Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • 1894’te ‘zelzele-i azim’ ve tarih yazan telgrafçı Agâh

    İstanbul’da son büyük deprem bundan 129 yıl önce 10 Temmuz’da meydana gelmiş, şehir harabeye dönmüştü. 2. Abdülhamid döneminin oto sansürlü payitaht gazeteleri olayı “hafiften” duyururken, telgrafçı Agâh Efendi konuyla ilgili günümüze ulaşan tek yerel ve sivil belgeyi hazırlamıştı.

    Telgraf memuru Agâh Efendi, depremde özenle tuttuğu notlarını yine özenle korumuş. 16 küçük yaprak tutan notlarda, 2. Abdülhamid’in başlattığı yardım kampanyasına dair bilgiler de var.

    27 Haziran 1310, bugünkü tak­vime göre 10 Temmuz 1894 Salı günü İstanbul’u altüst eden depreme, halk “üç yüz on zelzelesi”; o günlerde oğlu Halûk doğan Tevfik Fikret de “Zelzele” şiirinde “İstanbul’u, ateşli bir hastanın titreyişi gibi için için ve uzun silkeleyen, kı­ran yıkan deprem” demiş. Os­manlı payitahtı, 2. Bâyezid’in uğursuzluğuna yorumlanan 1509 ve 3. Mustafa’nın şanssız­lığına verilen 1766’daki iki bü­yük depremden sonra, 19. yüz­yıl biterken 3. sıraya oturan bir deprem felaketi da­ha yaşamıştı. Halk önceki­lere “Küçük Kıyamet”, 1894’teki­ne “zelzele-i azim” ve “ha­reket-i arz” demiştir. 1894 depremini ya­bancı haber kay­nakları dünyaya duyururken, olayın İstanbul ve çevresin­deki tahribatını 2. Ab­dülhamid’in payitaht gaze­teleri üstü kapalı vermişlerdi.

    Burada yayımladığımız belge, döneminden bugüne ulaşan ilk yerel ve sivil belge olma özelliği taşıyor. Telgrafçı Agâh Efen­di, görevi nedeniyle öğrendik­lerini, küçük samanlı kâğıtlara kurşun kalemle yazıp sakla­mış. İstanbullu Neşet Behcet Özede ise, amcazadesi telgrafçı Agâh’ın 1894’te tuttuğu notla­rı, 49 yıl sonra 24 Haziran 1943 tarihli mektubuna ekleyip ya­yımlaması için Sermet Muhtar Alus’a göndermiş. Semt semt yıkıntıları, ölü-yaralı sayıları­nı, toplanan yardımları veren ve 1990’larda elimize geçen bu 16 sayfalık notları dikkatsiz bir ayıklayıcı buruşturup atabilir­di. Mesleği gereği eline ve ku­lağına ulaşan bilgileri günü gü­nüne kaydeden telgrafçı Agah’ı saygıyla anıyoruz.

    İşte Agah Efendi’nin depremin ilk etkisine dair ilk notları:

    “…10 Temmuz 1894 Salı günü ezanî saat dördü kırk yedi da­kika geçe önce hafif bir hare­ket-i arz hissedildi, müteakip gayet kuvvetli surette her taraf sarsılmaya başladı. Zelzele­nin istikameti cenub-i şarkî­den şimâl-i garbiye ve aşağıdan yukarı doğru vuku buldu. Şid­deti takriben on, oniki saniye devam etti. Deniz gayet durgun olduğu halde, vapurlar kayıklar birdenbire dalgalara tutularak inip çıkmaya başladığından, içindekiler bu hâlin neden ile­ri geldiğini bilemeyerek kork­muşlardı. Arkasından şehrin her tarafında büyük bir toz bulutu havalandığını görenler bir zelzele olduğunu anladılar. İzmit Körfezi’ne doğru bütün sahillerde, Sarayburnu, Samat­ya, Tophane, Üsküdar, Kadıköy cihetlerinde zelzelenin fazla­lığından sular evvela çekilmiş, sonra karaya doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetli hareketin vuku’un­dan bir çeyrek sonra ardarda dört defa daha hareket vuku bulmuş, dokuza çeyrek kala ve onbirde tekrar zelzele hisse­dilmiştir. Şiddetli hareket olur olmaz, kadın-erkek çoluk-ço­cuk herkes, evlerini, mesken­lerini, dükkanlarını, mağazala­rını bırakarak sokağa fırlamış­lardır. Akşama kadar sokakta vakit geçirmişlerdir. Gece dahi birçok ahali sokaklarda kal­mışlardır. Halk arasında hâsıl olan korku ve dehşeti tavsif et­mek imkânsızdır. Zelzelenin en ziyade şiddet gösterdiği sahâ Sultanahmet’ten Edirnekapı­sı’na kadar olan hat üzerinde­ki binalar, Fatih, Edirnekapısı, Topkapı, Balat cihetleridir.

  • Tabiat zelzeleyle vurunca savaşların yıkımı dururdu

    Anadolu-Ortadoğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüzyıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, salgın-sel felaketleriyle de boğuşmaktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durduran tek etken zelzeledir. Urfalı Mateos ve Ebu’l-Farac’ın (Papaz Grigor) bugüne ulaşan notları, insan-Tanrı ekseninde hadiselerin tanığıdır.

    Türkiye’nin güneydoğu­sunda 12 milyon nüfu­sun yaşadığı 10 ili kap­sayan coğrafya, Maraş-Pazar­cık/Antakya fayındaki bölge, gece ve gündüz depremleriyle yerlebir oldu. Yaşananlara es­ki zamanların inancıyla “Tan­rı’nın gazabı” denebilir mi? Be­tona-demire tutkunun ağır ce­zası olmalı.

    1980’lerde o bölgenin kent ve kasabalarını, çarşı-pazarla­rını gezmiş; samimi, canayakın insanlarıyla günübirlik dost­luklar kurmuştum. Mahallele­re uzanan sokakları gölgeleyen saçaklı evlerin kapıları, pen­cereleri, sokak başı çeşmeleri belleğimdedir. Elbistan’da okul arkadaşımı bulmuştum. Bir za­manlar İnançoğulları Beyli­ği’nin merkezi olan ilçede, dün­ya çapında bir tarihçimiz, Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç da (öl. 1961) doğup büyümüş­tü. Yazık ki bütün bu bölgemiz, sıcak-sevecen insanları ve kül­tür varlıkları ile bir felaket ya­şadı, yaşıyor. Eski Anadolu’nun kent, kır ve insan zenginlikleri, hiçbir değişime feda edilmeye­cek kadar özeldir. Bu zenginliği her yerde çok katlı beton demir örüntülü apartmanların istila­larına teslim ettik. Bu felaket, 110.000 km2’lik bir bölgemizin uzun bir süre sönüşüdür.

    Bu bölgenin “zelzele tarihi” için Urfalı Mateos’un Veka­yinâme’si ve Papaz Grigor’un Zeyl’i başlıca kaynaklardır (Urfalı Mateos Vekâyi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), E. D. Hrant D. Andreasyan’ın Türkçe çe­virisidir. Prof. M. Halil Yınanç katkıda bulunmuştur. T.T.K. Basımevi- Ankara 1962. Pa­paz Grigor’un Zeyl’i (Gregory Abu’l-Faraç (Bar Hebraeus) Abû’l Farac Tarihi C.I-II, Sür­yancadan Ernest A.Wallis Bud­ge’nin İngilizceye çevirisinden Ö. Rıza Doğrul’un Türkçeye çe­virisi, T.T.K. Basımevi, Ankara 1945).

    Irak’ın kuzeyinde yer alan Maklub Dağı üzerindeki Mar Matttai Manastırı.

    Önceki evre ve çağlardaki depremzede toplumların se­rüvenlerini bize haber veren Urfalı Mateos ve öteki böl­ge tarihçilerinin yazdıkları önemlidir. Bunlar, Süryanice, Ermenice, Arapça yazdıkları vekayinâmelerde (kronik) gök cisimleri-olayları, ay-güneş tu­tulmaları, gerçek ötesi anlatı­lar, veba-kolera salgınları, su baskını, sağanak, dolu, fırtına, ağır kışlar, kıtlık ve kuraklıklar, sıklıkla yaşanan hareket-i arz (deprem) olaylarını anlatmış; genel yorum da daima “Tan­rı’nın gazabı” diye vurgulan­mıştır.

    Bu kaynakların ortaya koy­duğu önemli bir tarihî gerçek de şudur: Depremler tarafın­dan ezilen Anadolu-Ortado­ğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüz­yıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, sal­gın-sel felaketleriyle de boğuş­maktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durdu­ran tek etken zelzeledir. Ancak bu felaketleri Allah’ın bir ga­zabı gören ve insanları uya­ran din adamlarının etkisiy­le bir süre duraklayan Moğol­lar, Cengizîler, Oğuz Türkleri, Selçukiler, Harzemiler, Arap­lar, Haçlılar ve Eyyûbiler, tek­rar egemenlik, işgal ve salta­nat kavgalarına başlamışlardır. Cengizhan, Alparslan, Tuğrul, Selahâddin Eyyubî, Joselin, Keykâvus, Keykubad gibi kim­liklerin siyasi-askerî ihtiras­ları da bu dönemdedir. Dep­remler, bütün bir Ortadoğu’yu kaplamış ölüm-kırım kavgala­rını sanki bir teneffüs zili gibi bir süreliğine durdurabilmiş­tir. Ebu’l-Farac’ın anlattıkla­rı, günümüz Maraş-Antakya depremleri de dahil, insanlık yazgısı denebilir acıklı panora­malardır.

    Ebu’l-Farac, Yahudi bir he­kimin oğlu olarak Malatya’da doğmuştur. Babası Bar Heb­raeus’un adıyla vaftiz edil­diğinden bu adla da tanınır. Antakya’ya yerleşerek keşişli­ği seçmiş, piskopos olmuştur. Künyesi hayli uzundur: Hekim, ruhanî, Urfalı tarihçi, Bar Heb­raeus Gregorius Abu’l-Farac İbnü’l-İbrî Mateos!

    Maklub Dağı üzerindeki Mar
    Matttai Manastırı kilisesinin
    kuzey duvarında yer alan
    Bar Hebraeus (Ebu’l-Farac)
    ile kardeşi Bar Savma’nın
    mezarı üstündeki kitabe

    10.-13. yüzyılların Ortado­ğu yazarlarından bu olayla­rı abartmadan yazanların ilk sırasında Urfalı Mateos’u an­mak, 952-1236 olaylarını içe­ren Vekayinâmesini (kroni­ği), ayrıca bu esere eklemeler (zeyl) yazan Papaz Grigor’un notlarını okumak gerekir. Bu kaynaklar Türkiye’nin güney­doğu illeri, Suriye-Irak-İran kültürleri, siyasi-askerî-sos­yal olaylar için de önemlidir. Bu kaynaklara göre 865-1269 arasındaki 404 yılda 12 büyük deprem anlatılmıştır ki, bu da ortalama 33 yılda bir demektir. Tarih kaydına geçen depremler ve bunların özetle tanımlan­maları sırasıyla şöyledir:

    865 Antakya vilayetinde şid­detli bir zelzele oldu. 1.500 bü­yük binayı tahrip etti. Şehir surlarındaki 90 kuleyi düşür­dü. Yer altından tüyler ürper­tici korkunç sesler işitiliyordu. Yer sarsıntıları bütün Suriye şehirlerinde birçok yerleri (La­takia, Cebele), Laodicea’yı tah­rip etti. Cebele’nin bütün ahali­si mahvoldu.

    1042 Tebriz şehrinde şiddetli bir zelzele oldu. Şehrin kalesi, suru, birçok sarayları ve ha­mamları yıkıldı. 50 bin kadar insan enkaz altında can verdi. Tebriz hâkimi şehir dışındaki çiftliğinde bulunduğu için kaç­tı ve kurtuldu. Ancak felaketin büyüklüğü karşısında, sırtına çuval parçaları alarak küller üzerinde oturdu. Sonra Har­zem’e hâkim olan Oğuzların korkusundan kalelerden birine çekilerek kapandı.

    10 Mart 1045 İnsanlar Tan­rı’nın şiddetli hiddetine maruz kaldılar. Tanrı, öfkeli bakışları­nı mahlukata çevirdi. Korkunç bir zelzele oldu. Bütün yeryü­zü sarsıldı. Arz ve mahlukat bu suretle çalkalandı. Birçok kili­se temelinden yıkıldı. Erzinga (Erzincan) şehri temelinden yıkılıp toprak olurken, erkekler ve kadınlar da derinliklerine yuvarlandılar. Onların derin­liklerden gelen acı feryatları günlerce işitildi. Sarsıntılar 1 yıl devam etti. Günahlarımız­dan dolayı Tanrı’nın hiddetine maruz kalan mahlukatın akıbe­tini anlatmak imkansızdır. Yer­yüzü karanlıkla örtülmüştü. Güneş ve ay, kana boyanmış gi­bi doğuyor, ancak göğün ortala­rına çıkınca berraklık kazanı­yordu.

    8 Mart 1053 Büyük Antak­ya şehrinde felaket alametle­ri belirdi. Düşmanlıkların ve kavgaların arttığı, İncil’lerin Romalılarca yakıldığı günle­rin dördüncüsünde, herkes ki­lisede toplanırken bir gürültü koptu. Şiddetli bir zelzele ile bütün şehir sarsıldı. Gökten düşen ateşle kilise, temelin­den damına kadar bir fener gi­bi yandı. Minberin bulunduğu yerde toprak yarıldı. 20 bin al­tın değerindeki mukaddes sed toprağın derinliklerine gömül­dü. Romalılara ait 40 tapınak da yanan kandilleriyle yere gö­müldü. Ruhaniler ve halk dua için kentin Horom meydanında toplanırlarken yerden büyük bir gürültü duyuldu. Öğleyin altıncı saatte yine zelzele oldu. Toprak yarıldı. Patrikle birlik­te 10 bin kadar insan derinlik­lere gömüldü. Bu ceza, işlenen günahların karşılığıydı. Yine o yılki kışta 60 gün boyunca gece yağan kar gündüz sel olup hay­vanları sürükledi.

    Yahudi bir hekimin oğlu olarak Malatya’da doğan Ebu’l-Farac’ın eserinin aslından bir örnek.

    Eylül 1090 Bütün memleket­te zelzele oldu. Yeryüzü şiddet­le sarsıldı. Gök altındaki bütün mahlukat titrediler. Antakya şehrinde büyük tahribat oldu. Birçok burçlar, kuleler teme­linden kopup yıkıldılar. Sur­ların büyük kısmı yıkıldı. Er­kek-kadın birçok insan yıkılan evlerin altında can verdi.

    29 Kasım 1115 İnsanlar işle­dikleri günahlar sebebiyle Tan­rı’nın gazabına uğradı. Herke­sin derin bir uykuda bulundu­ğu sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı. Yeryüzü şiddetle tit­redi. Kayalar yarıldı, tepeler çatladı. Dağlar-tepeler çınla­dı, canlı hayvanlar gibi sesler çıkardı. Bu sesler kulaklarda bir ordunun çıkardığı gürül­tüyü andırıyordu. Mahlukat, Tanrı’nın gazabı altında şaş­kın, dalgalı bir deniz gibi tit­reyip çalkanıyordu. Bütün ova ve dağlar, sanki bakırdanmış gibi çınladı. Ağaçlar sallandı. İnsanlar ağır hastalar gibi inli­yorlardı. Yeryüzünden dehşe­te kapılmış firariler gibi figan ve haykırışlar yükseliyordu. Bu sesler, zelzeleden sonra da geceleyin 1 saat kadar işitil­di. Herkes hayatından ümidini kesti ve kıyamet gününün gel­diğini zannetti (…) O gece bir­çok şehir ve bölge harap oldu. Buralardan bazıları Franklara (Haçlılar) aitti. Diğer bölgeler­de ve Müslümanlara ait yerler­de hiçbir zarar vukua gelmedi. O gece Samsat, Hısnımansur (Adıyaman), Keysun, Raban, Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akıbeti o kadar feci olmuştu ki yaklaşık 40 bin kişi öldü. Çok nüfuslu/kalabalık bir şehirdi. Bu felaketten hiç kim­se kurtulamamıştı. Sis şehrin­de de durum aynıydı. Birçok manastır ve köy harap olur­ken 10 binlerce erkek-kadın da öldü (…) Basilien manastı­rında aziz Ermeni ruhanileri toplanmış ayin icra ederlerken kilise üstlerine yıkıldı. Onların cesetleri bugüne kadar orada kalmıştır. Hesuantz adlı büyük manastırda da aynı durum ya­şandı. Zelzele durduktan sonra kar yağmaya başladı (…) Bunlar yaşayanların günahları yüzün­den olmuştur; çünkü her biri Tanrı’nın çizdiği yolu terkedip yanlış yollara girmiş, mukad­des kitaplarda yazılı öğütler­den yüz çevirmiş çılgınca yaşı­yorlardı.

    Şubat 1138 İran toprakla­rındaki kentlerden Ganza’da (Gence) şiddetli bir deprem ol­du. 230 bin insan öldü. Bütün kent yerin dibine geçti. Yerden de siyah sular (petrol?) fışkırdı. Kentten kaçanlar mezarlıkla­ra sığındılar ve ölüleri için yas tuttular.

    Eski zelzelelerden kalanlar 1157’de Suriye’de meydana gelen şiddetli depremde Hama’daki Şeyzer Kalesi büyük hasar gördü.

    1140 Kalonikus’da yer yarıl­dı ve 40 atlıyı atları ile birlikte yuttu. Bunlardan ancak arka­daşlarından ayrılan biri kurtul­du. Toprak altında kalan adam­ların ve atların iniltileri uzun bir müddet işitildi.

    1157 Suriye’de şiddetli zelze­leler oldu ve birçok şehirleri harap etti. Hama’daki kale ile şehirdeki büyük binalar ihti­yar adamların, kadınların ve çocukların üzerine yıkıldı. Nü­fusun onbinlercesi bu şekilde öldü. Şeyzer Kalesi de kısmen yıkılmış ve burada ancak 1 ka­dın ile 1 harem ağası kurtula­bilmişler. Halep ahalisi de aynı şekilde kaçtılar; günlerce şehir dışında ikamet bahasına can­larını kurtardılar; fakat evleri yıkılmış ve 500 kadar kişi en­kaz altında kalmıştı. Kafar Tab ve Apamea’da bir kimse kurtu­lamadı. Rahbut’a kadar diğer yerlerde de aynı vaziyet hasıl oldu. Frank şehirlerinden Mısn el-Ekrad ile Arkad tamamen yıkıldı. Lâzkiye’de yalnız büyük kilise kaldı; fakat kilisenin ze­mini yarıldı ve içi çamur dolu bir uçurum peyda oldu. Antak­ya’nın büyük kısmı ve Trablus şehri harap olmuştu.

    29 Haziran 1169 Arap yılının 12. ayına tesadüf eden o gün şiddetli bir zelzele oldu. Yeryü­zü, deniz üzerindeki bir gemi gibi sallandı. Bu hadise nesil­lerden beri emsali görülme­miş mahiyette idi. Mukaddes Patrik Mar Michel der ki: “Mar Hananya manastırında sabah ayinini yaptığımız sırada, şid­detli gökgürültüsüne benzer bir ses yerin altından yüksel­di. Mukaddes masanın önünde bulunduğumuz için ona tutun­duk fakat bir taraftan bir tarafa sarsıldık. Uzun bir zaman son­ra mezardan çıkmış gibi geri döndük. Gözlerimiz uykudan uyanmış adamların gözleri gibi yaşlanıyordu ve dillerimiz Al­lah’a şükrediyordu”.

    Zelzele esnasında Halep, Ba­albek, Hama, Emesa, Şeyzar, Baras şehirlerinin surları, kale­leri ve büyük binaları ahalinin üzerine yıkıldı. Antakya’daki büyük Rum kilisesi ile Frank­lara ait Kusyana kilisesinin mezbahı tamamen yıkıldı. Bize, yani cemaatimizin artıklarına gelince… Allah aczimize baka­rak yardım etti; zira içimizde kral ve emir bulunmuyordu. Halep’te her şey yıkıldığı halde bir kilise kurtuldu. Antakya’da Meryem Ana kilisesi ile Geor­ge ve Mar Sawmaoğlu kiliseleri yıkılmaktan kurtuldu. Gaba­ra’da ve Lazikiye’de birer küçük kilise yıkılmıştı. Bu zelzele 25 gün devam etti.

    17 Nisan 1269 Haftanın 4. gü­nünün ilk saatinde Kilikya’da şiddetli bir zelzele oldu. Ser­vand kalesinin kayasını, Ama­nos ve Haruta kayasını, Erme­nilerin büyük manastırını yani Kral Balut manastırını tahrip etti. Bu felaket sırasında 8 bin kadar kişi helâk oldu.

  • Geçmişte de ‘para pul olur’ pahalılık, yokluk yaşanırdı

    Geçmişte de ‘para pul olur’ pahalılık, yokluk yaşanırdı

    Osmanoğulları fetih ve istila seferlerinden zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a döndüğünde bu refahtan hiç değilse belirli kesimler payını alırdı. Ancak karakışların bastırdığı, rüşvetçi memurların, sahtekar sarrafların, fırsatçı esnafın asayiş ve güven eksikliğinden faydalandığı; krizlerin pençesinde halkın açlıktan kıvrandığı dönemler de çoktu. Osmanlı İstanbul’undan 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş-çıkışlarına örnekler…

    Geçen yüzyıllarda her ülkenin bakır, gümüş altın paraları, ayarı ve tartısı saptanarak dünyanın her tarafında o yerin aynı metal paraları ile serbestçe değiştirilebilir, yani “konvertibl” idi. Günümüzde ise metal para sadece küsurat ödemelerde kullanılıyor. Değerli sandığımız bugünün Türk lirasının ve döviz dediğimiz değeri üstünde yazılı kağıt banknotların ise sonu yakın gibi görünüyor. Olasılıkla ele avuca alınmaz; cüzdana, kasaya, hele yastık altına hiç konulamaz “sanal/muhayyel” yazılım icadı para dünyası kapıda.

    Artan dünya nüfusuna koşut bir para mahşeri yaşanıyor. Enflasyon canavarının eseri kağıt para destelerini, bunların tepeleme yığıldığı bankaların kasa odalarını TV ekranlarında izliyoruz. “Pul olmuş” banknotları artık, hızlı makineler sayıyor, balyalıyor, bankadan bankaya zırhlı araçlar taşıyor. Yarı yüzyıl öncesine kadar bu manzaralar hayal bile edilmezdi.

    Başçuhadar Sadrazamın Giyeceklerini Muhafaza Edip Taşıyan  Defterdar Maliye Bakanı Defter Emini Devlet Arazi Kayıt Defterlerinin Muhafızı  Nişancı Devlet Bakanı  Darbhane Emini Darbhanenin Amiri
    Sadrazamın giyeceklerini muhafaza edip taşıyan Başçuhadar, bugünkü Maliye Bakanı olan Defterdar, devlet arazi kayıt defterlerinin muhafızı Defter Emini, Nişancı ve Darphane Emini…

    Bir de eski zamanlara bakalım. Büyük kentlerde her gün türlü çeşitli binlerce ve binlerce altın, gümüş para el değiştirir; aşınmış, ezik-bozuk, tağşiş edilmiş paralar darphanelerde eritilip “çil” denen yeni altın, gümüş paralar basılırmış. Daha eskilerde ise -hiç değilse bizim dünyamızda- banka bile yoktu. Yerli ve yabancı paralar arasındaki değer farkını piyasa cambazları, gayrimüslim bankerler, kuyruklu sarraflar belirliyordu. Alışverişler kesede, koyun cebinde taşınan, değeri metalinden ibaret paralarla yapılıyordu.

