yı dolaşarak taraftar toplamaya girişir. Söylemine göre Tanrı, günaha batmış yetişkinler yerine kendisi gibi günahsız ve temiz imanlı çocuklara Kudüs’ü bahşedecekti. Hattâ Marsilya limanına ulaştıkları takdirde deniz, tıpkı Hz. Musa’ya olduğu gibi ikiye ayrılacak ve çocuklar gemilere gereksinim duymadan kutsal toprakların yolunu tutacaklardı.
Çocukların Haçlı Seferi’ni sempatik göstermek amacıyla yapılan bir dönem illüstrasyonu.
Üstün bir hitabet kabiliyetine sahip olan Etienne, geçtiği yerlerde pek çok çocuğun kendisine katılmasını sağladı. Çocuklardan bazıları aileleri tarafından sefere katılmaları için teşvik edilirken, bazı çocuklar gizlice bu çağrıya iştirak ettiler. Ayrıca sefere asiller sınıfına mensup bazı ailelerin çocukları, genç kızlar, genç papazlar ve bazı yaşlı hacılar da katılmaya karar vermişlerdi.
İlk Haçlı Seferi’nin meşhur vaizi Pierre l’Ermite’i kendine örnek alan Etienne, aynı zamanda mavi zemin üzerinde 3 zambağın yer aldığı bir de flama edinmişti. Çocukların hemen hepsi yayaydı; yalnız bazı asilzadelerin atları vardı. Etienne de Tanrı’nın mesajını taşıdığı için, üzerinde bir güneşliğin de yer aldığı bir arabanın üzerinde seyahat ediyordu. Çocuklar Tours ve Lyon kentleri üzerinden Fransa’nın güneydoğusunda bulunan Marsilya kentine ulaşmayı hedeflediler. Ancak yaz mevsiminde çıktıkları bu yolculuk onlara çok pahalıya mâlolacaktı. Her ne kadar geçtikleri yerlerde büyük bir coşku ile karşılanmış olsalar da, aşırı sıcaklardan ürünlerin kavrulması nedeniyle yeterli miktarda yiyecek bulunamayacak ve çocuklardan birçoğu yolda hayatını kaybedecekti.
Kendilerine vaadedilenin aksine deniz onlar için yarılmayacak, kutsal topraklara ulaşmak gayesiyle gemilere binen çocukların bir kısmı boğularak can verecekti.
Tüm olumsuzluklara rağmen kafilenin bir bölümü Marsilya’ya varmayı başardı. Marsilyalılar çocukları gayet sıcak karşıladı. Ancak “küçük hacılar” şehre vardıklarında büyük bir hayalkırıklığına uğradılar. Zira Etienne’in vaadettiği gibi deniz önlerinde açılmamıştı. Kimi çocuklar bunun üzerine yurtlarına dönmek üzere tekrar meşakkatli bir yolculuğu göze aldı. Kimileriyse sonuna kadar Etienne’i takibe karar verdi. İşte tam bu aşamada kaynaklar Marsilya’da iki tacirin devreye girdiğini yazıyor.
Haçlı Seferi’ne katılan askerlerin tasvirinin yer aldığı Kudüs haritası. The Oxford Illustrated History of the Crusades.
Demir Hugue ve Domuz Guillaume adındaki iki tacir, Etienne ve yanındaki çocukları sırf Tanrı’nın rızası için (!) kutsal topraklara götürmeyi vaadetti. Etienne bu teklifi Tanrı’nın lütfu olarak görüp sevinçle kabul etti. Sonrasında 7 tekneden oluşan ve çocukları taşıyan filo yola çıktı. Ancak bu çocuklardan 18 yıl boyunca bir daha haber alınamayacaktı. 1230’da Doğu’dan gelen bir papaz, çocukların akıbeti hakkında çevresindekilere önemli bilgiler verdi. Anlattığına göre çocukların bindikleri gemiler Sardunya adası yakınlarında bir fırtınaya yakalanmış ve gemilerden ikisi batmıştı. Etienne de bu batan gemilerden birindeydi. Geri kalan 5 tekne ise iki düzenbaz tacir tarafından Cezayir sahiline götürülmüş ve çocuklar buradaki köle tacirlerine satılmıştı.
Çocuklardan bazıları kölelerin daha fazla para ettiği Mısır’a götürülürken bir kısmı da Bağdat’a gönderilerek burada satılmıştı. “Talihli” olanlar sadece Mısır’a gidenlerdi; zira bunlar Eyyûbî sultanı Melik Adil’in oğlu olan ve Mısır’ı onun adına idare eden Melik Kâmil tarafından satın alınarak katip, öğretmen ve tercüman olarak istihdam edilmişlerdi. Çocukların bir kısmının da Eyyûbî Ordusu’nda Memlûk askeri olarak hizmet ettiği tahmin ediliyor. Eğer böyleyse ve Memlûkların Haçlılara karşı en ölümcül darbeyi indiren askerî gruplardan biri olduğu düşünüldüğünde; Kudüs’ü Haçlı dünyasına kazandıracak çocuklar, ilerleyen yıllarda Haçlı kuvvetlerini Filistin sahilinden söküp atacak bir askerî birimin parçası hâline gelmişlerdi.
Çocuk Haçlılar çılgınlığı sadece Fransa ile sınırlı kalmadı. Almanya’da yaşayan ve Etienne’in faaliyetlerinden haberdar olan Nikolaus adında bir çocuk da, Köln kentinden yola çıkarak kısa sürede kalabalık bir çocuk topluluğunu etrafına toplamayı başardı. Nikolaus, Etienne’den etkilenmişti; ancak kutsal toprakları zor kullanarak değil, Tanrı’nın bir mucizesi neticesinde kan dökmeden, dinsizleri yola getirmek suretiyle elde etmeyi amaçlıyorlardı. Nikolaus’un hedefi İtalya sahilleriydi. O da kendini takip eden çocuklara İtalya limanlarına yani Cenova, Amalfi ya da Pisa’ya ulaştıkları takdirde denizin önlerinde açılacağını müjdelemişti. Alman çocukların yaş ortalaması Fransızlardan biraz daha yüksekti.
Çocuk Haçlı Seferleri’ni dramatik biçimde tasvir eden bu ahşap gravür 16.yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor. The Metropolitan Museum of Art.
Kafilede bazı asilzadelerin yanında serseriler ve fahişeler de vardı. Muhtemelen bunlar, geçtikleri yerlerdeki yöre halkının çocuklara verecekleri hediyelerden nasiplenmek isteyen insanlardı. Çocuklar iki kafile hâlinde yola çıktı. Nikolaus’un liderliğindeki ilk grup Temmuz-Ağustos aylarında Alpleri aşarak İsviçre üzerinden Cenova’ya indi. Ancak Cenova’ya geldiklerinde, önlerindeki denizin yarılmamasından dolayı büyük bir hayalkırıklığı yaşadılar. Bir kısmı yolculuğu burada sonlandırdı ve Cenovalılara sığınarak bu kente yerleşti. Geri kalanlar ise önce Pisa’ya yöneldiler; denizin burada da açılmaması üzerine kimileri limanda bekleyen gemilere binerek Filistin’in yolunu tuttu.
Gazeteci ve ressam Johann Sporschil, çocuk Haçlıları 1843 tarihli Geschichte der Kreuzzüge (Haçlı Seferleri Tarihi) isimli kitabında betimlemişti.
Tahmin edileceği üzere bu çocuklardan da bir daha haber alınamadı. Geri kalanlar ise Nikoalus’un öncülüğünde Roma’nın yolunu tuttular. Papa 3. Innocentius çocukların bu özverisini takdir etmekle birlikte seferi sonlandırmalarını ve evlerine dönmelerini, Haçlı yeminlerini büyüdüklerinde yerine getirmelerini bildirdi. Kafilede bulunanların büyük kısmının Katolik dünyasının ruhani liderinin sözünü tuttuğu biliniyor, ancak Nikolaus’un akıbeti meçhul; babası ise, çocukları böylesi bir maceraya kurban giden öfkeli halk tarafından yetkililere şikayet edilmiş ve halkın infialinden çekinen yetkililerce yargılanan talihsiz adam, darağacında can vermişti.
Nikolaus’tan sonra harekete geçen ikinci grubun da akıbeti farklı olmamış, ancak onlar İtalya’nın batı değil de doğuda bulunan Ancona ve Brindisi limanlarına ulaşmıştı. Haritada “Çizme’nin topuğu diye tanımlayabileceğimiz Brindisi limanı bu grubun son durağı olmuş, çocuklardan bazıları buradan gemilere binerek meçhule doğru yelken açarken bazıları da bütün zorlukları göze alarak evlerinin yolunu tutmuştu.
1212 yılı Avrupa’da bir histeri fırtınasına sebep olduktan sonra geçip gitti. Sefere katılan çocukların akıbeti ise tarihe bir muamma olarak geçti. Erken Ortaçağ’da yaşanan bu trajik hadiseler ise, ilerleyen yıllardan günümüze Avrupa kamuoyunda ve akademik çevrelerde en çok irdelenen, araştırılan, tartışılan konulardan biri oldu.
Paskalya kelimesi, İbranicedeki “Pesah”tan geliyor. Bu bayram (bu sene 31 Mart), çok daha eskiden beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Pesah, zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendisini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecekti.
İstanbul, tarihsel süreçte kozmopolit bir şehir olagelmiştir. Şehir bünyesinde 1960’lara kadar kalabalık bir Rum nüfus yaşıyordu. Hâl-i hazırda Rum Ortodoks nüfus birkaç bine kadar inmiş olsa da, 50 bine yakın Gregoryen Ermeni cemaati mensubu İstanbul’da yaşamaktadır. Bir dönem İstanbul’un kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındırması İstanbul’daki günlük hayata, gelenek-görenek ve bayram kutlamalarına da yansıyordu. Hıristiyan dünyasının en önemli bayramı olan Paskalya, 20. yüzyıl ortalarına kadar şehirde coşkuyla kutlanıyordu.
İstanbul’daki Ortodoks Rum cemaati içinde Paskalya öncesinde 40 günlük bir perhiz süreci yaşanır, bundan önce ise Şubat ayı içinde karnavallar düzenlenirdi. Müslüman Türkler bu karnaval sürecine “Apukurya”, Rumlar ise “Apekriya” derlerdi. Bu etkinlik halk arasında “Baklahorani” olarak da bilinirdi. Apukurya eğlenceleri 3 hafta sürer ve her hafta farklı türde yiyecek tüketilirdi. İlk hafta bol et ve sebze, ikinci hafta her türlü yemek ve son haftada istiridye ve diğer deniz ürünleri yenirdi. Eğlencenin son günü Pazartesi’ye denk getirilir, ertesi gün 40 günlük büyük perhize başlanırdı.
20.yüzyılın ortalarına kadar coşkuyla kutlanan Paskalya, bugün İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda.
Paskalya, kelime anlamı olarak İbranicedeki “Pesah” kelimesinden türetilmiştir. İbraniler’in bu isimde bir bayramları vardır. Pesah bayramı kaynaklarda “Fısıh” olarak da geçer. İhtimal ki bu bayram, eski zamanlardan beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Yahudi inancında Pesah, Yahudiler’in Hz. Musa önderliğinde Mısır’ı terkedişlerini yadetmek için kutlanır. Bu süreçte Yahudiler, yolda ekmeklerini mayalayamadıkları için “Hamursuz” adı verilen ekmekler yaparlar. Hz. İsa ve çevresindeki ilk Hıristiyanlar, Yahudi cemaatinin bir parçası olduklarından Pesah’ı kutluyorlardı. Ancak Pesah zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecektir. Hıristiyan dünyasında Paskalya olarak kutlanılan bu bayramın kökünde Yahudi inancındaki Pesah’ın olduğu kabul ediliyor. Öte yandan İngilizcede Paskalya yerine kullanılan “Easter” kelimesinin Anglo-Saksonlar’la ilgili olduğu sanılıyor. Bu terimin Aydınlık ve Bahar Tanrıçası Estre’den geldiği kabul ediliyor.
Paskalya’yı tebrik kartpostallarında, sepet içinde sunulan yumurtalar ana tema.
Paskalya, Roma İmparatorluğu 313 yılındaki Milano Fermanı ile Hıristiyanlık inancını serbest bırakana kadar bu inancın yegane bayramı idi. İmparator Büyük Konstantin (272-337), Paskalya gününe tesadüf eden Pazar gününü resmî tatil ilan ederken, 1. Valentinianus (321-375) mahkumlar için genel af çıkarma yoluna gitmiştir. Paskalya evvela Doğu kiliselerinde kutlanmaya başlanmış ve muhtemelen 2. yüzyıldan itibaren de Batı kilisesine geçmiştir. Günümüzde dinî bayramlarda, Doğu kilisesi farklı bir takvimi temel aldığından Doğu ve Batı kiliseleri farklı tarihlerde Paskalya’yı kutlar.
Paskalya bir nevi kefaret bayramı olarak da kutlanır. Akraba ziyaretleri sıklaştırılır. İbadete daha çok önem verilir. İlk yıllarda sadece bir öğün yemek yenen iki-üç günlük oruç devresi sözkonusuyken, sonrasında bu süre uzatılmış ve yemek yememek yerine et ve balık gibi bazı yiyeceklerin tüketilmemesi yoluna gidilmiştir.
Paskalya gününe özgü çörek. Kilise’deki törenden sonra evde ya da kırsal alanda bu çörekler yenir, Tanrı’nın verdiği nimetlere şükredilirdi.
