Yazar: Nevzat Çevik

  • 2024 Kazılarının En Heyecan Verici Keşifleri

    2024 Kazılarının En Heyecan Verici Keşifleri


    anadolu dediğimiz topraklar bir zamanlar mezopotamya, iran, transkafkasya, ege, akdeniz, karadeniz ve balkanlar olarak anılan ana kültür coğrafyalarının parçasıydı. helenistik, roma, osmanlı gibi büyük kültürlerin de içinde olduğu anadolu’daki uygarlıklar şimdiki sınırların fazlasını ifade ediyordu. bu topraklarda birbirinden farklı tüm zamanların özetini bulmak mümkün hâle gelmiş, akıl almaz katmansallıkta bir dünya hikâyesi birikmiştir. bu dev birikimin yeni izlerine ulaşmak da heyecan verici olmaktadır. işte bu nedenle her yıl kazı sezonlarında gözümüz kulağımız yeni keşiflerdedir.

    Arkeolojide keşif, objenin bulunuşuyla başlar ve ne olduğu anlaşıldığında da bilimsel keşfe dönüşür. Hiçbir konunun tam bilinemediği, her bulgunun eksilmiş olarak ortaya çıktığı Eski Çağ kültürlerinin karanlıklarını aydınlatmak için küçüklü büyüklü her keşif kendi çapında bir anlam taşıyor. Geçmişi daha iyi ve daha doğru anlamak için irili ufaklı binlerce keşfe daha ihtiyacımız var. Ortada bir keşif varsa bu bir kâşiften ötürüdür elbette. İkisi birbirinden ayrı düşünülemez.

    Kazi_Kesifleri_1. Karahantepe Koşan eşek Foto Yusuf Aslan
    Karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği figürü keşfedildi.

    Bu yazıda 2024 yılının kazı keşiflerinden bahsetmek istiyorum ancak yüzlerce keşiften bazılarına “en önemli” demek de haksızlık olabilir. Çünkü hepsi kendi çapında önemlidir. O hâlde ilk on önemli keşif seçkisi için “ilk kez bulunan, benzersiz bulgu” kriteri öncelikli etken olabilir. Yani “değerli eser” değil “değerli yeni bilgi” göz önündedir. Keşiflere geçmeden burada yer alan ve almayan tüm kâşifleri kutluyorum. Emeklerine Anadolu arkeolojisi müteşekkirdir. Ayrıca fotoğraf ve bilgilerini benimle paylaşan kıymetli bilim insanı arkadaşlarıma ve tüm bu çalışmaların himayedarı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne teşekkür ediyorum.

    Taş Tepeler Mucizesi: Karahantepe Bulguları
    Göbeklitepe keşfinin ardından Taş Tepeler projesi kapsamında yapılan kazılarda ilk yerleşik hayat detayları da keşfedilmeye başlandı. 250’den fazla T şeklinde dikili taşıyla dikkati çeken Karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği ve taş kaplar keşfedildi. Necmi Karul, “Bir yapıda zemin seviyesine ulaştık ve dikili taşlarla bölünmüş bir odada geometrik ve hayvan motifleriyle süslenmiş siyah klorit taşından yapılmış taş kaplar ve tabaklar yer alıyordu.” diyor. Buluntular arasında kurt çeneleri, leopar, akbaba ve tilki kemikleri gibi çeşitli hayvan kalıntıları da bulundu. Yapılar içinde tespit edilen çok sayıda ocak, toplumsal yaşam ve ritüeller hakkında yeni izler vermiş. Göbeklitepe dikmeleriyle değişen temel paradigmalar, Karahantepe ve diğer Taş Tepeler’deki bulgularla yerli yerine oturmaya devam ediyor. Bu sadece bir koşan eşeğin keşfi değil Urfa-Harran bölgesinde yayılan ardışık keşiflerin tamamlayıcı parçalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Necmi Karul, “Bu alanlar, bölge halklarının kalıcı yerleşimler yaratma becerisinin bir sonucu olarak hayvanları evcilleştirme ve tarımda ilerlemeler kaydettiği, yaklaşık 11500 yıl önce başlayarak 1500 yıldan fazla süren bir dönüşümü ortaya koyuyor. Bu, tarımsal bir yaşam tarzının yerleşmesiyle birlikte derin bir evrimi ifade ediyor. Neolitik Çağ’ın erken evrelerinde, insanlar avcı-toplayıcı yaşam tarzını sürdürürken yeni bir tür toplumsal düzen inşa ediliyordu.” diyor. Asıl “Neolitik devrimi” şimdi Taş Tepeler yansıtmaktadır. Göbeklitepe ve çevresi/Taş Tepeler yıllara dayalı bir keşifler dizisi olarak öncelikle anılmalıdır.

