Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa

    Sultan II. Mustafa’nın kişiliği ve 17. yüzyıl sonu 18. yüzyıl başı, sekiz yıllık kısa saltanatı, Osmanlı tarihinin kritik bir evresidir. Ordunun başında cepheye giden, hem zafer kazanan hem hezimete uğrayan son padişah odur. Saltanatını noktalayan Edirne Vak’ası da oluşu ve sonucuyla tektir. Şeyhülislâm ve hocası Feyzullah Efendi’nin etkisinden çıkamayan, Edirne Sarayı’ndaki son padişah, 1699 Karlofça Antlaşması’yla Avrupa kapısı yüzüne kapanan II. Mustafa’nın ve bir dönemin hikayesi.

    Osmanlı tahtına oturanların 22.si olan II. Mustafa, Sultan İbrahim’in torunu, IV. Mehmed’in oğlu, art arda iki amcanın – II. Süleyman ve II. Ahmed- ardılı, öz kardeşi  III. Ahmed’in önceliydi. Annesi Girit’te Resmo’ya yerleşmiş Venedikli Vezizi ailesinden, asıl adı bilinmeyen cariye kökenli Emetullah Râbiâ Gülnuş Sultan’dı.

    Köprülü vezirâzamların, baba IV. Mehmed ile amcalar II. Süleyman ve II. Ahmed’e dayattıkları “Edirne’de saltanat sürme”nin son örneği olan II. Mustafa, IV. Mehmed’in 24 yaşındayken dünyaya gelen ilk şehzadesiydi. Daha sonra doğan şehzadelerden ikisi çocuk yaşta öldüğünden, Mustafa ve 9 yaş küçük Ahmed (III.), 40 yıl saltanat süren IV. Mehmed’in hayata tutunabilen iki oğludur. Ama Osmanlı  hanedanı II. Mustafa’dan değil, III. Ahmed’den sürmüştür.

    Edirne Sarayı’nda özel eğitim gören Mustafa ve kardeşi Ahmed’in baş hocaları, Erzurumlu Feyzullah Efendi idi. Bu “taşra âlimi”nin, av tutkunu padişah IV. Mehmed’den şehzadelerinin eğitimi için bir öneri alıp almadığı bilinmiyor. Buna karşılık babaanne Turhan Valide Sultan’ın bu torunları için 1675’te Edirne’de düzenlenen sünnet düğününü çok önemsediği biliniyor (Şehzade Mehmed’in (III.) 1582’de İstanbul Atmeydanı’ndaki eşsiz sünnet düğünü de, babaanne Nûrubânû, anne Safiye Sultanlar için bir torun mürüvveti olmuş, sûr-ı hümâyûn denen her iki düğünün anıları, Osmanlı kültürüne görsel-yazılı eserler kazandırmıştır).

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa

    IV. Mehmed, büyük oğlu Mustafa’yı sefer bahanesiyle Balkanlar’a, Eflâk’a, Boğdan’a yaptığı av partilerine götürürmüş. Önceleri çocuk sonra genç şehzade, eski şehzadeler gibi Şimşirlik hapsinde değil, Osmanlı Balkanları’nı gezip dolaşarak tarih, coğrafya, ülke, kent, köy kasabalar görmüş, bilgi görgü edinmiş, bu donanımda tek padişah adayı olma şansını yakalamıştı. Bu bakımdan babası 1687’de alaşağı edildiğinde 23 yaşında ve ideal bir padişah adayıydı. Oysa vüzera ve ulema takımları kolay söz geçiremeyecekleri bu şehzadeyi değil, 40 yıl Şimşirlik’te kapalı kalmış, dünyadan habersiz, göçkün amcaları II. Süleyman’ı, sonra II. Ahmed’i, “ekber evlat” diyerek tahta oturttular ve Mustafa’yı daha bir sekiz yıl beklettiler. Mustafa bu iki amcanın kısa saltanatlarını, çoğunlukla Edirne sarayında tutuklu geçirdi.

    II. Ahmed ölümcül durumda iken devlet erkânı, “oğlu İbrahim’i mi, Mustafa’yı mı tahta oturtalım” diye tartışırlarken atağa geçen II. Mustafa, Edirne Sarayı’ndaki dairesinden Has Oda’ya geçip bir oldubittiyle 6 Şubat 1695’te tahta oturdu!      

    O günlerin bir gözlemcisi olan Has Oda erkânından tarih yazarı Fındıklılı Mehmed Ağa, II. Mustafa’nın tahta çıktığı o günlerde Nusretnâme adıyla bir tarih yazmakla görevlendirilmişti. Mehmed Ağa o günü şöyle yazmış: “Ben Sultan Mustafa’nın oturduğu haneye koşarak muştu verdim. Kendisini Has Oda tarafında bulunan Demir Kapı önüne getirdim. Arz ağaları karşıladılar. Doğruca taht odasına gittik. Padişahımız Hz. Peygamber’in mübarek hırkalarının eteğinde iki rekât şükür namazı kılıp dua ettikten sonra, sırtında içeride giydiği yeşil şal kaplı samur erkân kürkü olduğu halde, başına küçük sarık üzerine muarassa tuğ takarak biat töreni için dışarı çıkarken Arz Odası önünde şehzadelik imamı Ali Efendi, Hekimbaşı Mehmed Efendi, cerrahbaşı Nuh Çelebi karşılayıp elini öptüler. Bundan sonra padişahımız öğle vakti Bâb-ı hümayun dışında kurulan tahta şan ve şerefle oturdu. Cülus sırasında II. Ahmed’in cenazesi Darüssaade içinde imam-ı sultanî Ali Efendi tarafından yıkanarak hazırlanmış ve Alay Köşkü önündeki musalla taşına indirilmişti. Namazı müftü efendi kıldırdı. Cenaze arabaya konulacağı sırada padişahımız merhumu hayırla anarak İstanbul’da Sultan Süleyman türbesine defnedilmesini buyurdu. Vezirler, ulema ve ordu ileri gelenleri cenazeyi Solak Çeşmesine kadar selâmetlediler”.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Sultan Mustafa-yı Sâni
    Çoğu anonim padişah portreleri tablolarından birinde babsı IV. Mehmed’inbenimsediği yeni kisve (kıyafet) ile resmedilmiş “Sultan Mustafa-yı Sâni”

    Amcası II. Ahmed gibi Edirne’de Eski Cami’de kılıç kuşanan II. Mustafa, İstanbul’da Eski Saray’da bulunan annesi Emetullah Gülnûş Valide Sultan’ın Edirne’ye gelmesi için Tevkiî Elmas Mehmed Paşa ile Darüssaade Ağası’nı ve Matbah Emini’ni İstanbul’a gönderdi. Valide Sultan ve kalabalık harem kadrosu, muhafızlar eşliğinde, ikişer dörder at koşulu, kapalı kafesli saray arabalarından uzun bir konvoyun günlerce süren yürüyüşü sonunda Babaeski’ye ulaştığında, II. Mustafa tarafından törenle karşılandı. Ana oğulun buluştuğu Solak Çeşmesi yakınındaki İskender Çelebi bahçesinde ziyafet tertip edilmişti. Valide Gülnûş Sultan dinlendirildikten sonra yine âlây- vâlâ ile Edirne Sarayı’na gidildi.

    Cülusun 3. günü (8 Şubat 1695) Sultan Mustafa, sadrazam Sürmeli Ali Paşa’ya bir hattı hümayun göndererek zevk ve safaya dalan padişahların uyruklarının esenlik yüzü görmediklerini, bu nedenle saltanat zevklerini kendisine haram edip dinsiz düşmanlardan öç almak için gazâya ve cihada çıkacağını, büyük atası Kanunî Sultan Süleyman’ın yolunu izleyeceğini, devlet adamlarının toplanarak ordunun başında savaşa gitmesinin mi yoksa serdar-ı ekrem atanmasının mı daha doğru olacağını tartışmalarını istedi.

    Sürmeli Ali Paşa’nın başkanlığında Divan üyeleri üç gün üç gece toplanıp konuştular, tartıştılar.  Padişahın başkomutanlığının çok isabetli olacağını, ama masrafların altından kalkılamayacağını kendisine arz ettiler. Buna karşın II. Mustafa, sefer hazırlığı için emir verdi. Bir yandan da Erzurum’da sürgün olan hocası Feyzullah Efendi’yi Edirne’ye davet etti. Savaş durumu öne sürülerek Kapıkullarına verilecek cülûs bahşişinin her ocağa toptan ve kısıtlı dağıtılması kararlaştırıldı. Yeniçeriler’e 250, Cebeci, Sipahi ve Silahdarlara 15’er, Topçulara 5 kese akce cülus bahşişi verildi.

    Askeri seferden alıkoymakla suçlanan Sürmeli Ali Paşa’yı azleden padişah, Edirne’ye gelen hocası Feyzullah Efendi’nin tavsiyesi üzerine 2 Mayıs 1695’te Elmas Mehmed Paşa’yı sadrazam atadı. 26 Mayıs’ta da Feyzullah Efendi şeyhülislâm oldu. Avusturya ve Venedik’le savaşlar Rusya ile de sorunlar devam edegeldiğinden, genç padişah hazırlıklardan sonra saltanatının beşinci ayında (30 Haziran 1695) Avusturya seferi için orduyla cepheye hareket etti. Belgrad’a gelindiğinde padişah, Kurs (Orta Macaristan) Kralı Tökeli İmre’yi, burada oturmasını sakıncalı görerek Tuna yolundan İstanbul’a gönderdi. Logoş’ta zafer kazanıp “Gâzi” sanını aldı ve Edirne’ye döndü. Önceki padişah (amcası)  II. Ahmed’in padişah sıfatıyla ayak basmadığı İstanbul’a 14 Kasım’da gelerek Davutpaşa ordugâhında dört gün kaldı. İstanbul’dan gelen ulema, şeyhler, müderrisler, esnaf temsilcileri ve ileri gelenler huzuruna çıkarak el etek öptüler. Edirnekapı’dan alayla payitahta giren yeni padişahı İstanbullular, yolları hıncahınç doldurarak karşıladılar.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Kale 11 yıllığına Rusların oldu Alman sanatçı Adriaan van Schoonebeek’in Azak Seferleri gravürü(1699). Rusya burada Azak Kalesi’ni ele geçirmeyi başardı. Savaş sonunda Osmanlılar kaleyi Ruslara bırakan İstanbul Antlaşması’nı imzaladı (1700). 11 yıl sonra Prut Zaferi’yle kale geri alınacaktı.

    Kışı harem halkıyla birlikte Topkapı Sarayı’nda geçiren II. Mustafa, Divan-ı hümayunda payitahtın sorunlarını görüştürerek önemli kararlar aldırttı. Savaş giderlerinin karşılanması için müsaderelerin savsaklanmamasını, vergilerin toplanmasını, hatta gelecek yılların vergilerinin de önceden alınmasını buyurdu. Hayat pahalılığı, karaborsa, para kaçakçılığı önemli sorunlardı. Darphanede kesilen halis paraları Mısır tüccarları Kahire’de düşük ayarlı paraya çevirip piyasaya sürdüklerinden fiyatlar artmaktaydı. Her çeşit yabancı altın paranın 110 dirhemi 100 dirhem halis altın karşılığında toplatılarak cedit altınlar kestirildi, 1 cedit altının karşılığı 300 halis akçe olarak belirlendi. Vergilerin de bu değer üzerinde toplanması öngörüldü. Sikke-i kefere denen yabancı gümüş paraların sağ (halis) olanlarının üzerlerine darphanede Sultan II. Mustafa tuğrası basıldı. Zolta ve Esedi denen yabancı halis gümüş kuruşlarla eşit değerde cedit kuruşlar da basıldı.

    IV. Murad döneminden beri yasak olmasına karşın önlenemeyen duhan (tütün) yüzünden cezalandırmalar, hatta idamlar devam ettiği gibi, tütün ekimi ve satımından hazineye vergi de ödenmiyordu. Tütün ekilen yerlerden maktu vergi, tütün indirilen iskelelerde de yabancı tütünlerden gümrük vergisi alınması yasa oldu ve bu vergiler tütün bedelini arttıracağından tiryakiliğin de azalacağı düşünüldü. Nitekim devlet yüksek vergi koydu denerek, “Vardar Yenicesi” tütününün okkası yarım kuruştan iki kuruşa çıktı.

    Venedik donanmasını yenerek İstanbul’a gelen Kaptan-ı derya Mezomorta Hüseyin Paşa, Yalı Köşkü’nde huzura çıkarak hediyeler sundu. Tersanedeki hazırlıktan sonra 7 Nisan 1696’da donanma denize açılırken, ertesi gün padişah da sefer için Davutpaşa ordugâhında otağa çıktı. Edirne’ye oradan Avusturya cephesine hareket etti. Temeşvar’a yakın Ulaş (Olach) sahrasında 27 Ağustos 1696’da yapılan bu ikinci meydan muharebesi kazanıldı.

    Padişah seferdeyken 2 Ağustos günü bir şehzadesinin (I. Mahmud)  doğduğu müjdesini aldı. Edirne ve İstanbul’da velâdet şenlikleri düzenlendi. Edirne’ye 26 Ekim’de döndü. Daha önce yanmış bulunan Galata Kalesi içindeki kilisenin boş arsasına Valide Gülnûş’un isteği üzerine yapılan Galata Yeni Camii, Şubat 1697’de ibadete açıldı.

    20 Mayıs 1697’de Edirne’den çıkılan 3. Sefer-i hümayun/Avusturya seferi, 11 Eylül’de Prens Eugen de Savoie karşısında büyük bir bozgun, “Zenta faciası” denen bir savaş hezimetiyle sonuçlandı. Bozgunda kaçan askerleri durdurmaya çalışan Sadrazam Elmas Mehmed Paşa, eyalet paşaları, Tisa ırmağını geçemeyen 30 bin kadar subay ve asker, sağanak altında düşman çemberinde imha edildi veya ırmakta boğuldu. Öldürülen veya boğulan sadrazamın koynundaki sadaret mührü, ordudaki değerli eşya ve savaş ağırlıkları, toplar, 9 bin araba, binlerce deve, at öküz, 40 bin filorilik hazine, padişahın 8 atla çekilen arabası, mehteranın bütün çalgıları, Macar krallık tacı, Almanların eline geçti. Bozgunun asıl nedeni, savaşın kritik bir anında Yeniçerilerin sadrazama karşı ayaklanmaları olmuştu. Kantemiroğlu, Elmas Mehmed Paşa’nın şehit düşmediğini, Yeniçeriler tarafından öldürüldüğünü yazar.

    18 Eylülde Amcazâde Hüseyin Paşa’yı sadrazam atayan II. Mustafa süratle Temeşvar’a çekilerek kılıç artığı askerlerin toplanmasını bekledikten sonra Edirne’ye döndü. Savaşta şehit olan vezir ve beylerbeylerinin malları müsadere edilerek hazine kayıplarının telafisine çalışıldı. Şehit Yeniçeri ağası Baltazâde Mahmud Paşa’nın varlığına el koymakla görevli mübaşir, para saklanması muhtemel yerleri araştırarak 375 kese akçe ortaya çıkarttı. Eğriboz Beylerbeyi Şehit İbrahim Paşa’nın İstanbul’daki konağında da 22 kese para çıktı.

    Yeni Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa, İstanbul kaymakamlığı sırasında basılıp huzuruna getirilen “Küçük Müezzin” diye ünlü, başkentin işret ve eğlence meclislerinin müdavimi Mehmed Çelebi’yi, Edirne’de II. Mustafa’nın has nedimleri arasında görünce şaşırdı. Bu adam İstanbul’da rüşvetle iş çevirir, her türlü yolsuzluğu yapardı. Padişah huzurundaki küstahça tavrı, ileri-geri sözler söylemesi, Hüseyin Paşa’yı rahatsız etti. Padişaha, böyle adamların toplantılarda bulunmalarının dışarıda dedikodulara sebep olacağını söyleyerek Mehmed Çelebi’yi Anadolu Muhasebeciliğinden azledip İstanbul’a gönderdi.

    Hazine için düşünülen yeni kaynak, “resm-i bidat” adı altında kahve vergisi oldu. Kanunî döneminden beri Yemen’den Cidde iskelesine, oradan da Mısır’a ve İstanbul’a sevk edilen kahve, yılda 4 bin keselik bir tüketim maddesiydi. Kahve ithalatında beher okka için Müslümanlardan 8, gayrimüslimlerden 10 akçe vergi alınmaya başladı ve iyi kahvenin okkası 2-2,5 kuruşa kadar yükseldi.

    Viyana bozgunundan (1683) beri 16 yıldır cephelerde ve Akdeniz’de savaşlar sürmekteydi; ancak 1697’deki Zenta bozgunu yaşanmasa kayıplar sınırlı kalabilirdi. Buna karşın müttefiklerin kendi aralarındaki uzlaşmazlıkları, barış görüşmelerinin bir ölçüde lehte denebilecek sonuçlar vermesini sağladı. 1699’da Avusturya, Rusya, Venedik ve Lehistan delegelerini Tuna kıyısına yakın  Karlofça (Karlowitz)  kasabasında karşısına alan Reisülküttab Râmî Mehmed  Efendi ile Divan-ı hümayun tercümanı İskerletzâde Aleksandr Mavrokordato, dört ay süren görüşmeleri her ne kadar  başarıyla sürdürseler de 26 Ocak 1699’da Osmanlı Devleti’nin gerileme hatta çöküş başlangıcı belgesi kabul edilen Karlofça Antlaşması imzalandı.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    1697 Zenta hezimeti Zenta Savaşı’nda Prens Eugen liderliğindeki Avusturya’nın Osmanlılar karşısındaki zaferini gösteren 18. Yüzyıl ortasına ait Alman illüstrasyonu. 1697’deki ağır hezimet, İmparatorluğu Karlofça Anlaşması’na zorlamıştı.

    Bu barış sonrasında protokol gereği padişahın huzuruna çıkacak elçilerin, Edirne’de değil de asıl payitaht İstanbul’da kabul edilmesi gerektiğinden, II. Mustafa 10 Eylül 1699’da ikinci kez İstanbul’a geldi. Elçiler, kalabalık maiyetleriyle İstanbul’a gelerek konak ve köşklerde konakladılar. Bunlar için 1700 yılı Ocak ayında Divan-ı hümayunda kabul törenleri ve ziyafetler tertip edilerek elçilere hilatlar giydirildi. Bu arada bir de protokol skandalı yaşandı: Ek antlaşmalarla Avusturya, Rusya ve Venedik’e ticari ayrıcalıklar tanınmasından rahatsız olan Fransa hükümetinin verdiği  talimat gereği Arz Odasında padişahın huzuruna çıkmaya hazırlanan Fransız elçi, teşrifatçıların ısrarına karşın meçini belinden çözmemekte diretti. Kapı önünde tartışmalar oldu. Sadrazam Amcazâde ortamı yatıştırmaya çalışırken içeri girip durumu padişaha anlattı. Duruma kızan padişah elçiyi kabul etmediği gibi hediyelerini iade ettirdi ve elçiye giydirilen hilat çıkartıldı.

    Şubat ayında İstanbul’a gelen Avusturya elçisine ise olağanüstü bir ağırlama sergilendi ama, bu sefer de Avusturya elçisi açısından, Tökeli İmre’nin İstanbul’da ikameti sorun oldu ve elçinin ısrarı üzerine Tökeli İmre, İzmit yakınlarındaki bir hazine çiftliğine yerleştirildi.

    Elçi kabulleri sona erince II. Mustafa 1700 yılı Mart’ında Edirne’ye döndü. Saltanatının sona ereceği 1703 yazına kadar bir daha İstanbul’a gelmedi. Bu durumda, 1695’teki ilk ziyareti de dikkate alındığında, iki seferde payitahtta ve Topkapı Sarayı’ndaki ikameti toplam sekiz ay kadardır.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Karlofça: Acı ilklerin kongresi 18. yüzyıl Alman yapımı Karlofça Barış Kongresi gravürü. Tuna kıyılarındaki Karlowitz kasabasında Avusturya, Venedik Rusya ve Lehistan ile 4 ay süren kongrede Osmanlılar, ilk defa Avrupa uluslarından oluşan bir koalisyon ile müzakerelerde bulunmayı, tarafsız güçlerce (İngiltere, Hollanda) yapılan arabuluculuğu kabul ediyordu. Zafer kazanan müttefikler ise aralarında zaman zaman anlaşmazlığa düşüyor, Osmanlılara taviz veriyordu.

    Padişahın Edirne’ye hareket ettiği günlerde Ermeniler arasındaki kilise ayrılığı /  Gregoryen- Katolik sorunu bir kez daha hareketlenmişti. Gregoryenliğe dönen Ermenileri, papazlar tekrar Katolikliğe çekmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden İstanbul’un Ermeni mahallelerinde çatışmalar vardı. Bunlar olurken İstanbul’da bir Türk-İslâm matbaası yoktu ama, Gregoryen Ermenilerin olduğu gibi, bunlar Katolik propagandası basılan matbaayı da tahrip etmişlerdi. II. Mustafa’nın Edirne’den gönderdiği ferman gereği İstanbul kaymakamı ve kadısı olaylara elkoydular. Ermeni Patriği dahi kendi cemaatini Katolikliğe teşvik ederken, kimi Ermeni matbaaları da Katoliklik propagandası yapıyordu. Kaymakam ve kadı bu matbaaları kapatırken, patriği ve yandaş papazları da hapse attılar.

    Osmanlı kaynakları arasında ayrı bir yeri olan tarihini tamamlayan Naima’nın, eserini koruyucusu Amcazâde Hüseyin Paşa’ya sunulmak üzere Edirne’ye göndermesi de 1700 yılındadır. Vak’anüvislik denen tarih yazıcılığının ilk eseri kabul edilen ve 1591-1659 (Hicrî 1000 – 1070) arası olaylarını içeren bu kaynağın, II. Mustafa’nın padişahlığı, Amcazâde’nin sadrazamlığında kültürümüze kazandırılması anlamlıdır.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Karlofça Anlaşması metni
    Bugün Polonya Arşivi’nde bulunan Reisülküttab Rami Efendi ve Divan-ı Hümayun tercümanı Mavrokordato imzalı Karlofça Anlaşması metni (1699). Anlaşma her ne kadar başarıyla sürdürülse de Transilvanya ile Macaristan Avusturya’ya geçti, İmparatorluk büyük toprak kaybına uğradı.

    Yine o evrede, İstanbul’da patlak veren bir rezalet-cinayet, toplum yapısı ve inanç dünyası istismarcıları bakımından bir örnek olarak dikkati çeker: Kadırga’daki Mehmed Paşa Tekkesi Şeyhi Manevî Efendi, herkesin saygısını kazanmış, vaazlarına koşulan bir âlim-şeyh bilinirken, Yedikule dizdarının zengin dul karısını nikâhına aldıktan kısa süre sonra kadının ölmesi, cenaze kabristana götürülürken ihbar üzerine açılan tabutta kadının işkenceyle boğulduğunun saptanması, tutuklanan şeyhin de davası görülmeden ölmesi veya öldürülmesi, erken tarihli bir polisiye konusu gibidir!

    Hocası Feyzullah Efendi’nin etkisiyle, beş yıldan beri sadrazam olan Amcazâde Hüseyin Paşa’yı 4 Eylül 1702’de görevden alan II. Mustafa’nın, yerine Daltaban Mustafa Paşa’yı ataması aynı günlerdedir. Köprülüler soyundan Amcazâde’nin, azlinden 18 gün sonra Silivri’deki çiftliğinde ölmesinin de bir öncesi vardır: Yeğeni Mirahur Kıblelizâde Ali Bey de azledilip İstanbul’a gönderilmiş, sonra da idam edilmiştir. Yaşlı paşa da doğal olarak “sırada ben varım” diyerek korkuyordu. Azlinden hemen sonra ölümü bu açıdan anlamlıdır. İstanbul Saraçhane’deki türbesine gömülen bu deneyimli vezirin malları müsadere edilirken, ailesinden kimileri de tutuklanmıştı.

    Padişahın her kararını ve buyruğunu yönlendiren Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’yle anlaşamayan sadrazam Daltaban Paşa’nın görevden alınışı ise bu olaydan beş ay sonra 24 Ocak 1703’te, idamı ise üç gün sonradır. Yani beş ay içinde iki sadrazam azledilir, bunlardan biri sözde eceliyle ölür; diğeri ise idam edilir. Son kez sadrazamlığa yine Feyzullah Efendi’nin onayı veya tercihi ile üç yıl önce Karlofça Antlaşması’nı imzalayan Râmî Mehmed Paşa atanmıştır. II. Mustafa için sonun başlangıcı denecek ilk uyarı, İstanbul’daki gelişmeleri izleyen sadaret kaymakamı Çelebi Yusuf Paşa’dan gelir. Kaymakam paşa payitaht halkının şikâyetlerini sayıp dökerek, yönetim kadroları Edirne’ye taşındığından kentte asayişsizliğin arttığını, bütün işlerin Feyzullah Efendi’nin buyruklarıyla yürütüldüğünü, şeyhülislâmın mansıpları kendi yakınlarına dağıttığını yazdığından hemen azledilir. Feyzullah Efendi, damatlarından toy ve deneyimsiz Köprülüzâde Abdullah Paşa’yı İstanbul Kaymakamı, Seyyid Mahmud Efendiyi de taht kadısı olarak İstanbul’a gönderir.

    Dönemin tanığı Kantemiroğlu’nun kendi tarihinde yazdığına göre, bu sırada Şeyhülislâm Feyzullah Efendi, avucuna aldığı II. Mustafa’nın İstanbul’a gitmesini türlü gerekçelerle engellediği için, yönetim boşluğunda kalan payitahtta güven yoktu, üstelik yoksulluk-kıtlık yaşanıyordu. Buna karşılık Edirne, IV. Mehmed zamanından (1648-1687) beri kalkınmakta; zengin ve kibirli Edirnelilerse İstanbul’dan küçümseyerek sözetmekte, Feyzullah Efendi kadar onlar da padişahın ve Divan-ı hümayunun Edirne’de kalmasını istemekteydi.

    8.5 yılllık saltanatın sonu

    II. Mustafa’nın bir dizi “olumlu” yönünden sözedilebilir. Sefere çıkmış ve muharebeye girmiş, fiilen gazi olmuş son Osmanlı padişahıdır. Bu, başlı başına övgüye değer. Onun eğlence yaşamından, harem düşkünlüğünden sözeden bir kaynak da yoktur. Başarısızlığının temel nedeni, atalarının payitahtı İstanbul’a Edirne’yi tercih etmesinden de öte, saltanat yetkilerini ve devlet yönetimini, gençliğinde hocası olmuş Feyzullah Efendi’ye bırakmadaki zaafı olmuştur kuşkusuz. 

    İstanbullularca hemen hiç tanınmayan bu padişahın, ne İstanbul’da hatta ne de Topkapı Sarayı’nda bir eseri veya izi yoktur. Kısa döneminde anarşi ve soygun, pahalılık, açlık, salgın hastalık ülkenin her tarafında daha da yaygınlaşır. Dış pazarlardan İstanbul’a mal gelmediği gibi kimi gereksinimlerin de getirildiği iskelelere çıkartılmasında yasaklar vardır. Vergiler ve gümrük resimleri türlü-çeşitli ve ağırdır. Yerli çuha kullanımını sınırlandırılması, gayrimüslimlere kıyafet zorunluluğu, kadınları sokağa kalın yaşmakla çıkmaya zorlanması, gerçi II. Mustafa devrinin âdetleri idi ama, asıl dayatmacı olan Feyzullah Efendi’ydi.

    Dayatmalar bu kadar da değildi ve daha bir dizi ipe sapa gelmez gülünçlükler vardı. Örneğin padişah, hocası öyle istedi diye Sadrazam Rami Mehmed Paşa’yı Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin arabasının önünde bir seyis gibi yürütüyordu. Demek ki Seyyid Feyzullah, şeyhülislam tevazuu şöyle dursun, cahil, kibirli, acımasızdı. II. Mustafa ise mutlak vekili sadrazamı seyislik hizmetine koşarak onurunu kıran, hocasına karşı pasif bir padişahtı. Sadrazam Rami Paşa da makam- mevki için zillete katlanıyordu ve sonuçta devlet bu üçlünün elindeydi.

    Nihayet kabarma-taşma kıvama geldi; Osmanlı tarihinin korkunç eylemlerinden birinin daha vakti yakındı. 1703 yazının başlangıcında İstanbul’da kul (asker) ve esnaf olayları başladı ve  “Müftü Vak’ası” ateşlendi. Kıvılcım, 200 Cebecinin ulufelerini alamamaları oldu. Bu bir avuç asker, Feyzullah’ın toy damadı İstanbul Kaymakamı (sadrazam vekili) Abdullah Paşa’nın gevşekliğinden yararlanarak sahipsiz İstanbul’u sahiplendiler. 15 Temmuz günü Atmeydanı’ndaki nümayişlere Cebeciler’den başka Yeniçeri ortaları; çarşı, arasta, han ve bekâr odalarından boşalan esnaf toplulukları; hamallar, işsizler, serseri kalabalıkları da katıldılar. Eylemcileri el altından meydana sevk edense, Edirne’de Feyzullah’ın arabasının önünde eskortluk eden Rami Mehmed Paşa idi. Feyzullah, kendisini küçümseyen ve Edirne’ye gelmeyen İstanbul ulemasından çekindiği için kendisi de İstanbul’a gidemiyor, padişahın gitmesini de istemiyordu.