40 günlük büyük oruç gününün son haftası özel günleri içinde barındırır. Rumlar bu hafta içinde birbirlerini “Kali Anastasi” diyerek selamlar. İnanışa göre Hz. İsa, bir Pazar günü Kudüs’e girmiş ve Kudüs halkı tarafından palmiye dalları ile ve büyük sevinçle karşılamıştır. Ancak bu giriş, aynı zamanda Hz. İsa’nın çarmıhta acılı bir ölüme gidişinin de başlangıcını sembolize eder. Paskalya’dan önceki Pazar günü, bundan dolayı kutsal bir gün olarak kabul edilir; İncil’den Hz. İsa’nın Kudüs’e girişini anlatan kısımlar okunur. Bir sonraki Perşembe günü de kutsal kabul edilir. Zira Hz. İsa Perşembe günü çarmıha gerilmeden önce havarileri ile son akşam yemeğini yemiş, bu yemek sırasında sofrada bulunan ekmeği “İşte bu benim etimdir”, şarabı da “İşte bu benim kanımdır” diyerek havarilere uzatmış, onlarla adeta vedalaşmıştır. Hz. İsa bu yemekten sonra yakalanmış, ertesi gün çarmıha gerilmiş ve inanışa göre 3 gün sonra da dirilmiştir. Paskalya’dan önceki Cuma günü ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği gün olduğu için kutsaldır. O gün, Hz. İsa’nın çektiği ızdırap hatırlanır. “Büyük Cumartesi” ise Paskalya’nın arifesidir. Paskalya günü icra edilen Pazar ayini ile Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın tekrar dirilişini kutlamış olurlar. Kilisedeki törenden sonra evde ya da kırsal alanda Paskalya gününe özgü çörekler yenir, etler pişirilir ve Tanrı’nın vermiş olduğu nimetlere şükredilir.
Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır.
Paskalya’nın Rum cemaati açısından önemini Yani Vlastos anılarında şu ifadelerle anlatır: “Paskalya! Küçük-büyük herkesin sevdiği ve kutladığı en büyük dinî bayramımız. Paskalya küçüklerin sevinmesi için bir vesileydi. En fakir aileler bile Paskalya’da çocuklarına yeni elbise ve ayakkabı alırlardı. Bundan başka Paskalya gecesi kilisedeki hereket de bu bayramı adeta iple çekmemizin nedenlerinden biri idi”.
Paskalya zamanı Rumlar’ın kalabalık olarak yaşadıkları bazı semtlerin belli yerlerinde çalgılı eğlenceler tertip edilirdi. Bu eğlencelere zaman zaman Müslümanlar da katılırdı. Haris Spataris, çocukluk ve gençlik devirlerini anlattığı anılarında şu ifadelere yer verir: “Türk polislere ‘polis efendi’ derdik. Fener meydanında karakolun önünde yapılan bir Paskalya panayırındaki olay beni çok etkilemişti. Meydanın bir köşesinde, Pontuslu Rumlar kemençecinin etrafında horon tepip eğleniyorlardı. Halk da etraflarında toplanıp onları alkışlıyordu. Seyredenler arasından aniden bir polis zabiti belirdi ve ona yer vermek için çekilmeme meydan vermeden, kılıcıyla fesini atıp, dans edenlerin arasına girip, Pontus kemençesinin temposunda horon çekmeye başladı. Çocuk kafam bu olaya çok şaşırmıştı. Bir Türk’ün, ki bütün polisler Türk’tü, Paskalya’da Rumlar’la birlikte eğlenmesini anlayamıyordum.”
Paskalya, Ermeni cemaati içinde ise “Surp Zadik” ya da kısaca “Zadik” olarak anılır. Ermeni toplumunda Surp Zadik, ilkbahar ekinoksundan yani 21 Mart’tan sonraki ilk dolunayı takip eden Pazar günü kutlanır. Arife gününde toplanan aile bireyleri, pilaki, topik, midye dolma gibi mezelerin de yer aldığı, elden geldiğince mükellef biçimde hazırlanan sofranın etrafında toplaşır. Yine bu dönemde Zadik çöreği adıyla özel bir çöreğin pişirildiği de bilinir. Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır. Yumurtaların boyanmasında ceviz kabuğu, kuru vişne suyu ya da soğan kabuğu gibi doğal malzemeler kullanılır. Yumurtanın dış kabuğu sembolik olarak gökyüzünü, zarı havayı, akı denizleri, sarısı ise yeryüzünü simgeler. Rum cemaatinde olduğu gibi, Ermeni cemaatinde de akrabaların yanısıra mezarlıklar da ziyaret edilir.
Paskalya artık İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda. Şehirdeki gayrimüslim cemaatlerin giderek küçülmesi, gelenekleri de silikleştiriyor.
İstanbul’un bir dönem en ünlü piyango bayileri, fizikî yapıları nedeniyle “özel” olan insanlardı. Bahçekapı’daki meşhur Nimet Abla bir yana, Uzun Ömer ve Cüce Simon bu popüler kişilerdendi. 1960’ta 40 yaşında vefat eden Uzun Ömer’in cenazesi de, zorluklarla kaldırılabilmişti. Acılarla ve acımasızlıklarla dolu hayatlar…
Yakın dönem İstanbul’unun sembol simaları vardı. Bunlar arasında ilk akla gelenler Pazarola Hasan Bey, Cüce Simon ve Uzun Ömer’di. Bunlardan son ikisi aynı zamanda Millî Piyango bayiliği yapmaktaydı. Halk, fizikî yapıları hayli farklı olan bu kişilerden alınan biletlerin uğurlu olduğuna inanırdı. Bundan dolayı da tıpkı Bahçekapı’da satış yapan Nimet Abla gibi bu kişiler de iyi bilet satarlardı. Bunun dışında ünlü sahne sanatçılarımızdan Naşit Özcan da bir ara Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu civarında piyango bayiliği yapmıştı. Bir başka duayen isim Hazım Körmükçü de Beyoğlu’nda bu işe soyunanlardı. Piyango bayiliği yapan diğer bir sahne sanatçımız Mürüvvet Sim idi. Saray sineması içinde Mürüvvet Abla adıyla bir gişesi vardı. İhtimal ki bayisine bu ismi vermesinde Nimet Abla’nın yakaladığı popülariteden istifade etme kaygısı da vardı.
Ülkemizde piyango geleneğinin kökleri Osmanlı Devleti dönemine kadar gider. Eski zamanlarda piyango denilince akla ilk gelen Donanma ve Tayyare Piyangoları idi. Bunun evveliyatında da Rumeli şimendiferi tahvilatı piyangosu ve 1897 Osmanlı-Yunan harbi sırasında şehit düşen ya da yaralanan askerlerin çocukları için düzenlenen piyango uygulamaları bilinmektedir (İlk piyangolar hakkında detaylı bilgi için bkz. Çapanoğlu, 9)
Cumhuriyet döneminin namlı piyangocuları ise daha ziyade Bahçekapı, Galata ve Beyoğlu’nda toplanmışlardı. Bahçekapı’nın halen en meşhur gişesi Nimet Abla’dır. Nimet Abla bu gişeyi eşi İsmail Bey ile birlikte işletirdi. Onun elinden çekilen piyangonun uğurlu olduğuna inanılırdı. Bu sayede epey bir para kazanan ve hacca da giden Nimet Abla, elde ettiği gelirin bir kısmıyla Mecidiyeköy yakınlarındaki Esentepe mevkiinde bir cami yaptırmıştı. Sonraki yıllarda basın, zaman zaman piyango biletinden kazanılan parayla yaptırılan camide namaz kılmanın caiz olup olmadığını tartışacaktı.
1950’nin yılbaşına ait Millî Piyango çeyrek bileti.
Soyadı Özden olan Nimet Abla, bazı kaynaklarda Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğeni olarak gösterilir. Piyango işine girmeden önce eşi İsmail Bey’in bir tütün dükkanı bulunuyordu. Burada tayyare piyangosu da satılırdı. Nimet Hanım eşine destek olmak için burada çalışmaya başlamıştı. 1938’de bugün de aynı yerde bulunan küçük dükkan satın alındı. Nimet Abla burayı o kadar sahiplendi ki zamanla kulübenin üst katında yaşamaya kadar götürdü işi. Nimet Abla’yı diğer rakiplerinden farklı kılan yanı ise, reklam yapma konusundaki becerisiydi. Piyango satışını artırmak için zamanın en ünlü şekerleme markalarından Lion’a 250 gramlık şekerlemeler sipariş ettirdiği gibi, bazen ikramiyeleri kendi eliyle öder, büyük ikramiye kazanan bileti bu sayede camekanda sergilerdi. Bazen de biletleri efemera tutkunlarının sakladığı kendi resminin olduğu zarflara koyarak satardı. Zaman zaman gittiği gazinolarda garsonlara bolca bahşiş dağıtarak magazin basınının gündemine girmeyi de bilirdi. Nimet Abla’nın bir başka ilginç yanı da yatırım konusundaki becerisiydi. Kazandığı paralarla Büyükdere’de yalı, pek çok yerde apartman, Bebek’te büyük bir arazi satın almıştı. Nimet Abla 1978’de çocuksuz öldü; gişesi bir süre eşi tarafından işletildi; onun ölümü sonrasında ise Nimet Özden’in yeğenlerine geçti.
Nimet Abla’nın komşusu ise Tek Kollu Cemal idi ve halk onun da çektiği biletin uğurlu olduğuna inanırdı. O da eşiyle birlikte satış yapardı. Nimet Abla’nın eşi İsmail Bey, Tek Kollu Cemal’in en büyük rakipleri olduğunu ancak zaman içinde onu da gölgede bıraktıklarından bahseder. Tek kollu olması ise savaş gazisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenden dolayı halk onu sempatik bulur ve gişesini uğurlu sayardı.
Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki piyango gişesinde.
Ayrıca seyyar bayilik yapan meşhur piyangocular da mevcuttu ki, bunların başında Saray’dan çıkma olduğu söylenen Cüce Simon gelmekteydi. Ölümü sebebiyle Hayat dergisinde kaleme alınan bir yazıda kısa da olsa Simon’un biyografisine yer verilmiştir. Buradan anladığımıza göre Simon’un aslında Saray’la uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerçek adı Simon Sevsay olup 1892 doğumludur. Babası Markar’ı 1901, annesi Mariça’yı ise 1942’de kaybetmiştir. Çeşitli Ermeni okullarında okur. İzmit’te idadi eğitimi görürken okuldan ayrılır. Sonrasında İstanbul’a gelir. Boyunun kısalığı kendisine çeşitli iş kapıları açar. Bayezit’te Güllü Agop Tiyatrosu’nda Naşit Özcan’ın sahneye koyduğu Leblebici Horhor oyununda ve birkaç filmde de rol alır. Sonrasında piyango bayiliğine soyunur. Ağzında sigarası, kolalı gömleği ve şık kravatıyla dolaşır; ceketinin cebine her daim bir karanfil takar.
Biletlerini daha çok Degüstasyon ve Çiçek Pasajı’nda satan Cüce Simon, hem nafakasını çıkarır hem de demlenirdi. 1966’da kalp yetmezliğinden dolayı hayata gözlerini yumar. Yine Hayat dergisine göre, İstanbul’un sembol kişilerinden olan Simon’un asıl ölüm sebebi “kalp kırıklığı”dır. Simon bir süre önce yakın dostu Uzun Ömer’i kaybetmiştir. Dergi, Simon’un Uzun Ömer’le çeşitli çapkınlıklar yaptığından dem vurur. Ancak Uzun Ömer mutaassıp kişiliği ile tanınan bir isimdir. Cüce Simon ayrıca, kız arkadaşı Hropsime (Hrispime olmalı) Dedeoğlu’ndan ayrılmıştır ve mutsuzdur.
Uzun Ömer’in gişesi ise Galata Köprüsü’nün altında, Karaköy’e yakın bir noktada Cenyo Birahanesi’nin omuz başında bulunuyordu. Uzun Ömer’in asıl adı Ömer Özkan idi. Kendisi ile 1947’de röportaj yapan Sait Faik, o sıralarda Beşiktaş’ta oturduğunu belirtir. Ancak cenazesi Üsküdar’daki evinden alındığına göre sonradan Üsküdar’a taşındığını söylemek mümkündür. Bilecik’in Abbaslı köyünde 1920’de doğan Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, ancak 23 yaşına geldiğinde doktorların demesine göre uzaması durmuştu. Ancak boyu 2 metre 25 santimetre olmuştu. Ağırlığı da 170 kilo civarındaydı. Boyunun uzamasının nedeni ise hipofiz bezinin aşırı derecede çalışmasıydı. Sözkonusu durum ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermişti. Vücuduna göre küçük kalan kalbinin yanısıra, yürümekte de zorluk çekiyor, ancak bir baston yardımıyla yürüyebiliyordu.
Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, vefatından önce 2 metre 25 santimetre olmuştu. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.
Bunun dışında giyim-kuşam konusunda da sıkıntılar yaşamaktaydı. Mesela bir elbise için 8 metre kumaş alıyor ve bir ayakkabıya da 150 lira gibi 1940’larda astronomik sayılacak bir ücret ödemek zorunda kalıyordu. Dış görünümü başka sıkıntılara da sebebiyet veriyordu. Uzun Ömer’in en büyük şikayeti, köprü altına gelen bazı vatandaşların uzun uzadıya kendisini seyretmesiydi.
