KIRIM: SAVAŞ VE DİPLOMASİ Hüner Tuncer Tarihçi Kitabevi
Bir Osmanlı-Rus Savaşı olarak başlayan, daha sonra Rusya’yı Akdeniz’den ve Avrupa’dan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışan büyük Avrupa devletlerinin de dahil olduğu Kırım Savaşı (1853-1856), modern savaşların öncüsüdür. İlk kez demiryollarının, zırhlı gemiler ile mayınların kullanıldığı, Birinci Dünya Savaşı’ndan yarım asır önce siper savaşı tekniğinin uygulandığı savaş, aynı zamanda savaş muhabirlerinin öncülerini de yaratmıştır.
Kırım Savaşı aynı zamanda bir diplomasi savaşıdır. Doç. Dr. Hüner Tuncer, Tarihçi Kitabevi’nden çıkan Kırım-Savaş ve Diplomasi adlı kitabında önce, Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni yenmesi durumunda Osmanlı topraklarına hakim olacağından korkan Batılı büyük devletlerin savaş öncesindeki ve sırasındaki diplomatik hamlelerini anlatmış. Ardından, savaşa dahil olan ülkelerin pozisyonunu tek tek aktaran Tuncer, diğer bölümlerde savaşın önemli muharebelerini, savaşın sonuçlarını ve barış sürecini anlatıyor. Tuncer, savaş bittikten sonra da taraflar arasındaki diplomatik savaşın sürdüğüne ve bu düzeyde bir diplomasi mücadelesinin de Kırım Savaşı’nın getirdiği ilklerden olduğuna dikkat çekmiş.
Çeşitli mesleklerden 82 kişiyle yapılmış söyleşilerden oluşan kitap, İstanbul’un sosyal ve ekonomik yaşamındaki değişimleri anlamak için birebir.
Rita Ender’in çeşitli meslek sahipleri ve zanaatkârlarla yaptığı söyleşilerden oluşan kitap 480 sayfa olmasına rağmen tek solukta okunabiliyor. Doktorluk ve mimarlık gibi herkesin bildiği meslek sahipleri de var kitapta, mıhlamacı ve murassa ustası gibi az bilinenler de.
Demirci Artin Aharon (Gabi Usta)
Geçen yüzyıla kadar ticaret hayatında Müslümanların pek görünmeyişi, zanaatkârların da ağırlıklı olarak gayrimüslim nüfustan oluşu nedeniyle bu meslekleri anlatırken azınlıklardan söz etmek zorundasınız. Zaten Rita Ender’in konuştuğu birçok meslek sahibi gayrimüslim. Müslüman olanların bir bölümü de gayrimüslim ustaların elinde yetişmiş. Meseleyi hiç bilmeyen biri bile, burada anlatılanlardan azınlıkların gidişiyle birlikte Türkiye’nin neler kaybettiğini somut olarak görebilir.
Kitapta birçok ürünün tarihiyle ilgili ilginç bilgiler de var. Sözgelimi, baklavacı Nejat Güllü, kendi dükkanlarının tarihini anlatırken büyükdedesi vasıtasıyla baklavanın Gaziantep’e nasıl geldiğini, oradan İstanbul’a yolculuğunu ve İstanbul’da o zamanlar pek de “itibarlı” olmayan bir tatlıyı sevdirme çabalarını anlatıyor.
Söyleşi yapılan meslek sahiplerinin çoğu, özellikle zanaati yok olmak üzere olanlar geçmişe özlem duyuyor. Ama Beyoğlu’ndaki İmroz Restoran’ın sahibi meyhaneci Yorgo Okumuş gibi, “Eskiden bizim dükkâna senede bir defa ya bir kadın gelirdi ya hiç gelmezdi. (…) 80’lerden sonra kadınlar dışarı çıkmaya gezmeye başladı. (…) Müşteri hep erkek olduğu zaman gelirlerdi, oturdukları gibi kalkmazlardı, küfür ederlerdi. Şimdi böyle şeyler işitmiyorsun, çok değişti” diyen de var.
Söyleşilerden en çok aklımda kalan iki sözden biri saat tamircisi Mustafa Demirci’nin “Çalışmayan bir saati çalıştırdığınız zaman ona can vermiş gibi oluyorsunuz”, diğeri demirci Artin Aharon’un “Mutlu musun dersen mutluyum, üzgün müsün dersen üzgünüm” sözleri oldu.
Kitabı elime aldığımda, doğrusu yok olmaya yüz tutmuş mesleklerle ilgili yapılan kötü TRT belgeselleri gelmişti aklıma ama neyse ki yanılmışım. İlk sayfalardan itibaren sıkı bir çalışma olduğunu belli eden kitabı, sosyal tarihle ilgilenen herkese tavsiye ederim.
1940’lı ve 1950’li yılların en ünlü futbolcularından biri olan, adı dönemin en sıkı takımlarından Vefa’yla özdeşleşmiş Galip Haktanır’ın anıları, yalnızca futbol dünyasına değil dönemin günlük yaşamına, insan ilişkilerine ve İstanbul’una dair de önemli ipuçları sunuyor.
Takımının on bir mevkiinin on birinde de görev yapmış bir futbolcu düşünün. Üstüne üstlük bu futbolcu, kendi döneminde Türk futbolunun dört büyükleri kabul edilen Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Vefa’nın dördünde de oynamış olsun. Bu şaşırtıcı başarının sahibi olan Galip Haktanır’ın ya da daha çok bilinen adıyla Kör Galip’in anıları İletişim Yayınları’ndan çıktı.