    Son 150 yılın paraları ise kağıttandı. Ama ulusal para kuponları ABD, Almanya ve İngiltere gibi zengin devletlerin “döviz” denen itibarlı paraları karşısındaki değeriyle işlem görüyordu. Bu dövizlerin itibarını elimiz ve gözümüz seçebiliyor. “Dolar, Euro, Sterlin, Türk lirası fark etmez; hepsi kâğıt desek” de Türk parası buruştu­rulup cebe sokuluyor ama döviz denenlere gözler bir başka ba­kıyor, eller öyle kolay buruştur­muyor.

    1730_de Osmanlı Padişahı III. Ahmed_in tahttan inmesi ile sonuçlanan Patrona Halil Isyanı
    Lale Devri’nin sonunda isyan
    1730’da Osmanlı Padişahı 3. Ahmed’in tahttan inmesi ile sonuçlanan Patrona Halil İsyanı’nın Jean-Baptiste van Mour tarafından yapılmış resmi.

    Ganimet için savaş

    Tarih denen bütün bir mazide nüfus artışı olmasa; arz/talep, yani üretim ile tüketim denge­lense, savaşların pek çoğu ya­şanmayacak; tarih kitapları ana konusu olan doymak ve esenlik gerekçeli savaşlardan mahrum kalacaktı. Serdarların peşleri­ne taktıkları ordulara verdik­leri söz, “Ganimete boğulacak, zengin olacaksınız” idi. Hz. Ömer’in İran’a gönderdiği gazâ ordusunun Medine’ye getirdiği ganimetler ortaya yığıldığında güneşi gölgeleyen bir tepe oluş­muş; bunu paylaşarak zengin­leşenler, zevk ü sefaya yönel­mişlerdi. Gazneli Mahmud’un Hindistan seferlerinin amacı, oradan Turan’a, Afgan’a, İran’a servet taşımaktı. Ordusunu fil­lerle takviye ederek Anadolu’yu istilaya gelen Timur’un amacı Yıldırım’ın ordusuna gözda­ğı vermek, ama asıl, Helenistik çağda Anadolu topraklarına gö­mülen altın hazinelerini bulup Semerkant’a taşımaktı.

    Osmanoğulları’nın fetih ve istila seferlerinde de zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a dönüldüğü olmuştu. Ancak İs­tanbul’a getirilenlerden taşra toplumlarına da aktarım ya­pıldığı söylenemez. Taşradan toplanan “arus” (gelin) vergi­sinin, kovan vergisinin, değir­men vergisinin, daha onlarca ve onlarca verginin hep İstanbul’a taşındığını; teba, reaya denen kitlelere yoksulluk içinde, kıt kanaat yaşama şansı tanındığı­nı da belirtelim. Osmanlı taşra dünyasındaki geçim zorluğunu, güvensizliği, yaşama koşulla­rını öğrenmek isteyenlere de (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi’ni okumaları­nı önerelim.

    Belgeler ve kaynaklar, para ve piyasa durumunu Payitaht İstanbul özelinde daha güveni­lir gösterdiğinden 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş çıkış­larına kısa örnekleri de İstan­bul’dan verelim…


    26 AĞUSTOS 1553

    Avusturya elçisinin çarşı-pazar gözlemleri

    Sultan Süleyman Doğu seferinde ol­duğundan Veziriazam Rüstem Pa­şa’nın huzuruna çıkan Avusturya el­çilik heyeti dışarı çıktıklarında küme küme askerler peşlerine takılıp sırna­şarak hediye ve bahşiş istemişlerdi. İstanbul’daki paşaları “hırsız” olarak niteleyen elçi, Tavuk Pazarı’ndaki Elçi hanında ikameti sırasında kenti gez­diğini, evlerin kalitesiz malzemeden, gösterişsiz ve tek katlı olduğunu, İs­tanbul’da balın okkasının 4.5, şekerin 17 akçeye, Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçlerin 1 akçeye satıldığı­nı yazmıştı. Elçinin gözlemine göre, Türkler en çok soğanla kavrulan ko­yun eti yiyor; pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan, ka­bak, havuç dolması, yaprak sarması, sütlaç muhallebi, omlet gibi yemek­ler yapıyordu. Sebze ve meyvelerin bir kısmını padişahın İstanbul ve çevre­sindeki has bahçe ve bostanlarında acemi oğlanların yetiştirdiğini, bunla­rın Eminönü’nde pazarlandığını, ken­tin her köşesinde manav çardakları bulunduğunu yazması da önemliydi.


    1572-1575

    Kar yağmaya başladı Kapıkulu gulgulesi patladı

    Kış aylarında şiddetli soğuklar, kar ve fırtınalar nedeniyle İstan­bul’da kıtlık yaşandı. Zahire getiren gemiler kesildi. Bir-iki gün kar yağ­dığında bile fırıncılar narh istemeyi âdet edindiklerinden fırınları kapat­tılar. Ağır kışlarda buğday satma­yarak karaborsacılık yapmak da za­hirecilerin âdetiydi. Saraydan veya divandan İstanbul kadısına etkisi olmayan buyruklar yazılıyordu. Bu dönemde rüşvet ve yolsuzluk yay­gındı; üstelik yüksek enflasyon var­dı. Kapıkulları da saraya ve Sultan 3. Murad’a (1574-1595) dönük eylemler başlattılar.

    Önlemlere karşın hayat pahalılığı artarken narhlara ve rayiçlere ilişkin buyruklara uyan yoktu. Piyasa, ayarı ve ağırlığı ile oynanmış sözde gümüş akçeler yüzünden güvensiz, pahalılık ileri düzeydeydi. İstanbul kadısına yazılan hükümlerde 1 altın liranın 60 akçe, 1 gümüş kuruşun 40 akçe düze­yinde tutulması istendi. Halis gümü­şün israf edilmemesi istense de para darlığı, bu tür hükümleri geçersiz kıldığından çarşı-pazar kalpazanla­rın kontrolüne girmişti.

    Asıl bunalım, 11 Ocak 1575 günü Ulufe Divanı’nda yaşandı. O gün Ka­fes Kasrı’ndan Divan-ı Âli’deki otu­rumu bir süre izleyen 3. Murad arz odasına geçtiğinde, avlularda Kapı­kulu gulgulesi başlamıştı. Askerler seslerini yükselterek “Bölük ağaları­mız bize ulufemizi kusur (eksik) üze­re ve terakkilerimizi (artışları) eksik vermek isterler. Bunun aslı nedür?” deyip eyleme geçtiler. Noksan dağıtı­lan ulufeler dağıtılarak olay yatıştı­rıldı.


    1582

    Ayşe Sultan düğün yaptı rüşvet skandalı patladı

    Sıkıntılar sürerken 10 nisanda Mihrümah Sultan’la Rüstem Pa­şa çiftinin kızları Ayşe Sultan’ın Nişancı Feridun Bey’le düğünü bir pahalılık dalgasına daha yo­laçtı. Düğün ertesinde İstanbul, 3. Murad’la ilgili rüşvet haberleriy­le çalkandı. Padişahın yanından ayrılmayan saray cücesi Nasuh’un “taşra halkıyla eli olduğu”, çevirdi­ği dalavereler ortaya saçıldı. Sözde soruşturma başlatıldı, cüce hapse­dildi. Kimi eyalet valileri azledildi. Defterdarların, saraya akıtılan rüş­vetlerden aldıkları payları, sarayın odun ambarında odun yığınlarının altına sakladıkları saptandı.


    1593

    Yiyecek fiyatları arttı baş isteyen sipahi odunla kovalandı

    26 Ocak günü ulufe divanında, si­pahiler üç aylıklarının eksik olduğu savıyla Divanhane’ye yürüdüler. Çavuş ve kapıcılarla aralarında kavga çıktı. Asker, vezirlere taş yağdırdı. Veziri­azam Siyavuş Paşa’nın Başdefterdar Emin Paşa’nın, Harem kethüdası Can­feda Kadı’nın başları istendi. Sarayın alay ve adalet meydanları mahşere döndü. Sipahiler ek ödeme önerisini de reddettiler. Bir kazasker, askerleri yatıştırmak için kâfir olursunuz den­diğinde, “Biz çoktan kâfir olduk. Bize defterdarın ve Kethüda kadının başla­rını getirin” yanıtını verdiler.

    Başdefterdarın seyyid (Hz. Ali so­yundan) olduğu, şer’an idam edileme­yeceği hatırlatılınca “İsterse Hasan ve Hüseyin olsun!” diye bağırdılar. Bos­tancılar ile Baltacılar’ın silahlanarak gelmeleri, Yeniçeri Ağası’nın da yeni­çeri bölükleriyle saray dışını tutması üzerine Sipahiler, dikbaşlılığı bırakıp korkuya kapıldılar. Kapıcılar kaçmaya yeltenenleri odun ambarından aldık­ları odunlarla kovaladı. Kaçış sırasın­da ezilip ölenler oldu. Kapılar kapatılıp içeride katliam başlatıldı. Mutfaklara koğuşlara sığınan sipahiler öldürüldü. Dışarı çıkabilenleri de yeniçeri ağası değneklerle haklattı. Ertesi gün saray avluları ve çevresinden toplanan sipa­hi cesetleri denize atıldı.

    Siyavuş Paşa ve defterdar azledildi ama aşırı enflasyon koşullarında gü­müş paranın değeriyle sürekli oynan­dığından yiyecek fiyatları artmıştı. 600 dirhem gümüşten 400 akçe kesilmesi gerekirken 800 akçe kesilmekteydi ki bu, %100’lük enflasyon demekti. Üc­retlilerin alım gücü yarıya düşmüştü. Asker ayaklanması da bundandı.

    İstanbul nüfusunun iyice arttığı o yıllarda ülkenin her tarafından baş­kente göçler sürmekteydi. Özellikle Anadolu’da mal ve can güvenliği kal­madığı gibi fahiş gümrük vergisi yü­zünden eski bolluk ve kalite kalmamış, gümrük işleri Yahudi mültezimlerin tekeline geçmişti. Müslüman tüccar­larsa Yahudi mültezimlere vergi öde­mek günah bahanesiyle hileli yollar­dan ve rüşvetle iş görmeyi tercih edi­yorlardı.


    1617-1621

    1. Ahmed’in ölümü ‘uğursuzluk’ getirdi

    Sultan_I._Ahmet

    Padişah 1. Ahmed 22 Kasım 1617’de ölmüş, kardeşi 1. Mustafa  tahta çıkınca, cülus bahşişi dağı- tılmıştı. 1. Mustafa 3 ay sonra indirilince yeğeni 2. Osman’ın cülusunda bir bahşiş daha dağıtılmıştı.  Toplam 3 bin kese bahşişin ardından hazine boşaldı. İstanbullular  ağır kışı, genç ve dindar Sultan Ahmed’in ölümünü, meczup kardeşinin tahta çıkışını, ardından 14  yaşındaki 2. Osman’ın cülusunu  izleyen yangınları, kıtlık ve pahalılığı uğursuzluğa yordular. İlkbahara doğru başlayan sağanaklarda  mahalleler sele suya boğuldu. Yaza  doğru bu kez “tâ‘ûn-ı ekber” (büyük veba) salgını başladı.  1621 kışında ise hepsi yetmezmiş gibi Haliç dondu. Boğaz’ı buz  kütleleri kapladı. Zahire gemileri çalışmadığından yine kıtlık başladı.  75 dirhemlik (250 gr) ekmek 1 akçeye, etin okkası 15 akçeye çıktı.


    8 ŞUBAT 1640

    Sultan İbrahim sikke bastırdı, ecnebi paralar değer kazandı

    İstan bullular, kış süre ken 4 Mu­rad ınölümün ,k ardeşi İbra im’i cül sunud u ursuzluk saydı ar. Çün ü k tlıkve karabor sa vardı. Ve­ziriazama gönderdiği buyrukta: “İs­tanbul’da kıtlık vardır deyü söylenir, Kadıya muhkem tembih eyle. Narh işine ziyade dikkat etsin. Gezsin dolaşsın yoksa kendisi bilür” diye yazan yeni padişah İbrahim, kendi adına sikke basılmasını istedi. Bu­nun için 1641’de tedavüldeki eski paralar toplatılınca kıtlık ve pahalı­lık büsbütün arttı. Kuruş 125, altın 250 akçe iken İbrahim adına kesilen sikkelerden kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü. Ecnebi paraları değer kazandı. Emtia fiyatları yük­seldi. 4. Murad döneminde (1623- 1640) 1 kuruşa 11 okka (27 kg) et alı­nırken artık 8 okka (17 kg) alınabilir oldu. 1643’te Sultan İbrahim, kara­borsacıların çarşı ortasında dayağa yatırmalarını, hatta boğdurmaları­nı, halkı korkutmak için zindandaki müebbet mahkumlardan birer ikişer kişinin meydanlarda astırılmasını isteyecekti.


    MART 1656

    Vak’a-i Vakvakiye ayaklanması

    İstanbullular, 1656 Mart aylarının ilk günlerinde terör ve kıtlık kabusu yaşadılar. Sipahiler ve Acemi oğlan­lardan sonra çarşı esnafı da gümüş paraların düşük ayarda basılma­sı nedeniyle Çınar Vak’ası/Vak’a-i Vakvakiye denen ayaklanmayı baş­lattı. Olayın arkasında, ocak ağala­rıyla saray ağalarının iktidar çekiş­mesi vardı. Sarayın alay köşkünü kuşatan isyancılar, züyuf akçe denen (değeri düşük neredeyse kızıl bakır) etekler dolusu akçeyi yere döktüler. Kimi ağalar ve elebaşılar At Meyda­nı’nda ulu çınar ağacının dallarına asılarak idam edildi.


    1695

    Ayarıyla oynanmış altınlar gitti yerine Cedid Altun getirildi

    17. yüzyılın sonuna gelindiğinde ahali yaşam koşullarından mem­nun değildi. İstanbul’da hayat yine pahalı, para kaçakçılığı ise ayrı bir sorundu. Mısır tüccarları, İstan­bul Darphanesi’nde kesilen altın ve gümüş paraları toplayıp götürmek­te, İstanbul piyasasına ayarıyla oy­nanmış paralar sürmekteydiler. Bu da fiyatları yükseltiyordu. Bunun önüne geçmek için 2. Mustafa’nın tuğrasıyla Cedid Altun basımına geçildi. Sürümdeki paralar topla­tılıp eritilerek Tuğralı’ya dönüştü­rüldü. 300 akçe değerindeki bu yeni altının ülke genelinde geçerli olma­sı için eyalet valilerine buyruklar yazıldı.


    1763

    Törpü ve dedikoduyla altından altın kazanmak

    avrat pazarı

    Sultan 3. Mustafa (1757-1774) 1763’te yerli ve yabancı paraların pi­yasa değerini dengelemek için bir gi­rişimde bulundu. O yıllarda tedavül­deki Osmanlı altın sikkeleri şunlardı: Fındık altını, İstanbul zincirlisi, Zer-i Mahbub, Mısır Zincirlisi, Mısır Tuğ­ralısı ve bunlar kadar, hatta bunlardan daha değerli sayılan ecnebi paraları Yaldızlı Venedik ve Macar altını de­nen altın paralar.

    Padişah, ayarı bozuk, vezni düşük denerek düşük fiyata bozulan paraları toplatıp darphanede eritti; Yaldız ve Fındık altınları ile eşitleyip, üstünde kendi tuğrası bulunan 155 akçe değe­rinde yeni paralar darp ettirdi. Vene­dik Cumhuriyeti ise Osmanlı piyasa­larından 2. Mustafa tuğralı altınları toplatıp Yaldızlı Venedik altını darp ettiri­yor; Yahudi ve Hıristiyan sarraflar da “Yaldız altını­nın ayarı yüksek” dediko­dusu yayarak düşük fiya­ta Fındık altını toplayıp Avrupa’da Yaldız altını ile değiştirerek “altından al­tın” kazanıyordu. Sarraf­ların geleneksel bir yöntemleri de altın ve gümüş paraları törpüleyerek “toz”dan para kazanmak­tı. Hilekar 4 sarrafın ida­mı bu tür yolsuzlukları birkaç yıl önledi.


    1774-1789

    İsraf yasaklandı kimse tınmadı

    1774’te tahta çıkan 1. Abdülhamid, zahire (daha sonra kullanılmak üzere saklanan tahıl) kıtlığına çözüm bu­lamayan İstanbul Kadısı Hayatizâde Mehmed Said Efendi’yi 1775’te azletti. Mısır’a ve başka üretim bölgelerine mübaşirler göndererek ürün ve zahi­re temini çözümleri aradı. Sonunda 1782’de Rusya’dan -ilk defa- buğday it­hal edildi. İstanbul’un et gereksinimi her yıl Eflâk’den 160 bin, Boğdan’dan 120 bin koyun sevkiyatıyla sağlanır­ken ilişkiler bozulunca sevkiyat azal­dı. Celeplerden rüşvet aldığı saptanan kasapbaşı idam edildi.

    osmanlı_lirası_1
    osmanlı_lirası_3
    osmanlı_lirası_2
    osmanlı_lirası_4
    5’lik, 1’lik, yarım ve çeyrek Osmanlı liraları.

    1776’da israfı önlemek için ön­lemler başladı. Önce bir nizamna­me ile orta hallilerin zenginlere bakıp giyim-kuşam edinmeleri yasaklan­dı. Saray halkına, vezirlere, sivil me­murlara, askere esnafa ve halka, başka başka kıyafetler öngörüldü. 1780’lerde ise çok yaygın olan çubuk tiryakileri­ne imamelerin altın kakma ve ceva­hirle bezenmesini, bunların 3’er 5’er kuruş gibi pahalı fiyatlarla alınıp sa­tılmasını, nisvan (kadın) taifesinin de pabuçlarına sim kabara ve sırma işlet­mesini yasakladı. Bu buyruklar etkili olmadı.

    Sonunda 1782-1783’de, sefere çı­kan ordunun erzak ve iaşesi de ek­lenince İstanbul’da görülmedik bir pahalılık ve yiyecek kıtlığı yaşandı. Fiyatlar üç katına çıktı. 1 okka et 6 paradan 18 paraya (%300) çıkarken evlerin biricik ışık kaynağı mumun tanesi 1 para oldu. Herkes gelecekten kaygılıydı. Padişah, sanki bir çözüm olacakmış gibi İstanbul Kaymaka­mı’na (sadrazam vekili) buyruklar ya­zıp durdu. O kıtlık evresinde bile var­sıllar şenlik şamatadan geri kalmaya­rak kandiller dizili yalı ve sahilhane bahçelerinde şölenler düzenliyorlardı.


    1789

    Asayiş sağlanmadan ekmek fiyatları düşmedi

    Amcası Abdülhamid’in ölümü üzerine tahta çıkan 3. Selim (1789- 1807) döneminde de durum değiş­medi. Taşra halkı haydut baskınla­rında, İstanbullular yiyecek kıtlığın­da çaresizdi. İstanbul’da ekmekler yenmez yutulmaz durumdaydı. Buğdayın İstanbulî kilesi (25 kg) 80 paradan 3 kuruşa çıkmıştı yine de karaborsa satılmaktaydı. Sık sık denetimlere çıkan genç ve duygu­sal Padişah, yokluktan etkilenip bir süre narhı erteleyerek Anadolu’ya ve Rumeli’ne fermanlar göndermiş, dileyenlerin İstanbul’a zahire getirip istediği fiyattan satabileceğini ilan ettirmişse de asayiş sağlanamadı­ğı için dolandırıcıların, hırsızların, yankesicilerin mazarratından bizar olan taşralı tacirler İstanbul’a zahire ve hayvan sevk edemiyordu. İstan­bul’da kalpazanlar ve ihtikâr (paha­lı satmak için stokçuluk) yapanlar çoktu.

    Padişah, tebdil-i kıyafet ede­rek çıktığı denetimlerde, fırınların önümde ekmek almak için toplan­mış tartışan, bağırıp çağıran insan­ları gözlemliyor, sadrazam cephe­de olduğu için sadaret Kaymakamı vezire ve İstanbul Kadısı’na tehdit­kar buyruklar yazıyordu. Sonunda İstanbul Kadısı İsmet Efendi’yi az­ledip Bursa’ya sürdü. Nizam-ı Ce­did’in kuruluşu da bu evreye denk geldi. Bu yeni örgütün gereksinim­leri ve iaşesi için İrad-ı Cedit adıyla bir mali-askerî örgüt, İstanbul hal­kının gereksinimleri için de Zahire Nezareti kuruldu.


    1808

    Kadınlar baskın yaptı kadı efendi sofradan kaçtı

    1807’de tahttan çekilen 3. Se­lim’in yerine tahta çıkan 4. Mus­tafa’nın 1 yıllık saltanatında, kış aylarında İstanbul ve Edirne’de ekmek, et ve odun kıtlıkları yaşan­dı. Kıtlık, asayişsizlik son kertede bir buhrandı. Karışıklık, güven­sizlik, pahalılık büsbütün artınca İstanbul’da kıtlık başladı. Aylar­dır et yüzü görmeyen İstanbullu­lar açlıktan, hastalıktan kırılırken İstanbul Kaymakamı Musa Paşa, sanki en önemli sorunmuş gibi “sivri kalpak” giymeyi yasaklaya­rak tepesi düz kalpak giyilmesini buyurdu!

    13 Mayıs 1808’de İstanbul’da bir kadın eylemi yaşandı. Müslü­man kadınlar bir ellerinde uzun sırıklar, diğerinde boş yemek sa­hanları olduğu hâlde, İstanbul Ka­dısı’nı konağında yemek yerken bastılar: “Papaz herif, sen böyle mükellef taam eylerken biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri 25 paraya yiyoruz” diye­rek üzerine yürüdüler. Kadı, sofrayı bırakıp ha­reme kaçtı. Oradan, se­lamlık alayının geçeceği yol üzerine gelen kadın­lar 4. Mustafa’ya arzu­hal sundular ve “Efendimiz, uyan ve bizi düşün! Pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık!” diye bağırdılar.


    MECİDİYE ALTINI

    Enflasyon geldi-gitti, onun ayarı değişmedi

    mecidiye-kutu

    Tanzimat Dönemi’ne gelesiye kadar paralar, kağıt değil altın, gümüş, bakır gibi soy madendi. Her paranın değeri, doğrudan ağırlığında ve ayarındaydı. Bu, altın gümüş bakır hangi devletin parası olursa olsun her memlekette, ayarı ve gramıyla değerini korurdu. Bir bakıma altın ve gümüş paralar beynelmileldi. Ancak bu altın ve gümüş paraların aşınma ve düşük ayarlı kalıplarının piyasaya sürülmesi söz konusuydu. Bugün bile Reşad ve Ata altınları ayarı ve gramajı eşit öteki padişah liralarından daha değerli sayılır. Sultan Abdülmecid’in 1844’teki para reformunda Mecidiye Altını olarak darp edilen 7.2 gr ve 22 ayar altın para, Osmanlı maliyesinin 1 liralık para birimi olarak darp edilmişti. Mecidiye denen bu birim lira, ticaret yaşamında pahalıklar ve buhranlar yaşanmasına karşın son padişahların tuğralarıyla Sultan Vahideddin’e kadar aynı ayar ve ağırlıkta basılmıştır. Günümüzde de yine aynı ağırlık ve ayarda, halkın “Ata/ Gazi” dediği altınlar, ziynet değerinde basılıyor.

    Madeni paraların taşınmasındaki zorluk nedeniyle diğer devletler gibi Osmanlı Devleti de 1860’larda İstanbul’daki Bank-ı Osmanî-i Şahane’ye, “Kaime-i mutebere-i nakdiye” denen banknot/ kâğıt para basmakla yetkili kılmıştı. Basılan kâğıt paraların karşılığı külçe veya yerli yabancı altın paralar bankada saklanıyordu. Madeni alaşımlı Türkiye Cumhuriyeti Lirası ve katmanları banknot ve madeni olarak 1927’de tedavüle çıktı.

  • Yıkılırken, yanarken, sarsılırken yazılan tarih

    Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler epeycedir. Bununla birlikte elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları genellikle abartılıdır; arşiv ve arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.

    Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afetleri­ne karşı ilk yaşama sına­vını, beşeriyetin ikinci atası sa­yılan Nuh Aleyhisselam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türle­rini yaptığı tekneye alarak kur­tarmış. Biz Türklerin atası Türk/ Türker’in babası, Nuh oğlu Yafes de o teknede imiş. Dinsel söy­lemlere göre insanlık Tufan’dan kurtulanlardan türemiş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afeti­nin çocuklarıyız!

    O gün bugün, bütün zaman­larda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşu­larak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tufan”ı anlatımıyla başladıklarını da hatırlatalım. Temel bir sorun, kaynaklardaki afet anlatıları ara­sında 19. yüzyıl öncesine tarih­lenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Tari­hi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Mustafa Cezar’ın İstanbul yangınları çalışmala­rı; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uya­nık’ın Tarihteki Büyük Felaket­ler kitapları). Elyazması ve basılı kroniklerdeki, savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anla­tıları, “acaba?” diyerek okunma­lıdır. Sözkonusu kitaplarda, es­kilerin “feyezan” dedikleri sağa­nak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınları­nı, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bölümler çoktur. İnsan­lık, bunları önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskilerin “şenlendirme” dediği bayındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine in­sanlık, bir yerdeki uygarlığı yık­mak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zor­lanma, hatta katliamları dahi bi­rer zafer sayabilmiştir.

    Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.

    Tarihe bakmak

    Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı-taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Salgın­lar, afete dönüşen kışlar, kurak­lık ve kıtlıklar, kasırgalar, yan­gınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir zaman dizisinde saptayıp yazmak için kronikle­ri çalışmak, arkelojik araştırma­lar, alan incelemeleri yapmak gerekir.

    Bizim coğrafyamızda yaşa­nan afetler için Doğu kronikle­ri; 10. yüzyıl ve sonrası Erme­ni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örneğin Evliya Çelebi’nin Seyahatna­me’si- önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-ince­leme-anıları, İstanbul afetle­ri için Osmanlı vekayinâmele­ri önemlidir. Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara neden olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda abartı­larak anlatılmıştır. Kabaca bir sıralamayla, yerleşimleri ya­kıp-yıkıp-yokeden depremler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim büyük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kaynak bulmak zor­dur. 18. yüzyılda Osmanlı Devle­ti’nin gereksinimi bakır, kurşun, gümüş madenleri için Kızılır­mak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bütün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütük­lerin akarsulara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca dö­nemin yüklenicilerine “kök sök­me işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedilmiş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırılmıştır!

    Maden için ormanları tü­keterek göze giren vezir paşala­rımız, sadrazamlarımız vardır. Napoléon’un Mısır’ı işgali üzeri­ne 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiyle görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kentlerden uzak dağlık alanlar­daki koruların yanması ve sön­mesinin, kent ve kır yaşamlarını nasıl etkilediği de yeterince çalı­şılmamıştır. Tarihin kaydına ge­çen doğal afetlerin neden-sonuç­larının araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklamala­rı, son iki yüzyılın gelişmeleri­dir. Daha gerilere gidildiğinde ise inanışlara bağlı anlatılar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gö­ren yorumlar, ilahi uyarılar görü­lür. Bunların tekrarını önlemek, sonuçlarından kurtulmak için de yakarma, kurban kesme, sadaka, hayır, ibadetlere yönelme öneril­diği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz.

    Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte). 36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir (altta).

    Tekrarlanan felaketler

    Türkiye coğrafyası, malum dep­rem kuşağındadır. Genç dağla­rın, engebeli arazilerin, derin va­dilerin, düzensiz akan ırmakla­rın coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocukların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdür­dükleri dereciklerin bile, bir sağ­nakla kayaları, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüştüğü sıklıkla görülmüş­tür. Şu gerçek ki afetler gelip ge­çer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ölüm sürüp gider. Afetlerde ölenle­rin izleri, acı anıları torunlarun kültüründe yoktur. Örneğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Erzincan, bugün ay­nı yerde modern bir kenttir; ama uzun tarihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sarayı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Deprem, salgın, yangın, sel afetlerinin bı­raktığı alanları kısa zamanda bi­rer mamureye çevirerek “yakın geçmişi unutmak” bize özel bir gelenektir.

    1.000 yıl geriye gidip Sel­çuklulara dayanan Türkiye ta­rihine bakıldığında, savaşlar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy de­meyen, başedilmez bir afet ola­gelmiştir. Harita çizgilerini, ne­hir yataklarını değiştiren, küçük adaları silen, yeni adalar doğu­ran depremler tarih kayıtlarına girmiştir. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllar­da kesile kesile yerleşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günümüzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sa­yılmalıdır. Yeni zamanlarda yer­leşimlerin dağlara tepelere tır­manması; ormanlara arsa, ma­den havzası, piknik alanı olarak bakılması da artık “normal” sa­yılmaktadır. Nasıl bir aymazlık­sa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Balta­lar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz ormana / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklit­leri yaptırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emrimizde / Biz gideriz orma­na…” şarkıları var.

    * NECDET SAKAOĞLU’NUN 87. SAYIMIZDA YERALAN MAKALESİNDEN DÜZENLENMİŞTİR.

  • Anadolu insanı için vatanı müdafaa etmek aynı zamanda sevaptı

    Anadolu’da yaşayan insan öteden beri oturduğu yere sahip çıkmış ve bu direnişini Millî Mücadele dönemine kadar götürmüştür. Türk milletinin moralinde, direncinde, bugüne uzanan ve somutlaşan durum budur. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman-inanç alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı zamanda büyük bir sevaptı.

    Benim görebildiğim şey şudur; yakmalar, yıkma­lar, savaşlar, hastalıklar… Bütün insanlık için ama özellik­le de Anadolu Yarımadası’nda yaşayanlar için büyük sorunlar getirmiş. Anadolu tarihi baştan sona zikzaklar içerisinde gider; düşmeler, kalkmalar, bir çocu­ğun yürümeye kalkışması, tek­rar tekrar bunu denemesi gibi. Selçukluların ve Osmanlıların macerası benzersizdir.

    Bütün o savaşlar, Anado­lu’nun sahipsizliği… 400 yıldan fazla süren bir sahipsizlik var.

    Anadolu’daki iki söz çok önemlidir. 1200’lerin başında İlhanlıların Selçuklulara karşı yaptığı seferde Anadolu’yu ta­rumar etmeleri, bütün bayındır eserleri yıkmaları, yoketmele­ri, insanları asmaları-kesmele­ri yıkıcı bir etki oluşturmuştur. Anadolu halkı “Gider Tatarı, gelir beteri” demiş. Bu bir ta­rih özetidir. Yani “uslu oturun, başka bir belayı üstünüze çek­meyin”. Tatar denilen İlhanlı­lar. Daha sonraki yüzyıllarda, bu defa Osmanlıların zulmüne, vergi baskısına, asker toplama­sına karşı da meşhur “Şalvarı şaltak Osmanlı; eğeri kaltak Os­manlı; ekende yok biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” deyişi vardır.

    Fatih Sultan Mehmed’in 1456 Belgrad Kuşatması’nı tasvir eden Osmanlı minyatürü.

    Osmanlıların yapmadığı hizmeti Anadolu’da gerçekleşti­ren Selçuklulardır. Anadolu’da Osmanlı padişahları üç-dört camii ile yetinmişlerdir; buna karşın Selçuklu hükümdarları­nın Anadolu’da izleri, eserleri vardır. Türkiye’de bugün Türk damgası, daha çok Selçuklular­la intiba etmiştir. Osmanlıları Anadolu’da temsil eden büyük vezirlerdir, yerel vezirlerdir. Onlar kendi bölgelerinde, Çapa­noğulları Yozgat’ta, Kayseri’de; Caniklioğulları Samsun’da, Amasya’da eserler yaptırmış­tır. Anadolu insanı dediğimiz zaman esas olarak Selçuklu et­kisi ve geleneğini düşünmemiz lazım.

    Selçuklulardan sonra zaten öbür beyliklerin hiçbiri ayakla­rı üzerinde duramamış. Sadece Osmanlılar Anadolu’yu derle­yip toplamışlar. Asıl derleyip toplayan da Fatih Sultan Meh­med tabii. Sadece İstanbul’un fethi değil, 1460’ın koşulların­da, karadan, İstanbul’dan çıkı­yor, Trabzon’a gidiyor. Zigana­lar geçilecek, yol yok. Amasra’yı almış, Candaroğulları’na son vermiş, Kastamonu’yu, Sinop’u almış. Üçüncü büyük seferi de Trabzon’a, oradaki Rum impa­ratorluğuna karşı. Yer yer atın­dan inmiş, kayalara tırmanması icap etmiş. Türk imparatorluğu kurmak için Anadolu’yu en doğ­ru tanıyan, tanımlayan ve de­ğerlendiren adam Fatih’tir.

    Celali isyanları ise 16. yüzyıl başından 17. yüzyıl başına Ana­dolu coğrafyasındaki siyasi-ik­tisadi-insani gelişmeleri etki­lemiştir. Celaliler Osmanlılara karşı bir dönem Anadolu’nun savunuculuğunu yapmış insan­lar; fakat daha sonra onlar da soyguncu durumuna girmişler. Bu dönemi çalışmış, çalışan çok yetkin tarihçilerimiz var. Ancak bu dönemin ekonomik-sosyal detaylarını rahmetli Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkı­nın Dirlik ve Düzenlik Kavga­sı- Celali İsyanları eseri kadar mükemmel şekilde yansıtan eser azdır. Diğer eseri Türki­ye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi ile birlikte en önemli referans kitaplarıdır.

    Osmanlılar’ın yönelişi esas olarak Balkanlar’a, Avrupa’ya doğrudur. O tarafa daha çok hiz­met götürmüşler, daha bayındır kılmaya çalışmışlar. Anadolu’ya da “kol kırılır yen içinde kalır” gözüyle bakmışlar; bir insan malzemesi deposu, bir tahıl-hu­bubat deposu muamelesi yap­mışlar.

    Onların yüzü suyu hürmetine ayaktayız Balkan Savaşları sırasında gazi olan, protez takılan askerlerimiz…

    Çünkü biz sonuçta daha do­ğudan gelmiş, “yolu memleket bellemiş” bir ırkın efradıyız. Ama burada Anadolu’da kendi­mizce daha önceki medeniyet­lerden de biraz kalıcılık tesis etmişiz. Tabii bu kalıcılık daha ziyade mülkiyet anlayışıyla ilgi­lidir. Herkes kendi köyünü, köy­deki toprağını, arazisini, evini, bostanını, diktiği ağacı koruma­ya çalışmış. Balkanlar’da bu pek böyle değil; orada daha kozmolit yapılar mevcut; şehirlerin ya­rısı gayrimüslim, yarısı Müslü­man-Türk.

    Yakın tarihimizin dönüm noktası ise şüphesiz 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaşın ce­fasını çeken Anadolu insanı­dır. Benim Amasra’da tanıdı­ğım Barut Hüseyin bir çobandı, ayağında kısalmış bir pantolon, sırtında bir eski-püskü ceket, belinde bir kendirden kuşak, başında kasket, kasabın ke­simlik hayvanlarını otlatırdı. Balkan Harbi’nden Galiçya’ya kadar savaşmış. Millî Mücade­le başlayınca da gönüllü olarak ilk yazılanlardan biri olmuş. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı za­manda büyük bir sevaptı.

    Vatan sevgisi bir inanç ala­nıydı.

    Divriği kasabasında, çocuk­luğumda, tek ayağı veya diz­den aşağısı, kalçadan itibaren “ağaç” olan adamlar vardı; bir ayak basar ve diğerini sürük­leyerek götürürdü. En az dört-beş kişi hatırlıyorum böyle. Ağaçtan, takma ayaklı insan­lar savaş gazileriydi. Onlara bayramlarda ziyarete gidilirdi, savaş hatıraları dinlenirdi. On­ların yüzü suyu hürmetine bu­gün hâlâ ayaktayız.

    NECDET SAKAOĞLU İLE
    YAPILAN SÖYLEŞİDEN
    DERLENMİŞTİR.

  • Arapların yükselişinden Türklerin hakimiyetine…

    Müslümanlığın kabulünden önceki Cahiliye döneminde özellikle ticaret ve güzel sanatlarda önemli bir merkez olan Arap Yarımadası’nın sakinleri, İslâmiyet’le birlikte, Hz. Ömer döneminde kuzeye doğru cihada başladı. 7. yüzyıl ortalarından itibaren Pers-Fars medeniyetlerine üstünlük sağlayan Müslümanlar, Türklerle karşı karşıya geldi. 11. yüzyılın başlarında ise Müslümanlığın tayin edici faktörü artık Selçuklu Türkleriydi.

    Türbe Savaşı Yeni ders kitaplarında Türbe Savaşı’nın (1813) anlatıldığı bölümde, Osmanlı güçlerine karşı “kahramanca” direnen Suudiler canlandırılmış.

    Geleneksel anlatılara göre oluşturulan pra­tik bir şablonla Nuh Peygamber’in üç oğlundan Ham, Güney Asya halkları ve tüm zencilerin; Sam, Araplar­la İbranilerin; Yafes de Türk­ler ve Avrupalıların atası ola­rak gösterilir. Sam’dan gelen nesillere “Sâmi” denilir. Tarih boyunca Arap Yarımadası ve Mezopotamya’da yerleşerek devletler kuran Asurlular, Ba­billiler, Fenikeliler, Akadlılar, Nebatililer, Aramiler, Süryani­ler, Kenaniler, İbraniler ve el­bette Araplar, büyük Sâmi top­luluğunun parçalarıdır. Güney Arabistan’daki Yemenliler ile Doğu Afrika’nın Kızıldeniz kı­yısındaki Habeşîler de bu top­luluktandır. Geçmişte Araplar, temasta oldukları Sâmi top­luluklarının çoğunu içlerin­de eritip günümüzdeki yaygın Arap toplumunu oluşturmuş­lardır.

    Arap adıyla adlandırılan ilk toplulukların izlerine Asur Kralı 3. Salmanassar’ın MÖ 853 tarihli kitabesinde rastla­nır. Arap kelimesinin kökeni­ni açıklamaya çalışan ancak üzerlerinde uzlaşılamayan birçok tez vardır. İbrani dilin­de “kara ülkesi” veya “step” anlamındaki “arabha” veya gö­çebe hayatını tarif eden “ereb­he” kelimesinden geldiği; çöl­de yaşayanlara Arap denildiği; Asurcada batı anlamına gelen Arap kelimesinin Fırat’ın ba­tısında yaşayanları tanımla­makta kullanıldığı gibi tezler ortaya atılmıştır.

    Rivayetlerden gerçeklere

    Tevrat kaynaklı rivayete bakılırsa, dünyanın en eski kavmi, Akabe Körfezi ile Lut Gölü arasına konumlanan Edom ülkesinde yaşayan, “Amalika” adı verilen kavimdir. Babil kitabelerinde “Meluh” adıyla kuzeyde bulundukları tarif edilen Arapların, Tevrat’taki Amalika ile aynı kavim olduğu düşünülmektedir. Bazı Arap kaynakları ise Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Böylelikle en eski kavmin Amalika olduğunda Tevrat’a uyarlar ancak Arapçanın dünyanın en eski dili olduğunu vurgulayarak farklılaşırlar.

    Hz. Nuh’un 3 oğlu


    Nuh Peygamber dünyayı
    oğulları arasında
    bölüştürüyor. Bilinmeyen
    Rus bir ressamın eseri, 18.
    yüzyıldan (üstte). Yemen
    bölgesinde MÖ 8. yüzyılda
    kurulmuş Main Devleti’nde
    MÖ 3.-4. yüzyıllarda
    yapılmış kireçtaşından bir
    tütsülük. British Museum
    (altta).

    Araplar tarih boyunca Ara­bistan Yarımadası’nda yaşa­dıkları yönlere doğru da ta­nımlanmışlardır. Güney Ara­bistan’dakilere “Arab-ı Arîbe” kuzeydekilere “Arab-ı Müstağ­ribe” adı verilmiştir. Müstağ­ribe kelimesi sonradan Arap­laşmış kabileleri tanımlasa da, bunların konuştukları Arapça zamanla klasik Arapça hâline gelmiş ve güney kabilelerinin lehçesinden oldukça farklı bir şekle bürünmüştür. Hz. Mu­hammed de müstağribeden olduğunu belirtir ve Arapla­rın en fasih konuşanı olduğu­nu söyler.

    Kuzey Arapları çöl haya­tının zor şartlarında, dağınık kabileler hâlinde yaşadıkla­rı yerlerde ittifaklar tesis edip küçük krallıklar kurdular. Me­zopotamya’nın güçlü Bâbil, Akkad, Asur Devletleri, göçe­be kabilelerden oluşmuş zayıf krallıkları haraca bağlasalar da bu devletlerden çok şeyler öğrendiler. Zaman içerisinde kurulan Nebati, Palmira, Gas­sani, Kinde Krallıkları, sık­lıkla Roma İmparatorluğu ile Sasanilerin egemenliği altına girse de, Arapların devlet teş­kilatı tecrübeleri bu ülkelerle temasları sayesinde oldukça gelişti.

    Kuzey ve Güney Arapları

    Kuzey Araplarının yaşadıkları yerler büyük ölçüde çöllerden ibaret olduğu ve bunlar çoğun­lukla göçebe bir hayat sürdü­ler. Buna karşılık Güney Arap­larının yaşadığı Yemen bölgesi sulanabilir topraklara sahip olduğundan, burası yerleşik hayata geçişe ve kabile haya­tının ötesinde güçlü ve etkili devletler, uygarlık sahaları ku­rabilmesine zemin hazırlamış­tır. Bilhassa Yemen bölgesi, milattan önceki çağlardan be­ri Çin’den Roma’ya, Hint’ten Afrika’ya gidip-gelen büyük ticaret kervanlarının ana yol­ları üzerinde bulunmakla özel öneme haizdi. MÖ 3. bin yı­lın ortalarında teşkilatlandığı tespit edilen ve o tarihlerden Hindistanlı ve Çinli tüccarlar­la sıkı ticari ilişkiler gelişti­ren Main Devleti’nin bunların en eskisi olduğu sanılmakta­dır. Ardından aynı coğrafyada MÖ 8. asırdan itibaren Sebe Krallığı hüküm sürmüştür. Se­beliler ticarette çok aktiftiler. Mimarlıkta çağına göre çok ilerlediklerinden üstün nite­likli barajlar, sulama kanalları, şehirler, saraylar, köşkler inşa ettiler. Teknolojileri sayesinde geliştirdikleri tarım, en önem­li zenginlik kaynakları oldu. İçlerinden Afrika’ya geçen bir grup bugünkü Etiyopya’nın kökünü teşkil eden Aksum Krallığı’nı da kurmuştu.

    Meşhur kadın hükümdar Belkıs, Sebe kraliçesi olarak bilinir. Bu çağlarda aralıklarla da olsa Arapların başına geçen çok sayıda kadın hükümdar vardır. Yahudilerin peygam­beri Süleyman ile Belkıs’ın, Tevrat ve Kur’an kaynaklı ef­sanevi hikayeleri asırlardır anlatılsa da aynı zamanlarda yaşadıklarına dair somut delil­ler bulunamamıştır (Belkıs’ın Sebe kraliçesi olmayıp önceki Main Devleti’nin kraliçesi ola­bileceği ihtimali de değerlen­dirilir. Habeş geleneği fark­lı bir efsane oluşturur. Kebra Nagest adı verilen efsaneye göre Habeş Hanedanı, Süley­man Peygamber ile evlenen Sebe Kraliçesi Makeda’nın ço­cukları 1. Menelik’ten itibaren yürümüştür).

    Sebe Devleti zamanla çök­meye yüz tutarak MÖ 115 ci­varında yerini yine bir Arap devleti olan Himyerîler’e bı­raktı. Himyerîler Yemen’de o zamana kadar gelen devletle­rin en örgütlüsü ve en güçlü­sü oldu. Çevrelerindeki Roma, Bizans, Sasani devletleriyle kimi zaman dostça, bazen de şiddetli savaşlarla geçen 6 asırlık ömürlerinde Hıristi­yanlık ve Yahudilik, Yemen’de yer tuttu. Arap Yarımadası’n­daki putperest dinî anlayı­şı yıkan tek tanrıcı dinlere ilk eğilim Himyerî iktidarının son yıllarına doğru başladı. Habe­şistan’daki Aksum Krallığı, 4. yüzyılda tamamen Hıristiyan­lığı kabul edip, kiliseleri Mısır İskenderiye Patrikliği’ne bağ­lanmıştı. Aksumlular güçlen­dikçe Babülmendep Boğazı ve Yemen’in büyük bir kısmını ele geçirdiler.

    Babil’den sonra Bazı Arap kaynakları Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Pieter Bruegel’in Babil Kulesi (1563).

    6. yüzyılın başında Ye­men’in son Himyerî hüküm­darı Zünuvas Yahudiliğe geç­mişti ve tebaası olan Hıris­tiyanları Aksum Krallığı ile işbirlikçilikle suçlayıp, diri diri ateşe atmaya varan işken­celerle katlediyordu. Aksum kralının, Bizans imparatoru ile dindaşlarını kurtarmak için işbirliği yapmalarıyla Himye­rilere hücum edildi. Zünuvas ve Himyerî Krallığı ortadan kaldırılarak Hıristiyanlar kur­tarıldı. Yemen’de yönetimi ele geçiren Ebrehe adlı komutan, vali olarak tanındı.

    Bağnaz bir Hıristiyan olan Ebrehe, Yemen’in birçok ye­rine inşa ettirdiği kiliseler­le Hıristiyanlığı yaymaya ve Arabistan’daki putperest­lik ile mücadeleye başladı. Bizans’tan getirttiği ustalar eliyle Sana’da inşa ettirdi­ği kilisede ibadet edilmesi­ni, Mekke’deki Kâbe yerine kendi kilisesine hacca gelin­mesini istiyordu. Bu maksat­la Arabistan’ın her mıntıka­sına haberciler gönderdiyse de itibar edilmediği gibi bazı Araplar tarafından kiliseye hakaret edildi. Bunun üzerine içinde fillerin de bulunduğu büyük bir ordu toplayıp çıktığı seferle Kâbe’yi yıkmak istedi. Kısa sürede ulaştığı Mekke’yi kuşatıp beklerken, Kur’an’da, ebabil kuşlarının gagalarında taşıdıkları taşlarla delik de­şik edilen ordunun Kâbe’yi yı­kamadan bozulduğu anlatılır. Son asırlarda çağdaş âlimler tarafından Ebrehe ordusunun ebabil kuşlarının ayaklarından atılan taşlardan şiddetli bir çiçek hastalığına yakalanarak imha olduğu da dile getiril­miştir. Başında bulunduğu or­dunun mahvolmasına rağmen Ebrehe yaralı olarak Yemen’e kaçabildi ve orada öldü. İslâm tarihinde “Fil vakası” adı veri­len bu olayın tarihinde ihtilaf varsa da çoğunluk tarafından 570 veya 571 tarihinde vuku bulduğu ve o yıl Hz. Muham­med’in dünyaya geldiği ka­bul edilir. Arap Yarımadası ve halklarının tarihinde, bu olay­dan 40 yıl sonra 610’da Hz. Muhammed’in Mekke’de İs­lâmiyet’i tebliğe başlamasıyla yepyeni bir dönem açılmıştır.

    İslâmiyet sonrası Mekke fethedildiğinde, Kâbe ve ya­kın-uzak çevresinde bulunan tüm putlar Hz. Muhammed ve arkadaşları tarafından kırıldı. Kâbe’nin iç duvar yüzleri eski dinsel büyükleri tasvir eden resimlerle doluydu. Bunlar da teker teker silindi (Bazı kay­naklara göre Meryem ve ku­cağındaki çocuk İsa tasvirinin bulunduğu duvar resmi Hz. Muhammed tarafından sildi­rilmemişti. Ondan çok sonra 683’te yılında Emevîler tara­fından Kâbe’nin yakıldığı sı­rada yokolmuşlardı. Kâbe put­lardan temizlenirken Meryem ve İsa tasvirinin sildirildiğine dair rivayetler de gelmiştir).

    Hz. Muhammed’in Kabe’ye kutsallığını veren Hacerü’l-esved adlı kara taşı yerleştirdiği anı gösteren 1307’den kalma bir minyatür.

    İslâmiyet öncesi Araplar

    Mekke’deki Kâbe, Kur’an’a gö­re dünyanın ilk binasıdır ve İbrahim Peygamber ile oğlu İsmail tarafından önceki te­melleri üzerinden yeniden yükseltilmiştir. İlk binanın kim tarafından yapıldığına da­ir bir ayet yoktur. Tevrat ve İncil metinlerinde, Arapların İbranilerle ortak ataları olan İbrahim Peygamber ile çocuk­ları İsmail ve İshak’ın hikaye­lerinde Kur’an’la ortak yan­lar olsa da Kâbe’ye dair hiç­bir bahis geçmez. İbrahim’in yanında kalan oğlunun adı da İshak olarak belirtilir. Arapça­da “dört köşe, küp” anlamına gelen ismi, Kâbe’nin görüntüsünü ifade etmektedir. Mek­ke’nin tam anlamıyla meskûn mahal olmadığı bir zaman di­liminde 2. yüzyılda Ptolema­ios, Geographica adlı eserin­de Mekke’yi Macoraba adıyla göstermiştir. Bazı etimolojik incelemelerde Macoraba ismi­nin Makreb yani “kurban yeri” anlamına geldiği iddia edilir. İşte Mekke’nin ortasındaki Kâbe, zamanla Cahiliye döne­mi Arap halklarının en büyük mabedi, İslâmiyet sonrasın­da da tüm Müslümanların en kutsal yeri hâline gelmiştir.

    İslâm öğretisine göre Âdem Peygamber ile başlayan İslâm dini, son peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelmiştir. İbrahim Peygamber ile gelen tek tanrıcı din, aynı Hz. Mu­hammed devrinde olduğu gibi namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadetlerle inananları yüküm­lü kılmıştır. Daha sonra bu din de unutulmuş, insanlar tekrar putperestliğe dönseler de hâtı­ralardaki ibadetleri bozulmuş hâlleriyle icra etmişler, kutsal mekanları şirk mabetleri ha­line getirmişlerdir. Putperest­lerin Mekke’de hac yapmaları, kurban kesmeleri bunun so­nucudur. İbrahim’in öğretile­rine bağlı kalan az sayıda kişi­ye de Hanif dininin temsilcile­ri gözüyle bakılmıştır.

    İstanbul Rüstem Paşa Camii’inde Kabe’yi tasvir eden bir çini pano. Bu panoda, Kabe içinde Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli olarak dört mezhebin günümüzde yerinde bulunmayan makamlarının tasvirleri var

    Kâbe ve “kâbe”ler

    Kâbe’nin kabilelerin nüfuzunu artırdığını, Araplar arasında itibarını, ticari imkanları ço­ğalttığını gören bazı kabileler; Arabistan’ın çeşitli yerlerinde kendilerine ait “kâbe”ler inşa ederek diğer kabileleri burala­ra çekmeye çalıştılar. Gatafan, Becile, Taif ve Necran kabile­lerinin aynı Mekke’deki gibi ritüellere sahne olan “kâbe”le­ri önem kazanarak bazı Arap kabilelerinin haram aylarda alışveriş ve tavaf merkezi ol­du. Yine de Arapların çoğu­nun teveccühüne mazhar olan Mekke’deki Kâbe en büyük Kâbe olarak bilinirdi. Günü­müzde buraya, başka bir örne­ği olmadığı halde Kâbe-i Mu­azzama yani “en büyük Kâbe” denilmesi belki de o geçmiş zamanların bir hâtırasıdır. Arap kabilelerinin farklı yer­lerdeki “Kâbe”leri de Mek­ke’nin fethinden sonra teker teker yıktırıldı.

    Kuzey ve Güney Arapları her devirde birbirleriyle temas hâlinde oldular. Araplar “sûk” adını verdikleri, Arap Yarıma­dası’nın belli başlı yerlerine yayılmış panayırlarda sadece mal ve eşya alışverişiyle kal­mayıp kültür alışverişinde de bulundular. Büyük bir tutkuy­la bağlandıkları edebiyatın şiir sahasında eser veren şairleri el üstünde tutarlardı. Şiirler bölgesel lehçelere ve kabile ağızlarına itibar edilmeden fa­sih Arapça ile söylendiğinden klasik Arapçanın oluşumuna büyük katkısı olurdu. Bazı pa­nayırlarda sırf şiir adına ya­rışmalar düzenlenir ve o yılın büyük beğeni toplamış şiirleri dilden dile dolaşırdı. Mekke yakınlarındaki Ukaz panayırı böyle bir panayırdı. Buralar­da aynı zamanda güreş müsa­bakaları düzenlenir, nutuklar çekilir, kahramanlık hikayele­ri yanında ıslah edici, öğretici hutbeler okunurdu. Hz. Mu­hammed peygamberlik yılları öncesi gençliğinde, bir pey­gamber geleceğine dair hut­beyi burada dinlemişti. İslâm öncesi devirlerde putperest Araplar tarafından icra edilen hac ibadeti ile Ukaz panayı­rı aynı zamanda düzenlenir ve yazı yazabilenlerin sayıca azlı­ğına rağmen o yılın en beğe­nilen şiirleri keten bezinden üretilmiş malzeme üzerine altın suyuyla yazılırdı. “Mu­allakat” adı verilen bu şiirler adının içerdiği anlama uygun olarak herkesin görebileceği yerlere hatta bazı rivayetlere göre Kâbe duvarına da asılırdı.

    Biruni’nin 11. yüzyılda, 27 yaşındayken yazdığı ve çeşitli milletlerin tarih ve kültürlerini incelediği Asarü’l-Bâkiye isimli eserde yer alan ve İbrahim peygamberin putları parçalayışını tasvir eden bir minyatür.

    Din ve ticaret

    Ticaret kervanlarının, başka kabilelere ait sürülerin, kadın ve çocukların, mal ve eşyala­rın yağma ve talanla ele geçi­rilmesini en önemli gelenek­leri olarak gören çok sayıda Arap kabilesi vardı! Arap Ya­rımadası’nda ticari faaliyet­lerin en aktifi olan panayır ve hac ziyaretlerinin gerçekleşe­bilmesi, ticaret kervanları için güvenli bir ulaşım ortamı ge­rektirdiğinden; Arap topluluk­ları “haram aylar” ilan ettikle­ri yılın dört ayında savaşmayı, yağmayı en büyük günahlar­dan kabul etmişlerdir. Birbiri­ni takip eden Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ile yılın ortasına denk gelen ve umre haccının yapıldığı Recep ayı haram ay­lardandı. Bu aylarda kervan­ların basılması, yağma ve ta­lan korkusu olmadan, yerel ve uluslararası ölçekte çok sayıda panayır düzenlenir ve hac zi­yaretleri yapılırdı.

    Günümüzde İslâm dün­yasına mahsus Hicrî/Kamerî takvim ayın dünya çevresin­de dönüşünü esas alan, gü­neş takvimine göre yılda 11 gün eksik olduğu için her 33 yılda 1 güneş yılı eksik kalan, aynı ay her gelen yılın fark­lı mevsimlerine rastlayan bir takvimdir. Oysa Arap panayır­ları da güneşi esas alan sabit zamanlara münhasırdı. Hicri/ Kameri takvimde kullanılan ay adlarının etimolojisi ince­lendiğinde, mevsimsel sabit zaman dilimlerine göre veril­miş adlar olduklarını görülür. Buna göre ağaçların meyve­ye durduğu bolluk zamanla­rına Rebiülevvel ve Rebiüla­hir; yağmurların yağmadığı, çeşmelerin kuruduğu, incimad ettiği zamanlara Cümadelu­la ve Cumadelahir; bu sıkın­tılı aylardan sonra bolluk ve bereketin görülmeye başlama­sından ve haram ay olduğun­dan dolayı saygı duyulan aya Recep; kabilelerin yağma ve erzak temini için toprakların­dan şubelere ayrılıp gittikleri aya Şaban; çöl kumlarına ayak basamayacak derecede sıcak zamanı tarif için Ramazan; develerin kızgınlık veya kabi­lelerin nakil ve göç zamanı­na Şevval; haram aylardan ol­duğundan yağma ve kavganın durduğu aya Zilkade; hac ayı olduğundan Zilhicce adları ve­rilmesi her ayın mevsimsel bir karşılığı olduğunu gösteriyor.

    Hac zamanı ticaret zamanı İslâm öncesi dönemden beri Hac döneminde yapılan Ukaz Panayırı, 1950’lerde Suudi Arabistan’ın eski kralı Faysal tarafından yeniden canlandırıldı.

    Veda hutbesi

    İslâm öncesinde hatta İslâm geldikten belli bir süre sonra da aylar; ürünlerin hasat edi­lip, mal ve eşyaların alışveriş edilecek bir bollukta olması­na göre sabitleniyordu. Bu da panayırların ve haccın her za­man aynı mevsime denk ge­tirilme gayreti ile ilgiliydi. Bu gayrete de “Nesî” adı verilmiş­tir; Kur’an’la yasaklanıncaya kadar Arapların haram ayları güneş takvimine göre mevsim­sel bir sabitte belirlemek için kullandıkları usuldür. İslâmi­yet’ten sonra Nesî’nin yasak­lanması ve 2. Halife Hz. Ömer devrinde hicrî takvimin ka­bul edilmesiyle Hac ve oruç ibadetleri sabit bir ayda icra edilmeden hicrî yıl içinde dö­nüşümlü hâle geldi. Hem bu nedenle hem de İslâm döne­minde fetihlerin etkisiyle ye­ni ticaret yollarının ortaya çıkması, Arap iktisadi gele­neğinde önemli bir yeri olan panayırları zamanla ortadan kaldırdı. Cahiliye döneminde çok önem verilen bir Arap ge­leneği olan, Kur’an emri oldu­ğu için İslâm’ın ilk yıllarında dikkat edilen “haram aylarda kan dökülmemesi” kuralına da sonradan uyulmadı. Öyle ki Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin, ailesi ve yanındaki­lerle haram aylardan Muhar­rem ayında Kerbelâ’da öldü­rülmüştür. İslâm dinine geçen Farslar ve Türkler diğer Müs­lüman topluluklar üzerine se­fere çıkmak için haram ayların bitmesini gözetmedikleri gibi günümüzün Arap toplumları da bu aylara pek kayıtsızdır.

    Cahiliye dönemi Arap örf ve adetlerinin, kültürlerinin büyük kısmı İslâmiyet’in zu­hurundan sonra da devam et­ti. Hz. Muhammed vefatından kısa bir süre önce 632’de Hac sırasında sayısının 100 bini aştığı rivayet edilen bir toplu­luğa hitap ettiği “Veda Hut­besi”nde, Cahiliye döneminde yaygın olup İslâmiyet sonra­sında reddedilen geleneklerin bir dökümünü verir. Öncelik­le kul hakkına riayetin, yaşam hakkının, insan şerefinin-na­musunun dokunulmazlığının, mülkiyet hakkına uyulmasının önemini vurgulayarak Araplar arasında çok yaygın olan kan davalarını ve faizi kaldırdığı­nı söyler. Ardından kadınların haklarına; suçların şahsiliği ilkesine; emanetlerin ve borç­ların ödenmesine; Müslüman­ların kardeşliğine; kendinden sonra Müslümanlara Allah’ın kitabını, sünnetini veya Ehl-i Beyt’i miras bıraktığına dair kısımlara geçer. Bu hutbede­ki belki de en önemli cümle şudur: “Hepiniz Âdem’in ço­cuklarısınız, Âdem ise toprak­tandır. Arapın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kır­mızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üze­rinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Al­lah’tan korkmaktadır”.

    Farklı günlerde birkaç de­fa okunan bu hutbenin hadis ve siyer kaynaklarında değişik rivayetleri vardır. Bazı âlim­lerin “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” kısmının sonraki asırlarda eklendiğine dair itirazları olsa da, en azın­dan 12-13 asırdır İslâm kültü­ründe yaşayan bir söz olarak tarihte yerini almıştır. Hutbe­nin Arapça aslında yukarıda belirttiğimiz gibi “Arap olma­yan” tabiri “Acem” kelimesiyle karşılanmıştır. Bundan dola­yı “Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur” cümlesinden sadece İranlılar değil Arapların dışın­daki tüm toplumlar anlaşıl­malıdır (Arapların bu tarihler­deki “milliyetçiliği”, şüphesiz Fransız İhtilali’nden sonra ge­lişen siyasal/ulus devlet milli­yetçiliğinden farklıdır).

    1950’lerde soğuk içeceklerle serinlemeye çalışan hacılar.

    Hz. Ömer ve fetih-cihad dönemi

    Arap toplumundaki Cahili­ye âdetleri-inançları, Kur’an ayetleri ve peygamber sözle­riyle reddedilip ortadan kal­dırılmaya çalışılsa da 4 Halife ve sonraki Emevî, Abbasî sal­tanatları devrinde bile toplum üzerindeki etkisini sürdürdü. Hz. Muhammed’in ölümün­den sonra Halife Ömer dev­rine gelindiğinde, İslâmiyet’i ve Arap Yarımadası halklarını sonsuza kadar dönüştürecek bir gelişme yaşandı. O zama­na kadar Müslüman olmayan Arap kabileleriyle veya Hz. Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönenlerle sava­şan Müslüman Araplar, yarı­madanın dışına fetih seferle­ri açmaya karar verdiler. Hz. Ömer “Ey peygamberin arka­daşları, Hicaz sizin için artık otlaktan başka bir şey olamaz, ancak atlarınıza arpa yetişti­rebilir. Sizleri ve halkı doyu­rabilecek durumda değildir. Allah’ın kitabında size miras kıldığını vaadettiği toprakla­ra gidiniz” sözleriyle fetihler çağını başlattı. Hz. Ömer’in bu sözleri, hangi şartlar dahi­linde söylediği tartışmalıdır. Ancak bütünüyle Müslüman­lar tarafından kontrol edilen Arabistan topraklarının bun­dan böyle “Arapları doyura­mayacak, sadece atlara arpa yetiştirebilecek hâlde olması­nın” sebeplerinin incelenmesi gerekir. Bilhassa tarım ve tica­retin çok geliştiği bölgeleriy­le ünlü Arabistan’da Hz. Mu­hammed’in tarımı ve ticareti teşvik eden sözlerine rağmen, ticaret burjuvazisinin asırlar­dır sürdürdüğü ekonomik dü­zenin İslâmiyet’in gelişinden sonra bozulduğu; faizin kaldı­rılmasıyla faizcilerin ellerinde tuttukları paranın ekonomiye ve yatırıma katılamayışı; Arap Müslümanlardan toplanan zekât, öşür ve gayrimüslim­lerden alınan cizye vergileri­nin ekonomiye katkısı olacak yatırımlarda kullanılamaması; Hac ve panayırların sabit za­manlarda düzenlenememesi, bölgesel ve uluslararası pana­yırların devam edememesin­den dolayı ihracat ve ithalatla birlikte tüm ticaretin zayıfla­ması; Müslümanlığın ilk yılla­rında yarımadadaki ekonomik şartların kötüleşerek Arapla­rın gelir kaybına uğramaları düşünülebilir.

    Hz. Ömer’in Yahudilerin vadedilmiş topraklarına ben­zer vaadi karşısında Araplar, hazırlıkların ardından binler­ce atlıyla ilk seferlere çıktılar. Arabistan’ın kuzey komşula­rı olarak uzun yıllardır tanıyıp bildikleri ve her şekilde ken­dilerinden çok üstün Bizans ve Sâsâni (Pers/Fars) impa­ratorluklarıyla çetin savaşla­ra girildi. Yıllardır birbirleriy­le savaşmaktan yorgun düşen, servetlerini eriten, toplumsal huzursuzlukların zirveye çık­tığı Bizanslılar ve Sâsâniler, Arap atlıları karşısında varlık gösteremedi. 634’ten itibaren Bizans’ın Şam, Antakya, Urfa gibi büyük şehirleri ele geçiril­di. Müslümanların ilk kıblesi olmakla ünlenen Kudüs 638’de kuşatıldıktan sonra savaşsız ele geçirildi. Mısır ve Irak böl­gesi tamamen zaptedildi. Dur­maksızın süren İran seferle­rinde 636’da Kadisiye, 637’da Celula ve 642’de Nihavent savaşlarını kaybeden Sâsâni İmparatorluğu tarihten silin­di. Kadisiye Savaşı sonrasında Arapların Acem adını verdik­leri Farslardan 4.000’a yakın asker, Araplardan sonra Müs­lümanlığa geçen ilk yabancı topluluk oldu.

    Prof. Dr. Nihad Çetin’in bir harita üzerinde derlediği Arabistan’da kurulan panayır yerleri…

    Türklerle ilk karşılaşma

    Yüzlerce yıllık komşuları Sâsânilerin ortadan kalkma­sıyla, Maveraünnehir ve İç As­ya’da yaşayan Türkler birden­bire Araplarla sınır komşusu oldular. O sırada suikasta uğ­rayan Halife Ömer’in ardın­dan peşpeşe Halife Osman ile Ali’nin de suikast sonucu öl­dürülmeleri sonrasında, Şam Valisi Muaviye’nin halifeliğe geçmesiyle Emevî hanedanı iktidarı başladı. Araplar, Sâsâ­nilerin ardından Türkistan’a gözlerini dikmişlerdi. Horasan Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın Ceyhun Nehri’ni ilk kez geç­mesiyle fetihler başladı. Irak Valisi Haccac’ın Türkistan’ın fethi için tayin ettiği komutan Kuteybe’nin bölgedeki Türkler üzerinde uyguladığı acımasız vahşet ve katliamlara dayana­mayan Türk ülkeleri birer bi­rer Arapların eline geçti. Böl­geyi fethe gönderdiği Kutey­be’yi acımasız katliamlarından dolayı tebrik eden Irak Vali­si Haccac, bu görevine tayin edilmeden önce Hicri 73-Mi­ladi 692’de Mekke’yi 6 ay bo­yunca kuşatıp mancınıklar­la tahrip ettirdiği için “Zalim” lakabını almış biriydi. Kutey­be 712’de Harezm bölgesini de ele geçirdi.

    Türkistan ve Harezm top­raklarında Arap işgalinin ta­mamlanmasından fazla bir sü­re geçmeden Türkler de Fars­lar gibi Müslümanlığı kabule başladılar. Emevî saltanatının Ebu Müslim Horasani tarafın­dan yıkılıp Abbasî hanedanı­nın hilafete geçmesiyle, Arap nüfuzuna girmemiş bazı Türk boyları eski düşmanları Çinli­lerle savaşmaya devam eder­ken bir yandan da Araplarla ittifaklar kuruyorlardı. Çin’in Taşkent’e saldırısı sırasında yardıma koşan Karluk Türkle­ri, 751’de Ebu Müslim Horasa­ni’nin gönderdiği Arap Ordusu ile ittifak kurarak Çin Ordu­su’nu ağır bir bozguna uğrat­tı. Talas Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş, yaklaşık 100 yıldır süren Türk-Arap çatış­masına son verdi ve o zamana kadar Mecusi, Mani veya Gök Tanrı itikadındaki Türklerin akın akın İslâm dinine geçme­lerini sağladı. Daha önceleri Türkiş Kağanı Tarhan, Toha­ristan hükümdarı Yabgu, Bu­hara hakimi Tuğşad gibi böl­gesel Türk kağanlarından ba­zıları Müslüman olmuşlardı; ancak Karahanlı Satuk Buğra Han’ın (ölümü 955) Müslü­man olup Abdülkerim adını al­masından ve İslâmiyet’i devlet dini olarak kabulünden sonra devlet düzeyinde İslâmlaşma başladı.

    Veda Hutbesi


    Hz. Muhammed vefatından
    kısa bir süre önce 632’de
    Hac sırasında sayısının
    100 bini aştığı rivayet
    edilen bir topluluğa hitap
    ettiği “Veda Hutbesi”nde
    “Arabın Arap olmayana
    üstünlüğü yoktur” der.
    Hakan Arslan’ın sülüs ve
    nesih hatlarıyla terkip ettiği
    Veda Hutbesi metni (TMKV
    Gelenekli Sanatlar Müzesi,
    Envanter nr. 41).

    Müslümanlığın kabulü

    Türklerin kitlesel İslâmlaş­ma sürecinde eski parçalan­mış görüntüsünden uzak bir yeknesaklık gösterdiğine; yer­leştikleri geniş coğrafyalarda asırlar boyunca farklı dinle­ri kabul ettikleri hâlde tek bir dinde buluşmalarının, kabi­le ve boyculuk taassubundan kurtulup millet olma aşaması­na geçmesine katkıda bulun­duğuna dair görüşler vardır. Türklerin Müslüman olarak tek dine mensup mütecanis bir millet sıfatıyla asırlarca yaşayan devletler kurdukla­rını; Doğu ve Güney Asya uy­garlıkları etkisinden sıyrıla­rak Ön Asya uygarlık dairesi­ne iltihak ettiklerini belirten Zeki Velidi Togan (Umumi Türk Tarihine Giriş, 79-80), Bîrunî’den naklen “Kuzey Af­rika’dan Türk ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada asırlardır tam anlamıyla sağlanamayan asayiş ve yol güvenliğinin, ilk defa İslâm fetihleri sonucunda şekillenen yeni devlet düze­ninde sağlandığını, bu sayede Cebelitarık’tan Çin Seddi’ne kadar her yerin ticaret ve se­yahat için güvenli bölge hâline geldiğini” aktarır.

    Araplar, kendilerinden farklı milletlerden üstün ol­duklarına dair gururlarını Ca­hiliye devrinden beri terke­demedikleri gibi; Emevîler döneminde eski hâllerini bile aratır bir şekilde ırk ve kabile vurgusu yapmaya başlamışlar­dı. İslâm öğretilerinde “Arapın Arap olmayana bir üstünlü­ğü olmadığı” belirtilse de, yeni Müslüman olan halkları, Fars, Türk, Kıptî, Berberîleri ifa­de etmek için eskiden kulla­nılan ve barbar anlamına ge­len Acem kelimesi de yetmez oldu. Araplar, kendilerinden sonra Müslüman olan top­lumları tarif ederken “Mevalî” (azatlı köle) kavramını kul­lanmaya başladı. Kendilerinin efendi, diğer Müslüman top­lumlarının “Mevalî” olduğunu ifade edip onları aşağılamaya ve küçük görmeye devam etti­ler. Hatta ayrımcılıkta daha da ileri gidenler, Arap olmayan­larla aynı sofrada oturmama­ya, arkalarında namaza dur­mamaya, camilerini ayırmaya, savaş ganimetlerinden mah­rum etmeye, kızlarını onlarla evlendirmemeye başladı.

    Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’ni okuduğu Arafat Dağı ve civarı

    Emevîler devrinde ihti­da hareketleri artıp kitlesel din değiştirmeler çoğaldığın­da, sadece gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi azalma­ya başladı. Bunu üzerine geliri artırmak için Müslüman ol­dukları halde “Mevalî”lerden de cizye alınmaya başlandı. Bu şekilde bir ayrımcılığa tâbi tu­tulmak Kuzey Afrika Berberî­lerinden Farslara kadar tüm Müslümanlarda tepkilere se­bep oldu ve çeşitli isyanların yolunu açtı. İktidarları boyun­ca defalarca bu isyanlarla kar­şı karşıya kalan Emevî Devle­ti, en sonunda kendisi de Türk veya İran asıllı bir “Mevalî” olan Ebu Müslim Horasanî adlı isyancının önderliğinde gelişen hareket sonucu yıkıla­rak yerini Abbasî hanedanına bıraktı. Bu dönemde Arapların ortaya koyduğu birçok eserde Türkler “lanetli Yecüc-Me­cüc kavmi” olarak tanıtılmış, Hz. Muhammed’in ağzından Türkler aleyhine birçok hadis uydurulmuştur.

    Hz. Ömer’in Kudüs’e girişini gösteren bir gravür.

    Terse dönen ayrımcılık

    Arap olmayan Müslümanla­ra uygulanan ayrımcılık, son­rasında kimi toplulukların Araplardan çok daha üstün olduklarına; hatta Arapların dünyanın en zelil, hakir kavmi olduğuna dair güçlü bir dokt­rin geliştirmelerine sebep ol­du. En fazla taraftarı İranlılar arasından çıkan ve Şuubiye adı verilen bu hareket, Abbasî iktidarı sırasında İslâm Devle­ti içinde yer alan Endülüs’ten Kuzey Afrika’ya, İran’dan Tür­kistan’a kadar geniş bir coğ­rafyada çok farklı milletlerin Arap karşıtı politik, düşünsel ve edebi eserler üretmeleriyle zirveye ulaştı.

    Altta kalmak istemeyen Araplar da, Şuubiye karşı­tı söylemlerle ortaya çıkıp 10. yüzyılın sonlarına kadar mü­cadeleyi bırakmadılar. Şuubi­ye akımı ve karşıtlarının İs­lâm kültür dünyasındaki etkisi sonraki asırlarda da sürmüş­tür. Arap ediplerinin en güçlü kalem erbabı olarak bilinen Cahiz’in Türklerin Faziletleri adlı kitabı bu dönemin eseri­dir. Aynı dönemde ortaya çı­kan ve Müslümanların farklı milletlerden oluşan bir ümmet olduğunu vurgulayan bu ve diğer eserler; Şuubiye hare­ketinden etkilenen Arapların kendilerinden sonra Müslü­man olan topluluklarla arala­rındaki geçimsizliği ortadan kaldırmak düşüncesini yansı­tıyordu.

    Emeviler’in Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim, 711 yılında Semerkant’ı kesin olarak fethetti. Irak Valisi Haccac onu acımasız katliamlarından dolayı tebrik etti. Pencikent duvar resimlerinden bir kesit…

    Türklerin iktidarı

    Abbasi iktidarı 10. yüzyıl başla­rında bir hayli güçten düşünce, İran kökenli Şii Büveyhi Dev­leti, Halife Müstekfi-Billah’ın daveti üzerine geldiği Bağdat’ta iktidarı ele geçirmişti. Halifenin makamına dokunmadan tüm Irak’ta iktidarlarını pekiştirdi­ler. Yaklaşık 1 asır boyunca Bü­veyhilerin istikrarsız yöneti­mi altında kalan Irak ve Abbasi hilafeti, 1040’da Dandanakan Savaşı sonunda Gazneliler Dev­leti’ni yıkarak Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul Bey’den yardım istedi. Abbasi Halife­si Kaim-Biemrillah’ın daveti üzerine 1055’te Bağdat’a gele­rek büyük törenlerle karşılanan Tuğrul Bey ve kalabalık ordusu, Büveyhi egemenliğine son ve­rerek Abbasi hilafetini hima­yesine aldı. Tuğrul Bey 1 yıldan fazla bir süre kaldığı Bağdat’ta imar faaliyetlerine girişti; ca­mi, saray, askerleri için kışlalar yaptırdı. Kaim-Biemrillah’ın kı­zı ile evlenmek istediğinde hali­fe bunu kesin bir dille reddetse de Tuğrul Bey’in ısrarlı talepleri üzerine rıza göstermeye mec­bur oldu.

    İlk Müslüman Karahanlı lider Karahanlıların 920-955 arasındaki hükümdarı Satuk Buğra Han, İslâm’ı kabul ederek, Karahanlı Devletinin ilk müslüman hükümdarı olmuştu. Eski başkent Kaşgar’a 40 kilometre mesafedeki türbesi…

    3 asır öncesine kadar işgal, yağma ve katliamlarla sürdü­rülen Arap fetih hareketleri sonucu tedricen İslâmlaşma­ya başlayan, Arapların yıllarca “Mevalî” adını takarak her tür­lü küçümsemeye maruz bırak­tıkları Türklerin, sonunda Ab­basî Devleti’ni ve İslâm hilafe­tini himayelerine alması Türk tarihinin en önemli hadisele­rindendir. Türkler bu tarihten sonra, dâhil oldukları İslâm dünyasında kurdukları irili-u­faklı devletlerle, Haçlı Seferle­ri’nden Moğol istilasına kadar coğrafyalarının savunmasında en önemli askerî, siyasi, eko­nomik güç olarak en önde yer aldılar. Anadolu Selçukluları ile Doğu Roma İmparatorlu­ğu’nu sıkıştırıp geriletecekler; Osmanlıların tarih sahnesine çıkmasından itibaren savun­madan saldırıya geçecekler; başlattıkları fetih hareketleriy­le Avrupa’nın ortasına kadar hakimiyetlerini yayacaklardı.

    16. yüzyıldan bir İran minyatüründe Zülkarneyn, cinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc’ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor (üstte). Cahiz’in Fezailü’l- Etrak (Türklerin Faziletleri) kitabının unvan sayfası (Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya, nr. 4159).

    CAHİLİYE DEVRİ

    Kâbe, kabile, asabiyet, putlar ve Arap üstünlüğü!

    İslâmiyet sonrasında, Arap tari­hinin daha öncesi çağları “Cahiliye Devri” olarak adlandırılmaya başlandı. Yaygınlıkla bilindiği şekliyle cehaletin, cahiliyenin kelime anlamı her ne kadar “bilgi­sizlik” olsa da, İslâm öncesi devrin adlandırılmasında bu kelimenin “vahşilik, vandallık, barbarlık” anlamının daha ağır bastığı söylen­melidir. Cahiliyenin karşıtı olarak “hilm” kelimesinin kullanılması da barbarlık anlamını doğrular. Güçlü, dayanıklı, yumuşak huylu, kararlı, ihtiyatlı davranışlar “hilm”, böyle huyları üzerinde toplayan kişiye de “halim” denilir. Vahşi, zorba, kaba nitelemesinin zıddı olan halim ki­şilik, tam anlamıyla uygar bir kişiyi tanımlar. Cahiliye devrinin barbar yönleri İslâmiyet sonrası dönemde kınanmış, kötülenmiş ve terkedil­mesi için yoğun bir çaba gösteril­mişse de Araplar arasında zaman zaman canlanan Cahiliye hatıraları uzun süreli gerginliklere, savaş­lara, İslâmiyet uygulamalarında irticaya ve zihniyet bozukluklarına sebep olmuştur.

    Arap Yarımadası’nda aynı atadan gelen ailelerin sosyal, eko­nomik ve politik örgütlenmelerine “kabile” adı verilirdi. Yakın veya uzak akraba kabilelerle, akrabalık bağı olmadığı hâlde ele geçirilmiş bazı kabileler aynı çatı altında toplanarak aşiret konfederasyon­larını meydana getirirdi. Kabilele­rin çöllerde, badiyelerde göçebe surette yaşayanlarına “bedevî”, yerleşik yaşayanlarına “hadarî” adı verilirdi. Aynı atadan gelen kabile fertlerini birarada tutan akrabalık bağına “asabe”, kabile dışındaki unsurlardan kendilerine yönelik bir tehdit karşısında birlik ve dayanışma içinde bulunmala­rına “asabiyet” denilirdi. İbn Hal­dun’un Kitâbu’l-İber adlı eserinin Mukaddime’sinde ortaya koyduğu “Asabiyet teorisi”, Arap kabilecilik anlayışı üzerinden şekillenmiştir.

    Kabe, Osmanlı dönemi Mekke, 1888.

    Cahiliye devri Arap kabile­lerinin “asabiyet”e bağlılıkları sebebiyle, her kabile ferdi hak­lı-haksız demeden rakip kabilelerle mücadeleye girişmek zorundaydı. Bu nedenle kabileler arasında uzun asırlar boyunca büyük rekabetler, kan davaları ve düşmanlıklar ya­şanırdı. Her kabilenin kendine ait bir arazisi olmakla birlikte, hayati önem taşıyan yağmur mevsimi­nin ardından verimli otlaklara dönüşen bazı çöl mıntıkalarının ele geçirilmesi için savaşılırdı. Bilhassa çöllerdeki Arap kabileleri, güç ya­şam koşullarının yanında genel bir yoksulluk ve darlık altında yaşardı.

    Kabilelerin büyük çoğunluğu, ilk çağlarda aldıkları adlarıyla bugün de yaşamaktadır. Nesep bağlarına düşkün olmaları, soy şecerelerini yüzlerce yıl ötelere da­yandırabilmelerini sağlamıştır. Her kabile kendi nesebiyle övünse de bazı kabilelerin kendilerinden daha saygın olduğunu kabul ederlerdi, ancak iş diğer halklara geldiğinde, “Arapların üstünlüğü” ilkesinde bir­leşilirdi. İlk ve Orta Çağlarda Araplar kendilerini diğer milletlerden üstün gördüklerinden, neseplerini Hz. Âdem’e bağlarlar; dünyanın ilk milletinin Araplar, ilk dilinin Arapça olduğunu söylemekle iftihar eder­ler; atlarının asaletiyle, şiirleriyle; dillerinin fesahatiyle övünürlerdi. İfrat derecesine çıkardıkları gurur­larından dolayı, başka milletlerden bir kral dahi kızlarına talip olsa asla evlendirmezlerdi. Bir bakıma bu ırkî özellik, Sâmi geleneği gibi anlaşıla­bilir. Araplar gibi Sâmi halklarından olan Yahudiler de kendilerini diğer milletlerden üstün görür ve bunu kutsal kitaplarına dayandırırlardı. Çağdaşları olan Yunanlıların kendi­lerinden başka toplumları “barbar” adıyla sınıflandırdıkları gibi, Araplar da kendilerinden başkalarına “Acem” derlerdi. “Arapçayı düzgün konuşamayan, bozuk konuşan” anlamındaki bu kavram, o devirde Araplar dışındaki her toplumun fertlerini kapsardı.

    İlk çağlarda yazılı metinlere aşina olmadıkları hâlde şiirlerini, şarkılarını, efsane ve menkıbe­lerini sonraki nesillere sözlü kültür yoluyla aktarabilmeleri Arap kültürünün başarılı yönle­rindendir. Arapçadaki “sünnet” kelimesi “atalar örfü” anlamında kullanılırken, İslâmiyet sonrası Hz. Muhammed’in davranış ve tavrına, söylediklerine dair bir kavram hâline gelmiştir.

    Arap Yarımadası’nın çok büyük bir kesiminde hâkim olan putpe­restlik anlayışı da, derin bir duyguy­la bağlı olunan “atalar kültü”yle içiçe geçmiştir. Atalarından miras aldıkları putlara taparlar, her kabi­lenin kendine has bir putu olurdu. Arapçası “sanem” olan putların en büyüğü Kâbe’de dikili olan kırmızı akikten insan şeklindeki Hübel putuydu. Hübel’e tapınan Araplar, çevresinde bulunan fal oklarıyla ge­leceklerini tayin etmeye çalışırlardı (Arabistan’a dışarıdan getirilen Hü­bel’i, Mezopotamya tanrılarından Baal veya Anadolu tanrıçalarından Kibele ile ilişkilendirenler de vardır). Tanrıça mertebesindeki Uzza ile kızları Lat ve Menat adı verilen büyük putlara Kureyş kabilesinden başka birçok kabile de tapınır, adak­lar, kurbanlar sunarlardı. Araplara yakın veya uzak kültürlerin İsis, Afrodit, İştar adını alan Tanrıça kültleriyle bağlantılı Kureyş putları, Kâbe’nin dört duvar yapısı içinde saklanırdı. Kâbe’nin çevresinde de 360 adede varan miktarda put dikili olduğu rivayet edilir.

  • Güçlü kültürel bağlar ve bilinçaltında acı hatıralar

    Her ne kadar aralarında dil ve din gibi güçlü kültürel bağlar olsa da, Türklerin Müslüman olma süreci sancılıdır. Bu mesele sonradan yumuşatılmış, okul kitaplarında dahi revizyonlara gidilmiştir. Ortadoğu’nun yakın coğrafyalarındaki iki büyük medeniyet mensuplarının tarih algısı ve gerçekler.

    Konu “Arap dünyası” olunca, yazı boyutu ve kaynaklar konusunda kalem duraksar. Asya kıtasında Hint Okyanusu ile Afrika’nın da kucakladığı bu büyük yarı­mada için öncelikleri belirle­mek zordur. En kolay tanım “büyük bir çöldür” demektir! Gerçekten kıyı kesimleri dışın­da yarımada, fizikî haritalarda çöl gösterilir. Coğrafya oku­maları da iç bölgelerin “boş ve ıssız” çöl (rub’ul-hâli) olduğu­nu gösterir. Öyleyken, Yarıma­da’daki çöller, dağlar, kayaç­lar, vahalar, bin yıllardan beri Arapların, onlarla soydaşlıkları olan Sâmi kavimlerin vatanı­dır.

    Yarımada’daki bitmez tü­kenmez petrol yatakları, çöl yoksulu göçebe Bedevîlere bi­le yeni dünya zenginleri olma yolunu açmıştır ama bu sınıf atlama kandırmacası bir 20. yüzyıl oyunu; Arabistan çölleri de -şimdilik- dünyanın en de­ğerli topraklarıdır. “Ya altın­daki kara zift/balçık deryaları bitince?” sorusu içinse zaman erkendir.

    Yarımada’nın mümbit kıyı ülkelerine gelince… Güneydo­ğuda Basra körfezi ve Umman Denizi’ne açık Kuveyt, Lahsa, Maskat; güneyde Hint Deni­zi’ne bakan Umman ve Hadra­mut; güneybatıda Kızıldeniz’in doğu yakasındaki Yemen ve Asir. Karasal kuzey, Şam/Su­riye, Filistin/Arz-ı Mevud top­raklarıdır. Sayılan bu bölgeler, nüfus yoğunluklu, “hayat var” dedirten, uygarlık ve kültür zenginlikleri de olan bitek ve beşerî asıl Arabistan’dır.

    Hariri’nin Makamat eserinden bir sahne (1237).

    İç bölgeler, hâlâ keşfedil­memiş, Ay yüzeyini hatırla­tan, insan gölgesi düşmemiş uçsuz bucaksız kesimleri olan: Nüfud, Necid, Dehnâ… Arabis­tan’ın dörtte üçünü oluşturan çöl ummanları, hayat kaynak­ları da Arap ozanlarının cen­net benzetmesiyle övdükleri; yüzeye çıkan su birikintilerin­de yeşeren vahalar; vaha olma­yan yerlerde göçebe yaşam ve yolculuklar için can suyu; 70 metreye kadar derinlikleri olan kuyulardı. Bunların en ünlü­sü, Mekke’de Kâbe’yi de Kâbe yapan kutsal Zemzem Kuyu­su’dur.

    Arap kimliği

    İklimi elverişli ve bitek, üç ta­raflı kıyı Arabistan’ı, Arapların ve akraba Sâmi toplulukların dillerini ve kültürlerini geliş­tirdikleri yerlerdir. Geleneksel anlatılara ve ana kaynak Tev­rat’a göre Araplar, Peygamber İbrahim’in oğlu İsmail’in so­yundan; diğer teze göre Ad, Se­mud, Amalike soylularmış.

    Asir, Yemen, Sabâ, Kata­ban, Main ülkelerinde gelişen Arap kültürlerinin MÖ evreleri için Asur, Bâbil, Mısır, Filistin Yunan kaynaklarına, kaya ya­zıtlarına, sikkelere gönderme­ler önemlidir. MÖ 1000-800 döneminde Yemen ve Main’de hüküm süren öncül-ardıl 20 melikten de sözedilir. MÖ 700-500 döneminde Sabâ Melik­liği daha öndeydi dense de bir kaynak yoktur. Main yöneti­minin Hadramut’taki Kataban ve Sabalılarla ilişkileri bozu­lunca MÖ 700’lere doğru ye­nik düştüğü; Sabâ’nın başkenti San’a’nın 100 km doğusundaki Ma’rib kentinin, hayat kaynağı baraj yıkılınca söndüğü; bunun üzerine Sabâ Devleti ve San’a kentinin parladığı sanılıyor ki Kur’an’da Sebe Suresi’nde bu baraj yıkılışına gönderme var­dır.

    Sabâ Melikesi Belkıs’ın -Hz. İbrahim oğlu İshak’ın so­yundan Yahudi hükümdarı/ Musevi peygamberi- Hz. Sü­leyman’la aşkı; Zümrüdüanka kuşunun omuzladığı Belkıs’ı, San’a’dan Kudüs’e Süleyman’ın önüne getirdiği (!) efsanesi pla­tonik değil de diplomatik ba­kışla ciddiye alınırsa bir Arap/ Sâmî birliği girişimi de olabilir! Bu masal, Arap Yarımadası’nın büyük efsanesidir; Arap meli­kesi ile Yahudi peygamber-kra­lının aşk öyküsü, Arabistan’ın masalsı tarih anlatıları arasın­da ilk sıradadır. Tanrılık ku­runtusuna kapılan müşrik me­liklerin kurdurdukları cennet öykünmesi, hayal ötesi asma bahçeler, Bağ-ı İrem betimle­meleri ise Arap anlatıları kadar din öğretileridir de.

    Eski inançlar

    Hz. Muhammed; İslâmiyet ön­cesi milât yüzyıllarında Ara­bistan’da Habeş istilası; Hi­re, Himyeri, Gassan ve daha bir dizi meliklerin zulümleri, merhametleri, muharebele­ri; Sâsâni işgali ve bunun gibi tarih aktarımlarına koşut, cilt­ler dolduran “Kısas-ı Enbiya” öyküleri de vardır. Bu kıssa­larla Hz. Âdem’den Hz. Mu­hammed’e tüm peygamberler, Arabistan’ın yerlileri Sâmi ve Arap toplumları uyarmışlardır. Söylenceler, bu nebi ve resul­ler sayısını 128 bin (!) verirken Kur’an’da 25/28’inin adı geçer. “Kısas-ı Enbiya”lardaki “pey­gamber aleyhisselâm” sayıları da, şüphesiz kimilerinin 1.000, 700, 400, 300… yıl yaşadıkları gibi inandırıcı değildir.

    Arabistan’ın bugünkü top­lumlarının atalarına gelince… Özbeöz yerli Araplar, kabile­ler hâlinde bir şeyhin-seyyi­din buyruğunda ve çadırlarda yaşayan göçebelerdi. Bugün de uçsuz bucaksız çöllerde serazat kabileler vardır. Bu çadır toplu­lukları, çöl koşullarında üç-beş öteberileri, deve ve öteki hay­vanlarıyla bir vahadan, kuyu başından, hurmalıktan ötekine; takvimsiz-iletişimsiz; onlara göre “tarih” demek olan süla­le ezberlerini, şiir ve öyküleri arı duru Arapçalarıyla yinele­yerek; çadırda doğmak, çadır­da ölmek, kısa-uzun ömürleri­ni çöl denen kum dünyasında noktalamak yazgısını paylaşır. Bedevi geleneğinde ev ve me­zar olmaması ilginçtir. Bugün bile, ölen Suudî Melikleri çöle gömülür ve yeri unutulur.

    Mehtaptaki eğlencelerle mutlu olmak, zamanı, tarih­siz takvimsiz-saatsiz yaşamak da bir Bedevî saltanatı olmalı. Gündüzleri güneşin patlattığı hararetten gölgeliklere kaça­rak uyuyan Araplar, gece olunca serinleyen çölde ay ışığında ibadet eder, sazlı sözlü eğlenir­ler, yarışırlar, geleneksel Arap klasiklerini saatlerce anlatır, dinlerlermiş.

    Çöller ülkesinde kent-köy kurmayarak oradan şuraya kıt su kaynaklarıyla yetinerek gö­çebe yaşam süren Bedevîler, başlangıçtan beri “ecdat”, ya­ni “kök” Araplardı. Günümüz Arabistan araştırmacıları, Be­devîlerin İslâmiyet öncesi-son­rası Ay-Güneş inançları, Arap Tanrılarının adlarını veren bel­geler üzerinde çalışır. Bedevî’si, medenisi tüm Araplar, İslâmi­yet’ten önce, Sin’e (Ay), İştar’a (Zühre/Çoban Yıldızı/Venüs), başka yıldızlara ve Şems’e (Gü­neş) taparlardı. Hicaz bölgesi ve merkezi Mekke’de, batı ve kuzeybatı bölgelerde Lât, Uz­za ve daha birçok Tanrı’ya ve Ölüm Tanrısı Menat’a inanılır­dı. Yesrib (Medine), Suriye ve Filistin’de Musevilik ve Hıris­tiyanlık da vardı.

    ABD’nin St. Louis kentinde düzenlenen 1904 Dünya Fuarı sırasında sergilenen “Bedevi Düğün Alayı”.

    Arapçanın önemi

    Bugün de Arap toplumlarının ortak anadili, ses ve söz serveti, övünç kaynağı, Arapçadır. Bu özgün dil, Arabistan tarihinin en kapalı-karanlık dönemlerde, Yarımada’nın güneybatı köşe­sindeki Yemen-Asir ortamın­da doğup gelişmiştir. Kur’an ve İslâm öğretisiyle evrensel değer ve kutsallık da kazana­rak Arabistan dışında Asya’ya, Afrika’ya, İspanya’ya kadar ya­yılmış, kimi ülkelerde ortak dil olmuştur. Eski dünya dilleri ve günümüz dilleri arasında da kuralları, şiirselliği, anlam zen­ginliğiyle ilk sırada veya ilk sı­ralardadır.

    Yemen-Hicaz’da “Mual­lakat/Yedi Askı” şairlerinin dizelerinde; sonra Hz. Mu­hammed’in insanlığa tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim’deki ilâ­hi buyruklarında; klasikleş­miş Arapçanın tılsımlı sesle­ri Tanrı buyruklarının imana dönüşmesini kolaylaştırmıştır (Kur’an’dan önce de Davud’lar, Musa’lar, İsa’lar da Davud’un mizmarlarındaki ses cazibele­rini seçmişlerdi).

    Dilin bu üstünlüğüne kar­şın, Yemen’de, Hadramut’ta, Lahsa’da, Hicaz’da, Baalbek’de, Şam’da görülen sanat ve mi­marlık izleri, aynı düzeyde he­yecan uyandıran, hayal kur­durabilir zenginlikte değildir. Buna koşut Arap kültüründe­ki ayş-ü tarâb, bağ bahçe/has bahçe, saray gelenekleri için de komşu İran’la kıyaslanacak dü­zeyde bir geçmişten ve kültür­den sözedilemez. Arabistan’ın çok uzağında ve geç bir dönem­de, İspanya’da gelişen Endülüs Emevi-Arap uygarlığı (9.- 14. yüzyıllar) İşbiliye, Alkazar, Tu­leytule, Kurtuba şaheserleri ise birer istisnadır.

    Türklerin Müslümanlığı

    Bilinen en eski Kur’an nüshalarından biri olan ve İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nde bulunan elyazması.

    Bir zamanlar Batı’da İspan­ya’dan, doğuda İran’ı da aşıp Çin sınırlarına kadar bir Arap-İslâm egemenliği kuran Emevi-Abbasi halifeleri; Tanrı sözü Kur’an’ın Arapça olması nedeniyle bir İslâm coğrafyası ve bir İslâmiyet öğretisi amaç­lamışlar; bu dili din, bilim, eğitim, kültür dili ve ortak dil yapmayı yani ümmetçiliği ön­görmüşlerdi. “Müslüman olan, Kur’an dilini de öğrenmelidir” koşulu günümüzde bile ütopya değil bir “dava”dır. Halk çoğun­luğu Müslüman ülkelerin okul­larında başka diller “yabancı dil” olarak öğretilirken, Arapça “Kur’an ve inanç dili” olarak kabul edilir.

    7. yüzyıl sonu, 8. yüzyıl ba­şında -aşağı yukarı Göktürk/ Orhun anıtlarının dikildiği ev­rede- Asya ve Afrika kıtaları­na İslâmiyet’i götüren ve yayan Arap-İslâm orduları; İran, Ho­rasan, Türkistan istilalarında katliamlar da yaptılar. Bu, ta­rihî-belgeli bir gerçekken Tür­kiye’de okul kitaplarına “Türk­ler kendi tek Tanrı inançlarına benzediği için isteyerek ve top­luca Müslüman oldular” gibi gerçeği ters yüz eden cümleler koymanın amacı nedir?

    Oysa Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin yazdığı, yıllarca liselerde okutulan 1933 basımı Tarih II kitabında (sf. 127-128) şu ibareler vardır: “… Haccac’ın Horasan ve Seistan’a gönderdi­ği kumandanlar Türk ellerinde birçok fetihlerde bulundular. Arapça zorla resmî dil yapıl­dı. Yerli halktan bir kısmı ana dillerini unutarak Araplaştı­lar… Horasan valisi Kuteybe bin Müslim, Türklerle giriştiği kanlı mücadelelere daha büyük bir şiddetle devam etti”.

    Bu kısa bilgi bile 1980 as­kerî darbesi sonrası “sakınca­lı” görülmüş olmalı ki 1983’te yayımlanan Türk Ansiklope­disi’nde (C.XXXII sayfa: 275) kaynaklardaki bilgiler, kan­lı savaşlar, katliamlar; örneğin Fütûhü’l-Büldan’daki (MEB 1956 C.II) bölümler atlanarak “751 Talas Savaşı’ndan sonraki dönemde iki taraf arasındaki yakın ilişkiler Türklerin Müs­lümanları ve İslâm dinini daha yakından tanımalarına fırsat vermişti… Türklerin dünya ta­rihinin en önemli olaylarından biri olmak üzere İslâmiyet’e girişleri kendi istekleri ile ol­muştur. Gerçekten de İslâm di­ninin eski Türk inanç ve telâk­kilerine uygun yanları çoktu…” yazılıdır!

    Anadolu Türklerinin Müs­lümanlığı da başka bir sorun, başlıbaşına bir araştırma ko­nusudur. 11. ve 12. yüzyıllarda İran ve Azerbaycan üzerinden geçişler-göçüşler, Müslüman olarak gelenler yanında Ana­dolu’ya Şaman inancıyla ge­len boylar yok mudur? Türkle­rin Anadolu’ya gelmeden önce bir yüzyıl kadar göçebe-yer­leşik bir İran serüveni vardır. Çoğunluk Oğuz inançlarını İran’da unutmuş, Müslümanlı­ğı da orada benimsemiş olma­lıdır: Kur’an’daki Arapça “vu­zu”ya Farsça abdest, “salât”a namaz, “savm”a yine Farsça “uruze”den bozma oruç diyo­ruz. Anadolu’da ilk İslâmi ya­pılar da Arap değil, Fars üslu­bundadır; ustaları da Tiflisli, Meragalıdır. Asya Türk yurt­larındaki kümbetlerden esin Anadolu türbelerimiz de var.

    Ancak örenlerde, kazılarda Göktürk/Orhun yazıtlı taşlar niye yok? Türk-Arap ilişkile­ri için ilk akla düşen ve “dü­zeltilmiş” atasözümüzün, “Ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü” reddiyesinin tarihsel gerekçe­si nedir?

    Şam’da yalın bir cami modeli Arap cami mimarisinde kapalı mekan değil, açık mescit tercih edildiğinden yapılar çok yalındır. Şam Ulu Cami olarak da bilinen Emevî Camii, diğer İslâm devletlerinde cami mimarisine model olmuş ilk yapılardandır.

    ŞEMSETTİN SÂMİ VE LEWIS

    ‘Irktan büyük bir ümmet’

    Şemseddin Sâmi’nin (öl.1904) Kamusul-Âlâm’ının 4. cil­dindeki “Araplar” maddesinin tanım cümlesi şudur: “Irktan bü­yük bir ümmet”. Bernard Lewis, Türkçeye de çevrilen Tarihte Araplar kitabında Şemseddin Sami’nin “Araplar” tanımını okumuş olmalı ki şu açımını yapmıştır:

    “Arap ad ve terimleri en erken MÖ 9. yüzyıla bağlanır ve Kuzey Arabistan çölündeki Bedevîleri tanımlar. Yunan ve Roma, bu sözcüğü vahaların yerleşik halkına ve güneybatı­sındaki nispeten ileri medeniye­ti içine alarak bütün Yarımada için kullanmıştı. Arapça da Ya­rımada’nın ortak dili olmasına karşın, hâlen göçebelerle sınırlı kaldığı sanılır. İslâm fetihle­rinden sonraki Arap İmpara­torluğu devrinde Arapça, bu dili konuşan yönetici fatihleri, buyruk altına alınan kitlelerden ayırtederdi. Ancak egemenlik kozmopolit bir İslâm İmparator­luğu olunca ‘Arap’ terimi içten çok dış ülkelerde kullanılarak Arap zevk ve geleneği etkisinde çeşitli ırk ve dinlere mensup in­sanların yarattığı karışık kültürü ifade ederek ulusçuluk anlamını yitirdi. Aslî Araplık ve Arapça, yaşayış tarzını ve dilini sadakat­le koruyan göçebeleri niteleyen sosyal bir terim oldu”.

  • İslâm’ı öğreten medrese çok kamusal sağlık hizmeti yok

    Selçuklu ve Osmanlıların 19. yüzyıla kadar süren döneminde sağlık ve eğitim hizmetleri kamusal kurumlara bağlı olarak verilmiyordu. Bu dönemlerde adlarına bakılarak hastaneydi denilen kurumlar, vakıflara bağlı özel kuruluşlardı. Oysa Osmanlı Sarayı’nda 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar başta padişah, saray halkı için bir sağlık örgütü vardı. Bu durum “gavur padişah” olarak da anılan Sultan 2. Mahmud’un (salt. 1808-1839) halk için sağlık ve eğitim hizmetlerini kamu görevi olarak gündeme getirmesine kadar sürecekti.

    Sağlık kültürümüzde, din/ inanç kültürümüze ko­şut, yüzlerce yıllık bir süreklilikten veya örgütlülük­ten söz edilemez. Söz gelişi 14- 19. yüzyıllar arasındaki 5 asır­da, Osmanlı taşralarında sağ­lıkla ilgili kamusal bir kurum, örgüt ve görevli yoktu. Aynı süreçte bir yokluk ve boş­luk da eğitim-öğretim alanın­daydı. Bu gerçeğe itiraz edip “Hastane de doktor da mek­tep-muallim de vardı” diyecek olanlar kaynak ve belgeler bul­malılar. İstanbul’da ve taşra­da Şeyhülislâmlık’a bağlı, İs­lâm dini ve kültürünü öğreten Arapça programlı vakıf med­reseleri çok; eğitim için mek­tep-muallim, sağlık için tabip, sağlık yurdu yoktu.

    Bu “yoktu” savım, yarı yüz­yıldan beri eğitim tarihi, bir o kadar da –1228 tarihli Divriği Darüşşifası için– tıp/hekimlik tarihi, ayrıca Osmanlı tarihi üzerine yaptığım çalışmalara dayanıyor. Anadolu’da Selçuk­lu ve Beylikler dönemlerin­de yapılan, adlarına bakılarak hastaneydi denen kuruluşlar, vakıf sistemiyle işleyen özel kurumlardı. Bunlar, vakıf se­netlerindeki bakım, sağaltım, koruma, tecrit hizmetlerini kamu ödeneğiyle değil vakıf gelirleriyle karşılamaktaydı.

    1894’te açılan Telkihhane-i Şahane’de üretilen çiçek aşıları yalnız İstanbul’a değil tüm imparatorluk coğrafyasına dağıtılıyordu. Çiçek aşısı buzağılardan üretiliyordu.

    Sağlık ve eğitim alanla­rında bir yükümlülük üstlen­meyen devlet, topladığı türlü çeşitli vergilerle sarayın, mer­kezî yönetimin, ordu ve do­nanmanın giderlerini karşılar; kimi vergilerle timar, çiftlik gelirlerini, mukataa ve mali­kaneleri de yerel yöneticilere bırakırdı. Bu kalemlerden sağ­lığa ve eğitime bir pay/ödenek ayırmak sözkonusu değildi. İl ve sancak kadılarının sicil defterlerine yazdıkları “ava­rız” denen harcama kayıtla­rında sağlığa, tedaviye, gezgin hekimlere dönük bir harcama kaydına da acaba rastlanmış mıdır?

    Doğal ki kentlerde ve kimi beldelerinde usta-çırak geleneğiyle deneyim kazanmış; kitap­lar okuyarak hekimlik, cer­rahlık muallimlik yapan­lar, bunlar arasında üne kavuşanlar veya vakıf ku­ruluşlarında hizmet ve­renler de vardı. Selçuklu ve Beylikler dönemi hanedan bireylerinden sağlık yurtları, medrese ve mektep yaptırıp hekim, tabip cerrah, müderris, muallim, hoca görevlendiren­ler olduğu gibi Osmanlı Hane­danı’ndan yönetici ailelerden de aynı geleneğe uyarak hasta­ne, mektep, medrese yaptıran, hekim hoca görevlendiren­ler de saptanıyor. Sultan veya yakınlarının, varlıklı kişilerin bir medrese, mektep, hastane kurduklarında, bu kurumların işlevini “kıyamete değin” sür­dürmesini sağlayacak güven­celi bir gelir kaynağı vakfet­meleri de gerekiyordu.

    Hekim Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun (1385- 1470) çizdiği bir psikiyatrik tedavi yöntemi.

    Hekim/tabip doktor, cer­rah/operatör okulu yoktu. Bu meslekler, –sanat ve zenaat gibi– ustadan çırağa, babadan oğula aktarımlar, yeni dene­yimlerle sürdürülürdü. Bunla­rın günümüzdeki alt temsil­cileri sünnetçiler, yerli ebeler, kırıkçı-çıkıkçılardır.

    “Hekim”lerin farkı veya ayrıcalığı, tıp-ilaç bilgi ve de­neyimi dışında sosyoloji, psi­koloji, insan bilimi (deontolo­ji) bilmeleri, medresede oku­muş, kitabî donanımlı bilgeler olmalarıydı. Bunlar, çağdaşları din ulemasının önde gelenle­ri olarak, saraylara kadar her çevreden ve inanç topluluğundan saygın gören seçkinlerdi.

    Örneğin, 15. yüz­yıl şairlerinden Kü­tahyalı Şeyhî böy­le bir hekimdi. Bir sefer dönü­şü Ankara’da rahatsızla­nan Çele­bi Meh­med (salt. 1413-1421), tedavisi için Germiya­noğlu Yakub Bey’den onu istemiş; o da Mevlâna Si­nan’ı, yani şair Şey­hî’yi, hekim kimliğiyle Osmanlı hü­kümdarını tedavi etmesi için göndermişti. Görevini yapan “Hekim Sinan”, Kütahya’ya dönüşünde eşkıya tuzağına düşerek soyulmuş. Bu serüve­nini de Şair Şeyhî kimliğiyle Harnâme adlı uzun manzume­sinde anlatmıştır ki bu mes­nevi Divan edebiyatımızın kla­siklerindendir.

    Topkapı Sarayı’nda birun teşkilatına mensup 60 hekim ve Hekimbaşı’nın (altta) da bulunduğu, Başlala Kulesi adıyla anılan şifahane ve eczane.

    Çelebi Mehmed’in torunu, İstanbul’da medreseler ve bir de darüşşifa yaptıran Fatih, vakfiyesinde, bu kurumların­da her bilimin öğretilmesini, Darüşşifa’da da din-toplum ayrımı yapılmadan herkesin tedavi edilmesini öngörmüş­tü. Belirtelim ki bu darüşşifa bir devlet kuruluşu değil, va­kıftı. Fatih, Amasyalı Sabun­cuzâde Şerefeddin’in Cerrahi­yetü’l-İlhaniye adlı tıp kitabı­nı –darüşşifada yararlanılmak üzere– Türkçeye çevirttiği gibi İslâm dünyasından ki­mi tabipleri de İstanbul’a ge­tirtmişti. Tarihçiler, Fatih’in Gebze’de Tekür Çayırı’ndaki hastalığını ve ölümünü anla­tırlarken, tabip Lacopo’nun (Yakup), hekim Lâri ve Acem Hamideddin’in yanlış tedavi­lerinden, suikast amaçlı bir zehirlemeden de söz ederler.

    Eski devlet yapısında hal­kın sağlığı için bir örgüt ve görevliler yoktu ama hüküm­darların kendi sağlıkları, saray halkının da sağlığı ve eğitimi için önlemler aldıkları sapta­nıyor. Örneğin Osmanlı Sara­yı’nda ulemadan bir hekim­başı, müderrislerden de bir muallim-i Şehriyâri görevlen­dirirlerdi. Saray haremağala­rının başkanı olan Darüssaade ağası, harem dairesindeki şeh­zadegân mektebine dışarıdan muallimler getirterek hane­dan çocuklarının okuma-yaz­ma, din-ibadet öğrenmeleri­ni sağlardı. Sarayın Enderun koğuşlarındaki iç oğlanları da oda ustalarından, dışarıdan gelen sanatçı ve üstatlardan bilim, beceri, spor, saz ve söz öğrenirlerdi.

    Osmanlı Sarayı’nda (Top­kapı) 15. yüzyıldan 19. yüzyı­la kadar başta padişah, saray halkı için Darüssade Ağası’nın yardımcısı Başlala’nın yönetti­ği bir sağlık örgütü vardı. Ma­kamı, saraydaki Başlala Kule­si’ydi. Burada, Hekimbaşı’na buyruklar verir, o da ilaç bilgi­si olan Kiler Koğuşu iç oğlan­larına, kule ve kiler dolapla­rındaki şurup, losyon, macun, merhem, şarap, hap vs.den padişah, harem kadınları ve saray halkı için deva/ilaç, gar­gara, mai, tiryak, müsekkinler hazırlatır, bu çalışmalarda tıp kitaplarına da başvurulurdu. Önemli bir hastalık sözkonu­su olduğunda ise İstanbul’da­ki Rum, Ermeni, Yahudi Türk hekimler çağrılırdı.

    Manisa’daki Hafsa Sultan Şifahanesi.

    Alay Meydanı’nda da Tı­marhane de denen bir hasta­lar odası (revir) vardı. Hasta­lanan iç oğlanları başlarına mendil sararak o günün am­bulansı denebilir, kırmızı ör­tülü hasta arabası ile buraya getirilip tedavi için tımarhane sorumlusu harem ağasına tes­lim edilirlerdi. Hünernâme’de bu sahneyi gösteren minyatür önemli bir görseldir.

    19. yüzyılın ilk yılları, Os­manlı Devleti’nde ordudan başlayarak sağlığı ve eğitimi kamusal hizmet öngören yeni bir dönemin başlangıcı; Sul­tan 2. Mahmud (salt. 1808-1839) da bu evrenin, yani Batı uygarlığına yönelişin öncüsü padişahtır. Bu nedenle yenilik karşıtları ona “Gâvur Padişah” demişlerdi. Sonraki aşamalar­da –Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde medreselere do­kunulmadan önce–, öğretim di­li Fransızca askerî; daha sonra Fransızca ve Osmanlı Türkçesi öğretimli askerî ve mülki (si­vil) tıp mektepleri de açıldı.

    Mekteb-i Tıbbiye Haydarpaşa Lisesi’nin Mekteb-i Tıbbiye olduğu dönemden bir fotoğraf. 1920, Sertaç Kayserilioğlu Arşivi (üstte). Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, 1895’te Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Haydarpaşa semtinde inşa edilen bina ile özdeşleşmişti (altta).

    Demek oluyor ki Türki­ye’de ordudan başlanarak halk için sağlık ve eğitim hizmetle­rinin kamu görevi olarak gün­deme gelişi, 1820’lerdedir. Bu açıdan 1826’da İstanbul’da Ta­bhâne-i Âmire ve Cerrahhâ­ne-i Ma’mure adlı tıp mekte­binin açılışı bir ilk sayılabilir. Türkiye’de tıp öğretimi ve he­kimliği açısından, 1820-1920 arası ve devamı olan Cumhu­riyet dönemi, çağdaş tıp tari­himizin aşamalarını kapsar.

    Bu gelişmelerle ilgili pek çok bilimsel çalışma ve ya­yınlar yapılmıştır. Bunlardan, Cumhuriyet öncesi Türk he­kimliği için başvurulacak bir kaynak, Dr. Adnan Adıvar’ın (ö.1955) Osmanlı Türklerinde İlim adlı eseridir.

    Nakkaş Osman’ın
    Hünername adlı minyatür
    albümünde üzerinde “hasta
    odası” yazan saraya özel
    revir, 16. yüzyıl.

    Eğitim ve sağlığa, bu iki yaşamsal alana olumsuz ba­kanlara gelince bunlar günü­müzde de vardır: Doktor ye­rine “nefesi keskin üfürükçü ararlar. Çocuklarına da okulda değil, gizli-saklı ortamlarda salt dinî öğretiler verilmesi­ni sevap sayarlar. Sonuçta 21. yüzyılda bile okula ve hastane­ye ulusal/toplumsal yöneliş ve değer veriş henüz sağlanabil­miş değildir. Hastasını iyi ede­meyen doktoru döven, hatta öldüren varken; okuyup üfle­yerek iyi edemediği hatta ya­şamını söndürdüğü bireylerin yakınlarından üfürükçü döven acaba görülmüş müdür?

    KEYKÂVUS’UN KABUSNAME’SİNDEN

    Hastayı görmeden ilaç yazmak düşte görmek gibidir

    1082’de Kûhistan sultanı Keykavus bin İskender tarafından Farsça olarak kaleme alınan Kabusname’de vücudun oluştuğu onlarca madde ve bunların azlığının, çokluğunun, eksikliğinin neden olduğu sayruluklar (hastalıklar) ayrıntılı biçimde anlatılır. Ayrıca yenilmesi, kesilmesi gereken gıdalar da tıbbın alanı içinde, ilaç olarak incelenir. İlaç yaparken hastayı görmenin, güleryüzlü, tatlı sözlü olmanın öneminden bahsedilir.

    “Ey Oğul eğer tabip olursan bile­sin, tıp iki kısımdır: Biri ilmî, biri amelî. Bedenin dikçe duruşu akıl ve kan iledir. Akıl yoksa beden yıkılır. İkincisi kandır. Vücut kanla canlıdır. İnsan dört madde­dendir: Od (enerji), toprak (ürün), yel (hava), su. Bunlardan oluşan vücutta, 9 madde olup bunlardan dördü kan, safra (salgı), sevda (psikoloji) ve balgamdır. Sonra azalar (organlar) gelir: Kalp, ciğer, dil ve dimağ. Bunlarda olan azlık, çokluk, eksiklik hastalıklara neden olur.”

    “İlmî ve amelî tıp ilmini Ca­linus şerh etmiş ki Sitte-i Aşere-i Calinûsî (Calinus’un 16 makale­den oluşun eseri) tıbbın ilk kayna­ğıdır. Rây’-ı Bukrat (Hipokrates) ve Eflâtun denen bir kitap vardır. Bunu da Calinus açımlamıştır.