    Üç gün sonraki daha uğultulu ikinci Atmeydanı toplantısında nâralar, haykırışlar daha tehditkâr yükseldi. O 18 Temmuz sıcağında meydanı dolduranlar, asker sınıflarından 20 bin, esnaftan ve halktan 30 bin kişi olmak üzere, payitahtın o tarihe kadar benzerini görmediği bir kıyametti. Saray’daki Sancak-ı şerif  ve Hz. Peygamber’in hırkası da meydana getirildi. Ulemadan ve Ocak temsilcilerinden bir topluluk ivedi Edirne’ye gönderildi ama, bunları Feyzullah Efendi’nin gönderdiği Bostancılar Eğridere’de çevirip tutukladılar, padişaha sunacakları dilekçeyi de yaktılar. Bu haber İstanbul’a ulaşınca tuğyan ateşleyenler, “Öyleyse biz gideriz” diyerek 9 Ağustos günü Edirne’ye doğru büyük bir yürüyüş başlattılar.

    Yürüyen isyan selinin komutanları, yeniçeri ocağının büyük zabitlerinden kul kethüdası Çalık Ahmed Ağa ile eski Nişancı Ahmed Paşa oldu. Haber Edirne’ye ulaşınca, II. Mustafa iş işten geçtikten veya ok yaydan çıktıktan sonraki önleme başvurarak Rami Mehmed Paşa’yı dinledi ve Feyzullah Efendi’yi azletti. İstanbul’dan yürüyen on binler Silivri’ye ulaştıklarında, yanlarındaki ulemadan padişahın hal edilip kardeşi Ahmed’in tahta çıkması için fetva aldılar. Rami Mehmed Paşa’nın ikili oynadığını anladıklarında ise, onu da fetva ile azlettirip yanlarındaki Kavanoz Ahmed Paşa’yı sadrazam ilan ettiler.

    Edirne’dekilerse kıt akıl önlemleriyle meşguldü: Herkese tuz ve ekmek üzerine bağlılık yemini ettirip, Hasan Paşa’nın komutasında bir başıbozuk ordusu kurarak karşı yürüyüş başlattılar. İki taraf Çorlu’da karşı karşıya geldi. Hasan Paşa direniş göstermeden Havsa’ya çekildi. 19 Ağustosta Havsa’ya gelen II. Mustafa, yeminli başıbozukların bir yararı olmayacağını görerek Edirne’ye döndü. Rami Mehmed Paşa’yı bir kez de o azletti. İstanbul’dan gelen kalabalıklar Tunca kıyısına inerek sarayı kuşattılar. II. Mustafa, başka seçeneği olmadığından 22 Ağustos günü tahtı, Has Oda’ya çağırdığı kardeşi III. Ahmed’e bırakarak “kafes”e çekildi.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Edirne’de restorasyon var Eminönü’ndeki Yeni Cami külliyesinin bir parçası olarak 1663’te Mimar Mustafa Ağa tarafından yapılan Hatice Turhan Valide Sultan Türbesi, cami ile beraber 2016’nın sonlarında 3 yıl sürecek kapsamlı bir restorasyon çalışmasına alındı. Beşi padişahlara ait (IV.Mehmet, III.Osman, II.Mustafa, III. Ahmed, I.Mahmud) kırk dört sandukanın bulunduğu türbe, Padişah türbelerinin tipik bir örneği olması açısından önemlidir.

    İzleyen günlerde Müftü Vak’ası denen hakaretler, teşhirler, işkenceler, öldürmeler devam etti ve yeni padişah III. Ahmed, saray ve divan kadrolarıyla 4 Eylül 1703’te Edirne’den ayrılarak İstanbul’a hareket etti. Sultan Mustafa, şehzadeleri ve haremi de kapalı arabalarla İstanbul’a getirildi. Hal’ edilmesi, yaşanan cinayetler, Topkapı Sarayı’nda tutuklanması nedeniyle sağlığı ve asabı bozulan eski padişah, istiska ve mesane tıkanmasından 29 Ocak 1704’te vefat etti. Bahçekapı’da babaannesi Turhan Sultan’ın türbesinde, babası IV. Mehmed’in ayak ucuna gömüldü. İngiltere elçisinin eşi Montegu, o zaman halk arasında eski padişahın zehirlenerek öldürüldüğünün konuşulduğunu aktarır.

    II. Mustafa’nın eşleri Âlicenab Başkadın, Saliha, Şehsuvar, Afife, Hüsnüşah, Hadice, Hanife kadınlar, Anna Sophia ve Hafize Hanım da vardı. Bir Alman soylusu olan Anna Sophia oğluyla tutsak düşmüş, güzelliği nedeniyle padişaha nikâhlı eş olmuştu. Yine Lady Montegu Şark Mektupları adlı eserinde bu kadından dinlediklerini bir mektubunda anlatır.

    II. Mustafa’nın oğulları –her ikisi de uzun yıllar sonra tahta çıkacak- 7 yaşındaki Mahmud (I.), 4 yaşındaki Osman (III.) ve o şansı yakalamadan ölen daha 7 şehzade (Hasan, Ahmed, Hüseyin, Mehmed, Murad, Selim, Ahmed) idi. Bunlardan beşi babalarının padişahlığında veya sonra, küçük yaşlarda ölmüşlerdir. Şehzade Hasan’sa 30 yıl kafes hapsinde kalarak 1733’te ölmüştür; geriye taht şansını yakalayacak ama her nasılsa kısır/kısırlaştırılmış Mahmud ve Osman kalmıştır.

    II. Mustafa’nın kızlarından Ayşe Sultan, Köprülü Numan, Tezkireci İbrahim, Koca Mustafa Paşalarla; Emine Sultan, Çorlulu Ali, Receb, İbrahim, Abdullah Paşalarla; Safiye Sultan, Merzifonlu’nun oğlu Ali, Mirza Mehmed, Kara Mustafa, Alaiyeli Hacı Bekir Paşalarla; Emetullah Sultan, Sirke Osman Paşa ile evlenmişlerdir. Rukiye, Fatıma, Ümmügülsüm, Zeyneb, Hadice, Esmâ Sultanlar, II. Mustafa’nın küçük yaşlarda ölen kızlarıdır.

    Resimler II. Mustafa’yı hayli kilolu gösterdiği gibi tanımlamalarda da omurgasındaki eğrilikten öne doğru eğik betimlenmiştir. Gençliğinde “İkbâlî”, daha sonra “Meftûnî” mahlasıyla şiirler yazdığı bilinen Sultan Mustafa, eski padişahların kimi ünlü şiirlerine nazireler yazmıştır ki bir beyit şudur: “Başımızdan hiç hevâ-yı zülf-i yâr eksik değil / Mürtefi yerdir ânın-çün rüzgâr eksik değil” .

    MÜFTÜ/ EDİRNE VAK’ASI

    Hoca Feyzullah’ın yükselişi ve düşüşü

    II. Mustafa, kendisine de hocalık etmiş Feyzullah Efendi’yi şeyhülislâm yaptığı gibi; İstanbul’daki devlet idaresini de neredeyse tamamen ona bırakmıştı. Feyzullah Hoca onamalı saltanat sürecinde bütün atamalar, sefer kararları, cezalandırma ve idamlar, padişahın sekiz yıllık saltanatını kısa zamanda bir felâkete sürükledi ve o döneme kadar benzeri görülmedik bir ayaklanmayı ateşledi.

    II. Mustafa, babası IV. Mehmed’in saltanatında kendisine hocalık yapan Seyyid Feyzullah Efendi’ye aşırı bağlıydı. Bir müftünün oğlu olan bu zat, medresede okumuş, İstanbul’da Vanî Efendiye damat olmuş, Payitahtın çoğu cahil ulema takımına kıyasla yetkinlik gösterdiği gibi, “din âlimiyim” diye Doğu’dan gelenlerin parladığı bir evrede göze girerek, IV. Mehmed’in şehzadelerine hocalık etmişti. 1688’de şeyhülislâm atanmışsa da 18 gün sonra azledilip Erzurum’a sürülmüştü. II. Mustafa’nın 1695’te tahta geçişinden 110 gün sonra Erzurum’dan Edirne’ye gelen Seyyid Feyzullah, şeyhülislâm oldu.

    Hocasını güdümüne giren genç padişah, kısa saltanatının bir felakete sürüklendiğini göremedi. Kaptanıderya Mezomorta Hüseyin, Sadrıazam Amcazâde Hüseyin Paşaların sahneden çekilmelerinden sonra, hocanın nüfuzu tahakküme dönüştü. Daha önce kazaskerliğe yükselttiği oğlu Fethullah’a önce nakibüleşraflık, sonra da şeyhülislamlık pâyesi verdirtti. Bunun anlamı, kendi ölürse oğlunun anında şeyhülislam olmasıydı. İkinci, üçüncü, dördüncü oğullarını, damadını, amcazâdesini… de kazaskerliğe, şehzade hocalığına yükseltti. Bu garip terfiler Râşid Tarihi’nde (C.2, sf 526) ayrıntılı verildiği gibi, o sırada hayatta olan Naima da tarihin son cildine “Feyzullah Efendi Vak’ası” başlığıyla bir eklemede bulunmuştur.

    “Müftü onamalı” saltanat sürecinde bütün atamalar, sefer kararları, cezalandırma ve idamlar; II. Mustafa’nın sekiz yıllık saltanatını kısa zamanda bir felâkete sürükledi ve o döneme kadar benzeri görülmedik bir ayaklanmayı ateşledi.

    Müftü Feyzullah Efendi’nin yaptıkları, İstanbulluları öfkeye boğduğundan öç alma  kaçınılmazdı. Yeni padişah III. Ahmed, kendisinin de hocası olan Feyzullah Efendi’yi ve oğlu Fethullah’ı kurtarmak için Ağriboz’a göndermek istedi. Ayaklanmacı önderlerinden Karakaş Mustafa ve Durcan Ahmed’i, Feyzullah Efendi’yi hakaretlerle yoldan çevirdiler. Edirne’ye mahşeri kalabalıkların ortasına getirdiler. İlmiye mensubu olduklarından öldürülmelerine cevaz yoktu.

    İlginç bir çözüm bulundu. Kâğıt üstünde biri Kandiye’ye öteki Alacahisar’a sancakbeyi atanarak ilmiyeden çıkarıldılar. Sonra çırılçıplak soyuldular, yerlerde sürüklendiler; bedbaht baba-oğul üç gün boyunca mallarının yerini söylemeleri için işkenceye koşuldular, ama söylemediler.

    Ayaklanmacıların şeyhülislâmı İmam Mehmed Efendi, idamlarına fetva yazdı. 3 Eylül 1703 günü zindandan çıkarılıp birer hamal beygirine bindirilip Edirne Bit pazarına getirilerek ayaklanmacıların önüne atıldılar. Linç edilerek öldürülen baba-oğul, ayaklarına sakallarına ipler bağlanıp, kandiller-tütsüler ve ruhban kıyafetiyle âyin gösterisi görüntüsündeki papaz ve Hıristiyanlarca sokaklarda sürüklendiler. Başları mızrağa geçirildi, tanınmaz haldeki cesetleri Tunca’ya atıldı.

    Edirne Vak’ası Tarih-i Râşid’in başlıca konularından olduğu gibi, Enderun’dan yetişme Rahikî de Şefiknâme, diğer adıyla Vak’a-i Sultan Mustafa der Edirne adlı yazma eserinde olayı  anlatmıştır.

    Bütün bu olanlara seyirci kalan III. Ahmed, Feyzullah Efendi/Müftü Vak’asının ertesinde (4 Eylül 1703) annesi, ailesi, eski padişah II. Mustafa ve ailesi, sarayın Enderun ve Harem kadroları ile 14 Eylül’de temelli olarak İstanbul’a döndü.   

  • AİLE FOTOĞRAFLARIYLA OKUNAN TARİH

    AİLE FOTOĞRAFLARIYLA OKUNAN TARİH

    19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve giderek yaygınlaşan fotoğraf, Osmanlı toplumunda da rağbet gördü. Gündelik hayat tarihinin bu önemli vesikaları, kitapların yazıyla anlatamadığı ayrıntıları, duyguları ve âdetleri günümüze taşıdı. Dünkü aile fotoğraflarının anlattıklarını, Necdet Sakaoğlu okudu. 

    İlk Türk aile fotoğraflarında, baba-oğul, kardeş, erkek bireylerin yer alması doğaldı. Kadınların aile karelerine girmesi zaman alacaktı. 

    Türk aile yaşamına “objektif”ten bakışın tarihi 1860’lara inebilir mi? Bir aileyi kadın-erkek- çocuk- yaşlı birarada gösteren en erken fotoğrafların tarihleri saptanmış mıdır? İlk çekimlerin saray ortamlarında yapıldığı söylenebilir mi? Görkemli saltanat koltuklarına oturtulmuş mini mini şehzade ve sultan efendilerin sevimli fotoğrafları güzel ama neden yanlarında baba padişah, anne kadınefendi veya ikbâl hanım, yahut babaanne valide sultan yok? 

    Üstat Levnî’nin III. Ahmed’i şehzadeleriyle, saray ressamı Rafeel’in de III. Mustafa’yı oğlu Selim’le resmetmesi birer istisnadır. Yakın zaman fotoğraflarına baktığımızda bile, Sultan Abdülaziz’i, şehzadelerinin küçüğü kucağında, büyükleri sağında solunda gösteren bir kare bulamayız. 

    20. yüzyıla gelindiğinde, yaşlı Sultan Reşad, olgun yaştaki kaytan bıyıklı, yatık fesli şehzadeleriyle bir anı fotoğrafı çektirmiş midir? Son padişah Vahideddin’i Malta’da karaya çıkarken gösteren fotoğrafta, oğlu şehzade Ertuğrul yanında görülüyor ki bunu bir İngiliz fotoğrafçısı çekmişti elbette. Son padişahların “şefkat” fotoğraflarının nedretine karşılık, çağdaş İran şahlarını mirzalarıyla gösteren fotoğraflar var. 

    Bu konuda Fatih Kanunnamesi’ndeki “padişahın tekliği” yasasına fotoğraflarda da uyulmuş deyip geçelim. Kucağında bebesiyle bir kadınefendi, torun mürüvveti görmüş bir valide sultan fotoğrafı yokluğunu da günün kaç-göç, namahremlik anlayışına bağlayabiliriz. 

    Toplumsal tarih açısından bizi ilgilendirecek fotoğraf belgeleri, -Balkanlar’da veya Anadolu’da, farketmez- Müslüman ailelerin kadın erkek ve çocuk bireylerini erken tarihlerde gösteren kareler, bunların çekildiği ortam ve kimliklerdir. Bu alanda açığımız büyük. Bu boşluğu Avrupalı gezginlerin “kaçamak/çaktırmadan” çekebildiği fotoğraflar, yaptıkları gravürler, oryantalist tablolar bir ölçüde kapatıyor. 

    Kendi birikimlerimizden seçtiğimiz, -binlercesi bulunabilir- sıradan fotoğraflarsa, ailelerin giderek fotoğrafa ilgi duyması, fotoğrafın, daha 20. yüzyıla girmeden kaç-göç engelini aşması açısından kabaca bir zaman dizim fikri veriyor. Fotoğraflarla toplumsal tarih incelemek isteyenlere, “açılım sürecinin bir öyküsü” olmak üzere Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Meyhanede Hanımlar’ını okumalarını da tavsiye edelim. 

    ‘ÇEKİYORUM, GÜLÜMSEMEYİN!’ 

    Bahçede bir aile. Kartın arkasındaki çok silik yazıda “Sofya’da pederimize takdim. 8 zilhicce-i şerife1325 (12 ocak 1908) okunuyor. İstanbul’da değilse Bursa’da, İzmir’de, “Hürriyet” ilan edilmeden yedi ay önce çekilmiş. Öndeki dört hanımdan ikisi maşlahlı ikisi feraceli. Soldan ikinci anne, iki yanındaki yetişkin kızları, en sağdaki gelini olabilir. Bu sonuncu hanım, arkadaki uzunca boylu fesli gencin eşi miydi? Dört kadına karşılık, biri büyükçe dört de çocuk var. Bunlar maşlahlı yaşlıca kadının torunları, genç hanımların da çocukları yeğenleriydi kuşkusuz. Görüntü ve arkadaki not, varlıklı Balkan muhaciri bir aileyi düşündürüyor. Resim, Sofya’daki aile reisi babaya gönderilmek üzere çektirilmiş. Gülen yok! Bakışlardaki ortak hüzün, çekim sırasındaki “ciddi durun!” uyarısına bağlanabilir. Çocukluğumuzdan hatırlıyoruz: fotoğrafçı makinesini sehpaya yerleştirir, yanımıza gelir başımızı, duruşumuzu düzeltir, bir yandan da “-kıpırdamayacaksınız, sakın gülmeyin, gözünüzü yummayın!” gibi uyarılarda bulunur, “ciddiyeti” sağladıktan sonra deklanşöre basardı. Fakat bu fotoğraftaki hüzünlü hava başka: Sanki Sofya’daki pedere, kendi yokluğunda ailesinin nasıl mutsuz olduğu veya başka bir uyruğa geçmenin yüreklere işlediği hüzün okutulmak istenmiş. 

    MÜSLÜMAN HANIMEFENDİNİN RAHAT POZU 

    Bu ikinci fotoğraf daha eski. Erkeklerin fesleri aziziye biçimini andırdığından. 1870’lere tarihlendirmek mümkün. Çekim için evin ya da konağın cam serasının önü seçilmiş. Kırklı yaşlardaki palabıyıklı, hem koca, hem peder hem aile reisi, hem uşakların efendisi. Solundaki bol, daha doğrusu “zengin” giyimli nârin genç hanım haremi (eşi). Yüz çizgileri fevkalâde. Hafif tebessüm etmiş. Arkasında çocukların lâlası veya ailenin kâhyası, kucağında da kocaman başlığıyla çocukların küçüğü. Baba ile annenin omuzları arasından kızları bakıyor. Sarıklı oğlan medresede okumayı seçmiş. Sarığı ailenin Müslüman olduğuna da kanıt. Arkasındaki fesli esmer adam, ailenin her işine koşan ayvaz olmalı. 

    Hanımefendiye bir daha bakalım: “örtme” denen bol tülbendini, sakınmadan, gelişigüzel sarmış. Yüzü, kısmen saçları, bilekten yukarı kolları görülüyor. Oysa fotoğrafçı erkek (nâmahrem), üstelik gayrimüslimdi. Bu aile fotoğrafı, dikkatli bakılırsa çok şey anlatıyor. Açılım tarihimiz için de ayan beyan bir belge! Resmin sağ altında “8” rakamı var. Eğer aile mevcudunu veriyorsa, belki hanımın arkasına gizlenen biri var! 

    GELENEKSEL AİLE BAHÇEDE, HASIR ÜZERİNDE 

    Yine 1870’lere tarihlendirilebilecek bir fotoğraf. Yere serilen hasıra oturmuş aile bireylerini gösteriyor: Öndeki yaşlı arkasındaki genç iki erkek, iki hanım, sanki ikiz iki de çocuk. Arkada da el bağlamış, köle değilse akrabadan bir yetim veya evlatlık görülüyor. Gür sakallı baba, arkasındaki oğlu veya damadı (iç güveyisi), kadınlar da kaynana gelin veya ana kız olmalı. Sağ kenarda ayaktaki çocuğun arkasında seçilen mimari örüntü, bir konak ortamı izlenimi veriyor. 

    HALİDE EDİB DÜNYASININ KADINLARI 

    Bu resmin stüdyoda çekildiği besbelli. Kurnaz fotoğrafçı ağaçlık manzaralı siyah fon örtüsünün önüne, çayır çimen havası vermek için ot saman yaymış ama döşeme tahtaları meydanda. Kadınların çocuklarını da alıp çarşı-pazar gezebildikleri, bir fotoğrafhaneye girip resim çektirebildikleri, yani 1908’le gelen Hürriyet/ Müsavat günleri ve yeldirme modası var. Kadınların başını örten yeldirmeler bugünkü türbanlara benzemiyor. Soldaki hanım perçemini kaşına indirmiş. Açık yaka maşlah giymekte haklı, çünkü boynundaki inci kelebi bir varsıllık nişanesi. İki hanım da oğlan kız ikişer çocuklu. Akrabalık veya komşulukları belli ki ileri düzeyde. Can ciğer arkadaş da olabilirler. Bu insanların dünyasının sahnelerini en ayrıntılı betimleyen ünlü kadın ronamcımız Halide Edib’dir ve o da o tarihlerde aşağı yukarı bu hanımların kıyafetinde meydan kürsülerine çıkıp kadın erkek binlerce vatandaşına sesleniyordu. 

    FESTEN ŞAPKAYA GEÇİŞ BOCALAMASI 

    Fes oğlanlarda, şapka kızlarda! Fesin resmî özel serpuş kabul edilmesinden bir asır sonra, 1925’te bu kez fes yasaklanıp şapka alınmıştı. Fotoğraftaki yetişkin iki bayan eşarp bağlamış. En soldaki üçüncü hanımın fotoğrafı, göğsünden yukarısı yırtılmış veya kopartılmış. Okullu iki kızla, ekose entarili yardımcı kızın başları açık. Asıl tezat öndeki küçüklerlerde: Kızlar şapkalı, oğlanlar fesli! 

    OSMANLI DOĞDULAR, T.C. VATANDAŞI OLDULAR 

    Üç kuşağı temsil eden, altı bireyli bir ilk evre Cumhuriyet memuru ailesi. Ortada dul anne, eski geleneklerin temsilcisi. Doğuşunda “Devlet-i Osmaniye tebası” kaydedilmişti. Valide Hanım kimliğiyle ortaya oturmuş. İki yanında, oğlu veya damadı, gelini veya kızı, torunları. Artık rejim cumhuriyettir! Kravat bağlamak, kalın kumaştan geniş yakalı palto, ütülü pantolon, Cumhuriyet memurlarının ayrıcalığıydı o yıllarda. Siyah eşarbını omuzlarına salıvermiş bayansa memur eşi olmanın onuruyla bakmış objektife. Çocuklardan, ablalar değilse bile oğlan T.C. vatandaşı olarak dünyaya göz açmıştı. Fotoğraf aile albümünde saklanacak; çocuklar büyüyecek, evlenecek, kendi çocuklarına: “Şu annem, şu babam. Ortadaki babaannem” diyecekler. Onlardan övgüyle söz edecekler. Ama aile fotoğraflarının kuşaktan kuşağa ömrü uzun değildir: “Fotoğraflı” aile tarihi anlatıları, bu altı bireyden sonuncusu da hayattan çekilince albümüyle birlikte bir toplayıcının el arabasında, kitapçılara, efemeracılara taşınmış, “anonim eski zaman fotoğrafları” kategorisinde alıcı bulmuş. 

    GÂZİLİ YILLARIN BAKIMLI ÖĞRETMENLERİ

    Bu fotoğrafın arkasında “929, 8, 20 cüma” kaydı var. Tarihlerin tersine yazıldığı evre. Şöyle okumalıyız: 20 Ağustos 1929, Cuma. O yılların modasına uygun, bonelerden alna bırakılan kâküller, yanlarda kulaklarını örten zülüfler… Şık mantoları, olmazsa olmaz çantaları, ipek çorapları, topuklu zarif iskarpinleri ile kadınlar dünyasının kurtuluşunu, aydınlanışını, topluma açılışını simgeleyen üç kadın. Harem devri kapanmış, kafesler kaldırılmış, evlere balkon eklenmiş. Bunlar Gâzili yılların Cumhuriyet öğretmenleri; arkalarında ise yetiştirdikleri lise öğrencileri. 

    ARTIK AİLEDE KÖPEKLER DE VAR 

    Tramvay veya vapur idaresinde görevli baba. Eşi sırtına dayanmış. Güzel kızları iki yanlarında. Ailenin köpeği de var. Solda kenardaki kadını, babanın kızkardeşi, kızların halası tahmin edelim. İstanbul’un o eski asırlık ağaçların gölgelediği bahçelerinden birinde sere serpe yaz mutluluğundalar. İki kızdan biri -varsın doksanlık olsun- bugün bir yerden: “Ben hayattayım!” dese, bize o günü, ailesini anlatsa ne kadar seviniriz! 

    EVLERDE GÖRÜŞMELER, YEMELER-İÇMELER 

    Yandaki resmin kenarında “8 Eylül 1937 Antalya”, arkasında da “Sevgili Fahri’nin evinde… Birbirini seven canlar bir arada. Rağıp” yazılı. “Ma-aile” görüşmeler, yemeler-içmeler döneminin başladığı 1930’lu yıllar. İkisi subay beş erkek, eşler, çocuklar, akrabalar… Yemeli içmeli bir akşam konukluğu. Aşağıda sivil-memur aileleri. Galiba malt birası içiliyor. O yıllarda verem yaygındı ve çocuk genç demeden kılıç sallıyordu. Biraya ise bu illetin devası gözüyle bakıldığından, çocuklara da içiriliyordu. 

    GÜLE GÜLE 1940, MERHABA 1941 

    Yılbaşı. 1940’tan 41’e geçiliyor. Dört orta yaşlı erkeği seçmek, dört aile demek. Bir evde toplanmışlar. Masada servis tabakları, arkadaki masada da meyveler. Yılbaşı geleneği bir tür imece usulüydü. Biraraya gelecek ailelerin hanımları “sen şunu, ben bunu” diyerek işbölümü yapardı. Ortaklaşa ikramlar, en sade tertiple ağaç pastası, çerez ve meyve olurdu. Yılbaşı sofrasına nar gibi kızartılmış iç pilavlı yılbaşı hindisi koymaksa lüks bir gelenekti. Eğlence faslına gelince… Radyonun yılbaşı programı dinlenir, Milli Piyango çekilişi beklenir, yeni yılda şans yoklaması için mutlaka tombala oynanırdı. Saat tam 24’te hayırlı yıllar kutlaması yapılır, evlere dönülürdü. 

    ESKİ KÖYE YENİ ÂDET 

    1950’lere doğru değişen nişan törenleri ve düğünler, evlerden gazinolara, çay bahçelerine taşındı. Örtülü örtüsüz masalara, pasta veya yemek servisi yapan garsonlar, aynı masayı paylaşmak durumunda kalan ama birbirini tanımayan davetli aileler… Giderek “gürültü müziği” yayan orkestralar dönemi başlayacak. 

  • Alevîlik inancı için müstesna bir kaynak

    Hem ciddi kaynaklara hem de elli yıl süren alan araştırmalarına dayanan kitap, Anadolu Alevîliği üzerine önemli bir referanstır. Kutlu Özen’in alan araştırmaları sonucu ortaya koyduğu eser…

    ANADOLU ALEVİLİĞİNDE
    SİVAS ÖRNEĞİ

    Kutlu Özen, kırsalda-köy­lerde elli yıl alan araştır­maları yaptı. Bu emeğe ”keşke” dedirten şu: Bir araştır­macı da onun peşinde elli yıl do­laşmalı, dağlarda bellerde, ışık­tan yoksun köylerde alan araş­tırması yapmanın serüvenlerini bir belgesel gibi yazmalıydı!

    Özen’in fasıla vermeden ça­lıştığı Alevîlik, yüzyıllardır Ana­dolu’nun gerçeği ve güncelidir ama kitabî değil, sözel olagel­miştir. Yazılı-basılı oluşu son dö­nemlerdedir. Alevîliği araştıran Özen gibi Sünnî tabandan gelme veya Irène Mélikoff gibi yabancı araştırmacılar da az değildir. Ya­zar dipnotlarda ve kaynakçada bunları vermektedir.

    Yine biliyoruz ki yüzyıl bo­yunca “âlim” sayılan veya sanı­lan kalem sahibi binlerce hoca, Sünnîliğin eski kaynaklarına, tefsirler, şerhler, haşiyelerle için­den çıkılmaz ulamalar-ekle­meler yapmışlardır. Cönklerin dışında yazılı kaynakları olma­yan Alevîler ise dedeye bağlılığa dayalı inançlarının gereklerini ıssızlara kapanmış tekkelerde, cem için seçilen köy evlerinde yapagelmişlerdir.

    8-9 yüzyıllık bir tarihe daya­nan Anadolu Alevîliğinin özgün yazılı kaynakları olan cönklerin en eskisinin 5-6 yüzyıllık olma­sı, daha geride kalan 3-4 yüzyıl­lık bir yazılı kaynak yokluğunu işaret ediyor. Bunu, cönklerin nesnel dayanıksızlığına bağlayıp geçemeyiz. Yazar, kendi derle­meleri dışında, yetkin araştır­macıların çalışmalarına da gön­dermeler yaparak kaleme aldığı kitabında –eskiden Vilâyet-i Rum, daha sonra Sivas Vilaye­ti denen, bugünkü Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Kayse­ri illerini kapsayan- Alevîliğin yaygın ve yoğun olduğu bölge­deki tarih evrelerini değil, bizzat dedelerden derlediklerini, pek değişik yörelerde izlediği cem­lerdeki gözlemlerini yazmıştır. Alevîliğin özelliğinin ve öznelli­ğinin korunmasını yazarken de -kanımızca-temeli Hitit inanç ve geleneklerinden İslâmiyet’e uza­nan bir öğretinin ayrıntılarını vermeyi gözetmiştir.

    Yapıt, Alevîler kadar merak­lıları için de esaslı bir kaynaktır. Kitapta, 4 bölüm, 33 başlık, 200 dolayında altbaşlık altında töre­ler, görgü, saygı ve ibadet usulleri açıklanmaktadır. Son 14 sayfa kaynakçaya ve özgün fotoğrafla­ra ayrılmıştır. 421 sayfa kitabın 387 sayfası metindir. Sivas coğ­rafyasında, 20. yüzyılın son çey­reğine kadar birçok köyün nüfu­sunda çoğunluk veya yoğunluk gösteren Alevî vatandaşlar ge­nellikle büyük kentlere göçmüş­lerdir. Bu yeni durum, kırsal ya­şama uygun inançların da cem evi odaklı olarak kent yaşamına uyarlanmasını gerektiriyor.

    Dedeye bağlılık inancı Cönklerin dışında yazılı kaynakları olmayan Alevîler, dedeye bağlılığa dayalı inançlarının gereklerini ıssızlara kapanmış tekkelerde, cem için seçilen köy evlerinde yapageldiler.

    Bir eklemede daha bulun­mak gerekirse, Sivas alanında­ki terkedilmiş köylerin tekkele­ri, ya yıkılıyor veya vatandaşlar tarafından onarmak, yenilemek amacıyla fakat yapının özgünlü­ğüne aykırı şekilde restore edili­yor. Eski mezarlar, türbeler mer­merleştiriliyor. Dede mezarları bir köyden ötekine götürülüyor. Karadonlu Can Baba, Karakale, Küçük Tekke, Seyyit Baba, Koca Haydar tekke ve türbeleri acaba bugün ne durumdadır?

    Anadolu Aleviliğinde Sivas Örneği’ni incelerken İran deşt­lerini dolaşarak göçebe bilgele­rinden Şehnâme için epizodlar dinleyen Firdevsî’yi anımsadım. Özen’in çetin, yorucu, yıpratıcı köy araştırmaları sanılmasın ki ona telif hakları kazandırdı. Tür­kiye’de “telif hakkı” ne demekse, kafa, beden ve zaman harcayan­lara cep harçlığı bile çok görülür. En iyisi yazara telif hakkı yerine (!), ödeşilmez özverisi ve emeği için teşekkür edelim.

  • Kardeşi Cem uğraştırdı oğlu Yavuz alaşağı etti

    Fâtih’in ölümünü izleyen bir kapıkulu anarşisinde tahta oturdu. 31 yıl sonra oğlu Selim’in (Yavuz) darbesiyle ölüm yolculuğuna çıktı. Saltanatının başında Cem Sultan sorunuyla, sonra ayaklanmalarla, İstanbul depremiyle, ciddi problemlerle uğraştı. Halk, “uğursuz” padişah dedi, oysa yüksek performans göstermiş bir Osmanlı sultanıydı.

    II: Bayezid vaşak kürkü kabaniçeli, örf vari sarıklı sorguçlu. “Padişah” (imparator) duruşunda.

    Türk tarihiyle ilgilenen­ler okul sıralarından beri, Fâtih’in iki oğlundan Bâ­yezid’e pasif, taht için yetersiz; Cem’e akıllı atak, tahta layık diye gelmişlerdir. Cem için, kısa ya­şamının (1459-1595) son 13 yılı­nı Frengistan’da tutsak geçirme­si nedeniyle yaygın bir rikkat de söz konusudur. Benim, 1951’de Hürriyet gazetesinde yayınlanan Cem Sultan tefrikasıyla başla­yan bugüne kadar vazgeçeme­diğim, Cem’e ve annesi çilekeş Çiçek Hatun’a dair kitap-dokü­man toplama merakım vardır. Şimdilerde yaşlı bir araştırmacı gözüyle baktığımda, Bâyezid’in padişahlığı başarılı, kardeşine karşı tutumu insaflı ve sabırlı görünüyor. Oysa Cem’in, “Ku­düs’te otur!” diyerek kendisine yaşama güvencesi veren ağabe­yine önerisi “devleti bölüşelim” olmuştu.

    Tarihlerin Sultan Bâyezid Hân-ı Sanî, Bâyezid-i Velî, Sôfî/Sofu Bâyezid diye andığı, Os­manoğullarının bu 8. padişa­hı, Fâtih’in üç oğlunun ilki veya ikincisiydi. Annesi, Arnavut ve­ya Fransız asıllı bir câriye, saray haremindeki adı da Gülbahar’dı. Doğumunu 1447, 1448, 1451 ve­ren kaynaklar vardır. İstanbul’da tahta çıkan (1481), İstanbul’da tahttan indirilen (1512) ilk pa­dişahtır. Cülusu evresinde de tahttan indirilişinde de kapıkul­larının kıyam ve gulgulesi yaşan­mıştır.

    Sulhatü’l Ahbar adlı minyatürlü yazmada baba oğul torun üçlüsü: II. Murad, II. Mehmed, II. Bâyezid (altta). II. Bâyezid, tahta geçtiği yıllarda (sağda). Lokman’ın betimi (altta)

    İyi eğitimli şehzade

    Fâtih ‘in diğer şehzadesi Mus­tafa ölünce (1474) taht aday­lığı Bâyezid’le Cem’e kalmış­tı ama veliahtlık konusun­da bir hanedan kuralı yoktu. Fâtih’ten sonra ikisinden biri tahta geçecekti. Henüz çocuk­ken 1454’te babasının onayıy­la hocaları ve bir sancakbeyi kadrosuyla Edirne sarayından Amasya sancağına gönderilen şehzade Bâyezid, rekor sayı­lacak bir süre, 27 yıl aralıksız orada oturdu. Eğitimini orada tamamladı, giderek sancak yö­netimi yanında Farsça, Arap­ça, hatta Uygurca- Çağatayca öğrendi. Fâtih’in kimi seferle­rine sancağı, askeriyle katıldı. Çevresindeki aydınlar Amas­yalı Nacizâde, Çandarlızâde İbrahim Çelebi, Hamza Beyzâ­de Mustafa Paşa, hattat Şeyh Hamdullah ve diğerleriydi. Bunlarla dostluğu sayesinde çok yönlü kültür edindi.

    Rumiye-i Suğra’yı (Sivas-To­kat-Amasya) yönetirken Fâtih Kanunnâmesi’nin kimi ağır hü­kümlerini gözardı ederek ahali­yi gözetti. Diğer yandan Amas­ya sarayında her gün buluştuğu arkadaşlarıyla yarı mistik, yarı şairane bir yaşama alıştı, afyon müptelası belki ayyaş da oldu. Oğlunun bu durumunu öğrenen Fatih, onu sefahate alıştıran Ahi Evran oğlu Müeyyedzâde Ab­durrahman Efendi’nin öldürül­mesini emrettiğinde ise Bâyezid bu dostunu uzaklara kaçırtarak kurtarmıştı. Otlukbeli Savaşı’n­daki (1473) beceriksizliğini eleş­tiren babasına yazdığı mektup­ta da hakkındaki dedikoduların asılsızlığını, iştah kesici ma­cunlar kullandığını bildirmişti. Taht konusunda, kendisinden sekiz-on yaş genç üvey kardeşi Cem karşısında umutsuz, yazgı­nın sürprizinden de habersizdi.

    Doğu seferine çıkan Fâtih, ilk menzil olan Gebze’de hastala­nıp beklenmedik bir anda ölün­ce (3 Mayıs 1481), şans rüzgârı Bâyezid’e dönüverdi. Gerçi vezi­riazam Karamanî Mehmed Pa­şa’nın yaptığı hesaba göre, Kon­ya Valisi Şehzade Cem’e giden ulak, taht müjdesini, Amasya’ya Bâyezid’e gidenden iki gün önce ulaştıracaktı ama, öyle olmadı. Ulak Kütahya’da tuzağa düşürü­lünce şans dönüverdi. Fâtih’in ölümünü ordudan gizleyerek ce­nazeyle ivedi olarak İstanbul’a dönen Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’yı korkunç bir ölüm bekliyordu! Üsküdar’dan İstanbul’a geçince iki yaka ara­sındaki deniz ulaşımını yasakla­dı. Amacı, padişahın ölümünün neden olacağı olayları önlemek ve Bursa-Mudanya-Marmara kestirmesinden gelmesini bekle­diği Cem’i de tahta oturtmaktı.

    Takdir tedbiri bozdu: Fa­tih’in öldüğünü öğrenen Yeniçe­riler, yağma ve katliam başlattı­lar. Karamanî’yi parçalayıp ba­şını mızrağa geçirdiler. Yahudi mahallelerini, yabancı mağaza­larını yağmaladılar. Olanlara bir süre seyirci kalan İshak ve Sinan Paşalar, duruma el koyarak ayak­lanmacıları sindirdiler. Bâye­zid’in İstanbul’daki oğlu Şehza­de Korkud, babası gelesiye tahta oturtuldu.

    Cem Sultan’ı Roma’da papa ve kardinallerle gösteren bir Rönesans tablosu

    Bâyezid, 21 Mayıs 1481’de dört bin süvariyle Üsküdar’a ulaştı. Halkın ve askerin tezahü­ratı arasında limandan İstan­bul’a girişi görkemli oldu. Matem işareti olarak siyah giyinmiş, atı­nın başına siyah sorguç taktır­mıştı. Kent zenginleri, bir kâbus­tan kurtulmanın sevinciyle yeni hükümdarın önüne taslarla altın akçe serptiler. İskeleden sara­ya kadar yollara sırma işlemeli serendaz halılar döşenmişti. 22 Mayıs günü babasının cenaze törenine katılıp tabutunu taşı­yan Bâyezid, aynı gün Topkapı Sarayı’ndaki cülûs töreniyle tah­ta oturdu. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıttırdı, gündeliklerine de terakki (zam) verdi.

    Kardeşlerin taht kavgası

    Konya Valisi Cem’e gelince: Hayatta kalmak ve saltanat hakkı savıyla Konya askerle­riyle İnegöl’e geldi. Bâyezid de Ayas Paşa’nın komutasında iki bin yeniçeriyi ona karşı gön­derdi. Cem adına Gedik Nasuh Bey’in komuta ettiği tümen, 28 Mayıs günü Bursa yakının­da yapılan savaşı kazanarak Ayas Paşa’yı tutsak aldı. Cem de halkın coşkulu gösterile­ri arasında Bursa’ya girerek atalarının bu başkentinde sul­tanlığını duyurdu. Adına sik­ke kestirip hutbe okutturdu. Bursa’da 23 gün, “Cem Sultan” değil “Sultan Cem” sanıyla hü­kümdarlık etti.

    Bursa’da oturan hanedan büyüğü, Çelebi Mehmed’in kı­zı “Ulu Hala” Selçuk Hatun’u, Mevlâna İlyas, tarihçi Şükrul­lah eşliğinde, Rumeli ve Anadolu topraklarını bölüşmek önerisiy­le İstanbul’a elçi gönderdi. Ulu Hala’nın bu önerisini II. Bâyezid, merhamet ve kardeşliğin hü­kümdarlar arasında söz konusu olmayacağını, memleketin par­çalanmayacağını vurgulayarak reddetti. Vakit yitirmeden Cem sorununu çözmek için de Kapı­kulu ordusuyla Anadolu yakası­na geçti.

    II. Bâyezid’in törenlerde kaftan altına giydiği atlas entari. Kol ve etek uzunluğu uzun boylu heybetli olduğunu gösteriyor.

    20 Haziran 1481’de Yenişehir Ovasında yedi saat süren savaşta Cem’in birlikleri bozguna uğradı. Bursa’daki saltanatı yitiren baht­sız şehzade, yaralar bereler için­de Konya’ya, oradan Suriye’ye, Mısır’a giderek Memlûk Sultanı Kayıtbay’a sığındı. Karamanoğ­lu Kasım Bey ise Bâyezid-Cem mücadelesini fırsat bilip Varsak ve Turgutlu Türkmen boylarıy­la Konya’yı kuşattı ama Gedik Ahmed Paşa’nın gelmesi üzerine Toros dağlarına çekildi.

    Napoli Krallığı, Gedik Ah­med Paşa’nın işgal ettiği Otranto liman-kalesini geri aldı. Bâye­zid-Cem sorunundan Venedik­liler de yararlandı: Ocak 1482’de imzaladıkları yeni antlaşmayla Osmanlı Devleti’ne ödedikleri yıllık on bin duka altın haraçtan kurtuldular.

    Mısır’da iken hacca giden Cem, bu manevî güçle şansını son bir kez daha denemek için Türkmen beylerinin çağırısına uyarak Memlûk sultanının yanı­na kattığı “Şam Askeri” ile Ana­dolu’ya yöneldi. Konya’yı, sonra Ankara’yı kuşattı ama alamadı. Ordugâhını Aydos’ta kuran II. Bâyezid’in Kudüs’te oturması önerisini geri çevirdi. Ağabeyine yazdığı manzum mektubunda, “Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan / Ben kül döşenem külhan-ı mihnetde sebeb ne?” diyerek yazgıya boyun eğmeye­ceğini bildirdi. Bâyezid, karde­şinin manzum mektubuna aynı uyakta yanıt verdi: “Haccü’l-Ha­remeynim deyü da’va edersin/ Ya saltanat-ı dünya içün bunca talep ne?”. Gedik Ahmed Paşa kumandasında sevk ettiği ordu da Çukur Çimen’de Cem’i ve Ka­ramanoğlu Kasım Bey’i mağlup etti.

    Taşeli dağlarına kaçan Cem’in, o yılın Temmuz ayın­da Rodos Şövalyelerine sığın­ması nedeniyle konu, II. Bâye­zid açısından, saltanat soru­nu olmaktan çıktı, önemli bir dış sorun oldu ve 1495’e değin Rodos Şövalyelerine, Papalı­ğa, Napoli ve Fransa krallıkla­rına karşı ödüncü politikalar izlemek zorunda kaldı. İlkin 1483’te Rodos Şövalyelerinin üstad-ı azamı Pierre d’Aubus­son ile bir antlaşma imzala­yarak, kardeşinin korunması ve giderleri için her yıl 45 bin duka altın vermeyi kabul et­ti.. Cem’in Avrupa’daki 13 yıl­lık serüveni boyunca, Papalık ve Katolik dünyasında İstan­bul’u yeniden Hıristiyan ken­ti yapma umudu uyansa da II. Bâyezid oyalayıcı bir siyaset­le İstanbul’a yönelik bir Haçlı seferini önlediği gibi, Balkan­lar’daki Osmanlı egemenliğini de güçlendirdi.

    II. Bâyezid’in bir av partisinde ceylan vuruşu.

    Cem’in İstanbul’daki rehin oğlu Oğuz Han’ı boğdurtan, Cem yanlısı Gedik Ahmed Paşa’yı idam ettirip Veziriazam İshak Paşa’nın yerine Davud Paşa’yı getiren padişah, 1483 ilkbaha­rında devlet erkânıyla birlikte Sofya’ya giderek Bosna Hersek sorunlarıyla ilgilendi. Hersek’i ilhak etti. Filibe’de üç gün sü­ren bir av partisine katılıp per­formans gösterdi ve İstanbul’a döndü.

    Ertesi yıl yeni bir sefer için Edirne’ye gitti. Sefer hazırlıkları sürerken 23 Mayıs 1484’te kendi adını taşıyacak cami ile medre­se, imaret ve şifahaneden oluşan Tunca kıyısındaki Sultan Bâ­yezid külliyesinin temelini attı. Yangın geçiren kentin imarıyla da ilgilendi. Sonra sefere çıktı. Orduyla Tuna’yı geçip Boğdan topraklarına girdi. Karadan ve denizden Kili kuşatması dokuz gün sürdü. 15 Temmuz’da kale teslim alındı. Prut nehrinin ağ­zındaki Akkirman, Bâyezid’in kuşatmasına altı gün dayanabil­di, 11 Ağustos’ta düştü. Bir süva­ri ordusuyla Osmanlı kuvvetle­rine katılan Kırım Hanı Meng­li Giray’a sırmalı üsküf giydiren padişah, Edirne’ye dönerek 1485 kışını burada geçirdi. Macar, Mı­sır, Hint elçilik heyetleri, Edirne Sarayında huzuruna çıkarak nâ­me ve hediyelerini sundular.

    Cem sorunu nedeniyle sefer ve savaşlara ara veren II. Bâye­zid, Türk akıncıların Boğdan’a, Malkoçoğlu Bali Bey’in akınla­rına onay vermesi üzerine de Polonya topraklarına girmesiy­le Lehistan-Osmanlı ilişkileri­ni bozdu. Batıda akıncı sorunu giderek büyürken, Malatya ve Divriği ileri karakollarını elinde tutan Memlûk Sultanlığı ile de sınır savaşları başladı. Hicaz su yolları sorunu, Memlûk sultanı­nın Rodos Şövalyelerine sığınan Şehzâde Cem’in Mısır’daki aile­sini himaye etmesi, Dulkadirli, Ramazan ve Karaman beylikle­rinin sınır ihlalleri, zaman za­man şiddetlenen savaşlarda Os­manlı kuvvetlerinin yenik düş­mesi 1491’e kadar sürdü. Adana ve Tarsus Memlûklara bırakıla­rak barış sağlandı.

    Endülüs’teki (İspanya) Müs­lüman Beni Ahmer Devleti’nin İstanbul’a gelen elçisi, sundu­ğu Arapça manzum istimdat­nâmede (yardım mektubu), İs­panya’daki Müslüman Arapla­rın soykırımdan kurtarılması isteniyordu. II. Bâyezid, Kemal Reis’i bir filo ile Batı Akdeniz’e gönderdi. Kraliçe Isabella’nın 31 Mart 1492 tarihinde Yahudi­leri de kovma fermanı üzerine padişah Sefaradlara da kucak açarken, Anadolu ve Rumeli beylerbeylerine hükümler yaza­rak bölgelerine gelecek Müslü­manlara ve Yahudilere yerleşim yerleri sağlanmasını bildirdi. Kemal Reis’in filosu Müslüman Arap göçmenleri ve Yahudileri İspanya katliamından kurtarıp Türkiye’ye getirdi. Çoklukla İs­tanbul, Edirne ve Selanik’e gö­çen Sefaradlar mahalleler kurup, cemaatler oluşturdular. Bir bö­lümü İstanbul’a gelen Araplarsa, Galata’nın Haliç kıyısına yerleş­ti. Burada 1475’te Galata Camii adıyla camiye çevrilmiş olan San Domenico kilisesi zamanla Arap Camii adını almıştır.

    1492’de Arnavutluk ve Ma­caristan seferleri için Edirne’ye, oradan Sofya’ya giden II. Bâye­zid, Belgrad kuşatması için Ha­dım Süleyman Paşa’yı görev­lendirerek yerel ayaklanmaları sindirmek üzere Arnavutluk’a yöneldi. Akıncı kolları da Erdel (Transilvanya), Hırvatistan top­raklarına girdi. Belgrad kuşat­masında Macar baskınları nede­niyle ağır kayıplar verildi. Akıncı beyi Mihaloğlu Ali Bey ve yüz­lerce akıncı öldü. Süleyman Paşa kuşatmayı çözerek geri çekildi.

    Diğer yandan 1492 seferle­rinden sonra Macaristan, Lehis­tan ve Venedik’le imzalanan ant­laşmalarla yürürlüğe giren ba­rış süreci 1498’e değin uzatıldı.

    II. Bayezid vezirleriyle kardeşi Cem sorununu görüşüyor (Topkapı Sarayı Müzesi).

    Venedik’le savaş ve barış

    Venedik’in 1498’de Fransa ile anlaşması üzerine İstan­bul’daki Venedikliler tutukla­narak mallarına el konuldu ve ertesi yıl da Venedik’e savaş açıldı. II. Bâyezid ilkbaharda sefere çıkarak Mora’ya indi. Osmanlı donanması Sapien­za adası açıklarında Venedik donanmasını bozguna uğrattı. İnebahtı kalesi fethedildi. Bu­nu Modon, Koron ve Navarin kalelerinin alınması izledi.

    Padişahın İstanbul’a dönme­sine karşın Venedik’le savaş du­rumu dört yıl sürdü ve 14 Aralık 1502’de ateşkes imzalandı. 20 Mayıs 1503’te yenilenen antlaş­ma ile de Venedik Cumhuriyeti, eskiden olduğu gibi yılda 10 bin duka vergi ödemek karşılığın­da Türk karasularındaki ticaret ayrıcalıklarını yeniden elde etti. İstanbul’daki Venedik balyosu­nun her yıl yerine, üç yılda bir değişmesi de antlaşmada yer al­dı. Balyos olarak İstanbul’a gelen ve daha sonra Venedik doçu olan Andrea Gritti’nin iyi ilişkiler kurduğu II. Bâyezid’in, İspan­ya’daki gelişmelere müdahalesi kadar Akdeniz havzasında barış öngörmesi de İstanbul’un sosyal ve ekonomik yaşamını olumlu etkileyen sonuçlar verdi.

    Bu gelişmelere karşın II. Bâ­yezid’in, uzun hükümdarlığında halkın kendisini “uğursuz” say­masına neden olacak bir dizi fe­laket şiddetli sağanaklar, yangın ve fırtınalar, iki büyük deprem, salgın ve kıtlıklar da yaşandı. 1488’de aralıklarla iki ay süren depremde İstanbul önemli ölçü­de hasar gördü. 1490’da korkunç bir fırtına çıktı. Atmeydanı’nda­ki baruthaneye yıldırım düştü. Çevredeki mahalleler yandı. O yılki depremde minareler yıkıldı. Kente gelen yabancıların göz­lemlerine göre, İstanbul yine de görkemli surlarla çevrili, bakımlı ve güzel bir şehirdi.

    Oğlu Selim tarafından tahttan indirilen II. Bâyezid’in Dimetoka’ya gitmek üzere İstanbul’dan arabayla ayrılışı. Minyatürde, Yavuz’un (atlı ve sorguçlu) arabanın yanında babasına eşlik ettiği görülüyor (sağda).

    1494 ve 1502’de Avrupa’dan yayılan ve yıllarca süren iki veba salgını, Osmanlı ülkelerinde de binlerce insanın ölümüne neden oldu. Buna kıtlık da eklendi. Ru­meli topraklarına birkaç yıl yağ­mur düşmediğinden ürün alına­madı. “50 dirhem ekmek bir altı­na!”, “Fukara aç, zengin muhtaç!” o yılların tarihe geçen sözleridir.

    Asıl büyük felaket 1509 dep­remi oldu. 11 Eylül’de başlayan sarsıntılar aralıklarla birbuçuk ay sürdü. İstanbul ve Marmara bölgesinin bu en büyük felaketi, halkın tanımlamasıyla “Kıya­met-i suğra” (Küçük kıyamet) denerek tarihlere yazılmıştır. Kaynaklardaki sayılara göre İs­tanbul’da 109 cami, 1070 ev yerle bir oldu. Eğrikapı-Yedikule-İs­hakpaşa surları yıkıldı. Fatih Külliyesi, saray binaları ve surla­rı büyük hasar gördü. Yeni yapıl­mış olan Bayezit Camiinin kub­besi çöktü. Kent çevresindeki su bentleri, kemerler, Bozdoğan Kemerinin bir bölümü yıkıldı­ğından çevresi bataklığa döndü. Tahminen beş bin kişinin öldü­ğü kentte yaşam umudu kalma­dığından ahali köylere kırlara dağıldı. II. Bâyezid bir süre saray bahçesinde yapılan ahşap bir barakada oturduktan sonra 23 Ekim 1509’da Edirne’ye gitmek zorunda kaldı.

    İlk kentsel dönüşüm

    Hareketi sırasında bir ayak divanı toplayarak İstanbul’un imarı konusunda hazırlık ya­pılmasını, usta, ırgat, taş ve kireç temin edilmesini istedi. Bu divanda, her 20 haneden bir kişinin yükümlü olarak is­tenmesi, hane başına 22 akçe­lik avârız yazılması, cerahor denen ücretli işçilerin getir­tilmesi kararlaştırıldı. Yapılan hesaplar ve düzenlenen def­terler uyarınca Anadolu’dan 37.000, Rumeli’den 29.000 iş­çi ırgat çağırıldı. Kısa sürede İstanbul’da 77.000 işçi, 3.000 usta toplandı.

    Gittiği Edirne’de de deprem olunca halkın “uğursuz padişah” dediği II. Bayezid alınganlık gös­tererek İstanbul’a döndü. İmar çalışmalarıyla yakından ilgilen­di. Mimar Hayreddin’in sorum­luluğundaki çalışmalar, Topka­pı Sarayı, surlar, Galata Kulesi ve surları, Kız Kulesi, Çekmece köprüleri, Rumeli ve Anadolu hisarları ile büyük camilerde yo­ğunlaştırıldı. Pek çok yapı, yeni baştan yapılırcasına onarıldı.

    Saltanatının son yıllarını yorgun ve durağan geçiren II. Bâyezid, şehzadeliğindeki uzun Amasya valiliğinin deneyimle­rine karşın, Anadolu’ya ve Do­ğu’ya dönük başarılı bir politi­ka izleyemedi. Bunda etkinliğini artıran medrese ortamlarının, devşirme kökenli yöneticilerin rolü vardı. Fatih döneminde ge­lişme olanağı bulan ve medre­se muhitinde güçlenen ulema sınıfı, Sünnilik dışı mezhep ve tarikatların yaygın olduğu Ana­dolu’ya olumsuz bakmaktaydı. Alevî-Bektaşi toplulukları, Türk oluşlarıyla da İstanbul’da­ki kozmopolit kadroların tepkisini çekmekteydi­ler. Bu nedenlerle İstan­bul-Anadolu kültürel ve sosyal farklılaşması, II. Bâye­zid’in saltanatı boyunca belir­ginleşti.

    II. Bâyezid’in Kabe kapısı için İstanbul’da yaptırdığı kilit (Topkapı Sarayı Müzesi)

    Olgunun ilk büyük eylemi 1511’deki Şahkulu/Şeytanku­lu ayaklanması oldu. Şah İsmail Safevi’nin Anadolu’daki tari­kat propagandasının bir sonucu olan bu ayaklanmayı, Karabıyı­koğlu da denilen Şahkulu Baba Tekeli ile babası Hasan başlattı­lar. Bunlar, “zühd ve takva ehlin­den” görünseler de Şah İsmail’in halifeleriydi. Şahkulu, onbin do­layındaki müridiyle Antalya yö­resinde ayaklandı. Üzerine gelen Anadolu Beylerbeyi Karagöz Pa­şa’yı tutsak alarak kazığa oturttu. Kütahya’yı kuşattı.

    Bir dizi muharebeden sonra Veziriazam Hadım Ali Paşa, Çu­kurova’da sıkıştırdığı Şahkulu’nu öldürterek isyanı söndürdü. An­cak Anadolu eyaletlerine İstan­bul’dan atanan vali ve sancak beylerine, kadılara duyulan tep­ki, yeni ayaklanmalara yol aça­bilecek boyuttaydı. Timar siste­mindeki değişiklikler, arazilerin vakfa dönüştürülmesi, toplum­sal hoşnutsuzluklar, İstanbul’a göçler, yeni ayaklanmaları ka­bartırken devşirme yöntemi, esir ticareti, Yahudi göçleri, yeni hak­lar elde eden azınlıklar… giderek artan kozmopolit İstanbul nüfu­sunu da güçlendirmekteydi.

    Yaşlanmak ve ölüme gitmek

    Sultan Bâyezid, babası Fa­tih’in merkez ve taşra yöne­timleri için öngördüğü ödün­süz tutumu izleyemediği gibi, saltanatının son yıllarında, ol­gunluk çağına gelmiş oğulları­nın başlattıkları taht mücade­lesine de seyirci kaldı. Şehza­delerin, İstanbul’daki nüfuzlu kesimlerle yeniçerileri ka­zanma girişimleri, padişahın otoritesini büsbütün sarstı. Ocaklıların, vezirlerin, diğer kesimlerin hangi şehzadeleri tuttuğu bilinmediğinden gü­vensiz bir ortam doğdu. Âciz babanın, kırklı yaşlardaki şeh­zadeleri Selim, Ahmed ve Kor­kud’la uzlaşma yolları araması boşunaydı.

    Selim’in, 1511’de İstanbul’a yürüyüşü ve Karıştıran civarın­daki Uğraşlı’da babasıyla savaş­mayı göze alması, Amasya Valisi Şehzade Ahmed’in Maltepe’ye gelmesi, yeniçerilerin eyleme geçmelerine neden oldu. Ahmed, Divan-ı Hümayundan kendi le­hine bir karar çıkartamadan Amasya’ya döndü. Kapıkulları, Ahmed yanlısı vezirlerin konak­larını, Tacizâde Cafer Çelebi’nin, Müeyyedzâde’nin evlerini yağ­malayıp deniz ulaşımını kestiler.

    Gizlice İstanbul’a gelen Şeh­zade Korkud, kışlalarına konuk olduğu Yeniçerilerden bekledi­ği desteği alamazken, bu desteği sağlayan Şehzade Selim, babası tarafından İstanbul’a davet edil­di. Beş bin Yeniçerinin gösteriler yaparak kent dışında karşıla­dığı taht adayı Selim, 19 Nisan 1512’de Topkapı’dan İstanbul’a girdi. Yeniçerilerin Yenibahçe’de kurduğu ordugâhta beş gün bo­yunca gelişmeleri izledi. Kardeşi Korkud gizlice İstanbul’dan ay­rıldı. 24 Nisan 1512 günü, kapı­kullarının da hazır bulunduğu Topkapı Sarayındaki ayak diva­nında Sultan Bâyezid tahtı Se­lim’e bıraktı. Osmanlı tarihinde bu biçimde bir saltanat devri bir daha olmamıştır.

    31 yıllık sorunlu saltanatın hayli yıprattığı padişaha son darbe oğlu Selim’den oldu.

    Dimetoka’ya gitmeyi seçen Bayezid, Mayıs ayı başında Çor­lu’ya ulaştı. 10 Haziran 1512’de konakladığı Abalar köyünde öl­dü. Bu son konağı Çekmece, Saz­lıdere, Söğütlü veya Havsa, ölüm gününü de 26 Mayıs veren kay­naklar vardır. Târih-i Cenâbî’de ve başka kaynaklarda zehirlen­diği, Yahudi bir tabip aracılığıy­la “ecel şerbeti” (zehir) içirtildi­ği, Çekmece’deki molada abdest alırken sakalının top top avucu­na gelmesinden zehirlendiğini anlayarak, oğlu Selim’e, “Kılıcın keskin olsun ömrün kasîr (kısa)” diye beddua ettiği yazılıdır.

    İstanbul’un ikinci Türk pa­dişahı bu kentte doğmadığı gibi; burada da ölmedi. Eyüp’te gö­mülmesini, üstüne açık bir türbe yapılmasını vasiyet etmişken, Beyazıt meydanındaki camisi­nin kıble tarafına gömülmüş, oğlu Yavuz, kubbeli bir türbe yaptırmıştır. Hoca Saadeddin Tâcü’t-Tevarih’te, “yaşı altmış- yetmiş arasındaydı” der.

    1503 tarihli rapor-mektu­bunda Bâyezid’i tanımlayan Ve­nedik Balyosu Andrea Gritti, şunları yazmış: “Uzun boylu, ka­rayağızdır. Zihnen daima meşgul ve tasalı izlenimi verir. Felsefey­le ilgilenir, kozmografya konu­larını çok iyi bilir. Az yemek yer, içki içmez. Camilere gidişlerin­de bol sadaka dağıtır. At binmek­ten hoşlanır, nikris (gut) yüzün­den sık sık ava gidemez”. Başka tarihçiler de okumayı sevdiği, sükûnetten hoşlandığı, savaş adamı olmaktan çok, sakin ya­ratılışlı, bilim-sever ve siyasetçi olduğunda birleşmişlerdir. Şah İsmail’e karşı izlediği politikayı, siyasal kombinezonları gözardı etmemesine bağlayıp diplomatik başarı diye öven satırlar da var­dır. Hatibzâde ile Molla İzarî’nin etkisinde taassuba yönelmesi, pozitif bilimlerin gelişmesine olanak tanımaması, Rönesans sanatına sıcak bakmaması, dog­malara karşı çıkan açık düşün­celi Molla Lütfî’nin, Hatibzâde yanlılarınca dinsizlikle suçlanıp 1494’te idam edilmesini önle­memesi de eleştirilir. Matema­tikçi ve kozmograf Mirim Çelebi, Sahn-ı Seman medreselerinde Euclides geometrisi okutan Mu­zaffereddin Şirazî, fizik konula­rıyla ilgilenen Muslihiddin bin Sinan, ünlü hekimlerden Muh­yiddin Mehmed, Hacı Hekim, Kaysunizâde Bedreddin, Edirne hastahanesi başhekimi Ahi Çe­lebi, koruduğu bilimadamlarıdır.

    Osmanlı tarih yazıcılığı onun döneminde gelişmiş, ilk Osman­lı kaynaklarından Âşıkpaşazâ­de Tarihi, İdrisî’nin Heşt-Be­hişt’i, İbn Kemâl’in Tevarih-i Âl-i Osmân’ı, Neşrî’nin Kitab-ı Cihannüma’sı bu padişahın is­teği üzerine yazılmıştır. Çağdaşı ünlü bilgin ve şairlerden birka­çı Müeyyedzâde Abdurrahman, Tâcîzâde Cafer ve Sadî’dir. Dö­neminde yapılan mimari eserler, Mimar Hayreddin’in ve kalfala­rınındır. Ünlü hattat Şeyh Ham­dullah da II. Bâyezid’in çağda­şıydı.

    Türk payitahtı İstanbul’un kültür merkezi oluşunda II. Bâ­yezid’in imar çalışmalarının payı büyüktür. Babasının Doğu-Batı dengesi bakışına soğuk dursa da Doğulu sanatçıları, tarihçi, yazar ve şairleri himaye ettiği, bilgin ve sanatkâra yüksek aylıklar bağla­dığı biliniyor. Fâtih’in Bellini’ye yaptırdığı resimleri saraydan çı­karttığı doğrudur ama, Leonardo Da Vinci’ye Haliç ve Boğaz köp­rüleri için projeler yaptırması, aynı konuda Michalengelo’nun önerileriyle ilgilenmesi önem­lidir.

    İstanbul’u gülzâr yapmak

    II. Bâyezid, harabe görünü­münden henüz kurtulama­mış olan İstanbul’u, bakımlı ve bayındır bir kent durumuna getirebilmek için çalışmıştır. Geleneksel üniteleriyle Sultan Bâyezid Külliyesi, kentin su gereksinimine cevap verecek Cebeciköy su isale yolu önemli yatırımlarıdır. Yaşanan iki bü­yük deprem felaketinin neden olduğu yıkıntıları onartmış, acemi oğlanlarının eğitimi için Galata Sarayı’nı tesis etmiş­tir. Saltanatının ilk yıllarında henüz eski Kostantinopolis gö­rünümünü koruyan İstanbul, 1512’de bir oranda Türk kenti manzarasına kavuşmuş bulu­nuyordu. Bursa üslubundaki Fâtih Camii’nin 1763 depre­minde yıkılıp yeniden yapıldığı dikkate alındığında, adını taşı­yan Beyazıt Camii, İstanbul’da­ki selâtin camilerin günümüze ulaşan en eski örneğidir. Vali­lik yaptığı Amasya’da, Osman­lı Devletinin önceki başkentle­ri Bursa ve Edirne’de de adıyla anılan eserler vardır. Anayol­larda konaklamak için yaptır­dığı veya onarttığı hanlar, za­manla yıkılmış veya haraptır. 1486 tarihli Edirne köprüsüyle 1487’de Osmancık’ta yaptırdığı dokuz kemerli Kızılırmak, Ma­nisa’daki 19 kemerli Gediz köp­rüleri de adıyla anılır.

    Oğlu Sultan Selim için
    yazılan Selimname’deki II.
    Bâyezid’in cenaze olayını
    gösteren minyatür.

    Padişahın 1495 tarihli vak­fiyesi, İstanbul’un mahalleleri ve yerleşim düzeni konusun­da bilgiler içerir. Bu vakfiyede, her mahallenin gece bekçiliği­ni, semt sakinlerinin kendi ara­larında nöbetleşerek yapma­ları öngörülmüştü. O sırada, İstanbul nüfusunun çoğunluğu Türkler-Müslümanlar, ikinci sırada da Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerdi. Başka dinlerden ve uluslardan da küçük toplu­luk ve koloniler de kaydedil­miş; İstanbul ve Galata’daki 9753 Türk, 31 Müslüman Çin­gene evine karşılık, 3743 Rum, 818 Ermeni, 1647 Yahudi, Ga­lata’da ayrıca 332 Frenk evi saptanmıştır. Bu sayılara göre İstanbul, 16. yüzyıla girerken yaklaşık 16.000 haneli 80.000 nüfuslu bir kentti.

    İaşe işleri Fatih döneminde belirlenen kurallara göre yürü­tülüyor; Eflâk ve Boğdan’dan, Tuna iskelelerinden, Trakya ve Karadeniz yalılarından, gerekti­ğinde doğu ve orta Anadolu’dan da hububat getirtiliyordu. Di­yarbekir ve Maraş Türkmenle­rinin yetiştirdiği koyun sürü­leri yakın iskelelere indirilerek İstanbul’a ulaştırılmakta, Mı­sır’dan pirinç ithal edilmektey­di. İzmir ve Mısır’dan yüklenen gemilerin yanaştığı iskelelerde­ki kapanlarda gümrüklendirme, narh işlemleri ve toptancılara dağıtım yapılıyor, Adapazarı ve İzmit’ten sebze, meyve, tavuk ve yumurta geliyordu.

    II. Bâyezid’in Camii ve türbesi, babası Fatih’in camii ve türbesi 1766 depreminde yıkılıp yeniden yapıldığı için İstanbul’daki en eski padişah cami ve türbesidir.

    II. Bâyezid’in Topkapı Sarayı arşivindeki ferman, mülknâme, berat ve mektupları, adına kale­me alınan methiyeler, kendisi­ne sunulan lâyihalar, istihbarat belgeleri, zengin bir koleksiyon oluşturur. Bunlar, II. Bâyezid’in afyon alışkanlığından, vasiyeti­ne dek her konuya açıklık getir­mektedir. Şiirleri bir divançede toplanmıştır.

    Zamanında uğursuzlu­ğu dillendirilen bu padişahın, sağlığında ve öldükten son­ra ermişliğine de inanılmıştır. Ölümüne düşürülen, “Geçdi Sultan Bâyezid-i Velî” tarih di­zesindeki “velî” (ermiş) söz­cüğü bunu ima eder. Hakkında efsaneler, keramet öyküleri de uydurulmuştur. Topkapı Sa­rayı’nda yaptırttığı Sultan Bâ­yezid Divanhanesi günümüze ulaşmamıştır. Sarayın Cebe­hane Meydanındaki 909/1503 tarihli nişan taşı, oğlu Şehzade Ahmed’in fırlattığı topuzla ilgi­li olup saray meydanlarındaki en eski anıtlardandır.

    II. Bâyezid’in dokuz cari­ye eşi: Hüsnüşah (Hüsnüşad), Bülbül, Nigâr, Gülruh, Şirin, (Ayşe?) Gülbahar, Mihrinaz (Mühürnaz), Ferruhşad ve adı bilinmeyen bir diğer cariyedir. 7 şehzadesi: Yavuz Selim, Şehin­şah, Ahmed, Abdullah, Âlem­şah, Korkud, Mahmud; 15 kı­zından adları bilinenler: Hatice, Aynışah, Hundi, Ayşe, Hüma­şah, Fâtıma, Şah, Selçuk sultan­lardır.

    II. Bâyezid’in İtalyan mimar-ressam Leonardo da Vinci’ye yaptırdığı Boğaz köprüsü tasarımı
  • Hem çadır kurar hem can alırlardı

    Hem çadır kurar hem can alırlardı

    ÇADIR MAHKEMESİ Yıldız Sarayı bahçesinde, Ortaköy tarafındaki Malta Karakolu önünde, biri büyük diğerleri küçük birkaç çadır kurularak Midhat Paşa ile öteki suçlananların yargılanması. Duruşmalara 15 Mayıs 1881’de başlandı. Mahkeme-i İstinaf hükümleri burada verdi. Mahkeme-i Temyiz de aynı çadırda toplanarak kararları onayladı. 

    ÇADIR MEHTERLERİ/ MEHTERÂN-I HAYME-İ HASSA Padişah çadırı, otağ-ı hümâyûnu, padişahın saray dışında gideceği yere götürüp kuran, seferde de padişah bir otağdayken ikincisini sonraki konaklama yerine götüren, böylece her türlü hava ve yol koşullarında çadır denklerini taşıyarak padişaha, sefer serdarıekremine, maiyetindekilere, ortada otağ-ı hümâyûn, âdeta kasaba ölçeğinde çadır ordugâhı hazırlayacak olanak ve pratiğe sahip bir örgüttü. Ocak komutanı çadır mehterbaşısı, İstanbul’daki ocakları da İbrahimpaşa Sarayı yanındaki Mehterhâne idi. Mevcutları dört odada 800 dolayındaydı. Avadanları, kendir, ip direk, merdiven kanca, balta, pala, satır vb. olduğundan, aralarından ayrılan bir grubun cellatlık görevi de vardı. Bunlar, çengele vurmak, darağacında asma kazığa oturtmak, baş kesmek işlerini gayet maharetle yaparlardı. Sefere gidilmediği zamanlarda çadır ve otağları onarır, bakımlarını yapar, yeni otağlar imal ederlerdi. Otağ, çadır, sâyebân, iç kaplama kumaş ve çadır bezlerini dokuyan, diken ocak terzileri ayrı bir örgüttü. Saraçları da vardı. 

    ÇAKALOZ/ ÇAKLOR Namlusuna doldurulan çakıl taşlarını düşman saflarına savuran küçük top. 

    ÇÂKER/ÂNE Resmî yazışma kurallarına göre, yazı sahibi astın, hitap ettiği üstüne, kendisinden söz etmesi halinde kullandığı “kulunuz” anlamındaki deyim (Örneğin: “mâlûmât-ı çâkerânem”: Kulunuzun bilgisi). 

    Çadırın önünde cellat 1553’te Şehzade Mustafa’nın idamı ve cesedinin başında cellatlar. Çadır mehterleri içindeki bir grubun cellatlık görevi de vardı. Minyatür: Seyyid Lokman. 
  • Şansız ve kanlı yılların romanı

    Şansız ve kanlı yılların romanı

    Hıfzı Topuz’un son tarihî romanı Şanlı Kanlı Yıllar: Osmanlı’da III. Murat ve III. Mehmet Dönemi, “büyük zaferlerden sonraki büyük yenilgiler ve çöküntüler”i anlatıyor. 16. yüzyıldan 17. yüzyıla geçiş dönemine kurgulanmış eser, büyükbaba II. Selim’den torun III. Mehmed’e yaklaşık 40 yıllık bir periyodu ustaca işlemiş. 

    Şanlı Kanlı Yıllar Tarihi Romanlar Hıfzı Topuz Kitabı Fiyatı - Bkmkitap
    ŞANLI KANLI YILLAR
    HIFZI TOPUZ

    Türkçe-Fransızca, inceleme-araştırma, deneme, roman, anı, söyleşi yapıtlarıyla tanınan Hıfzı Topuz, romana yaklaşan tarih kitaplarıyla da tanınıyor. Taif’te Ölüm, Paris’te Son Osmanlılar, Hatice Sultan, Gazi ve Fikriye, Devrim Yılları, Elbet Sabah Olacaktır (Tevfik Fikret’in Romanı), Vatanı Sattık Bir Pula (Namık Kemal’in Romanı) bunlardan. Daha yakın tarihte öne çıkan ve çok okunanı Abdülmecit (2009) olmuştu. 

    Kalemlerini bu alana çeviren yazarların son yıllardaki çalışmalarına bakıldığında ise Ahmed Refik (öl.1937) kuşağının parlak mirasının yüz yıl sonra bir canlanma çığırına girdiği aştığı doğrudur. “Tarihî roman” doğru, anlam veya tanımlama yanlış olduğuna göre tarih konularının işlendiği romanlar, -dünyadaki gidişata da uyularak- Türkiye’de de çok yazılıyor, çok okunuyor. Tarih konularını bilimsel anlatan kitaplara soğuk bakışlarsa sürüyor. 

    Dünya yazınının nerelere savrulduğunu evrensel bakışla değerlendiren Topuz’un, 21. yüzyıl akımının ayrımında, art arda tarih içerikli yapıtlar vermesi buna bağlanabilir. Son yapıtı, Remzi Kitabevi’nin yayımladığı Şanlı Kanlı Yıllar: Osmanlı’da III. Murat ve III. Mehmet Dönemi romanıdır. 

    208 sayfalık kitabın konusu, Osmanoğulları’nın 12. ve 13. kuşağını temsil eden baba-oğul Sultan III. Murad’la (saltanatı: 1574-1595), III. Mehmed’in (saltanatı: 1595-1603) romanlaştırılmış kısa yaşamları. 

    Bu baba oğulun, 600 yıllık hanedan yapısındaki konumlarına birer cümleyle değinmek gerekir: Önce şunu belirtelim… Yıldırım’dan (1389-1402) III. Mehmed’e, bunun torununun torunu III. Ahmed’e (1703- 1730) kadar 20 padişahın yaşam ve saltanat grafikleri, -II. Bayezid, Kanunî Süleyman, III. Ahmed ayrık tutulursa- moral bozucu, hatta korkutucudur. Adlarını verdiğimiz üçlü dışında altmışlı yaşları gören yoktur. Diğerleri, 18’den 20’lere, 30’lara, 40’lara nihayet 50’ye kadar yaşamış bahtsızlardır. Demek ki padişahların çoğu ömür yoksuludur. Çoğunun taht süreleri de 1- 8 yıl arasında çok kısadır. Sekizi tahttan indirilmiş, bunlardan ikisi de öldürülmüştür. Bu trajik yaşamları az ya da çok bilen öteki padişahlar, hayata iyimser bakmaları şöyle dursun, sonsuz yetki ve olanaklara karşın başlarına gelebilecek “kara” yazgıları vehimlerle beklerken, bugün bize “bu kadarı da olmaz!” dedirten olağandışı eylemler sergileyebilmişlerdir. 

    Hıristiyan köle kontrolü 16. yüzyıl sonlarında bir Osmanlı esir pazarında köleler kontrol ediliyor. Bartholomäus Schachman’ın çizimi, The Art of Travel

    Sayın Topuz, isabetli bir seçimle 16. yüzyıldan 17. yüzyıla geçiş dönemini konu almıştır. Baba-oğul III. Murad- III. Mehmed’in (20 yıl 1 ay + 8 yıl 11 ay) toplam 29 yıl süren saltanatları, hem başdöndürücü bir yükseliş ve görkem dönemi hem saray entrikaları, harem büyüleri, cinayet ve infazlar, öldürülme saplantıları, rüşvet ve suistimaller evresidir. 

    III. Murad’ın Manisa’dan gelip tahta oturduğu gece yarısındaki iç biattan sonra ilk icraatı, annesi Nûrubânu’nun onayıyla haremdeki beş kardeşini boğdurtmak olmuştu. Masum şehzadelere yönelik bu acımasız infazın daha acımasızını, 20 yıl sonra oğlu Mehmed yineledi. O da Manisa’dan gelip tahta geçtiği günün gecesinde, annesi Safiye’nin aldığı önlemlerle – sözde nizâm-ı âlem için- 19 masum kardeşini Harem girişindeki Dolaplı Kubbe’de boğdurttu. O masum şehzadeleri, ertesi gün Ayasofya avlusunda babasının ayakucuna gömdürttü. Bu cinayetin somut simgelerini merak edenler, Sinan’ın yaptığı III. Murad Türbesi’nde yeşil puşideli, beyaz sarıklı minyatür sandukaları görebilirler. 

    III. Mehmed, kadın oldukları için saltanat hakları söz konusu olmayan 27 kız kardeşi ile babasının 200 dolayındaki haseki ve cariyesinide -hamile olanlarını boğdurtup- kışta kıyamette Eski Saray’a göndermişti. İkinci aşamada da III. Murad’ın kızları ve cariyeleride birileriyle evlendirilip sarayla bağları kesilmişti. Bu operasyonlarla Osmanlı Sarayı “tam temiz” hale getirilerek Valide Safiye Sultan tarafından oğlu III. Mehmed için yeni hareme dönüştürüldü.

    Şanlı Kanlı Yıllar, Venedikli Safo’nun, Manisa Sarayı’nda Şehzade Murad’a sunuluşu öyküsüyle başlıyor. Roman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed dönemlerinin siyasi, askerî olaylarıyla içiçe ve akıcı bir örüntüyle devam ediyor. Büyükbaba II. Selim’den torun III. Mehmed’e yaklaşık 40 yıllık bir periyod ustaca işlenmiş. 

    Kitaba eğilenler tarih okuduklarının ayrımına varmadan Kıbrıs’ın alınışından Tunus’un ilhakına, Sokollu Mehmed Paşa iktidarının sona ermesine, Osmanlı saray tarihinin en renkli sünnet düğününe, rüşvet ve yolsuzluğun başlamasına, sanat düşkünü melankolik III. Murad’dan Harem ağalarının nüfuzuna, uçurulan vezir kellelerine, Özdemir oğlu Osman, Koca Sinan, Ferhad, Hadım Hasan Paşalara, Nurubânu Sultan’a, Yahudi Ester Kira’ya, sefere çıkmaya ikna edilen III. Mehmed’e, şeyhlere, okuma üfleme seanslarına, kiraz mevsimlerine, kır safalarına, korkulara, tütün ve içki iptilasına, Takiyeddin’in kurduğu rasathanenin yıkılmasına uzanan bir öyküyle karşılaşıyor.

    Zengin bir içerik, yazarın ifadesiyle, “son büyük zaferlerden sonra büyük yenilgiler ve çöküntüler”in başlangıcına uzanan bir öykü, dönemin kötü gelenekleri, roman diliyle anlatılan bir tarih yorumu, arada daha eskilere göndermeler…

    Roman yazımıyla tarih konularını işlemek yazarlığın özel bir alanıdır. Bu vadinin bizdeki başlangıcı kabaca 1930’lardadır. Bu akımın haklı gerekçesi ise ezberlemeyi dayatan kuru ders kitapları olmuştur denebilir. Bu akımda Avrupa kültüründeki örnekler kadar oryantalizmin renkli ama gerçeklerle birebir bağdaşmayan tablolarının, tarih konuları yazıyla da resmedilebilir savı da heves uyandırmış olmalıdır. 

    Tarihi romanlaştırmaya ya da roman diliyle tarih yazmaya dönük eleştirilerse, zamanla unutulmuştur. Öyleki bugün bu tür yapıtları okuyanlar, “tarih” okuyanlarla kıyaslanmayacak kadar çoktur. Çığırı açan yazarlarımızın usta ve kıdemli bir kalemi de kuşkusuz üstat Hıfzı Topuz’dur.

  • 14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    24 yıl Kafes’te yaşadıktan sonra tahta oturtulan Sultan 4. Mustafa, sadece 14 aylık saltanatının ardından öldürülmüştü. Kısa saltanatı süresince, başta Kabakçı İsyanı olmak üzere bir dizi karışıklık, cinayet, rezalet meydana gelmiş; İstanbul’da cangüvenliği kalmamıştı. Bir yıkım döneminin ve 29. Osmanlı hükümdarının özeti. 

    Osmanlı tahtından 1807’de çekilen 3. Selim, 1808’de tahta oturan 2. Mahmud, parlak padişahlarken bu ikili arasındaki padişah 4. Mustafa’dan pek sözedilmez. Kabakçı ayaklanması-Alemdar/Bâbıâli Vak’ası aralığında, Selim’in tahttan indirilip bir yıl sonra “padişâhâne değil vahşiyane” öldürülmesi, Mahmud’u boğma girişimi, gericilik diklenmesi olaylarında, bu Mustafa da silik kimliğiyle anılır… 

    14 aylık padişahlık
    Murossa sorguçlu kavuğu taranmış uzun sakalı, yeni merasim kürkü mücevher kabzalı hançeri ile bayram tahtına oturmuş ürkek bakışlı 4. Mustafa, babası 1. Abdülhamid gibi saray ressamına poz vermiş.

    Bir kuzen (Selim), iki kardeş (Mustafa ve Mahmud) üçlüsünün hayat ve saltanat yazgılarının kesiştiği 1789- 1839 yarı yüzyılının en doğru anlatımları Âsım ve Cevdet Tarihleri’ndedir. Söz konusu elli yıl için Başbakanlık ve Topkapı Sarayı arşivlerinde, Fransa, İngiltere ve başka devlet arşivlerinde pek çok belge vardır. 

    29. Osmanlı hükümdarı 4. Mustafa’ın 29 yıllık kısa yaşamının sadece 14 ayı tahttadır. Önceki 28 yılda şehzade, tahttan indirildikten sonraki dört ayda da tutuklu eski padişahtır. Kendisinin, tahtını ve canını güvenceye almak için önceki padişah 3. Selim’i öldürtmesi gibi, kardeşi 2. Mahmud da aynı gerekçeyle kendisini boğdurtmuştur. Bu bahtsız padişahın kısa saltanatı, ayaklanma ve cinayetlerle başlamış bitmiş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin bunalımlı bir evresidir. 14 ay süren saltanatında devlet yönetimini kavrayamadığı, kolay kandırıldığı, tanımadığı -cephedeki- sadrazamı azledip yine görüp tanımadığı bir veziri bu göreve atadığı saptanıyor. Osmanlı tarihinin dehşetengiz ayaklanmalarından -tarihçilerin birini yerip diğerini övdüğü- Kabakçı ve Alemdar vak’alarından biriyle saltanatı başlamış, ötekiyle sona ermiştir. İstanbul’da ve taşrada adıyla anılan önemli bir eseri de yoktur. 

    Şehzadeliğinde ve tahttan indirildikten sonra, babası 1. Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’na eklettiği İkbâller Taşlığı çevresindeki harem ve mabeyin dairelerinde veya Çifte Kasırlar’da oturmuş olmalıdır. Sık sık tebdil gezdiği, sarayda onarımlar yaptırdığı, hat çalıştığı biliniyor. 

    Günümüzden 210 yıl önce 1807 Mayıs ayında başlayıp 1808 Eylül’ünde biten 4. Mustafa serüvenini ayrıntılı veren kaynaklardan ikisi, Âsım Tarihi (2. Cilt) ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’inin 8. ve 9. ciltleridir. 

    14 aylık padişahlık
    İsyancılar suçlanmadı
    Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin ertesi günü yeni padişah 4. Mustafa tarafından Kabakçı İsyanı adı verilen olayda sorumluluğu olan yeniçeri ocağının hiçbir şekilde suçlanmayacağına, isyana katılanların cezalandırılmayacağına dair hüccetin Divan-ı Hümayun’a gönderilen nüshası. Üst taraftaki kırmızı yazının altında 4. Mustafa’nın yemin ve taahhüdü bulunur. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Sadaret Kaymakamı Köse Musa, Nakibüleşraf ve kazaskerlerin imzalarını içeren bu belgenin Osmanlı tarihinde başka benzeri yoktur.

    Babası 1. Abdülhamid’in saltanatının beşinci yılında, 8 Eylül 1779’da doğan Mustafa için veladet (doğum) şenlikleri düzenlenmişti. O sırada tahtın tek adayı, amcazâdesi şehzade Selim’di (3). Mustafa’nın kendisinden önce ve sonra doğan kardeşlerinden Mahmud (2) dışındaki 10 şehzade, bebeklik-çocukluk çağında öldü. Hayata tutunan Mustafa ve Mahmud, hanedanın geleceği için Selim’den sonraki taht adaylarıydı. 

    Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver’i (Seniyeperver) Nükhetsezâ adıyla, Gürcü veya Çerkes asıllı gösteren kaynaklar vardır. Padişah kızlarının ünlülerinden “Küçük” Esmâ Sultan, Mustafa’nın bir yaş büyük öz ablasıydı. 1. Abdülhamid’in öldüğü, kuzeni 3. Selim’in tahta oturduğu 7/8 Nisan 1789’da şehzade Mustafa on, kardeşi Mahmud beş yaşındaydı. Resmen ilan edilmese de Mustafa veliaht konumundaydı. 18 yıl süren padişahlığında 3. Selim’in oğlu da kızı da olmadı. Kuzenleri bu iki kardeşten başka Harem’de şehzade de yoktu; yakın gelecek bu ikiliden birine taht ve baht saklıyordu. 

    Hoşgörülü 3. Selim’in olabildiğince ve Harem ortamında özgürlük tanıdığı Mustafa ve Mahmud, kafes odalarında kapalı olmaksızın saray geleneklerine göre özel eğitim gördüler. Din, müzik, hat (güzel yazı) eğitimi aldılar. Sarayda ve arşivlerde hattatlıklarını doğrulayan yazılar, levhalar, kitabeler vardır. 

    Kabakçı Ayaklanması 

    Cevdet Tarihi’nde “Yamaklar isyanı, Kabakçı Vak’ası” başlığı altında anlatılanlar gösteriyor ki askerî yenilikleri ve sanatsever 3. Selim’in yaşam tarzını onaylamayan softaların ve mutaassıp ulema kesiminin hedefi tahtın el değiştirmesi; saraydan yansıyan haberlere göre kafadarları olan Mustafa’yı padişah yapmaktı. 28 yaşına gelmiş şehzade Mustafa, saraydaki dairesinde dilediği gibi yaşıyor, tahta geçmekte sabırsızlanıyordu. Ceditçilik (yenilikçilik) veya karşıtlığının ayrımında olmasa da saltanata haris, Avrupa’daki gelişmelerden habersiz, kolay kandırılan, o zamanki tanımla sâde-dil ve safderun idi. Çevresindekiler de Sultan Selim ricâlinin mevkilerini almakta aceleci, bu amaçla fitneler yaymaktaydılar. Ulemanın mutaassıp çoğunluğu ve İstanbul’daki sefere gitmemiş yeniçerilerse, “Moskof olmayı Nizâm-ı Cedid kisvesi giymeye tercih edeceklerini”, Boğaz Yamakları “-Moskof oluruz, Nizâm askeri olmayız!” nâraları atıyorlardı. 

    14 aylık padişahlık
    Önceki padişah III. Selim’i öldürmek için dairesine giren cellatlar, Selim’e siper olan bir kadın. (Eski tarih dergileri için yapılmış bir betimleme)

    3. Selim yaklaşan karabasandan habersiz, günlerini saz söz fasılları, Boğaziçi’nde binişler, tomak-çomak-nişan seyirleri, mesire safaları, kız kardeşlerinin yalılarında konukluk, ney üflemek ve bestekârlıkla -doğal ki “tevekkülle”- geçiriyor, sadaret kaymakamına kent içi gezilerindeki gözlemlerini içeren buyruklar yazıyordu. Oysa sadrazam ve ordu Rus cephesinde, durumla kritikti. 

    Osmanlı Sarayı, tarihinin vak’a, haile, kıyam denen ayaklanmalarından birine daha hazırdı. Yeni kıyam beklendiğinden de önce başlayarak İstanbul baharının en güzel üç gününü, 27-29 Mayıs 1807 tarihlerini dehşete boğdu. Üçüncü Cuma günü taht sahip değiştirdi. Şehzade Mustafa muradına erdi. 

