Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Hazine-i Hassa muhasibi Hâfız Vehbi Efendi’nin gündelik hayat notları

    Hazine-i Hassa muhasibi Hâfız Vehbi Efendi’nin gündelik hayat notları

    1888’de vefat eden Hâfız Vehbi Efendi’nin 1850’lerde tutmaya başladığı günlüğü, o dönem Osmanlı dünyasındaki birçok hadisenin nasıl meydana geldiğine ve algılandığına dair ipuçları içeriyor. Ancak günlüğü neredeyse benzersiz kılan özellik, aynı dönemdeki bir dizi “önemsiz” sayılan ayrıntı ve yaklaşıma da yer vermesi. Tarih kitaplarında bulunmayan bir dönem ve insan analizi.

     Tanzimat dönemi ricalinden Hazine-i Hassa muhasebecisi Hâfız Vehbi Efendi’nin (öl.1888) vezir ciltli, kalın yapraklı günlüğü, Tanzimat yılları için tarihe düşülmüş notlar içerir. Bu zâtın gün-ay-yıl bazen saat de belirterek yazdıkları, birbirinden önemli ve ilginç konuları belgeler: Atama ve terfiler, rütbe ihsanları, aile-akraba haberleri, cariye-köle alım-satımları (bir fermanla yasaklansa da), yangınlar, Feshane, cam ve billur fabrikaları, şiddetli kış, Rus donanmasının Sinop baskını, Mustafa Reşid Paşa’nın oğlu, Sultan Abdülmecid’in damadı Ali Galib Paşa’nın Boğaz’da boğulması, Abdülaziz’in kılıç alayı, kaime (banknot) sürümünün fiyatları üç-beş kat arttırması, Kâbe için kisve-i saadet (örtü) dokunması, konakta misafir edilen Cemaleddin Efganî’nin (öl.1897) “def olup gitmesi (!)”, Vehbi Efendi’nin beylik arabasına koşulan kısrağın –tay almak amacıyla– Ressam Tevfik Paşa’nın Mısır kır atına çekilmesi!.. 

    Hazine-i Hassa muhasebecisi Vehbi Efendi’nin günlüğü. 

    Elyazması, vefat haberlerinin çokluğuyla da bir tür nekroloji yani “vefeyat” veya “teracim-i ahvâl” mecmuasıdır. Vehbi Efendi, tanıdığı devlet ricalinden vefat edenleri, günü gününe defterine kaydetmiş. 1865 kolera salgınının kentteki kırımına tanık olmuş, sokaklarda düşüp ölenleri görmüş. Kaçışlar sonucu kent neredeyse boşalmış. Yine o yılki Hocapaşa yangınının tahribatını da gözlemlemiş. 

    Kabe-i Muazzama Vehbi Efendi’nin günlüğünde kisve-i saadet (örtü) dokunup törenle gönderileceğine dair Sultan Abdülaziz’in buyruğunu içeren 1863 tarihli not. 

    Vehbi Efendi’nin anlatıları kısa, verdiği ayrıntılar önemlidir. Aile bireylerinden, akrabalarından, haremindeki eş, evlat ve cariyelerden ölenler için yazdıkları, 19. yüzyıl ortalarında varsıl bir İstanbul ailesinde gündelik yaşamın matemlerle nasıl karardığını da gösterir. Ölümler, çocuklar ve gençler için daha sıktır. Bu durum, toplumsal ve ekonomik yapı açısından da önemlidir. Dahası, günlük sahibinin servet değerindeki genç ve güzel cariyelerinin göçüşlerine ah’lar sıralaması da boşuna değildir. Zira o günün değerleriyle safkan bir binek atından daha pahalı olan bir cariyenin ölümü, yüreği kadar kesesini de yakmıştır! 

    Günlükten sayfalar

     Topkapı Sarayı’nda son cariyeler.

    Bir gerçek daha ortaya çıkıyor: Meğer 1860’lı, 70’li yıllarda Saray hareminde hastalanıp verem tanısı konan cariyeler, görünüşte “Çerağ ettik (çırak çıkardık), hediyemiz olsun. İyi bakın!” tembihatıyla –tabii ki iyileşme umudu kalmadığından– devlet ricâlinin konaklarına gönderilir, böylelikle saray hareminin Meyyit Kapısı’ndan ikidebir cenaze çıkması önlenirmiş! Defterde, yazgısını Vehbi Efendi’nin hareminde noktalayan böyle saraylılar da var. Kendi cariyelerinin ölümüne “ah ah ah ah ah!..” lar sıralayıp ağıtsı cümleler yazarken, saraylıların sönüşünü bir kurtuluş sayarak “Hüve’l-Hallakü’l bâki”(Sonsuz olan Yaratandır) girişli bir-iki cümleyle geçiştirmiş. Örnek: 

    “Misafireten hasta bulunan Saraylı Pesend Hanım, işbu doksan bir senesi Ramazan-ı şerifinin on üçüncü (24 Kasım 1874) Cuma günü sabahleyin dördü on dakika geçerek Kelime-i tevhid ve Zikrullah ederek vefat etmiştir. Rahmetullah-te’alâ aleyhâ. Müteveffiye-i mumaileyhâ nâzik enzek dünyada emsalsiz güzel bir hâtun idi. Böyle on sekiz yirmi yaşında vefatına ben ve bilcümle ehl-i iman ‘ulûvv-i rahmetullah-teâlâ…” 

    Cariye Fatma Cemalifer’in ölüm haberi. Konak görevlisi Mehmet Efendi’nin kızı olduğu haberi. 

    Tanzimat padişahı Abdülmecid’in vefatı 

    Sultan Abdülmecid’in ölümü, defterin, Hicri 1277-78 (1861-62) olaylarının yazıldığı sayfalardan birinde. Altındaki paragrafta aynı gün ölen eski Rumeli Ordusu müşiri Gâzi İsmail Paşa da anılmış. Karşı sayfada da Abdülmecid’in vefatında hayatta olan sekiz şehzadesi ile sekiz kızının adları yazılı. 

    Türkiye’nin Avrupa topluluğuna katılmasında tarihsel öncülüğü olan Sultan Abdülmecid’in ölümü için Vehbi Efendi’nin yazdıklarını okuyalım: 

    “İşbu yetmiş yedi senesi Zilhicce-i şerifesinin bi-hasebi’l-esbâb (nedenlerden ötürü). on yedinci Salı günü (26 Haziran 1861) Sabahleyin iki buçuk saat bir çeyrekde (11.15) Gâzi Sultan Abdülmecid Han Hazretleri irtihâl-i dâr-ı beka ederek (ölerek) yevm-i mezkûrda (aynı gün) saat altı (14.30) kararlarında biraderleri Abdülaziz Efendi hazretleri taht-ı âlî-baht-ı Osmanî’ye cülus buyurub bil-cümle ulemâ ve vüzerâ ve vükelâ-ı ‘İzâm ve bendegân, bi’at buyurduktan sonra saat sekiz buçuk (17.00) kararlarında cennetmekân Abdülmecid Han hazretlerinin naaşı âlây-ı vâlâ ile (merasimle) Bâb-ı Hümâyûn’dan ihraç ile (Topkapı Sarayı’ndan çıkarılıp) Sultan Selim Han (Yavuz) Hazretlerinin türbe-i şeriflerinin kapısı karşısında binasına muvaffak oldukları (yaptırdığı) şehzâdegânın medfun (oğullarının gömülü) oldukları türbeye defn olunmuştur. Rabbimiz ta’alâ hazretleri Sultan Abdülaziz hazretlerini serir-i saltanatta da’im ve tûl-i ömrile muammer buyursun ve merhum-ı müşarünileyh hazretlerine rahmet ve mağfiret eylesin. Âmin bi-hürmet-i Taha ve Sîn (Taha ve Yâsin saygısına).

    Sultan Abdülmecid

    Merhum-ı müşarünileyh Hazretlerinin müddet-i saltanatları: Yevm mah sene (ölenin gün-ay-yıl saltanatı) 22 (yıl), hin-i vefatta sinni (ölümünde yaşı): yevm mah sene (gün-ay-yıl yaşı): 39”. 

    O tarihte nüfusu yüzbinlerde olan Payitaht halkı, Beşiktaşlılar, Galatalılar, Üsküdarlılar, cülus toplarından, tellal nidalarından, minarelerde okunan salâlardan Abdülaziz’in tahta çıktığını, dolayısıyla Abdülmecid’in de öldüğünü öğrenmişler. Beykoz’da, Rami’de, Kadıköy’de, daha uzak semtlerde oturanlarsa taht değişikliğini üç gün sonra Cuma hutbesinin Abdülaziz adına okunuşundan öğrenmiş olmalılar. Haberin uzak vilayetlerde, Erzurum’da, Bağdat’ta, Hicaz’da günler, haftalar sonra duyulmuş olması doğaldır. 

    Sultan Abdülmecid ölüm haberi (sağda) ve çocuklarının isimleri (solda). 

    Ölümünün yazıldığı sayfanın karşı sayfasında, Sultan Abdülmecid’in o sırada hayatta olan sekiz şehzadesi ile dördü evli, dördü sarayda (bekâr) sekiz kızı, yani sultanlar yazılmış: 

    “Cennetmekân Sultan Abdülmecid Han hazretlerinin terketmiş (geride bırakmış) oldukları şehzâdegânı ve sultânân-ı ‘İsmet-medâranın esâmisi (şehzadelerinin ve sultan unvanlı kızlarının adları): 

    Tevcihler: Âli Paşa’ya (üstte) Sadrazamlık, Fuad Paşa’ya Hariciye Nezareti, Mehmed Paşa’ya Tanzimat Meclisi Riyaseti verilmesi (1858). 

    Şehzâdegân-ı civânbahtân hazerâtı (bahtları açık saygın şehzadeler): Murad Efendi Hazretleri, Abdülhamid Efendi Hazretleri, Reşad Efendi Hazretleri, Kemâleddin Efendi Hazretleri, Burhaneddin Efendi Hazretleri, Nureddin Efendi Hazretleri, Süleyman Efendi Hazretleri. 

    Sultanân-ı ‘İsmetmedâran Hazerâtı (namus örneği sultanlar): Nuri Paşa zevcesi Fatma Sultan, Mehmed Ali Paşazâde Edhem Paşa zevcesi Refi’a Sultan, Fethi Paşazâde Mahmud Paşa zevcesi Cemile Sultan, Rızâ Paşazâde İbrahim Paşa zevcesi Münire Sultan. Saray-ı Hümayûnda: Behice Sultan, Seniye Sultan, Nâ’ile Sultan, Medihe Sultan”. 

    Âli Paşa’nın (altta) ölümü ve cenaze töreniyle Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın ölüm haberine dair notlar. 

    Ali Paşa

    Mustafa Reşid ve M. Emin Âli Paşalar 

    Defterin başka sayfalarında vezirlerin, müşirlerin, öncül-ardıl sadrazamlar Mustafa Reşid (öl.1858) ve Âlî Paşa’nın da (öl.1871) ölüm haberleri var. Bu ünlü Tanzimat sadrazamlarının üçüncüsü Keçecizâde Fuad Paşa, İstanbul’da değil Paris’te öldüğünden (1868), Vehbi Efendi’nin defterinde vefat kaydı yok. Bu konuda İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Sadrıazamlar adlı eserinde Fuad Paşa’nın ölümünü, bir Hıristiyan yazarın, “Elinde Kur’an-ı Kerim’le ruhunu teslim etti!” diye yazmasına karşılık, Yeni Osmanlıların Paris’te yayımladığı Hürriyet gazetesinde Müslüman bir yazarın “Ölüm döşeğinde Katolik âyini icra edildi” diye haber yaptığını yazarak eleştirmiş. 

    3 Kasım 1839’da Saray’ın Gülhâne meydanında Gülhane Hatt-ı Şerifi’ni okuyan Mustafa Reşid Paşa’nın vefatı, Sultan Abdülmecid’in ölümünden üç yıl önce, 1858 kışındadır. Hazineye borçları, bankerlerle alacak-verecek ilişkileri olan Reşid Paşa’nın bu yönünü, Hazine-i Hassa muhasebecisi Vehbi Efendi herhalde biliyor ve kendisine pek de sıcak bakmıyordu. Kalp sektesinden ansızın ölümüne üzülmek şöyle dursun, vefat kaydını gözden kaçırmak istercesine, Fodla kâtibi Hâfız Ahmed Şükrî’nin ölüm kaydının altına, karalama denecek çıkma satırlarla sıkıştırmış. Babası, Bâyezid Camii evkafı ruznamcecisi Mustafa Efendi’nin ve aile kabirlerinin Okçularbaşı’nda olduğunu da belirtmeden, merhum paşadan bir “İnna-lillâh ve inna ileyhi râci’ûn”u esirgeyerek: 

    “Hâlâ Sadrı’azâm Mustafa Reşid Paşa Hazretleri işbu yetmiş dört senesi cemâziyelâhiresinin yirmi birinci Perşembe (7 Şubat 1858) günü saat yedi (01.00) kararlarında irtihal-i dâr-ı beka ederek ertesi işbu yetmiş dört senesi cemâziyelâhiresinin yirmi ikinci Cuma günü Sultan Bâyezid Câmi-i şerifinde cenazesi namazı eda olunarak mahall-i âlî-i mezkûrda (o yüksek yerde) Okçularbaşında kabristan yanında iki bâb dükkân mübâya’ ile der’akab dekâkin-i merkume hedm olunarak (iki dükkân alınıp yıkılarak) müşarileyh hazretleri mahall-i mezkûre (oraya) defn olunmuştur. Fi 22 Ca 74 yevm-i cum’a (8 Şubat 1858)”. 

    Abdülmecid’den ve Mustafa Reşid Paşa’dan yıllar sonra, Mehmed Emin Âli Paşa’nın ölümünde ise Vehbi Efendi başka bir durumu vurgulamış: 

    “Bir müddetden berü nâ-imizac (hasta) bulunan Sadrıazâm Âlî Paşa Cemadiyelâhir 288 ve 26 Ağustos 87 (8 Eylül 1871) tarihiyle irtihal-i dâr-ı beka ederek (sonsuzluk âlemine göçerek) na’aşı âlây-ı vâlâ (merasim) ile yani Asakir (askerler) tarik-i ‘aliye meşayihi (tarikat şeyhleri) ve Mevlevi Dergâhı ve Mekke-i Mükerreme ahalisi önünde Tevhid ve salât ü selâm ederek Süleymâniye Cami-i Şerifi Türbe kapısı sol tarafında vâki peder ve maderinin ve ta’allukatının (baba-anne ve akrabası) yanında tehiye kılınan (kazılan) kabre defn olunmuşdur. Vükelâ ve me’mûrîn ve Bâb-ı âlî hûlefâ ve zâbitanı (Bakanlar, kamu görevlileri) vesâire câmi-i mezkûrda hazır bulunmuşlar ise de bâ’de’s-salât-ı zuhur (öğle naması sonrası) cenâze namazını yalnız musalla yanında hazır bulunan cemaat eda edip bi’t-tesadüf câmide bulunan cemaate, müezzinler bulunamadığından haber verilemediği cihetle cemaat-i mezkûre (Paşa’nın) cenâzesi namazının edâsına muvaffak olunamamışdır. Hikmetullah-ı teâla Rabbim cümlemize tevfikat-ı ‘aliyyesini refık eyleye. Amin sümme amin. Dikkat eyle Ya-Hu (!) 21 Ca 288 (26 Ağustos 87 Perşembe).

    Vehbi Efendi gibi cemaat arasında bulunan Cevdet Paşa ise Maruzat’ta Âli Paşa’nın cenazesini özetle şöyle anlatır: 

    “Âlî Paşanın cenaze namazı Yenicami’de kılındı. Lâkin gariptir müezzinler, birbirlerinin seslerini yanlış anlamakla cami içindeki cemaat yoluyla cenaze namazını kılamadılar. Şeyh Osman Efendi tezkiyede üç defa “bu zâtı nasıl iyi bilirsiniz?” diye sorarken arada ‘Büyük bir zat idi. Devlete çok güzel hizmetleri vardır!’ dedi. (ama) Hiç kimseden, lâ ve neam (hayır ve evet) bir cevap duyulmadı. Halbuki cenazenin birinci ve ikinci safı hep paşanın yakınları ile doluydu. Sanki herkesin ağzı kilitlendi. Bu umumi sükut, bulunanlara acayip bir dehşet verdi. Tezkiyesine böyle tam sessizlikle karşılık verilen bir cenaze görülmemiş ve işidilmemişti. Bu hâli görenler, bundan sonra efkâr-ı umumiyeye dokunacak tavır ve hallerden sakınır oldular. Gerçekten de kişi, içinde yaşadığı milletin nefretini kazanması, hem kendisi hem yakınları için büyük mesaibdendir (musibetlerdendir)”. 

    Saraylı son cariyeler

     2. Meşrutiyet’te Anadolu’daki yakınları getirilerek teslim edilen cariyelerden bir grup. 

    Kolera salgını ve Hocapaşa yangını 

    Ve Tanrı İstanbulluları terbiye etti! 

    1865 yılı Osmanlı dünyası için bir felaketler yılı olmuştu. O yıl yaşanan kolera ve büyük yangın hem ciddi can kayıplarına hem de büyük paniğe yol açmıştı. 

    “İşbu 1282 senesi Muharreminin 19. günü (9 Haziran 1865) Dersaadet’de kolera zuhur etti. Bâd-ı semûm (samyeli) dahi karışarak sokaklarda düşüp ölenler yahut iki saat sonraca vefatı vuku’ bulanlar nihayet şu derecelere kadar şiddet buldu ki hatta günde Bilâd-ı selâse’den (Galata-Eyüp-Üsküdar) bin iki yüz kişi vefat olmuştur ve gayrimüslimlerin bilinemez derecelere varmıştır ve sekeneden (oturanlardan ve taşra ahalisinden) pek çok haneler memleketlerine ve taşralara firar etmişlerdir. İstanbul’da pek az adam kalmıştır. Rabbim Teâlâ ümmet-i Muhammed’in üzerinden def’ ve ref’ eylesin ve vefat eyleyenlere himmet buyursun” (kısaltılmıştır). 

    Bir sonraki sayfada salgının devam ettiğini yazan Vehbi Efendi, iki ay sonra Ağustos başında Eyüp Sultan Camii’nde Cuma namazına gittiğini, namazdan sonra 11 erkek, 18 kadın için cenaze namazı kılındığını, ölenler ve onların çoluk çocuklarının durumu karşısında çok üzüldüğünü, öğrendiğine göre Cuma namazından önce de bir toplu cenaze namazı kılındığını, daha aşağıda koleranın Haziran ayı sonunda günden güne hafifleyerek günde 17 cenazeye kadar düştüğünü yazmış. 

    8 Eylül 1865’te Hocapaşa’da çıkan yangının bir kolu Unkapanı’na ilerlerken, bir kolu da Cağaloğlu’nu, Çiftesaraylar’ı, Nuruosmaniye’yi, Divanyolu’nu, Gedikpaşa’yı, Sandıkçılar-İçi’ni yakıp kavurmuş. “İstanbul’da pek az yer kalmıştır” diyen Vehbi Efendi, 18 saat süren ateşte 10 bin kadar ev, konak, dükkân yandığını vurgulayarak kül olan paşa konaklarının adlarını sıralamış. Kolera ve yangın felaketlerini, Tanrı’nın İstanbulluları terbiye etmesine yorarak bir önceki Hicri 1242/M 1826 Hocapaşa yangınını da hatırlatmış. 

    Felaket notları İstanbul’un semtlerini kül eden 1856 Hocapaşa yangını (sol sayfa) ve 1865’te binlerce İstanbullunun ölümüne neden olan kolera salgınına dair notlar (sağ sayfa). 

    Beygir karşılığı cariye ticareti

    15 yaşındaki Şevkidil Hanım nasıl evlendirildi? 

    Osmanlı Devleti’nde cariye ve köle alım-satımları 19. yüzyılın ortalarında fermanla yasaklanmış, ancak bu durum fiiliyata geçmemişti. 

    “….İşbu bin iki yüz seksen üç Muharremü’l- haramının on altıncı Perşembe günü (30 Mayıs 1866) üç bin beş yüz kuruşa ondört onbeş yaşında bir Çerkesü’l-asl beyaz cariye iştira olunmuşdur (Çerkes bir cariye satın alınmıştır) ve ismine Şevkidil tesmiye kılınmışdır (adı verilmiştir). Ve cariye-i mezbure sümününü (cariyenin bedelinin sekizde birini) haremim (eşim) Seniye Hanım kerimesinden müntakil hissesine isabet eden mirasından tesviye etmiştir (kızından kalan miras payından vermiştir) ve câriye onun malı bulunduğunu mübeyyin (belgelemek için) işbu mahalle şerh verilerek işaret kılınmıştır. 16 Muharrem1282/19 Mayıs 1282 yevm-i Perşembe (1 Haziran 1865). 

    İş bu bin ikiyüz doksan senesi Şaban-ı şerifinin sekizinci (2 Ekim 1873) Salı günü Şehremini’nde Deniz Abdal mahallesinde sâkin esirci Adrumalızâde Trabzonlu Hacı Osman Ağadan Habibe ismiyle müsemma (adlı), bir re’s (baş) beygire (ata karşılık) beyaz (bir) cariyeyi altı bin kuruşa aldım. Mezkûr cariye kendi mal ve mülküm olup ismini Zihnifer tesmiye kılmışdım (koydum) (…) Bu da ihsan-ı Rabbani olup her ni’met-i ilâhiyenin teşekküründen ‘acizim (…)“ 8 Şa’ban 1290 yevm-i Salı (2 Ekim 1873). 

    Para karşılığı gönül oyunları

    ‘Mahruhsar Hanım bana varmadı; Rabbim akıllar versin’

    Saray’dan misafir olarak gelen Mahruhsar Hanım’ın kendisiyle değil de başkasıyla evlenmesi, Vehbi Efendi’nin kalbini kırmış: 

    “3 Muharrem 93 (31 Ocak 1876) tarihiyle Saray-ı hümayundan çerağ buyurulup çâkeriye (bana) misafereten gelmiş olan Mahruhsar Hanımın 10 ay 11 gün sonra (11 Aralık 1876), kendisinin bana yazmış olduğu tezkire ve haremlerimizin (eşlerimizin) ısrarı üzere Abdüllâtif Beyin (Sicill-i Osmanî, sf 126, Hazine-i evrak/arşiv müdürü) kaynı, hiçbir yerde müstahdem (görevli) olmayıp ve bir işte bulunmayan, kendi havasına tâlib Osman Şemsi Beye 14 Zilkade 93 (1 Aralık 1876) Cuma günü, bizim vekâletimiz ve Mâbeyn-i hümâyûn Müdürü Mustafa Efendi ve biraderim Emin Beyin şehadetleriyle 4500 kuruş mihr-i mu’accel ve 5000 kuruş mihr-i müeccel ile ‘akd (nikah) olunmuştur. Rabbim akıllar versin. Hanım-ı mumaileyhâ (adıgeçen hanım) müdebbire (tedbirli) ve hânemizin idaresine muktedire bulunduğu ve belki bir zürriyet getirir ümidiyle kendime ‘akd ve tezvice (evlenmeye) çalışmış isem de haremlerimin uygunsuzluğu cihetiyle hanım-ı mumaileyhâ canından bizar oldu. Çaresiz böyle bir herife varmıştır. Bundan sonra benim kalbimin inkisarı (kırgınlığı) cihetiyle cümlesinin hâlini görür ve zeyl eylerim efendim 24 Zilkâde 93 (11 Aralık 1876) yevm-i Cuma”. 

  • Fatih Kanunnamesi: Bir varmış bir yokmuş!

    Fatih Kanunnamesi: Bir varmış bir yokmuş!

    Kanunnâme-i Mehmedi veya Kanunnâme-i Osmanî veya Fatih Kanunnamesi, Osmanlı hanedanında tahta geçen padişahın, ülkede dirlik-düzenliği sağlamak için kardeşlerini boğdurtmasını meşru gören bir maddesiyle tanınmıştır. Ama o dönemden kalma orijinal bir eser olmadığı gibi, yazmaları yüzyıllar sonra Viyana Kütüphanesi’nde bulunmuş birinin kopyası 1911’de Türkiye’ye getirilmiştir. Osmanlı hanedanı, onlarca şehzadesine cellat kemendinde can verdiren bu eserin bir nüshasını niye korumamış veya koruyamamıştır?

    ‘Ve her kimesneye ki evlâdımdan saltanat müyesser ola
    Karındaşlarnı nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir’

    Kurucu Osman Bey, amcası Dündar’ı okuna hedef seçmiş. I. Murad, oğlu Savcı’nın gözlerine mil çektirip daha sonra boğdurmuş. I. Murad’ı Kosova savaşında, Sırp fedailer (çadırında?) öldürmüşler. Aynı gün aynı çadırda oğlu Yıldırım, kardeşi Yakub’u boğdurmuş. Yıldırım’ın oğulları, biri ötekini öldürterek kardeş katili olmuşlar. Bu on yıllık vuruş-kırışa Fetret Devri deniyor. Sağ kalan Çelebi Mehmed, tahta ve saltanata sahip çıkmış. Oğlu II. Murad, amcası “Düzmece” Mustafa’yı, kardeşi Mustafa’yı boğdurmuş. Diğer üç kardeşini kör ettirip Amasya’ya sürmüş, sonra onları da boğdurmuş! Fatih’e gelesine, beyliğin ilk 150 yıllık hanedan sicilinde bu amca, kardeş, oğul cinayetleri var.

    II. Mehmed’in kardeş katli daha acımasız: 1451’de Edirne’de tahta geçtiğinde, kendisini kutlamaya gelen üvey anası Hatice Halime Hatun’la söyleşirken konutuna gönderdiği has adamı Evrenos’a kadının oğlunu, yani üvey kardeşi Ahmed’i boğdurmuş. Tarihçi Mustafa Âlî’nin Künhü’l-Ahbar’dakideyimiyle “nizâm-ı âlem için masumu ahiret yolcusu ettirmiş”!

    Fâtih’in oğlu II. Bâyezid’e gelince… Kardeşi Cem’i zehirletmiş, sarayda rehin tutulan oğlu Oğuz’u boğdurmuş.

    Yavuz, yetişkin kardeşlerini, onların oğullarını temizleyerek kendi oğlu Süleyman’ı tahtın tek adayı bırakmış.

    Kanunî Süleyman da tahtına göz diktikleri kuruntusuyla iki oğlunu, masum torunlarını, büyük amcası Cem’in oğlu Murad’ı boğdurmuş.

    Kanunî’nin oğlu Mustafa’nın katli

    Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi betimi. Çadır perdesi aralığından buyruk veren babası Kanuni Sultan Süleyman.

    1574’te tahta çıkan III. Murad geleneğe (!) uyarak beş kardeşini; 1595’te o ölünce sancaktan gelip tahta oturan oğlu III. Mehmed de saraydaki ilk gecesinde hepsi çocuk 19 kardeşini dilsizlere boğdurmuş. Küçümen şehzadelerin boy boy tabutlarının saraydan çıkarılışını tarihçi Selânikî’den okumalı. III. Mehmed, saltanatının son yılında da “tahtımda gözü var” kuruntusuyla oğlu Mahmud’u boğdurmuş.

    II. Osman’ın akıbeti Kardeşi Şehzade Mehmed’i boğduran Sultan II. Osman’ı da isyancılar Yedikule’ye götürüp boğmuşlardı.

    Hanedanın 15. kuşağında da kardeş katili padişahlar var: I. Ahmed’in yedi oğlundan, sırayla tahta geçen üçünden ikisi: II. Osman, Mehmed’i; IV.Murad, Süleyman’ı, Bâyezid’i, Kasım’ı boğdurmuşlar. İbrahim’i bu kıyımdan Kösem Valide kurtarmış.

