Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Bir anıt insan daha geçti o karanlık kapıdan sessizce

    Türk mimarlığına ve sanatına ödeşilmez hizmetleri olan Doğan Kuban, dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bir “anıt adam”dı. Mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömüldü. Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?

     Hayatta kalan ordinaryüs profesörlerin sonuncu­larından, 21. yüzyılın ilk yıllarında “Dr.” titri olmayan “profesör”lerin belki de sonun­cusu, mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar Doğan Kuban da 22 Eylül’de Yahya Kemal’in “o büyük karanlık ka­pıdan geçince başlayacak uzun gece” diye anlattığı kapıdan geçmiş sessiz sedasız. Anadolu­hisarı Mezarlığı’na gömülmüş.

    Önce bir yazgı denkliğine değinelim: Türk mimarlığına ve sanatına Kuban gibi ödeşil­mez hizmetleri olan Celal Esad Arseven (1875-1951) de aynı yaşlarda ve tam elli yıl önce öl­müştü. O göçüşün hüzünlü bir öyküsü vardır: Gözleri kapa­lı, ölüm halindeyken İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisi için düzenlenen “Fah­ri Doktor” beratı, evine giden­lerce komadaki üstadın üstü­ne konulmuş; o anın ve Kültür Bakanı Talat Sait Halman’nın ziyaretinin fotoğrafları gaze­telerde yayımlanmıştı. Asırlık ömrünün 80 yılını mimariye, spora, müziğe, güzel sanatla­ra, kültüre ve siyasete hizmetle geçiren Arseven, Türk kültürü­nün müstesna bir değeriydi. 1. Cihan Harbi’nde Kadıköy Be­lediye Başkanlığı, Cumhuriyet döneminde Halkevi başkanlığı, İstanbul milletvekilliği, Anıtlar Kurulu başkanlığı yapmıştı.

    İstanbul Teknik Üniversite­si’nde Mimarlık Tarihi ve Res­torasyon Enstitüsü’nü kurmuş; fakülte dekanlığı yapmış Doğan Kuban da Türk Sanatı, İstan­bul anıtları, Bizans tarihi ve Eski İstanbul konularında kay­nak eserler yazmıştı. Başlıcala­rı, Osmanlı Mimarisi, Türkiye Sanatı Tarihi, Türk Hayatlı Evi, Divriği Mucizesi, Cennetin Ka­pıları, Selçuklu Çağında Ana­dolu Sanatı, Ahşap Saraylar, Mimarlık Kavramları, İstanbul: Bir Kent Tarihi, Sinan’ın Sanatı ve Selimiye’dir.

    Mirası öğrencileri, eserleri… Türkiye’nin en önemli mimarlık tarihçilerinden Doğan Kuban, 22 Eylül’de 95 yaşında vefat ettiğinde,
    ardında onlarca eser, binlerce öğrenci bıraktı.

    Öğrenim ve iş umuduyla gözlerini dış dünyaya çeviren gençlerimizden, bu iki üstün değeri birer idol tanıyanlar bel­ki vardır demekte duraksıyo­rum. Arseven’i bir kez görmüş ve dinlemiştim. Doğan Kuban’ı ise Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin Yayın Kuru­lu’nda birlikte maddeleri yazar­ken ve başka etkinliklerde tanı­mış bir bahtiyarım… Kuban ve Arseven çapındaki sanat- kül­tür insanlarımıza ilgililerin ve toplumun duyarsızlığını nasıl yorumlamalı bilemiyor ve şaş­kınlıkla izliyorum.

    Kuban’ın cenazesinde üni­versitelerden, mimarlık fakül­telerinden kimsecikler yokmuş. Din önderlerinin tabutlarına omuz veren politikacılar olası­lıkla duymadıklarından (!) tö­rende bulunamamışlar. Kuban; Sinan’ı, Süleymaniye’yi yorum­layarak yazmıştı. Divriği’deki Mengücek anıtı camiyi Cenne­tin Kapıları adlı bir sergi ve bir kitapla dünyaya tanıtmıştı. Gel gör ki dünya çapındaki çalış­malarıyla ünlü bu anıt adam, Yunus’un “Bir garip ölmüş di­yeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessiz­liğinde gömülmüş!

    Türkiye, ulusal-evrensel de­ğerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?

  • Yıkılırken, yanarken, sarsılırken yazılan tarih

    Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler çoktur. Ancak bu elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “Acaba?” diyerek okunmalıdır. Bunlar genellikle abartılı anlatımlardır ve gerek arşiv gerekse arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.

    Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afet­lerine karşı ilk yaşama sınavını, beşeriyetin ikinci atası sayılan Nuh Aleyhisse­lam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türlerini yaptı­ğı tekneye alarak kurtarmış. Biz Türklerin atası Türk/Tür­ker’in babası, Nuh oğlu Ya­fes de o teknede imiş. Dinsel söylemlere göre insanlık Tu­fan’dan kurtulanlardan türe­miş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afetinin çocuklarıyız! O gün bugün, bütün zaman­larda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşu­larak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tu­fan”ı anlatımıyla başladıkları­nı da hatırlatalım.

    Temel bir sorun, kaynak­lardaki afet anlatıları arasın­da 19. yüzyıl öncesine tarih­lenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Ta­rihi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Musta­fa Cezar’ın İstanbul yangın­ları çalışmaları; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uyanık’ın Tarihte­ki Büyük Felaketler kitapları). Elyazması ve basılı kronikler­deki, savaş, istila, işgal, katli­am ve göç gibi felaket anlatıla­rı, “Acaba?” diyerek okunma­lıdır. Sözkonusu kitaplarda, eskilerin “feyezan” dedikle­ri sağanak, sel-su baskınları­nı; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bö­lümler çoktur. İnsanlık, bunla­rı önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskile­rin “şenlendirme” dediği ba­yındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine insanlık, bir yerdeki uygarlığı yıkmak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zorlanma, hatta katliam­ları dahi birer zafer sayabil­miştir.

    Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.

    Tarihe bakmak

    Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Sal­gınlar, afete dönüşen kışlar, kuraklık ve kıtlıklar, kasırga­lar, yangınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir za­man dizisinde saptayıp yaz­mak için kronikleri çalışmak, arkelojik araştırmalar, alan in­celemeleri yapmak gerekir.

    Bizim coğrafyamızda yaşa­nan afetler için Doğu kronik­leri; 10. yüzyıl ve sonrası Er­meni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örne­ğin Evliya Çelebi Seyahatna­mesi– önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-ince­leme-anıları, İstanbul afetleri için Osmanlı vekayinâmeleri önemlidir.

    Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte).

    Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara ne­den olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda -dediğimiz gibi- abartılarak an­latılmıştır. Buna karşılık aynı kaynaklarda, örneğin orman/ koru/kır yangınları neden yoktur? Bu durum, şüphesiz orman-koru yangınları olmu­yormuş demek değildir. Kaba­ca bir sıralamayla, yerleşim­leri yakıp-yıkıp-yokeden dep­remler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim bü­yük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kay­nak bulmak zordur.

    18. yüzyılda Osmanlı Dev­leti’nin gereksinimi bakır, kur­şun, gümüş madenleri için Kızılırmak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bü­tün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütüklerin akarsu­lara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca döne­min yüklenicilerine “kök sök­me işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedil­miş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırıl­mıştır! Maden için ormanla­rı tüketerek göze giren vezir paşalarımız, sadrazamları­mız vardır. Napoléon’un Mı­sır’ı işgali üzerine 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiy­le görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kent­lerden uzak dağlık alanlardaki koruların yanması ve sönme­sinin, kent ve kır yaşamları­nı nasıl etkilediği de yeterince çalışılmamıştır.

    36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir.

    Tarihin kaydına geçen do­ğal afetlerin neden-sonuçları­nın araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklama­ları, son iki yüzyılın gelişmele­ridir. Daha gerilere gidildiğin­de ise inanışlara bağlı anlatı­lar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gören yorumlar, ilahi uyarılar görülür. Bunla­rın tekrarını önlemek, sonuç­larından kurtulmak için de ya­karma, kurban kesme, sada­ka, hayır, ibadetlere yönelme önerildiği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz. Türkiye coğrafyası, malum deprem kuşağındadır Genç dağların, engebeli arazilerin, derin vadilerin, düzensiz akan ırmakların coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocuk­ların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdürdükleri derecik­lerin bile, bir sağnakla kayala­rı, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüş­tüğü sıklıkla görülmüştür. Şu gerçek ki afetler gelip geçer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ö­lüm sürüp gider. Afetlerde ölenlerin izleri, acı anıları to­runun kültüründe yoktur. Ör­neğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Er­zincan, bugün aynı yerde mo­dern bir kenttir; ama uzun ta­rihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sara­yı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Dep­rem, salgın, yangın, sel afet­lerinin bıraktığı alanları kısa zamanda birer mamureye çe­virerek “yakın geçmişi unut­mak” bize özel bir gelenektir.

    Depremden yangına Anadolu 1939 depreminde taş taş üstünde kalmayan Erzincan (üstte).

    1000 yıl geriye gidip Sel­çuklulara-dayanan Türkiye tarihine bakıldığında, savaş­lar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy demeyen, başedil­mez bir afet olagelmiştir. Ha­rita çizgilerini, nehir yatakla­rını değiştiren, küçük adala­rı silen, yeni adalar doğuran depremler tarih kayıtlarına girmiştir.

    Bu yılın yaz sonunda ge­rek coğrafyamız gerekse civar Akdeniz ülkelerinde ciddi, bü­yük ve günlerce söndürüleme­yen yangınlar meydana geldi. Bu devasa yangınların üzün­tüsü, konuyla ilgili hazırlık­sızlığımız ortaya çıkınca daha da arttı. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”­dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllarda kesile kesile yer­leşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günü­müzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sayılmalıdır. Ye­ni zamanlarda yerleşimlerin dağlara tepelere tırmanması; ormanlara arsa, maden havza­sı, piknik alanı olarak bakıl­ması da artık “normal” sayıl­maktadır. Nasıl bir aymazlık­sa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz orma­na / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklitleri yap­tırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emri­mizde / Biz gideriz ormana…” şarkıları var.

    Türkiye’nin güneyini cayır cayır yakan orman yangınlarında koyunlarını kurtarmaya çalışan çiftçilerin fotoğrafı Yasin Akgül’e ait (üstte).
  • Âyanağa Konağı önünden ürpererek geçer köylüler…

    1838’de Divriği’de yapılan Âyanağa Konağı, hem tarihsel anlamı hem yapısal özellikleri, iki kata yayılan 20 odasıyla benzersiz bir örnek. Osmanlı Anadolu’sunda bir dönem yerel iktidarların konut merkezi olan ayan köşklerinden bugüne kalan en önemli yapı, olağandışı mimari özellikleri kadar, gerek gündelik hayatın gerekse taşra politikasının ayrıntılarına dair birçok tarihî detayı barındırıyor. Dünden bugüne Anadolu’da iktidar-konut ilişkileri.

    Karamahmudoğulları/ Âyanağagil, Divriği’nin eski ailelerindendir. Ataları 17. yüzyılın son çeyre­ğinde Osmanlı tenkil güçlerine karşı yaşama mücadelesi veren yoksul Türkmen yığınlarına ön­derlik etmiş; fakat hayatı konu­sunda fazla bilgi bulunmayan bir Kara Mahmud’du:

    “Kara Mahmud eydür beyler paşalar/

    Parlayı parlayı çıktığım vardır

    Karşıma gelenler beş mi on mu­dur/

    Dördünü beşini yıktığım vardır

    Sana da kalmaz dünya ey Cafer Paşa /

    Çok tuğu, sancağı yıktığım var­dır”

    Ozan İshak bu dizeleri ve devamında, 1686’daki Türkmen kıyımını gerçekleştiren Osman­lı serdarı Cafer Paşa’ya kar­şı yığınların öfkesini anlatmış. O mücadelede bir başıbozuk ayaklanmacı topluluğa başbuğ­luk eden Kara Mahmud ile oğlu Keleş Mustafa, yandaşları Kara Halil, Bayındır Halit, Gübeş ve ötekiler, yollarda-bellerde sava­şa vuruşa Tokat Kalesi’ne sığın­mış. Çağdaş ozanlardan Zülâlî de Kara Mahmud’un Cafer Pa­şa ile savaşırken öldürüldüğü­nü veya tutsak düşüp boynunun vurulduğunu anlatmış ama Ka­ra Mahmud’u “Türk-Türkmen düşmanı, Mehdilik iddiasıy­la köyleri kasabaları yağmala­yan bir Celalî idi!” diye tanıt­mak aymazlığından da kalemini kurtaramamış (Ali Rıza Yalkın, Cenupta Türkmen Oymakları C.1 s. 16 vd, Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976, s. 158-162).

    Âyanağa Konağı’nın Karayusuf Sokağı’na cepheli selamlık dairesi ve cümle kapısı ile ara sokağa cepheli Mabeyin… Sol arkada haremin bir bölümü görülüyor (M. Keskin restitüsyonu).
    Konağın üst kat planı
    Âyanağa Konağı’nın üst
    kat planında (N.S. çizimi)
    yapının içinde yer alan kış
    odası,yaz odası, başoda,
    kahve ocağı, selâmlık
    ve haremlik sofaları,
    Divanhane gibi bölümler
    görülüyor.

    Kara Mahmud’un torun­larının Divriği’ye niçin ve ne zaman yerleştikleri bilinmi­yor. Arşiv belgeleri 1700-1900 arasında “Ağa” sanıyla kentte âyanlık, mütesellimlik, malika­ne mutasarrıflığı yapan Kara Mustafa, Kara Yusuf, Mustafa (II), Kara Mehmed, Kara Yusuf (II) ağaların varlığını kanıtlıyor. Bu kentteki iki mahalle (Kara Yusuf, Kara Mahmud), bir cami (Kara Mahmud Camii. Maale­sef yıkılmıştır), bir mescit de (Kara Mahmud Mescidi) aileyle ilgilidir.

    Bu yazının öznesi Mehmed Ağa (1798-1857?) ise Kara Mah­mudoğulları’nın yerel etkinliği­ni doruğa çıkartarak Tanzimat’a karşın derebeyi-ağa kimliğiyle yaşama tutunmuş bir mütegal­libe idi. Taşıdığı “âyan-zâdelik” sanından dolayı, sonraki kuşaklara da “Âyanağagil” denilmiştir.

    Yaşadığı dönem dikkate alındığında, babası veya ata­sının âyanlığına karşın Meh­med Ağa’nın âyanlığı sözkonu­su değildir. Onun 1850’lerde Divriği Küçük Meclisi’nde âzâ olduğunu, bu onursal konumu­nu, âyan-zâdeliğini, yaptırdığı paşa saraylarını kıskandıracak konağında sofrasını gelene gi­dene açmasını, ama asıl, sözde vergi borçlarını ödemek üzere köylülere “murabaha” (aşırı fa­izli borç) senetleri imzalattığı­nı, köylüleri köleleştirdiği için “Memleket umurundan mes’u­lüm” dediğini belgelerden öğre­niyoruz (4 Hicri 1260 R tarihli Divriği Kazası Esami Defteri, varak 79 b; Başbakanlık Arşi­vi İrade, Meclis-i vâlâ no: 6595, 10832, 13418, kartonlarındaki belgeler).

    Kara Mahmudlu Yusuf Ağa II’nin oğlu, Divriği Nüfus Me­murluğu’ndaki Hicrî 1260 /M 1844 tarihli Esami Defteri’ne “Kara Mahmud-zâde Hane­dan-ı belde, uzunca boylu, kır sakallı, Mehmed Efendi bin Yu­suf Ağa. Sinni (yaşı) 48” diye yazılmış.

    Baba ve atalarının malikâne mutasarrıflığı, bir dönemdeki âyanlığı; Mehmed Ağa’ya -dö­nemin koşullarında- “memle­ket işlerinden mesul zat”, “taşra eşrafından”, “hanedan-ı belde” sanlarını yapıştırmış! Merkezî yönetimin denetiminden çok uzakta, yerliden kaymakamı, yerliden mal müdürünü güdü­müne almış. Derebeyi kalın­tısı Mehmed Ağa, böylelikle 1830’larda geçici bir şan ve şans yakalamış.

    Onun rakipleriyle mücade­lesi; o ve kardeşi Emin Ağa’nın memleket işlerine müdahale­leri; vergi sorununu çıkmaza sokmaları; murabahacılık yap­maları; köylerden İstanbul’a gönderilen şikayet mektupları­nı Saray’a ve Bâbıâli’ye sunduk­ları; Bâbiâli önünde toplanıp zulme karşı gösteri yaptıkları da belgeleniyor.

    Ayanzâdelerin, Divriği Kay­makamı Mir İmam Hüseyin Bey’le nüfuz çekişmeleri de Tanzimat dönemi başlarken Bâbıâli bürokratlarını uğraş­tırmıştı. Bu konu, “Divriği Me­selesi” başlıklı bir dosya ola­rak Mehmed Ağa’nın ölümüne kadar arşiv torbalarına konul­muş, çıkartılmış, yargılamalar sürmüş. Sözlü anlatılara göre sorun, Hac için Mekke’ye giden Mehmed Ağa’nın orada ölü­müyle kapanmış. Bu konuda 1830-1860 dönemine tarihle­nen yaklaşık 150 kadar belge vardır (Bu belgelerin birçoğu, Köse Paşa Hanedanı (1998-Ta­rih Vakfı Yurt Yayınları) adlı ki­tabımızın 180. ve izleyen sayfa­larında da kullanılmıştır).

    Yıkılmadan önce selamlık bölümü Selamlık dairesinin önündeki Hasanbey tarlasında ekin biçilirken 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı…

    Âyanağa Konağı

    Karamahmudoğulları’nın Div­riği Şehir Mahallesi’ndeki eski konağı, Ulucamii’ye yakın 20

    odalı, toprak damlı, iki katlı azman bir yapı imiş. O döne­min yaşama düzeni gereği, gü­neyde kasaba dışında da aile­nin bağ evleri varmış. Söylen­tiye göre yerliden Kızıl Kadı sanlı ünlünün kızıyla evlenen Mehmed Ağa, adı geçenin ka­sabanın batısındaki büyük tarlasının bir bölümüne “ağa­lık konumuna yaraşır” kendi görkemli konağını yaptırmış. Divriği’de Mengücekoğulla­rı döneminden (12.-13. yüzyıl) başlayarak 20. yüzyıla kadar gelişen yerel konut mimarisi­nin günümüze ulaşan örnekle­rine bakıldığında; tarihsellik, kimlik, ölçü, mimari/üslup ve işlev açılarından ilk sırada bu konak yer alır.

    17. yüzyılda Evliya Çele­bi’nin, adlarını verse de özellik­lerine değinmediği Divriği ko­nakları arasında yerli paşala­rın görkemli sarayları vardı. 18. yüzyıl sonlarında da Vezir Köse Mustafa Paşa (öl. 1802) ve oğlu Vezir Hafız Veliyeddin Paşa (öl. 1809), bir köprü-geçitle birbi­rine bağlı “Köprülü Konak” de­nen saraylarını yaptırmışlardı. Yine çağdaşları Memiş Paşa’nın “Serey” denen konak kompleksi de kasabanın güneydoğusunda ayaktaydı.