Uzun Ömer’in ninesi ise, onun boyunun bu denli uzamasını normal karşılamaktaydı. Zira Ömer’in görmediği dedesi de anlatılanlara göre kendisi gibiydi. Hatta nenesi bir keresinde tarladan eve geldiğinde dedesinin iki bakraç suyu kana kana içtiğini söylemişti. Gelgelelim Ömer’in babası 1.65-68 cm civarındaydı. Biri erkek, öteki kız olan kardeşlerinde de anormal bir durum bulunmuyordu.
Fizikî görünümünden dolayı gençlik yıllarında bir müddet Anadolu’yu vilayet vilayet dolaşarak halka teşhir edilmiş ve geçimini bir süre bu şekilde temin etmeyi denemişti. Ancak kendi ifadesine göre asıl kazananlar onu dolaştıran kişiler olmuştu (Benzeri bir mağduriyeti neredeyse 150 yıllık bir ömür süren Zaro Ağa’nın da yaşadığı biliniyor). Uzun Ömer bu girişimin sonrasında Numune Hastanesi’nde tedavi görmek üzere ağabeyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada Millî Piyango bayiliğine başlamıştı. Evvela ağabeyi ile birlikte Karaköy’de Ziraat Bankası’nın karşısına bir bayi açmış, sonrasında dükkanın bulunduğu binanın yıkılması neticesinde bilet bayiini Galata Köprüsü’nün altına taşımıştı.
Uzun Ömer sadece İstanbul’da değil memleketin genelinde de tanınan bir simaydı. Trabzon’dan İstanbul’a vaizlik eğitimi için gelen Ali Kemal Saran, kaleme aldığı anılarında ondan bahsetmeden duramaz. Saran’ın İstanbul’da en çok merak ettiği şeylerin başında bir masal devi olarak kafasında tahayyül ettiği Uzun Ömer’i kanlı canlı hâliyle görmek gelir. Bu amaçla Galata Köprüsü’nün yolunu tutan Saran, köprünün altında ve Karaköy ucuna yakın bir noktada Uzun Ömer’i bulur. Ancak Uzun Ömer’in heybetinden ona sokulmaya ve yanaşmaya cesaret edemez. Saran’ın anlatımına göre Uzun Ömer, “göbek hizasına kadar gelen yüksek bir bankonun arkasında, çok uzun ve kalın parmaklı elleriyle yerinden kalkmadan istenen biletleri müşterilerine veriyordu.” Alamet-i farikası ise uzun ve kocaman ayakkabılarıydı.
Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki gişesinde çalışırken bir defa da talihsiz şekilde yaralanmıştı. Cumhuriyet gazetesinin 12 Kasım 1955 tarihli haberine göre, Halim adındaki bir subay Galata Köprüsü altındaki bir meşrubat dükkanı önünde tabancasını kurcalarken silah kazara ateş almış, namludan çıkan kurşun kontrplak bölmeyi geçerek gişede oturmakta olan Uzun Ömer’in böğrüne isabet etmişti. Derhal Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan Uzun Ömer’e müdahale edilmiş ve kurşun çıkarılmıştı.
Bir subayın tabancasından kazara çıkan kurşun Uzun Ömer’e isabet etmiş, bu talihsiz olay sonrası mevcut sağlık sorunları iyice artmıştı.
Yaşadığı sağlık sorunları Uzun Ömer’in sonunu da hazırlayacaktı maalesef. İstanbul halkının sevdiği bu sempatik dev, 4 Şubat 1960’da kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Uzun süredir astım hastalığından muzdaripti, aynı zamanda ciğerlerinden de rahatsızdı. Hatta bu rahatsızlık sebebiyle sağ ve sol yanına yatamıyordu. Vefatından önce boyu 2 metre 25 santime ulaşmıştı. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.
40 yaşında ölen Uzun Ömer, aynı zamanda dindarlığıyla da tanınıyordu. Hastalığının ve fizikî durumunun da etkisiyle hiç evlenmemişti. Ölümünden sonra piyango bayii ağabeyi ve diğer ortakları tarafından işletilmeye devam edildi; uzunluğu 50 santime yaklaşan ayakkabıları da onun hatırasına Galata Köprüsü’nün altındaki dükkanının camekanına asılarak sergilenmiştir. 1970’lerde dükkanın kapanması neticesinde ayakkabılar da kayıplara karışmıştır.
Seyyar bayilik yapan piyangocu Cüce Simon boyunun kısalığıyla ilgi çekmekteydi. Uzun Ömer’le yakın dostlardı. 1966’da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu.
Yaşarken her şeyi özel olan Uzun Ömer’in, tabiidir ki tabutu da özel olarak imal edilecekti. Tabutu hazırlayan marangoz, 4 metre boyunda 10 tahta kullanacağını ve tabutun diğerlerinin iki kat büyüklüğünde olacağını söylemişti. Sorunlar bununla da sınırlı kalmıyordu. Aynı şekilde kendisi için normalden çok daha büyük bir mezar kazılacak ve cenazesi araca sığmayacağı için de tabut bir ip vasıtasıyla bağlanacaktı. Nitekim cenazesi tek musalla taşına sığmadığı için tabut iki musalla taşının arasına konuldu ve cenaze namazı bu şekilde kılındı. Uzun Ömer’in cenazesinin yıkanması da mesele olmuş, kefeni için de 12 metrelik bez harcanmıştı. Vefatından 2 gün sonra kalkan cenazesi sırasında doğal olarak kimi sorunlar yaşandı. Cenaze binbir zahmetle evinden dışarı çıkarılabilmişti. Normalde 4 kollu olması gereken tabut, 6 kollu olarak yapılmıştı. Yaklaşık 50 kilogram olduğu söylenen tabut, Uzun Ömer’in ağırlığı ile 200 kiloyu bulmuş ve her kol toplam üç kişinin elvermesiyle taşınabilmişti. Vasiyeti üzerine cenaze Üsküdar iskelesine indirildi; buradan Eyüp’e geçirilerek Bahariye yolu üzerindeki mezarlığa defnedildi. Uzun Ömer’in cenazesinde, Üsküdar’dan ve başka semtlerden pek çok seveni hazır bulunmuştu.
20. yüzyıl başlarında İstanbul’daki seçkin okulda öğrenciler için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. “Kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayaklarınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, bağırmayınız, budalaca gülmeyiniz” gibi maddeleri olan kitapçık, öğrencilerin karnelerine de “Tavr-u Hareket” hanesiyle girmişti.
1863’de kurulan Robert Kolej ve 1871’de temelleri atılan Amerikan Kız Koleji 1971’e gelindiğinde birleşerek bugünkü Robert Kolej’i oluşturdu. 20. yüzyıl başlarında dönemin pek çok saygın okulunda olduğu gibi Robert Kolej’de de âdâb-ı muâşerete riayet edilirdi. 1903-1932 arasında Kolej’in müdürlüğünü yapan Caleb Gates zamanında okulda en önem verilen konulardan biri öğrencilerin tutum ve davranışlarıydı. Hatta Gates, 1. Dünya Savaşı yıllarında “güzel tavırlar” temalı bir konferans da vermişti. Öğrencilerin karnelerine bu konuyla ilgili “Tavr-u Hareket” adıyla bir not hanesi açılmıştı.
Kolej, düzenlediği balolar, resepsiyonlar, konserler ve piknikleri bu davranış kurallarının öğrenilmesi açısından bir fırsat olarak görüyordu. Birisiyle tanışıldığında, bir hanıma refakat edildiğinde, bir konser ortamında nasıl bir tavır takınılması gerektiğinin egzersizleri yapılıyordu. Yine bu anlamda 1935’te Robert Kolej öğrencileri için bir görgü kitapçığı hazırlanmıştı. Bu kitapçıkta “yapınız” ve “yapmayınız” sütunları bulunuyordu. Yapınız sütununun altında yer alan bazı ibareler şunlardı: Sınıfa girdiğinizde muallim orada ise selamlayınız, yürürken daima sağı takip ediniz, sofrada yemek yemediğiniz zaman ellerinizi dizlerinizin üzerinde tutunuz, hoşunuza giden şeylere gülünüz, umumi alanlarda tek bir yer işgal ediniz, polis, vatman, biletçi gibi halkın hizmetine çalışan insanlara terbiyeli davranınız. Yapılmaması istenen bazı şeylerse şunlardı: Tahtaları lüzumsuz yere kirletmeyiniz, kolunuzun üzerine yatmayınız ve ayaklarınızı upuzun uzatmayınız, işsiz güçsüz dolaşmayınız, bağırmayınız ve şarkı söylemeyiniz, ağzınızda lokma varken konuşmayınız, budalaca gülmeyiniz.
Eğitim sofrada da sürüyordu 1960’lara kadar altı ya da sekiz kişilik masalarda oturan Amerikan Kız Koleji öğrencilerinin masalarına bir kısmı Beyaz Rus olan garsonlar servis yapıyor. Yemekhane bugün Robert Kolej öğretmenlerinin dinlenme odası olarak kullanılıyor.
Kolej’de adab-ı muaşeret kurallarına dikkat edilen yerlerden biri de yemekhaneydi. Öğrencilerin yemek seçmeleri hoş karşılanmaz, önlerine konan yemeği bitirmeleri beklenirdi. Mina Urgan anılarında Kolej’e başladığı yıllarda yemek seçme huyu olduğundan bahseder. Hatta ilk günlerde yemeklere katılmakla birlikte kendisine servis yapılırken “Yemeyeceğim” dediğini, buna karşılık ilgili öğretmenden “Nasıl istersen” diye karşılık aldığını ve aç kaldığını, zaman içinde bu huyundan vazgeçtiğini belirtir.
Yemekhane konusunda okulun 1945 mezunlarında Nermidil Erner Binark’ın anılarından yemekhanedeki ilginç masalardan birinin okul idarecilerinden Miss Summers’ın 10 kişilik masası olduğunu görüyoruz. Ciddiyeti ile tanınan Miss Summers’la aynı masada oturmak çoğu zaman öğrencilerde bir gerginliğe neden oluyordu. Bir keresinde Şirin Devrim bu masada derslerle ilgili bir soru sormuş ve “Benim bir ofisim var” şeklinde bir cevapla karşılaşmıştı. Böylelikle Bayan Summers, resmî işlerle masa adabı arasındaki ayrımı öğrencilerine kazandırmaya çalışıyordu.
• Muharebe meydanında değilsin, sofradasın. Çatalını, biçağını süngü gibi havada tutma. O kadar sıkı yapışmaya da lüzum yok. (Ev-İş, 1937)
• Dans etmeyi bilmiyorsanız, yerinizde oturunuz. Fakat dans ediyorsanız daima aynı kavalye ile tekrarlamayınız. (Ev-İş, Sayı: 31)
• Bir erkek kaldırımda karşılaştığı bir kadını aşağı indirerek duvar tarafını kendisine bırakamaz. (Ev-İş, Sayı: 22)
• Kalabalık ve işlek bir caddenin kaldırımında durarak saatlerce yarenlik eden kaygusuzlar, yanlarından gelip geçenlerin yüzlerinden olsun saygısızlıklarının derecesini anlamazlar mı? (Ev-İş, Sayı: 22)
• Bir kapıdan geçerken bayan önde yürür, ancak lokantaya veya tiyatroya girerken, kalabalıkta, karanlıkta, trenden veya tramvaydan inerken erkek önden giderek yolu açar. Merdivenleri yukarıya çıkarken erkek önde, inerken bayan önde yürür. (Dr. Gottfried Anreas, Görgü, 1941)
• Bir mecliste bulunan ve kendisi rahat bir koltuğa gömülü olduğu halde, bir kadını ayakta bırakan veya bir iskemle üzerine oturmağa mahkûm eden bir adam terbiyeli değildir. (NTV Tarih, Mayıs 2009)
• Bir kadına takdim edildiğiniz zaman, bir pazarlığı bitirmek istiyen açıkgöz esnaf gibi derhal elinizi uzatmayınız. Bekleyiniz ki, kadın ilk önce elini uzatmakla sizi tanımak için müsaade ettiğini ve bundan memnun olduğunu göstersin. (Yedigün, 1938)
• Dansta kadın belinden tutulmaz, kucaklanmaz, çok sıkılmaz, kendine çekilmez, saç saça, baş başa, yüz yüze, yanak yanağa gelinmez. Çarliston, tango gibi açık ve gayri ahlaki mahiyette olan danslara aile kadınlarını kaldırmağa teşebbüs, saygısızlık, terbiyesizlik olur. (Derviş Okçabol, Muaşeret Âdabı, 1940)
• Ata biner gibi bacaklarını açarak oturmak, bir hoppalık, ayak ayak üstüne attıktan sonra tabanını dikmek, çirkin bir azamet ve çolpalıktır. (Yedigün, Sayı: 275)
• Kendinden yaşlıyı hele bir kadını iskemlede bırakıp koltuğa kurulan genç, misafir dahi olsa medenî terbiyesinin eksikliğini derhal göstermiş olur. (Yedigün, Sayı: 275)
• Ev içinde, ceketsiz gezme! Askılar kadınları sinirlendirir. Hem sen yalnız, başkaları için mi süslenirsin? Karına hiç hürmetin yok mu? (Ev-İş, 1937)
• Aralarında bariz boy farkı olanların veya pek şişmanların birbirinin koluna girmemeleri daha muvafık olur. Bir eğlenceden dönen kalabalık bir kafilenin kolkola verip yolu kapaması ise münasebetsizliktir. (Gottfried Andreas, Görgü, 1943)
• Şapka sağ el ile tutulup selam verilen zatın önem ve mevkiine göre alçak veya yüksek kaldırılır. Görüşüleceği zaman sağ elden sol ele alınır. Sağ el ile el sıkılır. (Cahid Sahir, 1925)
• Yolda veya herhangi bir mahalde birkaç arkadaş giderlerken karşıdan gelen diğer bir zat bu arkadaşların birini tanıyıp selam verecek olursa, mukabilen bütün arkadaşlar selamına mukabeleye mecburdurlar, yani şapkalarını çıkarırlar. (Cahid Sahir, 1925)
Kusursuz bir insan olduğunuza emin misiniz?
