Türk mimarlığına ve sanatına ödeşilmez hizmetleri olan Doğan Kuban, dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bir “anıt adam”dı. Mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömüldü. Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?
Hayatta kalan ordinaryüs profesörlerin sonuncularından, 21. yüzyılın ilk yıllarında “Dr.” titri olmayan “profesör”lerin belki de sonuncusu, mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar Doğan Kuban da 22 Eylül’de Yahya Kemal’in “o büyük karanlık kapıdan geçince başlayacak uzun gece” diye anlattığı kapıdan geçmiş sessiz sedasız. Anadoluhisarı Mezarlığı’na gömülmüş.
Önce bir yazgı denkliğine değinelim: Türk mimarlığına ve sanatına Kuban gibi ödeşilmez hizmetleri olan Celal Esad Arseven (1875-1951) de aynı yaşlarda ve tam elli yıl önce ölmüştü. O göçüşün hüzünlü bir öyküsü vardır: Gözleri kapalı, ölüm halindeyken İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisi için düzenlenen “Fahri Doktor” beratı, evine gidenlerce komadaki üstadın üstüne konulmuş; o anın ve Kültür Bakanı Talat Sait Halman’nın ziyaretinin fotoğrafları gazetelerde yayımlanmıştı. Asırlık ömrünün 80 yılını mimariye, spora, müziğe, güzel sanatlara, kültüre ve siyasete hizmetle geçiren Arseven, Türk kültürünün müstesna bir değeriydi. 1. Cihan Harbi’nde Kadıköy Belediye Başkanlığı, Cumhuriyet döneminde Halkevi başkanlığı, İstanbul milletvekilliği, Anıtlar Kurulu başkanlığı yapmıştı.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nü kurmuş; fakülte dekanlığı yapmış Doğan Kuban da Türk Sanatı, İstanbul anıtları, Bizans tarihi ve Eski İstanbul konularında kaynak eserler yazmıştı. Başlıcaları, Osmanlı Mimarisi, Türkiye Sanatı Tarihi, Türk Hayatlı Evi, Divriği Mucizesi, Cennetin Kapıları, Selçuklu Çağında Anadolu Sanatı, Ahşap Saraylar, Mimarlık Kavramları, İstanbul: Bir Kent Tarihi, Sinan’ın Sanatı ve Selimiye’dir.
Mirası öğrencileri, eserleri… Türkiye’nin en önemli mimarlık tarihçilerinden Doğan Kuban, 22 Eylül’de 95 yaşında vefat ettiğinde, ardında onlarca eser, binlerce öğrenci bıraktı.
Öğrenim ve iş umuduyla gözlerini dış dünyaya çeviren gençlerimizden, bu iki üstün değeri birer idol tanıyanlar belki vardır demekte duraksıyorum. Arseven’i bir kez görmüş ve dinlemiştim. Doğan Kuban’ı ise Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin Yayın Kurulu’nda birlikte maddeleri yazarken ve başka etkinliklerde tanımış bir bahtiyarım… Kuban ve Arseven çapındaki sanat- kültür insanlarımıza ilgililerin ve toplumun duyarsızlığını nasıl yorumlamalı bilemiyor ve şaşkınlıkla izliyorum.
Kuban’ın cenazesinde üniversitelerden, mimarlık fakültelerinden kimsecikler yokmuş. Din önderlerinin tabutlarına omuz veren politikacılar olasılıkla duymadıklarından (!) törende bulunamamışlar. Kuban; Sinan’ı, Süleymaniye’yi yorumlayarak yazmıştı. Divriği’deki Mengücek anıtı camiyi Cennetin Kapıları adlı bir sergi ve bir kitapla dünyaya tanıtmıştı. Gel gör ki dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bu anıt adam, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömülmüş!
Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?
Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler çoktur. Ancak bu elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “Acaba?” diyerek okunmalıdır. Bunlar genellikle abartılı anlatımlardır ve gerek arşiv gerekse arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.
Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afetlerine karşı ilk yaşama sınavını, beşeriyetin ikinci atası sayılan Nuh Aleyhisselam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türlerini yaptığı tekneye alarak kurtarmış. Biz Türklerin atası Türk/Türker’in babası, Nuh oğlu Yafes de o teknede imiş. Dinsel söylemlere göre insanlık Tufan’dan kurtulanlardan türemiş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afetinin çocuklarıyız! O gün bugün, bütün zamanlarda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşularak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tufan”ı anlatımıyla başladıklarını da hatırlatalım.
Temel bir sorun, kaynaklardaki afet anlatıları arasında 19. yüzyıl öncesine tarihlenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Tarihi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Mustafa Cezar’ın İstanbul yangınları çalışmaları; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uyanık’ın Tarihteki Büyük Felaketler kitapları). Elyazması ve basılı kroniklerdeki, savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “Acaba?” diyerek okunmalıdır. Sözkonusu kitaplarda, eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bölümler çoktur. İnsanlık, bunları önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskilerin “şenlendirme” dediği bayındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine insanlık, bir yerdeki uygarlığı yıkmak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zorlanma, hatta katliamları dahi birer zafer sayabilmiştir.
Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.
Tarihe bakmak
Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Salgınlar, afete dönüşen kışlar, kuraklık ve kıtlıklar, kasırgalar, yangınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir zaman dizisinde saptayıp yazmak için kronikleri çalışmak, arkelojik araştırmalar, alan incelemeleri yapmak gerekir.
Bizim coğrafyamızda yaşanan afetler için Doğu kronikleri; 10. yüzyıl ve sonrası Ermeni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örneğin Evliya Çelebi Seyahatnamesi– önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-inceleme-anıları, İstanbul afetleri için Osmanlı vekayinâmeleri önemlidir.
Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte).
Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara neden olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda -dediğimiz gibi- abartılarak anlatılmıştır. Buna karşılık aynı kaynaklarda, örneğin orman/ koru/kır yangınları neden yoktur? Bu durum, şüphesiz orman-koru yangınları olmuyormuş demek değildir. Kabaca bir sıralamayla, yerleşimleri yakıp-yıkıp-yokeden depremler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim büyük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kaynak bulmak zordur.
18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gereksinimi bakır, kurşun, gümüş madenleri için Kızılırmak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bütün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütüklerin akarsulara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca dönemin yüklenicilerine “kök sökme işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedilmiş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırılmıştır! Maden için ormanları tüketerek göze giren vezir paşalarımız, sadrazamlarımız vardır. Napoléon’un Mısır’ı işgali üzerine 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiyle görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kentlerden uzak dağlık alanlardaki koruların yanması ve sönmesinin, kent ve kır yaşamlarını nasıl etkilediği de yeterince çalışılmamıştır.
36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir.
Tarihin kaydına geçen doğal afetlerin neden-sonuçlarının araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklamaları, son iki yüzyılın gelişmeleridir. Daha gerilere gidildiğinde ise inanışlara bağlı anlatılar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gören yorumlar, ilahi uyarılar görülür. Bunların tekrarını önlemek, sonuçlarından kurtulmak için de yakarma, kurban kesme, sadaka, hayır, ibadetlere yönelme önerildiği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz. Türkiye coğrafyası, malum deprem kuşağındadır Genç dağların, engebeli arazilerin, derin vadilerin, düzensiz akan ırmakların coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocukların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdürdükleri dereciklerin bile, bir sağnakla kayaları, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüştüğü sıklıkla görülmüştür. Şu gerçek ki afetler gelip geçer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ölüm sürüp gider. Afetlerde ölenlerin izleri, acı anıları torunun kültüründe yoktur. Örneğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Erzincan, bugün aynı yerde modern bir kenttir; ama uzun tarihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sarayı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Deprem, salgın, yangın, sel afetlerinin bıraktığı alanları kısa zamanda birer mamureye çevirerek “yakın geçmişi unutmak” bize özel bir gelenektir.
Depremden yangına Anadolu 1939 depreminde taş taş üstünde kalmayan Erzincan (üstte).
1000 yıl geriye gidip Selçuklulara-dayanan Türkiye tarihine bakıldığında, savaşlar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy demeyen, başedilmez bir afet olagelmiştir. Harita çizgilerini, nehir yataklarını değiştiren, küçük adaları silen, yeni adalar doğuran depremler tarih kayıtlarına girmiştir.
Bu yılın yaz sonunda gerek coğrafyamız gerekse civar Akdeniz ülkelerinde ciddi, büyük ve günlerce söndürülemeyen yangınlar meydana geldi. Bu devasa yangınların üzüntüsü, konuyla ilgili hazırlıksızlığımız ortaya çıkınca daha da arttı. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllarda kesile kesile yerleşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günümüzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sayılmalıdır. Yeni zamanlarda yerleşimlerin dağlara tepelere tırmanması; ormanlara arsa, maden havzası, piknik alanı olarak bakılması da artık “normal” sayılmaktadır. Nasıl bir aymazlıksa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz ormana / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklitleri yaptırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emrimizde / Biz gideriz ormana…” şarkıları var.
Türkiye’nin güneyini cayır cayır yakan orman yangınlarında koyunlarını kurtarmaya çalışan çiftçilerin fotoğrafı Yasin Akgül’e ait (üstte).
1838’de Divriği’de yapılan Âyanağa Konağı, hem tarihsel anlamı hem yapısal özellikleri, iki kata yayılan 20 odasıyla benzersiz bir örnek. Osmanlı Anadolu’sunda bir dönem yerel iktidarların konut merkezi olan ayan köşklerinden bugüne kalan en önemli yapı, olağandışı mimari özellikleri kadar, gerek gündelik hayatın gerekse taşra politikasının ayrıntılarına dair birçok tarihî detayı barındırıyor. Dünden bugüne Anadolu’da iktidar-konut ilişkileri.
Karamahmudoğulları/ Âyanağagil, Divriği’nin eski ailelerindendir. Ataları 17. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı tenkil güçlerine karşı yaşama mücadelesi veren yoksul Türkmen yığınlarına önderlik etmiş; fakat hayatı konusunda fazla bilgi bulunmayan bir Kara Mahmud’du:
“Kara Mahmud eydür beyler paşalar/
Parlayı parlayı çıktığım vardır
Karşıma gelenler beş mi on mudur/
Dördünü beşini yıktığım vardır
Sana da kalmaz dünya ey Cafer Paşa /
Çok tuğu, sancağı yıktığım vardır”
Ozan İshak bu dizeleri ve devamında, 1686’daki Türkmen kıyımını gerçekleştiren Osmanlı serdarı Cafer Paşa’ya karşı yığınların öfkesini anlatmış. O mücadelede bir başıbozuk ayaklanmacı topluluğa başbuğluk eden Kara Mahmud ile oğlu Keleş Mustafa, yandaşları Kara Halil, Bayındır Halit, Gübeş ve ötekiler, yollarda-bellerde savaşa vuruşa Tokat Kalesi’ne sığınmış. Çağdaş ozanlardan Zülâlî de Kara Mahmud’un Cafer Paşa ile savaşırken öldürüldüğünü veya tutsak düşüp boynunun vurulduğunu anlatmış ama Kara Mahmud’u “Türk-Türkmen düşmanı, Mehdilik iddiasıyla köyleri kasabaları yağmalayan bir Celalî idi!” diye tanıtmak aymazlığından da kalemini kurtaramamış (Ali Rıza Yalkın, Cenupta Türkmen Oymakları C.1 s. 16 vd, Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976, s. 158-162).
Âyanağa Konağı’nın Karayusuf Sokağı’na cepheli selamlık dairesi ve cümle kapısı ile ara sokağa cepheli Mabeyin… Sol arkada haremin bir bölümü görülüyor (M. Keskin restitüsyonu).Konağın üst kat planı Âyanağa Konağı’nın üst kat planında (N.S. çizimi) yapının içinde yer alan kış odası,yaz odası, başoda, kahve ocağı, selâmlık ve haremlik sofaları, Divanhane gibi bölümler görülüyor.
Kara Mahmud’un torunlarının Divriği’ye niçin ve ne zaman yerleştikleri bilinmiyor. Arşiv belgeleri 1700-1900 arasında “Ağa” sanıyla kentte âyanlık, mütesellimlik, malikane mutasarrıflığı yapan Kara Mustafa, Kara Yusuf, Mustafa (II), Kara Mehmed, Kara Yusuf (II) ağaların varlığını kanıtlıyor. Bu kentteki iki mahalle (Kara Yusuf, Kara Mahmud), bir cami (Kara Mahmud Camii. Maalesef yıkılmıştır), bir mescit de (Kara Mahmud Mescidi) aileyle ilgilidir.
Bu yazının öznesi Mehmed Ağa (1798-1857?) ise Kara Mahmudoğulları’nın yerel etkinliğini doruğa çıkartarak Tanzimat’a karşın derebeyi-ağa kimliğiyle yaşama tutunmuş bir mütegallibe idi. Taşıdığı “âyan-zâdelik” sanından dolayı, sonraki kuşaklara da “Âyanağagil” denilmiştir.
Yaşadığı dönem dikkate alındığında, babası veya atasının âyanlığına karşın Mehmed Ağa’nın âyanlığı sözkonusu değildir. Onun 1850’lerde Divriği Küçük Meclisi’nde âzâ olduğunu, bu onursal konumunu, âyan-zâdeliğini, yaptırdığı paşa saraylarını kıskandıracak konağında sofrasını gelene gidene açmasını, ama asıl, sözde vergi borçlarını ödemek üzere köylülere “murabaha” (aşırı faizli borç) senetleri imzalattığını, köylüleri köleleştirdiği için “Memleket umurundan mes’ulüm” dediğini belgelerden öğreniyoruz (4 Hicri 1260 R tarihli Divriği Kazası Esami Defteri, varak 79 b; Başbakanlık Arşivi İrade, Meclis-i vâlâ no: 6595, 10832, 13418, kartonlarındaki belgeler).
Kara Mahmudlu Yusuf Ağa II’nin oğlu, Divriği Nüfus Memurluğu’ndaki Hicrî 1260 /M 1844 tarihli Esami Defteri’ne “Kara Mahmud-zâde Hanedan-ı belde, uzunca boylu, kır sakallı, Mehmed Efendi bin Yusuf Ağa. Sinni (yaşı) 48” diye yazılmış.
Baba ve atalarının malikâne mutasarrıflığı, bir dönemdeki âyanlığı; Mehmed Ağa’ya -dönemin koşullarında- “memleket işlerinden mesul zat”, “taşra eşrafından”, “hanedan-ı belde” sanlarını yapıştırmış! Merkezî yönetimin denetiminden çok uzakta, yerliden kaymakamı, yerliden mal müdürünü güdümüne almış. Derebeyi kalıntısı Mehmed Ağa, böylelikle 1830’larda geçici bir şan ve şans yakalamış.
Onun rakipleriyle mücadelesi; o ve kardeşi Emin Ağa’nın memleket işlerine müdahaleleri; vergi sorununu çıkmaza sokmaları; murabahacılık yapmaları; köylerden İstanbul’a gönderilen şikayet mektuplarını Saray’a ve Bâbıâli’ye sundukları; Bâbiâli önünde toplanıp zulme karşı gösteri yaptıkları da belgeleniyor.
Ayanzâdelerin, Divriği Kaymakamı Mir İmam Hüseyin Bey’le nüfuz çekişmeleri de Tanzimat dönemi başlarken Bâbıâli bürokratlarını uğraştırmıştı. Bu konu, “Divriği Meselesi” başlıklı bir dosya olarak Mehmed Ağa’nın ölümüne kadar arşiv torbalarına konulmuş, çıkartılmış, yargılamalar sürmüş. Sözlü anlatılara göre sorun, Hac için Mekke’ye giden Mehmed Ağa’nın orada ölümüyle kapanmış. Bu konuda 1830-1860 dönemine tarihlenen yaklaşık 150 kadar belge vardır (Bu belgelerin birçoğu, Köse Paşa Hanedanı (1998-Tarih Vakfı Yurt Yayınları) adlı kitabımızın 180. ve izleyen sayfalarında da kullanılmıştır).
Yıkılmadan önce selamlık bölümü Selamlık dairesinin önündeki Hasanbey tarlasında ekin biçilirken 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı…
Âyanağa Konağı
Karamahmudoğulları’nın Divriği Şehir Mahallesi’ndeki eski konağı, Ulucamii’ye yakın 20
odalı, toprak damlı, iki katlı azman bir yapı imiş. O dönemin yaşama düzeni gereği, güneyde kasaba dışında da ailenin bağ evleri varmış. Söylentiye göre yerliden Kızıl Kadı sanlı ünlünün kızıyla evlenen Mehmed Ağa, adı geçenin kasabanın batısındaki büyük tarlasının bir bölümüne “ağalık konumuna yaraşır” kendi görkemli konağını yaptırmış. Divriği’de Mengücekoğulları döneminden (12.-13. yüzyıl) başlayarak 20. yüzyıla kadar gelişen yerel konut mimarisinin günümüze ulaşan örneklerine bakıldığında; tarihsellik, kimlik, ölçü, mimari/üslup ve işlev açılarından ilk sırada bu konak yer alır.
17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin, adlarını verse de özelliklerine değinmediği Divriği konakları arasında yerli paşaların görkemli sarayları vardı. 18. yüzyıl sonlarında da Vezir Köse Mustafa Paşa (öl. 1802) ve oğlu Vezir Hafız Veliyeddin Paşa (öl. 1809), bir köprü-geçitle birbirine bağlı “Köprülü Konak” denen saraylarını yaptırmışlardı. Yine çağdaşları Memiş Paşa’nın “Serey” denen konak kompleksi de kasabanın güneydoğusunda ayaktaydı.
Coğrafyacı-oryantalist Vital Cuinet (1833-1896), “19. yüzyılın sonlarında eski Divriği sarayları ayakta ama haraptı” dedikten sonra ekler: “… Bir zamanlar önemli bir ticaret merkezi olan burası, derebeylerinin küçük bir başkenti konumundaydı. Zamanla koşullar değişince derebeyleri yetkisiz kaldılar. Şimdilerde avlularını deve dikenlerinin kapladığı saraylarında münzevi yaşamaktalar (Seyahatname C. III. S s 212; Vital Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris 1892 C.1 s. 685; Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mimarisi, s.15).
Öncesi/Sonrası Konağın selamlık başodasının ve selamlık cümle kapısının 1960’lardaki hâlini Necdet Sakaoğlu fotoğraflamış (en üstte). Prof. Dr. Metin Sözen ve Prof. Dr. Cengiz Eruzun’un önerisiyle 2002’de yerli yapı ustalarının başardığı ilk kısmî restorasyonun ardından yapı bambaşka bir görüntüye kavuşmuş (üstte).
