Yazar: Nesrin İçli

  • Paris’in kalbinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti…

    Paris’in kalbinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti…

    Avrupa ve Avrupa kıtası ülkeleri için de bir tarihî merkez olan Paris, Türkiye ve Türkler için de her zaman belirleyici bir konumdaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçilik binası da gerek tarihi gerekse içindeki eşsiz eşyaları-koleksiyonlarıyla sadece siyasi değil aynı zamanda kültürel bir merkez. Büyükelçi Demirer’den, ikili ilişkilerin kısa tarihi.

    Sayın Büyükelçi, göreviniz hayırlı olsun, başarılar diliyorum. Daha önce hangi diplomatik görevlerde bulunmuştunuz?

    Teşekkür ederim. Pek çok yurt­dışı temsilciliğimiz ile merkez­de değişik birimlerde farklı dü­zeylerde çalıştım. Strazburg’da başkonsolos, Irak ve Suudi Ara­bistan’da büyükelçi olarak gö­rev yaptım. Paris’e atanmadan önce Türkiye’nin Slovakya nez­dindeki büyükelçiliğini deruhte ediyordum.

    Öncelikle, bu müstesna büyükelçilik binasının tarihinden bahseder misiniz?

    Hâlen ikametgâh olarak kulla­nılan bina ve arazisi, 1946’nın Aralık ayında büyükelçiliğimiz­ce kiralanmış ve 1951’de satın alınmıştır. “Hôtel de Lamballe” adlı binanın tarihçesi 15. yüzyı­la uzanıyor. 16. yüzyıldan itiba­ren birçok Fransız soylusu ara­sında eldeğiştiren bina, 1783’te Kraliçe Marie-Antoinette’in eski nedimelerinden Prenses Lamballe’e satılmış ve o gün­den bugüne Hôtel de Lamballe olarak anılmış. Prenses Lam­balle’in Fransız Devrimi sıra­sında öldürülmesinin ardından mirasçıları ve Paris eşrafı ara­sında birkaç defa eldeğiştiren bina, 1825’te ruh sağlığı kliniği olarak kullanılmak üzere Dok­tor Esprit Sylvestre Blanche’a (1786-1852) kiralanmış. Klinik­te Gérard de Nerval, Charles Gounod ve Guy de Maupassant gibi dönemin ünlü sanatçıları uzun süre tedavi görmüş, Ma­upassant burada vefat etmiş. Büyükelçiliğimizin girişimleri üzerine, sözkonusu sanatçılar anısına Paris Belediye Başkan­lığı tarafından hazırlanan bir plaket 25 Mart 1994 tarihinde kançılaryamızın dış kapısına yerleştirilmiştir.

    Fransa’da yaşayan vatandaşlarımızın sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz? Daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?

    Türkiye ile Fransa arasında her alanda etkileşim kaydadeğer seviyede. 1960’lı yıllardan iti­baren işgücü hareketi kapsa­mında Fransa’ya gelen vatan­daşlarımızın sayısı bugün 800 bine yakındır. Hem genç hem dinamik yapısıyla Fransa’daki Türk nüfusu dikkati çekmekte­dir. Vatandaşlarımız daha ziyade Ile-de-France, Rhône-Alpes, Alsace-Lorraine ve Franc­he-Comté bölgelerinde ikamet etmektedir. Vatandaşlarımızın yaklaşık yarısı, aynı zamanda Fransız vatandaşlığını haizdir.

    Fransa’da yaşayan Türk toplumunun entegrasyonuna önem atfediyoruz. Bu alanda önemli mesafeler katedildi. Va­tandaşlarımız Fransa’ya ak­tif katkı sağlamakta ve uyum içerisinde yaşamakta. Vatan­daşlarımızın siyasi süreçlere iştirakı da son derece önem­li. Bugün Fransa’da belediye meclislerinde görev yapan 389 Türk kökenli siyasetçi bulunu­yor. Ayrıca Türk kökenli 2 be­lediye başkanı ve 45 belediye başkan yardımcısı görevleri­ne devam etmektedir. 24 Eylül 2023 tarihi itibariyle de sena­toda da Türk kökenli bir sena­tör göreve başladı.

    Diplomasi_2
    Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası.

    Birçok global Fransız firması Türkiye’de de faaliyet gösteriyor. Bunlara yenilerinin eklenmesi sözkonusu mu? Türk firmalarının Fransa’da daha etkin olması için neler yapılması gerekir?

    Fransa ile ticaret ve ekonomi konularında sağlam temeller üzerine inşa edilmiş bir ortak­lığımız bulunmakta. İlişkileri­mizin zorlu dönemlerinde dahi iş çevrelerimiz arasındaki güç­lü bağlar korunmuştur. Nite­kim, ikili ticaret hacmimiz den­geli bir şekilde artmaya devam etmekte olup, 2014’te cumhur­başkanları düzeyinde belirle­nen 20 milyar Euro’luk ticaret hacmi hedefine ulaşılmıştır.

    Fransız şirketleri Türkiye’ye yönelik yabancı yatırımlarda üst sıralarda yer alıyor ve ilave yatırım arzularını belirtiyorlar. Ülkemizde geniş bir yelpaze­de faaliyet gösteren 1700’e ya­kın Fransız şirketi bulunmakta. Fransa’da da otomotiv, lojistik, elektronik eşya, gıda, sera­mik, tekstil ve plastik gibi çe­şitli alanlarda faaliyet gösteren firmalarımız ise kalite, fiyat ve temin açısından sahip oldukla­rı avantajlarla pazarda öne çı­kıyor.

    Tarımsal teknoloji, makine sanayii, savunma sanayii, hava­cılık, finans sektörü, ulaştırma, özellikle yenilenebilir enerji, çev­re, turizm, sağlık ve altyapı gibi alanlar iki ülke arasında işbir­liği ve karşılıklı yatırımlar için önemli fırsatlar sunuyor. Türk ve Fransız firmalarının üçüncü ülkelerde müşterek girişimler­le ortak projeler yürütmesi de mümkün.

    Fransa uluslararası fuarlar ülkesi. Gıdadan tekstile, ula­şımdan turizme, otelcilikten mobilyaya, otomobilden sa­vunma sektörüne kadar senede 1000’den fazla fuara ev sahipliği yapıyor. Firmalarımızın Fransa piyasasına girebilmeleri, sektör­deki yenilikleri takip edebilmele­ri ve iş bağlantıları kurabilmeleri için fuarlara etkin katılımlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, ülkemiz firmalarının Fransızlar’ın yanısıra Fransa’da yerleşik ve buraya yatırım yapan Türk işinsanlarıyla da iş ilişkile­ri geliştirmelerinin Fransa’daki Türk firması varlığının artma­sına katkı sağlayacağına inanı­yorum.

    Diplomasi_1
    Yunus Demirer daha önce Strazburg’da başkonsolos, Irak, Suudi Arabistan ve Slovakya’da ise büyükelçi olarak görev yaptı

    Türkiye ve Fransa arasında­ki kültürel ilişkilerden bahse­der misiniz? Ülkemizde Fransız okullarına ilgi büyük. Değişim programları ve burs imkanları var mı?

    Ülkemiz ile Fransa arasında ta­rihe dayalı kültürel ilişkiler arta­rak devam etmekte. Ortak kültü­rel mirasımıza sahip çıkılması, ülkemizin kültür, sanat, edebiyat, gastronomi alanındaki zengin­liklerinin Fransa’da tanıtılması ve iki ülke arasında yeni kültürel işbirliği imkanları oluşturulması için çalışmalarımız sürüyor.

    Türkiye ile Fransa arasındaki eğitim işbirliğinin de keza kök­lü ve tarihî temelleri var. Günü­müzde de bu işbirliği çeşitli burs ve değişim programlarıyla sü­rüyor. Gazi Mustafa Kemal Ata­türk’ün talimatlarıyla hazırlanan ve 1929’da yürürlüğe giren 1416 sayılı “Ecnebi Memleketlere Gön­derilecek Talebe Hakkında Ka­nun” kapsamında geliştirilen ve Türk bilim ve sanat alanına yön vermiş pek çok önemli şahsiye­tin faydalandığı devlet bursu sis­temi, günümüzde de faal olarak işlemekte. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından her sene yapılan sı­nav sonucunda, pek çok öğrenci­miz burslu olarak Fransa’nın en seçkin üniversitelerinde, başta mühendislik ve hukuk alanları olmak üzere fen ve sosyal bilim­lerin farklı branşlarında başarıy­la eğitimlerini sürdürüyor.

    Buna ilaveten, Avrupalı yükse­köğretim kurumlarının birbirle­riyle işbirliği yapmalarını teşvik eden Erasmus değişim programı gibi ülkemizin katıldığı farklı AB programları vesilesiyle de öğ­rencilerimiz Fransa’da öğrenim görmekte.

    Diplomasi_3
    1970-80’lerde ASALA saladırılarında şehit edilen diplomatlarımız da büyükelçilik binasında anılıyor.

    Türkiye ile Fransa’nın karşılıklı olarak turistik ziyaret hacmi nedir? Turizm kapasitesini daha da yükseltmek için ne gibi çalışmalar yapılıyor?

    Türkiye’ye 2023 Ocak-Temmuz döneminde 584.150 Fransız tu­rist gelmiş (özellikle Temmuz ayında 217.506 kişi) ve 2022’ye göre %1.98’lik bir artış kaydedil­miştir. 2023 sonu için hedef tu­rist sayısı 1 milyon 250 bin olarak belirlenmişti ve bunun gerçek­leşeceğini düşünüyoruz. Türki­ye markasının sürekliliğini ve görünürlüğünü arttırmak su­retiyle Fransa vatandaşlarının Türkiye’ye seyahat tercihlerini yönlendirmek ve Türkiye mar­kasını daha da güçlendirmek amacıyla ilgili kurumlarımızla koordinasyon içerisinde çalış­tık, çalışıyoruz.

    Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesine ilişkin olarak Fransız kamuoyuna yönelik çalışmalarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    Ülkemizce en üst düzeyde dile getirildiği üzere, AB üyeliği Tür­kiye’nin stratejik hedefini teşkil etmeye devam etmektedir. Av­rupa ve tüm dünyanın ciddi sı­navlardan geçtiği bir dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin sağlık­lı bir zeminde yürütülmesi her zamankinden daha önemli hâle gelmiştir. Bu anlayışla ülkemiz, AB ile diyalog ve iletişim kanalla­rını açık tutmayı amaçlıyor; siya­si düzeyde yürütülen temasların tamamlayıcısı olarak kamu dip­lomasisi faaliyetleri ile halklara­rası etkileşime çok önem veriyor. 2010’dan bu yana yürüttüğümüz AB İletişim Stratejisi kapsamın­da Fransa ve diğer AB üyesi ülke­lerdeki ilgili kurum ve kuruluş­lar, üniversiteler, kamu ve özel sektör, sivil toplum ve düşünce kuruluşları gibi paydaşlarla fark­lı hedef kitlelere yönelik etkinlik­ler düzenleniyor. Keza, ülkemizin katıldığı AB programları ile va­tandaşlarımızla üye ülke vatan­daşları arasında ortak çalışma ve işbirliği kültürü geliştiriliyor; ülkemizin daha iyi tanınmasına imkan sağlanıyor. Sözkonusu ça­lışmalar ile Fransa’daki temsilci­liklerimiz tarafından yürütülen siyasi, ekonomik ve kültür-eği­tim faaliyetleri, Fransız kamu­oyunda konuyla ilgili farkında­lığın arttırılması bakımından oldukça önemli.

    Diplomasi_4
    Yunus Demirer, Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası önünde.

    Türkiye’nin Afrika’ya açılma politikası, Fransa ile bir rekabet konusu olarak görülebiliyor. Bunu aşmak yolunda, ortaklaşa gerçekleşecek projeler yapılması düşünülebilir mi?

    Afrika kıtasıyla ilişkilerimizin ve işbirliğimizin geliştirilme­si çokboyutlu dış politikamızın temel ilkelerinden biri. Tarih­sel bir temel üzerine inşa edilen Türkiye’nin Afrika politikası; siyasi, insani, ekonomik ve kül­türel ayakları içerecek şekilde ve ikili, bölgesel, kıtasal ve kü­resel olmak üzere 4 boyutta, karşılıklı yarar temelinde yürü­tülmektedir. Türkiye bu konuya “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” ilkesi çerçevesinde yaklaşmaktadır. Sahraaltı Af­rika ülkeleriyle ilişkilerimizde pek çok alanda önemli mesa­feler katedildi. 1998’de başla­yan, 2005’te Afrika Birliği’ne gözlemci üye olmamızla devam eden, 2008’de ülkemizin Afrika Birliği tarafından stratejik or­tak olarak ilan edilmesiyle ivme kazanan ve bölge ülkeleriyle her alanda ilişkilerimizi geliş­tirmemizi sağlayan Afrika’ya açılım politikamız, 2013 itiba­riyle Afrika Ortaklık Politikası olarak anılıyor. Kıtadaki diğer aktörlerle ilişkilerimiz de re­kabet değil, tamamlayıcılık ve işbirliği üzerine kurulu.

    Rusya-Ukrayna savaşı, Türkiye-Fransa ilişkilerini nasıl etkiledi sizce?

    Diplomasi_5
    1946’da Türkiye Büyükelçiliği tarafından kiralanan ve 1951’de satın alınan “Hôtel de Lamballe”in tarihi yüzyıla uzanıyor.

    Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa güvenlik mimarisini ve küresel düzeni derinden sarsmakta­dır. İnsan kayıpları ve yaşanan trajedinin yanısıra, savaşın küresel düzeyde yarattığı enf­lasyon, durgunluk, enerji ve gıda krizi gibi ortak sınamalar; ortak çözümler üretilmesi için birlikte çalışılmasını zorunlu kılmıştır. Bu süreçte Türkiye, barışın tesisi için ısrarla dip­lomasi ve diyalog kanallarının işletilmesinin önemine vur­gu yapmış; ilgili tüm taraflar­la konuşabilen ve küresel gıda istikrarının temini için Kara­deniz Tahıl Girişimi gibi somut ve etkili adımlar atan başat bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bu­nun sonucunda, Türkiye’nin; Avrupa’nın barışına, istikrarı­na, ekonomisine, güvenliğine, savunmasına, enerji güvenli­ğine yaptığı ve yapmaya devam edeceği olumlu katkının, Fran­sa ve diğer AB üyesi ülkeler tarafından daha iyi anlaşılma­ya başladığını görüyoruz. Nite­kim Fransa ile, Rusya-Ukrayna savaşı ve savaşın yansımaları­na dair ikili ve çok taraflı plat­formlardaki istişarelerimiz her düzeyde aktif şekilde devam ediyor.

  • ‘Hasta dindarlık’la mücadele ancak dayanışmayla olası

    ‘Hasta dindarlık’la mücadele ancak dayanışmayla olası

    32 yıldır Fener Rum Patriği olarak görev yapan 1. Bartholomeos, 83 yaşında ve Gökçeada (İmroz) doğumlu. Heybeliada Ruhban Okulu’nda başlayan eğitimi, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde devam etmiş; askerliğini yedeksubay olarak yaptıktan sonra kendisini Kilise’ye adamış. İstanbul’un tarihi dokusundan inanç sistemlerine ve aktüel gelişmelere…

    Sayın Patrik, 1991’den beri Ortodoks mezhebine mensup Hıristiyanların dinî önderi olarak, Doğu Ortodoks Kilisesi hiyerarşisinde primus inter pares (eşitler arasında birinci) kabul edilmektesiniz. Daha önceki görevlerinizden ve genel prensiplerinizden bahseder misiniz?

    60 yıl önce, Kilise içinde sahip olacağım gelişimi ve yolu kesin­likle hayal edemezdim. Arzum, Tanrı’ya ve insanlara hizmet etmekti ve hâlâ da öyle. Her za­man istediğim buydu; bu neden­le rahip olma kararımla beraber mutluluğa eriştim. Temel ilahiyat öğreniminden ve yedek subaylı­ğımı yaptıktan sonra, 5 sene bo­yunca Avrupa’da yüksek tahsil gördüm. Sonrasında, o dönemki Patrik Athenagoras tarafından Heybeliada’daki tarihî Ruhban Okulu’na müdür yardımcısı ola­rak atandım. Athenagoras’ın vefatından sonra yerine gelen Patrik Dimitrios beni ana merkez olan Fener’e (Fanari) davet etti ve Özel Kalem Ofisi’nde direktör olarak görev aldım.

    1973’te San Sinod Meclisi ta­rafından Philadelphia (Alaşehir) Metropoliti, 1990’da ise Patrik Dimitrios’un önerisi ile Kadıköy Metropoliti olarak seçildim. Son­rasında ise Kostantiniyye Kili­sesi’nin kurucusu Havari And­reas’tan bu yana, Hıristiyanlık tarihindeki 270. kişi olarak Ekü­menik Patrikliğe getirildim. Mü­cadelem esas olarak, insanlığın fazlaca negatif deneyimlerden geçtiği günümüzde, Tanrı’nın halkının manevi açıdan güçlen­dirilmesi için dünyaya tanıklık etmek ve aynı zamanda dinle­rarası diyalogun geliştirilmesi noktasında. Türkiye genelinde varlıklarını sürdüren Ortodoks Hıristiyanların düzenli ibadet­lerini yerine getirmelerine ve atalarımızdan bize miras kalan geleneklerin korunmasına gay­ret ediyoruz. Tanrı bize izin ver­diği sürece devam edeceğiz; çün­kü her şey O’ndan gelir ve her şeyi O’na borçluyuz.

    Diplomasi_1
    1990’da Kadıköy Metropoliti olarak seçilen 1. Bartholo­meos, Kostantiniyye Kilisesi’nin Hıristi­yanlık tarihindeki 270. Ekümenik Patrik.

    Tekrar geriye dönersek… Çocukluk, gençlik yıllarınızdan bahseder misiniz?

    Güzel İmroz (Gökçeada) adasında doğdum ve büyüdüm. Mükem­mel bir doğal ortam ile kutsan­mış bir mekan. O zamanlar ada­mızda binlerce Rum yaşıyordu; asıl uğraşları toprak işlemek ve hayvancılıktı. Kiliselerimiz ina­nanlarla doluydu ve adanın her tarafına dağılmış sayısız küçük mabet vardı. Derslerimi bitirdi­ğimde, babam Hristos’a Türkçe adı Zeytinliköy olan köyümüz Agioi Theodori’de bulunan küçük kahvehanesinde destek oluyor­dum. Boş zamanlarımda da kö­yün rahibi merhum Peder Asteri­os’a da yardım ediyordum. Kilise benim hayatımdı. Okumayı da çok sevdim. Dünyaya bir pencere açmak gibiydi.

    Kiliseye ve bilgiye duyduğum bu sevgi, taştan inşa edilmiş mü­tevazı köyümden İstanbul – Hey­beliada İlahiyat Fakültesi’ne adım atmamı sağladı. Hem bir insan hem ilahiyatçı olarak kişiliğimin oluşumunda belirleyici bir dö­nemdi. Okulda harika öğretmen­lerimiz vardı; sadece buradaki Rum toplumumuzdan değil, aynı zamanda diğer Ortodoks ülke­lerden de öğrenci arkadaşları­mız mevcuttu. Burada -maalesef 52 yıldır oldukça haksız bir şekil­de kapalı kalan okulumuzda- eği­tim gördük ve daha iyi insanlar olabildik.

    Mezuniyetimden sonra, 1961’de İmroz’da diyakoz olarak takdis edildim ve ardından Tuz­la Piyade Okulu ve Gelibolu’da askerlik görevimi yerine getir­dim Hemen ardından Avrupa’da, Roma, İsviçre ve Münih’te burslu olarak yüksek öğrenimime de­vam ettim. Aynı zamanda ko­nuştuğum ve eğitimim sırasın­da öğrendiğim yabancı dilleri de geliştirme fırsatım oldu. Ancak dediğim gibi, Kilise hayatımın merkeziydi. Eğitimimi tamam­ladıktan sonra patrikliğimize hizmet vermek için Türkiye’ye döndüm ve kendimi tamamen kurumun hizmetine adadım.

    Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşlar sizce iyi bir dinî eğitim alabiliyor mu?

    Genel olarak konuşmayıp sadece Patrikhane ve cemaatimiz üze­rinde duracağım. Özellikle Hey­beli’deki Ruhban Mektebi sorunu bizi üzüyor. 1971’den beri kapalı. 127 yıllık faaliyetinde 1000’e ya­kın ilahiyatçının mezun olduğu bir eğitim kurumuydu. Birçoğu kiliseye din adamı olarak hizmet etti. Diğer bir kesim ise kendi­lerini teoloji profesörleri olarak eğitim hayatına vakfetti. Oku­lumuzda geçirdikleri yılları ve Türkiye’de kaldıkları zamanları hep yoğun duygu ve sıcaklıkla yâ­dettiler. Birçok defa, özellikle son 30 yılda, devlet yetkililerinden okulumuzun yeniden açılmasına izin verileceğine dair sözler duy­duk veya aldık. Ne yazık ki şim­diye dek doğrulanamayan sözler. Patriklik yıllarımda bunun olma­sını umuyordum. Maalesef bu­güne kadar gerçekleşmedi. An­cak itimadımızı kaybetmiyoruz; umudumuz sönmüyor. Bu konu­da haklı olduğumuzdan ve ilgili makamlara yaptığımız çağrıların eninde sonunda duyulacağından eminiz. Ükemizde tüm vatandaş­ların sadece yükümlülükler açı­sından değil, haklar açısından da eşit olduğuna inanıyoruz.

    İstanbul’un tarihî dokusunun yeterince korunduğunu düşünüyor musunuz? Daha iyi olması için neler yapılabilir?

    Uzun bir geçmişe sahip şehirler­de, tarihsel bağlamı, kimlikleri ve kültürel mirası oluşturan unsur­ların korunması çok daha önem­lidir. İki kıtayı kapsayan, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan tek şehir olan İstanbul’un binlerce yıllık bir geçmişi var. Sayfaların­da şan ve acı anları var. İmpara­torlukların yükselişi ve çöküşü, edebiyat ve sanatın gelişmesi, bü­yük mimarî yapıların ve yaklaşık 900 yıl boyunca seleflerimin ana merkezi Ayasofya başta olmak üzere dinî mekânların inşaı… Şe­hirde nereye bakarsanız bakın, hepimizin içinde yaşadığı metro­polün dinamiklerini temsil eden ultra modern binalar ve gökde­lenler arasında giderek “sıkışan” geçmişinin izlerini görürsünüz. Bu durum kuşkusuz korunması gereken tarihî ve kültürel kim­liği, dokuyu gölgeliyor. İstanbul, dünyadaki herhangi bir kent de­ğil. Herşeyden önce geçmişini, bugününü ve yarınını oluşturan ve temsil eden insanlarıyla kim­lik kazanıyor. Hep birlikte, şeh­rin sakinleri olarak, tüm kültü­rel ve dinî altyapılarıyla şehrin asırlardır süregelen çok renkli mozaiğini korumalıyız. Bunlar­dan birisi koparılsa, asla tama­mına erdirilemeyecek bir eksik­lik oluşacaktır.

    Bu bağlamda, dinlerarası ve kültürlerarası diyalog, dünyada her türlü gerilimin önlenmesi ve barışın hakim olması için kilit bir vasıtadır. Bu doğrultuda onlarca yıldır, Hıristiyanlar arasındaki diyalogun yanısıra diğer inanç sistemleri ile, özellikle diğer iki tek tanrılı din ile diyalogu da teşvik ediyoruz. Diyalog sadece yararlı değil, gereklidir de. Kor­ku ve düşmanlığı besleyen yanlış anlamaların üstesinden gelmeye kararlı bir şekilde katkıda bulu­nur; böylece karşılıklı anlayışa ve sulh bilincinin oluşmasına yardımcı olur. Farklı din ve gele­neklere sahip camialar arasında barış içinde birarada yaşama ve işbirliği ortamını ancak bu sağ­layabilir.

    Ayrıca dinlerin barış ürete­bilme kabiliyeti, onların kendi aralarındaki kardeşlik, diyalog ve insanların iyiliği için işbirliği seviyesi ile bağlantılıdır. Biz de genel olarak diyalogun gücüne ve etkinliğine olan güvenin güç­lendirilmesine çalışıyoruz; ayrı­ca nefret ve şiddeti körükleyen “hasta dindarlık” örneklerine, diyalog karşıtı dinî köktenciliğe (fondamentalizm) karşı duru­yoruz.

    Diplomasi_2
    İmroz (Gökçeada) adasında doğan 1. Bartholomeos, çocukluğundan beri kiliseyle içiçe bir ha­yat sürmüş, İstanbul – Heybeliada İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş.

    Dinlerarası hoşgörü ve diyalogun dünya barışına katkısı konusunda ne düşünüyorsunuz?

    Dürüst ve iyi niyetli diyalog her zaman son derece önemli; çünkü birbirimizi tanımaya ve anlama­ya, yanlış anlamalar ve şüphe­lerle uğraşmamaya, çelişkileri yumuşatıp gerilimleri büyük ölçüde düşürmeye katkıda bu­lunur. Diyalog, ötekiliğe saygı duyan, ilerlemeye ve barış için­de birarada yaşamaya ilgi duyan medenî insanların temel ileti­şim aracı. Küreselleşme, ekono­mik kalkınma, yükselen yaşam standartları veya modern dijital iletişim imkanları yoluyla sos­yal birlik, barış ve dayanışmanın sağlanabileceğine inanmak bir yanılgı.

    Dinlerin dünya tarihindeki olumlu ve olumsuz rolleri nelerdir sizce?

    Ben dinin barışı sağlama yetisi­ne ve misyonuna derinden ina­nıyorum. Hakiki dinsel inançta, yalnızca içsel barışa değil, aynı zamanda dış barışa ve toplumda­ki saldırganlık ve şiddetin üste­sinden gelinmesine de katkıda bulunma motivasyonu vardır. Dinin manevî misyonunun öte­sinde, daha geniş ve nesnel rolü özellikle önemlidir. Ancak sık sık işaret ettiğimiz gibi, din ne za­man manevî misyonundan uzak, başka amaçlarla kullanıldıysa, o durum bizzat dinin ve beşerin aleyhine dönüşmüştür. Ne yazık ki bu durum, Yaradan’ın iradesin­den uzak, insanın çeşitli hırsları sonucu olagelmiştir. Dinler, her düzeyde büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığımız günümüzde, manevi ve yatıştırıcı güçlerini her insanın değerini koruyan, eşitlik ve dayanışmanın uhdesin­deki bir insanlık için kullanmalı­dır. Yaradılışın bir parçası ve Tan­rı’nın insana karşı sevgisinin bir ifadesi olan ortak evimiz yeryü­zünde, uyumlu bir şekilde birara­da yaşamayı amaçlayan bir barış ve adalet toplumunun gerçekleş­mesine katkı sağlamalıdırlar.

    Diplomasi_3
    1.Bartholomeos, dinlerarası ve kültürlerarası diyalogun önemini vurguluyor

    Son dönemde Türk ve Yunan halkları, özellikle doğal felaketler ve kazalar nedeniyle belki hiç görülmediği kadar birbiriyle yakınlaştı. Hem depremde hasar görmüş Hatay’ı hem de tren faciasının meydana geldiği Tempi’yi ziyaret eden biri olarak ne söylemek istersiniz?