    Kazi_Kesifleri_1.1 Karahantepe kaplar ve mekan Foto Karahantepe Kazı Arşivi
    Karahantepe’de kaplar ve mekân. FOTOĞRAF: KARAHANTEPE KAZI ARŞİVİ

    göbeklitepe keşfinin ardından taş tepeler projesi kapsamında yapılan kazılarda ilk yerleşik hayat detayları da keşfedilmeye başlandı. 250’den fazla t şeklinde dikili taşıyla dikkati çeken karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği ve taş kaplar keşfedildi.

    Kazi_Kesifleri_2.Çatalhöyük'te_İlk Ekmek
    Çatalhöyük’te dünyanın en eski ekmeği bulundu.
    KAYNAK: ARKEOFILI.COM

    Çatalhöyük’te İlk Ekmek
    Çatalhöyük Neolitik yerleşiminde 2021 kazılarında bir fırın ve yanında bazı kalıntılar ortaya çıkarılmıştı. 2024’teki arkeometrik analizler bu organik kalıntıların bir ekmeğe ait olduğunu gösterdi. Ali Umut Türkcan, “İlk arkeobotanik incelemelerinde buğday, arpa, bezelye tohumlarına da rastlandığını; avuç içi büyüklüğündeki kalıntı üzerinde yapılan arkeometrik analizlerin 6600 tarihinde mayalanmış ama henüz fırına girmemiş bir ekmeğe ait olduğunu ve Çatalhöyük’teki bu buluntunun dünyanın en eski ekmeği olduğunu,” belirtiyor.

    Garibin Tepesi’nde Urartu Heykeli
    Van’daki Garibin Tepesi kazılarında anıtsal bir heykel bulundu. Mehmet Işıklı, “Yaklaşık 2 metre uzunluğunda, 70 cm genişliğinde ve ortalama 1 ton ağırlığında masif bazalt taştan yontulmuş bu heykel, kare prizma şeklindeki gövdesi ve işlenmiş dikdörtgen formlu ayak kısmıyla dikkat çekmektedir. Ayak kısmında çıkıntılar görülmektedir. Heykelin baş kısmı yuvarlak ve şekilsizdir. Yüz hatları belli olmayan heykelin, işlenmeden yarım bırakıldığı düşünülmektedir.” diyor ve “Urartu’nun plastik sanatlarına dair önemli bir örnek olduğunu ve tanrısal ya da krali bir figür olabileceğini, bu tür anıtsal, üç boyutlu bir heykelle ilk kez karşılaştıklarını” belirtiyor. Heykelin neyi temsil ettiği henüz anlaşılmamışsa da Urartularda heykel sanatına dair çok sınırlı örnek olması keşfi önemli kılıyor.

    Kazi_Kesifleri_3. Garibin. Uraratu Heykeli. Foto  Mehmet Işıklı (1)
    Garibin Tepesi kazılarında üç boyutlu bir heykel bulundu.

    Çemkalı Şaman
    Ergül Kodaş, bir kerpiç binanın zemin altına gömülü, 25-30 yaşlarındaki kadın ile bedeni üzerinde, çenesi ayrılmış ve ayaklarının ucuna konmuş bir yaban öküzü kafatası ortaya çıkardı. Ayrıca bir keklik kanadı, bir sansar bacağı ve bir koyun veya keçinin kalıntıları da mezar çukurunda dağınık hâlde görüldü. Yakındaki diğer yapıların altında da başka 14 kişinin gömüldüğü belirlendi. Kodaş, “Sıra dışı bir defin işlemi olduğunu ve kadının hayvanlarda var olduğuna inanılan ruhlara erişimi olan 12 bin yıllık bir şaman olabileceğine” inanıyor.