Söylendiğine göre Mehmed Ağa, Selamlıklı-Haremli “şehir evi” yaptırmak için Sivas’tan ustalar getirtmişti. Doğal ki ağa, davalar nedeniyle arada gittiği Sivas’ta beylerin -örneğin Abdi Ağa’nın- konaklarını görmüştü. Divriği’deki yapı ustalarından da işe koşulanlar vardı.
Sivas ve Divriği’deki üsluplar ile Mehmed Ağa’nın istek ve önerileri doğrultusunda; Köse Mustafa Paşa’ların 1790’larda yapılmış, yorgun ama korku ve hayranlık uyandıran çifte saraylarından esinlerle, Kızıl Kadı tarlasının bir köşesine yeni bir taşra mütegallibesi konağı 1838’de boyut, biçim ve görkemiyle oturuverdi! Selamlık, Mabeyn ve Harem daireleri ile hamam ve müştemilatı kapsayan; taş, kerpiç hımış, ahşap malzemeden; 1.100 m2 temele oturan 2 katlı, yer yer çıkmalı, 3 avlulu, bahçeli konak; mimari-sanatsal ürkütücü bir görüntüyle somutlaştı. Sakin ve sessiz kasabanın işinde-gücünde mütevekkil insanları, artık Âyanzade Mehmed Ağa’nın bu azametli konağı önünden geçerlerken pencerelere, kanatlı kapılara bakarak cümle kapısını bekleyen elinde teber, Habeş köleden çekinirler; kimi kez dizgin tutan kölesi, elpençe bekleyen çubukçusu, binek taşında, gümüş ve sırma işlemeli eyerli atına binen ağayı etekleyerek uzaklaşırlardı.
Mehmed Ağa’nın bu alımlı konaktaki yaşamı 20 yıldan azdır. Bu evrede konak, sözde resmî havada ağalık makamıydı. Kâhya, çubukçu, seyis, köle, uşak, kentliden köylüden gelen-giden, giren-çıkan, konuk olan eksik değildi. O dönemin koşullarında varsıl bir otoritenin (ağanın-paşanın) aracılığına gereksinim vardı. Bir Arap atasözünden gelen “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” (Konutun onuru oturandandır) gerçeği için çarpıcı bir kanıttı bu konak. Önündeki Hasan Bey Tarlası’nda düğün alayları, cirit müsabakaları yapılırdı.
Yapının yerel-toplumsal tarih açısından önemi, mimari özelliklerinden öndeydi. Konak, başlı başına bir etki ögesiydi. Bugün bile ayakta kalabilen bölümleri bu gerçeği yansıtıyor. Üzerinde çalışmak isteyenler önce bu vurguyu görmek-tanımak durumundadır. Güneybatıdan tarihî kente ulaşan eski yolun kent sokaklarına bağlandığı noktadaki konağın, ahşap bindirmelere oturtulmuş dıştan 10x10x8 m. ölçüsündeki selamlık başodası, bu ürkütücü boyutuyla aşılmaz bir gücü yansıtıyordu. Usta, bu “köşe dikilişi” ile sanki Mehmed Ağa’yı resmetmiş!
Sanat eseri çarh-ı felek tavan Âyanağa Konağı selamlık başodasında, 1830’ların yerli ustalarının sanat yetilerini belgeleyen “çarhıfelekli” tarzdaki göbekli ahşap tavan, 7×9 m boyutunda (M. Keskin, 2016).
Ahşap pencereler, alçıdan yarım pergelli tavan ve saçak devirmeleri, ahşap saçaklar, taşıntı bindirmelikleri, görkemli Selamlık dairesini taşıyan zemin kattaki uşak odaları, at örtmesi ve ambarlar, Selamlık dairesini tamamlayan içerlek kahve ocağı/servis odası/yaz odası/ Selamlık 2. odası (bu bölüm 1988’de enkazı pahasına fırıncıya satılıp yıkılmış), pencereleri Selamlık avlusuna bakan kış odası, gülbahar işlemeli tavanı, alçı yaşmaklı ocağıyla ünlüdür. Selamlık avlusunu doğu cephede tutan mabeyindeki ağa odası ara sokağa cepheli ve çıkıntılıdır. Bu bölümün devamında sokak boyunca Harem dairesi vardır.
Yüzyıl öncesine gelesiye, uzaklardaki Yama ve Dumluca dağ ve vadilerinden inen köylüler ve yolcular; kentin bağ ve kenar mahalle evleri arasından, ahşap minareli mescitlerin önünden geçtikten sonra ansızın bu dev yapıyla karşılaşınca, eski derebeyleri için anlatılan gelenekleşmiş öyküleri anımsayarak ürperirlermiş. Bugün de semtin yalnızlığı, öteki tek-tük yapıların basitliği dikkate alınınca, Ayanağa Konağı’nın etkileyiciliği kusursuzdur.
Belki asıl üzerinde durulacak, mimarlık tarihi ve yapı estetiği uzmanlarının çalışmalarını gerektiren konu; “benna” denen eski yapı ustalarının, ölçü, denge, estetik, işlevsellik anlayışları ile yaptıranla yapı arasındaki uyum/denk-düşümdür. Konak, Anadolu sivil mimarisi araştırmaları için iddialı, büyük çapta, dengeleme hesapları mükemmel şekilde yapılmış; yatay ve dikey hareketlilik sorunları doğru hâlledilmiş; dış-iç atmosfer tasarımları, mekân boyutları ve bağlantıları olasılıkla kağıt ve kalem kullanılmadan örneklerden esinle çözümlenmişti.
Bu sorunların hallinde usta ile mal sahibi arasında gereksinim-boyut-kat-malzeme-oda-bölüm sayısı-tezyinat-malzeme… konularında anlaşma; kentte gelişen ve gelenekleşen sivil mimarinin somut örnekleri; usta ve kalfaların yapı deneyimleri önemliydi. Örneğin Ayanağa Konağı yapıldığı sırada Köse Mustafa Paşa ve oğlu Veli Paşa’nın Köprülü Konak da denen sarayları, Memiş Paşaların birkaç konağı kapsayan meskenleri, Hamisoğlu Konağı, Şehir Mahallesi’nde birkaç yüzyıllık eski büyük konutlar ayaktaydı. Mehmed Ağa’nın Sivas’tan getirttiği söylenen usta ekibi, bunlara katılan yerli usta ve kalfalar, Mehmed Ağa’nın isteklerini gerçekleştirmeyi başardılar. Sonuçta Anadolu mimarlığı için önemli bir yapı kazanılmış oldu.
Başoda saçak devirmesindeki “Maşallahü kâne 1254” yazısı, binanın yapım tarihinin 1838 olduğunu gösteriyor. Bina temellerinin oturduğu alan, doğu-batı ekseninde 70 m., güney kuzey ekseninde 35 m. dir. Bütün bölümler ve daireler iki katlı inşa edilmiş, işlemeli tavanların ve iç dekorasyonların yer aldığı bölümler kiremit döşeli çatılarla örtülmüştür. Harem ve mabeyin mekanları ise sıkıştırılmış toprak damlı yapılmıştır. Zemin kat ahşap hatıllı, çamur harçlı taş-kerpiç kalın duvarlı; üst katlar ardıç hatıllı kerpiç-hımış dolgu, kireç sıvalıdır. Ahşap olarak ardıç, çam ve kavak tercih edilmiş, kerpiç dökümlerinde kıtık ve saman kullanılmış, plan tertibinde yapının asıl ağırlığını taşıyan Selamlık’tan en geride kalan Harem dairesine doğru, bir ötekine destek veren ve eksenleri dikey kesişen bloklar öngörülerek tasman (göçük) sorunu önlenmiştir.
Yerli konut mimarisinin ögeleri Konaktaki yıkılma ve bozulmalara karşın korunabilmiş mekanlarda alçı tepelikli kavukluk nişleri, alçı yaşmaklı ocaklar, bahçeye bakan kameriye gibi işlevsel ögeler görülür.
Selamlık pencereleri kasabanın semtlerine, çevre dağlara, kaleye bakış olanağı verir. Harem dairesi Harem avlusuna ve bahçeye dönüktür. Plan seçiminde konağın farklı dairelerindeki işlevsellik ve günlük yaşam dikkate alınmıştır. Ancak geçen zamanda miras bölüşümleri, onarım ve tadilat nedenleriyle, bütünlük yer yer tahrip olmuştur. Yaşlı torunların anılarına göre, Selamlık kapısından girilip sofalardan, ara kapılardan geçilerek Harem cümle kapısından çıkılırmış (Âyan Mehmed Ağa’nın torunlarından Sabriye Ayanoğlu (1885-1982), 1967’de şöyle diyordu: “Çocukluğumuzda Selamlık’tan girer Harem’den çıkardık ama, uzun sofalardan, aralıklardan, kapılardan geçerek, merdiven inerek… Komşuya gitmiş gibi olur, oturur, konuşur, oynar, aynı yollardan bize ait bölüme dönerdik”).
Kaldırım döşeli avludan, muntazam sergi taşları döşenmiş bir ayakçak başından, taç teplikli ahşap merdivenden Divanhane’ye çıkılıyordu. Burası avlu cephesi açık geniş bir balkon, Divriği evlerine mahsus bir “hayat”, yaz günlerine özel “oda” -toplantı salonu, Selamlık’ı Mabeyn ve Harem dairelerine bağlayan methal işlevindeydi. Divriği’deki benzerlerinin en ferah örneklerindendi. Altında, konağa gelenlerin atlarının bağlandığı at örtmesi ve bahçeye, konağın arka cephesine geçilen bahçe kapısı vardı. Divanhaneden girilen Selamlık sofasındaki kapılar, kış odası, başoda, kahveocağı-hizmetkar odası, yaz odasına açılıyordu.
Selamlık başodası veya ağa odası, büyüklük ve işlev-uygunluk açısından kusursuz, yerel ev mimarisinin korunabilmiş en özenlisidir. İçeride 57 metrekare ölçüsü veren bu odanın tavan yüksekliği 4.4 metredir. Başodaya, sofaya bakan bir köşe çalığındaki kapıdan girilir. Oda bütünlüğünü bozmayan sığ ve dar bir aşağı seki (pabuçluk) bulunur; küçük bir koltuk (servis) kapısı ile kahve ve uşak odasına girilir. Bu kapı bir bakıma tıkız tutulmuş, hizmetçi kapısı işlevi vurgulanmıştır. Aşağı sekideki zarif çiçeklik ile yanlarındaki kavukluk ve çubukluklar ara duvarın sağırlığını giderir. Sokağa ve avluya 1.5 metrelik bindirmelerle genişletilmiş başoda, dört yöne bakan 11 sedir ve 7 kafa penceresinden ışık alır. Ferah, görkemli, çok etkileyici, girene dış dünyayı unutturan bir atmosferi vardır.
Özenli bir restorasyon Konağın odalar ve işlikler içeren selamlık zemin katında yüzyıllık ardıç direklerle bindirmelikler takviye edilmiş.
Günümüzde bu odaya girerek sedirlere oturanların algıları kuşkusuz farklıdır. Oysa dünlerde ziyaret ve iş için gelenler, cümle kapısının önünde, geniş avluda, çıktıkları divanhanede, girdikleri sofada, geniş ve tavanı yüksek başodada, kendilerini gözalıcı ama ürpertici bir boşluğa düşmüş hissediyorlardı elbette. Bu, Mehmed Ağa’nın otoritesini vurgulamada ustaların başarısı sayılıyor. Odanın en özenli ögesi, mekanı örten çarh-ı felekli (dekoratif ağırlığı olan dairesel büyük göbek) tavandır. Kafa pencerelerinden ışık huzmeleriyle oymaları derinleşen tavan, yerli ahşap işlemeciliğin seçkin ve özgün bir örneğidir. Duvarlara yarım pergelli alçı devirmelerle bağlanan tavanın dekorasyonunda, yalın bordürler arasında sandık motifli bir “su” çerçeve çizer. Sığ çökürtme alana, bir silme ile geçilmiştir. Zemini “selvili” bir “su” kuşatır. Çarh-ı felek, tavanın uzun kenarlarına teğettir. “Köşe”ler karşılıklı “aynalı ve saksılı”dır. Göbeğin iki yanındaki dikdörtgen zeminler giydirme çubuklarla işlenmiştir. Çarh-ı felekin merkezindeki “orta göbek”, dıştan merkeze doğru 4 kademede basık koni biçiminde somuttur. Yüzeyi “kartal kanadı” , “kenger yaprağı” denen klasik üslup öğeleriyle desenlidir. Çarh-ı felekin dış çerçevesini ince bir “kasnak” dolanır.
Oda zemini Horasan harcından kalıba dökülmüş altıgen briketlerle döşelidir. Özgün durumuyla cam evi bulunmayan pencereler tahta kepenkliyken, sonradan cam çerçeveler takılmıştır. Alçı tepelikli, takçalı, nişli çiçeklik, bu başodaya özel bir tasarımdır. Mehmed Ağa bu mekanda konuklarını ve ziyaretçilerini kabul ediyor, bayram ve düğün törenlerinin Selamlık’a mahsus teşrifatı da bu salonda yapılıyordu.
Selamlık kış odası, avluya bakan 4 sedir 3 kafa pencereli kısmen loş bir mekandır. Tepeliği tavana yükselen kabartma bezemeli ocak yaşmağı muhteşemdi ama; yıllar sonra soba kurmak için yıkılmıştır! Oda tavanı, çiçekli üçgen köşeleri olan “tutmaçlı” bezemelidir.
Mabeyn başodası alt katı ile birlikte iyi korunmuş olsa da öteki odalar ve alt kattaki büyük kış odası haraptır. Harem dairesi tadil edilmiştir. Kargir Harem hamamı yıkılmıştır. Harem-Mabeyn bağlantı sofalar, mutfak, kiler, toyhane-bahçeye bakan “cumbalı köşk” (kameriye) tanınmaz durumdadır.
Halen ilgi bekliyor Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’teydi. Mabeyn ve Harem daireleri ise hâlen bakımsız ve harap hâlde.
Konak işlevselken yazın başodada, kışın ocaklı kış odasında, akşam-yatsı arası “oda” geleneği yinelenir, çubuk ve kahve içerek söyleşmeye gelenlere ağanın kahvecisi ve çubukçusu bu hizmeti ifa ederlermiş. Avludan gelen at kişnemeleri, açık kepenklerin yaz melteminde çıkardığı sesler, avlu arkında sürekli akan suyun şırıltısı, bir taşra kasabasının gece sakinliğini bozan doğal seslermiş.Arada yükselen “ağa gülüşü” veya gürleyişi, bir taşra otoritesi için doğal olmalı. Orta hizmetine bakan kahya, çubukçu-kahveci ve hizmetçi, aşağı sekide bekleşirlermiş.
Mehmed Ağa’nın konaktaki debdebesi 20 yıla yakındır. Oğullarının 1880’li, 90’lı yıllara kadar sürdürebildikleri oda geleneğine tanıklık eden eskilerden “Selamlık cümle kapısını gündüzleri elinde uzun saplı teper, gece meşale altında bekleyen siyah köleleri” ve “kürklü börklü son ağaların binek taşlarına oturup çubuk keyfi yapmalarını” yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum.
Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle Selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’tedir. Mabeyn ve Harem daireleri hâlen bakımsız ve haraptır.
ÂYAN-ÂYANLIK
Fransız Devrimi’nden Osmanlılara yerel otorite meselesi
Avrupa için 18. yüzyıl, düşünce, özgürlük, demokrasi, hukuk arayışları çağıydı. Dünyayı etkileyen son vurgusu da 1789 Devrimi olmuştur. Devrim’e gelesiye kimler yaşamış, neler yaşanmıştı? Voltaire, Rousseau, Montesquieu… Dogmaları, eşitsizlikleri yıkan düşünceler, açılan demokrasi, özgürlük ufukları… Aynı süreç Osmanlı topraklarında da bir ışıldama sağlayabildi denebilir mi? Uykudaki Türkiye’de bu devrimi önceleyen evre ve sonrasındaki süreç farklı.
Babası İbrahim’den sonra 1648’de 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’ten, 2. Mahmud’un oğlu ve 16 yaşında tahta çıkan (1839) Abdülmecid’e kadar 190 yıl boyunca Osmanlı tahtından gelip geçenler; çocukluk, gençlik, ortayaşlılık evrelerini saray tutukevinde geçirmiş, dünyadan bi-haber, öncül-ardıl kardeş-kuzen padişahlardı. Bu dönemdekiler, öncekilerden ve sonrakilerden farklı ama yazgı ortaklıkları olan 10 padişahtır. Fransız Devrimi de öncesi ve sonrasıyla bunların zamanındadır. Osmanlı dünyasında da, Avrupa’daki gelişmelere genellikle kapalı kalsa da 1789 sürecinin kimi etkilerden sözedilebilir. Örneğin 1727’de İstanbul’da matbaanın açılışı erken örneklerden biridir: Babası Fransa’da elçi olan 28 Çelebizâde Mehmed Said, Paris’te matbaaları incelemiş, İstanbul’a dönünce mühtedi İbrahim Müteferrika ile1727’de İstanbul’da matbaa açmışlardır.
1826’daki Vak’a-i Hayriye’ye değin de Osmanlı yönetiminde de “ıslahat hareketleri” vardır ama bunlar 1789’un sonuçlarına bağlanabilir mi?
Yaşlı bir padişahın (1. Abdülhamid) ölümünden sonra “ceditçi” (yenilikçi) genç padişah 3. Selim’in tahta çıkışı, Fransız İhtilali’nden 3 ay öncedir ama yönetsel bir etkiden sözedilemez. Buna karşılık 2. Mahmud’un (1808-1839) tahta çıkınca Rumeli’den, Anadolu’dan “âyan” denilerek derebeylikleri örtülen yerel otoriteleri İstanbul’da toplaması, Devrim esintisi sayılabilir. Yerel otoritelerin “âyan-ı vilayet, âyan-ı belde” sanlarıyla 2. Mahmud döneminde “sıkışırsan yardımına geliriz” içerikli Sened-i İttifak’ı imzalamaları anlamlıdır. Türkiye’yi çoğulculuğa, yeniliklere götürecek siyasal gelişimlerin başındadır âyanlık. Divriği’de bir konağa ad vermesi de ayrıca anlamlıdır.