1940’ta Ev-İş dergisinde yayımlanan bu “küçük imtihan soruları”, adab-ı muaşeret kurallarına ne kadar uyduğunuzu, kusursuz bir insan olup olmadığınızı ölçüyor: “Cevaplar eğer ‘evet’ ise durum çok fena. Bu küçük imtihan ile kusursuz bir insan olup olmadığınızı anlayabilirsiniz. Suallere cevap verin ve neticeden kimseyi haberdar etmeyin.
• Azası olmadığınız bir kulübün rozetini takar mısınız?
• Tramvayda bilet almamak için çocuğunuzun yaşını küçültür müsünüz?
• Lisan bilmediğiniz halde arada yabancı dille konuşur musunuz?
(Ev-İş dergisi, Son Kanun (Ocak), 1940, Sayı: 34)
“Kocanız centelmen midir?”
Yıl 1938. Ev-İş dergisinde yayımlanan “Kocanız Bir Centelmen midir?” başlıklı yazıda centilmen bir kocanın nasıl olması gerektiği konu ediliyor. “Küçük bir imtihanla” kocanızın centilmen olup olmadığını öğrenebilirsiniz!.. Eğer sorulara yanıtınız “Evet” ise derginin yorumu şöyle: “Daha hâlâ beraber mi yaşıyorsunuz. Vah zavallı?”…
Kocanızın yalnız iyi bir ev erkeği olabilmesi için onun sosyal varlığındaki üstünlüğünü de nazarıdikkate almak lâzımdır. Erkeğinizin karıkoca âdabına vâkıf, kibar bir adam olup olmadığını bu küçük imtihanla deneyiniz.
• Kahve, çay veya çorbayı höpürdeterek mi içer?
• Evde çorapsız dolaşmak âdeti var mıdır?
• Sokakta sizin sağınızda mı gider?
• Mendiliniz yere düştüğü zaman aldırmamazlık eder mi?
• Evden çıkarken kendi önden çıkar kapıyı size mi çektirir?
• Bir sosyete adamının hergün traş olması lâzımgeldiğini bildiği halde haftada bir gün mü traş olur?
• Eteğiniz kısa veya elbiseniz sıkı diye giyiminize karışır mı?
• Evde pijama ile misafire çıkar veya kapıdan pijama ile alışveriş yapar mı?
• Yanında tabla dururken sigara külünü yere silker mi?
• Eve haber vermeden yemeğe vakitsiz misafir getirir mi?
(Ev-İş dergisi, Sonteşrin (Kasım) 1938, Sayı: 20)
Nişanlınızı iyi seçiniz
1938’de Ev-İş dergisinde “Nişanlınızı İyi Seçiniz” başlığı ile yayımlanan bir yazı var. İlerde “iyi bir koca adayı” olabilecek nişanlı erkeği seçerken, genç bir kızın nelere dikkat edeceği anlatılmakta.
FENA
Nişanlınızla evde yalnızsınız. Pencereden annenizle kardeşinizin avdet ettiklerini görüyorsunuz. Nişanlınızın somurtkan yüzü bu vakitsiz avdetlerine memnun olmadığını göstermiyor mu?
İYİ
Sizi ziyarete geldiği gün hiç kimseyi unutmayan nişanlınız, kardeşinize daima şeker getirir. Anneniz onun için… “Sahiden çok iyi bir genç” diyor. Nazik, iyi ve hakikatli bir genç.
FENA
Belki size bir limonata yerine bir bira içmenizi tavsiye edecektir. Fakat unutmayınız ki ertesi gün ona söylediğiniz budalaca lâfl arı düşündükçe yüzünüzün kızarmak ihtimali vardır.
(Ev-İş dergisi, Şubat 1938, Sayı: 11)
Halk düşmanları
Adab-ı muaşeret kurallarına yer veren Ev-İş dergisi kantarın topuzunu biraz kaçırmış gibi: “Günlük hayatımızı zehirleyen, durup dururken sinirlendiren, hakiki halk düşmanları. Onlar düşmanlıklarını ekseriyetle bilmeden istemeden yaparlar. Onların bütün suçları terbiye ve görgü noksanlarıdır. İşte soylarının çabuk kurumasını istediğimiz bu tiplerden birkaçını takdim ediyoruz.”
GAZETE ORTAKLARI
Sanırsınız ki hiç gazeteye verecek paraları yoktur. Kitap mı okuyorsunuz, gazete mi aldınız? Hemen ortak kesilirler. Omzunuzdan eğilip baktıklarını hisseder, nefeslerini yüzünüzde duyarsınız. Sinirden insanı çatlatmak derecesine getirirler.
SUAL HASTALARI
Ne bitmez tükenmez öğrenme hırsları vardır. Kimbilir, ne sorar, ne isterler?.. Biletçinin yüzüne bakarsanız, sorulanların saçmalığını kestirebilirsiniz. Saatlerce gişe önünde durmaktan yılmaz, ve sonunda size ya tireni veya vapuru kaçırtırlar.
HUSUSITRAMVAY
Tramvaya öyle kurulurlar ki, babalarının kanepesine çöktüler sanırsınız. İki kişilik yer kaplamakta ve herkesi ayakta bırakmakta beis görmezler. Kazara yanlarına oturmak isterseniz, ters ters bakar, pis pis mırıldanırlar, terbiyesizliklerinin hududu yoktur.
1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.
Ülkemizde cumhuriyetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takınılan tutumlara ve eğitmenlerin ekonomik refah seviyesine de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaşlarının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak reformları desteklemesi ve bu ilkeleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile mümkündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” sözü de bu durumu teyid eder niteliktedir.
Özellikle 1925-1929 arasında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmenlik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir hadise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mekteplerindendir. Okulun kökleri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıkarılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğretmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğretmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikleri bir eğitim yuvasına dönüşür.
1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.
Daha önce Numune-i Terakki, 1913’te İstanbul Sultanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İttihatçıların ayrı bir önem verdikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesseseye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tanzimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstanbul Sultanisi odur. Haliyle İttihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline gelir. Gerek son Osmanlı döneminde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalarda faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına taşınır. Sözkonusu yapı, Osmanlı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kullanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göstergesidir. Okul 1964’de gündüzlü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lisesi statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.
Okulun Türkçe öğretmenleri arasında önemli gazeteciler vardır. Vakit gazetesi sahibi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonradan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadrodadır. Fransızca derslerine giren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.
1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…
Sandalyede çuvaldız
1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrencinin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi dersine girer. Sandalyeye oturmak için cübbesini düzeltirken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzaladıktan sonra öğrencilere döner ve “Ben bu muameleye layık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e iletir ve istifasını verir.
Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu toplar. Öğrencilerle bir dizi görüşme yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini görmediklerini ve hiçbir şey bilmediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğretmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümünü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında karara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilikle zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edinmeden ve kendisini savunmadan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda olduğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı olduğunun ve bu sınıfta istikbalin pek çok parlak namzet bireyinin çıkabileceğinin altını çizer.
Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktığımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı olduğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasında yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politikacılarından İhsan Sabri Çağlayangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efendi” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öürenci, Demokrat Parti’nin kurucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hukukçusu Saffet Nezihi Bölükbaşı’dır. Bunlar dışında sözkonusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).
Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.
Yaşanan gelişmeler sonrasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi olduğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazetelerini dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!
Olayın basına yansımasıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin aksine, onların en sert biçimde cezalandırılması yönündedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” olduğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir örneğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımladıkları bu haberle ilgili İstanbul Lisesi’nden beş-altı öğrencinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sınıf inzibatına riayetkâr olmayan bu efendilerin müracaatının doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadığını” dile getirir.
Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettiklerini de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleştirenlerin kendileri olmadığını, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.
Hadiselerin bu denli büyümesi üzerine Maarif Vekaleti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye karar verir. Tüm bunlar yaşanırken basında da gelişmeler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesilesi ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikkati çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda daha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş olmaya ya da elbise değiştirmeye kalktıklarını yazar.
Ancak zamanla matbuattaki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarlarından Necmettin Sadak atacaktır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğrencilere en büyük cezadır. Dahası eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerinde terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğitimin temel amaçlarına aykırıdır. Zira eğitim, topluma faydalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştirme eylemidir. Halbuki bu öğrencilerin eğitim hayatı sonlandırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza verilirken bu hususlar da gözönüne alınmalıdır.
İstanbul Lisesi’nin öğrencileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tartışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsamlı bir soruşturma açmaya karar verir. Bu arada sözkonusu sınıftan seçilen iki öğrenci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene kadar öğrencilerin derslere girmesi men edilmiştir. Dahası bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler soruşturma süresince Darülaceze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendilerini almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlamasına yol açar.
Genel olarak basında bir yumuşama havasının esmeye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha makul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu konuşma, yeniden rüzgarın öğrenciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlanmasının en önemli ilke olduğunu” altını çizerek belirtmiştir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çıkmaz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.
Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
İstanbul Erkek Lisesi binası.
En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiyle bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça muallimine karşı yapılan bu hareketin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmekteydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her zamankinden daha fazla idi. Yaşanan Cihan Harbi ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat kalarak iş göremez bir hale gelmesine sebebiyet vermişti.
Müfettiş kararı 16 Kasım’da tebliğ olunur. Buna göre sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenciler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrencilerin önemli bir kısmını oluşturan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne geçerek eğitim hayatlarına burada devam ederler.
Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan kişinin başka bir sınıftan olduğunun anlaşıldığını dile getirir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davranışı da cumhuriyet inkılaplarının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir muamelenin doğmasına sebebiyet vermişti” diyerek durumu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait isyanı patlak vermiş, Musul meselesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.
1925’te yaşanan bu olaylar siyasi ortamın da etkisiyle Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine sebebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tarihinde kendilerinden sözettirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizliklerinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensuplarının gurur duydukları bir lakap olacaktır.
Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.
“Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetlerindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.
Arabî muallimleri Tahir Efendi’ye karşı yaptıkları münasebetsizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsatta bulunmuşlardır.
Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadığını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söylemişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.
Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormaktadırlar.
Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meşhut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir muallime karşı yapılan bu terbiyesizlik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.
Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde toplayarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.
Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behemehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı kanaat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.
Fakat tebligat yapılırken cezanın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mektebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.
Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesellüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuklarını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.
Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.
Onuncu sınıfın aynı şubesinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmamalarıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.
Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masumları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.
Mektep idaresi talebe hakkında bu ağır cezanın tatbik edilmesinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- vermeye mecbur olmuştur.
Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istikbali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anlaşılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek halledeceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.
Hadiseden pek ziyade müteessir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.
Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk
Aralarında 214 yıl fark olan iki önemli dönem, Anadolu’daki siyasi iktidarların aile-kan bağına verdikleri önemi gösterir. Gerek 2. Kılıçarslan gerekse Yıldırım Bayezid sonrası devirde hanedan mensupları arasındaki acımasız mücadeleler, yenilen tarafların itibarsızlaşmasına veya sürülmesine yolaçmış; ancak yenik düşenlerin canına-malına kastedenler de en ağır şekilde cezalandırılmıştı.
Anadolu Selçuklu döneminde 2. Kılıçarslan hakimiyetindeki ülkede 1188’den itibaren yaşanan karışıklıklar; Osmanlı döneminde Yıldırım Bayezid devrinde Ankara Savaşı (1402) yenilgisi sonrası yaşananlar ve Fetret Devri’yle kimi benzerlikler gösterir.
Genel itibarıyla Fetret Devri, iyi-kötü tarih eğitimi almış herkesin az-çok malumudur. Yıldırım Bayezid’in 1402’de Ankara Savaşı’nda Timur karşısında yenilgiye uğraması ve ardından gelen intiharı sonrasında, Osmanlı ülkesi Süleyman, İsa, Musa ve Mehmed isimlerindeki 4 şehzade arasında bir içsavaşa sahne olmuş; sonraları bu mücadeleye Timur tarafından savaş sonrasında esir edilen Şehzade Mustafa da katılmıştı. Bu mücadele sırasında, Bayezid’in en büyük oğlu Süleyman Çelebi kardeşi Musa Çelebi’den kaçarken köylüler tarafından öldürülmüş ve Musa Çelebi bu duruma çok sert tepki göstermişti. Benzeri bir hadise bundan yaklaşık 200 yıl kadar önce Türkiye Selçukluları’nda meydana gelmiş ve o zaman da Rükneddin Süleymanşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e saldıran köylülere benzeri bir tutum takınmıştı. Şimdi kronolojik olarak evvela Selçuklu dönemindeki gelişmeye ve akabinde de Osmanlı Devleti’ndeki benzeri duruma bakalım.