    Coğrafyacı-oryantalist Vital Cuinet (1833-1896), “19. yüz­yılın sonlarında eski Divriği sarayları ayakta ama haraptı” dedikten sonra ekler: “… Bir za­manlar önemli bir ticaret mer­kezi olan burası, derebeylerinin küçük bir başkenti konumun­daydı. Zamanla koşullar deği­şince derebeyleri yetkisiz kaldı­lar. Şimdilerde avlularını deve dikenlerinin kapladığı sarayla­rında münzevi yaşamaktalar (Seyahatname C. III. S s 212; Vital Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris 1892 C.1 s. 685; Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mima­risi, s.15).

     Öncesi/Sonrası Konağın selamlık başodasının ve selamlık cümle kapısının 1960’lardaki hâlini Necdet Sakaoğlu fotoğraflamış (en üstte). Prof. Dr. Metin Sözen ve Prof. Dr. Cengiz Eruzun’un önerisiyle 2002’de yerli yapı ustalarının başardığı ilk kısmî restorasyonun ardından yapı bambaşka bir görüntüye kavuşmuş (üstte).

    Söylendiğine göre Mehmed Ağa, Selamlıklı-Haremli “şehir evi” yaptırmak için Sivas’tan ustalar getirtmişti. Doğal ki ağa, davalar nedeniyle arada gittiği Sivas’ta beylerin -örneğin Abdi Ağa’nın- konaklarını görmüştü. Divriği’deki yapı ustalarından da işe koşulanlar vardı.

    Sivas ve Divriği’deki üslup­lar ile Mehmed Ağa’nın istek ve önerileri doğrultusunda; Köse Mustafa Paşa’ların 1790’larda yapılmış, yorgun ama korku ve hayranlık uyandıran çifte sa­raylarından esinlerle, Kızıl Ka­dı tarlasının bir köşesine yeni bir taşra mütegallibesi konağı 1838’de boyut, biçim ve görke­miyle oturuverdi! Selamlık, Ma­beyn ve Harem daireleri ile ha­mam ve müştemilatı kapsayan; taş, kerpiç hımış, ahşap malze­meden; 1.100 m2 temele oturan 2 katlı, yer yer çıkmalı, 3 avlulu, bahçeli konak; mimari-sanatsal ür­kütücü bir görüntüyle somut­laştı. Sakin ve sessiz kasabanın işinde-gücünde mütevekkil in­sanları, artık Âyanzade Meh­med Ağa’nın bu azametli konağı önünden geçerlerken pencere­lere, kanatlı kapılara bakarak cümle kapısını bekleyen elinde teber, Habeş köleden çekinir­ler; kimi kez dizgin tutan kölesi, elpençe bekleyen çubukçusu, binek taşında, gümüş ve sırma işlemeli eyerli atına binen ağayı etekleyerek uzaklaşırlardı.

    Mehmed Ağa’nın bu alım­lı konaktaki yaşamı 20 yıldan azdır. Bu evrede konak, sözde resmî havada ağalık makamıy­dı. Kâhya, çubukçu, seyis, köle, uşak, kentliden köylüden ge­len-giden, giren-çıkan, konuk olan eksik değildi. O dönemin koşullarında varsıl bir otori­tenin (ağanın-paşanın) ara­cılığına gereksinim vardı. Bir Arap atasözünden gelen “Şere­fü’l-mekân bi’l-mekîn” (Konu­tun onuru oturandandır) ger­çeği için çarpıcı bir kanıttı bu konak. Önündeki Hasan Bey Tarlası’nda düğün alayları, cirit müsabakaları yapılırdı.

    Yapının yerel-toplumsal ta­rih açısından önemi, mimari özelliklerinden öndeydi. Konak, başlı başına bir etki ögesiydi. Bugün bile ayakta kalabilen bö­lümleri bu gerçeği yansıtıyor. Üzerinde çalışmak isteyenler önce bu vurguyu görmek-tanı­mak durumundadır. Güneyba­tıdan tarihî kente ulaşan eski yolun kent sokaklarına bağlan­dığı noktadaki konağın, ahşap bindirmelere oturtulmuş dıştan 10x10x8 m. ölçüsündeki selam­lık başodası, bu ürkütücü boyu­tuyla aşılmaz bir gücü yansıtı­yordu. Usta, bu “köşe dikilişi” ile sanki Mehmed Ağa’yı res­metmiş!

    Sanat eseri çarh-ı felek tavan Âyanağa Konağı selamlık başodasında, 1830’ların yerli ustalarının sanat yetilerini belgeleyen “çarhıfelekli” tarzdaki göbekli ahşap tavan, 7×9 m boyutunda (M. Keskin, 2016).

    Ahşap pencereler, alçıdan yarım pergelli tavan ve saçak devirmeleri, ahşap saçaklar, ta­şıntı bindirmelikleri, görkemli Selamlık dairesini taşıyan ze­min kattaki uşak odaları, at ört­mesi ve ambarlar, Selamlık dai­resini tamamlayan içerlek kah­ve ocağı/servis odası/yaz odası/ Selamlık 2. odası (bu bölüm 1988’de enkazı pahasına fırıncı­ya satılıp yıkılmış), pencerele­ri Selamlık avlusuna bakan kış odası, gülbahar işlemeli tavanı, alçı yaşmaklı ocağıyla ünlüdür. Selamlık avlusunu doğu cephe­de tutan mabeyindeki ağa odası ara sokağa cepheli ve çıkıntı­lıdır. Bu bölümün devamında sokak boyunca Harem dairesi vardır.

    Yüzyıl öncesine gelesiye, uzaklardaki Yama ve Dumluca dağ ve vadilerinden inen köy­lüler ve yolcular; kentin bağ ve kenar mahalle evleri arasın­dan, ahşap minareli mescitlerin önünden geçtikten sonra ansı­zın bu dev yapıyla karşılaşınca, eski derebeyleri için anlatılan gelenekleşmiş öyküleri anımsa­yarak ürperirlermiş. Bugün de semtin yalnızlığı, öteki tek-tük yapıların basitliği dikkate alı­nınca, Ayanağa Konağı’nın etki­leyiciliği kusursuzdur.

    Belki asıl üzerinde durula­cak, mimarlık tarihi ve yapı es­tetiği uzmanlarının çalışmala­rını gerektiren konu; “benna” denen eski yapı ustalarının, öl­çü, denge, estetik, işlevsellik an­layışları ile yaptıranla yapı ara­sındaki uyum/denk-düşümdür. Konak, Anadolu sivil mimarisi araştırmaları için iddialı, büyük çapta, dengeleme hesapları mü­kemmel şekilde yapılmış; yatay ve dikey hareketlilik sorunları doğru hâlledilmiş; dış-iç atmos­fer tasarımları, mekân boyutları ve bağlantıları olasılıkla kağıt ve kalem kullanılmadan örnekler­den esinle çözümlenmişti.

    Bu sorunların hallinde usta ile mal sahibi arasında gerek­sinim-boyut-kat-malzeme-o­da-bölüm sayısı-tezyinat-mal­zeme… konularında anlaşma; kentte gelişen ve gelenekleşen sivil mimarinin somut örnek­leri; usta ve kalfaların yapı de­neyimleri önemliydi. Örneğin Ayanağa Konağı yapıldığı sırada Köse Mustafa Paşa ve oğlu Veli Paşa’nın Köprülü Konak da de­nen sarayları, Memiş Paşaların birkaç konağı kapsayan mes­kenleri, Hamisoğlu Konağı, Şe­hir Mahallesi’nde birkaç yüzyıl­lık eski büyük konutlar ayaktay­dı. Mehmed Ağa’nın Sivas’tan getirttiği söylenen usta ekibi, bunlara katılan yerli usta ve kal­falar, Mehmed Ağa’nın istekle­rini gerçekleştirmeyi başardılar. Sonuçta Anadolu mimarlığı için önemli bir yapı kazanılmış oldu.

    Başoda saçak devirmesin­deki “Maşallahü kâne 1254” yazısı, binanın yapım tarihinin 1838 olduğunu gösteriyor. Bina temellerinin oturduğu alan, do­ğu-batı ekseninde 70 m., güney kuzey ekseninde 35 m. dir. Bü­tün bölümler ve daireler iki kat­lı inşa edilmiş, işlemeli tavan­ların ve iç dekorasyonların yer aldığı bölümler kiremit döşeli çatılarla örtülmüştür. Harem ve mabeyin mekanları ise sıkıştı­rılmış toprak damlı yapılmıştır. Zemin kat ahşap hatıllı, çamur harçlı taş-kerpiç kalın duvarlı; üst katlar ardıç hatıllı kerpiç-hı­mış dolgu, kireç sıvalıdır. Ah­şap olarak ardıç, çam ve kavak tercih edilmiş, kerpiç döküm­lerinde kıtık ve saman kullanıl­mış, plan tertibinde yapının asıl ağırlığını taşıyan Selamlık’tan en geride kalan Harem dairesi­ne doğru, bir ötekine destek ve­ren ve eksenleri dikey kesişen bloklar öngörülerek tasman (göçük) sorunu önlenmiştir.

    Yerli konut mimarisinin ögeleri Konaktaki yıkılma ve bozulmalara karşın korunabilmiş mekanlarda alçı tepelikli kavukluk nişleri, alçı yaşmaklı ocaklar, bahçeye bakan kameriye gibi işlevsel ögeler görülür.

    Selamlık pencereleri kasa­banın semtlerine, çevre dağ­lara, kaleye bakış olanağı verir. Harem dairesi Harem avlusu­na ve bahçeye dönüktür. Plan seçiminde konağın farklı dai­relerindeki işlevsellik ve gün­lük yaşam dikkate alınmıştır. Ancak geçen zamanda miras bölüşümleri, onarım ve tadilat nedenleriyle, bütünlük yer yer tahrip olmuştur. Yaşlı torun­ların anılarına göre, Selamlık kapısından girilip sofalardan, ara kapılardan geçilerek Ha­rem cümle kapısından çıkılır­mış (Âyan Mehmed Ağa’nın torunlarından Sabriye Ayanoğ­lu (1885-1982), 1967’de şöy­le diyordu: “Çocukluğumuzda Selamlık’tan girer Harem’den çıkardık ama, uzun sofalardan, aralıklardan, kapılardan geçe­rek, merdiven inerek… Kom­şuya gitmiş gibi olur, oturur, konuşur, oynar, aynı yollardan bize ait bölüme dönerdik”).

    Kaldırım döşeli avludan, muntazam sergi taşları döşen­miş bir ayakçak başından, taç teplikli ahşap merdivenden Di­vanhane’ye çıkılıyordu. Burası avlu cephesi açık geniş bir bal­kon, Divriği evlerine mahsus bir “hayat”, yaz günlerine özel “oda” -toplantı salonu, Selamlık’ı Mabeyn ve Harem daireleri­ne bağlayan methal işlevindey­di. Divriği’deki benzerlerinin en ferah örneklerindendi. Altında, konağa gelenlerin atlarının bağ­landığı at örtmesi ve bahçeye, konağın arka cephesine geçilen bahçe kapısı vardı. Divanhane­den girilen Selamlık sofasındaki kapılar, kış odası, başoda, kah­veocağı-hizmetkar odası, yaz odasına açılıyordu.

    Selamlık başodası veya ağa odası, büyüklük ve işlev-uygun­luk açısından kusursuz, yerel ev mimarisinin korunabilmiş en özenlisidir. İçeride 57 metreka­re ölçüsü veren bu odanın tavan yüksekliği 4.4 metredir. Başo­daya, sofaya bakan bir köşe çalı­ğındaki kapıdan girilir. Oda bü­tünlüğünü bozmayan sığ ve dar bir aşağı seki (pabuçluk) bulu­nur; küçük bir koltuk (servis) kapısı ile kahve ve uşak odasına girilir. Bu kapı bir bakıma tıkız tutulmuş, hizmetçi kapısı işlevi vurgulanmıştır. Aşağı sekide­ki zarif çiçeklik ile yanlarında­ki kavukluk ve çubukluklar ara duvarın sağırlığını giderir. So­kağa ve avluya 1.5 metrelik bin­dirmelerle genişletilmiş başoda, dört yöne bakan 11 sedir ve 7 kafa penceresinden ışık alır. Fe­rah, görkemli, çok etkileyici, gi­rene dış dünyayı unutturan bir atmosferi vardır.

    Özenli bir restorasyon Konağın odalar ve işlikler içeren selamlık zemin katında yüzyıllık ardıç direklerle bindirmelikler takviye edilmiş.

    Günümüzde bu odaya gire­rek sedirlere oturanların algıla­rı kuşkusuz farklıdır. Oysa dün­lerde ziyaret ve iş için gelenler, cümle kapısının önünde, geniş avluda, çıktıkları divanhanede, girdikleri sofada, geniş ve tava­nı yüksek başodada, kendile­rini gözalıcı ama ürpertici bir boşluğa düşmüş hissediyorlar­dı elbette. Bu, Mehmed Ağa’nın otoritesini vurgulamada usta­ların başarısı sayılıyor. Odanın en özenli ögesi, mekanı örten çarh-ı felekli (dekoratif ağırlı­ğı olan dairesel büyük göbek) tavandır. Kafa pencerelerin­den ışık huzmeleriyle oymala­rı derinleşen tavan, yerli ahşap işlemeciliğin seçkin ve özgün bir örneğidir. Duvarlara yarım pergelli alçı devirmelerle bağ­lanan tavanın dekorasyonunda, yalın bordürler arasında sandık motifli bir “su” çerçeve çizer. Sığ çökürtme alana, bir silme ile geçilmiştir. Zemini “selvili” bir “su” kuşatır. Çarh-ı felek, tava­nın uzun kenarlarına teğettir. “Köşe”ler karşılıklı “aynalı ve saksılı”dır. Göbeğin iki yanında­ki dikdörtgen zeminler giydir­me çubuklarla işlenmiştir. Çar­h-ı felekin merkezindeki “orta göbek”, dıştan merkeze doğru 4 kademede basık koni biçiminde somuttur. Yüzeyi “kartal kana­dı” , “kenger yaprağı” denen kla­sik üslup öğeleriyle desenlidir. Çarh-ı felekin dış çerçevesini ince bir “kasnak” dolanır.

    Oda zemini Horasan har­cından kalıba dökülmüş altıgen briketlerle döşelidir. Özgün du­rumuyla cam evi bulunmayan pencereler tahta kepenkliyken, sonradan cam çerçeveler ta­kılmıştır. Alçı tepelikli, takçalı, nişli çiçeklik, bu başodaya özel bir tasarımdır. Mehmed Ağa bu mekanda konuklarını ve ziya­retçilerini kabul ediyor, bayram ve düğün törenlerinin Selam­lık’a mahsus teşrifatı da bu sa­londa yapılıyordu.

    Selamlık kış odası, avluya bakan 4 sedir 3 kafa pencereli kısmen loş bir mekandır. Tepe­liği tavana yükselen kabartma bezemeli ocak yaşmağı muh­teşemdi ama; yıllar sonra soba kurmak için yıkılmıştır! Oda ta­vanı, çiçekli üçgen köşeleri olan “tutmaçlı” bezemelidir.

    Mabeyn başodası alt katı ile birlikte iyi korunmuş olsa da öteki odalar ve alt kattaki bü­yük kış odası haraptır. Harem dairesi tadil edilmiştir. Kargir Harem hamamı yıkılmıştır. Ha­rem-Mabeyn bağlantı sofalar, mutfak, kiler, toyhane-bahçeye bakan “cumbalı köşk” (kameri­ye) tanınmaz durumdadır.

     Halen ilgi bekliyor Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’teydi. Mabeyn ve Harem daireleri ise hâlen bakımsız ve harap hâlde.

    Konak işlevselken yazın başodada, kışın ocaklı kış oda­sında, akşam-yatsı arası “oda” geleneği yinelenir, çubuk ve kahve içerek söyleşmeye gelen­lere ağanın kahvecisi ve çubuk­çusu bu hizmeti ifa ederlermiş. Avludan gelen at kişnemeleri, açık kepenklerin yaz meltemin­de çıkardığı sesler, avlu arkında sürekli akan suyun şırıltısı, bir taşra kasabasının gece sakinli­ğini bozan doğal seslermiş.Ara­da yükselen “ağa gülüşü” veya gürleyişi, bir taşra otoritesi için doğal olmalı. Orta hizmetine bakan kahya, çubukçu-kahveci ve hizmetçi, aşağı sekide bekle­şirlermiş.

    Mehmed Ağa’nın konakta­ki debdebesi 20 yıla yakındır. Oğullarının 1880’li, 90’lı yıllara kadar sürdürebildikleri oda ge­leneğine tanıklık eden eskiler­den “Selamlık cümle kapısını gündüzleri elinde uzun saplı te­per, gece meşale altında bekle­yen siyah köleleri” ve “kürklü börklü son ağaların binek taşla­rına oturup çubuk keyfi yapma­larını” yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum.

    Kültür Bakanlığı’nın Div­riği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valili­ği’nin ortak girişimiyle Selam­lık dairesinin restore edilmesi 2004’tedir. Mabeyn ve Harem daireleri hâlen bakımsız ve ha­raptır.

    ÂYAN-ÂYANLIK

    Fransız Devrimi’nden Osmanlılara yerel otorite meselesi

    Avrupa için 18. yüzyıl, düşünce, özgürlük, demokrasi, hukuk arayışları çağıydı. Dünyayı etkiley­en son vurgusu da 1789 Devrimi olmuştur. Devrim’e gelesiye kimler yaşamış, neler yaşanmıştı? Vol­taire, Rousseau, Montesquieu… Dogmaları, eşitsizlikleri yıkan düşünceler, açılan demokrasi, özgürlük ufukları… Aynı süreç Osmanlı topraklarında da bir ışıldama sağlayabildi denebilir mi? Uykudaki Türkiye’de bu devrimi önceleyen evre ve sonrasındaki süreç farklı.

    Babası İbrahim’den sonra 1648’de 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’ten, 2. Mahmud’un oğlu ve 16 yaşında tahta çıkan (1839) Abdülmecid’e kadar 190 yıl boyunca Osmanlı tahtından gelip geçenler; çocukluk, gençlik, ortayaşlılık evrelerini saray tutukevinde geçirmiş, dünyadan bi-haber, öncül-ardıl kardeş-kuzen padişahlardı. Bu dönemdekiler, öncekilerden ve sonrakilerden farklı ama yazgı ortaklıkları olan 10 padişahtır. Fransız Devrimi de öncesi ve sonrasıyla bunların zamanındadır. Osmanlı dünyasın­da da, Avrupa’daki gelişmelere genellikle kapalı kalsa da 1789 sürecinin kimi etkilerden sözedile­bilir. Örneğin 1727’de İstanbul’da matbaanın açılışı erken örnekler­den biridir: Babası Fransa’da elçi olan 28 Çelebizâde Mehmed Said, Paris’te matbaaları incelemiş, İs­tanbul’a dönünce mühtedi İbrahim Müteferrika ile1727’de İstanbul’da matbaa açmışlardır.

    1826’daki Vak’a-i Hayriye’ye değin de Osmanlı yönetiminde de “ıslahat hareketleri” vardır ama bunlar 1789’un sonuçlarına bağlanabilir mi?

    Yaşlı bir padişahın (1. Abdülha­mid) ölümünden sonra “ceditçi” (yenilikçi) genç padişah 3. Selim’in tahta çıkışı, Fransız İhtilali’nden 3 ay öncedir ama yönetsel bir etkiden sözedilemez. Buna karşılık 2. Mahmud’un (1808-1839) tahta çıkınca Rumeli’den, Anadolu’dan “âyan” denilerek derebeylikleri örtülen yerel otoriteleri İstanbul’da toplaması, Devrim esintisi sayı­labilir. Yerel otoritelerin “âyan-ı vilayet, âyan-ı belde” sanlarıyla 2. Mahmud döneminde “sıkışırsan yardımına geliriz” içerikli Sened-i İttifak’ı imzalamaları anlamlıdır. Türkiye’yi çoğulculuğa, yeniliklere götürecek siyasal gelişimlerin başındadır âyanlık. Divriği’de bir konağa ad vermesi de ayrıca anlamlıdır.

    (Âyanlık üzerine 2 önemli çalışma: Yuzo Nagata, Muhsin-zâde Mehmed Paşa ve Âyanlık Müessesesi, Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Âyanlık)

    KONUT VE KİMLİK

    ‘Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn’
    (Konutun onuru oturandandır)

    Bugün değil ama dünlerde konutlar kimliklerin birer izdüşümleriydi. Konut sahibinin yaşama bakışını, inancını, toplum­daki konumunu hatta kültür ve meslek durumunu dış görünüşü ve donatısıyla okuturdu. Tüccar evi, okumuş evi, sanatkar evi, rençper evi… Türkiye çapında onca yıkışa, yokedişe karşın, orta ölçekli kentlerde, kasaba ve köylerde bir zamanlar kimlik okutmuş ev örnekleri görülebil­irse de; bunların çoğu, eskidiği ve oturulamaz duruma geldiğinden terkedilmiş, çökmeye yüz tutmuş hatta sahipleri de unutulduğun­dan kimliğini yitirmiştir. Bundan­dır ki Anadolu’nun her köşesinde görülebilen eski mütevazı evlere bile günümüzde uluorta “kon­ak” denip geçiliyor. Örneğin yayınlarla tanıtılmasa Tokat’taki Lâtifoğlu Konağı’na “Tokat’ta eski bir konak”, Sivas’taki özel konuta da “Abdi Ağa (?) Konağı” deyip geçecektik.

    Başka ülkelerde evler, kasırlar, köşkler, şatolar, ilk veya 2., 3., 4., kuşaktan sahiplerinin de ad ve özellikleriyle tanıtılıyor. Bizde de Yılanlı Yalı, Perili Ev, Kavafyan Evi, Hekimbaşı Yalısı, Hadimoğlu Konağı gibi örnekler var. Sahip veya sahiplerin konuta kimlik yapıştırması, bir beldenin kültü­rünü, yaşama bakışını, âlimini, zenginini, yoksulunu, bürokratını, rençberini… mekanlar üzerin­den tanıma olanağı verdiği için önemlidir.

    Eski gelenek ve görenekte ikinci bir okuma, mezartaşlarında­dır. Bu okumalar ziyaretçileri hem bilgilendirir hem duygulandırır. Eski yazılı, örflü, kallavili, fesli mezar şahideleri, birer özgeçmiş kaydı, soy kütüğüdür; mezarlıklar da tarih ve edebiyat antolojisi değerindedir.

  • Karaların sultanı denizlerin hakanı ama ‘kafes’lerin aslanı!

    Osmanlı Devleti’nde sultanların ve yönetici tabakanın eğitim-öğretimi, gerek İslâm kültüründen gelen birikim gerekse Bizans’tan devralınan yapılarla (devşirme sistemi) sistemleşmişti. Osmanlı Devleti’ni ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadrolar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi bürokratlar yaşatabilmişti. Kardeşleri tarafından “kafes hayatı”na mahkum edilen padişah adayları, zehirlenme korkusu ve cehalet içinde yıllar geçirdikten sonra tahta çıkıyor ve imparatorluğu “yönetiyorlardı”.

    Osmanlı tarihinde 13. padişah 3. Mehmed (1595-1603) ile 30. pa­dişah 2. Mahmud (1808-1839) arasında, 244 senede 18 taht değişikliği vardır. Bir önceki sü­reçte padişahın oğulları “sanca­ğa çıkmak” denen gelenek gere­ği Kastamonu, Trabzon, Konya veya Amasya’ya sancakbeyi ata­nır; yanlarına hocalar, sanatçı­lar, bilginler katılır; kitabî kül­türden ava-spora, savaş oyun­larına, gerçek çarpışma ve savaşlara girerek tahta hazırlanırlardı. Bunla­rın sonuncusu, sancağı Manisa’dan gelip tah­ta oturan 3. Mehmed (1595-1603), yazık ki liyakatsız padişahların ilk sıralarına da ko­nabilir. Hanedan ya­sasını değiştiren, şehzadelerin sancağa çıkmasına son veren de odur.

    3. Mehmed, babası 3. Mu­rad’ın çabasıyla Manisa’da de­neyimli kadrolardan uzun ve özenli eğitim almış, buradan İs­tanbul’a gelerek ölen babasının tahtına oturmuştu. Buna karşın kendisi, şehzadelerin sanca­ğa çıkmalarını, taht için kardeş şehzadelerle savaşı sakıncalı görmüş, kuruluştan beri uygu­lanan bu geleneğe son vermiş­ti. Yeni uygulamada tahta geçen padişah, kardeşi şehzadeleri öldürtmeyerek sarayda hapis tutacak; taht boşalınca şehza­delerin “erşed ve ekber” (ergin ve yaşça büyük) olanı tahta çı­kacaktı.

    1839’a kadar yürürlükte ka­lan bu uygulamada taht adayı şehzadeler kapalı-kilitli daire­lerde kalmıştır. Bunlardan biri Harem bahçesinde “Eski Şim­şirlik” denen taş yapı, diğeri 18. yüzyılda aynı işlevi gören Ha­rem içinde yine taş örgü “Kub­beli Kasır”la buraya bağlanan “Çifte Kasırlar”dır. Buradaki bir-iki odalı loş dairelerden her birine bir şehzade kapatılmış; anneleri şehzadelere “arslanım” dediğinden, bu bölümlere de sa­ray dilinde “kafes” denmiştir.

    Akli dengesi bozuk olan 1. Mustafa, bir değil iki kez tahta çıkartılmıştı.

    Bu kapalı odalarda şehza­delere ya Harem’in okur-yazar kalfa cariyeleri veya harem ağa­ları tarafından okuma-yazma, ibadet ve ahlak öğretilir; kitap okunurdu. Ancak, “yönetim ve askerlik bilgisi verilir miydi?” sorusunun yanıtı kapalıdır. Asıl sorunsa, sancağa çıkmadan, yeterli donanım kazanmadan

    tahta oturtulan o ya da öteki şehzadenin dünya cahili, ülke topraklarını, toplumu, gelip-gi­den yabancıları tanımamış, çarşı-pazarı görmemiş, yaşam koşullarından habersiz, bir ba­kıma çocuk dünyasında kalmış bir padişah olmasıydı. Sürekli yaşanan bir diğer sorun da, öl­dürülme-zehirlenme korkusu idi. Bütün bunlar Osmanlı ha­nedanını önceki başarılarından uzaklaştırarak liyakatsızlığa gö­türen nedenlerdi.

    Özellikle 1603’ten, Sultan Abdülmecid’in 1839’da tahta çıkışına kadarki 236 yıllık süre­de, liyakatsızlık sadrazam, ve­zir, bürokrat, ulema, diplomat kimliklerinden taşra yöneticile­rine kadar olağanlaştı. Önem­li bir çıkmaz da, hanedan/mo­narşi yönetimlerinde tahttaki “ulu” iradenin liyakatının, hük­metmeye layık olup olmadığı­nın sorgulanmasının getirece­ği sonuçları göze almaktı. Bu nedenle 1. Mustafa’nın uluorta Divan’a girip vezirlerin kavuk­larını yuvarlamasına bile otu­rumdaki kadıasker “ilahi uyarı­lar” demiş; padişaha da “mec­zub-ı İlahi” tanısı koyarak bir bakıma onu kutsamışlardı. Sa­ray hizmetleri için yetiştirile­cek devşirme oğlanlar, Harem’e sunulan cariyeler fiziksel-ruh­sal muayenelerden geçirilirken, taht adayı şehzadeler saray ha­pishanesi Şimşirlik’e, sonra Ha­rem’in loş odalarına kapatılarak dış dünyadan soyutlanıyor; olan akıl-algı yetilerini de yitirerek ülkeyi, toplumu tanımaktan uzaklaşıyor; çile dolduruyorlar­dı. Beklentileri, “tahttaki amca/ ağabey ölsün-ayaklanma çıksın tahttan indirilsin- sıra bana gel­sin” idi.

    Kafesten çıkıp tahta oturma yani cülus anları, Osmanlı ha­nedanındaki belki de en ilginç sahnelerdi: Devlet adamları o güne kadar tanımadıkları yeni padişahı ilk kez görür; yeni pa­dişah da görkemli tören giysi­leri giyip kuşanmış, yüksek ka­vuklu devletli paşalara korkarak bakar, “düşte miyim!” şaşkınlı­ğına kapılırdı. Altın cülus tahtı­na oturtulan yeni padişah, genç veya yaşlı vezirlerin, kadıasker­lerin, bürokratların, ağaların sırayla önünde eğilişlerini, yere kapanıp elini-eteğini-pabucu­nu öpüşlerini şaşkın, kuşkulu ve mutlu izler; kafes tutsaklı­ğından kurtulup enini boyunu bilmediği bir dünya parçasına nasıl hükmedeceğini kavrama­ya çalışırdı.

    Liyakatsız sultanların ilki

    3.Mehmed, taht için şehzadelerle savaşı sakıncalı görerek kuruluştan beri uygulanan sancak geleneğine son verdi.

    Yeni padişahı, genç-zeki-bil­gili Hasoda içoğlanlarından bir grup, cülus töreninde koro halinde “Padişahım çok yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, sen­den büyük Allah var!” diyerek yücelerdi. Saray yazıcıları, ye­ni padişaha sanlar sıralarken “Tanrının yeryüzündeki gölge­si”, ”İslâm peygamberinin hali­fesi”, “Karaların sultanı, deniz­lerin hakanı” sanlarını özellik­le vurgulardı. “Alkış” denen bu yüksek sesle korolar da, ola ki yeni padişahı “Meğer ben ney­mişim!” algısına saplıyordu. Beklenmedik bir anda kafes ka­ranlığından çıkarılıp cellada de­ğil tahta götürülmek ve impara­torluğa buyrukçu olmak… Bun­lar yeni padişahı ister istemez benlik, kimlik, ululuk, kutsal­lık anaforuna çeken olağanüstü durumlardı.

    “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” tanımı yakıştırılan ye­ni padişahın liyakatı sorgula­namazdı! Kaldı ki Osmanlı ha­nedanına mensubiyet, “sultan oğlu sultanın oğlu” olmak, liya­katın en üst basamağı demekti. Devlet de ülke de artık kendisi­nin uyrukları, kulları idi. Buy­ruklarının da Tanrısal hikmet­ler, isabetler içerdiğine inanıl­malıydı.

    “Kafes” ile “taht” arasında­ki bu anlık ve ölçüsüz değişim; Osmanlı hanedan tarihinde bir defa değil, 1617-1839 arasındaki 222 yıl boyunca 16 defa ve kafes bahtsızlığı yaşamayan son padi­şahlar için de 6 defa yinelendi! Ancak bu sonuncular, şehzade­liklerini saray ve köşklerinde ai­leleriyle geçirdiklerinden “Tan­rı’nın yeryüzündeki gölgesi”nin laftan ibaret olduğunun farkın­daydılar. Yine bu son cüluslarda biat sırasına girenler, artık yer öpmek-etek öpmek şöyle dur­sun, tahtın yanına sarkıtılmış saçağı öpmeye bile yanaşmaya­caklardı! Hanedan ve saltanat, özgürlük ve insan onuru karşı­sında yenik düşmek üzereydi.

    Babalarının saltanatında, sancakta “yönetim stajı” gören eski şehzadeler için tarih bilgi­leri, anekdotlar varken; 17.-18. yüzyıllarda kafes mahkumluğu yazgısını paylaşmış şehzade­lerin günlük yaşamları konu­sunda ancak harem ağalarının aktardığı ileri sürülen anlatılar vardır. Şimşirlik veya Kafes’te­ki şehzadelik yıllarını sonra­dan kaleme almış bir padişah da yoktur! Kafesten tahta yürü­yen padişahların saltanatları, çoklukla yeniklik, başarısızlık, aymazlıklarla geçmiştir. Merak edenler için, 1. Mustafa’dan 2. Mahmud’a 16 padişahın ömür­lerinin toplamı 674 yıldır. Bun­ların özgür çocukluk-gençlik toplamı 110 yıl, Şimşirlik veya Kafes’te geçen zamanlarının toplamı 342 yıl, saltanatlarının toplamı da 222 yıldır. Yani tu­tuklulukta geçen zamanları, sal­tanatlarının 1.5 katıdır! Tutuk­luluğu aylarla sınırlı 2. Osman’a karşılık, 3. Osman’ın kafes yaşa­mı 5 yaşında başlamış ve tam 51 yıl sürmüştür; bunu izleyen sal­tanatı ise sadece 3 yıldı! Kafe­se kapatılan, taht şansı yakala­madan orada ölen şehzadelerle, tahttan indirildikten sonra ka­fes yaşamına dönen padişahları -şimdilik- saymıyoruz.

    Osmanoğulları şehzadele­rinin tahta geçmeden yaşam­larını körelten, liyakat kaza­nımlarını önleyen “Şimşirlik/ Kafes” yaşamlarına ilişkin anı ve belgelere dayalı tarihler ya­zılmış değildir. Bu öyle vahim bir durumdur ki, üç kıtada ülke­lere hükmedecek taht adayla­rı, toplamda 222 yıl süren ha­pis hayatından sonra 3. Osman (1754-1757) gibi tahta çıkınca tebdil-i kıyafetle çarşı-pazar tu­runa çıkmışlar, sokaklarda çe­rez yemişler, çocukluklarını 30, 40 hatta 50 yaşından sonra ya­şamışlardır.

    Sultan 2. Mahmud (1808-1839)

    3. Mehmed Kanunname­si’yle, tahta çıkana, kardeşle­rini-kuzenlerini hapsettirme yetkisi verilince, Şimşirlik veya Harem’deki kasırlara kapatılan şehzadeler bir bakıma yaşayan ölüler hâline geldiler.

    O kapalı ortamda ne yapar­lardı? Sınırlı bilgilere göre rüya­ya yatar, fal kapatır, yıldızname okur, harem ağaları aracılığıyla müneccimden hayırlı yorum­lar bekler, ibadet eder, tespih çekerlermiş. Doğal ki tarih-e­debiyat-fen kitapları okumaları yasaktı.

    Bu durum, Saray’da ve Ba­bıâli’de kamu işlerini çekip çe­viren yetkililer açısından sakın­calı olmak bir yana gayet isa­betliydi! Zira öncelinin yerine gelen ardılı, kasvetli loş kafeste enerjisi sönmüş bir şehriyar, ya­ni “idare eden” değil “idare edi­len” olmalıydı!

    Sonuç: Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlılığı ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadro­lar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi devlet adamları ve bü­rokratlar yaşatabilmiştir. Son padişah Vahideddin’in Osma­noğullarına dair değerlendir­mesi yoruma açıktır: “Hane­danımıza her türlüsü gelmiş­tir. Sarhoşu, delisi, aptalı vardır ama dinsizi yoktur. En mübalat­sızı (dikkatsiz, düşüncesiz ola­nı) Abdülaziz bile son nefesinde Kur’an’a sarılmıştır”.

    KÖSEM SULTAN’IN BAŞARISI

    4.Murad’ın şerrinden sadece İbrahim kurtuldu

    On bir yaşında tahta çıkan 4. Murad’ın padişahlığında (1623-1640), Şimşirlik’e kapatıl­mış, kendisinden küçük 4 kardeşi vardı. Bu bahtsızlar her gün ağa­beylerinin göndereceği celladı bekledi. Sonunda beklenen oldu: 4. Murad, Revan zaferi şenlikleri sırasında şehzade Bayezid ve Süleyman’ı, Bağdat Seferi hazırlık­ları sırasında da Şehzade Kasım’ı boğdurdu. Bu cinayetlerin tanığı, kardeşi İbrahim ve anneleri Valide Kösem Mahpeyker Sultan’dı. 1639’a gelindiğinde İbrahim de her an öldürülme korkusuyla depresyondaydı. 4. Murad’ın şeh­zadesi yoktu ve İbrahim boğulursa hanedan kendisiyle kapanacaktı. Kösem, hanedanın tek şehzadesi İbrahim’i köşe-bucak saklayarak 1640’ta ölen oğlunun yerine tahta geçmesini sağladı. Osmanlı Hanedanı, Sultan İbrahim’in soyundan yürümüştür.

    ŞEHZADE SÜLEYMAN

    İdam edileceğini sandı ama tahta çıkarıldı

    Darüssaade Ağası, Şehzade Süleyman’ı tahta çıkarmak için Şimşirlik Kasrı’na gittiğinde, Süleyman idam edileceğini sana­rak korkmuş: “İzalemiz emre­dildi ise iki rekat namaz kılayım. Çocukluğumdan beri 40 yıldır hapis çekerim! Her gün ölmek­tense bir gün evvel ölmek yeğdir” diyerek ağlamış. Uzun zamandır zelil ve sefil, üzerinde eski bir atlas entari ayağında çedik… Ağa, kendi samur kürklerinden birini getirtip giydirerek koluna girmiş. Arz odasında da İçoğlanları başına Hz. Yusuf’un sarığını sarıp sorguç iliştirmişler”. 45 yaşında padişah olduğunda 70’lik bir hasta görünü­şünde, şiş vücudunu taşımakta zorlanan Süleyman, Şimşirlik’te kısırlaşmıştı. O haldeyken, padi­şah olunca Kanunî Süleyman’ı öykünerek sefere çıkmak istemiş; 1689 da Edirne Sarayı’nın önüne Üngürüs (Macaristan) için Sefer-i Hümayun kurdurmuş, ama kendisi Sofya’da iken bozgun haberleri gelince Edirne’ye dönmüştür. Arada İstanbul’a gelmiş, yine Edirne’de iken 22 Haziran 1691’de ölmüştür. Cenazesi buz kalıplar arasında İstanbul’a getirilerek Sultan Süleyman’ın türbesine gömüldü (Silahdar Tarihi’nden).

    3.OSMAN’IN DENGESİZLİKLERİ

    50 yıl hapis kaldı, 3 yıl tahtta kalamadı

    Beş yaşında hapsedilip 40 yıl sonra tahta oturtulan 2. Süleyman’a karşılık; 3. Osman, Kafes’te 50 yıl tutuklu kalarak 55 yaşında tahta oturtulmuştu! Saltanatı 15 Aralık 1754-30 Ekim 1757 arasında 2 yıl 10.5 aydır.

    Kısa padişahlığında çocuksu alınganlık, kızgınlık ve kapris­leriyle tanındı. Harem’den ve kadınlardan nefret ederdi. 2. Süleyman gibi kısır, vücut yapısı da anormaldi. Kafes’te amcaza­desi şehzadelerden Mehmed’i boğdurtmak istemesine karşı çı­kan, liyakat sahibi Hekimoğlu Ali Paşa’yı azarlayıp “Seni azleder Hamalbaşı Ali’yi sadrazam ata­rım” dediğinde, Paşa çekinmeden yaralayıcı bir yanıt vermişti: “El­bette atarsınız. Ama Hekimoğlu değil Hamal Ali Paşa denir!”