(Âyanlık üzerine 2 önemli çalışma: Yuzo Nagata, Muhsin-zâde Mehmed Paşa ve Âyanlık Müessesesi, Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Âyanlık)
Bugün değil ama dünlerde konutlar kimliklerin birer izdüşümleriydi. Konut sahibinin yaşama bakışını, inancını, toplumdaki konumunu hatta kültür ve meslek durumunu dış görünüşü ve donatısıyla okuturdu. Tüccar evi, okumuş evi, sanatkar evi, rençper evi… Türkiye çapında onca yıkışa, yokedişe karşın, orta ölçekli kentlerde, kasaba ve köylerde bir zamanlar kimlik okutmuş ev örnekleri görülebilirse de; bunların çoğu, eskidiği ve oturulamaz duruma geldiğinden terkedilmiş, çökmeye yüz tutmuş hatta sahipleri de unutulduğundan kimliğini yitirmiştir. Bundandır ki Anadolu’nun her köşesinde görülebilen eski mütevazı evlere bile günümüzde uluorta “konak” denip geçiliyor. Örneğin yayınlarla tanıtılmasa Tokat’taki Lâtifoğlu Konağı’na “Tokat’ta eski bir konak”, Sivas’taki özel konuta da “Abdi Ağa (?) Konağı” deyip geçecektik.
Başka ülkelerde evler, kasırlar, köşkler, şatolar, ilk veya 2., 3., 4., kuşaktan sahiplerinin de ad ve özellikleriyle tanıtılıyor. Bizde de Yılanlı Yalı, Perili Ev, Kavafyan Evi, Hekimbaşı Yalısı, Hadimoğlu Konağı gibi örnekler var. Sahip veya sahiplerin konuta kimlik yapıştırması, bir beldenin kültürünü, yaşama bakışını, âlimini, zenginini, yoksulunu, bürokratını, rençberini… mekanlar üzerinden tanıma olanağı verdiği için önemlidir.
Eski gelenek ve görenekte ikinci bir okuma, mezartaşlarındadır. Bu okumalar ziyaretçileri hem bilgilendirir hem duygulandırır. Eski yazılı, örflü, kallavili, fesli mezar şahideleri, birer özgeçmiş kaydı, soy kütüğüdür; mezarlıklar da tarih ve edebiyat antolojisi değerindedir.
Osmanlı Devleti’nde sultanların ve yönetici tabakanın eğitim-öğretimi, gerek İslâm kültüründen gelen birikim gerekse Bizans’tan devralınan yapılarla (devşirme sistemi) sistemleşmişti. Osmanlı Devleti’ni ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadrolar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi bürokratlar yaşatabilmişti. Kardeşleri tarafından “kafes hayatı”na mahkum edilen padişah adayları, zehirlenme korkusu ve cehalet içinde yıllar geçirdikten sonra tahta çıkıyor ve imparatorluğu “yönetiyorlardı”.
Osmanlı tarihinde 13. padişah 3. Mehmed (1595-1603) ile 30. padişah 2. Mahmud (1808-1839) arasında, 244 senede 18 taht değişikliği vardır. Bir önceki süreçte padişahın oğulları “sancağa çıkmak” denen gelenek gereği Kastamonu, Trabzon, Konya veya Amasya’ya sancakbeyi atanır; yanlarına hocalar, sanatçılar, bilginler katılır; kitabî kültürden ava-spora, savaş oyunlarına, gerçek çarpışma ve savaşlara girerek tahta hazırlanırlardı. Bunların sonuncusu, sancağı Manisa’dan gelip tahta oturan 3. Mehmed (1595-1603), yazık ki liyakatsız padişahların ilk sıralarına da konabilir. Hanedan yasasını değiştiren, şehzadelerin sancağa çıkmasına son veren de odur.
3. Mehmed, babası 3. Murad’ın çabasıyla Manisa’da deneyimli kadrolardan uzun ve özenli eğitim almış, buradan İstanbul’a gelerek ölen babasının tahtına oturmuştu. Buna karşın kendisi, şehzadelerin sancağa çıkmalarını, taht için kardeş şehzadelerle savaşı sakıncalı görmüş, kuruluştan beri uygulanan bu geleneğe son vermişti. Yeni uygulamada tahta geçen padişah, kardeşi şehzadeleri öldürtmeyerek sarayda hapis tutacak; taht boşalınca şehzadelerin “erşed ve ekber” (ergin ve yaşça büyük) olanı tahta çıkacaktı.
1839’a kadar yürürlükte kalan bu uygulamada taht adayı şehzadeler kapalı-kilitli dairelerde kalmıştır. Bunlardan biri Harem bahçesinde “Eski Şimşirlik” denen taş yapı, diğeri 18. yüzyılda aynı işlevi gören Harem içinde yine taş örgü “Kubbeli Kasır”la buraya bağlanan “Çifte Kasırlar”dır. Buradaki bir-iki odalı loş dairelerden her birine bir şehzade kapatılmış; anneleri şehzadelere “arslanım” dediğinden, bu bölümlere de saray dilinde “kafes” denmiştir.
Akli dengesi bozuk olan 1. Mustafa, bir değil iki kez tahta çıkartılmıştı.
Bu kapalı odalarda şehzadelere ya Harem’in okur-yazar kalfa cariyeleri veya harem ağaları tarafından okuma-yazma, ibadet ve ahlak öğretilir; kitap okunurdu. Ancak, “yönetim ve askerlik bilgisi verilir miydi?” sorusunun yanıtı kapalıdır. Asıl sorunsa, sancağa çıkmadan, yeterli donanım kazanmadan
tahta oturtulan o ya da öteki şehzadenin dünya cahili, ülke topraklarını, toplumu, gelip-giden yabancıları tanımamış, çarşı-pazarı görmemiş, yaşam koşullarından habersiz, bir bakıma çocuk dünyasında kalmış bir padişah olmasıydı. Sürekli yaşanan bir diğer sorun da, öldürülme-zehirlenme korkusu idi. Bütün bunlar Osmanlı hanedanını önceki başarılarından uzaklaştırarak liyakatsızlığa götüren nedenlerdi.
Özellikle 1603’ten, Sultan Abdülmecid’in 1839’da tahta çıkışına kadarki 236 yıllık sürede, liyakatsızlık sadrazam, vezir, bürokrat, ulema, diplomat kimliklerinden taşra yöneticilerine kadar olağanlaştı. Önemli bir çıkmaz da, hanedan/monarşi yönetimlerinde tahttaki “ulu” iradenin liyakatının, hükmetmeye layık olup olmadığının sorgulanmasının getireceği sonuçları göze almaktı. Bu nedenle 1. Mustafa’nın uluorta Divan’a girip vezirlerin kavuklarını yuvarlamasına bile oturumdaki kadıasker “ilahi uyarılar” demiş; padişaha da “meczub-ı İlahi” tanısı koyarak bir bakıma onu kutsamışlardı. Saray hizmetleri için yetiştirilecek devşirme oğlanlar, Harem’e sunulan cariyeler fiziksel-ruhsal muayenelerden geçirilirken, taht adayı şehzadeler saray hapishanesi Şimşirlik’e, sonra Harem’in loş odalarına kapatılarak dış dünyadan soyutlanıyor; olan akıl-algı yetilerini de yitirerek ülkeyi, toplumu tanımaktan uzaklaşıyor; çile dolduruyorlardı. Beklentileri, “tahttaki amca/ ağabey ölsün-ayaklanma çıksın tahttan indirilsin- sıra bana gelsin” idi.
Kafesten çıkıp tahta oturma yani cülus anları, Osmanlı hanedanındaki belki de en ilginç sahnelerdi: Devlet adamları o güne kadar tanımadıkları yeni padişahı ilk kez görür; yeni padişah da görkemli tören giysileri giyip kuşanmış, yüksek kavuklu devletli paşalara korkarak bakar, “düşte miyim!” şaşkınlığına kapılırdı. Altın cülus tahtına oturtulan yeni padişah, genç veya yaşlı vezirlerin, kadıaskerlerin, bürokratların, ağaların sırayla önünde eğilişlerini, yere kapanıp elini-eteğini-pabucunu öpüşlerini şaşkın, kuşkulu ve mutlu izler; kafes tutsaklığından kurtulup enini boyunu bilmediği bir dünya parçasına nasıl hükmedeceğini kavramaya çalışırdı.
Liyakatsız sultanların ilki
3.Mehmed, taht için şehzadelerle savaşı sakıncalı görerek kuruluştan beri uygulanan sancak geleneğine son verdi.
Yeni padişahı, genç-zeki-bilgili Hasoda içoğlanlarından bir grup, cülus töreninde koro halinde “Padişahım çok yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diyerek yücelerdi. Saray yazıcıları, yeni padişaha sanlar sıralarken “Tanrının yeryüzündeki gölgesi”, ”İslâm peygamberinin halifesi”, “Karaların sultanı, denizlerin hakanı” sanlarını özellikle vurgulardı. “Alkış” denen bu yüksek sesle korolar da, ola ki yeni padişahı “Meğer ben neymişim!” algısına saplıyordu. Beklenmedik bir anda kafes karanlığından çıkarılıp cellada değil tahta götürülmek ve imparatorluğa buyrukçu olmak… Bunlar yeni padişahı ister istemez benlik, kimlik, ululuk, kutsallık anaforuna çeken olağanüstü durumlardı.
“Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” tanımı yakıştırılan yeni padişahın liyakatı sorgulanamazdı! Kaldı ki Osmanlı hanedanına mensubiyet, “sultan oğlu sultanın oğlu” olmak, liyakatın en üst basamağı demekti. Devlet de ülke de artık kendisinin uyrukları, kulları idi. Buyruklarının da Tanrısal hikmetler, isabetler içerdiğine inanılmalıydı.
“Kafes” ile “taht” arasındaki bu anlık ve ölçüsüz değişim; Osmanlı hanedan tarihinde bir defa değil, 1617-1839 arasındaki 222 yıl boyunca 16 defa ve kafes bahtsızlığı yaşamayan son padişahlar için de 6 defa yinelendi! Ancak bu sonuncular, şehzadeliklerini saray ve köşklerinde aileleriyle geçirdiklerinden “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”nin laftan ibaret olduğunun farkındaydılar. Yine bu son cüluslarda biat sırasına girenler, artık yer öpmek-etek öpmek şöyle dursun, tahtın yanına sarkıtılmış saçağı öpmeye bile yanaşmayacaklardı! Hanedan ve saltanat, özgürlük ve insan onuru karşısında yenik düşmek üzereydi.
Babalarının saltanatında, sancakta “yönetim stajı” gören eski şehzadeler için tarih bilgileri, anekdotlar varken; 17.-18. yüzyıllarda kafes mahkumluğu yazgısını paylaşmış şehzadelerin günlük yaşamları konusunda ancak harem ağalarının aktardığı ileri sürülen anlatılar vardır. Şimşirlik veya Kafes’teki şehzadelik yıllarını sonradan kaleme almış bir padişah da yoktur! Kafesten tahta yürüyen padişahların saltanatları, çoklukla yeniklik, başarısızlık, aymazlıklarla geçmiştir. Merak edenler için, 1. Mustafa’dan 2. Mahmud’a 16 padişahın ömürlerinin toplamı 674 yıldır. Bunların özgür çocukluk-gençlik toplamı 110 yıl, Şimşirlik veya Kafes’te geçen zamanlarının toplamı 342 yıl, saltanatlarının toplamı da 222 yıldır. Yani tutuklulukta geçen zamanları, saltanatlarının 1.5 katıdır! Tutukluluğu aylarla sınırlı 2. Osman’a karşılık, 3. Osman’ın kafes yaşamı 5 yaşında başlamış ve tam 51 yıl sürmüştür; bunu izleyen saltanatı ise sadece 3 yıldı! Kafese kapatılan, taht şansı yakalamadan orada ölen şehzadelerle, tahttan indirildikten sonra kafes yaşamına dönen padişahları -şimdilik- saymıyoruz.
Osmanoğulları şehzadelerinin tahta geçmeden yaşamlarını körelten, liyakat kazanımlarını önleyen “Şimşirlik/ Kafes” yaşamlarına ilişkin anı ve belgelere dayalı tarihler yazılmış değildir. Bu öyle vahim bir durumdur ki, üç kıtada ülkelere hükmedecek taht adayları, toplamda 222 yıl süren hapis hayatından sonra 3. Osman (1754-1757) gibi tahta çıkınca tebdil-i kıyafetle çarşı-pazar turuna çıkmışlar, sokaklarda çerez yemişler, çocukluklarını 30, 40 hatta 50 yaşından sonra yaşamışlardır.
Sultan 2. Mahmud (1808-1839)
3. Mehmed Kanunnamesi’yle, tahta çıkana, kardeşlerini-kuzenlerini hapsettirme yetkisi verilince, Şimşirlik veya Harem’deki kasırlara kapatılan şehzadeler bir bakıma yaşayan ölüler hâline geldiler.
O kapalı ortamda ne yaparlardı? Sınırlı bilgilere göre rüyaya yatar, fal kapatır, yıldızname okur, harem ağaları aracılığıyla müneccimden hayırlı yorumlar bekler, ibadet eder, tespih çekerlermiş. Doğal ki tarih-edebiyat-fen kitapları okumaları yasaktı.
Bu durum, Saray’da ve Babıâli’de kamu işlerini çekip çeviren yetkililer açısından sakıncalı olmak bir yana gayet isabetliydi! Zira öncelinin yerine gelen ardılı, kasvetli loş kafeste enerjisi sönmüş bir şehriyar, yani “idare eden” değil “idare edilen” olmalıydı!
Sonuç: Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlılığı ilk 300 yılında liyakatlı padişahlar ve kadrolar; son 300 yılında ise kritik dönemleri göğüsleyen liyakat sahibi devlet adamları ve bürokratlar yaşatabilmiştir. Son padişah Vahideddin’in Osmanoğullarına dair değerlendirmesi yoruma açıktır: “Hanedanımıza her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu, delisi, aptalı vardır ama dinsizi yoktur. En mübalatsızı (dikkatsiz, düşüncesiz olanı) Abdülaziz bile son nefesinde Kur’an’a sarılmıştır”.
KÖSEM SULTAN’IN BAŞARISI
4.Murad’ın şerrinden sadece İbrahim kurtuldu
On bir yaşında tahta çıkan 4. Murad’ın padişahlığında (1623-1640), Şimşirlik’e kapatılmış, kendisinden küçük 4 kardeşi vardı. Bu bahtsızlar her gün ağabeylerinin göndereceği celladı bekledi. Sonunda beklenen oldu: 4. Murad, Revan zaferi şenlikleri sırasında şehzade Bayezid ve Süleyman’ı, Bağdat Seferi hazırlıkları sırasında da Şehzade Kasım’ı boğdurdu. Bu cinayetlerin tanığı, kardeşi İbrahim ve anneleri Valide Kösem Mahpeyker Sultan’dı. 1639’a gelindiğinde İbrahim de her an öldürülme korkusuyla depresyondaydı. 4. Murad’ın şehzadesi yoktu ve İbrahim boğulursa hanedan kendisiyle kapanacaktı. Kösem, hanedanın tek şehzadesi İbrahim’i köşe-bucak saklayarak 1640’ta ölen oğlunun yerine tahta geçmesini sağladı. Osmanlı Hanedanı, Sultan İbrahim’in soyundan yürümüştür.
ŞEHZADE SÜLEYMAN
İdam edileceğini sandı ama tahta çıkarıldı
Darüssaade Ağası, Şehzade Süleyman’ı tahta çıkarmak için Şimşirlik Kasrı’na gittiğinde, Süleyman idam edileceğini sanarak korkmuş: “İzalemiz emredildi ise iki rekat namaz kılayım. Çocukluğumdan beri 40 yıldır hapis çekerim! Her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir” diyerek ağlamış. Uzun zamandır zelil ve sefil, üzerinde eski bir atlas entari ayağında çedik… Ağa, kendi samur kürklerinden birini getirtip giydirerek koluna girmiş. Arz odasında da İçoğlanları başına Hz. Yusuf’un sarığını sarıp sorguç iliştirmişler”. 45 yaşında padişah olduğunda 70’lik bir hasta görünüşünde, şiş vücudunu taşımakta zorlanan Süleyman, Şimşirlik’te kısırlaşmıştı. O haldeyken, padişah olunca Kanunî Süleyman’ı öykünerek sefere çıkmak istemiş; 1689 da Edirne Sarayı’nın önüne Üngürüs (Macaristan) için Sefer-i Hümayun kurdurmuş, ama kendisi Sofya’da iken bozgun haberleri gelince Edirne’ye dönmüştür. Arada İstanbul’a gelmiş, yine Edirne’de iken 22 Haziran 1691’de ölmüştür. Cenazesi buz kalıplar arasında İstanbul’a getirilerek Sultan Süleyman’ın türbesine gömüldü (Silahdar Tarihi’nden).
3.OSMAN’IN DENGESİZLİKLERİ
50 yıl hapis kaldı, 3 yıl tahtta kalamadı
Beş yaşında hapsedilip 40 yıl sonra tahta oturtulan 2. Süleyman’a karşılık; 3. Osman, Kafes’te 50 yıl tutuklu kalarak 55 yaşında tahta oturtulmuştu! Saltanatı 15 Aralık 1754-30 Ekim 1757 arasında 2 yıl 10.5 aydır.
Kısa padişahlığında çocuksu alınganlık, kızgınlık ve kaprisleriyle tanındı. Harem’den ve kadınlardan nefret ederdi. 2. Süleyman gibi kısır, vücut yapısı da anormaldi. Kafes’te amcazadesi şehzadelerden Mehmed’i boğdurtmak istemesine karşı çıkan, liyakat sahibi Hekimoğlu Ali Paşa’yı azarlayıp “Seni azleder Hamalbaşı Ali’yi sadrazam atarım” dediğinde, Paşa çekinmeden yaralayıcı bir yanıt vermişti: “Elbette atarsınız. Ama Hekimoğlu değil Hamal Ali Paşa denir!”
Osmanlı tarihinde liyakatı sorgulanacakların başında, önce yetersiz padişahlar değerlendirilmelidir. Örneğin Abdülaziz’in, huzuruna girenlerden taabbüd (secdeye kapanma) beklemesi bir Tanzimat padişahı davranışı olabilir mı? Bunun gibi tutarsızlıkları son kertede delilik, doğrusu liyakatsızlık anlamı içeren bir fetva ile tahttan indirilmesini hazırlamıştı. Doktor raporu ile 5. Murad’ın, meclis kararı ile Abdülhamid’in, Büyük Millet Meclisi kararı ile Vahideddin’in saltanatlarına son verilmesinin doğruluk veya yanlışlığı tartışılsa da, arka planlarında liyakatsızlık vardır.
1. MUSTAFA VE 4. MEHMED
Liyakat önemli değil benden korksunlar yeter!
Sultan 4.Mehmed
Bir hanedan/teokrasi yönetiminde, tahta çıkma hakkını elde edenin liyakatını kim sorgulayabilirdi ki? Saray görevlilerinden askerlere, herkes bahşiş, rütbe, yeni görev alacakları için, “aman cülus oluversin” diye beklerdi. Devlet çarkı nasılsa döneceğinden, padişahta kusur, eksiklik aranamazdı. Tahta çıkana, şehzadeliğinde dadılık-hocalık edenler, hizmet koşturanlar da saptadıkları olumsuzlukları söyleyemezlerdi. Akıl sağlığı olmadığı bilinen 1. Mustafa bile iki kez tahta oturtulmuş (1617/18, 1622/1623), en saçma buyruklarına bile yorumlar yüklenmişti. Padişahın en yetkinleri için bile doğaüstü öngörüler yüklenmiş, görmediği düşler görmüşmüş gibi anlatılmış, bunlar için kasideler yazılmıştır.