    Kazi_Kesifleri_4. Çemkalı Şaman. Foto Ergül Kodaş (4)
    Mezarda bulunan ve doğaüstü güçlerle, büyüyle ilişkili olabilecek hayvan uzuvları iskeletin bir şamana ait olabileceğini düşündürüyor.

    Andriake Millefiori Cam Kaplama Plakaları
    Myra’nın liman mahallesi Andriake’de “Millefiori” (Bin Çiçek) tekniğinde üretilmiş çeşit ve miktarda cam kaplama plakalar ortaya çıkarılmıştır. Plaka parçalarıyla birlikte cam rozetlerden ve cam çerçevelerinden de çok sayıda bulunmuştur. Nevzat Çevik şöyle diyor: “Andriake’de keşfettiğimiz cam duvar kaplamaları Türkiye ve dünya arkeolojisi için önemli bir keşif niteliğindedir. MS 5. yüzyıla tarihlenen bu iç yapı dekorasyon malzemesi birkaç küçük parça dışında bilinmemekteydi. Bu kaplamalarla birlikte aynı dekorasyonda kullanılmış olduğu anlaşılan kakma tekniğinde kuşlu plakalar ve yine ünik bir keşif niteliğinde olan opus sectile tekniğinde aziz figürleri ve kuş ve deve figürleri de çok özel ve zengin bir duvar dekorasyonuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.”

    Kazi_Kesifleri_5. Millefiori cam kaplama plakalarından örnekler Foto. Nevzat Çevik
    Millefiori cam kaplama plakalarından örnekler.

    Phaselis’te Apollon Sunağı ve Eşsiz Adaklar
    Phaselis antik kentinde, Tanrı Apollon’a adandığı düşünülen bir altar, kuros ve aslan heykelleri ile 30 adet adak figürini ortaya çıkarıldı. Erdoğan Aslan, “MÖ 620’lere tarihlenen Apollon’a adanmış bir altar yapısı içerisinde heykelciklerin tanrılara adak olarak kırılıp sunulduğunu, altarın antik limanda yer almasının da özel bir anlam taşıdığını, limana gelenlerin evlerine sağ salim varma dileğiyle burada adaklar bıraktıkları bir ritüel olduğunu,” belirtiyor.

    Kazi_Kesifleri_6. Phaselis Apollon Altarı. Foto Erdoğan Aslan
    Phaselis Apollon Altarı.
    FOTOĞRAF: ERDOĞAN ASLAN
    Kazi_Kesifleri_6.1 Phaselis. Apollon altarı adak heykelcik Foto Erdoğan Aslan
    Phaselis Apollon Altarı, adak heykelcikler.
    FOTOĞRAF: ERDOĞAN ASLAN

    Likya Denizi’nde Minos Hançeri
    Likya Denizi’nde daha önce ortaya çıkarılan dünyanın en eski batıkları Uluburun ve Gelidonya Batığı’nın ardından Kumluca Batığı’nın Hakan Öniz tarafından keşfi “en eski batık” ünvanını egale etti ve 200 yıl daha önceye, 1600’e ait bir batıkla Anadolu kıyıları bir kez daha Antik Çağ’daki önemine koşut bir veri sundu. Bu sezonda da Kumluca denizinde yapılan sualtı kazılarında, 50 metre derinlikte, bakır külçesinin altında Minos stilinde gümüş perçinlerle süslenmiş bronz bir hançer oldukça iyi korunmuş hâlde bulundu. Öniz, “Bu tür hançerler, daha önce yalnızca Girit’teki Minos Uygarlığı’nda biliniyordu. Şimdi de Girit’e doğru yol alırken batan bu teknede karşımıza çıktı.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_7. Kumluca Batığı. Minos Hançeri. Foto Hakan Öniz_
    Kumluca Batığı, Minos Hançeri.
    FOTOĞRAF: HAKAN ÖNİZ
    Kazi_Kesifleri_8. Malazgirt Arap Mezarlığı. Ok Uçları. Foto Adnan Çevik
    Malazgirt Arap Mezarlığı kazılarında ok uçları bulundu.
    FOTOĞRAF: ADNAN ÇEVİK