Fethi Aytuna’nın yayına hazırladığı anılar, 1940’lı ve 1950’li yılların en ünlü futbolcularından birinin spor yaşamının yanı sıra dönemin ekonomisine, günlük yaşamına, insan ilişkilerine ve İstanbul’una dair de çok önemli ipuçları içeriyor.
Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü 1921’de Bursa İznik’te doğan Galip Haktanır’ın çocukluğunun ilk yılları İzmir’de geçer. Anne tarafı Yugoslav göçmeni olduğu için, göçmenleri yerleştirme komitesi aileyi Alsancak’ta Rumların boşalttığı bir eve yerleştirmiştir. Daha eve yeni gelmişlerdir ki, annesi mangalı yakar ve birden patlamalar olur. Fırlayan parçalardan biri Galip’in sağ gözüne gelir ve göz kapağının hareket etmesini sağlayan sinirleri harap eder. “Yunanlıların mangala gizlediği patlayıcıların beni daha bebekken öldürmesinden veya gözümü kaybetmekten şans eseri kurtulmuştum” dediği olay görme yetisini etkilemez ama bıraktığı iz ileride “Kör Galip” adını almasına neden olacaktır.
6 yaşındayken, henüz 27’sindeki babasını kaybeder. Ertesi yıl dedesinin yanına, İstanbul’a yollanan Galip ilkokula burada başlar. Dördüncü sınıfta köklü eğitim kurumu Darüşşafaka’nın sınavlarına girer ve kazanır.
Sporcu olacağı daha Darüşşafaka’nın ilk yıllarında belli olmuştur. Orta kısımdayken futbol ve voleybol takımlarının kaptanıdır. Masa tenisinde okul birincisidir ve kendi ifadesiyle, “Atletizmle de uğraşır”. Aynı yıl okul dışındaki ilk futbol takımında, Feneryılmaz kulübünün genç takımında oynamaya başlar.
Dokuzuncu sınıftayken okul maçlarında kendisini izleyip beğenen Beşiktaşlı yöneticiler, Darüşşafakalı bir ağabeyi vasıtasıyla çağırırlar Galip’i. A takımlarının maçlarından önce B takımlarının oynadığı o dönemde, Beşiktaş B takımının santrforu olur. Kulüpten, her maçtan sonra 1 lira cep harçlığı ve öğle yemeği için yemek çeki almaktadır.
Galip Haktanır, Şeref Stadı’nda oynanan Beşiktaş-Vefa maçında şut çekiyor. Pozisyonu izleyen iki Beşiktaş efsanesi Hakkı Yeten ve Süleyman Seba (solda).
Lise son sınıfta Galatasaray’a gider. Okuldan ayda 40 kuruş harçlık alan Galip, Galatasaray’dan ayda 10 lira kazanacaktır. Bir süre oynadığı Galatasaray’la uzun soluklu bir sözleşme imzalamak üze- reyken Fenerbahçeli arkadaşlarının ısrarları ve zorlamaları sonucu sarı-lacivertli kulübe transfer olur. Fenerbahçe dönemi de kısa sürer.
1942, adının önüne yapışacak “Vefalı” lakâbını aldığı yıldır. 1942 sonunda transfer olduğu Vefa’da ilk resmi maçına 1943’ün Ocak ayında çıkar. 1957’de futbolu bırakana kadar orada oynayacak, üç büyük kulüpten de yeni teklifler almasına rağmen Vefa’yı bırakmayacaktır.
Vefalı Galip’in kuşağındaki futbolcular, kendilerinden sonra gelecek futbolcu nesli gibi yalnızca futbol oynayarak geçinemezler. Hele Galip Haktanır gibi aile kurup çoluk çocuğa karışmışlarsa geçinmeleri imkansızdır. Haktanır da ailesine bakabilmek için futbol dışında bir işle meşgul olmak zorundadır. 1950’de marangoz olan kardeşiyle birlikte bir mobilya atölyesi açar. “Sabahları erkenden atölyeye gidip hesap işlerine bakıyor, maç ve antrenman saatlerinde kulübe gidiyordum” diye anlattığı yorucu dönemden sonra bir de mağaza açacak ve maddi açıdan biraz ferahlayacaktır.
Galip Haktanır’ın çıkardığı Vefa dergisinin 14 Eylül 1953 tarihli ilk sayısı.
Futbolculuğu bittikten sonra kursa gidip antrenör sertifikası alsa da antrenörlüğü bir meslek olarak görmez. Ama Vefa’nın başı ne zaman sıkışsa yardıma koşar. Kimi zaman antrenör olur, kimi zaman genel kaptan. Artık fut- bolcu değildir ama hâlâ Vefalı Galip’tir. Öyle olmasa, Vefa takımı üst liglerden, göz önünden uzaklaşalı bu kadar zaman geçtikten sonra hâlâ Vefalı Galip diye anılmazdı belki de.
Yayın dünyamız, futbol kitapları alanında 20 sene öncesine göre çok daha iyi durumda. Özellikle futbol üzerine yazılmış epey sıkı araştırma kitapları var artık. Ancak anı kitaplarında aynı durumda olduğumuzu söyleyemeyiz. Ne yazık ki diğer alanlarda olduğu gibi futbol dünyasında da anılarını yazanlar çok az. Bunun nadide örneklerinden biri olan Vefa’nın Galip’i, futbolun gerçekten amatör ruhla oynandığı bir dönemi ve muhteşem bir futbolcunun yaşamını tanımak isteyenlerin kaçırmaması gereken bir kitap.