    “Sultan Mustafa Hân-ı Râbî” (4. Mustafa) tahta cülus etti. Payitaht İstanbul 14 ay sürecek terörün, kıtlığın, baskınların, yağmaların, karaborsanın idamların yaşanacağı bir çalkantı evresine girmek üzereydi.

    Kabakçı yamakları ve onlarla omuz omuza yeniçeriler, bekârlar, en önde ulemadan ve yöneticilerden elebaşılar, saray surlarının iki ana kapısını aşıp Divan avlusunda taht kapısı Bâbüssade’nin önüne yığıldılar. Uğultulu bağırışlar iç sarayda yankılandı: “-Sultan Mustafa Efendimizi isteriz!” Bu tehdidi duyarak sonrasını tahmin eden 3. Selim “madem ki istemiyorlar ben de padişahlığı bırakıyorum!” diyerek devletlilere, ulemaya kırgın Cuma selâmlığına çıkmadı, dairesine çekildi.

    Sadrazam cephede olduğundan, Sadaret Kaymakamı Musa Paşa ve Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi, saray ağaları aracılığıyla Babüssaade önüne cülus tahtını koydurdular. Önce bu ikili ile Enderun halkının Sofa-yı hümayunda biat ettiği yeni padişah 4. Mustafa, Hırka-i saadet dairesindeki duadan sonra Bâbüssaade’den çıkıp cülus tahtına oturdu. Saraya gelerek Divan avlusunda yerlerini alan devlet ricâli, ulema ve Ocak ağaları sırayla biat ettiler. Boğaz kalelerinden, Tersane’den Tophane’ye cülus topları atıldı. Cuma selaları yeni padişahın cülusu için geciktirilmişti. 4. Mustafa’nın, ivedilikle selamlık alayına çıkıp Ayasofya’da Cuma namazı kılması ikindiyi buldu. 

    14 aylık padişahlık
    İmlası bozuk üslubu savruk
    Sultan Dördüncü Mustafa’nın Kütahya’ya sürgün edilmesi emri verdiği Başçukadar Mehmed Bey için sonradan fikir değiştirip daha uzak bir yere sürülmesini emrettiği, oldukça bozuk bir imla ve üslup eseri hatt-ı hümayunu. Başçukadar Mehmed Bey Kütahya’ya gitsün deyü yazdım idi. Şimdi bir adem gönderesin. Kütahya’ya gitmesün, daha ırak ondan öte bir bir başka mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur. Kütahya’da kalmasun daha uzak bir mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur elbet.

    Kıyamcılar amaçlarına ulaşınca öç almalar başladılar. Önce Umur-ı Bahriye Nazırı İbrahim Efendi yakalandı; gözü dönmüş Yamaklarla serserilerin önüne atılarak linç ettirildi. O gün ve ertesi gün öldürülenler arasında 3. Selim’in Sırkâtibi Ruzname yazarı Ahmed Efendi de vardı. Kabakçı Mustafa, turnacıbaşılık pâyesi verilerek Rumeli yakası kaleleri ağalığına atandı. Yeni padişah, elebaşılara pâyeler, rütbeler, paralar ihsan ederken Boğaz Yamaklarına da ziyafetler verdirdi; başta Tersane, Darbhane eminlikleri ve başka önemli görevler el değiştirdi.

    4 Haziran günü dua ile sakal bırakan 4. Mustafa, 6 Haziran 1807’de Valide alayı ile Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na gelen annesi Sineperver Valide Sultan’ı Bâbüsselâm’da karşıladı. 12 Haziran’da Şeyhülislam Ataullah, Eyüp Sultan’da padişahın beline Osman Gazi’nin kılıcını bağladı. 

    Köse Musa Paşa, söylenenlere safça inan padişaha, ayaklanmada ölenlerle kaçanların konaklarının ve mallarının ordu giderleri için müsadere edilmesi için buyruk verdirterek çevresindeki soyguncuların çalıp çırpmalarına fırsat sağladı. Bir ferman da ordu nizamının 1. Abdülhamid dönemindeki yapıya döndürülmesi ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılması için yayınlandı. Orduyla cephede (Silistre’de) olan Sadrazam (Keçiboynuzu) Ağa İbrahim Hilmi Paşa azledilip, yerine 18 Haziran’da yine cephede olan Çelebi Mustafa Paşa’nın atanması, orduda da bir ayaklanma başlattı. 

    Cülus bahşişinin azlığını ileri sürerek 23 Haziran günü Süleymaniye Camii avlusunda toplanan Yamaklar ve Ocaklılar, bu kez, “Köse Musa’yı, sekbanbaşını, şeyhülislâmı istemezük” sayhalarıyla ortalığı inlettiler. Sadaret kaymakamlığına Şehsüvarzâde Hamdullah Paşa atandı. 13 Temmuz’da Ataullah azledillip Hulusi Efendi şeyhülislâm oldu. O günlerde Rikâb kethüdası Halet Efendi ile sekbanbaşı ağa ve kimi zorba reisleri konak konak gezip ab âlemleri yaparak değişikliklerin kötü sonuçlar vereceğini konuşuyorlardı. Padişaha haber gönderip Ataullah efendi yine şeyhülislam atanmazsa, bir fitne-i azime kopacağını uyardılar. Halet efendi, bu azil atama işini hemen gerçekleştirdi. 

    14 aylık padişahlık
    IV. Mustafa’nın babası I. Abdülhamid Cuma selamlığında.

    Garip bir durum da ayaklanmada öldürülen, yakalanan, malları müsadere edilen ünlülerin üstlerinden çıkan büyüler, tılsımlar, muskalardı. Eski valide kethüdası Yusuf Ağa’nın Kapıarası’nda satılan malları arasındaki toprakla dolu Edirne işi sandıklarda, üstünde “vav” yazılı bir küre (top), bir kız resmi, torba içinde insan kemiği külü, haçlar bulunmuştu. 

    Payitaht İstanbul’da ise ayaklanmalar nedeniyle zahire ve yiyecek sevkiyatı durduğundan kıtlık, pahalılık başlamıştı. Et yüzü görmeyen halk açlıktan kırılırken, kentin güvenliğinden, yiyecek-yakacak gereksiniminden sorumlu Musa Paşa, “sivri kalpak giyilmesini yasaklamakla” meşguldü. Kol gezmelere çıkarak bu yasağa uymayanları cezalandırılıyordu. Yamaklarsa başkent semtlerinde silahlı dolaşarak halkı korkutuyor, sokaklarda naralar, namuslu kadınlara laf atıyorlar, fahişeleri Boğaz kalelerine götürüyorlardı. Padişahtan da bir kez daha harçlık istediler. İstanbul, o yazı korku, açlık, pahalılık karabasanında geçirdi. 

    Saltanat sürmek sevdasıyla binişler düzenleyip teftişler yapan 4. Mustafa, 16 Eylül günü kızkardeşi “Küçük” Esma Sultan’ın Ortaköy’deki yalısında ağırlanırken, yoldan geçmekte olan Yamaklar yalıyı bekleyen Bostancılarla kavgaya tutuştu. Her iki taraftan ölenler, yaralananlar oldu. Yakalanan yamaklar, gece boğuldu. Bu sokak çatışmalarını yalının arka pencerelerinden korkulu gözlerle seyreden 4. Mustafa, saraya dönünce Sekbanbaşına zorbaları temizlemesi emrini verdi. Şehirdeki yamak avı, yakalananların öldürülmesi birkaç gün sürdü. Karışıklıkları el altından tahrik ederken casusluk da yapan Divan-ı hümayun tercümanı Sarıbeyzâde Aleko da idam edildi ama Fransa elçisi Sebastiane bu infaz nedeniyle Bâbıâli’ye giderek protestoda bulundu. Silistre’de bir başarı elde edemeyen disiplinsiz ordu Eylül ayında başıbozuk ve perişan kalabalıklar halinde Edirne’ye dökülünce, orada da kıtlık ve korku başladı. 

    Karadeniz’den gemiyle İstanbul’a gelen Nizam-ı Cedit karşıtı Tayyar Mahmud Paşa, Ekim ayı başında 4. Mustafa tarafından sadaret kaymakamlığına atandı. Yine o günlerde Rusçuk Âyanı ve Nizam-ı Cedit yanlısı Alemdar Mustafa Paşa da 5 bin kişilik milis gücünü düzene koyup harekte geçti. Rusçuk yâranı denen güvenilir adamlarından eski sadaret kethüdası Refik Efendi, padişahla görüşmesinde Alemdar’ın müdahalesi için gerekli onayı alamadı. 

    Kışın yaklaştığı günlerde her iki payitahtı (İstanbul ve Edirne) da kıtlık, soğuk, yiyecek ve yakacak sorunları bekliyordu. Ekmek ve et kıtlığı had safhada iken hastalık ve ölümler başladı. Askerî birlikler aç ve donanımsızdı; hatta ayaklanacak halde değillerdi! Başta Bozoklu Cebbarzâde Süleyman Bey, âyanlar, İstanbul’a yardımı kestiklerinden kış mevsimi tam bir kırım dönemi oldu. 

    1808 ilkbaharında kış aylarında yağan karların erimesinden ve yağan yağmurlardan büyük seller yaşandı. Trakya’da ve Anadolu’da hayvanlar telef oldu. Canlı hayvan sevkiyatı hepten durdu. Oysa İstanbullular, öteden beri Hıdırellez’de -ama az ama çok- kuzu eti yemeye meraklıydılar. O yıl Hıdırellez’de ancak birkaç kasapta kuzu eti görülebildi. “Her lokmasına hezar (bin) müşteri olmağla”, yek diğerini çiğneyerek birkaç kişi yaralandı, ölen de oldu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “Ol vaktin İstanbul kadınları bu makule adetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla Rûz-ı Hızırda kuzu eti görmedik deyü kavga edip hatta bazıları boşanmıştı”. 

    14 aylık padişahlık
    Sadrazamın ricası kırılmaya
    Sultan 4. Mustafa’nın sadrazamın ricası üzerine azletmeye karar verdiği yeniçeri ağasına gönderilecek hatt-ı hümayunun müsveddesini göndermesini istediği bir görevliye yazdığı hatt-ı hümayunu. Sadrazamın ricasına bina’ olunarak yeniçeri ağasının azli içün gönderilecek hatt-ı hümayun suretini yazup taraf-ı şahaneme gönderesiz.

    Derken bir de kasırga yaşandı. Kâğıthane ve Haliç semtleri altüst oldu. Hava gece gibi karardı. “Kasırga, önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp” Kasımpaşa’yı, Tersane’yi, karşı yakada da Balat ve Fener kıyılarında Haliç’i sıyırıp geçti. Birçok gemi ve kayığı sil süpür etti. İstanbul’un bağ ve bostanları mahvoldu. 8 Temmuz’da da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle elli saat sürdü. Kimi aydınlar bu olaylara bakıp “Ufk-ı manevi nasıl karanlık ise / Ufk-ı mer’i dahi öyle bulanık” dediler. 

    4. Mustafa ise önceki padişahları öykünerek sık sık tebdil gezmekte, ama köklü tedbirler almak ve buyruklar vermekte müteredditi. Oysa zorbalar rezalet çıkarmak, vurmak-kırmak, saldırmakta pervasızdı. Örneğin yerli Rumlar, istedikleri haracı vermediği için Rumelifeneri kilisesini işgal ederek “burayı cami yaptık” diyebilmişler; buna ses çıkarmayan yetkililer, Rum ahalinin yıllık cizyeyi toptan ödemeleri üzerine işgali kaldırtmışlardı. Üsküdar’ın düzen ve güvenliğinden sorumlu Bostancı Hasekisi Ağa ise onlarca Bostancı ile sözde kol gezerek halkı haraca kesmekte, koyun getiren celepleri soymakta; bu arada Üsküdar zorbalarından Hamalbaşı ile Eskici Hüseyin de Bostancılardan geri kalmamaktaydı. 

    Rus saldırısı olasılığı nedeniyle Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar muhafız atanan İzmit Paşası, Yamaklardan birkaçını suç işlediler diye yakalatıp çardak kulluğuna kapattığı için tabyacılar burayı bastı. Yoldaşlarını kaçırarak Kuruçeşme’de bir çilingire prangalarını açtırdılar. Rezalet denebilecek bir eylemi de Macar Kalesi dayısı Kerim Çavuş yaptı. Karaköy’deki kahvehanesine izin verilmediği için adamlarıyla Galata Kulesi kulluğunu bastı. Sonra İstanbul’a geçip Ağakapısı’nda, Yeniçeri Ağası vekili ve İstanbul muhafızı konumundaki sekbanbaşını yakaladı ve gecelik entarisiyle Galata’ya götürüp hapsetti. 4. Mustafa’nın bu rezalete tepkisi, sekbanbaşını azledip bir başkasını atamak oldu. 

    14 aylık padişahlık
    4. Mustafa’nın Nizam-ı Cedid ve İrad-ı Cedid’i yasaklayan Hatt-ı hümayunu 

    Bunlar olurken İstanbul’da 13 Mayıs günü bir kadın eylemi yaşandı. Semt ve mahalle kadınları bir ellerinde sopalar, ötekinde boş tencereler ile İstanbul kadısının konağını bastılar. Sofra başındaki kadının çevresini sardılar: “-Papaz herif, sen böyle mükellef sofrada taam eylerken biz açlıktan kırılıyoruz! Bir ciğer 20 para, haberin var mı?” dediler. Kadı hareme kaçtı. O gün selamlık alayı vardı. Bu yürekli kadınlar kalabalığı, bu kez 4. Mustafa’nın yoluna çıkıp arzuhal sundular ve “-Padişahın kullarından haberi var mı? Pahalılığa dayanamıyoruz!” dediler. 

    Diğer yandan Kerim Çavuş’un eylemlerine kızan Kabakçı Mustafa, 17 Mayıs günü yamaklarına Macar Kalesi’ni kuşattırdı. Kaledekiler de Yuşa Tepesi’ne toplar çıkartıp siper kazarak savunmaya geçtiler. Kerim Çavuş öldürüldü, Kabakçı kaleyi teslim aldı. Buna karşılık Macar Kalesi yamaklarıyla birleşen Ocaklılar, Cebeciler, Kalyoncular, Ağakapısı’nı basarak sekbanbaşını tutsak aldılar. Beyazıt’ta bir kent savaşı başladı. Birçok yeniçeri öldürüldü. 

    14 aylık padişahlık
    Topkapı Sarayı Kazaağlar dairesindeki kitabelerden: Soldaki manzum metin Sultan 4. Mustafa, sağdaki kardeşi 2. Mahmud tuğrası 

    Kasımpaşa’da da donanma askerleri Ermeni kilisesini basarak âyin yapan papazlarla cemaati âyin giysileriyle önlerine katıp Kaptanpaşa Divanhânesi’ne götürdüler. Kaptanpaşa Seyyid Ali Paşa sözde askerleri azarlayıp cemaati serbest bıraktırdı. Bir mizansen sergilendiği açıktı. Ermeniler ikinci bir baskın olmasın diye aralarında para toplayıp Ali Paşa’ya 15 kese rüşvet verdiler! 

    Kargaşa medreselere de sıçradı: Olay, bir medrese yobazının kulluk neferleriyle fahişe kavgası ettikten sonra medreseye sığınmasıyla başladı. Gelen yeniçeriler medreseyi kuşatınca, yobaz da kaçıp Fatih Camii’ne sığındı. Medreselilerle yeniçeriler cami avlusunu harp meydanına çevirdi. Yine ölenler, yaralananlar oldu. Sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud Paşa azledilip Dimetoka’ya sürüldü. 

    14 aylık padişahlık

    Saray ve Paşakapısı ileri gelenleri, İstanbullular, 3. Selim’le 4. Mustafa dönemlerini “gündüz ile geceye” benzetirken, Selim karşıtları bile bir yıl öncesini aramaktaydı. Sarayın iç dünyasındaki kaygı ise başkaydı. 3. Selim’in çocuğu yoktu. Bir yıldır tahtta olan bu genç padişahın da henüz çocuğu olmadığı gibi, hamile kadını, cariyesi de yoktu. Kahvehaneler de Osmanoğullarının söneceği konuşuluyordu. Sarayın Harem dairesinde münzevi yaşayan Selim ise kuzeni şehzade Mahmud’u gelecek için tek umut gördüğünden, görüşebildiği zamanlarda ona kendi deneyimlerini, saltanat ve hükümet işlerini anlatıyordu. 

    30 Haziran 1808 günü Tersane-i Âmire’de 4. Mustafa’nın da bulunduğu geleneksel törenle yeni bir kalyon denize indirildi. Gerçi donanmada 23 kalyon, 12 fırkateyn, 2 korvet vardı ama bunlara bindirilecek ne kalyoncu, ne kumanda edecek zabit yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı ayaklanmasında öldürülmüş veya kaçmıştı. Donanma ve ordu için para da yoktu. İlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve 4. Mustafa bir nâme-i hümayunla Fas hâkiminden 20 bin kese borç istedi! Şeyhülislâm konağındaki toplantıda, Edirne’den gelen sadaret kethüdası, müsadere edilen malların 120 bin kese tutması gereken toplam bedellerinin ne olduğunu sordu ve elde avuçta bir şey kalmadığını öğrendiğini söyleyerek ithamlarda bulundu. 

    O günlerde Rusçuk Yârânı denen ve çoğu 3. Selim zamanında önemli görevlerde bulunan padişah yanlıları; sadaret mektupçusu Tahsin, başmuhasebeci Râmiz, Tuna Yalısı Mübayacısı Behiç, sadaret kethüdası Refik, reisülküttâb Galib Efendilerle, Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne’ye geldiler. Alınan karar gereği ilk önce yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra, Pınarhisar Âyanı Hacı Ali Ağa 300 süvarisiyle ansızın Rumelifeneri Kalesi’ni basıp Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Yamakların İstanbul’dan getirdikleri toplara kaledeki toplarla karşılık verildi. 14 Temmuz’da sanki bir muharebe yaşandı. Kırılmaya başlayan Yamaklar, köyü yaktılar. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy de yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 12 kişi öldü. 4. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa’yı Edirne’ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul’a çağırdı. 

    14 aylık padişahlık
    Hamidiye (1. Abdülhamid) Türbesi’nde 4. Mustafa Sandukası 

    Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa ayrı ayrı 18 Temmuz’da İstanbul’a geldiklerinde, 4. Mustafa da Sancak-ı Şerif’i karşılamak üzere Davudpaşa Kasrı’ndan Kırkkavak’a gelmişti. Sadrazamla Rusçuk âyanını burada kabul etti. Böylece Osmanoğullarının yazgısına hükmeden üç adaş, Sultan Mustafa, Sadrazam Mustafa, Bayraktar Mustafa biraraya gelmiş oldular. Devlet erkânı da Kırkkavak’a gelmiş bulunuyordu. 

    Nizam-ı Ceditçiler, Alemdar’a padişahı ve sadrazamı tutuklamayı önerdiler. 3. Selim, bu durumda hiçbir sorun yaşanmadan sarayda tahta oturtulabilecekti. Alemdar -taşralı civanmertliğiyle- buna yanaşmayarak padişahı ve devlet erkânını İstanbul’a uğurladı. Kendisi de milisleriyle Çırpıcı Çayırı’nda ordugâh kurdu. Bu karar, bir bakıma 3. Selim’in, 4. Mustafa’nın, Alemdar’ın yazgılarını belirledi. Şöyle ki Çelebi Mustafa Paşa, Yeniçerileri kışlalarına gönderip atamalar yapmaya koyuldu. Alemdar Mustafa Paşa ise 21 Temmuz’da pür-nakıl silahlı milislerinin ortasında gücünü sergileyerek İstanbul’a girdi. Alay Köşkü önünde padişaha alay gösterdi. Rusçuk âyânını kendisine sadık bir taşra paşası gören padişah, sadrazama bir hatt-ı hümayun yazarak “bu has ve kahraman veziri, devlet murahhası ve serdar atadığını” bildirdi. Ama bir hafta sonra Alemdar, Bâbıâli’yi basıp Çelebi Mustafa Paşa’dan sadaret mührünü alıp kendisini de surdışındaki ordugâhına gönderdi. 

    Alemdar, İstanbul’un her köşebaşını Kırcalılara tutturduktan sonra devlet adamlarını da saraya çağırttı ve yakın korumalarıyla Soğukçeşme kapısından saraya çıktı. Bir anda sarayın ortakapısının önünü binlerce Kırcalı doldurdu. Bu kapıdan geçen Alemdar, Bâbüsssade önündeki namazgâha oturdu. Padişahın başyâveri konumundaki silahdar ağayı çağırtarak sadaret mührünü teslim etti. Silahtardan mührü alan padişah, yanında bulunan şeyhüislâm ve kızlarağasıyla mührü Alemdar’a gönderip kendisini sadrazam atadığını bildirdiğinde, paşa pek sâfiyâne “-Ben mühür almaya değil, Sultan Selim Efendimizin elini öpmeye geldim!” deyiverince şeyhülislâmla haremağası iç saraya döndüler. Kapı önünde Sultan Selim’in huzuruna çıkmayı bekleyeduran Alemdar, bir gaflette daha bulunarak eski padişahın dışarı çıkmak istemediği haberini getiren kızlarağasına: “Sultan Mustafa’ya var söyle dairesine çekilip rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah gerek!” dedi ve yine içeriye giden kızlarağasının arkasından Babüssaade sımsıkı kapatıldı.

    İç sarayda, 4. Mustafa dışında bu gelişmelerden kardeşi şehzade Mahmud’un da eski padişah Selim’in de herhalde haberleri yoktu ve bu üçlü, Osmanlı hanedanının o an hayattaki erkek bireyleriydi. Alemdar’ın kapıları kırdırarak içeri girebileceğini, tahtından ve belki canından olacağını kuran 4. Mustafa, çevresindekilerin de telkiniyle Selim’i ve Mahmud’u öldürterek hanedanın tek erkek bireyi kalmak için Enderunlulardan, Baltacılardan, hatta cariyelerinden infazcılar görevlendirdi. Bunlardan bir grup önce Selim’i dairesine giderek kadın ve cariyelerin savunmasını kırıp eski padişahı başını yararak öldürdüler. O sırada bir harem ağası ile cariyelerinin Harem damına çıkarttıkları şehzade Mahmud ise öldürülmekten kurtuldu. 

    Bunlar olurken Bâbüssaade’nin kapı kanatlarını kırdırıp iç-saraya giren Alemdar, Selim’in arz odasının önüne getirilmiş cesedini gördü. Şehzade Mahmud, damdan indirilip arz odası önüne getirildi ve Alemdar ilk biat eden oldu. “Padişah benim, Mahmud’u kim padişah yaptı?” diye bağıran Mustafa, hünkâr imamınca teskin edildikten sonra Harem dairesindeki Kafes Kasrı’na kapatıldı. 

    2. Mahmud’un saltanatının 28 Temmuz-17 Kasım 1808 tarihleri arasında ilk 112 gün boyunca tutuklu kalan Mustafa, Alemdar Vak’asının son kertesinde yeniçeriler sarayı kuşatınca, bu kez 2. Mahmud ağabeyini boğdurtarak hanedanın tek erkek varisi kaldı. 

    Ertesi gün babası Abdülhamid’in Bahçekapı’daki türbesine gömülen 4. Mustafa için, dedikodu meraklısı İstanbullular, gece boğulan Mustafa’nın dairesinden kadın bağırışlarının Demirkapı semtinde duyulduğu, cenaze alayında omuzlarda taşınan tabutun –hafifliğinden- boş olduğunun anlaşıldığı, Mustafa’nın boğulmadığı, asilerin ümidini kırmak için boş tabutla cenaze alayı yapıldığı, Mahmud’un da tahttan indirilip ablası Esma Sultan’a biat edileceğini konuştular… 

    4. Mustafa ve Ailesi

    Boğdurmalar ve uydurmalar

    Padişah 4. Mustafa’nın 28 yaşına kadar Topkapı Sarayı Harem dairesinin Çifte Kasırlar da denen, şehzadelerin kapatıldığı “Kafes Kasrı”nda veya babası 1. Abdülhamid’in yaptırdığı İkbâller ve Mabeyn dairelerinde hayatını geçirdiği tahmin ediliyor. Ailenin en uzun ömürlü bireyi, annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan’dır. Onun öz kızı, 4. Mustafa’nın bir yaş büyüğü “Küçük” Esma Sultan’dı. Oğlunun boğulmasından sonra Eski Saray’da daha 20 yıl yaşamış, 1828’de ölmüştür.

    4. Mustafa tahta çıkıp haremini kurduğunda “kadın” payesi vererek edindiği eşlerini, A.D Aldersun The Structure of the Otoman Dynasty’de Seyyare (öl.1817?), Dilpezir (öl.1809?), Şevkinûr (öl.1812), Peykidil (öl.1808) adlarıyla veriyor. 2. Mahmud tahta çıkınca ağabeyinin kadın ve cariyelerinden, cellatlara 3. Selim’in ve kendisinin dairelerini gösteren 10’unu Kızkulesi’nde boğdurup denize attırmış. Peykidil Kadın’ı da çevirdiği entrikalar nedeniyle boğdurmuş. 

    4. Mustafa’nın adı bilinmeyen bir kadını için de gerçek veya uydurma tarihe geçmiş bir öykü vardır. Şehzadelerin tahta geçmeden çocuk edinmeleri bir hanedan yasağı olduğuna göre 1807’de 28 yaşında tahta çıkan Mustafa’nın o tarihte cariye eşi ve çocuğu yoktu. Kısa saltanatında da eşlerinden doğuran olmadı. Tahttan indirildiği sırada hamile olan bir eşinin doğurduğu Emine Sultan, sekiz aylıkken 6 Mayıs 1909’da ölmüş ve büyükbabası 1. Abdülhamid’in türbesine gömülmüş. Bu kızın adını, dadısı Muhteviye’nin kitabeli mezarı Karacaahmet’tedir: “… Hüdavendigâr-ı sâbık Sultan Mustafa Han hazretlerinin kerime-i muhteremesi Emine Sultan’ın dadısı ve Said Bey’in halilesi merhume saraylı Muhteviye Hatun…”

    4. Mustafa’nın, adı, hatta varlığı kesin bilinmeyen bir beşinci kadını daha varmış. Bu kadın da kocası tahttan indirildiğinde veya idam edildiği sırada hamile imiş. Bir yolunu bulup bindiği Rus gemisiyle memleketi Gürcistan’a dönmüş. Orada doğurduğu çocuğa Ahmed Nâdir adı verilmiş. Bu kuşkulu/düzmece şehzade ile annesi hakkında, Çiçek Hatun-Cem Sultan, Zafire –(şehzade) Osman öyküleri gibi bir serüven düzülmüş. (Prof. Dr. Semavi Eyice, “Ahmed Nadir: Osmanlı Tarihinde Esrarengiz Bir Düzmece Şahzâde”, Tarih ve Toplum, S.55 Temmuz 1988, s. 383-4) 

  • Abdülaziz, Batı’nın kıyısında Doğu’nun sonunda

    Abdülaziz, Batı’nın kıyısında Doğu’nun sonunda

    31 yaşında tahta geçip, 46 yaşında ölen (veya öldürülen?) Sultan Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatı, Osmanlı toplumunda ilklerin devri oldu. Avrupaî yapı, kurum, moda ve tarzların yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemliydi. Ancak Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaştı; askerî, endüstriyel ve ekonomik yönden Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da arttı. 

    2. Mahmud’un şehzadesi, Sultan Abdülmecid’in kardeşi, son veliaht, son halife Abdülmecid Efendi’nin babası. Annesi, Kafkasyalı Şapsıh Çerkes kabilesinden cariye Pertevniyal’i, 1. Abdülhamid’in kızı, Abdülaziz’in halası “Küçük” Esma Sultan 1826’da kardeşi 2. Mahmud’a sunmuş. O da ikbâl sanı vererek eşleri arasına katmış. Abdülaziz’i doğurunca, kadınefendi pâyesi vermiş. 

    Babası öldüğü sırada dokuz yaşında olan şehzade Abdülaziz, ağabeyi Abdülmecid’in (1839-1861) saltanatında çocukluk ve gençliğini veliaht konumunda özgür ortamlarda geçirirken, geleneksel İslâm ve saray terbiyesi, yazı-hat, müzik ve resim eğitimleri de almış. Hocaları arasında Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Bestekâr Yusuf Paşa da vardı. Güreşe, ava, atıcılığa, cirite meraklıydı. Buna karşılık siyasi, diplomatik askerî deneyimler edinmekten uzak tutulduğundan, 31 yaşında padişah olduğunda devlet yönetimine hazır değildi. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz’in arabalar ile Paris’e ulaştığı an, Fransız basınında geniş yer almıştı.

    Tanzimat’ın ikinci padişahı sayılan Abdülaziz’in saltanatı, 25 Haziran 1861’de Topkapı Sarayında Babüssaade önünde altın tahta oturmasıyla başladı. O günkü cülûs-biat törenini Memduh Paşa, Mir’at-ı Şuunat’ta şöyle anlatıyor: 

    “Abdülmecid Han ölünce Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, eski sadrazam Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa, Veliaht Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine giderek taht sırasının ve baht saadetinin yüce zatlarına tevarüs ettiğini bildirdiler. Biat töreninin bir an önce yapılması gerektiği sadrıazâm tarafından ifade edilerek bu konuda izin istendi. Kutlu şehriyar, paşaları maiyyetine alarak ve âdetleri üzere beline dışarıdan görünmeyecek şekilde bir pala takarak beş çifte kayıkla Topkapı Sarayı’na gittiler. Burada Hırka-i Saadet dairesinde ‘Tevfik, aziz bir şeydir ve ancak aziz bir kişiye verilir’ hadis-i şerifinin yüce manasını tefekkürle Cenab-ı Allah’ın dergâhına yalvarış ve yakarışta bulundu. Daha sonra yaldızlı saltanat tahtı Kapıaltına (Babüssaade önüne) konulup mübarek zatları bunun üzerinde tuba dalı gibi titrerken vekiller, müşirler, ulema, devlet ricâli ve komutanlar akın akın biat törenine gelip övünç sermayelerini arttırdılar. Devletin bu eski merasiminin güzelce bitmesinden sonra yirmi dört çifte koçulu saltanat kayığına binilerek Dolmabahçe Sarayı’na gelindi”.

    Abdülaziz
    15 yıllık saltanat
    1861-1876 arasında imparatorluğu yöneten Sultan Abdülaziz’in dönemin en ünlü fotoğrafçıları Abdullah Biraderler tarafından çekilmiş fotoğrafı. 

    Saraya dönen padişah, Abdülmecid’in şehzadelerini getirtip onlara, “Size hiçbir türlü sıkıntı çektirmem. Babanızın zamanında ben nasıl gezdiysem siz de öyle padişahzâdeliğe yakışır hal ve tavırla gezmelisiniz. Cuma günleri dilediğiniz camiye gidip namaz kılınız; sair günlerde de okuyup yazınız!” dedi. Veliaht konumundaki (5.) Murad Efendi’ye de kendisinden sonra tahta geçeceğini, bu nedenle çok çalışıp görgü bilgi edinmesini uyardı. Hanedan geleneğinde şehzadelerin çocuk sahibi olmalarına izin verilmediğinden, varlığı gizlenen oğlu, beş yaşındaki Yusuf İzzeddin’i getirtip kuzenleri şehzadelerin ellerini öptürdü. “Bu da sizdendir. Merhum efendimiz (Abdülmecid) bilirdi. Buna da bakıverin” dedi.

    Abdülmecid, harem ve sefahat dedikoduları, borçlar bırakarak ölmüştü. İstanbul’daki Avrupa sefirleri, Abdülaziz’in Tanzimat’a son vereceğini beklerken, yeni padişah yayınladığı ilk fermanla Tanzimat’ın devam edeceğini duyurdu. Savurganlığı önlemek için önce saray masraflarını kıstı. İç ve dış siyasette deneyimli diğer devlet adamlarının da girişimleri sonucu, Eflâk-Boğdan, Sırbıstan ayaklanmaları önlenerek 1862’de Karadağ ayaklanması da bastırıldı.

    Diğer yandan, babacan tavırlı, sade giyimli, halk adamı tavrındaki yeni padişah, giderek halkın sevgisini kazanıyor, devlet yönetimi de Babıâli’de odaklandığından, iç ve dış sorunlarla doğrudan ilgilenmesi gerekmiyordu. 

    Saltanatının başlangıcında bir görüşmelerinde sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşaya ordunun ve donanmanın güçlendirilmesini emrettiğinde paşanın: “Kabuksuz bir yumurtaya benzeyen bir hazine” ile bunun mümkün olmayacağını söylemesinden alınarak Kıbrıslı’yı azledip Âli Paşa’yı, iki ay geçince Fuad Paşa’yı sadarete getirdi. Fuad Paşa, değeri düşük ve enflasyona neden olan eski “kaime”leri toplattı ve daha bir dizi önlem aldı. 2 Ocak 1863’te istifa eden Fuad Paşa’nın yerine Yusuf Kâmil Paşa’yı getiren padişah, önceki tasarruf ilkesini terkederek saray giderlerini artırdı. 

    Yeni saltanatın ilk renkli olayı 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanında açılan ve Avrupa basınının da ilgisini çeken “Sergi-yi Umumi-yi Osmânî” oldu. Bu sergi, ilk Türk fuarı sayılmıştır. Yine o yıl, Abdülaziz’in fermanıyla Islah-ı Sanayi Komisyonu oluşturuldu. Komisyonun görevi, ithalat baskısını azaltmak, durma noktasına gelen yerli tezgâhları canlandırmak, teknik gelişimler sağlamaktı. Öngörülen tedbirler arasında Hazine-i Hassa denen saray hazinesinden küçük işletmelere ve esnafa düşük faizli kredi verilmesi de vardı. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdulaziz’e takdim edilen Manchester Pamuk Birliği madalyası, arka yüz. 

    Abdülaziz, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın damadı (Zeynep Hanım’ın eşi) sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın isteği ve serasker Fuad Paşa’nın refakatiyle 3 Nisan 1863’te Mısır gezisi için Feyz-i Cihad vapuruyla ve kalabalık bir maiyetle İstanbul’dan hareket etti. Bu bir Osmanlı hükümdarının ilk Mısır seyahati idi. Dönüşünde yedi gün yedi gece süren şenlikler, donanmalar düzenlendi. Bu gezinin amacı, Batı dünyasına Türk hakanının Mısır’a hâkimiyetini vurgulamaktı. 1517 de Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim’den sonra, bir Osmanlı vilayeti konumundaki o büyük ülkeyi gören tek padişah Abdülaziz oldu. 

    Abdülaziz
    Fransa’ya ayak basış Padişah’ın 29 Haziran 1867 sabahı Toulon’da karaya çıkışı. Abdulaziz Han limanda mızıka sesleri ve top atışları, ihtişamlı bir donanma gösterisi ile karşılandı. 

    Karaköy ile Eminönü meydanlarını bağlayan yeni Galata Köprüsü de (Cisr-i Cedid) 1863’te yaya, atlı ve araba trafiğine açıldı. 1864’te bütün Osmanlı topraklarında bir nüfus sayımı yapıldı. 1866’da Romanya (Eflâk-Boğdan) Prensi Karl von Hohenzollern İstanbul’a geldi ve Abdülaziz tarafından kabul edildi. Bu ziyaretle Eflâk-Boğdan (Romanya) prenslik olarak özerklik elde etti. 

    Aynı yıl İstanbul’a gelen Mısır Valisi İsmail Paşa’ya da yeni yetkiler tanınarak “Hıdiv” sanı verildi. Abdülaziz, İsmail Paşa’nın güzel kızı Tevhide Hanım’a âdeta vuruldu. Evleneceği konuşulurken Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa bunun sakıncalarını açıklayarak padişahı vazgeçirtti. 

    Abdülaziz, hıdivliğin ırsen ailenin yaşça büyük erkek evladına değil; babadan oğula sürmesi için yeni bir Mısır veraset fermanı yayınladı. Bu, Kavalalı hanedanı bireyleri arasında uzlaşmazlık doğurdu. İsmail Paşa ise hıdivlik sanından dolayı bir hükümdar gibi davranmaya başlayarak Süveyş Kanalının açılmasını gündeme getirdi. Mısır donanmasını güçlendirmeyi gözettiğinden de Babıâli’ce uyarıldı. Bu gelişmelerin sonucu, Osmanlı Devletini uğraştıracak “Mısır”, veraset sorunu oldu. Diğer yandan Sırbistan’daki ordu 1867’de geri çekilirken, aynı yıl Girit sorunu da başladı. Avrupa devletlerinin müdahalesiyle adada özerk yönetim kuruldu. 

    Abdülmecid döneminde gelen Mısırlılar gibi veraset hakkını yitiren Kavalalı hanedanı bireyleri de İstanbul’a göçerek “Mısırlılar” denen kalabalık ve zengin koloniyi yoğunlaştırdılar. Bunların Avrupa mallarına ve lükse düşkünlükleri, servet ve gelir açısından onlarla yarışamaz durumdaki İstanbulluları olumsuz etkiledi. Hıdiv İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa ise hıdivlik hakkını yitirdiğinden Paris’e yerleşti. İstanbul’un özgürlük yanlısı aydınlarını Paris’e çağırarak Yeni Osmanlılar (Jeunes Turcs/Jön Türk) hareketini başlattı.

    1867’de Avrupa ilk kez bir “Türk” hakanını ağırladı. Abdülaziz, Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un Paris Sanayi Sergisine; İngiltere Kraliçesi Victoria’nın da Londra’ya davetleri üzerine Mısır gezisinde olduğu gibi yine Fuad Paşa ve çok kalabalık bir maiyetle 21 Haziran’da Sultaniyye vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı. Napoli, Toulon, Paris, Londra, Brüksel, Viyana, Budapeşte resmi ziyaretlerini kapsayan uzun gezi programı, padişahın Rusçuk-Varna üzerinden bir buçuk ay sonra 7 Ağustos 1867’de İstanbul’a dönüşüyle noktalandı. Yanında yeğenleri veliaht Murad (5.) Abdülhamid (2.) de vardı. Padişahı bu uzun deniz yolculuğuna ve merasim külfetine Keçecizâde Fuad Paşa razı etmişti. Türk padişahının başkentleri ziyaretlerinin Avrupa’daki yankı ve sonuçları önemli oldu.

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz Fransa başkentinde Abdülaziz’in 30 Haziran 1867’de Paris Lyon Garı’nda karşılanması. Padişah burada Elysée Sarayı’nda konaklayacaktı. 

    Avrupa izlenimlerinden çok etkilenen Abdülaziz, eski yeni semtleri, hatta eski sarayları harabe görüntüsü veren İstanbul’u, Avrupa kentleri gibi imar etme hevesine kapıldı ama hayran olduğu Paris’i, Londra’yı, Viyana’yı geliştiren kaynakları hesaba katmaktan uzaktı. Avrupa bankalarından alınan borçlarla birtakım yatırımlar gerçekleştirildi. Çırağan ve Beylerbeyi saraylarıyla Ayazağa, Tokat Bahçesi, Alemdağ, İcadiye, İzmit köşklerinin; annesi Pertevniyal adına Aksaray’da Valide Sultan Külliyesinin yapımları başlatıldı. Borç ve krediler için Bank-ı Osmânî-i Şahane (Osmanlı Bankası) açıldı. Tuna valisi Midhat Paşa, Rusçuk’da örnek şehircilik, ticaret, eğitim, ulaşım yenilikleri gerçekleştirdi ve bizdeki bankacılığın temeli olan Memleket Sandıkları ile Emniyet Sandığını kurdu. 

    Tahta çıktığı günlerde saray giderlerini kısacağını, sade yaşayacağını vadeden Abdülaziz, Avrupa saraylarını gördükten sonra, Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız, Beylerbeyi saraylarıyla köşk ve kasırların ihtişamına koşut saltanat törenlerinin de görkemli olmasını istedi. Saltanat saraylarının kadroları Avrupa sarayları gibi yüzlerce kişiyi kapsayacak boyutta genişletildi. Bu arada Tersanenin, donanmanın ve Tophanenin modernleşmesi, Feshanenin tevsii, demiryolu yapımı, Karaköy-Beyoğlu Tünelinin açılması gerçekleşti. Galata Köprüsü yenilendi. İlk atlı tramvay hizmete girdi. İdare-i Aziziye adı verilen bir deniz işletmesi açıldı. 

    Askerî fabrikalar kuruldu. Öğretim dili Türkçe ve Fransızca olan Mekteb-i Sultani (Galatasaray), ilk üniversite sayılan Darülfünun, İnas sanayi (kız sanat) Darülmuallimat (kız öğretmen); Darüşşafaka, tıbbiye mektepleri açıldı ve Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi yayımlandı. 1868’de, “kuvvetler ayrımı”nın Türkiye’deki ilk kurumu sayılan Şûra-yı Devlet ile Bahriye, Adliye Nezaretleri kuruldu. Yabancılara Osmanlı topraklarında mülkiyet hukuku tanındı. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz’in Londra ziyareti şerefine bastırılmış madalyon, ön ve arka yüzleri. 

    Aynı yıl “Kıla’-i Hakaniye” denilen Belgrad-Böğürdelen-Semendre-Fethülislâm kaleleri Sırbistan’a bırakıldığı sırada Süveyş kanalı da görkemli bir törenle açıldı ama Abdülaziz bu törene gitmedi. 1870’te Bulgaristan’ın yakın gelecekteki bağımsızlığının ilk adımı sayılan Bulgar Ortodoks Piskoposluğunun kurulmasına izin verildi. 

    Abdülaziz
    İmparator’dan Sultan’ı ziyaret  Fransa’yı seyahatlerinde, Abdülaziz Han Elysée Sarayı’nda konaklamıştı. Fransa imparatoru 3. Napoléon, Sultan’ı bu sarayda ziyaret etti. 

    Kraliçe Eugènie’in 1869’daki ziyareti, Abdülaziz’in saltanatı ve İstanbul hayatı bakımından olağanüstü günlerdir. Yabancılara uyrukluk hakkı tanınması, pasaport ve mürur tezkiresi uygulamaları da bu sıradadır. 

    Saltanatının ilk on yılı geride kalırken yaşanan iki “uğursuz” olay; 5 Haziran 1870’te çıkan ve Galata yakasında beş bin dolayında yapıyı kül eden Beyoğlu yangını; diğeri, keyfi saltanat sürmesinin önündeki engel gördüğü Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa’nın 7 Eylül 1871’de ölümü oldu. Abdülaziz’in, Âli Paşa’nın ölümünü haber aldığında, “İşte şimdi padişah olduğumu anladım!” dediği rivayet edilir. Padişahın mizacına kölelik edecek yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın göreve başlarken, “Efendimiz bir padişah-ı müstebidsiniz. Her emir ve fermanınızı icraya muktedirsiniz!” demesi, siyasi tarih yorumcuları tarafından Tanzimat’ın fiilen sona ermesi olarak yorumlanmıştır. Mahmud Nedim Paşa göreve başlar başlamaz, Âli ve Fuad Paşalar grubundan Babıâli’de kimler varsa rütbelerini kaldırtarak sürdürdü ama Abdülaziz’in Babıâli’yi dışlayarak devleti saraydan yönetme girişimi tepkiler doğurunca, Mahmud Nedim Paşa’nın yerine 31 Temmuz 1872’de Midhat Paşa atandı ama, demokrat düşünceli yeni sadrazamla müstebit Abdülaziz anlaşamadıklarından Midhat Paşa iki buçuk ay sonra azledildi. Ülkede özgürlük ve demokrasi isteyen başta Namık Kemal, Jön Türklerin önde gelenleri, Paris’te ve Londra’da gazeteler yayınlamaktaydılar. Durum dış dünyada Türkiye’nin despotizme yönelişi olarak yorumlanırken Abdülaziz de saltanatının son dört yılında, Mahmud Nedim Paşa dalkavukluğunu beceremeyen sadrazam ve nâzırları sık sık değiştirdi. Mütercim Rüşdi Paşa’yı (3. kez 19 Ekim 1872), Ahmed Esad Paşa’yı (15 Şubat 1873), Şirvanîzâde Mehmed Rüşdi Paşa’yı (16 Nisan 1873), Hüseyin Avni Paşa’yı (14 Şubat 1874), Ahmed Esad Paşa’yı (2. kez 26 Nisan 1875), Mahmud Nedim Paşa’yı (2. kez 26 Ağustos 1875), Mütercim Rüşdi Paşa’yı (4. kez 12 Mayıs 1876) kısa sürelerle sadarette denedi. 

    Yoksul ve borçlu ülkenin bütçe gelirlerinin büyük bölümünün saray giderlerine ayrıldığı 1870’li yıllarda Abdülaziz, sayıları binleri aşan cariye, hizmetçi, aşçı, uşak; “bendegân” denilen dalkavukları ortamında; “taabbüd” (kulların tapınması) takıntılı, kibirli ve müsrifâne yaşamadaydı. Oysa İstanbul’da ve ülkede basın ve iletişim olanakları gelişiyor ve padişah aleyhine yayınlar yurtiçinde ve dışında her gün daha artıyordu. Nâmık Kemâl’in İstanbul’da yayımladığı İbret gazetesi 1872’de kapatıldı. Kendisi de Gelibolu Mutasarrıflığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Orada yazdığı Vatan Yahut Silistre oyununun 1873’te İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosundaki temsilinde halkın galeyana gelmesi üzerine N. Kemâl’in tutuklanıp Magosa’ya sürülmesi içte ve dışta yankılar uyandırdı.

    Hersek Ayaklanması (1875) Mostar’dan Avusturya sınırına değin çok geniş bir alana yayılarak Sırbistan-Karadağ savaşlarına dönüştü. Ama Abdülaziz’in saltanatını sarsan, ne sürgünler, keyfi cezalar, özgürlük kısıtlamaları ne askerî-siyasi bunalım değil, sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın 6 Ekim 1875’te ilan ettiği devlet borç ve faizlerinin yarısının ödeneceğine ilişkin “Ramazan Kararnâmesi” oldu. 200 milyon altın tutarındaki dış borcun yıllık faizi bile ödenemediği gibi yeni borçlanma olanağı da yoktu. Bu, devletin iflası demekti. 

    Ekonomik felâketi, Avusturya’nın, Bosna ve Hersek’te yapılmasını öngördüğü ıslahat için Babıâli’ye bir lâyiha vermesi izledi. 2 Mayıs 1876’da da Bulgaristan’da ayaklanma başladı. Dört gün sonra, İslâmiyet’i kabul eden bir Bulgar kadının gayrımüslimlerce çarşaf ve peçesinin yırtılması, Müslümanların da iki konsolosu öldürmeleriyle başlayan “Selanik Vak’ası” patlak verdi. 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da medrese talebeleri, “Müslümanlar Hıristiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanda ders yapılmaz!” diyerek “talebe-i ulum kıyamı” başlattılar. Mahmud Nedim Paşa istifa etti. 13 Mayıs 1876’da Berlin Memorandumu ile büyük devletler Osmanlı Devletinin içişlerine müdahale kararı aldı.

    Abdülaziz
    Katılımcılar mükâfatlandırıldı Abdülaziz ile İmparator 1. Napoleon ve İmpatoriçenin huzurunda Paris sergisine katılanlara mükâfatları dağıtılıyor. Padişah geziler esnasında 20 bini yoksullara, 160 bini liman çalışanlarına ve diğer hizmetlilere olmak üzere, 180 bin frank bağış yapmıştı. 

    Midhat, Hüseyin Avni, Mütercim Rüşdi Paşalarla kimi müşirlerin yer aldığı Babıâli (hükümet) – ordu erkânı, Abdülaziz’i tahttan indirmeye kararlı ve hazırlıklıydılar. Padişahın tahttan indirilmesi için şeyhülislamdan fetva alındı. “Hâl’ erkânı” denen kadro, 30 Mayıs 1876 günü sabaha doğru Süleyman Paşa’nın komutasındaki Mekteb-i Harbiye talebelerinin karadan, donanma gemilerinin de denizden Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmasına onay verdi. Top sesleriyle uyanan Abdülaziz “Bunlar cülûs topu!” diyerek giyinme, ailesiyle saraydan ayrılıp ayrılmama kararsızlığında iken, Serasker Hüseyin Avni Paşa, veliaht dairesinden aldığı (5.) Murad’la, Beyazıt’a Bab-ı Seraskeri’ye giderek oldu bitti denebilir bir cülûs töreni yaptı. 

    Yeni padişah 5. Murad’ın ilk iradesi, amcası Abdülaziz’in ailesiyle Topkapı Sarayı’na gönderilmesi oldu. Abdülaziz, oğulları kızları-kadınefendileri, annesi Pertevniyal Valide Sultan, sağanak altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldüler. Burada eski hünkâr dairesine kapatılan Abdülaziz sırılsıklamdı. Mabeyncilerin Dolmabahçe’den çamaşır ve giysi getirmelerine izin verildi. Topkapı Sarayı terk edilmiş ve haraptı. Öğle yemeği verilemedi. Gece yatmaları için yatak yorgan arandı. 

    Abdülaziz, yeğeni 5. Murad’a yazdığı tezkire de “Evvelâ Cenâb-ı Allah’a bâdehu atebe-i şevketlerine sığınırım. Millete sarf-ı mesâi etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyân ve zat-ı şahânelerinin hoşnûdî-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim” dedikten sonra silahlandırdığı ordu ve donanmanın ihanetine uğradığını, bundan ders almasını; iyilik ve insanlık namına kendisini ıstıraptan kurtaracak “bir mahall-i mahsusa” naklini rica etti. Murad da bir tezkireyle “âram buyurulan mahallin hâl-i harabisi”ni bilmediğinden hemen çaresine bakılacağını bildirdi. 

    Eski padişah, annesi Pertevniyal, kadınefendileri, şehzadeleri, sayıları 300’ü bulan cariyeleri, 2 Haziran’da, Çırağan Sarayı fer’iyye dairesine götürüldü. Burada, -3.Selim gibi- öldürüleceği kuşkusuyla iki gün geçirdi. Bahçede dolaşırken bir nöbetçi zabitin, “Burada durmayınız Aziz Efendi, yasak!” demesinden, kendini kaybedercesine etkilendi. Annesinin avuntusu işe yaramadı, mutlaka öldürüleceği inancıyla Kuran-ı Kerim okumaya başladı. Yanında taşıdığı revolver ve 3. Selim’in palasının 3 Haziran günü alınması vehmini büsbütün artırdı. 

    4 Haziran sabahı abdest alıp odasına girerken, annesinden sakalını düzeltmek için makas istedi. Aradan kısa bir süre geçince odadan iniltiler duyuldu. İçeriden kilitli kapı kırılıp girildiğinde, kolları sıvalı, yere yatmış ve kan içinde olduğu görüldü. Henüz ölmemişti. Anlatılanlara göre önündeki rahlede Yusuf Suresi açılmış Kuran-ı Kerim vardı. 

    Abdülaziz
    Padişah Londra’da  Sultan’ın Buckingham Sarayı’na girişi. Sultan İngiltere’yi ziyaretinde Kraliçe Victoria, Prens Albert ve Londra belediye başkanı ile birlikte çeşitli etkinliklere katıldı. 

    Durumu öğrenen kadınları ortalığı velveleye verdiler, camları kafesleri kırdılar. Mabeynci Fahri Bey’in doktor bulma çabası sonuç vermedi. Karşı kıyıdaki yalısından Serasker Hüseyin Avni Paşa geldiğinde Abdülaziz ölmüştü. Naaşı, Fer’iyye karakolunun kahveocağına taşınarak bir ot yatağın üstüne konuldu. Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa ve vükelâ Fer’iyye’de toplandı. Çağırılan hekimler Abdülaziz’in bilek damarlarını keserek intihar ettiğine ilişkin bir rapor düzenlediler. Cenaze, Topkapı Sarayı’na götürülerek buradan törenle kaldırılıp babası 2. Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesine gömüldü.

    11 gün sonra ikbâllerinden Neş’erik Kadın’ın kardeşi binbaşı Çerkes Hasan Bey, eniştesinin katilleri diye suçladığı paşalardan Serasker Hüseyin Avni ve Hariciye Nâzırı Raşid paşaları “Çerkes Hasan Vak’ası” denen baskında öldürdü. 

    2. Abdülhamid, tahta çıktıktan beş sene sonra 1881’de amcası Abdülaziz’in intihar etmeyip suikaste kurban gittiği savıyla, 5. Murad’ı da tahttan indirip kendisini de tahta geçiren, bundan dolayı “hâl ü akd (indiren ve oturtan) erkânı” denen kişileri, yeni bir girişimde bulunmamaları ve hanedana karşı eylemlerini cezalandırmak için, başta Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi’nde yargılatıp mahkûm ettirdi. Bu dava, Abdülaziz’in ölümünü, “intihar mı etti, öldürüldü mü” ikilemine düğümlemiştir. 

    Abdülaziz’in hal’ini ve ölümünü konu edinen kitap ve makalelerin, –Ahmed Midhat Efendi’nin Üss-i İnkılâb’ı dışında– İstibdat Devri kapanıp II. Meşrutiyet ilan edildikten, yani en erken olaydan 33 yıl sonra yazılması ilginçtir. Üss-i İnkılâb ise olaydan hemen sonra ve Yıldız Mahkemesi’nden önce yazılmış tek kitap olarak intiharı doğrular. Kitaplığımızdaki, saray çevresinden Hamdi’nin İnşa-yı Dağarcık adını verdiği, vesika suretlerini ve kimi hatıraları kaydettiği yazma mecmuada da Abdülaziz’in hal’i ve intiharı gün gün anlatılmıştır.

    32. Padişahın kişiliği

    Gerçek (rötuşsuz, doğal) fotoğraflarıyla tanıdığımız ilk padişah Abdülaziz’dir. Avrupa devletlerine resmî ziyaretinin bütün görsellerinin araştırılıp gezinin 150. yılı belgeseli olmak üzere 2017’de yayınlanması beklenir. 

    Döneminde yapılan atlı heykeli de halife padişah kimliği için bir ilktir. Şişman, ablak yüzlü, tek tük ak düşmüş çember sakallı babayani fiziği, önceki sonraki padişahlara benzerlik vermez. Batı-Doğu giyim tarzları karışımı bol kesimli “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmiş, Avrupa modalarına, alafrangaya ilgi duymamıştır. Tipine uygun tabla fese de o zaman “Aziziye” denilmiş. Mevlevî eğilimli olup, ney üfler, lavta çalarmış. Hicaz sirto, Şevkefzâ, muhayyer şarkılar bestelemiştir. Resim de yaparmış. Yazısı ve imlası kusursuzdur.

    “Huzur güreşleri” yaptırttığı bilinirse de vücut yapısına bakıp pehlivandı demek doğru değildir. Lâtife olsun diye belki el ense çekmiş ama herhalde güreşmemişti. Halk arasındaki pehlivanlarla güreş tuttuğu, bir oturuşta bir kuzu yediği söylenceleri; önceki Abdülmecid’in ve babası 2. Mahmud’un, “böyle padişah olur mu” dedirtecek vücut düşkünü, hastalıklı yapıları nedeniyle, “güçlü kuvvetli padişah” imajı özlemine bağlanabilir. 

    Abdülaziz
    İngiliz basınında Sultan Abdülaziz 
    İngiliz basınına ait karikatürize bir Abdülaziz illüstrasyonu. Abdülaziz babayani fiziğe sahipti, Doğu-Batı giyim tarzları karışımı bol kesimli kıyafetleriyle “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmişti.

    Sık sık halk arasında dolaşması, kır âlemleri düzenletmesi, halkın eğlenişini izlemesi, bazen bir kır kahvesinin önünde oturup gelip geçenin selamını alması gibi jestleriyle sempati toplasa da müsrifane saray ve harem yaşamı, pek çok uydurma olaylar da eklenerek anlatıldığından olumsuz tepkiler almıştır. 

    Abdülaziz’in 1867’deki Fransa İmparatoru 3. Napoléon’u ziyaretine karşılık, İmparatoriçe Eugénie’nin iade-i ziyaret için 1869’da İstanbul’a gelişi, Abdülaziz’le aralarında bir aşk dedikodusuna yorumlanırken; Paris ziyareti sırasında da babaannesi Nakşıdil Valide Sultan’ın, 3. Napoléon’a akrabalığı uydurması dillendirmiştir. 

    Abdülaziz’in on beş yıllık saltanatını, gözlemlerle anlatan bir eser, Memduh Paşa’nın Mir’at-ı Şuunat’ıdır. Çırağan ve Beylerbeyi Saraylarını, Kasımpaşa Camiini; annesi Pertevniyal Sultan da Aksaray Valide Camii ile mektep, kütüphane ve kendi türbesini yaptırmıştır. Hayal ve orta oyunu ile karakucak güreşe altın çağlarını yaşatan Abdülaziz’in köçek oynatıp horoz döğüşü ve Karagöz seyretmesi eleştirilmiştir. Tahttan indirilişi ve ölümü halkı etkilemiş, destanlar, ağıtlar yazılmıştır. “Beni tahttan indirdiler / Üç çifteye bin- dirdiler / Topkapuya gönderdiler / Uyan Sultan Aziz uyan / Kan ağlıyor şimdi cihan!” dizeleri bunlardandır.

    Abdülaziz
    Viyana Abdülaziz’i karşılıyor Abdülaziz Viyana garından şehre doğru arabalarla giriş yapıyor. Avusturya imparatoru, kardeşi Maximilian’ın yasına rağmen padişahı kente davet etmişti. 

    Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatında siyasal ve ekonomik buhranlara koşut, Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaşmış, Mısır-Avrupa seyahatlerinin de önemli sonuç ve yankıları olmuştur. “Avrupaî moda ve yaşam tarzlarının yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemlidir. “Sultan Aziz devri” denen kısa dönemde, askerî, endüstriyel ve ekonomik açılardan Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da artmıştır. Padişahın askerî bir darbeyle tahttan indirilmesi, dört gün sonraki “intiharı”nın öldürüldü davasına dönüştürülmesi, “önce uydur, sonra inan” türü Osmanoğulları tarihine eklenen son vak’adır.

    Eşleri Dürrinev Başkadınefendi, Edadil, Hayrandil, Neş’erik kadınefendiler, ikbâl konumunda Gevheri (veya Nesrin), gözdeleri Mihrişah ve Yıldız’dır. Şehzâdeleri: Yusuf İzzeddin (ö. 1916), Mahmud Celâleddin (ö. 1888), Mehmed Selim (ö. 1867), Abdülmecid (son Halife) (ö. 1944), Mehmed Şevket (ö. 1899), Seyfeddin (ö. 1927) efendilerdir. Kızlarından Emine, Fâtıma, Münire küçük yaşlarda ölmüş; Saliha Sultan, Ahmed Zülkif; Nazima Sultan, Ali Halid; Esma Sultan, Kabasakal Çerkes Mehmed, Emine (2.) Sultan, Mehmed Şerif paşalarla 2. Abdülhamid’in saltanatında evlendirilmişlerdir. Pertevniyal Valide oğlunun hal’i ve ölümü ardından dünyası kararmış olarak yedi yıl daha yaşamış, 1883’te ölmüştür.