    Şehzade Bâyezid’in boğdurulması

    Baba Kanunî Süleyman’ın mektubu üzerine İran şahının buyruğu üzerine Karvin’de boğulan Şehzade Bâyezid.

    Osmanlı hanedanının ilk 340 yılda öldürülen bahtsız şehzadelerinin öyküleri, Mehmed Zeki’nin (Pakalın) Maktul Şehzadeler (İstanbul, 1920) kitabındadır. Yazar, Tezkireci İsmail Beliğ’in (öl.1729) Güldeste-i Riyâz-ı İrfan ve vefiyât-ı Danişverân-ı Nadirân eserine göndermede bulunarak “Nizâm-ı âlem” denen kanunu Yıldırım Bâyezid’in koyduğunu yazar.  

    İlk yayınlar

    Osmanlı hanedanının ilk 340 yılda öldürülen bahtsız şehzadelerinin öyküleri, Mehmed Zeki’nin (Pakalın) Maktul Şehzadeler (İstanbul, 1920) kitabında dile getirilmişti.

    Mevcudiyeti tartışmalı olan Kanunnâme

    Tahta geçenin kardeşlerini nizâm-ı âlem için katlettirmesini buyuran yasayı Fâtih’in veya Kanunî’nin düzenlediği ileri sürülmüştür. Bizans’ın Codex Theodosianus’u gibi, bu da Osmanlı Devleti’nin temel yasasıymış!

    İyi de bu elyazmasının Türkiye ve İstanbul kütüphanelerinde, sarayda ve arşivlerimizde ne nüshası ne kaydı var! Kanunnâme-i Mehmedi’nin nüshaları yüzyıllar sonra Viyana Kütüphanesi’nde bulunmuş. Kanunnâme, bir de aynı kütüphanedeki Saraybosnalı Koca Hüseyin’in (öl. 1644) Bedâ’i-ül-Vekâ’i yapıtında ve bunun Moskova’daki tıpkıbasımının 277-283 yapraklarında yazılıymış.

    Viyana nüshası

    Fatih Kanunnamesi’nin Viyana nüshasının tıpkıbasımı (Prof. Dr. A. Özcan’ın Atam Dedem Kanunu kitabından).

    Osmanlı hanedanı, onlarca şehzadesine cellat kemendinde can verdiren Kanunnâme-i Osmanî’nin bir nüshasını niye korumamış veya koruyamamış? Türkiye’deki ilk yayınlar 1911’de Viyana’dan getirtilen kopyalardan Mehmed Arif Bey’in yayına hazırlamasıyla 1912’de Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuasında tefrika edilmiş. Son kez, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Viyana’daki nüshadan başka Bedâyi’ül-Vekâyî ‘deki metni de çalışarak “Fatih Sultan Mehmed Atam Dedem Kanunu/ Kanunnâme-i Âl-i Osman” adıyla (2. kez) 2017’de Türk ve Arap harfleriyle yayımlamış bulunuyor (Kronik Kitap, 2017).

    Bu Kanunnâme, tahta geçen Osmanoğlunun, ülkede dirlik-düzenliği sağlamak için kardeşlerini boğdurtmasını meşru gören bir maddesiyle tanınmıştır. Oysa kanunnamenin biri hariç diğer maddeleri, saltanat ve divan işleri, törenler, görevliler, saray  örgütleri, vezirler ve din bilginleri gibi disiplinlerden, padişaha yemek servisine, içoğlanlarına, bağ-bostan işlerine, bostancıbaşına, sefer hazırlıklarına kadar birçok ayrıntıları içerir. Kardeş katli maddesi ise bunlarla uzak-yakın ilgisi bulunmayan iki madde arasındadır:

    Minyatürlerde Şehzade Mustafa

    Şehzade Mustafa’nın ölümü Osmanlı Hanedanını yasa boğmuştu. Muradiye’ye defnedilmek üzere cansız bedenin saraya getirilişini gösteren minyatürler.

    “Ve bir küçük sandûk ile (sefere) cep harçlığı için filori götüreler”;

    “Ve her kimesneye ki evladımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizâm-ı âlem için katl etmek münasibdir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmişlerdir Anunla âmil olalar”;

    “Ve Has Odanın oğlanına yılda dört defa kaftan verilsin, üzerine çatmadan takke ve pabuç verilsin”. 

    Peki bu sıralamaya ne demeli? Sefere götürülecek cep harçlığı ile Hasoda oğlanın kaftanı- takkesi-pabucu arasına şehzade katli maddesini Fatih koydurmuş olabilir mi Kardeş katli maddesi, Kanunnâme’nin içeriğiyle tamamen ilgisizdir. Diğer maddeler arasında da bununla ilinti kurulabilecek taht, saltanat, cülus, biat, isyan… konuları yoktur.

    Kanunnâme daha önce de tartışılmıştı

    1912’de Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda tefrika edilen Kanunnâme-i Mehmedî’yi, “Osmanlı Devleti kapanmadan, uydurma bir metin” savıyla tartışmaya açan hukukçu-gazeteci-tarihçi Celal Nuri (İleri) Bey’dir (öl. 1939). Yazar, 17 Ağustos 1918’de Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki yazısında, tarih kitaplarında Kanunnâme’ye yer veren müverrihlere sorular yöneltmiş; kitaplarından alıntılar yapmış. Tarihçilerden aldığı mektup ve cevaplar da Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nın 4. cildinde tefrika edilmiş (17 Ağustos – 7 Eylül 1918, Sayı: 81-84, s: 925-978).

    Bu tarihten 1.5 ay öncesinde, o zaman kimsenin “sonuncu” olacağını aklından geçirmediği bir saltanat değişikliği-cülus yaşandığını hatırlatalım: VI. Mehmed Vahideddin tahta çıkmıştı. Celal Nuri Bey, konuyu bu nedenle gündeme getirmiş olabilir. 

    Günümüze kadar geçen bir asırda bu mecmuada yayımlanan tartışmalar da herhalde unutulmuş. Bakabildiğimiz İ. H. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi’nde, İ. H. Danişmend’in  İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nde, Ö. Lütfi  Barkan’ın İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Kanunnâme” maddesinde,Dr. R. Anhegger-Dr. H. İnalcık’ın Kanunnâme-i Sultân-i Ber Muceb-i Örf-i Osmâni’sinde, A. Mumcu’nun Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl’inde… ve son olarak Kanunnâme’yi bilimsel çerçevede  ele alan A. Özcan’ın  Atam Dedem Kanunu/Kanunnâme-i Âl-i Osman’ında, Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki eleştiri ve yanıtlara gönderme yok; kaynakçalarda da geçmiyor!  

    İlk yayınlar

    1918’de Kanunnameyi tartışmaya açan Celal Nuri (İleri) Bey.

    Celal Nuri Bey’in 1918’de sorduğu ve unutulan veya önemsenmeyen soru şudur:

    “Kanunnâme-i Mehmedî: Hakkında Abdurrahman Şeref, Mehmed Atâ, Ahmed Refik beylerden istizah (açıklama beklentisi): Kanun veya Kanunnâme-i Mehmedî! Bu vesika nedir? Nerededir, ne vakit, hangi iktidar sahibinin emriyle kaleme alınmıştır? Ne vakit çıkmış, ne zaman kaldırılmış, başka kanunlarla değiştirilmiştir?

    Abdurrahman Şeref Efendi ise  Târih-i Devlet- Osmaniye’de (c.1, s. 198) şöyle diyor: “Rum müverrihlerinden naklen Frenk tarihlerinde bir Kanunnâme-i Mehmedî görülmekte ise de mezkûr kanunnâme, Sultan Süleyman Kanunî saltanatında, tadilat ve türlü ıslahat ile tamamlanarak eskisine itibar kalmadığından mıdır, nedir bizim tarih ve eski kayıtlarımızda görülememiştir! Fakat bazı hükümleri zapt ve rivayet olunmuştur. Bir kanun velev pek ağır maddeleri  ihtiva etsin, meşhur (Drakon) Kanunu gibi yine bir iz bırakır, tarihte bir yeri olurdu. Türk tarihlerinin asla bundan bahsetmemeleri, Rumların naklettikleri bu kanunnâme, apokrif (uydurma) veyahut yakıştırma bir kitap olmalıdır. Örf ile kanunun -diğer tabirlerle mektup ve gayri mektup (yazılı ve yazılı olmayan) kanunların farkı olsa gerektir. Belki bu kanundaki zulümlerin bazısı işlenmişti. Fakat bu gibi zulümlerin olmasıyla bunların bir kanun sayılması arasında fark vardır. Zannederim ki tarihçi Hammer: ‘Ancak İran  istibdadındaki gibi kardeş idamını kanun hâline koymak derecesine çıkamamış olsa da bu vahşilik Osmanlıların siyasi hukukuna katılmış idi” (demektedir)”.

    Celal Nuri Bey, Abdurrahman Şeref’in kitabındaki bu açıklamaya şu eleştiriyi yöneltmiş:

    “Abdurrahman Şeref böyle demesinde haksızdır. Bu kanunun bizce gizli kalması muhtemel değildir. Bunu yalnız Rumların bilip de başkalarının bilmemeleri ise biraz gariptir. Anlaşılan zamanın cesaretli muharrirlerinden biri, o asırda cari olan bazı keyfi muameleleri madde şeklinde yazarak Osmanlıların veya Mehmed-i Sânî’nin kanunu budur demiş. Eğer ‘kanun’ ile ‘muamele’nin farkı olmasa idi, meselâ Rusya ve Hükümât-ı Müttehide’de (ABD) rüşvet mubahtır diyebilirdik ve rüşvet oralarda kanun icabıdır demek hakkımız olurdu. Bahsettiğimiz zamanlarda birçok apokrif eserler uydurulduğu da unutulmasın. Bir mülâhaza daha: Lord Mac Aulay, Makyavel Tarihi’nde diyor ki ‘bu zatın Prens unvanlı eseri Türkçeye tercüme edildikten sonra sultanlar kardeşlerini katilde daha ziyade şiddet gösterdiler’. Acaba bu tercüme iddiası doğru mudur?”

    Yine Celal Nuri Bey, Mehmed Ata’nın Târih-i Atâ eserinden de şu alıntıyı yapmış (özetle):  

    “Fatih Sultan Mehmed Hân, toplayıp derleyerek ulemanın da tasdik ettiği, ordu ve idare için gerekli, kendi tecrübelerinin de icabı olan  bütün kaideleri toplayarak  saltanatın muhtaç olduğu kanunları ihtiva eden ‘Kanun-ı Mehmedî’ nâmıyla bir mecelle telif buyurmuş ise de her ne suretle ise zâyi’ olduğu rivayet olunmuştur. Fatih, Devlet-i ‘aliyyenin usûl ve adaletle  idaresi için Kanun-ı Mehmedî’yi yazdığı gibi devlete hizmetteki muvaffakiyetinin de emsali ve benzeri yoktur. Pek büyük ve cihangir himmeti de büyüktür ama ne çare ki Sultan Orhan Hân hazretlerinin harp fennine; 1. ve 2. Murad’ların devletin idare usullerine dair yazdıkları nizâmnâmeler gibi buna da aslı yokmuşçasına dedikoducular uydurma demişlerdir” (c.1 s.10-11, 67-68)

    Celal Nuri Bey, bu alıntıları vererek tarihçilerden cevaplar beklediğini belirtmiş: “Milletimizin vahşetine delâlet etmek üzere temcit pilavı gibi kotarıp Frenklerin önümüze koydukları bu kanunnâme hakkında muhterem üstatlarımızdan Abdurrahman Şeref, Mehmed Atâ, Ahmed Refik Beyefendilerin mütalaalarını pek ziyade bilmek isterdim. Lûtf-i himmetlerine intizar ile kendilerine arz-ı tazimat ederim” (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası c. 4, s. 81, 17 Ağustos 1918, sf. 925-927).

    Adı geçenlerden gelen mektuplar da  Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nın izleyen sayılarında  yayımlanmıştır.

    Kanunnameler Türkiye kütüphanelerinde pek çok örnekleri görülen muhtelif Osmanlı kanunnameleri arasında bahse konu Kanunname-i Osmani yoktur.

    ABDURRAHMAN ŞEREF’İN CEVABI

    İki Kanunnâme bize Viyana’dan geldi

    Celal Nuri Beyefendiye

    Kanunnâme-i Mehmedî hakkında izahat istiyorsunuz. Bu kanunname ilk mecellemiz olmak hasebiyle merak olunmağa değer:

    Sultan Mehmed Hân-ı Sânî’nin siyasette tanzim ve tedvin ettirdiği kanunname tarih kitaplarında zikr edildiğinden, Târih-i Devlet-i Osmaniye’yi yazarken dolaştığım kütüphanelerde ve tetkik ettiğim kütüphane defterlerinde nüshasına tesadüf etmedim. Cevdet Paşa (öl. 1895) ve Mustafa Nuri Paşa (öl. 1890) merhumlara müracaatımda onlardan da malumat alamamıştım. Eserimin birinci cildinde mezkûr kanunnâmenin Sultan Süleyman Kanunî zamanında, icabına ve zamanın ihtiyacına göre tadilât ve ilavelerle ikmâl edildiğini, eskisine de itibar edilmeyeceğinden madûn (geçersiz) sayıldığını, bizim tarihlerde ve eski kayıtlarımızda görülemediğini kaydetmiştim.

    Osmanlı tarihçilerinden Âlî, Künhü’l-ahbar’da bu kanunnameden ilk bahsedendir ama okuyup okumadığını yazmamıştır.

    Kanunnâmenin ehemmiyeti âşikâr olup 1911’de Tarih-i Osmanî Encümeni(nin)de görüşülmüş; araştırmalar neticesinde Viyana İmparatorluk Kütüphânesinde nüshaları mevcut olduğu anlaşılarak fotoğraflarının gönderilmesi Viyana Sefaretinden istenmişti. Elçilik, kütüphânedeki Sultan Mehmed Hân-ı Sânî’ye ait üç kanunnameden ikisinin fotoğraflarını göndererek üçüncüsünün Doktor Freliç (Friedrich von Kraelitz) tarafından yakında neşredileceğini bildirmişti.

    Fotoğrafları gelen iki kanunname, arkadaşlarımızdan Arif Bey’in himmetiyle tahlil ve tahşiye olunarak Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nın 13 numaralı ve 1 Nisan 1328 tarihli nüshasından itibaren tefrika edilmiştir. Küçük ebatlı birincisi aradığımız Kanunnâme-i Mehmedî’dir ki şimdiye kadar İstanbul’da nüshasına tesadüf olunamamıştır. İkincisi ise büyücektir. Süleyman Han Kanunî’ye ait olup kütüphanelerde nüshaları mevcuttur.

    21 Ağustos 1918 (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası,c. 4, 24 Ağustos 1918, s. 82, s. 943-944)

    AHMED REFİK’İN CEVABI

    Her devirde değişik nüshalar tanzim edildi

    Ahmet Refik (Altınay)

    “Muhterem Celâl Nuri Beyefendiye…

    Kanunnâme-i Mehmedî, Fatih Sultan Mehmed Hânın emriyle Nişancı Mehmed bin Mustafa tarafından toplanmıştır. Kanunnamenin tertibi hakkında Nişancı Mehmed bin Mustafa şu mütalaada bulunuyor:

    ‘İstanbul’un fethinden sonra Fatih Mehmed, ecdadı zamanındaki kanunların yazıldığı defterlerin eksikliği sebebiyle kendi reyiyle tamamlatıp Divan-ı hümâyun’da üç bölüm üzere ve kendi yani padişah dilinden ve anlaşılmaz ibarelerden arındırılmış bir kanunnâme-i âl-i Osmanî’yi Nişancı Mehmed’e yazdırmıştı. Bu çalışmanın Karamanî Mehmed Paşanın  sadrazamlığında (1477-1481) olması icap eder. Çünkü Kanunnâmeyi yazan Leyszâde Mehmed bin Mustafa’nın nişancılığı bu zamandadır.

    Kanunnamenin her devirde nişancılar tarafından değişik nüshaları tanzim olunmuştur. Meselâ IV. Mehmed devrinde Abdurrahman Paşa Kanunnamesi gibi. Bu suretle tanzim edilen kanunnameler için meclisler toplanmazdı. Padişahın, idareye, teşrifata, merasime dair hüküm ve fermanları, müftünün araziye ve timar ve zeamete dair fetvaları kanun kuvvetinde idi. Kanunnameler, bunların bir yere toplanmasıyla oluşurdu.

    Kanunname-i Mehmedî işte bütün bu kanunnamelerden eskidir. Baş tarafında ‘Bu kanunname atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâd-ı kiramım neslen ba’d neslin (kuşaktan kuşğa) bununla âmil olalar’ denildiğine bakılırsa Fatih Sultan Hân tarafından değil, belki ilk koyan Osman Gazi’ydi ve bir defterde toplanmamıştı.

    Kanunname-i Âl-i Osman’ı Fatih Sultan Mehmed Han’ın koyduğu  anlaşıldıktan sonra kardeş katilliği meselesinin ona atfedilmesi doğru değildir. Târih-i Ebu’l-Faruk’daki: ‘Fatih Sultan Mehmed’in devrine, eserlerine, kişiliğine en büyük olumsuzluk veren eseri, yaratılışa aykırı Kanun-ı Osmanî adlı yasasıdır. Böylece, Yıldırım Bâyezid Hânın Kosova meydanında kan deryası içinde (kardeşi Yakub’u) boğdurarak işlediği kin ve vahşeti, II. Sultan Mehmed, devlet kanunu ve usulü yapmıştır’ (c. 2 s. 34) cümleleri, doğru bir inceleme sonucu sayılmamalıdır.

    Osmanlı padişahlarının bu maddeyi kanun şekline koymalarına sebep memleketin parçalanması korkusuydu. Cengiz saltanatı, Selçukîler ve daha birçok hükümdarlıklar kardeş çatışmaları saltanat iddiaları yüzünden dağılmıştı. Saltanat fasılası denen kardeşler mücadelesi de padişahlarca malumdu. On seneden fazla Osmanlı saltanatı yıkılma tehlikesi yaşamıştı. Bu kanunun idamesi bundan dolayı kâfi bir sebepti. Sultan Cem’in kardeşi aleyhine isyanı, Türkleri Avrupa’dan çıkarmayı düşünen Avrupalılar elinde bir alet olarak kullanılması, bu usulün konmasına meşru bir hak veriyordu. Ama her cülusta padişahın kardeşlerini öldürtmesi şart değildi. Bu sebeple kanunun bu maddesine ‘nizam-ı âlem için’ kaydı konulmuştu. Meselâ II. Bâyezid, şehzadelerinin öldürülmelerine taraftar değildi. Eğer bu kanunun icrası mutlak olsa idi, oğlu Yavuz Sultan Selim’e kardeşlerini korumasını tavsiye etmezdi. Halbuki kardeşleri isyan edince Selim, babalarının vasiyeti ‘Kardeşlerin inat ve muhalefet etmedikçe kılıç kınından çıkıp aranıza girmesin’ olmuştu. Lâkin aykırı hareketleri yüzünden cümlesini idam ettirdiğini Solakzâde yazar (s. 351). II. Selim cülus etmeden kardeşlerini öldürmeye kalkıştı. III. Murad ve III. Mehmed daha feci davranarak Murad 5, Mehmed 19 kardeşini o devir tarihçilerinin deyimiyle şehit ettirmişti. Oysa bu maddenin masum şehzadelere tatbiki reva değildi. Bunu yaptıran kanun değil, padişahların şahsi ihtiraslarıydı.

    Kardeş idamı meselesi Sultan I. Ahmed zamanına kadar devam etti. Saltanat daima yetişkin/ saygın oğula geçiyor, büyük evlat veliaht telakki ediliyordu. Hele 19 şehzadenin haksız yere idamı İstanbul’da fena bir tesir uyandırdığından Sultan I. Ahmed bu feci icraata yanaşmayarak kardeşi şehzade Mustafa’yı muhafaza etti. Kardeş idamı maddesini kaldırdı. Şehzadelerin sancağa çıkmalarına da son vererek isyanlarına mani olmayı gözetti. Şehzadelerin sarayda ayrı bir dairede, sakal bırakmamaları şartıyla ikametlerini uygun gördü. Vefatında yerine oğlu Osman değil, ekber evlat kardeşi Sultan Mustafa padişah oldu. Osmanlı padişahlarının “nizâm-ı âlem” için yaptıkları bu feci’ hareketi dönemlerinin ‘ekser uleması’ da saltanat, mülkiyet demek olduğundan caiz görmekteydi…” (Kısmen kısaltılmıştır. 2 Ağustos 1918. Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 24 Ağustos 1918 s. 944-947)

    MEHMED ATÂ’NIN CEVABI

    Fatih o kaideyi koydu, 130 yıl sonra iptal oldu

    Mehmed Atâ

    “Celâl Nuri Beyefendiye…

    Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki sorunuzu gördüm. Fatih zamanındaki Kanunnâme-i Âl-i Osman’ın herkesin vicdanını isyan ettiren suç veya günah, şu fıkrada görülüyor: ‘Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizam-ı âlem için katl etmek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. Onunla âmil olalar’.

    Bu fıkradaki‘ekser ulema dahi tecviz etmişlerdir’ sözü dikkati çeker. Bunlar o sırada İstanbul’da reyine müracaat edilenler demektir. Hoca Saadeddin Efendi’nin Şehzade Yakub Çelebi vakasındaki ifadesinden anlaşıldığına göre bu kötülüğü tecviz eden ulema ‘el-fitne eşed mine’l-katl’ (Karışıklık, öldürmeden daha korkunçtur) diyorlar. Bu bir fetva değildir. İslâm şeriatı, niyete ceza tertip etmediğinden halde ileride fitne çıkmasına sebep olur kuruntusuyla üç dört yaşlarındaki masumların kanının su gibi akıtılmasına da asla izin verilmeyeceği aşikârdır.

    Vicdanlarımızın nefret ettiği bu bid’atın İslâm şeriatı ile de bir münasebeti yoktur. Lâkin Fatih bunu niçin gerekli görmüştür? Bunun tarihî sebepleri araştırılmalıdır. Fatih cihangirlikten ziyade cihandarlık emelinde idi. Yani İskenderler, Cengizler, Timurlar gibi bir çok memleketleri istiladan ziyade feth ettiği mahallerde kalıcı bir devlet  tesis etmek arzusunda idi. İskender’in, Cengiz’in, Timur’un devletleri, vefatlarında, memleketlerinin evlat ve ahfadı arasında paylaşıldığını, Eyyubîye Devleti bu yüzden perişan olduğunu, SelçukluDevletinin 10 oğul arasında taksim edilmesinden dolayı zaafa uğradığını, Osmanlı saltanatında da kendisinden evvelki padişahlar zamanındaki şehzade nizalarını, devletin büyüklük ve birliğinin evlat muhabbeti yüzünden ihlal edebileceğini düşünerek o kaideyi koymuştu.

    Bu bid’at, asırların ilerlemesiyle beşer  vicdanında artan nefrete mukavemet edemezdi. Nihayet Fatih’ten 130 sene sonra Sultan I. Ahmed zamanında iptal olundu.  IV.Murad  yeniden ihyasına çalıştı. Ondan sonra ortadan kalktı.

    Tarih çalışmalarındaki düşüncelerinizin ölçü ve kudretine takdir ve hayret efendim.

    21 zilkaide 1336 (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 7 Eylül 1918, s. 977-978)

  • İstanbul’un fethi ve sonrasına dair ‘gayriresmî’ bir tarih

    İstanbul’un fethi ve sonrasına dair ‘gayriresmî’ bir tarih

    İstanköylü Hezarfen Hüseyin Efendi, Meliklerin Ayıklanmış Tarihi adlı eserini 1673’te tamamladığında, özellikle İstanbul’un fethi ve sonrasına dair önemli bir kaynak ortaya koymuş oldu. Ancak bu kıymetli eser, söz hünerlerine, övme ve abartmalara, uzatmalara yer vermediği için sonraki tarihimizde pek de dikkate alınmadı. Oysa ki Hüseyin Efendi, örneğin fetih sırasında “kentin savaşla ve barışla alınan” bölgeleri olduğunu, İmparator Paleologos’un öldürülüşünü ve Bâyezid’i vasiyetini de bilinenden farklı yazmıştı… 

    Bir 17. yüzyıl yazarı ve tarihçisidir İstanköylü Hezarfen Hüseyin Efendi (öl.1691). Gençlik yıllarında yerel kaynakları, Rumca, Grekçe belki Latince kitapları görmüş, okumuş; İstanbul’a payitaht aydınlarından farklı donanım ve görüşlerle gelmişti. Tarih olaylarına bakışı da farklıydı. Örneğin tahttaki veya önceki padişahları anlatımında, onları övmek gibi bir kaygısı olmamıştı. Yazar önsözünde dünya veya hanedanlar tarihi içerikli Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk (Meliklerin Ayıklanmış Tarihi) adını verdiği eserini, İstanbul’a hükmeden Yunan, Latin egemenlerinin tarihlerinden seçip-derleyip-çevirerek, İslâm kitaplarından, Çin-Maçin-Hıta ve Huten kaynaklarından da alıntılar yaparak yazdığını belirtiyor. 

    El yazması Tenkihü’t-Teravih’in başlangıç sayfaları (Necdet Sakaoğlu özel koleksiyon). 

    Bin fen bilen anlamında Hezarfen Hüseyin Efendi (ö. 1691), kronolojik gruplamalarla Roma ve Bizans imparatorlarını, Emevi, Endülüs, Abbasi halifelerini, Hicaz-Yemen-Umman’ın şerif, imam ve sultanlarını, Türk-Moğol hakanlarını, İran kisralarını, Çin fağfurlarını… Kendi çağına kadar da Anadolu Türk beylerini ve padişahları, nesnel bakışla 201 yapraklı bir elyazmasına sığdırmış. Söz hünerlerine, övme ve abartmalara, uzatmalara yer vermediğinden olacak, Tenkihü’t-Tevârih’e pek başvuran da olmamış. En kapsamlı ve güvenilir kaynak durumundaki İ. H. Uzunçarşılı Hezarfen’i çağının tarihçi ve bilim adamları arasında tanıtmış o kadar. 

    Osmanoğulları, bu elyazmasının 107.-137. yaprakları arasındaki “Beşinci Bab”da, Osman Gazi’den IV. Mehmed’e (1648-1687) kadar yer alıyor. Yazar, başka kaynaklarda rastlanmayan ayrıntılara da değinmiş. 

    Bu yazıda, Fatih Sultan Mehmed’in saltanatının başında ve sonundaki iki Mayıs ayını, “Fetih: 29 Mayıs 1453” ve “Ölüm: 3 Mayıs 1481” dönemeçlerini Hezarfen’in tarihinden aktaracağız ki, herhalde eserden yapılan ilk alıntılardan olacaktır: 

    Fetih günlerinde, ‘İstanbul sulhen mi (barışla), anveten mi (zorla, savaşla) alındı?’ sorusu; son imparatorun akıbeti; İstanbul’un ilk Türk sultanının 28 yıl sonraki ölümü; yeni payitahtta ilk cülus… Hezarfen Efendi bunları bilinenlerden farklı anlattığına göre, başvurduğu kaynaklar da farklıydı kuşkusuz (Kimi sözcüklerin Türkçeleri dışında, elyazmasındaki cümle yapıları korunmuştur). 

    Surlar kuşatılmıştı Edirne’den İstanbul’a doğru yola çıkan Osmanlı ordusu, gruplar halinde şehre yaklaşıp ordugahı kurmuş ve Yedikule’den Haliç’e kadar tüm surdışında mevzilenmişti. Osmanlılar Surlara defalarca büyük saldırılar düzenlemişti. 

