Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • ‘Devlet-i Ebed-müddet’ Osmanlı hanedanı ve sonun başlangıcı

    ‘Devlet-i Ebed-müddet’ Osmanlı hanedanı ve sonun başlangıcı

    Son cülus, son veliaht, son padişah cenazesi! Doğal ki o gün, bunların yakın tarihe birer “son” kaydıyla geçeceği bilinmiyor, “Devlet-i Ebed-müddet” denen Osmanlı varlığının sonsuzluğa kadar devam edeceği düşünülüyordu. Hanedana ve o günlere dair dönem gazetelerin yazamadıkları…

    O tarihte dört yıldan beri süren Cihan Harbi, henüz bir ateşkese (Mondros-30 Ekim 1918) bağlanmamıştı ama, bu sözde barışın getireceği işgaller ve Osmanlı Hanedanı için kapanış ufukta idi. 10 Şubat 1918’de eski padişah (II) Abdülhamid, altı ay sonra da tahttaki kardeşi V. Mehmed Reşad (1909- 1918) vefat etti. Vefatının ertesi günü, yani 4 Temmuz 1918’de, Osmanoğulları tarihinde bir daha yinelenmeyecek“sonuncu sahneler” gündeme geldi: Son cülus, son veliaht, son padişah cenazesi! Doğal ki o gün, bunların yakın tarihe birer “son” kaydıyla geçeceği bilinmiyor, “Devlet-i Ebed-müddet” denen Osmanlı varlığının sonsuzluğa kadar devam edeceği düşünülüyordu.

    O gün Topkapı Sarayı’nda, ölen padişahın cenazesi hazırlandı. Bu İstanbul’daki son padişah cenazesi olacaktı. Yine o gün, bu sarayın Divan meydanındaki kapı sayvanı altına kurulan altın tahta VI. Mehmed Vahideddin’in oturtuldu. Bu da son cülustu. Yeni padişahın ardılı konumundaki “erşed ve ekber” şehzade, Abdülaziz oğlu Abdülmecid Efendi de “Veliaht-ı saltanat” sanıyla cülus töreni boyunca tahtın yanında durdu.

    Tahtın ihtilallerle el değiştirmesi sonucu yarı asırdır cüluslar bu avluda yapılmadığından, tören ve protokol yanlışlıkları yaşandı. Vahideddin de tören boyunca atalarının tahtının bir köşesinde “iğreti” oturmayı tercih etti.

    Sultan Abdülmecid’den (1839-1861) sonraki 1861-1924 aralığında, adı geçenin kardeşi Abdülaziz ile oğulları V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad, VI. Mehmed Vahideddin’in cülus ve saltanatları, Abdülaziz’in oğlu Halife Abdülmecid Efendinin halifelik biatı sıralıdır. Bu 53 yıldaki saltanat ve halifeliklerde -biri hariç- intihar, hal’, tutukluluk, sürgün, kaçış olayları yaşanmıştır.

    Osmanoğulları’nın bu son ‘6’lısından sadece 4’üncüsü, V. Mehmed Reşad (1909- 1918) cülusuyla ölümü arasındaki 9 yılı, sembolik Meşrutiyet padişahlığıyla geçirerek eceliyle ölmüştür. Onun için de bir sıradışılıktan söz edilebilir: Hanedanın bütün erkek bireyleri arasında şehzadeliği ve veliahtlığı Sultan Reşad’dan daha uzun süren yoktur. Sakal bırakmak, tahta geçenlerin ayrıcalığı sayıldığından da 65 yaşında “ihtiyar veliaht” iken “bıyıklı” şekilde tahta oturmuş, sonrasında sakal bırakma (tesrih-i lihye) duasıyla özlemine kavuşmuştu.

    65’te gelen padişahlık

    V. Mehmed Reşad, 65 yaşında en yaşlı şehzade olarak tahta geçmişti ve ardından 9 yıl padişahlık makamında bulunmuştu. Sultan Abdülaziz’den sonraki tüm padişahlar arasında eceliyle tahttan ayrılan tek padişahtı.

    Sultan Abdülmecid oğullarının başka yazgı koşutluklarından da söz edilebilir: Baba padişahı ve ailesini kırıp geçiren verem, genç eşlerinden Abdülhamid’in annesi Tirimüjgân, Reşad’ın annesi Gülcemâl’i de aldığından adı geçenler öksüz büyümüşler, Vahideddin’in ise hem annesi Gülistû hem babası Abdülmecid o kundakdayken ölmüşlerdi. Şöyle de denebilir: Babasını tanımayan/hatırlamayan tek padişahtır Vahideddin.

    İmparatorluğun son evresini temsil eden 5 padişah ve 1 halifenin saltanat, hilafet evreleri ve ölümleri de atalarının hayat ve saltanatlarından farklıdır: Abdülmecid’in kardeşi Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, yaşamı da izleyen günlerde trajik bir ölümle kapanmıştı. Abdülaziz’in ardılı Abdülmecid oğlu V. Murad, üç aylık saltanattan sonra hal’edilince, tahta çıkan kardeşi Abdülhamid tarafından 28 yıl boyunca sıkı bir saray hapsinde tutulmuş, sağ mı ölümü anılması bile yasaklanmıştı. 1904’te öldüğünde cenazesi Yıldız sarayı hademelerince kaldırılıp Bahçekapı Hidayet Camii’nde namazı kılınarak yakındaki Valide Türbesi’nde annesi Şevkefzâ Kadın’ın yanına gömdürülmüştü. Bir padişah cenazesine reva görülen bu saygısızlığı yapan, kardeşi ve ardılı II. Abdülhamid’di.

    Oysa Sultan Reşad, iki yaş büyüğü eski padişah Abdülhamid’i, kendisine reva gördüğü baskıyı unutmuş görünerek ölümünde padişah cenaze alayı tertip ettirerek, büyükbabaları Sultan II. Mahmud’un türbesine gömdürtmüştür.

    Tahttan indirildikten sonra önce Selânik’te, sonra İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda gözaltında tutulan Abdülhamid’in 1918 yılı Şubat ayındaki ölümünden sonra tahttaki kardeşi Sultan Reşad’ın ölümü de, yine Cihan Harbi’nin yenilgilerle bitmek üzere olduğu o yılın 3 Temmuz’unda; Sultan Abdülmecid’in tahta çıkan dört oğlunun en küçüğü ve hanedanın da son padişahı VI. Mehmed Vahideddin’in cülusu da ertesi (4 Temmuz) gündür.

    Son padişah

    Son padişah V. Mehmed Vahideddin, 4 Temmuz 1918’den 1 Kasım 1922’ye kadar dört yıl, dört ay süreyle Osmanlı Devleti’ne padişahlık etmiştir.

    Abdülhamid’in cenazesinde yaşanan ilginç bir “intak-ı hak”(Tanrı’nın bir gerçeği kuluna söyletmesi) tarihlere geçmiştir. Sultan Reşad’ın baş imamı Sûzî Efendi şom ağızlık yapmış, kabrin başında yaptığı duayı bağlarken “Abdülhamid” yerine sehven “Burada medfun olan Sultan Mehmed Reşad Han hazretlerinin ruh-ı şeriflerine el fâtiha” deyivermiş. Bu nahoş dikkatsizliğe Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi de imamın omzuna dokunup bir kahkaha atarak tüy dikmiş!

    Bunu, Görüp İşittiklerim’de anlatan Ali Fuad (Türkkeldi), “Bu dil sürçmesinden altı ay sonra Sultan Reşad da öldü. Bu da ayrı bir tesir yaptı; onun ruhuna da fatiha okunması mukaddermiş” diye yazmış. Osmanlı tarihinde eski padişahla tahttaki ardılının altı ay arayla ölümlerini anımsatan başka bir yakın vade de yoktur.

    Safiye Ünüvar da Saray Hatıralarım’da yaşından ve hastalıklarından kaygılanarak kendisine “Sizi kaybedersek bizi halimiz ne olur” diyen kadın efendilerini, Sultan Reşad’ın “Korkmayın, birader (Abdülhamid) hayatta iken ben ölmem!” diye avuttuğunu yazar. Bu da bir başka intak-ı hak olmalı ki sıralı ölmüşler!

    Bu iki irtihalin arasındaki sayılı ay ve günlerde, Avusturya, Alman imparatorlarının İstanbul’a gelişleri ve başka resmî ziyaretler vardır. Yaşlı ve hasta Sultan Reşad’ın bu önemli konukları karşılaması, ağırlaması, törenler, kabuller, ziyaretler, ziyafetler görüşmeler, uğurlamaların onu ne denli yorduğu, durumunun kritikliği farkedilmemiş! En son Topkapı Sarayı’ndaki geleneksel Hırka-i Saadet ziyaretinde uzun süre ayakla kalınca şekeri yükselerek yarı baygın yere oturabilmiş; Yıldız Sarayı’na götürülmüş, tedavi önlemleri alınsa da kurtarılamamış.

  • Rakkase: Kıvrak ve sanatkârane

    Rakkase: Kıvrak ve sanatkârane

    Rr

    Ramazan Kararnâmesi: 30 Ekim 1875’te yayınlandı. Bu tarihe göre itfası gereken devlet tahvillerinin yarısı için “Ramazan” adı altında yeni senetler verilerek, bunların faiz ve anapara ödemeleri beş yıl ertelendi. Diğer yarısına ise %5 faiz öngörüldü. Bu uygulama ile toplam 70 milyon (altın) lira borcun yarısı (35 milyon) %100 artırma ile ertelenirken diğer yarısı da faiziyle birlikte ilk beş yıllık ödeme programına alınmış oluyordu. Bu işleme maliye tarihinde “te’cil-i düyûn” denmiştir. Ramazan Kararnamesi, Osmanlı Devletinin, dolayısıyla sadrıâzam Mahmud Nedim Paşa’nın itibarını sarstı.

    Raks-Künan / Rakkase: Mesleği toplum veya seçkin bir grup önünde kıvrak hareketlerle ve müzik eşliğinde oynamak olan cariyeler. Sadece padişahın huzurunda sanatını icra eden dansçılara “raks-künan” denirdi.

    Revan Köşkü / Sarık Odası: Topkapı Sarayı iç köşklerinden, IV. Murad’ın (1623-1640) Refan Seferi ve zaferi anısına yapılan has oda. Uzun bir süre padişahların el- bise odası /gardrobu gibi kullanılmış; tören kürkleri, kabaniçeler, sarıklar, sorguçlar burada saklandığından “Sarık Odası” adıyla da anılmıştır.

    Rüûs Maaşı: 18. yüzyıldan başlayarak ilmiye ricâline ve küçük yaştaki çocuklarına bağlanan ödenek.

    Levni’nin (öl. 1732) “Raks eden kadın” eseri Topkapı Sarayı Müzesi’nde.

  • Divriği merkezinde, kayıp sarayın izinde

    Divriği merkezinde, kayıp sarayın izinde

    1917’de yanan Divriği’deki Köse Mustafa Paşa Sarayı, 1780’lerde inşa edilmiş, beş kuşak boyunca bir taşra hanedanına mekânlık etmişti. Gerek mimarisi gerekse “derebeyi çalımlı” bireylerinin İstanbul’la olan gerilimli, hatta idama varan ilişkileriyle bir tarih hazinesiydi. Bugün, eldeki sınırlı verilerle tekrar günışığına çıkıyor…

    Taşra vezirlerinden Köse Mustafa Paşa (öl.1802), III. Selim döneminde henüz mirimiranken memleketi Divriği’de Kuloğlu mahallesinde aldığı yaklaşık 40 dönümlük arsaya paşalık şânına yaraşır, o günün koşullarında gerekli sarayının temelini atmış. Oğlu, II. Mahmud dönemi vezirlerinden Hafız Veliyeddin Paşa da (öl.1813) daha vezir olmadan, yanına kendi konağını (dairesini) yaptırmış.

    Bu iki büyük daireli sarayda, 1917 kışında cepheye giden bir redif birliği konaklamış. Askerler ısınmak için binalardan söktükleri kalas tahta, döşeme… yakmışlar. Birlik hareket edince bırakılan ateşler sarayı sararak duman ve alev gökyüzünü tutmuş. Üç gün sönmeyen yangının yakın semtleri ısıttığı, saraydan geriye kalan ateş yığınlarından da mangallarla evlere köz götürüldüğü, yaşlıların anlattığı öykülerindendi. Sarayın son kalıntısı, cümle kapısının taş kemeri de 1940’a doğru sökülmüş.

    Sonuçta, 1780’lerde yapılarak ve 130 yıl kadar ayakta kalan, beş kuşaklık bir taşra hanedanını barındıran iki ana bloklu baba-oğul vezir dairelerinin “gerçeğe yakın dış görüntüsü” uzun uğraşılardan sonra 2017’de elde edilebildi. Bu boyutta hatta daha kapsamlı eski şehir  saraylarından acaba ayakta kalan var mıdır?.. Bazılarının gravürleri yabancı gezginlerin kitaplarında görülüyor.

    Divriği Sarayı konumundaki mazi mekânları, dünün taşralı egemenlerinin kimliklerini doğru okutan tarihî eserlerdi. Yerel mimarilerin bu azman ve özenli yapılarının nasıl tasarlandığını; kıyılarda, iç bölgelerde, iklime ve yerel geleneklere, varsıllık ve resmî konuma, malzeme ve ustalıklara göre biçimlenişlerini görmek; bugün çalışmak için her yörede üçer beşer örneğin günümüze ulaşması elzemdi. Oysa bugün selamlığı, mabeyn dairesi, haremi ve bağıllarıyla korunmuş tek örnek gösteremeyiz.

    Nersesyan Ermeni Mektebi’ne yakındı 1907’de Divriği Kuloğlu Mahallesi: solda Nersesyan Ermeni Mektebi. Arka planda Köse Mustafa ve oğlu Veli Paşa’nın çifte sarayları seçiliyor. Bu yapıların sağında bugün restore edilmiş halde olan Abdullah Paşa Konağı görülüyor.

    Sarayı kuran baba ve isyankâr oğlu

    18. yüzyılda Divriği ortamında kökleşen ve Hacı İsmail-Hacı Osman ağalarla başlayan  mütegallibe ailenin 3. kuşağından sivrilen zeki ve becerikli kimlik, Vezir Köse Mustafa Paşa’dır.

    Bu zatın, rüşvet ve hediye sunumlarıyla, belki bir milis birliğiyle tenkil hareketlerine katılıp başarı kazanarak kendi geleceğini kurduğu sanılıyor. Masallaşmış halk söylenceleri, gençliğinde iyi cirit oynadığını, yine bir taşra veziri olan Memiş Paşa’nın (Koraltan ailesinin atası)  kızıyla evlendiğini, ikinci evliliğini de yine o aileden Hümeyra Hanım’la yaptığını anlatır. Adının geçtiği en eski arşiv belgesi 24 Ekim 1749 tarihli, bir köylüyle 30 kuruşluk alacak verecek davasına ilişkindir. Asıl tarih sahnesine çıkışını, Voyvoda Hacı Osman-zâde Mustafa’nın sancağı askeriyle Tuna cephesine hareket etmesine ilişkin buyruk belgeliyor. Bundan iki yıl sonra 1775’te, “Mirimirân-ı kiramdan izzetlû rîf’atlû Divriği Mâlikânesi Mutasarrıfı Mustafa Paşa”dır.

    İzleyen yıllarda Keban Madeni sonra Maadin-i Hümayun eminliklerine, 1787 Halep mutasarrıflığına atanmış, vezirlikle ödüllendirilmiş. Arada soruşturmalar geçirip rütbesi alınarak Divriği’de ikamete tâbi tutulmuş. Sonra vezirliği verilerek Halep, Rakka, Trabzon valilikleri, Soğucak Başbuğluğu, Sürücülük görevlerinde dolaştırılmış; en son Sivas valiliğinden Diyarbekir’e atandığı günlerde (Ekim 1802) Divriği’deki sarayında ölmüş.

    Saraya odaklanan resimler Köse Paşa Sarayı’nın iki ayrı betimi Günday Sıdal’ın 1975’teki yağlıboya.

    1795’te Rakka valiliğinden azledilerek Divriği’de oturması emredildiğinde, Maden eminliklerinden borçları ortaya çıkartılarak mallarının müsaderesi emredilince; akıllı paşanın sarayı dahil mülklerini, yaptırdığı camii ve diğer hayır eserlerine vakfettiği saptanıyor. Sarayın vakfiyedeki tanımı şöyledir: “… Kuloğlu mahallesinde Dömbelekoğlu Minas mülkü ve Kazikoğlu mülkü ve ana yolla çevrili mülk-i  menzil ki (saray) selâmlığında 24 fevkani ve tahtani (üst kat alt kat) odalarla, toyhane (büyük salon), kilerler, mutfak, aralık, hamam, diğer (mabeyn ve harem) haneleri, içinde iki eviyle bahçeler, üzüm bağları ve diğer müştemilat”.

    Yine saraydaki paşa odasında 1799’da düzenlettiği ikinci vakfiyesi başka taşınmazlarını da vakfettiğini belgeliyor. Bunlar, sarayının yanındaki üzüm bağları, çarşıda Kuloğlu ve Yeni Hanlar, mıhçılar çarşısı, mağaza ve dükkânlar, arsa ve ekim alanları, bağlar, değirmenler, çiftlik köylerdir.  

    Köse Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Cedit Paşa / Alaca Camii.

    Her iki vakfiyenin düzenlenmesinde de şehir kadısı ile âyan ve eşraf, sarayda paşanın odasında hazır bulunmuşlar.

    Sivas valiliğinden Diyarbekir valiliğine atandığı 1802 yazında hastalanan Vezir Mustafa Paşa’nın ölümü, Eylül sonunda sarayının harem dairesindeki yer yatağındadır.

    İstanbul’dan paşanın mallarını müsadere için gelen mübaşir, sarayda yaptıkları sayımda neler neler saymış!.. Mercanlı, gümüş kaplı, bilezikli şişhaneler, türlü çeşitli tüfekler, kılıçlar, külünk, zırh, miğfer, piştovlar… Gülabdan, buhurdan macun hokkası, Gümüşhane işi matara, gümüş leğen ibrik, kehribar imameli çubuklar, çuhadan kadifeden şaldan kaftanlar, samur kürkler, tören giysisi hil’atlar… Dünürü Cebbarzâde Süleyman Bey’in hediyesi İngiliz işi mücevherli saat (oğlu Veli Beye vermiş). Traş takımına varıncaya daha pek çok eşya;  merhumun selamlık odasındaki çatma kaplı yastıklar, yün minderler, al çuha makat, Selanik orta keçesi, ehram, haremdeki odasında bulunan çatma yastıklar, al çuha makat ve minderler, harem dairesindeki Diyarbekir, Urfa basmaları, Halep çiçeklisi kaplı yorganlar, yün dolu döşekler, baş yastıkları, Kürt kilimleri, halı, kaliçe seccade, Selanik  seccadeleri…  

    Ama mübaşirler bunları azımsayarak, “Biz bu kadar(cık) şeyi İstanbul’daki efendilerimize nasıl arzedebiliriz?” demişler!    

    Saraya odaklanan resimler Şevket Sönmez’in 2017’deki suluboya çalışmaları.

    Sarayın 2. lordu: Hâfız Veliyeddin Paşa

    Ailenin 4. kuşağını temsil eden Mustafa Paşa’nın oğlu Kapıcıbaşı Veli Bey (öl.1813), müsadereye gelen mübaşirleri, babasının muhallefat bedelini, hazineye olan borçlarını ödemek, başta sadrazam Kör Yusuf Ziya Paşa, İstanbul’daki devletlilere “cevaiz-i vezaret” denen “resmî rüşvetleri ödemek koşuluyla babasının vezirliğine ve valiliğine talip olması” doğaldır. Pazarlıklar sonucu 1803’te peşin borç ve rüşvet ödemelerini yaparak babasının yerine Vezir Hâfız Veliyeddin Paşa ad ve sanıyla taşra vezirleri zümresine katılır.

    Veliyeddin Paşa da Sivas, Diyarbekir, Rakka, Halep valiliklerinde dolaştırılmış, sefere de çağrılmış. Ama sonra isyan ettiğinden, adı Sultan  II. Mahmud’un fermanlı (idamlık) vezirler listesine yazdılmış. Bir süre Arğa (Akçadağ) kayalıklarında tutunsa da dağda öldürüldükten sonra başı İstanbul sarayında ibret taşına konulmuş.

    Bunun oğlu İmam Hüseyin Bey (öl. 1871), hanedanın üçüncü reisi konumunda, Serbevvabin-i Dergâh-ı Âlî pâyeli ve 1843’de Divriği’ye atanan ilk kaymakamdır. “Tanzimat” sözünün pek duyulmadığı o ortamda görevinden alınmasına karşın derebeyi çalımını ölünceye değin sürdürmüş, arada yargılansa da aklanmış.

    Tanzimat’ın ilanı günlerde İmam Bey, İstanbul’dan hayli uzak Divriği Sarayı’nda Avrupalı bir soyluyu ağırlar: Anadolu’yu dolaşan İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti üyesi W. Ainsvorth. Bu saygın gezgin, İmam Bey tarafından karşılanışını sarayda ağırlanışını kitabında anlatmıştır:

    “Şehre vardığımızda hava kararmıştı. Bey’in saraydan farksız şahane konağında çok güzel karşılandık. Tatarımız bizi Bey’le tanıştırdı. Bu konakta her şey lüks ve muntazamdı. Yıkanmamız için su (hamam) hazırlandı. Odalardaki büyük şamdanlar her köşeyi aydınlatıyordu. Akşam yemeği için ayrı bir salonda sofra kurulmuştu. Yemekten sonra ev sahibi (İmam) Bey ziyaretimize geldi. Bu parlak konukseverliği için kendisine minnettarlığımızı bildirdik” (Travels and Researches Asia Minor-Londra, 1842, C.II s.7).

    Sarayı model alan bir alan Köse Paşa sarayının karşısına, aynı aileden “Abdülhamid Paşası” Abdullah Bey’in saraydan öykünerek yaptırdığı konağı.

    Bu not, sarayın iç dünyası, 1840’lardaki işlevi konusunda fikir vermektedir. 

    Veli Paşa’nın diğer oğlu İsmail Bey’in oğlu Osman Nuri Bey (öl.1906), hanedan reislerinin dördüncü sırasında yer alır. O da amcası İmam Bey gibi Divriği kaymakamlığı yapmıştır. Bunun oğlu Es’ad Bey (öl.1919), salt hemşerilerinin gözünde bir beyzade olabilmiş. Kısa bir süre de belediye reisliği saptanıyor. Es’ad Bey yer yer harabeleşen atalarının sarayını terk ederek amcası ve kayınpederi Hacı Bey’in konağına taşınmış. Genç yaşta ve çocuksuz ölümü, Köse Paşa soyunun da kapanışıdır.