    Malazgirt Savaşı’nın Nesnel Tanıkları: Ok Uçları
    Alan tarihçiliğinin, tarih araştırmalarında arkeolojik yöntemlerin kullanılmasının sonuçları alınmaya başlandı. Savaş alanı arkeolojisi Adnan Çevik tarafından
    başarılı bir şekilde yürütülüyor ve yeni belgelere ulaşılıyor. Artık sadece yazılı belgeler değil objeler de devreye giriyor. 1071 yılında Türklerin Bizans İmparatorluğu’nu mağlup ederek Anadolu’ya giriş yaptığı Malazgirt Savaşı sahasında yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda, Selçuklu ve Bizans ordularında kullanılan 39 ok ucu ortaya çıkarıldı. Çevik, “Aynı tabakada bulunan, IV. Romanos Diogenes’in tasvir edildiği sikkeler (1068-1071) bu ok uçlarının Malazgirt Savaşı’nda kullanıldığını kanıtlıyor.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Malazgirt-Günbeli kazılarında bulunan altın sikkeler. FOTOĞRAF: ADNAN ÇEVİK

    Laodikeia’da Skylla Heykel Grubu
    Odysseus’un deniz canavarı Skylla ile mücadelesini yansıtan eserler MÖ 27 ila 14 yıllarına tarihleniyor ve tiyatronun sahne binasında bulundu. Celal Şimşek, eserler için basına verdiği bilgilerde, “Bugüne kadar orijinaline göre yapılan en erken eser grubu olması ve boyaları korunmuş hâlde bulunmuş olması önemli. Bu eserler Odysseia destanında anlatılan efsaneyi somut olarak arkeolojik verilerde bulmamız açısından da çok önemli.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_9. Laodşikeia. SkyllaGrubu Heykelleri
    Laodikeia, Skylla grubu heykelleri.
    Kazi_Kesifleri_10. Notion_Pers Sikkeleri
    Notion’da 2500 yıllık Pers sikkeleri bulundu.

    Notion’da Pers Sikkeleri
    Notion’da bir evin avlusunda çömlek içinde gömülmüş 2500 yıllık Pers altın sikkeleri bulundu. Christopher J. Ratteve, “Pers kralının betimini taşıyan altın sikkeler, paralı askerlere ödeme yapmak için kullanılıyordu. Pers İmparatorluğu tarafından basılan Pers Dareikos’u üzerinde diz çökmüş bir okçu figürü bulunmakta. MÖ 430 ve 427 yılları arasında, Notion’u işgal eden bir grup Pers yanlısı paralı asker tarafından sonradan almak için saklandığı düşünülüyor. Son derece büyük öneme sahip olağanüstü bir buluntu.” diyor.

    Diğer Keşifler
    İlk kez bulunduğu ve benzeri olmadığı için ilk ona sıralanan bu keşiflerden başka bunlarla yakın değerde çok sayıda önemli eser/bilgi ortaya çıkarılmıştır. Troya’da destansı savaşın ok uçları; Büklükale’de istilayı anlatan yazıt; Aphrodisias’ta kolossal Zeus başı; Ayanis’te bronz miğfer ve kalkanlar; Sefertepe’de “kafataslı oda”; Tepecik-Çiftlik Höyüğü’nde kil ve kireç ile süslenmiş kafatasları; Küllüoba’da ritüel izleri; Boncuklu Tarla’da pirsing/hızma uygulamasını gösteren takılar; Tavşanlı’da Asur Ticaret Kolonileri dönemine ait silindir mühür; Tell Açana’da mobilya satın alımını içeren Akadca tablet; Ulucak’ta 7800 yıllık kadın figürini; Yassı Höyük’te içinde nohut, buğday, kayısı çekirdekleri, kuru üzüm ve sarımsak bulunan bir depo; Assos’ta Bizans konaklama yapısı “ksenodokhion”; Ani’de Selçuklu erzak deposu; Datça Osmanlı Batığı ve daha buraya sığmayan küçüklü büyüklü nice keşifler… Anadolu tarihi her bir arkeolojik kazıda, her kazmada yeniden yazılıyor… #

  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #