Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Gelibolulu Mustafa Âlî: Zaman ötesi bir tarihçi

    16. yüzyıl ikinci yarısında yaşamış Gelibolulu Mustafa, günümüz tarihçiliğine ışık tutan bir büyük usta, çok yönlü bir aydın kişilikti. Özellikle Künhü’l-Ahbar ve Menakıb-i Hünerveran adlı eserleri, 16. yüzyıl Osmanlı toplumsal ve siyasal yapısı anlamak yolunda temel kaynaklardan sayılır.

    Gelibolulu Mustafa Âlî (1541-1599) salt16. yüzyıl için değil sonraki dönemler için de ayrıcalı bir tarihçidir. Bu tanım, önemli eserlerinin çokluğu kadar tarihe ve tarih yazıcılığına bakışının da gereğidir. Olayları ele alışı, anlatışı, “tarih alanı”a boyutlar açıp yorumlarıyla eleştiri olanağı sağlayışı ve konuları ustalıkla işleyişiyle günümüz tarihçiliğine de ışık tutar.

    Gelibolulu Mustafa, nesir kadar nazımda da üstat, mahlası Âlî idi. Çok yönlü aydın kimliği dışında, deftardarlık göreviyle Osmanlı coğrafyasının kimi bölgelerini görmüş, gözlemlemişti.

    Elyazması Künhü’l-Ahbar’ın dördüncü rüknü, Kanunî Sultan Süleyman, 2. Selim ve 3. Murad dönemlerini içeriyor.

    30 dolayındaki eserlerinden ilk akla gelenler Künhü’l-Ahbar ve Menakıb-i Hünerveran’dır. Bu eserler 16. yüzyıl toplumsal ve siyasal yapılarını anlamak için önemlidir. Künhü’l-Ahbar dört “rükün”den oluşan kapsamlı bir genel dünya tarihidir. Dört rüknün ilk üçü peygamber kıssaları, Arap tarihi, Hz. Muhammed, 4 halife, Türkler ve Tatar beylikleri konularını içerir. 4. rüknün ana başlıkları ise Osmanlı Devleti ile Rum ülkeleridir. Eserlerinin çoğu basılmamıştır, bunlardan kayıp olanlar da vardır. Burada sadeleştirerek aldığımız parçalar Künhü’l-Ahbar’ın dördüncü rüknünden; Kanunî Sultan Süleyman, 2. Selim ve 3. Murat dönemlerindendir.

    Müellif-i kitap Mustafa Âlî

    Çok büyük ihtimal Gelibolulu Mustafa Âlî’yi de gösteren bu minyatürde (üst bölümde, beyaz giysili) Konya’daki Mevlana türbesinin ziyareti konu edilmiş. Mustafa Âlî’nin kolunun üzerinde “müellif-i kitap” yazısı okunuyor. Mustafa Âlî’nin karşısında, kendisine sunulan kitabı inceleyen ise Mustafa Paşa (Nusretnâme, Topkapı Sarayı Müzesi).

    KÜNHÜ’L-AHBÂR’DAN SAYFALAR

    24 Şubat 1528: Bir cinayet vakası ve sonraki seri idamlar

    “İstanbul’da, evlerde odun yarmak bahanesiyle sokaklarda gezip dolaşan yamak ve bekârlar… güçlü kuvvetli ekseri Arnavud namındaki inatçı kavim zümresinden olup bunların cibilliyetlerinde hıyanet ve fesat da vardı”.

    Yaprak 22/a – Dokuzuncu vak’a:

    “Yine sene-i erbaa ve silsin cemaziyelahirinin üçüncü (24 Şubat 1528) gecesi nefs-i İstanbul’da Sultan Selim Camii yakınında geceleyin bir Müslümanın evi basıldı. Kökü kazınırcasına evsahibi, köleleri, çoluğu çocuğu hepsi katl olundu. Hanenin çatı arasına  varıncaya cümle mülk yağma kılındı. Bu kördüğümün hikmeti ve esrarı beyan olmadı. Her ne kadar tecessüs olundu, yoklandı ise de hadisenin sırrı açıklanamadı. Âhirülemr padişahın gazabı şerare saçan ateşe döndü. Mahrusa-i İstanbul’da, evlerde odun yarmak bahanesiyle sokaklarda gezip dolaşan yamak ve bekârlar, baltalı dolaşan hainler ve müfsitler, evbaşân ki (serseriler) güçlü kuvvetli ekseri Arnavud namındaki inatçı kavim zümresinden olup bunların cibilliyetlerinde hıyanet ve fesat da vardı. Kapılara tembih olunup mahalleler teftiş ve tefahhus kılındı. Bunlardan sekiz yüzden ziyadesinin (!!!) çarşılarda, halkın gelip geçtiği yollarda boyunları vuruldu. Büyük küçük herkes dehşete kapıldı. Bu katliamdan kurtulan hıyanet bakiyeleri görünüşte hidayete ermiş görünenlerden tövbekâr olanların ekserisi  kaçmayı kalmaya tercih ederek payitahttan firar ettiler. Ondan sonra ol makule bir hal zuhur etmedi ve levent ve evbaş kısmından bir zümrenin kötülüğü görülmedi. Gerçi kalanların şer’i şerifçe katillerini icap eder hâlleri yoktu. Amma âlemin nizamı ve insanoğlunun intizamı bakımından beni âdem ahvalinin her zaman ve bilhassa İstanbul sakinlerinin ziyade teftişi şarttır.

    800’den fazla kişinin idam edildiğini anlatan sayfa: “Bunlardan sekiz yüzden ziyadesinin (!!!) çarşılarda, halkın gelip geçtiği yollarda boyunları vuruldu…”

    Ekim-Aralık 1572

    Marmara ve Ege’de yağmur-sel felaketi

    “Yağmur sellerinden yolcular ve tüccar yol alamaz oldu. Müneccimler bu ahvali o kevkev-i rahşendenin (parlak yıldızın) tesirinden saydılar”. 

    Yaprak 148/b-149/a – Onbirinci vak’a:

    “Sene-i semâninde ki cemaziyelâhirede (Ekim 1572) dünyanın şimal tarafında görünüşü Zühre (Venüs) cirminde bir yıldız doğdu. Değirmen gibi etrafı dolandı, nazardan kayboldu. Ve yine o senedeki Şaban ayında (Aralık 1572) durmadan yağan yağmurlar ve ‘azim seller, İstanbul ve Edirne’de ve etrafta, Manisa ve Kütahya havalisinde pek çok evleri tahrip etti. Hatta Edirne’de dört yüz meskûn evi sel aldı. Nice zaman yollar bağlandı. Yağmur sellerinden yolcular ve tüccar yol alamaz oldu. Müneccimler bu ahvali o kevkev-i rahşendenin (parlak yıldızın) tesirinden saydılar. Yine o senede Mekke-i mükerreme  taraflarında da ‘azim yağmurlar yağıp Harem-i Şerif’i sel bastığından hacıların su içinde tavaf ettikleri Kitâb-ı Bahr-i Râciz’de yazılıdır derler.

    ‘Azim seller, İstanbul ve Edirne’de ve etrafta, Manisa ve Kütahya havalisinde pek çok evleri tahrip etti.

    Nisan 1573

    Ayasofya civarında inşaat faaliyetleri

    “Cami-i Ayasofya etrafında olan evler ve ikametgâhlar satın alındı. Binaları yıktılar… Camii şerife muttasıl (bitişik) olan ilaveler ve kazurat ortaya çıktı.”

    Yaprak 149/a – Onikinci vak’a:

    Ayasofya Camii yanındaki düzenlemeleri anlatan sayfa.

    “Sene-i semanin zilhiccesinde (Nisan 1573) emr-i şerif-i sultanî varit olup Cami-i Ayasofya etrafında olan evler ve ikametgâhlar satın alındı. Binaları yıktılar. Kırk zira’(30 m) miktarı derinlikte kazdırılıp camii şerife muttasıl (bitişik) olan ilaveler ve kazurat ortaya çıktı. Sonra  güzel bir surla etrafı tamir olundu. Ayasofya kubbesine muttasıl pâyeler bina edildi ve iki minare-i azimeden gayri iki minare-i cedit inşaı dahi buyuruldu. (2. Selim) kendisine medfen  (türbe) yapılacak mahal-i lâtifi tayin kıldı. Eski medreseden gayri iki medrese-i celile-i Selimiye binası yapılması dahi emrolundu. Lâkin ömrü azizi vefa etmedi. Sair yerler tertip  kılındı ancak o iki medreseye başlamak müyesser olmadı”.  

    16. yüzyıldan bir gravürde Ayasofya Camii.

    28 Ekim 1579

    Uğursuz bir haber: Sokullu’nun katli

    “Mecnun-meczup kılığında hayırsız uğursuz bir müfsit, dilenci gibi huzuruna çıkmış… O fırsatta hançerine götürüp sadrazamın sadrına (göğsüne) bir hançer-i canistan vurmuş.”

    Yaprak 192/a – Ondördüncü vak’a:

    Vezirâzam olan Tavil Mehmed Paşa (Sokollu), Sultan Selim Şah’ın damadı idi. O  sene Ramazan’ın altıncı günü (28 Ekim 1579) cenab-ı serdara bu uğursuz haber vasıl oldu. O gün, o ulu vezir, hükümet makamında adaleti yaymak, yerinde tedbirle mezalimi kaldırmak için çalışır iken ikindi namazından sonra, mecnun-meczup kılığında hayırsız uğursuz bir müfsit, dilenci gibi huzuruna çıkmış. Vezir elini cebe vurup altın akçe ile himmette bulunmak üzere  iken o fırsatta hançerine götürüp sadrazamın sadrına (göğsüne) bir hançer-i canistan vurmuş. Vezirin ahir ömrü ve devleti, Hazret-i Ömer gibi şehadetle sona ererken ahiret saadeti de nasip olmuş. Mansıbı da (görevi) Rüstem Paşa merhumun muhterem damadı ikinci vezir makamındaki (Semiz) Ahmed Paşa’ya layık buyruldu.

    Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın katlini gösteren çizim.

    1582

    Şehzade Mehmed Han’ın sünneti ve 52 gün 52 gece han-ı yağma

    “Haftada bir kere nimet yağması (han-ı yağma) her üç günde bir padişahın bahşişi altın ve gümüş serpmek mukarrer idi… Görülmemiş gariplikler, acayip  gösteriler ise nihayetsiz oldu.”

    Yaprak 199/a – 202/a – Sene-i tıs’in ve tıs’amie (1582) tarihinde vaki’ sûr-ı hümayun cemiyetidir:

    Şehriyar-ı cihan, Selim Han oğlu Sultan Murad (3.) Han, kıymetli oğlu Sultan Mehmed Han’ın sünneti ve sünnet cemiyeti-i Muhammediye (düğünü) için iki cihetten riayet kast etti. (Evvela) ecdadı izamı zamanındaki sûr-ı pür sürurun (düğünlerin) ihracatı (hesap ve programı) defterleri görüldü. Ona göre cemiyet-i sûr-ı hıtân (sünnet düğünü) tedariki görüldü. Hatta mülûk-i etraftan (meliklerden) Mekke-i Mükerrem’e şerifine, Kırım Hanı’na hatta bazı hükkâm-ı Hindustan’e, müstakil emirler, müteferrikalar ve çaşnigirler gönderildi: Falan tarihte sûr-ı hümayunum mukarrerdir, dâvetimize icabet edesiz buyurdular (şiir).

    (…) At Meydanı Sarayı, bir saray-ı dilküşa idi ki mukabelesinde (karşısında) bir vasi (geniş) meydan ve yer yer bazı tılsımat-ı kadim ve minârât-ı acibe (acayip sütunlar) o arsada görülmede idi. Her zaman âl-i Osman sultanları cemiyet-i sûr-ı hıtâna (sünnet düğünü)  ferman ederlerse, saray içoğlanları ve harem-i muhteremdeki cariyeler, o Hud Cenneti misali makama (saraya) göçüp iki ay miktarı orada otururlardı. Bazı padişahlar, sûr-ı pür sürûr cemiyetinin kırk gün kırk gece devamına rağbet etmişlerdi. O eyyamın her bir gününün kıskanılacak, gecelerinin de Kadir gibi kutlu olmasını gözetmişlerdi. Fe-emma bu şehriyâr Sultan Murad bin Sultan Selim Han (şiir) altmış gün olmasını, her gün ve gecesinin de türlü çeşitli yemekler dağıtılarak arz-ı meserretle (gösterilerle) geçsin buyurmuşlar idi. Tafsil-i sûr-ı pür sürur (düğünün ayrıntıları) Câmi’ü’l-Buhur adlı kitabımızda yazılıdır.

    Surnâme-i Hümayun’dan 1582’de 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed için düzenlenen sünnet düğünü şenliklerinde camcılar loncasının çalışmalarını gösteren minyatür. Camcılar, tekerlekli bir araba üzerine yerleştirdikleri seyyar fırın yardımıyla camdan üretimin aşamalarını sergiliyor.

    El kıssa Mah-ı cemaziyelevvelin onikinci günü (6 Haziran 1582) Şehzâde-i âlî yani ki Sultan Mehmed Han, giyinip kuşanıp Burak benzeri bir ata binerek ağalar rikâb-ı şerifinde (sağında solunda) puyân ve revan (koşarcasına), vezirler önünce yürüyerek Eski Saray’dan çıkıp sûr olan makam-ı latife revan kıldılar (şiir).

    Bil-cümle ayan ve erkân da seherde atlandılar. Şehr-i İstanbul’un boş sokaklarında türlü türlü  alaylar bağlandı. O sırada sadrazam olan Sinan Paşa ve vekil-i sâni namındaki Siyavuş Paşa, Müşir-i sâlis hükmündeki Mesih Paşa ve dördüncü vezir Cerrah Mehmed Paşa, Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa da padişahı karşıladılar. Ulema zümresinin büyüklerinden padişah hocası Hasan Can-zâde Mevlânâ Sadeddin, o tarihte kadıasker bulunan iki molla da bir garip tantana ve bir özge zemzeme (sesler) ile atlandılar. Daha sonra mum alması kaidesi icra kılındı (şiir).

    3. Murad’ın oğlu Mehmed için düzenlettiği 1582 sünnet düğününü anlatan sayfalar.

    Bunlardan gayri nahiller vardı ki üç yüz altmış hesabına yakındı. Evvela Saray-ı Atik’e ilettiler. Badehu erkân-ı devlet varıp ziynet ile At Meydanı’na getirdiler. Bir diğer cemiyet dahi şeker nakline baktı. Adı geçen Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa ve sair ağalarla  melikü’l-ümera serapa atlandılar. Leşker alayı ile nahil-i suru getirdiler. Gerçi ecdad-ı izamlarından Sultan Süleyman Han, şehzadeleri için iki defa sünnet cemiyeti etmişler idi. Vüzera ve ulema ile olan Meclis-i şerifte kendiler bizzat hazır olup oturmuşlar idi. Ancak kendilerinin önüne müstakil ve mahsus sofra konmuş idi. Taama sunmada elleri ile iştirak vaki olmamış idi. Lâkin bu şehriyar-ı âlişan (3. Murad) o üsluba rağbet göstermediler. İki ay art arda çekilen ni’am-ı gûnâ gûndan (türlü çeşitli yemeklerden) gayri üç ziyafet-i kebir tertibini emreylediler ki evveli ulemaya, ikinci vüzeraya, üçüncü şeyhlere idi. Veziriazam bu cemiyetlerde başa oturdu. Yani ki vekâleten huzur-ı padişahîyi temsil etti. Sipahi ve yeniçeriler ile sair çeri güruhuna olan ziyafetlerin nihayeti yoktu. Amma izdiham-ı insandan yollarda yürünmek zordu. Zuhura gelen görülmedik gariplikleri gerektiği üzere görmek müyesser olmadı. Tulumcular namına iğrenç bir güruh peyda ettiler ki cümlesi yağa bulanmış sahtiyan kaftanlar giyip ellerine birer yağlı tulum alıp halka hücum ile yolları açarlar ve halk bunlardan kaçar. Alelhusus bir kel başlı oğlan, hasırdan dikme yapuk (kaput) ile ikide birde meydanda cevelân ederdi. Sair tulumcular onu gördükçe edebe riayet edip selam dururlardı (nazım).

    El-kıssa: Haftada bir kere nimet yağması (han-ı yağma) her üç günde bir padişahın bahşişi  altın ve gümüş serpmek mukarrer idi. Faraza bir düzineden fazla şehzadeleri avuç avuç para dağıtırlardı. Bu minval üzere ehl-i sukun (çarşı esnafının) her biri, birçok cemiyet ve pişkeş ile geldi. O mukabelede (o ölçüde) meram hâsıl ettiğinden, onlar da kese kese ödüle lâyık görüldü. Görülmemiş gariplikler, acayip  gösteriler ise nihayetsiz oldu. Minare boyunda üç kule ki kimi yekpare taştan ve kimi bina gibi örülmüş idi. Her birine adem çıkmak imkânsız iken bazı kimseler ya devlet başa ya kuzgun leşe deyip tırmanıp tepelerine çıktılar ve çok ödül aldılar. Cümleden daha şaşırtıcısı, bir demici harifi (ustası) arkası üzere yatıp karnı üzere örs koydurup soğuk demir dövdürdü. Bu kadar çekiçlerle demir döverlerdi. Hasılı kelam bu bapta  kalemlerle tafsil ve takriri mümkün olmadığından ancak müstakil kitap tahrir olundu.

    Şehzade Mehmed’in 52 günlük sünnet düğünü sırasında esnaf alayına katılanlardan İstanbullu aynacılar, Surnâme-i Hümayun.

  • Mustafa’nın dizeleri bu günlükle tarihe geçti

    Fasl-ı Müntehâbat (Seçilmiş Besteler) adlı, güfte, beste ve ilahiler içeren elyazması mecmuanın, sarayda icra edilen “huzur” fasılları için, hattat da olan 3. Mustafa’nın kendisi tarafından veya dönemin bir hattatınca hazırlandığı olasıdır. Cihangir (!) mahlasıyla şiirler yazan 3. Mustafa (1717-1774) 40 yaşında tahta çıkabilmiş, büyük felaketler yaşanan bir dönemde, bir Edirne gidiş-dönüşü dışında İstanbul’dan öteye, Bursa’ya, İzmit’e dahi gitmemişti.

    Dönemindeki adı ve unvanıyla Sultan Mustafa Hân-ı Sâlis’i biz bugün Sultan 3. Mustafa diye tanıyoruz. 27 yıl süren bir kafes (tutukluluk) yaşamından sonra tahta geçtiğinde  40 yaşındaydı. Çağdaşı bir şair -hiç de uygun düşmeyen bir benzetmeyle-  “İskender-i sâni” (İkinci İskender) diye övmüş! 17 yıl süren saltanatı, savaş, bozgun, yolsuzluk, ayaklanmalar, aşırı soğuklar, kıtlık ve salgın belalarıyla geçmiş. İstanbul bu halde ise Anadolu neler yaşadı Allah bilir. Onca çabasına ve imar girişimlerine karşın İstanbul’u yıkan 1766 ve 1767 depremleri, donanmanın Çeşme’de yakılması, cephelerdeki bozgunlar bu bahtsız padişahın saltanatındadır.

    Cihangir (!) mahlasıyla şiirler yazarmış ama bu mahlas da kişiliğiyle çelişiyor: Cihanı almak şöyle dursun, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da hükmettiği ülkeleri harita üzerinde olsun tanımıyordu. Bir Edirne gidiş-dönüşü dışında İstanbul’dan öteye, Bursa’ya, İzmit’e dahi gitmemişti.

    İstanbullu çağdaş bir ressamın fırçasından Sultan 3. Mustafa.

    Diğer padişahlarla karşılaştırıldığında saltanatı boyunca eşleri, kızları ve oğlu Selim (3.) ile sevecen bir aile yapısı kurmayı başarmış görünüyor. Saray dışındaki sevgilisini haremine aldırtması da ilginçtir.

    Elimizdeki yazmadan edindiğimiz bir yeni bilgi şu: 3. Mustafa’ya, Tanrı’ya yakarı içerikli güfteler yazdığından “şair padişahtı” denebilir mi?.. Kendi zamanında şairliğin  ölçüsü ”divan” veya “divançe” sahibi olmaktı. Öyleyken bir dörtlüğü veya mısraı darbımesel olanlar da “Maksut eserse mısra-ı berceste kâfidir” denerek “şuara”dan (şairlerden) sayılabiliyordu. Burada bahsettiğimiz eserde (mecmuada) adı geçen padişahın çok bilinen dörtlüğüne de ola ki en doğru biçimiyle yer verilmiş. Altında da sadrazam Koca Ragıb Paşa’nın (öl. 1763) tanziri (divan edebiyatında bir şiiri örnek alarak yazılan şiir) yazılı.  

    Fasl-ı Müntehâbat mecmuasının kapağı.

    İlk yaprağında “Fasl-ı Müntehabat-ı führüste” yazısı okunabilen mecmua 150 yaprak. Fihrist (içindekiler) sayfasında güfte ve bestelere, ilahi ve tesbihlere (dualara), makam başlıkları altında yapraklar ayrılmış. Sayfalar çift sütun cetvellendiği halde kimi yaprak ve sayfalar boş bırakılmış. Şu halde yeni güfte ve besteler geldikçe ilgili makamın boş sayfalarına yazılıyordu. Değişik kalemle kaydedilmiş parçalar bu olasılığı güçlendiriyor.

    Şair-bestekar padişahlar üzerine çalışanlar bu mecmuayı görmüş olabilirler mi?.. Başka mecmualarda, şiir defterinde 3. Mustafa’nın “Cihangir” veya “İkbâli” mahlaslı dizelerine, güftelerine rastlanmış mıdır? Bilgimiz yok. Oğlu 3. Selim’in, “İlhamî” mahlaslı şiirlerinin toplandığı divanı Yıldız Sarayı Koleksiyonu’nda, şiirlerinin bir çoğu da Atâ Tarihi’ndedir. Şüphesiz ki 3. Selim’in neyzenliği, bestekarlığı üstatlık düzeyindeydi. Besteleri bugün de icra ediliyor. Suzi-dilârâ makamını Türk musikisine kazandıran 3. Selim’dir. Kız kardeşleri Şah, Beyhan ve Hadice Sultanların saraylarında katıldığı alaturka konserler, hanende ve sazendelerin fasılları, gazelhanlar, 3. Selim’in günlüğünü tutan Ahmed Bey’in  Rûznâmesi’nde,yerli-yabancı kaynaklarda yazılıdır. Demek ki baba, oğul ve kızlar müziksever bir aileydiler.

    Baba ve oğul

    3. Mustafa ve oğlu Şehzade Selim. 3. Mustafa diğer padişahlara kıyasla sevecen bir aile yapısı kurmayı başarmıştı.

    “Fasl-ı Müntehâbat” (Seçilmiş Besteler) adlı, güfte, beste ve ilahiler içeren elyazması mecmuanın, sarayda, sahilsaraylarda icra edilen “huzur” fasılları için, hattat da olan 3. Mustafa’nın kendisi tarafından veya dönemin bir hattatınca hazırlandığı olasıdır. İlk yapraktaki fihristte makamlar ve her birine ayrılan yaprak sıraları belirtilmiş: Rast (1), Nikriz (7), Pençgâh (11), Nişâbur (16), Rehâvî (16), Mâhûr (26), Hüseynî (36), Bûselik (54), ‘Aşirân (60), Dügâh (65), Sabâ (70), Çârgâh (76), Segâh (83), Evc (90), ‘Irak (103), Nevâ (108), Isfahân (115), Beyâtî (118), Hisâr (124), ‘Arzıbâr (130 /4), ‘Uşşak(131/4), Muhayyer (135), Gerdaniyye (141), ‘Gazzâl (142/4), Nevrûz-‘arab (147), ‘Acem (148).

    Bu makamlar ve ayrılan sayfalardaki güfteler, çoklukla ilahiler, tazarru (yalvarı) içerikli manzumeler Yunus’dan, Bayramî’den, Niyazî’den, Itrî’den, Nakşî’den, Eşrefzâde’den, Nazmî’den, Hâfız Post’dan, Dede’den… Bunlardan dokuzu da “Mustafa” ve “İkbalî” mahlaslı 3. Mustafa’nındır. Bunlarda “Cihangir” mahlası geçmez. Fihristte Bûselik makamına 18, Nişabur’a 1 yaprak ayrılması ise 18. yüzyıl sonlarında İstanbul’da Bûselik’in revaçta olduğunu düşündürür.

    Yaldızlı mihrabiyeli ilk sayfadaki rast makamında ilahi:

    “Ey şifâ-sâr-ı ‘inâyet-ebed

    Hasda hâli âşıkınım yârab meded”

    dizeleriyle başlıyor.

    İkinci yaprakta “Nutk-ı hümayun Sultan Mustafa” başlığı altında 3. Mustafa’nın ünlü dörtlüğü, bunun altında da sadrazamı şair Ragıb Paşa’nın (öl.1763) tanziri var:

    Mecmuadan yapraklar Mecmuanın bezemeli ilk sayfası (ortada). Makamlara ayrılan yaprakları gösteren fihrist (solda). 3. Mustafa’nın -zele kafiyeli dörtlüğü ve Ragıb Paşa’nın tanziri (sağda).

    “Yıkılubdur bu cihân sanma ki bizde düzele

    Devleti çerhi denî verdi bu dem mübtezele

    Şimdi erbâb-ı sa’adetde ola hep hezele

    İşimiz kaldı bizzim merhamet-i Lem-yezel’e”

    Merhum Ragıb Paşa:

    “Niceler almadı kâmın bu cihanda tez ele

    Felek devri mutabık yine bezl-i eksele

    Sanma ey dil ki sa’adet bula hezele

    Verdi Hallak-ı cihân mübtezeli mübtezele”

    3. Mustafa’nın “-zele”kafiyeli bu ünlü dörtlüğü, yönetimin ve genel gidişin bozulduğu her dönemle “cuk” örtüştüğünden dilden dile söylene gelmiştir. Aslı onun mudur, yoksa dönemin şairi Koca Ragıb Paşa iki versiyonu da kendisi yazıp birini padişahın, diğerini kendisinin gösterip “çaktırmadan”: “Devir bozuldu, rezillerin müptezellerin ellerine kaldık!” demiş ve böylelikle her iki dörtlüğü dedikodularının eksilmediği kahvehanelerdeki ukalalara ezberlettirip hem padişahı hem kendisini rezil mi etmek istemiştir? Zira bu paşanın böyle  hinlikleri vardı. Daha kötüsü, söz ustası Ragıb Paşa önceki padişah safderun 3. Osman’dan sonra tahta çıkan ve kendisini sadarette tutan 3. Mustafa’yı da gözü tutmadığından onun adına yazdığı dörtlükte ve kendi tanzirinde bir tevriye ustalığı yaparak: “Ey ahali, bu padişaha da bana da güvenmeyin. İşiniz Allah’a kaldı” mesajı mı vermiştir? Çünkü bu paşa ve musahibi Haşmet, böyle üstü kapalı alaya alma ve dokundurmalar yapmayı severlerdi.

    İzleyen yapraklardaSultan Mustafa Han’ın“Müstağrak oldum lütfuna”mısrasıyla başlayan Pençgâh bir ilahisi, Sultan Ahmed Kebir’in (1.) bir tesbihive diğer parçalar var. Aralarda yine 3. Mustafa’nın Muhayyer, Nevâ, Evc, Çargâh, Mahur ilahileri var. Bu 9 parçadan 2’sinde İkbâlî, 2’sinde de Mustafa mahlasları var. Birini Dede (İsmail Efendi) bestelemiş. Mecmuada Eşrefoğlu’nun, Niyazî- Mısrî’nin, Hüdâyî’nin, Itrî’nin, Hâfız’ın (Post), Eşrefzâde’nin, Abdullah Çelebi’nin, Nazmî Efendi’nin, Âşık Yunus’un, 3. Mustafa’nın musahiplerinden  Nakşî Efendi’nin eserleri bulunuyor.

    3. Mustafa’nın şiirlerinin yazılı olduğu sayfalar.

    Süzgün ve solgun

    3. Mustafa’nın babası 3. Ahmed 1730’da tahttan indirildiğinde 13 yaşında olup sarayın şehzadelere özel  “Kafes” denen tutukevine kapatılmış. Amcazadeleri 1. Mahmud ve 3. Osman’ın 27 yıl süren saltanatları boyunca saray hapsinde kaldıktan sonra 40 yaşında tahta çıkmış. Yaşamı (1717-1774) 57 yıl, saltanatı da (1757-1774) 17 yıldır.

    Önceki iki padişahın eşleri doğurmadığından, halk arasında yayılan “Osmanlı hanedanı batacak” dedikodusu, 1759’da Sultan Mustafa’nın ilk çocuğu Hibetullah (kız) doğunca, arkası (erkek) gelir umuduyla kesilmiş, düğünler yapılmış. 3. Selim’in doğması sevinç rüzgarları estirmiş. Dönemi yazan Çeşmizâde ve Hâkim Tarihleri’nde, bahtsız padişahın ülkeyi düze çıkarmak, İstanbul’u bayındır kılmak için nasıl çaba gösterdiği, imar hamleleri anlatılır.

    Uzun kafes-uzlet yaşamında, yazgıdaşı şehzadelerden bir-ikisinin zehirlendiğini görerek zehre karşı panzehirle bağışıklık önlemleri alırmış. Bu ve yıllarca loş mekanlara kapatıldığından olacak, ressamlar kendisini süzgün bakışlı, solgun betimlemişlerdir. Harem ve kadın düşkünlüğü olmayan Sultan Mustafa’nın eşleri, Başkadın Mihrişah ile Âdilşah, Rifat ve Aynülhayat kadınlar, tek oğlu Selim; kızları da iki yaşında ölen Hibetullah ile Şah Sultan, Bighan/Beyhan ve Hatice Sultanlardı. Bunlar İstanbul dünyasında, saray dışında sahilsaraylar, yalılar yaptırarak mimari yeniliklere, toplumsal gelişmelere, kadınların dış dünyaya açılmalarına öncülükleriyle tanınmışlardı.

    Sadeliği ve beyaz kürk
    giymeyi seven 3. Mustafa,
    sarığına mücevher sorguçlar
    takmasıyla da ünlüydü.

    GÜFTE-İ NİKRİZ / SULTAN MUSTAFA HAN

    Padişah gazi oldu, gazi ise idam edildi!

    3. Mustafa  bu sevinç dizelerini 1769 Mayıs günlerinde Hotin’den zafer müjdeleri geldiği,  Paşakapısı’nda düşman bayraklarının sergilendiği, camilerde ordu için dualar edildiği, sıbyan mekteplerinin “feryad-ı âmin”e çıkarıldığı kendisinin de cepheye gitmeden “Gazi” sanını aldığı günlerde yazmış olmalı. Ancak asıl gazi, cephedeki başkomutan sadrıazam Yağlıkçızâde Hacı Mehmed Emin Paşa’yı ise, askeri aç bıraktı gerekçesiyle azledecek, Dimetoka’ya sürgüne gönderecek ve Edirne’ye ulaştığında da idam ettirecekti!

    Müstağrak oldum lütfuna / Hamd olsun Allahım sana

    Subh ü mesâ inâ’mına / Hamd olsun Allahım sana

    Rabbim bana oldun nasîr / Güc işlerim etdin yesîr

    Lâyık değilken ben hakir / Hamd olsun Allahım sana

    Bu Nusret-i ‘uzmâyı gör / Gamgin iken şâdlığı gör

    Mesrûr ile ‘avdeti gör / Hamdolsun Allahım sana

    İkbâlî’ye lûtf eyledin / Gözyaşına rahm eyledin

    Müşrikleri kahr eyledin  / Hamd olsun Allahım sana

    (Müstağrak: Gömülmek, gark olmak / Subh u mesâ: Sabah-akşam / Nasîr: Yardım eden / Yesîr: Kolay / Hakir: Kendisini küçük, değersiz görme / Nusret-i ‘uzmâ: Büyük zafer / Gamgin: Kederli / Mesrur: Sevinçli / ‘avdet: Dönme, geri gelme / İkbâlî: Sultan Mustafa / Müşrik: Tanrıya ortak koşan)

  • Yakın dil tarihimizin ‘yerleşmiş’ dil hataları

    Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını fark etseler bile düzeltemiyorlar.

    Bir yerdeki âkil ola duçâr-ı hakaret
    Erbâb-ı cehalet bulur envâ’-ı saade

    (Bir yerde akıllılar hakarete uğruyorsa,
    Orada bilgisizlikle geçinenler her mutluluğa ulaşır) – Anonim

    Kişiyi doğru bildiği  ama yanlış kullandığı sözcüklerden vazgeçirtmek kolay değildir. Yine de bu dergide yapılan örneklemelerle belki  bir fayda sağlanabilir. Türkiye’de resmî dil, büyük çoğunluğun da anadili Türkçedir. Dünya dilleri arasında da Türkçe lehçelerle konuşan, yazan uluslar vardır. Türkçenin bütün lehçe ve ağızlarında ortak özelliklerden biri ve başlıcası fonetik imladır. Yani Türkçe “sesli” öğrenilir. Yazımda ise olabildiğince söylenişteki sesleri doğru seslendirmeye olanak sağlayacak harfler kullanılır. Bu da bir eğitim işidir ve evde aile bireylerinden ama asıl okulda öğretmenden fonetik eğitimiyle kazanılır. 

    Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını farketseler bile düzeltemiyorlar. Onlara, “yakın bir okula gidip söyleyiş ve yazılış temrinleri katılın” demek de haddimiz değildir. Ancak bu zât-ı muhteremler, bu doğal hataları tekrarlarken ana dillerinin Türkçe olduğunu da vurgulamış olmaktalar. Zira anadil Türkçede ses uyumları vardır. Komşu dillerden alınmış sözcüklerin bu kurala uymayanları, müzik dersindeki solfej çalışması gibi bir eğitimi gerektirir. Ancak bu yöntemle çocuk kız arkadaşı Nigâr’a Nigar, önündeki kâğıda kağıt, Kâzım’a Kazım demekten kurtulur. Bu yanlışa, 1941 basımı imlâ kılavuzunun yerini alan 1965 Yeni İmlâ Kılavuzu’nda, (^) işaretine gerektiren sözcüklerde yer verilmemesinin neden olduğunu da hatırlatalım.   

    Yanlış söylendikleri için göze değil kulağa batan yaygın galatlardan örnekler verelim:

    . Beka kelimesinde (k) kalın okunur veya söylenir. Arapça “süregiden, devamlılık” demektir. Bekâ diye bir sözcük yoktur. Zorlanırsa “bâki” olur, ağlamak demektir.

    . Muhatap,konuşulan, kendisine bir şey söylenen”dir. Muhattap diye Türkçeye yerleşmiş bir sözcük yoktur; “muhattat” vardır; çizgili, çizilmiş anlamındadır. 

    . Asgari/askerî: Askerlikle ilgili; oysa “asgar” küçük, “asgarî” en küçük demektir. 

    . Selahattin, Arapça iyilik, iyileşme, doğruluk, esenlik, barış anlamlarındaki salâh’tan “-ed-din” eki alarak “dinde barış gözeten” anlamında erkek adıdır. Oysa bu uydurma sözcük, “Sultan”ın çoğulu “selâtin” yerine kullanılan bir galattır. 

    . Tarîkat, ilk hecesi “ta”nın kısa, 2. hecesi “rî” nin bir vuruş uzun okunması gereken bildiğimiz “yol” anlamındaki “tarik”den türetilmiş, bir şeyhin, mürşidin yolundan gitme, öğretilerine uyma demektir. Eğer ilk hecesi uzun yani “tâ” okunur ve söylenirse terketmek anlamına gelir. Tasavvufta yol anlamında tarîk de, bırakma anlamında târik de (örneğin “târik-i dünya”) yaşama isteklerinden uzaklaşıp Tanrı’ya yönelen kişi demektir.   

    . Yaygın biçimde hatta mesleği hesap-kitap olanlar bile “sayı”, “para” ve “miktar” yerine “rakam/rakkam” demeye başladı ki yanlıştır. Rakamlar 0123456789’dan ibarettir. Bunlarla gösterilenlerse rakam değil sayıdır.  

    Bu vesileyle Salih Saim Unar’ı (1950’de 85 yaşında imiş), bu eski kalem efendisini rahmetle analım. Yaşlılığında bile, kitaplarda, dergi ve gazete yazılarında gördüğü yanlışlıkları doğrularını da yazarak düzeltirmiş. 85. yaş jübilesi için dostlarının 1954’te bastırdığı“Salih Saim”in Yazı Hatıraları ve Hayatı” broşüründeki düzeltmelerinden iki örnek verelim: 

    “17 gemileri iki gemimizden kaçıyordu”: “17 gemi iki gemimizden kaçıyordu” olacak. Çünkü Türkçede asli sayı sıfatlarından sonra gelen kelimeler cem (çoğul) edilmez.  “Felâkât-i millîye”: Felâket Arapça değildir. Arapça çoğul eki “-ât” almaz! 

  • Osmanlı Devleti’ni sarsan 3 ay: Yazıldı fermanlar/ ‘hal’edildi’ sultanlar/ katledildi Bakanlar

    Osmanlı Devleti’ni sarsan 3 ay: Yazıldı fermanlar/ ‘hal’edildi’ sultanlar/ katledildi Bakanlar

    Mehmed Hamdi Efendi’nin “İnşa’-i Dağarcık” adını verdiği günlüğü (mecmua), payitahtta yaşanan en krizli döneme (30 Mayıs-31 Ağustos 1876) ışık tutan ayrıntılı bilgiler içeriyor. Gerileme dönemindeki Osmanlı Devleti dışarıda büyük problemler yaşarken, önce Sultan Abdülaziz sonra Sultan 5. Murat “delirdikleri” gerekçesiyle tahttan indirilmiş; bunu da onların bizzat göreve getirdikleri nazır, komutan ve şeyhülislamlar gerçekleştirmişti! Çerkes Hasan namında bir subay-kabadayı ise Bakanlar Kurulu’nu basarak birçok paşa ve görevliyi öldürmüştü.

    Manşette bir idam

    Çerkes Hasan vakasını kapağına taşıyan Le Journal İllustré, öldürülen Hüseyin Avni Paşa (solda), Raşid Paşa (sağda) ve Çerkes Hasan’ın (ortada) portrelerine yer vermiş. Ayrıca Çerkes Hasan’ın idamını da tasvir etmiş.

    Mecmua sahibi özenle ciltlettiği defterini, Bâbıâli ‘rika’sıyla anılar, resmî-özel yazı örnekleri,  Rus Harbi belgeleri, notlar, hesaplar, derlemeler, manzumeler güfteler, müzik notaları, marşlar, ilaç tertipleri…  ile doldurmuş. Bu derli toplu, iyi korunmuş elyazması, bize yüzelli yıl önceki dünyamızdan haber ve bilgiler ulaştıran bir kaynak değerinde. 

    İşlek yazısıyla bu mecmuayı derleyip toplayan (tedvin eden) Mehmed Hamdi hakkında bilgi bulamadık. Sultan Abdülaziz ve 2. Abdülhamid dönemlerinde kalem denen sekreterliklerde metinler kuran, yöneticilere yakın bir kalem şefi olmalı. Elyazması mecmuasının ilk yaprağında “İnşa-ı Dağarcık” (örnek seçkiler dağarcığı)adı, sayfanın altına da imzası okunuyor.

    Mecmuanın içeriği, türlere ve konulara göre düzenlenmemiş. Örneğin, sadrazama yazılan bir bayram tebrikinin altına recüliyeti (erkeklik gücünü)artırıcı, bademli-fındıklı-fıstıklı bir “tertip” yazmakta sakınca görmemiş Mehmed Hamdi. “İstanbul’da Yedikule dahilinde kâin, mutasarrıfı olduğu Ayasofya-ı kübra vakfına merbut (bağlı)dükkan”a ait beratın Rumi 1290’da (1874) yenilendiğini ise mecmuanın 2. yaprağında açıklamış. Bu kayda bakarak köklü bir İstanbullu imiş diyebiliriz. 

    Büyük hakaret

    30 Mayıs 1876’da tahttan indirilen Abdülaziz, Çırağan Sarayı’na götürülmeden önce iki gün kaldığı Topkapı Sarayı’nda, kendisini “efendi” kıyafetine sokan iki mabeyincinin arasında…

    İzleyen yapraklarda, mektup ve belge örnekleri yani “inşa”lar var. Bu özgün metinlerden Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerini işaret eden, örneğin “Seraskerden Sadaret-i ‘uzmâya 12 Eylül 87 (25 Eylül 1871)tarihli tezkire veya Koca Mustafa Paşa Camii şerifinin “Ğunude-i refref-i zemin olan” yani çayır-çimen altında ölüm uykusuna çekilen Sünbül Sinan soyundan imamın yerine bir aday önermesi; kendisinin Bağdat vilayetine atanmasına aracılık eden kişiye yazdığı teşekkürname de saygın bir kişi olduğuna kanıt. Başka yapraklarda, Ramazan, bayram, sene-i cedide (yeni yıl) tebrikleri de var. 

    Buraya onun “İnşa-i Dağarcık”ından, 1876’daki taht değişikliklerine dair alıntıladığı iki hal’ fetvası ile “Çerkes Hasan Vak’ası” anlatısını aldık. 

    Tek kişilik ordu

    Çerkes Hasan tek başına bir vezir konağını basarak toplantı halindeki kabineden iki paşayı, ayrıca bir subayla iki ağayı öldürmüştü.

    Hal’ ve cülus oyunları, fetva darbeleri

    Tanzimat’ın saraya yakın genç vezirlerinden Mahmud Celaleddin Paşa (öl. 1899) Mir’at-ı Hakikat adlı anılarında, “Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi için yazılan fetvadaki gerekçe, şuurunun bozuk olmasıydı” der. Yerine geçen yeğeni 5. Murad’ın üç aylık saltanattan düşürülmesindeki fetvada da gerekçe cünunluk (delilik-cinnet) olduğundan, “Tanrı birine kuyu kazanı aynı kuyuya düşürür” hikmetini anımsatır. Paşa, bu fetva oyunlarının arkasındaki ihtirası da Midhat Paşa’nın yorumuyla saltanat naipliği (diktatörlük) taslayan Serasker Hüseyin Avni Paşa’ya yükler: “Onu da Çerkes Hasan öldürdü” der. 

    Mehmed Hamdi, “İnşa-i Dağarcık”ta anılan fetvalara yer vermiş. 1876’nın Mayıs-Haziran ve Ağustos aylarında yaşanan iki hal’ (tahttan indirme), iki cülus ve Çerkes Hasan suikastına tanıklık ettiği veya yakından izlediği, yazdıklarından anlaşılıyor. Hal’lerin ilkinde Sultan Abdülaziz, ikincisinde yeğeni ve ardılı 5. Murad “deli” denilerek tahttan indirilmiş, 2. Abdülhamid’in bahtı gülmüştü. Bir başka deyişle 1876’nın üç ayında Osmanlı hanedanı deli denen iki padişahın hal’i, ayrıca birinin gizemli ölümü ve iki de cülus yaşadı. Bunları gerçekleştiren “hal ve akd erkânı” veya “erkân-ı erbaa” (dört yetkin) denen kadro da, Sadrazam Mütercim Rüşdî, Şurayı Devlet Reisi Midhat, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi olmuştur. İşin ilginç tarafı, bu fetva darbelerine karşın bu kişileri nazırlık, komutanlık, şeyhülislamlık makamlarında tutanlar da, yine bu kişilerin deli ilan ettikleri aynı padişahlar ve “vehimli” dedikleri 2. Abdülhamid olmuştur. Sürecin ilk günlerinde devrik Abdülaziz’in gizemli ölümüne koşut, Çerkes Hasan suikastında da Rüşdî ve Midhat Paşalar kurtulurken, dörtlünün güçlüsü Hüseyin Avni Paşa öldürülmüştü. 

    1876’nın 30 Mayıs-31 Ağustos arasında bu tragedya dizisi yaşanırken, Meşrutiyet’i ilan edelim-etmeyelim tartışmaları, uluslararası baskılar, talebe-i ulum kıyamı, Sırbistan ve Karadağ isyanları, eli kulağında 93 Harbi (1877-78 Savaşı), seferberlik telaşı ve daha nice başka sorun Osmanlı dünyasını buhrana boğmuştu. Bu ortamda tahtan indirmelerin sağlık raporlarına gerek duyulmaksızın şeyhülislâmın iki satırlık “delilik” fetvası ile yapılması aymazlıktı. Usul gereği fetvalarda kişilerin özel adları yazılmamış, Abdülaziz ve 5. Murad “herhangi kişi” anlamında “zeyd” denilerek aşağılanmıştı! Sonraki 2. Meşrutiyet döneminde de şeyhülislamdan fetva alındıktan sonra Meclis-i Millî’deki oylamayla 2. Abdülhamid tahttan indirilecektir (1909).

    Çerkes Hasan Vakası

    Çerkes Hasan’ı suikaste yönelten nedenler: Bağdat’a sürülmesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilip dört gün sonra ölmesi-öldürülmesi, bundan bir hafta sonra Abdülaziz’in eşlerinden ve aynı zamanda Hasan’ın kızkardeşi Neş’erek’in de ölmesi olmuştur. Bu olanlardan -başta Hüseyin Avni- adı geçen paşaları sorumlu tutan Çerkes Hasan, öldürülmeyi göze alarak bu katliamı gerçekleştirecektir. Suikaste kadar olayların sırası şöyledir: 30 Mayıs’ta Abdülaziz tahttan indirilir; 4 Haziran’da intihar eder veya öldürülür; 12 Haziran’da hasta Neş’erek Kadınefendi gördüğü hakaretlerin de etkisiyle vefat eder; 15 Haziran akşamı Çerkes Hasan, Mithad Paşa’nın konağını basarak cinayetleri gerçekleştirir. 

    “İnşâ’-ı Dağarcık”ınyazarı Mehmed Hamdi, 15/16 Haziran gecesi, Beyazıt’ta Midhat Paşa Konağı’ndaki Meclis-i Vükelâ toplantısını basan Çerkes Hasan’ın katliamının olasılıkla bir göz tanığıdır. Olayı her ne kadar 3. şahıs cümleleri kurarak yazmış olsa da, değindiği ayrıntılar “gözlemciydi” dedirtmektedir. Özellikle “Ben, arkamdan gelip tuttuğu için…” cümlesi de Mehmed Hamdi’nin hadiseler sırasında bizzat orada bulunduğunu gösterir. Kendisi o facianın içindedir ve Meclis-i Vükelâ’nın veya nazırlardan birinin memurlardandır. 

    Öldürülen paşalar

    Dönemin diktatör esintili seraskeri (Savaş Bakanı) Hüseyin Avni Paşa askerî kıyafetleriyle görülüyor.

    Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa sivil kıyafetleriyle fotoğraflanmış.

    Osmanlı tarihinde bir benzeri olmayan, tek kişinin gerçekleştirdiği bu cinayetin buradaki anlatımı, kaynaklara farklı bilgiler katacaktır:

    “4 Haziran 92 (15/16 Haziran 1876-Perşembe) gece vuku bulan vak’a-i fec’iyenin tafsilâtıdır:

    Asakir- Şahane kolağalarından (önyüzbaşı) Çerkes Hasan nam câni tebdil-i saltanat-ı seniyeden akdem (taht değişikliğinden önce) Yusuf İzzeddin Efendi’nin yâver-i harb hizmetinde istihdam olunmağla tebdil-i saltanat vukuunda (saltanat değişince) bittabi Çerkes Hasan dahi hizmetten infisal etmesi hasebiyle (açıkta kaldığından) Bağdat canibine memur olur ve mahall-i memuriyetine  gitmekten imtinâ eylemesi cihetiyle bâ-emr-i Seraskerîce (Savaş Bakanlığınca) habse ilka olunur (tutuklanır). Mah-ı Haziranın 2. günü merkum mahall-i memuriyetine gideceğini ifade eylemesi üzerine sebebiyle tahliye kılınır. 

    Katil konağa gelir

    Hasan, Perşembe günü Galata canibine geçip altı adet rövelver ile bir hayli fişenk ve bir adet kama dahi mübaya ve iştira edip (satın alır) yevm-i mezkûrun akşamı doğru Serasker Hüseyin Avni Paşa hazretlerinin Üsküdar’da Paşa Limanında kâin sahilhanelerine gidip müşarileyhi (adı geçeni)  sual eder. ‘a’vanı (uşaklar) dahi müşarileyh burada olmayub bu gece Midhat Paşanın konağında meclis var, oradadırlar cevabı verildikde merkum câni Hasan oradan bir kayığa süvar olup gece saat dört raddelerinde maiyetinde iki şahıs ile beraber Şurayı Devlet reisi übbehetlü Devletlü (eski sadrazam) Midhat Paşa hazretlerinin devlethanelerine (konağına) gelip yanında bulunan avaneleri içeriye duhul etmeyip (girmeyip) câni Hasan yalnızca konağa dahil olur. Ve yukarı sofaya çıkıp Midhat Paşa hazretlerinin a’vanından Yusuf Ağayı bulur. 

    Bir yalan uydurur

    Seraskeri görmek istediğini ve işin gayet ehemmiyetli olduğunu ve Tahir Paşa tarafından bir telgraf getirdiğini söyledikte Yusuf Ağa dahi merkum Hasan’a içeri girmek mümkün olmadığını söyleyerek bir oda gösterip meclis tatili zamanına kadar orada oturmasını teklif etmiş ise de merkum Hasan hayır oturmaktan yorgunluk gelmiştir deyip sofada gezinmeğe başlar ve ara sıra meclis odasının cam kapı(sın)dan eğilip içeriye baktığını Yusuf Ağa görünce bu veçhile olan harekât-ı bî-edebânesini (saygısız davranışını) gayet çirkin gördüğünden tekrar odaya girip oturmasını teklif etmiş ise de câni-yi merkum yine gezinmekte devam ettiğini görünce bari serasker paşanın ağası paşaya malumat verip onun üzerine sizi içeriye götürsün diyerek merkum Yusuf Ağa, serasker Paşanın ağasına haber vermek üzere aşağı inmesiyle beraber merkum (Hasan) ber-takrip (aracıkta) orada bulunan Sâlim Ağanın gözünü boyayarak camlı kapıyı açıp Salim Ağa der-akap (hemen) arkasından yetişmek üzere arkasından serigdirmiş (seğirtmiş) ise de zaten meclis hava almak üzere kapı açık bulunduğu için alel-fütur (çekinmeden) içeri girdikte…

    Çerkes Hasan’ın Mithat Paşa köşküne giderek burada Sadrazam’ın başkanlığında toplantı halindeki Bakanlar Kurulu’nu basmasını anlatan 18 Haziran 1876 ve 20 Haziran 1876 tarihli İstikbal gazetesinde çıkan haberler.

    Bakanlar Kurulu’nu basmasını anlatan 18 Haziran 1876 ve 20 Haziran 1876 tarihli İstikbal gazetesinde çıkan haberler.

    Çerkes Hasan’ın Midhat Paşa köşkünde Bakanlar Kurulunu basarak Serasker Hüseyin Avni Paşa ile Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı öldürmesi ve Bahriye Nazırı Ahmed Paşa’yı yaralaması hadisesi, İstikbal gazetesinde ayrıntılı olarak verilmişti. Baskın olayının gerçekleştiği Beyazid’deki Midhat Paşa köşkünde hadisenin vuku bulduğu odanın bulunduğu kat planı verilmiş, bu katta bulunan odalar ile toplantı odasında mevcut olan kişilerin yerlerini işaretleyerek, tabir-i caizse bir olay yeri fotoğrafı çıkarılmıştır.

    Avni Paşa’yı vurur

    …üç adım atar atmaz -Davranma serasker diyerek elindeki rövelveri ateş etmesiyle hemen Hüseyin Avni Paşayı vurur ve Midhat Paşa ve onu müteakiben amedci (dışişleri sekreteri) ve müsteşar ve mektubî-i sadrıpenâhî (sadrazam yazıcısı) beyefendiler, bir baskın zannıyla iki taraflı kapılardan çıkıp merdivenden aşağıya inerler ve Midhat Paşa dahi harem dairesine gidip silah tedarik eder. O esnada Kaptan Paşa merkuma hücum edip arkasından yakalar. Merkum dahi elindeki kama ile müşarileyhi (Kayserili Ahmed Paşayı) birkaç yerinden yaralar. Bu esnada Hüseyin Avni Paşa dahi çarpılarak sofaya çıkar. Cani-i merkum hain, Kaptan paşayı yaralayıp elinden kurtulur. Serasker Paşanın arkasından sergirdip sofada tekrar ateş eder. Ol vakit müşarileyh yere düşer ve cani-i merkum elindeki kamasıyla rast geldiği yerine sebt ederek vurur, öldürür.

    Raşid Paşa’yı vurur

    O esnada Midhat Paşa Hazretleri, elinde iki süngülü tüfenk ile daire-i haremden gelir. Salona çıkacağı vakit, ağası paşa-yı müşarileyhi taşra çıkartır ve sadrıazamı ve Halet Paşa ve Rıza ve Şerif Hüseyin ve Kaptan Paşalar, meclis odasının yanındaki küçük odaya kaçıp kapıyı seddederler (kapatırlar) ve Cevdet Paşa dahi merdivenden aşağı inip kaçar. Bu aralık cebehane almak için Yusuf Ağa câmeşuy (çamaşır) odasına girmek üzere salona çıkacağı hengâmda (sırada) merkum hain ise Hüseyin Avni Paşanın yanında olduğundan ağa-yı mumaileyhi (adıgeçen ağayı) görür görmez hemen elindeki tabancayı üzerine doğrultur. Ağa-yı mumaileyh kapıyı çekip kaçar. Hain-i merkum tekrar meclis odasına duhul eder (girer). Yalnız sandalye üzerinde taş gibi olmuş olduğu halde oturmakta olan Hariciye Nazırı Raşid Paşayı görmesi üzerine ona dahi bir ateş edip telef eder.

    Ahmet Ağa ölür

    Badehu (sonra) meclis odasının yanındaki küçük odanın kapısını kapalı gördüğünden sairlerinin orada olduğunu anlamasıyla gelip kapıya dayanır ve ben, arkamdan gelip tuttuğu için -Kaptan Paşayı öldüreceğim, size ziyanım yoktur diyerek kapının açılmasına ıkdam (?) ederse kapı açılır mı? O aralık merkum salona çıkar. Merdivenden baş gösterene hemen ateş eder bir kimse yukarıya çıkamaz. Badehu Midhat Paşanın ağası arkasından gelip elindeki bıçak ile kafasına iki defa vurup cerh ederse de (yaralarsa) başındaki fes ziyade cerhine mani olduğundan ve Ahmed Ağa arkasından dahi bıçaklamış ise de merkum Hasan elindeki rövelver ile ateş edip mumaileyh Ahmed Ağanın gözüne isabet eylemesiyle müte’essiren vefat eder. Binaenaleyh o aralık merkum yine bir zaman merdiven başını zabt etmesi üzerine Asakir-i Şahane (askerler) yetişir. 

    Son durak Beyazıt Çerkes Hasan olaydan iki gün sonra Beyazıt Meydanı’ndaki dut ağacına asıldı. Hadiseyi tasvir eden çizim, Le Monde Illustré’de kullanılmış

    Askere de ateş eder

    Halbuki hain, yine mahall-i mezkûrda (orada) olduğundan askere dahi ateş eder. Yüzbaşı askere kumanda etmesiyle Asker-i Şahâne merdivenden yukarıya hücum eder. Merkumun ateş etmesi hasebiyle bir nefer şehit eyler bir nefer mecruh olur. Merkum oradan meclis odasına kaçar kapıyı seddeder (kapatır) ve kapının aralığından salona, askerin üzerine  ateş etmeğe başlar ve meclis odasında dahi avizeleri söndürüp ve aralık buldukça perdelere dahi ateş etmekte bir yangın zuhur ettirecek de kendisi halâs olacak! Kapıyı aralayup dışarıya ateş etmekde yüzbaşı dahi içeriye ateş etmekte. Bu minval üzerine haylice uğraşdıkdan sonra mumaileyh yüzbaşı asakir ile beraber kapıya dayanıp içeriye duhul ederler ve süngü ile birkaç yerinden yaralarlar ve merkumu süngü içine alıp salona çıkarırlar. 

    Şükri Bey de ölür

    O aralık sadrıazam (Rüşdi Paşa) hazretlerinin yâver-i harb-i bahriye (deniz savaş yaveri) kolağalarından Şükri Bey dahi salona gelip merkumun böyle büyüklere bulunan hainliği cinayet ve habasetine cüret (?) etmesi cihetiyle belindeki kılıcı çekip merkuma vurmak istedikte hainin ise vurulmuş elinden tabancası alınmış olduğundan hemen-dem merkuma ateş etmesiyle mumaileyh Şükri Beyi dahi vurup telef eder. Merkumu oradan Bab-ı Seraskerîye (Harbiye Nezaretine) götürüp oradan dahi nizâmen silk-i askeriyeden tard olunup (askerlikten çıkartılıp) Bab-ı Zabtiyeye (Polis müdürlüğüne) gönderirler. Cuma ertesi günü alessabah Sultan Bayezid Meydanındaki dut ağacına salb eder (asar), ertesi Pazar günü akşam ezanına kadar durup oradan kaldırılıp bir mahalle tıkarlar. Hain-i din ve millet sonu azizim. 

    İnşa’-i Dağarcık ve Çerkes Hasan vakasının anlatıldığı sayfaları…

    ‘İMAMLIĞI DÜŞER Mİ? ALLAHÜ ALEM OLUR’

    Abdülaziz ve 5. Murat’ı tahttan indiren fetvalar

    Mehmed Hamdi’nin “İnşa’i Dağarcık”a aynen yazdığı, 30 Mayıs 1876 tarihli Sultan Abdülaziz’in hal’ fetvası:

    “Hakan-ı esbak (eski hakan) Sultan Abdülaziz’in hakkında verilen fetva-yı şerifenin suret-i celilesidir: Emirü’l- mü’minîn (halife) olan Zeyd, muhtelü’ş-şu’ur (delirmiş) ve umûr-ı siyasiyeden bi-behre (yönetim işlerinden uzak) olub emvâl-i mîrîyeyi (kamu varlıklarını)  mülk ve milletin takat ve tahammül edemeyeceği mertebe (düzeyde) masarıf-ı hututat-ı nefsâniyesine sarf (sınırsız kişisel isteklerine harcamış) ve umûr-ı diniye ve dünyeviyeyi ihlâl ve teşviş (din ve dünya işlerini karıştırmış) ve mülk ve milleti tahrib edüb bekası (varlığı) mülk ve millet hakkında muzır (zararlı) olsa hal’i (indirilmesi) lâzım olur mu? El-cevab olur. Ketebe’l-fakir (yazan) Hasan Hayrullah afi anhû (Tanrı bağışlasın) 18 Mayıs 292” (30 Mayıs 1876). 

     “Dağarcık”ın aynı sayfasında 31 Ağustos 1876 tarihli aynı şeyhülislamın yazdığı 5. Murad’ın tahtan indirilmesini bildiren fetva: 

    “Hakan-ı Sabık Sultan Murad Hân-ı Hamis (5.) Hazretlerinin mübtelâ oldukları illet-i ma’lûmeden nâşi (bilinen hastalığından) taht-ı saltanat ve Hilâfetden (tahttan ve halifelikten)  şer’an münhâl’ olduklarına (boşta sayıldıkları) taraf-ı şer’i-şerîfden verilen fetvâ-i şeri inşa-i Dağarcık’a fenin suret-i celilesidir (yüce içeriğidir): İmâmü’l-Müslimîn (halife) cünun-ı mutbık ile mecnun (iyileşmez deli) olmağla imâmetden maksud fevt olsa (halifelikten amaç yokolsa) uhdesinden ‘akd-ı imâmet münhâl  olur mu? (imamlığı düşer mi?) El-cevab beyân buyrula. Allahü alem olur. Ketebe’l-fakir (yazan) Hasan Hayrullah afi anhû (Tanrı bağışlasın) 11Şa’ban 293 (31 Ağustos 1876).

  • İstanbul’dan Viyana’ya bir dostluk kuşatması

    İstanbul’dan Viyana’ya bir dostluk kuşatması

    Hattat olduğu için “Hattî” mahlasını alan Nişancı el-Hac Mustafa Efendi, 18. yüzyıl ortasında Osmanlı padişahı 1. Mahmud tarafından elçilik göreviyle İstanbul’dan Viyana’ya (Nemse-Nemçe) gönderilir. Kalabalık bir heyet ve birbirinden kıymetli hediyelerle Avusturya İmparatorluğu’na giden Hattî Mustafa Efendi, 11 ay süren gidiş-dönüş yolculuğunu, orada yaşadıklarını kaleme alır. Benzersiz bir tanıklık.

    İstanbul veya Edirne payitahtından Doğu’ya, Batı’ya, Hindistan’dan Avrupa başkentlerine, diplomatik ve dostluk mektupları götüren Türk elçilerin sayıları az ama yol çileleri ve sefaret serüvenleri inanılır gibi değildir. Bıraktıkları sefaretnameler de dikkatle yazılmış, diplomatik öyküler, bazıları dramatik hatta trajiktir. Tutuklananlar, idam edilenler, yol kazalarında ölenler de vardır. Oysa çoğu tarih yazıcılarımız, serüvenlere değinmeden, “elçi gönderdik, “elçimiz eli boş döndü”… gibi geçiştirme cümleleri kurarlar.

    Çok erken denebilecek bir tarihte, 1400’lerin başında İspanya kralının mektubunu  Semerkand’a, Timur’a götüren ve dönen Glavijo, o dönemin şartları düşünüldüğünde  şanslı elçilerdendir. Kadis’den Semarkand’a adlı elçilik anıları, bugün de bir seyahatname tadıyla okunur.

    Eski elçilik görevlerinin seyahatleri, yol koşulları, bazen aylarca süren tutuklanmalar, beklemeler, gidiş-dönüş sorunları nedenleriyle aylar, yıllar sürerdi. Osmanlı Devleti’nin 15. yüzyıldaki ilk elçilerinden, Eflak voyvodasının kazığa oturttuğu, sarığını başına çivilettiği şehit diplomatlarımız da var.

    Osmanlı Devleti 13. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı arasındaki 650 yılda 3 kıtada, komşusu veya denizaşırı devletlerle savaşmış, barışmış, antlaşmış. Tarihler bunları ayrıntılı veriyor. Elçilik ilişkilerine dair belgeler, raporlar, layihalar da bizim ve yabancı arşivlerin önemli birikimleridir. Buna karşılık “sefaretname, sefaret takriri” denen defterler ve anılar ise araştırma, çalışma ve yayın gerektiren önemli kaynaklardır.

    Bir Osmanlı elçisinin Ebubekir Ratib Efendinin) Viyanaya kalabalık ama düzenli maiyetiyle girişi. Koçu denen kapalı arabada Osmanlı Padişahının mektubu vardır.

    Bıraktıkları defter ve raporları araştırarak, eski elçilerimizin ilk kapsamlı listesini yapan Hammer’dir. Bu ve sonraki Türk  araştırmacıların listelerindeki sefaretname, elçilik takriri  veya risalelerin bilinenleri 40 dolayındadır. Faik Reşit Unat’ın, ilk basımdan (1961) ve Unat’ın vefatından sonra Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal’ın tamamlayarak yeniden yayınladığı Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri’inde (1968)42 sefaretname ve takrir tanıtılır. Bunların 24’ünün Türkiye’de tam metin basılmadığı, 18’ininse eski veya yeni harflerle basıldığı belirtilmiştir.

    Az sayıda örnekleri korunabilmiş elyazma sefaretnameler, tarih bilgileri yanında kültür değerleri, kent ve toplum yapıları, yolculuk ve konaklama koşulları, diplomatik-törensel âdetler gibi konularda -diplomat diliyle olsa da- ilginç metinler, kaynaklardır.

    Hattat olduğu için “Hattî” (*) mahlasını alan Nişancı el- Hac Mustafa Efendi’nin (öl. 1760) kütüphanemizdeki elyazması Nemçe (Avusturya) Seyahatnamesi, Viyana’dan dönüşünden (1748) iki yıl sonra sağlığında istinsah edilmiştir. 36 yaprak /72 sayfadır. Metnin hattat kaleminden çıkma rik’a yazısı, bunun Mustafa Efendi’nin kendi nüshası olduğu ihtimalini düşündürüyor. Sefaretname’nin sonunda, farklı bir elyazısı ile kaleme alınmış 5 sayfalık bölüm ise, 1. Abdülhamid’in 1776’da İran’a elçi olarak gönderdiği Sünbülzade Vehbi’nin (öl. 1809) Kaside-i Tannane’sidir (Senfonik Kaside). Belki yegâne manzum sefaretname (**) olan bu kısım, belli ki Sünbülzade Vehbi tarafından aynı orijinal eserin sonuna eklenmiştir.

    271 yıllık mersin ağacı! 1. Mahmud’un elçi Hattî Efendiyle imparatora gönderdiği hediyelerden ‘Mersin ağacı’ günümüze kadar yaşatılmış. Müze havuzundaki saksıda sergilenen bu tarihi bitki kış soğuklarında içeriye alınıyormuş.

    Nemçe Seyahatnamesi,terimler dışında bugün de anlaşılabilir Türkçedir. Divan yazıcılığında,  saray ve Paşakapısı görevlerinde bulunan Hattî söz ustalıkları yapmamış; galiba, Sultan 1. Mahmud, sadrıazam Abdullah Paşa okurlar veya okuturlarsa kolay anlamalarını gözeterek sade dil kullanmıştır.

    Bir elyazma eser türü olarak alıntılar yapacağımız Hattî el-Hac Mustafa Efendi’nin Hicri 1161 (1748) tarihli Nemçe Sefaretnamesi; ortak tarihleri savaşlarla geçmiş Osmanlı-Avusturya devletleri arasında, önce Belgrad Antlaşması’nın (1739) imzalanmasının, sonra Avusturya  Veraset Savaşları’nın (1741-1748) sona ermesiyle Sultan 1. Mahmud ile Kraliçe Maria Tereza ve İmparator Franz arasında kurulan dostluk ve barış ortamının bir belgesidir.

    Sefaretname, nâme-i hümayun denen bu belgelerden 6’sını, Türk elçiler muhtelif tarihlerde “Cenâb-ı şahane” (padişah) tarafından, Nemse’nin (Avusturya) haşmetlu hükümdar ve hükümetlerine sunmuşlardır. Bunların veya diğer elçilerin gidiş-dönüşleri tarih kitaplarında birer cümleyle, birkaç mektupla geçiştirilmiştir. Oysa ki değerli hediyeleri, atlar arabalar ve kalabalık bir maiyetle ve bir güç-görkem sergilemek üzere aylarca sürecek riskli elçilik yolculuğuna çıkmak; her menzilde  karşılayıp konuk edenlere, muhafızlara, saray ve hükümet görevlilerine hediyeler, altın-gümüş paralar dağıtmak; krala, kraliçeye atlar, değerli biniş takımları, silahlar, kürkler, ipekliler, halılar, mücevherli altın-gümüş takılar sunmak; atlar arabalar, yükler, çadırlar, kişisel eşya, yol harcamaları, hazine denecek ağırlıkta bir ödenekle yola koyulmak; elçinin kalabalık maiyeti, yol görevlileri, muhafız yeniçeri veya askerler,  hava-yol-konaklama koşulları, güvenlik sorunları… düşünüldüğünde; 5-6 ay süren gidiş- dönüş çok zahmetli, külfetli, riskliydi.