    Fetih konusu 

    Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk adlı eserin 115/a-116/a sayfasında şöyle denmektedir: 

    “Sultan Mehmed Han azim toplar döktürüp İstanbul fethine azimet eyledi. Rumeli tarafında bir hisar çevirdi. Karşısındaki Güzelce Hisar’ı onarttı. İki hisara dahi toplar ve mühimmat koydurdu. Karadeniz’den İstanbul’a gemi getirtmedi. Edirne’ye varıp orada bir büyük saray binasını başlattı. Sonra azim tedarikle sekiz yüz elli yedide (1453) İstanbul muhasarasına geldi. Nice yüz gemileri karadan yürütüp şimal tarafından denize girdiler. Fener Kapısından hisarı döğdüler. Vesair asker Edirne Kapısından hisarı döğüp ve Eğri Kapıdan döğmeğe başladılar. Elli bir günden sonra, Cemaziyelulânın sekizinci günü…” (18 Mayıs?)”. 

    İstanbul’un fethinin kaynaklardaki tarihi, örnek İ. H. Uzunçarşılı da, “20 Cemaziyelevvel 857, Salı” bunun milâdi karşılığı da “29 Mayıs 1453”tür. 

    Hüseyin Hezarfen Efendi’nin tarihinde Fatih’in oğlu 2. Bayezid’in tahta çıkışı bilinegelenden daha farklı anlatılıyor. 

    Sert çarpışmalar Surların en güçlü yerlerinden biri Belgrat Kapı civarıydı. Burada çarpışma hem Bizans hem Osmanlılar için çok sertti.

    Hezarfen, kentin karadan ve Haliç tarafından, bir savaş hercümercinde Salı-Çarşamba günleri düştüğünü yazıyor. 

    Üzerinde durulması gereken, İstanbul kapılarının Fatih’in ordusuna barış yapılarak mı, savaşılarak mı açıldığıdır. Kente savaşarak girildiğini yazan tarihlere karşılık “sulhen” girildiğini yazan kaynaklar da vardır. Bu konu eserde şöyle açıklanmıştır: 

    “… iki taraftan feth olundu. Bahir (deniz/Haliç) tarafından anveten (savaşarak) feth olundu ve Edirne Kapısından sulhen (barışla) feth oldu. İki asker Aksaray Pazarında cem’ oldular. Onun içindir ki Sulu Manastır tarafındaki kiliseler ibka olunmuşlar ve Aksaray Pazarından Ayasofya’ya varınca olan kiliseler câmi ve mesâcid olmuş. Sultan Mehmed Ayasofya’ya girip anda ezan okuttu ve namaz kılardı. Sonra Kayserin sarayına girdi ve bu beyti okudu: “Perdedâr-ı meykend ber kasr-ı kayser ankebud/ Bûm nevbet /Mizend-i ber künbed-i Efrasiyâb (İmparatorun sarayında örümcek perdeci, baykuş nöbetçi olmuş!). 

    Sultan Kazlıçeşme’de Kazlıçeşme, II. Mehmed’in büyük bir öfkeyle atını denize sürdüğü yerdi. Bugün Surların ilk kulesi Mermer Kule hâlâ ayakta.

    Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk’ta Bizans İmparatoru VII. Kostantin’in öldürülüşü resmi tarih anlatılarına büyük tezat oluşturuyor.

    Kitabın 115/b sayfasında da Eyüp Sultan ile ilgili şunlar okunuyor: 

    “Bu fetihde Sultan Mehmed ile Akşemseddin birlikte idiler. Şüphe yoktur ki bu denli feth-i ‘azim onun da himmetiyle olmuştu. Sultan Mehmed şeyhinden rica eyledi ki Hazret-i Ebi Eyüb Ensari’nin kabrinin yerini âşikâr eyleye. O da hoş görüp buna yöneldi. Şimdiki olduğu mahalle padişahla varıp ‘şurayı şu kadar arşın kazsınlar’ dedi. Pes kazdılar gördüler ki bir seng-i mezar (mezartaşı) var. Üzerinde ‘hazâ kabr-i sahib-i Resulullah Ebi Eyyub Halid bin Zeyd- Ensârî’ yazılmış. Kabri şerif ortaya çıkınca Sultan Mehmed Han mutlu olup emreyledi ki ol mahâlde bir türbe ve bir câmi ve bir medrese bina oluna”. 

    Kadırgalar Caddesi 566 yıl önce karadan yürütülen gemilerin hatırası, bugün Vodafone Park Stadı’nın yanından Maçka’ya doğru uzanan caddenin adında yaşatılıyor. 

    Konstantin Paleologos nasıl öldürüldü? 

    Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’ın, İstanbul’un fethi sırasında nasıl öldüğü veya öldürüldüğü tartışmalı bir konudur. Bununla ilgili olarak, eserin 119/a sayfasında şöyle denmektedir: 

    “Rûm kayserlerinin sonuncusu Kostantin: Sultan Mehmed azîm toplar döktürüp sekiz yüz elli yedide İstanbul’un muhasarasına geldi. Güdük Manuil’in oğlu Kostantin Palologos’un hükümdarlığında. Ebül-feth Mehmed Han Gâzi İstanbul’u muhasara edip elli gün miktarı kale cengi etti. 

    Savaşarak öldü Fetih sırasında öldürülen Constantine XI Palaiologos (1405-1453), Hezarfen Hüseyin Efendi’nin Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk eserinde ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. 

    Elli birinci günü küffar, asker-i İslâmın azim hücumunu gördükte kale hisarını bırakıp kaçarken, Kostantin birkaç ekâbir ile hisar kapılarını gezerken bu hali görüp can korkusuna kapıldı. Elinden kılıcını kalkanını bırakıp ah edip, kaçanlara ‘Gelin bâri başımı kesin’ derken, Müslümanlardan bir gâzi yetişip yüzüne bir kılıç vurup bu darbeyle başını aşağıya indirdi. Biri dahi ardından gelip beline bir yassı harbe sapladı, öldürdü. Sabah karanlığı olmakla padişah olduğunu bilmeyip katl olduğu yerde bıraktılar. Ertesi, Sultan Mehmed Han Gâzi, Rum komutanlarına ve İstanbul’un bazı büyüklerine sual buyurup Kostantin’in nice olduğunu sordu. Bulunsun diye ferman olundu. Onlar da padişah fermanınca ne mahalde öldüğünü tahmin ve ihbar ettiler. Varıp ölüsünü buldular ve teşhis edip budur dediler. Başını kesip Sultan Mehmed Han hazretlerine getirdiler. Sonra saray kapısına mıhlayıp akşama değin alıkodular. Derisine saman doldurup memleket be-memleket gezdirdiler”. 

    Fatih’in ölümünü izleyen günlere dair 

    Fatih Sultan Mehmed, 3 Mayıs 1481 tarihinde öldü. Padişahın ölümünü izleyen haftalarda, karışıklıklar ve isyanlar başgösterdi. Cem Sultan-Sultan Bayezid mücadelesi ile de bilinen bu dönem, Hezarfen Hüseyin Efendi’nin kitabında, 115b/116a sayfalarda şöyle anlatılıyor: 

    “Vakta ki Ebü’l-Feth öldü. Sultan Bâyezid Han Amasya Sancağında idi. İki yıl önce Sultan Mehmed Han Sultan Bâyezid’in oğlu Sultan Korkud’u getirtmiş idi ki sünnet ede. Halinden ve konuşmalarından haz ettiğinden torununu yanında alıkodu. Vakta ki Ebü’l-feth Sultan Mehmed Anadolu tarafına sefer edip Maltepe’de hasta oldu. (Tahtı) oğlu Bâyezid’e vasiyet eyledi. (Ama) saltanat erkânı ‘O, bu yıl hacca niyet edip gitmek üzereydi. Çaresi yoktur ki hacdan vazgeçip gelip saltanata cülus eyleye’ dediler. Sultan Mehmed, ‘o hacdan gelinceye, oğlu Korkud yerine saltanat naibi olsun’ dedi. 

    Fatih Ayasofya’nın tepesinde 29 Mayıs sabahı namazdan sonra başlayan hücumla sur hatları aşılmıştı. Fatih, Ayasofya’nın kubbesine çıkıp Bizans Sarayı ve Hipodrom’un siluetini verdiği şehre bakmıştı. Manzara bugün tamamen farklı. 

    Sultan Bâyezid’e babasının ölüm haberi vâsıl olunca dedi ki: ‘Ben şimdi bir sefere (Hacca) niyet eyledim nasıl döneyim? Zirâ o sefer bana dünyadan ve her şeyden hayırlıdır’. Korkud da hutbe okudup adına sikke vurdurmuştu. Vakta ki Bâyezid (hac) kararından döndü. Diledi ki tekaüt olup İznik’te otura. Vezir Ali Paşa ve diğer vezirler, anlaşıp gelip ‘padişah ol’ dediler. Korkud’a da arz ettiler ki ‘babanız gelirse, emriniz nedir?’ Bu durumda Korkud ‘Ceddim Sultan Mehmed Han demedi mi? Ben babamın saltanat naipliğini yaptım. Saltanat onundur’ dedi. Vezirler Korkud’un Bâyezid’e gitmesini istediler. Cümle asker dahi bunu doğru gördüler ki Korkud kendini hal’edip saltanatı Bâyezid’e vere. Korkud Anadolu’ya geçip İznik’te bir mahalde minbere benzer bir nesne (?) yaptırıp (babası) Bâyezid’i elinden tutup minbere çıkıp ‘Padişah budur, bende emanet idi. Buna itaat eylen’ deyip kendi Manisa’ya gitti. Bâyezid Perşembe günü, cemaziyelâhirin yirmi dokuzuncu günü (8 Temmuz 1481/1481) İstanbul’a girip taht-ı padişahîye geçti. 

    Vakta ki Sultan Cem bunu işitti, Bursa’ya gelip tahta geçip Bursa ahalisinden biraz para alıp Bâyezid cengine Sultanönü’ne gelip muhkem cenk edip yenilip Halep’e firar edip oradan Mısır’a Sultan Kayıtbay’a varıp yardım istedi. O da biraz aralarında sulh etmeye çalıştı. El vermeyecek, “hele hacc-ı şerife varın, sonra yardım esirgenmez” diyerek şehzadeyi külli tamtırak (gösteriş) ile hacca gönderip, sonra biraz kimse ile eskiden beri Cem’in dostu ve yoldaşları olan Varsaklara gönderdi. Onlar da ‘şehzademizin ve beğimizin baş ve yoldaşlarıyız’ deyip ‘can yoluna’ dediler. Cem Sultan bu boylara gelip bir kısım Alay Boylu gönüllülerle kalkıp tekrar Bâyezid’in cengine gelip seksen yedide (1482) tekrar Sultan Cem, daha ağır yenilerek Varsak vilâyeti (Akdeniz) sahillerinden Frenk memalikine (Avrupa’ya) giden gemi bulup kendi adamlarıyla binip Anabolu’ya (Mora) varıp, Frenk beyi Cem’e aşırı şahane bağlılık eyledi”. 

    Bu bilgiler, örneğin öteden beri okuduklarımızı hatırlarsak, “İstanbul savaşla mı barışla mı alındı? Fetihte Bizans imparatorunun ölümü nasıl gerçekleşti? Fethi izleyen günlerdeki gelişmeler nasıldı?” sorularına oldukça farklı açıklamaktadır. 

    Fatih’in son sefere çıkarken hastalanması, yerine oğlu Bâyezid’in geçmesi için vasiyeti; Bâyezid’in oğlu şehzade Korkud’un naipliği; Bâyezid’in “Hacca gideceğim” diyerek tahta geçmekteki isteksizliği; ölen Fatih’e naip olan Korkud’un babasının geldiği İznik’e giderek açık alanda kurulan bir minbere babasıyla çıkıp sultanlığı devretmesi; Fatih’in taht için küçük oğlu Cem’i değil veliaht konumundaki Bâyezid’i vasiyet etmesi konuları, belleğimizdeki kayıtlı bilgilerle çelişebilir. Neyleyelim ki yazan, biz tanımasak da Kâtip Çelebi’nin, Evliyâ Çelebi’nin kuşağından bilgin ve bilge, önemli eserleri olan bir kişi, Hüseyin Hezarfen Efendi’dir. 

    Portre: Hüseyin Hezârfen

    ‘Yüksek bilgili ve herkesi faydalandıran bir kimse’

    Ca’fer adlı birinin oğlu olup İstanköylüdür. Öğrenimini memleketinde görmüş, İstanbul’a giderek ömrünün sonuna kadar orada kalmış, çok büyük bilgi edinmiş, geniş bir kütüphane kurmuş ve 24 Kasım 1691’de ölmüştür. Avrupalı seyyahlarla görüşmüştür. Bunlar seyahatnamelerinde kendisinden “yüksek bilgili, herkesi istekle hazinelerinden faydalandıran bir kimse” diye bahsederler; önemli dil bilgilerine sahip olduğunu, İbranice ve Grekçe bildiğini eklerler. Tıp bilimi ile de uğraşmıştır. Bu büyük adamın mezarının ve hâl tercümesinin hemem hemen hiç bilinmemesi gariptir. 

    Mehmed Tahir Bey tarafından Türk Yurdu’nda tam bir listesi yayımlanmış olan eserlerinden başka, burada konu aldığımız Tenkihü’t-tevârih-i Müluk adlı, her biri birçok ayrımlı dokuz kısımdan ve bir sonsözden (hâtime) oluşan, 4. Mehmed’e sunulmuş bulunan bir dünya tarihi yazmıştır. Mîrhand’ın, Cenâbî’nin ve Âlî’nin eserlerinden bilgileri toplamış ve Batı kaynaklı eserlerden (Latince-Grekçe) faydalanmıştır. Bunlardan yararlanarak Helas, Roma ve Bizans’tan bahseden ilk Osmanlı tarihçisidir. Hezarfen bu eserini Muharrem 1081(1670 Mayıs sonu) yazmaya başlamış ve 24 Şevval 1083’te (12 Şubat 1673) bitirmiştir. 

    Bundan başka 1669’da Telhisü’l-beyan fi Kavânîn-i âl-i Osman adıyla, 4. Mehmed’in ana kanunları üzerine 13 bablık, kültür tarihi bakımından çok değerli bir eser yazmıştır. Nihayet Hezarfen, Târih-i devlet-i Rûmiye adıyla İslâm ve Yunan kaynaklarından yararlanarak bir Roma tarihi yazmıştır. Bu belki de bir dünya tarihinin bu konuya ait bir bölümünün genişletilmesinden ibarettir (Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri, çev. Prof. Dr. Coşkun Üçok). 

  • Kutsal Şaman giysileri

    Kutsal Şaman giysileri

    Dr. Kevser Gürcan’ın Şaman elbiselerine ilişkin temel kavramlar, imgeler, kültürel oluşum ve değişim evreleri gibi ana hatlardaki uzun ve ayrıntılı çalışması, üç kıtadaki saha ve müze araştırmalarıyla ufuk açıcı bir kitap. 

    KUTSAL ŞAMAN ELBİSELERİ
    Kevser Gürcan
    Ötüken Neşriyat

    Giysi tarihlerinin insanlık tarihleriyle koşutluğu var. Resim sanatının simgelerinden Âdem ile Havva betimlemelerindeki incir yaprağıyla örtünme (tesettür) ise insanoğlunun yeryüzü yaşamında giysili yaşayabileceğine işarettir. Bugün bile Afrika’da, belki Avustralya’da hâlâ incir yaprağı kadar denebilecek örtünme/ giysi âdetleri vardır. İklim koşulları, gelişen-değişen töreler, törenler, inançlar, meslekler, kadınlık-erkeklik, varsıllık-yoksulluk, yaşam alanları, uygarlık süreçleri, her devirde ve kültürde giysi gereksinimlerini biçimlendirmiş. 

    “Çok ileri” bir uygarlık evresinde yaşadığımızı varsayıyor olsak da bugün de insanlık âlemi, bireylerine önce giyim-kuşam ve görünüşleriyle birer karakter çiziyor. Bir fotoğrafa baktığımızda, askeri, öğrenciyi din adamını işçiyi önce kıyafetinden seçebiliriz. Toplum ve topluluklar da giysi alışkanlıklarıyla ortak kimlikler sergiler. 

    Çocukluğumda korktuğum veya hayran olduğum kişilerin belleğimdeki imgeleri, şapkaları, paltoları, entarileri… ile yer etmiş. Örneğin “bebe”lik günlerinde olmalıyım ki, annemin lacivert kadife entarisinin beneklerini böcek zanneder, onu ne zaman giyse korkar, ağlar ama anlatamazdım! Komşu evde oturduğu için, evimizin önünden gelip geçen, bana göre dev yapılı, etekleri uzun, yakası enli, torba cepleri kapaklı, kocaman kaputlu, çizmeli, apoletlerinde yıldızlar, göğsünde İstiklâl madalyası ışıldayan askerlik şubesi reisine ise hayranlıkla karışık bir korkuyla bakardım. 

    Kutsal giysilerin, üniformaların, başlıkların, tılsımlı takıların, nişanların büyüleyiciliği, insanlık tarihi kadar eski bir gerçektir. Günümüzde de ayinlerde olağanüstü kutsal kıyafet ve simge sergilemeleri yapılıyor. Sözü, Kevser Gürcan’ın konusuna en uygun yayınevince (Ötüken) yayımlanmış Kutsal Şaman Elbiseleri’ne getirmek istiyorum. 

    Dünün yazma eserleri bugün nasıl birer sanat ve kültür mirası değerinde ise Gürcan’ın kitabı için de aynı düzeyde bir gelecek var. Sanat-kültür çalışmalarında yorulmak bilmeyen bu öğretmen araştırmacı, Tanrı Dağları’ndan, Taklamakan’dan Sibirya’ya dolaştığı yerlerde, bir yandan da dünyanın sayılı müzelerindeki koleksiyonları inceleyerek bize yitik kültürümüzün inanç giysilerini tanıtıyor. Yazılı ve görsel içerikli bir “ata koleksiyonu” diyebileceğimiz Kutsal Şaman Elbiseleri kitabı, bilimsel bir yapıt. Mükemmel baskı ve nesnel değeriyle bir sanat ürünü. Gürcan üzerinde çalıştığı -çoğu bizim kütüphanelerimizde bulunmayan-eserleri kaynakçada sıralamış. Kitapta çoğu kendi çekimi 64 renkli fotoğrafla 3 de bölge haritası var. 

    Dr. Gürcan’ın bulmak, ulaşmak heyecanıyla bıkmadan, yorulmadan nasıl çalıştığına iki-üç kez tanık olmuştum. Demek ki tez canlılık-ivedilik, içeriğiyle özgün bir kaynak yapıtın kotarılmasına hizmet etmiş. Gürcan’ın uğraşıları, bir sanat-bilim uzmanının kazanılması açısından dikkate değer, genç araştırmacılara da örnek olacak bir çalışmadır. 

    “Türk Şamanlığı, son yüzyıla kadar Avrupalı ve Rus bilim insanlarınca incelenmiş. Türk araştırmacıların ilgileri son elli yıldadır” diyen yazar, Türk Şaman elbise ve aksesuarlarının tespiti için Ankara DTCF’den başka altı ülkede, dokuz müzede çalışmalar yapmış. 

  • Avrupa’yı titrettiler İstanbul’u inlettiler

    Avrupa’yı titrettiler İstanbul’u inlettiler

    Kapıkulu Ocaklarının daimi ve paralı piyade ordusu Yeniçeriler, 464 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin temel askerî gücünü oluşturdu. Savaş meydanlarındaki pervasız kahramanlıkları ve 17. yüzyıldan itibaren barış zamanındaki barbarlıklarıyla tanındılar. Okul kitaplarımızda “Yükseliş Devri”nde övdüğümüz Yeniçerilerin sonraki olumsuz hallerine pek değinilmedi. Bugün Aksaray-Yusufpaşa’da, Et Meydanı’nı çevreleyen yüzlerce koğuş, oda, çardak, kerevet, mutfak, ahır örüntülü bir bekâr mahallesinde konuşlanmış Yeniçerilerin gündelik hayatına bir bakış. 

    Yabancı tarihçileri de çalıştıran başçıl “Osmanlı” konularındandır Yeniçerilik. Çünkü Avrupa devletlerinin orduları, “Osmanlılığı” ve “Türklüğü” kitlesel boyutta “Janissaries / Janiser” kimliğiyle savaş alanlarında tanımışlar, savaştan memleketlerine dönenler ‘Türk’ü ve ‘Osmanlı’yı, yüzyüze çarpıştıkları Yeniçerileri anımsayarak anlatmışlardı. Tabii o anlatılan “gözü dönmüş” savaşçılar soyca Sırptı, Bulgardı, Hırvattı, Macardı, Germandı, Frank’tı! Yeniçeriler ve tekmil Kapıkulları, Avrupa köylülerinden devşirilip veya savaşlarda tutsak edilip eğitilen gençlerdi. Bu sistem 17. yüzyıl sonlarına kadar değişmedi. 

    Kapıkulu-Yeniçeri ayrımına gelince… Muharip ve teknik sınıfları bulunan Kapıkulu Ocaklarının birincisi, daimi ve paralı piyade ordusu konumundaki Yeniçeri Ocağı idi. Merkezde ve yaya savaşırlardı. Yeniçeriler, mevcutları ve kışlalarının İstanbul’un merkezindeki oluşuyla da birinci sıradaydı. İkinci sıradaki kapıkulları Sipahilerdi; sayıca az ama daha saygındılar. Silahdarlar, Cebeciler, Topçular, Top arabacılar, Aşağı Bölükler ve Acemi Oğlanlar da Kapıkulu sınıflarıydı. 

    Ulufeli (aylıklı) Kapıkullarının, bizde ve Avrupa’da en çok işlenen yönü askerlik-savaş yeti ve becerileriydi. Bu nedenle onları tanıtan/anlatan eserlerde giysileri, silahları, bayrakları, nişanları, ayrıntılıdır. Hammer’den İ. Hakkı Uzunçarşılı’ya yerli-yabancı yetkin kalemler, arşivlerde, kaynak, gravür ve albümler üzerinde çalışarak eserler yazmışlardır. Buna karşılık, Yeniçeri yaşantısı ve ahvali, yani asıl merak edilmesi gereken, sıradan Yeniçerilerin gündelik- özel yaşantıları işlenememiş, boşlukta kalmıştır. 

    Şu gerçek ki uzun bir süreçte Osmanlılık, Hıristiyan-Avrupa ordularının karşısına, o köklerden devşirilip yetiştirilmiş gençleri, cansiparane vuruşan “Müslüman-Türk” kimliğiyle çıkarmış; sonuç galibiyet veya mağlubiyet olsun, savaş meydanlarındaki yazgıları çoğunca Yeniçeriler belirlemiştir. Bu nedenle de -karşı tarafın bakışıyla- Yeniçeriler, âdeta canavar sürüleri gibi, öldüren, kıran-döken, yağmalayan korkunçlukta tanımlanmış; korku masallarına dahi konu olmuştur. Savaş tarihçileri, öykücüler böyle yazadursun, Avrupalı araştırmacı ve gezginlerin, Doğu meraklısı serüvencilerin Türk-Osmanlı gözlemleri çoklukla farklıdır. Bunlar Batı dünyasına konuksever, âlicenap, uygar Türk/Osmanlı yüzleri ve toplumları anlatan eserler yazmışlardır.

    Sofa tezkiresi: Yeniçerinin nüfus kâğıdı

    Sofa tezkireleri, Ocağın kaldırılmasının ardından imha edildiğinden bugüne çok az sayıda ulaştı. Mehmed oğlu Salih’in, Ocağın 101 Cemaat’ine katıldığını gösteren tezkire 1822-1826 arasında düzenlenmiş ve türünün son örneklerinden biri.

    Avrupa’daki “barbar Yeniçeri” imajı, aslında savaş meydanında değil de kendi evlerinde, yani İstanbul’da iken doğrudur ve bu durum 17. yüzyılın başlarından itibaren geçerlidir. Yeniçeriler, tarihlerinin son iki yüzyılında devletin payitahtında, çarşıları, iskeleleri, hatta sarayı tehdit altında tutan, sözde “hassa ordusu”, gerçekte düzen düşmanı, bozguncu, soyguncu, başedilmez bir güruh haline dönüştüler. Sonunda Et Meydanı kışlası, topçubaşının ateşlettiği toplarla yerlebir edildi. Bu tenkilden kaçmaya çalışan kolları dövme haçlı haydutlar, askerlikle ilgileri kalmamış azılı soyguncular da İstanbul sokaklarında hakaretlerle öldürüldü.

    Sultan II. Mahmud, valilere, vilâyet ve kazâ kadılarına da fermanlar göndererek “Yeniçeri nâm ve nişanlarının külliyen yok edilmesini, yakalanan kaçakların idamını” buyurduğundan, taşrada da Yeniçeri kıyımları başladı. Ocağın manevi dayanağı Bektaşi tekkeleri ya yıkıldı ya Nakşibendilere verildi. Öldürülen Yeniçeri, Cebeci, Acemi… mevcudunu bilmesek de herhalde binlerle ifade edilir.

    Osmanlı tarihinin “Vak’a-i Hayriye” denen, 16 Haziran 1826 ve izleyen günlerdeki bu Yeniçeri kırımı ve tahrip operasyonunu, Vak’anüvis Es’ad Efendi (öl.1848) gözlemci tarihçi bakışıyla Üss-i Zafer’de (1827) anlatmıştır. 

    Bu kırımda varı yoğu, adı sanı, kışlası koğuşu, nam ve nişanı yokedilen Yeniçeriler, günümüzde yerli-yabancı bilim-kültür çevrelerinde bir araştırma konusudur. Öyleyken “350 yıllık bir sürekliliği, profesyonel bir imparatorluk gücünü temsil eden ‘Et Meydanlılar’ın yaşam ortamları, kışla ve koğuş hayatları nasıldı?” sorusuna cevap olabilecek neler biliyoruz? Çok az şey, hatta hiçbir şey! Savaş alanlarında kalanların giysilerinden, silah ve öteberilerinden ayıklananlardan, yabancı müze ve koleksiyonlardakiler, bizdekilerden çoktur. 

    Nadir belge nadir mezartaşı


    Ord. Prof. Dr Süheyl Ünver’in arşivinde bulunup, Türk Tarih Kurumu’na bağışladığı orijinalinin tıpkısı sofa tezkiresi (solda). Tezkirede gözüken Yeniçeri remizi, aynı zamanda 1974’te Karacaahmet’te bulunan 45. Bölük’ten Yeniçeri mezar taşındakiyle aynıdır.

    Bu durum, Es’ad Efendi’nin deyimiyle “isim ve cisimlerini yeryüzünden yoketmek hıncının sonucudur” deyip geçebilir miyiz? Şöyle ki Yeniçerilerin utku ve yenilgilerini, başlangıçtaki törelerini-kanunlarını, sınıf-zümre, örf, düzen, hiyerarşi, ücret, bahşiş ganimet… haberlerini yerli ve yabancı kaynaklardan okumak, resimlerden, çizimlerden öğrenmek kolaydır. Ancak her dönemde, disiplinli ve disiplinsiz zamanlarında, kapılarını dış dünyaya kapalı tutan Et Meydanı’ndaki çok yönlü, başka yaşamlara benzemeyen ve ilginç Yeniçerilik sahnelerini, sözgelişi onların bir bayram gününü bize anlatan bir kaynak neden yoktur? Bu tür sahneler ola ki gözlenmesi yasak veya riskliydi. 

    Yeniçerilerin kışlada, sefere gidiş-dönüş yollarında, muharebe meydanında, siperde… öğünleri, beslenmeleri, istirahatleri, zaruri gereksinimleri gibi ayrıntılar da tarihlerimize geçmemiştir. 350 yıllık süreçteki toplam sayıları kabaca yüzbinleri aşan Yeniçerilerin Et Meydanı’ndaki ortamları için Uzunçarşılı’nın verdiği bilgiler en kapsamlısıdır. Onun, Kapukulu Ocakları eserinden “Her ortanın (bölüğün) mermer direkli bir kapıdan girilen ahşap yapılı, oda denen, zemini çini tuğla döşeli peykeli ve sedirli bir kışlası, mutfağı, kileri, çamaşırhanesi, apteshanesi, koğuşu (yatakhane), orta sofası ve çardağı” olduğunu öğreniyoruz. 