    1780’lerden 1910’lara uzanan 130 yıllık sarayı ise 1917’deki yangın silip süpürmüş! Aslında “tarihi yangınla kapatma” (!) bir Osmanlı geleneğidir. İstanbul’dan, imparatorluğun en uzak kentlerine kadar her yerde, savaş, istila ve salgınlardan daha yaygın ve bitirici etken yangınlardır.

    Divriği Sarayı’ndan gelip geçenlerse kent mezarlığındaki aile haziresinde Mustafa Paşa’nın kırık mezartaşı çevresindeki yatık taşların altında yokluğa kapanmışlardır!

    Hanedandan bugüne… Köse Paşa Hanedanı’nın son temsilcisi Es’ad Bey, kentsel bir törende (sağ başta oturan).
    Hanedanın ve sarayın, yüzlerce arşiv belgesine, kaynaklara, halk söylencelerine dayalı tarihi için… Necdet Sakaoğlu, Anadolu Derebeyi Ocaklarından Köse Paşa Hanedanı, 3. Baskı, Alfa/Tarih, 415 sayfa, İstanbul 2018.

    YOKTAN VAR EDİLDİ

    Fotoğraftan resme tarih araştırması

    Sarayın yanmasından 10 yıl önce 1907’de Amerika’dan memleketi Divriği’ye gelen bir Ermeni, okuduğu Nersesyan Mektebi’nin fotoğrafını çekerek arkasına anılarını yazmış. Geri planda Köse Paşa Sarayı seçilebiliyor. Bu resmi, 1960’larda başka bir Divriğili Ermeni, New York’ta bir dişçinin muayenehanesinde duvarda asılı görmüş ve kamerasıyla kopyalamış. Türkiye’ye dönünce bunun 4,5×6 cm bir pozitifini hemşehrisi Mihran Pilikoğlu’na vermiş. Elimizdeki fotoğraf bunun bir kopyasıdır. Bu küçük ve flu görsel, sarayı yansıtan tek belgeydi ama netleştirilmesi-büyütülmesi sağlanamadı. Sarayla ilgili diğer iki fotoğraftan biri arsasını, diğeri taş iskeleti kalmış selamlık cümle kapısını gösteriyor.

    Saray hakkındaki diğer saptamalar, içini dışını gören yaşlılardan 1960’larda alınan notlar, çizdirilen basit ama açıklayıcı bir kroki, arşiv belgelerindeki bilgilerdir. Çocukluk ve gençlik yıllarını sarayda geçirmiş merhum Halil Ergün’ün 1972’de kurşun kalemle çizdiği basit krokiyi, sarayı dışıyla içiyle görmüş yaşlılardan dinleyip derlediklerimi saklıyorum.

    Günday Sıdal’ın 1975’te yaptığı yağlıboya resim, Ergün’ün krokisinden, tarife ve tasavvura dayalı yapılmıştı. Ressam Şevket Sönmez’in 2017’deki çalışması ise fotoğraftandır. Sıdal’ın betimlemesiyle örtüşmemesi 90 derecelik bakış açısı -ilki batıdan, ikincisi kuzeyden- farkındandır. Sönmez’in bu suluboya resmi, gerçekçi bir canlandırmadır.

  • İstanbul’un gördüğü en büyük cenazeydi

    İstanbul’un gördüğü en büyük cenazeydi

    Tarihçiler Abdurrahman Şeref ve Abdurrahman Ahmed Refik (Altınay), Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî’ye Dair başlıklı 16 sayfalık risalede A. Şeref, “Hal” olayını, A. Refik de eski padişahın ölümünü ve cenazesini yayımlamıştı. Yazarların tanıklığı, Beylerbeyi Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’ndaki tekfin ve techizden sonra büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesine gömülüşüne kadarki safahatı anlatmıştır.

    36 Osmanlı padişahından 30 yıl ve daha fazla tahtta kalan yedisi Orhan Bey, Fatih, II. Bâyezid, Kanunî, IV. Mehmed, II. Mahmud, II. Ab­dülhamid’dir. Bunlardan, öm­rü 75-81 yıl arasında gösterilen Orhan Bey ayrık tutulursa en uzun yaşayan (76 yıl) II. Ab­dülhamid (1842-1918); 70’i gö­ren diğerleri de Orhan, Kanunî, V. Mehmed Reşad’dır.

    2
    Cenaze alayı Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’nda orta kapı ile Bab-ı Humayun arasında oluşturulan cenaze alayı. Önde sağda musahip (harem) ağaları seçiliyor. Tabut, üzerine konan fes ile çok arkalarda fark ediliyor. Cenaze, Sultan Mahmut Türbesi’ne götürülecek.

    II. Abdülhamid (saltanatı: 1876-1909), Meclis-i Umumî kararı ile tahttan indirilen tek padişahtır da. 27 Nisan 1909 da hal’ edilince aynı günün ge­cesinde ailesinden dört kadı­nefendisi, küçük şehzadeleri Abdurrahim ve Abid Efendiler, kızları Şâdiye, Ayşe ve Refiâ Sultanefendiler, kalfa cariyeler, bendegân denen yakın adam­ları harem ağalarından bir gu­rup ve bir zaptiye (güvenlik) müfrezesi eşliğinde Selanik’e gönderilmiş, Alatini Köşkü’ne kapatılmıştı. Balkan Harbi ön­cesinde Yunan kuvvetlerince tutsak edilebileceği olasılığı nedeniyle Almanya Elçiliği’nin Lorelei yatıyla İstanbul’a geti­rilmesi ise 1 Kasım 1912’dedir.

    Eski padişahın, Boğaziçi’n­de Anadolu yakasındaki yazlık Beylerbeyi Sarayı’nın kuzey köşesinde, ailesiyle birlikte da­iremsi küçük bir bölümde ika­met etmesi ve orada ölmesi, o zaman manidar görülmüş. İt­tihat ve Terakki ileri gelenleri­nin, yaşlı ve rahatsız Abdülha­mid’in, ısıtma tesisatı bulun­mayan burada uzun zaman yaşamayacağını düşündükle­ri veya İstanbul işgal edilir­se buradan trenle Anadolu’ya götürülebileceği konuşulmuş. Oysa iki eşi ve birkaç hizmet­lisiyle bu saraya kapatılan eski padişah, Kadınefendisi Müşfi­ka’nın ihtimamı, doktorunun tedavisi sayesinde daha altı yıl bu sarayda yaşayarak 10 Şubat 1918’de burada vefat etti.

    Abdülhamid’in cenazesinin Beylerbeyi Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’ndaki tekfin ve techizden sonra büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesi­ne gömülüşüne kadarki safahatı dönemin tarihçilerinden Ah­med Refik (Altınay) gözlemle­yerek 15 Şubat 1918’de yazmış, bu yazı ve Abdurrahman Şeref Bey’in kaleme aldığı ”Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî: Suret-i hal’i”, başlıklı diğer yazı, izleyen günlerde Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî’ye Dair başlığıyla 16 sayfalık bir risalede yayımlan­mıştır. Bu iki yazıdan, Ahmet Refik’in yazdığı “Sultan Abdül­hamid-i Sânî’nin Naaşı Önün­de” yanda ve izleyen sayfalarda kısaltılmadan verilmiştir.

    Tarihler, padişah cenaze­lerini, “namazı kılındı ve falan türbeye gömüldü” sığlığında verirler. Bir padişah cenazesi­ni, II. Abdülhamid’inki kadar ayrıntılı anlatan belki ikin­ci bir örnek, Selânikî Musta­fa Efendi’nin kalemindendir: Zigetvar’da ölen Kanunî Sü­leyman’ın naaşının, Veziria­zam Sokollu Mehmed Paşanın, otağ-ı hümayunda tahnit etti­rilip İstanbul’a gönderildiği, iç organlarının çadırda gömüldü­ğü ayrıntılarıyla, Selânikî Tari­hi’ndedir.

    Şu da belirtilmeli ki Ahmed Refik’in bu gözlemi yapabil­mesi II. Meşrutiyet’in getirdiği kalem özgürlüğünün bir sonu­cuydu kuşkusuz. Abdülhamid padişah ve halife olarak ölsey­di ne bu tarihçi ne başka biri, o yarı kutsal cenazeyi anatomik bir bakışla gözlemleyip notlar alamazdı.

    Abdülhamid’in saltanat ta­rihi ve yaşamı, tahttan indiril­dikten sonraki dokuz yılı pek çok yazı ve kitaba konu olmuş­sa da büyükbabası II. Mah­mud’un türbesine gömülme­deno da önceki padişahlar gibi Hırka-ı Saadet dairesinin Bağ­dat ve Revan Köşklerine ba­kan revaklı sofasındaki çeşme önünde yıkanıp kefenlenmişti. O tarihte revaklı sofa camlarla kapalı merdiven başında kapı­sı vardı.

    TARİH VESİKALARI

    SULTAN ABDÜLHAMID-I SÂNÎYE DAİR

    ‘Allah! Allah! nidalarıyla tabut türbeden içeri girdi’

    Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu.

    Hakan-ı sabık irtihal etmiş diye havadis ilk defa gazetelerden öğrenildi.

    Boğaz güneşin parlak ziyaları altında gülüyordu. Beylerbeyi Sarayı uzaktan mavilikler içinde görünüyordu. Otuz dört sene müddet Osmanlı tahtını işgal eden Sultan Abdülhamid-i Sânî birkaç saat sonra güzel İstanbul’un toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamid’in cenazesi Beylerbeyi Sarayından Topkapı Sarayına getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat dokuzda Sultan Mahmud Türbesine gömülecekti. Topkapı Sarayına gittim. Orta Kapı önünde, başında kalpak, elinde tüfek tek bir nöbetçi bekliyor. Bâbüssaade önündeki akağalar, kemâl-i nezaketle gelenleri karşılıyordu. Kubbealtı harap ve metruk, ihtişamlı devirlerin hatıratıyla meşhun, asırların vekayiine acı acı gülüyor gibiydi. Güneşin ziyası servilerden süzülüyor, çimenler üzerine dökülüyordu. Bir iki hademe ellerinde tırmıklar Şubatın feyizli güneşi altında yeşeren çimenler üzerinden sararmış yaprakları topluyorlardı.

    Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe Lâle Bahçesi tarafından hızla koştu. Cenaze geliyordu. Sarayburnu’na doğru ilerledim. Ufak bir kafile parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir istimbot yanaşmış sarı bacasından dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi. Marmara, sahiller, tepeler güneş içinde idi. Uzakta Hamidiye Camiinin nârin ve beyaz binası Yıldız’ın ağaçlık caddesi, sarayın çıplak ağaçlar arasından görünen müselsel damları mebhut ve sâkindi. Siyah, bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu. Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde bî-ruh yatmıştı. Kalın sarı çizgili yatak çarşafı sedyenin kenarlarına doğru sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı kıymettar koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi Sarayının muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Enderun-ı hümayun ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzade Selim Efendi, damat paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı. Her tarafta müphem bir sükût! Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerine beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin fesi idi. Bütün simalar müteessirdi. Uzakta bir bahçıvan, elinde bir çapa, melûl nazarlarını dikmiş bakıyordu.

    Etrafta, cesedi taşıyanların kumlar üzerinde ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı. Sarayın önünde Bizans’ın ebedi yadigârı, yüksek sütunlar, güneşin ziyalarıyla parlıyordu.

    Cenaze, Lâle Bahçesi önünden geçirildi. Hırka-i Saadet’in yeşil ve yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şehzadeler ve damat paşalar Mecidiye Kasrında, cenazeye refakat edenler dışarıda kaldılar. Kapı kapandı. İçeriye Hırka-i Saadet erkânından başkası giremedi.

    ★ ★ ★

    Ne münevver ne ulvî, ne ihtişamlı bir daireydi, burası! Osmanlı Hanedanının Hilafet namına inşa eylediği en bedii, en mutantan, en parlak bir mabetti. Duvarlar mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı levhalarla müzeyyendi. Sultan Selim’in halefleri ruhlarını bu mukaddes mahalde tesliye ederler, ordularının zaferleri için burada dua ederler, Hırka-i Saadet önünde gözyaşları dökerlerdi. Duvarların rengârenk çinileri, kıymettar yazıları göz kamaştırıyordu.

    Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmıştı. Karşıda geniş yüzlü camlar Haliç’in görünmesine mâni oluyordu. İki yeşil kerevet üzerinde serviden altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık üzerinde ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid üryan ve bî-ruh teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirâne durdum. Tabutun ilerisinde Enderun erkânı ellerini hürmetle kavuşturmuşlar hizmete muntazır bekliyorlardı. Karşıda Sultan İbrahim’in Sünnet Odası, asırların menâkıbini saklayan kapalı kapısı, mavi çinili duvarlarıyla tarihin bu safhasına karışmak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında ikisi yeşil ikisi beyaz sarıklı dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarâne bir ihtiramla naaşı yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açık idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu. Fildişinden câmid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı ve sakalı ağarmıştı. Burnu çehresine nispeten uzunca idi. Gözleri kapanmış çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının vaz’ında melâl ve teessür vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, kollarının alt kısımlarında parmaklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bî-tâbane iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyet-i umumiyesi sevimli idi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir naaş, yeni bir teneşir üzerinde yıkayanların ellerine tâbi uzanmış yatıyordu. Naaşın karşısında ellerinde gümüş buhurdanlar ağalar duruyordu. Herkes huzu’ içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu. Hırka-i Saadet Dairesi tarihi bir gün yaşıyordu. O gün, vekayiyle dolu uzun bir saltanat devresinin son sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine dikilmişti. Naaşa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, buhurdanlardan çıkan safra ve amber kokularına karışıyordu. Etrafta hâşi’ane bir sükûn hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanların hasırlar üzerinde ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayak ucunda direğin yanında damatlardan iki zat, ellerini kavuşturmuşlar, gözleri naaşa matuf müteessirâne ağlıyorlardı.

    Adobe Express 2024-11-22 09.30.33
    Abdülhamid’in hal’ini ve cenazesini içeren 1918 tarihli risale.

    Dışarıda tabiatın bütün güzellikleri his ediliyordu: Haliç’in suları umulmaz bir Şubat güneşinin revnakları altında parlıyordu. Şimşirlik ağaçları çıplak, baharın feyzine munzardı. Yıkanma el’an bitmemişti. Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde kapanmış gözleri, ağarmış saçları, çıplak vücudu ile bî-tâbane yatışı kalplerde melal ve intibah hisleri peyda ediyordu. Bazen başı birdenbire kayıyor yanlarına doğru düşen kollarıyla masum, biçare bir insan vaziyeti alıyor, ak ve perişan sakalıyla boynu garibâne bükülüyordu. Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin bu pek tabii akıbeti hiç bir istibdadın hiç bir zulmün hiç bir kuvvetin payidar olamayacağına kati bir delildi.

    Nihayet naaşın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı. Tabut yere indirildi, teneşir tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi. Sultan Abdülhamid’in naaşı hürmetle tabuta indirildi.

    Sultan Abdülhamid son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti: Göğsüne ahidnâme duası konacak, yüzüne Hırka-i Saadet destimali, siyah Kâbe örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyen icra edildi. Sultan Abdülhamid’in tabut içinde, beyaz kefenler arasında, kemikleri sayılan çıplak göğsünde ahidnâme duası, yüzünde siyah bir Kâbe örtüsü, aksakalı, ebediyete doğru kapanmış gözleriyle üryan ve perişan Hırka-i Saadet Dairesinde yatışı cidden elimdi.

    Sultan Abdülhamid bütün günahlarını tarihe bırakmış haşiâne bir vaziyette huzur-ı İlâhiye gidiyordu.

    Kefen bağlandı, tabut kapandı, sedef kakmalı asırlar görmüş bir saatin ağır taninleri Hırka-i Saadet Dairesinin ulviyeti içinde aksetti. Tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvela bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayakucuna laciverde yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üstüne Kâbe örtüleri, kıymettar taşlarla müzeyyen kemerler konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Naaş yıkanırken çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırka-i Saadet Dairesinin gözler kamaştıran renkleri ve yaldızlarıyla tezat teşkil ediyordu. Şimdi Sultan Abdülhamid’in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine de tevafuk etmişti.

    Herkes çekildi. Yalnız müzeyyen sütunlar, mülevven duvarlar, parlak levhalar arasında, başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda Daire-i Aliyyenin penceresinden altınlar ve sırmalarla müzeyyen yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın şebekeler, kıymettar ve tarihî levhalar, Kelâm-ı kadimler görülüyordu. Arzhâne önünden bir ayak sesi işitildi. Damat paşalardan muhterem bir zat müteessirâne adımlarla ilerledi. Hırka-i Saadet duvarının köşesinde melûl ve mahzun durdu, ellerini açtı, gözleri tabuta müteveccih kısa bir dua etti. Samimi bir hıçkırık müzeyyen kubbelerde akisler bıraktı.

    ★ ★ ★

    Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu. Hırka-i Saadet Dairesinin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi. Kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalpler müteheyyiç cenazeyi görmek istiyordu. Nihayet elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile parmaklar üzerinde mehib ve muhteşem dışarı çıktı. Erkân-ı devlet, zabitler Sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler: Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut Hırka-i saadet kapısı önüne yüksek bir mevkie konuldu. Hamidiye Camiinin kürsü şeyhi, sırmalı yeşil esvabı, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu: -Merhumu nasıl bilirsiniz?

    Velveleli, hazin, müteessir birçok ses, serviler arasında aks etti: – İyi biliriz.

    Kısa bir Fatiha bu merasime de nihayet verdi. Tabut kaldırıldı. Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin, Arz Odasının sağından ağır ağır geçti, Babüssaade önüne geldi. Cenaze namazı alelusul burada kılındı. Alay burada tertip edilecekti. Şehzadegân, ‘ayan, meb’usan, erkân-ı devlet, süfera, ümera, saray ağavatı hep buraya toplanmışlardı. Arada sırada teşrifat memurlarının sırmalı esvaplarıyla, ellerinde beyaz bir kâğıt: -‘Ayan, meb’usan, ricâl-i ilmiye , ümera!… diye çağırdıkları işitiliyordu. Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önüne hademe-i şahane zâbitan ve efradı dizilmişlerdi. Piyade efradı silahlarını omuzlarına asmışlar kemal-i sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun önünde dedeler, Şazeli Dergâhı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar Enderun-ı hümayun ağaları ve saray erkânıydı.

    Tabut Bâbüssaade’den Ortakapı’ya kadar serviler arasından yavaş yavaş ilerledi. Ortakapı’dan vakar ve ihtişam ile çıkarken hazin bir tehlil, ruha huşu’ ve tevekkül veren tatlı bir seda, Ortakapı’nın taş duvarlarına, bir zamanlar vüzeraya mahbes teşkil eden Kapıarası’na aksetti. Bu seda Sultan Selim-i Sâlis’in, hassas, necip ruhunun tercümanı idi. Enderun’dan akseden her nağme, Enderun’dan yükselen her terane, hassas padişahın pâk ve mübarek ruhunu yâd ettirmemek kabil miydi? Enderun-ı Hümayun ağaları salât okuyorlardı. Kubbealtı’nın harap duvarlarına akseden bu sesler, Osmanlı ruhunun hazin feryatlarıydı. Herkes tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Bu tarihî kapı ne padişah cenazelerinin çıktığını görmüş, etrafında ne acı gözyaşlarının döküldüğüne şahit olmuştu. Önde dedegânın fasıladar hazin nevaları işitiliyor, Şazelî Dergâhı şeyhlerinin hüzünlü bir Arap lahnı ile okudukları Kelime-i Tevhid, tekbirler ve naatlar arasında aheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Ortakapı ile Bâbıhümayun arası Alman zâbitlerinin otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu. İki zarif hanım, arabada ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Bir az ötede Bizans’ın İrini kilisesi, son devrin Askeri Müzesi önünde Mehterhane takımı, cesim kavukları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenleri, sarılı ve kırmızılı bayraklarıyla durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmet ve tevkır ile tabutu selamlıyordu.

    Cenaze Bâbıhümayun’dan çıktı. Sokaklar insandan görünmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesine kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler pencereler, damlar kadınla çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut acıklı ve müessir dualarla tekbirler ve tehlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler müteessir oluyorlardı. Evlerin pencereleri kadınlarla dolu idi. Bir hanım hıçkırıklarını zapt edemiyor, mendili gözlerinde başını duvara dayanmış ağlıyordu. Cenazeyi lâkaydâne seyredenler de vardı. Fakat hassas kalpler bu hazin merasime, bu müellim feryatlara, bu dinî ihtişama karşı gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Otuz dört sene Hilafet makamını işgal eden padişahın son merasimi hürmetle ifa ediliyordu.

    ★ ★ ★

    Son şahikayı andıran Allah! Allah! Nidalarıyla tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid hürmet ve tekrim ile kabre indirildi. Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir surette hitama erdi.’

    Ahmed Refik(Büyük Ada 15 Şubat 1918)İstanbul, Hilal Matbaası, 1918, sf. 9-16

    ağavat: ağalar, ahidnâme: ant belgesi, alel-usul: gelişigüzel, Arap lahnı: Arapça ezgi, ayân: senatör, bedii: benzersiz, bî-ruh: ölü, bî-tabâne: bitkin, câmid: donuk, daire-i aliye: yüce kurum, dedegân: dedeler, destimal: mendil, erkân-ı devlet: kamu yöneticileri, esvap: giysiler, fasıladar: aralıklı, hademe-i şahâne: saray görevlileri, hakan-ı sâbık: önceki padişah, hâşiane: alçakgönüllülük, heyet-i umumiye: hepsi, herkes, huzû: alçakgönüllülük, huşû ve tevekkül: kendinden geçme ve bağlanma, huzur-ı İlâhî: Tanrı katı, ihtiram: saygı, irtihal: ölüm, Kapı-arası: Saray hapishanesi, Kelâm-ı Kadîm: Kuran, kemâl-i nezaket: incelik, kemâl-i sükûnet: olgun suskunluk, kürsü şeyhleri: vaizler, lâkaydâne: ilgisiz, libas: giysi, mahbes: tutukevi, matuf: bağlama, mebhut: şaşkın, meb’usan: milletvekilleri, mehib: heybetli, melâl: üzüntü, melûl: üzgün, menakıb: tarih öyküsü, meşhûn: dopdolu, munzar: bekleyiş, mutantan: gösterişli, müellim: üzüntü verici, mülevven: boyalı, müselsel: art arda, müteessirâne: üzgünlük, müteheyyic: heyecanlı, müteveccih: yönelmiş, müzeyyen: süslü, naaş: ölü, naat: Hz. Peygambere övgü, necib: soylu, neva: nağme, revnak: parlak, pâyidar: kalıcı, ricâl-i ilmiye: din bilginleri, Selim-i Sâlis: III. Selim, Sultan Ahmed-i sâlis: III.Ahmed, süfera: elçiler şehzadegân: şehzadeler, tanin: çınlayış, , teçhiz tekfin: yıkayıp kefenleme, tehlil: Lâilahe illallah, terâne: ezgi, telsiye: avutma ulviyet: yücelik, tevafuk: uygunluk, terkîm, tevkir: ululama, ümera: komutanlar, vaz’ı : duruş, biçim, vekar ve ihtişam: ağırbaşlılık ve görkem, vekayi: olaylar, veliahd-ı saltanat: taht adayı, vüzera: vezirler, zâbitan: subaylar

  • Sultan Abdülhamid: Son büyük padişah

    Osmanlı döneminin son büyük hükümdarı sayılan II. Abdülhamid, şehzadeliğinden saltanatına, hatta tahttan indirilmesinden ölümüne dek, sıradışı bir çizgide yaşadı. Bugün yergi ve yüceltmeler arasında, gerçek değerinin çok uzağında algılanıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, Sultan Abdülhamid’in niteliklerini ve onun algılanmasındaki zaafları anlattı.

