Yazar: Nesrin İçli

  • Kıbrıs’tan Londra’ya Avrupa’dan İstanbul’a

    Bir yıldır İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosu olan Kenan Poleo, Londra’da doğdu ve büyüdü; tarih ve Türkoloji alanlarında ihtisas yaptı; kültürel-ekonomik ilişkiler alanında uzmanlaştı. Poleo, Türkiye’yi “Birleşik Krallık için vazgeçilmez bir ortak” olarak tanımlıyor.

    Kıbrıs Türk kökenli bir aileden geliyorsunuz. Çocukluğunuzdan ve ailenizden bahsedebilir misiniz?

    Güney Londra’da büyüdüm. Ebeveynlerim, Kıbrıs’tan 1950’lerde gelmiş ve kendile­rine Birleşik Krallık’ta bir ha­yat kurmak için çok çalışmış­lar. Brixton’da kuru temizleme dükkanlarımız vardı. Ben de okurken haftasonları burada ça­lışırdım. Londra’nın Elephant and Castle bölgesindeki Türk sinemasına gitmeye de bayılır­dık. Fatma Girik, Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Gülşen Bubikoğ­lu gibi Türk oyuncuları orada ve büyükannemin izlediği video­larda tanıdım. Pazar günleri ai­lemle düğünlere, nişanlara gitti­ğimizi de hatırlıyorum. Gider­ken babamın arabasında daima Türk müziği dinlerdik. Babam Zeki Müren, İbrahim Tatlıses ve Bülent Ersoy’un büyük bir hayranıydı ve tabii hepimiz Aj­da Pekkan’ı, Sezen Aksu’yu ve Sertab Erener’i çok seviyorduk.

    Tarih bölümü mezunusunuz ve Türkoloji yüksek lisansınız var. Dikkatinizi en çok çeken tarihî dönem hangisi oldu?

    Üniversitede hem lisans hem de yüksek lisansım için Bizans ve Osmanlı tarihi ile modern Türkiye tarihi okudum. Tek bir dönemi favori dönemim olarak seçmem gerçekten zor. Türki­ye’nin çok zengin bir tarihi var ve bunu burada, İstanbul’da yaşarken gerçekten hissediyo­rum -bir müzede yaşamak gibi bir şey! Topkapı ya da Dolma­bahçe’ye gidip de etkilenmemek imkansız ama aynı zamanda İstanbul’un banliyö ve caddele­rinde dolaşmak, camilerini, ki­liselerini, sinagoglarını görmek de inanılmaz etkileyici.

    Sanırım ben hep tarihin say­falarından çıkan insan hikaye­leriyle çok ilgili oldum.

    Kıbrıs Türk kökenli Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Kenan Poleo, Türk filmleriyle geçen çocukluk yıllarından İstanbul sevgisine, sorularımızı yanıtladı.

    Türkiye’deki en sevdiğiniz şehirler hangileri?

    Tabii başta İstanbul. Başkon­solos olarak öyle söylemek du­rumundayım! Ancak bu doğru da. İstanbul 24 saat yaşayan, inanılmaz güzellikteki Haliç ve Boğaz üzerine kurulmuş, Asya ve Avrupa ile eşsiz bir coğrafi yakınlığa sahip muhteşem bir şehir. Burada, konsoloslukta İs­tanbul’un en güzel manzarala­rından birine sahibim ve kendi­mi çok ayrıcalıklı hissediyorum.

    İstanbul’un dışında Bur­sa’dan ve ekonomik ilişkileri­miz için hâlâ çok önemli olan İpek Yolu tarihçesinden çok ke­yif aldım.

    İzmir’i çok sevdim ve 19. yüzyılda Türk demiryollarında çalışan Britanyalı mühendisler tarafından yapılan tarihî konso­losluk binamızı ziyaret etmek çok güzeldi.

    Ayrıca Muğla ve Marmaris’e gitmeyi de çok seviyorum; nefes kesici bir sahil şeridi ve muhte­şem bir deniz var.

    Beklenmedik şekilde iyi ba­lık lokantaları olan Ankara’yı zi­yaret etmekten de özellikle çok keyif alıyorum.

    Yakında Mardin ve Gazian­tep gibi diğer şehirleri de ziya­ret edeceğim için çok heyecan­lıyım.

    Sanat ve özellikle müzik dersek…

    Biraz rahatlamak için de nere­deyse her akşam yaptığım bir şey müzik dinlemek. Çağdaş sanatçılar ya da 90’ların klasik Türk Pop müziklerinden soul, R&B ve kesinlikle bayıldığım hip hop’a kadar her şeyi dinle­rim. Ayrıca konserlere gitmeyi de çok seviyorum. Burada gö­revime başladığımdan beri Aj­da Pekkan’ı iki kez izledim ve bir de Altın Gün’ü. En kısa za­manda Sertab Erener ve diğer önemli sanatçıları da izlemek istiyorum.

    Ülkelerimiz arasında eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliği ve yatırımı nasıl geliştirebiliriz?

    Türkiye’nin yaratıcı kişilerden, kültür girişimcilerinden ve sa­nat kurumlarından oluşan sağ­lam ve etkileyici bir nüfusu var. Toplumlara en büyük etkiyi, empati ve anlayışıyla yaratıcı kişilerin yaptığına inanıyorum. Şu anda buna her zaman oldu­ğundan çok daha fazla ihtiyacı­mız var. British Council tarafın­dan geçen Mart ayında düzen­lenen “İstanbul Women of the World” Festivali için yaratıcı kişilerle ve sivil toplum uzman­larıyla çeşitli oturumlar yapma fırsatım oldu. Bu oturumlar­da, insanların enerjilerinden ve muhteşem çalışmalarından ger­çekten çok etkilendim.

    İki ülke arasında mevcut ticari ve ekonomik bağları en üst düzeye çıkarabilmek için neler yapılabilir?

    Türkiye, Birleşik Krallık için vazgeçilmez bir ortak. 2020’de ülkelerimiz arasında imzala­nan Serbest Ticaret Anlaşması (STA), 2021 sonu itibarıyla 18.1 milyar GBP’yi bulan ikili ticare­timizin koruma altına alınma­sı açısından çok önemliydi. Bir önceki yıla göre %20.2 oranın­da bir artış kaydetmişiz ki bu da ikili ticaretimizin Covid-19 pandemisine olan direncinin güzel bir göstergesi.

    En önemli önceliklerimiz­den biri de ikili STA’mızı revize etmek için Türk hükümeti ile birlikte çalışmak. Mevcut hâ­liyle STA sadece mal ticaretini kapsıyor; dolayısıyla yeni işbir­liği alanları aramak istiyoruz. 2022 sonu itibarıyla Birleşik Krallık ve Türkiye, aralarında hizmetler, tarım, yatırımlar ve dijital ekonominin de olduğu ve AB’nin Gümrük Birliği kapsa­mında yürüttüğümüz ticaret­te bulunmayan yeni sektörleri görüşmeye başlayacak. Bu bize ülkelerimiz arasındaki ticaretin gerçek potansiyelini görme fır­satını tanıyacak ve mevcut ikili ticaretimizi geliştirme yollarını açacak.

    Tarihçi bir diplomat Birmingham Üniversitesi’nde tarih lisansı ve Londra Üniversitesi’nde Türkoloji yüksek lisansı yapan Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Kenan Poleo, “Tarihin sayfalarından çıkan insan hikayeleriyle ilgili” olduğunu söylüyor.

    Bu arada ortak yatırımla­rımız da artmaya devam edi­yor. Birleşik Krallık, Türkiye’ye yapılan tüm yatırımlardaki %19’luk payıyla 2021’de Tür­kiye’deki en büyük dış yatırım­cı oldu. Vodafone, HSBC, Rol­ls Royce, BP gibi pek çok uzun vadeli yatırımcımızın yanısı­ra; BUPA, Dyson ve Vitabioti­cs gibi yeni yatırımcılarımız da var. Ayrıca, Birleşik Krallık’a yaptıkları stratejik yatırımlar sayesinde küresel hedeflerini gerçekleştiren Türk firmaların sayısında gördüğümüz artış­tan da çok memnunuz. Getir’in Birleşik Krallık genelinde yap­tığı 100 milyon GBP’yi aşkın yatırım, Eren Holding’in 500 milyon GBP’lik oluklu mukav­va yatırımı ve Ciner Grubu’nun 390 milyon GBP’lik cam şişele­me yatırımı, pek çok örnekten sadece üçü.

    Temiz büyüme ve yenilene­bilir enerji alanlarında mesela, birbirini tamamlayan beceri ve uzmanlığımız sayesinde daha hiç kullanmadığımız potansiyel fırsatlar var. Türkiye’nin ileri imalat sanayi pek çok parça­yı Türkiye’de üretebilmekte ve Birleşik Krallık da bir süredir yenilenebilir teknolojiler ihraç ediyor. Açık deniz (offshore) rüzgar ve hidrojen enerjisi, iş­birliği yapabileceğimiz diğer iki potansiyel sektör. Dünya Ban­kası, Türkiye’nin şimdiye dek hiç kullanılmamış, 75 GW ka­dar bir açık deniz rüzgar ener­jisi potansiyeline sahip olduğu­nu değerlendiriyor. Öte yandan Birleşik Krallık da dünyanın en büyük açık deniz rüzgar enerjisi santralleri ile ilgili çok ciddi bir deneyime sahip.

    Savunma sanayiindeki işbirli­ğimiz de ticari ilişkilerimizin önemli bir ayağını oluşturmak­ta. Türkiye bu sanayinin geli­şebilmesi için olmazsa olmaz kabul edilen genç ve kalifiye mühendislere de sahip. Bu kri­tik alanda ülkelerimiz arasında verimli bir işbirliği kurulmuş olduğunu görmek bizi gerçek­ten mutlu ediyor. Türkiye’nin bayrak gemisi olan “TF-X proje­si” mesela, bu işbirliğinin hari­ka bir örneği.

  • Türkiye-Japonya hattında insan, coğrafya ve ahlak…

    Kenichi Kasahara, 32 yıl sonra Türkiye’ye geri gelmiş, dünyanın birçok ülkesinde Japonya’yı temsil etmiş kıdemli bir diplomat. Coğrafyasız bir tarih olamayacağına vurgu yapan Kasahara, “Doğulu” ve “Batılı” zihniyetin ötesinde, geleneklerin ve yardımseverliğin önemini vurguluyor.

    Nisan 2022’de Japonya İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önce, 1990’da da ülkemize gelmiştiniz. Daha önceki kariyerinizle başlayalım mı?

    1990’dan 1993’e kadar İstan­bul’da kültürel işlerden sorum­lu muavin konsolos olarak görev yaptım. Benim için ilk yurtdışı misyonuydu; bu nedenle hafı­zamda çok özel bir yeri bulun­maktadır. 1999’dan 2002’ye ka­dar New York’ta Japon Başkon­solosluğu’nda konsolos olarak bulundum. 2002’den 2005’e kadarsa Güney Afrika Cumhu­riyeti’ndeydim. Akla hemen Jo­hannesburg gelebilir ama bizim büyükelçilik Johannesburg’a yaklaşık 40 dakika uzaklıktaki Pretoria’daydı.

    2015’ten 2018’e kadar müs­teşar olarak Oslo’da, 2018’den 2021’e kadar da Zimbabwe’de müsteşar olarak bulundum. Zimbabwe, müthiş havası ve manzarasıyla harika bir yer. An­cak pandemi nedeniyle Hara­re’nin dışına seyahat edememek üzücüydü.

    Yaklaşık 30 yıl sonra İstan­bul’a döndüğüm için çok mutlu­yum. Japonya-Türkiye diplo­matik ilişkilerinin 100. yılı olan 2024 yaklaşırken, bu büyük şe­hirde Japonya Başkonsolosu olarak görev yapmak çok mutlu­luk verici.

    Tarih bilimine ilgi duyuyor musunuz? Hangi tarihsel dönem sizi daha çok etkiliyor ve neden?

    Evet, tarihin kişinin yaşam sey­ri üzerinde önemli bir etkisi ol­duğuna dair kesin bir inancım var. Sadece bir dönemi seçmek çok zor çünkü her dönem diğer­lerinin bir parçası ve birbirini etkilemekte. İnsanlık tarihinin pek çok yönü bir veya daha fazla coğrafi faktörle doğrudan ilişkili olduğundan, aynı anda coğraf­ya da öğrenilmesi gerektiğini belirtmek isterim. Bu anlamda İstanbul’un tarih-coğrafya bile­şimi beni her zaman heyecan­landırıyor.

    Japonya’nın İstanbul Başkonsolosu Kenichi Kasahara, tarihe olan ilgisinden Japonya ile Türkiye arasındaki benzerliklere pek çok konuda sorularımızı yanıtladı.

    Japonların ve Türklerin ortak özellikleri var mı sizce?

    Evet, hem de çok. Bana öyle ge­liyor ki her iki halk da, konu geleneksel-toplumsal değerle­ri korumaya geldiğinde bunu ciddiye alıyor. Yaşlı nesle saygı göstermek en görünür örnekler­den biri.

    Başka bir örnek de hijyen olabi­lir. Mesela eve girerken ayakka­bıların çıkarılması gibi. Japon­ya’da çocuklara dışarıdan eve döndüklerinde ellerini-yüzlerini yıkamaları öğretilir; aynı Türki­ye’de olduğu gibi. Görünüşe gö­re bu ihtiyatlı eylemler, her iki halkın da son salgın sırasında en kötü senaryodan kurtulmasına yardımcı oldu.

    Günümüz Japonya’sındaki kültürel yapı ve hayatı Batı ile kıyasladığınızda ilk göze çarpan noktalar neler sizce?

    Avrupa veya ABD’ye gidip gel­dikten sonra “Batı” teriminin gerçekten ne anlama geldiğini merak ettim. İlginç bir şekilde bazıları Japonya’nın “Doğulu” bir zihniyetten ziyade “Batılı” bir zihniyete sahip olduğunu iddia ediyor. Her uygarlığın şüphesiz kendi kökleri vardır; ancak aynı zamanda hiçbir uygarlığın diğe­rinden tamamen izole olmadığı da malum. Biraz önce belirttiğim gibi, tarih, coğrafya ile birlikte ele alınmalıdır. Japonya’nın, ya­kın adalarla olan ince bağlantı­sı dışında, herhangi bir kıta ile bağlantılı olmamak gibi açık bir farklılığı vardır.

    Türkiye’nin diğer şehirlerini gezebildiniz mi? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?

    Evet, Türkiye’nin birçok yeri­ni gezmek için arabamı kulla­nırdım. Bursa, şimdiye kadarki favorim olabilir. 1990’ların ba­şında, İstanbul’da sıcak yaz mev­siminde sık sık kuraklıktan muz­darip olurdunuz. Bursa o gün­lerde bile hep yeşildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti olarak belirlenmiş olmasına şaş­mamalı.