Türkiye Selçukluları’nın 7. hükümdarı olan 2. Rükneddin Süleymanşah, büyük dedesi ve bu devletin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleymanşah’la aynı adı taşır. Sultan 2. Kılıçarslan’ın 11 oğlundan biridir. Bazı kaynaklara göre en büyük, bazı kaynaklara göreyse ikinci oğludur. Sultan 2. Kılıçarslan da bazı açılardan Yıldırım Bayezid’e benzer. Onun zamanında Türkiye Selçukluları, Anadolu’daki siyasi üstünlüğü açık biçimde ele geçirmiş; Ortadoğu’nun en önemli askerî güçlerinden biri haline gelmişti.
Kılıçarslan, sınırlarını Fırat’a kadar genişletir. Devrin İslâm dünyasının en kudretli hükümdarları olarak kabul gören Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyûbi ile rekabetten çekinmez, hatta iki hükümdarla savaşın eşiğinden döner. 1176’da Bizans hükümdarı Manuel Komnenos’a karşı kazandığı Miryokefalon Savaşı, Anadolu’daki Türk egemenliğinin geleceğini şekillendiren en önemli mücadelelerden biri olarak kabul edilir. Bu savaşı kazanması, Doğu Roma ya da yaygın adıyla Bizans imparatorlarının Batı Hıristiyan dünyasındaki prestijine de büyük zarar verir. O vakte kadar Kutsal Roma-Germen hükümdarları ile “imparator” unvanının kullanımı konusunda rekabet halinde olan Bizans hükümdarları bu olay sonrasında arka plana düşer.
Çelebi Mehmet (solda) ve Yıldırım Bayezid’in (sağda) portreleri.
Gelgelelim 1184’e gelindiğinde Sultan 2. Kılıçarslan, tarihçilerin bugün de anlamakta çok zorlandığı bir işe imza atarak topraklarını 11 oğlu arasında taksim etme yoluna gitmiştir. Buna göre kendisi “ulu sultan” olarak Konya’da hüküm sürecekti. Çocuklarından Kutbeddin Melikşah Sivas ve Aksaray’ı, Rükneddin Süleymanşah Tokat’ı, Muhiddin Mesud Ankara’yı, Nureddin Sultanşah Kayseri’yi, Mugiseddin Tuğrulşah Elbistan’ı, Muizeddin Kayzerşah Malatya’yı, Gıyaseddin Keyhüsrev Uluborlu’yu, Nasreddin Berkyarukşah Niksar’ı, Arslanşah Niğde’yi, Sencerşah Ereğli’yi ve Nizameddin Argunşah Amasya’yı babaları adına idare etmekle vazifelendirildi.
İhtiyar sultan bu paylaşımı belki de çocuklarının birbirine düşmemesi için yapmıştı ama sonuç tam tersi yönde oldu. Özellikle en büyük oğlu Kutbeddin Melikşah, rüchaniyet hakkının da kendisinde olduğu düşüncesiyle babasına karşı saldırgan bir tutum takındı. 1188’de babasıyla çatışmaktan dahi çekinmedi. Bazı kaynaklarda oğlunun bu asi tavırlarına çok kızan tecrübeli sultanın onunla işbirliği yapan 4.000 kadar Türkmen’i kılıçtan geçirdiği yazılıdır. Gelgelelim rüzgar, “ulu sultan” için kısa bir süre sonra tersine esmeye başlayacaktır. Kendisine destek veren Türkmen gruplarıyla tekrar babasının üzerine yürüyen Melikşah, bu defa Konya’yı ele geçirerek babası 2. Kılıçarslan’ı kontrol altına almayı başarır. Kendisini zorla veliaht ilan ettirmekle kalmayıp yaşlı babasını da yanına alarak kardeşleri üzerine sefere çıkar.
Evvela Malatya hakimi kardeşi Kayserşah’ın elinden bu şehri alır. Malatya’yı kaybeden Kayserşah, Selahaddin Eyyûbi’nin yanına sığınacaktır. Kayserşah’ı gayet iyi karşılayan Selahaddin, onu geleceğin Eyyûbi sultanı olan kardeşi Melik Adil’in bir kızıyla evlendirir. Bu evlilik, Kayserşah açısından akıllıca bir hamledir. Zira Melik Adil’in 17 oğlundan bazıları, Anadolu coğrafyasında belli yerlerin idarecisi konumunda idiler. Nitekim Kayserşah, Eyyûbilerden aldığı destekle bir süre sonra Malatya’yı geri alır.
Anadolu’nun tapusunu aldı Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Bizans imparatoru 1. Manuil arasındaki Miryokefalon Muharebesi, Anadolu’nun tapusunun alındığı savaş olarak da biliniyor. Rus ressam Alexander M. Samsonov’un tablosu, Harbiye Askerî Müze’de.
Bunun üzerine Kutbeddin Melikşah, bu defa da Kayseri hakimi olan kardeşi Sultanşah’ın üzerine yürür. Bu sefere de babasını götürerek, meşru veliaht olduğu mesajı vermek ister. Lakin 2. Kılıçarslan, Kayseri kuşatması sırasında bir yolunu bularak diğer oğlu Sultanşah’a sığınır. Bu defa da Sultanşah babasını kendi çıkarları için kullanmaya kalkar. Derbeder sultan bu defa da Kayseri’den ayrılarak diğer oğullarını dolaşmaya başlar. En sonunda Uluborlu hakimi olan oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’de karar kılar. Onu kendi rızasıyla veliaht ilan eder. Bu durumun da etkisiyle Gıyaseddin Keyhüsrev, 1192’de babasının ölümünden sonra Selçuklu tahtına uzanacaktır.
Gelgelelim bu durum, Keyhüsrev’in sultanlığının diğer melikler nezdinde kabul gördüğü anlamına gelmez. Nitekim kardeşler evvela büyük ağabeyleri Kutbeddin Melikşah’ın, onun ölümünden sonra da Rükneddin Süleymanşah’ın etrafında ona karşı birleşirler. 1196’da kardeşinin üzerine yürüyen Süleymanşah, onu Konya’da kuşatır. Konya halkı uzun süre muhasaraya dayanırsa da en sonunda şehri şartlı teslim etmeye karar verir. Buna göre Süleymanşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e dokunmayacak, onun yanına muhafız katarak güvenli bir yere ulaşmasını temin edecek, sonrasında şehir kapıları kendisine açılacaktır.
Yenik 1. Gıyaseddin Keyhüsrev, Akşehir yoluyla İstanbul’a gitmeye karar verir. Süleymanşah da sözünü tutar. Hatta kardeşinin hareketi sırasında, Konya’da kalan iki küçük yeğeni İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubat’ı da babalarının ardından yollar. Kaynaklarda anlatıldığına göre Süleymanşah yeğenlerini yanına çağırtmış, her birini bir dizine oturtmuş ve onlara babalarına katılıp katılmama konusunda özgür olduklarını ancak kendi yanında kalırlarsa kendilerine her türlü imkanı sağlayacağını ve çok mutlu olacağını söylemiştir. Melikler, atabeyleri Seyfeddin Ayaba’nın kendilerine öğrettiği şekilde amcalarına ağlayarak babalarını özlediklerin beyan etmişler, Süleymanşah da onların babalarına güvenli bir şekilde ulaşmalarını sağlamıştır. Bilindiği üzere bu iki melik, ileride Türkiye Selçuklularına bir altın çağ yaşatacaklardır.
İşte tam da bu noktada Selçuklu kaynaklarından İbn Bibi de geçen ilginç bir gelişme yaşanır. Eski sultan İstanbul yolundayken, Ladik köyünde taciz edilerek bazı adamlarına zarar verilmiş ve eşyaları yağmalanmıştır. Yaşanan gelişmelere çok içerleyen Gıyaseddin Keyhüsrev, ağabeyine sitem dolu bir mektup yazarak başına gelenleri anlatmıştır. Bu gelişmelere çok kızan Süleymanşah, Selçuklu ailesinden bir melike yapılan bu saldırıyı cezasız bırakmamaya karar verir. Ancak bölgeye asker sevkederek tahkikat başlatacak olursa, başlarına bir iş geleceğinden endişelenen pek çok kişi ya ortaya çıkmayacak ya da yapılan suçlamaları reddedecektir. Sultan bundan dolayı, evvela bölgede tellal dolaştırarak “kardeşim Keyhüsrev’e ve maiyetine kim zarar vermiş ve mallarını gasp etmişse gelip kendilerini tanıtmaları halinde mükafatlandırılacak; hatta elbiselerden ve benzeri şeylerden delil getirene ikta ve hilat dağıtılacak” diye ilan ettirir. Ödül alma umuduyla pek çok kişi Konya Sarayı’na gelmiş; ellerinde attan, elbiseden, silahtan ne varsa yetkililere takdim etmişlerdir. Sonrasında Süleymanşah tarafından kabul edilen bu kişiler onun tarafından bazı iltifatlara dahi mazhar olmuşlardır.
8 Selçuklu sultanı Konya’da yatıyor Kılıçarslan’ın da dahil olduğu 8 Selçuklu sultanının mezarları, Konya’da Alaaddin Keykubat’ın ismini taşıyan Alaaddin Camii’nin iç avlusundaki türbede bulunuyor.
Ancak sultan, köylüler çıktıktan sonra huzuruna aldığı muhafızlarına gelen kişileri sorgulama emri verir. Evvela suçluyu suçsuzdan ayırt etmelerini, sonrasında da yağma işine karıştıkları tespit edilenleri idam etmelerini söyler. Arkasından da Selçuklu hanedanına saygısızlık göstererek nankörlük edenlerin cezasının bu olduğunu ifade eder. Lakin sultan bununla da yetinmeyecek ve Ladik köyünün yakılmasını emredecektir. Bu tarz tutumlara karşı genelde serinkanlılığını koruyan Rükneddin Süleymanşah, bu şekilde hareket ederek hem kardeşliğin hem de sultanlığın gereğini yerine getirdiğini düşünmüş olmalıdır.
Yazının başında da belirtildiği üzere, benzeri bir durum Osmanlı tarihinde Fetret Devri sırasında yaşanmıştır. Bu dönemde Rumeli’de Süleyman Çelebi, Anadolu’da ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi başat aktörler konumundadır. Diğer kardeşlerden İsa Çelebi, ağabeyi Süleyman Çelebi tarafından; Musa Çelebi ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi tarafından desteklenmiştir.
Fetret Devri’ni, akıllıca politikalar güden Mehmed Çelebi sonlandıracaktır. Esasen mücadelenin başında hemen bütün koşullar Süleyman Çelebi’nin lehinedir. Süleyman Çelebi veziriazam Çandarlı Ali Paşa’yla çalışıyor; başkent Edirne ve buradaki Kapıkulu ordusunu kontrolü altına almış bulunuyordu. Başlangıçta Rumeli akıncıları ve Türkmen grupları da kendisini destekliyordu. Ancak Süleyman Çelebi mizacen rahata ve sefahate düşkün bir isimdi. Biraz rahata erince sefahat alemlerine geri dönüyordu. Hatta bir keresinde Bursa’da hamamda eğlence tertip ederken kardeşi Mehmed Çelebi’nin baskınına uğrayacağını öğrenmiş ve son anda gerekli tertibatı almıştı. 1406’da akıl hocası ve veziriazamı Çandarlı Ali Paşa’nın ölümüyle de, ekber şehzadeye söz geçirebilecek hemen kimse kalmamıştı. Bu devrede Mehmed Çelebi, ağabeyi Musa Çelebi ile işbirliği yapmış ve ona kuvvet temin ederek kendisini Rumeli’ye geçirmişti. Musa Çelebi, Rumeli beylerinin yanısıra Bulgar ve Sırplardan da destek görerek ağabeyi Süleyman Çelebi’nin karşısına çıkmış fakat yenilmekten kurtulamamıştı. Kardeşini takip etme gereği duymayan Süleyman Çelebi yeniden Edirne’ye çekildi. Bu yıllarda Süleyman Çelebi, Osmanlı Devleti’nin gerçek hükümdarı gibiydi. Nitekim kimi Osmanlı tarihçileri, Osmanlı padişahlarının sayısını genel kanının aksine 36 olarak değil 37 olarak verir ve Süleyman Çelebi’yi de bu listeye ekler.
Musa Çelebi ve Süleyman Çelebi
Musa Çelebi bir süre sonra etrafında tekrardan ciddi bir kuvvet toplayarak bu defa Edirne’ye yürür ve ağabeyini hazırlıksız yakalar. Süleyman Çelebi, kardeşi Edirne önlerine geldiğinde hamamda işret âlemindedir. Ne akıncı beyi Evrenos Gazi’yi ne de yeniçeri ağası Hasan Ağa’yı dinler. Hatta Hasan Ağa’nın ısrarları üzerine ona yiğitlikten dem vurmamasını ve sakalını tıraş etmesini söyler. Bu emri ciddiye alan Hasan Ağa sakalını tıraş ettikten sonra yeniçerilerin karşısına çıkacak ve kendisine reva görülen muamaleyi dillendirerek “Ben bundan sonra Musa Çelebi’nin katına giderim. Dileyen kapı oğlanı benimle gelsin” dedikten Musa Çelebi’ye katılacaktır. Bazı beyler de onun ardından Edirne’yi terkeder.