    Osmanlı tarihinde liyakatı sorgulanacakların başında, önce yetersiz padişahlar değerlendi­rilmelidir. Örneğin Abdülaziz’in, huzuruna girenlerden taabbüd (secdeye kapanma) beklemesi bir Tanzimat padişahı davranışı olabilir mı? Bunun gibi tutarsızlık­ları son kertede delilik, doğrusu liyakatsızlık anlamı içeren bir fetva ile tahttan indirilmesini hazırlamıştı. Doktor raporu ile 5. Murad’ın, meclis kararı ile Ab­dülhamid’in, Büyük Millet Meclisi kararı ile Vahideddin’in saltanat­larına son verilmesinin doğruluk veya yanlışlığı tartışılsa da, arka planlarında liyakatsızlık vardır.

    1. MUSTAFA VE 4. MEHMED

    Liyakat önemli değil benden korksunlar yeter!

    Sultan 4.Mehmed

    Bir hanedan/teokrasi yöneti­minde, tahta çıkma hakkını elde edenin liyakatını kim sor­gulayabilirdi ki? Saray görevlile­rinden askerlere, herkes bahşiş, rütbe, yeni görev alacakları için, “aman cülus oluversin” diye beklerdi. Devlet çarkı nasılsa döneceğinden, padişahta kusur, eksiklik aranamazdı. Tahta çıka­na, şehzadeliğinde dadılık-hoca­lık edenler, hizmet koşturanlar da saptadıkları olumsuzlukları söyleyemezlerdi. Akıl sağlığı ol­madığı bilinen 1. Mustafa bile iki kez tahta oturtulmuş (1617/18, 1622/1623), en saçma buyrukla­rına bile yorumlar yüklenmişti. Padişahın en yetkinleri için bile doğaüstü öngörüler yüklenmiş, görmediği düşler görmüşmüş gibi anlatılmış, bunlar için kasideler yazılmıştır.

    Okumuş-aydın, ülkeler görmüş, seferlere çıkmış, zaferler kazanmış donanımlı vezirler bile, bu zavallılıklar karşısında sus-pus etek öperek sunumda bulunur, buyruk alırlardı. 4. Mehmed, 1683’te yorgun ve sinirli döndü­ğü bir av partisi akşamında Fazıl Ahmed Paşa’nın ardılı Merzifon­lu Mustafa Paşa’nın Viyana’yı alamadığı haberi verilince, Edir­ne’den ivedi cellat koşturtarak paşayı Belgrad’da boğdurtmuştu. Bundan 2 yüzyıl geriye gidelim: 2. Bayezid, Karamanoğluları­nı dize getirmiş, donanmayla Otranto’yu kuşatmış, dirayetli-liyakatlı-cesur ve dürüst vezir Gedik Ahmed Paşa’yı da vezirlere verdiği ziyafette, sofradan kaldır­tıp boğdurmuştu.

    Şu denebilir: Padişahlar ister vezir ister kul, liyakata değil; ken­dilerinden korkan ve körü körüne bağlı insanlara önem verdiler.

  • Padişahın dokunamadığı Şeyhülislâm Ali Efendi!

    4. Mehmed devrindeki Şeyhülislâm Çatalcalı Ali Efendi (1631-1692), “kara kaplı” denilen elyazması defterde topladığı fetvaları ile tarihe geçmiştir. Bir dizi gündelik konuda 6.000 civarında hükmün bulunduğu eseri kaleme alan Ali Efendi, padişahın sefer kararına karşı fetva verebilen, çağırdığı zaman ayağına gitmeyen bir dönem hukukçusuydu.

    Medeni Kanun’la çağ­daş yargı düzenine geçilmezden önce Selçuklu/Osmanlı Türk-İslâm yönetimlerinde toplum düze­ni, dinî/şer’î temelli hukukla sağlanıyordu. Dayak cezasın­dan kısas denen idama, nikah­tan köle satışına kadar toplum ve birey sorunlarını çözecek yasalar, Kur’an’a dayalı ilke­lerle şeriat bilginleri tarafın­dan hazırlanıyor; halkın “kara kaplı kitap” dediği şer’î fetva mecmualarında kadı ve naip­lerin yargılama hizmetine su­nuluyordu.

    “16 kitap-1851 madde” içe­ren, 1876’da basılan ve yürür­lüğe giren Mecelle yeniliği ile karmaşık hâle gelmiş türlü çe­şitli elyazması fetva mecmua­larından kurtulmak amaçlan­mıştı. Bu “düstur” (kodeks-co­dex), İslâm hukuku açısından önemli bir yenilikti. Zira Os­manlı coğrafyasında davalar, yüzyıllarca çelişkiler içeren fetvalar esas alınarak sonuç­landırılmıştı!

    Her iki sayfadaki derkenarlarda, “Ali” imzasıyla Çatalcalı Ali Efendi’nin kendi yazısıyla fetvaları var.

    1876 öncesinde kadı denen yargıçlar, davacıyı-davalıyı, varsa tanıkları dinler, kanıt­lara bakar, “sözde” fetvaları inceler, hüküm verir, çoğu du­rumda rüşvet ve kayırmalar­la haklının değil haksızın le­hine kararlar alırdı. Her fetva din bilginlerince öngörülmüş, onanmış, geçerliliği tartışma­sız, şeriata uygun ve gerekli hükümler içerse de uygulama­lar sorunluydu.

    Dinî/şer’î ilintisi bulunan her türlü sorun için kadıya başvurulabilirdi. Yöntem ge­reği kadının, davacı ve davalı­yı, varsa tanıkları dinlemesi, kanıtları incelemesi, fetvala­ra bakması, önceki benzer da­vaları da inceleyerek hüküm kurması beklenirdi ama, ço­ğu durumda hüküm, onun iki dudağı arasında biçimlenirdi. Fetvalarda gerçek olay ve kişi­lerden sözedilmez; davacı-da­valı Zeyd, Amr, Bekir; kadınsa Hind, Zeynep gibi simge ad­larla anılır; hüküm de: “el-ce­vap: Olur”, “el-cevap: Olmaz” denerek bağlanırdı.

    Medrese okumuş, din hu­kukunu öğrenmiş kadıların raflarında İslâm yasalarının temel kaynağı Kur’an-ı Kerim, tefsir ve hadis kitapları, fetva mecmuaları kuşkusuz vardı ama deneyimli kadıların çoğu fetvaları ezberden bilir; bil­meyenler “kara kaplı kitap” denen fetva derlemelerine bakar veya “karakuşî” (keyfî) hükmederdi. Mektepli/med­rese çıkışlı kadılar bir mülâ­zemet (adaylık/staj) dönemin­den sonra yıllık dönüşümler­le bir kadılık, bir müderrislik yaparlardı. Kadılığın aşama­ları, nahiye, kaza, sancak, il kadılıkları idi. Kadılık aşama­larından medrese müderris­liğine, tekrar kadılığa geçişler arasında terfilere koşut bek­lemeler, arada “pâye” denen aylıkla açıkta kalışlar, en son da emekliye ayrılış sözkonu­su idi. “Mevleviyet”, üst düzey il kadılıkları demekti. Bu aşa­madaki kadılıklar, vilayetlerin büyüklüğüne oranla sınıflan­dırılmıştı. Üst düzey kadılıklar Galata, Eyüp, Üsküdar, Edir­ne, Bursa, Şam, Mısır, İstan­bul’du. Bunlardan sonra en üst basamak, Anadolu ve Rume­li Kazaskerliği idi. Kadıasker/ kazasker efendiler, Adalet Ba­kanı ve temyiz yargıcı idiler. Rumeli Kadıaskeri için son basamak, ulema sınıfının ser­veri (önderi) sayılan şeyhülis­lâmlıktı.

    Nahiye-sancak kadıları arasında mevleviyet (yüksek kadılık) düzeyinde bulunan­lar; yargı görevlerine koşut, çarşı-pazar denetimi, narh, su, yol sorunlarının çözülmesi, gelip-geçen kamu görevlileri­nin masraflarının avarız san­dığından karşılanması gibi yö­netim görevleri de üstlenirdi. Bu günlük işlemleri, vilayet­ten-payitahttan gelen buyruk­ları ahaliye duyurur; Sicill-i Mahfuz denen deftere de tarih koyarak bunları yazdırırdı.

    İşkencenin fetvaları Sağ sayfada ayak kıran ehl-i örfle ve başka işkence uygulamalarıyla ilgili fetvalar okunuyor (üstte). Fetvalar, 4. Mehmed devrinde yazılmıştı (üstte, solda).

    Osmanlı yargı düzeninde “kitab-ı fetavi” denen başvuru kaynaklarının ilk akla geleni, -eleştirilen fetvalar içerse de- Türkçesi de basılan Şeyhülis­lâm Ebussuud Efendi fetva­larıdır. Kütüphanelerde, ule­madan kimilerinin imzalarını taşıyan veya anonim pek çok fetva derlemeleri vardır. Bun­lara şer’î hukuk dilinde “kütü­b-i fetavî“, “câmi-i kitap”, halk dilinde de “kara kaplı kitap” denilmiştir. Bunları taşra ka­dıları kadar üst düzey kadılar da edinmek, okumak, yorum­lamak durumundaydı. Küçük kadı, kadı yardımcısı konu­mundaki naiplerle mahkeme katiplerinden, fetva bilgileriy­le kadıya danışmanlık edenler çok kez görülmüştür. Kadıla­rın fetvaya dayalı hükümleri­ne itiraz, istinaf, temyiz içinse Divan-ı Hümayun’a başvuru­lurdu.

    Çatalcalı Ali Efendi’ye (1631-1692) ve eseri Fetâva-i Ali Efendi’ye gelince… Şeyhü­lislâmlığı 4. Mehmed’in sal­tanatındadır (1648-1687). Bu padişahın 18 defa şeyhülis­lâm atama-azil yaptığı dikkate alınınca Ali Efendi’nin bu gö­revde 12 yıl (1674-1686) gibi uzun bir süre kalması önem­lidir (1692’deki ikinci şeyhü­lislâmlığı 1 aydır). Ali Efendi, Çatalca’da tekke şeyhi Meh­med Efendi’nin oğludur. Med­rese eğitimi görmüş, müderris olmuştur. Sadrazam Köprü­lü Fâzıl Ahmed Paşa’nın Girit Seferi’nde ordu kadısı, 1671’de de Rumeli Kazaskeri’dir. Med­reseden hocası Yahya Efen­di’nin yerine 1673’te şeyhülis­lâmlığa atanmış; 13 yıl kaldığı bu görevden dürüstlüğü nede­niyle 1686’da alınarak Bur­sa’ya, oradan Rodos’a sürül­müştür. Önce Bursa’da, sonra Rodos’ta sonra yine Bursa’da 4 yıl sürgünden sonra 1690’da İstanbul’a dönmesine izin ve­rilmiştir.

    Sağ sayfada yollara akıtılan çirkef ve oluk sularına ilişkin fetvalar okunuyor (üstte). Avcı Mehmed’in John Young tarafından 1808’de yapılmış bir portresi (altta).

    Bir elyazmasında topladı­ğı fetvaları, 17. yüzyıl Osmanlı toplum yaşamına ve tarihine ışık tutan bir kaynaktır. Eli­mizdeki bu nüshada, Ali Efen­di’nin kendi kalemiyle kaydet­tiği birkaç fetvasının altında imzası “Ali” de okunur. Son yapraktaki Hicrî 1080 (Mila­di 1669) tarihi de, mecmuayı şeyhülislamlığından önce ka­leme almaya başladığını gös­terir. Elyazmasının bütün yap­raklarında derkenar edilmiş Arapça-Türkçe fetvaların bir kısmı, ölümünden sonra başka kadılarca yazılmış olabilir.

    Döneminde “Nâib Çelebi” sanıyla da ünlenen bu zatın, Fetavâ-i Ali Çelebi adlı büyük boy, 253 yapraklı elyazma­sı eseri, 506 sayfayı dolduran yaklaşık 3.500 fetva içeriyor. Sıralanan örnek olay ve hü­kümler: Mektepte veya so­kaktaki falaka; kadınların ev ve sokak kıyafetleri; koku sü­rünmek ve abteshane kural­ları; savaş koşulları; sanat ve ticaret ilişkileri; menzil/mes­ken (ev) yapımı; değirmende un öğütme; evlenme-boşanma; kavga ve uzlaşma; köle-cariye hakları ve diğer bir dizi konu­dadır. Başka kadı, kazasker ve şeyhülislâmların mecmuala­rından alıntılar da derkenar edilmiştir. Bu Arapça-Türkçe olanlar da katılınca, eserde­ki fetva sayısı 6.000 civarına ulaşmaktadır.

    Ali Efendi’nin fetvaları, cetvelli sayfalarda kırmızı ara­başlıklar altında, örneğin rü­cu’u şehadet, fasl-ı fi’ ihtilaf, kitabü’l-ikrar, kitâbü’l-cina­yet, nev’i fi cehalet-i müddet, kitâbü’l-şefaat, kitâbü’l- icâre diye gruplandırılmış, toplum yaşamını ilgilendiren kısa ve açık anlatımlı fetvalardır. Bu fetvalar içerik zenginliği ya­nında sistematiğiyle de dik­kati çeker. Döneminin toplum yaşamına ışık tutar. Gündelik hayatın her alanına; selamlaş­maya, sövmeye veya övmeye, ev yaşamına, mesken doku­nulmazlığına, konut yapımı­na, kira ve kiracılığa, ortaklığa, iflasa, komşuluk değerlerine, akrabalığa, çocukluğa, buluğa, miras hukukuna, borçlanma­ya, vakıf koşul-kural ve hiz­metlerine, çiftçiliğe, gayri­müslimlerle ilişkilere, gemi­ciliğe, köle ticaretine kadar fetvalar içerir. Olasılıkla kom­şu Müslüman toplumlarında da başvurulan bir disiplin kül­liyatı, bir düstur olagelmiştir.

    TARİHE GEÇEN KARAR

    Şeyhülislâmdan savaş karşıtı fetva

    Barış isteyen Avusturya elçisine -padişahın iradesine rağmen- savaş açılamayacağına dair fetva veren Ali Efendi’ye dokunulmamış; buna karşın elçi hapsedilmişti.

    Ali Efendi’nin devletin en yetkili hukukçusu olarak dürüst­lük ve adaletten şaşmadığına Silahtar Tarihi’nden bir kanıt verelim.

    Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1682’de Viyana bozgu­nuyla sonuçlanacak Avusturya seferi hazırlıklarını sürdürürken, İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Comte Albert Caprara iki devlet arasındaki barışıın sürdürülme­siyle görevlendirilmişti. Yanıkka­le’nin geri verileceğini, Osmanlı Ordusu’nun sefere hazırlanması için harcanan paranın da tazmin edileceğini bildirmişti. Ancak önceki Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’dan daha güçlü ve başarılı olduğunu kanıtlamak is­teyen Merzifonlu, sefere çıkmak­ta kararlıydı. Bunu öğrenen elçi, ikinci görüşmede “Çasarım beni barışı yenilemek için gönderdi. Siz ise savaşta ısrar ederek nahak yere kan dökmek istiyorsunuz. Allah’tan reva mıdır?” dedi. Silahtar Tarihi’ne göre, sonuç alamayacağını anlayan elçi Caprara, gizlice şeyhülislâma başvurarak: “İslâm şeriatı üzre boğazına bez bağlayıp ‘aman’ diyene kılıç vurulur mu? Üzerine sefer câiz midir?” diyerek fetva istedi. Ali Efendi, çekinmeden “el-cevap: Olmaz!” diyerek, ba­rış isteyene savaş açılmayacağı fetvası verdi.

    Bu gelişmelerden sonra şey­hülislâmdan fetva isteyen elçi hapsedildi ama, ne padişah ne sadrazam “sen nasıl böyle bir fetva verirsin” diyerek döne­min en yetkili yargıcı konumun­daki Şeyhülislâm Ali Efendi’ye ilişmedi!

    Diğer yandan 4. Mehmed’in aşırı av düşkünlüğü nedeniyle ulema “Padişah niçin Cuma’ya ve duaya bile gelmez. Bir sarhoş sefihi kaymakama devleti teslim etmiş. Kendi heva vü hevesinde; avında ve kuşunda. Avdan el çekip tahtına otursun” dedi. Şeyhülislâm bu kararı Davud Paşa Kasrı’nda huzuruna gitmeden sadaret kaymakamı aracılığı ile padişaha bildirdi. Korkan padişah, av sevdasına ara vererek zafer duası için camiye gitti. Budin’in düştüğü haberi gelince durumu görüşmek üzere şeyhülislâmı çağırdığında da Ali Efendi “Gelmemize ulemanın izni yoktur!” diyerek gitmedi. Doğal ki azledildi (İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı Tarihi 3. Cilt, s: 438, 485-486).

    Franz Geffels’in (17. yüzyıl) çizimiyle, Viyana Kuşatması.
  • Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…

    Soyadı kanununun yürür­lüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğum­gününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önem­li ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü an­masını, kutlamasını istemedi.

    “İlkokul sıralarından baş­layarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüz­danının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Ba­bası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum ta­rihi 1881”dir.

    Oysa 1930’lara kadar Ata­türk’ün doğum tarihi kitaplar­da, pullarda 1880’dir.

    image-456
    Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
    image-457
    Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.

    Yaşamöyküsünü yazan­lar Atatürk’ün doğum tari­hi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Tür­kiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazıl­maz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine soruldu­ğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılaca­ğını, bunu istemediğini belirt­miş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!

    Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tari­hini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Ata­türk’ün yaşamöyküsünü do­ğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mü­messilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arka­daş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş ya­pılmıştı. Enver Paşa, Musta­fa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den me­zun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sını­fına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.

    image-459
    Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.

    Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Dev­let-i Aliyye-i Osmaniye Tez­kiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak eden­ler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiş­tir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uy­ruğu göstermektedir. Yukarı­sında Padişah Mehmed Va­hideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nak­diye ve Levazımat Müdüriye­ti” mührü basılıdır. Sağ yuka­rısına iki damga pulu yapıştı­rılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yuka­rıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazret­leri Devlet-i Aliyyenin tâbi­yetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sü­tununda: “Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mü­cerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.

    image-460
    Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.

    Bu Hicrî 1296 tarihi, mi­ladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu hal­de Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuk­larında, 23 Aralık’ta doğur­dum” dediğine göre sorun çö­zülüyor: O yılın Erbain soğuk­ları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Ara­lık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlama­sına iki ay kaldığı saptanır…”

    image-461
    Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.

    Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik bel­gesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belge­nin katlanarak fesin iç kayı­şının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle be­raber lime lime olurdu.

    Tarihin bir cilvesi, Mus­tafa Kemal’in burada sundu­ğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğ­rası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imza­ladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!

    Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek do­ğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!

    image-462

    Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…

    Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” nu­maralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişi­ni vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tari­hinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.

    Ahmet Kuyaş

    image-463
  • Türklerin atası: Hz. Nuh’un oğlu Yafes!

    Türklerin atası: Hz. Nuh’un oğlu Yafes!

    Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenen elyazmalarında, Hz Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından “Türker” için “Akil ve edeb ıssı ve dürüst-doğru gönüllü ve gayet bahadır idi. Doğu’nun her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup seçti. Türk dilince ‘Seylük’ derler, orayı vatan edindi” deniyor. 8. yüzyıla tarihlenen Orhon- Tonyukuk yazıtlarından sonra, Türklerin tarihine ilişkin ilk bulgular… 

    Türkçe çevirili Arapça elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da eski çağlardaki yer ve boy adları arasında “Türk”, “Türkler”, “Türk Deryası” anlatıları da vardır. Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenebilir bir diğer elyazması Hazâ Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasa veya Müntahâb-ı Siyer-i Mülûk, kimi yerde de Siyer-i Mülûk ve Tevârih-i Selâtin diye anılır. Hicri 979’da (1571) İstanbul sarayında özetlenerek Türkçeye çevrilmiş. Bu eserden “Efsanelerden Gerçeklere Nemrut” başlıklı yazıda (#tarih, sayı: 80) alıntılar yapmıştık ki, içeriğinde, ataları Peygamber Nuh’un torunu Türker olan Türklerin tarih sahnesine çıkışı konusu da vardır. 

    Mitoloji, kıssa, tarih veya söylence… Ne dersek diyelim, Türklerin destan çağlarından Kıyamet’e kadar insanlık tarihinde var ve etkin olacaklarını hatırlatan cümleler üzerinde durmak gerekiyor. Ancak önce 9. ve 10. yüzyıl Ortadoğu-İslâm dünyasından, yine Türkleri tanıyan-tanıtan başka birkaç aydını da anmak yararlı olacaktır. 

    9. yüzyıl tefsir ve hadis uzmanı, Arap edebiyatının da önde gelen siması Câhiz (776- 869?) öncelikle anılmalıdır. Bu bilgenin Manâkîb Cund el-Hilâfa ve Fazâ’il el Etrâk adlı eserini Ramazan Şeşen 1967’de Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri adıyla Türkçeye çevirmiştir. Şeşen’e göre Câhiz, Arap kültürünün altın çağında yaşamış ve o kültürü temsil etmişti. 

    Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da Hazer Denizi’ni Türkler Denizi diye tanıtan ve Türk yurdunun sınırlarını tanımlayan satırlar. 

    Câhiz, İslâmiyetin erken denebilir döneminde, Türklerin menşeini, seciyesini, ahlakını, kahramanlığını… başka uluslardan üstünlüklerini… alıntı ve aktarımlarla anlatmıştır. Bunda, tek oğlunun annesi Türk asıllı cariyesinin etkisinden de sözedilebilir; ancak donanımının asıl kaynağı okuyup öğrendikleri olmuştu. 

    Gelgelelim İslâm uleması, kaderi reddeden, “kişi yaptıklarının yaratıcısıdır” diyen Câhiz’e, “Mutezile inancından dolayı uzak durmuştur. Câhiz 200’den fazla eser yazmış, bunlardan 25’i tam, 65’i eksik 90 kitabı zamanımıza kadar korunabilmiştir. Şunu da eklemeli: Câhiz, 8. yüzyılda (732-735 yıllarında) doğduğuna göre; Orhun Irmağı vadisinde, o yüzyılda dikilen Göktürk yazıtlı bengi taşları (Orhon anıtları) ve çevresi henüz bayındırdı. Bu bakımdan Câhiz, Türkleri tanıtan sözkonusu anıtları, Bilge ve Gültekin kardeşlerin bağımsızlık-özgürlük savaşımlarını ve ulusa öğütlerini içeren söylevlerini görmüş, görmediyse Türkistanlı yolculardan, tacirlerden dinlemiş-öğrenmiş, notlar almıştı. Fezâ’il ül Etrak yapıtında, Türkler için sıraladığı öğüt, erdem ve seçkinliklerle anıtlarda okunanlar arasında koşutluk ve ilintiler kurulabiliyor. Yazarın Türkleri överken kendi dönemindeki Türk kültürünü değerlendirdiği, Göktürk anıtlardaki alplik, erlik, bilgelik, tüzlük (adalet/doğruluk) erdemlerini dikkate aldığı düşünülebilir. 

    Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasar’da Türklerin atası Yâfes oğlu Türker’in anlatıldığı sayfalar (üstte). Orta ve liseler için yazılmış 1931 basımı Tarih I kitabında Türklerin Anayurdu ve göç yönleri (altta). 

    Türkleri ananlar arasında Câhiz’le çağdaş, “Doğu’nun Herodot’u” denen tarihçi Tâberî (839-923); Doğu İslâm dünyasının en çok gezeni, en çok bilgi toplayanı, en çok yazanı bir de Mes’udî (öl. 956) var. Bunlar Müslümanlığın Arap ve Fars/ Türk dünyalarına hızla yayıldığı bir dönemde koşulların çetinliğine karşın uzun yaşamış; çok incelemiş, çok kaynak edinmiş; Arap çöllerinden İran daştlarına, Çin’e kadar geziler yaparak sözlü-yazılı bilgiler, kitaplar yüklenmiş; arkaik bilgiler de edinmiş ve büyük eserler yazmış bilgelerdi. 

    Mes’udî de, Tâberî de, kendi dönemlerinin Türk-Türkistan coğrafyalarını olasılıkla harmanlamışlardı. Tâberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adıyla Türkçeye de çevrilen eserinde Türklerden sözeder. Mürûc el-Zeheb’de (Altın Çayırlar) “Türklerin ‘Yeni Kent’ adlı şehirleri vardır. O zaman burada oturanların çoğu Müslüman Türklermiş” der. Oğuzlar için “Türklerin en kahramanları ve gözleri en küçük olanları” tanımını kullanır; başkaca fizyolojik özellikler de sıralar. Acaib el-Dünya’da da “Yafes neslindendir” dediği Türkleri birçok cinslere ayırır. 

    Tâberi’nin ve Mes’udî’nin günümüze ulaşan ve Batı dillerine de çevrilen eserleri Türk tarihi için önemlidir. Yazarlar, Türklerin boylarını, soylarını, erdemlerini, yiğitliklerini, serüvenlerini, hatta belki Türk yazısını ve dilini de biliyorlardı. Yecüc ve Mecüc (?) kavimlerinin durdurulması için surlar (Çin Seddi) yapılırken örgü taşlarının demir halatlarla bağlandığı yanlış ama ilginçtir. Anılan yazarlar, başka öyküleri-efsaneleri dinlemiş, okumuş, ezberlemiş, yazmışlardı. 

    Bir sonraki dönemde, bu iki öncüyü izleyenlerden Yakut el-Hamavî, Zekeriya el-Kazvinî, Reşidüddin, İbn Hurdadbih, Yakubî, Kudame bin Cafer, Ebu Reyhan el Birûnî’nin yapıtlarında da Türklerle ilgili haberler ve bilgiler vardır (Ayrıntılı bilgi için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri (1998) ile Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı (1998) yapıtlarına bakılabilir). 

    Türklerin yazıya geçen Saka destanı, Turan hakanı Alp Er Tunga destanı, Balasagun kalesinin yapılışını anlatan İskender’le çağdaşı Hakan Şu’nun destanı önemlidir. Şu destanında, Çin’e yürüyen İskender’in karşılaştığı 22 Türk yiğidine hayranlıkla bakarak “Türk-manend” (Türkmen) dediği öyküyü, Kaşgarlı Mahmud Divanü’l- Lügâti’t-Türk’te anlatmıştır. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan da (öl. 1970) Türk destanlarını ve Oğuz destanını Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinde işlemiştir. 

    Elyazmalarındaki ‘Türk’ vurgulamaları 

    Kısaca Kitâb-ı Ahval ve Tevarih-i Muhtasar’da Türklere ilişkin bilgilere gelelim (Önce, tekrarlara düşmemek için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in eserlerini taradık. Sonra, dergimiz yazarlarından sayın Prof. Dr. İsen Tevarih Bike Togan’a danıştık). Alıntılayacağımız iki elyazmasından Muhtasar’da peygamber, halife ve hükümdar soyları, “tabaka” başlıkları altında tanıtılmış. 14 tabaka (soy) şunlar: 1. Hz. Nuh’a kadar peygamberler, 2. Yafes soyu, 3. Pişdadiyan, 4. Keyaniyan, 5. İskender, 6. Eşkâniyan, 7. Sasaniyan, 8. Muhammed Aleyhisselam, 9. Ümeyye/ Emeviler, 10. Abbasoğulları, 11. Samanoğulları, 12. âl-i Büveyh’i, 13. Mahmud Sebüktekin, 14. Selçukoğulları. 

    2. Tabaka’da Beni Yâfes, yani Nuh oğlu Yâfes’in oğulları ve kimi torunlar anlatılmıştır: “Tarih yazıcıları şöyle rivayet ederler. Tufan sakin oldu. Nuh, yeryüzünü oğlanlarına kısmet (taksim) eyledi. Ceyhun’dan öte Maşrık (doğu) tarafını Yâfes’e verdi”. Dah sonra Yafes’in oğullarını, Çin, Türker, Hızır, Rus, Guz (Oğuz), Saklab, Kümari olarak sıralamıştır. Başka pek çok soya yer verilen 140 yapraktan ibaret kitapta, Yâfes oğlullarına ve ”Türker”e hayli uzun (12 sayfa) yer ayrılmış. Bu sayfalarda bizi daha çok ilgilendiren soy atası “Türker”i okuyalım: 

    Başında peygamberlik ışıklarıyla Âdem’den sonra insanlığın 2. atası denen Hz. Nuh (Suphatü’l-Ahbar, tıpkıbasımdan) (üstte). Hz. Nuh’un oğulları: Nuhoğlu Yâfes (solda) ve Nuhoğlu Hâm (sağda). Suphatü’l- Ahbar, tıpkıbasımda Türker yok. Yâcüc, Macüc, Ebulharis gösterilmiş (altta). 

    “Türker, ibn Yâfes’dir. Akil ve edeb ıssı ve râst (dürüst-doğru) gönüllü ve gayet bahadır idi. Türker Maşrıkın (Doğu) her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup ihtiyar eyledi (seçti). Türk dilince ‘Seylük’ derler ânı (orayı) vatan edindi. Zira ki anda bir küçürek deniz vardı, suyu ılıcak idi ve dahi nice çeşmeler ve sovuk sular ve âb-ı revanlar çoğ idi ve dahi bir dağ var idi gayet otlu ve meşeliydi pes Türk Allah’a şükr edip ağacdan ve otdan evler eylediler. Ve andan sonra çadırlar ve derim evler etdiler ve koyun derisinden kürkler ve takyalar (külahlar) dikdiler ve Türker’in oğulları var idi: Tünk, Çigil, Ber Sahan, Iylak, Tünek. Bir gün şikârgâhda (avlak) yimek yer idi bir lokma elinden yere düşdü ittifak ol yer tuzluydı. Çünkü ol lokmayı yerden götürüp yedi gayet hoş geldi ol zamandan beri yemeği tuzla yemek âdeti kaldı”. 

    Kitapta Yafes’in diğer oğullarından şöyle sözediliyor: “Hızır, ibn Yâfes’dir. Halim ve yavaş ve az söylegen kişiydi. Maşrıkı gezüp Etül (Etil: Volga) ırmağı kenarı hoş gelüb anda şehr-i Hazrân’ı yapdı. Ol memlekete andan ötüri Hızrân ad eydürler ki Hızır bünyad eylemişdir. Bunun halkı yazın sahralarda olurlar ve kış şehre girürler ve ekseriya darı ekerler ve dahi bir gün dilküler duydılar. Hızır buyurdu. Derisin yüzüb gerün dikdiler. Rivayet iderler ki Hızır’ın bir oğlu …vefat etdi…”. 

    Türker’in övülmesine karşın, Yâfes oğullarından Rus için “Hayasız ve hilekârdı. Buna verilecek yurt da yoktu” denilmiş. Saklab Kümari de metnin devamında anlatılıyor. Nuh oğlu Hâm’a da yer verilirken, yine oğullardan Sam anılmamış (Yaprak 28/b vd. ). 

    Dümende, başında peygamberik nuru ile Hz. Nuh, ötekiler de oğulları Yâfes, Hâm, Sâm ve diğerleri (Zübdetü’l- Tevârih) (üstte). İlk dönem cumhuriyet ilk, orta ve lise tarih kitaplarında eski Türk uygarlığı için ilk sayfada yer verilen bir resimdi bu (1933’te basılan Tarih II Ortazamanlar) (altta). 

    2. elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’daki bilgilere gelince… Daha önce tanıttığımız, içerik yönünden hayli yüklü bu kitapta, olasılıkla yukarıda değinilen Tâberî, Mes’udî ve daha eski yazarların eserlerinden aktarma-alıntı bilgiler kadar yeni bilgiler de bulunmaktadır. 

    Hicri 831’de (1419) yazılan bu kitabın künyesini ve gerçek yazarını saptamakta duraksamalar vardır. En başta da iç kapağına yazılı adının sonraki bir tanımlama olabileceği veya Siraceddin bin el Verdî’nin Haridetü’l-Aca’ib Feridetü’l-Garaib eserinden veya o kitabın bundan kopya edilmiş olma ihtimali vardır. 

    Yüzyıllar öncesinin Doğu kültür kaynaklarından günümüze ulaşan ama kataloglarda adı geçmeyen bu elyazmasında, baştaki fihrist sayfalarındaki sıralama şu şekildedir: Şehirlerin zikri, canipler, cezireler (adalar), acaipler ve ibretler, meşhur ırmaklar, pınarlar, yükek dağlar, ülkeler, kentler, kıymetli taşların hassaları, madenler-cevherler, otlar-bitkiler, tohumlar, hayvanlar ve kuşlar, rivayetler-öyküler, harikalar, acayipler, mitolojik öğreti ve lejandlar, kıyamet alâmetleri. Kolomb’dan yaklaşık 100 yıl önce Zulumat Deryası’na (Okyanus) açılmak için gemi yapan gençlerin öyküsü acaba başka kaynaklarda var mıdır? Fetihten yıllar önceki İstanbul’dan betimlemeler de ilginçtir. Örneğin sıvalı olduğu için “Altın Kapu” denen bugün de bu adıyla anılan kara surlarının tören kapısı. Ayrıca surlar, kiliseler, dikilitaşlar… 

    Bu içeriğiyle yapıt, 15. yüzyıl başında dünyanın ve eski dönemlerin panoramasını veren bir ansiklopedidir. Sultan Selim Camii Muvakkıti Mustafa bin Ali’nin (öl. 1571) Tuhfetü’z-zaman ve Haridetü’l Evân adlı elyazmasını buradan kopya ettiği söylenebilir. 

    85. sayfada “Cezire deryası beyanındadır: Ol Türklerin deryasıdır. Bahri’l-Etrâk ve Bahri’l- Cezire, Türk denizi ve/veya Ada Denizi beyanındadır. Bu deniz sol cihette, Cürcan’ın da doğusundadır. Taberistan, Bahr-i Hazer’in kuzeyinde ve Ellan’ın batısında ve Kabak (?) dağlarının güneyindedir” denmektedir. 174. Sayfada ise “Zikri-i Huruc-u Türk” başlığı altında şöyle yazar: 

    “Ebu Salih ebu Hüreyre o da Resulullah’dan rivayet etmiştir: ‘Resulullah buyurdu: Kıyamet kopmaz! Tâ ki Müslümanlar kıtal edeler Türklerle. Türk bir kavimdir ki yüzleri kalkan gibidir. Gözleri küçüktür. Burunları değirmi. Şirgirler yani ‘aslan saçlı’ denildi. Sultan Benî Haşim’in (Abbasilerin) helâki, İslâm’a mensup Türklerin elindedir. İslâm’a mensup olan Türklerin helâki de Türk keferelerin yedindendir (elindendir)” denmektedir. Bölümün devamında Kıyamet’in başlaması anlatılır; kitabın yazılışından (1419) 161 yıl önce, 1258’de İlhan Hülagû’nün Abbasi Devleti’ni yıkarak Haşimoğulları hanedanı bireylerini katledişi anımsatılır. 

  • Enderun, Galatasaray, Darüşşafaka

    Enderun, Galatasaray, Darüşşafaka

    Biri sarayda padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. Gelenekleri, mirasları ve günümüzdeki durumlarıyla üç örnek mektep. 

    Süper (yüksek düzeyde, fevkalade), elit (seçkin, mümtaz), ideal (ülküsel, mükemmel)… Bu tanımlara denk düşen kurumlar ve yapılar her dönemde vardı; bugün de var. Eğitim kurumları için süperlik, elitlik, ideal oluş bir yana, öğrencilerine övünç kimliği yükleyen veya bir mazi hazinesine sahip okullar, diplomadan daha anlamlı olamaz mı? Bu kurumları sahiplenmek, kurallarıyla, gelenekleriyle yaşatmak bir görev değil midir? 

    Konuya dönelim… Kısaca tanıtacaklarımız: Biri sarayda, padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. İkisi günümüzde de faal. 

    Molla Tiflisî’nin Hünernâme’sinde Enderun avlusu, koğuşlar ve odalar. 

    Süper okul diye konumlandırdığımız Enderun, uzun tarihini 19. yüzyılın ilk yarısında noktalamıştır. İstisnai ve emperyal oluşu nedeniyle onun benzeri bir kurum gösteremeyiz. Mekteb-i Sultanî, yani Galatasaray’a gelince, bugün değil ama kuruluşunda bir elitler mektebi idi. Üçüncü örnek Darüşşafaka, bir ideal/ülkü yuvası okulu olarak tasarlanmış ve başarılmıştı. 

    Bunlardan Galatasaray ve Darüşşafaka’yı örnek alan başka Osmanlı okulları da gelip geçmiş. Maarif Nezareti’nin kurulduğu 1857’de başlayarak, Hususî, Nümune, Terakki, Feyziye, Füyuzat, Fünun, Şemsülmaarif, Asrî, Âliye, Sultanî gibi ön adlarıyla anılan nice okullar açılmış. Çoklukla İstanbul’da olan bu okullardan yenilikleri benimseyerek günümüze kadar eğitim verenler de olmuş. 

    Enderun oyunları  Enderunlular, sarayın avlu ve bahçelerinde gruplara ayrılarak tomak, çomak, matrak, cirit, sapan oyun ve müsabakaları düzenlerlerdi. 

    Enderun Mektebi: Yeni Saray Enderunu 

    Saltanat sarayının bir hizmet örgütü ve bir okulu olan Enderun’a Galata Sarayı Ocağı’ndan seçilerek getirilen 10-15 yaş arası çocuklar, sağlık muayenesinden geçirilip, padişahın huzuruna da çıkarıldıktan sonra içoğlanı olarak eğitime alınırlar, bir yandan da saray hizmetlerine koşulurlardı. Galata Sarayı Ocağı ise Yeni Saray’daki (Topkapı) Enderun’un menşei idi. 

    Enderun ortamında din ve dil eğitimi, sanat, spor, okuma-yazma öğretilir, zeki ve yetenekliler daha uzun süre sarayda alıkonulur; elenenler, başka görevlere hazırlanmak için İbrahim Paşa Sarayı’na, Acemi Ocağı’na gönderilirdi. Enderun’daki eğitim-öğretimin amacı padişaha en üst düzeyde hizmeti vermekti. Bu “iş üstünde” eğitim devamlıydı. İçoğlanı denen kölelerden kurallara uymayanlar, beceriksizler, suç işleyenler tart edilir (atılır), başka sınıflara yönlendirilmeleri için veya yeniçeri olsunlar diye Acemi Ocağı’na gönderilirlerdi. 

    Enderun’daki hizmet ve eğitim 8 yıldı. Belki katlanılması zordu ama, Osmanlı kültür-eğitiminin doruğu da buradaydı. Fatih’in 1470’lere doğru, o zaman Yeni Saray denen Topkapı’da kurduğu bu örgüt, Ak Ağalar’ın eğitimi ve disiplini altında, dışarıdan gelen hocaların da belletme katkılarıyla dört yüzyıla yakın sürmüştü. 

    Hizmet yoğunluğuna karşın Enderun; kültür, sanat, bilim, protokol, eğlence ve spor etkinlikleriyle cümbüşlü, gelecek vadeden, eşsiz bir ortamdı. Orada üretilen şaheserlerden günümüze kalanlar, halen müzeleri, koleksiyonları renklendiriyor. 

    Tahttaki padişahın günlük yaşamında hizmet koşturan Enderun-ı Hümayun örgütü, saray hayatının omurgası, bir yönüyle askerlikten müziğe, yemek servisinden sağlık hizmetlerine Hırka-i Saadet dairesinde Kur’an okumaktan hazine hesaplarına, padişahı törene hazırlamaktan onun tuvalet ve banyo hizmetlerine, huzurunda konser ve sahne gösterilerinden meddahlığa, Karagöz perdesi kurmaktan mevlit okumaya, saray çevresinde ve meydanlarda cirit, lobut, polo, binicilik yarış ve gösterilerine kadar türlü çeşitli idi. İçoğlanlar, yok denecek kadar kısıtlı boş (!) zamanlarında da kitap yazma-okuma, hat, minyatür, nakış, harita, müzik, beste, güfte çalışırlardı. 

    Enderun’un tepesindeki kadro, kendileri de aynı ocaktan yetişme, farkları “hadım”lıktan ibaret olan Ak Ağalar’dı. Oda denen her koğuşun disiplin âmirlerine kıdemli anlamında “oda eskisi” denilirdi. Odalarda eski olma, yani yükselme, itaate ve beceriye bağlıydı. Disiplin acımasız, cezalar ağırdı. Bu zor ve zorunlu yapıya 8 yıl dayanarak yeterince donanım ve beceri kazanan içoğlanları bir bakıma mezun olurlardı. “Çıkma” hem mezuniyet, hem kölelikten kurtuluş ve özgürlük, hem de bir kamu görevine atanma demekti. Daha ödüllüsü harem “çıkması” bir cariyeyle evlendirilmekti. Bu aşamadan sonra şans kapısı açıktı: Sonu sadrazamlığa kadar varabilecek bir yükseliş yoluna girilirdi. Mahmud Paşa’dan (ilk atanışı: 1453) Koca Hüsrev Paşa’ya (1839) kadar aralıklarla 218 Osmanlı sadrazamından 68’i Enderun çıkışlıydı. Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’sindeki özgeçmişlerde de ilk sırayı Enderun çıkışlılar alır. 

    Enderun’daki yetenek-beceri potansiyeline gelince… İstanbul’un en güzel Kur’an okuyan hafızları da en mahir sporcuları, hanende ve sazendeleri, çengileri, Matrakçı Nasuh gibi sporda resimde, şiirde, matematikte yekta sanatkârları Enderun’da yetiştiler; hünerleriyle Osmanlı Sarayı’nı yücelttiler. Şu kesin ki 1800’lerin ortalarına doğru Enderun’un gerileyişi ve sönüşü, Osmanlı saray geleneklerini de etkiledi. Unutmamalı ki devlet, bürokrasi ve ordu yükünü taşıyanlardan epeycesini oluşturan vezirlerin, nişancıların, valilerin, elçilerin, yazar ve tarihçilerin, hatta ulema sınıfından Enderun çıkışlıların kaybı, devletin çöküşe gidişini de hızlandırdı. 

    Mekteb-i Sultanî: Galata Sarayı Sultanisi 

    Bu Osmanlı okulu 1868’de açıldığında adı Mekteb-i Sultanî idi. Bu ilk kimlik, bir elitler okulu olacağını müjdeliyordu! Bugün, ilk, orta, lise (Anadolu Lisesi) ve üniversite aşamaları var. Türkiye-Fransa arasındaki anlaşma gereği, yönetim ve öğretim kadrolarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullardan ve Anadolu liselerinden farklı bir devlet okulu olmuş. 

    Kuruluşunda “dahili” (yatılı) öğrenciler için yılda 45 altın (yaklaşık 150 bin TL), “harici” gündüzlüler için 10 altın ödenirmiş. Yatılı öğrenciler için yatak takımları, okul için donatılar Fransa’dan getirilmiş; ama ısınma mangallarla yapılıyor, yazı tahtalarındaki tebeşir yazıları somun içiyle siliniyormuş! Çünkü o güne kadar İstanbul’da yazı tahtası ve tebeşir görülmüş şeyler değil. Açılış öncesinde de Fransa’dan öğretmenler gelmiş, ders araç-gereçleri getirilmiş. Fransa Kralı 3. Napolyon, Fransızca kitaplardan bir koleksiyon göndermiş. Nizamnamesi Türkçe, Fransızca, Rumca, Ermenice yayımlanan okul, iptidai (ilkokul) üzerine 5 yıllık idadi idi. 9-12 yaşlarında, kendi dillerinde 3 yıl temel eğitim almış, giriş sınavını geçen 600 öğrenci alabilecekti. 1 Eylül 1868’de törenle açıldıktan sonraki ilk yılında bu sayı yakalanamadı. Fransız, Türk, Ermeni, Rum kalabalık bir öğretim kadrosu, 172 Müslüman, 230 gayrimüslim öğrenci ile ders başı yapıldı. Galata Sarayı Mekteb-i Sultanîsi, Umumî-i İdadi, Mekteb-i Sultanî adlarıyla ünlenen okulda, öğretim dili Türkçe ve Fransızca idi. 

    Sultan’ın talebeleri Mekteb-i Sultanî talebeleri, 1895’te “Padişahım çok yaşa” yazılı bir bez pankart önünde jimnastik gösterisi yapıyor.

    İstanbul ve Türkiye için Mekteb-i Sultanî üniversite habercisi bir kurum demekti. Gündeme gelişinde Tanzimat, ama daha çok 1856 Islahat Fermanı etkili olmuş; Osmanlı uyruğu Türk ve Müslüman uyruklarla gayrimüslim uyrukların çocuklarının devam edecekleri bir okulun ivedilikle açılması için Fransa hükümeti bir nota vermişti. Okulun açılışını Padişah Abdülaziz’in 1867’de Avrupa’ya yaptığı resmî ziyarete bağlayanlar da vardır. Bir idadi öngörülse de adı, dönemin padişahına atıfla “Mekteb-i Sultanî” olmuştu. 

    Tarihsel bakışla bu okulun geçmişindeki ayırt edici bir özelliği de İstanbul mektepleri arasında, seçkin aile çocukları için bir elitler mektebi oluşuydu. Türk ve Fransız yetkin öğretmenlerden Fransızca ve Türkçe fen ve kültür dersleri alarak mezun olanların, dış ilişkilerden kamu görevlerine ve kültür alanlarına pek çok konumdaki yabancı dil (Fransızca) bilen eleman gereksinimini karşılamaları nedeniyle el üstünde tutulmaları doğaldı. Bugünse sınavı ve kurayı kazananlar okuyor. 

    Okul geçen zaman içinde taşındı; eski yerine döndü; binası yandı; onarıldı. Sonuçta günümüze kadar konumunu Beyoğlu sırtındaki Galata Sarayı Ocağı denen eski askerî kışla-mektebin yerinde korudu. Bu açıdan bakınca kurulduğu yer ve tarihiyle uzun ömürlü okullarımızın ilk sırasında. 

    Darüşşafaka 

    Yetiştiği bu okul için Türkiye Maarif Tarihi adlı eserinde bir başlık açan Osman Ergin (öl. 1960) Darüşşafaka’yı Türk eğitim tarihinde bir çığır sayar. Gerçekten de Darüşşafaka’yı kuranlarla aynı idealleri paylaşarak ikinci bir örnek okul kuran bir ekip gösterilemez. Bu köklü kurum, Galatasaray Mektebi ve Robert Kolej gibi çağdaşı okullardan yaklaşım olarak büyük farklılık gösterir. Darüşşafaka, kapısını en önce savaş şehitlerinin yetimlerine açar. 19. yüzyılın idealist aydın ve devlet adamlarından oluşan kurucuların ideali, yetim çocukları okul eğitimiyle geleceğe hazırlamaktır. 

    Onları bu ideale yönelten etkenlerin başında Tanzimat’la (1839) başlayan yeniliklerden, özellikle de Islahat Fermanı’nın sağladığı haklardan yararlanan azınlıkların görkemli okul binaları yaparak çağdaş eğitime yönelmeleri, buralardan yetişenlerin banka, ticaret, sermaye alanlarındaki başarıları olmuştu. “Biz niye duralım” diyen Türk Müslüman aydınlar da arayışlara yönelmişlerdi. Bu yaklaşımla 1859’da idadi düzeyinde açılan ilk okul, mülkiye mektebi olmuştu. Bu okulda Bâbiâli’de görevli kâtip adaylarına da sabah dersleri verilmeye başlanmıştı. 

    Şefkat yuvası  30 Mart 1863 tarihli Sultan Abdülaziz Han’ın fermanıyla kurulan Darüşşafaka, Fatih’teki 120 yıllık binasından 1994’te taşınarak Ayazağa’ya geçmiştir. 

    Asıl girişim ise 28 Mart 1865’te, Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adlı derneğin kuruluşudur. Bu derneğin başlangıçtaki amacı kimi meslekler için, çıraklık ve kalfalık kursları açmaktı. Bu, daha önce 1830’larda denenmiş, yararı görülmüştü. Geleceği çağdaş okullarda gören dönemin kimi aydınları, cemiyet kurarak gönüllü öğretmenlik görevini üstlendiler. Bunlar o günkü veya sonraki konumlarıyla vezirler, müşir paşalar, kamu görevlileri, yazarlar ve şairlerdi. Vidinli Tevfik, Yusuf Ziya ve Muhtar paşalar en öndekilerdi. Aynı kuşaktan, Nâki Bey’i, Türkçe öğretmenliği yapan şair ve yazar Namık Kemal’i de anmak gerekir. Bunlar, Sabah Mektebi için o güne kadar bilinmeyen ilk ders kitaplarını da yazmışlardır. 

    Bu gönüllü idealistler, Darüşşafaka’nın temellerini atanlardır. Hedefleri, 1868’de açılan Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) düzeyinde bir okul kurmaktı. Okul için uygun görülen yer, o zamanki İstanbul’un merkezi Fatih’ti. Daha önce öğretim dili Arapça olan medreseler vardı. Burada Türkçe eğitim verecek bir okul açılması önemliydi. Bu amaçla bir yardım kampanyası başlatıldı. İstanbullu hayırseverler bu ilk girişime ilgi duyarak parasal yardımlarda bulundular. 

    Bu kampanyaya 1867’de çıktığı Avrupa gezisinde, saraylarla yarışan mektepleri gören Sultan Abdülaziz, aynı gözlemlere sahip olan sadrazamı Âli Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa ve diğer hayırseverler de katıldılar. İstanbul’un ve Osmanlı ülkelerinin mimarî değerde ve görkemli bu ilk Türk-İslam okulu Mimar Ohannes’in tasarımı olarak başarıldı. Bina ve iç donanım için 35 bin Osmanlı altın lirası harcandı. Okul 1872’de tamamlandı ve 17 Haziran 1873’te açıldı. İlk zamanlar “İslam Şefkat Yurdu” anlamına gelen Arapça “Dârüşşafakatü’l-İslâmiyye” adı kullanılsa da bu isim zamanla “Darüşşafaka”ya dönüştü. Okul 4 aşamalı ve 7 yıllıktı. 

    Türk eğitim tarihi açısından bakıldığında Darüşşafaka’nın gerçekleştirdiği bir dizi “ilk”ten söz edilebilir: Öğretim dili Türkçe, yatılı, sivil ve özel okulların ilkidir. Öğrenci kaynağı yetim-öksüz çocuklardır. Öğretmenlik görevlerini uzun yıllar gönüllü aydınlar ve ünlü eğitimciler ücret almadan yapmışlardır. Yazar, gazeteci Ahmed Midhat Efendi (öl.1914), derse geldiği bir gün kalp krizinden okulda vefat etmiştir. Darüşşafaka için Türkçe ders programlarını, daha sonra sadrazam olan Sakızlı Esat Bey (Esad Paşa: 1891-1895) Fransa’daki okul programlarından uyarlamıştı ki Türkiye için bu da bir ilkti. Din ve ahlâk, Türkçe edebiyat, tarih, coğrafya, fen, tabiat, matematik alanlarında okutulması öngörülen 30 ayrı dersin, sınıflara göre dağıtılması da ilk kez bu okulda uygulanan bir yenilik olmuştu. 

    Okul, Fatih’teki tarihî binasını 121 yılın ardından 1994’te boşaltarak Ayazağa’daki yerleşkesine taşındı, ama on binlerce yetim çocuğun hüzünlerine, özlemlerine, acı-tatlı anılarına şahitlik eden o kutsal yapının terkedilmesi hüzün vericidir. 

    Dünyadaki eğitim ve ‘kremanın kreması’

    ALMANYA Almanya dünya “elit üniversiteler” sıralamasında ABD ve İngiltere’ye göre geride kalıyor. Bunun ana nedeni Almanya’da özel üniversiteler yerine devlet üniversitelerinin olması. Bu yüzden çok daha küçük bütçelerle çalışıyorlar. Buna karşılık Almanya’da özel vakıf üniversitesi kurma girişimleri, federal yapılı Almanya’da eyaletler arası eşitsizlik yaratacağı gerekçesiyle engelleniyor. 

    2006’da ‘Elit-Üniversiteleri’ teşvik için ‘Mükemmeliyet İnsiyatifi’ diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, üniversiteleri uluslararası başarı kriterlerine göre değerlendirerek “Elit-Universite” (Elit-Uni) ünvanını veriyor. Halen Almanya’da bu sıfatı taşıyan 11 üniversite var. Bunların çoğu araştırma ağırlıklı üniversiteler. Fakat “Elit-Uni” her zaman iyi eğitim demek değildir, uyarısı da yapılıyor. Buna karşılık Almanya’da gerçekten dünya çapında elitler yetiştiren bazı özel yüksek okullar ve araştırma enstitüleri var. Örneğin Otto Beisheim School of Management (WHU) işletme alanında Avrupa’daki en ileri kurumlardan biri. Bu okula girmek hayli zor. Para tek ölçüt değil. Binlerce başvuru çok adımlı elemelerin sonunda çok az sayıda öğrenciye indiriliyor. Buraya girenler kendilerini gerçekten “kremanın kreması”na dahil olmuş sayabiliyorlar. 

    ABD Üniversiteler arası itibar sıralamalarındaki ilk 10 üniversite, genellikle Oxford ve Cambridge haricinde Amerikan üniversiteleri tarafından domine ediliyor. 2019- 2020 dönemindeki sıralamada ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ülkenin en eski yüksek öğrenim kurumu. Tarihinde 18.9 milyon yayınla dünyanın en zengin kütüphanelerinden birinin yanısıra 161 Nobel ödülü, 32 devlet başkanı, 50 Pulitzer ve sayısız başka onur da var. Ayrıca akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizmle bağdaştırılan, okul binalarını kaplayan sarmaşıkların köklü geçmişlerine vurgu yaptığı 8 üniversitelik “Sarmaşık Ligi” (Ivy League) de ülkedeki elit üniversiteler tarafından oluşturuluyor. Bugüne dek görev yapan 45 ABD Başkanının 16’sı Sarmaşık Ligi üniversitelerinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale) mezun. 

    Hem en eski hem en itibarlı  2019-2020 döneminde üniversiteler arası itibar sıralamasında ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ABD’nin en eski yüksek öğrenim kurumu. 

    İNGİLTERE Bologna ve Paris üniversitelerinin hemen ardından Avrupa’nın üçüncü üniversitesi olarak 1167’de kurulan Oxford ve kısa süre sonra onu izleyen Cambridge üniversiteleri “akademik elitizm” kavramıyla o denli özdeşleşmiştir ki, iki kurumun paylaştığı ortak değerleri anlatan “Oxbridge” terimi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda rekabet halinde de olan iki kurumun bu ortak özellikleri arasında 800 yıldan da eski geçmişleriyle İngiltere’nin en eski üniversiteleri olmaları, 19. yüzyıla dek İngiltere’deki yegane üniversiteler olmaları, İngiltere’nin en tanınmış biliminsanlarının, yazarlarının, siyasetçilerinin, iş insanlarının bu okullardan mezun olmalarının yanısıra hem üniversite, hem de kolej olmaları da vardır. 17. yüzyıl sonrasında soylu ve zengin ailelerin çocuklarının dahil olabildiği kurumlar haline gelen bu okulların 19. yüzyılda diğer üniversitelere göre kapılarını yeteneği olan herkese açmaya geç başlaması, 19. yüzyıl sonundaki bilimsel patlamada kısır kalmış olmalarına da neden olmuştur. 

    JAPONYA 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1946’da ABD’nin gönderdiği eğitim danışmanları, Japonlarla birlikte çalışarak ülkenin eğitim sistemini yeniden yapılandırdı. Bu çalışmalar sonunda Japon Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yükseköğretim Kurumları Kurulu Standartları bir yönetmelik halinde yayımlandı. Bu yönetmelikte altyapı, kütüphane imkanları, öğrenci/öğretim üyesi oranları ve zorunlu dersler gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verildi. 1949 itibarıyla ise eski üniversiteler kürsülerden oluşan fakülteler, yeni üniversiteler ise bir tür bölüm olan gakkamokusei’den oluşan fakülteler halinde örgütlendi. Böylece araştırma faaliyetleri eski üniversitelerde yoğunlaştırıldı ve sadece bu üniversitelerde doktora programları yürütülmesine izin verildi. 

    FRANSA 19. yüzyıl Fransa’sında Grandes Écoles isimli, yüksek öğretimi ifade eden, yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu yapılanmanın temel hedefi, Fransa ulusunun gelişimi adına, gerekli nitelikli elemanların bu kurumlardan temin edilmesidir. Mühendisten filozofa, veterinerden bürokrata kadar ulusun her kademesinde ihtiyaç olan tüm nitelikli elemanların, belirli bir müfredat dahilinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Grandes Écoles’ün en çarpıcı özelliği, araştırma faaliyetlerinin merkezi unsur olmamasıdır. Temel hedef belirli alanlarda nitelikli elemanın yetiştirilmesidir. Bu okullarda öğrenim görebilmek için hazırlık eğitimi alma zorunluluğu getirilmiştir. Okulların hazırlık döneminde ortak bir müfredat uygulanmış, hazırlık kurslarının ardından elde edilen unvan ile girilebilen deneme sınavlarında başarılı olanlar Grandes Écoles’e girmeye hak kazanabilmişlerdir. Bunların en önemlileri 1794’te kurulan École Polytechnique ve École Normal Superieure’dür. 

  • Buyurdu ölümlü kral taşa dönüştü tanrılar

    16. yüzyılda Farsçadan çevrilen bir elyazması eser, Nemrut’taki meşhur heykellerin tarihine dair yeni bilgiler içeriyor. Kommagene Kralı Antiokhos ve yanındakilere ait devasa baş heykelleri 1881’de “keşfedilmiş”, MÖ 1. yüzyıldan kaldıkları ortaya çıkarılmıştı. Ancak heykellerin çok daha eski çağlardan beri bilindiği; kuş ve kervan geçmeyen bu 2.150 m yükseklikteki olağanüstü mezarlık alanının kayıtlara geçtiği ortaya çıktı.

    Büyük İskender sonrasın­da, varislerinin Anado­lu, Suriye ve Filistin’de­ki serüvenlerinde kimbilir ne bilinmezler var. Hellenizm çağı (MÖ 330 – MÖ 30) uygarlık âle­mini daha çok sanat ve mimar­lık akımlarıyla ilgilendirmiştir. Bu ilginin bir odağı olan Nem­rut Dağı’ndaki tümülüs ve onun gizlediği bilinmezler; hayranlık, hatta ürperti uyandıran azman heykelleriyle yeni keşif ve açık­lamalara muhtaç.