    İmparator Franz

    1650-1850’ler arasında, Osmanlı padişahı adına elçilik göreviyle başka payitahtlara gidip dönen Türk elçilerinden sefaretname yazanların ilki, 1655’te Avusturya imparatoruna (3. Ferdinand) “nâme-i hümayun” (mektup) götüren Divriğili Kara Mehmed Paşa’dır ve bu misyonunu Beç Sefaretnamesi ile belgelemiştir. Hattî el-Hac Mustafa Efendi ise Viyana’ya giden Osmanlı elçilerinin dördüncüsüdür.

    23 Ocak 1748’de İstanbul’da Kadırga’daki konağından alay göstererek 13 Mayıs’ta Viyana’ya törenle giren Hattî, burada kendisine ayrılan konağa yerleşmiş. Öncesinde konak yerlerinde törenle karşılanıp uğurlanarak her gün ancak üç-dört bazen beş saat yol alınarak, arada birkaç gün mola ile ve karşılayanlara hediyeler verilip teşrifat ve muhafaza işleri çözülerek, Drava nehri kıyısındaki  Ösek’e (Osijek/Osiyek) gelinmiş. Kale komutanının “elçi beni ziyaret etsin” ısrarını, Hattî Efendi “Ben padişah elçisiyim!” diyerek geri çevirmiş! 11 Haziran’da imparator sonra kraliçe tarafından  kabul edilip Sultan Mahmud’un nâmelerini ve hediyeleri sunmuş.

    Kraliçe Maria Tereza

    Viyana’dayken İmparator Franz bir ara kendisinden bir ricada bulunmuş. Hattî Mustafa Efendi bu hadiseyi şöyle naklediyor:

    “Çasar, yine serkâtibi ile ‘Efendinin şair olduğu mahlasından malum olduğundan gayri duymuşumdur da. Eserlerinden bir şeyler isterim’ dediklerinde, ‘nişancılık hizmeti fermanlara tuğra-yı şerif çekmektir’ dedim. Ertesi gün bir tabaka İstanbul kağıdının yarısına altınla tuğra-yı hümayun çekip altına  kendi eserimden ‘Şehinşah-ı cihan Sultan Mahmud’un budur işte / Bütün dünyayı teshir eyleyen tuğra-yı ferman’ yazıp Çasara gönderdim” (Yaprak 21).

    Hattî Mustafa 24 Ekim 1748’de Viyana’dan Tuna nehri yoluyla ayrılarak Rusçuk’ta karaya çıkmış ve 28 Aralık 1748’de İstanbul’a dönmüş. 11 ay süren seyahatten sonra üç gün dinlenmiş ve sonrasında getirdiği nâmeleri Sadrazam Abdullah Paşa’ya teslim etmiş. Sefaretnamesinde gidiş ve dönüş yolculuklarını; Viyana sarayında imparator ve imparatoriçeye (çasara ve çasariçeye) ielttiği nâmeleri, hediyeler sunuşunu; konakladığı saray yavrusu binayı; izlediği operayı, gezdiği rasathaney; imparatoriçenin amcasının sarayını ve harem dairelerini; aynalı odayı; ikram ve ziyafetleri; hanedan mensuplarıyla tanışmalarını; iki devletin dostluğunu güçlendiren sıcak temaslarını; Viyana’ya varışının 155. günü (Ramazan’ın 24’ü) gelişteki merasimin benzerinde düzenlenerek imparator ve imparatoriçe ile vedalaşmasını; devlet ricaliyle yaptığı son görüşmeleri aktarmış. 13 gün de dönüş hazırlıkları yaparak, geldiğinin 169. günü heyetiyle birlikte Viyana’dan ayrılmış. Sefaretnamenin son 15 yaprağı, Viyana’dan İstanbul’a kadar dönüşün anlatısına ayrılmış.

    (*) Hattî el- Hac Mustafa Efendi (öl. 1760). Paşakapısı/Babıâli, Divan-ı Hümayun kalemlerinden yetişmiş, dönemin önemli görevlerinden sayılan kâtipliklerde bulunmuş. Mevkufatî (Başdefterdar yardımcısı), Hacegân (Divan bürosu şefi), Nişancı (Dışişleri Bakanı), Başmuhasebeci olmuş. Kendisi ve Nemse Sefaretnâmesi konusunda Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri’nde (s. 92-97) bilgi verilmiştir.

    (**) Kaside-i Tannane 1776 (İran Sefaret Takriri), F. R. Unat’ın, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri’nde, (s. 134-136) tanıtılmıştır.

    İSTANBUL’DAN VİYANA’YA YOLCULUK: SAYFALARDAN ÇEVİRİLER

    Tuna’nın kıyısında saz, alay ve meserret

    “Mah-ı mezburun 18. Perşembe günü Yörük Hasan Paşa-zâde Halil Bey efendiden iki kat hediyeler alınıp (23 Ocak 1748) Pazartesi günü Cündî meydanındaki konağımızdan mükellef alay ile hareketle Kadırga Yedikule Kapısında yola çıkıldı. Hareketimizin elli ikinci günü (12 Mart) Belgrad’a vasıl olduk. Nemseli’nin (Avusturya) Zemun’daki bizi teslim almaya memur kumandanları ile Beç’den (Viyana) maiyetimize memur eyledikleri ikinci tercüman ve serkâtip ve komsar başıları derhal tercümanlarını Belgrad’a göndererek teslim tesellümün ne gün olacağını sordular. Nemseli ve Belgrad tarafından sal inşasına başlandı. Belgrad kalesi Dizdar kapısındaki iskeleden maiyetimizle biz filikaya, karşı tarafta Zemun Burnu’nda da Nemseli kumandanlar şaykaya binerek iki taraftan toplar atılarak Sava nehrinin ortasında demirli sala aynı zamanda yanaşılıp beraberce çıkıldı. Teslim tesellümden sonra cihan padişahının hediyeleri de ihtiram ve tazimle şaykalarına alındı. Tuna’nın kenarında karaya çıkılarak saz, alay ve meserret tertip edildi. Nemçelilerin hazırladıkları altı atlı hinto(v)lara binerek nâme-i hümayun da bizim al çuha kaplı ve müzeyyen koçu arabamızda olarak Zemun kasabasına dahil olundu. Nezarete-hâne dedikleri mükellef ve müzeyyen saraylarına indik. Kahve, şerbet ve şekerleme ikram edildi…”

    BİR ŞATO GEZİSİ

    Her biri bir başka ferah dilküşa (gönül açıcı) odalar

    “Üstuvar-ı Yanık, muvahhidin (Müslüman) konaklığıdır. Bir taraftan Rab, diğer taraftan Tuna’nın bir kolu çevirir. Ladikaların kale gibi mükellef, seyredilecek bir konağı haber verilince elbise değiştirerek temaşa olundu. Divanhânesinin iki canibinde biribiri içinde her biri bir başka ferah ve dilküşa (gönül açıcı) odaları ve mukarnas ve münakkaş sıva tavanları ve döşeme tahtalarının bazısı Frenk-pesend ve bazısı Hatayî vesair çiçekli kumaşlar üzerinde hurdakârî nakışlı ve bazı odalarının dahi mülevven mermerden ve tamakî (?) macun taşlardan döşemeleri gayet musanna (sanatlı) ve acaip bir saray-ı dil-firipti”

    ELÇİLİK HEYETİ VE KORTEJ

    ‘Devlet-i Osmaniye’nin bu dostluğu unutulmaz’

    “Sultan Süleyman Hanın Macar Kıralı ile ceng ü peykâr edip düşmana galip geldiği Mohaç sahrasında yemeklik için mola verildi. Nemse ricali ile Çasar ve Çasariçe (imparator ve imparatoriçe) libas-ı münkerleri (İslâmiyet’e uymayan giysiler) ile gelip -bizi uzaktan- seyrettikleri haber verildi. Yemeklikten hareket olundukta, Nemseli başvekilinin istikbâlimize tayin ettiği iki yüzden fazla sultatlarının (muhafız) arkasına, hedâya-yı hümayun atları ile iki nefer Has ahurlu ve onların ensesinde al çuha puşideli üç adet arabalara yüklü hediye sepetleri ve onun ensesinde müzehhep ve müzeyyen dört beygirli nâme-i hümayun koçusu, onun ensesinde Ahur kethüdası ile Yedekçibaşı ve onun ensesinde Has ahur hazinesinden verilen mülûkâne raht ve bisat (eyer takım ve döşemeleri) ve yedi yedek beygirler ve onun ensesinde Divan Efendisi ile Kapucular kethüdası ve onların gerisinde bu abd-i ahkar (Hattî Efendi, kendisi), iki adet divan dolamalı ve seraser kuşaklı, al baratalı Has ahur eskileri ve yirmiden mütecaviz mülebbes ve mülevven (giyimli kuşamlı) çukadarlar ve veramızda (ötemizde) otuzdan mütecaviz Enderun ağaları ve onların verasında kethüdamız ve cümlenin ensesinde al çuha puşideli ve altı beygirli koçu arabalarımız ve ben (Hattî Efendi), bu veçhile tertip olunup bu heyet-i vâlâ ile Beç (Viyana) kalesinin kenarından geçerek kale varoşunda yükleri boşaltıp hazırladıkları konağımıza nüzul olunmuştur…

    Birkaç gün istirahat ve misafirlikten sonra Nemçe’nin reis-i devletleri olan şahıs konağımıza gelip hoşgeldiniz deyip ve makamımızı tebrik eyledikten sonra ‘o vakte kadar Devlet-i Osmaniyeden böyle padişah muhabbeti ve iltifatı muhtevi (içeren) iki kıta nâme-i hümayun ve iki kat hediyelerle Çasariye Devletine elçi gelmemiştir. Bu dostluk unutulmayacaktır’ dedi. Mektup ve hediye sunuşları için yortuların geçmesi ve panayır için uzak memleketlerden gelecek kesret nüfusun toplanması için mülakatların birkaç gün tehirini iham ve itizar (rica) etti”

    İMPARATORUN HUZURUNDA

    Name-i hümayun ve hediyeler, imparatorun önündeki ipek halının üzerine bırakıldı

    “(Başvekil tarafından kabulden birkaç gün sonra) İptida Çarsar tarafından davet için gönderdikleri altı beygirli Çasariye dedikleri hinto ile baş tercümanları ve süvarilerden mürettep alay ile Saray-ı Kayserîyeye (imparatorluk sarayı) azimet olunup Çasara mahsus binek taşına inip iki tarafta saf-beste olan (sıralanmış) kendi ittibamıza (heyetimize) selam ederek istikbale memur devlet ricali ile kendi aralarında tertip-hane dedikleri odaya çıktık. Hedaya-yı hümayun sepetleri de getirilerek bohçalar ihraç oluncaya dek bir miktar ayakta olundu. Sonra kapıcılar kethüdası makamında olan şahıs gelip: ‘Çasar Efendimiz ayağa kalkmanızı beklemektedirler, buyurun’ diye dâvet eyledikte divan kürkü ve mücevvezemizi  (kavuk) orada giyinip kral, olduğu odanın kapısında (görününce) divan efendimizin elinden nâme-i hümayunu alıp on adamımızla içeriye girip ve üç mahalde name-i hümayunu öpüp  Çasar ayakta durduğu sofanın kenarında müsul (ayakta) olarak padişahın beliğ elkabını (sanlarını) beyan: Yani ‘Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere ve Kudüs-i Şerif-i mübarekenin ….’ diye (başlayan unvanları) sırayla okuduktan sonra name-i hümayun ve birer iç oğlanının kucağındaki bohçalarla getirilen hediyeler Çasarın önündeki ipek halının üzerine bırakıldı. Çarın işaretiyle bir general Latince teşekkür etti.

    Benim sefaret hizmetim böylece tamamlandı. Konağımıza dönünce bizim aşçılarımızın hazırladıkları yemekler ve şekerlemeler tebrike gelen reis-i devlete ve Çasarın muteber adamlarına ikram, yemekten sonra da resm-i Osmaniyan üzere kahve ve şerbet ve gülâb ve buhur merasimi icra ve her birine birer ağır boyama ve birer pesend-kâri ağır yağlık oya yemeniler ve Çasarın hademelerine hıl’atlar ve dinarlar, saray avlusunda toplanan seyircilere de darphanelerinde kesilen, beşlik benzeri karaş françe (Fransız kuruşu) denen çıkı çıkı sikkeler saçıldı” (Yaprak 14-16).       

    TÜRK ELÇİSİ OPERADA

    Gâh garip ayak oyunları gâh aşk ve muhabbete dair hikâyat-i şur-engiz…

    “(Kaledeki sarayda Çariçenin de huzuruna çıkarak mektup ve hediyeler sunan Hatti Efendi kendisine gösterilen misafirperverliği anlatarak…): Hatta devletlerinde opere ve kamadiye (komedi) demekle maruf birer baziçeleri (oyunları) olup Cuma günlerinden gayri her gün ikindiden sonra erkekler ve kadınları ve ekseriya çasar ve çariçeleri gelip kendilere mahsus maksurelerde (localar) Nemçe’nin nazenin devşirekânı ve sâde-rû taze civananı (devşirme,  güzel yüzlü kızlar ve oğlan köleler) kendilere mahsus libas-ı zerendud gûnagûn (türlü çeşitli renk renk giysiler) ile gâh raks ederek izhar-ı sanayi’-i acibe ve gâh garip ayak oyunları (sanat gösterileri ve danslar) ibraz eyledikleri ve gâh aşk ve muhabbete dair hikâyat-şur-engiz (dram trajedi) oyunlar seyr ve temaşa âdetleri olmakla o mahalde bize de birkaç odalar (loca) tahliye ve tahsis ederek davet eylemişlerdi. Ama tarafımızdan rağbet olmadığından üzüldükleri ifade edlince davetlerine icabet ettik. Odamız çasarın odasına nazırdı. Sahnede icra eyledikleri sanatlarını seyr ü temaşa ederken akşam namazını eda etmek için bir yer talep olundukta bizi bir odaya götürdüler. ‘Bu loca oyun yerine yakındır’ dediler. ‘Namazdan sonra yine seyredersiniz’ diyerek yanımıza mihmandar verdiler. Sonra iskemleler getirtip bizi oturttular. Orada seyir ve temaşa ederken Çasar ve Çasariçe de gelip yerlerine oturdular. Çasar karşıdan işaret edip yanımızdaki başkâtibini çağırarak: ‘Elçi Efendi operamızdan haz ettiler mi’ diye  sual eylemiş”.

  • Okçuzâde Mehmed 17. yüzyıldan bildiriyor

    Okçuzâde Mehmed 17. yüzyıldan bildiriyor

    17. yüzyılda kaleme alınmış elyazması eser (mecmua), Abbasi döneminde Halife Mütevekkil’in saltanatı sırasında (847-861) yaşanan hadiseleri de naklediyor. Arap ve Fars edebiyatından alıntıların bulunduğu yazma eserde kimi büyük doğa olaylarının “doğaüstü” betimlemeleri ise bugünkü medya- sosyal medyadaki yalan haberlerin yanında “sempatik” kalıyor.

    Elyazması “mecmualar”, Osmanlı tarih ve edebiyat kültürünün, içerik değerleri zaman geçtikçe artan ayrı bir kaynağıdır. Münşeatların yazı basılı nüshaları varken, resmî/özel yazı, vakfiye, fetihnâme, ilâm, mektup, tebrik, şiir, kitabe, vb… belgeler, notlar içeren elyazması mecmuaların nüshaları veya basılıları görülmemiştir. Buna karşılık, defter veya kitap formatında sayısız örnekler vardır ve her biri içeriğiyle “ünik” (eşsiz-tek) derlemelerdir.

    Bu sayıda tanıttığımız hat sanatı açısından da değerli bir belge olan Okçuzade Mecmuası’nda, Kanunî döneminden IV. Mehmed’e kadar, padişahlar, vezirler, Ebussud Efendi ve diğer ulema hakkında önemli bilgiler; daha eski tarihlerden, Arap ve Fars edebiyatından alıntılar, divan şairlerinden şiirler, kitabeler, manzum tarihler vardır.

    103. yaprağındaki “Okçu-zâde Efendi Mecmuasıdır” kaydına dayanarak, derleyip yazan kişinin hem Kâtib Çelebi’nin Fezleke’sinde anılan hem de Selânikî Tarihi’nde adı geçen Tevki’/Nişancı Okçuzâde Şah Mehmed Efendi’nin aynı adı almış torunu Okçuzâde Mehmed Beğ olduğu sanılıyor.

    Okçuzâde mecmuasının bezemesiz deri cildi ve iç sayfaları.

    Hemen her gün, yerle gökle ilgili haberler duyuyor, bunların bilimsel nedenlerini de öğreniyoruz: Buzullar eriyor, göller kuruyor, kasırgalar yerleşim yerlerini yıkıyor (son olarak Bahamalar’ı vuran Dorian kasırgası büyük felakete yol açtı), yumurta iriliğinde dolu yağıyor… Bugün artık dünyanın herhangi bir yerindeki sıradışı doğa olayını veya yakın uzaydaki bir gelişmeyi bütün insanlık kısa sürede duyuyor, öğreniyor. Oysa eskiden ne kadar büyük olsa da bu tür olaylar sınırlı bir alanı etkiler, haberi de bir yerlere kadar ulaşabilirdi. O devirlerde afetlerden zarar görenlere yardım için kadı huzurunda tanıklara yemin ettirilir, hazırlanan tutanak o memleketin egemenlerine ulaştırılırmış. Ancak bu “eski” haberlerde abartı kaçınılmaz, olaylar masal çeşnili esatir (efsane) katılarak daha “inandırıcı” haber ulaştırmak gözetilirmiş (Tabii günümüz Türkiye’sinde neredeyse her gün karşılaştığımız yalan haberlere kıyasla bunların en azından “sempatik” kaldığını da vurgulayalım).

    Eski çağ ve yüzyıllarda olağanüstü doğa olayları resimlerle betimlenirdi.

    Aşağıda alıntılanan metinde de bir dağ tepesine, kartaldan küçükçe bir ak kuş (kuş görünüşünde bir haber meleği!) kondurularak “Ey insanlar, Tanrıdan sakınınız!” uyarısı yapılmış. Dönemin tarihlerinden buraya alınan ve Mısır, Arabistan, Yemen’de etkili âfetler zincirinin anlatımı kısmen sadeleştirilerek şöyledir:

    “Ebü’l Fazl el-Mütevekkil-al-Allah (*) zaman-ı devletinde (döneminde) bazı umûr-ı ‘acibe görülmedik acayiplikler) zuhur edip kütüb-i tevârihde mestur olmuştur (tarihlerde yazılıdır). Cümleden biri bir gece cevv-i semâda (gök boşluğunda) o kadar şihab atıldı ki (yıldızlar kaydı) kevâkib münteşir olup (yıldızlar sanki dağılıp) kıyamet koptu sandılar. Âlem halkına ıstırap düşüp ol gece uykuyu haram edip tazarru ve niyazı sabaha çıkardılar. Biri dahi Diyar-ı Mısır’da Süveydan karyesine (köyüne) hacer (taş) yağdı. Bir tanesini tarttılar. On rıtl çekti (4 kg). Biri dahi Yemen diyarında bir dağ yerinden kopup yürüyüp bir dağın yanına varıp karar eyledi (durdu). Biri dahi kartaldan küçürek bir ak kuş gelip bir dağın üstüne konup kırk kere -yâ ma’şere’n-nâs, ittikullah (Ey insanlar Allah’tan sakınınız) diye çağırdı. Ertesi yine gelip kırk kere yine böyle dedi. Beş yüz nefer şehadeti ile bu haberi yazıp ulakla Bağdat’a halife hizmetine arz ettiler. Bu hadisenin vukuu iki yüz kırk Ramazanında (Miladi Ocak/Şubat 855) olmuş idi. Ondan sonra azim zelzele oldu ve Mekketullah’ta olan kuyunun (kaynakların) suları kurudu. Mütevekkil cânibine ‘arz eylediler. Ayn-ı Arafat’ı (Arafat’taki kaynağı) Mekke’ye akıtmak için yüz bin filori (altın) gönderdi. Sarf edip suyu icrâ ettiler (akıttılar) ve ‘aynın (kaynağın) aslı Zübeyde Hatunundur. Arafat’a geleni ol icra etmiş (akıtmış) idi”. (Elyazması mecmuası yaprak 31/b)

    4. Mehmed’i eleştiren anonim metin.

    (*) 10. Abbasi Halifesi Mütevekkil (Saltanatı: 847-861). “Karayağız ufak tefek, kısa boylu ve köse idi. Başında kulaklarına kadar inen saç bırakır, traş etmezdi. Mutezile mezhebini yasakladı. Divan görevlerinde Yahudi ve Nasturî uşakların kullanılmasına da son verdi. Hz. Ali ve soyuna kin güdenlerdendi. Hz. Hüseyin’in türbesini ziyareti yasakladı. Şarap içmeye ara vermezdi. Nikâhlı dört karısı, dört bin de odalığı vardı; rivayet doğruysa hepsiyle yatıp kalkardı. Sonunda kendi oğlu ve askerleri içki sofrasında Mütevekkil’i ve veziri Hakan’ı öldürdüler (Bostanzade Yahya, Duru Tarih, İstanbul, Yeni Baskı 2016)

    Sultan 4. Mehmed’e manzum eleştiri

    ‘Görevleri ehline vermedin/ Sorulur senden insaf hakkı’

    4. Mehmed’in av tutkusundan sözedilmiyor ancak içki ve eğlence düşkünlüğünden (ayş ü işrete, ceng ü çegâneye) bahsediliyor. Yarı manzum yarı mensur gayet sert bir eleştiri.

    Can, mal, yol, kent, kasaba, köy güvenliklerinin sağlanamadığı dönemlerde; ozanlar, divan şairleri, camilerde vaizler, kahvehanelerde meddahlar ve ukalalar, dönemin padişahını, vezirleri, valileri, kadıları… kıyasıya hicvederlerdi. 1600’lü yıllarda, taşrada ve İstanbul’da eleştirilerin ayyuka çıktığı evreler vardır. Dengesiz ve kadın düşkünü Sultan İbrahim’le av düşkünü 4. Mehmed’in kıyasıya eleştirildikleri belgelenir. Ancak Okçuzade Mecmuası’ndaki manzumede, 4. Mehmed’in av tutkusundan sözedilmeyerek içki ve eğlence düşkünlüğü (ayş ü işrete, ceng ü çegâneye) eleştiriliyor! Yarı manzum yarı mensur gayet sert bir eleştiri:

    Ayş ü işret

    Babası Sultan İbrahim’in hareme, kendisinin de ava düşkünlüğü eleştirilen 4. Mehmed’in (solda) ayş ü işrete düşkünlüğünü bu mecmuadaki eleştiriden öğreniyoruz.

    “Bu senin evza’-i etvârın cihana oldu şâyi / Cümle a’dalar hücum eyledi tuğyan şöyle bil

    Zulm-i bid’atdan tekâlifden  re’aya târümâr oldular / Nefret edüb kâfir müselman şöyle bil

    Dağılub günden güne al-i memleket oldu harâb / Durmayub şehirlerin olmakda virân şöyle bil

    Âr ü namus şişesini taşa çaldın sen şehâ / sende mahv oldu büyük erkân şöyle bil

    Ba’is oldun bozmağa bu âl- Osman  mülkünü / Lânet eyler sana senden sonra şâhân şöyle bil

    Olmadı âsude-hâl kimse zamanında senin / Kırk yıl oldu  etmedin bir ‘adl ü ihsan şöyle bil

    İzzü devletinde muazzez Divrigi hizanları (*)/ Şimdi anlar devletinde ayân şöyle bil

    Mansıbı nâ-ehle verdiğin içün gör noldu hâl / Kalmadı ref’ oldu  halkdan ahd ü peyman şöyle bil

    Ehl-i ırzın hâline vay bu zamanda senin bi-hebâ  / Nâ ‘ırz olanlar makbul-i sultan şöyle bil

    Sâhib-i hutbe vü sikke hâdim-i sitt-i şerif / Olasın sen kani  gayret gitdi ol şân şöyle bil

    Sen müdâm çeng ü çeğane ile işret kılmada / Hazzeder mi ol kârdan ulu Sultan şöyle bil

    Âlemü’n-nâs  /Gafil olma İftah- ‘ayn etmek imandır şöyle bil

    Yani ol mahşerde senden çünki isterler hesab / Sorulur senden yarın bu hakk-ı insaf şöyle bil

    Bunların cümle sualin senden ister Zül-Celâl / Bâtıl olur senden ol-dem  emr ü ferman şöyle bil

    Ol zaman yeksân olur bây ü geda sultan şâh / Herkesin hakkını hak eyler ol Yezdan şöyle bil Etdiğin evza’lara verirsin ol demde cevab / Kurulunca ol zaman sırat-ı mizân şöyle bil. Padişahım muttali’ ol  anla hâl-i âlemi / Gafil olma hâli değildir bu meydan şöyle bil.

    ‘Adl ü dâd etmeğe cehd et ko bu ayş ü işreti / Cennetin bâbını açmaz sana Rıdvan şöyle bil

    Zeni dünyaya muhabbet etmeden gel fâriğ ol / Göremezsin cennet içre hûri gılman şöyle bil

    Yokdur asla garazım ve hılâfım zerrece / Sözlerim küft-i sahihdir değil bühtan şöyle bil

    Sıdkile eyle tefekkür bu kelâmım kûş edüb / Rahmet etmez pek hazer kıl sana Rahman şöyle bil 

    Günümüz Türkçesiyle:

    “Ey padişah senin bu yanlış gidişin dünyaya yayıldı / Bu nedenle düşmanlar hücuma geçti, ayaklanmalar başladı / Zulmünden ve aşırı vergilerden halk dağıldı / Müslüman kâfir herkes senden nefret ediyor / Halkı günden güne dağıldığından ülke de harap olmakta / Kentler de virane olmada / Ey şah sen ar ve namus şişesini yere çaldın / Devletin büyük kadrosunu da mahvettin / Osmanoğulları ülkesinin düzenini bozdun / Senden sonraki padişahlar sana lanet okuyacaklar / Döneminde kimse mutlu değil / Kırk yıldır bir kez adalet sağlamadın / Yüce katında salt Divriği hizaneleri (*) saygın / Şimdi devletinin onlar önde / Görevleri ehline vermediğin için gör neler oldu / Halk arasında doğruluk söze bağlılık / Bu zamanda namusluların vay haline / Namussuzlarsa sultan katında makbul / Oysa adın hutbede, parada, altı kutsal yerin de hizmetindesin / Oysa senden gayret o şan da gitmiş / Durmadan çalgı eğlence ve içerek vakit geçiriyorsun / Bu gidişten o ulu sultan (Tanrı) hazzeder mi / Görmedin mi halk, baban (İbrahim’e) neler yaptılar? / Aymazlık etme, gözünü açmak imandandır / Yani yarın mahşerde senden hesap istenecek / Sorulur senden yarın insaf hakkı / Bunların hepsini sorar senden Zül-celâl / O zaman emir ve fermanının hepsi boşa çıkar / O zaman zengin yoksul, şah ve sultan yerle bir olur / Herkesin hakkını doğru verir Yezdan / Ettiğin işlerin cevabını o dem vereceksin / Kurulacak o zaman Sırat ve Mizan / Padişahım öğren anla âlemin hâlini / Aymaz olma, boş değildir bu meydan / Adalet ve doğruluğa dön, içip eğlenmeyi bırak / Cennetin kapısını açmaz sana Rıdvan / Alçak dünyayı sevmekten gel vazgeç / Göremezsin cennet içinde huri gılman / Asla garazım da zerrece yanlışım da / Sözlerim gerçek sözlerdir, bühtan değildir / Doğrulukla düşün bu sözlerimi dinle / Rahmet etmez pek sakın sana Rahman.

    (*) Divriği hizanları (?): Üstü kapalı bir gönderme yapılarak IV. Mehmed (1648-1687) saltanatında başbakıkulu, defterdar, başdefterdar görevlerinde bulunan Şeytan/Melek İbrahim Paşa, Kara Mehmed Paşa, Mustafa Paşa ve diğer Divriğili vezir ve maliyeciler suçlanmış.

  • ‘Asırlık bir bellek’ hep aramızda olacak

    ‘Asırlık bir bellek’ hep aramızda olacak

    Cumhuriyet ilan edildiğinde 13 yaşındaydı Ulviye Tur. Cumhuriyet yeniliklerini, çocuk- genç kız, çağdaş kadın-eş-anne evrelerinde yaşadı. 109 yıllık yaşamı geçen ay sona erdi ama, o hiç unutulmayacak.

    Sultan 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) son saltanat yılında, 7 yaşında okula başladı. Belleğinde biriken yüzyıllık anılarıyla 6 Eylül 2019’da İstanbul’da vefat etti; Merkez Efendi Mezarlığında toprağa verildi. Ulviye Tur Türkiye’nin son 100 yılını çocukluktan ileri yaşlılığa yaşamış, belleği aydınlık bir tanıktı.

    Cumhuriyet ilan edildiğinde 13 yaşındaydı. 1927’de 17 yaşında evlendi. Daha cumhuriyet ilan edilmeden önce İstanbul’da, İzmir’de, kimi liman kentlerinde “yeni hayat” başlamış, kaç-göç sorunları doğallık sürecine yönelmişti. O ortamlarda yetişen Ulviye Hanım, Osmanlı Devleti’ni yıkılışa götüren yıllarda ilkokulu bitirdi. Cumhuriyet yeniliklerini, çocuk-genç kız, çağdaş kadın-eş-anne evrelerinde yaşadı. Basını sürekli izledi, toplumsal etkinliklere katıldı. Denize, plaja merhaba diyen ilk kadınlarımızdandı. Baş oyuncusu Cahide Sonku olan “Lüküs Hayat”ı 1934’te ilk sahneye konuluşunda seyreden, o seçkin kadroyu çılgınca alkışlayanlardandı; çünkü o piyeste özgür-yetkin kadın, kılıbık erkek tiplemeleri vardı.

    Dün / bugün ve daima Ulviye Tur beş sene önce dergimizde yer bulmuş; kızı Suna Hanım’la beraber 1937 tarihli fotoğraftakiyle aynı pozu vermişlerdi (Fotoğraf: Özgür Güvenç).

    Türkiye’de kadınlara özgürlük, ilkin o sahnelerde vurgulandı. Ulviye Tur, Atatürk döneminin ulusçu, devrimci yeniliklerini çağdaş kadın mutluluğuyla izleyenlerdendi. O dönemi ölünceye kadar andı, anlattı; 100 yılı o mutlulukla yaşadı.

    6 Eylül Cuma günü İstanbul’da vefat etti. 8 Eylül’de Merkezefendi’de toprağa verildi. Ulviye Tur’la 104 yaşındayken Ceyla Altındiş’in yaptığı “Asırlık Bir Bellek Var Aramızda” başlıklı röportaj, #tarih’in Kasım 2014 tarihli 6. sayısında yayımlandı (https:// vimeo.com/111102835).

  • ‘Mecmua’ hem gönlün hem de tarihin aynasıdır

    ‘Mecmua’ hem gönlün hem de tarihin aynasıdır

    19. yüzyıl başlarında kaleme alınan 250 sayfalık elyazması eser, Osmanlı Sarayı’nda yetişmiş, Türkçeden başka Arapça ve Farsça da bilen, üst kültürden bir saray aydınına ait. İçerisindeki bilgi ve notlar, hem o dönemin gündelik hayatına hem de çok daha eski tarihli hadiselerin o devirde nasıl anlaşılıp, algılandığına dair önemli bir kaynak. 

    Özel kültür derlemeleri

    Eski edebiyatımızda; içerisinde gazel, dörtlük ve beyitler, kitabeler, tarih düşürmeler, nükteler, fıkralar, güfteler, kitabeler, özgeçmiş, doğum-ölüm kayıtları, anılar ve anekdotlar bulunan; kitap boyutunda ve ciltlenmiş, elyazması özel kültür derlemelerine “mecmua” denirdi. 

    Mecmua Arapça bir sözcük. Biraraya getirilmiş, toplanmış, derlenmiş demek. Tanzimat öncesi Türk yazını türlerindendir. Tanzimat ve sonrasında da İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a (öl. 1957) kadar bu türe yeni örnekler katan aydınlarımız vardır. Geçen yüzyılların kültür meraklıları, edebiyat, tarih, hatıra, “lâtife” (fıkra), “faide”, “hikemiyat” (felsefe) ve “darbımesel”… seçkilerini, ciltlenmiş bir deftere yazar veya bir hattata yazdırırlarmış. 

    Mecmua denen bu kişisel elyazması defter-kitaplar eski edebiyatımızda başlı başına bir külliyattır. Kitap boyutundaki bu özgün kültür derlemeleri, geçmiş zamanların durağan dünyasında zamanı değerlendirmek için sıklıkla karıştırılır, arada eklemeler yapılır, notlar düşülür; eş-dost meclislerinde de bunlardan okumalar yapılırmış. 

     250 sayfalık elyazması

    Sarayda Silahşor, sonra Kapıcıbaşı olan kişinin deri kaplı şemseli mecmuası. 125 yaprak, 250 sayfa. 18 yüzyıl son çeyreği ile 19. yüzyıl ilk yıllarında manzum ve mensur metinlerle işlenmiş. 