    Peki gündelik yaşam nasıldı? Yeniçerilerin yatağı yorganı var mıydı? (herhalde hasır üstünde yatıyorlardı) Günlük et-ekmek (fodla) dağıtımı, giysileri, börkleri öğrenilse de yatma-kalkma, yeme-içme düzenleri, yemek türleri, odalarda günlük yaşam, oda arkadaşlığı, eğlence, saz-söz, kavga-döğüş, talim, nöbet, disiplin-denetim, tiryakilikler, çarşı izinleri, kapatması- civeleği olanların yaşamlarını bilmiyoruz. Melekgirmez mahallesine çapkınlığa gidenler, bayram günlerinde Et Meydanı, Yeniçerinin bayram yemeği, ibadet edenler, ayyaşlar, berduşlar, ölenin cenazesi… gibi daha onlarca soru takılıyor akıllara. Bunlara yanıt verecek kaynaklar var mıdır? Merak edip araştıranlardan ilk aklımıza gelenler Ahmed Midhat Efendi ve Reşad Ekrem Koçu’dur. 

    Daha eskiler için “mutlaka yazmış olmalı” diyebileceğimiz bir Evliya Çelebi (öl. 1681?) var. Lakin o da “çarpılmaktan” korkmuş gibi Seyahatnâme’sinde Et Meydanı mahşerine bir paragraf bile ayırmamış; “Sur-içi İstanbul’u adım adım gezip dolaştım” demesine karşın! Onun Et Meydanı’nı merak etmediği, semtinden geçmediği düşünülebilir mi? Şu kadar ki Seyahatnâme’nin “İstanbul ve tevâbiinde bulunan asakir ve esnaf” bahsinde, “Esnaf-ı Acemi oğlanları” başlığı altında, bu zümreyi Hz. Muhammed dönemine bağladıktan sonra Orhan Gazi zamanında gazâlara katıldıklarını yazmış. Birkaç yerde de “Yeniçeriler ekmekçileri esnafı 300 acemi oğlanının çalıştığı fırın”a, “Esnaf-ı kassaban-ı Et Meydanı” bahsinde seğirdim kasaplarının 20 dükkanda 80 Rum kasap olduğuna, her gün Yeniçerilere 1000 okka (3 ton) et verildiğine, bir kez de esnaf alayında sıra alan “Çardak çorbacıbaşısı Yeniçeriler”e değinmiş. Odalardaki Yeniçerilerden ve yaşantılarından sözetmemiş. 

    Yeniçeri kostümüyle Mustafa Kemal 


    Bulgarların ulusal günü vesilesiyle 11 Mayıs 1914’te Sofya’da düzenlenem kıyafet balosuna, Mustafa Kemal Yeniçeri kostümüyle katılmıştı

    1460-1826 arasındaki 366 yıllık süreçte gelip geçen yüzbinlerce Yeniçeriyi düşünürsek, bütün o Sırp, Macar, Ulah, Arnavut, Alman, Bulgar… kökenli hayatların anısız, tarihsiz karanlığa savrulduğuna hayıflanmalıyız. Her birinin adları altına yazılabilecek kimbilir ne ilginç öyküler vardı! Devşirildikleri ortamlar veya tutsak edilişleri, acemilik yılları, Ocağa geçişleri, katıldıkları sefer ve savaşlar unutulup gitmiştir. Prof. Dr. Kemal Beydilli’nin yayımladığı Bir Yeniçerinin Hatıratı bu açıdan bir avuntudur. Sefer yollarında, daha çok da savaşırken ölen Yeniçerilerin kurda kuşa yem oldukları kesin. Ya İstanbul’daki mezarlıkları ne oldu? Bir Yeniçeri cenazesinin kaldırılışını, gömülüşünü bilenimiz var mıdır? Bugün, sayılı Yeniçeri mezartaşları üzerine kitap ve makaleler yazılıyor. 1826’daki Vak’a-i Hayriye’de Yeniçeriliğe ilişkin belgelerin, eşyaların, mezar taşlarına kadar herşeyin yakılıp yokedildiği doğrudur. Yine de köşe bucakta kalan veya saklanan Yeniçeri cönkleri, esamileri, öteberiler, arşivlerde de kimi belgeler korunmuştur. Yeniçeri tenkilinden 90 yıl sonra Ahmet Muhtar Paşa’nın (öl. 1926), bulunabilen Yeniçeri kıyafet ve silahlarından bir müze ve bir mehter takımı kurmaya çalıştığını da anımsatalım. 

    Yeniçeri neferi

    Şu gerçek ki, payitahtın ortasında yuvalanan Yeniçerilere kapı komşusu olan İstanbullular, 1640’lardan 1826’ya kadar kabus dolu iki asır geçirdiler. Artarda yenilgiler yüzünden seferlerin tavsadığı sözde bu barış yıllarında, İstanbul kara surlarının içine hapsolmuş, gergin, huysuz ve disiplinsiz Yeniçeriler çarşı-pazar basmayı, yangın çıkartmayı, kundaklamaları, balta asmayı, soygun ve kadın kaçırmayı, daha beteri kazan kaldırıp “istemezük!” nâralarıyla Saray’a, Paşakapısı’na yürümeyi, kelle istemeyi iş edinerek başkente karabasan yaşatmışlardır. Bizim okul kitaplarımız, “Yükseliş Devri”nde kahramanlığını övdüğü Yeniçerilerin bu uğursuz hallerine ancak şöylece bir değinir. O kitaplarda hiç sözü edilmeyenlerse, Et Meydanı’nı çevreleyen yüzlerce koğuş, oda, çardak, kerevet, mutfak, ahır örüntülü bir bekâr mahallesinde konuşlanmış, adları her nasılsa Yeniçerilikte kalmış binlerce haydutun nasıl bir hayat geçirdikleri; daha önemlisi, onlarla beraber kent surlarına hapsolan İstanbul mahallelerindeki korkulu hayatlardır. Ya kibar, ürkek, savunmasız payitaht kadınları? İstanbul ailelerinin o iki yüzyıllık kâbusu da yazılmış değildir. 

    Askerî Müze Koleksiyonu’ndan Yeniçeri.

  • Türkler’i Arap yazısından kurtaran büyük eğitimci

    Türkler’i Arap yazısından kurtaran büyük eğitimci

    Kuva-yı Milliye’nin kahramanları, cumhuriyetin kurucu kadrosu, hatta onları tanıyanlarımız dahi hayattan çekildi. O dönemi ve kimlikleri karalamak bugün neredeyse moda. Türk millî eğitiminin iki anıt bakanı Mustafa Necati de Hasan Âli Yücel gibi geçmişte dinsizlik-komünistlik iftirasına hedef olmuştu. 35 yaşında ölen Mustafa Necati’nin portresi.

    Türkiye’de 20 milyon öğrenci, bir o kadar kadın-erkek yetişkin, kamu görevlileri, veliler, işçiler… Kabaca 70 milyon, her gün abece okuyor, yazıyor. Her gün 1 milyonu aşkın gazete basılıp dağıtılıyor, binlerce süreli yayın, ortalama her gün yüzlerce kitap yayımlanıyor. Bilgisayar-telefon yazılımları, sayısız sınırsız sonsuz boyutta. Eğer 1928’de yeni Türk harfleri kabul edilmese, bir yıllık bir geçiş sürecinde köylere kadar yayılmasa, Arap Elifbası’nın bugün bizi kilitlemesi kaçınılmaz kaosunu tahmin bile edemeyiz.

    Nüfusun en iyimser tahminle 3/4’ü hâlâ ümmi, uygarlık âleminin abecesinin dışında kalacağından hâlâ ulusça okur-yazar değildik! Eski harflerle okur-yazarlar da iki sözcükten birini Arapça veya Farsça seçmek durumundaydı.

    İzmir’in işgalini önceleyen 14 Mayıs 1919’daki Maşatlık Mitingi’nde avukat Mustafa Necati Bey.

    Kabul edildiği evredeki adıyla Harf İnkılabı (bu iki sözcük de Arapçadır) ve bir önceki 1924 Tevhid-i Tedrisat (öğretim birliği) Yasası, bizi yüzyıllarca yoran, bocalatan Arap-Acem yazılarından kurtaran uygarlık ve kültür tarihimizin en keskin dönemeçleri olmuştu.

    Harf Devrimi, alfabe değiştirmenin ötesinde dil bağımsızlığımızın da ilanıdır. Arap Elifbası – Acem noktalaması, Türkçe yazıp okumanın yolunu kapatan aşılmaz engellerdi. Dili boğan, yazmakta okumakta gülünçlüklere, yanlışlıklara düşüren bir tuzaktı. Asıl zorluk, Türkçe sözcükleri Elifba ile yazmak ve okumaktaydı. Türk ulusu bu karabasana bin yıl katlandı. Bugün bu uzun evrede yazılan-basılan kitapları, belgeleri kültür kaynakları sayarak koruyor, bunlardan yararlanıyoruz. Ama artık Batı kültürleriyle aynı alfabe düzlemindeyiz. Bu erişimin temel dayanağı, 90 yıllık kültür anahtarımız Türk Alfabesidir. Öyle ki Elifba-Osmanlıca özlemindekiler de artık savlarını Arapçası Farsçası ayıklanmış Türkçe ile dillendiriyorlar. Eskiye özlemle seçtikleri sözcükleri de yanlışlardan arındıramıyorlar; “muhattap” diyorlar, “râkip” diyorlar, düyûn yerine “düyün”, asgarî yerine “askeri”, te’kid yerine “tenkit”… diyor, gülünç durumlara düşüyorlar!

    Türk eğitiminin cüssesiyle de ‘dev adam’ı Necati Bey, bir kız meslek lisesinin kadın-erkek öğretmenleri ve öğrencileriyle.

    Arap-Fars kuralları ve uydurma imlerle yazıp okuma serüvenimizi 1900’lere kadar bir düzene oturtamadığımız bir gerçek. “Bargir” yazıp beygir, “köv” yazıp köy, “havace” yazıp hoca, “carşeb” yazıp çarşaf veya “cıhar-ı –şenbih”i Çarşamba, “hayırhavah”ı hayırhah, “Serya”yı Süreyya, “Duyğu”yu duygu okumak zorundaydık. “Deha” ile “daha”, “üç” ile “uç” aynı yazılırdı. Sözün gelişine göre “dinlenmek” diklenmek; “göz” köz, güz; “gül” de göl, kül olarak okunabiliyordu. Doğal ki “göl”ü “kül” okuyanlara gülünüyordu! Söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan fonetik imlamıza uygun bir yazılım kuramamıştık.

    Bu açıdan, yeni Türk harfleri cumhuriyet devrimlerinin en köklüsü, kalıcısı, sonsuza dek değişmez olanıdır. Aynı alfabeyi kullanan uluslarla ilişkilerimizde, Avrupa ulusları topluluğuna katılmamızda başlıca etken yeni Türk yazısıdır. Bunun gerekliliğini Osmanlı aydınlarından da düşünenler olmuştu. Bu köklü, “dönülmez” devrimi cumhuriyetin daha beşinci yılında gündeme getiren aydın önderler Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’dir (İzmir 1894 Ankara 1 Ocak 1929). Bu ikilinin, kimi yurtsever aydınları, hatta kimi Kurtuluş Savaşı kahramanlarını ikna etmeleri ise kolay olmamıştı.

    İlk Türkçe, son eski Türkçe kitaplar


    Arap harfleriyle son
    kitaplar, yeni Türk
    harfleriyle de ilk kitap
    Mustafa Necati’nin Bakanlığı
    sırasında basılmıştı.

    Necati Bey’in sadece 35 yıllık yaşamı

    Mustafa Kemal’le Mustafa Necati’nin arkadaşlıkları Millî Mücadele’den 1929’a kadar 10 yıldır. İzmir’de idadi (lise), İstanbul Darülfünunu’nda hukuk okuyan Mustafa Necati, 1914’te İzmir’de avukatlığa başladı. Kız Muallim Mektebi’nde öğretmen, Şark Mektebi’nde müdürlük yaptı. Türk Ocağı üyesiydi. İlk haykırışları, Ahenk gazetesinde yankılandı: “Gençler! Saltanatlar söner, hâkimiyetler ölür, millet ölmez, milliyet boğulmaz. Bütün beşeriyetin topları, tüfekleri başımızda patlasa da ürkmeyelim!” (4 Aralık 1918).

    1919’da İzmir ve havalisinde Yunan işgali başladığı günlerde Maşatlık’taki gece mitinginin ateşli konuşmacılarından biri de oydu. İşgalci Yunanlılar yazıhanesini bastılar. İstanbul’a gitti, Balıkesir’e döndü, direniş örgütlenmelerine destek verdi. Balıkesir ve Havalisi Kuvayı Milliye komutanlığını üstlendi, yerel milislerin Anzavur’a ve işgalcilere saldırılarını yönetti. Arkadaşı Vasıf Çınar’la çıkardıkları İzmir’e Doğru gazetesinde Millî Mücadele’yi destekleyen yazılar yayımladılar.
    Çapına cüssesine sığmayan inanç ve ülkülerle yüklü bu genç adam, 1920’de 1. Meclis’te Saruhan (Manisa) mebusuydu. Müdafaayı Hukuk Grubu kâtipliği yaptı. İstiklâl Mahkemelerinde görev aldı. Kastamonu İstiklâl Mahkemesi reisliğini adaletle yürüttü. 1923’te 2. Meclis’e İzmir’den mebus seçildi. Cumhuriyetin ilanını önceleyen günlerde (20 Ekim) Mübadele, İmar ve İskan Vekili atandığında özel makam odası yoktu; bir iskemlede görev yaptı. Anavatana göçen, yüzbini aşkın yoksul ve perişan soydaşımızın iskânlarını sağladı. 7 Mart 1924’te Adliye Vekili oldu. Muallimler Birliği reisliği de devam ediyordu. Arkadaşı Vasıf Çınar da bir gün önce İsmail Safa Bey’in yerine Maarif Vekili atanmıştı. Aynı günlerde (3 Mart) Meclis’te cumhuriyetin temel taşları olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve diğer devrim yasaları kabul edilmişti.

    Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Maarif Vekili Mustafa Necati, onlarla yan yana yaver ve arkada bir kamu görevlisi (Ankara, 1928).

    Mustafa Necati’nin, Hamdullah Suphi Bey’in yerine 21 Aralık 1925’te getirildiği Maarif vekilliği, ölümüne kadar 3 yıl 11 gündür. Gözükara denecek kadar ulus-sever bir aydındı. Öğretim Birliği Yasası’nı günün koşullarına karşın ödünsüz uygulayarak temellendirdi. 7 Mart 1926’da Maarif-i Umumiye, 20 Mart’ta Maarif Teşkilatına Dair Kanun’un mecliste kabulünü sağladı. Bu yasalar, cumhuriyet yönetiminin eğitim öncelikleri, yeniliklerin sürekliliği bakımından da önemliydi. Yasaların gerektirdiği mevzuatı, ders programlarını, ders kitaplarıyla materyelleri hazırlamak ve onamak için 28 Mart’ta eğitim-öğretim işlerini “ilmî ve müstakil bir merkezden idare etmek üzere Millî Talim ve Terbiye Dairesi”nin, izleyen günlerde de Bakanlıkta Halk Eğitimi Halk Dershaneleri Sanayi-i Nefise Müdürlüklerini, Maarif Eminliklerini örgütledi. Kayseri (Zencidere) ve Denizli köy muallim mektepleri açıldı. 26 Mayıs 1927’de teknik ve meslek mektepleri Maarif Vekaleti’ne bağlandı.

    “Müjde müjde! Millet Mektebi Açılıyor. Ayın birinci günü derslere başlanacaktır. Kaydolun.” Bu ilana halk beklenen ilgiyi göstermişti fakat Mustafa Necati Bey o mutlu günü göremedi.

    Üç yıllık görevi sırasındaki peformansı eşssizdir: 3. Heyet-i İlmiye’nin toplanması; Maarif Teşkilatına Dair Kanun’un kabulü; okul kitaplarının Maarif Vekâletince bastırılması; lise ve orta mekteplerin nehari (gündüzlü) bölümlerinin ücretsiz olması; mesleki kurslar açılması; Muallimler Birliği Kongresi; Konya’da Orta Muallim Mektebinin (Gazi Eğitim) açılması; meslek mektepleri, mektep pansiyonları, ziraat mektepleri kanunları; Türk Maarif Cemiyeti’nin kurulması; Muallimler Birliği 4. Kongresi; okul kitaplarının ilk kez yeni harflerle basılmaya başlanması; Reisicumhur Gazi’nin yeni harfleri tanıtmak için -anlamlı bir şekilde yine Samsun’dan yurt gezisine çıkması; 3 Kasım 1928’de Türk eğitiminde en köklü devrimi müjdeleyen Yeni Türk Harfleri Kanunu’nun kabulü; izleyen 8 Kasım’da da Gazi’nin Millet Mektebi Umumi Reisliği ve Başmuallimliğini kabul etmesi; o yıl ilkokula başlayan çocukların da okuma yazmayı yeni harflerle basılan alfabeden öğrenmeleri…

    Mustafa Necati’nin yeni Türkiye’nin kurtuluşu için en çok umut bağladığı Harf Devrimiydi. Bu bir yönüyle de ülke genelinde okur-yazarlık seferberliği demekti. O, önceki devrimlerin ve gündemdeki Harf Devrimi’nin asıl amacını ilk sayısı 10 Şubat 1927’de yayımlanan Terbiye Dergisi‘ndeki “Terbiye Niçin Çıkıyor?” başlıklı yazısında şöyle açıklamıştı: “Türkiye, son mesut inkılabı ile bütün hukuk ve vazifeleri ile medeni milletler ailesine girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu medeni vasfını muhafaza için mekteplerini bu yeni terbiye anlayışına göre yeni baştan tertip ve tanzim etmek mecburiyetindedir”.

    Mustafa Necati’nin öldüğü gün açılan bir Millet Mektebi. Halk dershanesinde yeni harflerle okuma yazma öğrenen Türk kadınları.

    1 Ocak 1929’da yürürlüğe giren yasanın amacı, Millet Mektebi ve Halk Dershaneleri’nde vatandaşları yeni harflerle okur-yazar yapmaktı. Yazık ki mektep ve dershane açılışları, onun öldüğü güne rastladı. Yine o günlerde Türk Dili Encümeni Alfabe Raporu ve Türkçe Gramer yayımlandı. Arap harfleriyle kitap basımını yasaklayan yasa yürürlüğe girdi. Mustafa Necati bu geçişleri, öğretmenlerin meslekî kurslara devamını, Terbiye Dergisi‘nin yeni harflerle basılan sayısını da göremedi.

    Gazi, Necati’nin ölümüne ağladı. Çalışma kadrosunda büyük bir boşluk yaşayan Başvekil İsmet (İnönü), bir atama yapmayarak Maarif Vekâletini iki ay boyunca asaleten üstlendi.

    Maarif Vekili’nin cenazesinde İsmet İnönü, Fevzi Çakmak dahil tüm devlet erkanı.

    Maarif Vekili Mustafa Bey’in eğitim dünyamıza hizmetleri yanında kültürümüze kazandırdıkları ve unutulmayan anekdotları çoktur. Ankara’ya yolu düşen eğitimciler ve başkaları ona uğrarlardı. “Ankara.. Ankara…” marşındaki “Senden yardım umar her düşen dara” dizesi, sanki onu işaret ediyordu! Öğretmenlerini seven, onları arkadaş sıcaklığıyla dinleyen bir bakandı. Bir köy muallimi yolu düşüp de Ankara’ya gelse, Ulus’taki Maarif Vekâletine özgürce girebilir, “vekil beyle görüşeceğim” der, özel kalem o an makam müsaitse “buyurun” der, değilse özür dileyip “benim misafirim olarak biraz bekleyeceksiniz” derdi. “Makam” denilen odada, bakanın tahta yazıhanesi, ahşap iki koltukla sandalyeler vardı. Necati Bey öğretmeni ayakta karşılar, kahve içerler, ama salt okul, öğretmen, sağlık, köy sorunlarını konuşurlardı. Görüşme bitince konuğu öğretmenin koluna girip, koridoru çınlatan, gür sesiyle “Yine beklerim! Yavrularımıza başarı dilediğimi, köylü yurttaşlarımıza selam söylemeyi sakın unutma! Mektup yaz.” der; öğretmen istasyona gidecekse Bakanlığın tek otomobili ile gönderirdi. Bu onurlandırmayla köyüne dönen öğretmenin köydeki önderliği-itibarı bir kat daha artardı.

    Mustafa Necati 1895-1929.

    Atatürk’le beraber Türk millî eğitiminin temellerini kuran Necati Bey’i, ölümünün 90. yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir vefa göstererek anacağını umut edelim. Üniversite özerkliğini gündeme getiren, “Her alanda uzman ve bilgili gençlere muhtacız” diyen bu eğitim kahramanının adını taşıyan bir üniversitemiz yok! Eğitimimize gece-gündüz hizmet ederken genç yaşta ölen Necati Bey için anma toplantısı yapmayı düşünen bir üniversitemiz belki olur. Ankara’da ve İstanbul’daki Necatibey Caddelerine, adını taşıyan okullara ilişilmesin yeter!

    Yaşım ve mesleğim gereği Reşat Şemseddin Sirer’den (bakanlığı 1946-1948) en son İsmet Yılmaz’a kadar kimi Millî Eğitim Bakanlarını yakından gördüm. Konuştuklarım, görev gereği hitapta ve sunumda bulunduklarım da oldu. Eğitim tarihimize ilişkin çalışmalarımda kimilerinden söz ettim. Ne bunlar ne diğerleri arasında eğitim-öğretim sorunlarımıza Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel içtenliği ve azmiyle yönelen üçüncü bir bakanı anımsamıyorum.

    GAZİ’NİN 9 AĞUSTOS 1928 TARİHLİ SÖYLEVİNDEN…

    M. Kemal: 1-2 yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecek

    “Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bir milletin, sosyal bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması gerekir. Bu millet utanmak için yaratılmamıştır. Övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları düzelteceğiz. Bu hataların düzeltilmesinde bütün vatandaşların çalışmalarını isterim. En nihayet bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz, yazısı ile kafası ile bütün medeniyet âleminin yanında olduğunu gösterecektir”.

    DÖNEMİN MİLLÎ EĞİTİM BAKANI-1926

    Mustafa Necati: Üniversiteler ancak bağımsız yaşar…

    “Kurumların hukuk ve yetkilerini korumak, doğrudan doğruya kurumları yaşatmak demektir. Bir memlekette darülfünun (üniversite) bağımsız yaşar ve öğretim itibariyle profesörlerin görüşleri alınarak genel hatlar çizilirse, o vakit üniversitenin gerçek yararlarını kabul etmek gerekir. Yoksa, üniversite emininin (rektör), üniversite heyetinin (senato) ve divanının yaptıkları program sıradan bir bakan tarafından bozulacak olursa, darülfünun hakiki vazifesini yapmış olamaz. Yine tabiidir ki Talim ve Terbiye Dairesinin görüşü alınmadan da çocuklarımızın terbiyesi konusunda uluorta görüşlerde bulunamayız…”

    SUYU ARAYAN ADAM’DAN…

    Şevket Süreyya: Necati Bey ağır bir treni çeken lokomotif gibiydi; yazık ki çok erken öldü…

    Genç, hareketli bir insandı. Ona göre zamanın gecesi gündüzü yoktu. Bizim vekâlette iş, bütün dairelerin kapılarını kapadığı zaman başlardı. Akşam saatine kadar ancak günlük muamelelerle uğraşılırdı. İş saatleri sona yaklaşıp da vakit gelince, daireler boşalırdı. Fakat yüksek kadronun çalışması asıl o saatten sonra başlardı. Müdürlerin, umum müdürlerin odalarında lambalar gecenin geç saatlarine kadar yanardı. Asıl mühim işler için kararlar bu saatlerde çıkarılırdı.
    Bu geç saatlerde vekil hemen daima arkadaşlarının yanında olurdu. Gecenin sonu çok defa onun bir davetiyle şurada veya burada bir sofranın başında biterdi. Bakana göre “büyük işler” yapılmalıydı. Fakat bu “büyük işler”in teferruatı onu ilgilendirmezdi. O yalnız kendisinden büyük işlerin istenilmesini beklerdi. Küçük işler küçük tedbirler onu sıkıyordu. Bu güreş meydanında karşısına eş bekleyen bir pehlivan gibi dolaşıyordu. Ya yenmek, ya yenilmek istiyordu (…)
    Necati Bey büyük ölçüde saydığı bir iş yaptığı zaman çocuk gibi sevinirdi:

    – Bugün millet mektepleri açılması emrini verdim!
    – Bugün yeni Türk harfleriyle tam yüz bin alfabe basılmasını emrettim!
    – Bugün filan enstitünün inşaat hesabına tam yüz elli bin liralık havale gönderdim!..

    Erken sevincinden yerinde duramazdı. “Ah ne olur, benden daha fazla bir şeyler isteseler” der gibi, etrafındaki arkadaşlarını tartaklar dururdu. Zaman, mekân ve imkânlar onun ölçüleri arasına girmezdi. En büyük işleri, elinden gelse bir nefeste başarmak isterdi. Bazen bir rüzgâr gibi odaya girerdi. Bir gün önce karar verilen, fakat aylarca sonra tamamlanacak olan bir işin bitip bitmediğini, yahut ne safhada olduğunu sorardı. İşler değil, işlerin sonu onu ilgilendirirdi (…)

    “Daha ne duruyorsunuz yahu? Yapsanıza. Ama binalar büyük olmalı. Çok büyük. Ta İstanbul’dan Sivas’tan, Hint’ten Çin’den görünsün vesselâm…” der, gene bir rüzgâr gibi çıkar giderdi. Maarif Vekâleti bu hava içinde çalışıyordu. Necati Bey’in arkadaşları kendinden birer parça gibiydiler.

    Fazla olarak onun sınır tanımaz arzularını kâğıda dökecek, hesaba vuracak ölçüde insanlardı. Vekil olarak onlara çok bağlıydı. Onlara takılmayı severdi. Beni de ilk tanıdığı zaman elini omuzuma koydu:

    – İstediğini yap arkadaş, dedi, ama bizim mektep çocuklarını sakın komünist yapma! Cevap verdim:
    – Mektep çocuklarıyla işim yok Vekil Bey, ama siz kendinizi koruyun!

    Hem kendi güldü hem hepimizi güldürdü.

    Altına çizilmiş yolda ağır bir treni çeken bir lokomotif gibiydi. Yazık ki girdiği yolun, henüz çok genç başındayken öldü. (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, s. 454-456, Remzi Kitabevi, 1974.)

    HASTA YATAĞINDA MUSTAFA NECATİ

    ‘Son anında bile metin, adeta yaralı bir aslandı’

    “Kastamonu İstiklal Mahkemesi başkanı iken (1921) köydeki sevgilisini özlediği için askerden kaçan Mehmed Onbaşı, iki gece köyünde kaldıktan sonra teslim olmuş. İstiklal Mahkemesindeki yargılanmasında verilen idam cezası dayağa çevrilince, ‘Dayak yediğimi sevdiğim kızın duymasını kaldıramam’diyerek mahkemeden idamını istemişti. Onbaşının bu mert tavrı karşısında bir değerlendirme yapan, kendisi de 27 yaşında bir genç olan mahkeme başkanı Mustafa Necati cezayı kaldırmış, onbaşıya 10 gün izin vererek ilgili kaymakama da düğün yaptırılıp evlendirilmesini, sonra cepheye gönderilmesini yazmıştı.