Okumuş-aydın, ülkeler görmüş, seferlere çıkmış, zaferler kazanmış donanımlı vezirler bile, bu zavallılıklar karşısında sus-pus etek öperek sunumda bulunur, buyruk alırlardı. 4. Mehmed, 1683’te yorgun ve sinirli döndüğü bir av partisi akşamında Fazıl Ahmed Paşa’nın ardılı Merzifonlu Mustafa Paşa’nın Viyana’yı alamadığı haberi verilince, Edirne’den ivedi cellat koşturtarak paşayı Belgrad’da boğdurtmuştu. Bundan 2 yüzyıl geriye gidelim: 2. Bayezid, Karamanoğlularını dize getirmiş, donanmayla Otranto’yu kuşatmış, dirayetli-liyakatlı-cesur ve dürüst vezir Gedik Ahmed Paşa’yı da vezirlere verdiği ziyafette, sofradan kaldırtıp boğdurmuştu.
Şu denebilir: Padişahlar ister vezir ister kul, liyakata değil; kendilerinden korkan ve körü körüne bağlı insanlara önem verdiler.
4. Mehmed devrindeki Şeyhülislâm Çatalcalı Ali Efendi (1631-1692), “kara kaplı” denilen elyazması defterde topladığı fetvaları ile tarihe geçmiştir. Bir dizi gündelik konuda 6.000 civarında hükmün bulunduğu eseri kaleme alan Ali Efendi, padişahın sefer kararına karşı fetva verebilen, çağırdığı zaman ayağına gitmeyen bir dönem hukukçusuydu.
Medeni Kanun’la çağdaş yargı düzenine geçilmezden önce Selçuklu/Osmanlı Türk-İslâm yönetimlerinde toplum düzeni, dinî/şer’î temelli hukukla sağlanıyordu. Dayak cezasından kısas denen idama, nikahtan köle satışına kadar toplum ve birey sorunlarını çözecek yasalar, Kur’an’a dayalı ilkelerle şeriat bilginleri tarafından hazırlanıyor; halkın “kara kaplı kitap” dediği şer’î fetva mecmualarında kadı ve naiplerin yargılama hizmetine sunuluyordu.
“16 kitap-1851 madde” içeren, 1876’da basılan ve yürürlüğe giren Mecelle yeniliği ile karmaşık hâle gelmiş türlü çeşitli elyazması fetva mecmualarından kurtulmak amaçlanmıştı. Bu “düstur” (kodeks-codex), İslâm hukuku açısından önemli bir yenilikti. Zira Osmanlı coğrafyasında davalar, yüzyıllarca çelişkiler içeren fetvalar esas alınarak sonuçlandırılmıştı!
Her iki sayfadaki derkenarlarda, “Ali” imzasıyla Çatalcalı Ali Efendi’nin kendi yazısıyla fetvaları var.
1876 öncesinde kadı denen yargıçlar, davacıyı-davalıyı, varsa tanıkları dinler, kanıtlara bakar, “sözde” fetvaları inceler, hüküm verir, çoğu durumda rüşvet ve kayırmalarla haklının değil haksızın lehine kararlar alırdı. Her fetva din bilginlerince öngörülmüş, onanmış, geçerliliği tartışmasız, şeriata uygun ve gerekli hükümler içerse de uygulamalar sorunluydu.
Dinî/şer’î ilintisi bulunan her türlü sorun için kadıya başvurulabilirdi. Yöntem gereği kadının, davacı ve davalıyı, varsa tanıkları dinlemesi, kanıtları incelemesi, fetvalara bakması, önceki benzer davaları da inceleyerek hüküm kurması beklenirdi ama, çoğu durumda hüküm, onun iki dudağı arasında biçimlenirdi. Fetvalarda gerçek olay ve kişilerden sözedilmez; davacı-davalı Zeyd, Amr, Bekir; kadınsa Hind, Zeynep gibi simge adlarla anılır; hüküm de: “el-cevap: Olur”, “el-cevap: Olmaz” denerek bağlanırdı.
Medrese okumuş, din hukukunu öğrenmiş kadıların raflarında İslâm yasalarının temel kaynağı Kur’an-ı Kerim, tefsir ve hadis kitapları, fetva mecmuaları kuşkusuz vardı ama deneyimli kadıların çoğu fetvaları ezberden bilir; bilmeyenler “kara kaplı kitap” denen fetva derlemelerine bakar veya “karakuşî” (keyfî) hükmederdi. Mektepli/medrese çıkışlı kadılar bir mülâzemet (adaylık/staj) döneminden sonra yıllık dönüşümlerle bir kadılık, bir müderrislik yaparlardı. Kadılığın aşamaları, nahiye, kaza, sancak, il kadılıkları idi. Kadılık aşamalarından medrese müderrisliğine, tekrar kadılığa geçişler arasında terfilere koşut beklemeler, arada “pâye” denen aylıkla açıkta kalışlar, en son da emekliye ayrılış sözkonusu idi. “Mevleviyet”, üst düzey il kadılıkları demekti. Bu aşamadaki kadılıklar, vilayetlerin büyüklüğüne oranla sınıflandırılmıştı. Üst düzey kadılıklar Galata, Eyüp, Üsküdar, Edirne, Bursa, Şam, Mısır, İstanbul’du. Bunlardan sonra en üst basamak, Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği idi. Kadıasker/ kazasker efendiler, Adalet Bakanı ve temyiz yargıcı idiler. Rumeli Kadıaskeri için son basamak, ulema sınıfının serveri (önderi) sayılan şeyhülislâmlıktı.
Nahiye-sancak kadıları arasında mevleviyet (yüksek kadılık) düzeyinde bulunanlar; yargı görevlerine koşut, çarşı-pazar denetimi, narh, su, yol sorunlarının çözülmesi, gelip-geçen kamu görevlilerinin masraflarının avarız sandığından karşılanması gibi yönetim görevleri de üstlenirdi. Bu günlük işlemleri, vilayetten-payitahttan gelen buyrukları ahaliye duyurur; Sicill-i Mahfuz denen deftere de tarih koyarak bunları yazdırırdı.
İşkencenin fetvaları Sağ sayfada ayak kıran ehl-i örfle ve başka işkence uygulamalarıyla ilgili fetvalar okunuyor (üstte). Fetvalar, 4. Mehmed devrinde yazılmıştı (üstte, solda).
Osmanlı yargı düzeninde “kitab-ı fetavi” denen başvuru kaynaklarının ilk akla geleni, -eleştirilen fetvalar içerse de- Türkçesi de basılan Şeyhülislâm Ebussuud Efendi fetvalarıdır. Kütüphanelerde, ulemadan kimilerinin imzalarını taşıyan veya anonim pek çok fetva derlemeleri vardır. Bunlara şer’î hukuk dilinde “kütüb-i fetavî“, “câmi-i kitap”, halk dilinde de “kara kaplı kitap” denilmiştir. Bunları taşra kadıları kadar üst düzey kadılar da edinmek, okumak, yorumlamak durumundaydı. Küçük kadı, kadı yardımcısı konumundaki naiplerle mahkeme katiplerinden, fetva bilgileriyle kadıya danışmanlık edenler çok kez görülmüştür. Kadıların fetvaya dayalı hükümlerine itiraz, istinaf, temyiz içinse Divan-ı Hümayun’a başvurulurdu.
Çatalcalı Ali Efendi’ye (1631-1692) ve eseri Fetâva-i Ali Efendi’ye gelince… Şeyhülislâmlığı 4. Mehmed’in saltanatındadır (1648-1687). Bu padişahın 18 defa şeyhülislâm atama-azil yaptığı dikkate alınınca Ali Efendi’nin bu görevde 12 yıl (1674-1686) gibi uzun bir süre kalması önemlidir (1692’deki ikinci şeyhülislâmlığı 1 aydır). Ali Efendi, Çatalca’da tekke şeyhi Mehmed Efendi’nin oğludur. Medrese eğitimi görmüş, müderris olmuştur. Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın Girit Seferi’nde ordu kadısı, 1671’de de Rumeli Kazaskeri’dir. Medreseden hocası Yahya Efendi’nin yerine 1673’te şeyhülislâmlığa atanmış; 13 yıl kaldığı bu görevden dürüstlüğü nedeniyle 1686’da alınarak Bursa’ya, oradan Rodos’a sürülmüştür. Önce Bursa’da, sonra Rodos’ta sonra yine Bursa’da 4 yıl sürgünden sonra 1690’da İstanbul’a dönmesine izin verilmiştir.
Sağ sayfada yollara akıtılan çirkef ve oluk sularına ilişkin fetvalar okunuyor (üstte). Avcı Mehmed’in John Young tarafından 1808’de yapılmış bir portresi (altta).
Bir elyazmasında topladığı fetvaları, 17. yüzyıl Osmanlı toplum yaşamına ve tarihine ışık tutan bir kaynaktır. Elimizdeki bu nüshada, Ali Efendi’nin kendi kalemiyle kaydettiği birkaç fetvasının altında imzası “Ali” de okunur. Son yapraktaki Hicrî 1080 (Miladi 1669) tarihi de, mecmuayı şeyhülislamlığından önce kaleme almaya başladığını gösterir. Elyazmasının bütün yapraklarında derkenar edilmiş Arapça-Türkçe fetvaların bir kısmı, ölümünden sonra başka kadılarca yazılmış olabilir.
Döneminde “Nâib Çelebi” sanıyla da ünlenen bu zatın, Fetavâ-i Ali Çelebi adlı büyük boy, 253 yapraklı elyazması eseri, 506 sayfayı dolduran yaklaşık 3.500 fetva içeriyor. Sıralanan örnek olay ve hükümler: Mektepte veya sokaktaki falaka; kadınların ev ve sokak kıyafetleri; koku sürünmek ve abteshane kuralları; savaş koşulları; sanat ve ticaret ilişkileri; menzil/mesken (ev) yapımı; değirmende un öğütme; evlenme-boşanma; kavga ve uzlaşma; köle-cariye hakları ve diğer bir dizi konudadır. Başka kadı, kazasker ve şeyhülislâmların mecmualarından alıntılar da derkenar edilmiştir. Bu Arapça-Türkçe olanlar da katılınca, eserdeki fetva sayısı 6.000 civarına ulaşmaktadır.
Ali Efendi’nin fetvaları, cetvelli sayfalarda kırmızı arabaşlıklar altında, örneğin rücu’u şehadet, fasl-ı fi’ ihtilaf, kitabü’l-ikrar, kitâbü’l-cinayet, nev’i fi cehalet-i müddet, kitâbü’l-şefaat, kitâbü’l- icâre diye gruplandırılmış, toplum yaşamını ilgilendiren kısa ve açık anlatımlı fetvalardır. Bu fetvalar içerik zenginliği yanında sistematiğiyle de dikkati çeker. Döneminin toplum yaşamına ışık tutar. Gündelik hayatın her alanına; selamlaşmaya, sövmeye veya övmeye, ev yaşamına, mesken dokunulmazlığına, konut yapımına, kira ve kiracılığa, ortaklığa, iflasa, komşuluk değerlerine, akrabalığa, çocukluğa, buluğa, miras hukukuna, borçlanmaya, vakıf koşul-kural ve hizmetlerine, çiftçiliğe, gayrimüslimlerle ilişkilere, gemiciliğe, köle ticaretine kadar fetvalar içerir. Olasılıkla komşu Müslüman toplumlarında da başvurulan bir disiplin külliyatı, bir düstur olagelmiştir.
TARİHE GEÇEN KARAR
Şeyhülislâmdan savaş karşıtı fetva
Barış isteyen Avusturya elçisine -padişahın iradesine rağmen- savaş açılamayacağına dair fetva veren Ali Efendi’ye dokunulmamış; buna karşın elçi hapsedilmişti.
Ali Efendi’nin devletin en yetkili hukukçusu olarak dürüstlük ve adaletten şaşmadığına Silahtar Tarihi’nden bir kanıt verelim.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1682’de Viyana bozgunuyla sonuçlanacak Avusturya seferi hazırlıklarını sürdürürken, İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Comte Albert Caprara iki devlet arasındaki barışıın sürdürülmesiyle görevlendirilmişti. Yanıkkale’nin geri verileceğini, Osmanlı Ordusu’nun sefere hazırlanması için harcanan paranın da tazmin edileceğini bildirmişti. Ancak önceki Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’dan daha güçlü ve başarılı olduğunu kanıtlamak isteyen Merzifonlu, sefere çıkmakta kararlıydı. Bunu öğrenen elçi, ikinci görüşmede “Çasarım beni barışı yenilemek için gönderdi. Siz ise savaşta ısrar ederek nahak yere kan dökmek istiyorsunuz. Allah’tan reva mıdır?” dedi. Silahtar Tarihi’ne göre, sonuç alamayacağını anlayan elçi Caprara, gizlice şeyhülislâma başvurarak: “İslâm şeriatı üzre boğazına bez bağlayıp ‘aman’ diyene kılıç vurulur mu? Üzerine sefer câiz midir?” diyerek fetva istedi. Ali Efendi, çekinmeden “el-cevap: Olmaz!” diyerek, barış isteyene savaş açılmayacağı fetvası verdi.
Bu gelişmelerden sonra şeyhülislâmdan fetva isteyen elçi hapsedildi ama, ne padişah ne sadrazam “sen nasıl böyle bir fetva verirsin” diyerek dönemin en yetkili yargıcı konumundaki Şeyhülislâm Ali Efendi’ye ilişmedi!
Diğer yandan 4. Mehmed’in aşırı av düşkünlüğü nedeniyle ulema “Padişah niçin Cuma’ya ve duaya bile gelmez. Bir sarhoş sefihi kaymakama devleti teslim etmiş. Kendi heva vü hevesinde; avında ve kuşunda. Avdan el çekip tahtına otursun” dedi. Şeyhülislâm bu kararı Davud Paşa Kasrı’nda huzuruna gitmeden sadaret kaymakamı aracılığı ile padişaha bildirdi. Korkan padişah, av sevdasına ara vererek zafer duası için camiye gitti. Budin’in düştüğü haberi gelince durumu görüşmek üzere şeyhülislâmı çağırdığında da Ali Efendi “Gelmemize ulemanın izni yoktur!” diyerek gitmedi. Doğal ki azledildi (İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı Tarihi 3. Cilt, s: 438, 485-486).
Franz Geffels’in (17. yüzyıl) çizimiyle, Viyana Kuşatması.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…
Soyadı kanununun yürürlüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğumgününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önemli ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü anmasını, kutlamasını istemedi.
“İlkokul sıralarından başlayarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüzdanının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Babası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum tarihi 1881”dir.
Oysa 1930’lara kadar Atatürk’ün doğum tarihi kitaplarda, pullarda 1880’dir.
Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.
Yaşamöyküsünü yazanlar Atatürk’ün doğum tarihi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Türkiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazılmaz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine sorulduğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılacağını, bunu istemediğini belirtmiş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!
Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tarihini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Atatürk’ün yaşamöyküsünü doğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mümessilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arkadaş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş yapılmıştı. Enver Paşa, Mustafa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den mezun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sınıfına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.
Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.
Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tezkiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak edenler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiştir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uyruğu göstermektedir. Yukarısında Padişah Mehmed Vahideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nakdiye ve Levazımat Müdüriyeti” mührü basılıdır. Sağ yukarısına iki damga pulu yapıştırılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yukarıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazretleri Devlet-i Aliyyenin tâbiyetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sütununda: “Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mücerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.
Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.
Bu Hicrî 1296 tarihi, miladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu halde Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuklarında, 23 Aralık’ta doğurdum” dediğine göre sorun çözülüyor: O yılın Erbain soğukları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Aralık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlamasına iki ay kaldığı saptanır…”
Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.
Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik belgesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belgenin katlanarak fesin iç kayışının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle beraber lime lime olurdu.
Tarihin bir cilvesi, Mustafa Kemal’in burada sunduğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğrası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imzaladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!
Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!
Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…
Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” numaralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişini vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tarihinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.
Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenen elyazmalarında, Hz Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından “Türker” için “Akil ve edeb ıssı ve dürüst-doğru gönüllü ve gayet bahadır idi. Doğu’nun her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup seçti. Türk dilince ‘Seylük’ derler, orayı vatan edindi” deniyor. 8. yüzyıla tarihlenen Orhon- Tonyukuk yazıtlarından sonra, Türklerin tarihine ilişkin ilk bulgular…
Türkçe çevirili Arapça elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da eski çağlardaki yer ve boy adları arasında “Türk”, “Türkler”, “Türk Deryası” anlatıları da vardır. Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenebilir bir diğer elyazması Hazâ Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasa veya Müntahâb-ı Siyer-i Mülûk, kimi yerde de Siyer-i Mülûk ve Tevârih-i Selâtin diye anılır. Hicri 979’da (1571) İstanbul sarayında özetlenerek Türkçeye çevrilmiş. Bu eserden “Efsanelerden Gerçeklere Nemrut” başlıklı yazıda (#tarih, sayı: 80) alıntılar yapmıştık ki, içeriğinde, ataları Peygamber Nuh’un torunu Türker olan Türklerin tarih sahnesine çıkışı konusu da vardır.
Mitoloji, kıssa, tarih veya söylence… Ne dersek diyelim, Türklerin destan çağlarından Kıyamet’e kadar insanlık tarihinde var ve etkin olacaklarını hatırlatan cümleler üzerinde durmak gerekiyor. Ancak önce 9. ve 10. yüzyıl Ortadoğu-İslâm dünyasından, yine Türkleri tanıyan-tanıtan başka birkaç aydını da anmak yararlı olacaktır.
9. yüzyıl tefsir ve hadis uzmanı, Arap edebiyatının da önde gelen siması Câhiz (776- 869?) öncelikle anılmalıdır. Bu bilgenin Manâkîb Cund el-Hilâfa ve Fazâ’il el Etrâk adlı eserini Ramazan Şeşen 1967’de Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri adıyla Türkçeye çevirmiştir. Şeşen’e göre Câhiz, Arap kültürünün altın çağında yaşamış ve o kültürü temsil etmişti.
Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da Hazer Denizi’ni Türkler Denizi diye tanıtan ve Türk yurdunun sınırlarını tanımlayan satırlar.