    ACILI DÖNEM

    Osmanlıların aile trajedileri

    Osmanoğullarının 30.’su Mahmud, 3. Selim ile 4. Mustafa’nın tahttan indirilip kafese kapatıldığı sonra öldürüldüğü 1807-1808 14 ay aralığı ardından tahta geçmiş, 1839’da 54 yaşında halkın “illet-i fukara” dediği veremden ölmüştü. Çoğu gencecik veremden ölen 22 câriye eşinden doğan şehzadelerinden 20’sinin adları biliniyor. Bunlar da ikisi dışında, babalarının sağlığında bebek veya çocukken, yine 20 kızından da 16’sı küçük yaşlarda ölmüştür. Yaşayan dört kızından şair Âdile Sultan’ın, babasının evlat acıları için dizeleri şunlardır: “Kimi masum kimi âkil, kimi genç / Gördü çoğu(nun) acısı(nı) ol padişah”. 

    Yaşayan iki oğlu, ardılı Sultan Abdülmecid ile bunun ardılı Abdülaziz’dir. 

    Abdülmecid, 4. Mehmed’den (1648-1687) sonra, babasına ardıl olan tek padişahtır. Abdülmecid de babası gibi çok eşli, kız erkek çok çocuklu, eşlerinin ve çocuklarının çoğu, veremden, bulaşıcı hastalıklardan vakitsiz öldüğü gibi, kendisi de babası gibi içki iptilâsından, veremden, 38 yaşında ölmüş bahtsız bir sultan, acılı bir eş ve babadır. Bu baba-oğulun 1808-1861 arasındaki toplam 53 yıllık saltanatı, aile yaşantıları açısından uzun bir trajedi, devlet ve toplum açısındansa köklü yeniliklerin, dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir.

    Babası Mahmud öldüğünde 9, ağabeyi Abdülmecid’in ölümünde 30 yaşında olan Abdülaziz’inse, uzun şehzadelik evresinde hanedan geleneğine aykırı davranışı, şehzade iken baba olmasıdır. Çünkü, şehzadeliğinde aile kuran 3. Mehmed’den (1595-1603) 250 yıl sonra bu ilk vak’adır. Abdülaziz şehzade iken yasak olmasına karşın bir cariyesi 1856’da doğurmuş, Yusuf İzzeddin adı verilen bu şehzade oğlu şehzadenin varlığı, Abdülaziz tahta geçtiği 1861’e değin gizli tutulmuştur. 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) saltanatında veliaht olan bu Yusuf İzzeddin Efendi (öl. 1916), 1603-1856 arasındaki 253 yıl boyunca babası şehzade iken doğan tek şehzadedir. 

    Sultan Abdülaziz’in Fransa günlüğü-1867 

    21 HAZİRAN

    İSTANBUL’DAN HAREKET

    Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatine bir hafta gecikmeli olarak İstanbul’dan hareket etti. O gün padişah cuma namazını Tophane Nusretiye Camii’nde kıldıktan sonra, çıkışında iskele ve çevresini dolduran devlet erkânı ve İstanbullular tarafından törenle ve dualarla uğurlandı. Padişahın yanında şehzadeler Yusuf İzzeddin, Murad Efendi, (Abdul)hamid Efendi, Mabeynci Cemil Bey, Başkâtip, yaverler, müşir rütbeli subaylar, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa da vardı. 

    29 HAZİRAN

    TOULON’A VARIŞ

    Fransız limanı Tolulon’da coşkulu bir karşılama töreni yapıldı. Top atışlarıyla yapılan donanma gösterilerinden Sultaniye gemisi aşırı sallanınca öfkelenip geri dönmek isteyen padişahı Fuat Paşa güçlükle ikna etti. “Vive le Sultan”, “Vive le l’Empereur” bağırışları, top ve mızıka sesleri arasında padişah ve erkânı küçük bir gemi ile kıyıya çıktı. O sırada Fransa hükümeti Paris’teki Namık Kemal ve Ziya Beyler ile diğer Jöntürkleri Fransa’dan çıkarıyordu. Aynı gün öğleden sonra arabalarla istasyona hareket edildi. Abdülaziz Toulon’dan ayrılmadan hayır kurumlarına ve yoksullara 20 bin Frank bağışta bulundu. Saat 17.00’de hareket eden tren, saat 18.30’da Marsilya’ya vardı. Padişah özel bir salonda (adet gereği) tek başına yemek yedikten sonra tren 19.30’da Paris’e hareket etti. 

    1 TEMMUZ

    TREN İLE PARİS’E

    Padişah, 3. Napoléon maiyetince istasyonda karşılandı ve birlikte Tuileries Sarayı’na gidildi. Burada Kraliçe Eugénie tarafından karşılandı ve konaklayacağı Elysée Sarayı’na gidildi. Aynı gün padişah istirahat ettikten sonra Champs- Elysée’de 687 bin metrekare bir alanı kaplayan Uluslararası Paris Sergisi’nin serginin açılışına katıldı. Padişah, imparator ve imparatoriçe yanyana oturdu ve ödül törenini izledi. 

    3 TEMMUZ

    KABUL VE TEHİR

    Padişah yabancı devlet adamlarını kabul etti. O günlerde Avusturya imparatorunun kardeşi Meksika imparatoru Maximilian’ın ülkesinde kurşuna dizildiği haberi gelince, Abdülaziz kendisi için yapılacak şenliklerin tehirini 3. Napoléon’dan rica etti. 

    4 TEMMUZ

    ‘GİRİT’İ KAÇA VERİRSİNİZ’

    Avusturya elçisi padişahı ziyaret ederek Abdülaziz’in Viyana’ya uğramasını rica etti. Ertesi günlerde de padişahın kabulleri devam etti. O günlerdeki resepsiyonda 3. Napoléon’un, “Girit’i kaça verirsiniz?” sorusu üzerine Fuat Paşa’nın hemen atılarak “Aldığımız fiyata!” yanıtını vermesi diplomasi tarihine geçmiştir. 

    5 TEMMUZ

    PARİS’TE ZİYARETLER

    Padişah Paris’teki Türkleri kabul etti ve bir kışlayı, Nebatat Bahçesi’ni, Paris sergisindeki Türk pavyonunu gezdi ve özellikle Türk silahlarını ve armalarını gözlemledi. Kahvehane-i Osmanî’yi açtı. Burada Türk usulü çubuk ve nargile içiliyordu. Bu kahvehane Türk dünyasının renklerini yansıtan muhteşem bir düzenlemeydi. Padişahın asıl merakı babaannesi Nakşidi Sultan’ın imparatorun akrabası Aimée de Rivery olup olmadığını öğrenmekti. Bu hikâyedeki amaç tamamen siyasiydi ve Abdülaziz ile 3. Napoléon’u akraba göstermek için uydurulmuştu.

    8 TEMMUZ

    MÜTHİŞ TÖREN

    Sultan Abdulaziz ile 3. Napoléon ve iki devletin ileri gelenleri önünde Champs-Elysée’de 50 bin askerin katıldığı muazzam bir askerî resmigeçit yapıldı. O akşam Paris belediye dairesinde resmî ziyafet verildi. Bando Sultan Aziz Marşı’nı çaldı. Ziyafet sırasında Paris Belediye Başkanı’nın “İstanbul sokakları ne kadar masrafla sulanıyor?” sorusuna karşılık ünlü Türk Nüktedanı Ömer Faiz Efendi “Bizde sokakları sulamaya hiç ihtiyaç yoktur! Sokaklarımız caddelerimiz iki taraflı kahve berber bakkal aşçı dükkânlarıyla doludur. Mesela bakkal peynir yıkadığı fıçının, aşçı yağlı tencerelerinin, kahveci kirli kahve çömleklerinin, nargilelerinin, berberler sabunlu leğenlerinin sularını dökerler dolayısıyla sokaklar yıkanır” cevabı ile bilinir. 

    10 TEMMUZ

    VERSAİLLES’DA BALO

    Tuileries sarayında akşam ziyafeti ve Versailles Sarayı’nda balo verildi. Padişah tuvaletleri ile göz kamaştıran güzel kadınları izledi. Yeğeni Veliaht Murad Efendi’nin dans etmesine de bozuldu.

    12 TEMMUZ

    İNGİLTERE’YE HAREKET

    Padişah yine Champs-Elysée’den geçip Paris istasyonuna geldi. O gün trenle İngiltere’ye hareket edildi. Padişah saray görevlilerine, Paris yoksullarına, Toulon limanı ve diğer hizmetlilere 160 bin Frank dağıttı.

    13 TEMMUZ VE SONRASI

    Sultan Abdülaziz 13 Temmuz cumartesi günü İngiltere’ye ayak bastı. İzleyen günlerde Vindsor sarayında Kraliçe Victoria ile görüştü. 23 Temmuz’da Londra’dan, 31 Temmuz’da Viyana’dan ayrılan padişah, Tuna yolundan Budapeşte’ye, oradan Rusçuk’a ulaştı. Vidin’de Tuna Valisi Midhat Paşa tarafından kabul edilen padişah, ertesi gün Türk donanmasına geçti. Böylece Avrupa seyahati sona erdi. İzleyen günlerde Sultaniye ve Pertevniyale yatları ile 7 Ağustos’ta İstanbul’a döndü. 

    (Ali Kemâlî Aksüt’ün Sultan Azizin Mısır ve Avrupa Seyahati kitabından özetlenmiştir. Hasan Selçuk Turan). 

  • Selâtin ve ulu ibadethaneler

    Selâtin ve ulu ibadethaneler

    CÂMİ/ MESCİDÜ’L-CÂMİ: Müslümanların ibadet için toplandıkları yere câmi, Cuma namazı için gerekli minberi bulunan mabetlere de “ulucâmi, Cuma câmisi, câmi-i kebîr, mescidü’l-câmi” denmiştir. Arap dünyasında câmi yerine, Kur’an’da geçen mescid denirken Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dünyasında, aynı zamanda mimari bir tanımlama olarak vakit namazları kılınan minbersiz, minaresiz mahalle ve köy ibadethânelerine mescid, kentlerdeki tam donanımlı, Cuma, bayram namazları kılınan büyük ibadethânelere de câmi deniyordu. Daha gerilere gidildiğinde, Cuma namazlarının her kentte tek câmide toplanılarak kılınması koşulken, kent alanlarının genişlemesi, nüfus artışı sonucu, Kahire, Bağdat ve Şam’da 13. yüzyılda fetvâlarla Cuma câmilerine yenileri eklendi. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde de örneğin Konya, Sivas, Divriği, Bursa, İznik ulucâmilerinde tek Cuma mescidi kuralı geçerliyken, Edirne ve İstanbul payitahtlarında sayılar çoğaldı. İstanbul’da Ayasofya, Beyazıt, Süleymaniye gibi selâtin câmiler, Cuma câmii işlevindeydi. Osmanlı Devletinin kapanışına değin kentlerde yapılan câmilere minber konulması ve Cuma namazı kılınması için Meşihat’tan berât alınması koşuldu. Köy ve mahalle mescitlerinde Cuma namazı kılınmazdı. 

    CÂMİ’İ-EBÜLFETH: İstanbul fâtihi II. Mehmed’in yaptırdığı bu kentteki ilk selâtin câmi. Mehmediye, daha sonra Fâtih Câmii denmiştir. 

    CÂMİ’Ü’L-EZHER: Medresetü’l-Ezher de denir. Fâtimîler döneminde Kahire’de yapılan 972 tarihli büyük câmi ve medrese. Memlûkler döneminde yenilendi. Yavuz’un Mısır’ı fethinden sonra câmi işlevi yanında İslâm bilimleri, Arap edebiyatı ve sosyal bilimler merkezi oldu. Zengin vakıfları sayesinde İslâm dünyasının her tarafından gelen öğrencilerin, Arapça, İslâmî bilimler, İslâm felsefesi öğrendikleri başçıl medrese konumu kazandı. 1872’deki reform girişimine karşın klasik öğretim sistemini korudu. 

    II. Abdülhamid döneminin ünlü fotoğrafçıları Jean Pascal Sébah ve Policarpe Joaillier’den Fatih Camii. 19. yüzyıl sonları… 

    NECDET SAKAOĞLU’NUN OSMANLI TARİHİ SÖZLÜĞÜ 

    Osmanlı tarihinin temel sözcükleri

    Yayın Kurulumuzun seçkin isimlerinden tarihçi Necdet Sakaoğlu’nun son kitabı Osmanlı Tarihi Sözlüğü, geçen ay piyasaya çıktı. Sakaoğlu, bu sözlüğün özelliklerini ve içeriğini anlattı.

    #tarih Yıllar süren araştırma, derleme, fişleme ile hazırladığınızı bildiğimiz Osmanlı Tarihi Sözlüğü Alfa Yayınları tarafından geçen ay yayımlandı. Daha önce de Osmanlı padişahları, kadın sultanlar, Osmanlı sarayı, Osmanlı coğrafyası ve kentleri konulu kitaplarınız yayımlanmıştı. Bu çalışmanızın amacı nedir ve içeriğini nasıl belirlediniz? 

    NECDET SAKAOĞLU “Osman/Osmanlı” adlarından başlayarak açıklamakta yarar var: Devletin kurucusu Osman’dan türetilmiş bir sözcük Osmanlı. Doğrusu Otman mı, Ataman mı kesin bilmiyoruz. Arapça “Tarih” sözcüğü ise “Historya”nın karşılığı. Bunlardan kurulan kavramın kapsayacağı kurum, kavram, deyim, olay ve adları hesaplamak ve bir kitapta toplamak zor, bunun bir bitirme noktası da yoktur. Okurken, yazarken, konuşurken Osmanlı tarihiyle ilgili sözcükleri, örneğin, padişah, hanedan, şehzade, saray, cülus, sadrazam, paşa, sefer, harem ağası, kapıkulu… ve daha yüzlercesini kullanırız. Bunlar arasında sağlık-hekimlik, beslenme, edebiyat… alanlarıyla ilgili olanlar da örneğin hekimbaşı, has mutfak, kaside… gibi, okul sıralarında kültürümüze katılmış sözcükler de vardır. Bilmediklerimiz için de sözlük ve ansiklopedilere başvururuz. 

    Bir örnek olarak “çini”yi ele alalım. Çin çıkışlı, topraktan türetilmiş renkli cilalı kap kacak veya plakalar, yani çinicilik sanatı aklımıza gelir.

    Şimdi ben sorayım: “Çinicibaşı”, “Çiniden aşağı, Çiniden yukarı” bunlar ne demek? En kapsamlı sözlük ve ansiklopedilerde anlamlarını bulamamak doğaldır. Çünkü her ikisi de doğrudan Osmanlı tarihi ve dünyasıyla ilgilidir. Çinicibaşı, saray mutfağında padişaha özel yemekleri pişiren, hazırlayan uzman aşçıların unvanıydı. “Çini’den aşağı Çini’den yukarı” da Osmanlı sarayında, Baltacı denen görevlilerin koğuşunda iki farklı odaydı. Duvarları çini kaplı olanda, bir üst düzeydeki Baltacılar, ötekinde henüz o düzeye terfi etmemişler yatarlardı. Okurlar denemek için “çinicibaşı” veya “Çini’den yukarı, Çini’den aşağı” için sözlük ve ansiklopedilere başvurabilirler. 

    Bu arada bir de “Baltacı” geçti. Bunlar, saray hademeleri zümresindendi. Görevleri arasında gerçi saray ocaklarına odun taşımak da vardı ama, onları dış dünyaya tanıtan asıl görevleri, mevkib-i hümayun denen saltanat kortejlerinde, gözalıcı üniformaları, omuzlarına dayadıkları hilâl ağızlı baltalar ile boy göstermeleri, padişahın yakın koruma görevini üstlenmeleriydi.

    #tarih Kitabın önsözünde, 6 bin dolayında kavram, mekân, kurum ve olayın yeraldığını belirtiyorsunuz. Başka ilginç örnekler verebilir misiniz? 

    NECDET SAKAOĞLU Osmanlı paleografyası ve eski metinlerinde geçen ve zamanla terkedilen belki birkaç on bin kavram, sözcük söz konusu. Bunlardan, tarih okumalarımızı kolaylaştıracak olanlara bu sözlükte öncelikle yer verdik. Bir seçim yapmadan şu örnekleri sıralayalım: Arz-ı dâi-i kemine, Atabe-i sipihr-i ittilâ’-i hazret-i sultânî, Bâlâsı hatt-ı hümâyûnla tasdik ve tevşih olunmuş, Ceneral-i ordu-yı hümâyûn, Defter-i Sicilyateyn, Efsâr dûzan-ı hassa, Feth-i bâb-ı makaal eylemek, Gözden sürmeyi çalmak, Hal’ü akd eshâbı, İhkak-ı hukuk-ı ibâd ve hıfz-ı bilâd, Kahvehâne ukalası, Kırmızı Kitap, Kısa sedir/sofra, Libâs-ı mahsusa-yi kefere, Meclis-i Âlî-i Hazâin, Merammatçılar Ocağı, Mîr-i âb, Mükemmel kapu ve dâire halkı, Neşr-i Maarif ve Ta’mim-i terbiye, Nuhbet’ül-etfâl, Ortakapu meş’alecileri, Paşa defterlisi, Pençe, Püsküllü oturak kavuk, Revâbıt-ı kalbiye-i vatandaşî, Rûz-merre destâr, Sâhib-i değnek, Siyâset, Şakk-ı âsâ kaziyesi, Şehrizol Eyâleti, Şehzâde alayı, Tahsin-i Hüner Madalyası, Tavhâne/toyhâne, Tokad, Ulemâ-yı fihâm-ı resmiye, Usûl-i cedide-i Avrupa, ücret-i sûkûk,Üsküdar Cengi, Vapurhâne, Yedi altun başlı sancak, Zaleme-i vülât, Zenperestlik, Zeyrek yokuşu hotoz…

    #tarih Hocam bir son söz?

    NECDET SAKAOĞLU Osmanlı kültürüne ait kavramları okuyup yazmada, özellikle seslendirmede hiç hata yapmamaları gerekenlerin bile “beka”ya “bekâ”, “erkân”a “erkan” , “muhatab”a “muhattab” dediklerini duydukça okudukça, kitabî kaynaklar yanında fonetik imlâ aygıtlarına da gereksinim olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim. 

  • Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah

    1717’de doğan III. Mustafa, kafeste geçen 27 yılın ardından 40 yaşında Osmanlı tahtına geçti. Topu topu 57 yıllık yaşamı 21 Ocak 1774’te noktalandı. III. Mustafa’nın İstanbul’da mescitleri, camileri, ticaret hanı ve depoları, çeşmeleri, diğer bayındırlık eserleri saymakla bitmez. Yaptığı işler de azımsanamaz. Ama bugün adını yâd ettiren bir semti, meydanı çarşısı bulunmaz; sarayda onu çağrıştıran bir köşk veya daire de yoktur. Adı bugün neredeyse hiç geçmeyen, sıradışı bir sultanın portresi. 

    Günümüzden tam 300 yıl önce, 28 Ocak 1717’de geleceğin 26. padişahı III. Mustafa, Topkapı Sarayı hareminde doğdu. Annesi cariye kökenli Mihrişah Kadın, babası III. Ahmed’di. Lâle Devri’ni önceleyen günlerdeki bu doğum da saray âdetlerince velâdet şenliğiyle kutlandı. Mustafa ve öteki şehzade ve sultanlar, anılarını unutmayacakları bir Lâle Devri yaşadılar. 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa (28 Ocak 1717-21 Ocak 1774)

    Hattat, sanat ve zevk düşkünü padişah, çocuklarının eğitimlerine önem verdi. Şehzadeleri için Haliç sularında sûr-ı hümayun (sünnet düğünü) düzenletti. Su gösterileri, yarışlar, şölenler günlerce sürdü. Devrin eşsiz ressamı Levnî düğün sahnelerini resimlerken, şair Seyyid Vehbî de düğünün öyküsünü şiirleştirdiği Sûrnâme’yi yazdı. Mustafa o sırada dört yaşındaydı. 

    Lâle Devri şetaretini söndüren, sarayları köşkleri yakıp yıkan, vezirleri asan kesen, babasını tahttan alaşağı eden Patrona Ayaklanması hercümercinde, III. Ahmed ve şehzadeleri harem hapishanesine kapatıldılar. Taht önceliği amcaoğulları I. Mahmud (1730 -1754) ve III. Osman’da (1754 -1757) idi. Sultan Ahmed hapiste öldü (1736). Oğlu Mustafa 27 yıl sonra kafesinden çıkartılıp 30 Ekim 1757’de 40 yaşında tahta oturtuldu. Bu, dünyaya yeniden gözaçmaktı. Kasvetli kafes odasında, babasının, eniştesi Nevşehirli İbrahim Paşa’nın İstanbul’u imarlarını, Seyyid Vehbileri, Nedimleri, nakkaş Levnî’yi herhalde unutmamıştı. 

    III. Ahmed’in, kendi şehzadelerine taht yolu açabilmek için yaşça büyük yeğenlerini (I.) Mahmud’u, (III) Osman’ı, harem yöntemleriyle kısırlaştırdığı; onların da kendi saltanatlarında amcalarının kafesteki şehzadelerini öldürmeyecek kadar zehirletmeyi amaçladıkları söylenceleri doğruysa, tedricen solan şehzadeler, haremde loş birer odada yıllar boyu süren mahpusluklarını bir de zehirlenme korkusuyla geçiriyorlardı. Yine söylenceye göre Şehzade Mustafa bu vehimle muskalar bağlayarak, usturlap yöntemlerine başvurarak, değerli taşları havanda dövüp ürettiği panzehirleri dirhem dirhem yutarak ağulara karşı bağışıklık kazanmaya çalışırmış. Bu yüzden bitkin görünüşlü, solgun benizliymiş. 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Sultanın ünlü dörtlüğü
    Saltanatı sırasında yazılan bir şiir-güfte mecmuası. Bu yazmada sultan III. Mustafa’nın ünlü dörtlüğü.
    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Ragıp Paşa’nın tanziri (en altta), ayrıca Cihangir mahlaslı birçok güftesi vardır.

    13 yaşından beri sakladığı hülya ve heveslerle 40 yaşında kavuştuğu taht, kimbilir ruhunu nasıl silkelemişti? Padişahlığının haftasında 4 Kasım 1757 günü, saltanat kılıcını kuşanmak için Sarayda atlanarak törenle Edirnekapı’dan Eyüp Sultan Türbesine indi. Şeyhülislâm dua ederek beline Hz. Ömer’in kılıcını bağladı. Bahren (denizden) saltanat kayığıyla Yalı Köşküne gelişinde Tersane’den toplar atılması, sancaklarla donatılmış donanma gemilerinin refakati görkemli olmuştu. İlan ettiği adalet fermanında, Memâlik-i şahânenin bayındırlığına çalışacağı vadinde bulundu. İzleyen günlerde kapıkullarına ve diğer ulufelilere cülus bahşişi dağıtıldı. O gün Venedik Balyosunu Arz Odasında kabul etti. 

    İstanbullu gayrimüslimlerin eskisi gibi sarı mest pabuç, elvan libas giymelerine izin verdiği fermanında, “kakım ve vaşak kürkle barata saraylılarla devlet erkânına mahsustur” diyerek saray ağalarının şatafatlı giyinmelerini, hademelerin şal kuşak sim bıçak, çiçekli entari, kakım kürk giymelerini; kadınların müşteha ve suzeni (erkekleri tahrik edici) libaslarla çarşı pazarda, mesire yerlerinde dolaşmalarını yasakladı. 

    Saltanatının ilk günlerinden başlayarak, önceki padişahların tebdilen (tanımayacağı kıyafetle) denetimlerde bulunma geleneğini sürdürdü. Koyduğu kıyafet yasaklarına uymadıklarını gördüğü bir Ermeni ve bir Yahudiyi idam ettirdi. 

    Sarayın rüşvet çarkını döndüren, Haremeyn evkafı gelirlerini yiyen Baltacı Ocağını kapattı. Kanlıca’da kıyıya vuran büyük balığın havyarının 400 okka (1300 kg) gelmesi padişahın uğurlu olduğuna, döneminde bolluk yaşanacağına yorumlandı ama, kışa doğru her tarafta kıtlık yüz gösterdi. Aç kalanlar payitahta yönelince İstanbul’da ekmek ve yiyecek kıtlığı, fırın yağmaları başladı. Tarihe geçen pirinç yağması 8 Mayıs 1758 de yaşandı. Olayın kahramanı kadınlardan biri, yatağan çekip dükkân sahibini kaçırtırken, yüzlercesi pirinç çuvallarını yağmaladı. O sırada Sadrazam Koca Ragıb Paşa, konağında saz faslı dinliyordu! Kul kethüdasını göndererek kadınları dağıttırdı. 

    1758’in ilk aylarında kurumları ziyaret ederek, Tersane’de Hısn-ı Bahrî kalyonunun denize indirilmesi töreninde bulunan III. Mustafa, sadrıazamlıkta alıkoyduğu Ragıb Paşa’yı, nikahlı iki eşini boşaması koşuluyla dul ablası Saliha Sultan’la evlendirdi. Çöpçatan Ahıskalı Mehmed Ağayı da üç tuğlu vezirlikle ödüllendirdi. Bu “zor nikâh”ın ve düğünün ayrıntıları Şemdânizâde’nin Mür’it-Tevârih’inde, Hâkim ve Vâsıf tarihlerindedir.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Ortakapı’yı yeniden yaptırdı Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatında (1520-1566) yapılan ve zamanla harap olan Topkapı Sarayının ikinci kapısı Bâbüsselâm’ın yıkık halde gören III. Mustafa, Hassa Mimarlarına “aslı gibi” yeniden yaptırtmıştı.

    III. Ahmed’in diğer kızlarıyla evli damat paşaların İstanbul’a gelişleri, bunlar için saray ve yalılarda yemeklikler verilmesi, padişahın Cuma selamlığı törenleri, tebdil gezişleri mutat olaylardı ama, bir tebdilde kendisini tanıyan Çorum alaybeyini, çarşı ortasında mansıp istemesine kızarak oracıkta idam ettirdi. Ekmeğin gramajını düşük tutan fırıncıları öldürtüp kimilerini kulaklarından mıhlatması da tebdil uygulamalarıydı. 

    III. Mustafa saltanatının başında saraydaki asıl sorun, 30 yıldan beri Haremde çocuk sesi duyulmamasıydı. 1728-1759 arasında padişah çocuğu doğmadığından Âl-i Osman’ın söneceği konuşuluyordu. Önceki padişahlar I. Mahmud ve III. Osman kısırdı. III. Mustafa’nın haremindeki câriyelerden “kadın” sanı verilen Emine Mihrişah, Ayşe Âdilşah ve Aynülhayat ile Kafkasyalı öteki güzel câriyelerden tek beklenti, yeni padişahtan hamile kalmalarıydı.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa’nın “Sultan Mustafa Hân-ı sâlis bin Sultan Ahmed Han” istifli altın mühr-i hümayunu. Topkapı Sarayı Müzesindedir.

    Sesi harem duvarlarında çınlayan ilk bebeği, Mihrişah Kadın 14 Mart 1759’da doğurdu. Bu uğur çocuğuna Hibetullah adı verildi. İstanbul’da ve ülkede günlerce süren velâdet şenlikleri düzenlendi, doğum tarihleri düşüldü, kasideler, velâdetnâmeler yazıldı. Saray, çarşılar donatıldı, gündüzleri şenlik ve gösteriler, geceleri şehrâyinler yapıldı. Bu yavrucak, üç aylık olunca yakın geleceğin sadrazamı vezir Hamza Hamid Paşa ile sûrî (göstermelik) evlendirilerek bir de saray düğünü geleneği sergilendi.

    O coşku ortamında bir muzibin İstanbul Efendisi (Başkent yargıcı) kıyafetine girip eşeğe ters binerek hayvanın kuyruğu elinde çarşı teftişine çıkmasına kızan ulema, Ragıb Paşa’ya giderek: “-Ulemaya hakaret reva mıdır?” deyip kavuklarını yere çaldılar. Sadrazam onlara, sarayının avlusundaki maskaralıkları gösterdi. “- Bakın veledizinalar benim gülünç suretimi (maketimi) eyersiz beygir sırtında hayal fenerinde döndürüyorlar. Padişah şenliğidir, olur!” diyerek gelenleri yatıştırdı.

    Aynı günlerde Ermeni Cemaati de Beşiktaş kilisesine “kaçak” bölüm eklemişti. Padişah mimarbaşı ağaya kilisenin eklentilerini yıktırttı. Uğur ve mutluluk kaynağı Hibetullah gerçi üç buçuk yaşında ölecekti ama, annesi Mihrişah ve diğer kadınların loğusalıkları sıklaştı, birkaç yıl içinde iki “şehzade ve sultan efendi” denen kızlar doğdu. Gümüş beşik alayları, loğusa ziyaretleri yapıldı. 

    III. Mustafa’nın tarihine yazılanlar 

    1759 yazında bir gece İstanbul semalarında bir alâmet-i semavi yaşandı. Herkes bunu büyük bir yangın sandı. Yeniçeriler ateşi bulup söndürmek için Boğaziçi’nde kayıklarla boş yere dolaşıp durdular. Tophane’de, Karabaş tekkesi şeyhinin duasıyla üçer kamalı toplar döküldü. Padişah bu yeni topların menzil ve sektirme ilk atışlarını Sarayburnu’ndan seyretti. O günlerde İran Şahı Nâdir Şah’ın armağanı Taht-ı Tavus da İstanbul’a getirilerek İç Hazine’ye koyuldu. Ağustos ayında iki yalancı tanık, yüzlerine pekmezli aşıboyası sürülüp eşeğe ters bindirilerek Yahudi ve kefere ve çocuk kalabalıkları ortasında “Yalancının hâli budur!” bağırışlarıyla gezdirildi. 