    Türkiye ve Japonya’nın uzun yıllara dayanan kültürel işbirliğini geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Özellikle turizm sektörü tüm ül­keler için, özellikle pandemiyle birlikte çok daha önemli bir hâle geldi. Buraya gelen ziyaretçileri nasıl etkileyeceğiniz konusunda endişelenmenize gerek yok; çün­kü Türkiye, özellikle de İstan­bul’un kendisi zaten etkileyici. Önemli olan, turistlerin gelmeye “karar” vermelerini sağlamak­tır. Aslında bu çok kolay; çünkü tek yapmamız gereken gerçeği söylemek.

    Deprem kuşağında yer alan Japonya ve Türkiye arasında, jeofizik-sismolojik araştırmalar alanında ve diğer teknolojik konularda işbirliği var mı?

    13 Ekim 2020’de Ankara’da, Türkiye ile Japonya arasında Teknik İşbirliği Anlaşması im­zalandı. Bu anlaşma ile afet ön­lemleri, Türk-Japon bilim ve teknoloji üniversitesi, Suriyeli sığınmacılara yardım ve üçün­cü ülkelere destek gibi kap­samlı projelere katkı hedefleni­yor. JICA (Japonya Uluslarara­sı İşbirliği Ajansı) Japonya’nın resmî kalkınma yardımı ajan­sıdır; gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve sosyal kalkınmaya yardım ve uluslararası işbirli­ğini teşvik etmek ile sorumlu­dur. 1999 ve 2011 depremlerin­den sonra JICA, Türkiye’ye afet yardım ekipleri göndermiş ve yeniden yapılanma için önem­li kaynaklar sağlamıştır. JICA, Türkiye’de birçok önemli proje­yi hayata geçirdi. Bunlardan ba­zıları, Marmaray, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Haliç Köprü­sü, İstanbul ve Ankara içme su­yu projeleridir.

    Tabii Türkiye’nin de Japonya’ya destekleri oldu. 2011’de Japon­ya’nın Tohoku bölgesindeki dep­rem ve tsunami felaketinin ar­dından, Türk Kızılay’ı bölgeye ulaşarak tespitlerde bulunmuş; ardından AFAD’a bağlı ekip böl­gede 3 hafta faaliyette bulunarak yardımcı olmuştu. Daha sonra AFAD ekibi için Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Kazuhiro Suzuki’nin evsahipliğinde bir te­şekkür gecesi düzenlendi.

    Başkonsolos Kasahara’nın İstanbul’da en çok hoşlandığı aktiviteler arasında Boğaz’ın iki yakasındaki harikaları keşfetmek, Türk yemeklerini denemek ve seyahat etmek var.

    Türk mutfağını sever misiniz? Favorileriniz nelerdir? Türkiye’deki Japon restoranları başarılı mı sizce?

    Evet. Favorilerimi sonsuza ka­dar sayabilirim… Türkiye’de Ja­pon mutfağının mevcudiyetine gelince… Restoranların sayısı çok arttı. 30 yıl öncesi ile bugün arasında böyle bir fark görmek beni şaşırtıyor. Birçok arkada­şım ve meslektaşım bana han­gisinin en iyisi olduğunu soru­yor. Cevabı çok basit: Benim re­zidansım. Şefim Bay Tokita ve ben, Japon mutfağının tanıtımı­na daha da fazla katkıda bulun­maya söz verdik.

    Yoğun iş temposundan kendinize zaman ayırabiliyor musunuz?

    Yürümeyi, dolaşmayı ve herhan­gi bir küçük mahalleyi keşfet­meyi tercih ederim doğrusu. İs­tanbul Boğazı’nın her iki yakası da keşfedilecek harikalarla dolu. Sokaklarda bu kadar çok kedi bulmak da müthiş!

    Son olarak eski Başbakan Shinzo Abe’ye düzenlenen suikasttan ötürü çok üzgün olduğumuzu ifade etmek isterim.

    Böylesine alçakça bir olayın ya­şanmış olmasından dolayı içten üzüntü duymaktayım. Japon­ya’nın yasa boğulduğu bu za­manda çok sayıda Türk vatan­daşının taziye mesajlarıyla güç buluyoruz. Görev süresi boyun­ca çok sayıda zirve toplantısına katılan Shinzo Abe, Marmaray Projesi’nin açılış töreninin ya­pıldığı 2013’te iki defa, ardından G20 Antalya Zirvesi’nin düzen­lendiği 2015’te toplam üç defa Türkiye’ye gelmişti. Ruhu şad olsun.

  • Türkiye’nin hazinesi: Tarihî coğrafya ve insan

    Dört senedir İstanbul’da görev yapan Elena Sgarbi, iki ülke arasında varolan tarihî-kültürel bağların niteliği ile Türkiye’deki insanların gündelik yaklaşımını değerlendirdi. Sgarbi’ye göre özellikle tarihî restorasyon teknikleri ve saha çalışmaları konusundaki ortak çalışmalar çok önemli.

    Ekim 2018’de İtalya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize turizm amaçlı veya profesyonel bir görev için geldiniz mi? Türkiye’yi ne kadar tanıyordunuz?

    İstanbul İtalya Başkonsolosu olarak atanmadan önce Türki­ye hakkında çok şey okumama rağmen, ülkeyi sadece iki defa turizm amaçlı ziyaret etmiştim. İlkinde İstanbul’a gelmiş, ikin­cisinde de “Mavi Yolculuk”a ka­tılmıştım. Her iki gelişimde de ziyaret ettiğim yerlere ve nazik, samimi ve sıcak insanlarına âşık olmuştum. Bundan dolayı nereye atandığımı öğrendiğimde, hem bu prestijli görev için hem de bu güzel ülkeyi ve insanlarını daha iyi tanıma fırsatı sunacağı için büyük heyecan duydum.

    Tarihe ilgi duyuyor musunuz? Türk-İtalyan ortak tarihinde sizin en çok ilginizi çeken hadise veya hadiseler hangileri?

    Tarih her zaman en sevdiğim alanlardan biri oldu; genç yaştan itibaren hem deneme hem biyog­rafi hem de tarihî roman türün­de birçok kitap okudum. Özellik­le Jacques Le Goff’un “Nouvelle Histoire”, yani “Yeni Tarih” ola­rak tanımladığı; École des An­nales tarafından ifade edilen ve tarihte bir tür Kopernik devrimi yaratan; “büyük olaylar”ın tarihi­nin incelenmesinden ziyade, dik­katleri kolektif psikolojiye, dinî duyarlılık ve zihniyete, “sıradan” insanlara ve günlük yaşama yön­lendiren tarihsel düşünce akımı­nı çok takdir ediyorum.

    Ülkelerimizin çoğu zaman içiçe geçmiş binlerce yıla daya­nan bir geçmişi var. Bu neden­le beni en çok büyüleyen şey, en bilinen olaylar veya kahraman­lar değil; daha çok kültürlerimi­zin, gelenek ve göreneklerimizin birbirini incelikli bir şekilde ve dolayısıyla karşılıklı olarak et­kilediği hadiseler. Bu anlamda, mesela Türkiye’nin ve İtalya’nın bazı bölgelerinde sadece aynı şe­kilde hazırlanmakla kalmayıp benzer adlara ve aynı görünü­me sahip geleneksel yemekle­rin olduğunu keşfetmek beni şa­şırttı. Bunun bir örneği, patates, nane ve koyun sütünün ilk tuzu ile doldurulan bir yemek olan Sardunya’nın “Culurgiones”i ve Kayseri’nin “Kurzunuş” adlı ye­meğidir. Tarihin bir döneminde Sardunya ve Kayseri bölgesi in­sanının temas kurması ve bunun izlerinin her iki bölgenin mutfak geleneği aracılığıyla yüzyıllar bo­yunca devam etmesi kesinlikle büyüleyici.

    Elena Sgarbi (sağda) Türkiye’de İtalya’nın zengin kültürel mirasını ve ortak projeleri anlattı.

    Türkiye ve İtalya’nın yüzyıllar öncesine dayanan ve günümüzde devam eden kültürel ilişkileri var. Özellikle siyaset dışında kalan alanlar için ne tür projeleriniz var?

    Ülkelerimiz arasındaki işbirliği, özellikle her iki ülkenin de zen­gin kültürel mirası gözönünde bulundurulduğunda, birçok un­suru barındırıyor. İstanbul’daki İtalyan Kültür Merkezi, Türki­ye’de İtalyan dilini ve kültürü­nü tanıtmakta, İtalya hakkında ve İtalya’daki burslarla ilgili bilgi vermekte. Sergiler, film göste­rimleri, konserler, konferanslar, kitap sunumları, şiir okumaları ve yuvarlak masa toplantıları gibi çeşitli kültürel etkinliklerin yanı­sıra, sosyal kanalların kullanımı ve uzaktan dil öğretimine yönelik CLID TÜRKİYE projesi gibi ye­nilikçi projeler düzenlemekte.

    Halihazırda devam eden bir­kaç proje mevcut; ancak tarihten bahsettiğimize göre, İtalya’nın Türkiye’de faal olarak yer aldığı, Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı ve İtalyan Üniversite­leri tarafından sağlanan fonlarla desteklenen 16 arkeolojik mis­yondan özellikle bahsetmek is­tiyorum.

    Günümüzde İtalya, iki ulu­sun ortak mirası hâline gelen 60 yılı aşkın işbirliği ve başarı geç­mişiyle, yabancı arkeolojik mis­yonların sayısı açısından Türki­ye’de ilk sıralarda yer almakta. Arkeolojik misyonlarımızın ça­lışmaları, yerel kültürel mirasın zenginleştirilmesi, turizmin ve sosyo-ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve bilgi aktarımı ile sahada uzmanların eğitimi ve yerel çalışanlara en gelişmiş res­torasyon tekniklerinin öğretil­mesi gibi birçok açıdan önemli bir ikili işbirliği aracı.

    Son yıllarda bu çalışmaların Türk tarafında ne kadar takdir edildiğine şahit oldum ve bu, ge­nellikle yabancı arkeolojik mis­yonlar tarafından saha yöneti­minde izlenecek bir örnek olarak gösterildi. İtalya ve Türkiye, mu­azzam bir arkeolojik mirasa sa­hip olma ayrıcalığını -ve sorum­luluğunu- paylaşıyor; bu nedenle bu sektördeki işbirliğinin ikili ilişkilerimizin çok önemli bir un­suru olmaya devam edeceğine inanıyorum.

    Size göre İstanbul’un tarihî mirası yeterince korunuyor mu? İtalya’da tarihî mirasın korunması için ne tür programlar uygulanıyor?

    Tarihî ve kültürel mirasın ko­runması, İtalyan Anayasası’nın temel ilkeleri arasında. Ana­yasa’nın 9. maddesi uyarınca “Cumhuriyet, kültürün gelişimi ile bilimsel ve teknik araştırma­ları teşvik eder. Ülkenin doğal güzelliklerini, tarihî ve sanatsal mirasını korur”. Bununla bir­likte, bu mirasın korunmasının önemine ilişkin farkındalığın kökleri çok daha geriye, Frances­co Petrarca tarafından Cola di Rienzo’ya ve 1347’de Roma hal­kına yazılan bir mektuba kadar gidiyor. Bu mirasın korunması gerektiğinden bahsedilen mek­tupta şöyle bir ibare var: “… Yavaş yavaş sadece eserler değil, hara­beler de yok oluyor. Bu şekilde atalarımızın ihtişamına dair de­vasa tanıklıklar kayboluyor…”.

    Gerçek bir açıkhava müzesi olan ülkemiz, dünyada eşi benze­ri olmayan, harika olduğu kadar kırılgan sanatsal güzellikler mi­rasına sahip. Yüzyıllardır bunun korunması ve muhafaza edil­mesi sorunuyla karşı karşıya zo­runda kalmış; dolayısıyla zaman içinde bu mirasın muhafaza edil­mesi, korunması ve restorasyo­nunu kesintisiz bir araştırma ve bilgi süreci haline getirmiştir.

    20. yüzyılın başında, tarihî mirasın korunmasına yönelik ilk yasal düzenleme yapılmış; za­man içinde de daha fazla koruma ve güvence sağlayan başka yasal düzenlemeler gelmiş. 1960’lar­dan itibaren ise koruma kavra­mına, kültürel mirasın mümkün olduğunca halka açık hale getiril­mesi kavramı eşlik etti. Günü­müzde tarihî ve kültürel mirasın korunmasına yönelik İtalyan mevzuatı; tıpkı restorasyon gibi hem araştırma metodları hem de yenilikçi teknolojilerin geliştiril­mesi ve uygulanması açısından kendi alanlarında öncü İtalyan kurumlarıyla beraber ulusla­rarası bir model olarak kabul edilmekte. İtalya, yüzlerce yıllık tarih süresince elde edilen zen­gin deneyimler ve teknolojik gi­rişimcilik becerilerinin biraraya gelmesi sayesinde, her yıl dünya­nın her yerinden restoratörlerin ve gençlerin uzmanlaşmak için geldiği bir ülke.

    İtalya gibi Türkiye de muaz­zam bir tarihî ve kültürel mirasa sahiptir ve bunu korumaya yöne­lik yasal çerçeve ve diğer araçları benimsemiş durumda.

    İtalyan Dış Ticaret ve Tanı­tım Ajansı ve ülkemizde kültürel mirasın restorasyonu-korun­masına yönelik faaliyet göste­ren dernek olan Assorestauro, 2008’den bu yana Türkiye top­raklarında gitgide genişleyen bir işbirliği oluşturdu. Bu işbirliği sayesinde, yıllar içinde birçok proje gerçekleştirildi ve ülkemiz 2019, 2021 ve bu yılki İstanbul HERITAGE Restorasyon Fua­rı’na katıldı. Şüphesiz, bu sektör­de daha güçlü ve artan bir işbir­liği için çok fırsat var ve bunun her iki ülke için de önemli so­nuçlar getireceğinden eminim.

    Sgarbi İstanbul’da yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu söylüyor.

    Türkiye’nin diğer şehirlerini gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisi?

    İstanbul başkonsolosu olarak en zenginleştirici deneyimlerden bi­ri, bu olağanüstü ülkede hem iş hem de eğlence amaçlı seyahat etmek ve ülkenin muazzam ca­zibesini, kültürel zenginliğini ve inanılmaz çeşitliliğini keşfetme fırsatı. Ne kadar seyahat etsem de (ve çok seyahat ettim), bunu daha da çok yapmak isterdim ama ne yazık ki Covid-19’dan kaynakla­nan ve tüm dünyayı ağır şekilde ve olumsuz etkileyen bu korkunç pandemi seyahatlerimi sınırladı. Ziyaret ettiğim her şehir, her böl­ge, her manzara veya arkeolojik alan, her zaman yanımda taşıya­cağım özel bir şey bıraktı. İtalyan arkadaşlarıma İtalya’da en iyi bi­linen destinasyonlar (kesinlikle harika olan İstanbul, Kapadokya, Efes, Truva ve Antalya’ya kadar tüm Ege-Akdeniz kıyıları) dışın­da bir yeri ziyaret etmelerini tav­siye etsem; Mardin, Urfa ve Ga­ziantep’in bulunduğu güneydoğu Türkiye’yi, olağanüstü Göbekli­tepe ören yerini ve nefes kesici Nemrut Dağı’nı öneririm.