    II. Abdülhamid’in ilk dik­kate alınacak, öğrenilme­si gereken yönü bana göre şehzadeliğidir. Abdülhamid, çok aydın bir padişahın ço­cuğuydu. Babası Abdülmecid Han, tam bir Batı imparatoru havasında, ama Doğu kültü­rünü de son derece saygıyla karşılayan ve bilen bir adam­dı. Sadece Tanzimat’ı ilan et­mesiyle değil, başka pek çok konuda da öncülük etmesiyle bizim tarihimiz için önem­li bir insandı. O da tabii, bu­nu kısmen babası II. Mah­mud’dan tevarüs etmiştir.

    Abdülhamid, ondan iki yaş büyük ağabeyi V. Murad ve iki yaş küçüğü Mehmet Re­şad akranlardı ve Abdülme­cid, bunların eğitimine önem vermiştir. Hocalarının adla­rına bakınız: Askerî strate­ji, askerlik, nizam orduları ve askerî tarihi alanlarında ün­lü Gazi Ethem Paşa; Valide Mektebi’ni kuran, Maarif Ve­killiği’nde de bulunan aydın bir eğitimci Kemal Paşa; fıkıh ve İslâm konularında Ger­dankıran Ömer Efendi; tarih hocası vakanüvis Lütfi Efen­di, daha başka Ali Mahir Bey, Ferit Efendi, Şerif Efendi… Bunların hepsi o devrin ön­de gelen aydınları, donanımlı, eski tarihi, Osmanlı tarihini, edebiyatı bilen insanlardır. Saraya girip şehzade mekte­binde öğrenciyi tekil olarak karşısına alıp onunla husu­si ders yapmışlardır. Fran­sız Gardet (Fransız), İtalyan Guatelli, Lombardi gibi mü­zisyenler vardı. Kardeşleri gibi Abdülhamid de Fransız­ca, Farsça, Arapça öğrenmiş­tir. Öyle zannediyorum ki bu­gün Türkiye’de Arapçayı iyi bilen bir hoca bulsak, Abdül­hamid’in hiç konu edilmeyen Arapçası, onun Arapçasından belki daha ileriydi. Çünkü bi­rebir öğrenmişti. Fransızcası da öyledir. Dolayısıyla bir ya­bancı dili rahatça konuşabilir. Bu kardeşler alafranga tarzda yetişmiş Tanzimat şehzadele­ridir. Kendilerini bir Avrupa prensi gibi görürler. Fakat İs­lamî – Türk, Osmanlı kültü­ründen de kopmamışlardır.

    Avrupa’ya, Mısır’a seya­hat etmiş, dünyayı da tanıyan şehzadelerdir bunlar. Şimdi mesela II. Süleyman’ın tahta çıkışını (1691-1695) düşüne­lim. Tam 39,5 sene şimşirlikte hapis kalmıştı; 6 yaşından 44- 45 yaşına kadar. Sonra “Hadi gel tahta!” Adam sofaya çıkın­ca şaşırmış, ağlamaklı olmuş. Bu da bir şehzade, üstelik 44 yaşında tahta çıkıyor; Abdül­hamid de bir şehzade, 34 ya­şında tahta çıkıyor. Çağlar değişmiş, sistemler değişmiş, saray ortamları değişmiş.

    Sade giyinirdi


    Abdülhamid’in gençlik dönemlerinden bir kare. Şehzade, önü açık bir vaziyette tuttuğu istanbulinli, sade giyimiyle dikkat çekiyor.

    Abdülhamid’e kimi çevre­ler “cahildir, bir şey bilmez, saray çocuğudur” derler. Ta­bii alakası yok. Karşısına al­dığı, huzuruna giren vezir­lerden, yabancı sefirlerden, hepsinden üstün değilse bile onlarla mutlaka eşit kültüre sahip bir adamdı. Yani gelen kişinin bütün hâl ve hareke­tine bakarak onları değer­lendirecek kadar da dolu bir adamdı.

    Gelelim padişah oluşuna… Abdülhamid’in tahta geçişi çok sarsıntılı bir dönemdedir. Son dönem padişahları içinde en uzun, IV. Mehmet’ten (öl. 1693) sonra ikinci en uzun saltanat. Yaş olarak da –Or­han Bey’i bir yana bırakır­sak- bütün padişahlar ara­sında en uzun yaşayandır. 76 yaş, o zamana göre ileri bir yaş. Amcası Abdülaziz öldü mü öldürüldü mü tereddüt­te kalmış, ardından ağabeyi V. Murat çıldırmış, o da üç ayda tahttan indirilmiş… Dolayı­sıyla Abdülhamid bir intihar veya öldürmeden, sonra bir çıldırmanın ardından tahta oturuyor. Tahta geçtikten he­men sonra da büyük bir savaş kopuyor; Osmanlı-Rus Savaşı; halkın büyük seferberlik de­diği, 1877-1878 Harbi. Ruslar bir yanda Edirne’ye, bir yanda Erzurum’a kadar ilerlemiş­ler…

    Uluslararası koşullar da mutlaka etkilidir ama, Ab­dülhamid’in Osmanlı Devle­ti’nin yıkılışını geciktirdiği yadsınamaz. Diyelim ki tahta o geçmeseydi de Sultan Reşad geçseydi, durum ne olurdu? Bilemiyoruz ama, pek Abdül­hamid dönemi gibi olmazdı. O savaş ile aşağı yukarı ay­nı günlerde Mithat Paşa’nın önerisini kabulle Kânûn-ı Esâsî’yi ilan etmiş. Yani Tür­kiye’ye temsilî rejimi geti­ren kişidir II. Abdülhamid. Kânûn-ı Esâsî, tıpkı Tanzi­mat’ın Abdülmecid tuğra­sıyla ilan edilmesi gibi onun tuğrasıyla ilan edilmiştir. Bu demektir ki Türk parlamen­tarizminin başında 140 sene önce Abdülhamid’in adı var­dır.

    Neticede tahttan indiril­mesi de enteresan bir olay­dır. Temmuz 1908 ile tahttan indirildiği 1909 arasındaki 7-8 ay boyunca İttihat ve Te­rakki onu el üstünde tutuyor. Abdülhamid her yere gidiyor, bütün meclis âzâları kendi­sini ayakta alkışlıyor, Nutk-ı Hümayun okundu mu “Var ol padişahım!” diyorlar. Bü­tün merasimlere katılıyor. Mebuslara Yıldız Sarayı’nda ziyafetler veriyor, kendisi de sofraya oturuyor. O güne ka­dar hiçbir padişah tebaasıyla yemek yemediği halde o yiyor. Meclis Reisi Ahmet Rıza Bey ile günlük olaylardan başla­yarak her konuyu konuşuyor. Daha sonra ne oluyorsa olu­yor. Meclis bir gün bir karar alıyor! ‘bu adamı indirelim’, neden? Gerekçe ise 31 Mart Vakası.

    İstanbul dışına gönderi­leceğini öğrenince tek ricası “Gitmeyeyim, İstanbul’da kal­mak isterim. Hanedan men­suplarına İstanbul dışında ya­şamak yakışmaz. Bunu bana reva görmeyin” olmuş. Buna rağmen illa gönderilmesi is­teniyor, Selanik’e gönderiyor­lar. Çünkü Selanik, İttihat ve Terakki’nin kurulduğu yer, merkezi. Orada gözetime al­mak istiyorlar. Oraya gidiyor. Mesela Halife Abdülmecid’in direnmesi kadar dahi diren­memiştir. Trenle gidiyor. Ya­nına birkaç hanımını ve kızla­rını alıyor. Orada sesi çıkma­dan, kimseyle temas etmeden yaşıyor.

    Sonra Balkan Harbi’nin çıkacağı sırada (1912’nin so­nunda) Alman sefaretinin ya­tı ile alelacele getiriliyor. O vakit de yine Çırağan’a veya Feriye dairelerine konulması­nı istiyor ama Beylerbeyi Sa­rayı’na kapatıyorlar. Orada da altı sene yaşamıştır. 1. Dünya Savaşı bitmek üzereyken öl­müştür.

    Genç Abdülhamid


    Amcası Sultan Abdülaziz ile yaptığı İngiltere seyahati sırasında çektirdiği fotoğrafı. (1867)

    Abdülhamid tahttan indi­rildikten sonraki 10 yıl, yaşa­nanlar dikkate alınırsa en ber­bat dönemdir. Tabii tahmin edemeyiz ama, Abdülhamid savaşı sevmeyen bir hüküm­dar olduğundan 1. Dünya Har­bi’ne girmemek konusunda di­renebilir miydi? Onu bileme­yiz, tarihi yeniden döndürecek halimiz yok. Yalnız mahlû (tahttan indirilmiş) padişahın hiç sesinin soluğunun çıkma­dığını biliyoruz. Bir seferinde Enver Paşa, Beylerbeyi Sara­yı’na gitmiş, orada kendisiyle görüşmüş. Enver Paşa çok say­gı gösteriyor. Tahttan indiril­miş bir padişaha, Harbiye Na­zırının aşırı saygı göstermesi enteresandır.

    Abdülhamid, şu noktalar­da objektif olarak eleştirile­bilir:

    İlk olarak hafiye sistemi, ikincisi Mithat Paşa ve diğer­lerinin mahkumiyetleri, Ta­if’te öldürülmeleri… 1905’teki Yıldız Vakası Osmanlı hane­dan tarihinin en planlı, kor­kunç ama boşa çıkmış suikas­tıdır. Korkusunun maddi bir temeli var. Öncesinde örne­ğin o büyük 1894 depreminde, Dolmabahçe Sarayı’nda bay­ram töreni yapılırken, büyük avize şangur şungur sallan­maya başlayınca herkes padi­şahı unutuyor, bulduğu kapı­dan dışarı kaçıyor. Ortada bir tek Zilzal suresini okuyarak ayakta kalan var: II. Abdülha­mid. Bu bir cesaret işidir. De­mek ki korkak bir adam de­ğildi. Ama canı için çok dik­katli. Yediği yemekten, içtiği sudan, herşeyden şüphelenen bir adam. Bunda da haksız de­ğil. Osmanlı Sarayı’nda sui­kast-cinayet kurmalar öteden beri var.

    Çağdaşı Avrupa impa­ratorları ile karşılaştıracak olursak Franz Joseph (Avus­turya), Kraliçe Victoria (İn­giltere), Nikolay (Rusya), Wilhelm (Almanya) … Hiç­birinden geri kalır bir tara­fı yok. Zaman zaman birara­ya geliyorlar, onlara Fransız­ca şakalar, nükteler yapması temsil yeteneğini gösteriyor.

    Giyimi kuşamı çok sade. Günlük yiyeceğini de kendi tanzim eden bir padişah. On­lar da genellikle alafranga ye­mekler. Yıldız’da yattığı oda oldukça mütevazı. Bitişiğin­de İsmet Efendi’nin, esvapçı­başısının odası varmış. Kitap okumayı seven, bale seyreden, saray halkını da ısrarla loca­lara yerleştirtip gösterileri seyrettiren bir insan. Zama­nının bir entelektüelidir.

    Abdülhamid için kötüleme kampanyasının 31 Mart Vaka­sı’ndan sonra başladığı kesin. Onu tahttan indirme gerekçe­lerini haklı çıkarmak için 31 Mart’ı kullanmış İttihatçılar. Ne kadar kötülük yapıştırı­labilecekse hepsini yapıştır­mışlar. Cumhuriyet de kuru­luşu itibariyle imparatorluğa karşı durumda. Devrimlerden ilk nasibini alan II. Abdülha­mid olmuş. Dolayısıyla bir pa­dişah için şanssız bir dönem yaşamıştır. Ama 1908’de ölse ne büyük törenle kaldırıla­caktı, bir düşünmeli!

    Yine de diyebilirim ki İs­tanbul’un gördüğü iki ola­ğanüstü cenaze töreni var­dır; biri Padişah II. Abdülha­mid’in diğeri Mustafa Kemal Atatürk’ün. İstanbul neredey­se tamamen iki defa sokakla­ra dökülmüştür. Anormal bir kalabalıktır II. Abdülhamid’in cenazesi.

    Hükümdarlık konumunu, disiplinini II. Abdülhamid ka­dar isabetli kullanan bir pa­dişah daha yoktur. Örneğin amcası Sultan Abdülaziz, hu­zuruna girenlere yer öptür­müştür. Ama bu, onu büyüt­memiştir. Oysa II. Abdülha­mid, karşısına alıp konuştuğu kişiyi kendisi gibi bir iskem­leye oturtup, huzurunda siga­ra içmesine izin de verirmiş. Buna örnek Mithat Paşa’dır. Sigarasını yakar, serbestçe görüş açıklarmış.

    Dünya liderleri


    II. Abdülhamid ile eşzamanlı iktidarda bulunan Dünya liderleri. Bu toplu illüstrasyonda, padişaha sıralama gereği ikinci basamakta, 20. yüzyıldaki “üç büyüklere” de orta sırada yer verilmiş.

    II. Abdülhamid’in sadra­zamları çok güçlü kişilerdi: onları kendi seçti. Okur-yazar insanlardı, boş insanlar de­ğildi. İki padişah tipine bakı­nız, biri ayağını öptürüyor ve buna taabbüd diyor –ki yarı tapınma demektir, II. Abdül­hamid ise (Allah’ın yeryü­zündeki gölgesi) anlamındaki ‘zıllullah’ kelimesini anma­mış. Dikkat edilirse bunlar yazılanlarda yoktur. Tabii o zamanki devlet adamlarının da bir esnekliği elde etmele­ri sözkonusu: Kânûn-ı Esâsî her ne kadar askıya alınsa da, imparatorluğa yeni bir biçim vermişti.

    Kızıl Sultan denir; evet “kızıl” tarafı da var. Taif’teki hadise de Yıldız’daki mahke­me de tam bir cinayettir. II. Abdülhamid’in bunları yap­ması, kendinden önceki pa­dişahların yaşadığı olayla­ra bağlamasındandır: Ortada “Hal’ ve Akd Ekibi” denen 3-4 kişilik bir vezir-komutan gru­bu vardı. Hüseyin Avni Paşa, Rüştü Paşa, Mithat Paşa… Pa­dişah Abdülaziz ve V. Murat hal, olaylarını düzenleyen, kendinden önceki iki padişa­hı alaşağı eden bu ekip onun ilk döneminde iş başında, ik­tidarda idi. Rüştü Paşa, Abdü­laziz tahttan indirilirken, V. Murat’ın üç aylık saltanatın­da ve II. Abdülhamid’in tahta geçişinde sadrazamdı.

    II. Abdülhamid eğitime özel bir önem vermişti. Za­manında açılan mektepler, kalıcı kurumlar olarak koru­namadı. Hukuk Mektebi, Mu­allim Mektebi, Baytar Mek­tebi, Ziraat Mektebi, Ticaret Mektebi, Mülkiye Mektebi… Bunlar ad değiştirdi, program değiştirdi ve neticede üni­versite içerisinde kayboldu. Onun döneminde yazılmış yı­ğınla kitap vardır, sade dille yazılmıştır, o zamanki okuma yazma bilen herkes okur, an­lardı. Ben Haydarpaşa’daki Tıbbiye-i Şahane’yi gezmi­şimdir; şimdi orası Sağlık Bi­limleri Üniversitesi olmuş. O kadar mükemmel tasarlanmış bir yapıdır ki, örneğin bütün pencerelerinde yanlarında bayrak takmak için halkalar bile düşünülmüş. Türkiye’de öğretmen yetiştirmeye önem veren, ortaokullara yabancı dil dersi koyduran odur. Tıp eğitimine verdiği önem orta­dadır. Kendi 40 kişilik ailesi­ni çok az kayıp vererek büyük ölçüde sağlıklı tutabilmiş tek padişahtır.

    Türk ve dünya tarihi ya­zıldıkça II. Abdülhamid mut­laka geçecektir; ama yücelti­lerek ama yerilerek… Keşke hakkında bu kadar kötüleme olmasaydı. Bu söyledikleri­miz doğal karşılanırdı. Şimdi diyecekler ki bu adam da ne kadar Abdülhamidciymiş! Ab­dülhamid’i kötüleme kampan­yası bana kalırsa Türkiye’ye ithal edilmiş bir olgudur. Ya­bancılar da bunu daha ziyade Ermeni-Yahudi lobilerinden ya da elçiliklerdeki temsilci­lerden etkilenmişlerdir.

  • Reşid Paşa’nın ‘akçeli ilişkiler’i

    Tanzimat’ı ilan eden Reşid Paşa, yönetim ve ordu başta olmak üzere bir dizi yeniliğin gerçekleştiği bir evreyi temsil etti. Bununla birlikte, sadrazamlığı sırasında özellikle Galata bankerleri ile olan “akçeli ilişkiler”i, ölümünden sonraki terekesinde açığa çıktı. Paşa, kendisine ait yalıyı padişahın oluruyla hazineye satmış, sonrasında ise yine padişahın kızıyla evlenen oğluna hediye olarak geri verilen mülkün anahtarını elinde tutmuştu!

    “Vermez idi kimse kimseye nân (ekmek) minnet olmasa
    Bir maslahat (iş) görülmez idi rüşvet olmasa”

    Nâbî

    Asılma kesilme sürül­me tehditlerinden aza­de, padişah nimetiyle yetişmiş devşirme, Kapıkulu ve Enderun kökenli olmayan, aydın ailelerinden yetişmiş donanımlı, deneyimli, dil bilir Tanzimat ricali denen kad­rolarının öne çıkması bu dö­nemde, öncüleri ve önderleri de Mustafa Reşid, Âlî ve Fu­ad Paşalardı. Bunların “o gitti öbürü geldi” siyasetiyle devleti yönetmeleri, kısa aralıklarla art arda sadaret ve nazırlıkları ise 1846-1871 arasında çeyrek yüzyıl sürmüştür. Bu üçlünün, yönetim-siyaset yorgunlu­ğundan ve kalpten, veremden, başka hastalıklardan ölümleri de ellili yaşlardadır.

    10 yaşında yetim kalan Mustafa Reşid’i, ablasının ko­cası Seyyid Ali Ağa (paşa) ye­tiştirmiş. Reşid, eniştesine mühürdarlık, divan kâtipli­ği yapmış, Vezir olan Ali Pa­şa ile Mora’ya gitmiş. İstan­bul’a dönünce İbrahim Efendi adında birine içgüveysi olmuş. Paşakapısı bürolarında kâtip­lik etmiş, Fransızca öğrenmiş. Diplomaside ilk başarısını, Amedî (dış işleri) Kalemi’nde ve 1829’da Edirne Antlaşma­sı görüşmelerinde göstermiş. Reisülküttab Pertev Paşa’dan diplomasi öğrenerek yenilikler arayan II. Mahmud’a (1808- 1839) danışmanlık etmiş. 1833 Konya savaşında Kavala­lı İbrahim Paşa’ya tutsak dü­şen Sadrazam Reşid Mehmed Paşa’yı, Kütahya Antlaşma­sı görüşmelerinde serbest bı­raktırması, Mısır ordusunun İstanbul’a ilerlemekten vaz­geçip dönmesini sağlaması en önemli başarılarıdır.

    1834’te Paris, 1837’de Londra sefiri ve vezir olan Re­şid Paşa’nın hariciye nazırı ve Londra sefiri olarak Tanzimat fermanını okuması 1839’da, ilk sadrazamlığı 1846’da, 6. kez sadrazamken ölümü 7 Ocak 1858’dedir. 1846-1858 arasın­daki 12 yılda kısa aralıklar­la 6.5 yıl sadareti, 5 yıla yakın hariciye nazırlığı, aylarla sı­nırlı başka görevleri vardır.

    Reşid Paşa’nın tereke defteri “Sadr-ı esbak merhum Reşid Paşa hazretlerinin terekelerinden füruht olunan eşyanın zimemat defteridir.
    Ber-vech-i âtî zikr ve beyan olunur” yazan tereke defterindeki borçlar toplamı bugünün değeriyle toplam 235.000.000 liradır.

    Osmanlı tarihinde, Tanzi­mat’ın Reşid, Âlî, Fuad Paşa­larına eş tutulacak bir başka devlet adamı, diplomat, halef selef sadrazam-nâzır üçlüsü gösterilemez. Birbirlerini eleş­tirmelerine, mizaç ve siyaset uzlaşmazlıklarına mukabil, devleti başarıyla yönetmişler­dir. Siyaset tarihine, diploma­siye, tarihe bunlar kadar anek­dot, nükte anı bırakmış bir üç­lü de yoktur.

    Diğer yandan elimizdeki belgeler ve bilgiler, Mustafa Reşid Paşa’nın özellikle sad­razamlığı sırasındaki “akçeli işler”ini gözler önüne sermek­tedir. Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat adlı kitabın yazarı ve aile torunlarının davalarına da bakan Ord. Prof. Reşat Kay­nar (1910-2006), paşanın ölü­mü vakasını şöyle aktarmıştı: “Bir kış günü (7 Ocak), hanı­mefendisinden “gizlice” ko­rudaki köşkünde bir cariyeyle halvet olduktan sonra yalıya dönerek uşağına ‘su (gusul) iktiza etti’ diyerek hamama girmiş, kalp krizinden vefat etmiş. O sırada sofada ala­cak-verecek konuları için ken­disini bekleyen banker Zarifi, çığlıklardan öldüğünü anlaya­rak: ‘Gitti paracıklarım!’diye dizlerini dövmeye başlamış”.