    Kütüphanelerimizde bu genel tanıma uygun “mecmua-i letâif”, “mecmua-i eş’ar”, “mecmua-i tevarih” veya sahibinin adıyla -örneğin “Mecmua-i Ârif”- kayıtlı elyazmaları çoktur. Bunlar artık birer kaynak eser değerindedir. İçerdikleri bilgiler, gazel, dörtlük ve beyitler, kitabeler, tarih düşürmeler, nükteler, fıkralar, güfteler, özgeçmiş, doğum-ölüm kayıtları, anılar ve anekdotlar ise birer belge değerindedir. 

    Diğer yandan, bu gelenek devam ededursun Tanzimat ve sonrasında Türk basınında “ceride” ortak adıyla ilk Türkçe gazetelere -örneğin Ceride-i Havadis– koşut ilk Türkçe dergilere de bu eski gelenekten esinle mecmua denilmiştir. Haftalık, on beş günlük, aylık bu yayınlara mecmua -örneğin Mecmua-i edebiyat, Mecmua-i Ebüzzziya…- denilmiş; bu ad/tanım, cumhuriyet döneminde de bir süre -örneğin Hayat Mecmuası– devam etmiştir. Ancak elyazması mecmualarla matbuat (basın) mecmuaları (dergiler) arasında biçim, boyut, içerik benzerliği yoktur. Yazma eser kütüphanelerindeki eski kişisel mecmuaların her biri genellikle tek nüshadır. 

    Padişah ve oğulları 2. Mahmud’a kadar Osmanlı padişahlarıyla ilgili cetveller. Bu sayfada yatık olarak, 1. Abdülhamid’in oğulları Mustafa’nın (4.) ve Mahmud’un (2.) doğum tarihleri de yazılı. 

    Padişah fermanlarını, resmî mektupları, fetihnâmeleri… içeren mecmualara ise “münşeat” denir. Birer kültür ve siyaset tarihi kaynağı olan bu belgelerin ilk akla geleni, Feridun Bey’in (öl. 1583) padişahların ferman ve buyruklarını topladığı Münşeatü’s-Selâtin adlı eseridir. Şair Nâbî’nin (öl. 1712) kendi adıyla anılan münşeatı da resmî yazılar ve mektuplar içerir. Bunlar elyazması kitaplardan sayılageldiğinden, nüshaları vardır. 

    Burada konu aldığımız 125 yapraklı (250 sayfa) ve zengin içerikli elyazması “ünik” mecmuaya gelince… Bu mecmua şarkı-şiir derlemelerinin çokluğuna karşılık olay kayıtları, saray tarihi ve haberleri, tarih düşürmeler, tarih konuları, saray-kışla-cami-çeşme kitabeleri, ilaç tertipleri, doğum ve ölüm tarihleri gibi daha birçok bilgi ve alıntılar da içermektedir. Eski dağılmış mecmuaların önemli yaprakları da cilde eklenmiştir. 

    Mecmua, siyah ve sürh (kırmızı) mürekkep kullanılarak rik’a yazısıyla doldurulmuştur. Sahibi ve yazanı-derleyeni aynı kişi olmalıdır. 1807’de tahtan çekildikten 1 yıl sonra haremdeki dairesinde öldürülen 3. Selim’in katillerinin idam pusulalarının defterin muhtelif sayfalarına yazıldığı; padişah listelerinde de 4. Mustafa’dan (1807- 1808) sonra ardılı 2. Mahmud’un cülusu da (1808) kaydedildiği dikkate alındığında, bu padişahın ilk saltanat evresine tarihlendirilebilir. 

    İlk yaprağın başındaki dörtlüğün ilk dizeleri, bu yazmanın ve aynı türden diğerlerinin değerini vurgular: 

    “Mecmuâ âyinedir gönül âna fermânedir 

    Âşıklara eğlencedir sanduka-i eş’ar olur” 

    (Mecmua bir ayna gibidir, gönül onsuz olmaz. Aşıklar onunla avunur, şiirleri saklayan bir sadık gibidir)

    Sahip ve yazarı Osmanlı Sarayı’nda, enderunda yetişmiş, Türkçeden başka Arapça ve Farsça da bilen, üst kültürden bir saray aydını konumunda tanımlanabilir. Mecmuasını üç dilden seçkilerle doldurmuştur. Önce silahşor, sonra kapıcıbaşı düzeyinde; 1. Abdülhamid, 3. Selim, 4. Mustafa dönemlerinde (1774-180 arası) ve 2. Mahmud’un ilk saltanat yıllarında saray görevlileri arasında yer aldığı öğreniliyor ama, mecmuada adı geçmiyor. Ölüm tarihi de meçhulümüz. Ancak bu bilinmezler, arşivlerdeki sicil ve rü’us defterlerinde yapılacak bir araştırmayla saptanabilir. Hatta karşımıza giderek yükselmiş, vezir düzeyinde ünlü bir sima da çıkabilir. 

    Mecmua sahibi, yıpranmış, dağılmış eski yazmaların önemli gördüğü yapraklarını da kendi derlemesine eklemiş. Sonraki sahiplerin de kimi eklemeleri var. 88/b sayfasında, yazıp derleyene dair iki görev tevcihi ile bir de özel bilgi okunuyor: 

    “Mübarek rûz-ı pencişenbe günü, Şa’ban-ı şerifin yedinci günü saat yedide İncili Köşkde biniş-i hümâyun mahallinde huzur-ı hümâyûnda yer öpüp silahşorân-ı hassadan kayd ü sebt olunduk. 7 Şa’ban 1217” (1802’de silahşör unvanıyla 3. Selim’in koruma birliğine yazılmış). 

    “Mübarek rûz-ı pazarertesi, Şa’ban-i şerifin dokuzuncu günü tarihiyle kapıcıbaşılık hakire tevcih ve ihsan ve rü’us-ı hümayun tahrir ve ‘itâ olundu. 9 Şa’ban 1224” (1809’da yine bir saray görevi olan kapıcıbaşılığa atanarak kendisine rü’us denen kadro belgesi düzenlenmiş, yani aylıklı saray memuru olmuş). 

    Yazar aynı sayfada “Âsitâne’de dahil olduğumuz hamamlar” başlığı altında, İstanbul’da birer defa gittiği hamamları üç grupta sıralamış: 

    . Mahmudpaşa Hamamı / Mercan yani Örücüler / Acı Musluk / Yeni Hamam inşa’-i Sultan Mahmud (ı.) / Bostancı nâm-ı diğer Ketenciler / İbrahim Paşa /Ayasofya: 7 

    . Sultan Bâyezid / Vezneciler / Sultan Hamamı / Çengel Hamamı / Merdivenli Hamam / Tophane Hamamı: 13 

    . Kıztaşı Hamamı: fi N 1223 / Kocapaşa Hamamı fi14Z 1223. 

    Son iki hamama gidiş tarihleri, İstanbulluların ne kadar aralıklarla hamama gittikleri konusunda bir fikir verir diyebilir miyiz? Kıztaşı Hamamı’na Ramazan ayında, Koca Paşa Hamamı’na Zilhicce’nin 14 günü yani Kurban Bayramı ertesinde gittiğine göre ikisi arasında yaklaşık üç ay var!

    Mecmuadan seçmeler: Cami, yangın ve meydanlar

    Vâlide Camii

    Gümrük kurbünde iki minareli câmi-i şerifini padişah-ı cihan Sultan Mehmed Han hazretlerinin validesi Turhan Sultan bina ve itmam etmekle Cuma namazı için padişah alayla teşrif ettikde mukaddema valide sultan gelmişdi. Yek-zümrüt kabzalı bir hançer ve bir elmas kuşak ve elmas sorguç ve on re’s at valideden padişaha hediye olundu. Vâ’az ve vüzerâ ve ulema ve erkân-ı devlete kürk ve hıl’atlar hatib ve imamlara samur kürk vesa’ir hademe-i padişaha hıl’at ilbas edip 3080 kese (150 bin altın?) masrafla vücuda gelmiştir diye tarihte zikr olunup bir lâtif camidir. Taşrasından ve içerisinden nazar edenlere malum, duvarları çinilidir kanarya kafesine dışarıdan bakanlara müşabihtir (1074-1664). 

    Harik (Yangın)

    Şevvalin sekizinci gecesi saat ikide hariç-i, Bâb-ı cübb-i Alide harik zuhur ve şiddet-i rüzgârda içeri girip on kol oldu. Bir kolu Süleymaniye ve Eski Saray dıvarından Langa’ya Kapudanpaşa camiinde karar ve bir kolu Şehzadebaşı ve Eski Odalardan Langa’ya kadar bir kolu Langa Yeni Kapısından dışarı çıkıp hariç-i suru dahi ihrak ve bir kolu Zeyrek’den Saraçhane ve Meydan-ı Lahm ve bir kolu Aksaray ve Yeni Odalar’dan altı adet kışla ihrak eyledi ve bir kolu Avretpazar ta Davutpaşa ile yemin ve yesara tamam kırk saat yandı ki cami ve medaris130, 335 cami ve mescid 150 dekâkin 3420 (?), hamam 36, Maabir (?) 77400(?) muhterik oldu. Feth-i Hakanî’den sonra böyle ihrak-ı kebir, Sultan Selim-i Sânî zamanında zuhur etdi. Bir kere dahi budur. Lakin mukaddem olan harik vaktinde İstanbul böyle mamur değil bu defa olan zarar evvelki hasarata galibdir (1170-1757). 

    Ok Meydanı

    Ok Meydanı tabir olunur mahal bağ ve bostan idi. Padişah ok atmağa münasib sahra olur deyip ashabından iştira edip kemankeşlere tekye binasını vezir İskender Paşaya emr eyledi zira kavs cennetten çıkmıştı. Hazret-i Âdem aleyhisselamın ekdiği buğdayı kuşlar yemekten men’ için Cebrail aleyhisselam Hazret-i Âdem’e yay getirip talim etmişdir kemankeşlerin pîrleri, melekten Cebrail, beşerden Âdem aleyhisselamdır ve ashab-ı güzînden Sa’d ibn Vakkas’dır. Beş ayak iki adım hesab olunur. Beş adım üç gez ta’dad olunur. Peygamberimiz sallallahü vesellem hazretleri -Yarab her kim ok atıb yay takınırsa zafer talep ederse bir nusret isterse ümidine vâsıl eyle- deyü dua buyurmuşdur ve feragat eden bizden değil buyurmuştur ve ok ta’lim olunan mahal, ravzâ-i min riyâz-ı cennedir. İbtida bu meydana taş diken Bahtiyardır Bâ’dehu Molla Hüsrevdir ve kavl-i hesab ve Tozkoparan nâm yeniçeridir. Ba’dehu Sultan Bâyezid asrında Şücâ’ ve reisü’l-hattatin Şeyh (Hamdullah) hazretleridir ve Süleyman Han zamanında Silahdar-ı şehriyârî Ahmed Begdir. 

    At Meydanı (Burmalı Sütun) 

    Tunçtan yılan tılsımını Makbul İbrahim Paşa topuz atıp kesr etmekle İslâmbol’da yılanlar zuhuruna sebep oldu ve bu İbrahim Paşa Has Odada Tırnakçı Civan İbrahim Ağa idi. Sultan Süleyman canı hazz eylediğinden birden sadr-ı’âzam nasbeyledi (Sene 930) 

     

  • Müstesna bir biliminsanı ‘vakitsiz’ bir ölüm haberi

    Müstesna bir biliminsanı ‘vakitsiz’ bir ölüm haberi

    Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Halûk Dursun, Van-Erciş yolunda trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Türkiye’nin en büyük iki müzesinde, Ayasofya’da ve Topkapı’da yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanıydı.

    Yaşamın değersizliği, ölümün sıradanlığı giderek daha yaygın benimseniyor. Buna değerleri bilinmeyen, tanınmayanlar da dahil. İnsan ölümü herhangi bir canlı ölümü gibi algılanırken, “önemli” olanlara da basın-medya haberi açısından bakılıyor. Ecel ölümleri dışında en yüksek oranda ölüm faili, trafik. Cinayetler, düğünler, asker uğurlamaları da her can alışında haber oluyor. “Törenli” cenaze kaldırılmadığı günümüz yok. Bu, her gün önemli-değerli kayıplar verdiğimizin kanıtı. 

    Telafisi ve tesellisi olanaksız bir entelektüel açığı bırakarak Van-Erciş yolunda “mıcır-takla- şarampol” kazasında Prof. Dr. Halûk Dursun’un (62) yaşamdan kopuşu, faili olmayan bir trafik cinayeti değil de nedir? Halûk Dursun bir anda öldü, bir anda gömüldü! Hepsi iki gün. Haber değeri de o kadar: 20-21 Ağustos tarihlerinde gazetelerin kaza ve defin kutucuklarında, TV’lerin altyazılarında görüldü ve unutuldu! Bu, olağanlaşan bir önemsemeyiştir. Bu ve benzer vakaların gazete ve TV kanallarındaki basmakalıp cümlesi de şudur: “Otomobili mıcıra girip şarampole yuvarlandı”. Tanımayanlar için Haluk Dursun, ha o, ha öteki bir akademisyen, son görevi de Bakan yardımcılığı olan bir kişidir. Bu tür haberler de bir bakıma hadiseyi sıradanlaştırır ve anında unutturur. 

    Prof. Dr. Haluk Dursun

    Türkiye’nin aydın yüzü, bilim kadroları, Dursun’u ne kadar tanıyor olabilir? Bunu ölçmenin yolu, ölüme koşma yazgısı olmamalıydı. Gazete haberlerine göre Malazgirt’e gidiş gerekçesi şuymuş: “Malazgirt Zaferinin 948. Yıldönümü. Bu arada Türkiye Yazarlar Birliği’nin Muş’ta düzenlediği 4. Tarihî Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni”ne de katılmış (!). Bir Bakanlığın, böyle yerel bir şölene Bakan yardımcısı düzeyinde katılmasının gerekip gerekmediğini biz bilemeyiz ama, ortada yeri doldurulamaz değerli bir entellektüel kaybı var. Şu soru da akla takılıyor: Dursun, tarih romancısı mıydı? Veya o yerel “şölen”e başka kimler katıldı ki, Dursun’un da katılması gerekti? Üçüncüsü, o gün Türkiye’nin dört tarafında herhalde onlarca etkinlik vardı; onlara da Ankara’dan gidenler oldu mu? Bürokrat üstü konumdaki devlet yetkilileri bu tür yerel-özel etkinliklere katılmalı mıdır?.. 

    Henüz merhum demeye dilim varmıyor. Halûk Bey’in bir üniversite öğretim üyesi, Türkiye’nin en büyük iki müzesinde (Ayasofya’da ve Topkapı’da) yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanı olarak -roman yazarı da olmadığına göre- tarih romancıları toplantısında iki çift söz söylemesi gerekir miydi? Demekten de dilimi tutamıyorum.

    Prof. Dr. Halûk Dursun’la TV oturumlarında birkaç kez beraberliğimiz dışında görüşmüşlüğümüz yoktu. Son olarak Ankara’da, Özel Kaleminden arayarak bizi görüştürdüler. 7 Mayıs 2019 Salı günü saat 13.30-14.00 teki görüşmeyi günlüğüme yazmışım: “… Prof. Dr. Halûk Dursun’un Özel Kaleminden arayan görevli sayın Dursun’u bağladı. Hayat Ağacı dergisindeki “Kuyumcu Babanın Mirası” yazımı okumuş ve duygulanmış. Divriği ve Ulucami ziyaretinde çarşıyı dolaşırken babamın dükkânını sormuş. Yıllar önce yıkıldığı yeri göstermişler. Tokat ziyaretinde de Sanatçılar Müzesinde tavşan eli görünce, yazımda geçen “babamın tavşan eli”ni hatırlamış. Divriği’deki Ayan Ağa Konağı’nı da konuştuk. ‘Sivas Kongresi’nin 100. yılında birlikte olalım’ dileğinde bulundu”. 

    Şimdi ise ben bu sıcak, yetkin, çalışkan, verimli, samimi insanın ölümünü yazıyorum! Ölenlerimiz için duyduğumuz acı ve üzüntü de dileklerimiz de kendimize özeldir. Kaybedilen “sıradan” bir insan değildi. Bu nedenle onun arkasından burada, sıradan bir dilek de yazamam; duamı yüreğimde duyar ve tekrarlarım. Yürekleri yaralı yakınlarına da tesellide bulunamam. Bu zamansız ve anlamsız acı onlarındır. Ne diyebilirim ki? 

    TONI MORRISON (1931-2019)

    Tüm Siyahları güçlendirdi

    Bir halkı kendi değerine yeniden ikna eden Nobel ödüllü Morrison, 5 Ağustos’ta hayata gözlerini yumdu. Onu okuyarak değişen hayatlar ise bir çığ etkisi oluşturmaya devam ediyor. Toni Morrison, Aralık 1993’te, kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nün ardından Stockholm’de yaptığı konuşmada dilin gücünden bahsediyordu: “Kelimeler özgürleştirir, güçlendirir, hayal kurdurtur ve iyileştirir… Fakat, zalimane bir şekilde kullanıldıklarında da milyonlarca insanın acılarını dilsiz bırakabilir. Bu yüzden baskıcı bir dil, şiddetin bir temsili değil, ta kendisidir”.