    12. yüzyıl ortalarına tarihle­nebilen Siyer-i Mülûk ve Teva­rih-i Selatin adlı Farsça elyaz­masının 16. yüzyılda İstanbul’da yapılan çevirisi, olasılıkla “tek nüsha” olduğundan gözlerden uzak kalmış. Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar (Kısa Tarihler Kita­bı-1571) adlı Türkçe çevirinin yapıldığı orijinal, yani 1150’ler­de yazılmış Farsça yazma ka­yıp; bir olasılıkla da bir bölü­mü günümüze ulaşmış. Daha ilginç olan, bu kayıp elyazma­sındaki Batlamyus konuları­nın, “Doğu-İslâm dünyasının Heredot’u” diyebileceğimiz Ta­berî’nin (840-922) yapıtındaki kimi bilgilerle örtüşmesidir.

    Yalınkat bir kaynak kronolo­jisi şöyle kurulabilir: MÖ 36’da ölen Kommagene Kralı Anti­okhos, bir Arap-İslâm tarihinde 9. yy sonlarında anılmış; bun­dan 200 yıl sonra bir Fars tari­hinde alıntılanmış. Bunlar yak­laşık 500 yıl sonra İstanbul’da yapılan Türkçe özet tercümede yeralmış.

    Diğer yandan Nemrut Da­ğı’ndaki gizemli ve başdöndürü­cü tümülüs ile çevresindeki dev heykellere dönük ilginin Türki­ye’de ve Batı’da uyanışı 19. yüz­yıl sonundadır. 1881’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kuru­cu müdürü, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey’le Osgan Efendi’nin; neredeyse eşzaman­lı olarak Karl Sester adlı Alman mühendis ile Otto Puchstein’ın araştırmaları o kadar büyüleyici olmuş ki; “bu tümülüs, burada­ki gizem için eski Fars ve Arap kaynakları ne yazıyor?” sorusu ola ki akıllara takılmamış.

    Yukarıda andığımız Taberis­tanlı Cerir oğlu Ebu Cafer Ta­beri’nin eseri Târih-i Resul ve’l Mülûk adlı yapıtta Hellenistik Çağ’a ilişkin tarih izleri önemli­dir. Daha önemli ve hatta temel bilgi sayılacak cümlelerse Hicri 1571’de kayıp Farsça aslından özetlenerek çevrilen Kitab-ı Te­varih-i Muhtasar’dadır.

    Nemrut’a dair ilk kaynak İstanbul Asar-ı Atika Müzesi Müdürü Osman Hamdi Bey ile Asar-ı Atika uzmanı Osgan Efendi’nin, 1881’de ziyaret ettikleri anıt için 1883’te Fransızca yazdıkları Le Tumulus de Nemroud Dag, konuyla ilgili bilinen ilk kaynak (Türkçesi: İstanbul Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1987, 102 sayfa).

    Bu elyazmasına, 2. Selim’in saltanatında (1566-1574) saray kapıcılarının kethüdası Ahmed Ağa kendisi için yaptırdığı kay­dını koydurmuş (Ancak bu kay­dın altındaki boşluğa yazılanlar kitabın içeriğiyle ilgisizdir: “Gü­vercin yavrusu yemek helal de­ğildir. İlla şol kişiye helâldir ki kırk fersah yere mâlik ola. Tah­minen kırk fersah beş günlük yer olur” diye başlayan bir bilgi (!) belli ki sonradan yazılmış, ama önemli: Yüzyıllar içinde birinden ötekine el değiştiren elyazmalarının; yırtılmak, yan­mak, hatta yakılmak, yaprakları koparılmak, ıslanmak, fareler­ce kemirilmek gibi cehalet tah­riplerine koşut, boş yaprakla­rına ilgisiz notlar, doğum ölüm tarihleri, hesaplar yazılması, şekiller çizilmesinin de olağan olduğunu gösteriyor.

    Elimizdeki elyazmasının ana kaynağı bilinmiyor. Bağdatlı İbn el Sâ’î’ bin Ali bin Enceb’in yazdığı, aslı veya kopyası sonra­ki yüzyıllara ulaşmayan Siyer-i Mülûk ve Tevarih-i Selatin adlı 2 ciltlik Arapça eser veya bunun Farsça çevirisi olabilir (bkz. R. Şeşen, Müslümanlarda Ta­rih-Coğrafya Yazıcılığı, 1998) Bu yazma, 16. yüzyıl Osman­lı Türkçesiyle özetlenmiş öz­gün ve belki tek nüsha olabilir. 1160’larda yazılan Farsça asıl kitabı veziriazam Kara Ahmed Paşa okumuş, beğenmiş. Başka­ları da okusun yararlansın dü­şüncesiyle Türkçeye çevirtmiş. Bu görevi üstlenen çevirmen, kendi adını yazmadığı gibi asıl yazarın adını da yazmamış.

    Toros’un kollarından 2.150 m rakımlı Ankar/Nemrut Da­ğı’nın bir tepesindeki yaklaşık 2.050 yıllık, Kommagene kralı 1. Antiokhos’un (MÖ 69-36) me­zarını simgeleyen kireçtaşı kı­rıklarıyla yığılarak örülmüş 50 m yüksekliğindeki bu tümülüs; Batı Akdeniz/Ortadoğu dün­yasının Anadolu topraklarında ebedileştirdiği bir tür ehram/ piramit, Antik Çağ’a tarihlenen, en yüksek ve en görkemli anıt mezardır.

    Kral Antiokhos’un kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağın başına inşa ettirdiği anıt mezarına ulaşımın zorluğu, büyüsündeki gibi
    “kıyamete kadar” olmasa da uzun süre ziyaretçileri uzak tutmaya yetmiş.

    2 bin yılı aşkın bir tarihi saklayan bu tümülüs ve çevre­sindeki anıt heykel sergileme­leriyle Grekçe 2 yazıt, en yakın yerleşim Kâhta ve çevresinde, yapıldığı zamandan beri bilin­mez değildi. Giderek sözlü an­latıları dev masalları, kahra­manları da taş kesilmiş devler olmuştu. Kuş uçmaz, kervan geçmez o tepeye tırmanan az sayıda meraklı kişi, 750 m ra­kımlı Kahta’dan dolambaçlı ve dik yamaçları katır sırtında ve­ya yaya çıkmayı, daha bir 1.400 metre daha tırmanmayı göze alıyordu.

    Dünün koşullarında çıkması da inmesi de çok daha zor olan bu Hellenistik Çağ mezar anıtı alanının, bilim dünyasının gün­deminde yer alması 19. yüzyı­lın son çeyreğindedir. Mekanın ve heykellerin 1880’lerde kül­tür dünyasına ilk tanıtımların­dan sonra yeni keşifler, tanıtım­lar, yayınlar da yapıldı. Ancak verilebilen bilgiler, tümülüsün doğusunda ve batısındaki aynı vasiyetname metnini içeren 2 yazıtla ve araştırmacıların tarih yorumlarıyla sınırlı oldu.

    Bir soru şu: Tümülüs ve anıtlar MÖ 1. yüzyıldan be­ri yerli yerinde iken, örneğin bizim 17. yüzyıldaki iki feno­menimiz, hem gezgin hem ta­rihî-coğrafya uzmanı, araştır­macı ve yazarımız Kâtip Çelebi (öl. 1657) ile Evliya Çelebi (öl. 1681?); yine bunlarla çağdaş, Anadolu’yu 6 kez arşınlamış Ta­vernier (öl.1689) veya onun gibi Anadolu’yu gezen, kalesi ve tari­hi hayli eski Kâhta’ya uğrayan yabancı gezginler, bu tümülüsü niçin ziyaret etmedi?

    Bir başka soru: Kral Anti­okhos’un, “kıyamete kadar me­zarıma ulaşılmasın, tahrip edil­mesin” düşüncesiyle doğru yeri, doğru mimariyi seçtiği; gerçek­ten de ilk keşifler öncesine ka­dar oraya tırmanılamadığı veya korkularak çıkılmaktan vazge­çildiği söylenebilir mi?

    Kestirmeden: 19. yüzyıl son­larına kadar eli kalem tutan bir tırmanıcı demek ki olmamış. Antiokhos’un “mezarım kurca­lanmasın, kıyamette dirildiğim­de taş kesen kraliyet erkânım da canlanıp beni karşılasın” bü­yüsü tutumuş gibi!

    ÜNİK BİR YAZMA

    Nemrut Dağı’ndaki gûrhânenin (*) öyküsü

    (*) Gavrhâne/Gûrhâne: Arapça derin çukur anlamındaki “gavr” kelimesine “hâne” eklenerek Nemrut Dağı’ndaki Antiokhos’un tümülüsüne, İslâmi anıt-türbe anlamında “gûrhâne” denilmiş.

    “ (…) İskenderün nerede defn olunduğunda hilâf vardur ya Şehrrûzda ya Mervrûdda ya İskenderiyede defn eylediler rivâyet ederler ki memleketi ve saltanatı oğlu kabul itmeyüb ‘ibadet ihtiyar eyledi halk nâçar olub Batlamyusu İskender yerine padişah eylediler. Batlamyus ibn Ernebdir adı. Hamân lakabıdır müddeti saltanatı on dört yıl oldu. Antakiyeyi o yapdı evvelki padişah oldu. Beni İsraili sürüp Filistinden Yunana iletti. Ondan (sonra) kandiller dizdirip Bey­tilmakdesin kubbesinde astılar onun ruzigârında (zamanında). Şamın padişahı Antiyacos idi ondan (sonra) Batlamyos onun cengine varıp onu evvel defada sıyup (yenip) yine döndü gider­ken Antiyacus yine leşker cem eyledi. Batlamyus yine dönüp Antiyacusa azm eyleyip gelirken Kudret-i ilahi Antiyacusun öldü­ğü haberini işidüp Şam memleke­tini Yunana izafet eyledi andan Yunaniyan Şâmiyan üzerine müstevli oldılar andan İsken­derus ‘azm eyledi ki memleketi Şâmı yine tuta. Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mu­mataryusa padişah oldu ondan Batlamyusu vefat itdügi vaktin Şamda defn eylediler.

    Batlamyus (II.): Lâkabı Dost Dilirbed, müddeti saltanatı otuz sekiz yıl oldu ne yabduğu ma’lum olmadı ilm-i nücûmu gayet eyü bilürdü hükm itdi ki ben çün dünyadan gidem fülân yılda fülân ayda ve fülân günde muntazır olun ve dahi benüm gûrhânemi fülân dağın üzerinde edin dü-kilenüz (hepiniz) onda benüm gûrhânem üzerinde hâzır olun (bekleyin) tâ ki ben geri diri olam ve sizi görem. Halayık kamu hâs ü‘âm (köleler seçkinler ve halk) acâyib görmekden (şa­şırmaktan) ötürü va’de vaktinde ol dağ üzerine cem’ oldılar. Hak sübhâne ve tealâ yağmur viribdi bir veçhile ki cümle Yunan vilâ­yeti denizler oldı her kimse kim ol dağ başında yâhud ânun türbe­si üzerinde dikeldi helâk oldular halka ma’lûm oldı -kim anda ne hikmet varmış Batlamyus anda ne hikmet görmişmiş âhir vefat itdügi vaktin Yunan vilâyetinde (Anadolu) defn etdiler. Ondan İskenderus azm eyledi ki mem­leketi Şamı yine tuta Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mumataryusa padişah oldu on­dan Batlamyusu (2.) vefat ettiği vakitte Şamda defn etdiler

    (Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar, yaprak 50/a-b, 51/ a-b, 52/a-b, 53/a. Sözcük atlanmadan kısmen sadeleştirilmiştir).

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Doğu ve Batı tanrıları birarada

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Nemrut Dağı’nda Kom­magene Krallığı (MÖ 163-MS 71) döneminde inşa edilen tapınaklı mezar anıtı; görkemli tümülüsü, Pers ve Yunan sanatı karışımı dev tanrı heykelleri ile karakterize olur. Tümülüs, Kral 1. Antiokhos (MÖ 62-32) için yapılmışsa da, dağın zirvesindeki kutsal yapılaşmanın onun babası Mithradates Kallinikos’un döneminde (MÖ 100-70) tasarlandığı düşünülmektedir. Bu anıtsal proje, Kommagene Krallığı ile yakın coğrafyalarda yaşayan birçok farklı dinsel toplulukları bir araya getirmek için gerçekleştirilmiş olmalıdır.

    Yarı Pers yarı Yunan olan 1. Antiokhos bu projenin uygu­layıcısı olarak ait olduğu Doğu ve Batı kültürlerini birleştirme idealini gerçekleştirmiş gibi görünmektedir. Nemrut Da­ğı’ndaki temenos’lu açık alan (meydan) tapınağı ile Doğu ve Batı’nın önemli tanrıları kulla­nılarak yeni bir kült oluşturulmuş ve Kral Antiokhos kendi mezarı ile bu kültün mimarı olduğunu söylemek istemiştir.

    Nemrut Dağı tapınağının açık alan sisteminde inşa edilmiş olmasının en önemli nedeni güneş tanrısı Mithra’ya olan sabah tapı­nımı olmalıdır. Bu muhteşem anıt Kommagene’nin kendine özgü din anlayışı ve kültürünün bir ürünüdür. Batının çoktanrıcılığı­nın etkin olarak izlendiği Nemrut Dağı tapınağında, doğunun yani İran’ın ateşperestliği kasıtlı olarak gözardı edilmiştir. Bunun nedeni, Büyük İskender’in Önasya’nın kadim inanç sistemi olan Zerdüşt Dini’ne olan saldırgan tutumunun oluşturduğu siyasi hava olmalı­dır. Yarı Pers olan Kommagene hanedanı bu olumsuz durumu dengelemek için Doğu Aryan gü­neş tanrısı Mithra’dan yararlanmış ve heykelini tapınağa yerleştiril­miştir. Nemrut Dağı zirvesindeki temenos’lu açık alan tapınağı, tanrıların ölümsüzlüğünün vurgu­landığı eşi benzeri olmayan kutsal bir alandır.

    Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar

    KORUMA VE KORKUDAN YAĞMAYA

    ‘Çarpılırsın’ uyarıları bitti; artık ‘kafirden kalmadır, yık, kaz, altın vardır’ dönemi

    12. yüzyılda Anadolu’ya göçenlerin, gelip geçenle­rin, adım başı denecek sıklıkta içinden, ötesinden geçtikleri, uzaktan gördükleri, “ören” dedikleri kent harabeleri, tapınaklar, gömütlükler için ayaküstü öğrendiklerini yazıya döktükleri sanılmamalı. Issız-harap yerleşimleri, dev kemerleri, sütunları, yapıları, cinlerin, perilerin, devlerin, tepegözlerin kurdukları tılsım­lı, gizemli, beddualı kentler sandıkları; çarpılmamak için bunların uzağından geçtikleri veya uzağına yerleştikleri kesin.

    Depremlerin, doğal afet­lerin harap ettiği arkaik, antik harabelerde binlerce yıl korku bekçiliği yapan dev sütunlar, tapınaklar, kemerler, bizim için birer “bu iyi saatte olsun­lar” armağanıdır! Anadolu’nun eski insanları bu meçhuller üzerinden kent masalları, kahramanlık öyküleri, “taş kesilme” efsaneleri kurguladı. Bunlar “Bir varmış bir yokmuş” diye çocuklara anlatıldı, yazılı tarihlere işlendi. Dinleyenler ve okuyanlar nelere inandı, neler öğrendilerse bunları sonraki kuşaklara da aktardı. Binlerce yıl ötesinin izleri sanki dünden kalma gibi kültür­lere yerleşirken, gerçekler giderek sislendi. “Aman, sakın oradan geçme, şuraya basma çarpılırsın!” uyarıları, belki bir çeşit, uyarıyı yapanın da amacını bilmediği bir “koruma koşullanması” idi. Günümüzde bu naif koşullanmanın yerini “kâfirden kalma” veya “yık, kaz, sök. Altında altın vardır” dürtüleri aldı.

  • 70 yıl öncesinden bugüne kapanan pencere

    70 yıl öncesinden bugüne kapanan pencere

     Mazisini tüketen ulus, geleceği nasıl inşa eder? Günlük hayatın, insan hikayelerinin aktarılmadığı, küçümsendiği bir tarih ne denli kalıcı olur? Hafızamıza takılanlar eğer kayıt altına alınmazsa, salt “nostalji edebiyatı”nın ucuz malzemeleri olarak kalır. 1950’li yılların Sivas-Divriği hattından çocukluk-gençlik hatıraları ve günümüzle karşılaştrmalar… 

    Artık geçen yüzyıl dediğimiz 1900’lerin 2. yarı sında, İstanbul gazetelerinde köşe yazarlığı yapan ve doğum tarihleri 19. yüzyıla inen İstanbullu yazarları okurduk. Burhan Felek (1889-1982), Ref’i Cevad Ulunay (1890-1968) bunların kıdemlilerindendi. 

    Felek Cumhuriyet’te, Ulunay Milliyet’te, o devirde fıkra -bugün köşeyazısı- denen yazılarıyla tanınıyorlardı. Kendi üsluplarıyla biri “Hadiseler Arasında Felek”, diğeri “Geçmiş Zaman Olur ki” girişli, günlük yazılar kaleme alırlardı. Başka gazetelerde de yazınsal, kültürel yaşamsal alanlarda “fıkra” yazanlar vardı. 21. yüzyılda köşe yazarları artık günlük siyasi olayları önemsediklerinden, bu çığır neredeyse kapanmıştır. 

    Çaltı Çayı Vadisi’nin kenarındaki Sivas’ın Divriği ilçesi. 

    Andığım iki üstadın gazete sayfalarında kalan yazıları, bugün birer belge değerindedir. Her ikisini de gençliğimde Cağaloğlu’nda, Üsküdar ve Kadıköy iskelelerinde gördüm, yazılarını okudum; kesip sakladıklarım da çok. Ulunay, İstanbul’dan hayli uzaktaki evinden eşeğiyle Yunus istasyonuna, banliyö treni ile Haydarpaşa Garı’na, oradan vapurla Köprü’ye, Eminönü’den dolmuşla Cağaloğlu’na çıkar; “Nokta polisi”yle selamlaşarak gazeteye yürürmüş. Yatık beresinin, gür kaşlarının altında daima gülümseyen bir çehresi vardı. Akşam gazeteden çıkınca, sabahki gelişin dönüşünde son biniti yine Yunus istasyonunda bekletilen eşeği olurmuş. Bu hayvanı, hamulesi (yükü) tuz çuvalı veya odun değil de bir kalem erbabı muharrir, yani kültür hadimi (emekçisi) olduğu için hemcinslerine göre şanslı saymak gerekir. 

    Bir paşazade olan Ulunay, çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan neler anlatmazdı ki? Renkli simaları, kabadayıları, tulumbacıları, musiki fasıllarını, evleri, konakları, külhanbeyleri, mirasyedilerin kopuklar arasında düzenledikleri küfür yarışmalarını… Üstat, Mevlâna soyundan olmakla övünürdü. 