    Cevdet Paşa ailedeki ölüm­leri ve delirmeyi, Reşid Pa­şa’ya ve Ali Galib’e halkın bed­duasına bağlayarak: “Âteş-i zulm ile yandıkça kulûb-i fu­kara / Böyle vapuru kazâ çar­kına uğrar vükelâ” yollu ta­rih düşürüldüğünü vurgular. Tezâkir adlı eserinde, sık sık konağına gittiği Reşid Paşa için: “Hariciye Nazırlığında az vakitte büyük büyük işler gör­müş iken bu kere bil-istiklâl sadrazam olduğu halde o ka­dar büyük işlere muvaffak ola­madı. O dahi âlî binalar yap­mak ve irat ve akar edinmek hevesine düştü ve daha sonra­ları oğlu Galib Paşayı padişaha damat etmek için kadınlara ve harem ağalarına dalkavukluk eder oldu” der.

    Reşid Paşa’yı hedef alan o zamanki manzum eleştiriler­den biri de şudur:

    Zamânenin şu tabibi nâ-Reşid’ini gör-kim

    Revaç vermek içün kendi kâr u sınaatine

    Vücûd-ı nâzik-i devlet rehîn-i sıhhat iken

    Düşürdü re’y-i sakimi fi­rengi illetine

    (Anlamı: “Günümüzün doğruluktan sapmış sözde he­kimi (Reşid Paşa), kâr ve ka­zancı peşinde. Rehin altındaki sağlıksız devlet yapısını yanlış kararlarıyla bir de firengiye yakalattı”. Şair, Reşid ve firen­gi sözcükleriyle birer tevriye yapmış: Doğruluk anlamında­ki “reşid”i Reşid Paşa için, bir hastalık olan firengiyi Frenk/Avrupa anlamında da kullan­mış).

    Tanzimat’ın başrolleri Tanzimat’ın süper üçlüsünün diğer iki siması: Mehmed Emin Ali Paşa (1814 1871) (sağda), Keçecizade Fuad Paşa (1815-1868) (solda).

    Eskilerin, sirkat-i müevvel (kılıfına uydurulmuş hırsız­lık) dedikleri yöntemle kamu hazinesinden para götürme­nin yolunu Reşid Paşa da bul­muştur. Oğlu Ali Galib’le, Sul­tan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’ın düğünü 1854 Kırım Harbi arifesinde yapılırsa bir taşla iki kuş vurulacağına, sa­vaş için İstanbul’a gelen müt­tefik ordularına görkemli bir düğün töreni göstermenin ya­rarlarına padişahı ikna etmiş. Ama düğün masraflarını kar­şılayacak servetten yoksunlu­ğunu da sızlanarak padişahı acındırmış! Baltalimanı’nda bugün de duran sahilhanesi­ni 250 Mecidiye altına (250 milyon TL) Hazine-Hassa’ya satmış! Günlerce süren düğün gerçekten herkesi hayran bı­rakmış. Doğal ki o büyük meb­lağın büyük kısmı Reşid Paşa ailesine kalmış. Dahası Sultan Abdülmecid bir cömertlik da­ha göstererek Hazineye alınan sahilhaneyi kızıyla damadına düğün hediyesi olarak vermiş! İki genç orada gerdeğe girmiş­ler. Reşid Paşa da bir taşla iki kuş vurmuş! Sahilhanenin bi­lek kadar anahtarının daima kendisinde kaldığına da kuş­ku yok!

    Namuslu bürokratlar da vardı


    Göreve yeni tayin edilen şeyhülislam veya yüksek rütbeli bir kazaskeri tebrik bahanesiyle hediye adı altında gönderilen 10 bin kuruş gibi devrine göre çok yüksek bir rüşvetin nasıl nazikâne ve ders verircesine geri çevrildiğine dair güzel bir mektup. III. Selim’in son devri, 1800-1808 arası bir belge (Sinan Çuluk).

    Diğer yandan, yüklendiği sadaret ve nazırlık görevleri­nin ağır sorumluluklarına ko­şut, Galata- Karaköy banker­leriyle borç para-faiz ilişkile­ri sarmalında bunalan; çiftlik, inşaat işleri ve ailevi sorunlar­la da uğraşan paşa için 58 yıl­lık ömür kısa değil uzun bile görülebilir. Ölümünde orta­ya konan terekesi ise borçla­rını kapatmadığından geriye yüklü bir “düyûn” (borçlar) bırakmış. Sözkonusu defter­de alacak-verecek kalemlerin­de oğullarına ve hanımına ait hesaplar da var. Bir hesap uz­manını uğraştıracak içerikte­ki defterin, “Onluk Mecidiye” biriminin ilk döneminde dü­zenlendiği dikkate alındığında ve 1 altın lira 100 gümüş kuruş hesabıyla 160.000 altın lira (159.923.506 kuruş) borç, tere­ke bedellerinden ödenerek ge­riye 75.000 altın (75.809.580 kuruş) borç kalmış. Şu halde borç yekûnu: 235.000 altın; 1 Mecidiye altınının 1.000 TL olduğu hesabıyla, bugünün de­ğeriyle toplam 235.000.000 lira demektir. Tereke dışı tu­tulan gayrimenkuller, nakit, altın gümüş mücevherden oluşan servet konusunda ise bir bilgi yoktur.

    O tarihlerde aylığı 10 ila 15 bin altın lira olan bir sadraza­mın, bu ödenekle konak, köşk, yalı, mutfak, at araba, kayık… giderlerini, ayrıca kethüdadan kavaslara, hamlacılara, seyis­lere, Haremdeki cariyelere ka­dar onlarca görevli ve hizmet­lilerin ücretlerini karşılaması,; ayrıca ne kadar tutumlu olsa da lüks ve israfı önlemesi zor­du. Kaldı ki o dönemde devlet ricâlinden, banker, kuyruklu sarraf, sarraf tuzağına düşme­yen yoktu. Bunlara zaman za­man veya ölümlerinde borçla­rının ödenmesi için padişah, kendi hazinesinden atiye-i seniyede yani bağışta bulu­nurdu.

    Baltalimanı’ndaki Reşit Paşa Sahilhanesi (solda). Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’ın Ali Galib Paşa’yla evlenmesini haber yapan L’illustration (sağda).

    Mustafa Reşid Paşa’nın ve kimi aile bireylerinin borçla­rını gösteren tereke defteri 8 yapraktır. Defterdeki listeler, paşanın ve oğullarının borç­ları yanında, Osmanlı uyruğu gayrimüslim veya Frenk ban­kerlerin, daha pek çok kişinin, yani 1858 yılı İstanbul’unun para, bankacılık tefecilik işle­rini yürüten zengin kesiminin adlarını, Reşid Paşa ve oğulla­rıyla ilişkilerini de belgeliyor. Örneğin, Manoloğlu, Sineke­rim, Cirecioğlu Serkiz, Ku­yumcu Kirkör, Sarrafoğlu Asa­dor, Şamboraki Mikail, Mey­hanecioğlu, Arayıcıoğlu Boğos, Kuyumcu Barseg, Zarfçıoğlu, Kürkçüoğlu, Saatçi Maringoğ­lu, Ölçücü Minas, Kuyumcu Kara Kevork, Mormoraki, Ho­ca Enderyas, Zarifi Bâzirgân, Baltacı Bâzirgân, Kamando… daha onlarca isim, bugün bize anımsatma vermeyebilir. Oysa o yıllarda padişah sarayından paşa konaklarına kadar her büyük kapıda bu nüfuzlu ban­kerler vardı.

    1849- RÜŞVET NİZAMNAMESİ

    ‘Rüşvet almayacağım’ diye Kur’an üzerine yemin edildi ama…

    Kamu görevlilerinin rüşvet almayacaklarına dair yemin metni.

    Sultan Abdülmecid’in onayı ile Reşid Paşa’nın ikinci sadaretinde gündeme getird­iği bir konu rüşveti yasaklamaktı. Önce Meclis-i Vâlâ’da Men’-i Rüşvet Nizamnamesi kabul edildi. 11 Aralık 1849’ta toplanan Meclis-i Umumi’de de padişah, sonra Reşid Paşa ve bütün devlet erkânı, sırayla ve Kur’an’a el basarak nizamnamede yazılı yemini okudular. Taşralarda da kamu görevlileri, Cuma günü camilerde vali, kaymakam ve kadı önünde -gümüşten altından hediyeler de dahil- rüşvet almayacakları­na yemin ettiler. Yemin metni şuydu:

    “Padişahıma ve devlet-i aliyyelerine sadakatden ayrıl­mayacağıma ve her nasıl nam ve te’vil ile olursa olsun rüşvet almayacağıma ve padişahımın rızâ-ı seniyesiyle kabulü mücâz (uygun) olan hedâya-yı resmiye­den başka memnû’ (yasak) olan hediyeyi kabul etmeyeceğime ve emvâl-i mirîyeyi (devlet mal­larını) irtikâp ve telef etmeyip ve hiç kimseye ettirmeyeceğime ve lüzûm-ı hakikisi tebeyyün etmedikçe (gerekliliği gerçek­leşmedikçe) hazine-i mirîyeye (kamu hazinesine) masraf vuku­unu (gider yüklenmesini) tecviz etmeyeceğimi (onaylamayaca­ğımı), icâbı olmadıkça mücerret riayet-i hatıra mebni (salt hatır için) memur istihdamına lüzûm göstermeyeceğime vallahi”.

    Günümüzden 160 yıl önce 7 Ocak 1858de 58 yaşında ölen sadrıazam Mustafa Reşid Paşa, yakın tarihimizde, her ırktan ve inançtan tebaya can mal ve ırz güvencesi, adalet ve yargı hakkı öngören 1839 Tanzimat fermanını ilan eden devlet adamı olarak saygıyla anılır. Bir kış günü ansızın ölümü İstan­bul hariç Osmanlı dünyasında heyecan uyandırmasa hatta duyulmasa da İngiltere, Fransa ve Rusya kamuoylarında akisleri olmuştur. Bu ölümün nedenleri arasında padişah Abdülmecid’in, kendisini ve oğlu Galip Paşayı azarlayıp hakaretlerde bulunma­sı da yazılmıştır.

    18. YÜZYIL BAŞI

    Rüşvetin belgesi olur mu? Olur

    Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın, Fransız müzakereciye rüşvet verilmesi teklifi: “Tarafınızdan Fonton’a akçe sohbetini etmeye­siz tercümana havale edesiz…”

    Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın birinci sadaretinde (1798-1805) elinden çıkma bir belge. Muhtemelen Reisül­küttaba yazdığı bir bilgi notu. Fransızlar’la yürütülen müza­kerelerde masdariye (bir çeşit gümrük vergisi) oranlarının tespitinin bizim lehimize ne­ticelenmesi için karşı tarafın müzakerecisi Fonton’a 5000 kuruşluk bir rüşvetin divan tercümanı yoluyla teklif edilmesini içermektedir. Fonton’un bu rüşveti kabul edip etmediği hakkında bir bilgi ise yok.

    “İnâyetlü Efendim,

    Frenklere masdariyye maddesine ruhsat ve müsa­ade olunduğu halde bizim reâyâmız ile müsâvât olamayup yine reâyâmız Frenk tüccârına mecbûr olacakları ve ticâret­de yine ihtilâl derkâr olacağı emr-i mukarrerdir. Bugün sizin ile müzâkere olunduğu üzere masdariyyeyi kabul etmeleriçün Fonton’un celbi lazım olup ancak cenâbınız tarafından akçe teklif olunsa ihtimal ki kabul eylemeye ve belki maslahata muzır olur. Bu keyfiyeti bugün yani şimdi ancak Divan Tercümanına ifade ve Fonton’u bu madde içün irza ve tatyib eylemesini ve nihâyet tarafınızdan beş bin guruş Fon­ton’a verilmesini tercümana ihale ile rabıtasına himmet eyleyesiz. Hulasa akçe maddesini ve irza ve iskatı tercümana ifade ile iktifa eyleyesiz. Tarafınızdan Fonton’a akçe sohbetini etmeyesiz tercü­mana havale edesiz ve elbetde bu masdariyye maddesini dahi kabul etdirmeğe ikdam lazımdır”.

    Sinan Çuluk

  • Saltanat kuran Osmanlı çiçeği

    LÂLE BAHÇESİ / LÂLE­ZAR III.Ahmed’le (1703- 1730) Nevşehirli İbrahim Pa­şa’nın öncülük ettikleri bahçe ve çiçek kültürünün 16. yüzyıl­dan beri simgesi olan lâlenin, konak ve saray bahçelerindeki lâlezar denen tarhlarda özenle ve çeşitlendirilerek yetiştiril­mesi… Bu zevk, bir kültür ya­rışına dönüşerek -çok sonra­ları Lâle Devri denen- bir açı­lım dönemi yaşattı. Hanedan sarayı Topkapı’da, Mermer­lik’le Sofa Köşkü arasında da bir lâlezar oluşturuldu. Türk lâle soğanları, dolayısıyla lâle kültürü Avrupa’ya da taşındı. Ancak oradaki ilgi süreklilik kazanırken İstanbul’a özel lâle saltanatı, III. Ahmed’in torunu III. Selim’e (1789-1807) değin şöyle böyle 90 yıl sürebildi. Buna karşılık bir ulema hobisi olarak Meşihat’ta ve müder­ris konaklarında lâle ve çiçek yetiştiriciliği 20. yüzyıla kadar devam etti. Bu geleneğin mi­rasları, eski Meşihat Dairesi avlusunda Cumhuriyet döne­minde açılan İstanbul Üniver­sitesi Botanik Enstitüsü, Sa­ray Lâlezarı, Emirgân Parkı ve diğer parklardaki lâleliklerdir.

    LÂLE DEVRİ III. Ahmed’in saltanatının son 12 yılında (1718-1730) başta matbaa ve Avrupa’daki pek çok yeniliğin İstanbul’da da uygulanması­na geçilen kısa dönem. Bu açı­lış ve ve çağdaşlaşma girişi­mi, Patrona Halil Ayaklanması ile kapandı. Bundan iki yüzyıl sonra -II. Meşrutiyet’te- şair Yahya Kemal, o dönemi Lâle Devri olarak tanımladı. Tarih­çi Ahmet Refik (Altınay) de 1915’te basılan ve o yılları an­latan kitabına Lâle Devri de­diğinden, Osmanlı tarihlerin­de söz onusu yıllar da artık bu adla anılır oldu

    LEVÂZIM-I VEZARET TE­DARİKİ Vezirlik rütbesi ve­rilenin, bu rütbeye yaraşır ko­nak, donanım, kethüda, daire (büro) ve kapu (askerî kadro) halkları, at, araba vb. temin etmesiydi. Daha eskilerde ve­zirler, daire ve kapu görevlile­rini daha kalabalık tutarlarken son dönemlerde sayılar en aza indirildi. Kişisel zenginlikten yoksun vezirler bunu da kar­şılayamazlarsa, padişahın ati­ye-i seniyyesi (bağışı) ile yeri­ne getirirlerdi.

    İmparatorlukta çiçek kültürünün simgesi lâle

    Padişah III. Murad’ın
    oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü için düzenlenen 1582 Şenliği’nde Atmeydanı’nda dev bir lâlenin geçişi (Sûrnâme-i Humayun’dan)

  • Anadolu’nun karartılan medeniyeti

    Selçuklu himayesinde yedi kuşağı, beş meliki ve şahı ile 12-13. yüzyıl boyunca kentleşme ve mimarlıkta şaheserler yücelten Divriği Mengücekleri, Kemah-Erzincan’da ve Divriği’de iki ayrı hanedan kurmuşlardı. Bayındırlık alanındaki başarılarına karşın İslamî, Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında sözü hiç geçmeyen, ancak 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Batılı doğubilimciler tarafından “keşfedilen” bu yitik medeniyeti Necdet Sakaoğlu kaleme aldı. Melik, emir, şah sanlarıyla Doğu Anadolu eşiğinde Fırat/Karasu-Çaltı havzalarında egemenlik kuran ve eserleri bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Mengücek Gazi soylu melikler…

    Selçuklu, İlhanlı ve hima­yesinde melik, emir, şah sanlarıyla 12., 13. yüzyıl­larda Anadolu’nun çeşitli böl­gelerine egemen olmuş yerel hanedanların sayısı 40’tan az değildir. Bunlardan biri, Doğu Anadolu eşiğinde Fırat / Kara­su-Çaltı havzalarında egemen­lik kuran Mengücek Gazi soylu meliklerdir. Bunlar, Kemah – Erzincan’da, diğeri Divriği’de, adlarından önce “melik”, adları­na bağlı “şah” unvanı alarak 12. – 13. yüzyıllarda babadan oğla yedi kuşağın temsil ettiği iki ay­rı kolu temsil ederler.

    Hanedanın bir kolu kolla­rından biri bugün bir ilçe mer­kezi olan Divriği’de egemendi. Bizans kaynaklarında Tephri­ke, Arapların el-Abrik, el-Ba­yalika adlarıyla anılan bu eski kent, Çaltı- Karasu- Liksuyu boğazlarına hâkim, dağlarla çevrili kapalı bir havzanın mer­keziydi. Tarihinin Urartular’la başladığını gösteren buluntula­ra sahip bu havza, 8. – 9. yüzyıl­larda Hıristiyan/ Dualist Pavli­kanlar’a yurt olmuş; daha sonra 11. yüzyıl ortalarında Asya’dan gelen Türk göçmenlerin kimi oymak ve obaları bu havzaya yerleşmişti.

    Mengüceklerin başeseri: Ulucami


    Mengücek Meliki Ahmed Şah’ın yaptırdığı Ulucami’nin Kıble Kapısı, İslam dünyasının en görkemli taç kapısı zengin yontu bezemeleriyle
    de dünyada tektir. Ulucami çıkış kapısında bulunan çift başlı kartal (altta).

    Divriği Mengüceklerini di­ğer Anadolu beyliklerinden ve aynı hanedanın Kemah- Erzin­can kolundan ayıran durum, İslam, Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında hükümetlerin­den söz edilmemesidir. Oysa bu kolun beş meliki ve şahı, siya­sal-askerî olaylarda öne çıkma­salar da kentleşme ve mimar­lıkta şaheserler yüceltmişlerdir.

    Bayındırlık alanındaki başa­rılarına karşın Divriği melikle­rinin yedi asır boyunca unutul­ması şaşırtıcıdır. Bu uzun yitik­likten sonra kültür dünyasında yeniden tanınmaları 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başındadır. Al­man ve İngiliz doğubilimcileri, taş yazıtları ve madeni paraları inceleyerek bir bakıma Sümer, Eti, Urartu keşifleri gibi Divriği Mengüceklerini de keşfederek ilk tanıtım yazılarını 1890’larda yayımlamışlar, araştırmalar 20. yüzyıl başında da devam etmiş­tir. Halen ayakta olan eserleri­nin yazıtlarından ve ad içeren bakır sikkelerinden varlıkları kanıtlanan Mengüceklerin bu kolu, dolaylı bilgilerle destek­lense de bugün bile Anadolu ta­rihinin somut ama gizemli bir gerçeğidir. Çünkü adları anıtsal eserlerinin kitabelerinde oku­nan melikler hakkında tarihin kaydettiği hiçbir bilgiye sahip değiliz.

    Mengücek şahlarından sonra, 14. ve izleyen asırlarda Divriği’ye egemen olan Selçuk­lu, İlhanlı, Memlûk ve Osman­lı dönemi aydınlarının, bugü­ne oranla daha görkemli-do­nanımlı ve işlevsel durumdaki Mengücek anıtları karşısında neden sessiz kaldıkları, yaptı­ran ve yapanlarına neden ilgi duymadıkları, tarihe neden not düşmedikleri bilinmiyor. Gelip geçen zamanlarda, belgeler, ki­taplar… bilinçli şekilde veya bir cehalet karabasanında yoke­dilmiş olmalı. Bunun bir ima­sı, 1529’da tapu tahriri yapan Osmanlı il yazıcılarının, Turan Melek Dârüşşifa vakfiyesi için koydukları “Çerakise (Mem­lûk) yönetiminde zâyi edildiği” notudur.

    Ulucami ve taç kapısı Ahmed Şah – Turan Melek Camii ve Darüşşifasının bugünkü haliyle tepeden görünümü (üstte). Ulucaminin taç kapısı Anadolu Selçuklu uygarlığının simgesi kabul edilir.

    Sonuçta: Köğonya (Şe­binkarahisar) – Erzincan-Ke­mah-Divriği dörtgeninde, Men­gücekoğulları’nın 1070’ler – 1270’ler arasındaki iki şubeli egemenliği sırasında, Erzin­can-Kemah merkezli kolun ta­rih kaynaklarında yer alır ama anıtsal eserler bırakan Divriği kolu, yazılı tarih bilgilerinden yoksundur. Selçuklu sultanla­rı Keykâvus ve Keykubad, Div­riği’deki anıtlarla kıyaslanabi­lecek eserler bırakmamışken, aynı devirlerde yaşamış ve “ka­saba lordu” denebilir melikle­rin bu denli muazzam eserler bırakmaları kolayca izah edile­mez. Başta Ahmed Şah ve Tu­ran Melek olmak üzere, Divriği meliklerinin dış dünyaya kapalı bir yörede yüzyıldan fazla tu­tunmaları ve olağanüstü başa­rılarının sırrı belki bir gün ay­dınlığa kavuşacaktır.

    Asya kökenli Mengüceko­ğulları’nın bilinen tarihine ge­lince… 11. yüzyıldaki “meğâzî” (İslâm fetihleri) anlatılarında, hanedanın ataları Mengücek Gazi ile oğlu Emir İshak’a, Sür­yani, Ermeni, Selçuklu kaynak­larından kimi atıflar vardır. Bu baba-oğul, önce sarp Kemah Kalesi’nde tutunarak fetihler yapmışlar, Kemah ve Erzin­can’dan başka Köğonya’yı (Şe­binkarahisar) ve Divriği’yi de alarak bir emirlik kurmuşlar­dı. Mengücek Gâzi, “Artuk” ve “Saltuk” gibi Turanî bir kimlik­ti. Mumyası, Kemah’taki küm­betinde bir câmekân içinde bugün de görülebiliyor. Yani, hanedanın hem atası hem en somut kişisidir! Kimi savaş­larda adı geçen oğlu İshak’ınsa mezarı bile bilinmiyor.

    Gazi Mengücek’le oğlu Emir İshak’ın adlarının yazı­lı olduğu en eski ve tek taş ya­zıt, 4. kuşak torun Şahin Şah’ın Divriği’deki 1196 tarihli küm­betinin baş bağındadır. Sekiz­gen cepheyi kuşatan bu yazıtta: “Alp/ Kutluğ/ Uluğ/ Hümayûn, Ceboğa (Yabgu?) Tuğrul Tekin Şahin Şah” unvan ve lakapları­nı “-bin Süleyman bin Emir İs­hak bin Şehit-Gazi Mengücek” künyesi tamamlıyor.