Câhiz, İslâmiyetin erken denebilir döneminde, Türklerin menşeini, seciyesini, ahlakını, kahramanlığını… başka uluslardan üstünlüklerini… alıntı ve aktarımlarla anlatmıştır. Bunda, tek oğlunun annesi Türk asıllı cariyesinin etkisinden de sözedilebilir; ancak donanımının asıl kaynağı okuyup öğrendikleri olmuştu.
Gelgelelim İslâm uleması, kaderi reddeden, “kişi yaptıklarının yaratıcısıdır” diyen Câhiz’e, “Mutezile inancından dolayı uzak durmuştur. Câhiz 200’den fazla eser yazmış, bunlardan 25’i tam, 65’i eksik 90 kitabı zamanımıza kadar korunabilmiştir. Şunu da eklemeli: Câhiz, 8. yüzyılda (732-735 yıllarında) doğduğuna göre; Orhun Irmağı vadisinde, o yüzyılda dikilen Göktürk yazıtlı bengi taşları (Orhon anıtları) ve çevresi henüz bayındırdı. Bu bakımdan Câhiz, Türkleri tanıtan sözkonusu anıtları, Bilge ve Gültekin kardeşlerin bağımsızlık-özgürlük savaşımlarını ve ulusa öğütlerini içeren söylevlerini görmüş, görmediyse Türkistanlı yolculardan, tacirlerden dinlemiş-öğrenmiş, notlar almıştı. Fezâ’il ül Etrak yapıtında, Türkler için sıraladığı öğüt, erdem ve seçkinliklerle anıtlarda okunanlar arasında koşutluk ve ilintiler kurulabiliyor. Yazarın Türkleri överken kendi dönemindeki Türk kültürünü değerlendirdiği, Göktürk anıtlardaki alplik, erlik, bilgelik, tüzlük (adalet/doğruluk) erdemlerini dikkate aldığı düşünülebilir.
Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasar’da Türklerin atası Yâfes oğlu Türker’in anlatıldığı sayfalar (üstte). Orta ve liseler için yazılmış 1931 basımı Tarih I kitabında Türklerin Anayurdu ve göç yönleri (altta).
Türkleri ananlar arasında Câhiz’le çağdaş, “Doğu’nun Herodot’u” denen tarihçi Tâberî (839-923); Doğu İslâm dünyasının en çok gezeni, en çok bilgi toplayanı, en çok yazanı bir de Mes’udî (öl. 956) var. Bunlar Müslümanlığın Arap ve Fars/ Türk dünyalarına hızla yayıldığı bir dönemde koşulların çetinliğine karşın uzun yaşamış; çok incelemiş, çok kaynak edinmiş; Arap çöllerinden İran daştlarına, Çin’e kadar geziler yaparak sözlü-yazılı bilgiler, kitaplar yüklenmiş; arkaik bilgiler de edinmiş ve büyük eserler yazmış bilgelerdi.
Mes’udî de, Tâberî de, kendi dönemlerinin Türk-Türkistan coğrafyalarını olasılıkla harmanlamışlardı. Tâberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adıyla Türkçeye de çevrilen eserinde Türklerden sözeder. Mürûc el-Zeheb’de (Altın Çayırlar) “Türklerin ‘Yeni Kent’ adlı şehirleri vardır. O zaman burada oturanların çoğu Müslüman Türklermiş” der. Oğuzlar için “Türklerin en kahramanları ve gözleri en küçük olanları” tanımını kullanır; başkaca fizyolojik özellikler de sıralar. Acaib el-Dünya’da da “Yafes neslindendir” dediği Türkleri birçok cinslere ayırır.
Tâberi’nin ve Mes’udî’nin günümüze ulaşan ve Batı dillerine de çevrilen eserleri Türk tarihi için önemlidir. Yazarlar, Türklerin boylarını, soylarını, erdemlerini, yiğitliklerini, serüvenlerini, hatta belki Türk yazısını ve dilini de biliyorlardı. Yecüc ve Mecüc (?) kavimlerinin durdurulması için surlar (Çin Seddi) yapılırken örgü taşlarının demir halatlarla bağlandığı yanlış ama ilginçtir. Anılan yazarlar, başka öyküleri-efsaneleri dinlemiş, okumuş, ezberlemiş, yazmışlardı.
Bir sonraki dönemde, bu iki öncüyü izleyenlerden Yakut el-Hamavî, Zekeriya el-Kazvinî, Reşidüddin, İbn Hurdadbih, Yakubî, Kudame bin Cafer, Ebu Reyhan el Birûnî’nin yapıtlarında da Türklerle ilgili haberler ve bilgiler vardır (Ayrıntılı bilgi için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri (1998) ile Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı (1998) yapıtlarına bakılabilir).
Türklerin yazıya geçen Saka destanı, Turan hakanı Alp Er Tunga destanı, Balasagun kalesinin yapılışını anlatan İskender’le çağdaşı Hakan Şu’nun destanı önemlidir. Şu destanında, Çin’e yürüyen İskender’in karşılaştığı 22 Türk yiğidine hayranlıkla bakarak “Türk-manend” (Türkmen) dediği öyküyü, Kaşgarlı Mahmud Divanü’l- Lügâti’t-Türk’te anlatmıştır. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan da (öl. 1970) Türk destanlarını ve Oğuz destanını Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinde işlemiştir.
Elyazmalarındaki ‘Türk’ vurgulamaları
Kısaca Kitâb-ı Ahval ve Tevarih-i Muhtasar’da Türklere ilişkin bilgilere gelelim (Önce, tekrarlara düşmemek için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in eserlerini taradık. Sonra, dergimiz yazarlarından sayın Prof. Dr. İsen Tevarih Bike Togan’a danıştık). Alıntılayacağımız iki elyazmasından Muhtasar’da peygamber, halife ve hükümdar soyları, “tabaka” başlıkları altında tanıtılmış. 14 tabaka (soy) şunlar: 1. Hz. Nuh’a kadar peygamberler, 2. Yafes soyu, 3. Pişdadiyan, 4. Keyaniyan, 5. İskender, 6. Eşkâniyan, 7. Sasaniyan, 8. Muhammed Aleyhisselam, 9. Ümeyye/ Emeviler, 10. Abbasoğulları, 11. Samanoğulları, 12. âl-i Büveyh’i, 13. Mahmud Sebüktekin, 14. Selçukoğulları.
2. Tabaka’da Beni Yâfes, yani Nuh oğlu Yâfes’in oğulları ve kimi torunlar anlatılmıştır: “Tarih yazıcıları şöyle rivayet ederler. Tufan sakin oldu. Nuh, yeryüzünü oğlanlarına kısmet (taksim) eyledi. Ceyhun’dan öte Maşrık (doğu) tarafını Yâfes’e verdi”. Dah sonra Yafes’in oğullarını, Çin, Türker, Hızır, Rus, Guz (Oğuz), Saklab, Kümari olarak sıralamıştır. Başka pek çok soya yer verilen 140 yapraktan ibaret kitapta, Yâfes oğlullarına ve ”Türker”e hayli uzun (12 sayfa) yer ayrılmış. Bu sayfalarda bizi daha çok ilgilendiren soy atası “Türker”i okuyalım:
Başında peygamberlik ışıklarıyla Âdem’den sonra insanlığın 2. atası denen Hz. Nuh (Suphatü’l-Ahbar, tıpkıbasımdan) (üstte). Hz. Nuh’un oğulları: Nuhoğlu Yâfes (solda) ve Nuhoğlu Hâm (sağda). Suphatü’l- Ahbar, tıpkıbasımda Türker yok. Yâcüc, Macüc, Ebulharis gösterilmiş (altta).
“Türker, ibn Yâfes’dir. Akil ve edeb ıssı ve râst (dürüst-doğru) gönüllü ve gayet bahadır idi. Türker Maşrıkın (Doğu) her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup ihtiyar eyledi (seçti). Türk dilince ‘Seylük’ derler ânı (orayı) vatan edindi. Zira ki anda bir küçürek deniz vardı, suyu ılıcak idi ve dahi nice çeşmeler ve sovuk sular ve âb-ı revanlar çoğ idi ve dahi bir dağ var idi gayet otlu ve meşeliydi pes Türk Allah’a şükr edip ağacdan ve otdan evler eylediler. Ve andan sonra çadırlar ve derim evler etdiler ve koyun derisinden kürkler ve takyalar (külahlar) dikdiler ve Türker’in oğulları var idi: Tünk, Çigil, Ber Sahan, Iylak, Tünek. Bir gün şikârgâhda (avlak) yimek yer idi bir lokma elinden yere düşdü ittifak ol yer tuzluydı. Çünkü ol lokmayı yerden götürüp yedi gayet hoş geldi ol zamandan beri yemeği tuzla yemek âdeti kaldı”.
Kitapta Yafes’in diğer oğullarından şöyle sözediliyor: “Hızır, ibn Yâfes’dir. Halim ve yavaş ve az söylegen kişiydi. Maşrıkı gezüp Etül (Etil: Volga) ırmağı kenarı hoş gelüb anda şehr-i Hazrân’ı yapdı. Ol memlekete andan ötüri Hızrân ad eydürler ki Hızır bünyad eylemişdir. Bunun halkı yazın sahralarda olurlar ve kış şehre girürler ve ekseriya darı ekerler ve dahi bir gün dilküler duydılar. Hızır buyurdu. Derisin yüzüb gerün dikdiler. Rivayet iderler ki Hızır’ın bir oğlu …vefat etdi…”.
Türker’in övülmesine karşın, Yâfes oğullarından Rus için “Hayasız ve hilekârdı. Buna verilecek yurt da yoktu” denilmiş. Saklab Kümari de metnin devamında anlatılıyor. Nuh oğlu Hâm’a da yer verilirken, yine oğullardan Sam anılmamış (Yaprak 28/b vd. ).
Dümende, başında peygamberik nuru ile Hz. Nuh, ötekiler de oğulları Yâfes, Hâm, Sâm ve diğerleri (Zübdetü’l- Tevârih) (üstte). İlk dönem cumhuriyet ilk, orta ve lise tarih kitaplarında eski Türk uygarlığı için ilk sayfada yer verilen bir resimdi bu (1933’te basılan Tarih II Ortazamanlar) (altta).
2. elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’daki bilgilere gelince… Daha önce tanıttığımız, içerik yönünden hayli yüklü bu kitapta, olasılıkla yukarıda değinilen Tâberî, Mes’udî ve daha eski yazarların eserlerinden aktarma-alıntı bilgiler kadar yeni bilgiler de bulunmaktadır.
Hicri 831’de (1419) yazılan bu kitabın künyesini ve gerçek yazarını saptamakta duraksamalar vardır. En başta da iç kapağına yazılı adının sonraki bir tanımlama olabileceği veya Siraceddin bin el Verdî’nin Haridetü’l-Aca’ib Feridetü’l-Garaib eserinden veya o kitabın bundan kopya edilmiş olma ihtimali vardır.
Yüzyıllar öncesinin Doğu kültür kaynaklarından günümüze ulaşan ama kataloglarda adı geçmeyen bu elyazmasında, baştaki fihrist sayfalarındaki sıralama şu şekildedir: Şehirlerin zikri, canipler, cezireler (adalar), acaipler ve ibretler, meşhur ırmaklar, pınarlar, yükek dağlar, ülkeler, kentler, kıymetli taşların hassaları, madenler-cevherler, otlar-bitkiler, tohumlar, hayvanlar ve kuşlar, rivayetler-öyküler, harikalar, acayipler, mitolojik öğreti ve lejandlar, kıyamet alâmetleri. Kolomb’dan yaklaşık 100 yıl önce Zulumat Deryası’na (Okyanus) açılmak için gemi yapan gençlerin öyküsü acaba başka kaynaklarda var mıdır? Fetihten yıllar önceki İstanbul’dan betimlemeler de ilginçtir. Örneğin sıvalı olduğu için “Altın Kapu” denen bugün de bu adıyla anılan kara surlarının tören kapısı. Ayrıca surlar, kiliseler, dikilitaşlar…
Bu içeriğiyle yapıt, 15. yüzyıl başında dünyanın ve eski dönemlerin panoramasını veren bir ansiklopedidir. Sultan Selim Camii Muvakkıti Mustafa bin Ali’nin (öl. 1571) Tuhfetü’z-zaman ve Haridetü’l Evân adlı elyazmasını buradan kopya ettiği söylenebilir.
85. sayfada “Cezire deryası beyanındadır: Ol Türklerin deryasıdır. Bahri’l-Etrâk ve Bahri’l- Cezire, Türk denizi ve/veya Ada Denizi beyanındadır. Bu deniz sol cihette, Cürcan’ın da doğusundadır. Taberistan, Bahr-i Hazer’in kuzeyinde ve Ellan’ın batısında ve Kabak (?) dağlarının güneyindedir” denmektedir. 174. Sayfada ise “Zikri-i Huruc-u Türk” başlığı altında şöyle yazar:
“Ebu Salih ebu Hüreyre o da Resulullah’dan rivayet etmiştir: ‘Resulullah buyurdu: Kıyamet kopmaz! Tâ ki Müslümanlar kıtal edeler Türklerle. Türk bir kavimdir ki yüzleri kalkan gibidir. Gözleri küçüktür. Burunları değirmi. Şirgirler yani ‘aslan saçlı’ denildi. Sultan Benî Haşim’in (Abbasilerin) helâki, İslâm’a mensup Türklerin elindedir. İslâm’a mensup olan Türklerin helâki de Türk keferelerin yedindendir (elindendir)” denmektedir. Bölümün devamında Kıyamet’in başlaması anlatılır; kitabın yazılışından (1419) 161 yıl önce, 1258’de İlhan Hülagû’nün Abbasi Devleti’ni yıkarak Haşimoğulları hanedanı bireylerini katledişi anımsatılır.
Biri sarayda padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. Gelenekleri, mirasları ve günümüzdeki durumlarıyla üç örnek mektep.
Süper (yüksek düzeyde, fevkalade), elit (seçkin, mümtaz), ideal (ülküsel, mükemmel)… Bu tanımlara denk düşen kurumlar ve yapılar her dönemde vardı; bugün de var. Eğitim kurumları için süperlik, elitlik, ideal oluş bir yana, öğrencilerine övünç kimliği yükleyen veya bir mazi hazinesine sahip okullar, diplomadan daha anlamlı olamaz mı? Bu kurumları sahiplenmek, kurallarıyla, gelenekleriyle yaşatmak bir görev değil midir?
Konuya dönelim… Kısaca tanıtacaklarımız: Biri sarayda, padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. İkisi günümüzde de faal.
Molla Tiflisî’nin Hünernâme’sinde Enderun avlusu, koğuşlar ve odalar.
Süper okul diye konumlandırdığımız Enderun, uzun tarihini 19. yüzyılın ilk yarısında noktalamıştır. İstisnai ve emperyal oluşu nedeniyle onun benzeri bir kurum gösteremeyiz. Mekteb-i Sultanî, yani Galatasaray’a gelince, bugün değil ama kuruluşunda bir elitler mektebi idi. Üçüncü örnek Darüşşafaka, bir ideal/ülkü yuvası okulu olarak tasarlanmış ve başarılmıştı.
Bunlardan Galatasaray ve Darüşşafaka’yı örnek alan başka Osmanlı okulları da gelip geçmiş. Maarif Nezareti’nin kurulduğu 1857’de başlayarak, Hususî, Nümune, Terakki, Feyziye, Füyuzat, Fünun, Şemsülmaarif, Asrî, Âliye, Sultanî gibi ön adlarıyla anılan nice okullar açılmış. Çoklukla İstanbul’da olan bu okullardan yenilikleri benimseyerek günümüze kadar eğitim verenler de olmuş.
Enderun oyunları Enderunlular, sarayın avlu ve bahçelerinde gruplara ayrılarak tomak, çomak, matrak, cirit, sapan oyun ve müsabakaları düzenlerlerdi.
Enderun Mektebi: Yeni Saray Enderunu
Saltanat sarayının bir hizmet örgütü ve bir okulu olan Enderun’a Galata Sarayı Ocağı’ndan seçilerek getirilen 10-15 yaş arası çocuklar, sağlık muayenesinden geçirilip, padişahın huzuruna da çıkarıldıktan sonra içoğlanı olarak eğitime alınırlar, bir yandan da saray hizmetlerine koşulurlardı. Galata Sarayı Ocağı ise Yeni Saray’daki (Topkapı) Enderun’un menşei idi.
Enderun ortamında din ve dil eğitimi, sanat, spor, okuma-yazma öğretilir, zeki ve yetenekliler daha uzun süre sarayda alıkonulur; elenenler, başka görevlere hazırlanmak için İbrahim Paşa Sarayı’na, Acemi Ocağı’na gönderilirdi. Enderun’daki eğitim-öğretimin amacı padişaha en üst düzeyde hizmeti vermekti. Bu “iş üstünde” eğitim devamlıydı. İçoğlanı denen kölelerden kurallara uymayanlar, beceriksizler, suç işleyenler tart edilir (atılır), başka sınıflara yönlendirilmeleri için veya yeniçeri olsunlar diye Acemi Ocağı’na gönderilirlerdi.
Enderun’daki hizmet ve eğitim 8 yıldı. Belki katlanılması zordu ama, Osmanlı kültür-eğitiminin doruğu da buradaydı. Fatih’in 1470’lere doğru, o zaman Yeni Saray denen Topkapı’da kurduğu bu örgüt, Ak Ağalar’ın eğitimi ve disiplini altında, dışarıdan gelen hocaların da belletme katkılarıyla dört yüzyıla yakın sürmüştü.
Hizmet yoğunluğuna karşın Enderun; kültür, sanat, bilim, protokol, eğlence ve spor etkinlikleriyle cümbüşlü, gelecek vadeden, eşsiz bir ortamdı. Orada üretilen şaheserlerden günümüze kalanlar, halen müzeleri, koleksiyonları renklendiriyor.
Tahttaki padişahın günlük yaşamında hizmet koşturan Enderun-ı Hümayun örgütü, saray hayatının omurgası, bir yönüyle askerlikten müziğe, yemek servisinden sağlık hizmetlerine Hırka-i Saadet dairesinde Kur’an okumaktan hazine hesaplarına, padişahı törene hazırlamaktan onun tuvalet ve banyo hizmetlerine, huzurunda konser ve sahne gösterilerinden meddahlığa, Karagöz perdesi kurmaktan mevlit okumaya, saray çevresinde ve meydanlarda cirit, lobut, polo, binicilik yarış ve gösterilerine kadar türlü çeşitli idi. İçoğlanlar, yok denecek kadar kısıtlı boş (!) zamanlarında da kitap yazma-okuma, hat, minyatür, nakış, harita, müzik, beste, güfte çalışırlardı.