Aklı başına gelince Edirne’den ayrılmaya karar veren Süleyman Çelebi, ihtimal ki müttefiki olan Bizans hükümdarına sığınmak için İstanbul’un yolunu tutar. Ancak yol üzerinde bulunan Düğüncü Köyü’nde tanınır. Köylülerle arasında çıkan tartışmada Süleyman Çelebi’nin köylülerden ikisini öldürmesi üzerine kendisi de köylüler tarafından öldürülür. Süleyman Çelebi’yi öldüren köylüler mükafat almak umuduyla naaşını Musa Çelebi’ye götürürler; ancak hiç ummadıkları bir muamele ile karşılaşırlar. Bizans tarihçisi Dukas, Musa Çelebi’nin ağabeyinin cenazesini görünce çok öfkelendiğini ve katilleri köylerindeki hanelerine akrabaları ile birlikte doldurarak diri diri yaktırdığını söyler. Sonrasında Süleyman Çelebi’nin naaşı Bursa’ya gönderilerek büyükbabası 1. Murad Hüdavendigâr’ın türbesine defnedilecektir.
Anlaşılan odur ki Selçuklularda da Osmanlılarda da, hükümdarın düşmanı da olsa hanedan mensubu bir şahsiyete ilişmek hiç de akıl kârı değildir.
Fetret Devri’nin aktörleri Fetret Devri’nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi (solda) ve Süleyman Çelebi (sağda). Johann Theodor de Bry tarafından yapılan portrelerinde…
Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili ilk hamle, 1951’de o dönemin Türkiye Anıtlar Derneği’nce yapıldı. Üstelik bu cemiyet, caminin bugünkü gibi “oldukça büyük” olmasını ve yine bugün bulunduğu noktada yapılmasını da yazılı olarak önermişti! O tarihten günümüze Taksim meydanına cami yapma girişimleri, belediye-siyasi iktidarlar-siyasi liderlerin tutum ve demeçleri.
Taksim Camii, bilindiği üzere 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir törenle açıldı. Kamuoyu Taksim Camii’nin epey bir süredir ülke gündeminde olduğunu biliyor. Taksim’e cami yapmak aynı zamanda eski zamanlardan beri Pera’ya, yani şehrin “ötekisi” olarak algılanan kent siluetine damga vurmak açısından da muhafazakar iktidarlar tarafından önemseniyordu.
Cami projesi, 28 Şubat sürecinde Necmeddin Erbakan’ın iktidarına mâl olan en kritik gelişmelerden biriydi. Erbakan, 26 Ocak 1997’de Taksim’deki iftar çadırını ziyaret etmiş ve burada yaptığı açıklamada Taksim Camii’nin temellerinin 27 Mart’ta atılacağını söylemişti. İlerleyen yıllarda Taksim Camii meselesi uzun bir süre gündeme gelmedi. Yakın zamanda ise AK Parti yönetimi bölgede yeni bir projeyi gündeme aldı. Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp’e hazırlatılan ve “Taksim Cumhuriyet Camii & Dinler Müzesi Projesi” adını taşıyan teşebbüs, yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Projenin “Uluslararası Mimarlar Birliği Ödülü”ne layık görülmesi de bu bağlamda farklı yorumlara sebep oldu. Cami için karar kılınan mekan, meydanda bulunan su deposunun arkasındaki araziydi.
Asıl ilginç olan ise Taksim’de camii projesinin pek çoğumuzun sandığı gibi 25 yıllık bir hikayeden ibaret olmaması. Taksim Camii’nin öyküsü Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarına, 1951’e kadar gidiyor.
Fransız şehircilik uzmanı Prost’un Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas alması eleştirilir, ama Prost aynı yaklaşımı Eminönü’nde camiler için uygulamıştır.
Taksim’de bir camiye ihtiyaç olup olmadığı tartışmaya açıktır. Kanaatime göre böyle bir yapıya ihtiyaç da bulunmaktadır. Zira İstiklal Caddesi’nin başında bulunan Taksim Mescidi ve caddenin ortalarında bulunan Ağa Camii, ibadet ihtiyacına cevap vermenin uzağındadır. Ancak tartışmanın bu denli kitlenmesindeki asıl sorun, buradaki caminin meydanın siluetinde bırakacağı etkidedir. Zira Taksim meydanında hâkim olan unsurlara bakıldığında, Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”, Tek Parti döneminde kamusal hayata eklemlenen “Taksim Gezisi” ve yine meydana hâkim tek dinî yapı olan “Aya Triada Kilisesi” hemen dikkati çekiyordu. Hasılı tüm bu sayılan mekanlar, muhafazakar kesimin bazı bireylerince “bölgede İslâmî bir mührü zaruri kılıyor”du.
Türkiye Anıtlar Derneği’nce 11 Temmuz 1951’de kaleme alınan bir dilekçenin muhatabı, İstanbul valisi ve belediye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’dı. Dernek, kaleme aldığı dilekçede Taksim Meydanı’nda yeni bir caminin temellerinin atılmasını ister. Buna gerekçe olarak da Şişli’den Ağa Camii’ne kadar belli başlı bir cami olmaması gösterilir. Ancak bu cami, alelade bir mabed olmamalıdır; yani amaç sadece Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamakla sınırlı değildir. Derneğin dilekçesine göre yeni cami, çift minareli ve Şişli Camii’nin en az 2-3 katı büyüklüğünde olmalıdır. Bunun için de 3-4 milyon lira arasında bir meblağ gözden çıkarılmalıdır.
Dilekçede Demokrat Parti iktidarına kadar İstanbul’un imarı ile bizzat ilgilenen Fransız şehircilik uzmanı Prost’a da atıf yapılır. Prost, Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas almış ve bu kilisenin etrafını istimlak ederek yapının haşmetini meydana çıkarma yoluna gitmiştir. Bu durum üstü kapalı olarak eleştirilmektedir (Ancak unutulan bir şey vardır ki aynı Prost, bunu bir Hıristiyanlık telakkisi ile yapmamış; benzeri şekilde Eminönü’nde Yenicami, Bayezid Camii, Süleymaniye, Sultanahmet Camii gibi yapıların da bu suretle görünür olmasına çalışmıştır). Dilekçe sahipleri Taksim’deki mevcut durumun “meydanın bir İslâm mabedi ile tezyinini zorunlu kıldığı” fikrindedir.
Meydanda Cuma Taksim Camii, 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle açıldı. Törene katılanların meydanda kıldığı cuma namazının fotoğrafları tarihe geçti.
Peki mabedin yeri neresi olmalıdır? Dilekçe sahiplerinin ilk aklına gelen Taksim Parkı’nın “münasip bir mahal” olacağıdır. Eğer bunda sakınca görülürse o zaman da Sular İdaresi’nin yine meydana bakan su deposu ve çevresindeki arazi bu işe tahsis edilebilir. Cemiyet, bu iki seçeneğin de kabul görmemesi durumunda üçüncü bir teklifi daha gündeme getirir. O da Taksim’de belediyeye ait arsalardan denize nazır bir bölgenin kendilerine tahsis edilmesidir.
Bu taleplere vali ve belediye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’ın cevabı gecikmeyecektir. Gökay, talebi hüsnü telakki ile karşılamakla birlikte ne Gezi yerinin ne de su deposunun böylesi bir işe tahsisinin mümkün olmadığını belirtir. Esasen Gökay’a göre su deposu ve ardındaki alan, cami için en müsait mevkii olmakla birlikte belki bu teşebbüs gelecek yıllarda tekrar ele alınabilir.
Gelgelelim cemiyet bu cevabı tatmin edici bulmaz. Bu defa talebinin merkezine su deposunu koyarak caminin Taksim meydanına yapılması için gerekçelerini sıralar. Buna göre su haznesinin yıkımına gerek kalmadan da burada abidevi bir cami inşa etmek mümkündür. Etraftaki tamirhane ve garajların istimlak edilmesi hem bölgenin nezihliği açısından hem de bir İslâm mabedi inşa edilmesine vesile olacağından son derece isabetli bir tutum olacaktır. İmza sahiplerine göre atalarımız şehrin meydanlarına cami inşa ederek o bölgeyi imar yolunu tuttuklarından, Taksim meydanındaki teşebbüs de ecdadın yolunun takip edilmesi anlamında hayırlı bir iştir. Dilekçede, yapılacak caminin aynı zamanda Taksim siluetine vurulacak Türklük damgasına da hizmet edeceğinin altı çizilir: “Yeryüzünün incisi olan şehrimizin en kesif ve muhtelit ve çok lüzumlu bir yerinde Türk birlik ve ahlak yuvasının timsali olan çift minareli ve harikulade bir cami oturtulmuş olur”. Yine bir başka bölümde şu ifadeye yer verilir: “Güzel İstanbulumuzun Beyoğlu semtinde Türk damgasını taşıyan biricik eser adı geçen su haznesiyle, önündeki çeşmedir”. Caminin yapımını zaruri kılan bir diğer faktör de son yıllarda bölgede İslâm nüfusun artması ve nüfus dengesinin değişmesidir. Bilhassa yerleşime açılan Ayazpaşa ve Talimhane semtleri, artık bu tarz bir imar faaliyetini zaruri kılmaktadır.
Bu yazışmanın ardından Türkiye Anıtlar Derneği İstanbul şubesi cami ile ilgili planları ilgili mimarlarına çizdirmiş ve bu planlar Şehir Meclisi’nde tasvip olunmuştur. Ancak son kertede inşaat için gerekli izin çıkmamış olacak ki yapım konusunda bir temel atma girişiminde bulunulmamıştır.
Bununla beraber Taksim’e cami projesinin hemen kapandığı sanılmasın. Bu konuda 70’ler ve 80’lerde, bilhassa muhafazakar partilerin iktidarları devresinde ciddi girişimlerde bulunulur. 70’li yıllardaki ilk ciddi girişim 13 Mart 1977 tarihinde Süleyman Demirel başkanlığındaki Milliyetçi Cephe hükümeti zamanında gerçekleşir. 1977’de pek çok kişinin hayatına mâlolan 1 Mayıs olaylarının üzerinden daha iki hafta geçmeden yapılan bu teşebbüs, “Taksim Camii Şerifi Külliyesi” adını taşımaktadır. Lakin projenin hayata geçebilmesinin önündeki en büyük engel, proje için istenen arazinin büyük bir kısmının Ziraat Bankası ile İstanbul Belediyesi’nin elinde olmasıdır. İstanbul Belediyesi de o günlerde CHP yönetiminde bulunduğundan, projenin hayata geçmesi nerede ise imkansız gibidir. İlerleyen günlerde proje, içine bir çarşı ve otoparkı da alacak şekilde geliştirilir. Planlanan çarşının en vurucu yerinde Ziraat Bankası’nın Taksim şubesinin bulunacağı bankaya vaadedilir. Bu teklif görece bir yumuşamaya sebebiyet verse de araya 12 Eylül darbesi girecek ve her şey yeniden başa dönecektir.
Taksim’e vurulan İslâm damgası Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”nin, tek parti döneminin sembollerinden “Taksim Gezisi”nin ve “Aya Triada Kilisesi”nin hâkim olduğu meydanın artık yeni bir sahibi daha var.
1983’te cami için yeniden bir girişimde bulunulur. 7 Ocak 1983’de Vakıflar Başmüdürü Süleyman Eyüboğlu, dönemin askerî belediye başkanı Abdullah Tırtıl Paşa’yı artan Arap turist akınını gerekçe göstererek yeniden bu girişimin içine sokmaya çalışsa da, teşebbüs başarılı olmaz. Askerî idare, su deposunun arkasındaki araziyi Taksim’de gittikçe artan araç trafiğini de gözönüne alarak çok katlı bir otopark olarak kullanmayı arzulamaktadır. Nitekim Danıştay da bölgede bir cami projesine özellikle mülkiyet meselesinden kaynaklanan gerekçelerle izin vermezken, tarihî dokuya halel getirmemek şartıyla alanın belediyeye ait olan bölümünde bir otopark inşaına müsaade eder.
26 Mart 1984 tarihi ise Taksim Projesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Zira bu tarihte iktidardaki Anavatan Partisi yerel seçimlerde İstanbul’u kazanmış ve cami projesi tekrar gündeme gelmiştir. Üstelik bu seferki girişimin daha güçlü argümanları vardır. Daha önce hem belediyeyi hem de Ziraat Bankası’nı ikna etme mecburiyeti varken, seçim sonrasında belediyenin destek veren tutumu, muhalefet konusunda Ziraat Bankası’nı tek bırakacaktır.
Yeri gelmişken hemen belirtelim ki dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, sözkonusu projeye şartlı destek verecektir. Bu şart da belediyeye ve belediyeye bağlı bir kurum olan İSKİ’ye ait parsellere karşılık, burada inşa edilecek külliye içinde yer alacak olan çarşıdan belediye hesabına pay istenmesi şeklindedir. Lakin Dalan’ın 1984-1989 arasındaki iktidar dönemindeki bu proje, özellikle Ziraat Bankası’nın ve hukuki mercilerin onayının alınamamasından dolayı kuvveden fiille geçemeyecektir. 1989’da yerel yönetim seçimlerinde İstanbul’un SHP tarafından kazanılmasıyla cami projesi 1994’e kadar rafa kalkar.