    İshak’ın oğullarından Sü­leyman, Divriği’deki hanedan kolunun atası olup buradaki melikliğin de en erken 1140’lar­da başladığı sanılıyor. Bu kol, babadan oğula: Süleyman- Şa­hin Şah- II. Süleyman Şah- Me­lik Ahmed Şah -Melik Müeyyed Sâlih olmak üzere beş kuşak­tır. Bu adlar ve sıraları, Şahin Şah Türbesi, Ahmed Şah Camii ve Melik Salih Arslan Burcu kitabeleriyle belgeleniyor. Bu­na karşılık Erzincan ve Kemah melikleri Davud, Behram ve II. Davud’la Selçuk ve Muzaffe­reddin, kitaplardan öğreniliyor.

    Aslan yontuları Mengücek Kalesi’nden kente ve Divriği coğrafyasına bakan Melik Salih Arslan burcunun aslan yontuları.

    Hanedanın Erzincan-Ke­mah / Divriği kollarına ayrı­lışını tarihlemek içinse Emir İshak’ın, nerede hükümet etti­ğini ve öldüğünü bilmek koşul­dur. Birinci kolun, İshak oğlu Mahmud’la Erzincan’da başla­dığı, Mahmud’un yerini 1142’de Divriği’deki kardeşi Dâvud’un aldığını Süryani Mihael ve Abu’l-Farac yazıyor. Buna kar­şılık Divriği kitabelerindeki İs­hak oğlu Süleyman, Kale Cami­ini de yaptıran Divriği’deki ilk meliktir ve buradaki hanedanın ikinci meliki Şahin Şah’ın ba­basıdır.

    Divriği Kalesi’nin baş ku­lesi Arslanburç’taki “Mefhar-ı Âl-i Mengücek” vurgulamalı tarihî yazıt (1252) ise Divri­ği’deki hanedanın, Erzincan- Kemah kolunun kapanışın­dan (1228) sonra, 5. kuşaktan Melik Müeyyed Sâlih’le devam ettiğini belgeliyor. Bir olasılık, daha bir süre yerel egemen­liklerini koruyan bu hanedan bireyleri, zamanla meliklik konumlarını yitirerek 13.-14. yüzyıl belgelerinde okunan “İz­zü’l-emîrü’l-kebîr”, “nâzır umû­rü’d-devle” “müdebbirü’l-umû­rü’l-memâlik” vb. lakaplarla kentin efendisi, eşrafı olmuş­lardı.

    Diğer yandan bu melikli­ğin 13. yüzyıl kapanmadan so­na ermiş olabileceğini düşün­düren yegâne olay, Baybars, Abu’l-Farac ve İbn Bibi tarih­lerindedir: 1277’de bir süvari ordusuyla Erzincan – Malatya yolundan Elbistan’a yürüyen Abaka Han’ın, ansızın uğradı­ğı Divriği’de, huzuruna silahlı gelen bir kişiyi idam ettirmesi­dir! Bu belki Melik Sâlih veya ardılıydı. Abaka Han, Divri­ği kırsalında kendisini hediye­lerle karşılayan kasaba halkı­na mukabil, “kale burçlarından inen, ok-yay ve kılıç kuşanmış bir kişinin huzuruna gelmesi”­ni bir küstahlık saymış ve bu kişiyi derhal idam ettirmiş, kale surlarının da yerlebir edilmesi­ni buyurmuş. Olasılıkla kaleden inip gelen, kendisini Abaka’yla eşit gören ve resmî karşılama yapmak isteyen Melik Sâlih ve­ya ardılı idi. Divriği’de hüküm süren bir melikin varlığından habersiz Abaka ise “Bu kim?” veya “Sen kimsin?” sorusuna gerek bile duymamış, davranı­şı küstahlık sayarak ölüm emri vermişti.

    Mengücek melikleri neden tarihte yok?

    İbn Bibi El-Evâmirü’l-Alâ’iye fi’l- umûri’l-Ala’iye (Selçuk­nâme) adlı yapıtında Divri­ği’yi “yüceliğinin heybetinden kaplanların kartalların, ayın, güneşin üzerinden geçmeye, uçmaya cesaret edemedikleri, yalçınların kuytağına saklan­mış yer” diye tanımlıyor. İlk dönem Osmanlı vekayinâme­lerinde de yakın merkezlerle bağlantısı kısıtlı olan Divri­ği’ye göndermeler az, Mengü­cekler’e ise değinen tek sözcük yoktur.

    Aynı çetin ve kapalı Divri­ği, 8. – 9. yüzyıllarda Bizans’a karşı cengâver ve korkutu­cu Pavlikanların üssü olmuş, kimi zaman Şaman, Babaî isyankârlarını barındırmış­tı. Kent, uzun tarihinde bir kez, iç dünyasının koşulların­da Mengücek payitahtı olarak parlak bir bayındırlık evresi yaşamış, sonra yerel egemen­lere, en son Osmanlı Devle­ti’ne tâbi olmuştu.

    Mengücek soyunun belgeleri Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed’in eseri mihrap (altta, sağda). Ahmed Şah Camii mihrap kubbesi (altta, solda). Babadan oğula yedi kuşaklık Mengücek soyunu belgeleyen 3 kitabe (üstte, soldan itibaren): Mengücek oğlu İshak, oğlu Süleymanoğlu Şahin Şah – Şahin Şah, oğlu II. Süleyman oğlu Ahmed Şah – Ahmed Şah ve oğlu Salih.

    Barışsever ve bayındırlık tutkunu diyebileceğimiz Men­gücek meliklerinin bölgeyi Anadolu’nun sosyal ve siyasal ortamına bağlayacak yol çalış­maları da yaptıklarını kanıt­layan köprüler, hanlar (örne­ğin Handere ve Kız köprüleri, Burmahan Kervansarayı ha­rabeleri) vardır. Anadolu’nun minberli ilk Cuma camilerin­den birini 12. yüzyıl ortaların­da İshak oğlu Süleyman bura­daki kalede yaptırmış; oğlu Şa­hin Şah bu yapıya bezemeli bir cephe ekletmiş, kendisi için de Turanî üslupta ve zengin be­zemeli dört kitabeli bir küm­bet inşa ettirmiştir.

    Şahin Şah’ın torunu Melik Ahmed Şah’la kuzeni Behram Şah kızı Melike Turan Me­lek’in, çağdaş Selçuklu eser­lerine kıyasla “eşsiz ve tek” Mescid-i Câmi ve Dârüşşifa’yı; Ahmed Şah’ın ayrıca kaleyi; oğlu Melik Salih’in Arslanbur­ç’u; Mengücek haciplerinin de kümbetler yaptırmaları, Div­riği kapalı havzasında 1150- 1250’ler arasında yaşanmış ayrıcalıklı bir süreçtir.

    Unutulmuş o parlak dö­nemden, havzanın Osmanlı sı­nırlarına katıldığı 1515’e değin yerli Şehrî ailesinden emirler; Bozdoğanoğulları, Akkoyun­lu Tur Ali Bey ve oğlu Kutluğ Beğ, Divriği’ye hükmetmişler; kalede üslenen Kara Yülük Os­man Bey 1399’da Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin’i, Karabel muharebesinde yenmiş ve öl­dürmüştü.

    15. yüzyıl ikinci yarısında, Mısır Memlûk Sultanlarının kuzeydeki karakolu olan Div­riği’de o dönemden kalma me­zarlar, taş yazıtlar, arşivlerde de belgeler vardır ama, bun­larda Mengücekler’e herhangi bir gönderme yoktur. Kemah ve Divriği kalelerinin Mem­lûkler’den alındığı müjdesini içeren Yavuz Selim’in 15 Şa­ban 921 (24 Eylül 1515) tarihli fermanında da Mengücekler anılmamıştır.

    Osmanlı arşivlerinde Div­riği’yle ilgili en eski kayıt, Hic­ri 925 (Miladi 1519) tarihli Atik/Köhne tahrir defterdir. Bu belgede, Hicri 937 (Miladi 1530) tarihli vakıf kayıtlarında kale, cami ve darüşşifa… adla­rı geçmektedir. İl yazıcıları da vakfiyeleri kaydederken vakıf kurucularını emir, melik, ha­cib lakaplarıyla, ama sıradan kişiler gibi yazmışlardır. Bu bir bilgisizlik değilse belki ne­denini bilmediğimiz bir kimlik karartma olmalıdır.

    Anadolu Selçuklu uygarlı­ğının başyapıtı konumundaki Ahmed Şah Ulucamii’ne ya­pılışından üç asır sonra, Ka­nunî Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde bir minare eklenmesi (1525); minareye ve kaidesine birer kitabe ko­nulması; bu yazıtlarda Sultan Süleyman’ın -Ahmed Şah’ın “el-Melik el-Muzaffer Ahmed Şah bin Süleyman Şah” künye­sinden kopyalama- “el-Melik el-Muzaffer Sultan Şah Süley­man ibn el-Melik el-merhum Sultan Şah Selim Han” olarak anılması da ilginç bir durum­dur.

    Onaltı sütun Yirmibeş kemer Mihrap kubbesi taş tonozlarla örtülü ve taş mihraplı camiyi onaltı sütun ve yirmibeş kemer taşıyor.

    17. yüzyıla gelindiğinde, Mengücekler’e ve eserlerine dair değinmeler iki ünlü ya­zarımızdan beklenirdi: Kâtib Çelebi (öl. 1657) ve Evliya Çe­lebi (öl. 1682?). Ama her iki­si de Doğu’ya seyahatlerinde Divriği’yi görerek değil, “gör­müşçesine” yazmışlar, Men­gücekleri de anmamışlardır. Kâtib Çelebi Cihannümâ’da “Ulucami’nin bânisi Âl-i Sel­çuk’dan Sultan Alâeddin’dir. Ahmed Paşa (?) Camii, Bur­sa’nın Ulucamii tarzındadır” diyor. 1649’da Sivas’a gelen Evliyâ Çelebi ise Divriği’yi gezmiş-görmüş havasında anlatırken, bölgeyi fetheden Mengücek’i, İshak’ı, kitabeler­de adları geçen melikleri değil, çok önceki İslâm mücahitle­rini anmış! Gezginimizi eğer Divriği’ye gitseydi, Ulucami’yi, Dârüşşifâ’yı, Arslanburç’u, kümbetleri… görecek, tac kapı­lara hayran kalacak, kitabele­ri okuyacak, Behram Şah kızı Melike Turan Melek’i, Süley­man Şah oğlu Melik Ahmed Şah’ı övgüyle anacaktı. Oysa şöyle yazmış: “Ulucami’nin üç kapısı ve bir minaresi vardır. Bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir. Dıvârında tarih ve evkafı tahrir olunmuştur”. Sonra da Yuvan Tarihi’nden (?) alıntıyla “Divriği’nin kuru­cusu Hz. Süleyman’dır” diye­rek bir masal anlatmış.

    1228’den bugüne İki taç kapı: Ahmed Şah Camiine (üstte, solda) ve kuzeni Melike Turan Melek Darüşşifasına (üstte, sağda) açılıyor. Bitişik külliyenin yapılışı 1228’dir. Darüşşifa taç kapısından detay (altta).

    O yüzyılın başka bir kay­nağı, Hüseyin Hezârfen’in (öl. 1691) Tenkihü’t-Tevârih’idir. Burada da Selçuklu, Daniş­mendli, Anadolu beylikleri ta­nıtılırken Mengücekler’e yer verilmemiştir. Bir istisna, Lüt­fullahoğlu Müneccimbaşı Ah­med’in (öl. 1702) Arapça eseri Camiü’d-düvel’dir (Türkçesi: Sahayifü’l-ahbâr). Bu kaynak­ta da Erzincan Kemah Men­gücekler’i özetlenmiş, Divriği kolu anılmamıştır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-264.jpg

    Bir görüşmemizde, Div­riği’nin yerli aydınların­dan merhum Kâzım Erçoklu (1896-1974), eski yaşlılardan dinlediklerine ve kendi göz­lemlerine dayanarak “Mengü­cek sülâlesinin Divriği şubesi yakın vakitlere kadar tarihçi­lerce katiyen malum değil­di. Bazı meskûkât (paralar) ve kitâbeleri sâyesinde bir dere­ceye kadar meliklerin silsile­nameleri açıklığa kavuşmuş­tur” demişti.

    Türkiye ve İran’a seya­hat adlı, Paris’te yayımlanan (1740) eserin yazarı M. Otter için sonraki Batılı seyyahların: “O, Eğin’den batıya uzanan ve müthiş soyguncuların varlı­ğı yüzünden, tehlikelerle dolu dağ yolundan Divriği’ye kadar gidebilmiş ilk Batılıdır” deme­lerinde abartı yoktur. Otter de uğradığı Divriği için günlü­ğüne şunları yazmış: “Binbir güçlükle kasabaya ulaşabil­dim. Mütesellim beni soğuk karşıladı. Dışarıda kurduğu­muz çadırda geceledik. Sivas paşasının Divriği’de bulunan bir zabiti bana yardımcı ola­cağını açıklayarak şöyle dedi: ‘Sizden önce hiçbir yabancı Divriği’ye ayak basmış değil­dir. Sizi burada gördüğümden dolayı hayrette kaldım!”

    Şu sonuca varılıyor ki Div­riği, yüyıllarca eşsiz eserlerini ve zengin kültürünü koruya­rak iç dünyasını dış âleme ka­palı tutmuştu.

    Yitik hanedanı Avrupalılar keşfetti

    Günümüzden 800 yıl önce Ab­basi halifeliğinden egemenlik menşuru alan, Anadolu’nun en muhteşem mescidü’l- câmi ve darüşşifasını, ayrıca, kale, burç, cami, medrese, hamam, bedesten, kervansaray, köprü, kümbetler yaptıran, adlarına sikkeler darp edilen, kuşak­lar boyu egemenlik süren bir Türk hanedanının varlığının, “çok geç”, 1890’larda Avrupa­lı doğubilimcilerince keşfedil­mesi şaşırtıcıdır.

    Divriği’deki şaheserleri yaptıran meliklerin Mengücek soylu oluşunu, yapı kitabele­rine dayanarak tanıtan Avru­palı doğubilimciler sırasıyla: Vital Cuinet (1892), Stanley Lane Poole (1893), M.F. Gre­nard, (1901), Clement Hu­art,(1901,1910,1911), M. Th. Houtsma (1904), en geniş kapsamda da Max van Ber­chem (1910) en son Albert Gabriel’dir (1934). Bunlardan, arkeolog Stanley Lane Poo­le’un, Halil Edhem (Eldem) Bey tarafından düzeltme ve eklemelerle Türkçe’ye çevri­lerek 1927’de Düvel-i İslâmiye adıyla yayımlanan yapıtındaki “Divriği Mengücekleri” bölü­mü, Türkçe (Arap harfleriyle) yapılan ilk yayındır.

    Mengücek kalesi Ahmed Şah Ulucami çıkış (üstte, solda) ve Şah (üstte, sağda) kapıları ve Divriği Mengücek kalesinin çift aslan yontulu, kitabeli başkulesi (altta).

    Houtsma’nın, 1904’te “Dy­nastie des Benu Mengucek” başlığıyla Revue Orientale’de, 1936’da “Mangudjak” başlığıyla İslâm Ansiklopedisi’nde çıkan iki makalesi vardır. İsviçreli Van Berchem’le Halil Edhem Bey’in ortak eseri, 1910 Kahi­re’de yayımlanan Corpus İnsc­riptionum Arabicarum (Arap­ça Kitabeler Külliyatı), Türk ve İslâm dünyasındaki mimari eserlerin tanıtımlarını ve kita­belerini (3. cildi, Sivas ve Divri­ği’ye ayrılmıştır) içermektedir.

    1930’larda Divriği’ye gi­derek arkeolojik araştırma­lar yapan, Mengücek eserleri­ni inceleyerek planlarını çizen, fotoğraflar çeken Fransız arke­olog, mimar, edebiyatçı Albert Gabriel’dir. Monuments tur­cs d’Anatolie’nin (1931-1934) 2. cildinde Ahmed Şah-Turan Melek külliyesiyle diğer Men­gücek eserlerini tanıtıp fotoğ­raflamıştır.

    Bu ilk tanıtımlara, Türk dünyasından Ahmed Tevhid, İsmail Galib, Behzat Butak da Mengücek sikkelerini tanıta­rak katkıda bulunmuşlardır.

    Sonuçta, 1890-1940 arasın­daki yarım asırlık araştırma­lar, Divriği Mengüceklerinin ve eserlerinin bilim dünyasına ta­nıtılmasının başlangıcıdır.

    UNESCO’nun 1985’te dün­ya genelinde oluşturduğu ilk tabiat ve kültür mirası liste­sinde Türkiye’den seçilen üç eserden biri, Ahmed Şah’la ku­zeni Turan Melek’in yaptır­dıkları Ulucami ve Darüşşifa olmuştu. Bu eser, cennet im­gelerini çağrıştıran bezemele­ri, taç kapıları ve özgün mima­risiyle Türk-İslâm sanatının başyapıtıdır.

    Dönemin belgeleri ve taşı­nabilir eserleri geçen asırlarda zayi edilmiş;1940’lara kadar cami ve dârüşşifada muhafaza edilebilen ahşap şah mahfili panoları, pencere kepenkleri, şamdanlar, çini askı topu, rah­leler, teşrif bayrakları, eski ha­lılar, işlemeli ve yazılı taşlarsa müzelerde ve özel koleksiyon­lardadır. Bir de kayıp vakfiye­nin özet kopyası vardır.

    Divriği Mengücek eserlerinin mimar ve sanatkârları

    Kale Camii kapı süvesinde: Meragalı üstad Hasan bin Pîruz

    Şahin Şah/Sitte Melik Türbesi sağ yan cephede: Meragalı Tutbeg ibn Behram (*)

    Ulucamii Şah Kapısı alınlığında: Tiflisli (?) Ahmed bin (İbrahim?)

    Ulucami minberinde, Şah Kapısı’nda: Tiflisli Ahmed bin İbrahim (**)

    Ulucami kubbesi batı kemeri kilit taşındaki Ahlatlı Hurremşah bin Mugîs

    Cami minberinin batı yüzündeki bir kuşakta: Kâtib Mehmed

    Cami minberinin sağındaki duvarda, sıva üstü yazı kuşağında: Mehmed bin Ahmed

    Ulucami minare seddesi berkitme örgüsünde: Kâtib İbrahim bin Ahmed

    Dârüşşifası eyvanı duvarında tonoza yakın: Ahlatlı Hurşad (?) (***)

    Kıble Kapısı kavsarasında (ithaf): Sultânü’l-azâm Alâeddin Keykubad

    Mengüceklerin Divriği’deki eserleri

    Ahmed Şah Kalesi kapıları:

    Hisar-Süleyman-Şahinşah Camii: Mescidü’l-Mübârek

    Şahin Şah/ Sitti Melik’in Türbesi: Türbetü’l- Mübârek

    Mengücek veziri Kamereddin’in Türbesi: Emirü’l- Hâcib Kamereddin

    Kemankeş’te Hacib (vezir)

    kümbeti: Hâcib Siracedin Dendâr

    Kümbeti

    Ahmed Şah Ulucami: Mescidü’l-Câmi

    Ahmed Şah Camii minberi: Minberü’l – Mübârek

    Melike Turan Melek Dârüşşifası: Dârüşşifâi’l –Mübârek

    Kalede, Arslanburç denen çift aslan yontulu ahmedek: Hâze’l-burç (****)

    Hamam-ı bâlâ/Bekirçavuş hamamı harabesi: Kitabesizdir

    Cami ve Darüşşifa ile çağdaş Hângâh harabesi: Ahi Yusuf

    Eski çarşı yerinde bedesten harabesi: Kitabesizdir

    Külliyenin batısında dönemsel medrese kalıntısı: Sinaniye (kitabesizdir)

    Çaltı Köyünde harap kervansaray: Han-ı Burma (kitabesizdir)

    Murçinge Çayı köprüsü: Handere Köprüsü (kitabesizdir)

    Çaltı Çayı Köprüsü: Kız Köprüsü (kitabesizdir)

    Tuğut Camii: (Kitabesizdir)

    (*) Bu önemli kitabe, 2008’deki temizleme operasyonunda silinmiştir.(**) Minberdeki imzayla aynı. Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed, adı Şah kapısına ve minbere yazıldığına göre caminin mimarıydı.(***) Camideki Hürremşah’la Darüşşifa’daki Hurşâd ayrı ustalardır.(****) Kalelerin ahmedek/yoğunburç denen başburçları, şeref ve seyir kuleleriydi. Mengücek kalesindeki çift aslan yontuluArslanburç, işlevine uygun mimaride bir savunma anıtıdır. Anadolu Türk kalelerinde ikinci bir örneği yoktur. 7 Ekim 1252 tarihlikitabesinde, Ahmed Şah oğlu Melik Müeyyed Salih “Mengücek soyunun övüncü” olarak nitelenmiştir.

  • Sultan İbrahim: Deli değil, ‘psikopat’

    Sultan İbrahim: Deli değil, ‘psikopat’

    Osmanlı hanedanında ilk dönemin atası Ertuğrul oğlu Osman; ikinci evre padişahlarının atası Osman’ın 15. kuşak torunu Sultan İbrahim’dir. 8.5 yıllık saltanatında isabetsiz ve dönemi için dahi kabul edilemez kararlar alan sultan, sonunda ulema ve kapıkulunun ortak hareketiyle tahttan indirilip sonra idam edilmiştir. Sonradan yakıştırılan “deli” sıfatını hak etmese de sıklıkla çılgınlık nöbetleri geçirdiği doğrudur. 

    4 EKİM 1615 – 18 AĞUSTOS 1648

    SALTANATI: 8 ŞUBAT 1640 – 8 AĞUSTOS 1648

    Sultan İbrahim Padişahı kürk-samur modasına uygun giysiler içinde gösteren portresi.

    Osmanlı padişahları Osman Gazi’den 1. Ahmed’e kadar, babadan oğula 14. kuşakta indi. Ahmed’in genç yaşta (27) ölümü, saltanat akışını tökezletti. Kaldı ki babası 3. Mehmed onu ve öteki şehzadelerini sancağa göndermeyerek hanedan hukukunu bozmuştu. Vezirlerin ve ulemanın saltanat geleneğine müdahalesi, daha kökten bir kırılma yaşatarak “Taht babadan oğula geçmez, hanedanın yaşça büyük şehzadesinin hakkıdır” kararı düzeni bozdu. 

    1. Ahmed’in, üçü padişah olan yedi şehzadesinin akıbetleri de şöyle: Birini (Mehmed) ağabeyi 2. Osman, üçünü (Bâyezid, Süleyman, Kasım) diğer ağabey 4. Murad boğdurmuş. Osman ve İbrahim, ayaklanmalarda tahttan indirilip öldürülmüşler. Sadece 4. Murad eceliyle, o da 29 yaşında –içkiden ölmüş. Osmanoğulları’nın 1617-1648 arası kritik bir evredir. Bu 31 yılda 6 cülus, 4 tahttan indirme, ihtilaller, sadrazam idamları da vardır. Dönem sultanlarının yazgıları benzer veya farklı birer trajedidir. Saltanat sürelerinin sona erdiği tarihler dikkate alındığında ömürleri ortalama 27, padişahlıkları 9 yıldır. Sağduyu yoksunluğu, ruhsal zihinsel- rahatsızlıklar, cinsel davranışlar, bu çocuk-genç şehriyarların ortak sorunları olmuştur: Aşırı mutaassıp, öfkeli 1. Ahmed’e ardıl olan kardeşi 1. Mustafa anormal–deli; 1. Ahmed’in oğullarından 2. Osman deneyimsiz ama hırslı-acımasız, kardeş katili, 4. Murad sadist, hunhar, ayyaş, üç kardeşinin katili, sonuncu Sultan İbrahim eserekli, seks müptelası idi. Kısacası 1402-1413 evresinden daha tehlikeli ve uzun bir fetret yaşanmıştı. Bu dönemin başlangıcında Sultan “Deli” 1. Mustafa’nın, kapanışında Sultan (Deli) İbrahim’in yer alması da bir rastlantıdır. Bu fetrette, saltanatın hanedan büyüğünden yürümesi de kurallaştı. Osmanoğulları’nın ilk 317 (1300-1617) yılında 14 padişah yer alırken, 274 yıl (1648-1922) süren ikinci evrede 22 padişah tahtta boy gösterecekti. Hanedanın ve ilk dönemin atası Ertuğrul oğlu Osman, ikinci evre padişahlarının atası Osman’ın 15. kuşak torunu Sultan İbrahim olmuştu. Diğer yandan önceki padişahlar sancağa gönderdikleri şehzadelerinin, ergenlik çağına erişince değerli hediyelerle birlikte güzel cariyeler de göndererek harem yaşamına alışmalarını da gözetirlerken, İbrahim ve ağabeyleri sancağa çıkmaktan da yoksun kalmışlar; dahası İbrahim, 4. Murad’ın (1623-1640) saltanatında sürekli öldürülmek korkusu yaşamıştı. 25 yaşında tahta çıktığında kendisinden başka varis konumunda bir Osmanlı şehzadesi yoktu. Asırlar sonra deli kimliği yakıştırılan 18. padişah Sultan İbrahim, 1. Ahmed ile Rum (?) asıllı, cariye kökenli Kösem Mahpeyker Sultan’ın küçük oğlu, 1. Mustafa’nın yeğeni, 2. Osman’ın anadan üvey, 4. Murad’ın öz kardeşiydi. Büyük babası 3. Mehmed 37, babası 1. Ahmed 27, ağabeyi 4. Murad 29 yaşlarında ecelleriyle ölürken, ağabeyi 2. Osman 18, İbrahim kendisi de 33 yaşında öldürüldüler. Babası 1. Ahmed’in ölümünde (1617) iki yaşında olan İbrahim’in kısa ömrü, saray yaşamının en çalkantılı ve korkulu dönemine rastladı. Çocukluk, bülûğ ve gençlik yıllarındaki “kafes hayatı” (tutukluluğu) 23 yıl sürdü. Bu durumda düzenli bir öğretim gördüğü de söylenemez. Ağabey padişahlardan 2. Osman’ın öldürülmesi; 4. Murad’ın genç yaşta ölümü; 2. Osman’ın kardeşi Mehmed’i, 4. Murad’ın da kardeşleri Süleyman, Bâyezid ve Kasım’ı 1838 de boğdurtmasından sonra, İbrahim 4. Murad’a ardıl tek şehzade kaldı ve salt annesi Kösem Sultan’ın korumacılığında yaşama tutundu.

    İbrahim, Darüssaade ağası tarafından tahta davet edildiğinde, öldürüleceği korkusuyla odasından çıkmak istememiş, Murad’ın ölüsünü gördükten sonra Has Oda’ya geçip tahta oturmuş; Veziriazam Kara Mustafa Paşa, Şeyhülislam Yahya Efendi ile diğer önde gelenler Has Oda’da biat etmişlerdi. Umum biati denen asıl cülus, ertesi gün yapıldı. 

    ‘Divane kafam budala hazlara meyilli’

    Olasılıkla bir ozanın İbrahim’i tanımlayan dörtlüğü İngilizce olarak çevrilmiştir. Türkçesi: Bir zindandan çağrıldım bir tahta çıkmak için, Divane kafam budala hazlara meyilli, Deniz savaşlarının nahoşluğundan nefret ederek, Ve çıldırarak ele avuca sığmaz görevlerle, Önce ben düşüyorum, Kendimin, sonra da halkımın şehvetine esir olarak.

    4. Murad’ın onca korku uyandırmasına karşın yolsuzluklar ve karaborsa devam ediyordu. İlk fermanını İstanbul Kadısı’na gönderen İbrahim, zulümlerin önlenmesini rüşvetten sakınılmasını, narh nizamına uyulmasını emretti. Veziriazama buyruğunda da: “Kıtlık vardır deyü söylenir. İstanbul Efendisine muhkem tembih eyle. Narh ahvaline ziyade dikkat etsin. Yoksam kendi bilir” uyarısında bulundu. 4. Murad döneminde moda olan “tarz-ı levandâne” giyim kuşamı da yasakladı. Ocak ağalarını değiştirdi; sefahat ve zulümlere katkısı olanları, bu arada Emirgûne Yusuf Paşa’yı idam ettirdi. 

    Saltanatının ikinci ayında Galata’da yangın çıktı. Bir geminin barutluğu ateş alınca infilak oldu. Söndürme çalışmalarını izleyen Veziriazam Kara Mustafa Paşa’nın yüzü yandı, vezirler yaralandı. İstanbul’a Karadeniz’den zahire gemilerinin gelmemesi, Kazakların şaykalarla kıyıları vurması önemli bir sorundu. Yakalanan korsanlar kazığa oturtuldu. 2 Ağustos 1640’taki kasırgada dükkân kepenkleri, kubbe kurşunları uçtu. Bir yangın da Balat kapısında çıktı. Rüzgâr, yangını Haliç boyundaki yalılara ve surlardan içeriye yaydı. “Harik-i azim” (büyük yangın) Fethiye, Dırağman, Sultanselim semtlerini kül edip ertesi gün Çukurbostan’da söndü. 

    Halk felaketleri İbrahim’in uğursuzluğuna yoradursun, Naimâ’nın yazdığına göre, “erkân-ı devlet ve âyan-ı saltanat” birer cariye gönderip padişah hazretlerini “tevâlüd ve tenâsül”e (döl-dölek sahibi olmaya) teşvik ettiler. 1641’deki para operasyonu pahalılığa neden oldu. 1 Kuruş 125, 1 altın 250 akçe iken yeni. Kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü, fiyatlar yükseldi ve 1 kuruşa 11 okka et alınırken artık 8 okka et alınabilir oldu. Aydın taraflarını haraca kesen Kınaoğlu, 1642’de İstanbul’a getirtilip Ayasofya Çarşısı’nda asıldı. Yol kesen haydutlardan yakalananlar İstanbul sokaklarında gezdirildikten sonra idam edildi. 30 Temmuz 1641 günü şiddetli bir deprem oldu. 1642’nin ilk günü (1 Ocak) Şehzâde (4.) Mehmed’in doğması, ertesi gün Ramazan Bayramı, İbrahim’e çifte mutluluk yaşattı. Şenlik ve donanma yapıldı. 

    Sadrazâm Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İran’la barışı, donanmanın Azak’ı kuşatması, piyasa denetimi sorunlarıyla uğraşırken; İbrahim de çılgınlık derecesinde harem yaşamına dalmış; annesi Kösem Sultan hanedanının geleceği için oğlunun cinsel gücünü arttıracak macunlar hazırlattırıyordu. Bu durum İbrahim’in iç dünyasını sarstı. Dengesiz ve duygusal davranışlarının kendisi de farkındaydı. Kara Mustafa Paşa’ya şöyle yazmıştı: “Sancı deyü yaturum, kâh arkama gelür, irkülürüm. Kulaklarum tıkalur. Şöyle sıkılmam var ki ölüyorum. Gayetle hâlim yaman olmuşdur. Eski hastalığım ziyadelendi. Ne kollarum, ne başum vardur. Ziyade elemdeyim”. Naimâ’nın, padişahın ruhsal rahatsızlığı konusunda: “Şehzadeliğinde hapishanede hafakan ve sihrübâz sevdası illetine mübtelâ olmuş idi” demesi kadar

    Üç kıtanın hükümdarı İbrahim’in üç kıtaya hükmettiğini gösteren üç tuğlu minyatürü. 

    çare bulamayan hekimlerin, okuyup üflemenin iyi geleceğini önerdiklerini açıklaması da ilginçtir. Cincilik yapan Safranbolulu Hüseyin Efendi, İbrahim’e daha şehzadeliğinde okuyup üflemesi için saraya çağrılmış, sözde iyi etmişti. İbrahim padişah olunca “nefesi kuvvetli” Hüseyin Efendi’yi kendisine hoca atadı.

    “Nasuhpaşaoğlu binlerle askerle geliyormuş!” haberi İstanbul’u karıştırdı. Çarşılar evlere taşındı, karaborsa aldı yürüdü. Ahaliyi sindirmek için zindanlarda ölüme terkedilmiş mahkûmlar üçer beşer sokaklarda asıldı. İstanbul’a yürüyen asiye karşı,

    Hüseyin Paşa’ya karşı birkaç yüz bostancı ve kuloğlu, İzmit’e gönderilip hendekler kazdırılarak yol kapatıldı. Muhtesip ağa, Kazdağı’na levent (milis) toplamaya gönderildi. Serdar atanan Osman Paşa, Hüseyin Paşa kuvvetlerine yaklaşmaktan çekinerek bir konak geriden izlemekle yetindi. Dahası, Hüseyin Paşa’ya haber gönderip “Dile geldim, başım tehlikede. Yarın yapmacıktan savaş edelim!” dedi. Ertesi günkü bu danışıklı “dostluk karşılaşması”nda kumanda ettiği birlikler bozulup dağıldı.

    Hüseyin Paşa iki bin milisle Üsküdar’a yakın Bulgurlu’da Seyran Tepesi’ne konup ordugâh kurarak padişahtan veziriazamlık mührünün gelmesini beklemeye başladı. Üsküdar’a toplar ve asker geçirten Veziriazam Mustafa Paşa, sanki savaşa katılacakmış gibi padişaha da Üsküdar Bahçesi’nde otağ kurdurdu. Bu bir gözdağı, âsileri gafil avlama oyunuydu. Hüseyin Paşa, o geceki ani baskında bozguna uğrayıp kaçtı, ama yolda yakalanıp İstanbul’a getirilerek işkenceyle öldürüldü.

    Sultan İbrahim de bu galibiyetten sonra 1643’te Sarayburnu’nda Sepet Kasrı adı verilen köşkü yaptırdı. Hüseyin Paşa vakasında birinin duası, diğerinin önlemleri gözardı edilmeyerek, Cinci Hüseyin Efendi ile Silahtar Yusuf Paşa’ya da hazine parasıyla birer saray yaptırıldı.

    27 Ocak 1644’te Yalı Köşkü’nde İbrahim’in huzurundaki dava sonunda Rumeli Beylerbeyi Faik Paşa boğduruldu. 31 Ocak günü, Veziriazam Kara Mustafa Paşa’yı Bağdat Köşkü’nde azarlayan padişah, bostancıbaşıya “Al şunu!” deyip hızla köşkten çıktı. Bostancıbaşının “mührü alacağını sanmış” perdelemesiyle ilişmediği Mustafa Paşa, sarayına gitti. Kıyafet değiştirilip Paşakapısı beylik ahırının, ot yığınları arasına saklandı ama bostancılar tarafından bulundu. Hocapaşa Çarşısı’nda Cellat Kara Ali tarafından boğuldu. Ölüsü, İbrahim’e gösterildikten sonra Çarşıkapı’daki türbesine gömüldü. Konağında bulunan kürsü ve resimlerin büyü olduğuna inanıldı. 

    Kara Mustafa Paşa, 1638-1644 arasında “atabeg-i saltanat” olarak ve geniş yetkilerle veziriazamlık yapmış; İbrahim’in saltanatının ilk dört yılı da onun yönetiminde nispeten iyi geçmiştir. İbrahim, Mustafa Paşa’nın sert üslubundan hoşlanmıyordu. Bir seferinde harem kethüdasının odun gereksinimi için Mustafa Paşa’yı divandan çağırtmış, o da böyle basit işler için veziriazam oturumdan kaldırılmalı diyerek İbrahim’i kızdırmıştı.

    Yeni Veziriazam Civankapıcıbaşı Sultanzâde Mehmed Paşa, Şam’dan gelinceye kadar, Kenan Paşa sadaret kaymakamı atandı. 17 Şubat 1644’te ölen Şeyhülislam Şair Yahya Efendi’nin cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı. Kaptanıderya, 13 Mart 1644’te i rüşvet aldığı gerekçesiyle Yalı Köşkü’nde padişahın ve Cinci Hoca’nın önünde boğuldu. 

    24 yıl süren Girit Seferi Sultan İbrahim döneminin en önemli askeri harekatı, 1945-1669 arası 24 yıl sürerek Girit’in fethi sürecinin başlatılması olmuştu. 

    Temmuz 1644’te avlanmak ve eğlenmek için Edirne gezisine çıkan İbrahim, seyahatinin 2.günü konakladığı Haramideresi Bahçesi’nde çırağan eğlencesi düzenletti. Arkadan gelen veziriazam ve devlet adamlarını, “Ahali başımıza üşüşür ve eğlenceme mani olurlar!” diyerek kovdu. Kavaklı Köyü’ne gelindiğinde Ereğli naibini “Dilediğim yere konarım. Su yoktur bahanesiyle konaklamama nasıl karşı çıkarsın?” diyerek payladı. Bunu duyan Çorlu kadısı korkup kaçtı. Alayla Edirne’ye girişinde hırsızlarla soyguncular sokaklarda asılarak garip bir gösteri sergilendi. İbrahim, Edirne’nin odununu beğenmedi, “İstanbul’un odunu eyi, ateşi vâfir (çok) idi. İstanbul’dan odun getürülsün!” dedi. 

    Payitahtta sokak eylemleri başladığı, halkın ayaklanmaya çağırıldığı haberi gelince İbrahim döndü ve suçlu suçsuz birçok insanı idam ettirdi. Kırklareli-Çatalca yolunu kesen haydut Molla Aynî avanesinin, yakaladıkları çiftlik sahiplerini şişe geçirip kuzu gibi çevirdikleri, kadınları-kızları kızgın saca oturtup kalçalarına kızdırılmış nal çaktırdıkları haberleri İstanbulluları korkuttu. Eşkıyadan yakalanıp İstanbul’a gönderilenler meydanlarda kazığa oturtuldu. 

    20 Ekim 1644’teki galebe divanında Sultan İbrahim, huzuruna çıkan Avusturya elçisine öylesine telaşlı sorular sordu. Elçi gerginlikten evirip çevirdiği yüzüğünü düşürdü. 

    30 Nisan 1645’te Yusuf Paşa donanma ile Girit seferi için İstanbul’dan ayrıldı. 26 Haziran günü çıkan yangın, Bayezid külliyesi çevresini, Yahnikapan Sarayı’nı kül etti. Simkeşhane Çarşısı’na, Langa’ya ve Kumkapı’ya yayılarak surlara dayandı. Kumkapı meyhaneleri, “kefere” (gayrimüslim) mahalleleri, kiliseler, kereste mağazaları, çingene barakaları yandı. 

    Bir ay sonra yangın yerlerini dolaşan İbrahim, yarı yanmış kiliselerdeki fresk ve freskoların ne olduğunu sordu, kilise ve dinî resimlerin onarılmasını emretti. Türlü hediyelerle, rüşvetlerle mevkiini koruyan Veziriazam Sultanzâde Mehmed Paşa, yangın yerlerini imar ettiremediği için, 17 Aralık 1645’te azledildi. 

    Sultan İbrahim’in katledilişi

    İbrahim’in veziriazam ve şeyhülislam gözetiminde Cellat Kara Ali tarafından boğuluşunu gösteren meşhur gravür.

    Hanya’nın fethi müjdesiyle Haliç’te, donanma düzenlendi ama, Sultan İbrahim, Hanya fatihi Yusuf Paşa’nın kendisine bir şey sunmamasına içerledi. 1646 Şubat’ında bir gün Yusuf Paşa’yı çağırarak hemen hareket edip Girit’in tamamını almasını emretti. Yusuf Paşa, bunun hazırlık ve mevsim gerektirdiğini söyleyince, “Sen kendini bir hizmet mi ettin sanıyorsun? Hazinemi sarf edip bir alay dinsizi öldürtmeyip mallarıyla memleketlerine yolladın!” diye çıkıştı. Yusuf Paşa’nın “Büyük bir kaleyi fethettik. Küffarı katletmek bir iş değildi, lâkin sonu vahim olurdu” yanıtı padişahı iyice çileden çıkardı. Yusuf Paşa’yı oracıkta boğdurttu. Sonra ölüye bakıp: “Ne güzel, kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım!” demesi meşhurdur.

    Deli Hüseyin Paşa’yı Girit serdarlığına atayan İbrahim’in son yılları iyiden iyiye ruhsal bunalımlarla geçti. Hekimler “yürek sıkılması” tanısı koyduğundan, şeyhleri, üfürükçüleri dolaşmaya başladı. Bir yandan da çocuk yaştaki kızlarını “surî” (göstermelik) düğünlerle vezirlerle evlendiriyordu. 1645’te damat adayı seçtiği Kaptanıderya Yusuf Paşa ile kızı üç yaşındaki Fâtıma Sultan’ın düğününde azman düğün nahıllarının geçmesi için, evlerin saçakları, cumbaları yıktırıldı. Ertesi yıl Yusuf Paşa’yı idam ettirince dört yaşında dul(!) kalan Fâtıma Sultan’a bu kez Musahip Fazlı Paşa namzet seçildi. 

    Bilinç bozukluğu artan İbrahim, ne zaman nereye gideceği meçhul, masum insanları idam ettiren 4. Murad’dan da korkutucu bir kimliğe büründü. Naimâ, bu hali için “bir tür delilik” der. İbrahim, aklına esip de gideceği şeyhe bir an önce ulaşabilmek için, İstanbul’da arabayla dolaşılmasını yasakladı! 16 Eylül 1647 günü üfürükçüye giderken önüne araba çıkınca öfkelendi. İkindi divanından kaldırılıp getirttiği Veziriazam Salih Paşa’yı kuyu ipiyle boğdurttu. 

    Sadaret mührünü Kaptanıderya Kara Murad Paşa’ya göndermişken, Ahmed Paşa padişahı mührü götürenleri denizden çevirttirdi ve kendisi veziriazam oldu. Yeni veziriazam ilk iş eyalet paşalarından, para istedi. Sivas Valisi Varvar Ali Paşa, yoksul halktan vergi toplamayacağını; padişahın, güzelliğini duyduğu İbşir Paşa’nın namuslu karısını da zorla alıp gönderemeyeceğini bildirerek ahaliyi zulümden kurtarmak için ayaklandı. Buna karşılık namusunu koruduğu İbşir Paşa serdar olarak üzerine gönderildi!

    28 Haziran 1648’deki depremde Minareler ve yüzlerce ev yıkıldı. Müneccimler deprem, padişahı uğursuzluğa yordular. Ağırlaşan dış sorunlar, sınır güvensizliği, Girit seferi, Anadolu’daki ayaklanmalar başkenti yeni bir karışıklığa taşımaktaydı. Donanma, Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukası nedeniyle Marmara’dan çıkamıyordu. 

    Veziriazam Ahmed Paşa’nın kethüdası Arnavut Ahmed’in başını çektiği zorbalardan işkence görmeyen esnaf kalmamıştı. Zenginlerin mallarını müsadere ettiren veziriazam, yeni konak ve köşk yaptırıyordu.

    Topkapı’da çinili Sünnet Odası Topkapı Sarayı Sofa köşelerinden Sultan İbrahim’in yaptırdığı, içi dışı çini kaplı Sünnet Odası’nın kapı cephesi. 

    Sultan İbrahim’in son tutkusu “samur” oldu! Geceleri padişaha Binbir Gece Masalları anlatan Yahudi kızının, bir akşam “Evvel zaman içinde bir padişah varmış. Sarayının her tarafını samurla kaplatmış…” diye başladığı masal İbrahim’i büyüledi. Masaldaki padişah olmak istedi! Eyalet valilerinden samur ve seks gücünü artırmak için amber istendi. Zenginlerden samur ve amber bedelleri alındı. Harem odaları birer ikişer samurla kaplandı. Ozanlar, gün gelip domuz kafasının da kıymete bineceğine ilişkin şiirler yazdı: 

    “Ol kadar rağbeti var samurun / Oldu tahsili ânın emr-i asîr

    Böyle kalursa olurdu zî-kıymet / Nâfe-i kelb ü kafa-ı hınzır”

    (Şair Vecihî) 

    Herhangi bir vergi ödemeyen ilmiye sınıfına da samur vergisi kondu. Bundan cesaret alan ulema, ocak ağalarıyla temasa geçti. 

    Harem eğlencesine dalan İbrahim havuzda, murassa kayığının dümen başına oturuyor, sazendeler oyun havaları çalıyor, havuzdaki yarı çıplak cariyeler ellerinde serpme ve sepetlerle balık yakalayıp padişahtan bahşişler alıyorlardı. İstanbul’un ünlü çengi kolları sırayla hareme çağırılıyordu. İbrahim, Akide kolunu pek beğeniyor, Süğlün Şah’ın, Mahmud Şah’ın, Çerkes Şah’ın, Nazlı Yusuf’un kıvrak figürleri karşısında kendinden geçiyordu. 

    İbrahim, nikâhladığı 8. hasekisi Hümaşah’ın dairesini kürkle döşetmek istedi. Veziriazama gece yarısı Bedesten’i açtırtarak dükkânlardan ipekli kumaşlar, samur ve vaşak kürkleri toplattırdı. Hümaşah’ın kürkle döşenen odasını İbrahim beğenmedi. Defterdarı azletti. 

    Mücevherle işli bir saltanat kayığı yapılması için esnaftan, ulemadan, ocak ağalarından ve devlet adamlarından vergi toplanması kararı; Veziriazam Ahmed Paşa’nın oğlunun düğünündeki içkili, çalgılı, eğlenceler, kaçınılmaz sonu çabuklaştırdı. Samur ve amber vergisi vermemekte kararlı Ocak Kethüdası Kara Murad Ağa, kendisinden vergi almaya gelen bakıkulunu, “Ben Girit’ten geldim. İnce perdaht barut ile yağlı kurşundan gayrı nesnem yoktur. Samur ve amberin adını biz elden işitiriz, görmemişiz!” diyerek kovdu. 

    Ocak ağaları ayaklanma kararını aynı gece (7 Ağustos 1648) Etmeydanı’ndaki Orta Camii’nde, ulema Fatih Camii’nde aldılar. Sabahleyin Ocaklılar silahlanarak Fatih’i doldurdular. Durumu haber alan Veziriazam Ahmed Paşa korkup kaçtı. Sofu Mehmed Paşa camiye çağrılıp veziriazam ilan edildi. Mehmed Paşa, İbrahim’e, ayaklanmanın önlenmesi için Ahmed Paşa’nın yakalanıp idam edilmesi gerektiğini söyledi. Padişah, “Bre köpek koca! Veziriazam olmak içün kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olsun senin hakkından gelürüm!” dedi. 

    İstanbul yine bir ayaklanmalar öncesi görüntüdeydi. Çarşılar açılmadı, Kapıkullarından padişaha “Böyle gafletle padişahlık olmaz. Ayak divanı isteriz!” haberi geldi. İbrahim, Bostancılara sarayın sur ve burçlarına toplar yerleştirtti. Askerler, geceleyin konağını yağmaladıkları Ahmed Paşa’yı, Sofu Mehmed Paşa’ya getirdiler. Cellat Kara Ali işini bitirdi. Ertesi gün parça parça edildiğinden, bu veziriazam ölümünden sonra Hezarpâre (bin parça) Ahmed Paşa diye ünlendi. 

    Kösem Sultan ve oğulları İbrahim’in annesi Kösem Mahpeyker’le üvey oğlu II. Osman’ı gösteren yabancı bir resim. 

    8 Ağustos sabahı başta Şeyhülislam Abdürrahim, ulema topluluğu, Ocak ağaları ve kapıkulları, Atmeydanı’na geldiler. Cinci Hoca kaçarak kurtuldu. Topluluk, Kösem Sultan’a haber göndererek Şehzâde Mehmed’i göndermesini, camide cülûs yapılacağını bildirdiler. Kösem Valide’nin, “camide cülûs görülmüş şey değildir, saraya gelmeleri gerekir” uyarısı üzerine saraya yöneldiler.

    Ulema ve Ocak ağaları Harem-i Has dehlizine geldiklerinde, Kösem, başında siyah ibrişim dest-mâl örtülü, göründü. Topluluk, Muslihiddin Ağa, padişahın davranışlarının şeriatla ve akılla bağdaşmadığını, ortalığın karıştığını, düşman gemilerinin İstanbul yolunu kapattığını, sınır kalelerinin elden çıktığını, padişahına eğlenceden başını alamayıp rüşvet için her yola başvurduğunu anlattı. Ulemanın fetvasıyla, şehzâde (Mehmed) tahta layıktır dedi. Eski kazaskerlerden Hanefi Efendi, Ayasofya müezzinleri ezanı şaşırır. Bedesten basılıp tüccarın malları gasp edildi. Avretlere tasallut eksik olmaz. Ümmet-i Muhammed ırz ve can korkusuna düştü” dedi. Kösem Sultan “Ya sâbiden padişah olur mu?” diye sorunca şeyhülislam “akıldan yoksun büyüğün hükümdarlığı câiz değildir. Akıllı çocuk hükümdar olabilir” karşılığını verdi. Bunun üzerine Kösem Valide “Öyleyse içeri varayım, sarıcığın sardırıp çıkarayım” deyip hareme girdi.O gün Babüssaade önünde kurulan tahta 4. Mehmed oturtuldu. 

    Hal’ heyeti, bulunduğu köşke giderek İbrahim’e tahttan indirildiğini açıkladı. “Ben padişahım!” yanıtı karşısında Abdülaziz Efendi “Hayır padişah değilsin. Cihanı haraba verdin. Küffar Bosna’yı istila etti. 80 kalyon Boğaz’ı tutmuş. Senin haberin yok!” diyerek hakaretlerde bulundu. Silahdar ve çuhadar, İbrahim’in koluna girerek hapsedileceği Kafes Kasrı’na götürdüler. Kapı önüne gelindiğinde İbrahim’in “Elhamdülillah, hele bir cemaat başı oldum!” demesi, “Osmanlı hanedanının sonraki kuşaklarının atası olacağı iması” sayılarak ermişliğine yorumlanmıştır. 

    9 Ağustos günü Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam, vezirler ve ulema sarayda toplandılar. Mimar getirtilip hapsedildiği harem kasrının kapısı ve pencereleri tuğlayla ördürüldü. İbrahim’in çığlıklarını duyan Enderun halkı, “Bu olur mu, bir padişahı tahttan indirip tut ki diri mezara gömdüler. Bir mâsumu cülus ettirdiler. Biz onun çok iyiliğini gördük. Hemen anlaşıp “Tahta cülûs ettirelim!” dediler. Bu kez İbrahim’in boğulması kararlaştırıldı. 

    18 Ağustos 1648’de saraya gelen sadrazâm Sofu Mehmed Paşa, Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, örülen kapıyı yıktırarak yanlarında cellat Kara Ali ve yamağı ile kasra girdiler. Elinde Kur’an olan İbrahim, şeyhülislama dönüp: “Bak Abdürrahim! İşte Kitabullah. Beni ne hükümle öldürtürsün?” diye bağırırken cellatlar kement atıp boğdular. Namazı kılındıktan sonra Ayasofya’da, eskiden vaftizhane olan, 1. Mustafa’nın da gömüldüğü yere defnedildi.

    İbrahim’in 8.5 yıllık saltanatında, Girit seferi, Azak kuşatması, Rumeli ve Anadolu’nun Karadeniz kıyılarına Kazak korsanlarının baskınları, Anadolu’da Celâli ayaklanmaları, Bosna’da sınır olayları, yangın, deprem felaketleri, ekonomik sıkıntılar, yangınlar, kuyrukluyıldız doğması, sıcak yağmur yağması yaşanmış, bunlar İbrahim’in uğursuzluğuna yorumlanmıştı. 

    İstanbul hem kürk ve samur ticaretinin, hem üfürükçülüğün merkezi oldu. Ülkenin her tarafından muskacılar, şeyhler İstanbul’a akın ederlerken kentte sık sık yasaklar uygulandı. İbrahim, sarayının sahil köşklerine inip cariyeleriyle halvet düzenlediğinde, haremağaları makrama ve yağlık sallayarak açıktan geçen gemi ve kayıkları geri döndürürlerdi. Vezirazâma hatt-ı hümayun yazıp yeni cariyeler isteyen İbrahim’in, bir kriz anında haremdeki bütün kadınları boğdurtup denize attırdığını Penzer yazmışsa da doğru değildir. 

    Topkapı Sarayı’nda Bağdat Köşkü önündeki İftariye ile Sünnet Odası da denen çini kaplı çeşmeli köşk ve Sepetçiler Kasrı, Sultan İbrahim dönemi eserleridir. Galata’da Kurşunlu Mahzen’e yakın Andon Kilisesi de camiye çevrilmiştir. 

    İbrahim’e “Deli” nâmını yakıştıran 2. Meşrutiyet dönemi (1908-1918) tarihçilerinin gerekçeleri, harem yaşamına ve eğlenceye aşırı düşkünlüğü, düşünce ve sağduyu kıtlığı, aceleciliği, yönetim bilgisinden ve kitabi kültürden yoksunluğu ve ruhsal rahatsızlıklar olmuştur. Bu görüşü, çağdaşı Evliya Çelebi’nin musahipleri, hocaları, dilsiz harem kadınlarının“bu saf padişahı nice bin tatlı dille ‘urukuna (damarlarına) girip türlü çeşitli hevâ ve hevese düşürdüler” diye yazması bir bakıma doğrular. 

    Sultan İbrahim’in eş ve gözdelerinden adları bilinenler: Turhan, Dilâşûb, Muazzez, Hümâşah (Telli Haseki), Şivekâr, Şekerpâre, Zafire, Hubyâr, Ayşe, Mâhienver, Saçbağlı, Sakızula, Hanzâde Kızı (?), Muid Ahmed Kızı (?), Binnaz’dır. Oğullarından üçü ardıl padişahlar (4.) Mehmed, (2.) Süleyman, (2.) Ahmed’dir. Diğerleri şehzade iken ölen Orhan, Osman, Bayezid, Selim ve Murad’dır. Kızları ise Gevherhan, Fâtıma, Beyhan, Atike, Kaya Sultan’la, adları bilinmeyen iki hanımdır. 

    SULTAN İBRAHİM’İN HAREMİ

    Cariyeler, şovlar ve büyük rüşvet ağı

    İlmiye ve ordu görevleri açıkartırmayla satılmaya başlandı. İbrahim koynuna aldığı cariyeleri gönlü geçince bir vezire ya da beylerbeyine verip yüksek bedeller almakta, saraydan çıkma cariyelerle evlenenleri de rüşvet işlerinde görevlendirmekteydi. 

    Bu konu, yerli ve yabancı tarihçiler kadar, harem yaşamı meraklısı okurlar için de ilk sıradadır. Harem kadınlarının şivekârlıklarına (cilvelerine) ve aşk gösterilerine aşırı düşkün İbrahim’i, cariyeler türlü oynaşma-sevişme hünerleriyle kendilerine öylesine bağlamışlardı ki, hazine gelirleri harem kadınlarına sarfedildiğinden askere ulufe verilemez olmuştu. Derken ilmiye ve ordu mansıpları (görevleri) açıkartırmayla satılmaya başlandı. Taşra âyanları, eyalet beylerbeyleri ise saraya rüşvet ve hediye akıtmaktan yoksul düştüler. 

    Padişaha zamanında kar göndermeyen Bursa kadısı idam korkusuyla Keşiş Dağı’na (Uludağ) çıkıp kar kestirirken, Anadolu’da ünlü Celâli Haydaroğlu halkı soyuyor; İbrahim ise olanlardan habersiz, bir hasekisinin mücevher toplu arabasıyla Davudpaşa Bahçesi’ne gidişini İstanbul halkının izlemesi için buyruklar veriyordu. İbrahim, saray geleneklerinde aykırı bir yönteme daha başvurarak bir cariyeyi nikâhlı eş seçip saray düğünü düzenletti. Bütün devlet erkânını “ay yüzlü cariyeler, cevahir takılar” hediye etmekle görevlendirdi. Bunu, saray hareminde yeni nikâh törenleri ve düğünler izledi.

    İbrahim koynuna aldığı cariyeleri gönlü geçince bir vezire ya da beylerbeyine çırağ edip yüksek bedeller almakta, saraydan çıkma cariyelerle evlenenleri de rüşvet işlerinde görevlendirmekteydi. Veziriazam Ahmed Paşa’nın kardeşi İbrahim Ağa da rüşvet aracılığı yapıyordu. Bu İbrahim Ağa, gece gündüz içip eğleniyor, sarayla ilişkisini ise eşi Hubyar Kadın yürütüyordu. İbrahim Ağa padişahın gönderdiği Bostancıyı içki meclisinde başına tabak vurup yaralayacak denli korkusuzdu. Kumkapı semtinde “sebû-berdûş” (şarap destisi omzunda) gezen ayak takımının cümlesi adamlarıydı. Doğrular, namuslular şaşkın ve korkak, reziller cesur olmuştu. Yahudi Bezirgânbaşı Harun da sarayın bir başka rüşvet aracısıydı. 

    İbrahim’in musahibesi Şekerpâre’nin sürgün edilmesinden sonra mallarına da el konulmuş, ortaya 16 sandık dolusu cevahir, altın ve gümüş çıkmıştı. İbrahim’in önünde açılan sandıklardaki altın gümüş ve mücevherleri görünce “Hay kâfir kahpe. Bana, ‘ekmek alacak akçem yokdur’ deyü yemin ederdi!” dediğini tarihçi Naimâ yazar. Evinde, beyaz, sarı zerbaft kaplı kürkler, 200 yorgan, inci işli zerduz örtüler, 200 kese de nakit bulunan Şekerpâre’in rüşvet işlerini çeviren kâhyası Aksaray Çarşısında asılırken, Şekerpâre de Mısır’da sürgünde öldü. Eyüp’teki türbesi boş kaldı.

    PADİŞAH’TAN İNCİLER…

    ‘Bre hainler, her birinize ihsanlar etmedim mi?

    Sultan İbrahim 

    . Huzuruna çıkan sadrazam Sofu Mehmed Paşa’ya: “Bre köpek koca! Veziriazâm olmak için kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olduktan sonra hakkından gelirim!” 

    . Oğlu 4. Mehmed’i tahta oturtanlardan Sadrazâm Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam Abdurrahim efendi ve Ocak ağaları, hal’ edildiğini bildirmek için Revan Köşküne geldiklerinde “Bre hainler, bre pezevenkler! Bu nasıl iştir? Her birinize ihsanlar etmedim mi? Şimdi havanıza tâbi olmadığım için mi beni kaldırıyorsunuz!” 

    . Sofu Mehmed Paşa ve şeyhülislam Abdürrahim efendi cellatla kendisini boğmaya geldiklerinde: “Bak Abdürrahim! Yusuf Paşa bana senin için ‘fettan dinsizdir, tepele’ demişti. Seni öldürmedim, Meğer sen beni öldürecek imişsin. İşte Kitabullah(elindeki Kur’an’ı göstererek), beni ne hükm-ile öldürürsünüz zâlimler?” 

    (Bu alıntılar ve Sultan İbrahim’in saltanatının şaşırtıcı sahneleri ve diyalogları için, Ahmet Refik’in Samur Devri ve Hoca Nüfuzu, Ziya Şâkir’in Cinci Hoca’sı okunabilir) 

  • Sultan 1. Mustafa

    Sultan 1. Mustafa

    Saray avlusuna konulan sâde bir tahta oturtularak: Zıllullah (Allahın gölgesi), âlem-penah (herkesin sığınağı) Halife-i Rûy-i zemin (yeryüzünün halifesi), Üç kıt’anın sultanı, iki denizin hakanı ilan edilen genç, çocuk, yaşlı… sultanlara kıyasla 1. Mustafa’nın belirgin farkı, tahta oturduktan sonra değil, doğuştan deli oluşu idi!

    Annesinin adı bilinmeyen tek padişah 1. Mustafa’dır. “Sultan Mustafa-yı Evvel” veya”Deli Mustafa” olarak da bilinir. Fetret yıllarındaki saltanat değişiklikleri sayılmazsa, kardeşinin yerine tahta geçen padişahların ilki de budur.

    Ağabey 1. Ahmed’in Mustafa’yı neden “boğdurmadığı” ise Venedik Balyosu Contarini’nin 1612’de yazdığı rapordan öğreniliyor: İki kez teşebbüs etmiş; birinde ansızın rahatsızlanmış, ikincisinde fırtına çıktığı için vazgeçmiş!

    Mustafa’nın, babası Mehmed Manisa’da valiyken doğduğu kesin. Doğum tarihi -tahminen-1591’dir. İstanbul’da Topkapı Sarayı hareminde, münzevi-meczup yaşadığı dairede 20 Ocak 1639’da da ölmüştür.

    Deli padişah
    1. Mustafa’yı kabaniçe denen kürk ve sorguçlu selimî kavukla gösteren anonim resim.

    Fâtih’in ilk geçici saltanatı bir yana bırakılırsa, deliliğine karşın resmen iki kez tahta oturtulan ve iki kez hal’ edilen tek padişah budur. İki saltanatı (1. kez: 22 Kasım 1617-26 Şubat 1618 / 2. Kez: 19 Mayıs 1622-10 Eylül 1623) toplam 1 yıl 7 aydır.

    Üç ay süren ilk saltanatı ardından dört yıl çok kötü koşullarda hapis tutulmuş, Genç Osman Vak’ası’ndan sonra ikinci kez tahta çıkartılmış. Akli dengesi yerinde olmadığından “deli” ve “derviş-meşreb” sıfatlarıyla anılmış. 20’li yaşların gem almazlığına karşın haremdeki cariyelere ilgi duymayışı, çocuğunun olmaması, meczupluğuna bağlanamaz. Bu durumda akla bir “hünsâ” (anomali) geliyor.

    1. Ahmed’in ölümünün ardından, büyük oğlu 2. Osman’ın değil, kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulmasındaki gerçek neden de bilinmiyor. Tarihçi Naimâ, bunu 1. Ahmed’in şehzadelerinin küçük olmalarına bağlar ama, o sırada şehzade Osman, babası 1. Ahmed’in tahta çıktığı yaşta, 14’ündeydi. Kaldı ki Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, Şehzade Mustafa’nın deliliğini uyarmış. Ama Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi, Mustafa’yı “yaşça büyük” diyerek tahta oturtmuşlar. Bu dayatmanın, babadan oğula süregelen Osmanlı saltanat geleneğine aykırılığını da bilerek!

    Bu sapma sonucu, izleyen 23 yılda müdahaleler, ayaklanmalar, amcadan yeğene, yeğenden tekrar amcaya, amcadan diğer yeğene ve kardeşten kardeşe taht değişikliği yaşanmıştır.

    Tarihçi Hammer, bu saltanat değişikliklerinin gerisindeki asıl nedeni, 1. Ahmed’in bir hanedan geleneği olan, tahta geçenin kardeşlerini öldürtmesine uymamasına; kendisinin de beklenmedik bir zamanda ölmesi üzerine söz sahiplerinin, yaşça büyük bir şehzade hayattayken küçüğü padişah yapmanın doğru olmayacağı kararlarına bağlar. Mustafa’nın tahta oturtulmasına önayak olanlar, ruhsal rahatsızlığının hapis hayatından kaynaklandığını, tahta geçince bunun geçeceğini sanmışlar! Oysa düzelme bir yana, 1. Mustafa büsbütün zıvanadan çıkarak hanedan tarihinde adeta “Bir Delinin Padişahlığı” komedisini oynamıştır!

    Doğumu, şehzadeliği konusundaki saray bilgileri zamanımıza ulaşmayan Mustafa için “okuma yazma bilir miydi?” sorusunu akıldan geçirmek abestir. Babası 3. Mehmed’in ve kardeşi 1. Ahmed’in saltanatları boyunca bir hanedan defolusu kabul edilmiş, saray içinde bile gözlerden uzak tutularak varlığı gizlenmişti. 1. Ahmed’den sonra oğlu Osman cülus ettirilse, öyle de yaşayıp gidecekti olasılıkla.

    22 Kasım 1617’de 1. Ahmed öldüğünde, Veziriazam Halil Paşa İran seferindeydi. Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa başkanlığında toplanan Divan-ı Hümayun’da Mustafa’nın cülûsu kararlaştırıldı. Babüssaade önünde “umum biatı” denen cülûs töreni; sonra 1. Ahmed’in cenaze alayı; iki gün sonra Sultan Mustafa’nın kılıç alayı yapıldı.

    İzleyen günlerde hükümdarlara nâmeler gönderilerek saltanat değişikliği bildirildi. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıtıldı. Saltanat ve yönetim işleriyle ilgilenmesi olanaksız padişahın sorumluluğu sözde “içeriye”, yani harem dairesine, padişah adına hatt-ı hümayun ve ferman yazacak kâtibe cariyelerden Sanevber/Sanuber Kalfa’ya havale edildi. Her gün okuyup üfleyerek padişahı cinlerin tutsaklığından halas edip şifaya kavuştursunlar diye de saray kapıları, cin bağlayan üfürükçülere, keramet ehli şeyhlere açıldı.

    Kantemiroğlu, “Sultan Mustafa bu ilk padişahlığında kendisini ‘çocuksu’ eğlencelere vermişti” diyor. Tarihçi Hasanbegzâde’ye göre ise Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, “lâkayd ve derviş-meşreb” padişahla uyuşmadığı, atamalara karıştırılmadığı için Sultan Mustafa’nın akıl noksanlığını gizlemek yerine ifşa etmiş. ‘Eğer bir zaman padişahlıkta tutulursa altınları gümüşleri denize saçıp hazineyi tüketecek’ diye uluorta konuşmuş. Halkı padişahtan soğutacak dedikodular yaymış, ulemaya, Ocak ağalarına haberler gönderip ‘Padişah şehzâdeleri katletmek üzeredir, Âl-i Osman’ın yıkılmasına sebep olur’ demiş, karşıtları da ağanın değiştirilmesi için valide sultanı uyarmışlar.

    Deli padişah
    Kubbeli Kasr Sultan Mustafa’nın, daha sonra Sultan İbrahim’in kapatıldığı ve boğulduğu Kubbeli Kasr. Sultan Mustafa, buranın kubbesi delinerek çıkarılıp ikinci kez tahta oturtulmuştu.

    Sergilediği davranışlarla Darüssaade ağasını doğrulayan Sultan Mustafa’nın dengesizliğine gelince… Ne hekimlerin tedavileri ne üfürükçülerin okumaları, muskaları çare olmaz. Vakitli vakitsiz sokağa çıkıp, para dağıtması; divan toplantı halindeyken içeri girip vezirlerin kavuklarını yuvarlayıp gülmesi, oturduğu köşkün önünde aynı ortaoyununu oynatıp izlemesi, bin türlü delilik hallerindendi. Bir seferinde de oyunculardan birine pencereden hazinedeki en değerli mücevherleri atmaya kalkışmış. Kâtip Çelebi de onun garip davranışları, akıl fukaralığı ve tuhaf halleriyle halk arasında ünlenişini, türbeleri gezip kuşlara, denizde balıklara sokaklarda yoksullara bol keseden ve abes yere “dirhem ü dinar döküp saçmak gibi” garipliklerini herkesin gözlemlediğini anlatır.

    Tahtta bir deliyi zaptetmeyi, delilik hallerini ermişlik diye yutturmayı nihayet üç ay becerebilen devletli paşalar, efendiler; başta yine Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislam Esad Efendi, tahta çıkarttıkları gibi bu kez de indirmeyi üstlenmişler. 26 Şubat 1618’deki ulufe divanı günü, devlet erkânı saraya çağrılarak kapıkulları da saray avlusundayken Mustafa dairesinde hapsedilerek 1. Ahmed’in büyük şehzâdesi Osman, Babüssaade önünde tahta oturtulup biat edilmiş. Bu, Osmanlı tarihinin en kolay başarılan hal’ ve cülus olayıdır. Sultan Mustafa’nın 96 gün süren ilk padişahlığından alaşağı edilmesinin belki asıl nedeni yatağına kadın yaklaştırmaması, dolayısıyla hanedana evlat kazandıramayacak durumda olmasıydı. Sarayın Şimşirlik Kasrına kapatıldığı doğru, Kantemiroğlu’nun, Yedikule zindanlarına gönderildiği kaydını doğrulayan ikinci bir kaynaksa yoktur.