    Yüce Tanrı’ya, ülkemizin Güney­doğu bölgesindeki büyük dep­remde ve Yunanistan’daki tren kazasında hayatını kaybedenle­rin ruhlarının huzuru, ailelerin acılarının dinmesi ve bu iki fela­ketten zarar gören herkese daya­nacak güç ve sabır vermesi için dua ediyoruz.

    Depremin olduğu andan itiba­ren patrikhanemiz ve Rum top­lumu insani yardım toplamaya başladı. Bu malzemeler devlet ve yerel yetkililerle beraber dep­rem bölgesine nakledildi. Aynı zamanda depremden birkaç gün sonra, dönemin İstanbul Valisi, bugünkü İçişleri Bakanımız Ali Yerlikaya’yı ziyaret ederek, dep­remzedelerin yaralarının sa­rılmasında kullanılmak üzere patrikhanemiz ve Rum toplumu tarafından toplanan nakdi yar­dımı teslim ettik. Aynı şekilde İstanbul Büyükşehir Belediye­si ve başka belediyelerle işbirliği yaptık.

    Diğer taraftan, kardeşimiz Antakya Patriki Sayın Ioannis ile ilk andan itibaren temas kurarak Hatay’daki Hıristiyan toplumla­rına yardıma hazır olduğumuzu ifade ettik. Nisan ayında Beyoğlu Belediyesi’nin organizasyonun­da, diğer dinî liderlerle birlikte Hatay’ı ziyaret ettiğimizde, Sayın Ioannis’e de bu arzumuzu yüzyü­ze ifade etme fırsatı bulduk. Aynı hassasiyetle, depremde ailesin­den kayıplar yaşayan veyahut evi hasar gören Antakyalı evlatları­mız ve aileleriyle biraraya geldik.

    1999’da İstanbul’u etkileyen son büyük depremde de benzer gelişmeler yaşandı. Yunanistan o dönemde de kurtarma ekipleri gönderen ilk ülkelerdendi. Türk ve Yunan kurtarma ekiplerinin enkazdan tek bir insan çıkarmak için verdikleri yoğun uğraş ve bunu başardıklarında gözyaşları içinde kucaklaşmaları, iki komşu halkın dayanışma ve kardeşliği için büyük bir mesaj oldu.

    2023 Şubat sonunda Teselya bölgesindeki Tempi’de gerçekle­şen demiryolu kazasında da çok sayıda genç insan hayatını kay­betti; Türk halkı acı çeken Yu­nan halkına hemen dayanışma ve yardım elini uzattı. Dileğimiz her iki halkın böyle trajedileri bir daha yaşamaması.

    Ukrayna’da süren savaş üzerine ne düşünüyorsunuz?

    Şubat 2022’deki Rus saldırısından bugüne, Ukrayna’da sahne alan gerçek bir trajediye tanık oluyo­ruz. Bu sadece acı çeken Ukray­na halkı için değil, aynı zamanda komşu ülkeler, Avrupa kıtası ve tüm gezegen için hesaplanamaz sonuçları olan bir felakettir. Sa­vaşın kızıştığı bu dönemde en önemli şey, tüm dikkatimizi yar­dım talep eden insanlarımıza yöneltmektir; bu saçmalığı dur­durmak için her şekilde onlara yardımcı olmamız gerekiyor. Şu anda Ukrayna’da masum insan­lar öldürülüyor; her iki taraftan da. Hem atalarının topraklarını bugüne kadar yiğitlik ve cesaretle savunan Ukrayna halkından hem de bu sınır komşusu ülkeyi yüz­yıllardan beri birlikte yaşadıkları bir halka sırt çevirmek suretiyle işgal etmek için siyasi otoriteden emir alan Rus askerî güçlerinden. Ukrayna’daki olaylar hepimizi derin bir acıya boğuyor. Savaşın başladığı ilk andan itibaren pat­rikliğimiz ve kentimizin Rum ce­maati, Ukrayna Başkonsolosluğu ile işbirliği içinde ilkyardım mal­zemelerini toplayarak mağdur olan kardeşlerimize ulaştırmaya çalıştı. Aynı zamanda, şehrimize geçici olarak sığınan ve dua et­mek için ibadet mekanlarımıza gelen birçok Ukraynalı mülteciyi imkanlarımız çerçevesinde mad­di ve manevi olarak destekliyoruz. Yazın Bursa’da yaşayan mülteci çocuklarını çocuk kamplarımız­da misafir ettik. Türk devletinin bu doğrultudaki koordineli çalış­malarına ve aynı zamanda sü­rekli iletişim ve işbirliği halinde olduğumuz Ukrayna’nın diploma­tik makamlarına katkı sunuyor, yardımcı oluyoruz.

    Depremden etkilenen Hatay'da 3 semavi dinin temsilcileri buluştu
    Patrik 1. Bartholomeos, 6 Şubat 2023’te iki büyük depremle sarsılan Hatay’ı ziyaret etmişti.

    Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin tarihle ilgili temel misyonunu nasıl tanımlarsınız?

    Patrikliğimiz asırlar boyunca bu şehirden, tarihî merkezinden cemaatine hizmetini sürdür­müştür.Büyük bir çağdaş ila­hiyatçımızın sözleri aslında bu konuda her şeyi özetliyor: “Eğer bir kurum tarihsel açıdan, ancak tarihin titreşimlerini dinleyip her devirde insanın varoluşsal ihtiyaçlarına cevap vererek ayak­ta kalıyorsa; işte o zaman patrik­liğin hem bugün hem de yarın için gerçekleştirmekle yükümlü olduğu temel bir misyonu var de­mektir”.

    Son olarak, Tayyip Erdoğan ve Miçotakis’in Aralık 2023’teki ziyaret sırasında imzaladıkları Atina Bildirgesi hakkında düşüncenizi rica edebilir miyim?

    Bu kadarını biz de beklemiyor­duk doğrusu! Çok mutlu olduk. İlişkilerin daha da iyiye gitmesini dileriz.

  • Zengin bir ortak miras, geleceğe uzanan devamlılık

    Zengin bir ortak miras, geleceğe uzanan devamlılık

    İtalya’nın Türkiye’deki diplomasisini 2 yıldır yöneten Büyükelçi Giorgio Marrapodi, iktisadi, hukuki ve kültürel alanlarda okullu bir uzman. İki ülke arasında ekonomiden eğitime, turizmden arkeolojiye yıllardır devam eden ilişkileri daha da geliştiren Marrapodi, ortak mirasın ancak yeni yöntemlerle korunabileceğini belirtiyor.

    Sayın Büyükelçi Marrapodi, Ocak 2022’de İtalya’nın Ankara Büyükelçisi olarak atanmadan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

    Türkiye’ye gelmeden önce Ro­ma’da Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı’nda Kalkınma İşbirliği Genel Müdürü olarak görev yaptım. Daha önce Hukuk İşleri Genel Müdürü olarak da görev yapmıştım. 2013-2017 ara­sında İtalya’nın Avusturya Bü­yükelçisi ve Madrid’de Misyon Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım. Kariyerime Romanya’nın Bükreş kentinde asistan diplomat olarak başladım; ardından New York’a, Birleşmiş Milletler İtalyan Misyonu’na ve ardından AB İtal­ya Daimi Temsilciliği’nin söz­cüsü olarak Brüksel’e taşındım. İlk günden bu yana beni ve aile­mi sıcak bir şekilde karşılayan Türkiye’de olmaktan son derece mutluyum.

    İstanbul’daki muhteşem Venedik Sarayı’nın ve Ankara’daki İtalyan Büyükelçiliği’nin tarihçesini bize özetleyebilir misiniz?

    İlk defa “Serenissima”nın (Vene­dik Cumhuriyeti) Kostantiniy­ye’deki temsilcisini ağırlamak için inşa edilen İstanbul’daki İtalyan Büyükelçiliği rezidansı, Beyoğlu ilçesinin tam kalbinde, tüm İtalyan diplomatik ağının en prestijli mekanlarından biri­dir. Salonlardaki olağanüstü mi­mari tasarımı ve kültürel mirası sayesinde, İstanbul’un kalbinde İtalyan tarzını mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Yıl boyun­ca Türk ve İtalyan topluluklarına yönelik birçok başarılı etkinlik ve girişime kapılarını açmaktan da gurur duyuyor.

    Ankara’daki büyükelçiliğimi­zin geçmişi ise 1930’ların sonla­rına uzanıyor. Başmimar Paolo Caccia Dominioni tarafından, zamanında yapılan renovasyon­larla günümüze kadar bozul­madan korundu. “Functionalist” bir üslupla, ilgi çeken bir İtalyan köyüne benzeyecek şekilde ta­sarlanmış.

    Diplomasi-1
    Giorgio Marrapodi, İstanbul’daki Venedik Sarayı’nda.

    Türkiye ile İtalya arasındaki ekonomik ilişkiler hangi sektörlerde daha etkin?

    İtalya ile Türkiye arasındaki eko­nomik ortaklık her iki ülke için de hayati önem taşıyor. 2022’de ülkelerimiz arasındaki ticaret hacmi 25 milyar Euro’yu aşarak rekor kırdı ve önümüzdeki yıllar­da daha da büyüyeceği öngörü­lüyor. Türkiye, özellikle makine, otomotiv, tarım-gıda, ilaç, kimya ve finansal hizmetler gibi ileri sektörlerde faaliyet gösteren İtal­yan şirketlerinin güçlü varlığına evsahipliği yapıyor. Aynı zaman­da İtalya’da da Türk şirketleri­nin dinamik ve önemli bir varlığı mevcut. Bu temellere dayanarak, özellikle ileri teknoloji endüstri­lerinde ve diğer “frontier” sektör­lerde yeni sinerji potansiyelinin çok yüksek olduğunu söyleyebi­lirim..

    İtalya’nın turizm geliri oldukça yüksek. Nasıl bir turizm politikası izleniyor? Bu başarı nasıl sürdürülüyor?

    İtalya ve Türkiye turizmle geli­şiyor. Çok fazla sayıda UNESCO alanına evsahipliği yapıyoruz ve dünyanın her yerinden gelen gez­ginler arasında popüler olan zen­gin bir sanatsal, kültürel ve ar­keolojik mirasa sahibiz. İtalya’da Turizm Bakanlığı ve tüm birimler, çekiciliği arttırmak için sürekli çalışıyor. Öncelikle altyapıyı mo­dernize ederek, turistlere yüksek kalite hizmetler vermek; aynı za­manda daha gelişmiş seçenekler sunarak, son derece farklı özellik­lere sahip insanların ihtiyaçlarını hesaba katmak önemli.

    İtalya turizm endüstrisini, dağlar, plajlar ve sanat mekan­ları sunan basit bir modelleme­nin çok ötesine taşıdı. Amacımız İtalya’nın güzelliğini yalnızca en ünlü sanat şehirlerinde değil, dünyanın her yerinde gösteren daha ayrıntılı bir keyif deneyimi sunumuna dönüştürmek. İnsan­ların alışılmışın dışında yeni yer­ler keşfetmesini sağlamaya yöne­lik çalışmaları önemsiyoruz.

    İtalya’nın ülke dışında 250’ye yakın arkeolojik misyonu var. Türkiye’deki arkeolojik misyon hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    Arkeoloji, kültürel diplomasinin vazgeçilmez bir aracıdır ve ikili kültürel işbirliğimizin önemli bir aracıdır. Şu anda Türkiye’de top­lam 16 İtalyan arkeoloji misyonu çalışıyor ve bu durum, yerel yö­netimler ve üniversiteler de da­hil olmak üzere Türk yetkililer ve sahadaki meslektaşları ile işbir­liğinin mükemmel bir örneğini sunuyor. Kapadokya’dan Karade­niz’e, Malatya’dan Konya’ya kadar Türkiye’nin tamamında kazı ve restorasyon çalışmalarına her yıl İtalya’nın çeşitli üniversitelerin­den onlarca araştırmacı, öğrenci ve teknisyen görev alıyor.

    Diplomasi-2
    Büyükelçi Marrapodi, Türkiye-İtalya arasındaki işbirliğinin nasıl daha da ileri götürülebileceğini anlattı.

    İtalyan mutfağı çok zengin bir mutfak. Peki Türk mutfağında favoriniz nedir?

    Aslında size tek bir favori Türk yemeği söyleyemem. Çok var! Bulunduğunuz şehre göre fark­lı şekilde pişirilmeleri hoşuma gittiği için pek çok kebap türü sayabilirim ama, benden bir tane seçmem istenirse bunu gerçek­ten yapamam! İtalya ve Türkiye, coğrafyalarına bağlı olarak çok çeşitli ürünler sunuyor. Ayrıca yerel ekonomilerin ihracat gelir­leri için bu ürünler hayati önem taşır. Birkaç ay önce NTV’deki “Mutfağın Elçileri” programın­da, İtalyan Ankaralı Şef Andrea Scarpa ile birlikte aynı ürün olan enginarı kullanarak Türk ve İtal­yan olmak üzere iki tarifle ye­mekler yaptık.

    Öğrenci değişimi programı hakkında da bilgi verir misiniz?

    2023/2024 akademik yılında İtalyan üniversitelerinde Türk öğrenci rekoru kırıldı. Biz de öğ­rencilerin kaldıkları süre boyun­ca en iyi deneyimi yaşamaları ve daha sonra iki kültür arasında köprü olmalarını sağlamak için çalışıyoruz. İtalya Büyükelçili­ği olarak akademiler ve üniver­siteler arasında sürekli iletişim kuruyoruz ve burs olanakları­nı tanıtıyoruz. Birkaç gün önce Ankara Üniversitesi rektörüyle birlikte “İtalyanca Dili Haftası”nı başlattık. Akademik çalışmalar­da birçok öğrencinin İtalyancayı seçtiğini görmek beni gururlan­dırdı doğrusu.