    1760- 61’de, İstanbul’un odun gereksinimini suyolundan taşımak için Karadeniz-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi bağlantısı kazıları başlatıldı. Hezarfen Mustafa Ağa, mühendisler, suyolcu ve lağımcılar bölgeye sevkedildi ama; yaşamı loş bir odada geçmiş, arazi, mesafe, işçilik, maliyet… koşullarını kavraması zor padişahı, çevresini tutanlar “hazineye ağır yük getirir” diyerek caydırdılar. Tarihçi Şemdanizâde “Bir cami yapımına 4-5 bin kese harcanıyor ve 70-80 kişi faydalanıyor. Oysa bu parayla “İstanbul’un 400 bin nüfusunun odun kereste sorunu elli-altmış yıl için çözülmüş olacaktı” diyerek tarihine not düşmüş. 

    En çok kadınlara takan ve onları yola getirmede kararlı padişah, bir yasak fermanı daha ilan etti. III. Ahmed’in tanıdığı hoşgörüyü kaybetmek istemeyen kadınlarsa “avrete siyaset (idam) olmaz, yasak da üç gündür!” diyerek müşteha libaslar (tahrik eden giysiler), fâcir (yoldan çıkaran) edalarla sokaklarda gezmekten vazgeçmediler. Tarihçi Şemdanîzâde bu konuda da “yılda iki kez ferman çıkartılmazsa bu avretler uslanmaz!” notunu düşmüş! 

    III. Mustafa’ya göre bir diğer ferman dinlemezler, hekim ve sarraf geçinerek casusluk yapan Fenerli Rumlardı. Onları yola getirmek için önce Fenerli tercüman kıyafetine girerek ricâl konaklarını dolaşan padişah buralarda devlet aleyhine konuşan birini saptayıp Yalı Köşküne getirterek boynunu vurdurmuştu! 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Babüsselâm’ın kitabesi Babüsselâm evyanın iki her iki yanda taşa işli kitabede III. Mustafa’nın çiçekli tuğrası ve Zihnî’nin manzum tarihçesi vardır. Kısaca, III. Mustafa’nın tahta geçtikten sonra tackapının harap halini görerek, önceki padişahlar bu durumu görmemişler mi diye hayret ettiği ve kendi ödeneğinden ayırdığı parayla yaptırdığı anlatılmaktadır.

    Padişah, selâtin ve fevkani (altında bir çarşı olan) Lâleli külliyesinin temelini 5 Nisan 1760’ta attığı gibi, annesi Emine Mihrişah (öl. 1732) için Üsküdar Ayazma’da yaptırdığı camiyi de 1761 yılı ilk ayında ibadete açtı. Kadınlarından, Hibetullah’ı doğuran Mihrişah, 24 Aralık 1761’de de şehzadesi Selim’i doğurdu. 

    1762’de İstanbul tarihinin unutulmaz simalarından hazır-cevap, nüktedan, alaycı, şair, ehl-i meclis, Sadrazam Ragıb Paşanın musahibi Haşmet, Bursa’ya sürüldü. Efendisinin (sahibinin) karısını bıçaklayıp öldüren bir cariye, esir pazarında asıldı. 

    1763’te Üsküdar’da İstavroz (Beylerbeyi) denen yerdeki saray harabelerini yıktıran padişah, yazlık Yeşillioğlu sarayını eklemelerle restore ettirerek henüz bir-iki yaşlarındaki kızları Şah Sultan ve Beyhan (Bighan) için çifte saraylara dönüştürttü. Yıkılanları da ayıklatarak, tavan dolap, taş mermer, maden, çini, vitray… parçalarını restorasyonlarda kullandırdı. III. Mustafa’nın padişahlar arasında cimrilik düzeyinde tutumluluğuyla anılmasının doğruluğuna, bu enkaz ayıklatması bir kanıttır. 

    25 yıldan beri İstanbul Gümrük Emini, zenginliği ve yaşantısıyla dillere destan İshak Ağa, 1763’te öldü. Bu adam, sarayla vezirlerle, elçilerle, Avrupa tüccarlarıyla işler çevirirdi. Rahmana secde etmez, sekran (sarhoş) gezer, fuhşiyat ve küfrü severdi. Nüfuzlu ve korkusuzdu, çeviremeyeceği iş yoktu. Gümrük işlerini ve gelirlerini arttırmış, İstanbul’u zahire ve ithal malı cenneti yapmış, Türk kalyonlarını işsiz bıraktırarak Avrupa’dan ve Mısır’dan emtia taşıyan yabancı gemilere yol verdirmişti. Yabancı gemiler de İstanbul’a yüklediklerini -örneğin Mısır pirincini- başka gemilere aktarıyorlar, fiyat artışlarını körüklüyorlardı. Kadınların, gayrimüslimlerin kıyafetiyle ilgilenen, çarşıda sokakta, ibret olsun diye şunu-bunu astıran padişahın bunlardan haberi dahi olmuyordu. 

    III. Osman’ın son, III. Mustafa’nın ilk sadrazamı, Osmanlı Devletinin en namdar ve kültürlü veziriazamlarından olan Ragıb Paşa prostat kanserinden 8 Nisan 1763’te öldü. Bu ölüm de bir takım yolsuzlukları ortaya çıkardı. Paşayla rüşvet ilişkisi olanlardan Acem Ali’nin boynu vuruldu, Kazer asıldı. Paşanın eşi Saliha Sultan 3. kez dul kaldı (Bu sultanefendi, izleyen yıllarda iki evlilik daha yapmıştır). 

    Nişancı Hamza Hamid Paşa, III. Mustafa’nın atadığı ilk sadrazamdır. O yıl ki Ramazanda sarayda huzur dersi veren ulema, padişahın önünde kavgaya tutuştu. Bu, benzeri yaşanmamış bir olaydı. Ulemanın kimileri sürgüne gönderildi. 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Ahmed’in 1720’de sünnet olan şehzadeleri Süleyman, Mehmed, (III.) Mustafa. Yaşça en küçükleri (Levni’den) Mustafa en arkada.

    İstanbul’un bir başka renkli siması Tahir Çelebi’nin yıldızı da yine o yıl söndü. Yaşamak için Beykoz’u seçen, burada padişaha da bir yazlık saray yaptıran, Cevahir Bedesten’inde ser-zergerân (kuyumcubaşı) Tâhir Çelebi, gömgök zengindi. “Seyyidim” de (Hz. Ali soylu) diyordu. Mücevher ve para düşkünü padişahla da yakınlık kurarak daha parlamıştı. 

    Beykoz ise bu devirde devletliler, varsıllar sayfiyesi olmuş; kıyı, yalılar, köşklerle dolmuştu. Tahir Çelebinin yalısında, salınışları bir başka, güzellikte yekta, civan perçemli içoğlanları, mümtaz ve müşteha cariyeler, sazendeler, hanendeler, hayalbazlar, hokkabazlar, kırıla kıvrıla oynayan, rakkaseler, baştan çıkarıcı köçekler çoktu. Fasıllar, âlemler, eğlenceler her gün ve gece sürüp gidiyordu. Şehirdeki evlerini unutan İstanbullular, yaz geceleri “kayık kayığa bin iki bin kayık, kimi sarhoş, kimi ayık” Beykoz sevdalısı olmuşlardı. 

    I. Mahmud zamanında başlayan bu Boğaziçi, mehtab ve Beykoz çılgınlığına Sultan Mustafa son verdi: O 1763 yılında, beklenmedik bir değişim yaşandı. Tahir Çelebi’nin konağı, yalısı yandı kül oldu, yalılar para etmedi, Beykoz meydanındaki gösteri dükkânları da yıktırıldı. 

    İlk para operasyonu da o yıldadır. Venedik, Yıldız, Osmanlı fındık altınları arasındaki ayar- ağırlık dedikodularına son verilerek, her ikisi de 155 akçe sayıldı; ama bu kez de sahtekârlar altınları törpülemeye başladılar. Padişah, bir “arpa”dan fazla törpülenmiş altınların dolaşımını yasaklattı. Piyasadaki yerli, yabancı eski altın-gümüş paralar darphanece toplatıldı. 

    1 Kasım günü, yedi aydır sadrazam olan Hamza Hamid Paşa’dan sadaret mührünü alan padişah, Halep Valisi Köse Bâhir Mustafa Paşa’yı göreve getirdi. 1764 yılının 4 Mart Cuma günü, Lâleli Câmii ibadete, külliyede hizmete açıldı. III. Mustafa, Cuma selamlığı için kendi camisine geldi. O günlerde Fatih’te Paşmakçızâde sarayını kül eden yangını cinlerin çıkarttığı dedikodusuna İstanbul’da inanmayan kalmadığı bir yana, cin görmek (?) ve anlatmak da âdet oldu. 

    Sarrafların yakındığı Eğin Nakibinin idam edildiğini haber alan hemşehrileri İstanbul’a döküldüler. Meşihat’ı basarak Şeyhülislâmı ve Kadıaskeri tehdit ettiler. Verilen fetva üzerine Eğinli sarraflardan dördünün, saray kapısı önünde boyunları vuruldu. 

    Giysi yasaklamayı saltanatının şiarından sayan III. Mustafa, yeni bir fermanla vaşak kürkü, benekli kürk, çiçekli entari, kemerbend şal kuşak yasağı koydu! Yine o günlerde saray kafesinde 34 yıldır tutuklu, padişahın yaşça küçük kardeşlerinden Şehzade Nu’man öldü. 

    Mısır sükkeri denen şekerin teslim ve dağıtım merkezi, Mısır Çarşısındaki toptancılardı. Bunlar, Valide Vakfına yıllık akçe ödemekteydiler. 1764’te bu düzen bozuldu. Mısır gemileri şekeri doğrudan esnafa satmaya başladı. 

    28 Mart 1765’te Köse Bâhir Mustafa Paşa, kethüdasının yolsuzlukları açığa çıkınca azledilip sarayda Kapıarası mahbesine kapatıldı. Buradan Midilli’ye sürülerek orada idam edildi. Muhsinzâde Mehmed Paşa, sadrazam atandı. Bozok (Yozgat) merkezli Orta Anadolu bölgesinde âdeta hüküm süren Çapanoğlu Ahmed Paşa da idam edilerek kesilen başı İstanbul’da ibret taşına koyuldu. Kırım Hanı Selim Giray’ın 29 Haziran’da İstanbul’a gelişi, törenle karşılanışı, huzura çıkışı, bir ay boyunca ağırlanışı, Eylül günlerinde Eflak Voyvodasının Boğaziçi’ndeki yalısı önünde asılışı, servetinin mavnalara doldurularak taşınması da İstanbulluları heyecanlandırdı.

    1766 Mart başına rastlayan Ramazan bayramında padişah, Yalı ve Gülhâne köşklerinde Bamyacı-Lahanacı müsabakalarını, top şenliklerini izledi. Payitaht geceler boyu kandillerle şenlendirildi ama, 22 Mayıs 1766 Perşembe günü iki dakika süren depremde özellikle suriçi mahalleleri enkaz yığınlarına döndü. 1509 İstanbul depremine “Küçük Kıyamet” denmişti. Tarihçiler buna da “Zelzele-i Azim” dediler. Felâket büyüktü. Surlar, kârgir binalar, camiler, saraylar, hanlar, hamamlar, Kapalıçarşı… daha yüzlerce yapı yıkıldı. 

    Evlerini dükkânlarını terkeden İstanbullular, meydanları, açık alanları cami avlularını doldurdu. III. Mustafa ertesi Cuma günü halka moral vermek için selamlık alayı ile Sultanahmet Camiine namaza gitti. 5 Ağustos’taki ikinci deprem, Galata’dan İzmit’e kadar birçok yeri daha yıktı. Aynı şiddette 31 Ocak 1767’de üçüncü, izleyen günlerde yeni sarsıntılar oldu. Halk yaşama umudunu yitirdi. Varsıl İstanbullular evsiz barksız yoksullar olarak kırlara, köylere barakalar yapmaya, çadır-çerge kurmaya, tövbeye koyuldular.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Oğlu Selim’le III. Mustafa, oğlu (III.) Selim’le, babası III. Ahmed’in yaptırdığı sonradan Yemişodası denen nüzhetgâh’da (hasoda). (Necdet Sakaoğul, Saray-ı Hümayın, sayfa 380).

    III. Mustafa’nın Osmanlı tarihindeki konumu, 8 ayda dört depremin yaptığı tahribatı hazine olanaklarını seferber ederek kent ölçeğinde başardığı imarla açıklanabilir. Yaptırttığı Ayvat bendini ve toplanan suyu görmek üzere 16 Haziran 1767’de Karaağaç’tan Evhadüddin’e giden padişah, kentsel onarım çalışmalarının simgesi sayılacak en görkemli anıt yapıyı, İstanbul’un depremde yerle bir olan ilk Fatih Camii’nin yerinde yüceltmek için yeni Fatih Camii ve türbenin temelini 30 Temmuz 1767’de attı. Bu eser, III. Mustafa’nın Ayazma ve Lâleli külliyelerinden sonra İstanbul’da yaptırdığı üçüncü selâtin camiidir ama bunlardan hiçbiri Sultan Mustafa Camii adıyla anılmaz. Bu konudaki söylence şudur: “Padişah, ‘camilerimden birini papaz (Ayazma), birini ecdadım (Fatih) birini de bir meczup (Lâleli Baba) sahiplendi!’ dermiş”.

    Bir felâket yılı sayılan o 1767’de, Haliç’te de bir kalyonda çıkan ateş öteki tekneleri tutuşturdu. Bunlardan her biri Haliç’in bir semtine yangın taşıdı. III. Ahmed’in yaptırdığı Aynalıkavak Sarayı, iskeleler, Halıcıoğlu’na kadar birçok çarşı ve mahalle kül oldu. 

    7 Ağustos 1768’de Muhsinzâde’yi azleden padişah, Silahdar Mâhir Hamza Paşa’yı, iki buçuk ay sonra 20 Ekim’de Yağlıkçızâde Hacı Mehmed Emin Paşa’yı sadarete getirdi. O arada, Rusya’ya savaş ilan edilerek İstanbul’daki Rus elçisi tutuklanıp Yedikule’de hapsedildi.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa’nın “adını Laleli Baba’ya kaptırdım” dediği Laleli’deki ünlü selâtin camii, Sébah & Joaillier.

    Zatülcenp olan padişah, 8 Şubat 1769 Ramazan Bayramı muayede merasiminde, hastalığına karşın sarayın Bâbüssaade denen kapısı önünde bayram tahtına oturdu. Önlem olarak tahtın çevresine perdeler gerilmişti. Bayramlaşmadan sonra bayram namazı için camiye gidemedi. 17 Mart günü dualarla Paşakapısı önüne tuğlar dikilip Rus harbi için seferberlik ilan edildi. 

    Yine o günlerde bir müteseyyid (uydurma seyyid), “bugün bizim günümüz” diyerek çevresine topladığı yeşil sarıklılarla terör estirdi. O ve peşindeki gözü dönmüş kalabalıklar, Edirnekapı’dan çıkıp yakaladıkları Yahudi ve Nasranileri soydular, kimilerini öldürdüler. Eyüp’te 28 ceset, 200’den fazla soyulmuş kişi saptandı. 

    İstanbul bu olayı yaşarken, Davutpaşa’da toplanan ordu da 8 Nisan’da cepheye hareket etti. 1 Mayıs’ta Hotin Zaferi müjdesi geldi. Camilerde dualar edildi. Sıbyan mektepleri talebeleri “feryad-ı âmin”e çıkartıldı. 12 Ağustos’taki 2. Hotin Zaferi üzerine, sefere çıkmadığı halde İstanbul’daki III. Mustafa’ya fetva ile “el-gâzi” sanı verilirken, cephede zafer kazanan Serdar-ı Ekrem ve Sadrıazam Emin Paşa idam edildi! Yerine atanan Moldovancı Ali Paşa da Hotin önündeki Köprü faciası ve Rus ordusunun Hotin’i alması sonucu 12 Aralık’ta cephede azledildi ve yerine İvazzâde Halil Paşa sadrazam yapıldı. 

    Akdeniz’e gelen Rus donanması, 7 Temmuz 1770’te Çeşme’deki Osmanlı donanmasını yaktığı gibi, cephede de Kartal ve Bender bozgunları yaşandı. Felaket büyüktü. III. Mustafa, yenilgileri yüklediği İvazâde’yı da azledip, 25 Ekim’de Silahdar Mehmed Paşa’yı göreve getirdi. 25 Ocak 1771’de padişahın üvey kardeşi, harem kafesinde tutuklu şehzade Bâyezid de öldü. 

    Yapımı dört yıl süren yeni Fatih Câmii, 25 Nisan 1771’de ibadete açıldı. O yaz Kırım’ın Rus işgaline uğraması üzerine, Selim Giray ülkesinden firar ederek sığınmak için İstanbul’a geldi. Kendisine gönderilen paraların hesabını veremediğinden, Silivri’deki çiftliğinde oturması koşuluyla İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Serdar-ı Ekrem ve sadrıazam Silahdar Mehmed Paşa da azledilip, 11 Aralık 1771’de Muhsinzâde Mehmed Paşa ikinci kez sadrıazam oldu. 

    1772 Şubat’ında sıklıkla yaşanan Galata vak’alarından biri daha yaşandı: Kalyoncu ve Tersane askerleriyle Altmışdört ve Yirmibeş Bölük yeniçerileri arasında siper ve metris cenkleri başladı. Sokaklara barikatlar kuruldu, gemilerden toplar çıkartıldı. İki tarafa aylaklar, serseriler, bekârlar, yağmacı ve kavgacılar da katıldı. Kalyoncular Arnavut pergendelerinden, Yeniçeriler Laz gemilerinden kurşun ve gülle yağdırdılar. Yüzlerce kayıp verildi. O zamanın siyasetinde buna “iti ite kırdırmak” deniyordu. Sonuçta tarafların güçleri tükendi. Soyguncu hırsız ve arsızlar kırılıp azaltıldı. Yine o zamanların deyimiyle haşarat temizliği oldu. Kimileri de yakalanıp idam edildi.

    Yalakaların İskender-i Zülkarneyn-i Sânî’si 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa’yı örf (oval) sarığı, sorguçlu tepeliği ve sade beyaz kürküyle gösteren portresi.

    Savaş ortamı görmeden onu gazi ilan edenler gibi, İskender’le arasında hiçbir benzerlik kurulamayacak III. Mustafa’yı ikinci İskender ilan edenler de tarihe bir başka gülünçlük bıraktıklarının farkında değildiler. Hazine ve para meraklısı III. Mustafa ise saltanatının ilk yıllarında biriktirdiklerini Rus Harbi giderlerine, Çeşme faciasında yanan donanmanın yenilenmesine, İstanbul depremlerine harcayarak hazineleri tüketti. Bir yandan da sağlığını yitirdi. Atalarından miras istiskadan (vücudun su toplaması) mustaripti. 1773’te sağlığı gün be gün bozuldu. 

    Bir 28 Ocak’ta doğmuştu; 27 yılı kafeste geçen 57 yıllık yaşamı yine bir Ocak ayında (21 Ocak 1774) noktalandı. Babası (III. Ahmed), amcası (II. Mustafa), büyükbabası (IV. Mehmed), atası (İbrahim) gibi ihtilallere tanık olmadan sarayda eceliyle öldü. Ertesi gün Lâleli’deki türbesine gömüldü. Kendisinin 13 yaşında bir şehzade iken kafese kapatılışı gibi, tek şehzadesi (III.) Selim de 13 yaşında kafese götürüldü. 

    III. Mustafa’nın İstanbul’da mescitleri, camileri, ticaret hanı ve depoları, çeşmeleri, diğer bayındırlık işleri çoktur. Ama kent kültüründe adını yâd ettiren bir semti, meydanı, çarşısı yoktur. Topkapı Sarayında adını çağrıştıran bir köşk veya daire de gösterilemez. O kadar ki, sarayın Alay Meydanından Divan Meydanına ve asıl saraya yol veren çift kuleli görkemli Bâbüsselâm’ı (Ortakapı) 1758’de Sultan Mustafa’nın yeni baştan yaptırttığını kapı kemerinin altındaki tuğralı kitâbe belgelese de, bu da gözardı edilir. Saray hazinelerinde portreleri, saklanabilmiş özel eşyası vardır.

    SÖZ SANATI 

    Sultan III. Mustafa ve Sadrazam Ragıp Paşa: İki mübtezel iğnelemesi! 

    Nutk-ı hümâyûn-ı Sultan Mustafa 
    Yıkılubdur bu cihân Sanma ki bizde düzele 
    Devleti çerh-i dû(n) virdi bu dem mübtezele 
    Şimdi erbâb-ı sa’âdetde ola heb hezele 
    İşimiz kaldı bizim merhamet-i Lemyezel’e 

    Cihangir mahlasıyla şiirler, güfteler yazan III. Mustafa’nın bu ünlü dörtlüğü (solda altta) ve eniştesi sadrıazam, şair (Koca) Ragıb Paşa’nın tanziri (yanda). Tevriyve-cinas ustası RagıbPaşa, kendi son dizesinde: “Hallâk, mübtezeli mübtezele verdi” diyerek tehlikeli ama kimsenin kolay anlayamayacağı bir sanat oyununa başvurarak: “Ben, eleştirilen (mübtezel) bir sadrıazamdım. Dünyadan bî-haber seni de hapisten çıkartıp tahtta oturttular. Şimdi iki mübtezel olduk!” yollu bir iğneleme yapmış olabilir mi? Bu dörtlükleri kısmen farklı veren kaynaklar vardır: 

    Merhûm Ragıb Paşa-nın tanziri 
    Niceler almadı kâmın bu cihânda tez ele 
    Felek devri mutabık yine bezm-i ezele 
    Sanma ey dil ki sa’âdet bula hezele 
    Verdi Hallâk-ı cihân mübtezeli mübtezele 

    DÖNEMDEN PORTRELER 

    Dedikodular ve ilginç uygulamalar 

    Defterdar Halimî Paşa: III. Mustafa döneminde Divan üyesiydi. Bu paşanın konağındaki gayri ahlâkî yaşayış, İstanbul’un dedikodu konularındanmış. “Hânesine her nevi puştları, yani Ermeni, Rum ve Müslim evladından, paşalı ve kalyoncu ve berber ve kalpaklı on kadar tâze ve kart oğlan alan Halimî”nin Şehzadebaşı’ndaki sarayında, biri hareme, biri de bu oğlanlara mahsus iki hamam varmış. Kethüdası Vanî Hüseyin Efendi ise “ilm-i cifr” ile meşgul olup hayli zenginleşmişti. Padişah bu dedikoduları duyunca Halimî Paşa’nın vezirliğini kaldırıp Limni’ye sürmüş, mallarına da elkonulmuş. 

    İstanbul Kadısı Karahalilzâde Abdurrahim Molla: Bu kadı halk beni pohpohlasın diyerek çarşılarda hava atar, çekindiği ocak ağalarının kılına dokunmaz, ama yoksul ve güçsüzlere en ağır cezaları uygular, sözgelişi değnek cezası en çok seksen, fazlası şer’an yasakken 100 -120 değnek vurdururmuş. Bir gün Şehzadebaşı’nda 80 yaşında gayrimüslim bir ekmekçiyi, eski bir seccadede otururken görüp, Müslümanların secdegâhına oturmakla suçlayarak çamura yatırtıp 85 değnek vurdurmuş. 

    Sarı Abdurrahman Paşa: III. Mustafa’nın kız kardeşi Zeyneb Âsıma Sultan’ın eşi Sinek Mustafa Paşa, karısının nüfuzuna dayanıp 1761’de Konya Valisi olan Abdurrahman Paşa’nın idamı için ferman çıkarttırmıştı. Bunu öğrenen vali, “Padişah tuğlarımı ref’ eder. Lâkin ruhumu bana yaratan verdi, ruhumu korumaya memurum. Hatun sözü (Zeyneb Sultan), Sinek (Mustafa Paşa) sözüyle can veremem!” diyerek ayaklandı. İki bin askerle Bolu’ya oradan Gerede’ye yürüdü. İstanbulluları yeni bir Gürcü Nebi Vakası yaşanacak korkusu sardı. Padişah Abdurrahman Paşa’yı bağışlamak zorunda kaldı. 

    ÖNEMLİ BİR YENİLİKÇİ 

    ‘Büyük ama talihsiz hükümdar’ 

    Avrupalı yorumcuların “büyük ama talihsiz hükümdar” cümlesiyle tanımladıkları III. Mustafa, çağdaşı Osmanlı uleması düzeyinde İslâmi kültüre sahipti. Fen ve bilim insanlarını toplayarak kimi konuları tartıştırdığı da biliniyor. İlgi alanı ilm-i nücûm (astroloji) imiş. Fransa’dan bu alanla ilgili kitaplar getirttiği, Prusya Kralı II. Friedrich’ten müneccimler talep ettiği bilinir. Avrupa devletleriyle ilişkileri önemseyerek Paris’e, Berlin’e, Viyana’ya, Varşova’ya elçiler gönderirken, bu heyetlere kattığı uzmanlardan askerî, teknik, ticari ve sosyal yenilik önerileri getirmelerini istermiş. 

    İstanbul’a gelen elçilerle dostane görüşmeler, elçi aileleri ile Osmanlı rical eşlerinin ilk temasları da dönemindedir. Baron de Tott’un önerisiyle ordunun çağdaş teknik olanaklara kavuşmasını önemsemesi, askerler için modern kışla, atış ve eğim alanları yaptırması, askerî uzmanlar görevlendirilmesi, Süratçiyan Ocağı (hafif topçu birliği) kurdurarak Tophane’yi ıslah ettirmesi, 1773’te Mühendishâne-i Bahr-i Hümayun adı verilen, deniz teknik okulunu açması önemli girişimleridir. Kahvecibaşısı Nakşî Efendiye tutturduğu günlüğü, Vekâyi-i Sultanî Târih-i Nakşî adlı bir rûznâmedir. 

    GÜNDELİK HAYAT

    Yeni kıyafetler, yeni uygulamalar

    III. Mustafa önceki padişahlardan farklı formlarda üstlük-sarık-kavuk öngörerek halkı zorunlu kıldığı kılık-kıyafet yeniliklerine bir bakıma kendisi de ayak uydurmuş, tüketimin önemli bir kalemini oluşturan pahalı giysileri, özellikle, kürk ve ağır işlemeli kumaş düşkünlüğünü önlemeye çalışmıştır. 

    Başlığı, ulema örfünü andıran oval tören kavuğuydu. Bunun tepesine pırlantalı tuğ ve uzun bir sorguç takardı. Young Albümü’nde görüldüğü üzere beyaz üstüne, omuz, yaka ve kenarları kürklü, göğüsleri dört köşe çizgili, içi beyaz, açık mavi- yeşil, sarı pembe işlemeli, kenarları düğmeli üstlük giyerdi. Günlük saray yaşamında çok daha sade giysileri paşalı kavuğu seçermiş. 

    Tebdil gezmeleri için sabah erkenden saraydan ayrılır, yanına kahvecibaşısı Nakşî Efendiyi de alarak Ayasofya’da sabah namazı kılar, cemaat konuşmalarına kulak verirmiş. 

    VALİDELER-ŞEHZADELER 

    Küçük ama eğitimli bir ailesi vardı 

    III. Ahmed’in 23 kadınının ile 35 kızının, 22 şehzadesinin adları biliniyor. Bunlardan 25 kız, 15 şehzade bebeklik – çocukluk çağında ölmelerine karşın yine de 40 kişilik bir ailesi vardı. III. Mustafa’nınsa, Mihrişah (III. Selim’in annesi valide sultan), Âdilşah, Rıfat, Aynülhayat adlı 4 kadını, Fehime, Gülmân adlı ikbâl hanımları biliniyor. Bunlardan Rıfat Kadın, İstanbullu hür bir kız veya kadınmış. Sultan Mustafa bir tebdil gezisinde görüp tutulmuş, sadrazamın eşi aracılığıyla razı edip nikâhlayarak saray haremine aldırmış. 

    Biri küçük yaşta ölen şehzade Mehmed, diğeri (III.) Selim iki şehzadesi; Şah, Beyhan, Hadice sultanlar da kızlarıdır. Diğer kızları Hibetullah, Mihrimah, Mihrişah (Mihrişah’ın kızı) Fâtıma, Hadice (2.) sultanlarsa küçük yaşlarda ölmüşlerdi. III. Mustafa öldüğü sırada, eşlerinden Mihrişah, Âdilşah, Rıfat, oğlu Selim, kızları Şah, Beyhan, Hadice sultanlar hayattaydı. Yani 7 kişilik bir aile bıraktı. Kızları, yaşları küçük olsa da çağa göre iyi eğitimliydiler. Saraylarının birer kültür ve sanat yuvası oluşu ise kardeşleri III. Selim’in (1789-1807) padişahlığındadır. 18. yüzyıl sonu koşullarında Beyhan ve Hadice sultanlar, kadın dünyasındaki açılıma öncülük etmişlerdi. Hadice Sultan’ın (1768-1822) mimar-ressam Melling’le dostluğu, ondan Fransızca okuma yazma öğrenmesi, Türkiye’de Lâtin alfabesine geçişin yüzyıl önceki habercisi oluşuyla tanınır.