    Eğer tıp ilminde mahir olmak istersen Kevn-ü Fesad, Semâü’l-Âlem, Nefs Kitabı, His ve Mahsus Kitabı, bunun şerhi Kitâbü’l-Hayavan’ı, Aksam-ı Em­raz Şerhi’ni ve Sitte-i Aşere’nin diğer kitaplarını okumalısın.

    Bir hastanın üzerine varıp ilaç etmek istersen önce neler yediğini sor. Çünkü çocuk, yiğit veya ihtiyar olanların yemesi aynı değildir. Çünkü gıda demek ilaç demektir. Bu iki türlüdür: Biri yedirmek ve içirmekle diğeri, yemesini içmesini kesmekledir.

    Hıfzıssıhha (sağlığı koru­mak) da Sitte-i Aşere kitabının “Assıhha” bölümündedir. İlaçları buradan yaz. Karında olan ma­razlara “İlel ve’l- âraz” derler. Bu arazlara çare için Bukrat’ın Mâü’ş-şair (Hipograt’ın Arapçaya çevrilmiş bir yapıtı) kitabını oku.

    Mualiç (:ilaççı, eczacı) olacak kişinin bimarhanede çok hizmet etmesi ve her marazın adını bilmesi gerekir. Adını bilmediği hastalığa ilaç yapmak cahil işidir. Sonra kitapta okumak da yetmez, hastayı görmek gerekir. Hastayı görmeden kitaptan ilaç yazmak düşte görmek gibidir. Bukrat’ın Vasiyetnâmesi’ni okumak gerek. İlaç yazmakta hasta sana emanettir. İlaç bilmezlik edersen hastayı sen öldürmüş olursun.

    Ondan sonra gerektir ki tabi­bin inancı, temiz donu (giysileri) da temiz ve arı ola. Daima misk ve gülsuyu ve hoş koku sürüne. Sonra hasta yanına vardığında gökçek (güleç) yüz gösterip tatlı konuşa. Hastanın yüreğini sıka­cak söz söylemeye…

    (Keykâvus, Kabusname, Farsçadan çev. Mercimek Ahmed (14. yy), yayına hzl. Orhan Şaik Gökyay, 3. Basılış İstanbul, MEB 1974, 33. Bab, s. 233-245’ten alıntı.)

    1BELGE

    Gayrimüslimin ata binmesi yasak ancak hekim bundan muaftı

    Gayrimüslim Osmanlı tebaasının Müslümanlara özgü birçok haktan faydalanamadığı dönemde, 1772’de, Yahudi Hekim Kemal, 30 yıl boyunca devam ettiği hekimlik mesleğinin itibarı sayesinde, Sultan 3. Mustafa’nın fermanıyla ata binme ayrıcalığına kavuşur.

    Tanzimat Dönemi öncesi Os­manlı asırlarında gayrimüslim Osmanlı tebaasının Müslüman­larla eşitliği söz konusu değildi. Müslüman kıyafetine bürüneme­zler, sarı mest-pabuç giyemez, silah taşıyıp ata binemezlerdi. Hatta bir kaldırımda Müslüman ile gayrimüslim karşı karşıya gelirse gayrimüslimin kaldırımdan aşağı inip Müslüman’a yol vermesi gerekirdi. İşte bu gibi ayrımcılığa tabi hareketler, gayrimüslimlerin tercüman, tüccar, hekim sınıfından meslek erbabı bazılarına verilen divan tezkiresi ile ortadan kalkar, izin verilenler de Müslümanlar gibi sarı mest-pabuç giyebilir, ata binebilirdi.

    Avrupa’da 12 yıl tıp tahsilinden sonra vatanı olan İstanbul’a gelip 30 yıl boyunca Müslüman ulema ve rical-i devletin hizmetinde yaya olarak doktorluk mesleğini icra eden Yahudi Hekim Kemal, artık yaşlandığından ötürü hastalarına yaya olarak gidemediğinden ken­disine Müslümanlar gibi ata binme izni verilmesi için arzuhal sunar. Ser-Etibba-i Hassa (Padişahın başhekimi) Mevlana Mehmed Emin Efendi’nin, mesleğinde maharetli ve şöhretli biri olmasından ayrıca Müslüman hastalara yararı oldu­ğundan dolayı aynı Müslü­manlar gibi Yahudi Hekim Kemal’in ata binebilmesine dair ilam ver­mesi üzerine izin verilir ve kimsenin Yahudi Hekim Kemal’e müdahale etmemesi, engel olma­ması için de bu ferman İstanbul Kadısı Seyyid İbrahim Efendi’ye Sultan 3. Mustafa tarafından Mayıs 1772’de verilir. (BOA.C.SH. 25/1205)

    Sinan Çuluk

  • Hicaz-Mekke… Nereden nereye!

    Pandemiye bağlı olarak 2 yıldır yapılamayan Hac ziyaretleri salgının hız kesmesiyle yeniden başlıyor. İslâmiyet öncesi ve sonrasında Kâbe yapısının durumu, önemi ve geçirdiği değişiklikler… Tam 400 yıl Türk-Osmanlı hâkimiyetinde kalan Mekke’de Hac farizası, âdetleri ve bunların anlamları…

    İslâm dininin doğduğu Mek­ke, Hicaz’ın da merkezi­dir. Mekke için tarih-söz­lü anlatılar-yazılı tarih bilgileri de içeren kaynak, Hz. Osman (644-56) döneminde yazıya ge­çirilen Kur’an’dır. Kur’an Arap diliyle en eski kitap oluşundan, bir adı da Kelâm-ı Kadim’dir. Arapça tarih-coğrafya yazım­ları 8. yüzyılda başladığından, daha önceki Hicaz ve Mekke için Batlamyus (Ptolemaios/öl. 168?) dışında kaynak aranma­malıdır.

    “Hicaz” sözcüğü sınır anla­mına gelir. Kızıldeniz kıyısında sona eren Tihame Çölü’nü do­ğudaki yüksek Necid Yaylası’n­dan ayıran ve Sarad denen dağ­lık bölge Hicaz’dır. Bu coğrafya­nın kalbi, hayat kaynağı Kayalık Tepeler’le bunların aralarını kapatan surların kuşattığı vadi­deki vaha, vahanın berrak tatlı su kaynağı da Zemzem Kuyu­su’dur.

    İnsanlık bu bitek yeri ne za­man keşfetti ve yerleşti soru­suna yanıt yok denebilir. Söy­lenceler, Hicaz yurdunun bu mümbit/cazip vahasında Hz. Âdem’i, onun soyundan nebi­leri, Zemzem denen su kayna­ğını keşfederek ilk kuyuyu ya­pan İbran(î) peygamberlerini, baba-oğul İbrahim ve İsmail’i tanıtan yarı mitolojik-masalsı kıssaları nakleder. Bunlar Ana­dolu kültürlerine de yerleşmiş; İslâm coğrafyasının sözlü-yazı­lı kısas-ı enbiya (Peygamberler tarihi) içerikli inanış ve kültür birikimleriyle harmanlanmış­tır.

    Batlamyus’tan alıntı bilgiye dayanarak, Hicaz havzasında 2. yüzyılda bölgelerarası alışveriş ilişkilerinin başladığı ileri sü­rülmüştür. Burada pazar hare­ketlerinin, Anadolu’daki yaban­lı pazarları işlevinde geliştiği olasıdır.

    Mescid-i Haram ve Kâbe Arkada solda Osmanlı Hükümeti’nin Kâbe-i Vehhabi saldırılarından savunmak için Mısır Valiliği’ne yaptırdığı Ecyad Kale ve kışlası görülüyor

    Mekke konfederasyonu

    Ptolemaios, Geographike ese­rinde Arap Yarımadası’nın en eski kentlerinden biri olan Mekke’yi Macoraba olarak yaz­mış. Bu yazılım Mekke’yi oldu­ğu gibi, şehrin yüzyıllar sonra İslâmiyet’in merkezi olmasıyla kazandığı “Mükerreme”yi (ulu, çok saygın) de çağrıştırıyor. Bu nadide eserin Bizans döne­minde çıkarılan iki kopyasın­dan biri, bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunuyor (Codex Seragliensis adlı nüshanın tıp­kıbasımı 2016 tarihlidir). Ken­tin önündeki çukur tabana da Zemzem Kuyusu’ndan taşan sular biriktiğinden el Batha de­nirmiş.

    Kızıldeniz-Doğu Akdeniz kıyılarından Fırat ve Dicle’ye, Basra Körfezi’ne kadar sınır­lanan Arap Yarımadası’nın öncelikle de Hicaz bölgesinin pazar-panayır ortamını ku­caklayan Mekke yerleşiminin bir kent olarak kuruluşu için en geç 1. yüzyıl önerilebilir. İs­lâm dininin doğduğu yer, bun­dan 500 yıl sonra bu yeni dinin kutsal merkezi olacaktır. Arap Yarımadası’ndaki daha eski dinler-peygamberler yurdu ve “hac” merkezi ise Kudüs bilinir. İbadet için ziyarete (Hacc’a) gi­dilen ikinci kent ayrıcalığı da Mekke’dedir.

    Geç dönem İslâm kaynak­ları Hicaz’ın merkezi Mekke’yi, Cebel-i Ebi Kubaynas Dağı’nın eteğinde gösterir. Burada ye­ni dönemi başlatan yerleşikler, kuzey Hicaz’dan, asker kimlikli Kusay’ın buyruğunda göçenler­miş. Bunlardan Huzza boyu­nun bir oymağı da Hz. Muham­medi’nin atalarının mensup olduğu Kureyşlilermiş. Bu Ku­reyş topluluğundan bir tüccar­lar grubu, Dârül-Nedve denen bir yönetim kurarak Mekke’yi yönetirken, Kayzer’in (Roma imparatoru) ve Sasanî Hüs­revî’nin (İran şahı) güven bel­geleriyle vahadaki pazar/pana­yır işlerini üstlenmişler. Roma, İran, Suriye, Yemen, Hindis­tan ve Çin’e kadar ülkelerle mal alım-satımını kuşaktan kuşağa sürdürmüşler. Mekkeli tüccar­ların kendi kervanları Yemen’e, Suriye’ye işler; buralardaki pa­zarlara Hint baharatı, Çin ipeği kumaşlar yağ, silahlar, altın, al­tın tozu, fil dişi, köle taşır; bun­ları Cidde’de Akdeniz’deki tica­ret gemilerine satarlarmış.

    Şu kadar ki 7. yüzyılın ilk çeyreğinde Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâmiyet öğreti­leri Dârül-Nedve’nin ticaret ve yönetim geleneğine aykı­rı görülerek tartışmalar-çatış­malar başlamış. Hz. Muham­med’in önce kendisinin, ardın­dan Müslümanların, yerli halk çoğunluğu Yahudi olan Yesrib’e (Medine) hicreti nedeniyle bu kent şenlenirken; Mekke’deki müşriklerle başlayan mücade­le 6 yıl sürdükten sonra Medine Müslümanlarının zaferiyle so­nuçlanmış. Mekke’nin sönüşü de buna bağlanır: Sûkü’l Ukaz Panayırındaki alışveriş düzeni, Kâbe ve çevresindeki gelenek­ler, put ziyaretleri, kurban âdet­leri, Arap şairlerin kasidelerini Kâbe duvarlarına asarak ödüllü yarışmalara katılmaları, at-de­ve yarışları, köle alım-satımları, içkili rakslı eğlenceler… İslâm öğretisi bunlara yasak ve günah yaptırımları getirirken, kervan ticaretinin de Basra-Fırat ana­yoluna kayması sonunda Mek­ke’nin de parlaklığı sönmeye yüz tutmuş.

    Hacılar Medine’de Mekke’ye Hacca gidenler, Medine’ye de giderek Harem-i Şerif’i ve diğer kutsal yerleri de ziyaret ederler (19. yüzyıl sonu).

    İlk Hac: Yeni dönem

    Hz. Muhammed’in 628’de Hac ziyaretini farz kılarak Mekke’ye yönelişi ve barışçıl yürüyüşü; Hudeybiye Antlaşması ardın­dan Peygamber’in 630 yılında 10 bin Müslümanla Mekke’ye vedaya gidişi; daha önce farz kı­lınan namaz,oruç ve zekâttan sonra bu kez salt zengin Müs­lümanların yaşamlarında bir kez Hac ibadeti için Mekke’ye gelip Kâbe’yi tavaf etmelerinin farz kılınması; Medine-Mekke ve bütün Müslümanların barış­ması; Mekke’nin yeniden dirili­şi sayılır.

    Hz. Muhammed ve Dört Halife dönemlerindeki gelişme­lerinden sonra Mekke’nin ba­yındırlığını ve Kâbe’nin imarını önemseyen, Emevî egemenliği­nin kurucusu Emirülmüminin Muaviye (661-681). Karışık­lık, savaş ve göçlerden sonra, doğduğu Mekke’nin bayındır­lığı için girişiminde bulunarak Kâbe’yi onartıp avlusunu geniş­letmiş, sel baskınlarını önleyici setler yaptırmıştır.

    Kâbe yapısı ve anlamı

    Kâbe’ye Beytullah, Beyt-i Mu­azzam da denir. Ancak yeryü­zünde Tanrı’ya bir yer/ev ya­kıştırmak (Beytullah), İslâm inancı açısından tartışmalı olmalıdır. Tapınaklara “Tan­rı Evi” demek Sümer çağından beri söylenegeldiğinden İslâmi­yet öncesi Cahiliye Dönemi’nde de geçerliydi. İlah, Lat, Menat… nitelemeli putlar Kâbe içinde korunup bunlara o ortamda dua edildiğinden Kâbe’ye “Beytul­lah’ denmiş olabilir mi? Dinler tarihi profesörü merhum Mük­remin Halil Yınanç (öl. 1961), Mezopotamya uygarlıklarında Bab-il’in Tanrı kapısı/ tapınak, Cebrail’in Haber Tanrısı, Az­ra-il’in Ölüm Tanrısı anlamın­da olduğunu; Semavi dinlerde ise Tanrı “İl”in ilâh, Cebrail ve Azrail’in de melek sayıldığını söylemişlerdi.

    Hangi önceki inancın tapı­nağı olduğu bilinmese de, İbra­him ve İsmail’in yaptıkları ilk tapınağa kare-küp biçiminden dolayı Kâbe adını verdikleri; Kızıldeniz, Yemen, Basra, doğu­da Suriye’den gelen çöl yolları­nın buradaki panayırda insan­ları buluşturduğu; Sûku’l-Ukaz çarşı-pazarı ortamında Kâbe ve Mekke söylencelerinin de Kı­sas-ı Enbiya anlatılarına katıl­dığı malumdur.

    Kâbe, İslâmiyet’in doğduğu yıllarda üstü açık, dörtgen biçi­minde, 1 adam boyu yükseklik­te, ahşap hatıllı taş duvarla çev­rili tek kapılı bir tapınakmış. Her yıl yinelenen Sûkü’l-Ukaz panayırlarına gelenlerden Hz. İbrahim öğretisine inananlar, Kâbe’yi ve Zemzem Kuyusu’nu ziyaret eder, kurban keserler­miş. Olasılıkla Kureyş toplumu da bu inançtaydı. Ancak Müs­lümanlar bunlara “Müşrikler” (Allah’a ortak koşanlar) demiş­lerdi. Bu ayrılış nedeniyle yüz­yıllardır işleyen düzenin Hz. Muhammed’in peygamberliği­ni ilanı sonrasında dağılacağı kaygısı doğdu. Yeni dine dire­nenler arasında Peygamber’in en yakın akrabaları da vardı. O zamana kadar Mekke kervan­larıyla Yemen üzerinden Çin ipeklileri ve seramikleri, Hin­distan’dan baharat ve kokular Kızıldeniz’e, oradan da Akde­niz dünyasına ihraç ediliyordu. Mekke pazarı her anlamda bir ihracat anbarı ve merkeziydi.

    Hattat Mustafa Nazif kaleminden 1718’de yazılmış Muhammediye’nin 1881’de resimlendirilen taşbaskısı nüshası (solda). 1933’te Devlet Matbaası’nda basılan Tarih II’de Mekke, Mescid-i Haram ve Mekke çizimi (sağda).

    Hz. Muhammed’in Kâbe’ye ilgisi konusunda bir anekdot vardır: Daha genç ve peygam­ber değilken selden yıkılan ta­pınağın duvarları yeniden örül­düğü sırada, kutsal taş Hace­rü’l-Esved’i eski yerine Kureyş ulularından kimin koyacağı kendisine sorulmuş. O da taşı sırtından çıkardığı hırkasına koyarak, Kureyş’in ulularına bi­rer ucundan tutturup kaldırt­mış ve yine kendisi alıp doğu köşedeki yerine koymuş. Bu an­latı, Hacerü’l-Esved’i ve Kâbe’yi Hz. Muhammed’in İslâmî açı­dan da kutsal saydığına kanıt gösterilir.

    Daha Mekke’nin fethin­den önce, Hicret’in 2. yılında Kudüs’ün yerine Kâbe’yi kıb­le gösteren Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin yapısında bir değişik­lik yaptırmamış; ancak için­de-çevresinde taştan, çömlek çamurundan, ahşaptan putla­rı kaldırtmış veya kırdırmış­tı. Mekke’nin fethinden beri Kâbe’nin 4 cephesi de kıble; Mescid-i Haram/Harim denen tavaf avlusu da açık mescit iş­levinde tavaf ve ibadet alanıdır. Bu avluda yürümece dönüş­lerle Kâbe tavaf edilir. Kâbe içinde ibadet yapılmaz. Kâbe ve Mescid-i Haram Müslüman olmayanlara kapalıdır. Burada ve çevresinde pek çok ziyaret yerleri ve mezarlar varken, Hz. Hadice-i Kübra’nın türbesi dı­şındakileri, Suudîler bidat sa­yarak yıkmışlardır.

    Hicaz’ın ikinci merkezi ko­numundaki Medine de Hac’cın ikinci ziyaret yeri, rüknü/nok­tası olageldiğinden burada da başta Harem-i Şerif ile Mes­cid-i Saadet ziyaret edilir.

     Krize yolaçan fotoğraf Padişahın doğumgünü kutlaması için yapılan tören esnasında Harem-i Şerif’te çekilen fotoğraf krize neden olmuş; fotoğrafı çektiren Mekke Vali Vekili Halil Bey (işaretli), Mekke Emareti Kaymakamı, Naibü’l- Harem Muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi başkente şikayet edilmişti.

    Kâbe’deki değişimler

    Kâbe tarihi esatire uzanan bir zamanı hatırlatsa da İslâmiyet öncesi kapalıdır. Müslüman­ların yöneldiği ilk Kâbe, kaba hasırlarla kaplı ahşap bir kafes içindeydi. Sonra dört duvarına ahşap sütunlar dikilip dışarı­dan hasırlarla, daha sonra ka­lın perdelerle kuşatıldı. Amaç, daha somut yapısal bir kütle görünümü kazandırmak, bir zamanlar putların sıralandığı iç görüntüyü de olasılıkla unut­turmaktı.

    Hacca gidenlerin vakfeye durmak için çıktıkları Arafat tepesi ve hacılar, 1890’lar. (üstte). Kâbe-i Mükerreme
    ile etrafındaki görünen hânelerin suretidir. Taşbaskı Muhammediye 1881, sf. 164 (üstte sağda).

    Bu ilk ahşap Kâbe, bakı­cısı ve tütsüleyicisi kadının elindeki buhurdandan tutu­şup yanınca, Cidde’de kara­ya oturan bir Bizans gemisi­nin enkazından yine taş temel/ su basman duvarları üstüne ahşaptan yapılmış ama bu da kısmen yanmıştır. Emevi Ha­lifesi Yezid’e karşı Mekke’de halifeliğini ilan eden Abdul­lah bin Zübeyr, Kâbe’yi onara­rak Mescid’i Haram’da çadır kurmuş ama, 683’te bir Emevî ordusu Kâbe’yi mancınık­larla taş yağmuruna tutarak tahrip etmiş. Çıkan yangın­da da Hacerü’l-esved çatlayıp üç parçaya ayrılmış. Abdullah bin Zübeyr kendisi de çalış­mış; Mekke taşından, Yemen harcından yeni Kâbe yapılmış. Sonraki dönemlerde de Kâbe, Mescid-i Haram ve o çevrede­ki “makam” denen ziyaret yer­leri, mezarlar birçok tahribat görmüş ve onarılmıştır.

    Emevîlerden sonra Mek­ke’nin yönetimi ve Kâbe’yi tavaf işleri Abbasi halifeleri­ne geçmiştir. Halife Harun Reşid’in (783-805) Bağdat’ta toplanan hacı kafileleriyle 9 defa Hacca gitmesi ilginçtir. Mekke’yi, Kâbe’yi, Hac işlerini düzene koyan da bu halifedir. Harun Reşid’in Mekkelileri ti­caretten uzaklaştırarak onlara hazineden ödenek bağlaması daha ilginçtir!  

    Surre Emini efendinin Mekke’de, Medine’de surre dağıtacağı görevlileri gösteren defterden…

    9. VE SON YAPI

    Bugünkü Kâbe 1630 Osmanlı yapısı

    1. Ahmed’in oğlu Sultan 4. Murad (1623-1640), 1629’daki aşırı yağmurlarla Mekke’yi basan selde Kâbe’nin de 1.5 metre su için­de kaldığı, daha sonra yıldırımların isabetiyle yapının tamamen yıkıl­dığı haberini alır. Bunun üzerine Nakibüleşraf Sofçu Emir Efendi’yi bina emini göreviyle, hassa mimar­ları ocağından kalfalarla Mekke’ye gönderir. Yapılan keşifte, yıkılan duvarların temel taşları seviyesine indiği saptanır ve Mekkeli bilenler­le incelemeler yapılarak Kâbe’nin eski durumuna göre restitüsyonu yapılır. Söylenceye göre bu işlemden sonra ortaya çıkan yapı, 9. ve son Kâbe kabul edilir. Eğer Suud hükü­metinin daha sonra yapısal bir mü­dahalesi olmamış ise, günümüzde tavaf edilen Kâbe, Osmanlı hassa mimarlarının eseri olup 1630’da bugünkü hâlini almıştır.  

    SİTARE-RİDA-KİSVE

    Kisve/Sitare yün
    ipek dokumalı kalın
    kumaşa Kur’an âyetleri
    dokunuyordu (18.
    yüzyıl). Her yıl yenilenen
    Kâbe örtüsünden bu
    parça, bir hacıya hediye
    edilmiş.

    Kâbe’nin örtüsü Mısır’da dokunuyordu

    Kâbe’nin eski çağ tapınakların­da da görülen, dikkati çeken özellikleri vardır. Kaba taştan örülü bir küp/kare prizma biçimi, yalınlığı, içinin ibadete kapalı olması, tavaf denen ibadetin dışar­da-etrafında dönülerek yapılması, rida-perde-sitare-kisve denen si­yah örtüsü bunlardandır. Sözkonu­su örtü, Kâbe’yi gizlerken, duvara kapanarak tapınmayı önlemek için de olmalıdır. Dört yönde duvar­ların üstündeki bakır halkalara tutturulan özel dokuma siyah kalın perdeler her yıl yenilenir. Etekleri, yağmurdan-selden etkilenmeye­cek yükseklikte kesiktir ve bağlıdır.