Enderun’un tepesindeki kadro, kendileri de aynı ocaktan yetişme, farkları “hadım”lıktan ibaret olan Ak Ağalar’dı. Oda denen her koğuşun disiplin âmirlerine kıdemli anlamında “oda eskisi” denilirdi. Odalarda eski olma, yani yükselme, itaate ve beceriye bağlıydı. Disiplin acımasız, cezalar ağırdı. Bu zor ve zorunlu yapıya 8 yıl dayanarak yeterince donanım ve beceri kazanan içoğlanları bir bakıma mezun olurlardı. “Çıkma” hem mezuniyet, hem kölelikten kurtuluş ve özgürlük, hem de bir kamu görevine atanma demekti. Daha ödüllüsü harem “çıkması” bir cariyeyle evlendirilmekti. Bu aşamadan sonra şans kapısı açıktı: Sonu sadrazamlığa kadar varabilecek bir yükseliş yoluna girilirdi. Mahmud Paşa’dan (ilk atanışı: 1453) Koca Hüsrev Paşa’ya (1839) kadar aralıklarla 218 Osmanlı sadrazamından 68’i Enderun çıkışlıydı. Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’sindeki özgeçmişlerde de ilk sırayı Enderun çıkışlılar alır.
Enderun’daki yetenek-beceri potansiyeline gelince… İstanbul’un en güzel Kur’an okuyan hafızları da en mahir sporcuları, hanende ve sazendeleri, çengileri, Matrakçı Nasuh gibi sporda resimde, şiirde, matematikte yekta sanatkârları Enderun’da yetiştiler; hünerleriyle Osmanlı Sarayı’nı yücelttiler. Şu kesin ki 1800’lerin ortalarına doğru Enderun’un gerileyişi ve sönüşü, Osmanlı saray geleneklerini de etkiledi. Unutmamalı ki devlet, bürokrasi ve ordu yükünü taşıyanlardan epeycesini oluşturan vezirlerin, nişancıların, valilerin, elçilerin, yazar ve tarihçilerin, hatta ulema sınıfından Enderun çıkışlıların kaybı, devletin çöküşe gidişini de hızlandırdı.
Mekteb-i Sultanî: Galata Sarayı Sultanisi
Bu Osmanlı okulu 1868’de açıldığında adı Mekteb-i Sultanî idi. Bu ilk kimlik, bir elitler okulu olacağını müjdeliyordu! Bugün, ilk, orta, lise (Anadolu Lisesi) ve üniversite aşamaları var. Türkiye-Fransa arasındaki anlaşma gereği, yönetim ve öğretim kadrolarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullardan ve Anadolu liselerinden farklı bir devlet okulu olmuş.
Kuruluşunda “dahili” (yatılı) öğrenciler için yılda 45 altın (yaklaşık 150 bin TL), “harici” gündüzlüler için 10 altın ödenirmiş. Yatılı öğrenciler için yatak takımları, okul için donatılar Fransa’dan getirilmiş; ama ısınma mangallarla yapılıyor, yazı tahtalarındaki tebeşir yazıları somun içiyle siliniyormuş! Çünkü o güne kadar İstanbul’da yazı tahtası ve tebeşir görülmüş şeyler değil. Açılış öncesinde de Fransa’dan öğretmenler gelmiş, ders araç-gereçleri getirilmiş. Fransa Kralı 3. Napolyon, Fransızca kitaplardan bir koleksiyon göndermiş. Nizamnamesi Türkçe, Fransızca, Rumca, Ermenice yayımlanan okul, iptidai (ilkokul) üzerine 5 yıllık idadi idi. 9-12 yaşlarında, kendi dillerinde 3 yıl temel eğitim almış, giriş sınavını geçen 600 öğrenci alabilecekti. 1 Eylül 1868’de törenle açıldıktan sonraki ilk yılında bu sayı yakalanamadı. Fransız, Türk, Ermeni, Rum kalabalık bir öğretim kadrosu, 172 Müslüman, 230 gayrimüslim öğrenci ile ders başı yapıldı. Galata Sarayı Mekteb-i Sultanîsi, Umumî-i İdadi, Mekteb-i Sultanî adlarıyla ünlenen okulda, öğretim dili Türkçe ve Fransızca idi.
Sultan’ın talebeleri Mekteb-i Sultanî talebeleri, 1895’te “Padişahım çok yaşa” yazılı bir bez pankart önünde jimnastik gösterisi yapıyor.
İstanbul ve Türkiye için Mekteb-i Sultanî üniversite habercisi bir kurum demekti. Gündeme gelişinde Tanzimat, ama daha çok 1856 Islahat Fermanı etkili olmuş; Osmanlı uyruğu Türk ve Müslüman uyruklarla gayrimüslim uyrukların çocuklarının devam edecekleri bir okulun ivedilikle açılması için Fransa hükümeti bir nota vermişti. Okulun açılışını Padişah Abdülaziz’in 1867’de Avrupa’ya yaptığı resmî ziyarete bağlayanlar da vardır. Bir idadi öngörülse de adı, dönemin padişahına atıfla “Mekteb-i Sultanî” olmuştu.
Tarihsel bakışla bu okulun geçmişindeki ayırt edici bir özelliği de İstanbul mektepleri arasında, seçkin aile çocukları için bir elitler mektebi oluşuydu. Türk ve Fransız yetkin öğretmenlerden Fransızca ve Türkçe fen ve kültür dersleri alarak mezun olanların, dış ilişkilerden kamu görevlerine ve kültür alanlarına pek çok konumdaki yabancı dil (Fransızca) bilen eleman gereksinimini karşılamaları nedeniyle el üstünde tutulmaları doğaldı. Bugünse sınavı ve kurayı kazananlar okuyor.
Okul geçen zaman içinde taşındı; eski yerine döndü; binası yandı; onarıldı. Sonuçta günümüze kadar konumunu Beyoğlu sırtındaki Galata Sarayı Ocağı denen eski askerî kışla-mektebin yerinde korudu. Bu açıdan bakınca kurulduğu yer ve tarihiyle uzun ömürlü okullarımızın ilk sırasında.
Darüşşafaka
Yetiştiği bu okul için Türkiye Maarif Tarihi adlı eserinde bir başlık açan Osman Ergin (öl. 1960) Darüşşafaka’yı Türk eğitim tarihinde bir çığır sayar. Gerçekten de Darüşşafaka’yı kuranlarla aynı idealleri paylaşarak ikinci bir örnek okul kuran bir ekip gösterilemez. Bu köklü kurum, Galatasaray Mektebi ve Robert Kolej gibi çağdaşı okullardan yaklaşım olarak büyük farklılık gösterir. Darüşşafaka, kapısını en önce savaş şehitlerinin yetimlerine açar. 19. yüzyılın idealist aydın ve devlet adamlarından oluşan kurucuların ideali, yetim çocukları okul eğitimiyle geleceğe hazırlamaktır.
Onları bu ideale yönelten etkenlerin başında Tanzimat’la (1839) başlayan yeniliklerden, özellikle de Islahat Fermanı’nın sağladığı haklardan yararlanan azınlıkların görkemli okul binaları yaparak çağdaş eğitime yönelmeleri, buralardan yetişenlerin banka, ticaret, sermaye alanlarındaki başarıları olmuştu. “Biz niye duralım” diyen Türk Müslüman aydınlar da arayışlara yönelmişlerdi. Bu yaklaşımla 1859’da idadi düzeyinde açılan ilk okul, mülkiye mektebi olmuştu. Bu okulda Bâbiâli’de görevli kâtip adaylarına da sabah dersleri verilmeye başlanmıştı.
Şefkat yuvası 30 Mart 1863 tarihli Sultan Abdülaziz Han’ın fermanıyla kurulan Darüşşafaka, Fatih’teki 120 yıllık binasından 1994’te taşınarak Ayazağa’ya geçmiştir.
Asıl girişim ise 28 Mart 1865’te, Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adlı derneğin kuruluşudur. Bu derneğin başlangıçtaki amacı kimi meslekler için, çıraklık ve kalfalık kursları açmaktı. Bu, daha önce 1830’larda denenmiş, yararı görülmüştü. Geleceği çağdaş okullarda gören dönemin kimi aydınları, cemiyet kurarak gönüllü öğretmenlik görevini üstlendiler. Bunlar o günkü veya sonraki konumlarıyla vezirler, müşir paşalar, kamu görevlileri, yazarlar ve şairlerdi. Vidinli Tevfik, Yusuf Ziya ve Muhtar paşalar en öndekilerdi. Aynı kuşaktan, Nâki Bey’i, Türkçe öğretmenliği yapan şair ve yazar Namık Kemal’i de anmak gerekir. Bunlar, Sabah Mektebi için o güne kadar bilinmeyen ilk ders kitaplarını da yazmışlardır.
Bu gönüllü idealistler, Darüşşafaka’nın temellerini atanlardır. Hedefleri, 1868’de açılan Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) düzeyinde bir okul kurmaktı. Okul için uygun görülen yer, o zamanki İstanbul’un merkezi Fatih’ti. Daha önce öğretim dili Arapça olan medreseler vardı. Burada Türkçe eğitim verecek bir okul açılması önemliydi. Bu amaçla bir yardım kampanyası başlatıldı. İstanbullu hayırseverler bu ilk girişime ilgi duyarak parasal yardımlarda bulundular.
Bu kampanyaya 1867’de çıktığı Avrupa gezisinde, saraylarla yarışan mektepleri gören Sultan Abdülaziz, aynı gözlemlere sahip olan sadrazamı Âli Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa ve diğer hayırseverler de katıldılar. İstanbul’un ve Osmanlı ülkelerinin mimarî değerde ve görkemli bu ilk Türk-İslam okulu Mimar Ohannes’in tasarımı olarak başarıldı. Bina ve iç donanım için 35 bin Osmanlı altın lirası harcandı. Okul 1872’de tamamlandı ve 17 Haziran 1873’te açıldı. İlk zamanlar “İslam Şefkat Yurdu” anlamına gelen Arapça “Dârüşşafakatü’l-İslâmiyye” adı kullanılsa da bu isim zamanla “Darüşşafaka”ya dönüştü. Okul 4 aşamalı ve 7 yıllıktı.
Türk eğitim tarihi açısından bakıldığında Darüşşafaka’nın gerçekleştirdiği bir dizi “ilk”ten söz edilebilir: Öğretim dili Türkçe, yatılı, sivil ve özel okulların ilkidir. Öğrenci kaynağı yetim-öksüz çocuklardır. Öğretmenlik görevlerini uzun yıllar gönüllü aydınlar ve ünlü eğitimciler ücret almadan yapmışlardır. Yazar, gazeteci Ahmed Midhat Efendi (öl.1914), derse geldiği bir gün kalp krizinden okulda vefat etmiştir. Darüşşafaka için Türkçe ders programlarını, daha sonra sadrazam olan Sakızlı Esat Bey (Esad Paşa: 1891-1895) Fransa’daki okul programlarından uyarlamıştı ki Türkiye için bu da bir ilkti. Din ve ahlâk, Türkçe edebiyat, tarih, coğrafya, fen, tabiat, matematik alanlarında okutulması öngörülen 30 ayrı dersin, sınıflara göre dağıtılması da ilk kez bu okulda uygulanan bir yenilik olmuştu.
Okul, Fatih’teki tarihî binasını 121 yılın ardından 1994’te boşaltarak Ayazağa’daki yerleşkesine taşındı, ama on binlerce yetim çocuğun hüzünlerine, özlemlerine, acı-tatlı anılarına şahitlik eden o kutsal yapının terkedilmesi hüzün vericidir.
Dünyadaki eğitim ve ‘kremanın kreması’
ALMANYA Almanya dünya “elit üniversiteler” sıralamasında ABD ve İngiltere’ye göre geride kalıyor. Bunun ana nedeni Almanya’da özel üniversiteler yerine devlet üniversitelerinin olması. Bu yüzden çok daha küçük bütçelerle çalışıyorlar. Buna karşılık Almanya’da özel vakıf üniversitesi kurma girişimleri, federal yapılı Almanya’da eyaletler arası eşitsizlik yaratacağı gerekçesiyle engelleniyor.
2006’da ‘Elit-Üniversiteleri’ teşvik için ‘Mükemmeliyet İnsiyatifi’ diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, üniversiteleri uluslararası başarı kriterlerine göre değerlendirerek “Elit-Universite” (Elit-Uni) ünvanını veriyor. Halen Almanya’da bu sıfatı taşıyan 11 üniversite var. Bunların çoğu araştırma ağırlıklı üniversiteler. Fakat “Elit-Uni” her zaman iyi eğitim demek değildir, uyarısı da yapılıyor. Buna karşılık Almanya’da gerçekten dünya çapında elitler yetiştiren bazı özel yüksek okullar ve araştırma enstitüleri var. Örneğin Otto Beisheim School of Management (WHU) işletme alanında Avrupa’daki en ileri kurumlardan biri. Bu okula girmek hayli zor. Para tek ölçüt değil. Binlerce başvuru çok adımlı elemelerin sonunda çok az sayıda öğrenciye indiriliyor. Buraya girenler kendilerini gerçekten “kremanın kreması”na dahil olmuş sayabiliyorlar.
ABD Üniversiteler arası itibar sıralamalarındaki ilk 10 üniversite, genellikle Oxford ve Cambridge haricinde Amerikan üniversiteleri tarafından domine ediliyor. 2019- 2020 dönemindeki sıralamada ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ülkenin en eski yüksek öğrenim kurumu. Tarihinde 18.9 milyon yayınla dünyanın en zengin kütüphanelerinden birinin yanısıra 161 Nobel ödülü, 32 devlet başkanı, 50 Pulitzer ve sayısız başka onur da var. Ayrıca akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizmle bağdaştırılan, okul binalarını kaplayan sarmaşıkların köklü geçmişlerine vurgu yaptığı 8 üniversitelik “Sarmaşık Ligi” (Ivy League) de ülkedeki elit üniversiteler tarafından oluşturuluyor. Bugüne dek görev yapan 45 ABD Başkanının 16’sı Sarmaşık Ligi üniversitelerinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale) mezun.
Hem en eski hem en itibarlı 2019-2020 döneminde üniversiteler arası itibar sıralamasında ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ABD’nin en eski yüksek öğrenim kurumu.
İNGİLTEREBologna ve Paris üniversitelerinin hemen ardından Avrupa’nın üçüncü üniversitesi olarak 1167’de kurulan Oxford ve kısa süre sonra onu izleyen Cambridge üniversiteleri “akademik elitizm” kavramıyla o denli özdeşleşmiştir ki, iki kurumun paylaştığı ortak değerleri anlatan “Oxbridge” terimi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda rekabet halinde de olan iki kurumun bu ortak özellikleri arasında 800 yıldan da eski geçmişleriyle İngiltere’nin en eski üniversiteleri olmaları, 19. yüzyıla dek İngiltere’deki yegane üniversiteler olmaları, İngiltere’nin en tanınmış biliminsanlarının, yazarlarının, siyasetçilerinin, iş insanlarının bu okullardan mezun olmalarının yanısıra hem üniversite, hem de kolej olmaları da vardır. 17. yüzyıl sonrasında soylu ve zengin ailelerin çocuklarının dahil olabildiği kurumlar haline gelen bu okulların 19. yüzyılda diğer üniversitelere göre kapılarını yeteneği olan herkese açmaya geç başlaması, 19. yüzyıl sonundaki bilimsel patlamada kısır kalmış olmalarına da neden olmuştur.
JAPONYA 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1946’da ABD’nin gönderdiği eğitim danışmanları, Japonlarla birlikte çalışarak ülkenin eğitim sistemini yeniden yapılandırdı. Bu çalışmalar sonunda Japon Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yükseköğretim Kurumları Kurulu Standartları bir yönetmelik halinde yayımlandı. Bu yönetmelikte altyapı, kütüphane imkanları, öğrenci/öğretim üyesi oranları ve zorunlu dersler gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verildi. 1949 itibarıyla ise eski üniversiteler kürsülerden oluşan fakülteler, yeni üniversiteler ise bir tür bölüm olan gakkamokusei’den oluşan fakülteler halinde örgütlendi. Böylece araştırma faaliyetleri eski üniversitelerde yoğunlaştırıldı ve sadece bu üniversitelerde doktora programları yürütülmesine izin verildi.
FRANSA 19. yüzyıl Fransa’sında Grandes Écoles isimli, yüksek öğretimi ifade eden, yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu yapılanmanın temel hedefi, Fransa ulusunun gelişimi adına, gerekli nitelikli elemanların bu kurumlardan temin edilmesidir. Mühendisten filozofa, veterinerden bürokrata kadar ulusun her kademesinde ihtiyaç olan tüm nitelikli elemanların, belirli bir müfredat dahilinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Grandes Écoles’ün en çarpıcı özelliği, araştırma faaliyetlerinin merkezi unsur olmamasıdır. Temel hedef belirli alanlarda nitelikli elemanın yetiştirilmesidir. Bu okullarda öğrenim görebilmek için hazırlık eğitimi alma zorunluluğu getirilmiştir. Okulların hazırlık döneminde ortak bir müfredat uygulanmış, hazırlık kurslarının ardından elde edilen unvan ile girilebilen deneme sınavlarında başarılı olanlar Grandes Écoles’e girmeye hak kazanabilmişlerdir. Bunların en önemlileri 1794’te kurulan École Polytechnique ve École Normal Superieure’dür.
16. yüzyılda Farsçadan çevrilen bir elyazması eser, Nemrut’taki meşhur heykellerin tarihine dair yeni bilgiler içeriyor. Kommagene Kralı Antiokhos ve yanındakilere ait devasa baş heykelleri 1881’de “keşfedilmiş”, MÖ 1. yüzyıldan kaldıkları ortaya çıkarılmıştı. Ancak heykellerin çok daha eski çağlardan beri bilindiği; kuş ve kervan geçmeyen bu 2.150 m yükseklikteki olağanüstü mezarlık alanının kayıtlara geçtiği ortaya çıktı.
Büyük İskender sonrasında, varislerinin Anadolu, Suriye ve Filistin’deki serüvenlerinde kimbilir ne bilinmezler var. Hellenizm çağı (MÖ 330 – MÖ 30) uygarlık âlemini daha çok sanat ve mimarlık akımlarıyla ilgilendirmiştir. Bu ilginin bir odağı olan Nemrut Dağı’ndaki tümülüs ve onun gizlediği bilinmezler; hayranlık, hatta ürperti uyandıran azman heykelleriyle yeni keşif ve açıklamalara muhtaç.
12. yüzyıl ortalarına tarihlenebilen Siyer-i Mülûk ve Tevarih-i Selatin adlı Farsça elyazmasının 16. yüzyılda İstanbul’da yapılan çevirisi, olasılıkla “tek nüsha” olduğundan gözlerden uzak kalmış. Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar (Kısa Tarihler Kitabı-1571) adlı Türkçe çevirinin yapıldığı orijinal, yani 1150’lerde yazılmış Farsça yazma kayıp; bir olasılıkla da bir bölümü günümüze ulaşmış. Daha ilginç olan, bu kayıp elyazmasındaki Batlamyus konularının, “Doğu-İslâm dünyasının Heredot’u” diyebileceğimiz Taberî’nin (840-922) yapıtındaki kimi bilgilerle örtüşmesidir.