    Her iki yazar gazetecimiz de geçmiş dünyaları zengin, eski İstanbul kültürünün yaşayan birer hazinesi, son damıtık üstatları, birer nihrir (bilge) idiler. Burhan Felek’in gençliğinde spor yazarlığı, savaş fotoğrafçılığı (1916 başında İngilizler Gelibolu Yarımadası’nı terkettikten sonra bölgeye giden ilk Türk gazeteciydi) yaptığı da bilinirdi. Yazılarında Nasrettin Hoca’ya sıklıkla göndermeler yapardı; “Recebin Kahvesi ve Konsolos Bey” karakteri haftasonu yazılarına özeldi. 

    Kadınlar ilk defa bir meydan kutlamasında  Cumhuriyet’in 10. yılında Divriği’de yapılan törende, Türk kadınları belki de ilk kez meydanda bir ulusal bayrama katılmıştı. Çizgili beyaz çarşaflarını giymiş kadınların ve çocukların güvenliğini önlerinde duran subaylar sağlıyor. 

    Yayımlanmış kitapları da olan her iki yazar da bugünleri görseler yeni kuşaklara: “Teknolojiye ayırdığınız saatlerden çalabildiğiniz vakitlerde kalem ve kağıtla dostluk kurun. Yaşadıklarınızdan kağıda düşürecekleriniz gün gelir anı olur, öykü olur, hatta tarih olur” derlerdi. 

    Bu uzun girişi noktalarken, “yaşlı-genç, her okur-yazarın yaşamındaki vazgeçilmezleri arasında kağıtla kalem de olmalıdır” diye biz de yineleyelim. Özellikle de depremler, seller, yangınlar, kazalar ve hepsinin üzerinde bir de salgın yaşanıyorken…

    Felek’in ve Ulunay’ın aksine tanıdığım birçok aydın, yaşadıklarını yazmak hatta anlatmak yerine unutmayı seçenlerdendi. Hatta geçmişi anlatmanın günah olduğunu söyleyenler bile vardı. Günümüzde de böyledir. Bu, yaygın bir sorumluluktan kaçıştır. Bu nedenle de bizde yerel kültür zenginliklerinin sözlü-yazılı aktarımı yetersizdir. Yerel kültür alanındaki boşluklarımız dağlar gibidir. 

    Yine de köylü-kentli 1900 öncesi doğumlu eski yaşlıların, folklor, etnografya alanlarında, çarşı-pazar, komşuluk gelenekleri üzerine araştırmacılara aktardıkları epeyce bir birikim vardır. Bunlar 1970’lere kadar folklor ve etnografya dergilerinde yayımlanıyordu. 

    Günümüzde de kabaca 80 yıl ve üzeri yaşlılar, ya kendi çocukluk-gençlik yaşamlarını veya bir-iki kuşak öncekilerden dinlediklerini anlatacak araştırmacılar bulabilirler. Ancak bu fırsatı yakalamak da ayrı bir sorundur. Çağdaş iletişim ve medya kültürü bu tür ilişkilere ne kadar izin verir? Durağan yaşama kültüründen ve onun belleğe yüklemelerinden sözedemeyiz. Artık salt “şimdiki zaman” var! 

    1940’lardan insan manzaraları  Divriği’deki İstiklal İlkokulu’nun öğretmenleri ellerinde satırlarla fotoğraflanan öğrencilerine çarşı esnafını tanıtıyor. Burada Demirci Aydoğmuş’un dükkanının önündeler. 

    Yaz aylarını geçirdiğim Amasra’da köy pazarında gördüğüm bir “Balçıklı Ayşe Kadın” vardır. Onunla söyleşmeyi çok isterim ama galiba duymak ve anlamak sorunu var. Oysa dünyasını değiştirmeden, yaşayanlara bırakılması gerekenleri çok olmalı. Anlatabilse, yaşadıklarını yazacaklarımın en başına koyarım! Her yaz köy pazarında rastladığım bu köy anıtı, gençliğinden beri “köy kadını” urbalarını zamane giysilerine feda etmemiş, küçülmüş de küçülmüş, iki büklüm bir kadın. Vücudunun yarısı şalvarında, üst tarafı yerli basma yazmasıyla sırtından eksik etmediği boş küfesinin altında. Elinde boyunu geçen “daynağı” (değnek), ayağında cizlavet lastik. Tanıyanlar yıllar önce bana “100 yaşını geçti, hiçbir şeyi unutmaz” demişlerdi. Hâlâ aynı! Yaşlanma sorununu bir yerde noktalamış demek. Onun hatırlayabildiklerini neden bir dinleyen ve kaydeden yok? 

    Divriği Halkevi’nin 1940’lardaki coşkulu günleri.

    Eski çağlardan beri, süregelen bir yaşama sürecini yaşayanlardan yazmak önemli bir kültür hizmetidir. 1960’larda yerel tarihlere çalışırken bunun değerini kavramıştım. Ancak bu sözlü derlemeleri ödül kazanan çalışmamda kullandığım için Karacan Armağanı jürisi üyelerinden Selçuklu medeniyeti tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan: “Delikanlı, vesikalarla çalışman iyi. Şifahi (sözlü) tarih diye bir şey yok! Sakın böyle uydurmaları dikkate alma!” demişti. Kendisini rahmetle anıyorum. Tabii uyarısını gözardı ederek belgeler kadar sözlü tarihten de çok şeyler öğrendiğimi belirteyim. 

    Aktaracaklarım, çocukluktan gençliğe veya ilkokuldan ortaöğretime evrilen 1950-1960 yıllarından kesitler; asırlar ötesinden beri yazılı tarihi de çalışılmamış bir Anadolu Ortaçağı kentinin, Divriği’nin bu yıllardaki panoramasından sahnelerdir. 

    Divriği’den yolu geçenler  1944’de Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Divriği okullarını ziyarete gelenler arasındaydı. 

    1950’lerde bir kasaba dünyası 

    Kaymakam Bey, cumhuriyet müddeiumumisi (savcı) ve hakimler, ahşap hükümet konağındaki odalarında çalışırlardı. Sonbaharın kısalan günlerinde akşam erken olur, tavana asılı radyum veya lüks lambalarını hademe sıra ile yakardı. Bu ışık lüksü, sayılanlarla sınırlıydı. “7 numara petrol lambası” yakılan odalarda ise tapu, nüfus, varidat, icra ve diğer yerli memurlar çalışırdı. İlerleyen günlerde kış soğukları başlar, resmî odaların pencerelerinden dışarıya onlarca soba borusunun üfürdüğü dumanlar görkemli konağı dört yandan sarardı. Dışarıda lamba ve fenerden yoksun kaldırım döşeli yollar, hava durumuna göre ya çamurlu ya karlı olurdu. 

    Ahşap yapılı küçümen belediye binasının içi-dışı kireç sıvalıydı. Burada belediye reisi, 1 katip, 1 muhasebeci, 3 zabıta memuru, 2 veya 3 hademe vardı. Toprak damı sonradan kiremit döşeli bir çatıyla örtülen tahta minareli Çarşı Camii de gaz kokusu yayan petrol lambalarıyla aydınlatılırdı. Müezzin 5 vakit minareye çıkar, sesinin yettiğince inanca-ibadete çağrı için, -Türkçe- ezan okurdu. Arasta düzeninde sokak sokak sıralı dükkanlardan oluşan çarşıda, marangozlar, demirciler, bakırcılar, köşgerler, yemeniciler, kunduracılar, semerciler, birkaç çilingir ve saatçi, dükkanlarını erken kapatırdı. Bakkallar, birkaç aşçı-kebapçı, terziler ve manifaturacılar, berberler de akşamın erken saatlerinde lamba yakarlardı. Dükkanlar “daraba” denen tahta kepenkliydi. 1 lokanta, 1 Tekel bayii ve kahvehaneler lüks lambalarıyla aydınlatılırdı. Köylülerin hayvanlarıyla geceledikleri ilkel, yarı-karanlık çarşı hanlarında hava kararınca “tam” gece başlar; ölü gözü ışıltısıyla “fıtik” denen küçük idare lambası, yatmak için kerevete çıkmakta, bir yere çarpıp düşmemekte ve hayvanlara bakmakta işe yarardı. 2 otelde, yolcuların odalarına “yatarken söndürün” uyarısıyla 5 numara petrol lambası konurdu. 

    Türkiye’nin ilk ve en önemli demiryolu müteahhitlerinden Sivas milletvekili Abdurrahman Naci Demirağ, Divriği’yi bir ziyareti sırasında.

    Çarşıdaki dört fırında francala-somun değil, yerli usulü pide yapılır; yerli aileler ekmek gereksinimlerini evde odun ocağında yufka tarzında bazlama pişirerek karşılardı. Çarşı pidesini günübirlik kasabaya gelen köylüler, öğlenlerde çarşı esnafı, yerliden olmayan memur aileleri alırdı. Kasaplar arastası karşılıklı 8-10 dükkandı. Çay köprüsünün üstündeki mezbahada kesilen çoğunca keçiler, açıkta at sırtında çarşıya getirilir; vitrini camekanı olmayan kasap dükkanlarında “gövde” olarak çengellere asılır; müşterinin sözde isteğine göre satırla kesilen parçalar tartılıp verilirdi. Galiba 1 kg. et 35-40 kuruştu (1 Cumhuriyet Altını 35-36 TL idi. Kaba bir hesapla 1 altınla 80-100 kg kemikli et alınabiliyormuş). Kasaplarda kıyma makinesi yoktu. Dolma ve köfte için parça etten evde, et kütüğünde satırla et dövülürdü. Esnaf, sinek ve haşerat çokluğundan bizardı; kasaplar, bakkallar, fırıncılar, ellerinde yelpaze, süpürge sinek kovalardı. 

    Çarşı girişindeki Halkevinin karşısında hem manav hem gazeteci Mehmet Amca’nın dükkanı vardı. Babamla dostlukları olduğundan, tezgaha yanyana sıraladığı gazetelere “yakından” bakmak gibi bir ayrıcalığım vardı. Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Yeni Sabah, Hürriyet, Dünya gazetelerine bakardım, bakardım! Gazete alma şansım haftanın 1 günüyle sınırlıydı. Ulus Halk Partisi’ni, Zafer Demokrat Parti’yi tutardı. Babam çarşının CHP’lilerindendi. Dükkanımıza bitişik marangoz Ahmet Amca ise öylesine Demokrat, o zamanki söyleyişle “Demirkırat”tı. Komşuluk hukukuna dikkat ederek tartışırlardı. O günkü saflaşmalar bugün de var ama artık “bozuk”. 

    Sağımızdaki berber Hacı Mansur İsmail Amca, ikindi sonrası çalışmalar sona erince Ulus veya Dünya gazetesiyle bizim dükkanın önüne gelir, yerel konuşma ağzıyla gazetenin İstanbul Türkçesi arasında peltek bir seslendirmeyle sözgelişi Dünya’dan Falih Rıfkı’yı, Bedii Faik’i, Ulus’tan Hüseyin Cahit Yalçın’ı okurdu. 

    Bu kıraat seansına sokaktan geçenlerden bir an durup kulak kabartanları tanırdım. Bunlardan ev komşumuz, Türklerin Gazel Ağa dediği Gazer Kıskanoğlu da adının Marmara olduğunu bildiğim Ermenice gazetesi cebinde dürülü gelir, çömelerek İsmail Amca’nın okuduklarını dinlerdi. 

    1951’de haftasonlarında babamın verdiği 15 kuruşla bir Hürriyet gazetesi alırdım; arka sayfasında Ratip Tahir Burak’ın renkli çizimleriyle “Cem Sultan tefrikası” çıkardı. O gün Hürriyet’i alamasam uykularım kaçardı. İstanbul gazeteleri, posta treni tehir yapmasa bile çıkış tarihinden iki gün sonra gelirdi. Nasıl sabırsızlıkla beklerdim! Tarihe bağlanışımda o yıl boyunca yayımlanan bu tefrikanın dürtüsü de vardır. Cem Sultan tefrikasını hâlâ saklarım. 

    Dünyaya bağlanan bir kasaba  Divriği 1938’de demiryolu gelinceye kadar bütün dünyaya kapalıydı. Bağlı olduğu Sivas’a bile 4 günde gidiliyordu. 1938’de demiryolu açılışında kurulan takta “Cumhuriyetin kuvvet ve kudreti, kuş uçmaz, insan geçmez bu boğazlardan medeniyet yolunu geçiriyor” yazıyor. 

    Daha hastane yapılmadığından çarşıda iki katlı bir yapının bir tarafı dispanser, öbür tarafı Ziraat Bankası işlevindeydi. Sağlık kadrosu 1 pratisyen doktor, 2 veya 3 sağlık memuru, 1 hayvan sağlık memuru ve 1 hastabakıcı hademe idi. Karakolda 1 polis ve çarşı bekçileri vardı. Hükümetin karşısında kiralanan bir evin alt katı da bir gardiyanın gözetiminde tutukevi idi. 

    Şaşılacak durum, kasabada asayiş tamdı; sanki güvenlik sorunu yoktu. Cinayet, kavga, hırsızlık, olan-duyulan şeyler değildi! 30 yıl önceki son cinayet ve hırsızlık bir masala dönüşmüş, sırası geldikçe anlatılırdı. Durağan yaşamın, kasabayı örten sükunetin neden veya nedenlerini bugün de açıklayamam. Bir çocuk, önünde giden yaşlı adamı “sollamayı” ayıp saydığına göre asırların nasırlaştırdığı töre veya gelenek baskıları vardı. 

    Merkezde 6 bin, 109 köyünde toplam 40 bin dolayında nüfusun ilaç gereksinimi için eczane yoktu. Biri giden öteki atanan pratisyen hekimler, birinden ötekine bir “ecza dolabı” anahtarı teslim ederdi. Bu dolap, fotoğrafçının camlı vitrini idi. Kasabada trahom, sıtma, şark çıbanı yaygındı. Çalışan iki tarihî hamam sabah erkeklere, öğleden sonra kadınlara açıktı. 

    Andığım yıllarda tek parti dönemi kapanmış, Demokrat Parti iktidarı başlamıştı. Çarşının ortasında belki yarım yüzyıldır harabe bir cami vardı. Damı çökmüştü ama duvarlarındaki renkli bezemelere pencere demirlerine tutunarak bakardım. Galiba bir 18. yüzyıl sonu mimarisi idi. Ne yazık çok sonraları hepten yıkıp yerine buz gibi soğuk duvarlarıyla beton bir cami yaptılar. Bu bir hayırseverlikmiş! Önceki Boyalı Camii’nin çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapıldığını yaşlılardan dinlemişimdir. Yani bir tür “Aristo mektebi” imiş. Çocukları renkli bir masal ortamında eğitmeyi bizden yüzyıllar önce düşünen, çocuk eğitimini yarı meddah çocuksu hocalara bırakan bilgelerimiz varmış. 

    Üç ilkokulun adları Atatürk, İstiklâl ve Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet, 2000’lerde yıkılmaktan kurtarılarak restore edildi. Okulun cumhuriyetin 5. yılı anısına halk imecesiyle yapılması, yerel sivil mimarinin çizgilerini ve okula yakışanı yansıtması ne kadar anlamlıdır! 

    Memleketin hemşerileri Demirağ kardeşlerden Nuri Bey’in, kasabanın ilk mimari projeli betonarme yapısı Nuri Demirağ Ortaokulu’nu yaptırıp eğitime açması 1937’dedir. Yine o yıllarda demiryolu ve demir madeni işletmesi kasabayı gelişmeye açmıştır. 1951’de kaydolduğum bu okulda kütüphane, fizik-biyoloji laboratuvarları, havuzlu park bahçesi, oyun salonları vardı. Toplantı salonundaki tiyatro sahnesini, Muhsin Ertuğrul kasabada dört ay kalarak yaptırmıştı. Nuri Bey’in kardeşi Naci Demirağ da, adıyla anılan kaynak suyunu 24 km. uzaktan getirterek kentte yaptırdığı çeşmelerde akıtmış; halkı ark suyu içmekten kurtarmıştı. İlk elektrik ışığı da 1951’de gözünü kırpmıştı. 

    Yeşil boyalı bir cami  Bugün yıkılıp yerine beton bir cami yapılan eski boyalı cami, çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapılmış. Çocuklar renkli bir masal ortamında eğitim görsünler diye… 

    1938’de ulaşıma açılan demiryolu ilk defa Batı’ya da ufuk açıyordu. Sivas’a, Ankara’ya, İstanbul’a tren yolculukları başladı. İstasyon, kasabanın can damarı demekti. Halk bu istasyonla Türkiye’ye açıldı. Yerliler pazar günü sabah veya akşam postalarını seyretmek için “şık” kıyafetlerle istasyona gitmeyi âdet edinmişlerdi. İstanbul-Ankara-Erzurum-Horasan hattında gidiş-dönüş seferleri yapan trenler istasyonda 20-30 dakika durur; yolcular ve askerler, seyyar satıcılardan alışveriş yapar; dünyaya kapalı bir yerleşimin halkı da “insan manzaraları” seyrederdi. Bu bir kültür-iletişim susamışlığı olmalıydı. Biz öğrenciler, kitaplarımızdaki siyah-beyaz resimlerinden bildiğimiz İsmet İnönü’yü, Celal Bayar’ı, Şemsettin Günaltay’ı ve diğerlerini, bu trenlerin penceresinde kalabalığı selamlarken görerek “canlı” tanıdık. 

    Kasabaya inip tarihî eserleri gezenler, okulumuza gelen ünlüler de olurdu. Posta treninin getirdiği ilk gazeteleri görenler bunu bir “devrim” gibi anlatırlardı. Halkevleri 1951’de kapatılınca, ahşap küçük bir yapıda hizmet veren Divriği Halkevi de boşaltılarak, ayıklanan kitapları dışında her şeyi yok pahasına haraç-mezat satıldı. Bu, yeni DP iktidarının kasabaya ilk önemli hizmeti sayılmalıydı! 

    Kasabada ilk fotoğrafların 1900’lerin başında Mengücek eserlerini ve yazıtlarını belgelemek için çekildiği biliniyorsa da, o sıradaki yol ve güvenlik koşullarında bunun nasıl yapıldığına ilişkin bilgi yoktur. 1930’larda da Fransız arkeolog Albert Gabriel, ekibiyle Divriği’ye gelerek buradaki dünya çapında değerli Selçuklu çağı yapıtlarını incelemiştir. 

    Anadolu’nun dağ başında asılı kalmış “kom” ve mezra denen üç-beş evcikli yerleşimlerinden kasabalara, küçük kentlere ve il merkezi yerleşimlerine kadar yerel yapı geleneklerini, mimarlık eserlerini koruyan mekanlar; yer yer harabe görüntüleri verse de çok değerli bir tarihî mirası bugüne taşıyordu. 

    Erzurum, Sivas, Kayseri, Malatya, Niğde, Aksaray, Konya, Afyon… Geçmişlerini tarihsel servetleriyle yansıtmakta, tanıtmakta idiler. Giderek bu kadim yerleşimlerin yanında veya ötesinde yeni zaman semtleri gelişti. Giderek bunlar eskileri yutuverdi. 

    Gezginler bugün gittikleri yerlerde “eski yerleşim bölgesi görülebiliyor mu?” diye soruyorlar. Eski albümlerde ve kitaplardaki manzaraları artık görme olanağı yok. Ahşap donatılı evler de, onların ördüğü sokaklar da neredeyse bir anda kayboldu. Güzel bahçeler, sokaklar, mesireler, kırlıklar, akarsu kıyıları hatta sahiller silinip gitti. Vadiler de haritalardan siliniyor. 

    Bu gidiş nereye, bilen de yok! Mazisini tüketen bir ulus olmak ne acı. Yukarıda betimlemeye çalıştığım kasabanın, pire ve tahtakurusu kaynayan bir hanında bile gecelemek isterim!