    Bununla birlikte, her adımda binlerce yıllık tarihin solunduğu, sayısız medeniyetin iz bıraktı­ğı eşsiz güzellikteki İstanbul’da kalbimden bir parça bırakacağı­mı da ifade etmem gerek. Burada yaşama ayrıcalığına sahip olsam bile, bu sürenin sonunda İstanbul hakkında hâlâ keşfedilecek şeyler olacağına eminim. Türkiye’nin en büyük hazinesi, olağanüstü gü­zelliğinin ve muazzam mirasının ötesinde, gittiğim her yerde her zaman beni hoş karşılayan insan­larıdır.

    Türk mutfağı ve müziğini sever misiniz? Favorileriniz nelerdir?

    Arkadaşlarım bana Türk mutfa­ğını nasıl bulduğunu sorduğun­da, onlara tek bir kusuru olduğu­nu söylüyorum: Çok lezzetli! Bu nedenle, kendinizi sınırlamanız hayli zor. Sevdiğim çok yemek var ama çok az şey fırından ye­ni çıkmış simidin kokusu ve tadı kadar güzel diyebilirim. Bunun yanında, köfte, börek, gözleme, mantı, mercimek çorbası ve ke­bap sevdiklerimden bazıları, ama liste uzun.

    Türkiye’deki müziğe gelin­ce… Birkaç isim vermem gere­kirse, megastarınız Tarkan’ı ve sadece şarkıcı olarak değil, şarkı sözü yazarı ve besteci olarak da çok iyi bulduğum Sezen Aksu’yu her zaman zevkle dinliyorum.

    Kadın diplomatların uluslararası diplomasiye etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Kendimi çok şanslı bir insan ola­rak görüyorum; çünkü çok sev­diğim ve beni çok mutlu eden bir mesleği icra etme ayrıcalığına sa­hibim. İtalya’da kadınlar 1967’den sonra diplomatik kariyer yapabil­diler. Bugün diplomasi alanında­ki kadınların sayısı erkeklerden daha düşük olsa da, o tarihten iti­baren diplomatik kariyere adım atan kadınların sayısı istikrarlı bir şekilde arttı. Şahsen, ulusla­rarası ilişkileri ve farklı ülkelerde farklı kültürlerle temas halinde olmayı cazip bulan kız öğrenci­leri bu kariyere başlamaları için cesaretlendirmek isterim; çünkü bunu harika ve zenginleştirici bu­luyorum. Ayrıca diplomaside ka­dınların varlığının kapsayıcılık ve etkinlik açısından önemli bir kat­kı sağladığına inanıyorum.

    Ortaklıklardan doğan anlayış Sgarbi “Kültürlerimizin ve değerlerimizin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimizi evimizde hissetmemizi sağlıyor” diyor.

    Burada İtalyanca eğitim veren okullara gösterilen ilgi nasıl? Bu okullardaki eğitimin tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    Kültürlerimizin ve değerlerimi­zin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimi­zi evimizde hissetmemizi sağ­lıyor. Bu unsur, İtalyan dilini ve kültürünü Türkiye’de çok popü­ler kılıyor. Bir İtalyan okulun­da okumak isteyen öğrencilerin halihazırda yüksek olan ve artan sayılarına da yansıyor bu durum. Diğer ülkelere kıyasla rekabetçi fiyatlarla mükemmel bir eğitim sunan, birçoğu çeşitli kriterler açısından uluslararası sıralama­da üst seviyelerde bulunan, İtal­yan üniversitelerine gitmeyi ko­laylaştıran bu sistem; Türkiye’de faaliyet gösteren İtalyan okulla­rına karşı ilgiyi de açıklamakta.

    İlk İtalyan devlet okulu resmî olarak 1888’de kurulmuş olsa da, İstanbul’da bulunan İtalyan ce­maatine yönelik eğitim kurumla­rının geçmişi 1861’e kadar uzan­makta. Türkiye’de İtalyan eğitim kurumlarının varlığı (özellikle, TC Millî Eğitim Bakanlığı tara­fından Özel İtalyan Lisesi olarak tanınan Liceo IMI, Istituti Me­di Italiani) çok eski ve köklüdür. Hem burada ikamet eden İtalyan topluluğu hem de İtalya ile ilgile­nen Türk aileler için önemli bir referans noktası olmaya devam ediyor.

  • Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    22 yıllık diplomasi deneyiminin uzun bir dönemini Ukrayna-Türkiye ilişkileri ile ilgilenerek geçiren Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana sıcak geçen diplomasi trafiğini, Türkiye’de Ukraynalı mültecilerin durumunu ve gelecek tahminlerini anlattı.

    Sayın Vasyl Bodnar, 2021 sonunda Rusya ile tansiyonun yükseldiği bir dönemde Ukrayna’nın Türkiye Büyükelçisi olarak Ankara’ya atandınız. Biraz Türkiye’den önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Ukrayna’nın Ankara Büyü­kelçisi olarak atanmadan ön­ce dört yıl boyunca Ukrayna Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevini üstlendim. Sorumlu olduğum alanlar arasında çok farklı konular vardı. Türkiye dahil Avrupa ülkeleri, Güney Kafkasya ülkeleri, Rusya, ulus­lararası güvenlik, diaspora ve insani işbirliği gibi konula­rı takip ediyordum. 22 yıldan fazla bir süredir diplomat ola­rak çalışıyorum. Polonya, Rus­ya ve Türkiye’de görev yaptım. Türkiye’de daha önce Ukray­na Ankara Büyükelçiliği El­çi-Müsteşarı ve Ukrayna’nın İstanbul Başkonsolosu olarak görev yaptım. Bu yüzden uzun zamandır Ukrayna-Türkiye ilişkileri ile ilgileniyorum.

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    Rusya ile savaşın başlangıcından Mart sonuna kadar, yaklaşık 91 bin Ukrayna vatandaşı Türkiye sınırını geçti. Türkiye’deki büyükelçilik ve konsolosluklarınız Ukraynalı mülteciler ile gerekli koordinasyonu sağlayabiliyor mu?

    Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı tam kapsamlı sava­şın başından bu yana Türki­ye’ye çoğu kadın ve çocuk ol­mak üzere 90 binden fazla Uk­rayna vatandaşı giriş yaptı. Bu vatandaşların bir kısmı üçün­cü ülkelere geçiyor, bir kısmı ise Türkiye’de kalmaya devam ediyor. Tabii vatandaşlarımız­dan öncelikle konsolosluk ko­nularında yardım taleplerini alıyoruz. Bazı vatandaşlardan barınma, gıda ve çocuklar için eğitim sürecinin düzenlenme­si gibi konularda yardım talep­leri geliyor. Türkiye’de faaliyet gösteren 19 Ukrayna Derne­ği ile koordinasyon içerisinde bu talepleri değerlendiriyor ve vatandaşlarımıza yardım edi­yoruz. Örneğin Ankara’daki Ukrayna Derneği, buraya ge­len Ukraynalıların Türkiye’de­ki adaptasyon sürecini kolay­laştırmak amacıyla ücretsiz Türkçe dersi veriyor.

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım
    Çokkültürlülük ve ortak noktalar Bodnar, Türkçe ve Ukraynacanın ortak
    kelimelerinden halk sanatlarında kullanılan desen ve motiflere iki ülkenin pek çok benzerliği olduğunu söylüyor.

    Ukrayna Ortodoks Kilisesi, Türkiye’deki Ukraynalı mültecilerle ilgili çabalarınıza destek oluyor mu?

    Ukrayna, dinin devletten ay­rı olduğu laik bir devlettir. Ama Ukrayna Ortodoks Kili­sesi’nin Patrik 1. Bartholome­os ile sürekli iletişim hâlinde olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda Ukrayna’daki barış ve kendi devletinin bağımsız­lığının yanısıra Ukrayna dev­letinin var olma mücadelesini veren Ukrayna halkı için dua eden Patrik 1. Bartholomeos’a minnettarız.

    Anadili Rusça olan veya Rus pasaportuna sahip pek çok kişinin de, Ukrayna’nın barış ve özgürlük arayışına destek olduğunu görüyoruz. Bununla ilgili duygularınızı paylaşır mısınız?

    Ukrayna’da ağırlıklı olarak Rusça konuşan insanların çoğu Donetsk, Luhansk, Mariupol, Kramatorsk, Kherson, Odesa gibi ülkemizin doğu ve güney bölgelerinde bulunan şehir­lerde ikamet ediyor. Sivilleri öldüren, kadınlara ve hatta ço­cuklara tecavüz eden, şehirle­rin sivil altyapısını yok eden “Rus kurtarıcılar” özellikle bu şehirleri bombaları ve füzeleri ile yok etmeye geldiler. Bu şe­hirlerin sakinleri Rus işgalci­leri alkış ve Rus bayrakları ile karşılamadılar. Aksine barış­çıl protestolara çıkarak “Burası Ukrayna ve sizi burada istemi­yoruz” mesajını verdiler.

    Ülkemizin toprakların­da yaşayan etnik Ruslar şu an Ukrayna’nın tarafında saldır­gan devlete karşı savaşıyorlar. Rusya’da yaşayan akrabaları­na Ukrayna’da neler olduğunu, barışçıl şehirlerimizin nasıl bombalandığını, insanların ne şekilde öldürüldüğünü anla­tırlarken onlar buna inanma­yı reddediyor. Rus nüfusunun, Rus askerlerin Ukraynalılara karşı ne gibi suçlar işlediğini kendi gözleriyle gören akraba­larını dinlemeden sadece Rus televizyonunda gösterilen pro­pagandaya güvendiklerini gör­mek ve duymak çok üzücü.

    Ukrayna ile Türkiye arasındaki ticari ilişkileri geliştirmeye yönelik faaliyetler düzenliyor musunuz? İki ülkenin ekonomileri birbirini tamamlar hâlde, coğrafi yakınlığımız da hem ticari hem sosyal faaliyetler açısından önemli fırsatlar yaratıyor. Savaş sonrası için öngörünüz nedir?

    Savaş başlamadan önce Uk­rayna ile Türkiye Cumhuri­yeti arasında Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmıştı. Şüp­hesiz ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi açısından bu, atılan en önemli adımlardan biri olmuştu. Ama üzülerek belirtmem gerekiyor ki Rus­ya’nın başlattığı savaş Türki­ye ile ekonomik işbirliğimizi yeni bir seviyeye taşımamıza engel oldu.

    En yakın zamanda Ukray­na’yı yeniden inşa etmeyi sa­bırsızlıkla bekliyoruz ve buna inanıyoruz. Çok işimiz olacak ve bu süreç dünyanın birçok ülkesi için çok önemli olacak. Tecrübeli Türk şirketleri için de Ukrayna’da mutlaka iş bu­lunur. Fakat bu şirketler Rus­ya’da çalışıyorsa eşzamanlı olarak Ukrayna’da iş yürütebi­leceklerine pek inanmıyorum.

    Çokkültürlülük ve ortak noktalar  Bodnar, Türkçe ve Ukraynacanın ortak kelimelerinden halk sanatlarında kullanılan desen ve motiflere iki ülkenin pek çok benzerliği olduğunu söylüyor.
    Tarihe meraklı bir diplomat Tarihle ilgili okumayı çok sevdiğini söyleyen Büyükelçi’nin en çok ilgisini çeken tarihî dönemlerden biri de Ukrayna Halk Cumhuriyeti (1917-1921) dönemi…

    Ukrayna ve Türkiye’nin çokkültürlülük açısından benzer özellikleri var mı ?

    Söylediğim gibi Türkiye, daha önce görev yaptığım ve Ukray­na Dışişleri Bakanlığı’nda ça­lıştığım dönemden beri takip ettiğim bir ülke. Bu güzel ve misafirperver ülkeyi tanıdıkça ülkelerimiz, kültürlerimiz ve dillerimiz arasında çok ortak noktanın olduğunu görüyo­rum. Sadece Ukrayna dilinde 3000’den fazla Türkçe kökenli kelime bulunuyor. Bunlar ara­sında Ukraynalıların günde­lik hayatlarında kullandıkları meydan, şapka, kahve gibi ke­limeler yer alıyor. Halk sana­tında da desenler, motifler ve renkler başta olmak üzere çok fazla benzerlik olduğunu görü­yoruz. Aramızdaki benzerlik­lerin, farklı medeniyetlere ve halklara evsahipliği yapan ve halen topraklarında farklı yer­li halkları ve millî azınlıkları barındıran ülkelerimizin çok­kültürlülüğüne dayandığına inanıyorum. Savaş bittikten sonra halklarımızı daha da ya­kınlaştıracak benzerliklerimi­zi daha derinden öğrenmeye döneceğimizi umuyorum.

    Tarihle ilgilenir misiniz? Hangi tarihî dönem sizi daha çok etkiler?

    Tabii tarihi seviyorum. Uk­rayna halkının ulusal kurtu­luş savaşlarıyla ilgileniyorum. Ukrayna Halk Cumhuriyeti dönemi (1917-1921) tarihi en çok dikkatimi çeken dönem­lerden biri.

  • Ukrayna’dan Türkiye’ye tarihçi bir diplomat

    Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünü bitirdikten sonra 1987’de Alman Dışişleri’nde göreve başlayan Johannes Regenbrecht, özellikle Rusya- Ukrayna-Belarus coğrafyası-tarihi konusunda uzman bir isim. 1.5 yıl önce İstanbul Başkonsolosluğu’na atanan Regenbrecht, kişisel gözlemlerini aktardı.

    2020’de Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize gelmiş miydiniz?

    Türkiye, bizim de ailecek tercih ettiğimiz ve severek tatil yaptı­ğımız bir ülke. Birçok kez yaz ta­tillerimizi, Bodrum da dahil ol­mak üzere bu güzel ülkenin çe­şitli bölgelerinde geçirdik. Bizim için deniz ve kumsalın yanısıra, Türkiye’nin sahip olduğu zen­gin tarihî-kültürel miras ve do­ğal güzellikler de hep ön planda oldu; örneğin harika bir şekilde düzenlenmiş Efes Antik Kenti veya Pamukkale’nin traverten terasları gibi… Önceki yıllar­da, Federal Dışişleri Dairesi’nin temsilcisi olarak Güney Kafkas­ya ve Ortaasya ülkelerine yap­tığım seyahatlerin birçoğunda muhteşem şehir İstanbul’da bir mola verme fırsatı bulabildim.

    Daha önceki görevlerinizden biraz bahseder misiniz?

    Görev icabı atandığım ülkeler, Meksika’dan Çin’e kadar uza­nan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Hafızamda özellikle yer eden görevlerim arasında; o zaman­lar hâlâ Birleşmiş Milletler’in (UNMIK) geçici yönetimi altın­da bulunan Priştine’deki (Koso­va) görevimi; “Turuncu Devrim” (2004) sırasında Kiev’deki Al­man Büyükelçiliği’ndeki elçilik görevimi ve Dışişleri Dairesi’nin Ukrayna sorumlusu olarak Kı­rım’ın devletler hukukuna aykırı ilhakı ve 2014’te Rusya’nın Do­ğu Ukrayna’ya askerî müdaha­lesi sonrası Ukrayna’ya destek faaliyetlerini sayabilirim.

    Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünden mezun oldunuz. Hangi tarihsel dönem sizi daha çok ilgilendiriyor ve neden?