    Necati, inkılâbın yoğurup olgun yetiştirdiği pek kıymetli bir vatanperverdi. Onu Millî Mücadelenin daha ilk anlarında sevgili arkadaşı Vasıf’la beraber, Balıkesir’de cephe kumandanı Miralay Kâzım (Özalp) Bey’in yanında millî davanın en hararetli müdafii olarak görüyoruz.

    Necati’deki cevheri gören Kâzım Paşa onun elinden tuttu. Büyük Gâzi kabiliyet ve istidadını takdir ettiği Necati’yi en mühim işlerde kullandı. Nihayet o, İsmet Paşa mektebinde en kıymetli devlet adamı olarak yetiştirildi.

    Ameliyattan yarım saat evvel ziyaretine gittim. Yanında müsteşar Kemal Zaim ve bir-iki kişi vardı. Sancının ıstırabı altında bile arkadaşlarına iltifatı unutmayan Necati, beni görünce tebessüm etti, elini uzattı. En son benim öptüğüm o elin sahibinin yirmi dört saat sonra aramızdan ayrılmış göreceğimi hiç aklıma getirmemiştim. ‘Bak İsmail Hakkı, ben ne oldum!’ dedi.

    Lazım gelen tesellide bulundum. Ameliyatın ehemmiyetsiz olduğunu söyledim. Ben sözümü bitirince karyolanın ayak ucunda başını önüne eğmiş olan (müsteşar) Kemal Zaim’e, kulaklarımızın alışkın olduğu gür sesiyle ‘Ne düşünüyorsun Kemal? Mukadder neyse olur!’ dedi. Ben son deminde de metin olan bu yaralı aslanın kükremesinden heyecanlanarak odadan fırladım”. (İ. H. Uzunçarşılı – Mustafa Eski, Mustafa Necati Bey’in Kastamonu’daki Çalışmaları-Ankara Ayyıldız Matbaası, 1990, sf. 50-51, 140-141.)

    1920’LERİN HAYAT MECMUASI

    Necati Bey’in beklenmedik ölümü ve ardından yazan ünlü isimler…

    Ölümünün bir hafta ertesinde çıkan Hayat mecmuasının 111. sayısı “Zavallı Necati Bey” başlığıyla Mustafa Necati Bey’e ayrılmıştı. Mecmua bu sayısında, derginin adını da kendisinden ilhamla aldığını ilan ediyordu. Mecmuanın mottosu Nietzsche’dendi: “Hayata, daima hayata… Dünyaya daha çok hayat katalım!”

    Hayat’ta kimler yazmıyordu ki… Eserleriyle yazın dünyamızda eşsiz ünlere sahip Mehmet Emin Yurdakul, Köprülüzade Mehmet Fuat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hasan Âli Yücel, Hakkı Tarık Us, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve niceleri… İşte bu ustaların Mustafa Necati’nin ölümü üzerine Hayat mecmuasında yazdıklarından bölümler:

    “Bütün hayatı adeta yetişilemeyecek derecede koşmakla geçti. Altmış yetmiş senelik insan ömrünün hasılasını 34 sene içine sığdırdı” (Mehmet Emin Yurdakul).

    “Necati Bey öldü. Necati Beyin ölümüne inanmak kadar müşkül vaziyete hayatımda hiç düşmedim. Üç gün evvel gözlerinden ve sözlerinden hayat ve kudret taşan Necati Beyi üç gün sonra toprağa teslim etmek üç gün evvel halkı okutmak için açtığı Millet Mekteplerinin faaliyet tarzını hararetle, neşe ile, ümit ile tespite çalışırken üç gün sonra aramızdan birdenbire kaybolduğunu görmek…” (Ahmet Tevfik).

    “Yarın Türk maarif tarihini yazacak olanlar, bu tarihin en parlak sahifelerini Necati Beyin üç seneye sığıştırdığı parlak faaliyet devrine tahsis edeceklerdir” (Ali Haydar).

    “Her Kânunusaninin 1. günü, bundan sonra Türkiye maarifi için hem Millet Mektepleri hareketinin, yani ümmiliğe karşı harbin; hem de bu hareketin mübdii aziz Necati’nin ufülünün yıldönümü olmak itibariyle biri tatlı, öteki acı iki derin hatırayı tazeleyecektir… Zalim kader bir taraftan Necati’ye kıyarken öte taraftan da sanki bu günahını affettirmek istiyormuş gibi ona en büyük işinden bir Abide yapmış oldu” (B. Avni).

    “Ve Necati Bey âşığı olduğu gençlikten ayrılmamak, ebedi bir genç kalmak için genç yaşında öldü. Tarih onu ebediyete kadar Türk ihtilâlinin genç evladı diye anacaktır” (Cevat).

    “Bana öyle geldi ki Necati, kuvvetli ve dinç omuzlarıyla tabutun kapağını fırlatıp atacak, geniş göğsünü göklere kanat açmak isteyen bir şahin gibi haykıracak: ‘Susunuz, aziz dostlar, sevgili arkadaşlar! Ölümü yendim ve işte hayata dönüyorum!..” (Rıdvan Nafiz).

    “Necati merhum, aynı zamanda mücadele senelerinde en kuvvetli numunesini gördüğümüz Türk mertliğini lisana getirmiş bir hatip hamlesini de nazik fırsatlarda göstermişti. Bu genç ölünün inkılabın kucağında can vermek saadetine gıpta ettiğimi gizlemeyeceğim” (Mustafa Şekip).

    Makamında Necati Bey Maarif Vekaleti’nde, makamında Mustafa Necati Bey. Belki de son fotoğrafı.

    “İlme, ihtisasa, samimi bir hürmeti vardı; ve yanındakileri çalıştırmak sırrını pek iyi bilirdi. Cevval zekası sayesinde, bulunduğu işleri az zamanda kavrar herhangi bir mesele hakkında muhtelif fikirleri dinlediği zaman en doğrusunu derhal keşfederdi. Samimi olmak şartıyla en şiddetli tenkitlere darılmadığını muhtelif tecrübelerimle bilirim. Başından sonuna kadar lekesiz, berrak, geçen bu hayat, ne yazık ki, çok kısa sürdü; fakat bu kısa hayat inkılap çocuklarına örnek olacak kadar temiz ve dolgundur!” (Köprülüzade Mehmet Fuat).

    “Teselli kabul etmez bir haldeyim. Zavallı Necati ve zavallı tababet! İlâsına uğraştığın irfan alemi işte daha 36’sını doldurmadığın bir yaşta seni ölümün ifna edici kollarına attı” (Hakkı Tarık Us).

    “Necati ölmüş, diye bir haber söylediler. Dünya dünya olalı, ne kürrei arz üzerinde, ne de onun üstünde herhangi bir adamın başına bu kadar müthiş bir yıldırım düşmemiştir. Haber yıldırım idi. Fakat onun mukabilinde ben daha kuvvetli: sanki, şaka! Diyen bu hakikata inanmamakla selamet bulmak isteyen ben…” (Yunus Nadi).

    “Denilebilir ki, Necati ayakta, söylemekte olduğu bir cümlenin ortasında öldü. 1 Kanunusani 1929 günü hem halk mekteplerinin açılması, hem de onun gözlerinin ebediyen kapanması tarihidir. Harf inkılabının en çetin faaliyetini şefkat ve neşe ile başardıktan sonra gene aynı şevk ve neşe ile irfan seferberliğinin erguvanî bandırasını o genç pehlivan omuzlarında yüklenmiş, yürümeye –ne diyoruzkoşmaya hazırlanıyordu. Birden bulunduğu yerde dondu kaldı, ve henüz 36 yaşında idi” (Yakup Kadri).

    “Necati Bey’in ölümü kadar hiçbir ölüm, bana ölümü bu kadar korkunç göstermemiştir. Bu zeybek huylu ve zeybek boylu vatan çocuğunu toprağa düşüren pençenin rüzgarı, bütün Türk elinin bağrından geçti. Onu bir kere, heyecanla bir nutuk söylerken dinlemiştim: Dağ dağa vuruyor sandımdı!” (Yusuf Ziya Ortaçgil).

    “15 sene evvel İzmir’de tanıdığım haşarı ve düşünceli genç, sonraki inkılapçının bütün faziletlerine ve kuvvetlerine tamamen malikti. O çelikten yoğrulmuş gençliğin talii, alnında vazih hatlarla yazıldı. Bu güzel baht yazısında, ne ihtiyarlığın, ne romatizmanın, ne öksürüğün ne de yatakta çirkin bir ölümün lekeleri mer’i değildi. Fakat ancak kahramanların grubuna layık olan o şanlı uzviyeti, küçük bir tıbbi hata, çalıştığı sahadan erken çekilmeye mecbur etti. Ne yazık!” (Ahmet Haşim).

    “O levent cüssenle hayattın, candın;
    Neşeydin, kudrettin ve heyecandın;
    Bu kara toprağa nasıl uzandın;
    Ölüm mü oraya koyan başını?
    Saymadı mı yoksa ecel yaşını?..”
    (Hasan Ali Yücel).

    “O ne koç yiğitti gören vurulur,
    Karşılık gelirdi gökten o sese
    Derdim ki önünde diz üstü bulur
    Efem Azraili bir göğüslese!..”
    (Faruk Nafiz Çamlıbel).

  • Padişahın annesi, Osmanlı ‘kraliçesi’

    VALİDE SULTAN Padişah anası. İlk kez bu sanla anılan ve “Mehd-i Ulyâ-i saltanat” da (saltanatın yüce beşiği) denen, II. Selim’in hasekisi III. Murad’ın annesi Nûrubânu’dur. Buna, “ilk-eski” oluşu nedeniyle “Atik (eski) Valide” de denmiştir. Sonraki valide sultanlar: Safiye, Handan, Mahpeyker (Kösem), Hadice Turhan, Gülnûş, Saliha, Şehsüvâr, Mihrişah, Sineperver, Nakşıdil Bezmiâlem, Pertevniyâl ve en son V. Murad’ın annesi Şevkefzâ’dır. Oğullarının padişahlığını gören bu devletli analar, protokolde Avrupa’daki kraliçelere eşit konumdaydılar. Oğlu tahta geçen dul kadınefendi, “Valide Sultan Alayı” denen törenle, gümüş arabada ve kortej eşliğinde saltanat sarayına gelir; kendisini merasim kapısında karşılayan oğlu padişah, elini öperek Harem kapısına kadar arabasının yanında yürürdü. Son dönem valide sultanlarını Meclis-i Vükelâ (bakanlar kurulu) toplantılarında valide sultan kethüdası temsil ederdi.

    VEZİR Çoğulu vüzerâ. Padişahın buyruklarını uygulayan, onun adına egemenlik yetkilerini kullanan, buna karşılık padişah katında hayat, mal ve görev güvencesi olmayan, mülki-askerî yüksek görevli. Sözcüğü, “ağır yük-günah” anlamındaki Arapça “vizr” veya “sığınılacak yer-güç” anlamındaki vezer/vezr köküne bağlayan görüşler vardır. Abbasi halifeleri, İslâm devletlerinin hükümdarları, dünyevi sorumluluklarını vezirlere yükledikleri gibi, Osmanlı padişahları da Çandarlı ailesin-den bireylerle başlayarak, en son 1917’de bu ünvan verilerek sadrazam atanan Talat Paşa’ya kadar, Osmanlı ülkesini sivil-asker vezirlerle yönetmişlerdir.

    VLADİKALIK Karadağ’ı1852’ye dek Osmanlı Devleti adına yöneten, dinî açıdan da İstanbul Rum Patrikhanesi’ne bağlı, Vladika unvanlı piskoposluk makamı.

    Hadice Turhan Sultan

    Sultan İbrahim’in eşi ve IV. Mehmet’in annesidir. 5 yıl saltanat naibesi sıfatıyla Osmanlı Devleti’ni yöneten Hadice Turhan Sultan, Osmanlı tarihinin en uzun valide sultanlık yapan ve kadınlar saltanatının sonunu getiren sultandır.

  • 1. Dünya Savaşı’nın askerî olmayan yüzü çok daha karanlıktı

    1. Dünya Savaşı’nın askerî olmayan yüzü çok daha karanlıktı

    Haritalar, krokiler, fotoğraflar, kahramanlar, savaşanların anıları, cepheler… Savaş tarihleri bunları yazar. Yazılmayan ise gündelik hayat ve “sıradan” insanların trajedisidir. Bu sözlü tarih zaman içinde erozyona uğrar ama, yazılı tarihteki hatalar veya saptırmalarla kıyaslandığında gerçeğe çok daha yakın bir tablo çizerler. En sert ve acımasız etkilerini 1914-18’de göstermiş, ondan önce1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, yakın tarihte ise 2. Dünya Savaşı’nda yaşanmış ama yazılmamış seferberlik gerçekleri…

    Hüseyin Çoban ve Ferhat Güngör’ün sorularını Necdet Sakaoğlu cevaplıyor…

    Savaş tarihi yazarları -çoğu askerdir- için koordinatlar, alanlar, silahlar, cepheler, sayılar, safhalar, sebep ve sonuçlar önemlidir. Savaş tarihleri bunlar saptanarak yazılmalıdır. Haritalar, krokiler, fotoğraflar, savaşanların anıları da önemlidir. Demek ki savaş tarihleri için malzeme çoktur. Yalnız yazanların ulusal kimlikleri, bu cepheye veya karşı tarafa sempatileri, yazdıklarıyla gerçekler arasındaki örtüşmeyi ihlal edebilir.

    Cephelerin ötesindeki “sivil” veya “gündelik” yaşam  sahnelerine gelince… Büyükbabamın ve anne-babamın çocuklukları, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşına ve Dünya Harbi/ Seferberlik (1914-1918) denen ilk büyük uluslararası kapışma yıllarına rastlar. 2. Dünya Savaşı da (1939-1945) benim çocukluğumdadır.

    Bu üç savaştan ilkiyle ikincisinin arası 40, ikinciye üçüncü arası da 21 senedir. İlk ikisi Osmanlı Devleti’nin de yıkılışını getirirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise demokrasiye geçtiğimiz vurgulanır. Her üç hercümerç de savaş evrelerindeki ölüm ve yıkımlar bir yana, izleyen on yıllarda da savaş yaralarının sarılmasıyla geçmiştir.

    Bana, 1914-1918 savaşlarında Anadolu’nun iç dünyasına dair, seferberlik kuşaklarından dinlediklerim veya gördüğüm izler sorulacağını öğrendiğimde önce bir kaynağa bakmak istedim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1946’da yayımını başlatıp 1983’te  33. Ciltte tamamlattığı Türk Ansiklopedisi’ne baktım.16. ciltteki20 sayfalık “Dünya Harbi, 1. (1914- 1918)” maddesinde yazar adı yok. Bir asker kaleminden çıktığı anlaşılıyor.

    Üçlü İttifak  (Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti) ile başını İngiltere, Fransa İtalya’nın çektiği üç kıtadan 25 devletin katıldığı Üçlü İtilâf ordularının savaşacakları büyük cepheler, Osmanlı topraklarından seçilmiş! Böylece modern silahların kullanılacağı bu dünya savaşında nüfus kırımının, yerleşim ve arazi tahribatının da bize ve Müslümanlara dönük olması hedeflenmiş! “Savaşlar pek kanlı oldu” diyor yazar! Ya nasıl olacaktı? Osmanlı Devleti seferberlik ilan edip devşirdiği kuralardan orduları altı cephede (Kafkas, Irak, Sina- Filistin, Hicaz, Asir-Yemen, Gelibolu) savaşmaya sevketmiş! “Türklerin bu harpte çok iyi savaşarak kendi paylarına düşeni yaptıkları, hiçbir fedakârlıktan çekinmedikleri…” yani adamakıllı kırıldıkları da (!) vurgulanmış. Biz de bu Türk- Müslüman kıyım-tırpanını ve savaşlardaki kahramanlığımızı temsilen, 18 Mart’larda Gelibolu Deniz ve Kara Savaşları için törenler yapıyoruz. Son iki yıldır buna -ilgiyi Arap-İslâm coğrafyasına kaydırmak için- bir de Kut eklendi.   

    Savaşın aşamaları, sonuçları önemli kuşkusuz. Ama ya, unutulmuş – unutturulmuş, cephe gerileri? Kırım- salgın- kıtlık-ölüm, neden 20 sayfalık “Dünya Harbi” maddesinde unutulmuş? Cephelerin uzağındaki kuş uçmaz kervan geçmez Anadolu bölgelerinde neler yaşandığına değinen bir paragraf yok! Oysa Dünya Harbi, Anadolu’nun felaketi olmuş, istila- işgal ordularına koşut, salgınlar ve kıtlık, eşkıya sürüleri savaş boyunca her yöreyi kasıp kavurmuştu. O dört yılda tabut çıkmayan ev, bireylerinden bir veya bir kaçını cephede veya cephe gerisinde yitirmeyen aile kalmamıştı. Savaşın bu “örtülü” sivil felaketi, kitaplara da konu olmamıştır.  

    Anadolu için insan kaynaklarının tükenmesine yol açan seferberlik olgularını ne zamandan ve kimlerden dinlediniz?

    NECDET SAKAOĞLU Çocukluğumda ve gençliğimde, Cihan Harbi’nin getirdiği uğursuzlukları görmüş, yaşamış  erkek kadın birçoklarından, bazen bir gruptan -birinin unuttuğunu öteki hatırlayıp eklemesiyle “seferberlik anıları” diyebileceğimiz bir başlık altında dinlemiştim. Aldığım notlar da vardır.

    Seferberlik ne anlama gelir? Başına bir “cihad-ı ekber” eklemek gerekiyor: Topyekûn, milletçe, üstümüze gelen din düşmanlarına karşı cihat ilan etmişiz! Millet varıyla yoğuyla, genciyle yaşlısıyla kadınıyla erkeğiyle o savaşa yönelmeli, gitmeli ve imkanlarını seferber etmeli. Savaş koşullarına dayanmalı! Seferber, ne var ne yok vermek anlamında Arapça bir sözcük. Buna Farsça “-ber”, Türkçe  “-lik” eklenmiş. Bunu, “ulusal felaket çağrısıydı” diye okuyabiliriz. Tarihimizdeki seferberliklerin her biri ulusal felakettir.

    Türkiye son 150 yılda üç seferberlik yaşadı. Biri, bugün artık sözlü anlatıları unutulmuş, yazılı kaynakları çok sınırlı olan ve halkın “Büyük Seferberlik” dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındadır. Osmanlı Devleti’nin batıda İstanbul’a, doğuda Erzurum’a kadar topraklarını Ruslara bırakıp çekildiği bir hezimet olmuştu. Hicri 1293’te yaşandığından  “93 Harbi”de denmiştir. Bu büyük yenilginin tesellisini Şıpka’ya, Plevne’ye destanlar yazıp marşlar besteleyerek bulmuşuz. 40 yıl sonraki 1914-18 seferberliğinden ayırmak için buna  “Büyük Seferberlik”, “İlk Ermeni Hareketi” de denmiş. Daha eskiler,  bu savaşın hareketlendirdiği kalkışmalardan dolayı Ermeni harfenesi de (karışıklık) derlermiş. 1877-78 savaşından 1900’lere uzanan evrede İstanbul’dan Van’a kadar Ermeni kıyamları vardır.

    ‘Büyük Seferberlik’ Vasily Vereshchagin (1842- 1904) tarafından yapılan bu iki yağlıboya tablo, Osmanlı halkı arasında ‘Büyük Seferberlik’ adıyla yaygınlaşan 93 Harbi’nin (1877-78) dehşetini göstermeye yetiyor.

    O dönemin çocukları, 1950’lerin en yaşlıları olarak ve “büyüklerden dinledik” girişiyle, duyduklarını naklederdi. Savaş saflarında bulunmamışlardı ama, mesela dedem Gazioğlu  Mehmet Efendi (1867-1956), Posbıyık Osman Ağa (1864-1965) ve daha birkaç yaşıtları, 93 Harbi anılarını büyüklerinden naklederlerdi. 

    İkinci seferberlik 1914-1918 Cihan Harbi sırasındadır ve Cihan Harbi, Dünya Harbi’ne göre daha doğrudur. Sözlü tarih anlatılarında “Alaman Harbi” dendiğini de hatırlıyorum. 1. Dünya Savaşı sözü, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış bir tanımlamadır. Benim en çok dinlediğim savaş hatıraları seferberlik ve 2. Dünya Savaşı’yla ilgilidir.

    2. Dünya Savaşı’nda 10 evden birinde acaba radyo var mıydı?.. Gazete belki tek tük memur evlerine giriyordu ama günlük gazete, posta treniyle üç gün sonra. Örneğin Pazar gazetesi Salı günü okunuyordu.  Biz çocuklar da radyo dinlerdik ama bir şey anlamadan. Elimize gazete geçerse karikatürleri anlamlandıramaz, çocuk resimleri arardık. İş kesatlığında babam ve dükkân komşuları toplanır savaşı konuşurlardı. Çarşıda aylak gezenler de bu “esnaf oturumları”na katılırlar, o kazanacak, öteki kazanacak tartışmalarında sesler yükselince kavga çıkacak diye korkardım!

    Seferberlik 1. Dünya Savaşı’nda ilan edilen seferberlik için halkın destek gösterileri.

    Babamın ve annemin bir üst kuşaklarından da çocukluklarında dinledikleri, uzak cephelerdeki 93 Harbi anılarını, anne-baba ve aynı kuşaktan yakınlarımızdan da Cihan Harbi’nin seferberlik öykülerini dinlerdik. Şu farkla ki ağlamaklı! Çünkü bir gencin ölümü, bir evin sönüşü, akıbeti bilinmeyen kardeşler, kocalar… anlatılırdı. 2. Dünya Savaşı’nda ben çocuk olduüuma göre, demek ki biz, büyükbaba, baba, oğul diyelim üç nesil, üç büyük savaşın çocuk tanıkları olmuşuz.  “Çocuktan al haberi!” sözü var da “Çocuktan dinle savaşı!” diye bir deyimimiz yok! Çocuk savaşı ne bilir? Bir örnek vereyim: 2. Dünya Savaşı sürerken radyoda en çok “Hitler”den söz edilirdi. Ben bunu “-ler” eki almış çoğul bir kelime, mesela şeyler -bitler- gibi bir kalabalık zanneder, sorma gereği de duymazdım. 

    Şöyle bağlayalım: Sözünü ettiğimiz üç savaşın da Türkiye’de ve ulus üzerinde olumsuz etkileri vardır ama en zalimane olanı 100 yıl önceki seferberliktir. Her üçünün yaşattığı olumsuzluklar, ahlakî ve iktisadî etkileri konularında nesnel ve kapsamlı yapıtlar var mı, şu an hatırlamıyorum. Prof. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkının Dirlik Düzenlik Savaşı veya Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ı gibi. Bizde savaşların cepheler ardı, toplumsal tarih bakışıyla yazılmış değildir. Bu süreçlerin Türkiye’ye yaşattığı beşeri, moral, ekonomik… tahribat bu saatten sonra yazılabilir mi? Hele en eskisi olan 93 Harbi’nin bu yönünü yazmak daha da zor.

    Bugün için yani bu yüzyıla kalan tanıklıklar çok az tabii. Bu söylediklerinizi çocuk tanık kimliğiyle siz kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

    NS Hayır. Çocukluk anılarıyla bir savaş evresi yazılmaz. Şimdi yaptığımız gibi anekdotlar  anlatılabilir. Bizde savaşların coğrafyaya, toplumlara, insanlara neler yaşattığı değil, askerî tarihleri yazılıyor. Halbuki askerî anlatılara koşut, sıcağı sıcağına cephelerin ötesindeki doğa ve toplumlar, kentler, köyler, yani bir savaşın enkazı da yazılmalı. Başka ülkelerde yazılıyor, senaryolara dahi konu oluyor. Cephe gerisinde ne oldu, ne bitti? Köyler, kasabalar, insanlar, aileler, savaşın tahribatı, kıtlık, hastalık… Bunlar değil, ordu mevcutları, silahlar, cepheler, ölenlerin yaralananların sayısı, cephelerin durumu… önemseniyor. Sözgelişi Kut, Kanal, Gelibolu, Kafkas savaşları anlatılıyor. Oysa Cihan Harbi’nden dünyaya verilecek mesajlar, gerideki insan yığınları, kent, kasaba, köy ahvalinden olmalıdır. Yolların güvensizliği, açlık kıtlık, salgınlar daha önemlidir ve savaş bitince bitmez, daha yıllarca sürer.

    Cihan Harbi’nde 33 tertip yani milyon sayılarda insanımız silah altındaydı. Aynı yıl doğumlular bir tertip sayılırdı. Yanlış hatırlamıyorsan dedem gibi H. 1283 (1867), tertiplilerden amcam gibi 1315’e (1899) kadar 33 yaş, silah altına alınmıştı. Hatta kimi defalar cephede dedeyle torunu görülmüştür! Abartma olabilir ama, sakalı ağarmış olanla daha sakalı yeni bitenlerin aynı siperde görüldüğü doğrudur.  

    Savaş çocukları Aralık 1914’te bir çocuk, Galata Köprüsü’nden geçen askerleri izliyor. “Çocuktan al haberi” sözü var da “Çocuktan dinle savaşı!” diye bir deyimimiz yok!”.

    Savaş sırasında kentlerde-köylerde yaşananlar?

    NS Sivas yöresinde ve Divriği tarihi üzerine çalışırken epeyce notlar almıştım. Yazılı belgeler de buldum. Daha çok kişilerden dinleyerek derlemiştim; bilgi ve görgüsüne güvenilir insanlardan. Mesela savaşta teğmen rütbesiyle eşkıya takibinde bulunmuş  bir zatı (Emekli Yarbay Nadir Özer, 1897-1980) dinledim. Nadir Bey’e göre herkes açtı. Şehirdekiler kıt kanaat idare etseler de eşkıya baskısından yılgın köylü büsbütün perişandı. Asker kaçakları, yol kesenler, köylünün tavuğunu, yumurtasını, tandır ekmeğini alıp götürüyordu. Asker kaçakları evine köyüne gidemez, ortalıkta gezemezdi; eşkıya olmak zorundaydı.

    Babamdan, çocukluğuna rastlayan seferberlik olaylarını bir öykü tadında dinlemiştim. Gerçekleri saptırmadan anlatırdı. Belleği güçlü, gözlemci ve dikkatliydi. Seferberlik yıllarında 10 yaşlarında ve ilkokulda imiş. Bir gün caminin arkasında iki asker kaçağının kurşuna dizileceği haberini almışlar. Birkaç arkadaş oraya gidip kenardan izlemeye başlamışlar. Elleri bağlı iki genç, kendilerine kazdırılan mezarların başında duruyor, jandarmalar da bekliyormuş. Bir masanın çevresindeki iskemlelerde müftü, kadı veya hâkimle jandarma komutanı oturuyor, bir jandarma mangası da hazırolda bekliyormuş. Karakuşi yargılamayı izlemeye gelen kalabalık da korkulu ve sessizmiş. Kadı yüksek sesle müftüye düşman karşında siperden kaçan askerin cezasını sormuş. O da “arkadan kurşunla vurulması caizdir” demiş. Kadı, jandarma komutanına dönüp cezanın infazını bildirmiş. Komutan da askerlere baktığı an tüfekler patlamış. İki kaçaktan biri, kazdığı çukura boylu boyunca kapaklanmış. İnfaz heyeti önceden kararlaştırmış olmalılar ki, ikinciye ateş edilmemiş. Kadı ayağa kalkıp herkesin duyacağı yüksek sesle: “Birinin öldürülmesi ibret-i müessiredir. Cephede askere ihtiyaç var. Öbürü derhal orduya gönderilsin ve ön safta çarpışsın!” demiş. Babam “Bu iki bedbahtı da tanıyorduk, memleketimizin gençleriydi” derdi. Cepheye gönderilen de doğal ki bir daha dönmemiş.

    Perişanlık Savaşta, batıdan doğuya özellikle taşrada, köylerde ve kasabalarda halk perişan olmuştu.

    Askerlerin, insanların korkuları, heyecanları belki…

    NS Evet, yine bir Seferberlik trajedisi. Annem çocuk o zaman. Komşularının askerdeki oğlu karda kışta kaçıp gelmiş. Geceyarısı evlerinin kapısını çalmış. Aile bir süre kapıyı açmamış. Sonunda  kapı aralığından “Kimsin?” diye soran annesine “Oğlunum, kim olacak?” demiş ama, kadın “Benim oğlum askerde!” diyerek kapıyı açmamış. Kafkas cephesinden kaçan delikanlı bir daha görülmemiş. Kimbilir nerede, nasıl noktalandı yaşamı? Annesini ak saçlı yaşlı bir kadınken tanıdım, konuştum. Oğlundan sözetmemek konusunda sıkı tembihliydik. Şöyle düşünmeli: Anacığı kapıyı açıp oğlunu bağrına bassa ne olurdu? Mutlaka bir ihbar eden çıkacak, o da ya kurşuna dizilecek veya cepheye gönderilecekti, dönmeyecekti.

    Başka bir trajedi. Bu da benim tanıklığım olsun! Bir gözü gülerken öbüründen yaşlar inen bir duldu. Seferberlikte iki kez evlenmiş. İlki bir aşk evliliği. Kapı karşı komşusuyla severek evlenmişler. 1913/14’te diyelim. Genç koca ilk kurada cepheye sevkedilmiş. Yeni yetme kadıncağız terhis bekleyedursun, savaşın ilk yılında askerlik şubesine şehit haberi gelmiş. Yas, karalar bağlama, sokağa çıkmama, komşuya dahi gitmeme, dul yaşaması için gerekçe olamamış. Genç ve güzelmiş. “Adı çıkar, çapkınlar rahat bırakmaz” denerek yine mahalleden kura dışı, yaşlıca dul bir erkekle evlendirmişler. Çocukları da olmuş. Savaşın bitişinden sonra, şehit değil esir düşmüş ilk kocası kurtulup gelivermiş! Kendi hikayesini yine kendisi anlatmıştı. 40 yıl boyunca ilk kocasına görünmemek için bahçeden bahçeye geçerek  komşulara gidermiş. Dünyası kararmıştı. 1960’larda tanıdığımda 65 yaşındaydı. İki kocası da ölmüştü ve artık özgürdü ama bir İttifak cephesiyle İtilâf cephesinin hışmına uğramış bir bedbaht olduğunun farkında değildi ve “kader” diyordu. Yazgısını anlatırken şairin “Gülerken ağlıyordu bana…” deyişini anımsatan yarı güler, yarı ağlayan bir halde tülbendiyle gözyaşlarını silerken: “İstemiyordum ama mecburen evlendim. Babam yaşında bir adama verdiler. Çocukları da vardı. Kaderime katlandım evladım. O evde oturmaya başladım. Adamdan benim de çocuğum olmuştu, artık boşanamam da. Bizimki birkaç sene sonra çıktı geldi. Evlerimiz aynı mahallede. O adama ihanetimden dolayı duyduğum utancı hâlâ taşıyorum” demişti.

    Bunlar savaşın yazılmamış, tarihsel açıdan “önemsiz” vakaları. Tarihin önemsediği, Enver Paşa’nın cephe teftişleri, Naciye Sultan’la mektuplaşmaları olabilir. Aşkını da romansı metinlerden okuyoruz. Cephelerin  çok uzağındaki iç cephelerin bu küçük öyküleri yazılsaydı  günümüzün “savaş özlemcileri”ni etkiler miydi?

    14-18 Cihan Harbi üzerinde daha çok duruyorsunuz…

    NS Duruyorum, çünkü o dönemde Türkiye’nin tarihi boyunca geçirdiği savaş ve doğa felâketlerinin en korkuncu yaşandı. 12.-13. yüzyıl Arap, Süryani, Ermeni tarihçilerin kroniklerinde Ortadoğu ülkelerini kasıp kavuran savaşlar ve doğal felaketler anlatılır. Şunu belirtelim: Seferberlik, o tarihsel felaketleri 20. yüzyıl Anadolu’sunda yaşatırken sözüm ona bir müsavat da getirmiş: İnsan-toplum sınıflarını; ağa, bey, paşa, fakir, fukara…. Herkesi açlıkta, yoklukta, salgın ölümlerinde eşitlemişti. Dünün varsılları, açlığın yokluğun ne olduğunu Cihan Harbi’nde öğrenmişlerdir. Tifüs ve kolera, bu harbin belki daha korkunç bir cephesiydi. Bu salgınlar da yarışırcasına zengin-yoksul demeden kırıp geçirmişti. Tifüsten ölen Abdülhamid’in paralı paşası da benim koleradan ölen babaannem de kefen yerine kireç bulamacıyla ivedi gömülmüşlerdir. Açlıkta, cılızlıkta, hastalıkta, ömür kısalığında, ölmede eşitlik… Ne tuhaf!

    Babaannem koleraya yakalanınca, tehcirde terkedilmiş bir Ermeni evinde tecrit edilmiş. Babam iki yaşındaki kardeşini emzirtmek için götürmüş: “Yatakta oturmuş inleyen annem simsiyahtı. Tanıyamadım, korktum. Bana işaret ederek ‘kardeşini getirme’ demek istedi. Kardeşim kucağımda kaçtım. İki gün sonra, 32 yaşında öldü”.

    Benzeri olaylar Anadolu’nun her köyünde kentinde yaşandı. Bunları haber yapacak basın yoktu. İstanbul gazeteleri de böyle haberlere yer vermiyor, veremiyordu. Seferberlik, bir trajedidir. Oysa biz cephelerle, paşalarla, nerede yendik, nerede yenildik tartışmalarıyla meşgulüz. Onları da bileceğiz elbette, zira oralarda da en çok bizim insanımız eridi; ancak günlük hayattaki tarihi de izlememiz, öğrenmemiz lazım. Cihan Harbi’nden sonra Avrupa ve Amerika’yı kıskacına alan İspanyol Gribi, savaşın iki katına yakın, 50 milyon civarında insanı öldürdü. Şanslıyız ki bu bela Anadolu topraklarını Avrupa kadar vurmadı.

    Cihan Harbi’nde ve izleyen Millî Mücadele’de önemli görevler üstlenen Atatürk, savaşların sonuçlarını da en iyi gören, gözlemleyendi. Cihan Harbi’nin bir insanlık suçu olduğunu bir o görmüştü. Savaşı hiç sevmeyen ama ulusal kurtuluş için ortaya atılan da o oldu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yegane kurtuluş şansımız olmuştu. O büyük bir şavaşçı ama barış ve uygarlık âşığıydı. Savaşlar bitip cumhuriyet ilan edildikten sonra da Türk halkı için uygarlık, barış, kültür simgesi oldu. Savaş çağrıştıran üniformasını, kalpağını, kılıcını, madalyalarını çıkaran ilk lider oldu. Cihan Harbi’nin önderleri arasında, ondan önce sivilleşen asker kökenli bir lider de yoktur. Türkiye onun önderliğinde barışa, kalkınmaya, aydınlığa umut bağladı.

    Bitmeyen trajedi 1. Dünya Savaşı sırasında sivil halkın trajedisi Batı cephesinde de dört yıl boyunca devam etti. Hemen sonrasındaki yıllarda ise İspanyol Gribi salgını, savaştan çok daha fazla can alacaktı.

    1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ‘ÜNLÜ OLMAYAN’ GAZISI

    ‘Barut Hüseyin’ ve sıradan kahramanlar

    Çok atımlık Barut!
    1. Dünya Savaşı gazisi Barut Hüseyin, 70 yaşlarına kadar Amasra’da çobanlık yapmıştı.

    Tarihin satırbaşlarını “ünlüler” tutmuştur. Muharebe meydanına cephane taşırken vurulan katırın ölümü, tarihin değil bir öykünün konusu olabilir. Yaşamlarında kahramanlıklar saklasalar da sıradan insanların durumu da aynıdır. Barut Hüseyin’in hikayesi de bunlardan biridir.

    Barut Hüseyin’i Amasra’da tanıdım. Gelibolu’da, Galiçya’da tüfek taşımış sipere girmiş, komutanlarına hizmete koşturmuş bir askerdi Barut Hüseyin. Bir gün açıkhava resim dersi için öğrencilerle gittiğimiz Bedesten’de hayvan otlatırken tanımıştım onu. Yaşı 70’i geçmişti. Kasabın kesimlik hayvanlarını günde bir somun ekmek ve bir paket köylü sigarası karşılığı otlattığını söylemişti.

    Biz oraya girdiğimizde bazilikanın orta nefindeki çayırda hayvan otlatıyordu. Resim çalışmak için bulunmaz bir manzara. Hemen sigarasını avucuna aldı, şapkasını koltuğunun altına kıstırdı, hayvanları harabeden çıkarmaya seğirtti. Yanına gidip “Yahu nereye gidiyorsun, gitme” dedim. Yanıtını unutamam: “Muallimin ders verdiği yerde hayvan otlatılmaz!”. Ders yapacağımız alanı terketti. Derse, öğretmene içgüdüsel bir saygıydı.

    Barut Hüseyin’le dostluk kurdum. Onu çok saydım. Amasra ve köylerinden seferberliğe giden 80-90 askerden sağ dönen dört kişiden biriydi. Niçin notlar almadım diye yazıklanırım. Savaşı 1918’de kaybettiğimize göre, 1968!e kadar geçen 50 yılda hayattaki savaş gazilerinden neler derlenebilirdi! O anıları kayda geçiremedik. Kimileri İstiklâl Harbi’nde de cephedeydiler. Onlara laubalice soranlar olurdu: “Emmi kaç gâvur öldürdün?”. Al sana seferberlik muhabbeti! Oysa aydınların bir araştırma disipliniyle onlarla konuşmaları, komutanların anlattıklarından farklı anlatı ve değerlendirmelerini yazmaları gerekirdi.

    Barut Hüseyin için Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı’yla bir dizi yazışmalarımız oldu. Onu, Amasra’ya gelen Muharip Gaziler Cemiyeti Başkanı Başkanı Sadık Atak’la, Cihan Harbi’nde görev almış subaylarla görüştürdüm. Berrak bir hafızayla cepheden ayrıntılar sıraladı; görevler, komutanlar, mevziler, harekat… Sorulanlara, onları şaşırtan yanıtlar verdi ve 77 yaşında hep “hazırol”da durmuştu.

    Çanakkale’nin o çevik, coşkulu askeri, yaşadıklarını anlatırken her şeyi unutur, kendinden geçer, sanki siperden fırlar, nişan alır, çekilir, atılır, çöker, öfkelenir, neşelenir, paçasını sıyırıp yara yerlerini gösterir, teatral sahneler canlandırırdı. Onun bu içtenlikli halleri bana Alphonse Daudet’nin Pazartesi Hikayeleri’ndeki “Commune Türko”sunu çağrıştırırdı. Hareketleri, çehresi, vücut yapısı ile (*).

    Hüseyin Barut yaşıtı binlercesi gibi hayatın ezasına cefasına, 1890’lardan 1969’a göğüs germiş bir seferberlik kahramanı idi. Bari onlardan, A. Daudet’nin  “Commune Türko”su veya “Sancaktar”ı benzeri öyküler kalabilseydi!

    Muharebe meydanına cephane taşırken alnından vurulan katırın ölümü, tarihin değil bir öykünün konusu olabilir. Yaşamlarında kahramanlıklar saklasalar da sıradan insanların durumu da aynıdır. Seferberlik denen karabasanın cephelerde veya salgın, açlık, soğuk tırpanlarıyla biçtiği milyonların kaçını tanıyabiliriz? Onların sayıları önemsenmiş, hatta çoğu zaman o bile önemsenmemiştir.

    (*) Necdet Sakaoğlu – “Tarihin değil, bir öykünün kahramanı” (Mustafa Alp Dağıstanlı: Sizin Kahramanınız Kim? NTV Yayınları, 2007 sf 91-99’dan)

  • Osmanlı ülkesinde Avrupalı seyyahlar

    Osmanlı ülkesinde Avrupalı seyyahlar

    Avrupa’dan Türkiye topraklarına gelen Batılı sayyahlar, 15. yüzyıl başından 19. yüzyıl sonuna kadar geçen uzun dönemde, Anadolu coğrafyası ve insanları üzerine çok değerli yazılı kaynaklar ve çizimler bıraktılar. Yeryüzünün adımlarla, binek hayvanlarıyla en çok çiğnenen toprakları Anadolu’dan aktarılan bu ilk elden bilgileri içeren eserler, büyük bir kütüphaneyi dolduracak bir kültür birikimi oluşturdu.

    Deniz ve nehir taşıtlarıyla seyahatin tarihi, binlerce yıldır. Karada yolculuklar, bölgelerarası göçler ve sürgünler çoğunca yaya, hayvan koşumlu arabalarla -motorlu taşıtların yaygınlaşmasına karşın- 19. yüzyıla kadar sürmüştür. Tren, motorlu-pervaneli, hatta balonlu araçlarla yolculuk, son iki yüzyılın öyküsüdür.

    18. yüzyıl başında Erzurum

    Bugün bile İstanbul caddelerinde atlı arabaları, Adalar’da fayton, köylerde kağnı veya öküz arabalarını “hizmette” görünce şaşmıyoruz. Demek ki insanlığın uzun tarihinde çoklukla yaya, ikinci sırada da atla, eşekle, katırla, deveyle hatta fille veya bunların koşulduğu arabalarla, tekli veya çoklu seyahat edilmişti. 1918’de 76 yaşında ölen Sultan Abdülhamid, 33 yıl süren saltanatında trene binmemişken, tahttan indirilince trenle Selanik’e sürgüne gönderilmiştir. 80 yıl önce kaybettiğimiz Atatürk’ün de -döneminin havayolları koşullarında- uçakla seyahati olmamıştı.

    Seyahat amaçlı yolculuklara gelince… Aylar süren Hac ziyaretleri ile görev ve sefer gidiş- dönüşleri ayrı tutulursa, tenperver (rahatına düşkün) Osmanlı aydınlarının Anadolu’da, Rumeli’nde, Arap Yarımadası’nda veya Afrika’da, “gezelim görelim de yazalım” gibi bir merakından -bir-iki istisna dışında- söz edilemez.

    Mısır Donanması Kaptanı Seydi Ali Reis (öl. 1562), savaşta ve fırtınalarda kaybettiği donanmasından kalan gemileri Hindistan-Gücerat hâkimine emanet ederek, Kasım 1554’te  50 gemiciyle karadan yola koyulmuş; Pencap’ı, Sind’i, Maveraünnehir’i, Afgan’ı, Horasan’ı Azerbaycan’ı, İran’ı, Anadolu’yu arşınlayıp Mayıs 1557’de İstanbul’a dönmüştü. Mir’at-ı Memâlik adlı yapıtında bu serüvenli dönüşü anlatmıştır. Çağdaşı bilgin sanatçı Matrakçı Nasuh/Nasuhi’s-Silâhî de (öl. 1537?) Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman adlı eserinde 1533-4 Irakeyn Seferi dönüşünde, Bağdat’tan İstanbul’a, yolu boyunca gördüğü kentleri, kimi köyleri minyatür tekniğiyle betimlemiş ve anlatmıştır. 

    Görevleri gereği uzun yolculuklar yapan Osmanlı kamu görevlilerinin, sefer komutanlarından, yol ve yolculuk anılarını anlattıkları kitap ve defterler bırakanlar sayılıdır. Müşir Ahmed Muhtar Paşa’nın (öl. 1919) Sergüzeşt-i Hayatın Cild-i Evveli-Cild-i Sânisi ender örneklerdendir. Ferik (korgeneral) coğrafya yazarı Süleyman Şevket Paşa’nın (öl. ….) Sicill-i Ahvâl-i Âcizi (yayımlanmamıştır) defteri birer örnektir. Dünkü aydınlar daha çok edebi deyim ve tabirlerle şişirilmiş mektuplar, tezkireler, arizâlar yazmışlardır.     

    Evliya Çelebi de gezip gördüklerini veya dinlediklerini görmüşçesine anlatarak, bunları Tarih-i Evliya adıyla kitaplaştırmıştır. Bu büyük esere Evliya Çelebi Seyahatnâmesi adının verilişi, 1898’deki basımındadır. 18. ve 19. yüzyıllarda diplomatik görevlerle yabancı ülke başkentlerine giden elçilerimizin kaleme aldıkları “sefaretnâme”ler de aslında birer seyahatnâmedir.   

    Ülkesinde tehlikelerden uzak gönenç içinde yaşarken, yaşamın dayattığı zorunlu seyahatlerle değil de başka ülkeleri görmek, keşifler-araştırmalar yapmak için yollara düşen, aylarca hatta yıllarca yol kateden, tehlikeleri göze alan, memleketine dönemeden ölen binlerce insanın serüvenlerini, bugün kitaplarda, ansiklopedilerde buluyoruz. Hommaire de Hell’in, arkadaşı ressam Jules Laurens’le çıktığı uzun Doğu seyahatinde, Türkiye kolaçanından sonra İran’da iken henüz 35 yaşında ölümü (1848) bir örnektir.

    Doğu’ya yolculuk Avrupa’dan gelen gezginlerin toplumsal tarihimize ışık tutan, yüzlerce eserinden birkaçı.

    Londra’dan, Paris’ten çıkıp Pekin’e gidenler, Asya step ve çöllerini aşanlar, Hindistan çangıllarına, buzullar arasından kutup noktalarına, Afrika’nın vahşi hayvanlarını, zenci kabilelerini görmeye gidenler de vardır.

    Yeryüzünün adımlarla en çok çiğnenen toprakları Anadolu’dur. Avrupa’yı doğu ve güney ülkelerine bağlayan kadim yollar Anadolu’dadır. Bu yarımadanın çok eski iskân ve uygarlık yurdu oluşu da yol ve yolculuk güvenliği açısından Avrupalı gezginlerin tercih nedeni olmuştur. Selçuklu ve Beylikler çağında Anadolu’nun işlek yolları üzerinde yaklaşık 30- 40 km. aralıklarla sultan hanları, kervansaraylar yapıldığı gibi, aralarda da hanlar, ribatlar, menzilhâneler çoktu. Antalya’da Evdir, Kırkgöz, Alanya’da Şerefza, Alara, Burdur Susuz, Aksaray ve Kayseri sultan hanları, Konya Karatay, Zazadin, İshaklı’da Akan, Ürgüp Sarıhan, Tokat Hatun Hanı, Amasya Ezine Pazarı, Sivas’ta Yenihan, Gebze Çoban Mustafapaşa, Lüleburgaz’da Sokollu, Edirne Rüstempaşa, Ayşe Kadın…

    Konaklama olanakları ve yol güvenliği kamu ve vakıf örgütleriyle sağlanıyordu. Kentlerde de yolculara kapı açan hangâhlar, tabhaneler, imaretler, şehir dışında zaviyeler vardı. İstanbul’da Elçi, Vezir, Sırmakeş, Kürkçü Hanları gayrimüslim yabancılar içindi. İstanbul’da, İzmir’de diğer liman kentlerinde de yabancılar için otel ve pansiyonlar vardı.

    Anadolu’da at veya arabayla seyahat edenler, geceleri veya yaz sıcağında gece yolculuğu gerekirse gündüz vakti yol hanlarında istirahat ediyorlardı. İstanbul’dan Üsküdar’a geçen bir yolcunun, bir kafileye veya kervana katılarak örneğin Halep’e ulaşmak için normal koşullarda 25 gün boyunca, toplam 256 saat yol kat etmesi gerekiyordu. 18. yüzyılda Üsküdar-Halep arasındaki 25 menzile, konaklama yerlerine ulaşmak için günde 6 ila 18 saat gitmek koşuldu.

    Yollarda kafilelerden birinin ötekinin arkasına takılması; giden-gelen yüklü kervanların ardarda yoğunluğu, kıstaklardaki karşılaşmalar, tıkanmalara hatta kanlı döğüşmelere neden oluyor, günümüzdeki trafik tıkanmalarını aratacak bekleme ve gecikmeler yaşanıyordu. Yolun açılması için kavga veya anlaşma sonucu bir kervan yüklerini indiriyor, diğer karşıdan gelen kervan geçtikten sonra yeniden yük bağlıyor, bu sırada yolcular da yol kenarlarında uzun süre bekliyorlardı. Her yıl Hac mevsiminden üç ay öncesinden itibaren hacı kafileleri yoğunlaşır, tavaf ve ziyaretlerden sonra dönüşler sürdüğünden yollardaki yoğunluk daha da artardı.

    Diğer yandan uzun yolculuklarda denizde korsan, karada harami, yolkesen denen soyguncular eksik olmazdı. Yollarda da mahuf (korkulu) kıstaklar vardı. Buralarda görevli yol güvenliğinden sorumlu derbentçiler, menzil-beldar örgütleri, ribatlar, ayrıca martaloz, pandor denen geçit bekçileri vardı. Buna karşın, Sakarya civarındaki Ak Murad ve Giryan Pınarı, eşkıyanın eksik olmadığı noktalardandı. Yolcular Balkan geçitlerinde, Süzebolu, Ahyolu, Aydos Boğazı, Şumnu, Çitak, Demirkapı, Şıpka Zağra, Troyan/Hisar, Vid, Iskır gibi çetin geçitlerde korkulu anlar yaşardı. Tanzimat döneminde jandarma örgütü görevini üstlenen Derbendat Nezareti kurulmuştu. İstanbul’da Divan-ı Hümayun’dan pasaport ve seyahat izin belgesi demek olan “yol beratı” alan bir yabancının can ve mal güvenliği sağlanıyordu.   

    Nizamî ordu kurulduktan sonra izinle, tebdil-i heva için veya terhis olarak memleketine gönderilen askerlere yolda zaruret çekmemeleri için günlük 300 dirhem (1 kg) nân-ı aziz (ekmek) bedeli ile günlük 20’şer para katık bedeli veya buna eşit, zeytin, sirke ve sarımsak verilirdi.

    Avrupalı seyyahlar

    Avrupa’dan Türkiye’ye gelen yolcular o günün koşullarında Belgrad-Edirne arasında Osmanlı topraklarında ilerlerken, her yerde dindaşlarından hizmet alırlardı. Edirne-İstanbul arasında ise “iyi” ve çok güvenli bir yolda ilerleme şansını Sultan Yolu güzergâhında bulurlar;  kent ve kasabaların bakımlı ve romantik manzaralarına hayran kalırlar; izlenimlerini yol defterlerine yazarlardı. Menzil mesafelerine göre çarşılı, hanlı, hamamlı camili, köprülü Havsa, Babaeski, Lüleburgaz menzilleri bayındır ve işlek konfor duraklarıydı. Bunun dışında uçsuz bucaksız araziler, ekin tarlaları ve hayvan sürüleri dışında çıplak ve ıssızdı.

    İzmit’te Türk evleri İngiliz ressam William Henry Bartlett, 1840’lı yıllarda kapsamlı bir Balkanlar ve Ortadoğu turuna çıkmıştı. Yukarıda kendisinin resmettiği İzmit’teki Türk evlerini görüyorsunuz.

    Avrupalı pekçok araştırmacı, serüven-sever gezginin çantalarında haritalar, dürbünler, kılavuz kitaplar bulunduğu gibi, bunlar yerliden rehber ve postacılar da tutar; uğradıkları veya konakladıkları yerlere ilişkin edindikleri bilgileri not eder; değerli, özellikle arkaik-antik objeler, otantik öteberi, yazma kitap, vs. alanlar da olurdu. Bunlar uğradıkları yerleri anlatan notlar alır, resimler yaparlardı. Yanlarına ressam, haritacı tercüman alanlar da vardı. Anadolu’yu, Doğu’yu görüp gezenlerin nesnel yazanları kadar abartılı tanımlamalar, haksız eleştirenler de yok değildi.

    Avrupalı gezginler için “Levant” (Doğu) asıl İstanbul’dan sonra başlıyor; Ankara ve Konya’dan güneye gidenler Antakya, Halep- Şam-Kudüs’e yöneliyor, aralarındaki dindarlar da bu son durakta “hacı” oluyorlardı. Güneydoğu yolunu, yani Bağdat Caddesi’ni seçenler için Harput, Diyarbekir, Mardin, Musul, Bağdat görülmeye değer duraklardı. Doğuya yönelenlerin hedefi İran kentleri, Tebriz, İsfahan, Şiraz, Kazvin’di. Alamut Kalesini, Hayber geçidini, Pencap’ı, Hind hatta Çin dünyalarını adımlayanlar çoktu. Yurduna dönemeyip ölenler de az değildi.

    Bir zamanlar Bağdat J. Peeters’ın 1697 tarihli, Doğu kentlerini tanımladığı Description des principales villes (Başlıca şehirlerin tarifleri) adlı yapıtından bir Bağdat resmi.

    Doğal ki gördükleri her yer beşeri yönden son derece renkliydi. Giyim kuşamlar, evler, çarşılar, camiler, medreseler, türbe ve mezarlıklar, tesadüfen izledikleri düğün şenlikleri veya cenaze kalabalığı, pazar ve panayırlar, harabeler, yemekler, konaklama yerleri, yiyecek ve içecekler…  

    Akdeniz su yolunu tercih edip, Anadolu’da ilk durak İzmir’de karaya ayak basanların ortak merakları antik kent harabeleri, sonrasında Akdeniz kıyıları idi. Rodos, Girit, Kıbrıs, İskenderiye uğraklarından sonra Mısır’a gidenlerse, tutkularını ehramları, Nil çavlanlarını, tapınakları görerek sakinleştirirdi.  

    Turistlerin her daim göz bebeği C. Texier’in Asie Mineure (Küçük Asya) adlı 1862 basımlı kitabında Marmaris kıyılarının bir tasviri.

    Elçilik göreviyle yola çıkanlar için, devletin gücünü göstermek için olağanüstü önlemler alınıyor; bununla kalınmayarak heyetlerin deniz ve kara yolculuklarını konforlu denebilecek koşullarda tamamlamaları sağlanıyordu. Örneğin 16. yüzyılda Avusturya elçisi Busbecq’i Osmanlı topraklarına getiren gemide akşamları ziyafetler veriliyor, müzik dinleniyor, geminin uğradığı limanlarda da törenler yapılıyordu. Bu kişilerle birlikte araştırma ve inceleme için yola koyulanların yüklü masraflarını da zengin soylular ve aristokratlar karşılıyordu. 

    Osmanlı ülkelerinde en çok da Batı Anadolu’da eski İyon sitelerini gezip inceleyen, arkeolojik keşifler yapan, Selçuklu ve Beylikler eserlerini, Anadolu coğrafyasını, kentlerini, ulaşım koşulların gözlemleyip araştıran, bitki çeşitleri toplayan, arkeolojik araştırmalar yapan  Avrupalı  gezginlerin 14. yüzyıl sonundan 20. yüzyıla kadar yazdıkları Almanca, Fransızca İngilizce eserler büyük bir kütüphaneyi doldurabilir bir kültür birikimidir. Stefanos Yerasimos’un 14. – 16. yüzyılda Osmanlı coğrafyasının muhtelif bölgelerinde gezen araştırmacı ve gezginler için hazırladığı, 1991’de yayımlanan Les voyages dans l’empire Ottoman (XIV-XVI siecles) adlı eseri geniş bir katalog olup, tüm bu yolculukları kayıt altına almıştır.

    Yolculuk tarihçisi

    Osmanlı Devleti’ni kat eden gezginler üzerine yaptığı çalışmayla tanınan S. Yerasimos’un Osmanlı İmparatorluğu’nda Gezginler yapıtının kapağı.