    6 Şubat depreminden sonra San Marco ve Dipartimento Protezione Civile’i Hatay’a hastane yapmak üzere gönderdiğiniz için teşekkür ederiz. Bu misyonu biraz anlatır mısınız?

    Yıkıcı depremin hemen ardın­dan İtalyan hükümeti, kayıp kişiler için arama-kurtarma çalışmalarında yerel makamla­ra destek olmak üzere Sivil Ko­ruma Servisi ekibini Türkiye’ye gönderdi. Felaketin yaşandığı gün Roma’dan gönderilen ilk ekibimizle oradaydık. Brindisi Limanı’ndan yola çıkan ve tıbbi malzeme, çarşaf, battaniye ve en önemlisi EMT2 sahra has­tanesi (Piedmont bölgesi tara­fından ayni bağış) taşıyan San Marco gemisini İskenderun’da bizzat karşıladım. Ekiplerimiz AFAD ve diğer tüm Türk ku­rumlarıyla çok iyi çalıştı. Böyle durumlarda dostların birbiri­ne yardım etmesi gerekiyor ve İtalya da benzer durumda Tür­kiye’nin İtalya’ya yapacağını yaptı.

  • Yüzölçümü küçük, ama başarı hikayesi büyük ülke

    Yüzölçümü küçük, ama başarı hikayesi büyük ülke

    Moldova Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Sergiu Gurduza, Türkiye ile Moldova arasındaki tarihî bağlantılar ve diplomatik ilişkileri anlattı. 1991’de Moldova’nın bağımsız bir devlet olmasının ardından, Gagavuzya’yla özel ilişkileri de kapsayan kültürel bağlar, Ukrayna-Rusya savaşına dair yorumları ve AB ile ortaklık süreci…

    Sayın Gurduza, diplomasiye ilginiz nasıl başladı? Uluslararası diplomatik deneyimleriniz neler? İstanbulda en sevdiğiniz yerler hangileri?

    Diplomasi kariyerim, 2004’te Moldova Devlet Üniversitesi’n­de Uluslararası Hukuk alanında uzmanlaşarak aldığım eğitim ile başladı. En ilginç diplomatik deneyimlerimi Meclis Başkanı ve Başbakan Danışmanı olarak gö­rev yaptığım zaman yaşadım.

    Evet, şüphesiz İstanbul’u çok seviyoruz; burası farklı kültürel geçmişlerden insanların birara­da yaşadığı bir yer. Bu şehir bizi yaratıcı bir şekilde birarada yaşa­maya; iletişimin, kültürlerarası paylaşımın, işbirliğinin ve da­yanışmanın değerini ve gücünü keşfetmeye davet ediyor. Bana göre İstanbul, farklıların barış içinde birarada yaşamasının bir modeli hâline gelmiş; dünyanın dörtbir yanına dayanışma kültü­rünü yaymıştır.

    İstanbul’da “en sevdiğimiz yerler” in ne olduğuna henüz karar veremedik; zira daha işin başındayız ; Mart 2023’te göreve başladık ve her gün yeni yerler keşfediyoruz.

    Diplomasi-1
    Moldova Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Sergiu Gurduza, Mart 2023’ten beri Türkiye’de görev yapıyor.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Geçmişten günümüze sıradışı bir dayanışma tarihi

    Geçmişten günümüze sıradışı bir dayanışma tarihi

    Macaristan’da Türkoloji eğitimi gören ve meslek hayatında ağırlıklı olarak Balkanlar ve Doğu Avrupa’da çalışan Attila Pinter, daha önce de görev aldığı İstanbul’a 8 ay önce başkonsolos olarak döndü. Deneyimli diplomat, dünden bugüne gelişmelerin ışığında Türk-Macar ilişkilerinin kültürel ve ekonomik boyutunu değerlendirdi.

    Sayın başkonsolos, sizce Macaristan yakın tarihinin kilometre taşları neler?

    Macaristan’da 40 yılı aşkın bir süre sonra 1990’da -sadece Komünist Partisi’nin ve ona bağlı toplumsal kuruluşların adaylarının olmadığı- fakat bunun haricinde başka diğer siyasi partilerin yarışabildiği bir parlamenter düzene geçildi. O dönem Sovyet Ordusu’nun Macaristan’dan çekilmesi çoktan başlamışsa da ülkemizin tamamen özgür olduğu söyle­nemezdi. Son Sovyet askeri, 19 Haziran 1991’de Macaristan’dan çıktı ve nihayet 1944’ten beri ilk defa Macaristan toprağında yabancı asker kalmadı.

    1990’a kadar dış ticaret iliş­kilerimizin büyük çoğunluğu eski Doğu Bloku ile yürütüldü. Sonraki dönemde yatırımcılar ağırlıklı olarak Avrupa’dan, Japonya’dan ve ABD’den geldiler. 2014’te başlatılan “Doğu Açılı­mı” siyaseti sayesinde Asya’dan da günden güne artan yatırım çekmeye başladık.

    Macaristan tarihi boyunca her zaman Avrupa’nın parça­sıydı; en tehlikeli ideolojiler dahi onu yolundan çıkarmaya çalıştığında kendini hep Avrupa ülkesi olarak değerlendirdi. Çabalarımız sonucunda 1990’da NATO’ya, 2004’te ise Avrupa Birliği’ne katıldık.

    Kasım 2022’de İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

    Dışişleri kariyerime 1998’de başladım ve yaklaşık iki sene boyunca Türk masasında çalıştım. Bu hiç şaşırtıcı değil­di çünkü üniversitede Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı okudum. 1997’de Macaristan’da Türkoloji bölümünü bitirdim. Bundan sonra İstanbul’da konsolos ola­rak görev yaptım ve doktoramı tamamladım. Balkanlar’a olan merakım hem doktora sürecimi hem de gelecek yıllardaki çalış­ma hayatımı belirledi. 2003- 2007’de Belgrad’a, 2008-2013’de Üsküp’e atandım; sonrasında 2014-2022’de tekrar Belgrad’ta, ama bu defa büyükelçi olarak görev yaptım. Beni çok mutlu eden gelişme Macar-Sırp ilişki­lerinin tam bu yıllarda bugünkü harika seviyesine ulaşmasıdır. Bu sürecin parçası olmaktan şeref duyuyorum.

    Sonuç olarak bölgede 17 sene geçirdim ve Balkanlar’ı seçti­ğim için hiçbir zaman pişman olmadım. Bu milletlerin çok canayakın ve misafirperver oluşu, kendimi her zaman çok iyi hissetmemi sağladı.

    Kasım 2022’de İstanbul’a atandım. Gelir gelmez farket­tiğim şey, İstanbul’un ve genel olarak Türkiye’nin son 20 sene­de ne kadar çok geliştiğiydi. De­ğişmeyen tek şey Türk insanının nezaketi, misafirperverliği ve yardımseverliği.

    resim_2024-09-01_153151526
    8 ay önce Maca­ristan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanan Attila Pinter, Macaristan’da Türko­loji bölümünden mezun olmuş.

    Türkiye ve Macaristan’ın ortak tarihiyle ilgili üniversiteler arasında yapılacak bir projeyi işbirliğini geliştirebilecek bir adım olarak görür müsünüz?

    Türk ve Macar üniversiteleri arasındaki ilişki mükemmel ve bu birçok ortak projeye yansı­yor. Bunlar arasında özellikle Budapeşte Teknoloji ve Ekonomi Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Mi­marlık Fakülteleri arasındaki işbirliğini vurgulamak isterim. İkili ve çok taraflı anlaşmalara dayalı birçok burs imkanı ve değişim programı da mevcut. 2022-2023 akademik yılında 341 Türk öğrenci SH burslu olarak Macar üniversitelerine kaydoldu ve her yıl ortalama 1.200’den fazla Türk başvuruyor.

    Macaristan’da Türkiye’den gelenler çok ilgi görüyor. Turistik veya yatırım amaçlı seyahatlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

    Bahsettiğiniz her iki alanda da son yıllarda ciddi bir büyüme görüldü. 2022’de Türkiye’den gelen misafir geceleme sayısın­da %300’ün üzerinde bir artış gözlendi ve bu yıl da devam etti.

    İstanbul-Budapeşte uçuşları­nın sayısı son yıllarda birkaç kat arttı. Ekonomik yatırımlar da öyle. Türk yatırımcılar artık şir­ket kurma, bankacılık ve lojistik konularını Budapeşte’de Türkçe yönetebiliyor. Yatırım yapmak isteyen şirketler için Macaristan Devleti, yatırımın büyüklüğü, bölgesi ve iş sektörüne bağlı ola­rak vergi ve nakit desteği de sağ­layabiliyor. 800 milyon USD’lik mevcut Türkiye FDI stokunun 2025 sonunda 3 milyar USD’ye çıkmasını bekliyoruz.

    Macaristan; Tuna Nehri, güzel köprüleri ve tarihî yerleriyle turistlerin çok ilgisini çekiyor. Bu dokuyu korumak için nasıl bir politika izliyorsunuz?

    resim_2024-09-01_153156601
    Pinter, önümüzdeki yıl Macaristan ile Türkiye arasındaki modern diplomatik ilişkilerin 100. yılında her iki ülkede de çok sayıda program ve etkinlik düzenle­neceğini anlattı.

    Macaristan’da GSMH’nin %10’undan fazlasını sağlayan turizm sektörü. 2022’de 14.2 milyon yabancı turist Macaris­tan’ı ziyaret etti, ülkede toplam 40 milyon misafir gecesi ge­çirdiler ve en çok Budapeşte’yi tercih ettiler. Misafirlerimizin çoğu Almanya, Çek Cumhuriye­ti, Romanya, Birleşik Krallık ve Polonya’dan geliyor.

    Macaristan son yıllarda tarihî değerlerini korumak için çok ciddi adımlar attı. En önemli programlardan biri Buda Kale­si’nin yeniden inşaı ve ülkemi­zin kale ve saraylarının yeni­lenmesi. Macaristan’da bulunan Türk eserlerinin korunmasına da çok önem veriyoruz. Gül Baba Türbesi yakın zamanda tamam­landı ve yeniden açıldığından beri daha fazla ziyaretçi çekiyor. Tarihî termal otellerin korun­masına da özen gösteriyoruz. Macaristan’da 220 termal spa ve 1.290 kaplıca var; bu bakımdan termal kaynaklar sözkonusu ol­duğunda süper güç olduğumuzu güvenle söyleyebiliriz.

    Türk müziğini ve mutfağını beğeniyor musunuz? Kültürlerimiz arasında ne tür benzerlikler var?

    Türk müziğini ve mutfağını çok seviyorum. Arabaya bindiğim­de her zaman bir Türk radyo istasyonu açıyorum; şarkı sözlerinde önceden bilmediğim kelimeler buluyorum; anlamla­rını araştırarak dilbilgimi daha da geliştiriyorum. Türk mutfağı Macar mutfağına benziyor; zengin baharatlar ve sebzeler biraraya gelip nefis yemeklere dönüşüyor.

    Kültürel sahada şüphesiz çok köklü bağlar var. Macar dilinde yüzlerce Türk kökenli kelime bulunuyor. Macaristan, Osmanlı Devleti ve ardın­dan Türkiye’nin bağımsızlık mücadelelerini veren özgürlük savaşçılarını ülkesine kabul ettiğini asla unutmaz. Imre Thököly, Ilona Zrínyi, 2. Fe­renc Rákóczi, Lajos Kossuth ve arkadaşları; ayrıca 1956 İhtilali ve Özgürlük Savaşı sonrasında sığınan vatandaşlarımız da bu topraklarda yeni yurtlarını bul­dular. 1956 tarihli Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı’nın anısına Tarık Buğra, “Ayakta Durmak İstiyorum” adlı tiyatro oyunu­nu, Şinasi Özdenoğlu ise “Macar Rapsodisi” isimli şiiri yazdı.

    Türkiye’de, her iki hüküme­tin önem verdiği birçok Macar anı mekanı var. Bunların çoğu, bir zamanlar Osmanlı Dev­leti’ne sığınan Macar özgür­lük kahramanlarını anıyor: Kütahya’da Lajos Kossuth, Tekirdağ’da 2. Ferenc Rákóczi, Kocaeli’de ise Imre Thököly ve Ilona Zrínyi’yi. 2017’den beri Pendik’teki Türk-Macar Dostluk Parkı’nda efsane futbol kaptanı Ferenc Puskás’ın ve ünlü Rubik Küpü’nün de bir heykeli var.

    1924 yılını modern çağda­ki diplomatik ilişkilerimizin başlangıcı olarak görüyoruz. Bu ilişkilerin 100. yıldönümü olan 2024, her iki ülkede de çok sayıda program ve etkinliklerle Macar-Türk Kültür Yılı olarak kutlanacak.

  • Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    1969 doğumlu Witold Leśniak, iki yıldır Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu. 2009’dan bu yana Ankara ve İstanbul’da çalışan Leśniak, aynı zamanda tarih eğitimi almış ve Türkiye’yi iyi tanıyan bir diplomat. “Türkiye benim en önemli mesleki deneyimim olmaya devam ediyor” diyen Leśniak’ın çocukları da Türkiye doğumlu.

    Sayın Başkonsolos, tarih eğitimi almış olmanız, diplomasi alanın­daki kariyerinizi nasıl etkiledi?

    Tüm iş hayatımı etkiledi diyebi­lirim. Çalıştığım her iş yerinin, ülkemin, komşu ülkelerin ve dünyanın tarihiyle ortak bir yanı olduğunu erken dönemde gördüm. Etrafımızdaki gerçek­lik geçmişte şekillendirilmiştir. İnsanların gelenekleri, hukuk, kurumlar ve nihayetinde ulus­lararası ilişkiler, hepsi önceki nesillerin deneyim ve çalışmala­rından kaynaklanıyor. Tarihten koptuğumuzu ilan ettiğimizde bile tarihe atıfta bulunuruz. Tarihsel olaylar ve süreçler hakkındaki bilgi, bugünü daha iyi anlamamıza ve sorunların üste­sinden gelmemize yardımcı olur.