    5 Ağustos’ta, 88 yaşındayken hayata gözlerini yuman Morrison, elindeki gücü her zaman siyahilerin, kadınların, çocukların seslerini onlara geri vermek için kullandı. Medeniyet ve doğa arasındaki çatışmayı, fantastik olanla harmanlayıp derin bir siyasi hassasiyetin ifadesi haline getirdi. 

    Köle avcıları tarafından takip edilen ve köleliğe geri döneceğini anladığında yakalanmadan önce iki yaşındaki kızını öldüren Margaret Garner’ın gerçek hikayesinden esinlendiği romanı Sevilen’i (Beloved) 1987’de kaleme aldı. Bir hayalet olarak annesini ziyaret eden bebeğin hikayesi, Morrison’a 1988’de Pulitzer ve 1993’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirdi. 

    UMUR BUGAY (1941-2019)

    Hem sosyolog hem senarist

    Bir apartmandan yola çıkıp tüm Türkiye’nin panoramasını yansıtabilmek… Üstelik bunu her geçen dün dönüşmekte olan bir ülkede yıllar boyunca yapabilmek… Sosyolog ve senarist Umur Bugay, “Bizimkiler”den “Kapıcılar Kralı”na, “Hababam Sınıfı”ndan “Çöpçüler Kralı”na unutulmaz dizi ve filmlere imza atmıştı. 

    Umur Bugay, yazdığı senaryolardaki dar alanlara çok çeşitli karakteri; o alanı çevreleyen sorunlara olan eleştirilerini; hepimizin bildiği başlangıç noktalarından yola çıkıp karakterler arası beklenmedik karşılaşmalarla zenginleşen ince bir gözlem yeteneğini sığdırdı. 1964’te İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitiren Bugay, 1962’den itibaren Arena Tiyatrosu, 1972’ye kadar da Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları, Dostlar Tiyatrosu’nda, oyuncu, yönetmen, dramaturg olarak görev yaptı. Devekuşu Kabare’nin efsaneleşmiş oyunlarından “Haneler”, “Reklamlar” ve “Taşıtlar” onun kaleminden çıktı. 1988’de yazmaya başladığı “Bizimkiler”dizisiyle üne kavuştu. Zeki Ökten ile birlikte 1977’den günümüze yaptıkları filmler, unutulmazlar arasına girdi: “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı”, “Pisi Pisi”, “Yoksul”, “Davacı” ve “Düttürü Dünya”. 

  • Alp Arslan’ın oku şaştı katil hançeri sapladı

    Alp Arslan’ın oku şaştı katil hançeri sapladı

    1561 tarihli Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar isimli elyazmasında, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın Malazgirt’te elde ettiği zaferden bir yıl sonra, nasıl bir suikasta kurban gittiği anlatılıyor. Yazarı anonim bu kitaba göre, Berzüm Kalesi dizdarı Yusuf Ketüval tarafından saldırıya uğrayan Alp Arslan özgüvenine kurban gitmiş. Elinde hançerle üzerine doğru gelen Ketüval’e emrindekilerin müdahalesini engelleyen sultan, suikastçıyı ok atarak öldürmek isteyince, saltanatının 9. yıl, 9. gününde katledilmiş. 

    Eskilerin “muhtasar” dedikleri özet içerikli 16. yüzyıla ait Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar isimli elyazması biyografi kitabında, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın (1031- 1072; sultanlığı: 1063-1072), yaşamı, saltanatı, fetihleri ve öldürülüşü kaynak belirtme gereği duyulmadan, 16. yüzyıl Türkçesiyle anlatılmış. 

    250 sözcükten ibaret biyografide Malazcird/Malazgirt eşiğine/sınırına kadar bir “feth-i azîm” vurgulanıyor ama, Roma ordusunun yenilgisine değinilmiyor! Alp Arslan’ın 41 yıllık yaşamı ve 9 yıl 9 gün süren sultanlığı süresinde iki olay vurgulanmış: Önceki Sultan Tuğrul’un hazinesinden para yürüterek zenginleşen vezir Nasır Keydürî’nin tutuklanıp idam edilmesi ile Alp Arslan’ın kale dizdarı Yusuf Ketüval tarafından hançerlenerek öldürülmesi. 

    Untitled-1

    Adını vermeyen bu 16. yüzyıl yazarının, halkın anlayacağı yalınlıkta kaleme aldığı Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar’daki Alp Arslan anlatımının —moda deyimle— anahtar sözcüğü “feth-i azîm”dir (büyük fetih) ve bu kavram bugün de anahtar sözcüktür. 

    Bu elyazması, kütüphanelerde nüshaları bulunan Müntehâb-ı Siyer ve’l- Mülûk ile içerik olarak benzese de başkadır. İç kapağındaki “Sahib ve mâliki Ahmed Ağa hazretleri Kethüdâ-i Bevvâbân-ı Dergâh-ı Âlî”-“Kütibe fi sene 979 (Miladî 1571)” kaydı, kitabın telif tarihi değil, Ahmed Ağa tarafından yeni bir nüshasının yazdırıldığını işaret ediyor. Adı geçen Dergâh-ı Âlî Kapıcıbaşısı Ahmed Ağa, 3. Murad’ın annesi Nûrubânu Sultan’a kethüdalık yapan Ahmed Ağa’dan başkası değildir. Bu zat, yazdırdığı bu nüshaya sahibi olduğunu belirten bir kayıt koydurmuş. 

    Eserin girişinde, adını vermeyen yazar ise kendisini bu işle Ahmed Paşa’nın görevlendirdiğini yazıyor ki bu da olasılıkla Kanunî Sultan Süleyman’ın veziriazamlarından, yazarın “Düstûr-ı devrân ve Âsaf-ı zaman Ahmed Paşa” diye andığı Kara Ahmed Paşa’dır (sadareti 1553-55). 

    dergi 5

    Çevirmen-yazar, Ahmed Paşa’nın emriyle, toplumda faydası yaygın olsun diye ünlü peygamberlerin haberlerinden, eserleri olan bilginlerden, anı ve öyküleri olan büyük sultan ve meliklerden, kısa ve faydalı “inci misali” bilgiler vermeyi amaçlamış. Âdem aleyhisselamdan, Abbasi Halifesi Müstencid-Billah’a (1160-1170) değin, âsâr-ı büyük sultanların anlatıldığı, Farsça kaynaklardan alıntılarla Türkçe bir muhtasar (özet eser) tertip etmiş. Yazmanın girişinde, Hicret’in 560 (Miladî 1164) yılına kadar, tarih kitaplarındaki nebilerden, halife ve meliklerden seçtiklerine yer verdiğini belirtiyor. 

    Bu kitabın hangi kütüphane veya kütüphanelerde nüshaları vardır, henüz saptayamadık. İçeriği yönünden “tevarih” denen eserlere göre gerçekten muhtasar, dili de 16. yüzyıl halk ve kısmen de Orta Asya Türkçesi havasında ve çalakalem, olası ki Ahmed Paşa’nın beğeneceği bir yalınlıkta yazılmıştır. Eser, Tâberî’nin (öl. 923) Tarih-i Ümem ve’l- Mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) kitabıyla gelenekleşen “tevarih” yazımlarının da son örneklerinden olmalıdır. 1561’de yazılmıştır. 

    dergi-2
    Yedigün Neşriyatı
    50 Türk Büyüğü adlı albüm kitapta Münif Fehim’in Alp Arslan portresi. 

    Farsça-Arapça kitaplardan intihal 

    Yazar geleneğe uyarak Hz. Âdem’den başlayarak Hicrî 527 yılına (Miladî 1133) kadar gelmiş. En güçlü dönemini — Kanunî Süleyman— yaşayan Osmanoğullarına yer vermek şöyle dursun adını dahi anmamıştır. Oysa 1969’da çevirisini yaptığımız içerik benzerliği olan, Kazasker Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf/Tuhfetü’l-ahbab’ında, Selçuklulardan başka 1. Ahmed’e kadar Osmanoğullarına ve ayrıca Eyyûbilere, Memlûklere, Atabeglere, Harezmşahlara yer verildiği görülmektedir. Bu eksikliği, yazarın bir araştırma-derleme yapmadan kitabını Farsça ve Arapça bir-iki kitaptan —birinin adını metin içinde Siyer-i Mülûk diye vermiştir— intihaller yaparak yazıp Ahmed Paşa’ya sunmasına bağlayabiliriz. 

    dergi 7
    Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar’ın kapağı

    Tevârih-i Muhtasar’ın içeriğinde, 13.-14. yüzyıllara tarihlenen İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1200), Bundarî’nin (öl. 1201), İbnü’l-Esir’in (öl. 1233), Sıpt İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1257), İbnü’l-Adîm’in (öl. 1262), Reşidüddin’in (öl. 1318) nihayet Kerimüddin Mahmud Aksarayî’nin (öl. 1324) tarihleriyle örtüşmeler saptansa da başlı başına ne bir telif ne çeviridir. 

    Daha erken tarihli kaynaklarda, Alp Arslan’ı gördüğünü-tanıdığını belirten bir tarihçi ise yok. Onu anlatanlardan çağdaşı Garsû’n-Ni’me Muhammed bin Hilâlü’s-Sâbî (öl. 1088) Bağdat’ta, Abbasi Halifeleri Kaim’le (1031-1075) ardılı Muktedî’nin (1075-1094) divan kâtibi imiş. Bu zat, Alp Arslan’ı, halifelik makamına gönderdiği fetihnâmeleri, Roma-Bizans imparatoruna karşı kazandığı Malazgirt Savaşı zafernâmesini okuyarak tanımış olmalı. Ancak onun da kitabı günümüze ulaşamamıştır. 

    Garsû’n-Ni’me’nin neler yazdığını, Sıpt İbnü’l-Cevzî’nin Mir’atü’z-zaman fî Târihi’l-âyan (sayfa 143-155) adlı eserindeki alıntılardan öğreniyoruz. Tarihçi Sıpt İbnü’l- Cevzî, bu aktarımı büyük babası İbnü’l Cevzî’den kalan kitaplar arasındaki Garsû’n-Ni’me’nin eser veya notlarından yapmış olabilir. Çünkü Sıpt, Alp Arslan ve Malazgirt’le ilgili en ayrıntılı ve doğru bilgileri Garsû’dan nakletmiştir. 

    degi 9
    Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar iç sayfasındaki Ahmet Ağa’nın sahiplik kaydı (üstte). Elyazmasının ilk sayfaları (altta).
    dergi 4

    Sıpt’ın ve sonraki tarihçilerin, örneğin, Kalanisî’nin (öl. 1160), İbnü’l-Ezrak’ın (öl. 1177?), Sıpt’ın büyük babası İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1200), Bundarî’nin (öl.1 201), İbnü’l-Esîr’in (öl. 1233) ve diğerlerinin vekayinâmelerindeki Malazgirt’e ve Alp Arslan’a dair haberleri, Prof. Dr. Faruk Sümer ile Prof. Dr. Ali Sevim, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı: (Metinler ve Çevirileri) adlı ortak eserlerinde toplamışlar; bu çalışmayı Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü anısına 1971’de TTK yayımlanmıştır. 

    Günümüzde, Türklerin Anadolu’yu fethi için başlangıç sayılan Malazgirt zaferine olağanüstü önem yükleniyor. Bunda, merhum Mükremin Halil Yınanç’ın kısaca Anadolu’nun Fethi adıyla yayımlanmış (Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, I. Anadolu’nun Fethi, İstanbul-1944) kitabının da etkisi vardır. Diğer yandan Alp Arslan’nı saltanatı, Malazgirt Meydan Savaşı ve sonuçları, Keydûri ve Ketüval olayları için kaynak bilgiler, merhum Sümer’le Sevim’in ortak eserinden okunabilir. 

    KİTAB-I TEVÂRİF-İ MUHTASAR – 1561

    Bir ok Yusuf’a karşı atdı; kazâyile ok hatâ idüp bir gayri kişiye tokundı; Yusuf yetişüb bıçağile vurub helâk eyledi…

    “Muhammed bin Dâvud bin Mikâil. Lakabı Alp Arslan, tevki’i (nişanı) İ’mâdi-i ‘alallah vahde’dir. Veziri Nizâmü’l-Milk Ebu Ali Hasan bin İshak’dır. Müddet-i saltanatı dokuz yıl dokuz gün oldu. Çünkü padişahlığa oturdu, Peygamberin Hicretinin dört yüz elli yedisinde. Irak’a gelib andan Şam’a gitdi. Tâ der-i Malazcird’e değin feth-i ‘azim edüb yine geldi. Andan buyurdu. Ebu Nasr Keydürî-kim ammüsi Tuğrul Begün veziriydi. Giriftâr idüb Nisabur’a gönderüb bir yıl anda tutsak oldukdan sonra helâk edüb ve Nizâmilmelik’i vezir edindi. Zirâ Tuğrul zamanında bu Nasır Keydürî Mes’ud katından gelüb Tuğrul’dan uğruladı(ğı) bî-kıyas mal cem’ edüb ve dürli tecemmülât düzüb tururdı ve devlet müsa’ade kılub vezir olmışdı. Andan sonra Sultan Alp Arslan Horasan canibinden Mâverâinnehr’e ‘azm eyledi. Andan Peygamber Hicretinin dört yüz altmış altısında Yusuf Kütuval /Elinde helâk oldı. 

    Rivâyet iderler ki çün Ceyhun’ı geçdiler. Irmak kenarında bir kiçirek kal’a vardı. Âna Kal’a-i Berzüm dirler. Ol kal’ai feth idüben ve ol kal’anun dizdârı Yusuf Kütüvâl’ı esir idüb padişahun payitahtına getürdiler. Sultan iydin ahvâl sordı. Yusuf toğrı söylemeyüb Sultan âna siyaset buyurdı. Yusuf çün canından ümid kesdi. Edügi koncundan bir bıçak çıkarub sultana havâle kıldı. Silahdarlar ve oğlanlar istediler ki tutalar. Sultan çağırub haykırdı. Epsem olun didi. Zira ok atmakda kendüye ‘itikadı varidi. Bir ok Yusuf’a karşu atdı. Kazâyile ok hatâ idüb bir gayri kişiye tokundı. Yusuf yetişüb bıçağile vurub helâk eyledi. Andan anun biş oğlı kaldı. İlyas ve Melik Şah ve Toğanşah ve Pori Bers. Evvel kardeşine Kirmân’ın padişahlığın virmişdi. Anun nesli Kirman’da padişah oldılar. Tâ şol târihe değin-kim Gûrân galebe eyleyüb memleketi andan aldılar”. 

    Hicrî 979 / Miladî 1571)- yaprak 134-135 

    dergi 6
    Elyazmasında Alp Arslan’ın anlatıldığı sayfalar.

    ÇEVRİM YAZI 

    Mikâil oğlu Davud’un oğlu Mehmed ki lakabı Alp Arslan, unvanı “Bir olan Tanrı’nın direğidir. Veziri de İshak’ın oğlu Nizamülmülk Ebu Hasan Ali’dir. Saltanatı 9 yıl 9 gündür. Tahta oturduğu H. 457 yılında (M. 1163) Irak’a oradan Şam’a gitti. Tâ Malazgirt’e kadar büyük fetihler yaptı. Amcası Tuğrul Bey’in veziri Keydürî Mes’ud’un tutuklanıp Nişabur’a gönderilmesini buyurdu. Orada bir yıl tutsak olduktan sonra öldürüldü. (Alp Arslan) Nizamülmülk’ü vezir atadı. Çünkü Keydürî, Tuğrul’un veziriyken, ondan hayli mal-servet çalmıştı (Gazne Sultanı Mes’ud (1030-1041) ile Selçuklu Sultanı Tuğrul (1040-1063) çağdaştı. Mes’ud ölünce veziri Keydürî, Tuğrul’a kapılanmış. Devlet hazinesini soymuş) pek çok birikimi vardı, (bunlar sayesinde) vezirlik elde etmişti. Daha sonra Alp Arslan, Horasan’dan Maveraünnehir’e gitti. H. 466 senesinde (M. 1072) Yusuf Ketüval tarafından öldürüldü. 

    Söylendiğine göre Ceyhun’u geçti. Irmak kıyısında bir küçük kale vardı. Berzüm kalesi denirdi. Bu kaleyi aldı. Kalenin dizdarı Yusuf Ketüval’ı yakalayıp huzuruna getirdiler. Sultan durumunu soruşturdu. Yusuf doğru söylemedi. Sultan idamını buyurdu. Yusuf canından umut kesince çizmesinin koncuğundan bir bıçak çıkarttı. Silahtarlar ve askerler tutmak istediler. Sultan susun dedi. Çünkü ok atmakta kendine güveniyordu. Yusuf’a atarken kaza ile ok başka birine saplandı. İşte Yusuf o an yetişip bıçağı vurdu ve öldürdü. Beş oğlu vardı: İlyas, Melik Şah, Doğan Şah, Parı Pers. Önce kardeşine Kirman’ı vermişti. Onun nesli Kirman padişahlarıdır. Tâ Timur’a kadar.