1994’te Refah Partisi’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Büyükşehir Belediyesi’ni elde etmesi ile Taksim’e cami projesi yeniden ivme kazanır. 26 Mart 1994’deki yerel seçimlerden 3 ay kadar sonra 21 Haziran 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, Taksim Camii için istenen ruhsatın verileceğini, cami temellerinin de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından atılacağını duyurur. Ancak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu projeye gelen itirazlar üzerine caminin inşaı tasarlanan bölgede arkeolojik kazı yapılmasını, bu kazı neticesinde su tesisinin temellerinin gözden geçirilerek bu doğrultuda çıkacak sonuçlara göre hareket edilmesine karar verir. 24 Kasım-22 Aralık 1995 tarihleri arasında yapılan arkeolojik kazılarda ise hiç hesapta olmayan buluntulara tesadüf olunur. Sadece 18. yüzyılda 1. Mahmud zamanından kalma su tesisi kalıntılarına değil, Bizans dönemine ait nekropol yani mezar alanı kalıntılarına da rastlanır. İnşaatın hızı bir kez daha kesilir.
Dönemler değişti, tartışma bitmedi Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili tartışmalar her dönem gündeme gelmişti. Özellikle 1996’da başlayan Refahyol iktidarında basına yansıyan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii olmuştu.
Cami ile ilgili tartışmalarım en hararetli safhalarından biri Refahyol iktidarı döneminde yaşanır. Haziran 1996’da başlayan ve 1 yıl kadar süren 54. hükümet döneminde basında yer alan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii’dir. Esasen Taksim Camii ile Refah Partisi’nin iktidardan önceki devrede de bazı söylemleri basına yansımıştır. Mesela 9 Ocak 1995 tarihinde Necmettin Erbakan, Ankara’da katıldığı Refah Partili Belediyeler toplantısında şu ifadeleri kullanır: “Halk Taksim’de cami istiyor. Cami yapılacak sahayı sit sahasına çevirerek engellemek istediler. Camiyi pekala yapacağız, çok güzel olacak”. Bu konudaki açıklamaya sonradan DYP’den milletvekili olarak meclise girecek olan dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’ndan cevap gelecektir. Kozakçıoğlu, bölgenin sit alanı olması sebebi ile böyle bir girişimin mümkün olamayacağını ifade ettiği gibi, mülki amir olarak buna izin vermeyeceğini de açıklar.
O dönem basında da sözkonusu girişim değişik cephelerden ele alınır; İstanbul üzerine çalışmalarıyla tanınan isimlere görüşleri sorulur. Bazı kişiler caminin seçileceği yer, bazıları taşıyacağı estetik özellikler üzerinden yorum yapar. Çelik Gülersoy ise bunların ikisini birleştirerek şunları söyler: “Caminin yapılacağı yerin tam karşısında taş kesme mimarlık şaheseri bir Ortodoks kilisesi var. Onunla rekabet edemeyecek bozbulanık çimentodan mamul bir yapıyı yapmamak daha iyi”.
Cami meselesi Refah Partisi ve iktidar ortağı DYP ile de iplerin gerilmesine yol açacaktır. Nitekim Erbakan, mevcut gerilimi azaltmak için Taksim’e cami teşebbüsünün ilk defa 16 yıl kadar önce DYP’lilerin “Baba” olarak nitelendirdiği Süleyman Demirel’in başbakanlığı sırasında ortaya atıldığını ifade ile “Sizin ‘babanız’ da başbakanken kararnameyi imzalamış” der.
1997 başında temel atma günü tespit edilmeye çalışılmış, bunun için en iyi tarihin İstanbul’un fetih yıldönümü olan 29 Mayıs olmasına karar verilmişti (Bu tarih caminin dinî ihtiyaçtan başka anlamlar da taşıdığının bir tezahürü kabul edilebilir). Camiye bir türlü onay vermeyen ve iktidar partisinin deyimi ile “böylesi hayırlı bir icraata taş koyan” Anıtlar Yüksek Kurulu’nda da bu süreç içinde adeta bir deprem yaşanır. Dönemin Kültür Bakanı İsmail Kahraman, kurulun başkanı olan Semavi Eyice’yi görevden alıp, yerine belediye seçimlerinde Bakırköy’den aday olan mimar Kadir Topbaş’ı atayacaktır. İsmail Kahraman, Semavi Bey’i görevden alışını “Alnı secdeye değmemiş bir kişi karşı çıktı. Ben de kapının önüne koydum” diye anlatacaktır.
Camiyle ilgili son ciddi girişim 2017’de gerçekleşir. Bu yıl içinde temeli atılan cami 28 Mayıs 2021’de ibadete açılır.
Daha ayrıntılı bilgi için:
. Türkiye Anıtlar Derneği 1950-51 yılına ait kongre broşürü, İstanbul 1951.
. Oktay Ekinci-Bütün Yönleriyle Taksim Camisi Belgeseli, İstanbul 1997.
İstanbul-Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas, en az 100 yıllık geçmişiyle yakın mimari tarihimizin ve kent hafızamızın en önemli eserlerinden biri. Binayı yaptıran ilk sahibi, İttihat-Terakki Bolu milletvekili Mehmed Habib Bey. Tahıl ve bulgur ticaretinden servet edinen Habib Bey’in erken ölümü sonrası Osmanlı Bankası’na devredilen yapı, geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Bilgi-belge merkezi, arşiv, kütüphane, sergi salonu ve kafe olarak hizmet verecek.
İstanbul’daki ilginç yapılardan biri de “7 tepe”den biri olarak kabul edilen Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas’tır. Yapının hemen yanıbaşında, bir ucu Cerrah Mehmed Paşa Camii’ne uzanan eski bir Osmanlı mahallesi yer alır. Diğer ucunda ise yine kadim muhitlerden biri konumundaki Cambaziye Mahallesi ve camisi bulunur.
Bu mahalle aynı zamanda İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olan Keçecizade Kazım Bey çeşmesine de evsahipliği yapar. Caminin haziresinde bu köklü aileden pek çok isim son uykularına çekilmişlerdir. Camiye 100 metre mesafede ise sizi 5. yüzyıldan kalma Arcadius Sütunu’nun kaidesi; az daha ilerde 4. Murad’ın eniştesi ve sadrazamı Bayram Paşa’nın külliyesi ve muhite adını veren Haseki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan elinden çıkma camisi karşılar.
Tarihî Bulgur Palas, Nisan’ın son günlerinde İBB tarafından satın alındı. Başkan Ekrem İmamoğlu yapının kültürel amaçlı kullanılacağını ve İstanbulluların hizmetine sunulacağını ifade etti.
Bulgur Palas, ismini 1. Dünya Savaşı günlerinden alır. Bu dönemde İttihat Terakki Cemiyeti’nden Bolu milletvekili olan Mehmed Habib Bey, tahıl ve bulgur tekelinden büyük bir servet elde etmiş ve kazandığı parayla halk arasında biraz da ironik biçimde “Bulgur Palas” olarak anılan yapıyı inşa ettirmişti. Bulgur Palas, bu durumun etkisiyle çevre halkının pek sempati duymadığı bir bina olarak tanınmış; hakkında çeşitli hikayeler üretilmiş; perili bir yapı olduğundan dem vurulmuş. Yine Habib Bey’in köşkün güney tarafından Marmara Denizi’ne kadar olan sahada bir kanal açtırmayı tasarladığı, böylelikle de köşküne deniz yolu ile de ulaşmayı amaçladığı söylenmiş (Son rivayet her ne kadar uçuk-kaçık olsa da, yeri gelmişken hemen belirtelim ki Heybeliada için de buna benzer bir anlatı vardır. Mısır’daki hıdiv ailesinden gelen Abbas Halim Paşa’nın adadaki köşküne benzer bir kanal açtırmayı planladığı söylenir).
Mehmed Habib Bey’in bu portresinin altında Bolu mebusu olduğu da yazılmış.
Bolu mebusu Mehmed Habib Bey 1878 doğumlu ve şehrin köklü ailelerinden birine 20. yüzyıl başlarında Harbiye Mektebi’nden topçu subayı olarak mezun olmuş ve sonrasında Manastır’a tayini çıkmış. Burada Kâzım Karabekir’in yakın çevresinde yer alan Habib Bey, İttihat Terakki örgütlenmesinin tesisinde de önemli rol oynamış. İlerleyen günlerde Kastamonu’daki İttihat Terakki örgütlenmesini de organize etmiş. Bu faal tutumunun mükafatını 1908’de yapılan seçimlerde Bolu mebusu seçilerek alacak ve iki dönem bu görevi yerine getirecektir.
Habib Bey’in talihini değiştiren gelişme, İttihatçıların Levazım-ı Umumiye Reisi Mirliva İsmail Hakkı Paşa ile tanışmasıyla olur. İsmail Hakkı Paşa, Enver Paşa’ya yakınlığıyla tanınan bir isimdir. 2. Meşrutiyet devresinde İttihatçılar, millî burjuvazi yaratma gayretiyle ekonominin kilit noktalarına cemiyetin onayladığı Müslüman şahısları getirme politikası izler. Önceki yıllarda ordunun giyim ve iaşesini temin konuları büyük ölçüde gayrimüslimlerin elindeydi. Bu durumu Haris Spataris’in anılarında da gözlemlemek mümkündür (Fenerli bir Rum olan bulgur spekülatörü Kirios Panayotakis…)
Habib Bey cemiyetle olan bağlantıları sayesinde 1. Dünya Savaşı yıllarında hem partinin nüfuzlu üyelerine tanınan vagon satın alma imtiyazını elde etmiş hem de Anadolu’dan buğday, arpa, bulgur gibi ürünleri toplayarak bunları İstanbul’a ve cephelere ulaştırma hakkını almıştır. Bu sayede büyük paralar kazanmış, “Bulgur kralı Habib Bey” ya da “Bulgur Palas Habib Bey” olarak anılır olmuş.
İttihatçı olmanın avantajları kadar dezavantajları da vardı. Mütareke döneminde Habib Bey, İtilaf Devletleri’nin talebi doğrultusunda tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilir. O dönem gerek İstanbul’da gerekse Anadolu’da, direniş örgütleme yeteneğine sahip İttihatçılar bu şekilde etkisiz hâle getirilmeye çalışılır. Habib Bey daha sonra 1 yıldan biraz daha fazla kalacağı Malta’ya sürgüne gönderilir. Sürgün dönüşünde Habib Bey’e Mustafa Kemal Paşa tarafından Millî Mücadele’ye katılması teklif edilir. Ancak Mehmed Habib Bey, Anadolu’ya geçmek yerine Baltalimanı’ndaki yalısına çekilmeyi tercih eder.
Habib Bey’in Bulgur Palas’ta kullanılan malzemenin bir kısmını dışarıdan getirttiği biliniyor. Kendisi Manastır Askerî Mektebi’nde görev yaptığı sırada inşaat-ı harbiye dersleri aldığı için inşaat malzemelerinden de gayet iyi anlıyordu.
İstanbul’da bir masal şatosu Bulgur Palas, oldukça farklı bir mimariye sahip. Ana gövdesi sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmış (üstte). Fotoğraflanmasıysa biraz zor, çünkü etrafı yüksek duvarlarla çevrili (altta).
Yapı son derece ilginç bir mimariye sahip olup 3 tam kat ile 1 yarım kattan oluşur. Binanın ana gövdesi, sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmıştır. Tepedeki kubbeli çatının etrafını ise korkuluksuz bir çıkmanın dolaştığını, hayatının bir kısmını bu binada geçiren Emine Erdem’in anılarından öğreniyoruz. Yazar, çatının manzarasını şu ifadelerle dile getirir: “Marmara Denizi’ni Kızkulesi’ne Adalar’a, Anadolu yakasına, bulutsuz havalarda belki Yalova’ya kadar en güzel buradan görebilirdi insan. İstanbul’u tepeden, göz alabildiğine uzaklara dek buradan seyretmek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın hisseder, düşlerinde rüzgara kapılıp gidebilirdi”.
Yapının etrafı son derece yüksek duvarlarla çevrilidir. Bulgur Palas’ın çevresi sonradan pek çok yapı ile dolmuş olduğundan, bugün binadan fotoğraf almak oldukça zorlaşmıştır. Bunun için ya Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin minaresine ya da çevre evlerin terasına çıkmanız gerekmektedir.
Zaman makinesi Osmanlı Bankası arşivi olarak da kullanılan bina, 6-7 Eylül olayları sırasında saldırıya uğramış, ama yüksek duvarları onu korumuştu. Bugün abidevi kapısı kullanılmıyor.
Bazı kaynaklarda Mehmed Habib Bey’in Bulgur Palas’ın inşaına 1912’de, bazı kaynaklarda ise Malta sürgünü dönüşü başladığı bilgisi vardır. Habib Bey 1926’da kalp krizi geçirerek ölür. Henüz yapımı bitmemiş Bulgur Palas da aynı yılın sonlarında ailenin borçlarına mahsuben Osmanlı Bankası’na devredilir. Bulgur Palas ilerleyen yıllarda hem evrak deposu hem kanaryahane ve hem de Osmanlı Bankası çalışanları için konut vazifesi yapmıştır. Bu özellikleri içinde en ilgi çekeni herhalde ikincisi olsa gerektir. Zira binanın alt katında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce kanarya, muhtemelen Osmanlı Bankası’nın şubelerinde beslenmek üzere bu binada yetiştiriliyordu. Bulgur Palas’ın tam ortasında da bir süs havuzu bulunuyordu. Yapı içinde üç daire, çalışanlar ve ailelerinin ikametine tahsis edilmişti. 1955’e gelindiğinde Bulgur Palas’ta bir bekçinin yanısıra, biri Bulgaristan göçmeni diğeri ise Doğu Anadolu’dan gelen iki aile, İtalyan ve Rum kökenli bir karı-koca ikamet etmekteydi. Bulgur Palas, hem Osmanlı Bankası’nın malı olması hem de içinde gayrimüslim bir çifti barındırması nedeniyle ne yazık ki 6-7 Eylül olayları sırasında yağmacıların hedefi olmuş, yüksek duvarları yapıyı nispeten korumuştu.