    Mayıs 2021’de Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonla­rınızdan bahseder misiniz?

    İlk görevim, 20 yıldan uzun bir süre önce muavin konsolos ola­rak çalıştığım Berlin Büyükelçi­liği’ndeydi. O zamanlar şehir hâlâ Soğuk Savaş döneminin birçok izini taşıyordu; Berlin Duvarı’nın boş alanları merkezde, cam ve çelikle parıldayan Potsdamer Platz’ın (Potsdam Meydanı) yanında hâlâ görülebiliyordu. Al­manya kültürel olarak Polonya’ya yakın bir ülke; ancak özellikle 2. Dünya Savaşı olmak üzere zor bir tarihi paylaşıyoruz.

    Kahire’deki büyükelçilikte çalışmak tamamen farklı bir de­neyimdi. Aniden kendimi Avrupa medeniyet çemberinin dışında, piramitlerin, El Ezher Üniversite­si’nin ve Muhammed Ali Cami­i’nin gölgesinde buldum.

    Daha sonraki görevlerim sa­dece Türkiye’deydi; İstanbul’da, sonra Ankara’da ve şimdi yine İstanbul’da. Dolayısıyla Türkiye benim en önemli mesleki deneyi­mim olmaya devam ediyor.

    Orta Avrupa, Kuzey Afrika ve Türkiye’de çalışmak arasında nasıl farklar var?

    Diplomat olarak çalışırken, başka ülkelerde yaşamaya hazır olmanız gerekir. Bu nedenle diğer kültürlerin sunabileceklerine açık olmak önemlidir. Alman­ya ve Mısır’daki görevlerimle ilgili güzel anılarım var; ancak bence en verimli olanı Türki­ye’de bulunduğum dönem oldu; kariyerimde en çok ilerlediğim ve çocuklarımın doğduğu yer burası. Sonuç olarak Türkiye’ye her zaman bağlı kalacağım.

    İstanbul’da en çok hoşlandığınız yer neresi? Türkiye’de ziyaret ettiğiniz yerlerden sizi en çok etkileyenleri de soracağım tabii.

    İstanbul’un bir bütün olarak, ilk çağlardan bu yana insanlık tarihini biraraya getiren bir dünya incisi olduğuna inanı­yorum. Yenikapı’daki neolitik yerleşim izlerinden Fenike Kalkedonu’na, Yunan Bizansı’na, Roma Konstantinopolisi’ne, Osmanlıların çokuluslu başkenti Kostantiniyye’ye ve modern Türk İstanbulu’na uzanan bu miras, gelecek nesiller için korunmalı ve muhafaza edilmelidir. Şahsen ben tarihî merkezde, Hipod­rom’da, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin gölgesinde olmayı seviyorum. Boğaz kıyılarını ve tabii ilginç tarihiyle İstanbul’da Polonya’dan bir parça olan Polo­nezköy’ü de seviyorum.

    İstanbul dışında antik Mardin’den ve ne yazık ki son depremde büyük hasar gören Ha­tay’dan çok etkilendim. Daha da güzel bir şekilde yeniden doğaca­ğına inanıyorum.

    resim_2024-08-25_031813419
    14 yıldır Türkiye’de bulunan Leśniak özellikle 1842’den bu yana gelişen Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemini vurguluyor.

    Polonezköy’ün tarihçesinden ve öneminden bahseder misiniz?

    Polonezköy’ün (eski adıyla Adampol) kurucusu Prens Adam Czartoryski, 1842’de Polonyalı göçmenleri yerleştirmek için İstanbul yakınlarında (bugünkü Beykoz) bir arazi satın alıyor. Po­lonyalılar, Rusya tarafından işgal edilen Polonya topraklarındaki zulümden kaçmak için Osmanlı topraklarına geliyorlardı. Prensin vasiyetini yerine getiren kişi Mic­hał Czajkowski (Sadık Paşa) oldu. Polonya birliklerinin Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının ya­nında yer aldığı Kırım Savaşı’nın 1855’te sona ermesinin ardından, Polonezköy’e bir göçmen dalgası daha geldi. Sonraki yıllarda Po­lonezköy, İstanbul’un kenarında varlığını sürdürmeye devam etti, Polonyalı sakinleri ise dillerini ve kimliklerini korudular. Örneğin annesi Polonyalı olan ünlü şarkıcı Leyla Gencer buralıdır. Yerleşim, 1937’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edildi. Günü­müzde Polonezköy, haftasonu gezileri için popüler bir yer. Yerel müzeyi (Zosia Teyze’nin Anı Evi), tarihî yazıtların bulundu­ğu mezarlığı ve kiliseyi ziyaret etmek mümkün. Yerel oteller, restoranlar ve yürüyüş alanları haftasonu hoşça vakit geçirme­ye olanak sağlıyor. Polonezköy, Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemli bir sembolü. Son 30 yılda Türkiye’yi ziyaret eden her Po­lonya cumhurbaşkanı burayı da ziyaret etmiştir.

    Rusya-Ukrayna savaşı konusun­da düşünceleriniz ve öngörünüz nedir?

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali­nin tarihte bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Rusya’nın askerî saldırganlığa başvurması, Birleşmiş Milletler çerçevesinde işbirliği ve sorun çözmeye dayalı mevcut dünya düzeninin altını oymaktadır. Bu ilkelerin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olan bir ülke tarafından redde­dilmesi talihsizliktir. 1 yılı aşkın bir süredir ülkelerini cesurca savunan Ukraynalıların direnme iradesine, cesaretine ve azmine hayranım.

    Polonya’nın, komşusu Ukray­na’ya verdiği büyük desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

    resim_2024-08-25_031820031
    Leśniak: “Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkelerden biri”.

    Ukrayna’ya yardım etmek tabii çok önemli. Bu aynı zamanda kalbimizin de bir refleksidir; ancak siyasi veya askerî destek Polonya’nın tarihî deneyimine dayanmaktadır. Komşu devlet­lerin genişlemesi bizim için her zaman felaketle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla özgür ve demokra­tik bir Ukrayna ile komşuluk, güvenliğimiz için hayati önem taşımaktadır.

    Polonya’nın Avrupa Birliği’ne katılması ülkenize ne gibi de­ğişiklikler getirdi? Türkiye’nin AB’ye katılımı ile ilgili olumlu görüşünüz güçlendi mi?

    AB’ye katılım Polonya tarihindeki dönüm noktalarından biri. NATO üyeliğinin yanısıra AB üyeliği de Polonya’yı Batı’nın bir parça­sı olarak tanımlıyor. Bu, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra zaten Polonya’nın siyasi hedefiy­di. Uygarlık tercihinin yanısıra, ülkemin AB’ye katılımıyla elde ettiği ekonomik olanaklar da elbette önemlidir. Avrupa’nın insan, işgücü ve sermaye için serbest dolaşım alanına katılım, ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaktadır.

    Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda sürdürülmekte olan müzakerelerin başarıyla sonuç­lanmasını temenni ediyorum. Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkeler­den biri.

    Polonya’nın, Türkiye’deki deprem felaketlerinden sonra verdiği destek hakkında bilgi verir misiniz?

    Türkiye’de meydana gelen dep­remler Polonya’da da şok etkisi yarattı. Hemen yardım organize edildi; kurtarma ekipleri ve uçak­lar tonlarca maddi yardımla Tür­kiye’ye ulaştı. Polonya Ordusu, yardım sağlamak üzere Adana’ya personeliyle birlikte bir sahra hastanesi gönderdi. Gönüllüler ve özel kuruluşlar da yardıma geldi. Polonya’da depremzedelere yardım amacıyla bağış kampan­yaları düzenlendi. Ankara’daki büyükelçiliğimiz tarafından koordine edilen yardım prog­ramları halen devam ediyor.

  • İsviçre çakısı gibi çokyönlü ve çalışkan bir diplomat…

    İsviçre çakısı gibi çokyönlü ve çalışkan bir diplomat…

    İstanbul Başkonsolosu Julien Thöni, geçmişi 300 yıla dayanan İsviçre-Türkiye ilişkilerini, tarih sevgisini ve Türkiye’ye dair izlenimlerini anlattı. Konsensüsü ulusal kültürünün parçası hâline getirmiş bir ülkenin çokyönlü diplomatından sürdürülebilirlik, çokdilli yaşam, müzik ve ulaşım üzerine…

    Sayın Başkonsolos, diplomat olmaya nasıl karar verdiniz? Sizi bu mesleğe çeken ne oldu?

    Birçok sebep vardı: İsviçre’yi temsil etme isteğim, yurtdışında görevlendirilme heyecanım, çe­şitli sorunlarla (barış ve güvenlik, uluslararası ilişkiler, ekonomik ve mali işler, siyasi sorunlar vb.) ilgili hassasiyetim ve son olarak farklı kültürlere olan merakım.

    Hangi tarihî dönem daha çok ilginizi çekiyor?

    Özellikle 19. ve 20. yüzyıl (Osmanlı Devleti dahil) ve daha çok Soğuk Savaş dönemi. Avrupa’da Röne­sans da büyüleyici bir dönemdir. Tarihi okumak ve incelemek, mevcut gelişmeyi daha iyi an­lamak için bize gerekli araçları sağlar. Tarihimizin en karanlık dönemlerinden öğrendiğimiz dersleri ne kadar çabuk unuttu­ğumuzu görmek beni her zaman şaşırtmıştır.

    Daha önce İsviçre’nin Filistin’deki temsilcisiydiniz.

    Bir diplomat olarak doğaldır ki tek bir alanda uzman değilim. Bununla birlikte, Ortadoğu’ya da Rusya’ya olduğu kadar ilgi duymuşumdur. Her misyon kendi zorluklarını beraberinde getirir. İşgal altındaki Filistin toprakların­da görevlendirilmek, İsviçre’nin bölgede oynadığı özel rol nede­niyle de zengin bir deneyimdi.

    Türkiye’ye pandemi başla­madan önce, Aralık 2019’da geldiniz. Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

    En önemli zorluk, Covid ile müca­dele için kısıtlayıcı önlemler uy­gulanırken bir temas ağı geliştir­mekti. İkinci zorluk, konsolosluk personelinin salgından etkilen­memesi ve Türkiye’de yaşayan İs­viçreliler için konsolosluk hizmeti ve vizeler konusunda düzgün çalışmaya devam edebilmek nok­tasındaydı. Bittiğine sevindim.

    Uluslararası barış görüşmelerine katıldınız mı?

    Silahsızlanma ve silahlı şiddetle mücadele ile ilgili konferans ve müzakerelere katıldım. Silahlan­manın kontrolü ve silahsızlanma, barışın teşviki ve geliştirilmesine önemli bir katkıyı temsil eder.

    İstanbul’u, sosyal hayatı ve yemekleri nasıl buldunuz?

    Olağanüstü buluyorum. İstanbul, zengin tarihi, kültürel çeşitliliği, dinamizmi ile çalışmak ve yaşa­mak için motive edici bir şehir. Sosyal hayat yoğun ve yemekler harika. Balık yemeklerini sevdi­ğim için son derece memnunum.

    resim_2024-08-26_022549110

    Toplu taşıma kullanımı için bir kampanya yürüttünüz; İstanbul’daki tüm iş ve kişisel gezilerinizi kolayca yapabiliyor musunuz?

    Evet, toplu taşımayı daha çok, ara­bayı daha az kullanmaktan yana­yım. Bu bakımdan resmî toplan­tılara gitmek için sık sık metroya biniyorum. İstanbul’daki toplu taşıma sistemi harika. İstanbul şehir merkezinde daha fazla yaya geçidi ve kaldırım olursa, hepimi­zin daha iyi yaşayacağına eminim.

    Türkiye’deki genel ulaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Burası mükemmel bir karayolu ulaşım sistemine ve muhteşem bir havaalanı ağına sahip. Tren sisteminin daha da geliştirileceği­ni düşünüyorum.

    Hangi bölge sizi daha çok etkiledi?

    Ailemle birlikte düzenli olarak Türkiye’de seyahat ediyorum; güzel manzaraları, arkeolojik alanları keşfediyorum ve tatillerin tadını çıkarıyorum. Edirne’den Mardin ve Şanlıurfa’ya, Çanakkale ve Gelibolu, İzmir, Antalya dahil birçok yere gittik. Ayrıca benim ülkemdekine benzer manzara ve köylerin bulunduğu Karadeniz bölgesini de keşfetmeyi planlı­yoruz.

    Ülkelerimiz arasında geçmişi 300 yıla dayanan ilişkiler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    İsviçre ile Türkiye arasındaki ilişkiler 19. yüzyıldan itibaren ge­lişmiş ve giderek daha da yakın­laşmış. 1899’da Osmanlı Devleti Bern’de ilk diplomatik temsilciliği açtı ve 1923’te Lozan Barış Konfe­ransı çerçevesinde iki ülke arasın­da ilk üst düzey temaslar kuruldu. 1928’de İsviçre, Türkiye’deki ilk diplomatik temsilciliğini İs­tanbul’da açtı. Şu anda Türki­ye’de 5.300 İsviçre vatandaşı ve İsviçre’de 130.000 Türk vatandaşı var. İsviçre’deki altıncı en büyük yabancı topluluk, Türkçe konuşan topluluktur. İsviçre de Türkiye’nin en büyük altıncı doğrudan yaban­cı yatırımcısı. 19. yüzyılın orta­larında Ayasofya’yı restore eden Fossati Kardeşler gibi ünlü İsviçre vatandaşları Türkiye’de çalışmış ve yaşamıştır.