    1. Mustafa’nın ikinci saltanatı: 1622-1623

    Yeğeni 2. Osman’ın dört yıl süren saltanatı boyunca kapalı tutulan Sultan Mustafa -ki bu, Osmanlı tarihinde tahttan indirilen padişahın ilk kez sarayda hapsedilmesidir- Sultan Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan Hâile-i Osmaniye denen korkunç ayaklanmanın ikinci günü 19 Mayıs 1622’de ve o facia ortamında ikinci kez tahta oturtulmak üzere Mustafa bir daha sahnededir. O gün saraya yürüyen kapıkulları, Babüssaade’yi geçerek içoğlanlarından Mustafa’nın kaldığı yeri sorup Harem tarafına geçerek. “Şer’ ile Sultan Mustafa’yı isteriz!” diye bağırırlar. Harem tarafından yanıt gelmez. Zülüflü Baltacılardan bir oğlan, bir kubbeyi (Kubbeli Kasır?) gösterir. Kapısı iç haremde olduğundan birkaç âsi, sırıklarla tırmanıp kubbeye çıkarlar, mutfaklardan getirilen baltalarla kubbeyi delerler.

    O sırada haremağalarının attığı oklara karşılık Yeniçeriler tüfekle iki haremağasını öldürürler. Kubbealtı’ndaki perdelerin ipleriyle içeriye indirilen yeniçeriler, Mustafa’yı mindere oturmuş, iki cariyeyi ayakta bekler bulurlar. İhtilâl nedeniyle üç gündür yemek ve su verilmeyen eski padişah su ister. Açılan delikten Mustafa ve cariyeleri çıkartılır. Avluda şeyhülislamın atına bindirilir ama eyerde oturacak halde değildir.

    Arz Odası’na oradan da Divanhane’ye götürülen Sultan Mustafa’nın üzerinde ferace yoktur. Ulemadan ferace istenir hiçbiri vermez. Yeniçeriler kılıç sıyırarak Divanhane’deki devlet erkânını Mustafa’ya biat ettirirler. Kimileri “Henüz Sultan Osman tahttadır, bu biat caiz değildir” deseler de tellallar salınıp 1. Mustafa’nın padişahlığı duyurulur. Bu gelişmeler olurken ulemadan Faizî Efendi heyecandan ölür.

    Saraya mahsus bir hasta arabasına cariyeleriyle bindirilen Sultan Mustafa’nın önünde, yanında, arkasında yürüyen “nice yüz âdem arabayı çeküb ve nice bin gaziler kılış sıyırıp” Eski Saray’a gidilir.

    Deli padişah
    Karıştırılan resim Yabancı bir ressamın 1. Mustafa betimi. Bunu 2. Mustafa diye gösteren yabancı yayınlar da vardır.

    2. Osman’ın Eski Saray’ı basacağı haberi gelince bu kez valide sultan, cariyeleri ve padişah, Yeniçerilerin büyük kışlası Yeni Odalar’daki, Orta Camiine giderler. Tarihler, en ayrıntılı olarak da Yeniçeri Solak Hüseyin Tuğî, İbretnüma adlı rûznâmesinde o günlerin hem korkulu hem gulguleli bütün sahnelerini anlatmıştır. Örneğin, yol boyunca dilenci kalabalıklarından başka halktan yüzlercesinin, yenlerini, eteklerinin ucunu arabadan içeri uzatıp padişahtan bahşiş ve sadaka kaparken birbirlerini çiğnemelerini… Mustafa, annesi ve cariyeler, geceyi Orta Camiinde geçirirlerken, Yeniçeriler de kente dağılıp Baba Cafer, Galata ve Tersane zindanlarıyla taş gemilerindeki mahkûmları cülûs bahanesiyle salıvermişlerdir.

    2. Osman’ın, amcasını tutuklatmak için Orta Camiiye gönderdiği Yeniçeri Ağası Ali Ağa ise öldürülür. Diğer tarafta, okuma yazma yoksunu Sultan Mustafa’nın önüne “yazı bilen” Cebeci Kara Mazak oturtularak gerekli hatt-ı hümayunlar yazdırılır. Valide sultanın önerisiyle Damat Kara Davud Paşa veziriazam, güvenilir kişiler Ocak ağalıklarına atanır. Kara Mazak, kendisi için çavuşbaşılık hattı, başka bir hatt-ı hümayun ile de idam edilecekleri ve yeni yasaları yazar.

    Ertesi 20 Mayıs günü Yeniçerilere sığınan 2. Osman da Orta Camiine getirilir. 1. Mustafa da ordadır. Osmanlı tarihinde ilk kez, hangisi eski hangisi yeni bilinmeyen aynı anda iki padişah, bir cami ortamında biraraya gelmiştir ama, hangisinin hükmü geçerlidir bilinmez. İkisinin taraftarları tartışmaya koyulurlar. Annesince mihrabın önüne oturtulan Mustafa, korku içinde iki cariyenin eteklerine yapışmış, dışarıdaki gürültüleri duydukça yerinden sıçrayıp seğirtip pencere demirine sımsıkı sarılır. Validesi “Arslanım koyuver gel otur” diyerek zar zor ayırıp mihraba götürür. Bu manzara karşısında 2. Osman: “Görün behey derdmentler, padişah ettiğiniz âdemi! Bu devletin yıkılmasına sebep olup kendi ocağınızı söndüreceksiniz!” der.

    Deli padişah
    1. Mustafa adına haremde yazıldı! İki ayrı veziriazam telhisi (özet kararı). En yukarısında, haremde özenle –1. Mustafa adına- yazılmış “izin verdim”, “verdim” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunları.

    Sultan Mustafa’nın annesi, hemen orada 2. Osman’ın idamını istediğinden, Davud Paşa birkaç kez kement attırıp boğdurmaya çalışırsa da Ocak zabitleri bırakmazlar. Valide sultan: “Ağalar siz bilmezsiniz, bu ne yılandır, buradan sağ kurtulursa bizden ve sizden kimseyi komaz!” diye bağırır.

    O gün öğleye doğru 1. Mustafa, annesi ve cariyeleri, kapalı arabalarla Topkapı Sarayı’na götürülür. Tahta oturtulan 1. Mustafa’ya Davud Paşa’dan başka nakibüleşraf ve yeniçeri ağası biat ederler. Cuma olduğu için, camilerde hutbeler 1. Mustafa adına okunur. 2. Osman yine Orta Camiinde Yeniçerilerin korumasındadır. Kente dağılan ayaklanmacılar, öteden beri kin besledikleri ya da malına göz koydukları kim varsa hepsinin evlerini, konaklarını yağmalayıp yakıp yıkmaktadır. Halk, kapıkullarının bu edepsizliklerini, 2. Osman’a yapılan hakaretleri üç gün boyunca uzaktan, yakından izler. Davud Paşa’nın yerine sadrazam yapılan ve bir gün görevde kalabilen Ohrili Hüseyin Paşa’nın Ağakapısı’ndan kaçarken Beyazıt Meydanında âsilerce yakalanıp parçalanması ahaliyi dehşete düşürür. Davud Paşa’nın veziriazamlığı devam eder. O 20 Mayıs gününün asıl korkunç cinayeti, 2. Osman’ın Yedikule’de boğulması olmuştur. Cebecibaşı, idam edildiğinin işareti olmak üzere 2. Osman’ın kulağını kesip 1. Mustafa’nın annesine getirir.

    21 Mayıs günü 2. Osman’ın cenaze alayında Sipahiler, Yeniçerileri “padişah katilisiniz!” diye suçlayıp ayaklanırlar. Davud Paşa’nın sarayına yürüyerek: “Sultan Osman’ı ne sebeple katleyledünüz?” diye bağırırlar. O gün sipahilere cülûs bahşişi dağıtılarak ortalık yatıştırılmıştır. Yeniçeriler “Altın isteriz, hurda akçe almazız!” dediklerinden, cülûs bahşişleri ancak 2 Haziran’da verilebilmiştir. Veziriazam Davud Paşa kendisine yönelen öfkeyi söndürmek için görevde kaldığı 23 gün boyunca ödünler verse de, Sultan Mustafa’nın, 1. Ahmed’in şehzâdelerini boğdurtacağı söylentisi yayılınca içoğlanları Babüssaade ağasını parçalayıp ölüsünü Atmeydanı’na bırakırlar.

    13 Haziran 1622’de Davud Paşa azledilerek Mısır valiliğinden dönen Mere Hüseyin Paşa veziriazam atanır. Kaçmak isteyen Davud Paşa yakalanıp sarayında göz hapsine alınır. Mere Hüseyin Paşa’nın 25 gün süren sadareti boyunca da İstanbul’da karışıklıklar eksik olmaz. 21 Haziranda âsi askerler “koyun akçesi” adı altında verilen toplu parayı Sultanahmet Camiinde üleşirlerken bir elinde bıçak, öteki eliyle abasını kalkan etmiş bir sipahi içeri dalıp “anı anda bunu bunda vurmak suretiyle” birkaç mülâzimi yaralayarak yüzden fazla askeri birbirine katar ve âsilerce başı kesilir.

    24 Haziran ilginç bir gündür. O gün Sultan Mustafa, sözde atalarının kıyafetine öykünerek “abâ vü ecdadının dârât ü âyinini ihya” eder. Halk, 2. Osman’ın levendane basit giyimlerini hatırlayıp güya bundan da mutlu olur. 8 Temmuz 1622’de veziriazam Mere Hüseyin Paşa azledilerek yerine Lefkeli Mustafa Paşa getirilir.

    Sultan Mustafa’ya gelince… Devlet işleriyle ilgilenecek durumda olmadığı gibi ancak bir delinin yapabileceği şeylerle meşguldür: Beygire binip Davutpaşa sahrasında dolaşmaya çıkar; “iki cebini altın ve akçeyle doldurup gâhi kuşlara balıklara gâhi yollarda yoksullara döküp saçar. Vezirler arz için katına çıktıklarında kavuklarını kakarak” başlarını açar!

    5 Ağustos 1622’de, Ramazan’ın son cuması münasebetiyle vaaza çıkan Cerrahî Şeyhi İbrahim Efendi, cemaate şöyle seslenir: “Ey ümmet-i Muhammed, padişah-ı velî, üç gündür bir tenha odaya girüb kapanmış namaz kılub ağlamaktadır. Hiç kimseye söylemez. Sizler de dua ile meşgul olun. Sultan Osman Han’ın (ahiret) mertebesini âlem-i rüyada müşahede eylemişler. Katı âli görmüşler.

    Hak tealâ rahmet eyleye!”. Hoca cemaati ağlatmakla kalmaz, Sultan Mustafa’nın ermişliğine de inandırır. Ramazan bayramındaysa divana çıkan padişah, taht önünde ayakta durur, oturmaz. Zaten kendisini bir yerde uzun süre tutma olanağı yoktur ama o bayram günü tahtına oturmayışına da bir gerekçe uydurulur: “âdab-ı hulefâya riayet içündür!” denir.

    İstanbul’a egemen kapıkulları ise Veziriazam Lefkeli Mustafa Paşa’dan sıkılmıştır. Padişah ve annesi Davud Paşa Sarayı’ndayken haber gönderip vezirin rüşvet yediğini, yumuşak davrandığını ileri sürerler; “Biz bu veziri istemeyiz!” derler Deneyimli bir vezir olan Gürcü Mehmed Paşa, 21 Eylül 1622’de veziriazam olur.

    Deli padişah
    Mustafa Han-ı Evvel’in Şehnâme-i Âl-i Osman’daki bir portresi.

    Karadeniz’deki Kazak korsanları yenip 500’ünü tutsak alan Kaptanıderya Receb Paşa’nın İstanbul’a dönüşü 1 Ekim’dedir. 8 Ekim günü gelen İran elçisi alay gösterdikten sonra Vefa’da Kızılbaş Hasan’ın konağına yerleşir. İzleyen günlerde önce Rusya, arkasından 700 atlıyla Lehistan elçisi gelir. Veziriazamla Rusya elçisi, Paşakapısı’nda görüşürlerken, aradaki savaş yüzünden tartışırlar.

    Diğer yandan, 2. Osman’ın boğulması nedeniyle Anadolu’da da yer yer ayaklanmalar çıkarken kan davası güden timarlı sipahiler de İstanbul’daki kapıkullarına karşı eyleme geçerler. Abaza Mehmed Paşa, Erzurum’da ayaklanır. Yeniçeriler ve kapıkulu sipahileri de 2. Osman cinayetinden aklanmak için taşkınlıklara yönelirler.

    Kapıkullarını kışkırtan eski veziriazam Mere Hüseyin Paşa’dır. Abaza Mehmed Paşa’nın Erzurum’daki Yeniçerileri katlettiği haberi gelince 24 Aralık 1622 günü, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın yolunu kesip: “Abaza sana dayanıp bu denli hareket eder!” derler. Ertesi gün, divan sırasında “gulüvv edüb” toplanırlar. Zabitleri araya girerek kalabalığı dağıtır. Bir hafta sonra 31 Aralık 1622’de bu kez sipahiler 2. Osman’ın kan davası ile Divanhane’ye gelip “Taşra kadıları ve reaya bize katil-i sultan deyü ta’n ederler. Elbette kim katlettiyse hakkından gelinsin!” diye bağırırlar. Buradan Etmeydanı’na gidip, “Eğer padişah ferman eylediyse kendisi bilir ve illâ katili katleylesin, bühtandan halâs olalım”derler.

    Deli padişah
    Aidiyeti şüpheli sandukalar Ayasofya vaftizhanesinin içindeki yenilenmiş padişah sandukaları (üstte). İkisinden hangisi Sultan Mustafa’ya, hangisi Sultan İbrahim’e ait bilinmiyor. Vaftizhanenin türbe girişi biçiminde restore edilmiş kapısı (altta).
    Deli padişah

    Sipahilerin her gün saraya gelip Divanhane önünde eylemde bulunmaları Ocak ayının ilk haftası boyunca sürmüş, İstanbul’da da korkulu anlar yaşanmıştır. Mustafa’nın “tiz katiller bulunsun!” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunu üzerine kaçarken yakalanan Cebecibaşı Kara Mazak’ın boynu, 2. Osman’ın da su içtiği çeşme başında vurulur. Eyüp’te saklandığı samanlıkta ele geçen eski veziriazam Kara Davud Paşa’nın Yedikule’de hapsedilişli 5 Ocak’tadır. Eşi ise cellat Süleyman Usta’ya rüşvet vererek idamını ertelemeye çalışmaktadır.

    7 Ocak günü divandan, Davud Paşa’nın idam hükmü çıkar. Halk, padişah katili bilinen Kara Davud’un da aynı çeşme başında idamını istemektedir. Oraya getirilen eski veziriazam, koynundan, 2. Osman’ın boğulması için Mustafa’nın verdiği fermanı, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin fetvasını çıkartıp gösterince, Yeniçeriler paşayı Orta Camiine götürürler. Ertesi gün Gürcü Mehmed Paşa’nın görevlendirdiği 200 asker camiyi basıp Davud Paşa’yı Yedikule’ye kapatarak onu ve 2. Osman’ın boğanlardan Kelender Uğrusu’nu, Vezir Derviş Paşa’yı ve Meydan Bey’i idam ederler.

    İstanbul’a ve yönetime büsbütün egemen olan zorba yeniçeriler, bu kez Gürcü Mehmed Paşa’yı hedef seçerek Divan toplandığı sırada saraya gelip Mehmed Paşa’ya hakaretle, “Tavaşî taifesinin vezarette alâkası olduğuna razı değülüz, yok dersen hançer üşürüb seni pâreleriz!” derler. Mehmed Paşa 5 Şubat 1623’te mühr-i hümayunu padişaha gönderip konağına çekilir. Padişah adına saraydan verilen hatt-ı hümayunda “kul kimi isterse mühür ona verilsin” denildiğinden, baştan beri zorbaları kışkırtan Mere Hüseyin Paşa ikinci kez veziriazam olur. Ama çok geçmeden, askerler bu kez Defterdar Hasan Paşa’nın sadarete getirilmesini isterler.

    Süregelen disiplinsizliği ve Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için öncelikle tahtta değişiklik yapılması gerektiğini nihayet vezirler, ulema ve Ocak ağaları konuşurlar. İstanbul 1.5 yıldan beri tam bir zorba tahakkümü altındadır. Rumeli ve Anadolu valileri de padişahın fermanlarını dinlemez olmuşlardır. Olası bir taht değişikliğinin getireceği asıl büyük sorunsa, iki-üç milyon altın tutan cülûs bahşişidir.

    Mere Hüseyin Paşa’nın bir divan toplantısında, seyyid (Hz. Ali soyundan) olan bir kadıyı falakaya yatırması üzerine, ulemadan Karaçelebizâde Abdülaziz, Uşşakizâde Aziz, İstanbul Kadısı Hasan Efendilerle kadılar, müderrisler Fatih Camiinde toplanıp Mere Hüseyin Paşa’nın kâfir, kanının da helâl olduğuna ilişkin bir fetva yazarlar. İkinci bir fetvayla da Sultan Mustafa’nın aklında hafiflik olduğunu, imametinin (halifeliğinin) caiz olmadığını, hükümlerinin geçersiz sayılması gerektiğini ileri sürerler. Şeyhülislam Yahya Efendi’nin de şeriat kurallarını uygulatmadığı için istifasını isterler. Fatih Camiine çağrılan Yahya Efendi, padişahla görüştükten sonra fetva verebileceğini söyleyerek Üsküdar Sarayı’na, Sultan Mustafa’nın yanına gider. Ulemanın baskısıyla Mere Hüseyin Paşa azledilecekken zorba askerler onay vermez. Fatih Camiindeki ulema da üzerlerine acemioğlanların gönderildiğini öğrenince korkup evlerine gider.

    Dengesiz ve acımasız Mere Hüseyin Paşa’nın divan toplantısında bir beylerbeyini sopa altında öldürtmesi benzeri görülmedik bir vak’adır. Diğer yandan ulema, Merre Hüseyin Paşa’dan öç almak için Abaza Mehmed Paşa’yı İstanbul’a yürümeye tahrik edince; veziriazam da Fatih toplantısına katılan kadı ve müderrisleri sürgüne gönderilir ve konumunu güçlendirmek için Yeniçerilerle Sipahileri karşı karşıya getirmeyi amaçlar. İstanbul’da terör estirerek suçlu-suçsuz çok kimseyi idam ettirir; Ocak ağalarıyla anlaşıp ulufe dağıtımında Yeniçerilerin Sipahileri kılıçtan geçirmelerini kurar. Bu komplo duyulunca Sipahiler ayaklanıp veziriazamın konağına yürür. Mere Hüseyin Paşa kaçıp saklanır ve 30 Ağustos 1623’te Kemankeş Kara Ali Paşa veziriazam olur.

    Yeni veziriazam

    Sultan Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için tahtta değişiklik gerektiğini vezirler, ulema ve Ocak ağalarıyla konuşur.

    Taht değişikliğinin getireceği sorun ise birkaç milyon altın tutan cülûs bahşişidir. Buna çözüm olarak askerden cülus bahşişi istemeyecekleri sözü alınır. 1. Mustafa’nın hal’ edilmesi için de her işi oğlu adına yürüten valide sultana bir heyet gönderir.

    Heyet valide sultana şöyle der: “Yarınki gün, Sultan Mustafa Han hazretleri taht-ı âlîsinde otururken huzuruna çıkacak ulema, ‘şer’an sualimiz vardır’ dedikten sonra, ‘evvelâ adın nedir ve kimin oğlusun? Ve bugün günlerden ne gündür? diye soracak. Bunlara cevap verirse halifemiz ve padişahımızdır. İlla bilmezse imameti (padişahlığı) şer’an caiz değildir”. Bu öneriyi dinleyen valide sultan: “Oğlumun hâli sizce de malum. Suale cevap veremeyeceği biliniyor” der ve oğlunun tahttan indirilmesine öldürülmemesi koşuluyla rıza gösterir.

    Deli padişah
    Dizideki 1. Mustafa ‘Muhteşem Yüzyıl Kösem’ dizisinde I. Mustafa’yı genç oyuncu Boran Kuzum canlandırmıştı. Dizide 1. Mustafa’nın bilinmeyen annesi de Halime Sultan olarak gösterilmişti!

    Hazırlıklar yapıldıktan sonra Davud Paşa Sarayında tutulan 1. Mustafa 9 Eylül günü Topkapı Sarayı’na getirilir ve 10 Eylül 1623’te eski dairesine kapatılır. Annesi de Eski Saraya gönderilir. Ulemanın ortak fetvasında “sâbinin imameti câiz, mecnununki değildir” yazıldığından, 1. Ahmed’in şehzadelerinden, Kösem Sultan’dan doğma 12 yaşındaki şehzade, o sabah erkenden Sultan 4. Murad Han ad ve unvanıyla Bâbüssaade önünde tahta oturtulur.

    Sultan Mustafa hakkında tarihlerdeki son not budur. Yaşamının son 16 yılını geçirdiği ortam ve koşullara ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Kendi adını, babasının adını bilemeyecek durumdaki bir zavallıyı hem de ikinci kez taht’a oturtup orada tutanların, cahil askerlerle okumuş ulema olması enteresandır.

    Deli Mustafa’nın serüvenli iki saltanatı o gün noktalansa da, koşullarını bilmediğimiz yaşamı, daha 16 yıl, mekân olarak herhalde daha önce de kapatıldığı Harem’in Kubbeli Kasrı’nda sürmüştü. Bu uzlet yaşamının günleri, ayları, yılları konusunda, maalesef tarihlere yansımış tek bilgi yoktur. Giderek aklını büsbütün yitirdiği, duvardan duvara koşuşturup “Osman! Osman!” diye bağırdığı, kardeşlerini boğdurtan 4. Murad’ın amcası Mustafa’yı da öldürttüğü ise birer saray söylencesidir.

    Naimâ, münzevi yaşayan eski padişahın, Hicri 1048 yılı Ramazan ortasında (20 Ocak 1639) öldüğünü, yaşının 50’ye yaklaştığını yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, nereye gömüleceğine karar verilemediğinden cenazesi 17 saat bekletilmiş, sonunda Ayasofya’nın vaftizhanesi denen eklentiye gömülmüştür.

    İstanbul’da Sultan Mustafa Han adına yapılmış bir eser aramak beyhudedir. Onunla aynı yatağa girmiş bir haseki, odalık, ondan olma bir kız veya oğlan da yoktur. Kimilerince deli, kimilerince velî görülmüş; üfürükçüler çıkarları gereği onu velî tanıtmayı gözetmişlerdir.

    Mustafa, Osmanlı padişahlarının en cahilidir de. Cariye Sanuber’in onun adına kaleme aldığı buyruklar yazı, anlam ve imlâ yönünden berbattır.