    Ruy Gonzales De Clavijo (?-1412)

    Sofralar kuruluyor yemekler getiriliyordu

    İspanya Kralının elçisi Clavijo1402’de çıktığı yolculuğunda, İstanbul ve Tebriz’deki ikametleri de dahil, İran-Horasan kentlerinden geçerek Semerkant’a gitmiş, üç yıl sonra İspanya’ya dönmüştü. Bu seyahatin İspanya-Rodos-İstanbul-Trabzon yolculuğu kısmı yelkenlilerle denizden, sonrası karadandı. Gördüğü yerlere ilişkin verdiği bilgiler önemlidir: 

    “Timur’un hükmü altındaki memleketlerdeki yolculuğumuzda bütün gereksinimimiz karşılanıyor, para alınmıyordu. Gece veya gündüz nerede konaklasak hemen altımıza halılar seriliyor, sofra kuruluyor ve yemekler getiriliyordu. Köylerde köy ekmeği yiyorduk ve önümüze çok miktarda etler konuyor, başkaca yağa kırılmış yumurtalar, süt dolu çanaklar, tereyağı ve bal getiriliyordu” (Ruy Gonzales de Clavijo, Timur Devrinde Kadis’ten Semerkant’a Seyahat, çev.: Ö. Rıza Doğrul, 1939).

    Johannes Schiltberger (1381-1440)

    Sesi duyan haberci at koşturmaya başladı

    Niğbolu’da muharebesinde tutsak düşen Johannes Schiltbergeradlı yazar Gelibolu’ya, oradan Anadolu’ya getirilmiş, Yıldırım’a danışmanlık etmiş. 1402’deki Çubuk muharebesinde de Timur’a tutsak düşmüş ve bu defa onun İndus seferine katılmış. Eserinde Anadolu ve Doğu dünyasına dair ilginç bilgiler vardır: “…Sultan bir haber çıkartırsa her handa eyerlenmiş atlar hazır beklediğinden ilk menzilden at koşturan, ikinci menzile yaklaşınca kuşağındaki çıngırağı torbasından çıkararak çalar. Sesi duyan öbür haberci atlanır ve haberi aldığı gibi atını koşturur. Bu yöntemle en kısa zamanda haber yerine ulaşır” (Türkler ve Tatarlar Arasında 1397-1427,çev.: Turgut Akpınar, 1995).

    Anlattığı masalsı bir konu da şudur: “Arabistan’da bir akarsuyun geçtiği bir vadi vardır. Su o kadar derindedir ki görünmez, sadece sesi duyulur. Bu vadinin iki yakasını bağlayan köprü bir baldır kemiğidir (!) Atlı-yaya herkes ve tacirler bu köprüden geçmek zorundadır. Baldır kemiğinin uzunluğu bir farseng yani bir ok atımı veya biraz fazla tahmin edilir”.

    Ogier Ghislain De Busbecq

    Taştan sedirlerde yatıp uyuyan Türkler

    Avusturya elçisi Busbecq, Sultan Süleyman’ın katına çıkmak için 1553’te Viyana’dan yola düşmüş. Buda-Belgrat-Niş-İstanbul-Amasya yolu gözlemlerini eserinde toplamış:

    “Buda’da Tuna gemisine bindik. Gemimizi 24 kürekli bir başka gemi çekiyordu. Bunların yemek ve istirahat molaları dışından gece-gündüz gidiyorduk. Türklerin bu aceleciliği dikkatimi çekti. Yuvarlanan kütüklerin teknemize şiddetle çarpması ve kıyıdaki değirmen dolapları, gece karanlığı ve rüzgar tehlikeler yaşatıyordu. Akıntıda süratle ilerleyerek Belgrad’a geldik.

    Niş’te kaldığımız kervansarayın avlusu arabalar, yük hayvanlarıyla doluydu. Türkler, dış duvarlardaki ocaklarda yemek pişirirken bir yandan da ısınıyorlar, yemeklerini 3-4 kadem (1 m.) yüksekliğindeki taş sedirlerde yerken burunlarını uzatan hayvanlarına da yiyecekleri şeyler uzatıyorlardı. Yerleştikleri taş setin üstüne bir seccade serdikten sonra, başlarının altına da eyerlerini koyuyor, kürklerini de örtünüp uyuyorlardı. Kervansaraylarda kapalı odalar olmadığından mahrem konaklama olanaksızdı. Kara yolculuğumuz İstanbul’a kadar 12 gün sürecekti. Eşyamız da hayli çoktu. Ayrıca Haydonların saldırısına da uğrayabilirdik. Bunlar çobanlığı bırakıp silahlanarak haydutluğa başlamışlar.

    Irmak kenarında bir korulukta bir tür çalının köklerinden çıkardığımız özsuyu içerek ferahladık. Bir köylü ‘balık var ama tutmuyoruz’ dedi. Yılan çokmuş. Güneşte ısınmaya çıktıkları için dolaşmak kabil değil. Kentlerdeki Türk hanları herkese açıktır. Paşalar da kalır. Yemek zamanı gelince bir uşak, tepside bir tabak etli pilav ve ekmek getirir. Bazen bal gümeci de bulunur. Bu servis üç gün yapılır. Diğer konak yerine zamanında varmak için gün doğmadan kalkmak gerekiyor.

    Niş- Sofya arasında kız çocuklarının ve kadınların sattığı külde pişmiş sıcak poğaçalardan yedik. Gran’a yaklaşınca 150 kişilik bir Türk süvari birliği bizi karşılayıp sancakbeyinin yanına götürdü. Oradan ayrılırken süvariler at koşturup gösteriler yaptılar ve bir süre bize eşlik ettiler” (Ogier Ghiselin Busbecq, Türkiye’yi Böyle Gördüm, Hzl.: Aysel Kurutluoğlu, Tercüman 1001 Eser). 

    Hans Dernschwam (1494-1568)

    Kervansaraylara kadın yolcu alınmaz

    Busbecq’in elçilik heyetinde bulunan Bohemyalı Hans Dernschwam da Viyana’dan Amasya’ya kadar 1553-1555 yıllarındaki gidiş-dönüşte yazdıklarını iki ciltlik bir kitapta toplamış. Bu elçilik heyetinde başta elçi (Busbecq), 2 uşağı,  piskopos, başrahip ve rahip,   kaptan, atlı muhafızlar, uşak, baş seyis, 2 seyis, 7 muhafız, 10 at arabacısı, berber, aşçı, aşçı yamağı, kâhya, kâtip, kapıcı, 2 odacı, sofracı, terzi, terzi çırağı, 33 kişi ve 27 at vardı. Ayrıca dayanışmalı eşlik eden 31 kişi ve 25 atlı, ikinci kafileyle de 64 kişi 52 at vardı. Yazar bu kalabalığın günlük tüketimini verirken, her gün birer okkalık 88 ekmek tüketildiğini, her yerde kırmızı şarap bulduklarını, bir tavuğu 2-3 akçeye aldıklarını, sığır, koyun ve kuzuların canlı satıldığını da anlatmıştır:

    “… Morova vadisinde bizi uzaktan gören bekçiler uzun sopalarını havaya kaldırarak ileride martalozlar (eşkıya) olduğunu haber verdiler. Yolda tuz götüren öküz arabalarına rastladık. Geceyi Derviş Bey’in konağında geçirdik. Kervan, birarada giden yolcu kafilesidir. Bu kafilelerde çokluk tüccarlardır. Böyle bir çok kervanla karşılaştık. Kervansaraylara kadın yolcu alınmaz. Kadın yolcuları, tutsakları ve köle kızları konuklayan hancılar vardır (…) Bozüyük’te çifti 1 akçeye çok lezzetli ekmek bulduk. Burada bir Alman gördük; Viyana kuşatmasında tutsak düşmüş. Memleketinde tenekeciymiş. Şimdi köle. Karısı ve çocukları ile bir paşanın hizmetindeymiş (…) Alagöz’den sonra Çukurköy’e geldik. Geçtiğimiz Kızılırmak vadisi çıplak. Karşı yakada köyler ve ot yığınları var. Uzaktaki dağlarda orman varlığı seçiliyor. Ama geçtiğimiz yerlerde çalı bile yok. Eşekle seyahat eden sekiz Türkle karşılaştık. Bursa’ya ipek götürüyorlarmış” (Hans Dernschwam,İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev.: Yaşar Önen, 1987).     

    Jean-Baptiste Tavernier (1605-1689)

    En iyi mesken yanınızdaki çadır

    17. yüzyılın Marko Polo’su denen Fransız gezgin Fransız Jean-Baptiste Tavernier, Türkiye üzerinden İran’a ve Hindistan’a altıgezi yaparak bu üç ülkedeki gezilerini anlatmıştır. Evliya Çelebi ile çağdaş, her ikisi de birer gezi tutkunuydu. Acaba bir kervanda, bir kent çarşısında karşılaşmışlar mıdır? Viyana’dan İstanbul’a kara yolculuğunun 42 gün, İstanbul-Tokat arasının kervanla 35 gün sürdüğünü; 14 günde ulaşılan Afyon’da ana yolun biri Halep’e, diğeri Tokat’a ikiye ayrıldığını yazan gezgin, yılmadan, bıkmadan, hastalanmadan, ölümcül bir olayla karşılaşmadan yıllarca süren altı seyahatiyle de Evliya Çelebi’yle bir rekoru paylaşmıştır:

    “… Sofya- Filibe arasında iyi silahlanmış Tatar kafileleriyle karşılaştık. Sayıca bizi yenecekleri öngörüsüyle, ortalarından geçmemiz için yolun iki tarafına sıralanmışlardı. Ellerinde kılıçları vardı. Bizde ise her birimizde filinta bir çift tabanca, kimimizde de pek güzel av tüfekleri vardı. Bu üstünlük karşısında bizden tütün istemekle yetindiler. Doğu’da seyahat Avrupa’daki kadar rahat ve güvenli değildir. Kentler arasında çalışan düzenli taşıtlar yoktur. İklim elverişsizliği, insanların ilgisizliği nedeniyle hiç el değmemiş bölgeler vardır. Aşılması gereken çöller, Bedevi saldırıları, han-kervansaray yokluğu, su kaynaklarının kıtlığı başlıca engellerdir. En iyi mesken, yanınızda taşıyacağınız çadırdır”.

    “… Trabzon- Erzurum yolu en iyi koşullarda 4-5 gündür. Deniz yolculuğu ise hayli tehlikelidir. Kırsalda kervansaray konaklamalarına para ödenmez. Kentlerde ise han odaları cüzi bir parayla tutulur. Türkiye ve İran’da ya kervanla ya 10-12 kişilik kafilelerle veya bir kılavuzla seyahat edilir. En emini bir kervana katılmaktır. Bunda da kervanların ağır yürüyüşünden yolculuk uzun sürer. Her konaktan harekette yüklerin bağlanması zaman alır. Kervan soyguncuları karanlıkta öndeki hayvanla en arkadakini bağlayan ipi keserek kervanın yolunu şaşırtır. İyiliksever Türkler, ırmaklardan uzak yollarda sarnıçlar, kuyular yapmışlardır. Hatta yağışların azlığında, yakın kasaba ve köylerden bu sarnıçlara yolcular için su taşınır. Doğu’daki han ve lokantalar Avrupa’daki gibi temiz değildir. Her yolcu ocaklı bir odaya yerleşir, arkadaki ahıra da atını bağlar. Kimi yolcular kışın oda yerine ahırda kalmayı tercih eder. İstanbul’dan İran’a kadar kervansaraylar maalesef dayalı döşeli değildir. Size bomboş bir yer gösterirler. Yatacak yer, yemek yapmak size aittir. Ama ucuza kuzu, tavuk, yağ, meyve, karpuz, ekmek alırsınız.Yolcular ve kervancılar sıkılmamak ve uyku toplamak için eğlenmekle, tütün içerek, şarkı söyleyerek, kendi işlerinden sözederek  akşamı geçirirler. Yoksul insanlar da az bir ücret karşılığında kampın etrafında bekçilik ederler (…) Gidilen yerin kılık kıyafetine uymak gerekir. Aksi halde gülünç duruma düşülür. Yani sırık bağlanır, çapula, çizme giyilir (Jean Babtiste Tavernier,XVII. Asır Ortalarında Türkiye Üzerinden İran’a Seyahat,çev.: Ertuğrul Gültekin, 1980).

    Jean Otter (1707-1749)

    Sözde avcı gibi silahlı soyguncular

    Jean Otter, Anadolu yollarında öldürülmekten kılpayı kurtulmuş bir 18. yüzyıl gezgini.  Basra’dan sonra Bağdat- Musul- Mardin yollarını arşınlayarak Anadolu’ya gelmiş ve Eğin’den sonra yüce dağları aşarak bir akşam vakti 1740’ta Divriği’ye ulaşmış:

    “… Eğin-Divriği yolunda beni korkutup daha fazla ücret isteyen kılavuz korumacılar geri dönünce, iki uşağımla sarp dağların arasında yapayalnız kaldık. Yolu bilmiyor, mesafeyi kestiremiyordum. Binbir güçlükle Divriği’ye indik. Korkulu bir gece geçirdik. Ertesi sabah, Sivas çavuşlar kâhyasına katılarak yola koyulduk. Üç günlük Divriği-Sivas yolunu altı günde alabildik. Eşlik ettiğimiz zabit ve askerler, yolda rastladığımız ve kendilerinden güçsüz gördükleri kafilelere ve köylere saldırmaktan çekinmiyorlardı. Köylülerden zorla yem ve yiyecek aldılar. Karabel vadisinin gür ormanları silahlı soyguncularla doluydu. Bunların, sözde avcıymış gibi omuzlarında kollarında doğanlar, atmacalar vardı…” (Jean Otter, Voyage en Turquie et en Perse, Paris, 1748).

    Guillame-Antonie Olivier (1756-1814)

    Türkiye üzerine önemli veriler

    1793’te Paris’ten Marsilya’ya inen, oradan da gemiyle İstanbul’a gelen G. A. Olivier adlı gezgin doktor, Fransız İhtilali sürecinde Convention hükümetinin temsilcisi olarak Osmanlı  ülkelerinde geziler yaptıktan sonra 1798’de ülkesine dönmüş. Olivier bu geziye çıkarken arşivlerden ayrıntılı haritalar üzerinde çalışmalar yapmış. Bir bakıma Türkiye’ye de önemli veriler getirmiş. İstanbul yaşamına ilişkin verdiği bilgiler de önemlidir (G. A. Olivier, Türkiye Seyahatnamesi: 1790’larda Türkiye ve İstanbul (Çev. Oğuz Gökmen, Ankara 1977).

    Edward Raczynski (1786-1845)

    Gelibolu’nun birkaç bin adım ötesi

    Polonyalı kont Edward Raczynski, antik çağ eserlerini görmek için 1814’te kalabalık bir heyetle Varşova’dan çıktığı gezisinde, Odessa-İstanbul yolculuğunu buğday yüklü bir gemide yapmış. İstanbul’dan Çanakkale’ye de yine gemiyle gitmiş:

    “…Hasan Bey, 1 Ekim sabahı erkenden bir kılavuzla binek hayvanlarını gönderdi. Kılavuzuma Tekfurdağı’nde (Tekirdağ) eşkıyanın bize zarar verip vermeyeceğini sordum. Bana, elini kavuğuna götürerek: ‘Beyim, bu baş size feda olun!’ dedi. Bu son derece cesur davranış beni cesaretlendirdi. Konsolosa bu cesur adama benim için teşekkür etmesini rica ettim. Gelibolu’nun birkaç bin adım ötesindeki bataklık vadiden geçerek Bolayır’a giden taş döşeli bir caddeye çıktık. Güneş battıktan sonra atlarımızı bağlayacağımız büyük bir hana geldik. Binanın bir tarafındaki odalarda müşteriler, diğer taraftaki ahırda hayvanlar kalıyordu. Han, tipik bir İspanyol meyhanesini andırıyordu. Akşam yemeğinden sonra yatacağımız yer gösterildi. Hancı, kahve pişirmemiz için kap (cezve) getirip ocağın üstüne koydu… (Edward Roczynski, 1814’de İstanbul ve Çanakkale’ye Seyahat, çev.: Kemal Turan, 1980).      

    Charles Texier (1802-1871)

    Anadolu üzerine ilk rehber kitap

    Charles Texier 1832’de geldiği Anadolu’yu gezerek Asie Mineure (Küçük Asya) adını verdiği  bir kaynak eser yazmıştır. Bu kitapta “seyyahlara nasihat” başlıklı bir bölüm vardır:        

    “… Gidilen- geçilen yerlerin yerlilerine güven duyulmalı, bir ölçüde yerel dil bilmek de gerekir; çünkü kendisini kılavuz-rehber olarak tanıtanlar arasında, soyguncularla işbirliği yapanların da bulunabilir. İstanbul’dan ayrılmadan hükümet yetkililerinden bütün vilayetlerde geçerli olacak bir ferman -yol beratı- alınmalıdır. Seyahat sağlığı için gerekli önlemler alınmalı; örneğin çıban ve yara için yara, sargı, yakı bezi, merhem, makas, neşter, cehennem taşı, hacamat gereçleri bulundurulmalıdır. Zira Anadolu’nun her yerinde hekim yoktur” (Charles Texier, Asie Mineure). Texier’nin bu uyarıları, Anadolu gezisi için yazılmış ilk rehberdir.

    Alexander William Kinglake (1809-1891)

    Seyahatten önce yıkanan Osmanlılar

    Alexander William Kinglake, Kraliçe Viktorya çağının bu ünlü İngiliz yazarı, 1834-35 yıllarında Osmanlı ülkelerini dolaşmış, Doğu Hasreti adını verdiği kitabında insan tiplerini, kent manzaralarını yazmıştır. Bu gezisinde Belgrad’da yanına aldığı Ustafa adlı posta tatarı kendisine yol rehberliği yapmış. İstanbul’dan sonra İzmir’e, Troya’ya, sonra bir gemiye binerek Suriye’ye gitmiş, Kıbrıs’a uğramış; Filistin’i, Ürdün’ü gezip Sina çölünü geçerek Mısır’a gitmiş. Yolculuk anıları bir roman kadar sürükleyicidir. Bindiği hayvanın eyerini, yük hayvanlarının saatte ancak beş-altı kilometre yol katedebildiklerini, bu sırada hayvan sırtlarındaki eşyadan çıkan sesleri, seyislerin küfürleşmelerini, yolculuk sırasındaki hastalıkları kadar yazmış, yazmıştır. Çetelerle vuruşmalarını da ihmal etmemiştir:

    “… Seyahate çıkışımızda iki-üç saat içinde kafilenin hazırlığı tamamlandı. Uşaklar, tatarlar, binici sürücüler, yüklenen hayvanlar epeyce bir konvoy teşkil ediyordu. Kafileye Tatar  Mustafa başkanlık edecekti. O da hazırlıklarını tamamlayanların yanına geldi. Hamamdan daha yeni çıkmıştı. Çünkü seyahate çıkmadan yıkanmak Osmanlıların âdetidir. Bütün techizatını kuşanmış, belinden boğazına kadar silahlarla yüklüydü. Su kırbasını ve lülesini de  eyere bağlamıştı. Sürücüler, yük atlarını sürmek için tutulan yoksul çingenelerdi. Benim görevim haritaları tetkik etmek ve istikametimizi belirlemekti. Ama Edirne’den sonra tahmin ettiğimden daha güneye inince kendimizi deniz kıyısında bulduk” (A. W. Kinglake, Doğu Hasreti, çev.: AhmetEdip Uysal, 1982).

    Helmuth Karl Bernhard Von Moltke (1800-1891)

    Askerî danışman ve harita uzmanı

    Helmuth von Moltke’nin mektuplarında ise Türkiye, özellikle Doğu-Güney Anadolu hakkında belgesel notlar vardır. Osmanlı ordusunda danışman olan feldmareşalin Türkiye üzerine yazdıkları 1835-1839 yıllarını kapsamaktadır. Askerî danışman ve harita uzmanı olarak Dobruca ve Tuna yalılarından Toroslar’a kadar gözlem ve değerlendirmeleri dönemin kritiği açısından önemlidir. Fırat ve Dicle boylarındaki keşif ve gezi yolculuklarını, konakladığı yerleri, rastladığı göçebeleri; Cizre’de 1 Mayıs 1838’de yazdığı uzun mektupta da Kuzey Mezopotamya’daki yolculuğunu, katıldığı 600 deve ve 400 katırdan oluşan kervanı ve kervanın bağlanışını, çözülüşünü, konaklama yöntemlerini, yüklerin indirilişini, hayvanların otlamaya bırakılmasını; başka bir mektubunda Murat Suyu’nda kelekle yaptığı yolculuğu anlatmıştır:

     “… 10 Mart 1838’de Samsun’dan çıkınca ilk günkü yolculuğumuz 14 saat sürdü. Birçok tepelerin ve derelerin geçilmesi gerekti. Kar yeni kalktığından yollarda yürümek iki kat zordu. Geç vakit ve karanlıkta, yağmurdan sırılsıklam Lâdik’e ulaştık. Ertesi sabah karla örtülü yüksek dağlardan aşağıya bakarak bu kasabanın güzel manzarasını gördük. Birkaç saat sonra ekili bir vadiye indik. Vadi gittikçe daralarak derin bir boğaza dönüştü…” (Helmuth von Moltke, Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, 1835-1839, çev.: Hayrullah Örs, 1960).

    Eugene Bore (1809-1878)

    Farklı bir güzergah: Batı Karadeniz

    Eugène Boré ise İstanbul’dan Doğu’ya yolculuğunda başka gezginlerden farklı bir yol izleyerek Boğaz’ın Anadolu Feneri’nden sonra kıyıdan Ereğli’ye oradan Devrek’e uğrayarak Bartın’a ve Amasra’ya gitmiş, sandalla Gidoros’a gidip dönmüş. Safranbolu- Ulus- Eflani-Kastamonu-Vezirköprü’den sonra Samsun’a, orada Amasya’ya inmiş. Sonraki güzergâhı Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars-Erivan olmuş Buralardan yazdığı mektuplarda, yol izlenimlerini, gördüğü yerleri, incelediği eski eserleri anlatmış:

    “… Amasra’ya inerken gördüğümüz bir kaidede iki kelime okunuyordu: Salvatori, Amastris! (kurtarıcı ve Amasra). Kayaların uzunluğu boyunca aralıklarla devam eden taş basamakları inerken eski bir çeşmenin önünden geçtik. Taş yalaktan berrak bir su taşıyordu. Mevsim gereği (Mayıs) yaban gülleri ve çiçekler açmıştı… Harabeler ortasındaki tapınak, bir mağara idi. Ağzı Büyükayı’ya bakıyordu. Yakınında perdahlanmış siyah taşlardan çok sayıda lahit vardı. Gür orman bitkileri ve çiçekler harabeyi kaplamıştı. İstikameti belli döşenmiş bir yol kasabaya uzanıyordu” (Eugene Boré, Correspondance et Memoires d’un voyageur en Orient I-II, Paris 1840).

    William Francis Ainsworth (1807-1896)

    Divriği’de bir Tatar Beyi ve samimi konukseverlik

    İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti’nin üyesi olan Lord W. F. Ainsworth,Anadolu yolculuklarını kalabalık bir heyetle yapmış. Vilayet ve sancak merkezi kentlerdeki izlenimlerini bir öykü üslubuyla anlatmış:

    “…Divriği’ye vardığımızda hava kararmıştı. Yerliden bir beyefendinin saray gibi konağında bizi çok iyi karşıladılar. Tatarımız bizi beyle tanıştırdı. Bu evde her şey son derece lüks ve muntazamdı. Yıkanmamız için sıcak su (hamam) gösterdiler. Odalardaki büyük şamdanlar her köşeyi ışıl ışıl aydınlatıyordu. Akşam yemeği için ayrı bir salonda sofra hazırlanmıştı. Yemekten sonra evsahibi bizi ziyarete geldi. Bu parlak ve samimi konukseverliği için teşekkür ettik” (William Francis Ainsworth, Travels and Researches in Asia Minor, II, Londra, 1842).

    Frederick Burnaby (1842-1885)

    Sivas’tan güneye kar-çamur deryası

    1875’te at sırtında Anadolu gezisine çıkan genç İngiliz subayı Frederick Burnaby, mevsim koşul gözetmeden yardımcılarıyla at sürer. Kışa dönük günlerde Sivas’tan güneye giderken gördükleri, Osmanlı köylüsünün yaşama koşulları açısından çarpıcıdır:

    “… Binbir güçlükle dağdan indik. Karın yerini diz boyu çamur almıştı. Bir yük hayvanı sendeleyerek balçığa yığıldı. Onu kaldırmaya yetecek güç kimsede yoktu. Çaresiz yükünü diğer hayvanlara dağıttık. Geceyi geçirmek için ilerdeki titrek ışığa doğru yürüdük. Yağbasan köyünde bütün olanakları seferber ederek rahat etmeye çalıştım. Radford ve Mehmet eşyaları indirdiler. Yüklü hayvan kapıdan geçemediğinden her şey sokağa bırakıldı. Ama ne sokak! Bir tek saman çöpünün bile bulunmadığı çiftlik toprağı bile bu köyün sokaklarından temizdir. Eğer birisi yolun karşı tarafındaki komşusuna gitmek isterse batacağı çamur deryasına girmeden canını Tanrı’ya emanet etmelidir. Evsahibi ve zaptiyeler birer köşede sızdılar. Birkaç dakika sonra karşı mahalleden ayakları bacakları sıvalı bir kadın gelerek tepsideki yeni pişmiş ince  ekmekleri (bazlama) bize ikram etti” (Captain Frederick Burnaby, On Horseback Through Asia Minor I, Londra 1877).

  • Mimar Sinan: Eserleri var ama adı yok

    Mimar Sinan: Eserleri var ama adı yok

    Tarihimizin kuşkusuz en önemli mimarı Sinan üzerine, gerek yaşadığı dönemde (16. yüzyıl) gerekse sonrasında neredeyse hiçbir yazılı belge bulunmuyor. Hem çağdaşı tarihçiler hem sonrakiler, camilere ilişkin nice detaydan bahsederken Mimar Sinan ismini anmıyor. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan kimi oldukça tartışmalı belgeler ise, onun dev eserleriyle eşitsiz mahiyette. Osmanlı-Türk belgelerinde, Mimar Sinan’ın izinde…

    Kanunî Sultan Süleyman’ın mezarını kazdıran, elinde mimar arşını, zayıf çehreli kır sakallı, başında Selimî kavuk, ciddi bakışlı adam kuşkusuz Hassa Mimarbaşı Sinan Ağa (1489-1588?) idi. Bu resim, minyatür ustası Lokman’ın Târih-i Sultan Süleyman adlı mecmuasındaki betimlemelerden, Süleyman’ın defnini gösterendir. Bir fotoğraf kadar gerçekçi bu resim, Türk mimarlığı ve mimarları için eşsiz bir simgedir. Acaba, asırlar önce işinin ve ekibinin başında böylesine anlamlı duruş sergilemiş bir başka mimar mühendis resmi var mıdır?.. Bir uzman, bu minyatürden Sinan’ı çok yönlü okuyabilir.

    Kanunî’nin defninde Sinan

    Lokman’ın Kanunî Sultan Süleyman’ın defnini gösteren minyatürü. Mimar Sinan’ın da figüre edildiği bu minyatür tarihçiler için eşsiz bir kaynak.

    Sinan çocukluğunda, Osmanlı ulemasının “Gebran” dediği, Kapadokya’da yerleşik Şaman inançlı Türk topluluklarına mensup olmalı ki, bu kimliği gereği devşirilmişti. Kapıkulu ocağında acemi oğlan, yeniçeri, zemberekçi – zemberekçibaşı olmuş, yeteneğini kanıtlayarak Hassa Mimarları Ocağı’na geçmişti. Ser-mimaran-ı Hassa (kamu mimarlarının başı) görevi, emekliliğine, belki ölümüne kadar 30-40 yıl sürmüş olmalı. Yücelttiği eserlerin her biri -bize göre- Mohaç zaferinden, Bağdat’ın fethinden daha anlamlıdır. O, doğru tanınmalı ve anılmalıdır. Bu dâhi mühendis-mimarın meslektaşlarına ve hayranlarına, 2018’in, 430. ölüm yılı olduğunu da hatırlatalım.

