Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • ‘1881’de doğdu’ bilgisi neden düzeltilmedi?

    Atatürk’ün doğum tarihi 1930’lara kadar kitaplarda, pullarda 1880 olarak geçiyor, kabul ediliyordu. Atatürk’ün yaşamöyküsünü, doğum-ölüm tarihleri arasında en doğru çalışacak kurumlar ve biliminsanları, çalışılacak arşiv ve kaynaklar varken, hâlâ kaynağı bilinmeyen 1881’i benimsemek acaba nedendir?

    İlkokul sıralarından be­ri, kimlik bilgilerimiz ka­dar Atatürk’ün 1881’de doğduğu da ezberimizdedir: “Atatürk 1881’de Selanik’te doğdu”. İki dizelik bir beyit akıcılığındaki bu yanıt, ço­cuk belleklerinde bir aferin bekler. Ancak bu bilginin ar­kaplanı yoktur. Örneğin kimi zaman Selanik, Türkiye’de sa­nılır. Aynı çocuğa “Selanik?” dense; ev mi, köy mü, kent mi, nerededir, takılıp kalır.

    1930’lara kadar Atatürk’ün doğum tarihi kitaplarda, pul­larda 1880; yabancı kaynak­larda da 1878, 1879, 1880 ve­ya 1881 olarak görülebilirken 1934’ten beri geçerli olan yıl 1881’dir.

    Bugüne kadar belgelere ve tanıkların doğrulanmış ifade­lerine dayalı, tam anlamıyla bilimsel bir Atatürk biyogra­fisi yayımlanmış mıdır? Her kültür düzeyindeki birey için güvenilir kaynak sayılması gereken Türk Ansiklopedisi’n­de, Millî Mücadele ağırlıklı uzunca bir “Atatürk” özgeç­mişi vardır (C.IV, s88-124). Maddenin yazarı gösterilmez­ken Atatürk’ün Mussolini ve Stalin’le aynı düzlemde işlen­diği veya “Moustapha Kemal. Dictateur” vb. yayın adlarının da yer aldığı uzun kaynakça­daki yapıtlar, herhalde birkaç ciltlik bir Atatürk kitabı için hazırlanmıştır!

    Hangisi doğru? Türk Ansiklopedisi, “Mustafa Kemal Atatürk” başlığında ilkokul çağlarından beri ezbere bildiğimiz gibi Atatürk’ün doğum tarihini 1881 olarak vermiş; ama aynı yazıda kullandığı “Atatürk’ün ölümünün birinci yıldönümü hatıra bloku”nda neden 1880 yazdığını açıklamamıştır.

    Sözkonusu ansiklope­di maddesinin başlığı “ATA­TÜRK, Mustafa Kemal (Ga­zi), 1881-10 Kasım 1938”dir. Buna karşılık yazı içindeki görsel malzemelerden Tür­kiye Postaları’nın bastırdığı “Atatürk’ün ölümünün birinci yıldönümü hatıra bloku”nda (s.120) “Kemal Atatürk 1880- 1938” yazılıdır! Girişteki 1881 ile PTT’nin, 1. ölüm yılı anısı­na bastırdığı bu puldaki 1880 yılının, zihinlerde “o mu doğ­ru, yoksa öteki mi?” sorusu­nu uyandırması önemsenme­miştir.

    Doğduğu tarih/doğum yılı Atatürk’ün sağlığında da tar­tışılmıştır. Bu konu, bu der­ginin başlangıcı olan NTV Tarih’in Şubat 2009’da ya­yımlanan ilk sayısında, yaza­rımız Ahmet Kuyaş tarafın­dan: “Atatürk’ü bilmiyoruz, öğrenmiyoruz, ezberliyoruz… 1881’de doğmadı, Pembe Ev’e sonradan geldi, Ali Rıza Efen­di fotoğraftaki kişi değildi” başlığı altında da incelenmiş­tir. En son 1934’te özel yasay­la kendisine “Atatürk” soyadı verilmesi üzerine düzenlenen nüfus cüzdanında ilk kez gö­rülen “1881”in hangi kaynağa dayandığı bilinmemektedir.

    Osmanlı Devleti’nin resmî-askerî okullarında oku­muş; Millî Mücadele’yi ör­gütlemiş ve ona önderlik et­miş; mareşal ve başkomutan olmuş; Türkiye Cumhuriye­ti’nin kurucusu ve ilk cum­hurbaşkanı Atatürk’ün ya­şamöyküsünü, en doğru şe­kilde çalışacak kurumlar ve biliminsanları, çalışılacak arşivler ve kaynaklar da var­ken, hâlâ kaynağı bilinmeyen 1881’i benimsemek acaba ne­dendir?

    Sağlığında doğum yılı 1880 Atatürk’ün doğum tarihi 1960 baskısı Grand Larousse Encyclopédique’te 1880 veya 1881 olarak verilmiş. 1931 baskılı Tarih IV’te de 1880 bilgisi veriliyor. NTV Tarih’in ilk sayısında bu tarih karmaşasını Ahmet Kuyaş yazmıştı.

    Türk Tarihi Tetkik Cemi­yeti’nin hazırladığı, 1931’de basılan Tarih IV ilk lise ders kitabı, aynı zamanda önemli bir kaynaktır. Atatürk’ün gör­düğü ve dikkatle okuyup ince­lediği bu kitabın ilgili sayfa­sında (s.16), “Mustafa Kemal 1880 senesinde Selanik’te doğmuştur” cümlesi vardır. Buna karşılık, TBMM’nin bir yasayla 24 Kasım 1934’te Ga­zi’ye Atatürk soyadı vermesi üzerine yeni Türk harfleriyle düzenlenen nüfus cüzdanın­daki 1881 doğum tarihi bir so­ru ve sorundur. 1934’e kadar Atatürk’ün doğum yılı kitap­larda, pullarda 1880 göste­rilirken yeni cüzdana neden 1881 yazılmıştır?

    Diğer yandan 1939’da, ölü­münün 1. yılında çıkarılan özel posta pulunda ise “Kemal Atatürk 1880-1938” yazılıdır (Yakında yayımlanacak Ata­türk ve İstanbul adlı kitapta, bu büyük insanın doğum ta­rihi belgeleriyle açıklanacak­tır).

    Atatürk’ün ölümünün 82. yılında birkaç hatırlatma da­ha yapalım: Mustafa Kemal yaşamının Selanik’te doğu­şundan 1923’e kadar süren 40 yılı aşkın evresini bir Osman­lı uyruğu olarak geçirmiş­ti. 1897-1905 arasında önce Manastır’da sonra İstanbul’da askerî öğrenciydi. 1905-1918 arasında, subay ve general olarak Balkanlar’dan Gelibo­lu’ya, Kuzey Afrika’ya, Suriye ve Filistin’e, Doğu ve Güney­doğu Anadolu’ya kadar cep­helerde ve savaş alanlarında görev yapmıştı. 16 Mayıs 1918 – 27 Aralık 1919 dönemin­de Millî Mücadele’yi örgüt­ledi. Bu tarihten 30 Ağustos 1922’ye kadar TBMM’nin baş­kanı, Türk ordusunun da baş­komutanıydı. Kurtuluş Sava­şı’nı zafere ulaştıran ordulara komuta etti.

    Bu kısa sıralamadaki yer-bölge değiştirmelerde ge­çirdiği toplam süre 25 yıldır. İstanbul’da, Harbiye Mek­tebi’nde ve Erkân-ı Harp’te (kurmay sınıfları) yatılı oku­duğu 5 yıldan sonra, en uzun ikameti kısa aralıklarla Anka­ra’dadır. Çiftliğinin Söğütözü sınırındaki en sevdiği konut­sa, başını dinlediği/dinlendir­diği kulübeciği idi (Atatürk’ün üzerine tapulu bir evi var mıydı? Bu da araştırma gerek­tiriyor!)

    Asıl sorun, ölümünün 82. yılına kadar Atatürk’ün doğu­munu -yasada da geçtiği için- 1881 diye yanlış ama zorunlu saymamızdır. Bu, ulusça bir mahcubiyet nedeni olmalı­dır. Türkiye’de, bir “dua” gi­bi çocuk-büyük milyonların ezberindeki “Atatürk 1881’de doğdu” bilgisinin kaynağı ne­rededir? Dediğimiz gibi, buna hiçbir yetkili, doğru ve belgeli bir yanıt veremez.

    Atatürk’ün yaşı sorununu çok yıllar önce, henüz hayat­ta olan Balkan, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşlarına katıl­mış eski muharip gazi subay ve generallerden dinlemiş ve­ya onlara sormuştum. Savları şuydu: “Enver (Paşa) Musta­fa Kemal’den 1 veya 2 yaş kü­çüktü ama Mustafa Kemal’in Harbiye’ye yazıldığı 1899’da o Harbiye’den teğmen çıkmış, erkân-ı harp sınıfına geçmiş­ti. Atatürk, Enver Paşa’dan yaşça büyüktü ama Harbi­ye’den çıkışta Enver Paşa on­dan 2 yıl öndeydi. Bu çelişkiyi örtmek için Atatürk’ün doğu­munu 1 yaş küçük, Enver’i de 1 yaş büyük yazarak ikisi­ni yaşıt gösteren gayretkeş­ler, ‘1881 uydurma ama tutar’ derlermiş!”

    Başka bir sav da hic­rî-rumî takvim yıllarını ulu­orta miladi takvime çevirme­deki bilgisizliği öne sürer.

    Çelişkili bilgiler Atatürk’ün doğum yılını kimin 1881 olarak değiştirdiğini ve bunun ne zaman yapıldığını bilmiyoruz. Ama söz konusu değişikliğin Soyadı Kanunu’yla birlikte ortaya çıktığı, Atatürk’ün nüfus cüzdanından anlaşılıyor.

    Şu tahmini veya varsayımı da biz ekleyelim: Babanın ölü­müyle ailenin geçirdiği bir­kaç yıllık sarsıntı, o dönem­de Türkiye’nin yakın geleceği için bir talih mi demeli? Zira askerî ve siyasi liderliğinde, kıdemce kendisinden bir-i­ki basamak önde olanlara da, örneğin Harbiye’deki kur­may öğretmenlerinden Fevzi Çakmak’a veya üst sınıflardan Rauf Orbay’a, Fethi Bey’e, as­ker-sivil daha başkalarına arkadaşça önderlik etmiştir. Bunda, okuldan yoksun geçir­diği o eski birkaç yılın kazan­dırdığı yaş kıdeminin de etki­si vardı sanıyorum.

    Yazıtlardan, biyografiler­den şiirlere kadar “1881” say­falarımıza yapışmıştır. Doğru­yu bulsak da yanlışın yakamı­zı bırakması zor olacaktır!

  • ‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’

    ‘Kisve ile değildir mollalık Ne işe yarar cübbe ile sarık!’

    Mecmua, güldeste, risale denilen elyazmaları, Osmanlı toplumunda aydınların şahsi günlükleriydi. Kimileri, kendi yazdıkları, duyduklarını aktardıkları, not aldıkları sayfaları ciltlettirir ve saklardı. Sansürsüz sözlü kültür geleneğinin yazılı bir kanıtı. “Nakşibendi Esseyyid Ali Rıza” imzalı, ünik bir örnek…

    Kitap ve defter nitelikli yazmaların ilk nüshaları kişiye özeldi. Hükümdara, vezire, bilge bir zata, başka bir yazar ve şaire sunulmak için kaleme alınanlar, sanat değeri de olması için hattata yazdırılır, ciltçi tezgahına verilirdi. Kendi yazınsal birikimlerini, türlü konulardaki notlarını, şiirlerini, din, tarih, bilim çalışmalarını, meclislerde söylenen beyitlerden, anlatılan lâtifelerden not ettiklerini kitap formatında korumak bir aydın alışkanlığıydı. 

    Mecmua, güldeste, risale gibi adlarla anılan bu benzersiz elyazmalarında başka metinlerde rastlanmayacak notlara, beyitlere, okuyanı hayrete düşürecek bilgilere rastlanması doğaldı. 

    “Mecmua-i ebyat” denen kimi derlemeler de kuşkusuz geçmiş zaman aydınlarının kişisel, hatta çok özel/“mahfuz” (saklı) değerleri idi. Kimi aydınlar yazarak biriktirdiklerini ete kemiğe bürünsün diyerek kitap formatında korurlardı. Bu “mecmualar”daki manzum-mensur alıntıları toplayan aydınlar arasında bir meslek, meşrep, zevk veya inanç yakınlığı herhalde olurdu. 

    Diğer yandan basılı kitaplar herkesin önüne ve eline düştüğünden, bunlarda “kişiye özel”lik ne kadar saklanmış olabilir? Her görüş ve bakıştan okuyucunun yapraklarını çevireceği basılı kitaplara, yazarlar Ragıb Paşa’nın “şalvar küşadı”nı çağrıştıracak bir cümle nasıl koyabilsinler? 

    ‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’
    İlginç beyitlere mecmualardan başka yazma kitaplarda da rastlanır. Yukarıda alıntılanan yazma Hâkim Tarihi’nin ikinci sayfasında bu beyitlerden bir örnek.

    Oysa kimi elyazmalarında, iç yüzü de dış yüzü de sansürsüz, ikirciksiz, çekincesiz ne anlatılar, deyişler vardır! En açık-saçıkların, Letâif-i Nasreddin Hoca mecmualarında yer bulduğunu da belirtelim. 

    Aşağıda sözcüklerini tersyüz etmeden verebildiğimiz örneklerin alındığı Mecmua-i Ebyat’ta meçhul şairin divan şiirleri de yazılıdır. Yazma eserin arka kapağında “Papeterie Diamant” (Elmas Kalem Kırtasiye), ön kapağında “Mekâtib Umumiye Talebelerine Mahsus” yazısı okunuyor. Demek ki bu yazmaya matbu bir defter cüzdanı/portföy hazır cilt olmuş. 

    Mecmuanın yazarı, son yapraklardan birinde, oğlu Abdurrahman Nafiz’in doğumuna dört mısralık tarih düşmüş, bunun altında da “güfte” yazarı “Nakşibendi Esseyyid Ali Rıza” künyesiyle kendisini tanıtmış.

    72 yaprak (144 sayfa) olan yazmada, bugün de ortalıkta görülen, geçen asırlardaki yalancı şeyhlere, dervişlere, meczuplara, dünün rüşvetçi kadılarına, ahlaki sorunları olan müderrislere, kıza-oğlana sarkıntılık eden sofulara, zahit geçinenlere, içki, çay, kahve iptilalarına dokun-durmalı, tevriye sanatının sıklıkla kullanıldığı beyitler var.

    Bunlardan bir seçki hazırladık.

    ‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’
    Ali Rıza Efendi’nin Mecmua-i Ebyat’ının ön ve arka kapağı ve beyitlerle dolu sayfalarından ikisi.
    elyaz‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’malarindan_sayfalar_59_1
    elyazmalarindan_sayfalar_59_2
    Ali Rıza Efendi’nin Mecmua-i Ebyat’ının ilk sayfaları.

    ‘KADI’ DEYİNCE RÜŞVET

    Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahid

    Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet

    Kadıya rüşvet tarımıyla götürsen bir hıyar

    Hükm eder ey dil bil-cümlenin bostanını 

    Haki pâyime gönderilen basdırmadır

    Tuhfe arz etmek değil ayâ suçun basdırmadır

    Vermezdi kimseye nân minnet olmasa

    Bir maslahat görülmez idi rüşvet olmasa…

    İÇKİ MÜPTELALARI…

    Geçmeğe bahr-ı gamdan ey sâki 

    Zevrak-ı mey gibi sefine gerek 

    Hoş geldi bana mey-kedenin âb ü hevası 

    Billah ne hoş yerde yapılmış yıkılası

    Meyhane-i emelde keyfimce olmadım mest

    Yârim kadeh verir de yarım verirdi 

    Sebu-yu meyle ıbrik-i vuzu’ bir hâkden amma 

    Ne hikmetdir bilinmez biri sâlih biri talihdir

    Kahve-i rûy-i siyahın nef’i vardır bedene

    Hak-tealâ rahmet etsün ânı icad edene 

    Bir zaman Rumda derya-keş idik ey sâki

    Şimdi İran’da kanaat ederiz çaya biz

    DİNİ İSTİSMAR EDENLER!

    Kisve ile değildir mollalık

    Ne işe yarar cübbe ile sarık 

    Eğer dervişlik olsa tâc ü hırka 

    Alayım ben ânı otuza kırka

    Hevayâ düşdün ey dil meclis-i takvaya gelmezsin

    Gözün aç gafil olma bir dahi dünyaya gelmezsin 

    Hüşyâr bulun hırka vü tesbihe kapılma 

    Sen bu müteşeyyihleri rehber mi sanursun?

    Gör zahidi-kim da’vâ-yı irşad olayım der

    Dün mektebe girdi bugün üstâd olayım der 

    Zâhidin bir barmağın kesse döner Hak’dan kaçar 

    Âşıkın serapâ derisin soysalar hiç inlemez

    Kadı ve müftî müderris cümle dilber hastası

    Ey Abdî görmedim ben bunların bir sağını 

    Sofu püsere mail olub duhtere âşık

    Mabeyn odası gibi iki yüzlü münafık 

    YAZGI, SIRDAŞLIK, İNANÇ…

    Hak Tealâ intikamın yine abd ile olur

    Bilmeyen ‘alem-i ledunni ânı ebd etti sahur

    Deme sırdaşına sırrın fâş olur

    Sen sana sırdaş değilsen el nice sırdaş olur?

    Dilimle uğradığım derde ben bu âlemde

    Ne bülbül uğradı ne tûti-i şükker-güftar

    Dilâ sâlim olayım dersen demâdem

    Dehânında zebânın sakla muhkem

    Düşmenin çeksin gamı sen çekme gam enfiye çek

    Fırsatı fevt etme câna dilleri ağûşa çek

    Halk-âlem dört şeyi etmiş binâ

    Ben yiyeyim sen yeme ben iyiyim sen fenâ,

    Nelerden arta kalmışdır dünyayı söyleş

    Kimi Cem’dir kimi Dârâ yatan mevtayı söyleş

    Kaar-ı deryada yerin sırça saray olsa dil

    Seni gavvas-ı ecel anda dahi bulsa gerek

  • Dünya Süleyman’a kalmamış

    Dünya Süleyman’a kalmamış

    Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir. Okul kitaplarında istila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular. Parlak zaferlerden korkunç cinayetlere, 30 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya Kanunî Sultan Süleyman…

    Tarih yazarları Osmanlı Devleti’nin “Yükseliş dönemi” başlangıcı için İstanbul’un fethini (1453), “Duraklama”ya evriliş için de Kıbrıs’ın alınışını (1571) veya Sokollu Mehmed Paşa’nın öldürülüşünü (1573) önerir. Bu hesapça “Yükseliş” 120 yıl, bu sürenin zirvesi de Sultan Süleyman’ın yarı asra yakın saltanatıdır (30 Eylül 1520-7 Eylül 1566). Bu öğreti, Tanzimat-İstibdat-Meşrutiyet mekteplerindeki tarih derslerinden Türkiye Cumhuriyeti okullarına, tarih yükseköğretimine kadar geçerli olagelmiştir. 

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    Süleyman’ın tahta çıkışı, Arifî’nin Süleymanname’sinden.

    Başka bir konu, okul kitaplarındaki Osmanlı tarihi bilgilerinin anlatılışıdır. Emin Oktay’la hazırladıkları ilk ve orta öğretim okulları tarih ders kitaplarını hangi kaynaklardan yazdıklarını yıllar önce (merhum) Niyazi Akşit’e sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Hocanın kitabından (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi) özetler çıkarıyoruz: Lise Tarih, Ortaokul Tarih’i bundan özetliyoruz; son özetlemeyi de ilkokullar için yapıyoruz!” Yıllar sonra bu kitaplar yürürlükten kalkınca, biri ötekinden kopya, yanlışlarla, uydurmalarla, övgülerle, yergilerle dolu ders kitapları aldı yürüdü. Acaba bugün ders programları, öğretim metotları, kitap yazımları ne durumdadır? 

    Tanzimat’la başlayan “yeni mektep”, “usul-i cedid”, “ders kitabı” havalanmaları, 180 yıl sonra bugün, tarih öğretimini sosyal bilgiler/bilimler çıkmazına kilitlemiştir. Üstelik dogmalar da yükleyerek!  

    2020 Eylül ayı Muhteşem Süleyman’ın tahta çıkışının 500., ölümünün de 434. yılı. Kuşkusuz İstanbul’da türbesi ziyaret edilecek; Süleymaniye ve sevgili oğlu için yaptırdığı Şehzadebaşı külliyeleri gezilecek, anlatılacak, övülecek; belki bir Cuma namazı da Süleymaniye’de kılınacak; avlular, sokaklar cemaatle dolacak. Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri okunacak; Süleyman’ın öteki eserleri; babası Sultan Selim, küçük oğlu Cihangir için yaptırdığı camiler; köprüleri, kemerleri, sevgili Hasekisi Hurrem Sultan’ın Avrupa kapılarından Arabistan’a kadar hayır eserleri; günlük geliri 2 bin altın olan kızı Mihrümah’ın Sinan’a yaptırdığı camiler anlatılacak; Süleyman saltanatının namlıları, Mimar Sinan’dan Bâki’den başlanarak sanatçılar, şairler, döneminin uleması, vezirleri anılacak; adına yazılan Süleymannâmeler, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirleri kapsayan kendi Divan’ı konu edilecek. 