    Oldum olası Ortaçağ Avrupa ta­rihine çok meraklıyımdır. Aynı zamanda 19. ve 20. yüzyıl Avru­pa tarihiyle, Doğu Avrupa tari­hiyle ve Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun oluşumu ve gelişimiyle de yoğun bir şekilde ilgilendim. Geç Antik Çağ’da Konstantino­polis, Ortaçağ’da Bizans ve mo­dern çağda İstanbul olarak her daim küresel bir cazibe merkezi olmaya da devam eden Boğaziçi metropolünün tarihsel gelişimi beni büyülüyor. Konstantinopo­lis’in Fatih Sultan Mehmet tara­fından fethedilmesinin hikayesi de benzersizdir. 1453 yılı, dünya tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır.

    Nesrin İçli, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht ile #tarih için konuştu

    Türkiye’yi, İstanbul’u ve diğer şehirleri gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?

    Eşimle birlikte, hareketli bir geçmişi, muhteşem yapıları ve dinamik bir şimdiki zamanı har­manlayan ve bizi her seferinde yeniden şaşırtan birçok şehri ziyaret ettik. Türkiye’deki seya­hatlerimiz sırasında insanlarla da tanışma fırsatı bulduğumuz için özellikle mutluyuz. Birçok insan mükemmel seviyede Al­manca konuşuyor. Almanya ile Türkiye arasındaki bu yoğun ve derin bağlar bizi çok etkiliyor.

    Türkiye ve Almanya’nın yüzyıllar öncesine dayanan bir kültürel işbirliği var. İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Gerçekten de iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi var. 1877’de açılışı yapılan bugünkü başkonsolosluk binası da bunun en güzel kanıtı. Aynı şekilde Sul­tan 2. Abdülhamid’in hediyesi olan Tarabya’daki arazi üzerine inşa edilen Alman Büyükelçili­ği’nin tarihî yazlık rezidansı da ülkelerimiz arasındaki ilişkile­rin tarihî bir örneği. Bu yerleş­ke, günümüzde Tarabya Kültür Akademisi’ne de evsahipliği ya­pıyor; Alman ve uluslararası sa­natçılar Türk proje ortaklarıyla biraraya gelerek ortak çalışma­lar yürütüyorlar ve çeşitli sanat dallarında projeler üretiyorlar.

    Kültürel çalışmalarımızın temeli, karşılıklı alışverişe daya­nıyor. Köklü bir geleneğe sahip Alman Lisesi başta olmak üze­re İstanbul’da Almanca dilinde eğitim veren dört okulumuzda; başkonsolosluk binamızın tarihi “Kaisersaal” salonundaki etkin­liklerde; kültür projelerin des­teklenmesinde; birbirimizden birşeyler öğrenmek ve geleceğe birlikte bakmak istiyoruz.

    Son derece zengin geçmi­şe sahip Alman-Türk ilişkileri, özellikle bireysel karşılaşmalar ve ilişkiler sayesinde de şekil­lenmekte. Geçen sonbaharda Türkiye-Almanya İşgücü Ant­laşması’nın 60. Yıldönümünde de bunu yaşadık. Taksim Sa­nat’taki fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay’ın fotoğraflarından olu­şan “Biz Buralıyız” adlı olağa­nüstü sergi, bu vesileyle gerçek­leşen birçok etkinlik arasında öne çıktı. Sergi şu anda Çanak­kale’de de gezilebilir.

    Görevimin diğer odak nokta­sı, belediyelerarası işbirliklerini güçlendirmek ve sivil toplumla diyalogu teşvik etmek. Başkon­solosluğun, iki ülkeyi etkileyen güncel konularda fikir alışveri­şine olanak tanıyan, kadınların sosyal ve ekonomik olarak güç­lendirilmesi veya belediyelerin iklim değişikliğinin zorluklarıy­la nasıl başa çıkacağı gibi konu­ların tartışıldığı bir forum olma­sını arzu ediyorum.

    Köklü bir geçmişin bugünkü elçisi Almanya ile Türkiye arasında yüzyıllara dayanan ilişkilerin günümüzdeki temsilcisi Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht, aynı zamanda bir tarih ve Latin filolojisi mezunu.

    Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkileri geliştirmek için planlarınızı öğrenebilir miyiz?

    İstanbul ile yakın komşula­rı Edirne ve Bursa, tarihî ve kültürel açıdan eşsiz olmanın yanısıra, birlikte dünyanın en büyük ve en modern metro­pol bölgelerinden birini oluş­turuyor; iki kıta arasında bir köprü görevi görüyor. Olağa­nüstü bir ekonomik dinami­ğe sahip bu bölgede, birçok Alman ve Türk-Alman şirke­tinin de merkezi bulunuyor. İstanbul’daki Alman-Türk Ti­caret ve Sanayi Odası ile yakın işbirliği içinde, bu şirketlerle düzenli olarak, örneğin yuvar­lak masa toplantılarında bu­luşuyor ve fikir alışverişinde bulunuyorum. Kişisel izlenim­ler ve bilgiler edinmek için el­bette yerinde ziyaretler de ya­pıyorum. Pandemi hafifler ha­fiflemez, Almanya’dan gelecek ticari heyetlere de yeniden ev­sahipliği yapacağız. Bu da za­ten güçlü olan ticari ilişkilere yeni ivme kazandıracaktır. Ek olarak, bu yıl idari bölgemizde bulunan birkaç büyük ekono­mi metropolünde, iki ülkeden şirketlerin, devlet kurumla­rından temsilcilerin ve ticaret odalarının katılımıyla bölgesel çapta “Alman-Türk İş Günle­ri”ni düzenlemek istiyoruz.

    Türk mutfağında favorileriniz neler? En çok sevdiklerim arasında sebze yemeklerini, peyniri, lahmacunu, karnıyarığı, aşçımız Muhsin Şef usulü yaprak sarmayı, balığı (özellikle levrek) ve kebabın her türünü sayabilirim.

    Pandemi döneminde Almanya Konsolosluğu’nda alınan önlemler neler oldu?

    Birçok kurum gibi, pandeminin ardından bizler de dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. O zamandan beri de çok temkinli bir strateji izliyoruz. Bu sayede normale dönmeyi ve çok az kısıtlamayla iş akışlarımızı ayakta tutmayı başarabildik.

  • Doğduğu şehir Ankara’da büyükelçi oldu yıllar sonra

    Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, 1960 Ankara doğumlu bir diplomat. Pandemi sürecinde, 2020 ortasında göreve başlayan Magro; çocukluğundan gençliğine, tarih eğitimine ve Dışişleri kariyerine kadar Türkiye coğrafyası ve halkı ile içiçe yaşamış bir insan. Magro, Türk-Fransız kültürlerinin ortak kimyasını anlattı.

    Sayın Büyükelçi; Ankara doğumlusunuz ve sonrasında diplomatik kariyerinize burada devam ettiniz. Bize çocukluğunuzun Türkiye’sinden ve bugünle ilişkisinden bahseder misiniz biraz?

    Çocukluğum 1970’lerdeki bir Ankaralının çocukluğudur. Her ne kadar Fransız okuluna git­miş olsam da Türk kültürünün içinde, Türklerle birlikte bü­yüdüm. Dersler bittikten son­ra, sonu gelmeyen futbol ya da misket oyunları, ağaçlardan dut yemek için çıkılan şehir gezile­ri… Gündelik hayattaki tüm bu detaylar, muhteşem bir ülkeyi keşfetmeme de vesile oldu. Ay­rıca, şüphesiz ülkenin zengin tarihini keşfetmem ve sevmem, çocukluğumun kayıp bir cenne­ti olan Side seyahatleri sırasın­da gezdiğim harabeler ve antik tiyatro gezileri sayesinde oldu.

    Daha geniş anlamda hiç kuşkusuz Türkiye, halkı ve ina­nılmaz tarihî zenginliği; iki ülke arasındaki karmaşık ve verim­li ilişkiler de dahil olmak üzere tarih algımı şekillendirdi. Tür­kiye-Fransa ilişkilerinin bir aktörü olmaktan ve geleceğe doğru, onun getireceği zorluk­lara rağmen birlikte ilerleyebil­memiz adına elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktan dolayı çok mutluyum.

    Nasıl bir eğitim süreci geçirdiniz?

    Gençliğimin bir kısmını Anka­ra’da geçirdim. Burada, Fran­sız mektebi “Küçük Okul”a (La petite école) gittim. Daha sonra, Charles de Gaulle Lisesi henüz yokken, Kızılay’da bulunan kül­tür merkezindeki koleje devam ettim. Lise eğitimim sürerken Fransa’ya gittim. Tarih alanın­da yüksek lisans diploması ve Ulusal Doğu Dilleri ve Medeni­yetleri Enstitüsü’nden (Institut National des Langues et Civili­sations Orientales) Türk dili ve uygarlığı alanında diploma aldı­ğım Sorbonne’da okudum. Daha sonra, Avrupa ve Dışişleri Ba­kanlığı’na giriş sınavındaki ba­şarım nedeniyle, eğitim henüz bitmeden bıraktığım Paris Si­yasal Araştırmalar Enstitüsü’ne (Institut d’Etudes Politiques) katıldım.

    Bir tarihçi olarak, özellikle ilginizi çeken dönemler hangileri?

    Her ne kadar antik döneme kar­şı bir zaafım olsa da hiç şüphe yok ki daha çok çağdaş dönem­lerle ilgilendim, ilgileniyorum. Antik dönem, özellikle Antalya bölgesinde Side, Perge, Aspen­dos ve diğer merkezler benim tutkum. Ancak kendimi diplo­masiye adadım ve uluslararası ilişkiler yolunu seçtim. Bu di­siplinin en büyük ustalarından Jean-Baptiste Duroselle ile ta­rih alanında yüksek lisans yap­ma ayrıcalığına sahip oldum. 1939-1940 arasında Lübnan merkezli Levant ordusunun Ba­kü’deki Sovyet petrol sahalarını hedef alması dolayısıyla Tür­kiye’yi de birinci dereceden il­gilendiren Kafkasya’ya yönelik Fransız projeleri üzerinde çalış­tım. Ayrıca bu çalışmalar, Fran­sa’daki 1. Dünya Savaşı travma­sının hâlâ ne kadar güçlü hisse­dildiğini anlamamı sağladı. Her zaman Versailles Antlaşma­sı’nın Almanya üzerindeki so­nuçlarından bahsederiz; ancak o zamanın Fransız politikasını, bu bir önceki savaşın dehşetine atıfta bulunmadan anlayamaya­cağımızı asla unutmamalıyız.

    Daha sonra, diplomatik ar­şivler müdürüyken, özellikle Türkiye için çok önemli olan “1918-1923, Doğu’da Bitme­yen Savaş” (“1918-1923, à l’Est la guerre sans fin”) sergisinin hazırlık çalışmaları çerçeve­sinde, bu dönemle tekrar ilgi­lenme fırsatım oldu. Bu dönem hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hem de Fransa ile ye­ni Türk makamları arasındaki ilişkilerin ilk temellerinin atıl­ması ve 21 Ekim’de 100. yılını kutladığımız Ankara Antlaş­ması bakımından çok önemli. Tarihsel eğilimlerin her zaman uzun vadede gözetilmesi gere­kir; tüm bunları hatırlayarak daha iyi-doğru ilerleyeceğimize inanıyorum.

    Ankara doğumlu bir Fransız 1960 yılında Ankara’da doğan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, çocukluğunun Türkiye’sini sonu gelmeyen misket ve futbol oyunları, şehir turları ve Türkiye’nin zengin tarihini keşfettiği seyahatlerle hatırlıyor.

    İstanbul ve Ankara sizin durduğunuz yerden nasıl görünüyor?

    Bu iki şehri tam anlamıyla kar­şılaştırabileceğimizi sanmıyo­rum. İstanbul, asırlık tarihi ve istisnai coğrafi konumu nede­niyle sıradışı bir şehir. İnsan­ları, mimarisi, geçmişi, bugün gibi dün de yaşama biçimi ola­ğanüstü. Ankara ziyadesiyle farklı; ama benim için hep ço­cukluğumun en güzel yıllarının şehri olarak kalacak. Yaşama kolaylığı, misafirperver bir halk ve keşfedilmeyi bekleyen bir tarih… Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Hititler büyüleyici. Zaten burada doğmuş olmam­dan dolayı kuşkusuz taraflıyım!

    Uzun yıllardır Türkiye’de çalıştınız, çalışıyorsunuz…

    Kariyerim de burada başladı di­yebiliriz. Büyükelçilik Sekrete­ri olarak ilk diplomatik görevim 1988-1991 arasında Ankara’day­dı. Diğer birçok görevden sonra 2009’da, İstanbul Başkonsolosu olarak 2013’e kadar kalacağım Türkiye’ye döndüm. Son olarak Haziran 2020’de pandeminin ortasında, Fransa’nın Anka­ra Büyükelçisi olarak görevimi üstlenmek üzere -kapanmadan sonraki ilk Türkiye uçağına- Strasbourg’dan İstanbul aktar­malı olarak bindim. Döngü böy­lece tamamlandı!

    Ankara büyükelçisi olarak İstanbul’a ne kadar zaman ayırabiliyorsunuz?

    İstanbul’a asla yeterince zaman ayıramayız!

    Tabii düzenli olarak İstan­bul’a gidiyorum; ancak bugün orada, özellikle ekonomik veya kültürel alanda birimleri olan büyükelçiliğin hizmetlerinin gerçekleştirilmesinin yanısıra Fransız varlığını günlük olarak sürdürmenin ağır sorumluğu, İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin’e ait.

    Türkiye büyük bir ülke ve­İstanbul hâlâ ekonomi ve tu­rizmin merkezi. Ancak Türkiye nüfusunun yüzde 75’inden faz­lasını ve ülkenin gayrisafi yurti­çi hâsılasının üçte ikisini temsil eden diğer şehirleri, belediyele­ri ve insanları da düşünmek ve onlar için çalışmakla yüküm­lüyüz.

    Türkiye ile Fransa’nın kesişim kümesi

    Magro, Türkler ile Fransızların listeleyemeyeceği kadar çok ortak noktası olduğu görüşünde. “İyi şeylere olan sevgi, coğrafyaya bağlılık, tarihî miras üzerine çalışmak” ve elbette gastronomi merakı bu ortak noktalardan…

    Yaşadığımız küresel salgın, sizin çalışma düzeninizi nasıl etkiledi, değiştirdi?

    Bu salgın şüphesiz hepimi­zi derinden etkiledi. Görevime pandeminin ortasında başla­dım. Dünya genelindeki tüm kurumlarda olduğu gibi, bü­yükelçiliğimiz de pandeminin ortaya koyduğu yeni zorlukla­ra uyum sağladı. Uzaktan ça­lışma ve engelleyici tedbirler artık günlük hayatımızın ay­rılmaz bir parçası. Diplomasi zaten beklenmedik durumlara nasıl uyum sağlayacağını bil­mek, yeni bir ortama alışabil­mek ve ondan en iyi dersi çıka­rabilmektedir. Salgın hastalık bizlere yeniden derinlemesine adapte olabilme fırsatı da sun­du; bu zor koşullarda tüm çalış­maları çok iyi yöneten ekibime de müteşekkirim.

    Sizce Türkler ve Fransızların ortak özellikleri, zevkleri var mı?

    Listeleyemeyeceğim kadar çok ortak noktamız var. Mimaride, gastronomide, genel olarak sa­natta aynı zamanda sporda veya girişimcilikte olsun, iyi şeylere olan sevgimiz, iyi yapılan iş, or­tak noktamız. Coğrafyaya bağlı­lık, tarih ve tarihî miras üzerin­de çalışmak ortak noktalarımız. Elbette sofra sanatı bu alanın en iyi örneği.

    Fransız ve Türk halklarının şimdiye kadar olan pandemi­nin üstesinden gelme biçimi; bu kriz esnasında kendimizde keş­fettiğimiz ortak noktalar olan fedakarlığımızı, dayanıklılığı­mızı ve uyum sağlama kabiliye­timizi de ortaya koyuyor. Fran­sa’da olduğu gibi Türkiye’de de hekimler ve sağlık çalışanları hepimize örnek oldu. İki ülke de bu kahramanlara borçludur; hem işlerini hem de işlerinden çok daha fazlasını yaptılar, ya­pıyorlar.

  • Geleceği inşa etmek geleneği korumakla olur

    Güler Sabancı, Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından biri. Türkiye’nin en köklü sanayi yapılarından birinin 3. kuşak patronu Güler Hanım; Sabancı Grubu’nun özellikle tarihî mirasın korunması, gelecek kuşaklara aktarımı ve bunun sağlanması yolunda gerçekleşen-gerçekleşecek eğitim ve kültür faaliyetlerini anlattı. Dünden bugüne bir metot ve vizyon geleneği…

    Sabancı Topluluğu’nun, özellikle günümüz pandemi koşullarında iktisadi-kültürel faaliyetleri, öncelikleri nasıl evrildi-güncellendi?

    Türkiye ve dünya pandemi ile birlikte gerçekten çok zor bir süreçten geçiyor. Bugün, aşı ça­lışmalarıyla tünelin sonundaki ışığı görmeye başlasak da pan­deminin etkisi daha uzun yıllar toplumsal hayat üzerinde etkili olmaya devam edecek.

    Bu süreçte ne yazık ki dün­yadaki bazı toplumsal kaza­nımların kaybedildiğini, eşit­sizliklerin arttığını, dijitalleş­menin gücünden bahsederken teknolojiye erişim noktasında toplumlar arasındaki uçuru­mun büyüdüğünü kaygıyla izle­dik, izliyoruz.

    Günümüzde sosyal mese­leler çok boyutlu ve köklü çö­zümler için bütüncül bir yak­laşım gerekiyor. Toplumsal so­runları tek başına bir kişinin, kurumun çözmesi veya etkili projeler yapması çok müm­kün değil. İşbirliklerine ihtiyaç var. Sürdürülebilir başarıya giden yol, katılımı ve sinerjiyi öne çıkaran, tüm ciddi paydaş­ları biraraya getiren ve ortak bir hedefle geleceğe birlikte bakmalarını sağlayan yöneti­şim modelleri ve buna sağlam zemin oluşturan, bağımsız, ni­telikli araştırma kuruluşlarını ortak bir amaç ve vizyonla bu­luşturmaktan geçiyor. Bu yüz­den de ben buna “Başarı Üçge­ni” diyorum.

    Güler Sabancı’nın Sabancı
    Üniversitesi’nin kuruluş
    sürecini anlattığı Bir
    Üniversite Var Ederken,
    2020’de Alfa Yayınları’ndan
    çıktı.

    Uzun süreli, stratejik ve planlı çalışmalarla kalıcı çö­zümler geliştirmekten başka şansımız yok. Bu açıdan sivil toplumun önemi de gün geç­tikçe artıyor. Bunu sürekli ola­rak söylüyorum; bu yüzyıl sivil toplum kuruluşlarının yüz­yılı olacak. Bu alanda çalışan kişi ve kurumlara daha çok iş düşecek. Yürünecek yolun uzunluğu, karşılarına çıkacak zorluklar onları asla yıldırma­malı.

    Ben bu noktada özellikle genç neslin ortaya koyduğu du­yarlılığın dünyayı çok daha iyi noktalara getireceğine inanı­yorum. Bugün dünyada yaşa­nan dönüşümün temelinde de gençler ve onların yönlendirdi­ği teknolojiler var. Bu tüm top­lumsal yapıyı da baştan aşağı yeniden şekillendiriyor. Özel­likle şirketler için başarı kri­terleri, topluluk vaatleri tama­men değişmiş durumda. Bunun da temel sebebi, gençlerin fark­lılaşan beklentileri, daha iyi bir gelecek için şirketleri teşvik etmeleri.

    Dünyada ve ülkemizde git­tikçe yaygınlaşan bu bakışaçı­sı, 90 yılı aşkın süredir Sabancı Topluluğu’na yön veren yakla­şımın da bir özeti. Biz bu yapı­yı hiçbir zaman sadece ortaya koyduğu ekonomik değerle ölçmedik. Hacı Ömer Sabancı’nın ektiği ilk tohumlardan itibaren, Sabancı Topluluğu’nun bakışa­çısı bundan çok daha kapsamlı, kapsayıcı oldu.

    Vakıf çalışmalarımızı da sosyal gelişim ve toplumsal kalkınma için bir kaldıraç ola­rak görüyoruz. Sabancı Vakfı 50 yıla yakın süredir, bireyle­rin haklardan eşit yararlandı­ğı bir toplum hayaliyle çalış­malarını sürdürüyor. 2005 ve 2006 yıllarında çok paydaşlı arama konferansları yaparak Sabancı Vakfı’nın konumu­nu ve gitmek istediği yolu ye­niden tarifledik. Vakfı kurma amacımız da “her şeyi devlet­ten beklememe” ve Hacı Ömer Sabancı’nın “bu topraklardan kazandığımızı bu topraklara geri verme” prensibine daya­nıyor.

    Dünya üniversitesi hayalinin ilk adımı Sabancı Üniversitesi’nin açılış günü, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel; İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna; eski başbakan Yıldırım Akbulut ile aile üyeleri Sakıp, Hacı, Erol ve Güler Sabancı, üniversitenin gözlem kulesinin balkonunda…

    Sabancı Üniversitesi’nin de sizin hayatınızda-kariyerinizde çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Geçen yıl da Bir Üniversite Var Ederken kitabını yayımlamıştınız. Üniversitenin kuruluş felsefesi nedir, ne amaçlamıştınız kurarken?

    Sabancı Ailesi için eğitim her zaman çok önemli oldu. Eğiti­min bu ülkenin kalkınmasının temel unsuru olduğuna her za­man inandık. O dönemde Tür­kiye’de bizden önce sadece iki vakıf üniversitesi vardı. Kuru­luş kararını 1994’te verdik. Ha­cı Bey’in, Sakıp Bey’in, benim; hepimizin hayali bir dünya üni­versitesi kurmaktı. 21. yüzyı­lın üniversitesi olmasını arzu ettik. Daha ilk kuruluş sürecin­de, 20’den fazla ülkeden, farklı disiplinlerde çalışan 50’nin üze­rinde biliminsanı, araştırma­cı, öğrenci ve iş insanını İstan­bul’da bir arama konferansın­da biraraya getirdik. Bu arama konferanslarına 4 yıl devam et­tik. Çok akıldan alıp, ortak aklı bulmayı hedefledik. O dönem­de yapılan yatırımlar sayesinde, Sabancı Üniversitesi Türkiye’de alanında ilk online eğitime ge­çen kuruluş oldu. Bu süreçte ya­şananlar da Bir Üniversite Var Ederken isimli kitabımda top­landı. Bu kitabın amacı salt tari­he kayıt düşmek değil. Geçmişe ışık tutarken gençlere yol gös­termek, çağın ötesinde düşün­menin önemini aktarmak.

    Ulu Önder Atatürk’ün “Ha­yatta en hakiki mürşit ilim­dir” sözünü unutmadan “Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiş­tirmek” hedefiyle çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Gençliğe gerçekten çok inanı­yorum, güveniyorum. Onlarda çok büyük bir potansiyel görüyorum. Dünyadaki değişime onlar önderlik edecekler. Onla­ra en önemli tavsiyem; üretsin­ler. Fikirlerini hayata geçirmek için ellerinden geleni yapsın­lar. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” diye bir söz var. Ben buna çok inanırım. İnsan söy­ledikleriyle değil, yaptıklarıy­la anılır. Tabii düşebilirler, hata yapabilirler. Önemli olan yeni­den ayağa kalkmak, hatalardan ders çıkarmak; sakın yılgınlığa düşmesinler. Bilimin izinden ayrılmasınlar. Ve en önemli­si de geleceğe inansınlar. Onlar umutlarını yitirmesin ve dünya ışıksız kalmasın.

    Evrensel çapta bir koleksiyon Sakıp Sabancı Müzesi’nin “Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu”nda İslâm sanatının 14. yüzyıldan yüzyıla kadar uzanan dönemine ait, ünlü hattatların ve kitap sanatçılarının elinden çıkmış 200’den fazla eser sergileniyor (en üstte). Sakıp Sabancı, İstanbul Emirgan’daki Atlı Köşk’ün içinde bulunan müzenin açılışında, Güler Sabancı’yla birlikte (üstte).

    Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Hat Koleksiyonu Sergisi” hakkında bilgi verir misiniz?

    Kitap Sanatları ve Hat Kolek­siyonu, merhum amcam Sakıp Sabancı’nın, Sultan 2. Mah­mud’un yazmış olduğu bir lev­hayı satın almasıyla oluşmaya başladı ve 1980’lerde özel kolek­siyonlardan satın aldığı nadir kitaplarla daha da zenginleşti. Koleksiyon 1998’den itibaren New York Metropolitan Sanat Müzesi, Paris Louvre Müze­si, Berlin Guggenheim Müzesi gibi dünyanın önde gelen mer­kezlerinde sergilendi. Koleksi­yondaki Türk ve İslâm sanatla­rından hüsnühat, tezhip, cilt ve tasvir örnekleri bugün Sabancı Üniversitesi’nin çatısı altında, akademik bir bakışaçısı ve çağ­daş müzecilik anlayışıyla, Atlı Köşk’ün üst kat salonlarında sergileniyor.

    İslâm sanatının 14. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıla kadar uzanan dönemine ait 600’den fazla eserin yer aldığı Kitap Sa­natları ve Hat Koleksiyonu’n­da ünlü sanatkarlar tarafından hazırlanmış elyazması Kur’an-ı Kerim nüshaları ve dua kitap­ları yer alıyor. Koleksiyonda Osmanlı hüsnühat sanatının büyük ustası, hattat Şeyh Ham­dullah’ın tek yaprak halindeki yazılarından oluşan albümler; 17. yüzyılın büyük hattatı Der­viş Ali’nin Kur’an nüshaları ve dua kitapları; usta hattat Hafız Osman’ın Kur’an nüshasının da aralarında bulunduğu nadir eserler yer alıyor. Koleksiyon ayrıca hattatların yazı yazarken kullandıkları, gümüş gibi değer­li madenlerden, mercan, fildişi, kemik ve kaplumbağa kabuğu gibi organik malzemelerden ya­pılmış aletleri içeriyor. Burada yer alan eserleri müzenin diji­tal platformu “digitalssm.org”­ta yayımlıyoruz; günümüzün sanatçılarına ilham veren gele­neksel sanatları geniş kitlelere ulaştırmayı arzuluyoruz.

    Sabancı Üniversitesi tarih programının faaliyetleri ve projeleri ne kapsamda? Öğrencilerin ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sabancı Üniversitesi’nin tarih lisansüstü ve doktora program çalışmalarında en ileri teorik ve karşılaştırmalı pratikler be­nimseniyor. Programlarımız öğretim üyelerinin akademik yetkinliklerinin yanısıra, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nin disiplinlerarası yapısından da besleniyor. Yüksek lisans ve doktora programları, öğrenci­lerimize siyaset ve hukuk tari­hinden, kültürel ve entelektü­el tarihe kadar çeşitli alanlarda araştırmayı teşvik eden geniş kapsamlı bir çalışma olana­ğı sunuyor. Lisans eğitimleri­ni farklı alanlarda tamamla­mış pek çok başarılı öğrenci, tarih yüksek lisans ve doktora programlarımıza başvuruyor. Türkiye’nin seçkin üniversite­lerinden gelen ve yüksek lisan­sını Sabancı Üniversitesi tarih programında tamamlayan pek çok öğrencimiz, yurtdışında Harvard, Princeton, Berkeley gibi dünyanın en iyi üniversite­lerinin doktora programlarına kabul ediliyor. Yine bu önem­li üniversitelerde lisansını ta­mamlayan uluslararası öğren­ciler, Sabancı Üniversitesi’nde Osmanlı ve Türkiye tarihi üze­rine yüksek lisans yapıyor.

  • İş hayatından koleksiyona sanat, zanaat, tarih üzerine

    Türkiye’nin ilk sanayicilerinden Bezmenler’in 1939 doğumlu üyesi Halil Bezmen, 30 yıl boyunca aile şirketi Mensucat Santral’de yöneticilik yaptı. Ardından özellikle nadir koleksiyon eserleri ve sonraki yıllarda yazdığı kitaplarla adını duyuran Bezmen, geç Osmanlı döneminden bugüne uzanan aile, iş, sanat ve tarih serüvenini anlattı.

    Atalarınız nereden göç etmişler ve iş alanları nelerdi ?

    Bana kalırsa bütün Türklerin Atatürk’le bir bağı vardır. Kimi­sinin daha az, kimisinin daha çok. Bezmenlerin Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerin­den biri olmalarının sebebi Ata­türk’tür. Atatürk ve ağababam Halil Ali (babanın babasına ağa­baba, annenin babasına dede de­riz biz) Selanik’ten tanışırlardı. İkisi de ünlü Şemsi Efendi’nin ortaokuluna gitmişlerdi. Bir gün ağababama “Bezmenlerin sana­yici olma zamanı geldi” demiş. Bunun üzerine Halil Ali büyük oğlu Refik’i hemen İtalya’ya gön­dermiş ve nasıl bir fabrika kur­manın doğru olacağını araştır­masını istemiş.

    Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden Bezmen ailesinin üyesi olan Halil Bezmen, dönemin Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’yle birlikte…

    Aile o güne kadar mensucat mallarının ticaretini yapıyor­muş. İngiltere ve İtalya’da üret­tirdikleri kumaşları Osman­lı topraklarında satıyorlarmış. Selanik, Sofya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Mersin’de satış ele­manları ve depoları varmış. Ge­rek dağıtım gerek tahsilat çok zor şartlarda yani katır sırtında gerçekleştirilirmiş. Gece hay­vanlarla birlikte hanlarda ka­lınırmış. Herkes okumak için mumunu cebinde taşırmış. Hem ağababam hem dedem Fransız­cayı bu şartlarda öğrenmişler.