    Mimar Sinan detayı Lokman’ın minyatüründen detay. Minyatürün üst sol kısmında Kanunî Sultan Süleyman için kazılan mezar yerinin başında elinde mimar arşını, zayıf çehresi, kır sakalı, Selimî kavuğuyla Mimar Sinan görülüyor.

    Sinan’ı bize tanıtan zamanının tek kaynağı, Sâî Mustafa Çelebi’nin, onun anlatışından kaleme aldığı Tezkiretül-Bünyan adlı yazma risaledir. Bunun versiyonları denebilecek Tezkiretü’l- Ebniye, Tuhfetü’l Mimarin, Selimiye Risalesi, Adsız Risale… denen yazmalar, aynı kaynaktan kopya ve alıntılardır. Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa’nın Cafer Efendi adlı birine, Tezkiretü’l Bünyan’dan yaptırttığı özet, Risâle-i Mimariye adıyla bilinir. Tezkiretü’l-Bünyan’ın ilk/özgün nüshası kayıptır. Tezkiretü’l- Bünyan’ı, Prof. Dr. Zeki Sönmez (Mimar Sinan İle İlgili Tarihi Yazmalar-Belgeler), Prof. Dr. Suphi Saatçi (Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan-Mimar Sinan’ın Hatıraları),sonraki nüshalarından inceleyip çalışarak yayımlamışlardır. Daha önce de Ahmet Refik (Türk Mimarları), Sinan’a ayırdığı bölümde Tezkiretü’l-Bünyan’a göndermelerde bulunmuştur. Bu eser ve Sinan üzerine daha başka çalışmalar da vardır.

    Mimar Sinan’ı bize tanıtan eserler

    Tezkiretü’l Ebniye. Sinan’ı bize tanıtan zamanının tek kaynağı, Sâî Mustafa Çelebi’nin, onun anlatışından kaleme aldığı Tezkiretül-Bünyan adlı yazma risaledir. Tezkiretü’l Ebniye bu eserden koya veya alıntı edilmiş tarih eserleridir.

    Bize gelince… Sinan’ı, çağdaşı ve bir sonraki dönemin tarihçilerinde aradık. Çünkü mimarlığımızın dünya çapındaki bu şahsiyeti, olağanüstü başarılı nedeniyle ödüllendiren çağdaşı padişahlar, devlet adamları, ulemadan birileri herhalde olmuş, tarihçiler de yazmıştı.

    Örneğin, Sinan’ı, Süleyman’ın defninde resmeden minyatürcü Lokman’a koşut, tezkireci hattat tarihçi ve sanat yazarı Mustafa Âlî (öl.1599?), yine tezkireci, divan kâtibi tarihçi Mustafa Selanikî de (öl.1600) herhalde o anın gözlemcileriydi ama yazmamışlar.

    Sultan Süleyman’ın (1520-1566), oğlu II. Selim’in (1566-1574) saltanatlarındaki büyük yapı çalışmalarının mimarbaşısı Sinan’ı, çağdaşı tarihçilerin övgüyle anmamaları düşünülemeyeceğinden, ilk önemli kaynak durumundaki Mustafa Âli’nin Künhü’l-ahbar’ına baktık. Bu eserin kütüphanemizdeki sonuncu cildi, Süleyman’ın tahta çıkışından (1520) III. Mehmed’in cülusuna (1595) kadar olayları verir. Büyük boy 231 yapraktır. Yazmanın ilgili bölümlerini dikkatle okuyup inceleyerek Sinan’ı aradık:

    “43. Vak’a” ve devamındaki Sultan Süleyman’ın Hayrat ve Hasenatı bahsinde önce Mehmed Han’ın (şehzade) vefatı, türbesi ve Şehzadebaşı Camii anlatılmış. Baba Süleyman, Kasım 1543’te defnedilen şehzadenin mezarı civarında iki minareli ikişer şerefeli bir camii şerif, sağında bir türbe, solunda medrese, kıblesinde imaret, avlusunda şadırvan yapılmasını buyurmuş. Beş-altı yıla varmadan 150 bin yük Osmanî akçesi harcanarak “sahib-i sikke ve hutbe” olan Osmanlı padişahları camilerinden farksız Şehzadebaşı Camii tamamlanmış. Mimarın adı geçmiyor.

    İkinci olarak yazar, “Câmi-i âlî-i lâtifleri ve ma’bed-i şerife ki Mülk-i Rûm’un Beyt-i mâmuru” dediği Süleymaniye’yi anlatmış. “…Eğer (efsanevi mimar) Sinimmar bu binayı görse kıskançlığından tekrar tekrar can verir ve yapan üstada çıraklık hizmetini edâ ederdi” demiş ama, Sinimmar’ın çıraklık etmek isteyeceği Sinan’ı yine anmamış! Ama medreselere atanan müderrislerin adlarını yazmış. On senede bin türlü zahmetle tamamlanan külliyede binden ziyade yapı ustaları, kalfalar çalıştığını, toplam sekiz kere yüz bin akçe ve 96 bin 380 filori (altın lira) harcandığını yazmış da bunların başındaki ser-mimarın adını acaba niye yazmamış?

    Şehzadebaşı Camii ve Süleymaniye Camii Kalenderhane’deki Şehzadebaşı Camii yakınlarından Süleymaniye Camii ve Boğaziçi’ne doğru bir görünüm. Fotoğrafta Mimar Sinan’ın İstanbul’a siluetini veren iki büyük eserini bir arada görmek mümkün.

    Devamında, “Hayrat-ı Sultaniye Kırk Çeşme ve Kemerler su yolunun dokuz senede tamamlandığı” yazılı. Su gelmeden halkın sıkıntısı pek ziyade imiş. Hersekzâde Su Yolu da aynı evrede yapılmış. Çekmece Köprüsü: Rum illeri payitahtına ulaşan cadde üzerinde olup değme donanımlı yolcular bile zarar görmeden, katar ve katırlar beygirler batıp çıkarak geçerlermiş. Köprü 975’te (1568) tamamlanmış. Açılışında nice kurban ve ganimet ile sahil dolmuş. Muhasebesi görülerek 114,5 yük akçe hesap olunmuş. Sinan adı yine yok!

    Kırkçeşme Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk’ta Mimar Sinan’ı anmamış. Mimar Sinan’ın eserlerinden Kırkçeşme su kemeri.

    Bağdat’ta imam-ı azâm türbesini, rafizi ve mülhit saldırısından korumak için hisar yapılması, yine Bağdat’ta Şeyh Abdülkadir Geylanî türbe ve camii tamiri, Konya’da surdışında Mevlâna’nın mezarı, semahanesi ve iki minareli camii, 967’de (1560) ihya olunmuş. Kûfe’de cami-külliye ile bir kilisenin camiye çevrilmesi, Şam’da Gök Meydan’da cami ve medrese; Şehzade Cihangir’in ruhu için Tophane sırtında bir cami, validesi Haseki Sultan (Hurrem) için Avretpazarı’nda cami, imaret, kadınlara özel darüşşifa, mektep, medrese, darülkurra; yine merhume adına Mekke ve Medine yoksulları için birer ziyafethâne yapılmış. Edirne’ye su getirilerek çeşmelerde akıtılmış; Meriç üzerine Mustafa Paşa Köprüsü ve bunun başına kervansaray, cami ve imaret; Süleyman’ın kızı Mihrümah için Üsküdar’da lebideryada cami, medrese, mektep han ve imaret inşa edilmiş. Bunların hiçbirinde de Sinan adı veya mimarbaşı geçmiyor!

    Tarihçi Âlî, Süleyman’ın oğlu II. Selim’in ise 1573’te Ayasofya çevresindeki evleri ve diğer binaları ehven bedellerle kamulaştırıp camiyi sağlamlaştırtarak iki de minare ekletmiş ve Eski Ayasofya medresesinden ayrıca iki medrese daha yapılmasını buyurmuş. Burada kendisi için de bir türbe yeri belirlemiş.

    Edirne Selimiye Camii: Yapımını başlatmış ama ömrü vefa etmemiş. İstanbul’da yanan Saray-ı hümayun mutfaklarını, kasır ve hamamları yaptırdıktan sonra hamama girip “safa sürerken” ayakları kayıp vücudu sarsılmış hummaya yakalanarak mide zaafı” sonucu (3 Aralık 1574) zemherinin 2. günü öğle vakti vefat etmiş.

    Bu bilgileri veren yazar, Sultan Süleyman ve II. Selim zamanlarında Edirne ve İstanbul’da, Mekke ve Bağdat’a kadar, yukarıda sıralanan hayratın hiçbirinde de Mimar Sinan’ı anmamış! Oysa Künhü’l-Ahbar, bu padişahların dönemleri için birinci derecede kaynak, yazar Mustafa Âlî de sanata mimarlığa ilgi duyan, bir çok alanda eserler yazmış bir aydındı.

    Aynı dönemin bir diğer tarihçisi, divan kâtibi, ruznamçe görevlerinde de bulunmuş saray kadrosundan Mustafa Selanikî’dir (öl. 1600). Adıyla anılan tarihi, Süleyman Kanuni’nin son üç yılı ile 1600’e kadar olayları içermektedir ama –Lokman’ın betimlediği- Süleyman’ın defninde mezarının başındaki Sinan mıydı değil miydi sorusuna bu yazar da değinmemiş. II. Selim’in son saltanat yılında saray mutfağı ile hamamının yanışını, yenisinin yapılması kararını anlatırken “…Kaptan Paşa, yeniçeri ağası ve İstanbul ağası gelip Mimar Sinan Ağa üslûb-ı âhar üzere resm-i binasını tarh eyleyip mahalli pâk olundu. Divân-âli Meydanından iki buçuk zirâ yer alınıp Matbah-ı âmire yerine katıldı. Matbah tevsii buyuruldu” diye yazmış.

    Selanikî, “II. Selim’e sekiz yıllık saltanatında sekiz azim eser nasip oldu” dedikten sonra bunları sıralamış: 1) Yemen’in fethi, 2) Kâbe’nin çevresine 360 kubbe inşası -ki bunu, Mısır’dan giden, Horos Memi diye tanınan zamanın mimar ve mühendisi yapmış, 3) Yine Mekke’de Mihrümah Sultan adına Arafat Dağı’na ve Harem-i şerife su akıtılmış ki bunları da Mısır defterdarları İbrahim Bey sonra Etmekçizâde Mehmed Bey yaptırmışlar 4) Lala Mustafa Paşa, Kıbrıs’ı almış, 5) Edirne’de mimar ve mühendis ve pesendide-i cihân (dünyaca beğenilen) Sinan Ağa eliyle cihâr (dört) minareli câmi-i şerif Selimiye) yapılmış ki sultanlardan hiçbirine böyle bir eser nasip ve müyesser olmamış, 6) Ayasofya’nın çevresindeki -eserin meyletmesine sebep olan yapıların kaldırılmasıdır. “Hazret-i padişah (II. Selim), devlet erkânı ve ulema ile üstüne gelip esere bitişik ne kadar bina varsa cümlesinin düşük baha ile alınıp yıkılmasını ferman buyurmuş. “Koca Mimar Sinan Ağa’ya mübarek kelâmıyla sipariş edip – Ayasofya’nın iktiza eylediği yerlerine muhkem payandalar yapıp istihkâm üzere etrafını tevsi’ eyleyiver ki muradım cami-i şerifi ihya eyleyip eser-i has edinmektir” dedikten sonra hil’at-ı fahire (onur kürkü) giydirerek şereflendirmiş, 7) Büyükçekmece’de “derya içinde yapılan büyük köprüdür ki Sultan Süleyman Han, yalnız temeline 200 yük sarf etmişti”, 8) “Anavarin Limanı ağzına Kaptan Kılıç Ali Paşa eliyle bir muhkem kale bina olunmuştur” (Tunus’un alınması).

    Selimiye Camii Alman oryantalist Salomon Schweigger’den Selimiye Camii illüstrasyonu

    Yazar, bu sekiz girişimden üçünde, yanan saray mutfağı ve hamamının yeniden yapılmasında, Edirne Selimiye Camii’nin inşasnda “mimar mühendis” olarak; Ayasofya’yı sağlamlaştırılma çevresinin kamulaştırılması işlerinde Sinan’ı anmış. Ayrıca Süleyman dönemindeki Ayan (Sapanca) Gölü’nün İzmit Körfezi’ne bağlanması girişiminde de “Merhum Koca Mimar Sinan Ağa ve Kiriz Nikola” demekle meşhur zimmi Nikola’nın, yaklaşık 18 km kadar kanal kazdırıp göl suyunun körfeze akacağı bir haliç tasarladıklarını, engeller yüzünden bu kazının 1591’de bırakıldığını açıklamış.

    Ayasofya ve Selimiye Sağda Ayasofya’nın bakımında da II. Selim tarafından görevlendirilen Mimar Sinan, eşsiz binanın bugünkü ihtişamında büyük pay sahibidir. Solda Selimiye Camii minyatürü.

    Selânikî, Sinan Paşa’nın III. Murad için 1591’de Ahırkapı’da inşa ettirdiği saray kasrını ise 1591’de Ser-mimaran-ı âlem olan Davud Ağa’ya yaptırdığını yazıyor ki, bu durumda Mimar Sinan 1588’de değil, kanal kazısının bırakıldığı 1591’de ölmüş, Davud Ağa da mimarbaşı atanmış olmalıdır.

    Başka kaynaklarda Sinan aramak…

    Naimâ’ya kaynaklık eden Hasanbeyzâde Tarihi’nde Ahmed Paşa’nın (öl.1636) Süleyman ve II. Selim saltanatlarında yapılan eserlerin anlattığı bölümün,Künhü’lahbar’dan alındığı açık. Doğal ki Sinan yine yok!

    Sinan’a yetişmeyen tarih yazarlarından Kazasker Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi (öl.1658), Ravzatü’l-ebrar adlı tarihinde ve Süleymannâme’sinde, Kanunî Süleyman’ı anlatırken “…mesleğinin sihirbazı denecek becerideki mimarına inşa ettirdiği cevami ve sevamilere…”, hayrat ve hasenata değinmiş ama, mimarın -kuşkusuz Sinan’dı- adını yazmamış. Buna karşılık, camisinin temeline mihrap taşını, -kendisi gibi ulemadan- Şeyhülislam Ebussuud Efendiy’e koydurttuğunu vurgulamış. Sayıp sıraladığı eserler de yine Künhü’l-ahbar’daki gibi.

    Üslubu ve konuları seçişi farklı tarihçi-yazar Hezarfen Hüseyin Efendi de (öl.1698) Tenkihü’t-tevarih’de (yazma), Sultan Süleyman’ın kendi adıyla anılan camiyi yaptırdığını, Büyükçekmece Köprüsü bitmeden “başladı bu cisre olmadan tamam/ Nâim cennetine göçtüğünü”, bu eseri oğlu II. Selim’in tamamlattığını, bunun saltanatında sarayda hamam, daire ve kasırlar yapıldığını yazmış. Ne Süleymaniye’de ne Selimiye’de ne Büyükçekmece Köprüsü’nde Sinan’ın veya başka bir mimarın adını vermemiş.

    Avrupa’da Rönesans mimarisi şaheserlerinin yükselmesine koşut, İstanbul’da, Edirne’de şaheserler yücelten Sinan’ı kimi tarihçiler niçin anmadılar veya şöylesine geçiştirdiler? Ölüm tarihleri dikkate alındığında örneğin Kemalpaşa-zâde, Harirî, hatta Matrakçı Nasuh, Sehî Çelebi ve daha birçokları belki adını bile duymamışlardı.

    Bu durumda Süleymaniye’nin külliyesini, Mihrümah’ın hayratını, Büyükçekmece Köprüsü’nü, ta Bağdat’taki İmam-ı Azam Türbesi’ni… kim-kimler yapmıştı?.. Sinan, Saî Çelebi’ye Tezkiretü’l -Bünyân’ı dikte ettirmese bu kaynaktan da kısmen Evliya Çelebi aktarmasa, biz bugün Süleymaniye için bile “Sinan’ındır” diyemeyecektik miydik?

    Süleymaniye Camii minyatürü. Mimar Sinan’ın eserleri o dönemden bugüne ulaşan birçok belgede çok ilgi görse de kendisinden bahsedilmemiş.

    Bu kaynaklar dışında daha eski tarihli, Sinan’dan hiç sözetmeyen başka eserler de var. Örneğin veziriazam Lutfi Paşa’nın Tevarih-i Âl-ı Osman’ı(1925), 1541’de azledilip Dimetoka’ya sürüldüğünden Sinan’ı tanımamış, yaptığı eserleri görmemiş olmalı.

    Peçevî İbrahim (öl.1649), Osmanlı Devleti’nin 1574-1649 dönemini siyasal, askerî, sosyal değinmelerle anlattığı Peçevî Tarihi’nde de Süleymaniye mimarı anılmadan anlatılıyor. Eseri günümüz Türkçesine çeviren Murat Uraz, Sinan’ı dipnota koymuş. Bu eserde, Büyükçekmece Köprüsü, Selimiye, Şehzade Camii, Avret Pazarı (Haseki), Mihrümah, Cihangir camileri, Edirne su tesisi, Mustafa Paşa Köprüsü ve Camii, Bağdat’ta İmam-ı Azâm ve Abdülkadir Geylâni türbeleri, Konya’da Mevlanâ Türbesi, Şam’da Cami, Haremeyn’de hayrat, Arafat’ta Mekke’de çeşmeler, Hz. Hadice Evi ve Mescidi, Dört Mezhep mescitleri, Haseki İmareti, Kudüs’te Kubbetüssahra. Bu sayılanlarda da Sinan’a, başka mimarlara atıf yok!

    Enderundan yetişme Tarihçi Solakzâde (öl.1658), Peçevî’nin yazdıklarını tekrarlarken eserlere harcananlar konusunda “yük” hesabıyla bilgiler vermiş ama o da Sinan’a değinmemiş.

    Evliya Çelebi (öl.1681?) Seyahatnâme’de: Sinan’ın mensup olduğu “Esnaf-ı neccaran-ı mimaran” ı şöyle tanıtmış: “Kârhâneleri (koğuş ve işyerleri) Vefa’da Doğramacıbaşı kârhanesidir. Amma büyük ağalıktır. Cümle ihtiyarları ile üstatları hanelerinde otururlar. Tam yetmiş halifesi (kalfa), vardır ki her biri İstanbul (surları) gibi bir kale, Ayasofya ve Süleymaniye gibi camiler yapmaya kadirdirler. Yetmiş kethüda, onlarla beraber yetmiş de çavuş, gün boyu (İstanbul’u) dolaşırlar” diyor.

    Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Mimar Sinan bahsi

    Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de Mimar Sinan’ın geçtiği nadir eserler arasında.

    Süleymaniye Camii’nin yapımında “bina emini ve nazırı, mutemetler, muhasebeciler varmış. 8 kere yüz bin ve 90 bin 388 yük filori sarf edilmiş”; Şehzade Camii için “Sinan kârı” diyen Evliya, bir konuşma da aktarmış. Mimarbaşı Sinan, Sultan Süleyman’a Süleymaniye için “Padişahım bu büyük hayrat ancak size nasip olur ve illa başka bir melik kadir değildir” demiş. Caminin inşaında Mısır’dan getirilen sütunlara ağırlık binmemesi için hesaplamalar yapılmış. Vitrayları Sarhoş İbrahim, bir mermer üstadı da minberi ve mihrabı yapmış; hatları Karahisarî kulu Hasan Çelebi, kubbedeki hatları Karahisarî yazmışlar. Evliya, Cevahir minaresi için de “Acem elçisinin getirdiği mücevheratı, padişah, Sinan’a verip molozlar içinde harca karıştırtmış” diyor.

    Süleymaniye tamamlanınca Koca Mimar Sinan “Padişahım sana bir cami bina ve inşa ettim ki kıyamet gününde Hallac-ı Mansur gelip yeryüzündeki binaları, dağları, hallaç kemanında atılan pamuk misali, bu caminin kubbesi çevgân topu gibi yuvarlanacaktır!” diyerek caminin sağlamlığını övmüş. Eser tamamlanınca üstadlar (hassa mimarları) temaşa ederek “ilm-i hendeseye malik Koca Sinan yed-i tulânisini (elinin becerikliliğini) göstermiş” deyip susmuşlar. Sinan, zelzelede yıkılmasın diye camiyi alçak ve direksiz (?) yapmış, dört duvara kubbe koymuş.

    Nakkaş Osman’a ait Süleymaniye Camii minyatürü.

    Evliya, Süleyman’ın türbesi için “bir üstâd-ı şirîn-kâr, iki kat kubbe-i sagire (küçük) altında yapmış” diyor. Türbeyi yapan Sinan değil, mahir bir başka hassa mimarı olmalı…

    Seyahatnâme’de, İstanbul’un suya kavuşturulmasında “Padişahım, 11 mil batıdaki kaynağa kadar keseleri uç uca dizerseniz bu hayrat size nasip olur!” cümlesi ise -adı anılmasa da- kuşkusuz Sinan’ındır.

    Hüseyin Ayvansarayî (öl. 1787) Hadikatü’l- Cevamide Şehzadebaşı Camii haziresindeki türbeleri, gömülü olanları; Süleymaniye’deki yazıların hattatının Karahisârî kulu Hasan Çelebi olduğunu, bu zatın öldüğü tarihi, gömüldüğü yeri; Süleymaniye türbe ve haziresinde yatanları vs. yazdıktan sonra “Caminin mimarı Sinan Ağa’nın dahi Ağa Kapısı civarında mektep ve sebil bina eylediği, buranın mezaristanında müstakil türbesinde örf (büyük sarığı) ile gömüldüğünü” söylemiş, “merhum Yeniçeri Ocağı haseki mütekaitlerindendi” diye not düşmüş.

    Hadikatü’l Cevami Ayvansarayî, eseri Hadikatü’l Cevami’de “Mimar Sinan Mescidi’nin banisi meşhur Mimar Sinan’dır.” diyerek tarihe notunu düşmüştür.

    Ayvansarayî, “Mimar Sinan Mescidi’nin banisi meşhur Mimar Sinan’dır. Ağa Kapısı yakınında, mektep ve sebili civarındadır. Hâkizâde Halil Efendi Camii’ne minber vazetmiştir. Vakfı, Mimar Sinan’ın kabri duvarında pencereler üzerindedir. Bu yerin evsaf ve ahvaline düşürülen tarih yazılıdır” demiş. Sinan’ın yaşamöyküsü için bu cümleler önemlidir.

    Hadikatü’l-Cevami yazarı, Mimar Sinan Ağa’nın kendi mescidi ve mektebi dışında İstanbul cami ve mescitlerinin hiçbirine “Sinan eseridir” kaydı koymamıştır.

    Elçi Busbeq, 1555-1560 arasında İstanbul’u görenlerden. Mektuplarında Rüstem Paşa’ya gönderdiği rüşveti, genç bir kıza âşık olan kocakarının erkek kılığına girip kızla evlenme girişimini bile anlatmış da Sinan’ı ve eserlerini anmamış!

    Başka bir elçilik mensubu Stephan Gerlah (1573-1576) Türkiye Günlüğü’nde II. Selim’in ölüm sebebini çok fazla koyun sucuğu yedikten sonra aşırı su içmesine ve kalbinin kan içinde boğulmasına bağlamış da ama bu padişahın Sinan’a yaptırdığı Selimiye Camii’nden söz etmemiş! Sinan mesleğinin zirvesinde, anıt eserleri de İstanbul’u, Edirne’yi süslerken Gerlah’ın eserinde (Türkçesi, 2 ciltte 900 sayfa) Sinan’ı anmayışına ne anlam vermeli?

    1578-1581 yıllarında bir başka İstanbul gözlemcisi Salomon Schweigger’dir. Sultanlar Kentine Yolculuk’ta Sinan’ı anmadan, söz gelişi “II. Selim, Edirne’deki Selimiye’yi Kıbrıs fethinden elde ettiği gelirle yaptırmıştır” dedikten sonra camide kullanılan soy malzemeyi sayarak kitabına bir Selimiye gravürü de koymuş. “İstanbul’daki camiler, Ayasofya’dan sonra Süleyman’ın camiidir. Bu ve Şehzade Mehmed’inki taştandır. Duvarlar öyle ustalıkla örülmüş ki insana tek parça taştan izlenimi verir. Taşların bir kısmı Kizikos’tan, bir kısmı da Truva’dan, başka yerlerden toplanıp getirilmiş. Büyük taşlar marangozların testerelerine benzeyen am a dişleri olmayan gereçlerle enine boyuna kesilmiş” diyor ama Sinan’ı anmıyor.

    Sonuç

    Tezkiretü’l-Ebniye, Tuhfetü’l-Mimarîn… ve diğer risalelere kaynaklık eden 1570’li, 1580’li yıllarda Sâî Çelebi’nin kaleminden çıkmış asıl Tezkiretü’l- Bünyan günümüze ulaşmamıştır. Bunun, biri tarihsiz, diğeri 1144 (1731) tarihli Revan nüshaları ve kimi aktarmalar bulunmasa –anıt eserlerde adı da yazılı olmadığından- Sinan’ı birkaç tarihten ve Evliya Çelebi’den öğrenecektik. Daha önemli sorun, Sâî’nin sıraladığı yüzlerce esere, Sinan’ın yapısı dedirtecek özgün ikinci bir eserin bulunmayışıdır. Bu bir yana, ne kadar uzun yaşasa da birçoğu anıtsal bu sayıda eser kuran bir mimar da olamaz. Ancak ne kaynaklardan kaleme aldığımız bu yazı ne Süleymaniye’ye Selimiye’ye hayranlıkla bakışımızı, Sinan’a da saygımızı elbette etkilemiyor.

    Zamanımızda Sinan üzerine çalışan tarihçi ve uzmanlar, -başta Ahmet Refik- Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerlerine makaleler yazdılar, yazıyorlar. Prof. Dr. Oktay Aslanapa (Makaleler), Prof. Dr. Zeki Sönmez (Mimar Sinan İle İlgili Tarihi Yazmalar-Belgeler), Prof. Dr. Suphi Saatçi (Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan)… Bu eserler büyük ustaya yönelik birer vefa örneğidir.

    Uygarlığımıza hizmette Sinan gibi ikinci bir mütefekkir sanatkâr göstermeyiz. Ancak Büyük Çekmece Köprüsü’ne “aslı kayıp” denerek yakın zamanlarda konan yazıtı “Yusuf Sinan” okuyarak Sinan kitabesi demek; yine aslı kaybolmuş (!) “tasarlama” bir istife de Sinan’ın mührü demek, -şayet varsa- asılları bulununcaya değin doğru değildir.

    Bunun gibi Ağırnas’a her gidişimizde bize Sinan’ın evi diye gösterilen taş devri mağaralarını da, duvarında 1952 yazılı evi de Sinan’la bağdaştırmak imkânsızdır. Yalnız, orada Prof. Dr. Metin Sözen’le bir evin bahçesinde “Sinan-kârî” denebilir özenle işlenmiş, dört taraflı -taş oyma- bir bahçe arkı görmüş ve “Sinan’ın eseri olabilir mi” diye düşünmüştük. Bu ark “Sinan işi” değilse bile onun sulama suyunun doğru kullanılması için kendi köyünde geliştirdiği sulama sisteminin bir örneğiydi kuşkusuz. Mimarlığında su kemeri, bent, hamam, çeşme, köprü gibi eserler yaptığı dikkate alınınca su tesisleriyle daha çocukluğunda ilgilendiği olasıdır.