    Üniversitelerde sempozyumlar, medyada oturumlar düzenlenerek Doğu’ya Batı’ya sefer-i hümayunları, Osmanlı topraklarına kattığı ülkeler anlatılacak; çağdaş Avrupa imparator ve krallarıyla ilişkileri, kraliçeler; bunlara oranla Süleyman-Hurrem çiftinin “her yönden” su götürmez üstünlüğü vurgulanacak. Ola ki günümüzün tartışmalarına denk düştüğünden Sultan Süleyman-Haseki Sultan Hurrem çifti üzerinden 16. yüzyıldaki “kadın-erkek eşitliği”ne göndermeler dahi yapılacak! Ama öteki eşi, –boğdurduğu oğlu Şehzade Mustafa’nın annesi– Mahıdevran’ın Bursa’da, ilgiden yoksun ve kimsesiz sürgün yaşamı sus-pus geçilecek.

    Sultan Süleyman’ı eleştirmek?

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    İtalyan ressam Gentile Bellini’nin ekolünden bir ressamın yaptığı düşünülen Kanunî Sultan Süleyman tablosu.

    2. Abdülhamid’in bile desturla eleştirildiği bir ortamda, Sultan Süleyman’ın 500. cülus yılında övülmesi pek parlak yapılır. Peki, eleştirilebilir mi? Tarihçilerin “Osmanlı Devleti’nin Yükselme dönemini temsil etmiştir” kimliğine oturttukları; Batılıların “Muhteşem” (Magnifique) ve “Büyük Türk” (Grand Turc) dedikleri, ABD Parlamentosu’nda yasakoyucular sırasında onun rölyefine de yer verildiği dikkate alındığında onur duymamız doğal. Cülusunun 500. yılında anmamız hakşinaslıktır ama üstünde durulmamış noktalarda “Süleyman eleştirisi” denemekte de yarar vardır. Zira bu çağda herkes, elindeki küçük aygıttan geçmişin doğrularını da yanlışlarını da pekala okuyup iyi-kötü öğrenebiliyor.

    Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir.

    Dünya Süleyman'a kalmamışDünya Süleyman'a kalmamış
    Kırmızı urbalılar Bir Balkan köyünden toplanan devşirme çocuklar… Kırmızı urbalarıyla sıralanmış, korku içinde birbirlerine sokularak ailelerinin memurlarla pazarlık yapmasını izliyorlar (Süleymanname’den).

    Muhteşem-Kanunî Süleyman, zenginlikçe de öteki padişahların önündedir. “Servetini, hobisi olan kuyumculuktan kazanmıştı” demek tabii gülünçtür. Babası Selim, firavunların, halifelerin, kölemenlerin Mısır’daki hazinelerinden kalanları 1517’de gemilerle İstanbul’a taşıtarak saray iç hazinesini altınla doldurmuştu. Süleyman’ın yaptırdığı eserlerin bir kaynağı buydu olasılıkla. Sefer-i hümayunlarda yenik ülkelerden devşirilenler; alınan tazminatlar; kara ve deniz savaşlarında elde edilen ganimetler; akıncı-korsan talanlarından saray hazinesine ayrılan paylar; reaya-köylü kitlelerini ayaklandıracak kadar ağır vergiler… Hep saray hazinelerine akıtılmıştı.      

    Süleyman Kanunî’nin, eskilerin “yatacak yeri yok!” dedikleri düzeyde bir zulmünden söz edilir veya edilmez. Kimi hükümleri, o dönemin koşullarında mutlaka yapılması gerekenlerdi. Ancak Hurrem’den doğma bir oğluna taht güvencesi sağlamak için büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı sefer yolunda otağ-ı hümayununda boğdurtması, vicdanları yaralayan bir cinayet olmuştu. Üstelik 38 yaşındaki şehzadenin Konya’daki bedbaht ailesi ve annesi Mahıdevran da Bursa’ya sürülerek yoksulluğa bırakılmışlardı. Hurrem Sultan’ın ölümünden sonra ağabeyi Şehzade Selim’e yenilip ailesiyle İran’a sığınan Şehzade Beyazid’le bunun oğullarını İran şahına boğdurtan da Süleyman’dır. Bunlar, olanakları sonsuz “padişah baba” şefkatinin katlanabileceği cürümler olabilir mi? “Süleyman, taht uğruna öldürecek kardeşleri olmadığından oğullarını, torunlarını boğdurtmuştu” diye yazanlar haksız mıdır?  

    Tarih ders kitapları cumhuriyet okullarında da sefer ve zafer vurgularına takılı kaldı: “Kanunî Sultan Süleyman’ın Doğu Seferleri’nin amacı neydi? Sonuçlarını sıralayınız” Bu, okkalı bir lise sınav sorusuydu. Tarih kitaplarındaki metinler, “tarih” bilinci ve kültürü için değildi. Öğrenciler tarafından önemli parçaları sınavda sorulur korkusuyla ezberlenirdi.

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    ‘Padişah baba’ Şehzade Beyazid’in kaçarak Safevi Devleti’ne sığındığını duyan Kanunî Sultan Süleyman, bu onur kırıcı tavrı yüzünden secdeye kapanarak oğluna beddua ediyor (üstte). Makbul İbrahim Paşa’nın 1527’de Kalender Çelebi isyanını kanlı bir biçimde bastırması. (Süleymannâme, Ârifî, yy.)
    Dünya Süleyman'a kalmamış

    Kanunî çağında Anadolu insanlarının geçim koşullarına, ev-aile düzenlerine, yaşam güvencelerine, çarşı-pazar ilişkilerine, can, mal ve yol güvenliğine, onlarca vergi türüne, gelir ve vergi kıyaslamalarına tarih ders kitaplarında yer yoktu! Doğal ki bunlar sınav konusu da olmadı. 

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    Hanedanın en talihsiz sultanlarından Mahıdevran’ın ve oğlu Şehzade Mustafa’nın sandukaları, Bursa’daki Muradiye Türbesi’nde…

    Örneğin Şah Kulu, Turhallı Celâl, Baba Zünnun, Şah Veli, Kalender Şah… Bunlar salt “Kızılbaşlık sevdası”yla mı ayaklandılar? Anadolu’daki kırımlar üzerine çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak bunlardan ders kitaplarına neler yansıtılabildi? Anadolu’daki halk ayaklanmalarını belgelerle çalışan (merhum) Prof. Dr.  Mustafa Akdağ’a (1913- 1973) yaşamak; Osmanlı gerçeklerini yazdığı için dolaylı biçimde zehir edilmişti. Yavuz ve Kanunî dönemlerinde dirlik topraklarını eken-biçen Anadolu köylüsünün, yüklenen örfî vergiler yüzünden yoksullaşarak ayaklandığı yazılmamalıydı! Yazanların türlü gerekçelerle cezalandırıldığı bir dönemin bilimin sanıydı Mustafa Akdağ. 

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    1. Süleyman’ın naaşı Belgrad’dan dönerken, oğlu 2. Selim onu bekliyor.

    Okul çağı kuşaklara baba Yavuz’un, oğul Süleyman’ın seferleri, gazâ ve cihat serüvenleri, meydan savaşları, zaptettikleri ülkeler, İstanbul’a sürüp getirdikleri tutsak sürüleri, develere yüklenmiş hazineleri anlatılageldi. Sefere gitmeyen padişahlar da eleştirildi. Talan ve ganimet paralarıyla cami, medrese yaptıranların övüldüğü ders kitapları okutuldu! Bu övgü retoriğinin ilk sayfaları, Yükseliş devrini yaşatan Yavuz Selim’le Kanunî Süleyman’a özeldi. Bu baba-oğul, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını İran’dan Hicaz’dan, Afrika’dan, Avrupa içlerine kadar genişletmişlerdi. Selim hep Doğu’da İslâm âlemini dize getirmiş, oğlu Süleyman hem Batı Hıristiyan dünyasına hem Doğu İslâm ülkelerine yürümüştü! İstila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular.

    Her yönden babasından şanslı Sultan Süleyman, adıyla sanıyla Peygamber Süleyman’a da varis olmuş, ondan sanlar almıştır. Örneğin “Dünya (sultan) Süleyman’a kalmamış” derken kast edilen hangi Süleyman’dır, duraksarız. İslâm hukuku sayılan şeriata olmadık fetvalar katan Ebussuud Efendi onun şeyhülislamı idi. Vezirlerine de Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’a eş tutularak “âsaflık” yakıştırılmıştır. Süleyman-Belkıs aşkı ile Süleyman-Hurrem aşkı da benzerlikler çağrıştırır.

    Bugünkü sınırlarımız içinde, Kanunî Süleyman fethetmişti diyebileceğimiz bir Van bir de Erzurum var… Şöyle de denebilir: 13 sefere çıkan bu padişahın fethettiği ülkeleri, kentleri zamanla asıl sahiplerine bırakmışız. Üstelik yollar, köprüler, camiler, han-hamam, çarşılar yaparak. Sultan Süleyman’ın sınırlarımıza kattığı, sonra bıraktığımız bu yerlere, örneğin sınırımıza çok yakın Rodos’a bugün gitmek için pasaport ve vize almamız gerekir.

    Süleyman’ın ölümü de yine bir Eylül günü, İstanbul’dan, Edirne’den çok uzakta Avusturya sınırındadır. İç organlarının orada gömülmesi, mumyalanmış vücudunun İstanbul’daki türbesine getirilmesi de bir yazgı sürprizidir. 

    1553 – 1555: DERNSCHWAM’IN ANILARI

    Süleyman saltanatında İstanbul’da günlük hayat

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    Yasağa uymayıp şarap taşıyan iki geminin yakılması, fıçıların denize dökülmesi, ibret için idam…

    “…Evler kalitesiz malzemeden tek katlı ve gösterişsiz. Meyhaneleri Rumlarla Yahudiler işletiyor. Türklere içmek yasak. Onlar da gizli içmekteler. Yakalanan dayağa çekiliyor. İstanbul’da balın okkası 4.5, şekerin 17 akçe. Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçler 1 akçe. Tataristan’dan gelen yağlar erimeye başlayınca tulumlar denize atılıyor. Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyorlar. Diğer yemekler pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan kabak havuç dolmaları, yaprak sarması, sütlaç, muhallebi,  omlet. İstanbullular helvayı ve balı seviyor, balık yemiyorlar.  Sebzelerin ve meyvelerin bir kısmını, padişahın (Süleyman) İstanbul çevresindeki has bahçelerinde Acemioğlanları yetiştiriyor ve satıyorlar. Sokak köşelerinde küçük  manav dükkanları var. İstanbul, her dil konuşulduğundan Babil’i andırıyor. 

    Kentte kimsenin kimseye güveni yok. Bir yerden bir yere giden herkes kıymetli neyi varsa yanına alıyor. Evinde bırakmadığı gibi birisine emanet de etmiyor. Sokaklarda gezen meczuplara halk ermiş gözüyle bakıyor. Kaba saba köylü giyimli dervişler, koro halinde ilahiler okuyarak dolaşmaktalar.  En hafif suçlara bile ibret olsun diye bazen ağır cezalar veriliyor. Yangınlarda halk daha çok talan ve çapulculuktan zarar görmekte. Yangınları, yeniçeriler ve acemioğlanlar yağma amacıyla çıkartıyorlar. Padişah (Süleyman) önceki bir yangının kundakçılarını boş bir kayığa bindirip denizde yaktırmıştı.  Yeni bir zafer haberi gelince herkesin dilediği gibi eğlenmesine yiyip içmesine izin veriliyor, şenlikler yapılıyor. Has Ahır’daki aslan, kaplan, leopar gibi vahşi hayvanlar sokaklarda gezdiriliyor. Dükkanlar renkli kumaşlar ve bayraklarla donatılıyor. Geceleri de yakılan kandillerle ortalık gündüze dönüyor. Kayık yarışları da yapılıyor”. 

    (Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, s.143-144’ten)

    MUHİBBÎ MAHLASLI ŞAİR KANUNÎ

    ‘Saçı vârım, karşı yâyım gözi pür fitne bimârım’

    Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Sultan Süleyman’ın “Sen benim her şeyimsin, dünyaya bedelsin, sırdaşım, varlığım, ayım, güneşim, gecelerimin aydınlığı, ışığım, Kevser şarabım, hazinem, şekerim, İstanbulumsun… Kapında meddahlık ederim”… Ve daha ne övgüler, nitelemeler sıraladığı Hurrem’e ilan-ı aşk gazeli: 

    Celis-i halvetim vârım habibim mâh-ı tâbanım
    Enîsim mahremim vârım güzeller şâhı sultanım
    Hayâtım hâsılım ömrüm şarâb-ı Kevserim Adn’im
    Baharım behcetim rûzum nigârım vîr-i handanım
    Neşâtım işretim bezmim çerâğım nîrim şem’im
    Turunc u nâr u nârencim benim şem’-i şebistânım
    Nebâtım sükkerim gencim cihan içinde bî-rencim
    Azizim Yusufum vârım gönül Mısrındaki hânım
    Stanbulum Karamanım diyâr-ı milket-i Rûmum
    Bedahşânım ve Kıpçağım ve Bağdadım Horasanım
    Saçı vârım kaşı yâyım gözi pür fitne bimârım
    Ölürsem boynuna hanım meded hey nâ-müselmanım
    Kapunda çünki meddahım seni medh ederim dâyim
    Yürek pür-gam gözüm pür-nem Muhibbiyim hoş hâlim

    (Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları, Alfa/Tarih 2015, s: 244-245)  

  • 800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü

    800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü

    Sivas’ın Divriği ilçesinde, Divriği Mengücekleri zamanından kalan tarihî köprü, kepçeli dozer tarafından katledildi. Galata Kulesi’nde kazmalı amelelerin, Kız Köprüsü’nde dozerlerin hizmet verdiği ülkemizde, tarih katliamları…

    Anadolu’daki tarihi yapıtlarının tanıtılması “iyi haber” değil “kötü haber” olmasına bağlıdır. 19-20 Ağustos günlerinde bir tarih köprüsü, gazete sayfalarına düştü. Haber başlığı: ”O Kepçeye Soruşturma”, fotoğraflar “köprü sırtını 3 numara tıraşlayan kepçeli dozer”…

    Kız Köprüsü’nün vefat ederken bu son silkinişi, ilgilileri “hâb-ı gaflet”ten uyandırmakta geç kalsa da zararın neresinden dönülse kazançtır! 

    Bir tarih-mimarlık yapıtına kazma burnuyla müdahale edilebilir mi tartışıladursun, Galata Kulesi’nde kazmalı ameleler, Kız Köprüsü’nde dozerler hizmet veriyor! Yetkililer de operasyon biterken “durdurduk” masalı anlatıyor.

    800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü
    Tarihi köprüde “restorasyon” yapan dozer.

    Bu eskinin eskisi, bir Asur veya Urartu köprüsünün temellerine oturmuş köprünün historyası masal örüntülüdür. Dozerin sıyırdığı sırtında, Pavlikanlara savaş açan Bizans imparatorları Leo’nun, Mihail’in; Divriği’ye gelen Sultan Keykubad’ın atlarının nal izlerini henüz arayan oldu mu ki dozer çıkartılıyor? Duraksamalı tarihi ancak 13. yüzyıla, Divriği Mengüceklerine bağlanabiliyor. O çağda yenilenmiş; kentlerinin Orta Anadolu ile temasını sağlamıştı.  

    Köprünün yalnızlığını, 1950’lerden beri sırtından geçen 30-40 tonluk araçlar bozuyor. Suçlu dozerse, o araçların tekerleri aşınmasın diye dökülen beton harçları kazıyormuş! Buna ancak özürü kabahatinden büyük denir!

    Masalını da aktaralım: “Çetin Boğazlar ve sarp kayalıklarla batıya kapalı Divriği’yi Orta Anadolu’ya bağlayan bu köprü olmuştu yüzyıllarca. Vezir Köse Mustafa Paşa, çiftliğine gidip gelirken bir viran köprüye, bir de sarplarda asılı kalmış büyük bir taşa bakar: ‘Ah şu Çaltı’ya taş yuvarlansa üstüne yeni bir köprü bağlatsam!’ dermiş. Bir gün kaya uçmuş ırmağın ortasına mıhlanmış. Köprünün orta ayaklarından tekine o kaya temel olmuş. Bu Tanrı verisine sevinen paşanın, köprü yapılırken eteğine taşlar doldurup ustalara taşıdığı, işçiler için avuç avuç çeyrek altınları saçtığı, gözler kemerler örüldükçe vecde gelip oynadığı… eski yaşlı kadınlardan dinlenmeliydi”! 

    (Necdet Sakaoğlu, Köse Paşa Hanedanı, Alfa Yayınları, İstanbul 2018, s. 143-144-388)

  • Aynı kubbenin altında

    Aynı kubbenin altında

    Daha öncesini hesaba katmasak da 6. yüzyıldan bugüne dünyanın en görkemli, anıtsal mimarlık eserlerinden Ayasofya… Antik, Helenistik, hatta Arkaik çağların sütunlarına oturmuş bir mabet; İstanbul tarihinin bin yılını sahiplenen Bizans’ın anıtlaşmış arşivi… Yediden yetmişe herkesten saygı gördüğü ve kutsandığı dönem de Osmanlı asırları. Bu dünya harikasının bir kimliği ve bir adı var: Ayasofya, İlahi Hikmet. Önüne sonuna ne yazılırsa yazılsın, Ayasofya Ayasofya’dır; dünyada tektir.

    Dünyanın en eski ve büyük, en özgün, en sanatlı ve tekil mimarlık eseridir Ayasofya. İnsanlık tarihinin burada sakladığı arkaik atmosferi başka bir mekânda bulmak olası değil. Tarih, o kubbenin altında solunur. Belki bir imparatorun nefesi, bir kuytusuna sinmiştir. Ayasofya’da, bu mekanlar ötesi hacimde Roma, Bizans, Osmanlı imparatorluklarının anı-tarih hazineleri saklıdır.

    İstanbul tarihinin en uzun devrini –bin yılını– sahiplenen Bizans’ın anıtlaşmış arşividir Ayasofya. Dünyanın en eski, en zengin mozaik, fresk, ikon müzesidir. Antik, Helenistik hatta belki Arkaik çağların kentlerinden toplanan granit sütunlarına oturmuş bir mabettir. Oradaki atmosfer bugün artık ne kilise ne cami, insanlık için ilahi bilgelik kubbesidir. Justinyen yaptırdı, Fatih camiye çevirdi, Atatürk müze olsun dedi! Vakfına uyalım, Diyanet’e verelim, halı serelim, imam atayalım, perdeyle karartalım tartışmalarının ortamı değildir. Ayasofya bunlara gülümsüyor.

    Ayasofya konuşturulmalı. Tarihsel kimliğiyle insanlığın doyurucu, ortak bir öyküsü olmalı. Bilenler yazsınlar, anlatsınlar…

    Ekran-Resmi-2020-10-25-15.09.36
    7 tepeli şehrin birinci tepesinde Ayasofya yedi tepeli İstanbul’un Sarayburnu’ndan Sultanahmet Meydanı’na uzanan ilk tepesinden asırlardır kenti izliyor. Fossati kardeşlere ait gravür, 1852 yılından…

    Ayasofya’nın oturduğu yer, İstanbul’un 1. tepesidir. Ezelden beri tapınak zemini olmalıydı herhalde. Ama daha “Kitaplı” –İbrahimî– dinlere kapı aralamadan, aynı yerde yükselen pagan tapınağının tarihini de mimarisini de bilmiyoruz. Acaba Göbeklitepe gibi miydi? Kim bilir kaç zaman, eski İstanbulluların yakarışlarını dinlemişti? Önce bunu öğrensek…

    “Ayyaştı,” “Hamamda düştü öldü” diye hafife alınan padişah, şair, mütefekkir 2. Selim’i doğru öğrensek… Ayasofya’ya bakışını; neden kendi türbesini babası Süleyman’ın, annesi Hürrem’in türbelerine komşu yaptırmak varken, Ayasofya’nın yanında yatmayı seçtiğini… Türk camilerinin en şanlısını, yani okka gibi, biblo gibi olanını, Sinan’a neden harap Edirne’de yaptırmıştı? Aynı Sinan’dan niçin Ayasofya’ya da iki minare daha yapmasını istemişti? 2. Selim’in oğlu da torunu da kendileri ve aileleri için türbelerini bu babanın Ayasofya haziresindeki türbesinin yanına yaptırmışlar! Önce bu Ayasofya düşkünlüğünün sebebini öğrensek…

    Bir kez de 1. Mahmut’ta ve Sultan Abdülmecit’te görülüyor Ayasofya tutkusu. Ama bu sonuncunun oğlu 2. Abdülhamit, 33 yıl süren saltanatında bir Cuma selamlığında da Ayasofya’ya gelmiş midir? Bir kaynakta okuyan varsa bize anlatsa…

    kubbe

    Biz Türklerin Ayasofya inanışları, töreleri, törenleri, anlatıları, öyküleri başka başka görüntüler verir: Örneğin, “bitişik” denebilecek yakınlıktaki Saray-ı Hümayun’da toplanan Divan-ı Hümayun’un üyeleri: Veziri azam, kubbe vezirleri, şeyhülislam, kaptanpaşa, kazasker efendiler, divan günleri konaklarından erken çıkıp sabah namazını Ayasofya’da kılar; topluca sarayın Bâb-ı Hümayun denen tören kapısına yürürler; orada Başkapucubaşı ve Çavuşbaşı önlerine düşer, Kubbealtı’na giderlermiş. Demek ki bir dönem devletin en yetkin üst kurulu için buluşma noktası Ayasofya olmuş. Osmanlı asırlarında payitahtın ulu camisi, Cuma camisi olan Ayasofya’nın imamları, İstanbul cami imamlarının başı sayıldığı gibi, “Katar Şeyhi” denen Ayasofya vaizleri de ulema sınıfının son halkasını oluştururlarmış.

    İnançlar açısından bakılınca İstanbul’da farklı gelişen İslam kültüründe, başta loş-dingin atmosferli, betimli, imgeli Ayasofya olmak üzere kiliseler ve ayazmaların etkileri yadsınamaz. Dinler tarihi açısından bakıldığında ise Ayasofya bizi Hz. Muhammed’in vefatından ve İslamiyet’in doğuşundan yaklaşık yüz yıl öncesine götürür. Kur’an’ın Hac Suresi’nin 40. âyetinde: “…İçlerinde Allah’ın adı bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler” denilerek İslam’dan önceki mabetler mescit sayılmış. Ayasofya tam da bunlardandır. Yani zaten mescittir. Camiye çevrildi ne demek?

    2-alternatif
    Mozaiklere ne olacak? Ayasofya’nın cami olmasının ardından apsisteki Hz. Meryem ve çocuk İsa ile başmelek tasvirlerine ne olacağı gündeme geldi. İkonalar Sultan 1. Mahmut dönemine kadar kapatılmamıştı.

    Ayasofya’nın, yediden yetmişe herkesten saygı gördüğü ve kutsandığı zaman, Osmanlı asırlarıdır. Bunu camiye çevrilmesine bağlayarak açıklamak haksızlıktır. Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi vardır. Ayasofya’nın duvarlarında da daha Kur’an vahy olmadan önce yapılmış Meryem ve oğlu İsa Aleyhisselam size bakar! Peygamberlere ve Hz. Muhammed’e “vahy” getiren Cebrail (Kapriel), Ayasofya’da semavata (uzay) ağarken resmedilmiş! “Kanatları nasıldı?” diye merak eden gözlerini kubbeye çevirsin: Haber meleği, Ayasofya’nın baş döndüren kubbesinde havalanmıştır.

    Din konularını çağdaşı din adamlarıyla tartışacak düzeyde bilen Fatih’in, bu Ayasofya tasvirlerini yok etmek şöyle dursun korumaya alması ne kadar anlamlıdır. Oysa öğreniyoruz ki 21. yüzyılda, burada namaz kılacakların namazları bozulmasın diye apsis/mihrap nişindeki Hz. Meryem, Cebrail tasvirleri karartılacak veya perdelenecekmiş. İyi de Kur’an-ı Kerim’in uzun surelerinden birinin başlığı Meryem’dir. O surede Hz. Meryem’in anıldığı ayetlerden Ayasofya’nın duvarında yazı kuşağı var. Perdeleme “yazılı Meryem’i” de mi kapatacak? Süleyman Çelebi’nin Hz. Muhammed’in doğumundaki mucizeleri anlatan Mevlid-i Şerif’inde, Peygamber’in annesi Âmine Hatun’u muştulamak için cennetten yanına gelenler de anılmış: Biri melek Sündüs, biri huri, biri Hz. Musa’yı Firavun’dan kurtaran Âsiye Hatun, “Biri Meryem Hatun idi âşikâr”imiş. Ayasofya’da Mevlid-i Şerif okunurken de Meryem’in resmini kapatmak iktiza edecek mi? Çünkü cemaat o yöne dönük oturacak. Mevlidhan: “Biri Meryem Hatun idi âşikâr” deyince gözler ister istemez nişteki freske bakmaz mı?

    Abdestinden, namazından şüphe duyacaklar, kilise olarak yapılmış bir mabette karatma istemek yerine ve enerji israfına neden olmamak için –namaz sırasında teknik bir arıza yüzünden karartmanın söneceğini de düşünerek– temelden camilere gitmeliler.

    Asırlar boyu İstanbul’da bunu kavrayanlar erkeklerden çok kadınlar oldu. Onlar bütün mabetleri kutsadılar, her biri için inançlar âdetler edinerek yöneldiler. Kutsama, dua, dilek, adak, ziyaret geleneklerini paylaştılar. Bugün de böyledir. Ayasofya’daki bütün suretler,  resimler kutsal sayılır. Kimilerine tılsım da yakıştırılmıştır. İstanbullular, bugün de inanç takviminin belli günlerinde Ayasofya’da, Küçük Ayasofya’da başka kiliselerde mum yakar, dua eder, dilekte bulunurlar. Bu inanç ortaklığında ayazmalara gidişler de devam ediyor. İnananlar için kilise kalmanın, camiye çevrilmenin, müze olmanın bir anlamı yoktur.

    Aynı kubbenin altında
    Müze mi mabet mi? Ayasofya’daki yazı kuşağında Kur’an-ı Kerim’deki Meryem suresinden ayetler var.

    Aya Sofia (Hikmet-i İlâhî) mabet olarak yapılmış. Bu temel kutsallığı 1000 yıl sürmüş. İzleyen 483 yılında Türk imamların namaz kıldırdığı “câmi-i kebir” olagelmiş. Hatipleri, müezzinleri, ferraşlari, kandilcileri… Avluya nartekse dizilen âmâ, sakat, meczub-i ilahî sadaka-zekât bekleyenleri ile… Ayasofya’da geleneksel Kadir geceleri düzenlenirmiş. Komşu saraydaki padişah da o geceye gelirmiş. Gelmeyen de olmuştur elbette.

    Hızır öyküleri, efsaneleri var Ayasofya’nın. Mimarların, uzmanların, restoratörlerin elleri ve gözleri Ayasofya üzerinde. Yazık ki onlardan Prof. Dr. Haluk Dursun’u, bir trafik kazasında kaybettik. Ayasofya’ya dair yazılan yerli-yabancı eserlerden bir kitaplık bile oluşturulabilir. Son 85 yılında da her gün dünyanın dört tarafından, “İstanbul, Ayasofya, Topkapı!” diye kopup gelen yüzbinler var. Bu gelenlerin ortak hissiyatı, kubbe başlarını döndürdüğünde “Ben neredeyim?” şaşkınlığıdır kuşkusuz.

    Günlerce okuduklarımız, dinlediklerimiz Ayasofya’yı ne kadar tanıtıyor? Daha öncesini hesaba katmasak da 6. yüzyıldan bugüne dünyanın bu görkemli, anıtsal mimarlık eseri, bir kararla müze, bir kararla mabet yapılabiliyor. Halbuki ilk Universal ansiklopedimizi yazan Şemseddin Samî’ (ö.1904), Kamusü’l-âlâm’ında, bu mabet için kaleme aldığı (C. 1, s.507-508) 3 sütunluk maddeye “AYASOFYA/Sainte Sophie” başlığı koymuş. Kilise/cami dememiş. En çok 80-90 yıllık bir ömür beklentisiyle dünyaya tutunmak için ağzımızı burnumuzu maskelediğimiz 2020’de ise mazisi 15 asrı aşmış Ayasofya’ya kimlik tanımı yapılıyor. Ayasofya’nın dili olsa, tarihteki asıl kimliğiyle olanlara bakar, giriş duvarından sökülen ada, yerine konulacak yeni ada, asıl kimliğinin yok sayılmasına, koy-kaldır etiketlemesine güler de gülerdi.

    Aynı kubbenin altında
    Mustafa Kemal Atatürk, Ayasofya’nın çokkültürlü mirasını dünyayla paylaşmak için en iyi çözümün onu müze haline getirmek olduğunu düşünmüştü. 1935’te Ayasofya’da incelemeler yaparken.

    Bugün verilecek karar da günü gelince başka bir kararla Ayasofya’nın kütüğüne tek bir cümlecikle yazılır. Ayasofya’nın 2070’deki kimliğini, işlevini bugünden kim görebilir? Unutmayalım, 1930’ların dünya koşullarında verilmesi gereken evrensel kararı Atatürk önermişti.

    Ayasofya efsanelerini yazanlara göre arada Hızır Aleyhisselam da uğrarmış buraya. Bir seferinde parmağını bir sütundaki deliğe sokup mabedin yönünü kıbleye çevirmiş. Bir başka sefer top kandilin altında namaz kılana dileğini yerine getireceği vaadinde bulunmuş. Bir daha uğrasa da nartekse kurulsuz, kararnamesiz, tartışmasız, perdesiz, karartmasız, tartışmasız bir Ayasofya tanımı yazsa!

    Bu dünya harikasının bir kimliği ve bir adı var: Ayasofya, İlahi Hikmet. Önüne sonuna ne yazılırsa yazılsın, Ayasofya Ayasofya’dır; dünyada tektir.

    Aynı kubbenin altında
    Fakiri-zengini, Müslümanı- Hıristiyanı… 1920’lere kadar Ayasofya’nın önünde sadaka bekleyen yoksullar ve evsizler eksik olmuyordu. Her dinden, her kültürden insan onun kapısında medet umuyordu.

    Kâbe’deki Meryem

    Hz. Muhammed ve Meryem Ana saygısı

    630 yılında Mekke’nin Hz. Muhammed tarafından fethedilmesiyle Kabe, içindeki putlardan temizlendi. İslâm tarihçisi Ezraki’nin aktardığına göre, Hz. Muhammed, putlar dışarı çıkarıldıktan sonra girdiği Kabe’nin iç duvarlarında pek çok figür çizili olduğunu gördü. Önce ellerini bir resmin üstüne koydu ve zemzem suyuyla bez getirterek “Elimin altındaki hariç tüm resimleri silin” dedi. Rivayete göre Kabe’nin içinde Cahiliye devrinden kalıp da o gün silinmeyen tek resim, Hz. Muhammed’in üzerini kollarıyla örttüğü Hz. Meryem ve Çocuk İsa figürüydü.

    Kaynak: G. R. D. King, “The Paintings of the Pre-Islamic Ka’ba”, Muqarnas, Sayı: 21, 2004

  • 18. yüzyıl ortasında, yaşarken yazılan tarih

    18. yüzyıl ortasında, yaşarken yazılan tarih

    1770’te vefat eden Hâkim Efendi’nin kaleme aldığı elyazması eser, tarihçiler arasında Hâkim Târihi olarak biliniyor. Elimizdeki 30 Ekim 1757 – 2 Haziran 1759 arasını kapsayan yazma, bu kısa döneme dair pek çok ilginç habere yer veriyor. Kültürümüze oldukça yüklü, yalın anlatımlı bir derleme bırakan Hâkim Efendi’nin eseri, 3. Mustafa’nın 1759’da doğan ilk çocuğu Hibetullah Sultan’ın doğum haberinin ve düzenlenen şenliklerin anlatıldığı tarih kaynaklarından.

    Vak’anüvis tarihleri sıralamasında, Târih-i-Vakâ’i/Vekayi-nâme Hâkim diye bilinen; tarihçilerin Hâkim Târihi dedikleri eserin yazarıSeyyid Mehmed Hâkim(öl. 1770) döneminin aydın yazmanlarından şair ve müverrih (tarihçi) imiş. Basılmamış olan eseri, Osmanlı tarihinin 1752-1767 arası 15 yıllık evresinden olay ve haberler içerir. Elimizdeki yazma nüsha Hâkim Târihi’nin 2. cildi, Hicrî 12 Rebiülevvel 1171 – 4 Şevval 1172 (30 Ekim 1757 – 2 Haziran 1759) tarihine kadar 1 yıl, 5 ay, 2 günlük bölümünü içermektedir. 

    PHOTO-2020-06-17-16-54-24

    Sonuncu yaprağı (139. Yaprak-b sayfası), Silahdar-ı şehriyarî Hamza Paşa’nın vezirlik verilerek 2 Haziran 1759’da Mora Eyaleti valiliğine atandığı haberiyle bitiyorsa da cümle bağlanmamıştır. 1990’larda sahaftan, karton bir gömlek içinde aldığımda, formalar dağınık, fakat varak numaraları sıralıydı. Son yapraktaki yıpranmışlık, uzunca bir zaman bu durumda korunduğunu belgeliyordu. Son cümle yarım bırakıldığına göre, doğal ki istinsah kaydı da yazılmamıştı. Bu hâliyle ciltletildi. Elimizdeki bu nüsha, kâtip ve tezkireci olan Hâkim Efendi’nin kendi hattıyla yazdığı eserin 2. cildinin parçasıdır. 

    Kataloglarda Hâkim Târihi’nin daha kapsamlı elyazmalarından 1 nüsha Topkapı Sarayı Müzesi, diğer 2’si Berlin Devlet ve Upsala Üniversitesi kütüphanelerindedir (F. E. Karatay, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Katalogu, c: 1, s: 302, 942 (B 231, İstanbul 1961); F. Babinger, Osmanlı Tarihi, çev.: Coşkun Üçok, Mersin 1992, s: 327-9). Tanıttığımız da dikkate alındığında Türkiye’de 2, Avrupa’da da 2 olmak üzere nüsha sayısı 4’tür. Matbaanın kurulduğu 1727’den sonra yazılmasına karşın, ne 18. yüzyılda ne daha sonra basılmamıştır.  

    [9]_Acem_kilikli_kuklalar-50b
    15 gün, 15 gece eğlence Sultan 3.Ahmet’in şehzadeleri için yaptırdığı sünnet düğününün türlü acayiplikleri…

    Hâkim Târihi’nin asıl bahtsızlığı, Tarihçi Vâsıf’ın (öl.1806) kendi tarihini bu yapıttan intihallerle (aşırmalarla) yazması; diğer yandan da Hâkim Efendi’yi  sıklıkla eleştirmesidir! Yani hem çal hem söv! Bu yakışıksız duruma bir tarihçi bakışıyla içerleyen (merhum) Bekir Kütükoğlu, Vâsıf Târihi’ni, Hâkim Târihi ile satır satır karşılaştırmalarla aşırmaları saptamış, uzun bir eleştiri yazmıştır. 

    Yapıtında, içerdiği kısa döneme dair ilginç pek çok habere, olaya, diplomatik geliş-gidişlere yer açan Hâkim Efendi, kültürümüze oldukça yüklü, yalın anlatımlı bir tarih derlemesi bırakmıştır. Ancak bu yazmanın daha önemli bir özelliği vardır. Osmanlı hanedanının saray geleneklerinden biri, şehzade ve sultanefendi (padişah kızı) doğumlarında yapılan veladet (doğum) şenlikleri ve bunları anlatan manzum mensur velâdetnâmelerdi. 1. Mahmud sonra 3. Osman’ın eşleri doğurmadıklarından, 3. Mustafa’nın 1759’da doğan ilk çocuğu Hibetullah Sultan, hanedanın geleceği için müjde sayılmış; 10 gün boyunca şenlik ve şehrâyin düzenlenmiş; ozanlar, yazarlar velâdetnâmeler yazmışlardı. Hâkim Târihi bu doğum haberinin ve düzenlenen şenliklerin anlatıldığı tarih kaynaklarındandır.

    Dönemine göre kolay anlaşılır bir Türkçeyle yazılmış kitapta, daha pek çok olay ve habere  yer verilmiştir. 18×31 cm boyutunda, 140 yapraktır. 280 sayfa, sarımtırak filigranlı Avrupa kağıdına kırmız cetvelli sayfalara yazılmıştır.

    BEKİR KÜTÜKOĞLU’NUN ÇALIŞMASI

    Tarihçi Vâsıf’ın intihali nasıl anlaşıldı?

    Tarihçi (merhum) Bekir Kütükoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi’nin 8. (Eylül 1953),  9. (Mart 1954) ve 10. (Eylül 1954) sayılarında yer alan üç tefrikada toplam 64 sayfalık makalesinde, olanca dikkati ve titizliğiyle bir eleştiri makalesi yazarak şu hükme varmıştı: “Vâsıf’ın tek kaynağı Hâkim Târihi’dir”. Vâsıf, Hâkim’in eserinden intihal yaparken bununla da kalmamış, “Hâkim Târihi kamu görevlilerinin azl ü nasbından (atılıp atanmalarından) ibarettir” diyerek bir de iftirada bulunmuş. Oysa Hâkim Efendi, bu yazıda verdiğimiz örnekler gibi daha onlarca ilginç konuyu işlemiş bulunuyor. Belki Vâsıf, kendi uydurduklarını dikkatli okuyucular farkederlerse, kusuru Hâkim’e yüklesinler diye düşünmüş olabilir.

    Kütükoğlu, üç uzun makalesinde sayfalar dolusu aşırma örneği veriyor. Günümüzde de  bilim çevrelerinde intihal olayları yaşanıyor elbette. Merhum Kütükoğlu belki “bu kadar da olmaz” diyerek önemli bir intihal örneği bırakmış tarih yazarlarına. 

    HÂKİM TÂRİHİ’NDEN OKUMALAR

    3. Ahmed’in ‘yargısız infaz’ı ve içki yasakları

    “Merhum Eski Sultan Ahmed Han (3. Ahmed),bir Cuma Alayı’nda namazı hazret-i Halid Ensarî’de (Eyüp) eda edip Karaağaç’a avdet buyurdu. Sonra, tebdilen (tanınmaz giysilerle) yine Eyüp’te, İdris Köşkü’ne döndü. Biraz dinlenip bu kez Mevlevî şeyhi giysisiyle Eyüp’e inip halka karıştı ve yine İdris Köşkü’ne doğru yola koyuldu. Bir bî-edep ve laübâli kişi eteğinin altında bir desti hamr (şarap), arkasında da bir avret, birbirini kollayıp anlaştıkları  yere giderlerken uyanık padişah şarap kokusunu alıp kadının da herife yaklaşarak gittiğini, bunların zâni ve zâniye (zina yapan erkek ve kadın), tavırlarının acayipliğine de tanık olup kesin bilerek -cellada- işaret buyurup herifi katlettirdi. Şarabını üzerine döküp destisini de üzerine koydu. “Kırık”(fahişe) kadını zindana gönderdi. Bunu gören halk şaşıp “Eyyub-ı Ensarî gibi mübarek mahalde ve Cuma gününde böyle rezalete cesaret edenler gerekli cezasını buldu” diyerek dua ettiler (Sayfa 22/b-23/a “Nakl-i ‘acibe)” 

    Buraya bir not ekleyelim: Padişah, bu karakuşî cezayı o anki görgü ve kanısı gereği, kadıya da danışmadan nasıl verebilmiş? İkilinin ne zinasına ne şarap içtiklerine tanık olmamış. Sorgulama da yok! Belki karı-koca idiler. Adamı izleyen kadın, belki kızı, kız kardeşi, tanımadığı bir kadın; neden olmasın? İçki yasağı nedeniyle satacağı içkiyi, eteğinin altına saklamış olamaz mı? Diyelim, kadın “kırık”mış: Onu da mesirede pazarlayacaktı. Ancak henüz ne içki içildi veya satıldı ne ilişki gerçekleşti. Destiyle şarap götürmek suçsa, cezası oracıkta baş uçurmak mı olmalıydı? Anlaşılıyor ki padişah şer’i ve siyasi gerekçeden yoksun, salt görenleri korkutmak için keyfi bir infazı gerekli görmüş… Sözkonusu padişah 3. Ahmed’in hareminde cariye kökenli kadın ve ikbal sanlı 20’den fazla eşi, sırada bekleyen cariyeleri de vardı. “Çırağan eğlencelerine düşkünlüğünü tarihler yazsa da içer miydi?” sorusuna yanıt olacak bir bilgi ise yoktur.  

    Kadınlar çıkmasın meyhaneler çivilensin

    “Önceleri tâife-i nisvan (kadınlar), şehriâyin (donanma) günlerinde ve diğer günlerde de çarşıya pazara, taşralarda mesirelere çıkarlar, gezip dolaşırlardı. Bunlar yasaklanmıştır. Mahalle imamlarına ve zabitâna tenbih-i ekid ( kesin buyruktur), “kadınlar evlerinizde kalın” diye öğütlenecektir. Gerçi Allah saklasın şehriâyinde çarşı ve pazarda ve mesirelerde bir kadın görülmek lâzım gelirse, aman verilmeden haklarından gelineceğini muhakkak bileler.  Meyhanelerin külliyetli olduğu yerlerde de kapıları çivilenerek ayyaşlar güruhu ve  Bektaşiler, kilitli meyhane kapılarının  önlerinde (Arapça) “Ey kapıları açan (Allah) bize de kapıları aç!” duasını okuyup dursunlar! Şarap çeşitlerinin alım ve satımı, gerek bir sarhoş bile olsa aman verilmeden cezalandırılacağı cümle zabitana bildirilip tenbih edilecektir. Gerçi şehriâyin günlerinde bir mahalde bir avret görülmedi ve bir sarhoş kimse yakalanmadı ve şarabın bir damlasına bir altın verilse ilaç niyetine de olsa bir kadehte bulaşığına dahi rastlanmadı. Yine de dikkatli olunmalı (Sayfa 111/b-112/a: Hat t-ı Hümayun)”

    1_x1ng3qdufzqz4bwchaltmg5022823025015183109
    Padişah 3. Ahmet (üstte) tanık olduğu bir zina olayının ardından sert bir ceza vermişti. Hatt-ı Hümayun’un kadınlara evde kalmayı, meyhanelerin kapılarını çivilemeyi öğütleyen kısmını konu eden bölüm (altta).
    PHOTO-2020-06-17-16-54-24_3
  • 317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri

    17. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Yahudi asıllı Salih bin Nasrullah el-Halebî, 4. Mehmet tarafından hekimbaşılığa getirilmiş müstesna bir şahsiyetti. Yazdığı ayrıntılı eser, dünya tıp tarihi literatüründe özel bir yere sahip. Yaşadığımız pandemi günlerinde hem geçmişi hem bugünü aydınlatan elyazması eser, aynı zamanda yakın tarihte ortaya çıkan büyük bir tesadüf eseri!

    Dünya yeni bir pandemi kıskacında. Doktorlar ve sağlıkçılar, koronavirüsle savaşımda iken tıp tarihi uzmanları da mutlaka eski kaynaklara, eski salgın kayıtlarına bakıyor olmalılar. Bunlar arasında özel bir yer tutan müstesna bir eser var: Kitâb-ı Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan.

    Olasılıkla Yahudi kökenli bir hekim-yazar Salih bin Nasrullah el-Halebî. Büyükbabası Sellum’a nisbetle İbn Salom da denirmiş. Gerçekten veya suri (görünüşte) Müslümanlığı seçip İslâmî ad alarak kamu görevi yapmak, Osmanlı yapılanmasında 14. yüzyıla kadar inen, 19. yüzyıla kadar süren bir gelenekti. Salih Efendi de onlardan ve 17. yüzyılın sayılı hekimlerinden, ilmiye sınıfına mensup bir aydın. Hassa hekimliği, İstanbul kadılığı, Etibba-hassa (saray tabipleri) ser-etibbalığı görevleri yapmış.

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    Zamanın ötesinde tıp tavsiyeleri Hekimbaşı Salih Efendi’nin tıp kitabının (1655) 1703’te yazılmış nüshası (solda). Aynı kitabın H. 1155 / M. 1743’te Hasan bin İbrahim’in Hatt-ıŞikeste (kırık üslupta) kopya ettiği nüshası (sağda).

    4. Mehmet’in saltanatındaki son görevi hekimbaşılık olmuş. Av çılgını bu padişah, Rumeli’nde Tırhala Yenişehri’nde sürek avında iken Salih Efendi de maiyetindeymiş. Oralarda ölmüş (1669). Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim’de, “Mehmed IV. zamanında iki saray hekimi, padişahın emriyle birer tıp kitabı yazarak memleketimizde yeni çıkan hastalıkları tarif etmişlerdir. Bunlardan biri, hassa tabipleri başhekimi Halepli Salih bin Nasrullah bin Sellum’un Kitâb-ı Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan başlığıyle 1665’te padişaha takdim olunan eserdir ki padişah bu eserden memnun olarak yazara samur kürk giydirmiştir” diyor.

    Salih Efendi de önsözünde, kitapta tıpta yeni ilerlemeleri anlattığından, padişahın bunların memlekette duyulmasını arzu ettiğini yazmış.

    Kitabın ilk bölümünde sağlığın elemanlarından hava, besinler, içecek şeyler, vücut idmanları, ruhî idmanlardan sayılan uykudan bahsedilmiş ve “nefsin istekleri yönünde hareketler”den bahsedildikten sonra tedavi usulleri sıralanmış. Kan almanın o kadar lehinde olmaması ilginçtir; bu noktada “Bokrat Hekim”in (Hippokrates) “tabiat, hastalıkların seyri sırasında, pekala etkili olur; bize onun işine yardım etmek düşer” düsturunu benimsediğini vurgulamış.

    3-hasta-taşiyicilar
    Hasta taşıyıcılar Hasta taşıyıcıların resmedildiği bu kare 18. yüzyıldan… (İst. Alman Arkeoloji Enst. Turkische Gewander und osmanischen Gesselschaft)

    Salih Efendi’nin Arapça eserleri de varmış. Bunlardan Gâyeti’l-İtikan fi Tedbir Bedeni’l-İnsan eseri, Türkçesiyle aynı içerikte veya bir özettir. Gate fi’t-tıb adlı başka bir kitabı dahavardır (Telif- çeviri eserleri için Adnan Adıvar’ın kitabının 132. sayfasında Ek-37’ye bakılabilir). Halepli Salih Nasrullah’ın dönme olduğu, Latince veya Rumcabildiği söylendiği gibi, hekimbaşılıkta ardılı Hayati-zade Mustafa Fevzi Efendi’nin de-Şeyhî’nin Şakayık zeylinedayanılarak- Yahudi dönmesi olduğu kabul edilmiştir.

    Çöpte bulunan kıymetli elyazması

    Hekimbaşı Salih Efendi’nin bu eserinin elimizde iki elyazması var. Bunlardan daha eski olanın son yaprağındaki “Mukabele tamam oldu, Mustafa bin Mahmud sene 1155 (1703)” kaydı, ölümünden 34 yıl sonra istinsah (kopya) edildiğini gösteriyor. Bu çok yıpranmış, sahaf diliyle “yorgun” tabir edilen eserde, deri kaplı ön ve arka kapağındaki gömme şemselerde görülen kabartma yazı istifinden, okunamasa da kitabın adı seçilebiliyor.

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    1703 tarihli nüshanın başlıklar sayfasından…

    317 yıllık bir serencam saklayan bu elyazmasının son tehlikeli serüveninin tanığıyım! Şöyle:  2010’larda deprem geliyor velvelesinde sağlam-çürük demeden rant yıkımları başladığında sıra bizim apartmanımıza da gelmek üzereydi. Yıkılmak için boşaltılan komşu apartmanlardan çöp konteynerinin yanına bırakılmış kitaplardan tekini, kapıcımız “bu Kur’an olmalı” diyerek almış ve “anlarım” diye bana getirmişti. Sahibi zat-ı muhterem yıkımı beklemeden öbür âleme göçmüş ki, aile bireyleri atılacak kitaplar yığıntısına merhumun bu fersude elyazmasını da katmışlar. İçlerinden biri, bizim kapıcımız gibi hassasiyet göstererek Kur’an (!) tanısı  koyamamış! (21. yüzyılda İstanbul’un seçkin bir semtinde sokağa kitap yığan “aydın” ailelerimiz, elyazmasını çöpe atan insanlarımız var). Tarih 7 Nisan 2011. Uzatmayalım: Hekimbaşı Salih Efendi’nin Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l-İnsan’ına o gece itibarı iade edildi!

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bede- ni’l-İnsan’ın 1703’te Mustafa bin Mahmud’un istinsah ettiği elyazması nüshası. H. 1115 tarihi ve yazıcının adı sol alt köşede.

    İkinci elyazması, 800 Dolar!

    İkinci elyazmasının son yaprağında ise “11 Zilhicce 1155 tarihi” (7 Şubat 1743) ve “Hasan bin İbrahim bin Abdullah, Allah’ın lütfu, irfan kardeşlerinin himmetiyle bu Şifânâme-i şirin edâyı, şikeste hattı (kırık yazı) ile tamama eriştirdim” diye kayıt düşülmüş. Bu elyazmasının bir de bana pahalıya maloluş öyküsü var: Vefat eden bir bilge dostumun satılan kitaplarından anı olsun diye 800 dolara almışım! Bu da bir yazgı çelişkisi: Biri çöpe atılıyor, öteki 800 dolara satılıyor.

    Bu ikinci yazmada, istinsah eden veya bir ispenciyar (eczacı-hekim) tarafından yapraklarına kenar çıkmaları, zeyller (eklemeler) yazılmış. Bunlar başlı başına bir halk hekimliği, ilaç tertipleri kaynağıdır. Yazımızdaki alıntıları bu ikinciden yaptık.

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    1743 tarihli nüshadan… Yaramaz veya zehirli marazlardan çenede, ciltte oluşanlar solda; freng zahmeti denen firengi bahsi sağ sayfada. Her iki sayfanın derkenarlarına uyuz, basur, tuzlu balgam ve firengi için ilaç tertipleri yazılmış, sf. 155/b – 156/a.

    Doğal ki Hekimbaşı Salih Efendi, kitabının ilk yapraklarında dönemin padişahı “Sultan bin sultan bin  Sultan el-gazi Mehmed Han bin Sultan İbrahim Han”a, yani “sultanlar silsilesinden  inen” 4. Mehmet’e olağanüstü övgüler sıralamış. Kitabını da padişahın mizacının iyi olması için yazdığını, çünkü o iyi olursa dünya âlemin de itidalde, yedi iklimin intizamda olacağını vurgulamış. Kendisi, yani “güçsüz Salih bin Nasrullah” kulunun ise ona hizmet koşturarak  riyaset-i etıbba-i hassa (padişah tabiplerinin başı) görevine onun saltanatında yükseldiğini vurgulamış.

    4. Mehmet'in hekimbaşısı
    4. Mehmet’in hekimbaşısı
    Yahudi asıllı Salih bin Nasrullah el-Halebî, 4. Mehmet tarafından hekimbaşılığa getirilmişti. (Albüm, Berlin Staatliche Museen Kunstbibliothek. Lipp 17, BL. 116. (1640-60).

    Padişahın kendisine “Öyle bir mecmua hazırla ki fenn-i tıbda tedbir-i sıhhatte mizacımızı muhtevi (içeren) bir kitap olsun. Fen usullerinden nice kaideler ve cüziyatı (ayrıntıları) içersin” buyurmuş. Salih Efendi de huzurdan çıkarak çalışmaya koyulmuş. Kaynaklar toplamış. En faydalı tertipleri (formülleri), ilaçları, eski hekimlerin kitaplarını inceleyerek yazdığı eserine Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan adını vermiş.

    Kitapta, her hastalık grubu/türü için belirtiler, tanı koyma, tedavi yöntemleri, hasta ortamı, yiyecek ve içecekler vb. açıklamalar yazılmış. 17. yüzyılın ikinci yarısında yazılan bu eser, içindeki sağlam bilgilerle ancak sonraki yüzyıl tabiplerinin önerebilecekleri tıp-sağlık açıklamalarını içeriyor. Bu bakımdan hekim Salih Efendi’yi farklı bir yere koymamız gerekir. Eserde ur, cerahat, kan birikmesi, kırık ve çıkıklar için de cerrahi tedavi yöntemleri öngörülmüş. Calinus’tan (Galien) İbn Sina’ya kadar eski bilge hekimlere göndermeler, bulaşıcı hastalıkların ilk kez görüldüğü yerler ve zamanlar için de açıklamalar var. Salih Efendi, psikolojik rahatsızlıklar için gayet isabetli önermelerde bulunurken, okuma-üfleme, nazar tutma-bağlama, muska gibi âdetlerden hiç sözetmemiş. Verdiği bilgiler, çağına ve o dönemin ilaç-eczacılık olanaklarına göre tabip önermeleridir. Tıp tarihi uzmanlarının bu kitabı çağına ve çağımıza göre değerlendirmeleri kuşkusuz önemlidir.

    Günümüzde bir salgın çalkantısında bulunduğumuzdan, eserin içerisinden eski salgınlara ilişkin birkaç alıntı seçtik:     

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    İçoğlanı hekimi. Ralamb Kıyafetnâmesi, 17. yüzyıl. (İsveç Ulusal Ktp., Rål. 8:o nr 10).

    Yaprak 147b- Humma-yı dak Yunan dilinde bu hummaya aftikus derler. Türkçede kuru hastalık derler. Bu bir garip hararettir ki evvela azâyı asliyeye müteallik (ana organlarda) olur. Sebebi ekseriya gamdan ve gussadandır (üzüntü ve sıkıntı).

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    Humma-yı dak ve alametleri Humma-yı dak ve alametlerinin anlatıldığı sayfası, sf. 147/b, 148a (solda)… Çiçek ve kızamık bulaşıcılarının ve tedavilerinin anlatıldığı sayfalar, sf. 149/b – 150/a (sağda).

    Yaprak 149/b- Bu hummalara terleme hastalığı, İngiliz sıtması da derler. Bu humma evvel yok idi. Şimdiki zamanda çoktur. Hususa İstanbul’da çok vaki olur. Bunun dahi sebebi bir zehirli keyfiyettir ve bazı zamanda taun (veba) gibi halk arasında sâri (salgın) olur. Çok zaman humma-yı muhrıkadan (ateşli humma) ve humma-yı vebâiyeden (veba) sonra bu hummaya müntakil olur (dönüşür). Bu bir hummadır ki kuru hastalığa müşabihtir (benzer).   

    Yaprak 150/b- Taun (veba) Bu dahi halka şamil ve sâri olan marazlardandır. Bu maraz gayet yaramazdır ve mühlik (öldürücü) marazdır ve bu marazın sebeplerini etıbba (tabipler) ihtilaf eylediler. Calinus ve Bokrat (Hipokrat) derler ki bu maraz bir fesattandır ki havada veya yerde olur. Bazılar da derler ki zehirli bir keyfiyettir ki bazı diyarlara mahsus olur. Mesela İstanbul’daki gibi, Mısır’daki gibi sâri olur. İnsandan insana nakleyler ve bir diyardan bir diyara nakleyler. Nice kere tecrübe olunmuştur. Demişlerdir ki ol fesadın keyfiyeti evvela kalbe sirayet eyler, badehu ruha sirayet eyler. Bazıları esbab-ı semaviyeden (göksel nedenlerden) olur derler. Mesela bazı kevakibin karanatından (yıldız kaymalarından) olmak gibi. Amma hak budur ki (doğrusu) bu marazın sebebi kesret-i isyandandır (ayaklanmalar). Zinadan ve livatadan ve katl-i nefsden (cana kıymaktan) ve zulümden de olur. Hak süphane ve tealâ kullarının üzerine havale eyler. Ya cin veya melek tavassutuyla (aracılığıyla) taunun zuhuruna alâmet, kuyruklu yıldız görünmek gibi, yağmurların çok yağması gibi, hayvanatın çok kırılması gibi ve bazı adamlarda zehirli çıbanlar zuhur eylemek gibi…

    Yaprak 156/a-b- Frengi Zehirli olan emrazdandır (hastalıklardan). Bu maraz yeni zuhur eyleyen emrazdandır. Etibba-i mütekaddimin (en eski tabipler) kitaplarında yazmamışlar. Bunun iptida zuhuru tarih-i Hicret’in 900 senesine (1400’lerin sonu) zuhur eylemiştir. Zira ol zaman İspanya kralı Yeni Dünya (Amerika) semtine asker gönderip ol Yeni Dünya’nın bazı yerlerini zapt eylediler. Ol diyarın adamlarına ihtilat eylediler (karıştılar) ve bu maraz ol diyara mahsus idi. Bunlara dahi sirayet eyledi. Giderek kendi vilayetlerine yayıldı. Hususa (özellikle) İstanbul’da ve Mısır’da vesair vilayetlerde de şâyi (yaygın) oldu. Bu maraz bir sâri marazdır ki ekseri cima (seks) ile sirayet eder veya ihtilat ile sirayet eder. Çok bakıp istikrah (tiksinme) eylemeden dahi olur. Fahişe avretler ile cima edip türlü türlü meniler rahimde muhtelit (karışıp) olup ondan sirayet eder ve taam (yemek) yerken görüp istikrah eylemeden dahi olur. Kaftanını giyip mezburun (kişinin) kaftanının kokusundan olur ve hamamda peştamaldan ve oturduğu yerden ve suyu sıçradığından sirayet eder. Dahi çoktur. Elhasıl babadan anadan dahi miras olur… Bazılar dediler ki taun (veba) gibi bazı diyara düşer, birbirinden sirayet eyler. Bu marazın sebebi bir yaramaz zehirli keyfiyettir ki ahlatı ifsat (dokuları bozar) eyler Bunun için mahsus alametler (özel belirtiler) yoktur. Alametlerinden bazısı kemiklerde sızı olur ve bazı yaramaz çıbanlar ve yaramaz yaralar olur ve bazısının bedeninde yaramaz kokular ve belsoğukluğu olur ve bazısının bedeninde katı veremler zahir olur. Bu marazın ilacı iptidada asandır  (başlangıçta kolaydır). Amma eskidikten sonra ilacı güçtür. İlacı: Evvela bedeni ahlattan tenkıye eyleyeler (temizlenip arındırılmalı). Eğer kan galebesi (çokluğu) var ise kan alalar ve beden pak olduktan sonra bu maraza hasiyyetle (özellikle) faide eyleyen şeyleri istimal  eyleyeler. Mesela saparina gibi. Çöbçini ve peygamber ağacı ve sasfaras gibi. Bunlardan kaynatalar, suyunu içireler ve terleteler. Kaynatmasının tariki (yöntemi) odur ki peygamber ağacı ve saparine ve çöpçini her birisinden on ikişer dirhem on iki rıtl suyla bunları kaynatalar, yarısı kalıncaya. Badehu her gün altmış dirhem kadar içireler ve sıcak yerde oturtalar ve terleteler ve eğer marazın mizacı hararet üzerine ise bunları kaynatırken içine sandal ve nilüfer koyalar ve eğer marazın mizacı bârid (soğuk) ise kuru üzüm ve beyan kökü koyalar ve gâhice (ara ara) saparineyi süfuf eyleyip (dövüp) yiyeler… Bu marazda perhiz  lazımdır. Peksimet ile kuru üzüm yiyeler ve piliç suyu içeler. Eğer zayıf ârız olursa piliç kebabı vereler.

    SALİH BİN NASRULLAH

    İki biyografiden: Âlim, usta bir tabib

    “Sultan Mehmed Han ibn İbrahim Han devri etıbba-yi Osmaniyesinden olup riyaset-i etıbba vazifesiyle ve mevkib-i hümayunla (4. Mehmet’in eşliğinde) Yenişehir’de bulunduğu esnada H. 1080 (1669) tarihinde vefat etti. Fenn-i ispeciyariden (eczacılık biliminden) bahseden  Akardadin isminde bir eseriyle bir mukaddeme, dört makale ve bir hâtimeyi havi olan Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan ismindeki eser-i tıbbiyenin müellifidir ki bu eser mu’aharen darüşşifa tabib-i evveli Ebülfeyz Mustafa Efendi tarafından bir takım ilâvât ile tezyil edilerek “Nüzhetü’l-ebdan fi tercüme-i gâyetü’l-beyan” tesmiye olunmuşdur. Eser ahiren tab edilmiştir. (400) sahifeden müteşekkil olan eserin bir nüshası Ayasofya kütübhanesinde vardır. Salih Efendi an-asıl Halebli olup tahsili Dersaadet’tedir”.

    (Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, H.1342 / C: 3, s: 234)

    ve

    “Halepli Nasrullah bin Sellum’un oğludur. İbşir Paşa (sadrazamlığı 1654/55) İstanbul’a getiripFatih Darüşşifası’na hekimbaşı yaptı. Sonra saray tabiplerine katıldı. Ağustos 1656’da reis-i etibbâ  (baştabip) oldu. 166’de Mekke, 1665’te İstanbul pâyesi (onursal İstanbul kadılığı) verildi. Mevkib-i hümayunla (4. Mehmet’e eşlik edenlerle) Yenişehir’de bulunduğu sırada Eylül 1669’da vefat etti. Alim, usta tabipti. Gâyeti’l-Beyân adında  bir eseri vardır”.

    (Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî 5/ s: 1462, İstanbul 1996)

  • Türkiye’nin kaçırdığı tren

    Türkiye’nin kaçırdığı tren

    Köy Enstitüleri’nin özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 okulda 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. 17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri’nin hazırlık aşamaları, uygulama süreci ve kapatılma nedenleri…

    Anadolu’nun üretken ama yoksul ve sağlıksız köylüsü, 1920-30’larda eğitimden de yoksundu. Gönenmesi, sağlıklı ve eğitimli olmasına bağlıydı. Bu gerçeği görenlerin başında eğitimci yazar Ethem Nejat’ı (1887-1921) anmalıdır. Onun “işbaşında eğitim” önerisi Osmanlı maarif nazırlarının sonuncularından Şükrü Bey’i etkilemişti. Ethem Nejat, daha 1910’larda, tarımın gelişmesi için köylünün eğitilmesini öneriyor; ulusal duyguları güçlü gençler yetiştirilerek kalkınma sağlanır diyor; kara cahil ve tutucu bir toplumu, çocuk ve genç eğitimini köstekleyen en tehlikeli engel olarak görüyordu.

    2. Meşrutiyet’te filizlenen benzer görüşler, cumhuriyetin ilk yıllarında güçlendi. 1924-1925’te yabancı uzmanlar çağırıldı. Bunlardan J. Dewey, 1924’te Bakanlığa verdiği iki raporun ilkinde: Bir uzman kadro kurulmasını, bu yapılmazsa hazırlıksız ve vaktinden önce bir reformun beklenen sonucu vermeyeceğini; köy okullarının eğitim-öğretim programlarının çevre ve köy koşullarına göre hazırlanmasını; köylünün sıkıntıya, angaryaya zorlanmamasını; köy öğretmenlerinin sağlık elemanlarıyla işbirliği yapmasının önemini belirtmişti. İkinci raporunda da “yaparak-yaşayarak eğitim”i önermişti.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-7
    Kaynak dersi Ankara yakınlarındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde 1944’te çekilen bu fotoğrafta öğrenciler kaynak dersinde. Köy Enstitüleri’nde tiyatro, müzik, edebiyat derslerinin yanında uygulamalı derslere de önem veriliyordu.

    1925’te gelen uzman Kühne ise “Meslekî Terbiyenin Gelişmesi” başlıklı raporunda şu saptamalarda bulunuyordu: Öğretmenler eğitim veremiyor. Aylıkları yetersiz. Sık sık yerleri değiştiriliyor. Öğretim ve öğrenci maliyeti yüksek. Yatılı eğitime yönelmeli. Sınav sistemi değiştirilmeli. Okuma-yazmanın asıl engeli olan Arap alfabesi değiştirilmeli. Köy öğretmenlerinin uygulama bahçeleri olmalı. Yakın geleceğin koşulları düşünülerek Türk maarifi yeniden kurulmalı. Eğitimli tarım işçisi, sanayi işçisi, uzman işçi yetiştirilmeli. Okullar Bakanlığa, yönetimleri il yönetimine bağlanmalı…

    Mustafa Necati’nin Maarif Vekilliği süresince (1925-1929), Ethem Nejat’ın ve yabancı uzmanların önerileri gündeme alındı. Necati Bey 1926’da kendi kuşağından, yetkin ve güçlü bir merkez örgütü kurdu. Yeni Türk Harfleri’nin kabul edildiği 1928’de yaklaşık 40 bin köyün ancak üçte birinde, toplam 16 bin dolayında öğretmen veya öğretim görevlisi vardı. Her yıl bunların ortalama 600’ü ayrılıyor veya ölüyor, öğretmen okullarından da ancak bunların yerini dolduracak kadar mezun alınıyordu. Oysa köylerdeki çağ nüfusu giderek artmaktaydı. 25 bin köyün ne okulu ne öğretmeni vardı. Necati Bey ekibiyle gece gündüz çalışarak ölümünü (1 Ocak 1929) önceleyen günlerde 10 yıllık bir öğretmen yetiştirme planı öngörmüş; bunun için ivedilikle her biri 600 mevcutlu 10 çağdaş okul açmayı hedeflemişti.

    Köylere öğretmen yetiştirme çabası sürerken ­-yakın geleceğin Köy Enstitüleri’nin denemesi olarak- 3 yıllık ve yatılı, Kayseri Zincidere ve Denizli Köy Muallim Mektepleri açıldı. Öğrenciler bölge köylerinin 5 yıllık ilkokul mezunları arasından seçiliyordu. Yerleşim yerlerinden uzakça arazilerde kurulan bu okullarda öğlene kadar kültür dersleri işleniyor; öğleden sonra 30 dönümlük tarla alanında, beşer dönümlük bağ-bahçelerde, fenni ahır ve kümeslerde ekim-dikim, derim, sağım eğitimi ve üretim yapılıyordu. Bu okullar 1929-1932 arasında üç dönem mezun verdikten sonra kapandı.

    Dr. Reşit Galip 1932’de Bakan olunca uzmanlardan oluşan bir Köy İşleri Komisyonu kuruldu. Bu kurul, yeni açılan Halkevleri’nin köycülük kollarıyla işbirliği de yapacaktı. Öğretmen okulu çıkışlı İsmail Hakkı Tonguç da İş ve Meslek Eğitimi adlı kitabını bu sırada yayımladı. Ama düşünülen Mıntıka Muallim Mektepleri kurulamadı.

    1935’te göreve gelen Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan, öğretmenin ailesiyle köyde yerleşmesi ve örnek üretim yapması için yer ve arazi tahsisini amaçlayan “Köy Öğretmenleri” projesini onaylayarak Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atadı. Asker kökenli Bakan’ın önerisi ve Tonguç’un çalışmaları sonuç verdi. 1936’da, Eskişehir Çifteler’de bir Köy Eğitmenleri Kursu açıldı. Burada, yeni terhis edilmiş okuma-yazma bilen çavuş, onbaşı ve erlerden yetenekli köy gençleri, 6 ay kurs eğitiminden sonra üç sınıflı köy okullarına atanmaya başladı. Kursiyerler, ilk örnek dersleri Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun önünde verdiler.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-3
    Köy hayatı eğitimle içiçe Köy Enstitüleri’nde eğitim köyün gündelik hayatından ayrı tutulmuyordu. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde bahçe sulaması yapan öğrenciler.

    Bunların okutacağı Eğitmenli Köy Okulu çocukları için Kültür (Millî Eğitim) Bakanlığı’nın uzman öğretmen ve sanatçılara hazırlattığı Birinci Yıl, İkinci Yıl, Üçüncü yıl kitapları 1937, 1938 ve 1939’da parasız olarak dağıtıldı. Türk eğitim tarihinin öğrenci düzeyi ve eğitim ilkelerine uygun tasarlanmış ve yazılmış bu harika ders kitapları, “Hesap”, “Yurt ve Yaşama Bilgisi” ve “Okuma” bölümlerini içeriyordu. “Yeni harflerle, Türkçe ve resimli” bu okul kitapları, olasılıkla köy evlerine giren ilk kitaplardı da… 1946’ya kadar eğitmen yetiştiren Köy Eğitmen Kursu’nun ilk yıllardaki başarısı Köy Enstitüleri’nin bir bakıma son hazırlık aşamasıydı. 1937-1939 arasında ilkokuldan sonra eğitim verecek beş yıllık iki Köy Öğretmen Okulu, İzmir Kızılçullu’da ve Eskişehir Çifteler’de denendi. Bunlar bir bakıma sayıları bölge özelliklerine göre 20 olarak belirlenen Köy Enstitüleri için deneme-uygulama örnekleriydi.

    Buraya kadar özetlenen süreci yakından izleyen Atatürk, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu göremedi. Acaba daha birkaç yıl yaşasa, bir dizi şanssızlık ve yetersizlikle gündeme gelecek Köy Enstitüleri, onun önermeleriyle daha sağlam ve kalıcı bir yapı kazanabilir miydi, bilemiyoruz. Köy Enstitüleri, Türk eğitim-öğretim atılımları içinde en önce yapılacakken sona kalmıştı. 2. Dünya Savaşı koşullarında başarılmaya çalışılmış, sonrasında da çokpartili dönemde muhaliflerin hedefi olmuştu.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-1
    İnönü teftişte Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde… Arkada, dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)

    Yeni Reisicumhur İsmet İnönü, 28 Aralık 1938’de “Kültür Bakanlığı”nın adının “Maarif Vekâleti”ne dönüştürülerek, Başvekil Celal Bayar’ın Maarif Vekilliği görevini bırakan Saffet Arıkan’ın yerine Hasan Âli Yücel’i atamasını onayladı. Atatürk’ün ölümünden 48 gün sonra bu ad ve Bakan değişikliğine acaba neden gerek duyulmuştu? Bir dönem kapanmış bir devir açılıyordu. Kapı ağzında da kuruluş hazırlıkları yapılan Köy Enstitüleri vardı.

    Mamafih, Mustafa Necati kuşağından ve ekolünden olan yeni Maarif Vekili Yücel (28. 12.1938 – 5.8.1946), görevine ve Köy Enstitüleri’nin kurulup kurumlaşmasına, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun okur-yazarlık erdemi kazanmasına 7 yıl 7 ay 7 gün hizmet etti. Her yıl binlerce öğretmen yetiştirmeyi hedefleyen, köy nüfusunun aydınlanmasını ve üretkenliğini amaçlayan, işe ve etkinliğe yönelmiş bir eğitim siyasetini başarıyla sürdürdü. İlk yaptığı iş Köy Enstitüleri’nin kurulmasını sağlayacak yasadan önce Temmuz 1939’da Maarif Şurası’nı toplamak oldu. Şura oturumlarını başta İnönü olmak üzere Bakanlar, milletvekilleri, yöneticiler, eğitimciler, eğitmenler, köylüler izlediler. Her görüş açıklandı, tartışıldı. Ana konu Köy Enstitüleri’ydi. Şura’da alınan kararlar ışığında Bakanlık tarafından hazırlanan yasa tasarısı TBMM’deki tartışmalardan sonra kabul edilerek 17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girdi.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-2
    Köy hayatı eğitimle içiçe Köylüler de zaman zaman dersleri dinleyip “feyz” alıyorlardı.

    Yasada öngörülen gerekçeler şunlardı: 31 bin köyümüzde okul yoktur. Erkek nüfusun yüzde 76.7’si, kadın nüfusun yüzde 91. 8’i okuma-yazma bilmemektedir. Bilgisizliğin en yoğun olduğu yerler, genel nüfusun yüzde 81’ini barındıran köylerdir. Köylünün daha iyi üretici olması için okutulması koşuldur. Öğretmen okulu mezunları köy koşullarına uyum sağlayamıyor. Bu hizmeti, köylerden alınacak adayların yetiştirileceği Köy Enstitüleri verebilir.

    Enstitülerde köy koşullarına alışık gençlere, öğretmenliğin yanında her köy için geçerli kooperatifçilik, tarım işleri, dülgerlik, demircilik, hasta bakımı, kız öğrencilere dikiş, ev idaresi, çocuk bakımı da öğretilecekti. Bunun için bölgesel köyleri ortalayan konumda araziler seçilerek ekim-dikim, yetiştirme, üretme alanlarını, işlik, laboratuvar, kütüphane, oyun sahalarını, derslik, yatakhane, yemekhane, banyo yapılarını kapsayan yerleşkeler yapılacak; bu çalışmalara usta ve işçilerle beraber öğretmen ve öğrenciler de katılacak, üretim gelirleri döner sermaye hesabına yazılarak giderlerin bir bölümü karşılanacaktı.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-4
    Dikiş de var coğrafya da… Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki-dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler (solda). Coğrafya dersini bir yerküre maketiyle işleyen köy enstitülüler (sağda).

    Cumhuriyet Türkiye’sinde başlatılan bu özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 enstitüde 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. Bilimsel çalışmalara da konu oldu. Fay Kirby’nin 1960’ta Columbia Üniversitesi Teachers College fakültesinde kabul edilen, Türkçeye Türkiye’de Köy Enstitüleri adıyla çevrilen doktora tezi bunlardandır.

    Köy Enstitüleri, 2. Dünya Savaşı koşulları, çokpartili yönetime geçiş tartışmaları, taassup dirençleri nedenleriyle 10 yıl mezun verdikten sonra 24 Ocak 1954’te programları yürürlükten kaldırılarak İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü. 1944’teki ilk mezunlarından 1950’lere kadar köy kökenli 17 bin öğretmen ve 5 bin dolayında sağlıkçı bu kurumlarda yetişti. Bunlar, 1980’lere kadar 40 bin dolayındaki köyün yaklaşık yarısında görev alarak okuma-yazma ve okul eğitimi süreçlerinin başını çektiler. Köy yaşamını düzenleyici hizmetlere katkıda bulundular. Halkevleri, kent okulları, kamu görevlileri gibi konularla birlikte dayanışmalı köy yaşamı ve kültürünü inceleme ve araştırmalara açtılar. Yeni bir köy edebiyatı burada doğdu.

    İLK ÖĞRENCİLERDEN CAVİT BİNBAŞIOĞLU

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-5
    Önce öğrenci sonra öğretmen Aksu Köy Enstitüsü’nün ilk öğrencilerinden Cavit Binbaşıoğlu, daha sonra öğretmenlik ve müfettişlik yaptı; Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen yetiştirdi.

    ‘Günün yarısı kültür, yarısı iş ve sanat’

    “Aksu Köy Enstitüsü’ne ben Akseki’den 1940’ta kaydoldum. Numaram 50 idi. Benden sonra kaydolanlarla mevcudumuz 67 oldu. Bunlardan 6’sı kızdı. Oysa ilk yıl 30 erkek 30 kız alınacakmış. Fazladan 7 öğrenci de ayrılanlar olacağı düşünülerek kaydedilmiş. Alınan öğrencilerden iki grup oluşturdu. Yaşları biraz küçük olanlar A şubesine, büyük olanlar da B şubesine… Beş yıl sonra 29 Ekim 1944’te mezun olduğumuz zaman sayımız yarıya düşmüştü. 31 kişi mezun olduk.

    Enstitüye geldiğim zaman, burada bir okul binası ile yanında tahtalardan yapılmış birkaç baraka vardı. Okul binası, hem yönetim hem depo ve sağlık odası için kullanılıyordu. Barakalardan bir kısmı erkek öğrenciler için yatakhane bir kısmı da yemekhaneydi. Yanında büyük bir karaağaç vardı. Büyük bir alana gölgelik yapıyordu. İlk zamanlarda bu ağacın altı bizim dershanemiz olmuştu. Okul binasının biraz ötesinde de tuvalet inşa edilmişti. İlk geldiğimiz zaman okulun durumu bu idi. Okulun arkasında bir hendek ya da dere vardı, içinden sular akardı. Onun ötesi tamamen çalılıktı. Okulun önündeki alan genişti. Okulun ve barakaların ilerisinde birkaç dönümlük düz bir alan vardı. Buralar sonradan bizim sebze ve meyve bahçemiz olmuştu.

    İlk zamanlarda okulun belli bir programı yoktu. Öğretmenler kurulunun hazırladığı programlar, Bakanlığın tasdik etmesiyle uygulandı. Yaptığımız iş, günün yarısını kültür dersleriyle, diğer yarısını iş ve sanat çalışmalarıyla geçirmek olmuştur. Kalan boş zamanlarda da sportif etkinliklere yer veriliyordu. Bisiklete binme, motosiklete binme, voleybol oynama.

    Aksu’nun yakıcı güneşinden korunmak için bize geniş siperleri olan Panama tipi şapkalar verilmişti. Bu kadar çalıştıktan sonra ben köyde kendi işimi yaparım diyen öğrencilerin ayrılmaması için okul müdürü, kültür derslerine de yer vermekte idi.

    1940 yılı Ekim ayının ikinci haftasında gelen Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, yanında Antalya milletvekilleri, Antalya Valisi Haşim İşcan ve ileri gelenlerle okulumuzu ziyaret etti. O akşam enstitünün ilerisinde eğitmenlerin kaldığı yerde bir müsamere düzenlendi. Müsamereye İstiklâl Marşı ile başlandı. Uygun bir tempo ile söylenemediğinden Yücel, yerinden kalkarak kendisi yönetmek suretiyle daha canlı ve daha hızlı bir marş söylememizi sağladı”.

    (Cavit Binbaşıoğlu, Öğrencilik ve Öğretmenlik Anıları, Ankara 2002, s. 18-21 özet)

    FAY KIRBY’YLE RÖPORTAJ

    ‘Robert Kolej’dekilerden daha bilimsel konuşuyorlardı’

    Türkiye’de Köy Enstitüleri kitabının yazarı Fay Kirby, 1947-1950 arasında Türkiye’de öğretmenlik yapmış; 1951-1954 arasında ise Köy Enstitüleri’ni incelemiş ve çalışmalarını Columbia Üniversitesi’nde sunduğu doktora tezinde toplamıştı. 1987’de Nokta dergisine verdiği röportajda Köy Enstitüleri’yle nasıl tanıştığını anlatıyor.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-6
    Aksu’da bir Amerikalı Fay Kirby, 1950’de ziyaret ettiği Aksu Köy Enstitüsü’nde Sıdıka Avar, enstitü öğrencileri ve köylülerle birlikte…

    “1950 yılıydı. Kolombiya’daki öğretmen kolejlerini görmek amacıyla oraya bir gezi planladım ve bir daha Ortadoğu’ya dönmeyeceğimi düşündüğümden bir ön gezi planı da burada yaptım. Antalya’ya gittim. O zamana kadar “yardım edebilir miyim” diye yanıma yaklaşanlara alışmıştım. Bu kez de bir genç geldi. Hukuk öğrencisiydi. Beni kent içinde gezdirdikten sonra bir yere götüreceğini söyledi. Oranın millî eğitim müdürü ile birlikte bir yere gittik. Meğer orası Aksu Köy Enstitüsü imiş. O zaman bile köy enstitülüğü esprisini yaşatıyorlardı. Birkaç gün orada kaldım. Yeni öğretmenler gelmişti. Aralarında Cavit Orhan Tütengil de vardı. Biz, “olanaklar ne kadar iyi olursa, eğitim o kadar bilimsel olur” derdik. Bu öğrencilerin birkaç kimyasal numuneleri vardı, ancak çok daha bilimsel konuşuyorlardı benim (Robert) Kolej’deki öğrencilerime göre. Bu gençlerin yanında hiç yabancılık çekmedim. Halk oyunları oynanıyordu. Ben de bildiğim İngiltere ve Amerika halk oyunlarından gösterdim. İnanın, öğrenciler dans ederken kız-erkek demeden gayet rahat birbirlerinin ellerini tutuyorlar, öğretmenler ise bir kıza değince gülüşüp duruyorlardı. Cavit Bey, su ter içinde kaldı, bir kızın eline dokundu diye.

    (Nokta, 26 Temmuz 1987, sayı: 29)

  • Kadınların sesi yokken onun divanı vardı

    Kadınların sesi yokken onun divanı vardı

    18. yüzyılın aydın İstanbul hanımefendilerinden Şair Fıtnat Hanım, pek nadir rastladığımız Osmanlı kadın şairlerin en önemlilerindendi. Osmanlı ilmiye sınıfının en tepesindeki beş şeyhülislamın bulunduğu bir aileye mensup bir kadın şairin varlığı, dönemi düşünüldüğünde “olacak iş değil” dedirtir. Hayatından geriye iki ölüm tarihinden başka pek bilgi kalmaması da öyle…  

    Asıl adı Zübeyde, şiirdeki mahlası Fıtnat olan bu 18. yüzyıl aydını İstanbullu hanımefendi; kendisi de yazar ve şair olan Şeyhülislam Ebu İshak-zâde Es’ad Efendi’nin kızı olarak dünyaya gelmiş. Lehcetü’l-lügat adlı bir sözlüğün yanısıra musikişinasların yaşamöykülerini içeren Atrabü’l-âsâr adlı bir esere de imza atmış.

    “Yaratılıştan kavrayışlı, anlayışlı” anlamındaki “Fıtnat” şiirlerindeki mahlasıyken, asıl adı bir şeyhülislâm kızı için uygun düşen Zübeyde’dir. Hibetullah yazanlar yanılmış. Ali Canib Yöntem’in İslam Ansiklopedisi’ndeki “Fıtnat/Fitnat” maddesindeki “(…) Hadikatü’l-Cevami, Lâleli Câmii bahsinde ismini Hibetullah olarak kaydeder” cümlesindeki yanlışlığı farketmeden alıntılayan N. S. Banarlı da Resimli Türk Edebiyatı C. II, s. 769, dipnot 46’da “Bu isim Hadikatü’l Cevami’de Hibetullah olarak geçer” demiş. Oysa Hadikatü’l-Cevâmi’de, Laleli Camii türbesinde gömülü 3. Mustafa’nın kızı Hibetullah anılıyordu!

    ŞAİR FITNAT HANIM-14
    Kendi elyazısıyla Fıtnat Hanım’ın divanının ilk tertibine ait kendi elyazısı ile müsveddesinde yaptığı bazı düzeltme ve ilâveleri gösteren sayfalar (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY, nr. 2926, vr. 86b-87a)

    Fıtnat’ın doğduğu konak, birkaç kuşak ulema, şair, yazar aileleri barındırdığına göre o ortamda bir şair hanım yetişmesi ne kadar doğalsa yaşamına ilişkin kaynak yokluğu da o kadar tuhaf! İstanbul’da doğmuş, yaşamış ama hayatı konusunda bilgi yok gibi. Doğumu, eğitimi, evliliği mutlaka yazılmıştır ama günümüze salt iki (!) ölüm tarihi kalmış: 1780 veya 1783. Doğum tarihi bilinmiyor. Adını Osmanlı divan şairleri sırasına yazdıran bu aydın kadının divanı 1846’da Takvimhane’de taşbaskısı yöntemiyle basıldığı gibi, kütüphanelerde de elyazma nüshaları var.

    Şiirlerinden açık düşünceli ve aydın bir şair olduğu anlaşılan bu İstanbul hanımefendisinin soyuna bakıldığında şaşırtıcı bir tablo dikkati çekiyor: Büyükbabası Ebu İshakzâde İsmail Naim Efendi; amcası Şeyhülislam Ebu İshak-zâde İshak Efendi; babası Şeyhülislam Mehmed Es’ad Efendi; Fıtnat’ın amcası Es’ad Efendi-zâde Şeyhülislam Şerif Efendi, bu sonuncunun oğlu ve Fıtnat Hanım’ın yeğeni Şeyhülislam Mahmud Şerif Efendi… Hepsi de 1730-1780 aralığındaki şeyhülislamlar arasında yer almışlardır! Bu durum Fıtnat Hanım’ın şairliğini ister istemez sorgulatır. Osmanlı ilmiye sınıfının tepesinde ardarda beş şeyhülislamla örüntülü bir aile yapısından -döneminde “olacak şey değil” dedirten şair (Koca) Ragıp Paşa’nın, şair Haşmet’in çağdaşı- bu düzeyde bir kadın şairin yetişmesi şaşırtıcıdır. Sonradan üretilen söylentiler ciddiye alınırsa bu üçlü arasında latife, hiciv atışmaları yapılması da hayret vericidir.

    ŞAİR FITNAT HANIM-10
    ŞAİR FITNAT HANIM-9

    Dikkati çeken başka bir durum da adını kaç aydınımızın bildiği şüpheli Fıtnat Hanım’ın mezarının da korunamamış olması. Bursalı Tahir, Osmanlı Müellifleri’nde: “Muhaderat-ı kavm(kadınlar topluluğu) içinde medâr-ı mefharet (övünç kaynağı) olacak bir nâdire-i belagat (ender söz ustası)” diye tanımladığı Fıtnat Hanım’ın mezarının saptanamadığını yazmış: “Geçen yüzyılın kitabiyat ve teracüm-i ahval (bibliyografi ve biyografi) uzmanlarından İsmet Efendi, “Eyüp Sultan Türbesi arkasındaki sırtta” demiş: “Kimi Eyüplüler de Feshane’ye giden (Defterdar) caddenin sağındaki harap -Hubbî Hatun- türbesini gösterirlerken kimileri de Çarşamba’da İsmail Ağa Camii haziresindeki Ebu İshak aile kabristanında gömülü olmasını ileri sürmüşler”.

    Şu gerçek ortaya çıkıyor: Günümüzden yüzyıl önce Bursalı Tahir Bey, Fıtnat Hanım’ın mezarı denebilir bir iz bulamamış. Bugün kim nasıl bulabilir? Abdullah Eyyubî’nin, Eyüp Sultan ve çevresini anlatan Mecmua-i Vefiyât adlı yapıtında “Şeyhülislâm Murtaza Efendi türbesinin avlusunda, soldaki duvara bitişik mezardır” diye yazılmış. Bu kaynakta Fıtnat Hanım için “Şair Derviş Efendi’nin zevcesi Fıtnat Hanım’ındır” açıklaması var. 1980’de Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nde yayımlanan “Şair Fıtnat Hanım’ın Mezarı” başlıklı makalede de aynı yer, “Defterdar Caddesi’ndeki Hubbî Hatun Türbesi haziresi” olarak vurgulanmış. Fıtnat’ın kocası Derviş Efendi de Rumeli Kazaskerliği’ne kadar yükselmiş ama, safdil, ilimden-irfandan, şiirden nasipsiz bir zatmış.

    ŞAİR FITNAT HANIM-13
    Fıtnat Hanım’ın bir dönem güzeli olarak tasvir edildiği “muhayyel” portresi.

    Fıtnat Hanım’ın eserlerinden bestelenenler vardır. Lâleli (1763) ve Beylerbeyi (1780) Camiilerinin manzum tarihlerini yazdığı bilinir. Adı, İstanbul Lâleli’de Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’nin yan sokağına verilmiştir. Fıtnat’ı cazip-şuh bir dönem güzeli olarak gösteren “muhayyel” portresinin ressamını bilen herhalde vardır.

    Bursalı Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri’nin 2. cildindeki “Fıtnat Hanım” bahsinde onun birkaç şiirine yer vermiştir. Şu beyit ilginç: “Tabiat rûşen olmaz olmadıkça dide-i Hak beyyin / Alır mı beyt-i bî-revzen ziyâ hurşid-i enverden”(Doğa aydınlık olmazdı Tanrı bakmadıkça / Penceresiz ev güneş ışığı alabilir mi?)

    ŞAİR FITNAT HANIM-5
    Fıtnat Hanım Divanı’nın ciltli kapağı ve son sayfaları.

    Adı geçen kitabın dizin sayfalarında yüzlerce şair adı sıralanmışken listenin sonuna 18 kadın şair için de yarım sayfalık “fihrist-i nisâ” (kadınlar dizini) eklenmiş. Fıtnat’ın da yeraldığı bu kısa dizindeki Osmanlı kadın şairleri şunlar: Zeynep, Sırrı Rahile, Şeref, Sıdkî Emetullah, Safvet Nesibe, Âdile Sultan, İffet Hatice, Fâize Fatma, Bahar-zâde kerimesi Kastamonulu Feride, Hazinedarzâde Fıtnat, Fıtnat Zübeyde İstanbulî,Fatma Kâmile Balıkesrî, Leylâ İstanbulî, Makbule Lemân İstanbulî, Fahrünnisâ Mihrî Amasiyevî, Nesibâ Tevfika İstanbulî, Nakiye Şerife, Nigâr Hanım binti Osman Paşa.

    Bunlardan, divanı yayımlanan Mihrî Hatun (Amasya, 1460-1506) Osmanlı kadın şairlerin ilklerindendir. Yine divanı olan Âdile Sultan (1826-1899) 2. Mahmut’un kızı, Abdülmecid’in kızkardeşi, Abdülaziz’in ablası, 2. Abdülhamid’in halasıdır. Sultan Abdülmecid’in kâtibi ve şehzade hocası Macar Osman Paşa’nın kızı olan şair Nigâr Hanım’ın oğlu Salih Keramet de şair Tevfik Fikret’in arkadaşıydı.

    DİVÂN-I FITNAT HANIM

    ‘Ne denlü olsa bî-tâb ü takat

    Yine etmez gönül senden feragat’

    ŞAİR FITNAT HANIM-11
    Fıtnat Hanım Divanı, Remzi Divanı ile aynı deri cilt içinde, 40 yapraktır.

    Kütüphanelerde daha başka elyazması nüshaları bulunan Fıtnat Hanım Divanı, Remzi Divanı ile aynı deri cilt içinde, 40 yapraktır. Yapraklar altın yaldızlı cetvellidir. Aynı hattat kalemiyle ve tâ’lik yazısıyla -divanlardaki tertibe üzere- ilk bölümde: Manzum münacaat; naat ile döneminin padişahları 1. Mahmut (1730-1754), ardılları 3. Osman (1754-1757), 3. Mustafa (1757-1774) ve 1. Abdülhamid (1774-1789) için kasideler, cülusiyeler, iydiyeler (bayram kutlamaları); başta Koca Ragıb Paşa yine aynı dönemin sadrazamları, Nigâr Hanım’ın babası Şeyhülislam Es’ad Efendi ve diğerleri için kasideler, medhiyeler, tarih düşürmeler; Şehzade 3. Selim ve Şehzade Mehmet ile Hibetullah Sultan için velâdetnameler; ileri gelenlerin yeni devlethâneleri (konak ve yalılar) için medhiyeler sıralıdır. İzleyen yapraklarda “mürettep divan” geleneğince kafiyelere göre harf sıralamasında Fıtnat Hanım’ın gazelleri, şarkı, kıta ve beyitleri özenle yazılmıştır. Bir örnek şöyledir:

    Tegafül eyleme ahvalimi bil / Aman ey Padişah-ı kişver nâz

    Dil-i zâra nigâh-ı merhamet kıl / Aman ey padişah-ı kişver-nâz

    Yeter cevr eyledin ben mübtelâya / Tahammül kalmadı dilde cefaya

    Şikâyet eylerim senden Hüdâya / Aman ey padişah-ı kişver-nâz

    Dil-i bî-çâreye rahm eyle şâhım / Çıkar eflâke her şeb sensiz âhım

    Nedir bilmem acep cürm ü günâhım / Aman ey padişâh-ı kişver-nâz

    Ne denlü olsa bî-tâb ü takat / Yine etmez gönül senden feragat

    Bu cevre yok mu sultânım nihayet / Aman ey padişâh-ı kişver-nâz

    Beyit:

    Gâm-ı azli çekenler neşve-i devlet nedir bilmez

    Düşen bîm-i firaka lezzet-i vuslat nedir bilmez

    (İşten çıkartılanlar devlet görevinde olmanın sevincini,

    Ayrılık tuzağındakiler de kavuşmanın tadını bilemezler)

    İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NDEN

    Akıcı yazar, ahenkli söyler…’

    Fıtnat Hanım’ın güvenilir bir biyografisi, Ali Canib Yöntem imzasıyla İslâm Ansiklopedisi’ndedir. Fıtnat Hanım’ın şiirlerinde “kadınlığın samimiyetini ifade eden parçalara tesadüf edilmediği”, lisanının ise akıcı ve ahenkli olduğu belirtilir.

     “(…) (Fıtnat’ın şiirlerinde) kadınlığının samimiyet ve hususiyetini ifade eden parçalara tesadüf edemeyiz. Acem mukallidi ve kaideci divan edebiyatı onu tamamen kendine bend etmiştir. O, bu mektebin erkek şairlerinden hiç fark edilmez. Daima nüfuzu altında kalmış olmamakla beraber, bilhassa Koca Ragıp Paşa gibi hikmet-furûşluk (bilgiçlik) eder. Fakat arasıra Nedim’i hatırlatan şuhluklarına tesadüf olunur. Selis (akıcı) yazar, ahenkli söyler; ancak kariha genişliğinden mahrum olduğu için bütün mazmunları gül, sünbül, şebboy, zülf ve geysû (saç) etrafında toplanır. Fıtnat’ın hayalleri ekseriyetle esasen pek dar olan mektebinin muayyen ve mahdut birkaç tabirine inhisar eder. (…) Lisanı pek az sürçer; yanlışları nadirdir ve kelimelerin nescinde (sıralanışında) mahareti göze çarpar.

    Fıtnat’ın Koca Ragıp Paşa ile ve Haşmet ile bir hayli “mutayebe” ve “mülâfatalari” (şakalaşmaları, atışmaları)nakledilir. Bir kısmı pek açık saçık olan bu fıkralardan çoğunun uydurma ve yakıştırma olduğu tahmin edilebilir.

    Kütüphanelerde, bu arada Üniversite Kütüphanesi’nin bilhassa Halis Efendi kısmında, hayli yazma nüshalarına tesadüf edilen divanı Mısır’da ve İstanbul’da basılmıştır.

    Son zamanlarda çıkan edebiyat tarihlerinde Fıtnat’tan bahsedilen bölümlerin bir kısmı kifayetsiz ve bir kısmı yanlıştır.

    (İslam Ansiklopedisi, Cilt 4. İstanbul, 1945, s. 626)

    TÜRK MEŞHURLARI ANSİKLOPEDİSİ’NDEN

    ‘Yazılarındaki kudret ve zarafet…’

    Fıtnat Hanım’la ilgili sınırlı kaynak, yazılarındaki kudret ve zarafete olduğu kadar, eğitiminin yüksekliğine ve nüktedanlığına da vurgu yapar. Türk Meşhurları Ansiklopedisi’ndeki pasajda, kendisiyle ilgili bazı hikayelerin de icat edilmiş olduğu söylenir.

    ŞAİR FITNAT HANIM-6

    “Fıtnat, divan edebiyatına mensup Türk kadınları arasında en değerli demeğe lâyık olanıdır. Kadınlarımızın seslerinin duyulmadığı bir zamanda yaşadığı halde büyük bir şöhret kazanmıştır. (…) Kütüphanesiyle meşhur olan babası, şiire ve edebiyata vakıf kardeşi de zarif bir şairdi. Demek ki Fıtnat Hanım on sekizinci asır İstanbul’unun en kibar ve ince bir muhitinde yetişti. Yazılarındaki kudret ve zarafet, tahsil ve terbiyesinin yüksekliğine delâlet eder. Ölümünde yaşlı olduğuna göre belki Lâle Devri’ni de çocukluğunda görmüştür.

    Onun irticalen şiir söylediği, hazırcevap ve nüktedan olduğu hakkında birçok fıkralar söylenir. Gerek Koca Ragıp Paşa ile gerek şair Haşmet ile lâtife tarzında müşaareleri (şiirle söyleşme) rivayet olunur. Bu hikâyelerin bir kısmı icat edilmiş olsa bile bir kısmı doğru olacaktır”.

    (İ. Alâettin Gövsa, Türk Meşhurları Ansiklopedisi, s.142-143)

  • Valide sultanlar: İstanbul’un kraliçeleri

    Valide sultanlar: İstanbul’un kraliçeleri

    Valide Sultan olarak İstanbul’a ilk taşı koyduran Nûrubânu, sonuncusu ise Pertevniyal Valide Sultan’dır. 10 padişah annesinin, onlara koşut onlarca padişah hasekisinin, kızlarının, sadece İstanbul’da 220 eseri biliniyor. 16. yüzyıl sonundan 19. yüzyıl sonlarına kadar İstanbul dışında da Bosna’dan Hicaz’a çeşmeler, mektepler, mescit ve camiler, bend ve kemerler, köprüler, hastane ve imaretler, sebiller, şadırvanlar… yaptırdılar.

    NÛRUBÂNÛ SULTAN

    Saray-Harem sahnesinde ilk kadın başrol oyuncusu

    Gerçek Adı: Cecilia Venier-Baffo ya da Rachel Marié Nassi
    Kökeni: İtalyan, Yahudi ya da Rum
    Doğum: 1525-1530 Arası
    Ölüm: 7 Aralık 1583

    Süleyman’la Hürrem’in gelini, 2. Selim’in hasekisi, 3. Murad’ın annesi. Venedikli bir ailenin, Cecelia Veneier-Baffo adlı gayrimeşru kızıymış. Korfu’da tutsak düşmüş. Stephan Gerlach, günlüğünde, oralı veya Pariol Paros adasından, Rum asıllı diyen bir başka sayfada de Venedikli olabileceğini açıklıyor. Alderson da aynı kökeni Rossi’den alıntılamış. Ahmet Refik, devlet işlerine Yahudileri bulaştırdığından “Yahudi’ydi” diyor.

    Bir söylentiye göre Barbaros 1537’de Akdeniz kıyılarını vururken, Baffo yakalanıp gemi ambarlarına kapatılan tutsaklar arasındaymış. Baffo’yu Şehzâde Selim’e layık görmüş. Benjamin Arbel, “Nur Banu(1530-1583) A Venetian Sultana” makalesinde Korfulu dese de İtalyan mı, Yahudi mi Rum mu tartışmalıdır. Nûrubânû, Şehzâde Selim’in haremine, 1544’te Manisa Sarayı’nda girmiş olmalı. Orada Nûrubânu adını alarak Sancakbeyi şehzadenin “bânû-yı halveti” olmuş. Kızı Esmihan’dan (1545) sonra Şehzade Murad’ı 4 Temmuz 1546’da Bozdağ yaylağında –herhâlde otağda- doğurmuş. Şehzade Selim’le Manisa’daki Harem yaşamları aralıksız 14 yıl sürmüş.

    Burada temsili bir resminde gördüğümüz Nûrubânû Sultan, saraydan gelip geçmiş en güzel kadınlardan biri olarak biliniyor.

    Osmanlı Sarayı Hareminin ilk kraliçeleri konumundaki -Hürrem, Nûrubânû, Safiye- üçlüsünün ikincisi olduğundan, çağdaş Harem’de kendisine “Orta Valide” denirmiş. İstanbul’da külliye yaptıran padişah analarının da ilki; bu nedenle de “Atik (eski) Valide” diye ünlenmiş. Oğlu 3. Murad’ın çağdaşı Bostanzâde Yahya Efendi Tarih- Sâf’ta bu padişahın annesine saygısından söz ederek: “Bunun saltanatına kadar valide sultan sözü yoktu, bu adı o koydu”der.

    Hürrem’in öldüğü 1558’de, Sultan Süleyman’ın, oğlu Selim’i Kütahya’ya, oradan Konya’ya; torunu Murad’ı ise Akşehir sancakbeyliğine atadığında, Nûrubânû’nun oğlu Murad’la mı gittiği, kocası Selim’le mi kaldığı bilinmiyor. Selim-Bayezid mücadelesinde Selim’e taht yolunu açmak için, Topkapı Sarayı’ndaki 1565 tarihli “tılsımlı gömleği” dokuttuğu söylenir.

    2. Selim’in (1566-1574) padişahlığında Haseki sanını alan Nûrubânû’un, kızı Esmihan ve damadı veziriazam Sokollu Mehmed Paşa ile –Hürrem, Mihrümâh, Rüstem Paşa üçlüsü benzeri– bir dayanışma kurduğu sanılır. Nûrubânu’ya yanaşarak İstanbul’un mücevherat, altın ve kumaş ve rüşvet dünyasında Harem kahyalığı (!) yapan Yahudi Kira Kadın’la çevirdiği işlerin de konu edinildiği romansı anlatılarda  olumsuz tanıtılması doğaldır. A. Kemal Meram Padişah Anaları’nda, “Yahudi kızı Raşel” diyerek aşağılamış: “2. Selim’den 11 çocuk doğurmuşmuş!”

    Nûrubânu, romanla tarih arasında mesnetsiz gelgitler yapan yazarların en çok hırpaladıkları saraylıların da ilk sırasındadır. Ayyaş 2. Selim’i, şaraplarını överek Kıbrıs’ın fethine teşvik eden Yahudi Yasef Nassi ile aralarında, soydaşlığa ve ortak çıkarlara dayalı işbirliği de çalakalem kurgulanır.

    Atik Valide Camii 1914’te Atik Valide Camii avlusunda Hilal-i Ahmer tarafından fakirlere ve yolculara yemek dağıtılıyor.

    Nûrubânû hakkında güvenilir bilgiler, Avusturya elçisinin maiyetinde İstanbul’a gelen  Stephan Gerlach’ın günlüğündedir. Örneğin, 14 Ekim 1573 günü şunları yazmıştır: “Padişahın Korfulu eşi, 20 arabalık bir kafile halinde kaldığımız kervansarayın (Elçi Hanı) önünden geçti. Arabasında bir süsleme yoktu. Diğer arabalar gibi kırmızı kumaşla örtülü, sadece çivi başları altın kaplıydı. Arabanın önünde sarı külahlı, arkebüz taşıyan Yeniçeriler yürüyordu. Atlı refakatçilerse hadım edilmiş zenciler (Harem ağaları) idi. Padişahın kadınları neredeyse Tübingen kentinin yarısı büyüklüğünde, etrafı duvarlarla çevrili bir sarayda (Beyazıt’taki Eski Saray)  yaşıyorlar”. Bu not, Nûrubânû’nun hasekilik yıllarına ilişkin bir bilgidir.

    Tarihlerin, Haseki Nûrubânû’dan sözetmeyişi doğaldır. Zira iktidarı damat Sokollu Mehmed Paşa’ya bırakan 2. Selim’in İstanbul-Edirne sarayları arasında gidiş- gelişlerle geçen kısa saltanatına ilişkin haberlerde, “Harem” sözcüğü geçmez, Örneğin Gelibolulu Âlî, Künhü’l-Ahbâr’da 2. Selim’in Harem yaşamını değil, saz-söz-işret meclislerini anlatmıştır.

    Nûrubânu’nun tarih sahnesine çıkışı, 5 Aralık 1574’te padişahın ölümünü izleyen haftadadır. O altı günde Osmanoğullarının yazgısını ilgilendiren girişimi, tarih sahnesine çıkışının da gerekçesiydi. Selanikî Tarihi’ndeki satırlar önemlidir: 15 Aralık 1574 sabaha doğru 2. Selim ölünce, Kimesne bu sırrı öğrenmeden Nûrubânû cesedi buzluğa koydurmuş”. Veziriazam Sokollu da Manisa’daki Murad’a mektup uçurmuş. Şehzade önce Mudanya’ya, oradan bir kalyeteye binerek 21 Aralık 1574  gecesi Top İskelesi’ne çıkıp eniştesi Sokollu’yla buluşmuş. Gece sarayda “iç biat” yapılmış. Stephan Gerlach “3. Murad’ın tahta çıkması üzerine, babasının kadınları Eski Saray’a gönderildiğinden sarayda tek Nûrubânû kaldı, Padişah, en büyüğü sekiz yaşındaki erkek kardeşlerini huzurunda boğdurttu. Birisinin annesi bu cinayeti öğrenince bıçakla intihar etti”diye yazmış.

    Nûrubânû’nun Harem’deki hâkimiyetinin, o geceki cülus ve katliamla başladığı doğrudur; ödülü de “Valide-i saadet-penah”, “mehd-i ulyâ-yı saltanat” (saltanatın ulu beşiği) sanlarını alması olmuştur. Artık sarayda, padişah analarına özgü yeni bir makam vardır ve bunu ilk temsil eden de Nûrubânû’dur.

    Nûrubânû Sultan’ın cenazesinin saraydan çıkarılmasını tasvir eden bu minyatür Şehinşâhnâme’den alınmış.

    Saraydaki Harem’in yeni kadrosunda,  Manisa Sarayı Hareminden gelen 3. Murad’ın hasekisi Safiye ve diğer kadınları vardı ama, otorite kaynanası Valide Nûrubânu’daydı. Kızı Esmihan Sultan ise babası 2. Selim’den yirmi yaş büyük kocası Sokollu Mehmed Paşa ile Kadırga Sarayı’nda oturmaktaydı. Nûrubânû, Eski Saray’dan getirttiği Canfeda Kadın’ı da Harem kethüdası yapmış; buna karşılık Safiye ise Harem vekilharcı Raziye Kadın’la dayanışma kurmuştu. Harem’deki gelin kaynana hizipleri, 3. Murad’ın yönetim ve siyasetini etkilemede bir yarış sürdürmekteydiler.  Gelibolulu Âlî  “Rüşvete el uzattılar. Dirlikler ve görevler, rüşvet karşılığı verilmeye başlandı”diyor.

    Nûrubânû, kendisine servetler yağdıran Canfeda’ya bağlılığından, oğlu Murad’a  kendisi öldükten sonra da onun korunmasını vasiyet etmişti. Canfeda’nın saray dışındaki rüşvet eli ise Ester Kira adlı Yahudi kadındı. İstanbul’da çalkanan dedikoduları nedeniyle Nûrubânu’nun saraydan ayrılarak Yenikapı Hasbahçesi’nde yaptırdığı sarayına veya Eski Saray’a çekildiğini yazan Stephan Gerlach,  3. Murat’ın, bir Rum olan annesinin yanına geldiğini, akllı bir kadın olan valide sultanının  kendisinden mahkumları affetmesini istediğini yazar.

    Mimaride yaşıyor Nûrubânû Sultan’ın Üsküdar Toptaşı’nda yaptırdığı Atik Valide Külliyesi’nin tasarımı Mimar Sinan’a ait.

    Muazzam servetinin bir kısmını harcayarak Üsküdar’da, İstanbul’un ilk valide külliyesini 1580’de yaptıran Nûrubânû’nun, Yenikapı’daki “Bağçesaray”da öldüğünü tarihçi Selanikî haber veriyor. Lokman’ın Şehinşahnâme’sindeki bir minyatürde de valide sultanın cenazesinin sur kapısından çıkarılışı betimlenmiş. Derkenarda da kendi sarayında yıkanıp kefenlendikten sonra, tabuta konan naaşının  omuzlar üzerinde götürüldüğü yazılı. Namazı Fatih Camii’nde kılındıktan sonra Ayasofya’ya götürülüp eşi 2. Selim’in türbesine gömülmüş. 7 Aralık 1583 tarihindeki tören, Tarih-i Selanikî’dedir.

    Nûrubânû’nun, haslardan ve rüşvetlerden biriken servetiyle Üsküdar Toptaşı’nda yaptırdığı Atik Valide Külliyesi adıyla anılan külliyesinin yanısıra hayır eserleri de vardır: Üsküdar’da Yeşildirekli, Divanyolu’nda Çemberlitaş, Aksaray’da Langa Havuzlu Hamamları, Alemdağı ve Mercan Mescitleri.

    Dizilerde yaşıyor Nurbanu Sultan, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Merve Boluğur tarafından canlandırılmıştı.

    Kadınlar Saltanatı, Kızlar Ağası gibi yapıtları olan Ahmet Refik ve başka yazarlar, “kadınlar saltanatı” konulu yarı tarih-yarı romanlarda, Nûrubânû’yu, gelini Safiye Sultan’la çekişme halinde, oğlu 3. Murad’ı da kadın-perestliğe tahrik eden, rüşvet ve yolsuzluk batağında bir saraylı olarak işlediklerinden, onun İstanbul’un, özellikle de Üsküdar’ın imarına hizmeti gözardı edilmiştir. Asıl vurgulanması gereken durum, Nûrubânû’nun, geleceğin valide sultanlarına bıraktığı “vakıf eserler yaptırın” mesajıdır. Bu somut mesaj, son hayırsever Valide Pertevniyâl Sultan’a kadar  (öl. 1883) etkili olmuştur. 

    SAFİYE SULTAN

    25 şehzadenin kanı onun buyruğuyla aktı

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Arnavut veya Boşnak
    Doğum: 1550
    Ölüm: 1605

    3. Selim ile Nûrbânu’nun gelini, 3. Murat’ın hasekisi, 3. Mehmet’in vâlidesi. 3. Murat’ın Ayasofya avlusundaki türbesinde gömülüdür. Venedikli Baffo ailesinin kızıymış. Babası Korfu valisiyken ailece bindikleri gemiyi korsanlar vurmuş. Tutsak olan tutsak Baffo, Ferhad Paşa’nın sarayında Safiye adıyla eğitilerek Manisa sancakbeyi şehzade Murat’ın haremine verilmiş. 16 Mayıs 1566’da Şehzade Mehmet’i doğurduğunda Sultan Süleyman henüz hayatta ve tahttaydı. Bu durumda, babadan oğula: Süleyman’ın, kayınpederi 2. Selim’in, eşi 3. Murat’ın, oğlu 3. Mehmet’in ve torunu 1. Ahmet’in saltanatlarını görmüştü. Oysa oğlu 3. Mehmet’in hasekisi, 1. Ahmet’in annesi Mâhidevran, oğlunun ilk saltanat yılında ve Safiye Sultan’dan önce ölmüştür (1604).

    Safiye Sultan, Ann Chamberlin’in 2003’te yazdığı ünlü kurgu roman Sofia’nın kapağında kullanılan bu oryantalist resimden sonra “kırmızı elbiseli sultan” olarak tanınmaya başlandı. Resim temsiliydi.

    Tarihçiler ve İstanbul’a gelen çağdaş elçiler ve gezginler, Safiye’nin kayınvalidesi Nûrubânu’nun ölümünden sonra 3. Murat’ı, sonra da oğlu 3. Mehmet’i nüfuzu altına aldığını, bunu “büyülerle yaptığını” yazarlar. Saray haremini, Akdeniz kıyılarından, Avrupa içlerinden, Kırım’dan, Kafkasya’dan devşirilmiş tutsak kızlarla doldurduğu; Beyazıt’ta Eski Saray’daki Harem-saray kadrolarını, Saray-ı Hümayun’da (Topkapı) yapılan yeni “Harem-saray”a Safiye Sultan’ın isteğiyle taşındığı kabul edilir.

    3. Murat’ın cülusunda beş, 3. Mehmet’in cülusunda ise 19 şehzadenin Harem dehlizlerinde boğulmalarının en yakın tanığının, belki buyrukçusunun Safiye Sultan olduğu sanılıyor. Doğal ki merhametinden ve hayırseverliğinden sözedilemez. Eminönü’nde 1598’de yapımını başlattığı cami, temel düzeyinde kalmış, 50 yıl sonra torununun torunu 4 . Mehmet’in (1648-1687) annesi Hatice Turhan, aynı yerde Yeni Valide Camii’ni yaptırmıştır.

    VALİDE MAHPEYKER (KÖSEM) SULTAN

    Padişah yetkisiyle yönetti, vezir atadı, taht değiştirdi

    Gerçek Adı: Anastasya
    Kökeni: Rum, Boşnak ya da Çerkes
    Doğum: 1589
    Ölüm: 3 Eylül 1651

    1. Ahmet’in hasekisi, 4. Murat’la Sultan İbrahim’in annesi, 4. Mehmet’in babaannesi. Valide-i muazzama Kösem Sultan, sırasıyla Valide, Büyük Valide, resmî yazılarda “Sâhibetü’l-makam, ümmü’l-mü’minin Valide Sultan hazretleri, ölümünden sonra “Valide-i Maktûle, Valide-i Şehide” diye ünlenmişti. Kösem’in Osmanlı hanedan kadınları arasında, Harem’de ve yönetimdeki varlığı yarım asra yakındır. Oğullarının ve torununun padişahlık yetkilerini, sadrazam atayacak ve taht değişikliğine onay verecek düzeyde kullanan tek valide sultandır. Sonunda “siyaseten katledilen devletliler” zincirine katılarak öldürülmüştür.

    Kösem Sultan’ın özel odasında uyurken katledilmesini tasvir eden gravür.

    Kösem’in, Osmanlı tahtından gelip geçen altı padişahtan, Harem’den gelip geçen kadınlardan, döneminin devlet yöneticilerinden daha akıllı, öngörülü ve sağduyulu olduğu doğrudur. Görkemli yaşamı ve trajik ölümü kadar, zenginliği ve yaptırdığı eserler de dikkati çeker. Kıbrıs, Midilli, Eğriboz, Zile, Menemen, Gazze, Kilis ve Ezdin’deki paşmaklık ve emlâkinden yılda 250 bin riyal değerindeki gelirlerine, Nûrubânû ve Safiye Sultanların rüşvet dolabından da servetler akmış; bu aşırı zenginliğin bir bölümü akarlara ve hayır kurumlarına harcanmıştır.

    Kösem Sultan’ın yaşamı romanlara, piyeslere konu olmuştur. Yaşamöyküsünü belgeler ve gerçek haberlerle yazmak zordur; zira o bir Harem ehli ve kadındı! 60 yıllık ömrü için 60 belge bulmak zor, onu tanıtan anlatılar da önyargılıdır. Kösem Sultan’ı anlatan kitaplar uydurmalarla doludur. Buna karşılık Hadika- tü’l-Vüzerâ’daki, çocuk padişah 4. Mehmet’in ilk yılında, Sofu Mehmet Paşa’nın yerine Kara Murat Paşa’nın atanışı için, “Büyük Valide Sultan iradesiyle veziriazam oldu” cümlesi sağlam bir tarih bilgisidir ve Büyük Valide Mahpeyker’in yetkinliğini kanıtlar. Bu yetkiyi daha sonra gelini Hatice Turhan da kullandığından bu kaynana-gelin iktidarına sonraları “kadınlar saltanatı” denmiştir.

    Kösem Sultan’ın Batı kaynaklı bir gravürde tasviri…

    Halk arasında dindar, hayırsever valide sultan tanınışı; donanma için kadırga yaptırması; her yıl saraydan çok sayıda cariyeyi çırak çıkarıp özgürlük vermesi; mahkûmların diyetlerini, medyunların borçlarını ödemesi; sadakalar dağıtması; selâtin cami hocalarına sarayda Kuran okutması; hacı kafilelerine su ve şerbet dağıtmak üzere sure alayına sakalar katması gibi sevaplarıyla açıklanabilir.

    Öldürüldüğü sırada yağmalananlar dışında, ortaya çıkartı- lan mal varlığından 20 sandık dolusu altın hazineye alınarak o sıradaki para darlığı giderilmiştir. Yaptırdığı tesislerin başlıcaları, Üsküdar Atik Valide semtindeki, 1640 tarihli Çinili Cami ve aynı isimli çifte hamamı, darülhadis medresesi, sıbyan mektebi, kütüphane, mahfel-i hümayun, sebil ve çeşmeyi kapsayan ikinci valide külliyesi, Üsküdar’a ve İstanbul’a onun mirasıdır. Üsküdar Çinilisuyu şebekesi ve çeşmeleri; Sultan- selim’deki Valide Medresesi, mescit ve çeşmesi; Yenikapı’da çeşme; Anadolukavağı’da mescit; Karamürsel yakınında Yalakdere Köprüsü; Konya’da han; Yunanistan’da haslarının bulunduğu Livadya’da Barda suyu üzerindeki yedi gözlü Valide Sultan Köprüsü; Mekke-Medine yolunda Cüdeyde vahasında su tesis; ticari bir tesis olarak da İstanbul’un Kapalıçarşı’dan sonra en büyük çarşı hanı olan Çakmakçılar’daki kervansaray planlı, üç avlulu Büyük Valide Hanı’dır. Ölümünden sonra bu hanın kilitli ve mühürlü odaları açıldığında, sandıklar içinde mücevherat, değerli eşya, şallar, kumaşlar ortaya çıkmıştır. Mülk arazilerini ve kervansarayını Çinili Külliyesi ile diğer hayırlarına vakfetmiştir. Bunlar, Evkaf-ı Mahpeyker Sultan olarak anılır.

    VALİDE HATİCE TURHAN SULTAN

    ‘Paşa! Ak sakallı olmak insana akıl getirmez!’

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Rus
    Doğum: 1627
    Ölüm: 5 Temmuz 1683

    Sultan İbrahim’in başhasekisi, 4. Mehmed’in annesi. Tutsaklığı ve kökeni konusunda değişik savlar vardır. 1668’de İstanbul’a uğrayan Bertrand Tavernier, Çerkes kökenli olduğunu söyler.  

    Harem’in gelmiş geçmiş en güçlü kadını Kösem’in 2 Eylül 1651 gecesinde katliyle sonuçlanan baskından sonra, Turhan Sultan’ın 32 yıl sürecek valide sultanlığı başladı. 7 yaşında tahta oturan oğlu 4. Mehmet’e yetişkinliğinde de yıllarca naibelik, danışmanlık etti. “Valide-i Sultan Mehmed” yazılı mührüyle onayladığı hükümnâmeleri kanun sayıldı. Bir görüşmelerinde, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşanın “eksik akıl kadın” iması ve “ben sakalımı Devlet-i Âliyyenin hizmetinde ağarttım!” demesi üzerine “Ak sakal insana akıl getirmez paşa!” uyarısı tarihe geçmiştir.

    Ölümü, Tarih-i Râşid’de, “İrtihâl-i Hazreti valide sultan” başlığı altında, “Valide Sultanın sağlığı bozulduğu gibi, tedavisinin de mümkün olmadığı” ibaresiyle vurgulanmış, 10 Receb 1094 (5 Temmuz 1683) tarihi verilmiştir. O sırada  oğlu 4. Mehmet, Belgrat’ta idi. İstanbul’daki türbesine gömülmesini vasiyet ettiğinden, namazı Edirne’de kılınıp cenazesi arabayla İstanbul’a koşturuldu. Buz kalıpları arasına yerleştirilmiş tabutu, Yemiş İskelesi’nde (Eminönü) yaptırdığı Valide Camii-Yeni Cami avlusundaki türbesine taşındı. Buraya Havatin (kadınlar) Türbesi de denmiştir. Tarihçi Râşid, ölüm haberi cepheye ulaştığında orduyu üzüntüye boğduğunu yazararak, “Zühd ü takvada Meryem ve Asiye ve Zührâörneği hayırseverdi” der. 

    “Kadın padişah” Valide Hatice Turhan Sultan 32 yıl boyunca iktidarda kalmıştı. İllüstrasyon: Eylül Demirtaş.

    Türbesi, hanedan mensuplarını bağrına basan büyük bir makberdir. Osmanoğullarından bu türbeye gömülen padişahlar, oğlu 4. Mehmed, torunları 2. Mustafa, 3. Ahmed, 1. Mahmut, 3. Osman, en son 5. Murat’tır.  Boğulan kimi şehzadeler ile birçok padişahın kızları ve eşleri için son durak Turhan Valide Türbesi olmuştur. 

    Hatice Turhan’ın 32 yıl süren valide sultanlığında, ilk girişimi Çanakkale/Gelibolu Boğazı’nın savunması için servetinden harcamayla iki  yakada yaptırdığı Seddülbahir ve Kumkale istihkamlarıdır. 1661 ilkbaharında oğlu 4. Mehmed ve Sadrazam Köprülü ile Çanakkale’ye gidip bu kaleleri, içlerindeki cami, mektep, hamam, kışla ve dükkanlar görmeleri,  Turhan Valide’nin usta ve kalfalara bağışlarda bulunması, bir Harem kadını için şaşırtıcıdır. Çanakkale’ye de bir cami yapımını başlatan Turhan Sultan ve  oğlu, oradan Edirne’ye geçerler.

    Sonbaharda İstanbul’a gelerek Safiye Sultan’ın başlattığı, duvarları pencere seviyesinde yarım kalmış cami harabesini temizletip çevresindeki Yahudi mahallelerini kamulaştırır ve adıyla anılacak selâtin ölçekli,  “etrafına çifte çartürbe ve bir darülkura ve bir mekteb ve iki kapularında birer sebilhane ve deryaya nâzır bir âlî kasır (Hünkar Kasrı)” içerecek külliyenin yapımını (23 Temmuz 1661) başlatır. Külliyenin mimarı Kasım Ağa’dır.

    Günümüzde, üçer şerefeli iki minaresi, kubbeleri ve hünkar köşküyle mimarlık dünyasının İstanbul kıyılarındaki, en görkemli kadın eseri olan Yeni Valide Camii’nin ibadete açılışı tarihi 31 Ekim 1665 Cuma’dır. Törende padişah, valide sultan, Haseki Gülnûş, devlet erkânı yer almış.  Silahdâr Tarihi’nde “Padişah hazretleri ile valide sultan ve haseki sultan (Gülnûş) alay ile câmi’-i şerife teşrif buyurdukları salât-ı cumadan sonra valide sultan cami’-i şerifi teşrifle oğlu padişaha yekpâre zümrüt kabzalı bir altun hançer ve sâf şırık elmasla bezeli bir kuşak, sâf elmas bir gazi sorgucu, donanmış on küheylân at” sunduğu yazılıdır. Ayrıca Fazıl Ahmet ve  Merzifonlu Kara Mustafa Paşalara, vezirlere, ulemaya, cami vaizi Vanî Efendi’ye ve daha birçoklarına, mimarlara, diğer çalışanlara kürkler, ödüller, akçeler dağıtığı; o gün cami avlusunda miktarı belirsiz akçeler saçıldığı kayda geçmiştir.

    Sultan İbrahim’in başkadını
    Pietro do Jode II tarafından yapılmış bir Hatice Turhan Sultan tasviri. Altındaki Latince yazıda “Türklerin hükümdarı İbrahim’in başkadını” yazıyor.

    Turhan Sultan’ın büyük mirası Yeni Valide Camii ve Külliyesi’dir. Caminin kıble kapısındaki kitabe şudur:

    “Câmi’i-Valide Sultan bulub itmâmı
    Oldu her kûşesi bir şeyh-i güzîne mevâ
    Sâl-i itmâmına tarih murad etmişdim
    Biri kalkub dedi ki Kâbe-i ehlü’t-takvâ
    sene 1084”

    Turhan Valide Sultan, Edirne Sarayı; Gülhane ve Şikâr Kasırları; Çanakkale, Resmo ve Kandiye’de camiler; Hicaz yolunda kuyular; Çanakkale ve İstanbul’da birer kütüphane; Beşiktaş’ta çeşme de yaptırmıştır.

    Fransız gezgin Tavernier, Edirne’den dönen Turhan Sultan’ın 2 Temmuz 1668 sabahı İstanbul’a girişini, uzun uzun anlatmıştır: “Valide sultanın 6 beyaz atın çektiği arabasının etrafında, ellerinde, ucuna kırmızı at kuyrukları bağlanmış mızraklarıyla 6 kapıcı göründü. Bu tuğlar valide sultana eşlik eden paşaları simgeliyordu. Önde ve arkada başka arabalar vardı. Arabaların  kapılarındaki küçük kafeslerden, sultan kadınların görünmeden dışarıya bakabilmeleri için, kapı hizasında birer kara hadım yürümekteydi”.

    Valide Sultan 15 Nisan 1677’de Edirne’den İstanbul’a gelişinde ise padişah, sadrazam ve şeyhülislam tarafından Küçükçekmece’de karşılanmış. 4. Mehmet’in Balkanlar, Teselya ve Romanya’daki av serüvenlerine, Fazıl Ahmet Paşa’yla çıktığı Avusturya-Macaristan seferlerine kimi kez annesi Turhan Sultan’ı da götürmesi, hem onun hem yanındaki diğer saraylı kadınların dünyayı görmesine ve tanımasına yolaçmıştır.

    VALİDE EMETULLAH GÜLNÛŞ SULTAN

    İki oğlunun padişahlığında 20 yıl boyunca en ön sırada

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Girit Resmolu Verzizzi Ailesi’nden
    Doğum: 1642
    Ölüm: 6 KASIM 1715

    4. Mehmet’in hasekisi. 2. Mustafa, 2. Ahmet ve 3. Ahmet’in annesi. Girit Resmolu Verzizzi ailesindenmiş. Resmo’nun fethinde tutsak edilenler arasında imiş. Çocuk yaşta Valide Hatice Turhan Sultan’a sunulmuş. Hasekisi olduğu 4. Mehmet’ten yaşça büyük ama çok güzelmiş. Şehzade (2.) Mustafa’yı 1664’te, (3.) Ahmet’i 1673’te doğurmuş. Kimi tarihçilere göre Nûrubânû ile başlayan valide sultanlar saltanatının son üyesidir. 

    Büyük oğlu 2. Mustafa’nın (1695-1703) tahtan indirilmesinden sonra küçük oğlu 2. Ahmet’in (1703-1730) ilk saltanat yıllarını da görmüş, İstanbul dünyasında “Valide-i Cedid, Yeni Valide, Ümmetullah Valide Sultan” isimleriyle ünlenmiştir. Kayınvalidesi Turhan Sultan’la Harem’deki beraberlikleri, 1683’e kadar 20 yıldan az değildir. 4. Mehmet’in tahtan indirildiği 1687’den oğlu 2. Mustafa’nın tahta çıkışına (1695) değin Eski Saray’da gözaltında tutulmuş. İki oğlunun saltanatlarındaki valide sultanlığı 21 yıldır.  Turhan Sultan gibi Edirne’de ölmüş, cenazesi üç günde İstanbul’a getirilerek yaptırdığı Üsküdar Cedit Valide Camii önündeki yola cepheli üstü açık türbesine gömülmüştür.

    Valide sultanlar saltanatının son üyesi, Emetullah Gülnûş (TSM, Portreler, nr. 17/144).

    Saray düğünleri, Edirne’ye gidişler dönüşler, şehzadelerin sünnet  şenlikleri, Balkan kentlerine yolculuklara katılan; İstanbul ve Edirne’deki ayaklanmalara, kocası 4. Mehmed’in, büyük oğlu 2. Mustafa’nın tahttan indirilmelerine ve ölümlerine tanıklık eden Valide Gülnuş; Kanunî Süleyman’ın kızı Mihrümah’dan, Valide Nûrubânu ve  Mahpeyker Sultanlardan sonra Üsküdar’da klasik üslupta sonuncu cami merkezli külliye yaptırtan valide sultandır. Gülnûş Valide, Mekke’deki Hasekiye imaretini eşi 4. Mehmet dönemindeki hasekiliği sırasında; Galata kalesinde Yanık Kilise arsasındaki tek minareli Yeni Valide Camii’ni ise 1697’de oğlu 2. Mustafa’nın saltanatında yaptırmıştır. Hırdavatçılar Çarşısı’ndaki, Üsküdar Gülfem Hatun mahallesindeki  Emetullah Valide çeşmeleri de onun hayratıdır.

    VALİDE SALİHA SULTAN

    Çeşme-sebiller yaptırdı, hayır işleriyle tanındı

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Rum
    Doğum: 1680
    Ölüm: 21 Eylül 1739

    2. Mustafa’nın hasekisi, 1. Mahmut’un (1730-1754) annesi. İstanbul Galata-Azapkapı’da 1732’de yaptırdığı Valide Saliha Sultan sebil çeşmesiyle ünlüdür. İstanbul’da gelişen meydan çeşme-sebillerinin özgün örneklerindendir. Galata Kulesi meydanındaki Bereketzâde, Eyüp Defterdar’daki Yavedud Camii yanındaki çeşme, Silivrikapı’daki üç cepheli çeşme, Tophane Kadirîler yokuşundaki çeşme, Çengelköy’deki Valide Sultan çeşmeleri onun zamanındadır. Karaköy’deki Arap Camii’ni onartmış, Alacaminare Camii’ni yeniletmiş, Galata-Taksim-Tophane-Beşiktaş semtlerine çeşmeler yaptırmıştır.

    Saliha Sultan’ın 17. yüzyıl’da Jean-Baptiste Vanmour tarafından yapılmış resmi.

    VALİDE MİHRİŞAH SULTAN

    Oğlu 3. Selim’le hep yanyana dizdize

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Gürcü
    Doğum: 1743
    Ölüm: 16 Ekim 1805

    3. Mustafa’nın başkadını, 3. Selim’in, Hibetullah ve Fatıma Sultanların annesi. 3. Selim,  ölen amcası 1. Abdülhamid’in yerine 7 Nisan 1789’da tahta oturunca; ertesi gün annesi Mihrişah Kadın’ı Eski Saray’dan “Valide Alayı” düzenleterek Topkapı Sarayı’na getirtmiş ve Orta Kapı’da karşılayarak elini öpmüştür. Padişah ve valide sultan temasları açısından bu ana-oğulun durumu özel bir örnektir. Her sabah Valide Dairesi’nde annesini ziyaret ederek görüşürmüş. Ayrıca annesi ve kız kardeşleriyle sıklıkla biraraya gelir, söyleşir, fasıl dinlermiş. Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nde Mihrişah için yaptırılan Mehd-i Ulyâ-i Saltanat Dairesi ile 3. Selim’in müzik çalışmalarını da yaptığı hünkâr dairesinin yanyana oluşu anlamlıdır. 

    1805’te ölen Mihrişah, Eyüp Bostan İskelesi’nde, kendi türbesinin iki yanına birer çeşme, ayrıca imaret, sebil ve meşrutalar (lojmanlar), mektepten oluşan küçük bir imaret yaptırmıştır. Mihrişah Valide Sultan imareti bugün de hizmet vermektedir. Günümüze ulaşmayan çeşmelerinden ikisi, küçükken ölen kızları Hibetullah ve Fatıma Sultan adlarına 1790’larda yaptırdığı çeşmelerdir. Üsküdar İhsaniye’deki Hibetullah, Fındıklı Molla Bayırı’ndaki Fatıma Sultan çeşmeleri; Halıcıoğlu’ndaki Humbaracılar Kışlası Mescidi; Halıcıoğlu Camii mezarlığı önündeki çeşme; Hasköy yolundaki çeşme de Mihrişah Valide Sultan’ın hayratıdır. Kağıthane’deki Silahtar Yusuf Paşa’nın harap çeşmesini yeniletmiştir; Beşiktaş Kılıç Ali Paşa’da da bir çeşmesi vardır. Mihrişah Valide, 1790’da sefere giden ordudaki 500 kişilik Saray Bostancısı ve ekibinin tüm donatılarını ve giderlerini karşılamıştır.

    Mihrişah Sultan’ın türbesi, Eyüpsultan’da bulunuyor.

    NAKŞIDİL VALİDE SULTAN

    Kısa yaşamını hastalıklarla geçirdi

    Gerçek adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Gürcü
    Doğum: 1766
    Ölüm: 28 Temmuz1817

    2. Mahmut’un annesi. Doğum yılı, oğlu 2. Mahmut’un doğum yılına (1785) göre tahminidir. 1. Mahmut’un sekizinci kadınıdır. Saray hareminde Nakşi Kadın diye bilinirmiş. Gürcü kökenliydi. Soylu bir Fransızdı savı, ölümünden sonra torunu Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Fransa seyahatinde uydurulmuş bir basın işgüzarlığıdır (O dönem İmparator 3. Napoléon’la Abdülaziz’in kuzen oldukları da uydurulmuştu).

    Nakşıdil Valide’nin sevdiği, Üsküdar Koşuyolu’ndaki koru ve mesireler, ona izafeten Valide Bağı adıyla bilinir (Yakın tarihte bir kısmına Validebağ Konakları yapıldı; kalan kısım için de geçen ay sonunda imar izni çıkarıldı!).

    2. Mahmut’un kimi yenilikleri annesinin uyarısıyla yaptığı sanılır. Nakşidil, kısa yaşamını hastalıklarla geçirmiş; Valide Bağı, Eyvan-ı Valide Sultan denen kır köşkünde hastalanınca saraya getirilmiş; yemekte nefes borusu tıkanarak ölmüş. Fatih Camii avlusundaki türbesine gömülüdür. Hayratı, Üsküdar-Alemdağ Sarıkadı Köyü Nakşıdil Valide Sultan çeşmeleri ile ölümünden sonra oğlu 2. Mahmut’un Tophane’de yaptırdığı Nakşidil Valide Sebili’dir.

    Nakşıdil Valide Sultan’ın Fatih’teki türbe ve sebili.

    BEZMİÂLEM VALİDE SULTAN

    Hayırseverliği ve fakiri kollamasıyla ünlendi

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Kafkasya (Gürcü veya Çerkes)
    Doğum: 1807
    Ölüm: 2 Mayıs 1853

    2. Mahmut’un  yedi kadınefendisinin ikincisi. Sultan Abdülmecid’in annesi. Kafkasyalı Gürcü veya Çerkes kökenli olduğu tahmin ediliyor. Saray haremine bir esirci tarafından satılmış. 1823’te Şehzade Abdülmecit’i doğurmuştur. Bezmiâlem Valide Sultan, son  padişahlarda dördünün de babaannesidir. 2. Mahmut öldüğü sırada Abdülmecit’le yanında idiler. 1 Temmuz 1839 tarihinde Abdülmecit tahta oturdu; kendisi de “mehd-i ulyâ-ı saltanat/Valide Sultan” oldu. Tanzimat’ın getirdiği özgürlük havasında bu ana-oğul halkın sempatisini topladı. Bezmiâlem Sultan, hayırseverliği, yoksulları gözetip kollamasıyla ünlendi. Oğlu Abdülmecit’e mektupları, ana-oğulun sevgi bağını belgeler.

    Valide Sultan’ın kullandığı mühür.

    14 yıl süren valideliğinde önemli hayırlar gerçekleştirdi. Genç yaşta öldü ve cenazesinde izdiham yaşandı.

    Yaptırdığı veya Abdülmecit’in annesi adına yaptırdığı başlıca eserler şunlardır: Cisr-i Cedid (ilk Galata Köprüsü); Cağaloğlu’nda Valide Mektebi /Dârülmaari (rüştüye); Aksaray’da Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi; Maçka Valide, Galata Bereketzâde, Sultanahmet Üçler, Kasımpaşa Kara İmam, Silivrikapı’da yenilettiği Abdullah Ağa, Beşiktaş, Tarabya, Alibey Köyü, Rami Maltepe çeşmeleri; ölümünden sonra Dolmabahçe /Bezmiâlem Camii. Bunlar günümüze kadar işlevlerini korumuşlardır.    

    1800’lerin sonlarında Dolmabahçe’deki Bezmiâlem Valide Sultan Camii.

    PERTEVNİYAL VALİDE SULTAN

    Saltanatın beşiğini salladı henüz yaşarken unutuldu

    Gerçek Adı: Bilinmiyor
    Kökeni: Araza (Büyük ihtimalle)
    Doğum: 1810
    Ölüm: 8 KASIM 1883

    2. Mahmud’un kadınefendilerinden, Sultan Abdülaziz’in annesi. Ailesi konusunda bilgi yoktur. Saray haremine cariye olarak girdiği bilinir. Abdülaziz’i 1830’da doğurmuş. Oğlunun padişahlığında (1861-1876) “mehd-i ulyâ-ı saltanat/Valide Sultan”dı (Yüce Saltanatın Beşiği). Abdülaziz’in ölümünden sonra yedi yıl yaşadı ve Topkapı Sarayı’nda unutulmuş bir valide olarak öldü. Yaptırdığı Aksaray’daki külliyesinin türbesine gömüldü.

    İtalyan mimar Montani’ye yaptırdığı Gotik-Hint-Türk mimarilerinden esintili, 1871 tarihli Aksaray Valide Sultan Külliyesi, İstanbul’daki valide sultan külliyelerinin sonuncusudur. İki minareli cami ile çevresindeki Mahmudiye Mektebi (Pertevniyal Lisesi), kütüphane, muvakkithane, çeşme ve türbeyi kapsar. Pertevniyal Valide Sultan, Karagümrük’te, Beşiktaş Yahya Efendi’de, Eyüp Defterdar’da, Çapa’da çeşmeler, Medine’de hastane yaptırmış; sağlığında yoksul ailelere, öğrencilere yardımlarıyla tanınmıştı.

    Aksaray’daki Pertevniyal Valide Sultan Külliyesi’nin avlu kapısı ile birlikte düzenlenmiş abidevi çeşme.

    Safiye Sultan’dan İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e mektup…

    ‘Bize araba gönderdiniz, biz de size bir tane İstefan elması gönderdik’

    “İftihârü’l-ümerâi’l-izâm el-milletü’l-Mesihiyye ihtiyârü’l-küberâi’l-fihâm fi’l-mille- ti’l-Mesihiyye muslih-i mesâlih-i sâhibü’d-delâil ve’l-vakar sâhi- bü’l-ezyâl ve’l-iftihâr İngiltere Kraliçesi hutimet avâkıbuhu bi’l-hayr tahiyyâtü sâfiyât ve teslîmâtü v[â]fiyât ve reddiyyetü’l-fevâhât ki mahz-ı muvâlât ve fart-ı musâfâtdan sadır olur ithâf ve ihdâ olunduktan sonra inhâ ve i’lâm olunan budur ki mektûbunuz gelüp değdi. Her ne kim demişsiz ma’lûmumuz oldu. İnşâallah murâdınız üzere amel olunur. Oğlumuz padişah hazretlerine daima terbiye eyleyüp ahdînâme mûcebince amel idesiz deyü söylemekden hâlî değilüz. Bu hususdan gönlünüzü hoş tutasız ve siz de dostluğunuz üzere sâbit olasız [derkenârdan devamı] inşâallah kem olmaz. Ve bize araba gönderdiniz gelüp teslim oldu. Makbûlümüz olmuşdur. Biz de size bizim hizmetimizde olan Kira’nun eliyle bir tane İstefan elması ile Frenk bab karışık gönderdik. Ma’zûr tutasız ve bundan gayri bostancıbaşı eliyle bir mektub ve bazı esbab bir İstefan incili Frenk bab ile karışık göndermişüzdür. Şöyle ma’lûmunuz ola.

    Bâkî ed-du’â”

    27 Ocak 1595-21 Aralık 1603 tarihleri arasında Valide Sultan olan Safiye Sultan tarafından tahminen 1600’de İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e gönderilen bu mektupta, kraliçenin gönderdiği hediyelerden duyulan memnuniyet, iki ülke arasında ahidname gereği dostluğa riayet edileceği belirtilmektedir. (Aslı İngiltere’de Public Record Office’de bulunan ve Harem’in Padişahı Valide Sultan adlı eserinde yayımladığı bu mektubun görüntüsünü lütfeden Prof. Dr. Ali Akyıldız’a teşekkür ederiz)

    Mâhpeyker Kösem Sultan’dan kethüda adayına

    ‘Daha baban soğumadı bile’

    Oğulları 4. Murad ve Sultan İbrahim zamanında Valide Sultan, torunu 4. Mehmed devrinde Valide-i Muazzama adıyla devletin kaderini elinde tutan en önemli isimlerden Mâhpeyker Kösem Sultan’ın, ismi tespit edilemeyen ve Valide Kethüdası olmak isteyen birine, haşin ifadelerle kaleme aldığı mektubu.

    “Sen dünden berü kapu kapu kâğıd gönderirsin ben ricâ edin kâhya etsün deyü ve bizim kapu halkına dahi niyâz idersün. Ben bu ana gelince altı yedi kâhya geldi gitti. Benim kovduğum kâhyalar kendi eceli ile öldü. Öbürleri kimini paşa çıkardı kimini hünkâr çıkardı. Düşmen sözü ile kimselere temennâ ricâ etme. İşine mukayyed ol, daha baban soğumadı bile. Nedir bu kadar takayyüd. Vallahi ben bir mertebe haber alurum ki akla fikre gelmedik kimselerden. Ben öyle ricâ temennâ bilmem. Bana hayırlu hizmetkâr kim ise Allahü azimüşşan bana müyesser etsün. Padişaha arz etmeyince gerek sen ve gerek gayri kimse olamaz. Sen heman basiret üzre ol. Ben uşak değilim ve işine muhtaç değilim. Sen bugün kâhya olduğun gibi sana derler ki sen bize ricâ etdin biz de efendiye söyledik seni kahya etdi. Bunların sözüyle kâhya olmadan ise ölmen yeğdür. Edirne[’de] olan Bahtiyar halayık Ali köle hünkâr Edirne’ye gitmeden Bahtiyar ile köle Ahmed Ağa’ya der İsmail’e getürsün. Sen beni dinle yoksa Mesut Ağa’dan Nezir Ağa’dan sana hayır yokdur. Sen basîret üzere ol bilmem sonra cevabına kâdir olamazsın.”

    Hatice Turhan Sultan’dan idam emri…

    ‘Hemen bu gece hakkından gelesin, uzatmayasın’

    “Aferim, berhudâr olasın. Cân-ı gönülden hayır duamıza mazhar oldun. Heman bu gice hakkından gelesin, uzatmayasız, göreyim seni.

    Devletlü ve saâdetlü ve izzetlü Sultânım hazretlerinin mübârek yaşmakları türâbına yüzler sürdükten sonra arz-ı bende-i bî-mikdâr budur ki:

    Saâdetlü devletlü Sultânım. Bu kulları hâk-i pâ-yi şerîflerine tezkire gönderdikden sonra Bölük Ağası Kadri Ağa kulları gelüp buldukları haberin getürüp ismin tebdîl idüp Payzen Hanı’nda olmayup Ermeni Hanı’nda olmağla bir mikdâr eğlenmişdir ve hâlâ hapisdedir. Bu gice yollanılur benim mürüvvetlü ve devletlü Sultânım. İnşâallahü teâlâ her husûsda kâdir olduğumuz mertebelerde takayyüd ve ihtimâm üzereyüz. Ve bu gice hakkından gelinür. Ma’lûm-ı devletleri olmağiçün mübârek hâk-i pâ-yi şerîflerine i’lâm olundu. Fermân devletlü ve merhametlü Sultânımındır.”

    7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmet’in annesi ve Kösem Sultan’ın gelini olan Hatice Turhan Valide Sultan, bilhassa ilk dönemlerinde devletin yönetimi üzerinde çok etkili olmuştu. Kösem Sultan’ın ölümünden itibaren iktidarı tamamen eline geçirerek, oğlunun yetişkinliğine kadar bir padişah gibi sadrazamlara, kaptan paşalara emirler yağdırmıştır. Padişahların tarz ve üslubunda olan, “hatt-ı hümayun” diyebileceğimiz bu emirler bazen idam hükümlerini de içeriyordu. Bu belgede de saklandığı yerde aranıp bulunan bir şahsın fazla uzatılmadan “hakkından gelinmesi” emrediliyor.

    Gülnuş Valide Sultan’dan kethüdası Mehmed Ağa’ya mektuplar…

    ‘Senin elinle ucuzca olur belki, kuyumcu ile söyleşesin’

    Oğulları 2. Mustafa ve 3. Ahmet dönemlerinde 1695-1715 arasında 20 yıl valide sultanlık makamında bulunan Gülnuş Emetullah Valide Sultan, 2. Mustafa zamanında devletin işleyişine müdahalede bulunmuşsa da 3. Ahmet zamanında daha çok hayır işleri ile meşgul olmayı tercih etmişti. Bu iki belge, ilk valideliği döneminde 2. Mustafa’nın ilk çocuğu Ayşe Sultan’dan sonra doğacak çocuklarından birine yaptırılacak beşiğin en ince ayrıntılarıyla nasıl ilgilendiğine dair önemli veriler sunuyor. Kethüdası Mehmed Efendi’ye yazılan bu mektuplarda israf peşinde koşmadığı, kethüdası eliyle bazı eşya ve mücevheratı ucuza tedarik etmenin yollarını aradığını görmek ilginçtir.

    “İzzetlü kethüdam Mehmed Efendi’ye selâmım tebliğ olundukdan sonra

    Benim kethüdâm şevketlü Arslanım’ın odalığı hamiledür. Pek çok da kalmadı, altı aylık. Elbette bundan beşik lâzımdur. Mukaddemâ bilürsün Ayşe Sultan baş evlâdı idi. Beşiği biraz taşlıca olmuş idi bilürsün. Dahi şimdi gene ol minvâl üzere gerekdür. Heman bir gün mukaddem mübâşeret olsun. Ol beşik ne kıt’ada olduğun ve örneği nice olduğun kuyumca [kuyumcu] bilürse bana kâğıd üzerinde çıkardup gönderesin. Ve hem bu beşik tamamca büyük olmasun. Ha- zırdan bulunursa tedârük idesin. Biteviye altun olmak hacet değil. Altun yapsan da gümüşden koyu yaldız üzerine taşlıca cevâhirden muhlatmak olur. Kuyumcu ile söyleşesin. Bana i’lâm edesin.

    Benim kethüdâm. Ufak hurda incüler misâli dörde beşe öyle hotos ile birkaç bulup gönderesin. Senin elinle ucuzca olur belkim.

    Valide Sultan Hazretlerinden”

    ‘Koyu yaldız olsun, gümüş olduğu belli olmasın, lakin bir tuhfe olsun’

    “Kethüdâma selâmdan [sonra] gönderdi[ği]n beşik örneklerine bakdım ol kadar gözüm tutmadı. Nevzuhur örnek olsun. Taşı çok gitmesün, ağır görünsün. Mineli olsun, taş yeri olan nağışları [nakışları] altun olsun. Koyu yaldız olsun, gümüş olduğu belli olmasun. Lakin bir tuhfe olsun. Benim kethüdâm bir gayri örnek çıkardup gönderesin. Mine yerlerine taş yerlerine rengârenk boya ile nişan itsünler. Yakut, zümrüt, piruze yerlerin göstersün. Destimâl ile bağladığım incü onları beğendim. Bir aşağa bahaya olaydı, bahalıdır. Üç yüz piruze gönderdim bakın. Zümrüt, yakut bizde az var. Acaba bulurnur mu böyle şe[y] yapılmak içün. Ve ba’de koyu al diba örtüsü içün mahsusca dokutasın. Gayet kılabdanı sık olsun üzerine işletmek içün.”