    Atatürk’le ağababamın gö­rüşmesi hakkında ayrıntılı bil­gim yok. Amcam “Atatürk’ün emriyle …” diye anlatır ama o za­manlar Atatürk “Kahvem şekerli olsun lütfen” diye rica ettiği za­man bile bu bir emir olarak ka­bul edilirmiş.

    Mensucat Santral nasıl kuruldu?

    Amcamın incelemeleri 2 yıl sür­müş ve sonuçta İstanbul’un Ye­dikule surlarının dibinde küçük bir iplik boyama fabrikası kurmuşlar. İki de Yahudi ortakları varmış. Müşteriler ham iplik ge­tiriyormuş bizimkiler de boyu­yorlarmış. İşletmenin adı “Men­sucat Santralı” olmuş.

    1929’da kurulmuş ve 1931’de yanmış, yokolmuş. Babam Fuat Bey bu felakete o kadar üzülmüş, öyle derin bir bunalıma girmiş ki, ağababam alelacele ailenin her şeyini seferber edip komşu arsada yenisini kurmuş. Tabii bu kadar hızlı yeni bir fabrika kurmalarının sebebi 20 yaşında­ki babamın fabrikaya olan aşkı mıydı, yoksa Atatürk’ün gözünde beceriksiz bir aile gibi gözükme­me gayreti miydi, bilemeyiz.

    O devirde Türklere ait fabri­ka yok gibiydi. Fabrikaların çoğu yabancılara aitti. Küçük sanayi ve ticaret de gayrimüslimlerin elindeydi. Kısacası iş dünyasına onlar hakimdi. Belki bu yüzden gayrimüslim iki ortak almışızdır. Yahudiler sağlamdı, çünkü on­ların henüz İsrail’e taşınma me­rakları yoktu ve Türk vatandaşı olarak davranıyorlardı. Sadakat­leri Türkiye Cumhuriyeti’neydi. Rumlar ve Ermeniler ise sada­katleri bazen bize, bazen dışarı­ya olduğu için dramatik bir iki­lem içinde yaşıyorlardı.

    Bir gün “Bu küçük işletmeye neden atölye değil de fabrika de­niyor?” diye amcama sorduğum­da “Boya kazanlarındaki suyu kaynatmak için bir küçük buhar kazanımız vardı da ondan” de­di. Suyu kaynatabilmek, fabrika olmak için yeterliymiş! Ailede “Kıtlıkta şeytan sinek yakalaya­rak karnını doyurur” diye bir söz vardı. Yoklukta boya yaptığımız tahta fıçılara kazan, atölyeye de fabrika deniyordu.

    Fabrikaya dair ilk hatırladıklarınız neler?

    Yeni fabrikada işi büyütmüş­ler ve yalnız başkalarına değil kendilerine de iplik boyayıp, ku­maş dokumuşlar. Dokumacılığı öğrenince, dokudukları kuma­şa baskı yapmayı da öğrenmiş­ler. Başlangıçta el baskısı var. İlk gördüğümde 10 yaşındaydım ve renkli renkli çiçeklerin kumaşa basılmasını gizemli bulmuştum. Basma ustasına “Patronun oğlu” diye tanıştırıldım. “Basma usta­larının özelliği nedir?” diye sor­duğumda, beni gezdiren Adnan Usta, küçümseyen bir gülümse­meyle “Hiçbir özellikleri yoktur, uzun kollu olmaları yeterlidir” demişti. Adnan Arabacı maki­ne bakım ustabaşısıydı ve en zor arızaları o tamir ederdi. Yaz ta­tillerinde onun yanında çırak­lık yaptım. Mensucat Santral’de birkaç öğretmenim oldu; ilki oy­du. Emekli olduğunda 40 yıldır bizde çalışıyordu.

    Dedem “Üniversiteyi ve as­kerliği bitirince fabrikaya gel ve herkes gibi iş iste. Bezmen oldu­ğun için otomatik olarak işe alı­nacağını zannetme sakın” dedi. Doğru söylüyordu; ABD’de mü­hendislik okumuş olan halamın oğlunu fabrikaya almayı reddet­tiler. Babam onun için “Kendini patron olarak görüyor ama pat­ron kadromuz dolu” dedi.

    Eski sanayici, yeni yazar 30 yıllık sanayicilik deneyiminin ardından Halil Bezmen, yepyeni bir alanda, edebiyatta ilerleme kararı alıyor. Bezmen’in 2’si otobiyografi olmak üzere yayımlanmış 14 kitabı var.

    Eğitim ve çalışma hayatınız nasıl şekillendi?

    Benim patron olmakta acelem yoktu. İyi yetişmek için çıraklık yıllarımda bıraktığım yerden işe başladım: Adnan Usta’yla ma­kine tamir ustalığı! Zürich Tek­nik Üniversitesi’nden mezun bir makine mühendisi olarak tulum giyip makineleri sökmeme izin verilmişti ya, mutluydum. Ma­kam ve ücret umurumda değildi.

    Devlet fabrikalarında işe ye­ni başlayan mühendise 1500 TL net ücret verilirmiş ama bana 1700 vermişlerdi. Fazladan bil­diğim dört yabancı dil için de 50’şer TL saymışlar.

    1 yıl sonra evlenmeye karar verdim. Damat adayı olarak kı­zın babası bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Makineleri tamir ediyorum” dedim. “İyi de neyin başısın?” diye sordu. “Kimsenin başı değilim; bizde tamirciler ge­nelde tek başlarına çalışırlar ve ancak büyük arızalarda iki veya üç usta biraraya geliriz” dedim. Fuat Mirel çok nazik bir insan olmasına rağmen o kadar şaşırdı ki, bana “Mutlaka baş ol da ister­sen soğan başı ol evladım” dedi. Sonra bir süre de basma maki­nesinde çalıştım. Az maaş veri­yorlardı ama o kadar çok öğren­me imkanı sağlıyordu ki, üstüne para isteseler yeriydi.

    Fabrikada aynı anda hem işçi hem de patronun oğlu olmak nasıldı?

    Babamın işe benim gibi bak­madığını uzun yıllar sonra far­kettim. O fabrikanın sahibiydi. Zaten çoğu zaman “Fuat Bey’in fabrikası” deniyordu. Ben ise fabrikaya hizmet etmek için işe girmiştim. Sonuna kadar da bir çalışan olarak hissettim kendi­mi. Üçte birinin sahibi olarak uzak ara en büyük hissedar ben­dim ama, aslında ben ona değil o bana sahipti.

    Ustalar da bana patron gibi davranmazlardı. Biraz bilgisine saygı duydukları bir mühendis olarak, biraz da ilk yıllarımda ba­na tecrübelerini aktararak yetiş­tirdikleri genç bir arkadaş olarak bakarlardı.

    1970’lerin başında Edir­ne fabrikamızı kurarken, mon­taj işini İstanbul fabrikasın­dan emekli olan Veli Usta’ya verdik. Veli Usta benim çırak­lık yıllarımdan kalma alışkanlı­ğını değiştirmemiş ve benimle senli-benli konuşmaya devam etmişti. Benim genel müdürlü­ğe terfi etmiş olmam ve Türki­ye’nin tanınmış bir kişisi olarak bilinmem onun açısından önem­sizdi. Samimi tavrıyla bana “Ha­lil Bey” değil de kısaca “Halil” derdi. Çok şaşıran olurdu ama ben mutluydum.

    Mensucat Santral 1960’ların, 1970’lerin ve 1980’lerin ihracat şampiyonuydu. Aldığımız ödül­ler bir odada sandık sandık yığıl­mıştı. Bir-iki sandıkta da benim yelken yarışlarında kazandığım kupalar duruyordu.

    Fabrikanın önce işçisi, sonra patronu Halil Bezmen, İsviçre’de eğitim gördükten sonra ailesinin sahibi olduğu Mensucat Santral’de çıraklıktan başlayarak deneyim kazanmış, ancak sonra genel müdürlüğe yükselmişti.

    İş hayatınızın yanısıra koleksiyonculuk da sizin için ciddi bir uğraş. Nasıl başladınız?

    Rönesans’la birlikte mevcut dü­zeni sorgulama hakkı İtalya’dan Hollanda’ya ve sonra bütün Av­rupa’ya sıçradı. Dünyada zengin çoktu ama örneğin Mediciler sa­nat eseri satın almıyor, topluyor­du. Konutlarını güzelleştirmek için değil, biriktirmek için. Bi­linçli ve seçilmiş eser toplayan­lara koleksiyoncu deniyor.

    Fatih Sultan Mehmet de 1478’de ressam Bellini’yi getirip ona portresini yaptırdı. Bu bir kapris değil, basbayağı bir mey­dan okumaydı. Resim yapmak yasakken, insan resmi yapmak mevcut düzene açıkça karşı gel­mekti. “Kafanızı Batı’ya çevirin” diyor ve 3 yıl sonra ölüyor. Ze­hirlediler, deniyor. Ne aradığı­mızı bilmeyince, doğru yönde bile baksak, ne fayda? Fatih’in ölümünden sonra öyle kanlı bir taht kavgası olmuş ki, cesedini 3 gün unutmuşlar. Hatırladıkla­rında etler kokmuş, kemiklerden ayrılmaya başlamış. Çürüyen bölümleri elbisesine yapıştığı için tam soyamamışlar kahra­manımı. Topkapı Sarayı’ndaki giysisinin sol kolu yoktur. Örne­ğin Türk halılarının en güzelleri Konya’dan çıkar. Bu bir rastlantı olamaz. Resim yapamayınca en güzel halıyı yaptırıyor!

    Dünyaya yetişmenin ve önü­ne geçmenin yolu yaratıcılıktan geçiyor. Sanatı geliştirebilirsek ülkemizde yaratıcılık da yayılır. Böylece her geri kaldığımızda bizi ileri koşturacak Atatürkler aramamıza gerek kalmaz.

    Yaratıcı düşünce bizi ezber­cilikten korur. Ezberlenen bilgi eğer anlamayı kolaylaştırıyorsa yararlıdır. Bana çok sorulan su­allerin başında, “neden sanayi­ciliği bıraktığım” gelir. Bilindiği gibi kendi isteğimle bırakmadım, mecbur kaldım. 30 yıl fabrika işlettikten sonra bu alanda her şeyi gördüğüme inanıyordum. Tekrarları yaşamak istemedim. Ancak yeni bir alanda yaratıcı­lığın tadını çıkarabilirdim. Eski ezberlerimi kullanmak sıkıcı gel­di. Yazarlık, yaratıcı düşünce ge­rektiren bir macera türü olarak bana uygundu.

    İlk koleksiyonum bir küçük Fransızca kitap koleksiyonudur: Birinci baskılar ve çok özel cilt­lerden oluşur. Öğrenciyken en çok özendiğim şey, hayran oldu­ğum yazarların eserlerini böyle şık kitaplardan okuyabilmekti. Lüks benim için buydu. Para ka­zanmaya başlayınca önce Paris antikacılarını dolaşıp çocukluk hayallerimi aradım. Hayaller ge­nellikle gerçekleşmez ama ben şanslıydım; her seyahatte bir veya iki kitap bulabiliyordum. Sonra da otel odasına kapanıp saatlerce okuyordum. Bazıları­nın ciltçisi yazarı kadar iyi bir sanatçıydı. Böylelerini okurken yalnız aklım değil, cildi seyre­den gözüm ve okşayan elim de kitabın zevkine ortak oluyordu. O zamanlar dijital teknolojiler mevcut olmadığı için baskıda mürekkep kullanılırdı ve “vélin” denilen özel kağıttaki hafif koku­su da hoşuma giderdi.

    Yıllar geçti, yazarlığa başla­dım. Bir de ne göreyim? Hayran­lıkla okuduğum 19. ve 20. yüzyıl başyapıtlarını okuyamaz olmu­şum. Birkaç sayfada hemen sıkı­lıyorum. Anlatılanlar uzadıkça uzuyor. Yazarların düşüncele­ri geçen zamanda güzellikleri­ni korumuş. Ne var ki ben çağa uyarak sabırsızlaşmışım. Bugü­nün okuru için kısa kısa, çabuk çabuk anlatması lazım. Özetle dünya hızlanmış. Gençlik aşkı­mızla anneanne olduktan sonra karşılaşınca “Tanrım, ne yaptın bu güzel kıza?” diye isyan ederiz ya (kendimizi görmeden!) galiba antika kitaplarımla öyle bir şey yaşadım.

    Çocukluk yılları Halil Bezmen, çocukluk yıllarında babası Fuat Bezmen ve köpekleriyle birlikte…

    Koleksiyonlarınız nasıl dağıldı?

    Medyanın devlet yönetiminde söz sahibi olduğu yıllardı. Medya her ülkede her zaman söz sahibi­dir ama bizde 1990’lı yıllarda bir kartelleşme olmuştu. Bu med­yayla birleşen bir iş insanı grubu sanayi şirketlerimize saldırdı ve iflas ettirildik. O arada, zengin tablo koleksiyonum kanuni yol­lardan yağmalandı. Küçük bir Türk halıları koleksiyonumla Fransızca kitaplarıma ilgi göste­rilmedi. Herhalde yağmalanma­ya değmez bulundular.

    Koleksiyoncularda iki hata yaygındır. İkisi de para ve zevk ile ilgilidir. Acilen ihtiyacımız olmayacağını düşündüğümüz parayla eser almalıyız. Zira aci­len satmak zorunda kalmak hem zarar ettirir hem de manen yıkı­cıdır; çünkü gerçek bir koleksi­yoncu eserine bağlanır. İkincisi, “ileride değer kazanır mı, bana kâr ettirir mi?” diye hesaplana­rak alınan eserden koleksiyon­cular para kazanamaz. Koleksi­yoncu profesyonelce alım-satım yapmadığı için piyasayı bilemez ve bilmesi de gerekmez. Örne­ğin, ünlü bir sanatçının zayıf bir eseriyle, az tanınmış bir sanat­çının başarılı eseri aynı fiyata alınabilirse ben kimin olursa ol­sun ve kaça olursa olsun iyi res­mi alırım. Ünlü sanatçının kötü resmini her gün seyretmeye “pa­ranla rezil olmak” denir. Esnaf ise piyasanın tanımadığı sanat­çıya bir başyapıt bile olsa para vermez; onun işi farklıdır.

    Çocuklarımı küçükken mü­zeye götürürdüm. Bir gün “Sanat bilgisi ve sevgisi ilerde meslek hayatımızda bize para kazan­maya yardımcı olacak mı?” diye sorduklarında “Kazanmaya değil akıllıca harcamaya yarar. Akıl­lıca harcayamayanlar hayatın tadını çıkaramaz ve paranın ha­mallığını yaparlar” dedim.

    Eski Türkler Orta Asya’dan kalkıp, dövüşe dövüşe Mısır’a kadar geldiler. Asker olarak ha­yatta kalabilmek için kahraman­lık yetmediğinden, teknolojik bir üstünlük geliştirdiler: Sağlam oturmak için pantolonu ve sağ­lam basmak için üzengiyi icat ettiler.