Yalınkat bir kaynak kronolojisi şöyle kurulabilir: MÖ 36’da ölen Kommagene Kralı Antiokhos, bir Arap-İslâm tarihinde 9. yy sonlarında anılmış; bundan 200 yıl sonra bir Fars tarihinde alıntılanmış. Bunlar yaklaşık 500 yıl sonra İstanbul’da yapılan Türkçe özet tercümede yeralmış.
Diğer yandan Nemrut Dağı’ndaki gizemli ve başdöndürücü tümülüs ile çevresindeki dev heykellere dönük ilginin Türkiye’de ve Batı’da uyanışı 19. yüzyıl sonundadır. 1881’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kurucu müdürü, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey’le Osgan Efendi’nin; neredeyse eşzamanlı olarak Karl Sester adlı Alman mühendis ile Otto Puchstein’ın araştırmaları o kadar büyüleyici olmuş ki; “bu tümülüs, buradaki gizem için eski Fars ve Arap kaynakları ne yazıyor?” sorusu ola ki akıllara takılmamış.
Yukarıda andığımız Taberistanlı Cerir oğlu Ebu Cafer Taberi’nin eseri Târih-i Resul ve’l Mülûk adlı yapıtta Hellenistik Çağ’a ilişkin tarih izleri önemlidir. Daha önemli ve hatta temel bilgi sayılacak cümlelerse Hicri 1571’de kayıp Farsça aslından özetlenerek çevrilen Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar’dadır.
Nemrut’a dair ilk kaynak İstanbul Asar-ı Atika Müzesi Müdürü Osman Hamdi Bey ile Asar-ı Atika uzmanı Osgan Efendi’nin, 1881’de ziyaret ettikleri anıt için 1883’te Fransızca yazdıkları Le Tumulus de Nemroud Dag, konuyla ilgili bilinen ilk kaynak (Türkçesi: İstanbul Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1987, 102 sayfa).
Bu elyazmasına, 2. Selim’in saltanatında (1566-1574) saray kapıcılarının kethüdası Ahmed Ağa kendisi için yaptırdığı kaydını koydurmuş (Ancak bu kaydın altındaki boşluğa yazılanlar kitabın içeriğiyle ilgisizdir: “Güvercin yavrusu yemek helal değildir. İlla şol kişiye helâldir ki kırk fersah yere mâlik ola. Tahminen kırk fersah beş günlük yer olur” diye başlayan bir bilgi (!) belli ki sonradan yazılmış, ama önemli: Yüzyıllar içinde birinden ötekine el değiştiren elyazmalarının; yırtılmak, yanmak, hatta yakılmak, yaprakları koparılmak, ıslanmak, farelerce kemirilmek gibi cehalet tahriplerine koşut, boş yapraklarına ilgisiz notlar, doğum ölüm tarihleri, hesaplar yazılması, şekiller çizilmesinin de olağan olduğunu gösteriyor.
Elimizdeki elyazmasının ana kaynağı bilinmiyor. Bağdatlı İbn el Sâ’î’ bin Ali bin Enceb’in yazdığı, aslı veya kopyası sonraki yüzyıllara ulaşmayan Siyer-i Mülûk ve Tevarih-i Selatin adlı 2 ciltlik Arapça eser veya bunun Farsça çevirisi olabilir (bkz. R. Şeşen, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, 1998) Bu yazma, 16. yüzyıl Osmanlı Türkçesiyle özetlenmiş özgün ve belki tek nüsha olabilir. 1160’larda yazılan Farsça asıl kitabı veziriazam Kara Ahmed Paşa okumuş, beğenmiş. Başkaları da okusun yararlansın düşüncesiyle Türkçeye çevirtmiş. Bu görevi üstlenen çevirmen, kendi adını yazmadığı gibi asıl yazarın adını da yazmamış.
Toros’un kollarından 2.150 m rakımlı Ankar/Nemrut Dağı’nın bir tepesindeki yaklaşık 2.050 yıllık, Kommagene kralı 1. Antiokhos’un (MÖ 69-36) mezarını simgeleyen kireçtaşı kırıklarıyla yığılarak örülmüş 50 m yüksekliğindeki bu tümülüs; Batı Akdeniz/Ortadoğu dünyasının Anadolu topraklarında ebedileştirdiği bir tür ehram/ piramit, Antik Çağ’a tarihlenen, en yüksek ve en görkemli anıt mezardır.
Kral Antiokhos’un kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağın başına inşa ettirdiği anıt mezarına ulaşımın zorluğu, büyüsündeki gibi “kıyamete kadar” olmasa da uzun süre ziyaretçileri uzak tutmaya yetmiş.
2 bin yılı aşkın bir tarihi saklayan bu tümülüs ve çevresindeki anıt heykel sergilemeleriyle Grekçe 2 yazıt, en yakın yerleşim Kâhta ve çevresinde, yapıldığı zamandan beri bilinmez değildi. Giderek sözlü anlatıları dev masalları, kahramanları da taş kesilmiş devler olmuştu. Kuş uçmaz, kervan geçmez o tepeye tırmanan az sayıda meraklı kişi, 750 m rakımlı Kahta’dan dolambaçlı ve dik yamaçları katır sırtında veya yaya çıkmayı, daha bir 1.400 metre daha tırmanmayı göze alıyordu.
Dünün koşullarında çıkması da inmesi de çok daha zor olan bu Hellenistik Çağ mezar anıtı alanının, bilim dünyasının gündeminde yer alması 19. yüzyılın son çeyreğindedir. Mekanın ve heykellerin 1880’lerde kültür dünyasına ilk tanıtımlarından sonra yeni keşifler, tanıtımlar, yayınlar da yapıldı. Ancak verilebilen bilgiler, tümülüsün doğusunda ve batısındaki aynı vasiyetname metnini içeren 2 yazıtla ve araştırmacıların tarih yorumlarıyla sınırlı oldu.
Bir soru şu: Tümülüs ve anıtlar MÖ 1. yüzyıldan beri yerli yerinde iken, örneğin bizim 17. yüzyıldaki iki fenomenimiz, hem gezgin hem tarihî-coğrafya uzmanı, araştırmacı ve yazarımız Kâtip Çelebi (öl. 1657) ile Evliya Çelebi (öl. 1681?); yine bunlarla çağdaş, Anadolu’yu 6 kez arşınlamış Tavernier (öl.1689) veya onun gibi Anadolu’yu gezen, kalesi ve tarihi hayli eski Kâhta’ya uğrayan yabancı gezginler, bu tümülüsü niçin ziyaret etmedi?
Bir başka soru: Kral Antiokhos’un, “kıyamete kadar mezarıma ulaşılmasın, tahrip edilmesin” düşüncesiyle doğru yeri, doğru mimariyi seçtiği; gerçekten de ilk keşifler öncesine kadar oraya tırmanılamadığı veya korkularak çıkılmaktan vazgeçildiği söylenebilir mi?
Kestirmeden: 19. yüzyıl sonlarına kadar eli kalem tutan bir tırmanıcı demek ki olmamış. Antiokhos’un “mezarım kurcalanmasın, kıyamette dirildiğimde taş kesen kraliyet erkânım da canlanıp beni karşılasın” büyüsü tutumuş gibi!
ÜNİK BİR YAZMA
Nemrut Dağı’ndaki gûrhânenin (*) öyküsü
(*) Gavrhâne/Gûrhâne: Arapça derin çukur anlamındaki “gavr” kelimesine “hâne” eklenerek Nemrut Dağı’ndaki Antiokhos’un tümülüsüne, İslâmi anıt-türbe anlamında “gûrhâne” denilmiş.
“ (…) İskenderün nerede defn olunduğunda hilâf vardur ya Şehrrûzda ya Mervrûdda ya İskenderiyede defn eylediler rivâyet ederler ki memleketi ve saltanatı oğlu kabul itmeyüb ‘ibadet ihtiyar eyledi halk nâçar olub Batlamyusu İskender yerine padişah eylediler. Batlamyus ibn Ernebdir adı. Hamân lakabıdır müddeti saltanatı on dört yıl oldu. Antakiyeyi o yapdı evvelki padişah oldu. Beni İsraili sürüp Filistinden Yunana iletti. Ondan (sonra) kandiller dizdirip Beytilmakdesin kubbesinde astılar onun ruzigârında (zamanında). Şamın padişahı Antiyacos idi ondan (sonra) Batlamyos onun cengine varıp onu evvel defada sıyup (yenip) yine döndü giderken Antiyacus yine leşker cem eyledi. Batlamyus yine dönüp Antiyacusa azm eyleyip gelirken Kudret-i ilahi Antiyacusun öldüğü haberini işidüp Şam memleketini Yunana izafet eyledi andan Yunaniyan Şâmiyan üzerine müstevli oldılar andan İskenderus ‘azm eyledi ki memleketi Şâmı yine tuta. Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mumataryusa padişah oldu ondan Batlamyusu vefat itdügi vaktin Şamda defn eylediler.
Batlamyus (II.): Lâkabı Dost Dilirbed, müddeti saltanatı otuz sekiz yıl oldu ne yabduğu ma’lum olmadı ilm-i nücûmu gayet eyü bilürdü hükm itdi ki ben çün dünyadan gidem fülân yılda fülân ayda ve fülân günde muntazır olun ve dahi benüm gûrhânemi fülân dağın üzerinde edin dü-kilenüz (hepiniz) onda benüm gûrhânem üzerinde hâzır olun (bekleyin) tâ ki ben geri diri olam ve sizi görem. Halayık kamu hâs ü‘âm (köleler seçkinler ve halk) acâyib görmekden (şaşırmaktan) ötürü va’de vaktinde ol dağ üzerine cem’ oldılar. Hak sübhâne ve tealâ yağmur viribdi bir veçhile ki cümle Yunan vilâyeti denizler oldı her kimse kim ol dağ başında yâhud ânun türbesi üzerinde dikeldi helâk oldular halka ma’lûm oldı -kim anda ne hikmet varmış Batlamyus anda ne hikmet görmişmiş âhir vefat itdügi vaktin Yunan vilâyetinde (Anadolu) defn etdiler. Ondan İskenderus azm eyledi ki memleketi Şamı yine tuta Yunaniler onu depelediler dahi Batlamyus Mumataryusa padişah oldu ondan Batlamyusu (2.) vefat ettiği vakitte Şamda defn etdiler
Nemrut Dağı’nda Kommagene Krallığı (MÖ 163-MS 71) döneminde inşa edilen tapınaklı mezar anıtı; görkemli tümülüsü, Pers ve Yunan sanatı karışımı dev tanrı heykelleri ile karakterize olur. Tümülüs, Kral 1. Antiokhos (MÖ 62-32) için yapılmışsa da, dağın zirvesindeki kutsal yapılaşmanın onun babası Mithradates Kallinikos’un döneminde (MÖ 100-70) tasarlandığı düşünülmektedir. Bu anıtsal proje, Kommagene Krallığı ile yakın coğrafyalarda yaşayan birçok farklı dinsel toplulukları bir araya getirmek için gerçekleştirilmiş olmalıdır.
Yarı Pers yarı Yunan olan 1. Antiokhos bu projenin uygulayıcısı olarak ait olduğu Doğu ve Batı kültürlerini birleştirme idealini gerçekleştirmiş gibi görünmektedir. Nemrut Dağı’ndaki temenos’lu açık alan (meydan) tapınağı ile Doğu ve Batı’nın önemli tanrıları kullanılarak yeni bir kült oluşturulmuş ve Kral Antiokhos kendi mezarı ile bu kültün mimarı olduğunu söylemek istemiştir.
Nemrut Dağı tapınağının açık alan sisteminde inşa edilmiş olmasının en önemli nedeni güneş tanrısı Mithra’ya olan sabah tapınımı olmalıdır. Bu muhteşem anıt Kommagene’nin kendine özgü din anlayışı ve kültürünün bir ürünüdür. Batının çoktanrıcılığının etkin olarak izlendiği Nemrut Dağı tapınağında, doğunun yani İran’ın ateşperestliği kasıtlı olarak gözardı edilmiştir. Bunun nedeni, Büyük İskender’in Önasya’nın kadim inanç sistemi olan Zerdüşt Dini’ne olan saldırgan tutumunun oluşturduğu siyasi hava olmalıdır. Yarı Pers olan Kommagene hanedanı bu olumsuz durumu dengelemek için Doğu Aryan güneş tanrısı Mithra’dan yararlanmış ve heykelini tapınağa yerleştirilmiştir. Nemrut Dağı zirvesindeki temenos’lu açık alan tapınağı, tanrıların ölümsüzlüğünün vurgulandığı eşi benzeri olmayan kutsal bir alandır.
Kitab-ı Tevarih-i Muhtasar
KORUMA VE KORKUDAN YAĞMAYA
‘Çarpılırsın’ uyarıları bitti; artık ‘kafirden kalmadır, yık, kaz, altın vardır’ dönemi
12. yüzyılda Anadolu’ya göçenlerin, gelip geçenlerin, adım başı denecek sıklıkta içinden, ötesinden geçtikleri, uzaktan gördükleri, “ören” dedikleri kent harabeleri, tapınaklar, gömütlükler için ayaküstü öğrendiklerini yazıya döktükleri sanılmamalı. Issız-harap yerleşimleri, dev kemerleri, sütunları, yapıları, cinlerin, perilerin, devlerin, tepegözlerin kurdukları tılsımlı, gizemli, beddualı kentler sandıkları; çarpılmamak için bunların uzağından geçtikleri veya uzağına yerleştikleri kesin.
Depremlerin, doğal afetlerin harap ettiği arkaik, antik harabelerde binlerce yıl korku bekçiliği yapan dev sütunlar, tapınaklar, kemerler, bizim için birer “bu iyi saatte olsunlar” armağanıdır! Anadolu’nun eski insanları bu meçhuller üzerinden kent masalları, kahramanlık öyküleri, “taş kesilme” efsaneleri kurguladı. Bunlar “Bir varmış bir yokmuş” diye çocuklara anlatıldı, yazılı tarihlere işlendi. Dinleyenler ve okuyanlar nelere inandı, neler öğrendilerse bunları sonraki kuşaklara da aktardı. Binlerce yıl ötesinin izleri sanki dünden kalma gibi kültürlere yerleşirken, gerçekler giderek sislendi. “Aman, sakın oradan geçme, şuraya basma çarpılırsın!” uyarıları, belki bir çeşit, uyarıyı yapanın da amacını bilmediği bir “koruma koşullanması” idi. Günümüzde bu naif koşullanmanın yerini “kâfirden kalma” veya “yık, kaz, sök. Altında altın vardır” dürtüleri aldı.
Mazisini tüketen ulus, geleceği nasıl inşa eder? Günlük hayatın, insan hikayelerinin aktarılmadığı, küçümsendiği bir tarih ne denli kalıcı olur? Hafızamıza takılanlar eğer kayıt altına alınmazsa, salt “nostalji edebiyatı”nın ucuz malzemeleri olarak kalır. 1950’li yılların Sivas-Divriği hattından çocukluk-gençlik hatıraları ve günümüzle karşılaştrmalar…
Artık geçen yüzyıl dediğimiz 1900’lerin 2. yarı sında, İstanbul gazetelerinde köşe yazarlığı yapan ve doğum tarihleri 19. yüzyıla inen İstanbullu yazarları okurduk. Burhan Felek (1889-1982), Ref’i Cevad Ulunay (1890-1968) bunların kıdemlilerindendi.
Felek Cumhuriyet’te, Ulunay Milliyet’te, o devirde fıkra -bugün köşeyazısı- denen yazılarıyla tanınıyorlardı. Kendi üsluplarıyla biri “Hadiseler Arasında Felek”, diğeri “Geçmiş Zaman Olur ki” girişli, günlük yazılar kaleme alırlardı. Başka gazetelerde de yazınsal, kültürel yaşamsal alanlarda “fıkra” yazanlar vardı. 21. yüzyılda köşe yazarları artık günlük siyasi olayları önemsediklerinden, bu çığır neredeyse kapanmıştır.
Çaltı Çayı Vadisi’nin kenarındaki Sivas’ın Divriği ilçesi.
Andığım iki üstadın gazete sayfalarında kalan yazıları, bugün birer belge değerindedir. Her ikisini de gençliğimde Cağaloğlu’nda, Üsküdar ve Kadıköy iskelelerinde gördüm, yazılarını okudum; kesip sakladıklarım da çok. Ulunay, İstanbul’dan hayli uzaktaki evinden eşeğiyle Yunus istasyonuna, banliyö treni ile Haydarpaşa Garı’na, oradan vapurla Köprü’ye, Eminönü’den dolmuşla Cağaloğlu’na çıkar; “Nokta polisi”yle selamlaşarak gazeteye yürürmüş. Yatık beresinin, gür kaşlarının altında daima gülümseyen bir çehresi vardı. Akşam gazeteden çıkınca, sabahki gelişin dönüşünde son biniti yine Yunus istasyonunda bekletilen eşeği olurmuş. Bu hayvanı, hamulesi (yükü) tuz çuvalı veya odun değil de bir kalem erbabı muharrir, yani kültür hadimi (emekçisi) olduğu için hemcinslerine göre şanslı saymak gerekir.
Bir paşazade olan Ulunay, çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan neler anlatmazdı ki? Renkli simaları, kabadayıları, tulumbacıları, musiki fasıllarını, evleri, konakları, külhanbeyleri, mirasyedilerin kopuklar arasında düzenledikleri küfür yarışmalarını… Üstat, Mevlâna soyundan olmakla övünürdü.
Her iki yazar gazetecimiz de geçmiş dünyaları zengin, eski İstanbul kültürünün yaşayan birer hazinesi, son damıtık üstatları, birer nihrir (bilge) idiler. Burhan Felek’in gençliğinde spor yazarlığı, savaş fotoğrafçılığı (1916 başında İngilizler Gelibolu Yarımadası’nı terkettikten sonra bölgeye giden ilk Türk gazeteciydi) yaptığı da bilinirdi. Yazılarında Nasrettin Hoca’ya sıklıkla göndermeler yapardı; “Recebin Kahvesi ve Konsolos Bey” karakteri haftasonu yazılarına özeldi.
Kadınlar ilk defa bir meydan kutlamasında Cumhuriyet’in 10. yılında Divriği’de yapılan törende, Türk kadınları belki de ilk kez meydanda bir ulusal bayrama katılmıştı. Çizgili beyaz çarşaflarını giymiş kadınların ve çocukların güvenliğini önlerinde duran subaylar sağlıyor.