    Okay Temiz’i İsviçreli müzisyenlerle buluşturan Crosswinds World Music projesine sponsor oldunuz. Kişisel olarak ne tür müzikten hoşlanırsınız?

    İsviçreli caz müzisyeni François Lindemann’ın Okay Temiz’in katılımıyla hayata geçirdiği proje başarılı oldu. Cazı çok seviyorum ve İstanbul’un mükemmel caz ku­lüplerini beğeniyorum. Bu arada İsviçreli müzisyen ve sanatçıların Türkiye turnelerini düzenliyoruz.

    İsviçre Konfederasyonu, başta İsviçre Almancası olmak üzere 4 resmî dile sahip. Bunu nasıl yönetiyorsunuz?

    İsviçre’de 4 ulusal dilimiz var ama hiç kimsenin tüm dillere hâkim olmasına gerek yok. İsviçre, kan­tonların ve belediyelerin birçok yetkiye sahip olduğu federal ve merkezî olmayan bir devlet. 7 Bakanımız olduğunu ve hepsinin birlikte Başbakanlık görevini üst­lendiğini biliyor muydunuz? Kon­sensüs, İsviçre’de her düzeyde geçerlidir ve millî kültürümüzün bir parçasıdır.

    resim_2024-08-26_022555022
    1899’da Osmanlı Devleti’nin Bern’de ilk diplomatik temsil­ciliğini açmasından bu yana İsviçre-Tür­kiye ilişkileri giderek yakınlaşan bir seyir izliyor.

    Ülkelerimizin kültürel işbirliğinden bahseder misiniz?

    Başkonsolosluk, çeşitli tecrü­belere ve dillere sahip sanatçı­larla çalışıyor. Ayrıca, işbirliğini genişletme imkanı verdiği için Almanca ve İtalyanca konuşulan proje ağlarını da desteklemeye çalışıyoruz. Frankofoni ile ilgili durum, Organization Internati­onale de la Francophonie (OIF) ile kurumsal bir çerçeveye sahip olması nedeniyle spesifiktir.

    İsviçre’de birçok uluslararası kuruluş var. Öne çıkan faaliyetleri değerlendirir misiniz?

    Cenevre, barış ve güvenlik, silah­sızlanma, insan hakları ve göç, insani ilişkiler, ticaret, ekonomi, çalışma, fikrî mülkiyet ve bilim başta olmak üzere birçok alanda faaliyet gösteren 40’tan fazla uluslararası kuruluşa evsahipliği yapıyor. Ayrıca, 350’den fazla sivil toplum kuruluşu var. Bu nedenle de uluslararası yöneti­şimin önemli bir merkezi hâline gelmiştir. İsviçre, uzun bir süredir, uluslararası konferanslara ve üst düzey toplantılara ev sahipliği yapmak, bir ülkedeki yabancı haklarını temsil etmek ve diyalo­gu kolaylaştırmak veya ihtilafta arabulucu olarak hareket etmek gibi iyi niyetleri sunuyor. Mevcut koruyucu yetkileriyle ilgili olarak, İsviçre 1980’den beri İran’daki ABD çıkarlarını temsil ediyor ve 2008’den beri, Gürcistan’ın Rus­ya’daki çıkarlarını temsil ediyor ve bunun tersi de geçerli. Karşılıklı olarak hakların korunmasına çalışılıyor.

    Sürdürülebilirlik açısından enerji tasarrufu için önerileriniz nelerdir?

    İsviçre hükümeti geçen sene enerji arzını hızla güçlendirmek için çok sayıda tedbir kararı aldı. Ayrıca “Enerji Sınırlıdır. Boşa Harcamayalım” adlı bir kampanya başlattı. Kampanyada hem hane­lere hem de şirketlere tavsiyeler yer alıyor. Evler için verilen en önemli 5 tavsiye arasında şunlar var: Evinizin ısınmasını azaltın, yemeğinizi daima kapağı kapalı pişirin, ışığı kapatın, elektrikli aletleri tamamen kapatın ve son olarak banyo yapmak yerine kısa bir duş alın. Bunlar çok fazla enerji tasarrufu sağlayabilecek kolay önlemler.

  • Helsinki-Ankara arasında çözülemeyecek sorun yok

    Helsinki-Ankara arasında çözülemeyecek sorun yok

    Ukrayna’da devam eden savaş, geleneksel tarafsızlık politikalarıyla bilinen Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılma talebine neden oldu. Türkiye’nin şu ana kadar iki ülkenin üyeliğini onaylanmaması, ikili ilişkilerde gerilimi yükseltiyor. 2014’ten bu yana Finlandiya Fahri Başkonsolosluğu görevini sürdüren iş insanı Jeff Hakko göreve atanma sürecini ve iki ülke arasındaki ekonomik, kültürel, tarihî ilişkileri anlattı.

    Finlandiya Fahri Başkonsolosu olarak görevlendirilmeniz nasıl oldu?

    Benden evvelki Finlandiya Fah­ri Başkonsolosu değerli dostum rahmetli Mustafa Koç idi. Ken­disi Koç Holding Yönetim Ku­rulu Başkanı seçildiğinde artık bu diplomatik göreve eğileme­yeceğini beyan etti ve affını is­tedi. Tabii pozisyon boş kalama­yacağı için büyükelçilik nezdin­de bir arayışa girdiler ve bana ulaştılar. Çevresi geniş, dernek­lere üye ve Finlandiya bayrağı­nı taşıyabilecek birisini arıyor­lardı. Bir kısa liste vardı ve bir tek benimle görüşmüyorlardı. Sonradan öğrendim ki üç kişi arasından seçiyorlarmış. Ben o tarihe kadar Finlandiya’ya git­memiştim. Süreç devam eder­ken Finlandiya’ya gittim; ülkeyi, Helsinki’yi, insanları tanıdım. Mülakattan sonra da tayinim 2014 sonunda kesinleşti.

    Eğitiminizden ve koleksiyonerliğinizden bahseder misiniz?

    İngiltere’de eğitim gördüm; yüksek tahsilimi işletme dalın­da yaptım. Türkiye’ye döndü­ğümde aile şirketinde çalış­maya başladım; bugün de hâlâ çalışıyorum. Koleksiyonerlik çocukluğumdan bu yana sür­dürdüğüm bir hobi. Tutkulu bir sualtıcı olduğum için dalgıçlı­ğın tarihçesini araştırırken ta­rihî dalgıç malzemeleri arayı­şına da girdim. Bu koleksiyon, 1989’dan 2017’ye kadar gelişti. Ondan sonra artık boyutlarını aştı ve Beşiktaş Deniz Müze­si’nde yaptığım 6 aylık bir teş­hirden sonra “bu koleksiyon bu müzede, doğru yerde, daimi olarak sergilenebilir“ dedim ve dönemin Deniz Kuvvetleri Ko­mutanı Bülent Bostanoğlu’na bunu arz ettim. Ondan sonra da zaten süreç başladı. Şu an­da Deniz Müzesi’nde oldukça büyük bir alan bu koleksiyona ayrılmış vaziyette. Ayrıca Bod­rum’da da bir Süngercilik Mü­zesi kuruluyor; buraya da amfo­ra koleksiyonumu bağışladım. Süngercilik Müzesi fikir olarak daha yeni doğmuş vaziyette. Şu an onu en iyi şekilde nasıl dü­zenleyeceğimizi konuşuyoruz.

    Beyaz Zambaklar Ülkesi’yle ilişkiler

    Finlandiya Fahri Başkonsolosu işinsanı Jeff Hakko, kritik bir dönemeçten geçen Finlandiya-Türkiye ilişkilerinin, Atatürk’ün
    askerî okulların müfredatına koydurduğu Beyaz Zambaklar Ülkesi romanından bu yana her
    geçen gün gelişerek devam
    ettiğini söyledi.

    En çok ilginizi çeken tarihî dönem hangisi?

    Tarih benim için daha çok sual­tıyla ilgili konularda ilgi çekici. Onun dışında da tabii tarih­le ilgileniyorum. Mesela yakın İngiliz tarihiyle, 2. Elizabeth dönemiyle ilgileniyorum. Şu sı­ralar Netflix’te gösterilen “The Crown” dizisini büyük zevkle seyrettim. İngiltere’de yaşamış biri olarak, dönemi çok iyi yan­sıttığını söyleyebilirim.

    Sizce İstanbul’un tarihî dokusu yeterince korunuyor mu? Bu alanı geliştirmek için neler yapılabilir?

    İstanbul şüphesiz dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Bu­rada öyle bir tarih yatıyor ki birçok ülke gıpta ile bakıyor. Bundan evvel çok ihmal edilmiş tarihî eserlerimiz şu an günyü­züne çıkarılıp restore ediliyor; bu çok önemli. Tabii bunları to­parlamak, bütçe ayırmak kolay işler değil. İstanbul’daki yabancı ziyaretçi sayısı da artmış vazi­yette ve artmaya devam ediyor. Burada herkese görev düşüyor. Tanıtım için bence doğru yolda­yız. Ancak daha katedecek çok yolumuz ve yeniden kazandırı­lacak çok eserimiz var.

    Finlandiya ve Türkiye arasındaki kültürel ilişkileri geliştirmek için ne tür projeleriniz var?

    Finlandiya ve Türkiye ilişkileri çok eskiye dayanıyor. Grigory Petrov’un yazdığı Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabındaki gibi bizim ilişkilerimiz de özellikle 1923’ten beri beyaz zambaklarla katlana katlana devam ediyor. Hatta Türk Hükümeti çok güzel bir jest yaptı; Ankara’daki büyükelçiliğin bulunduğu sokağın ismini Beyaz Zambaklar Sokak olarak değiştirdi. Büyükelçilik’teki kültür ataşesiyle birlikte her sene 6-7 etkinlik yapmaya çalışıyoruz. Bu etkinlikler şehirleri dolaşıyor; ancak sadece İstanbul, Ankara, İzmir değil; mesela son olarak Eskişehir’deydi. Finlandiya’dan sanatçıların bu etkinliklerde yer almaları için konsolosluk ve büyükelçilik olarak sponsorluklar oluşturuyoruz. Öte yandan üniversite eğitimleri için Finlandiya’daki üniversitelere Türkiye’den öğrenci yönlendiriyoruz. Finlandiya’daki üniversiteler özellikle mühendislik alanında oldukça başarılı.

    İki ülke arasında iletişim ve diğer teknolojik konulardaki işbirliği nasıl artırılabilir?

    Finlandiya 5.5 milyon kişiyle inanılmaz mucizelere imza atan bir ülke. Mühendislik, temiz enerji yani “clean tech” dediğimiz alan, çevreye duyarlı sağlık-eğitim-pazarlama konularında önemli bir birikimleri var. Sağlık konusunda da Finlandiya, bebeklerde en düşük ölüm oranına sahip ülke; bu teknolojiyi buraya nasıl aktarabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de 132 Finlandiyalı şirket var. Bunların kimileri, herkesin aşina olduğu markalar; mesela Nokia’nın çok büyük bir bölümü, Kone (asansörler, yürüyen merdivenler…) gibi. Bu şirketler ülkemizde de önemli roller oynuyor. Örneğin Kayseri’de önemli teknoloji yatırımları var.

    Turizm ilişkilerimiz pandemiden nasıl etkilendi? Karşılıklı ziyaretlerde azalma var mı?

    Maalesef her ülke gibi bizim de turizm ilişkilerimiz etkilendi. Türk Hava Yolları’nın Helsinki’ye günde iki seferi olmasına rağmen, kış aylarında Roveniemi dediğimiz Noel Baba ülkesine yapılan seyahatlerde azalmalar oldu, fakat son dönemde durum toparlanıyor, ziyaretçiler artıyor.

    Rusya-Ukrayna savaşının Finlandiya’ya etkileri nelerdir?

    Finlandiya’nın Rusya’yla komşu olması bile tek başına çok önemli. Finlandiya, İsveç’le beraber NATO’ya başvurdu; zira kendisini tehdit altında hissediyor bu ülkeler. Yarın ne olacağı belli olmadığı için güvenliklerini sağlamak amacıyla böyle bir başvuruda bulundular. Finlandiya ve İsveç bir bekleme aşamasında şu anda. Türkiye’nin haklı olarak istediği bazı ileriye dönük kararların alınması gerekiyor. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmaları için Türkiye ile anlaşmaları tabii kaçınılmaz.

    Finlandiya’nın NATO’ya katılım süreci nasıl bir seyir izleyecek?

    Türkiye’nin de bu konuda bazı itirazları varsa, bir şekilde uzlaşılması lazım. Rusya ile yakın coğrafi konumu dolayısıyla Finlandiya’nın NATO ülkesi olmasında fayda var. Bunun için gerekenlerin politik seviyede Ankara’yla Helsinki arasında halledilmesi, her iki taraf için de önemli diye düşünüyorum. Bence bir NATO ülkesiyle, potansiyel bir NATO ülkesi arasında çözülmeyecek bir sorun yoktur.

    Finlandiya’daki Türkler ile Türkiye’deki Finlandiyalılar daha çok nerelerde çalışıyor, yaşıyorlar?

    Finlandiya’daki Türkler çok uzun zamandır oradalar. Özellikle lokantalar, berberler, dönerciler, pizzacılar var. Roveniemi’de bir Türk lokantası var mesela. Helsinki’den sonra en önemli şehir olan kuzeydeki Oulu’da Türk lokantaları var. Finlandiyalılar, Türk mutfağını, döneri, şiş kebabı seviyorlar. Bunun yanında onlara tekstil maddeleri, bazı otomotiv parçaları, kimyevi maddeler ve ayrıca insan gücü de gönderiyoruz. Türkiye’de yerleşik birçok Finlandiyalı da var. İstanbul’da yaklaşık 150 aile var. Alanya ve Antalya’da yerleşik Finlandiyalı aileler ise çok daha kalabalık, yaklaşık 3.500 aile var. Bunlar daimi olarak burada oturuyorlar; Finlandiya’ya ancak Noel gibi tatillerde gidiyorlar. Aynı zamanda Alanya ve Antalya’da fahri konsolosluklar da bulunuyor.

  • Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    Son 3 yıldır İstanbul’da görev yapan Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov, Türkiye’deki diplomatik kurumlarda yaklaşık 18 sene çalışmış tecrübeli bir bürokrat. Türk dili ve tarihi konusunda da yüksek eğitim almış olan Buravov, Tükiye-Rusya ilişkilerinin tarihini ve özellikle Ukrayna ile devam eden sıcak çatışmanın bugününü ve geleceğini değerlendirdi.

    Sayın Başkonsolos, öncelikle bu harika Rusya Sarayı’nın tarihçesinden kısaca bahsedebilir misiniz?

    İlk olarak #tarih dergisinin bü­tün okurlarını saygıyla selamla­mak istiyorum. Rusya’nın İstan­bul Başkonsolosluğu’nun bulun­duğu sarayın ayrı ve enteresan bir tarihçesi var. Binanın bu­lunduğu topraklar 1730’lardan beri Rusya İmparatorluğu’nun Osmanlı İmparatorluğu’ndaki daimi resmî temsilciliklerinin bulunduğu yerdir. Önce kiralan­mış, sonra da satın alınmış bu arazi üzerinde çeşitli zamanlar­da bulunan yapılar, yangınlar sırasında veya zamanla tahrip edilmiş; bunların yerine gör­kemli bir sarayın inşa edilme­sine karar verilmiş. Bu inşaatı yapmak için daha önce Rusya’da da ün kazanan ve Rusya Sanat Akademisi üyeliğine kabul edi­len İtalyan asıllı İsviçreli mimar Gaspare Fossati, Rus Çarı 1. Ni­kolay tarafından 1837’de İstan­bul’a gönderilmiş. Sarayın inşa­at ve dekorasyon işleri 1845’te tamamlanmış ve Rusya İmpa­ratorluğu Büyükelçiliği burada faaliyet göstermeye başlamış­tır. Başkentin Ankara olmasının ardından (1924), bina SSCB ve daha sonra Rusya Federasyonu Başkonsolosluğu olarak faaliyet göstermiştir.

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    2019’da Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Türkiye ve Türkolojiye yakın ilgim, 1980’de Moskova’daki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGIMO) öğrencisi olduğumda başladı. Profesyonel kariyerim­de Türkiye’deki diplomatik ku­rumlarda takriben 18 sene çeşitli görevlerde bulundum. Son 3 se­nedir de Rusya’nın İstanbul Baş­konsolosu olarak çalışmaktayım.

    Üniversitede aldığınız Türkoloji eğitiminin, Türkiye’de diplomat olarak görev yapmanıza katkıları neler oldu?

    MGIMO’da çeşitli konularda (Türkiye’nin tarihi, coğrafya­sı, siyaseti, ekonomisi, kültürü; uluslararası ilişkiler ve dün­ya ekonomisi) aldığım eğitimin sonraki profesyonel hayatımda çok büyük bir rol oynadığını net olarak söyleyebilirim. Biz genç öğrencilere Türkçenin ve diğer meslek bilgilerinin bütün ince­liklerini büyük bir özveri ile öğ­reten profesör ve hocalarımızı büyük minnet duygusuyla hatır­lamaya devam ediyorum. Bunun yanısıra kariyerime başladığım Ankara’daki büyükelçiliğimizde görev yapan tecrübeli meslek­taşlarımdan da birçok önemli detayı öğrenme şansım oldu.

    İstanbul gibi uluslararası ve çok kültürlü bir şehir size ne hissettiriyor?

    Benim gibi uzun bir süre Anka­ra’da çalışan ve İstanbul’a daha çok iş icabı veya turizm-alışveriş amacıyla kısa bir süre için gelen bir kişinin bu büyük ve çok kat­manlı megapolise alışması kolay ve çabuk olmadı. Ayrı bir geze­gen, devlet içinde devlet hissiya­tı veren; coğrafyasıyla, tarihi ve kültürel mirasıyla insanı adeta rehin alan bu müthiş şehrin et­kisine kapılmamak, buraya âşık olmamak mümkün değil. Bu şe­hirde çalışmak, yaşamak, onun sınır tanımayan enerjisine uyum sağlamak hem zor hem de çok zevkli.

    Rusya kültür ve sanata özel önem veren bir ülke. Bu çerçevede Türkiye ile ilişkileri geliştirme projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Kültür ve sanatın çeşitli alanla­rında hakikaten zengin bir mira­sa sahip olan Rusya, bu imkanla­rı tanıtmaya ve paylaşmaya bü­yük önem veriyor. Çeşitli etnik ve yöresel özelliklerle de zengin­leşen Rus kültürü, yakın komşu­muz ve partnerimiz Türkiye’de de geleneksel olarak ve hakkıy­la beğenilir, büyük ilgi uyandırır. Buna dayanarak biz de başkon­solosluk olarak güncel çalışma­larımızda iki ülke arasındaki sanatsal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi istikametinde çaba gösteriyoruz. Hâlen üzerinde ça­lıştığımız konular arasında Ocak ayında düzenlenecek olan Be­yoğlu Sinema Festivali çerçeve­sinde Rus filmlerinin gösterimi ve İstanbul’un kardeş şehri olan Sankt-Peterburg ile ilgili fotog­raf sergisinin buraya da taşın­masını sayabiliriz.

    20221118_1Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün00935

    “Batılı ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve caydırma politikaları çerçevesinde ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dilini kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, Rusya- ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi, dolaysız diyalog yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşülmesine dair bir girişimdir. Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz”.

    Sayın Putin’in açıkladığı Türkiye’de bir “doğalgaz hub” oluşturulması projesinin iki ülkeye ve diğer ilgili ülkelere getireceği yararlar nelerdir?

    Rusya Devlet Başkanı’nın bu inisiyatifi gayet önemli. Eğer bu konuda Türkiye ve diğer ülke­lerdeki alıcıların ilgisi var ise, doğalgazın diğer Avrupa ülkele­rine satışı için bir gaz sevkiyat sisteminin inşaatı ve Türkiye topraklarında ortaklaşa bir gaz hub’ının kurulması imkanını de­ğerlendirmeye hazırız. Bu hub’ın da sadece sevkiyat sistemi değil aynı zamanda gaz fiyatının be­lirlenebileceği bir alan olması da muhtemel. Böyle bir projenin hayata geçirilmesi iki ülkemizin­de menfaatine ve ikili işbirliği­mizin güçlenmesine yardımcı olacak. Ayrıca diğer ilgili ülkele­rin enerji güvenliğinin sağlan­masına ve gaz piyasasındaki mevcut tedirgin durumun düzel­mesine katkıda bulunabilecektir.

    Nükleer enerji konusunda işbirliğine ilişkin yeni gelişmelerden bahseder misiniz?

    Bildiğiniz gibi 2010’da ülkele­rimiz arasında, Türkiye’nin ilk nükleer güç santralının kurul­masına dair Hükümetlerarası Antlaşma imzalanmıştır. Buna göre Mersin Akkuyu’da 2018’de toplam gücü 4800 MWt olan 4 reaktörlü atom enerji sant­ralının inşaatına başlandı. İlk reaktörün devreye girmesi ve Türkiye şebekesine elektriğin verilmesi Türkiye Cumhuriye­ti’nin 100. yıldönümü olan 2023 içinde öngörülmektedir. Bütün çalışmalar planlandığı şekilde devam ediyor. Bu konudaki iki­li işbirliğimiz sayesinde Türk atom endüstrisi için büyük bir mühendis ve uzman grubu ihti­saslı Rus yüksek eğitim mües­seselerinde hazırlanmış olacak­tır (şimdiye kadar birkaç yüz genç vatandaşınız bu eğitimi bitirmiş bulunmaktadır). Sant­ral tam olarak devreye girdikten sonra tek başına Türkiye’nin şimdiki elektrik enerjisi tale­binin yüzde 10’unu karşılaya­caktır.

    NATO’nun genişleme politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    90’lı yılların başında Varşova Paktı tarihe karıştığı zaman ve Almanya birleştiğinde, bizim ülkemize Batılı liderler tarafın­dan NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair sözlü garantiler verilmiştir. Halbuki bundan sadece birkaç yıl geç­tikten sonra, Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen bu genişleme politikasına aktif olarak devam edildi ve çeşitli dalgalar hâlin­de NATO’ya üye olan ülkelerin sayısı o zamanki 16 ülkeden 30 ülkeye çıkmış oldu.

    Bu genişleme politikası­nı (ki belirtileri kendini sadece Doğu Avrupa’da göstermiyor) Rusya’yı kuşatmaya ve caydır­maya yönelik düşmanca bir sü­reç olarak değerlendiriyoruz. Bu bağlamda Kuzey Atlantik İttifakı’nın Ukrayna’yı kendi yörüngesine oturtma ve bizim ülkemize karşı kullanma gay­retleri bugün bu ülkedeki du­rumun ana sebeplerinden biri olmuştur.

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün
    Karlov’un anısına 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışında öldürülen Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un fotoğrafı duvarda asılı…

    Ukrayna-Rusya krizinin temeli neye dayanıyor? Uzlaşma sağlanabilir mi? Gidişat hakkında öngörünüz nedir?

    Ana hatlarıyla söylemek gere­kirse iki büyük faktör zikredile­bilir. Birincisi, Rusya’nın millî güvenlik menfaatlerinin Batı tarafından görmezlikten gelin­mesi; Batı’nın kendi hegemon­yasını uluslararası hukuk ve egemen eşit hakları dikkate al­madan kendi formüle ettiği söz­de kurallar temelinde dayatma teşebbüsleri; bu bağlamda milli­yetçi ve Nazi çevrelerinin teşvik edilmesi yoluyla Ukrayna’nın kullanılması ve onun “anti-Rus­ya”ya çevrilme stratejisinin uy­gulanması.

    İkincisi ise bağımsızlığının ilan edilmesinden sonra Ukray­na’daki aşırı milliyetçi güçle­rin düzenli olarak Rusya, Rus dili ve kültürü ile ilgili her şeyin ortadan kaldırılmasına yöne­lik rotası. Bu süreç özellikle Şu­bat 2014’teki devlet darbesin­den sonra açık olarak Neonazi bir çizgiye taşınmıştır. Bunun sonucunda Kırım’daki halklar serbest oy yoluyla Rusya ile ye­niden birleşmeye karar verdi­ler. Ayrıca Donbass bölgesinde yaşayan Rus ve Rusça konuşan halk da Kiev’deki rejimin dikta­sına boyun eğmek istemediğini ve kendi millî kimliğini, anadili­ni, tarihini korumak, kendi ger­çek kahramanlarını anmak iste­ğini açıkça gösterdi.

    Tüm bu faktörler Rusya’yı Ukrayna’da özel bir askerî ha­rekat başlatma kararı almaya mecbur bıraktı. Bu harekatın amaçlarından biri Donbass’taki sivil halkı korumaktı. Orada ya­şayan insanlar 8 sene boyunca düzenli bir şekilde Minsk muta­bakatlarının koruması altınday­dı. Rusya’nın harekatı Batı’nın Rusya Federasyonu’nun gü­venliği ve egemenliğine yönelik saldırgan niyetlerinin gerçek­leştirilmesi için Ukrayna’nın bir atlama tahtasına dönüştü­rülmesinin engellenmesine; Ukrayna’nın silahlardan ve Na­zi ideolojisi ve pratiklerinden arındırılmasına yöneliktir. Bü­tün bu görevler bugün de gün­celliğini korumaktadır.

    Bu arada Rusya, hiçbir za­man görüşme masasından ka­çan bir taraf olmamıştır. Ha­tırlanacağı gibi, Mart ayının sonunda İstanbul’da gerçekleş­tirilen Rusya-Ukrayna görüş­melerinin sonucunda siyasi çözüme ulaşma şansları ortaya çıkmıştır. Ancak Batılı hâmile­ri tarafından son Ukraynalıya kadar Rusya ile silahlı çatış­maya aktif bir şekilde kışkır­tılan Kiev’deki milliyetçilerin uzlaşmaz tutumu yüzünden bu şanstan istifade etmek müm­kün olmamıştır. Ukrayna’nın bundan sonra yoğun şekilde modern silahlarla donatılması, sadece sivil halk arasında yeni büyük kayıplara ve acılara yo­laçmaktadır.

    Rusya-Türkiye siyasi ve ticari ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Aynı coğrafyayı paylaşan, hem tarihten gelen hem de mevcut gelişmiş ticari, ekonomik, kül­türel, insani bağlarla birbiri­ne bağlı olan iki komşu ve dost ülke olarak, ilişkilerin gelecek­te de geliştirilmesi ve çeşitlen­dirilmesi devlet ve halklarımı­zın millî menfaatlerine tama­men uymaktadır. Son dönem içinde Rusya’ya uygulanan emsalsiz ve haksız yaptırım ve sınırlama koşullarında ikili ticari ve ekonomik ilişkilerin artırılması için yeni imkanlar ortaya çıkmıştır. Bütün engel ve pürüzlere rağmen yeni üre­tim, dağıtım ve tedarik zincir ve mekanizmalarının gelişti­rilmesi, yeni ortak projelerin hayata geçirilmesi ikili işbir­liğimize yeni bir güç ve ivme kazandırabilir.

    Rusya Federasyonu Türk vatandaşlarına vizeyi kaldıracağını söylüyor. Ne zaman mümkün olabilir acaba?