    Bozkırda, Sibirya soğukların­da göçebe olarak hayatta kala­bilmek de ayrı bir icat gerektirir. Bu icada “halı” deniyor. Yurt adı verilen çadıra soğuğun yerden ve kenarlardan geçmesini önlediği gibi at sırtında taşıdıkları eşyayı da ambalajlayacak sağlamlıkta­dır. Göçebenin kendi kullanımı için dokuduğu halıda içten gelen bir sıcaklık, bir tazelik, bir ez­berlenmemiş yaratıcılık görülür: Yani sanattır. Diğer taraftan sat­mak için yapılan halı fabrikas­yondur ve onda konservenin do­nukluğu vardır.

    Türkleri küçümsemek için “Göçebe kültürü, işte bu kadar olur!” klişesi kullanıldığında gü­lerim. Ön Türkler, ilk Türkler gi­rişimciydi. Peki ya bugünküler?

  • Yeni dönemin ihtiyacı inovasyon, eğitim, eşitlik

    Yeni dönemin ihtiyacı inovasyon, eğitim, eşitlik

    Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Gigin, 1970’de eğitimi için yurtdışına çıkmış; İngiltere, Fransa, Kongo, Gabon, Libya, Kuveyt’te okuyup çalıştıktan sonra 13 yılın ardından Türkiye’ye dönmüş. Dünyanın dört bucağında yaşayan çok yönlü işinsanı Gigin’e çocukluk ve gençlik yıllarını, İstanbul ve tarihle ilişkisini, Tekfen Holding’in sosyal sorumluluk projelerini sorduk. 

    Tekfen Grubu ile yollarınız nasıl kesişti ve hangi kademelerinde çalıştınız? 

    1975’te okyanus mühendisi olarak lisansüstü eğitimimi tamamladım. 2 yıl kadar Libya’da çalıştıktan sonra, 1977’de Tekfen İnşaat’ın Kuveyt şantiyelerinde inşaat mühendisi olarak gruba katıldım. 1983’te İstanbul’a döndüm ve merkez ofisimizde çeşitli uluslararası projelerde koordinatör olarak çalışıp, 1986’da Tekfen İnşaat Genel Müdür Yardımcılığı’na atandım. 1988-98 arasında şirketin genel müdürlüğünü üstlendim. 1998-2015 arasında Tekfen Holding’de yönetim kurulu üyeliği yaptım. 7 Mayıs 2015 tarihinde, Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı vazifesini devraldım. 

    İstanbul doğumlusunuz. Çocukluğunuz nerede geçti? Nasıl bir aileden geliyorsunuz? 

    Rahmetli babam Abbas Gigin doktordu; annem ise evhanımı. İlkokulu Fatih’teki Taş Mektep’te, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde yatılı olarak okudum. İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okuyup, stajlarımı Fransa, Kongo ve Gabon’da yaptım. Yüksek lisans ise University College London’da Makine Bölümü’ndeydi. Böylece 1963’te ortaokulu yatılı okumak için evden ayrıldıktan ve İngiltere, Libya ile Kuveyt’te okuyup, çalıştıktan sonra Türkiye’ye 1983’te döndüm. Dolayısıyla, çocukluğum ve gençliğim ailemden ve ülkemden uzak geçti. 

    İngiltere’de okurken annem muntazam mektup yazar, her mektupta bir yemek tarifi gönderir ve mektubunu “Unutma evladım, her Türk gencinde bir Türk kızının hakkı vardır” cümlesiyle bitirirdi. Annemin nasihati kulağıma küpe olmuş olsa gerek, eşim Vahide ile 1975’te evlendik. 

    Murat Gigin, 1955’te 3 yaşındayken Malatya İşçi Sigortaları Kurumu Dispanseri Başhekimliği’nde babası Dr. Abbas Gigin’le birlikte. 

    Döndüğünüzde İstanbul’u nasıl buldunuz? Şehrin tarihî dokusu dünden bugüne nasıl bir farklılık yaşadı sizce? 

    Kostantiniyye 1453’e kadar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti. Yani bugünkü İstanbul 1000 yıldan fazla Hıristiyanlığın, beş buçuk asır da Osmanlıların, hatta “dünyanın merkezi” olmuş. Son yıllardaki arkeolojik çalışmalarla (başta Yenikapı ve Beşiktaş), şehrin tarihinin Bizans’tan çok daha eskilere uzandığı ortaya kondu. Doğal ve aynı zamanda olağanüstü mimari ve kültürel zenginlikleri olan ve ezelden beri kozmopolit bir şehir. Bu eşsiz tarihî zenginliğinin yanında Boğaz’ı, coğrafyası ve denizleriyle dünyanın en güzel şehri. Hadi biraz daha mütevazı olayım, en güzel ve özel şehirlerinden biri! Tüm bunları layıkıyla koruyup, gerek gündelik hayatımız gerekse turizm açısından doğru perspektifte yeterince iyi değerlendirebildiğimiz kanaatinde değilim. Ulu önder Atatürk, genç cumhuriyetin başkentini Ankara’ya taşımışsa da, İstanbul ticari ve kültürel hayat açısından Türkiye’nin kalbi olmaya hep devam etmiş. Bunun tabii neticesi, “daha iyi bir hayat” umuduyla daima göç alan bir odak noktası olmuş. Bugün 17 milyonluk nüfusu ve Tekirdağ’dan Gebze’ye uzanan 200 kilometrelik bir hattın kuzey ve güneyindeki devasa yapısıyla, birçok ülkeden büyük bir nüfus ve ekonomiye sahip. Ancak mevcut haliyle temiz havaya, yeşile ve acilen büyük çapta kentsel dönüşüme muhtaç ve ne yazık ki her an olabilecek büyük İstanbul depremine çok hazırlıksız. 

    Tarihe meraklı dünya vatandaşı  Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine meraklı olan Murat Gigin, kurumların ve “kurum gibi” insanların tarihine ilişkin okuma yapmaktan da hoşlanıyor. 

    Tekfen Vakfı’nın sosyal sorumluluk projelerinden bahseder misiniz? 

    Tekfen Vakfı, kurucu ortaklarından aldığı feyzle daha iyi bugünler ve sürdürülebilir yarınlar için, ülkenin en önemli ihtiyacı olan eğitim ve bir toplumun en önemli gelişmişlik göstergelerinden biri olan eğitim-kültür-sanat alanına önemli kaynak ayırdı; sayısız projeyi hayata geçirdi ve yoluna devam ediyor. 

    Vakıf, Türkiye’de okuyan başarılı, fakat maddi desteğe ihtiyaç duyan üniversite (lisans) öğrencilerine karşılıksız eğitim bursu veriyor. Bugüne kadar 3 bine yakın öğrencinin mezun olmasında pay sahibi. 2018’den beri Darüşşafaka Ortaokulu’nun 24 öğrencisinin 4 yıl boyunca tüm eğitim masraflarını üstlendik. Bu asırlık eğitim kurumunun Darüşşafaka Kampusu’nda mevcut 3 binasını baştan aşağıya yenileyip 100 öğrenci kapasiteli çağdaş bir yurt binası için de çalışmalara başlandı. 

    2019’da Boğaziçi Üniversitesi ile bir güçbirliğine imza attık. Robert Kolej mezunu olan ve Boğaziçi Üniversitesi’ne birçok konuda katkı sağlayan, Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker’in anısına ithaf edilen işbirliği, BU+ kapsamındaki Boğaziçi Chronicles, Boğaziçi Lectures Feyyaz Berker Series ve Açık Ders etkinliklerinin “Powered by Tekfen” mottosuyla genişletilmesini ve daha fazla insana ulaşmasını amaçlıyor. Yine geçen sene, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Bilim ve Teknoloji Binası’nda yakın tarihte faaliyete geçecek olan Boğaziçi Üniversitesi FNN (Feyyaz-Nihat-Necati) Tekfen Kuluçka Merkezi’ni oluşturduk. 

    Ülkemizin kültür-sanat yaşantısında önemli bir yeri olan Tekfen Filarmoni -biliyorsunuz 1992’de kuruldu- 23 ülkenin müzisyenlerini biraraya getiren, üç deniz arasında dostluk köprüsü kuran bir kültür elçisi. Tabiatıyla Tekfen Filarmoni, belki de en anlamlı sosyal sorumluluk projelerimizden biri. Şef Aziz Shokhakimov’un yönetimindeki orkestramız, 2019’dan beri İstanbul Müzik Festivali’nin de “Açılış Konseri Orkestrası”. Ayrıca Türkiye’deki orkestralar için yetkin müzisyenler yetiştirmek amacıyla, kendine kariyer hedefi olarak orkestra müzisyenliğini seçen öğrencilere yurtdışı lisans eğitimi için müzik bursu da verilmekte. 

    Tekfen Vakfı, zengin bir flora ve faunaya sahip olan Anadolu’nun olağanüstü doğal mirasını kayıt altına almak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla yayınlar yapıyor ve aynı şekilde arkeolojik kazılara destek oluyor. 

    2014’te Soma’da meydana gelen maden faciasının ardından, bölge kadınlarına alternatif gelir imkânları yaratmak amacıyla, Tekfen Vakfı Soma Mikro Finans Şubesi’ni hizmete açtık; ardından Mersin’de ikinci bir şube de devreye girdi. Mikrokredi yoluyla bugüne kadar 1600 kadının aile ekonomisine destek olmaya çalıştık. 

    Darüşşafaka Basketbol Takımı’nın ana sponsoru olarak, eğitim ve sanata verdiğimiz desteği spora da taşıdık. Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada Darüşşafaka Tekfen adıyla mücadele ediyor. İki kurumun beraberliği Tekfen için olduğu kadar, şahsen benim için de büyük bir kıvanç kaynağı.

    Turgut Özal, 1981’deki Kuveyt gezisi sırasında Murat Gigin’le birlikte (üstte). Aynı yıl Vehbi Koç, Kuveyt’te Gigin’lerin evinde (altta). 

    İçinde bulunduğumuz pandemi/salgın hastalık dönemi dünya ekonomisini nasıl etkiliyor sizce? 

    Tarım arazilerini hızla kaybeden ve global ısınma, su sancısı, çölleşme gibi büyük tehlikelerle karşı karşıya gelen yaşlı dünyamızda, temiz hava, su ve tarım çok önem kazandı. Daha doğrusu, bunların ne derece önemli oldukları, nihayet tüm insanlık tarafından anlaşıldı. Başkanımız Ali Nihat Bey’in lugatımıza kattığı “eko-ekonomi”nin vazgeçilmez olduğu da çok daha iyi anlaşılmaya başlandı. Bu yeni ve zor dönemde, inovasyon ve dijitalleşme ihtiyacı ve her zaman olduğu gibi eğitim, cinsiyet eşitliği ile sosyal sorumluluk başlıkları öne çıkıyor. 

    Pandemi dönemi sizin yaşam tarzınızı değiştirdi mi? Bu dönemin hasarsız ve iyi şekilde atlatılması için tavsiyeleriniz nelerdir? 

    Tabiatıyla, herkes gibi benim de günlük rutinim ve hayat ritmim değişti. Ofise uğrasam da, artan oranda evimden “home office“ çalışmaya başladım. Benim gibi, normal zamanlarda ofisinde pek oturmayan ve çalışma arkadaşlarını kendi mekanlarında ziyaret edip, yüzyüze fikir teatisi yapmaya alışmış birisi için, bu mesafeli iş takibi başta hayli yadırgadığım bir yöntem oldu. Ancak sanki bu rutine ben de artık alıştım gibi; şimdilerde birçoğumuz gibi ofise nazaran evde daha uzun saatler çalışmaya başladım. 

    Sanırım Darwin’in “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan!” sözü, içinde bulunduğumuz şu salgın sürecinde fazlasıyla anlam buluyor! Tavsiyem, sorunlara çare ararken esnek olabilmek ve adaptasyon yeteneğini kaybetmemek. Zira bu değişken (volatile), belirsiz (uncertain), karmaşık (complex) ve muğlak (ambigious) olan “VUCA” dünyasında, koronavirüs bizim adaptasyon becerilerimizin sınandığı bir test gibi. 

    Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada ana sponsoru olan Tekfen’in adıyla mücadele ediyor. 

    İlgi duyduğunuz spesifik bir tarihî dönem var mı? Tarih kitabı ve yayınları okumayı sever misiniz? 

    Son yıllarda giderek Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine merak saldım. Çok çeşitli yazarların bu başlıklardaki değerlendirmelerini içeren kitaplarını okuyorum. Son günlerde ise, yakın coğrafyamızda dönen değişik dolapları anlatan, gazeteci yazar Murat Yetkin’in Meraklısı İçin Casuslar adlı kitabını okuyorum. Kurumların ve “kurum gibi” bireylerin tarihçesini kayıt altına almak, Tekfen’de önemsediğimiz, severek yaptığımız bir iş. Zira kurum tarihçesi sadece o kuruma değil; toplumsal hafızanın bir parçası olarak, aynı zamanda ilgili döneme de kendi penceresinden ışık tutan bir çalışmadır. Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker, Nihat Bey ile beraber kurucuları arasında yer aldıkları TÜSİAD ve DEİK’in kurum tarihçelerini yayımlamıştı. 1956’da kurulan Tekfen’in tarihçesini ise 2006’daki 50. yıldönümünde kitaplaştırmıştık. 

    Aramızdan en erken ayrılan Necati Akçağlılar’ın yaşantısını, vefatının birinci yılında Necati adlı kitapta ele almıştık. Feyyaz Berker’in FB adlı kitabı ise kendisine 90. yaş günü sürpriz armağanıydı. Nihat Gökyiğit’in kitabı ise, otobiyografik nitelikte ve Doğa ve İnsan Sevdam başlığını taşıyor. Her bir kitap, cumhuriyetin ilk mühendislerinden olan, vizyoner, girişimci ve ülkesine büyük bir sevgiyle hizmet eden insanların renkli, zengin ve çok değerli yaşam hikayesini anlatıyor. 

    Ülkemizin önemli iş insanlarından Nihat Gökyiğit ile hem ailesel, hem profesyonel bağlarınız var. Duayenden ilham aldığınız konular nelerdir? 

    Elbette kendisinden öğrendiğim çok şey var! Gelişmeleri, olan-biteni anlık tepkilerle değil, objektif kriterlerle değerlendirebilme yetkinliği, muazzam bir uzlaşı kabiliyeti, hoşgörülü ve sevecen bir yaklaşımı var. Olaylar karşısında başkalarını suçlamak yerine, “ben veya biz çözümün parçası olabilmek, katkıda bulunabilmek için ne yapabiliriz?” diye sorgular hep. Bence bunlar çok önemli hayat dersleri… 

    Gerek ülkemizde gerekse Avrupa’da, bugün artık herkesin sadece dilinde değil, yaşamında olan çevreyle ilgili endişeleri, Nihat Bey bundan 30 sene önce dillendiriyordu. O anlamda, muazzam bir öngörü sahibi. 

  • Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz…

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz…

    20. yüzyıl başlarında Balıkesir civarına gelen göçmen ataları, İstiklal Harbi’nin direnişçileri, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin girişimcileri oldular. Rona Yırcalı ise tüm dünyaya açılan sanayi yatırımlarının yanısıra, özellikle eğitim projelerini bir gelenek hâline getirdi. Türk Eğitim Vakfı’nın (TEV) yönetim kurulu başkanı, doğal ve kültürel mirasın korunması ve geleceğe taşınmasının ancak eğitimin kalitesiyle mümkün olabileceğini anlattı. 