Kiremit renkli bu yapı bir süre Osmanlı Bankası’nın arşivi olarak da hizmet vermiştir. Sözkonusu arşiv, ülkemizin en önemli kurumsal arşivlerinden biridir. Kaba tasnifi 1994’te tamamlanan arşiv, bankanın 1856’da başlayan tarihinin yanısıra İstanbul merkezli olarak Osmanlı İmparatorluk tarihine de ışık tutar. Ancak arşivin asıl sistemli bir hâle getirilmesi, Voyvoda Caddesi’ndeki genel müdürlük binasına taşınılması ile başlamıştır. Günümüzde banka arşivinden hareketle ülkemizin bankacılık, hukuk, sosyal yaşam alanlarına dair önemli verilere ulaşılabilmektedir.
Bulgur Palas’a bugün Cerrahpaşa semtinde, Cambaziye Camii’nden aşağıya doğru inen sokaktan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor. Ancak hemen belirtelim ki sözkonusu kapı günümüzde kullanılmıyor. Yapının girişi, yaklaşık 70 metre kadar daha aşağıda bulunan yeni bir kapıdan sağlanıyor. Orijinal mimarisi ile varlığını 1 asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, yakın tarihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor.
50’li yılların İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, şehirde akşam-gece saatlerinde içki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişilerle ilgili ilginç bir uygulama başlatmıştı. Bunlar gözaltına alındıktan sonra hastaneye götürülüyor, iğne vurularak kusturuluyor ve serbest bırakılıyordu. Hukuka aykırı bulunan uygulama, gazetelerde tartışma başlatmış ve ilginç haberler yayımlanmıştı.
İstanbul’un en renkli valilerinden biri olan Fahrettin Kerim Gökay (1900- 1987), aynı zamanda alkole karşı olan katı tutumu ile de tanınır. Gökay, ünlü bir ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olduğu için, tıpkı Mazhar Osman gibi içkinin kişilik buhranlarına ve büyük toplumsal sancılara sebebiyet verdiğini, soyu bozduğunu savunuyordu. Yeşilay dergisi ve İçki Düşmanı Gazete gibi süreli yayınların da kurucuları arasındaydı. Uluslararası alkolizmle mücadele kongrelerine katılıyor, bu kongrelere bildiriler sunuyor, kongrelerde alınan kararları yerel yayınlar vasıtasıyla Türk halkıyla paylaşıyordu.
Gökay 1949’da Lütfi Kırdar’ın yerine İstanbul valiliği görevine getirildi. Vali olduktan sonra alkolizmle mücadelesini daha da etkin biçimde sürdürdü. İçki karşıtı tutumundan dolayı, “akşamcılar” 25’lik Yeni Rakı’ya onun adını verir oldu. Zira bu rakıların şişeleri de tıpkı Fahrettin Kerim gibi kısa boylu ve tıknazdı!
Dönemin başbakanı Adnan Menderes ve İstanbul’un en “renkli” valileri arasında gösterilen Fahrettin Kerim Gökay aynı karede…
Valiliği döneminde Ankara valiliği ile ortak tutum takınarak içki kullanımına tavır aldı. Hatta bu konuda tartışılan bazı kararlara da imza attı. İçki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişileri hastaneye sevk ederek iğne yoluyla kusturmak da bu tartışılan kararlarından biri olarak tarihe geçti. İstanbul halkı arasında “mini mini valimiz” diye anılan Gökay’ın, sarhoşları toplatarak şehirdışına bıraktırdığı şeklinde bir dedikodu yayıldı. Lakin buna ilişkin bir kanıt ortaya çıkmamıştır. Öte yandan gazetelerde Ankara Valiliği’nin böyle bir karar uyguladığına dair iddialar bulunmaktadır.
Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında, iğneyle mideleri temizlenen sarhoşlar haber olmuştu.
Böyle ceza görülmedi!
Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında Fahrettin Kerim Gökay’ın içki içip etrafa rahatsızlık verenlere karşı başlattığı ilginç bir uygulamadan bahsedilmekte. Habere göre İstanbul’da, bir ilkyardım hastanesinde kurulan birime getirilen sarhoşlar, iğne vurulmak suretiyle kusturuluyor, yüzleri yıkandıktan sonra da serbest bırakılıyordu. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Feyyaz Tokar bu uygulamanın izini sürmüş ve İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Tekelioğlu ile hastanenin yolunu tutmuştu. Saat 22.00 sularında hastaneye gelen muhabir, Doktor Hilmi Evyapan’la görüşmüştü. Doktor, saatin sözkonusu uygulamaya şahit olmak için henüz erken olduğunu söylemişti. Zira muhabirin hastane ziyareti cumartesiye denk geldiği için, sarhoşların biraz daha geç bir saatte “düşmesi” bekleniyordu.
Sarhoşları yola getirmek için düzenlenen oda, o sırada 8 günden beri faal haldeydi. Odada Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı 6 doktor sıra ile nöbet tutmaktaydı. Uygulama başlamadan önce her gece en az 15-20 kişinin bu merkeze getirileceği hesaplanmış ancak korkulan olmamıştı. 8 gece zarfında topu topu 9 kişi getirilmişti. Bunlardan 6’sı sarhoşluğu had safhaya çıkmamış, ancak yoldan geçen kişilere laf atmış kimselerdi. Diğer üçü ise körkütük sarhoşlardı. Hafif sarhoş olanların mideleri foşer tüpleri vasıtası ile temizlenirken, sarhoşlukları daha aşırı olanlar apomorfin verilmek suretiyle kusturulmuşlardı.
Ankara’da beteri var
Feyyaz Tokar’ın ziyaret gecesi diğer günlere göre bereketli geçmiş, merkeze iki sarhoş getirilmişti. İlk getirilen sarhoş 25 yaşlarında Ahmet adında Rizeli bir gençti. Delikanlı, odaya getirilirken beraberindeki polislere “İstanbul’un işgalinden beri içerim, bir defa kusmadım. Bu iş zorla olur mu?” diye serzenişte bulunmuştu. Emniyet müdürü de gencin yaşına gönderme yaparak “Oğlum, annen galiba seni süt yerine rakı ile emzirmiş” demek suretiyle delikanlıyı dahi güldürmüştü. Yetkililer gence “Şimdi sana iğne yapılacak ve rahatlayacaksın” demiş, genç de mevcut durumdan memnun olduğunu ifade etmişti.
Fahrettin Kerim Gökay’ın “Yeşilaycılık” faaliyetleri sıklıkla karikatürlere konu oluyordu.
İğnenin tesiri kendini kısa sürede göstermiş ve genç kustuktan sonra yüzünü yıkayarak biraz olsun açılmıştı. Delikanlıya, kendini nasıl hissettiği sorulduğunda, gayet ilginç bir yanıt vermişti: “Vallahi pek iyi hissetmiyorum. 15 lira hesap ödemiştim. Cacığıyla, turşusuyla, kebabıyla esaslı bir sofra düzmüştüm. Hepsi gitti. Yazık oldu. Bir daha buraya gelmemenin yollarına bakmalı” demişti. Bu sözlerin ardından gencin odadan çıkarken Allah’a şükretmesi ise herkesin merakını uyandırmıştı. Sebebi sorulduğunda ise “Nasıl şükretmeyeyim? Ankara’da sarhoşları yakalayıp şehir dışına bırakıyorlarmış. Şimdi iğne yerine siz de beni Silivri’ye atsanız halim nice olurdu?” demişti.
Öte yandan sözkonusu işlem sonrası odayı saran alkol kokusunun da tesiriyle doktor ve diğer görevliler hava almak için dışarı çıkmışlardı. Ancak kısa bir süre sonra ikinci bir vaka daha geldi. Bu seferki adam gayet iriyarı idi. Yanındaki polislere direniyor ve onlara: “Ömrümde etime iğne değdirmedim. Yapmayın! Bırakın da bu işi iğnesiz, kendi bildiğim yöntemlerle ben yapayım!” dediyse de onları ikna edememişti.
Cumhuriyet gazetesi, İstanbul vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim’in başlattığı bu uygulamayla ilgili haberin hemen ertesinde, işin hukuki yanını masaya yatıran bir yazı dizisine başladı. Gazete, sarhoşluğun bir suç sayılıp sayılamayacağına ve yetkililerin mahkeme kararı olmaksızın sarhoş vatandaşlar hakkında bellerinden su alma, iğne yoluyla kusturma, hatta tımarhanede deliler arasında yatırma gibi uygulamalara başvurup başvuramayacağına dair merak edilen konuları işin uzmanlarına soruyordu.
Fikirlerine danışılan hukukçular, tıbbi müdahale adı altında insanları kusturmanın, onlara eza etmek anlamına geldiği konusunda hemfikirdiler. Fahrettin Kerim Gökay’ın gerekçe olarak “uluslararası bir anti alkolizm kongresinde sözkonusu işlemin uygulanabilir bir yöntem olarak kabul edildiği” şeklinde ortaya attığı gerekçe de hukukçular tarafından doğru bulunmadı. Hukuk Fakültesi hocalarına göre, bir insanın sarhoşluğu kendisini ilgilendiren bir problemdi. Alkol satışının serbest olduğu bir ülkede kimseye zararı dokunmadan, edebi ile içen insana zaten zorlayıcı bir muamele yapılamazdı. Ancak sarhoşluğu sebebiyle kişi, etrafa zarar veriyorsa, o zaman yapılması gereken mahkeme karşısına çıkartılmasıydı.
Fahrettin Kerim Gökay tarafından yayımlanan İçki Düşman Gazete’nin kapağı.
Söz Hukuk Fakültesi’nde
Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını da okuyucularıyla paylaşmıştı. İlk olarak Doçent Sahir Erman ile konunun hukuki yönü görüşülmüştü ki, onu sonraları diğer akademisyenler takip edecekti. Erman, Ankara ve İstanbul’da yapılan uygulamaları hukuksuz ve mesnetsiz olarak tanımlıyordu. Ankara Valiliği’nin, yakaladığı sarhoşları paralarını da alarak şehrin 40 kilometre uzağına bıraktırdığı ve böylece bu kişileri 8 saatlik cebri bir yürüyüşe zorladığı haberi basında yer almıştı. İstanbul zabıtası da sarhoşları iğne yoluyla kusturma yoluna gidiyordu. Her ikisi de hukuki açıdan kabul edilemez durumlardı.
Ceza hukukumuz sarhoşluğun yaptırımını belirlemişti. Kamuya zararı olmayan bir sarhoşa kimse dokunamazdı. Ancak sarhoş, nara atıp sağa sola sözlü sataşmada bulunduysa, 15 güne kadar hafif hapis cezası alırdı. Sarhoş, sözlü saldırısını tokat, yumruk şeklinde fiili saldırıya dökerse, o zaman cezası 2 ay hafif hapisti. Bu tür sarhoşluğu alışkanlık haline getirip benzer vakaları tekrarlarsa, 90 gün hafif hapis cezası alırdı. Şayet bu da para etmiyorsa, ancak mahkeme kararıyla iyileştiği tıbben sabit olana kadar bir hastanede gözetim altına alınırdı. Hakim kararı olmadıkça idareciler hiçbir keyfi uygulamayı devreye sokma hakkına sahip değillerdi.
Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını okuyucularıylapaylaşmıştı.
Gazete 17 Ekim 1952 tarihli nüshasında ise bu sefer Hukuk Fakültesi dekanı olan, tanınmış hukukçularımızdan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun görüşlerine başvurdu. Velidedeoğlu’nun cevabı da Sahir Erman ile aynı doğrultudaydı. Velidedeoğlu, ancak hayati tehlikeleri içeren durumlarda kusturma işleminin uygulanabileceğini, bunun dışında uygulanan bir yöntemin ise yasal olmadığını söylüyordu. Medeni Kanun’un 24. Maddesi’nin kendisine zorla bu tür muameleler yapılan vatandaşın uygulamayı yaptıran şahıs ya da kuruma karşı dava açmasına imkan verdiğini beyan ediyordu. Ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın bu tarz uygulamalar kişilik haklarına aykırıydı.
18 Ekim 1952’de gazete bu sefer İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Sulhi Dönmezer’i konuk ediyordu. Dönmezer’in de fikri aynı doğrultudaydı. Yalnız kendisi tedbir olarak, sarhoşların sebebiyet verdiği vakaların derhal çözüme bağlanabilmesi için gece mahkemeleri kurulmasını, polis mahkemeleri tesis edilmesini ve belki sarhoşlar kendine gelene kadar barınacakları istasyonlar kurulmasını teklif ediyordu. Anket, aynı üniversiteden Profesör Hüseyin Nail Kubalı ve İdare Hukuku asistanı İsmet Giritli’nin katılımıyla devam etmiş, lakin onlar da meslektaşlarından farklı görüş ileri sürmemişlerdi.
Kısacası, İstanbul’daki bu uygulamanın ne kadar etkin olduğunu bilemesek de, muhtemelen sözkonusu haber dizisinden sonra bu uygulama sonlandırılmış olmalıdır. Yine de yaşananları İstanbul’un renkli tarihine katkı mahiyetinde, ilginç bir anekdot olarak kaydedelim.