Yayımlanmış kitapları da olan her iki yazar da bugünleri görseler yeni kuşaklara: “Teknolojiye ayırdığınız saatlerden çalabildiğiniz vakitlerde kalem ve kağıtla dostluk kurun. Yaşadıklarınızdan kağıda düşürecekleriniz gün gelir anı olur, öykü olur, hatta tarih olur” derlerdi.
Bu uzun girişi noktalarken, “yaşlı-genç, her okur-yazarın yaşamındaki vazgeçilmezleri arasında kağıtla kalem de olmalıdır” diye biz de yineleyelim. Özellikle de depremler, seller, yangınlar, kazalar ve hepsinin üzerinde bir de salgın yaşanıyorken…
Felek’in ve Ulunay’ın aksine tanıdığım birçok aydın, yaşadıklarını yazmak hatta anlatmak yerine unutmayı seçenlerdendi. Hatta geçmişi anlatmanın günah olduğunu söyleyenler bile vardı. Günümüzde de böyledir. Bu, yaygın bir sorumluluktan kaçıştır. Bu nedenle de bizde yerel kültür zenginliklerinin sözlü-yazılı aktarımı yetersizdir. Yerel kültür alanındaki boşluklarımız dağlar gibidir.
Yine de köylü-kentli 1900 öncesi doğumlu eski yaşlıların, folklor, etnografya alanlarında, çarşı-pazar, komşuluk gelenekleri üzerine araştırmacılara aktardıkları epeyce bir birikim vardır. Bunlar 1970’lere kadar folklor ve etnografya dergilerinde yayımlanıyordu.
Günümüzde de kabaca 80 yıl ve üzeri yaşlılar, ya kendi çocukluk-gençlik yaşamlarını veya bir-iki kuşak öncekilerden dinlediklerini anlatacak araştırmacılar bulabilirler. Ancak bu fırsatı yakalamak da ayrı bir sorundur. Çağdaş iletişim ve medya kültürü bu tür ilişkilere ne kadar izin verir? Durağan yaşama kültüründen ve onun belleğe yüklemelerinden sözedemeyiz. Artık salt “şimdiki zaman” var!
1940’lardan insan manzaraları Divriği’deki İstiklal İlkokulu’nun öğretmenleri ellerinde satırlarla fotoğraflanan öğrencilerine çarşı esnafını tanıtıyor. Burada Demirci Aydoğmuş’un dükkanının önündeler.
Yaz aylarını geçirdiğim Amasra’da köy pazarında gördüğüm bir “Balçıklı Ayşe Kadın” vardır. Onunla söyleşmeyi çok isterim ama galiba duymak ve anlamak sorunu var. Oysa dünyasını değiştirmeden, yaşayanlara bırakılması gerekenleri çok olmalı. Anlatabilse, yaşadıklarını yazacaklarımın en başına koyarım! Her yaz köy pazarında rastladığım bu köy anıtı, gençliğinden beri “köy kadını” urbalarını zamane giysilerine feda etmemiş, küçülmüş de küçülmüş, iki büklüm bir kadın. Vücudunun yarısı şalvarında, üst tarafı yerli basma yazmasıyla sırtından eksik etmediği boş küfesinin altında. Elinde boyunu geçen “daynağı” (değnek), ayağında cizlavet lastik. Tanıyanlar yıllar önce bana “100 yaşını geçti, hiçbir şeyi unutmaz” demişlerdi. Hâlâ aynı! Yaşlanma sorununu bir yerde noktalamış demek. Onun hatırlayabildiklerini neden bir dinleyen ve kaydeden yok?
Divriği Halkevi’nin 1940’lardaki coşkulu günleri.
Eski çağlardan beri, süregelen bir yaşama sürecini yaşayanlardan yazmak önemli bir kültür hizmetidir. 1960’larda yerel tarihlere çalışırken bunun değerini kavramıştım. Ancak bu sözlü derlemeleri ödül kazanan çalışmamda kullandığım için Karacan Armağanı jürisi üyelerinden Selçuklu medeniyeti tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan: “Delikanlı, vesikalarla çalışman iyi. Şifahi (sözlü) tarih diye bir şey yok! Sakın böyle uydurmaları dikkate alma!” demişti. Kendisini rahmetle anıyorum. Tabii uyarısını gözardı ederek belgeler kadar sözlü tarihten de çok şeyler öğrendiğimi belirteyim.
Aktaracaklarım, çocukluktan gençliğe veya ilkokuldan ortaöğretime evrilen 1950-1960 yıllarından kesitler; asırlar ötesinden beri yazılı tarihi de çalışılmamış bir Anadolu Ortaçağı kentinin, Divriği’nin bu yıllardaki panoramasından sahnelerdir.
Divriği’den yolu geçenler 1944’de Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Divriği okullarını ziyarete gelenler arasındaydı.
1950’lerde bir kasaba dünyası
Kaymakam Bey, cumhuriyet müddeiumumisi (savcı) ve hakimler, ahşap hükümet konağındaki odalarında çalışırlardı. Sonbaharın kısalan günlerinde akşam erken olur, tavana asılı radyum veya lüks lambalarını hademe sıra ile yakardı. Bu ışık lüksü, sayılanlarla sınırlıydı. “7 numara petrol lambası” yakılan odalarda ise tapu, nüfus, varidat, icra ve diğer yerli memurlar çalışırdı. İlerleyen günlerde kış soğukları başlar, resmî odaların pencerelerinden dışarıya onlarca soba borusunun üfürdüğü dumanlar görkemli konağı dört yandan sarardı. Dışarıda lamba ve fenerden yoksun kaldırım döşeli yollar, hava durumuna göre ya çamurlu ya karlı olurdu.
Ahşap yapılı küçümen belediye binasının içi-dışı kireç sıvalıydı. Burada belediye reisi, 1 katip, 1 muhasebeci, 3 zabıta memuru, 2 veya 3 hademe vardı. Toprak damı sonradan kiremit döşeli bir çatıyla örtülen tahta minareli Çarşı Camii de gaz kokusu yayan petrol lambalarıyla aydınlatılırdı. Müezzin 5 vakit minareye çıkar, sesinin yettiğince inanca-ibadete çağrı için, -Türkçe- ezan okurdu. Arasta düzeninde sokak sokak sıralı dükkanlardan oluşan çarşıda, marangozlar, demirciler, bakırcılar, köşgerler, yemeniciler, kunduracılar, semerciler, birkaç çilingir ve saatçi, dükkanlarını erken kapatırdı. Bakkallar, birkaç aşçı-kebapçı, terziler ve manifaturacılar, berberler de akşamın erken saatlerinde lamba yakarlardı. Dükkanlar “daraba” denen tahta kepenkliydi. 1 lokanta, 1 Tekel bayii ve kahvehaneler lüks lambalarıyla aydınlatılırdı. Köylülerin hayvanlarıyla geceledikleri ilkel, yarı-karanlık çarşı hanlarında hava kararınca “tam” gece başlar; ölü gözü ışıltısıyla “fıtik” denen küçük idare lambası, yatmak için kerevete çıkmakta, bir yere çarpıp düşmemekte ve hayvanlara bakmakta işe yarardı. 2 otelde, yolcuların odalarına “yatarken söndürün” uyarısıyla 5 numara petrol lambası konurdu.
Türkiye’nin ilk ve en önemli demiryolu müteahhitlerinden Sivas milletvekili Abdurrahman Naci Demirağ, Divriği’yi bir ziyareti sırasında.
Çarşıdaki dört fırında francala-somun değil, yerli usulü pide yapılır; yerli aileler ekmek gereksinimlerini evde odun ocağında yufka tarzında bazlama pişirerek karşılardı. Çarşı pidesini günübirlik kasabaya gelen köylüler, öğlenlerde çarşı esnafı, yerliden olmayan memur aileleri alırdı. Kasaplar arastası karşılıklı 8-10 dükkandı. Çay köprüsünün üstündeki mezbahada kesilen çoğunca keçiler, açıkta at sırtında çarşıya getirilir; vitrini camekanı olmayan kasap dükkanlarında “gövde” olarak çengellere asılır; müşterinin sözde isteğine göre satırla kesilen parçalar tartılıp verilirdi. Galiba 1 kg. et 35-40 kuruştu (1 Cumhuriyet Altını 35-36 TL idi. Kaba bir hesapla 1 altınla 80-100 kg kemikli et alınabiliyormuş). Kasaplarda kıyma makinesi yoktu. Dolma ve köfte için parça etten evde, et kütüğünde satırla et dövülürdü. Esnaf, sinek ve haşerat çokluğundan bizardı; kasaplar, bakkallar, fırıncılar, ellerinde yelpaze, süpürge sinek kovalardı.
Çarşı girişindeki Halkevinin karşısında hem manav hem gazeteci Mehmet Amca’nın dükkanı vardı. Babamla dostlukları olduğundan, tezgaha yanyana sıraladığı gazetelere “yakından” bakmak gibi bir ayrıcalığım vardı. Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Yeni Sabah, Hürriyet, Dünya gazetelerine bakardım, bakardım! Gazete alma şansım haftanın 1 günüyle sınırlıydı. Ulus Halk Partisi’ni, Zafer Demokrat Parti’yi tutardı. Babam çarşının CHP’lilerindendi. Dükkanımıza bitişik marangoz Ahmet Amca ise öylesine Demokrat, o zamanki söyleyişle “Demirkırat”tı. Komşuluk hukukuna dikkat ederek tartışırlardı. O günkü saflaşmalar bugün de var ama artık “bozuk”.
Sağımızdaki berber Hacı Mansur İsmail Amca, ikindi sonrası çalışmalar sona erince Ulus veya Dünya gazetesiyle bizim dükkanın önüne gelir, yerel konuşma ağzıyla gazetenin İstanbul Türkçesi arasında peltek bir seslendirmeyle sözgelişi Dünya’dan Falih Rıfkı’yı, Bedii Faik’i, Ulus’tan Hüseyin Cahit Yalçın’ı okurdu.
Bu kıraat seansına sokaktan geçenlerden bir an durup kulak kabartanları tanırdım. Bunlardan ev komşumuz, Türklerin Gazel Ağa dediği Gazer Kıskanoğlu da adının Marmara olduğunu bildiğim Ermenice gazetesi cebinde dürülü gelir, çömelerek İsmail Amca’nın okuduklarını dinlerdi.
1951’de haftasonlarında babamın verdiği 15 kuruşla bir Hürriyet gazetesi alırdım; arka sayfasında Ratip Tahir Burak’ın renkli çizimleriyle “Cem Sultan tefrikası” çıkardı. O gün Hürriyet’i alamasam uykularım kaçardı. İstanbul gazeteleri, posta treni tehir yapmasa bile çıkış tarihinden iki gün sonra gelirdi. Nasıl sabırsızlıkla beklerdim! Tarihe bağlanışımda o yıl boyunca yayımlanan bu tefrikanın dürtüsü de vardır. Cem Sultan tefrikasını hâlâ saklarım.
Dünyaya bağlanan bir kasaba Divriği 1938’de demiryolu gelinceye kadar bütün dünyaya kapalıydı. Bağlı olduğu Sivas’a bile 4 günde gidiliyordu. 1938’de demiryolu açılışında kurulan takta “Cumhuriyetin kuvvet ve kudreti, kuş uçmaz, insan geçmez bu boğazlardan medeniyet yolunu geçiriyor” yazıyor.
Daha hastane yapılmadığından çarşıda iki katlı bir yapının bir tarafı dispanser, öbür tarafı Ziraat Bankası işlevindeydi. Sağlık kadrosu 1 pratisyen doktor, 2 veya 3 sağlık memuru, 1 hayvan sağlık memuru ve 1 hastabakıcı hademe idi. Karakolda 1 polis ve çarşı bekçileri vardı. Hükümetin karşısında kiralanan bir evin alt katı da bir gardiyanın gözetiminde tutukevi idi.
Şaşılacak durum, kasabada asayiş tamdı; sanki güvenlik sorunu yoktu. Cinayet, kavga, hırsızlık, olan-duyulan şeyler değildi! 30 yıl önceki son cinayet ve hırsızlık bir masala dönüşmüş, sırası geldikçe anlatılırdı. Durağan yaşamın, kasabayı örten sükunetin neden veya nedenlerini bugün de açıklayamam. Bir çocuk, önünde giden yaşlı adamı “sollamayı” ayıp saydığına göre asırların nasırlaştırdığı töre veya gelenek baskıları vardı.
Merkezde 6 bin, 109 köyünde toplam 40 bin dolayında nüfusun ilaç gereksinimi için eczane yoktu. Biri giden öteki atanan pratisyen hekimler, birinden ötekine bir “ecza dolabı” anahtarı teslim ederdi. Bu dolap, fotoğrafçının camlı vitrini idi. Kasabada trahom, sıtma, şark çıbanı yaygındı. Çalışan iki tarihî hamam sabah erkeklere, öğleden sonra kadınlara açıktı.
Andığım yıllarda tek parti dönemi kapanmış, Demokrat Parti iktidarı başlamıştı. Çarşının ortasında belki yarım yüzyıldır harabe bir cami vardı. Damı çökmüştü ama duvarlarındaki renkli bezemelere pencere demirlerine tutunarak bakardım. Galiba bir 18. yüzyıl sonu mimarisi idi. Ne yazık çok sonraları hepten yıkıp yerine buz gibi soğuk duvarlarıyla beton bir cami yaptılar. Bu bir hayırseverlikmiş! Önceki Boyalı Camii’nin çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapıldığını yaşlılardan dinlemişimdir. Yani bir tür “Aristo mektebi” imiş. Çocukları renkli bir masal ortamında eğitmeyi bizden yüzyıllar önce düşünen, çocuk eğitimini yarı meddah çocuksu hocalara bırakan bilgelerimiz varmış.
Üç ilkokulun adları Atatürk, İstiklâl ve Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet, 2000’lerde yıkılmaktan kurtarılarak restore edildi. Okulun cumhuriyetin 5. yılı anısına halk imecesiyle yapılması, yerel sivil mimarinin çizgilerini ve okula yakışanı yansıtması ne kadar anlamlıdır!
Memleketin hemşerileri Demirağ kardeşlerden Nuri Bey’in, kasabanın ilk mimari projeli betonarme yapısı Nuri Demirağ Ortaokulu’nu yaptırıp eğitime açması 1937’dedir. Yine o yıllarda demiryolu ve demir madeni işletmesi kasabayı gelişmeye açmıştır. 1951’de kaydolduğum bu okulda kütüphane, fizik-biyoloji laboratuvarları, havuzlu park bahçesi, oyun salonları vardı. Toplantı salonundaki tiyatro sahnesini, Muhsin Ertuğrul kasabada dört ay kalarak yaptırmıştı. Nuri Bey’in kardeşi Naci Demirağ da, adıyla anılan kaynak suyunu 24 km. uzaktan getirterek kentte yaptırdığı çeşmelerde akıtmış; halkı ark suyu içmekten kurtarmıştı. İlk elektrik ışığı da 1951’de gözünü kırpmıştı.
Yeşil boyalı bir cami Bugün yıkılıp yerine beton bir cami yapılan eski boyalı cami, çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapılmış. Çocuklar renkli bir masal ortamında eğitim görsünler diye…
1938’de ulaşıma açılan demiryolu ilk defa Batı’ya da ufuk açıyordu. Sivas’a, Ankara’ya, İstanbul’a tren yolculukları başladı. İstasyon, kasabanın can damarı demekti. Halk bu istasyonla Türkiye’ye açıldı. Yerliler pazar günü sabah veya akşam postalarını seyretmek için “şık” kıyafetlerle istasyona gitmeyi âdet edinmişlerdi. İstanbul-Ankara-Erzurum-Horasan hattında gidiş-dönüş seferleri yapan trenler istasyonda 20-30 dakika durur; yolcular ve askerler, seyyar satıcılardan alışveriş yapar; dünyaya kapalı bir yerleşimin halkı da “insan manzaraları” seyrederdi. Bu bir kültür-iletişim susamışlığı olmalıydı. Biz öğrenciler, kitaplarımızdaki siyah-beyaz resimlerinden bildiğimiz İsmet İnönü’yü, Celal Bayar’ı, Şemsettin Günaltay’ı ve diğerlerini, bu trenlerin penceresinde kalabalığı selamlarken görerek “canlı” tanıdık.
Kasabaya inip tarihî eserleri gezenler, okulumuza gelen ünlüler de olurdu. Posta treninin getirdiği ilk gazeteleri görenler bunu bir “devrim” gibi anlatırlardı. Halkevleri 1951’de kapatılınca, ahşap küçük bir yapıda hizmet veren Divriği Halkevi de boşaltılarak, ayıklanan kitapları dışında her şeyi yok pahasına haraç-mezat satıldı. Bu, yeni DP iktidarının kasabaya ilk önemli hizmeti sayılmalıydı!
Kasabada ilk fotoğrafların 1900’lerin başında Mengücek eserlerini ve yazıtlarını belgelemek için çekildiği biliniyorsa da, o sıradaki yol ve güvenlik koşullarında bunun nasıl yapıldığına ilişkin bilgi yoktur. 1930’larda da Fransız arkeolog Albert Gabriel, ekibiyle Divriği’ye gelerek buradaki dünya çapında değerli Selçuklu çağı yapıtlarını incelemiştir.
Anadolu’nun dağ başında asılı kalmış “kom” ve mezra denen üç-beş evcikli yerleşimlerinden kasabalara, küçük kentlere ve il merkezi yerleşimlerine kadar yerel yapı geleneklerini, mimarlık eserlerini koruyan mekanlar; yer yer harabe görüntüleri verse de çok değerli bir tarihî mirası bugüne taşıyordu.
Erzurum, Sivas, Kayseri, Malatya, Niğde, Aksaray, Konya, Afyon… Geçmişlerini tarihsel servetleriyle yansıtmakta, tanıtmakta idiler. Giderek bu kadim yerleşimlerin yanında veya ötesinde yeni zaman semtleri gelişti. Giderek bunlar eskileri yutuverdi.
Gezginler bugün gittikleri yerlerde “eski yerleşim bölgesi görülebiliyor mu?” diye soruyorlar. Eski albümlerde ve kitaplardaki manzaraları artık görme olanağı yok. Ahşap donatılı evler de, onların ördüğü sokaklar da neredeyse bir anda kayboldu. Güzel bahçeler, sokaklar, mesireler, kırlıklar, akarsu kıyıları hatta sahiller silinip gitti. Vadiler de haritalardan siliniyor.
Bu gidiş nereye, bilen de yok! Mazisini tüketen bir ulus olmak ne acı. Yukarıda betimlemeye çalıştığım kasabanın, pire ve tahtakurusu kaynayan bir hanında bile gecelemek isterim!