    Beş kuşaktır Balıkesirli bir ailelerinden üyesisiniz. Türkiye tarihinin erken cumhuriyet döneminden ailenizin tarihine yansıyan dönüm noktaları neler olmuştu? 

     Balıkesir ile her bakımdan, siyasi-sosyal-ekonomik bakımdan haşır-neşir olmuş bir aileyiz. Annem ve babam göçmen ailelerden geliyor. Anne tarafı Arnavutluk, baba tarafı Bosna-Hersek’ten. Baba tarafı önce, bugün Soma’ya bağlı Yırca Köyü’ne yerleştirilmiş. Sonra Balıkesir’e göçetmişler ve onlara Yırcalızade denmiş. Yırcalı soyadı oradan geliyor. 

    Dedem Şükrü Efendi, İstiklal Harbi’nde işgale karşı silahlı mücadele kararı alan 41 kişiden biri. 

    Babamın ve annemin babaları o bölgenin ilk sanayicilerinden. İlk un fabrikasını kurmuşlar. Amcam Sıtkı Yırcalı ile babam Sırrı Yırcalı, 46 seçimlerinden bu yana Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer almış. Sıtkı Bey çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş; Sırrı Yırcalı da aynı zamanda Balıkesir milletvekili olarak 1960’a kadar görev yapmış. Bunu niçin söylüyorum? 27 Mayıs 1960’ta ihtilal oldu. Her ikisi de 27 Mayıs 1960’tan sonra af çıkana kadar Yassıada ve Kayseri’de 4 sene civarı hapis yattı. Sıtkı Bey çıktıktan sonra senatörlük de yaptı. Onun görevi de “1980 İhtilali” ile kesildi. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    5 kuşak Balıkesirli Yırcalı ailesi.. (Soldan sağa, ayaktakiler) Rona Yırcalı’nın babası Sırrı Bey, halası Melahat Akman, amcası Sıtkı Bey, (oturanlar) babaannesi Kadriye Hanım ve dedesi Şükrü Bey. 

    Babam bütün hayatı boyunca bölgenin Gelir Vergisi rekortmeniydi. Gelir Vergisi’nin getirilmesinden vefatına kadar hep böyle oldu. Köklerimizi Balıkesir’den ayırmadık. Şirketimiz, fabrikalarımız hep Balıkesir’deydi. Bizim aile aynı zamanda eski madenci. 1979’da -o sırada Bülent Ecevit Başbakan, Deniz Baykal Enerji Bakanı’ydı- bu madenler devletleştirildi ve kuruluşlarımıza elkonuldu. Bor madeni başta olmak üzere bunlar devlet tarafından işletilmeye başlandı. Biz de madencilikten çekildik. Bu büyük bir haksızlıktı tabii. Bizim için büyük bir yıkım oldu ama sonra toparladık. 

    İş hayatınız boyunca, meslek örgütlerinin yanısıra çok sayıda sivil toplum örgütünde de kurucu ve üye olarak görev aldınız. Halen hem bunları hem de Türkiye Eğitim Vakfı’nın (TEV) yönetim kurulu başkanlığını yürütüyorsunuz. Eğitime yapılan yatırımın tarihini özetler misiniz? 

    Babamın bir Anadolu Lisesi var kendi adına kurulmuş olan: Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesi. Anne tarafımdan dedemin kurduğu Koray Lisesi vardır. Annem Müşerref Yırcalı adına 1968’de kurulmuş olan, korunmaya muhtaç çocuklara yönelik hizmetlerin verildiği bir Çocuk Yuvası uzun zaman sonra Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na devredildi. 

    En eski eğitim vakıflardan biri dedemler tarafından kurulan Ali Şuuri Vakfı ve Ali Şuuri İlkokulu. 

    Türk Eğitim Vakfı 1967’de Vehbi Koç’un önderliğinde, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşayan 205 kişi tarafından kuruldu. Babam da kuruculardan biridir. O zamanki Türkiye şartlarında bu insanlar, Türk gencinin eğitimine nasıl destek olabiliriz diye düşünüp harekete geçmişler. Ana fikri, başarılı ancak ekonomik olarak imkanı olmayan gençlere destek vermek. “Biz bunu gençlere burs vererek yapabiliriz” demişler. Bilhassa üniversite seviyesindeki gençlere burs vermeye başlamışlar. Bugün TEV 53. yılının içinde olan bir vakıftır. Böyle bir vakfın bu kadar sene hizmet verebilmesi Türkiye şartlarında kolay değil ama bunu başarıyla yürüttüğümüzü düşünüyorum. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    Koleksiyon merakı  Rona Yırcalı, uzun yıllardır ferman ve harita koleksiyonu yapıyor. Özel koleksiyonundan iki ferman çerçeveletilmiş halde duvarında asılı. 

    Bugün 8 bin civarında gence her sene burs vermekteyiz. Kuruluşumuzdan bu yana 250 bin civarında burs verdik. Bunun yanında yurtdışında master ve doktora seviyesinde eğitim gören 2 bin gencimize burs verdik; halen 200 talebemiz yurtdışında öğretim görüyor. 31 eğitim kuruluşunu bağışçılarımızın bize verdiği bağışlarla yapıp Millî Eğitim Bakanlığı bünyesine kattık. Bağışçılarımız bize gayrimenkullerini devrediyorlar, para bağışında bulunuyorlar; biz de uygun bulduğumuz şekilde burs vererek değerlendiriyoruz. 

    Bir de yaşanan toplumsal felaketler sonrası -mesela Soma maden kazası, Elazığ ve en son İzmir’deki deprem- ailesini kaybetmiş veya ailesi çalışamayacak duruma gelmiş çocukları desteklemek üzere burs veriyoruz. 

    Bunların yanında bir özel bursumuzu daha uygulamaya koyduk şimdi. Bu da “Korona Kahramanları”na verdiğimiz burs. Bu nedir? Biliyorsunuz yalnız doktorlar değil, hemşireler, sağlık görevlileri hatta bunun yanında otobüs şoförleri, polisler, kargo taşıyan gençler de yüksek risk grubunda. Hayatını kaybetmiş olanların çocuklarına bütün eğitim hayatları boyunca burs veriyoruz. 

    Yaşadığımız pandemi ve uzaktan eğitim, TEV’in katkılarını nasıl etkiledi? 

    Biliyorsunuz, Mart ayından beri okullarımız, üniversitelerimizin kapalı. Bir müddet daha kapalı olacağını anlıyoruz. Uzaktan eğitim için bazı gençlerimizin evinde yeterli ekipman yok. Hatta bir kısmının interneti sağlıklı değil. Bazı evlerde de iki-üç çocuk var. Evde üç veya daha fazla eğitim gören çocuk varsa, en azından bir tane bilgisayarın olmasını sağlamak için harekete geçtik. Yaklaşık 1000 haneye ulaşmaya çalışıyoruz. Korona salgını bir müddet sonra bitse dahi, bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    Genişleyen Yırcalı ailesi  İşinsanı Rona Yırcalı, eşi Nur Yırcalı, oğulları Sinan ve Sırrı Yırcalı, gelinleri Nazlı ve Ayşe Yırcalı’yla birlikte… 

    Siz Robert Kolej’de, daha sonra Türkiye tarihinde kilit roller üstlenecek öğrencilerin bulunduğu bir dönemde eğitim gördünüz. Ardından ABD ve tekrar Türkiye… 

    İlkokulu üç sene İstanbul’da Şişli Terakki’de, dördüncü sınıfı Balıkesir’de okudum. Beşinci sınıfta Ankara’ya gittik ve ilkokulu orada bitirdim. Sonra Robert Kolej’e girdim; mezun olduktan sonra 1965’te ABD’ye gittim. University of Miami’de, İş İdaresi ve Ekonomi eğitimi aldım. 1970’te döndüm. Oradaki değişik yaşam şartlarını görmenin, bugünkü hayatıma ve çalışmalarıma önemli katkı sağladığını düşünüyorum. Döndüğüm zaman, bıraktığım Türkiye ile bulduğum Türkiye arasında önemli farklar vardı. 

    Rahmetli Turgut Özal’dan sonra, özel sektörün istediği yere gelebildiği düşüncesindeyim. Bugün özel sektörün momentum’u varsa Türkiye’de, ki var, o günkü şartlardan buralara geldiğini ifade etmek isterim. 

    O yıllarda STK’lar ağırlıklı ve etkin değildi. Devlet bürokrasisinin ağır işliyordu ve bir nevi girişimciye kötü bir gözle bakılmasından ötürü özel teşebbüs zayıf kalıyordu. 

    Robert Kolej’de -dediğiniz gibi- o dönemde de önemli isimler vardı. İbrahim Betil, Hüsnü Özyeğin, Vural Akışık, Mehmet Emin Karamehmet, Osman Berkman, Servet Hanlıoğlu, Tansu Çiller, Ahmet Leventoğlu… Ve tabii Allah rahmet eylesin Cem Karaca ve Zeki Alasya. 

    Beyin göçünü tersine çevirmek yolunda iş dünyasının sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    Asya-Pasifik ülkelerinden tutun da, Hindistan, bilhassa Afrika ve Asya ülkelerinin de meselesi bu. Ülkemizde de son zamanlarda hızlanmış gibi görünüyor. Bunu yavaşlatmanın çaresi, bu insanların buradaki hayatının daha serbest, sosyal hayatının daha tatmin edici, maddi imkanlarının daha iyi hale getirilmesi. Tıp alanında olsun, diğer konularda olsun araştırma yapmak isteyen gençlerimize, üniversite görevlilerine sağlanan imkanların geliştirilmesi. Buradan giden insanlarımız, yurtdışındaki imkanlarla kendi meziyetlerini biraraya getirdikleri zaman Nobel Ödülü bile kazanabiliyor. Bunu edebiyat ve tıp alanlarında gördük. Son gelişmelerde, örneğin aşı konusunda, gençlerimizin ne kadar ileri olduklarını görüyoruz. 

    Bunlar, devletin ve üniversitelerin sağlayacağı imkanlarla olur. Bunun ekonomik kısmı var; insan hakları ve sosyal kısmı var. STK’lara da bu konuda önemli vazifeler düşüyor. Biz de TEV kapsamında bu girişimlere vesile olmak için ilk yurtdışı şubemizi Londra’da açıyoruz. Gençlerimizi yurtdışında destekliyoruz ama dönmelerini de istiyoruz. Burada da onlara imkanlar yaratarak, iş çevreleriyle, üniversitelerle irtibat kurmalarını sağlayarak, Türk işadamları ile temaslarına yardım ederek… 

    Gençlik ve çocukluk yıllarınıza dönersek… O dönemin Balıkesir’iyle bugünkü şehir arasında nasıl benzerlikler-farklılıklar var? 

    1956’dan beri Balıkesir’de aynı evde oturuyoruz. İki katlı ve bahçeli bir ev. Evimizin etrafına yüksek binalar yapıldı ama bizim evimiz aynı duruyor. Annem hâlâ o evde yaşıyor. Balıkesir’e gittiğimde orada kalıyorum. Haftanın yarısını Balıkesir’de geçiriyorum. Annem Müşerref Yırcalı 98 yaşında. 

    1960’ların Türkiyesi ile bugünün Türkiyesi arasında çok farklılıklar olduğu gibi, Balıkesir’de de var. Bugün artık en son yapılan yol bağlantısı ile beraber, bütün büyük merkezlere bağlanmış; Ege ve Marmara denizlerine limanı olan; turizm bakımından, haberleşme ve lojistik bakımından çok gelişmiş bir şehir. Dolayısıyla sanayi, ulaşım, hayvancılık ve tarım bakımından son derece ilerlemiş bir il. Bütün bunların yanında Balıkesir Üniversitesi de şehrimize bambaşka bir hava verdi. 

    Eskiyi özlüyoruz ama, bugünkü Balıkesir diğer illerle boy ölçüşecek hale gelmiştir. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    Haritaların peşinde  Rona Yırcalı, koleksiyonundaki haritaları genellikle seyahatleri sırasında yurtdışından topluyor. Koleksiyonunda hem Osmanlı İmparatorluğu’ndan hem de dünyadan haritalar var. 

    Peki ya İstanbul? Tarihî mirasın korunması noktasında öne çıkan görevler neler? 

    Bu şehrin bütün güzelliğine ve özelliklerine rağmen, onu yeterince koruyabildiğimizi düşünmüyorum. Bunu yalnız ben değil, bizi idare edenlerden de çeşitli vesilelerle söylüyor zaten. Bir kere tabiatı korumakta başarılı değiliz. Şehirdeki yapı çılgınlığı tamamen kontrolden çıkmış vaziyette. Deprem meselesini bir tarafa koysak dahi –ki koyamayız ve maalesef tedbirlerimiz yeterli değil- problemler çok büyük. 

    Tabii son derece güzel ve fakat çok hızlı tahribata uğrayan sahil şehirlerimiz de var. Orada kurulan siteler, programsız yapılan oteller, deniz kenarına kondurulan tesisler… Bunların geriye gelmeyecek şekilde tabiatı, şehri ve orada yaşayan insanları tahrip ettiğini biliyoruz. 

    Esas olarak bu şehirlerin temeli olan, tarihî kısımlarını muhafaza etmek zorundayız. Avrupa’da birçok tarihî şehrin ulaşım problemleri var, nüfus problemleri var; onlar da göç alıyorlar. Ancak örneğin Roma’ya, Londra’ya, Paris’e gidildiğinde, özellikle merkezlerde, “eski şehir” alanlarında tarihî dokunun son derece iyi korunduğunu bizzat görüyorum. Mesela İstanbul’da metro çalışmalarından dolayı yapılan kazılarda bulunan kalıntılar, şehrimizin kuruluş tarihini daha da eskiye götürüyor. Bunları değerlendirmemiz lazım. 

    Bir de son zamanlarda yapılan restorasyonların son derece problemli olduğunu belirtmek isterim. Bugünkü idarelerin bu konuda hassas olduğunu biliyorum ama, birçok restorasyonun uygunsuzluğunu gördükçe tabiatıyla hepimiz üzülüyoruz. 

    Bilhassa tatil yörelerinde, Ayvalık, Kaz Dağı ve Cunda Adası gibi yerlerdeki yerleşim ve bozulmalar maalesef çok acı. 

    Harita ve ferman koleksiyonu yapmaya nasıl başladınız? 

    19. yüzyıl başta olmak üzere, harita ve ferman koleksiyonu yapmaya başlamıştım. Şimdilik sergi açmak gibi bir düşüncem yok. Çok seyahat ediyorum ve o seyahatlerde mümkün olduğu kadar eski haritaları ve fermanları alıyorum. Bunların önemli bir kısmını Avrupa’dan, özellikle İngiltere’den aldım. Koleksiyonumda daha çok Osmanlı İmparatorluğu haritaları ve dünya haritaları var. Tabii Osmanlı deyince Afrika, Avrupa’nın büyük bir kısmı da işin içine giriyor. Çeşitli konularda verilmiş Osmanlı fermanları da koleksiyonumda bulunuyor.