    ESAhX1wW4AAUCxO
    Fossati imzalı bir saray Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov #tarih’i ünlü mimar Gaspare Fossati’nin tasarladığı İstanbul’daki Rusya Sarayı binasında ağırladı. Bina, 19. yüzyıldan bu yana konsolosluk olarak kullanılıyor.

    İkili ilişkilerimizde turizmin özel bir yeri var. 90’lı yıllardan başlayarak Rus turistler Türki­ye’ye gelmeye başladılar ve ül­kenizi, özellikle Antalya bölge­sini çok sevdiler. Tabii turizmin geliştirilmesi için bir takım ko­şulların yerine getirilmesi şart. Bunlar arasında servis kalitesi ve makul fiyatların yanısıra tu­ristlerin güvenliğinin sağlan­ması da büyük bir önem arze­diyor. Rusya Federasyonu da iç turizmini geliştirmek için son dönemde millî turizm altyapısı konusunda büyük çaba sarfedi­yor. Bu açıdan Türkiye ve diğer ülkelerden daha fazla turist ka­bul etmek için sizin tecrübeniz­den ve yatırımlarınızdan da fay­dalanmak istiyoruz.

    Bu bağlamda vize rejiminin kolaylaştırılması istikametinde de bazı adımlar üzerinde çalı­şılıyor. Bunlar arasında turistik vizelerin veriliş prosedürleri­nin basitleştirilmesi ve sürele­rinin 6 aya kadar uzatılması ve kısa süreli (16 güne kadar) seya­hatlar için elektronik vizelerin tanzim edilmesi bulunmaktadır. E-vize konusunda hazırlıklar son aşamada bulunuyor ve kısa bir süre sonra bu sistemin yü­rürlüğe girmesi sağlanacak.

    Rusya-ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye barış için bir arabuluculuk görevi üstlenebilir mi?

    Konunun hassasiyeti dolayısıy­la bu buluşmanın içeriği ile il­gili bir yorum yapmam müm­kün değil. Daha genel anlamda söylemek gerekirse, Rusya Fe­derasyonu daima ABD dahil ol­mak üzere Batılı ülkelerle yapı­cı diyalogun sürdürülmesinden yanaydı. Halbuki bu ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve cay­dırma politikaları çerçevesin­de ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dili­ni kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, bahsettiğiniz görüş­menin yapılması dolaysız diya­log yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşül­mesine dair bir girişimdir.

    Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz. Bunlar sayesinde Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanları ve heyetle­ri ayrı ayrı İstanbul’da biraraya gelmiş ve ayrıca bahsettiğiniz görüşme de Ankara’da gerçek­leştirilebilmiştir. Bizim ortak gayretlerimizle de tahıl ve güb­relerin Karadeniz bölgesinden dünya pazarlarına taşınmasına yönelik inisiyatifiler hayata ge­çirilmiştir.

  • ‘Tarihten gelen dostluk bugünü de biçimlendiriyor’

    ‘Tarihten gelen dostluk bugünü de biçimlendiriyor’

    İki yıldan fazla bir zamandır başkonsolos olarak görev yapan Peter Ericson, 1989’dan bu yana Dışişleri’nde görev yapan deneyimli bir diplomat. Daha önce New York, Moskova, BM, NATO, Avrupa Konseyi’nde görev yapan Ericson, Vikingler’den bu yana 1.000 yıldır devam Türk-İsveç ilişkilerinin dünü ve bugününü değerlendirdi.

    Sayın Başkonsolos, öncelikle bu güzel İsveç Başkonsolosluğu binasının tarihçesinden bahseder misiniz?

    Mevcut binanın yapımı 1869- 1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış. Bugünkü İstiklal Cad­desi üzerindeki yapı, büyükel­çilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binasıdır. Günümüze gelelim: Binadaki katları restore etmek için deva­sa bir proje başlattık. Zeminin gıcırdama sesini duyabiliyordu­nuz. Parkeler çıkarılıp kutulara kondular ve Eylül 2019’da res­torasyon için İsveç’e gönderildi­ler. Aslında işlemin 1 yıl sürmesi gerekirdi ama ne yazık ki araya pandemi girdi ve işler biraz uza­dı. Artık orijinaline sadık kalına­rak restore edilmiş zeminden ses çıkmıyor. Kırık parçalar de­ğiştirildi ve cilalandı.

    054_07_2009
    İsveç Kralı XII. Karl ya da yeniçerilerin verdiği adla Demirbaş Şarl, tarihteki en cengaver krallardan biriydi (üstte). Jean Marc Nattier tarafından 1717’de yapılan Poltava Savaşı tablosu (sağda). Savaş, genel olarak, bu tabloda resmedilenin aksine çıplak arazide cereyan etti.

    Eylül 2019’da İsveç’in İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Buraya, 4 yıl büyükelçi olarak görev yaptığım Moskova’dan geldim. Dışişleri Bakanlığı’n­da çalışmaya 1989’da başladım. Moskova, Brüksel, Stockholm ve sonra Washington’da 6 yıl, New York’ta 3 yıl görevlendi­rildim. 2010’dan 2015’e kadar Stockholm’de güvenlik politi­kası bölümünün başkanıydım. BM, NATO ve Avrupa Konse­yi ilişkilerinden sorumluydum. Kariyerim boyunca Rusya-Av­rupa güvenliği ve savunmasıy­la ilgili uzun bir deneyime sahip oldum. Eşimle birlikte daha ön­ce Türkiye ve Türk tarihi hak­kında sınırlı bir bilgiye sahiptik. Tabii İstanbul’un çokkültürlü ve keşfetmesi heyecan verici muh­teşem bir şehir olduğunu bili­yorduk.

    Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan büyük bir şehirde yaşamak nasıl bir duygu? İstanbul size ne hissettiriyor?

    Bence harika. İtiraf etmeliyim ki her sabah Boğaz ve Anado­lu yakası manzaralı büyük bir penceremizin olduğu banyoya giderim. Yani her sabah Anado­lu üzerinde güneşin doğuşunu görüyorum ve harika. Her şeyin merkezindeyim. Dışarı çıkıp yürüyüş yapmak istediğimde harika bir mahalledeyim. Gala­ta Köprüsü’nden yürüyerek Ta­rihî Yarımada’ya gidebiliyorum Açıkçası pandemi şehri keşfet­meyi zorlaştırdı ama artık çok daha iyi.

    Ülkelerimizi en çok ilgilendiren tarihî dönüm noktaları olarak neleri sayabilirsiniz?

    İsveç-Türkiye ilişkileri 1.000 yıldan daha eski. Vikingler 8. yüzyıldan itibaren Kostantiniy­ye’ye geldiler. 1.000 yıldan daha uzun bir süre önce oldukça yo­ğun ticari ilişkiler vardı ve bu Vikinglerin bir kısmı o sırada imparatorluk bünyesinde koru­ma-asker olrak görev yaptı. Aya­sofya’nın balkonlarında 1.200 yıllık Runik harflerle kazınmış graffiti var. İşte bu, İsveç-Türki­ye ilişkilerinin en eski kilomet­re taşıdır.

    İsveç kralı 12. Karl (De­mirbaş Şarl), 1700’de Narva’da Ruslara karşı büyük bir zafer kazandı. 1709’da Poltava (Uk­rayna) Muharebesi’nden sonra Karl ve adamlarından bazıları güneybatıya doğru çekildiler ve o dönemde Osmanlı İmparator­luğu’na bağlı Bender’de (Trans­dinyester Moldova) 3 yıl kaldı­lar. Daha sonra Edirne’nin batı­sına taşındı ve böylece Osmanlı toplumunda 5 yıl geçirdi.

    Prut Savaşı’ndan sonra Os­manlı sultanı, İsveç’in İstan­bul’da kalıcı bir elçilik açmasını önerdi.

    1735’te İsveç burada kalıcı misyon açtı. Sonuçta İsveç 265 yıldır burada. 1926’da Anka­ra başkent olunca, yeni bir bü­yükelçilik inşa ettik ve 1934’te tamamlandı. İstanbul’daki bi­na ise yazlık rezidans olduktan sonra 1952’de yılında konsolos­luk, 1965’te başkonsolosluk hâ­line geldi. Bugün elçilik ve baş­konsoloslukta 60 çalışanımız var. Bunu Moskova’daki 63 kişi­lik büyükelçilikle karşılaştırmak bile, Türkiye’deki İsveç varlığı­nın anlamının bir işareti. Türki­ye bizim için önemli bir ülke.

    image000301660825177078
    Vikingler’den bu yana tanışan iki halk İsveç Başkonsolosu Peter Ericson, 1000 yıldan daha eskiye giden İsveç-Türkiye ilişkilerinin geçmişini ve bugününü anlattı.

    Türkiye’de diğer kentleri gezme fırsatınız oldu mu? En etkileyici şehir veya bölgeler sizce hangileri?

    Panedemi nedeniyle planladı­ğımız veya düşündüğümüz ka­dar seyahat edemedik. Birkaç kez İzmir, Antalya ve Alanya’ya gittik ve Kapadokya’da uzun bir haftasonu geçirdik. Tabii Di­yarbakır, Mardin ve Hatay’a da gittik; muhteşem olduğunu söy­lemeliyim. 1 ay kadar önce ön­ce mutfak şefimizin memleketi Mengen-Bolu’daydım. Kendi­si çok yetenekli ve dedesi Ata­türk’ün aşçısıydı. Afgan Kralı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, Atatürk, şefimiz Nusret Altun­dağ’ın dedesini kralla birlikte Kabil’e göndermiş ve 3 yıl ora­da çalışmış. Henüz Türkiy’nin doğusuna Doğu illerine ve Ka­radeniz’e henüz gidemedik. İlk fırsatta…

    En ilginç bulduğunuz ve sizi etkileyen tarihî dönemler hangileri?

    Washington’dayken Amerikan Devrimi, Kurucu Atalar ve er­ken cumhuriyet hakkında çok şey okudum. Askerlik ve sonra­sında Rus ve Sovyet tarihi hak­kında da epey bilgim var. Şimdi­lerde özellikle Türk-İsveç tarihi üzerine daha detaylı okumalar yapıyorum.

    Ülkelerimiz arasındaki ticari ilişkileri daha da geliştirmek için stratejiniz nedir?

    İsveç ve Türkiye arasındaki doğ­rudan ikili ticaret, her yönde yaklaşık 1.5 milyar Euro civa­rında ve dengeli. Mesela; IKEA, H&M ve hava yastıkları, emni­yet kemerleri ve ayrıca direk­siyon simidi yapan Autoliv var. IKEA ve H&M’in tasarladıkla­rını sunan bağımsız şirketler de mevcut. Her şey Stockholm’de tasarlanıyor, oradan geliyor ama Türkiye’de, Bangladeş’te ve dün­yanın her yerinde üretiliyor. Türkiye hammadde bakımın­dan zengin; IKEA’nın mobilya döşemelerinin neredeyse tama­mı Türkiye’den geliyor. İsveçli şirketler buradan dünyanın her yerine mal gönderiyor çünkü dünyanın her yerine satış ya­pıyorlar; ancak bu, ikili ticaret rakamlarına yansımıyor. 2018 rakamlarına göre, İsveç şirket­lerinin Türkiye’de doğrudan ve dolaylı olarak 62 bin kişiye is­tihdam sağladığını söyleyebili­rim. 60’lı ve 70’li yıllarda Türki­ye’den İsveç’e gelen çok sayıda göçmen vardı; şimdi ise durum daha farklı.

    Bugün, odaklandığımız alanlardan biri inşaat. Türki­ye’de çok iyi ve büyük inşa­at firmaları var. İsveç’te büyük altyapı yatırımları sürüyor. Bu nedenle Türk şirketlerini İs­veç’teki projelere teklif vermeye çekmek için İstanbul’daki Bu­siness Sweden iş toplantı ofisi ile birlikte çalışıyoruz. Mese­la Stockholm’de hafif raylı sis­tem yapan Gülermak adında bir şirket var. Haliç üzerine Metro Köprüsü çaprazını yaptılar. Bu yüzden Türk şirketlerinin İs­veç’te inşaat sekyörüne yardım etmesini istiyoruz. Ayrıca üçün­cü ülkelerde de işbirliğini teşvik etmeye çalışıyoruz. Mesela Tan­zanya’da, bir Türk şirket bina­sı ile demiryolu projesi. Ayrıca İzmir’de yeni yüksek hızlı tren projemiz de var.

    image000261660825177076
    En eski İsveç Başkonsolosluğu İstiklal Caddesi üzerindeki İsveç Başkonsolosluğu’nun yapımı, 1869-1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış ve büyükelçilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binası…

    Yüksek tansiyonlu şu dönemlerde, Türkiye ve İsveç’in Rusya ile ilişkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

    İsveç ve Türkiye’nin Rusya’ya ya da en azından savaşa karşı tutumu tamamen aynıdır. Hel­sinki Nihai Senedi’nden, Paris Antlaşması’ndan, yeni bir Av­rupa için Paris Şartı’ndan bu yana Avrupa’da kabul ettiğimiz en önemli kural “komşularını­za saldırmak ve onların toprak­larını ilhak etmek yasaktır”dır. Bence İsveç’in ve Türkiye’nin pozisyonları bu anlamda aynı. Yaptırımların uzun vadede Rus­ya’nın davranışını gerçekten değiştireceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin Ukrayna’nın bağım­sızlığına ve toprak bütünlüğü­ne desteği ve yaklaşımını takdir ediyorum. Rusya’nın işgali ya­sadışıdır ve 2014’ten beri işgal ettikleri Donbass ve Kırım’ın da dahil olduğu hiçbir toprak üze­rinde hakları yoktur.

    Umarım bu gidişat değişir ve Rusya da buna değmediği­ni anlar. Bu üzücü durumun ne kadar daha devam edeceğini gö­receğiz.