    Halife Harun Reşid’in katıldığı Kâbe ziyaretlerinde, eski-yeni örtü değiştirme töreni de yapılırmış. Sonraki devirlerde sitare işini üstlenen Osmanlı padişahları, yün ve ipek karışımı kalın dokumalı, Kur’an ayetleri desenli örtüleri Mısır’da belli köylerde dokutur, bu işi yapanlar vergiden muaf tutu­lurmuş. Sitare balyaları develere yükle­nerek Mısır’dan Şam’a, oradan da surre alayı ile Mekke’ye gönderilirmiş. Kendisi için bir Kâbe maketi yaptıran dindar padişah 1. Ahmed, onun karşısında namaz kılarmış.

    SURRE ALAYI /MAHMİL-İ ŞERİF

    Mekke ve Medine’ye giden altın-gümüş yüklü develer

    Abbasi halifelerinin başlattığı surre alayı geleneğine önce Memlûk sultanları, sonra Osmanlı padişahları vâris olmuşlardır. Bunun anlamı şudur: Mekke ve Medineliler Hz. Muhammed’in akraba ve hem­şerileri sayıldığından, onları refah içinde yaşatmak bütün Müslüman­lara, başta da sultanlara düşen bir görevdi! Bunun için Hac mevsimi yaklaşınca surre denen altın-gümüş dolu ve mühürlü keseler sandıklara doldurulur; “mahmil” denen bu sandıklar develere yüklenir; mah­mil-i şerif/surre alayı, surre emini başkanlığında törenle uğurlanırdı.

    Durak yerlerinde vakıf gelirleri, zekât ve hayır paraları da teslim alınır; aylar süren yolculukla Şam’a ulaşılınca buradan sonra soyguncu­lara karşı surre kervanını bir süvari alayı korurdu.

    Yolda sadaka dağıtılır, Medine ve Mekke’de Surre emini elindeki deftere göre bu iki kent halkına bir dahaki hac mevsimine dek ge­çimlerine yetecek ödentileri, hayır paralarını dağıtırdı. Hicaz Müslü­man Arapları vergiden muaftılar. Anadolu ve Rumeli’de yoksulluk önlenemezken, Hac mevsiminde Hicaz yoksullarına (!) develere yüklü altın-gümüş dağıtmak yet­mezmiş gibi, Hac’ca gidenler de bir bakıma “inanç turistleri” olarak o topraklara para taşırlardı.

    KAVM-İ ARAB-I NECİB VE ETRAK

    Müslüman Arap Türkten de üstün!

    Arabistan Yarımadası çöl bölgeleri dışında 1517’den 1918’e kadar 401 yıl Türk-Os­manlı yönetiminde kaldı. Bu süre, Abbasîler ve Memlûkler de dikkate alındığında Arabis­tan Yarımadası’ndaki en uzun hakimiyettir. Diğer yandan Os­manlı padişahları ve yöneticileri, Müslüman-Arap kabilelerine, Türklerden ve öteki ulus-top­luluklardan daha üstün bir say­gınlık bahşetti. Resmî yazılarda “kavm-i Arab-ı necib” derlerken, kendi soylarına “etrak” (Türkler, köylüler) dediler. Arabistanlı veya Arap kökenli köle alım-satı­mı yasaktı.

  • Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

    1522 doğumlu Mihrümâh Sultan, Kanunî Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın biricik kızları, Veziriazam Rüstem Paşa’nın karısıydı. Gerek kişiliği gerekse bıraktığı eserlerle Osmanlı kadın tarihi ve Türk-İslâm kültürü açısından benzersizdir. Bakalım bu yıl, günümüzde kadınlara reva görülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri İstanbul’da ışıldayacak mı?

    İçinde bulunduğumuz sene, Sultan Süleyman’ın kızı Mih­rümâh Sultan’ın doğumu­nun 500 senesi. Kanunî Sultan Süleyman ile nikahlı hasekisi Hürrem Sultan’ın biricik kızları Mihrümâh, Karun denecek ka­dar zengin Veziriazam Rüstem Paşa’nın da eşiydi. Kaynaklar do­ğum tarihini 1522 veriyor (ölü­mü 25 Ocak 1576). Baba-ana-kız-damat dörtlüsü, Sinan’a ve ekolünden hassa mimarlarına İs­tanbul’u donatan anıtlar yaptır­mışlardır. İstanbul’un, Akdeniz havzası Türk-İslâm uygarlığının da payitahtı olmasında bu dört­lü, ön safta katkı sağlayanlardır. Mihrümâh Sultan, biri kentin doğu girişi Üsküdar’da, öteki batı girişi Edirnekapı’da selâtin öl­çekli 2 külliye/cami yaptırmış ilk ve tek padişah kızıdır. Baba’nın “Yükseliş Dönemi padişahı” ünü­nün yanısıra, kızının da yaşa­mı ve yaptırdıkları, kadın tarihi, Türk-İslâm kültürü açılarından önde ve önemlidir.

    Bekleyelim. Bakalım hangi kurum ve çevreler anma etkin­likleri, “Mihrümâh’a saygı yılı” düzenleyecek? Bilboard’larda, günümüzde kadınlara reva gö­rülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri ışıldayacak mı?

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Mihrümâh Sultan, döneminin en zengin kadınlarındandı

    Üç imparatorluğun görkemli başkentini bir “nazarlık” çelim­sizliğine mahkum eden gökde­len dikenlerle onlara tasarım ha­zırlayanlar, 16. yüzyılın, Muhte­şem Süleyman’ın, Haseki Sultan Hürrem’in, kızları Mihrümâh’ın, Mimarbaşı Sinan’ın estetik ve bayındırlık anlayışları karşısında mahcubiyet duyabilecekler mi?

    Babasının, annesinin, kocası Rüstem Paşa’nın Sinan ustalı­ğında başlattıkları kampanyaya Mihrümâh da servetler harcaya­rak katılmış; İstanbul’un topog­rafyasını bezeyen mimari renkle­re yeni değerler katmıştı. Yücelt­tiği eserler günümüze ulaşmış bulunuyor. Osmanlı hanedanının önceki-sonraki kadın bireyle­rinden, İstanbul’a cami mektep, çeşme, hamam formlarında mi­mari değerler katanların sayısı 200 dolayındadır ama aralarında Mihrümâh’ı aşan-önceleyen san­ki yoktur. O, padişah kızları ara­sında İstanbul’a iki külliye birden kazandırmasıyla ilk sıradadır. Annesi Hürrem de İstanbul’daki ilk “haseki külliyesi”ni yaptıran kadındır.

    Adı, “Ay ve güneş” anlamında “Mihrümâh” yazılımıyla doğru; Mihr-mâh/ Mihrimâh yanlıştır.

    Sultan Süleyman’ın bu yek­ta kızının yaşam öyküsünü yaz­makta da sorunlar var. Örneğin doğumu 1523 veya 1524 değil 1522’dir. Öz kardeşleri 1521 do­ğumlu Şehzade Mehmed’den 1 yaş küçük, 1524’te doğan 2. Se­lim’den 2 yaş büyüktü. Alder­son da The Structure of Ottoman Dynasty’de Mihrümâh’ı 1522 doğumlu gösteriyor. Hadîka­tü’l-cevâmî’de, babasının sağlı­ğında -1557’de- öldüğü yanlışı Sicill-i Osmânî’de yinelenmiştir. Oysa yeğeni 3. Murad’ın padişah­lığının (1574-1595) ilk yıllarında hayattaydı ve Hâlâ Sultan sanıyla anılıyordu.

    Mihrümâh, Eski Saray’da Hürrem’in dizi dibinde yetişmiş­ti demekte duraksama yoktur. Yeni Saray’da (Topkapı) zaman­la oluşacak Harem dairesini ileri yaşlarında görmüş olabilir. Ço­cukluk, ilk gençliğinde, ne dü­zeyde bir saray eğitimi aldığına ilişkin bir kaynak bilgisi yok. Ha­rem’in okumuş kadınlarından, dışarıdan getirtilen hocalardan Kur’an, ilmihâl, kıraat, kitabet (yazı) dersleri aldığı söylenebi­lir. Olgunluk çağında babasına yazdığı mektupları da -Harem kâtibelerine yazdırmamışsa- o günkü koşullarda okur-yazar­mış dedirtiyor. Lehistan kralı­na gönderilen Hürrem ve Mih­rümâh imzalı tebrik mektubu ise 16. yüzyılda bir Türk kraliçesi ile prensesinin diplomatik ilişkilere uzak durmadıklarını belgeler. Bu mektup Polonya devlet arşivinde deniyor.

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Süleyman’ın kızı, Rüstem’in karısı Bir İtalyan ressamının yaptığı bu Mihrümâh portresi Polonya’nın Plock kentindeki Mazovia Müzesi’ndedir. Sol üstte “Sultan Süleyman’ın Kızı Cameria”, sağ üstte ise “Rüstem Paşa’nın Karısı, 1541” yazılıdır.

    Damat Rüstem Paşa!

    Evlenme yaşı geldiğinde, Ende­run’dan yetişme Diyarbekir Bey­lerbeyi Rüstem Paşa’nın aday seçilmesini, tarihçi Peçevî “Kul cinsinden (devşirme-köle) Hır­vatiyyü’l-asl” (Hırvat), çirkin ve kabaydı diyerek eleştirmiş. Rüs­tem Paşa’nın şansı ise Harem’de­ki Hürrem-Mihrümâh ana-kız ikilisinin güvenini kazanmasıy­mış. Tarihçiler, ”mekrî” (hileci) dedikleri Rüstem Paşa’nın, ikbal ve servet düşkünlüğünü, rüşveti alenileştirdiğini de yazar.

    Mihrümâh-Rüstem çifti için bir soru; zarif ve duygusal Hür­rem’le güçlü, bilimli, şair Süley­man’ın, Mihrümâh’a niçin yaş­lıca kaba-saba Diyarbekir Bey­lerbeyi Rüstem’i damat adayı seçtikleridir. Acaba, Peçevî’nin, Solakzâde’nin Rüstem için yaz­dıkları doğru değil midir? Sultan Süleyman, Enderûn’dan yetiş­me, Hasoda’da kendisine hizmet etmiş Hırvat kökenli bu beyler­beyini herhalde iyi tanıyordu. Hürrem’i de ikna etmiş olma­lı. Biricik kızını Rüstem Paşa’ya vermekten, “o paşa cüzzamlı!” uyarısı bile vazgeçirmemiş ken­disini. Diyarbekir’e gönderilen bir hekim, Rüstem’in çamaşırın­da “bit” buldurup “cüzzamlıda bit yaşamaz!” müjdesiyle İstan­bul’a dönmüş! Bunu öğrenen bir ozan edebiyatımıza ve kültürü­müze “Olıcak bir kişinin bahtı kavi tâlihi yâr / Kehlesi dahi ma­hallinde ânın işe yarar” dizelerini kazandırmış.

    Mihrümâh’ın Rüstem Pa­şa ile evlenişi, kardeşi şehzade­ler Bâyezid ile Cihângir’in “sûr-ı hıtân” denen 11-26 Kasım 1539 arasında 15 gün süren sünnet dü­ğünündedir. Dönemin tarihçile­rinden Mustafa Âlî, Künhü’l-Ah­bar’da “39. Hâdise” başlıklı an­latıyı bu düğüne ayırmış: Yer olarak sûr-gâh-ı kadim (eskiden beri düğün yeri) olan At Meyda­nı’nın seçildiğini, tertib ve tezyin, düğün takvimi, şölen ve gösteri hazırlıklarıyla Anadolu ve Ka­raman beylerbeylerinin görev­lendirildiğini anlatan tarihçi; Mihrümâh’ın da bu düğün gün­lerinde evlendiğine değinmemiş (kütüphanemizdeki elyazma­sı nüshanın 49/b sayfası). Bunu, tarihçi Mustafa Selanikî’nin ta­rihindeki, 3. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’la Kanijeli İbrahim Pa­şa’nın 1586’daki düğünü bahsin­deki bir göndermeden öğreni­yoruz: “Sultan Süleyman Han zamanında Mihrümâh Sultan, Rüstem Paşa’ya Eski Saraydan çıkdık da, Hadım Süleyman Paşa attan inip tutuk-ı sultan önün­ce yürüyerek saltanat namusunu ve kadrini göstermişti” (Tarih-i Selânikî, hzl: Prof. Dr. Mehmet İbşirli, Ed. Fak yayını, İst. 1989, s: 170-171)

    Düğünden sonra padişah kız­larının, eşlerinin görevli olduğu yerlere gitmeleri âdetken Sul­tan Süleyman’la Hürrem, sevgili kızlarının İstanbul’dan ayrılma­ması çözümünü Rüstem Paşa’yı Diyarbekir valiliğinden Kubbe vezirliğine atamakta bulmuşlar. (Bundan sonra da padişah kızla­rının evlenince taşraya gitme­yip İstanbul’da oturmaları âdet olmuş).

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Edirnekapı’daki Mihrümâh Sultan Camii.

    Rüstem Paşa, 9 yıl sürecek ilk veziriazamlığına (1544-1553) ka­yınvalidesi Hürrem’in desteğiy­le atanmıştı denir. Rüstem’den önce Sultan Süleyman veziria­zamlıkta iki eniştesini denemiş: Makbul İbrahim Paşa “maktûl” olurken Lütfi Paşa azledilmiş, eşi de kendisini boşamıştı! Sultan Süleyman bu defa aynı göreve kendi damadını uygun görmüş. Bu durumda, Padişah- Vezira­zam- Hürrem- Mihrümâh dört­lüsünün güçlü bir iktidar veya Hürrem-Rüstem-Mihrümâh’ın, çıkarları örtüşen bir üçlü kur­dukları da kimi tarihçilerin gö­rüşüdür.

    Rüstem Paşa rüşvet yoluyla servetine servet katmayı gözetir­ken Hürrem’in de büyük şehzade Mâhidevran’ın oğlu Mustafa’yı ortadan kaldırtıp kendi şehzade­lerinden birine taht yolu açmayı kurması doğaldı. 1553’teki cina­yeti, -Sultan Süleyman’ın büyük şehzadesi Mustafa’yı boğdurt­masını- böyle açıklayan tarihçi­ler var. İç dünyasını okuyama­yacağımız Mihrümâh’sa babası, annesi, kocası arasında belki bir duygu etkeni idi. Şehzade Mus­tafa olayından sonra azledilen Rüstem Paşa, İstanbul’a dönmüş; iki yıl boyunca Mihrümâh Sul­tan’la Üsküdar’daki saraylarında oturmuşlardı.

    2. kez veziriazamlığında (1555-61) Rüstem Paşa’nın ve Mihrümâh’ın taht adaylığında Selim’e karşı Bâyezid’i destek­ledikleri de tarihçilerin görüşü; 1558’de ölmesi ardın­dan alevlenen taht adaylığı mü­cadelesinin, dramatik biçimde Bayezid’in aleyhine gelişmesi ise bir yazgıdır. İsyan ederek İran’a sığınır. Mihrümâh’ın kocası Rüs­tem Paşa’nın ölümü 1561 Tem­muz’unda; Sultan Süleyman’ın İran şahına baskısı sonucu Şeh­zade Bâyezid ile oğullarının Kaz­vin’de idamları ise aynı sene Ey­lül’dedir. Mihrümâh, annesinden sonra kocası, kardeşi yeğenleri için de karalar bağlamış olmalı.

    1566’da Sultan Süleyman ölünce, Mihrümâh aileden ha­yatta kalan tek kardeşi Sultan 2. Selim’e (1566-1574) bağlanır ve artık tarihçi Mustafa Sela­nikî’nin tanımıyla “sultanların en büyüğü ve saygını” konumun­dadır. Tahta çıkan Selim’e ivedi ve önemli harcamalarla cülus bahşişi için 50 bin altın borç ver­miştir!

    Mihrümâh’ın çoğunu hayır yatırımlarına harcadığı akıl al­maz servetinin kaynakları, ba­basının beratıyla sahip olduğu Filibe, Tatarpazarı, Usturumca ve Samakov’daki köyler, çiftlik­ler, demir madenleri hasları ile Rüstem Paşa’nın bıraktığı hazi­ne ölçeğindeki servetti kuşku­suz. Mihrümâh, külliyelerine ve başka yatırımlarına harcamaları dışında, kızı Ayşe Hümâşah’a bir hazine bırakır.

    Mihrümâh, evlilik yıllarında önemli bir rahatsızlık geçirmiş; kıskançlığıyla da tanınan Rüs­tem Paşa, İspanyol asıllı bir heki­min tedavi amacıyla Üsküdar’da­ki sarayın harem dairesine girip eşini sağaltmasına izin vermiş! Mihrümâh’ın 56 yaşında ölümü, kocasından 17 yıl sonra 1578’de­dir. Edirnekapı külliyesindeki türbeye değil babası Süleyman’ın türbesine gömülmesi vasiyeti de­ğilse, yeğeni Sultan 3. Murad’ın buyruğuydu.

    Çağdaşı Bâkî’nin ölümüne yazdığı mersiye Divân-ı Bâkî’de­dir. Bu ağıtta yaşamın faniliği, köşkün-sarayın, bayındırlığın, zenginliğin, güzelliğin şanı-şöh­retin geçiciliği, adı anılmadan Mihrümâh kimliğinde 9 beyitte vurgulanmıştır.

    Günlük gelirinin 2 bin altı­na ulaştığı söylenen Mihrümâh Sultan, konumu ve zenginliğiyle etkin bir kimlikti. Hayır ve ba­yındırlık işlerinde cömertmiş. Babasının “Süleymaniye”, anne­sinin “Haseki”, eşinin “Rüstem Paşa” külliyelerini yaptırmaları­na koşut; o da Arafat Dağı’ndan Mekke’ye suyolu döşettirmiş; İstanbul’un iki yakasında iki önemli noktaya birer külliye inşa ettirerek payitahtın imarına kat­kıda bulunmuştu. Bunlardan bi­ri, Edirne’yi İstanbul’a bağlayan Sultan Yolu’nun Edirnekapı giri­şindeki cami, şadırvan, medrese, sıbyan mektebi, namazgah, çif­te hamam ve küçük bir arastayı kapsayan Edirnekapısı Külliyesi; diğeri Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meyda­nındaki set üstünde konumlan­dırılan, cami, çeşme ve mih­man-saraydan kurulu Mihrümâh Sultan Külliyesi’dir.

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’
    Kadınlar şehri Üsküdar’da bir külliye Mihrümâh Sultan Külliyesi Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meydanındaki set üstünde, cami, çeşme ve mihmansaraydan oluşuyor.

    Mihrümâh külliyeleri, İs­tanbul dokusunu renklendiren olağanüstü sanat ve mimarlık ögeleridir. Konumları da Avru­pa ve Asya kıtalarına uzanan ana yolların başlangıç noktalarında­ki işlevsellikleriyle dikkati çeker. Üsküdar külliyesinin temelinin Ocak 1548’de, Rüstem Paşa’nın ilk sadaretinde atıldığı biliniyor. Taç kapısındaki Arapça kitabe­de Mihrümâh, bu öz adıyla değil, “hakanların hakanı, sultanların sultanı Sultan Süleyman’ın kızı Sultan Hanım” unvanıyla anıl­mış. E. Flandin’in gravüründe Üsküdar Mihrümâh Külliyesi za­rif, romantik ve anıtsal mimari­siyle semti taçlandırır biçimde tasarlanmıştır.

    Edirnekapı Mihrümâh Cami­i’nde yapı kitabesi olmadığından yapıldığı yıl tartışmalıdır. 1555- 1557’yi işaret eden tarihçiler, yapım giderlerini ise Sultan Sü­leyman’ın karşıladığını yazar. İs­tanbul yarımadasının en yüksek, “Yedinci Tepe” denen 86 metre rakımlı noktasında ve bu tepeye göre tasarlanmıştır. Kara surla­rının kuşattığı kentin, kubbesi ve minaresi uzaklardan görünen simgesidir.

    Bu iki külliye, kubbe ve mina­releri ile adı “mihr ü mâh (ay ve güneş) olan bu padişah kızının doğudan yükselen güneşe, hilal­ken batı ufkunda görünen Ay’a eş tutulduğunun bir yorumu da olabilir.

    Yeğeni 3. Murad’ın ilk salta­nat yıllarını da gören dul sultanın oğlu Osman Bey, kendisinden önce 1576’da ölmüştü. Kızı Ayşe Hümâşah Hanım Sultan (1543- 1594) ilk evliliğini, 1579’da öldü­rülen Sokollu Mehmed Paşa’nın yerine veziriazam olan Semiz Ahmed Paşa ile yapmıştı. Ahmed Paşa 6 ay sonra ölünce 3. Murad, halazadesi Hümâşah’ın, Nişancı Feridun Bey’le evlenmesine onay vermiş; ancak nikahtan bir süre sonra Feridun Bey de ölmüştür. Bu mutsuz evliliklerin ayrıntıları Selanikî Tarihi’ndedir.

    Almanya elçisinin refakatin­de bir din adamı ve kâtip olarak 1573’te İstanbul’a gelen Step­han Gerlach, günlüğünde Mih­rümâh’la ilgili ilginç konulara değinir. Örneğin Kara Ahmed Paşa’nın veziriazamlığı zorla ka­bul ettiğini, sonunda Hürrem’le Mihrümâh’ın iftirasına uğraya­rak idam edildiğini (1555) ya­zar. Ayşe Hanımsultan’ın Semiz Ahmed Paşa’yla, kızı Saliha’nın da Cigalazâde (Yusuf) Sinan Pa­şa’yla evlenmelerinden sözeden Stephan Gerlach, günlüğünün bir başka yerinde dul Mihrümâh Sultan’ın torunu Saliha’nın 1577’deki düğününün masraf­larını da karşıladığını yazar. Mihrümâh’ın günlük gelirinin 2.000 duka olduğunu belirttik­ten sonra, kız torununun (Sali­ha) annesi Ayşe Hanımsultan’ı Mart 1577’de ziyarete gidişini de Çemberlitaş’taki Eiçi Hanı’ndan izleyerek yazmış: “En önde güzel giysili atlılar, sonra kırmızı baş­lıklı 30-40 hizmetkâr, arabanın önünde gösterişli giysili ve atlı iki hadım zenci ilerliyordu. Araba kırmızı kumaşla kaplı, önünde ve arkasında 4 altın topuz ve bin­meye mahsus gümüş merdiven, yanlarında da halkalı altın kor­donlar görülüyordu. Arabanın en arkasında çok sayıda acemi oğ­lan ve en geride de atlı 2 harema­ğası vardı”.

    ŞAİR BÂKÎ’NİN MERSİYESİ

    Bâkî’nin Mihrümâh’ın ölümü üzerine yazdığı mersiye, bu dünyadaki yaşamın aldatıcılıklarını anlatır.

    Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ
    Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı

    Cây-i âsâyiş olur sanma cihân fâni
    Eyleme kasd-ı ‘imâret bu harâb eyvânı

    Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ
    Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı

    Feleğin kasr-ı dil-âvizine meftûn olma
    Niçe mirâsa girübdür bu sarây-ı fânî

    Düşmen ehl-i keremdür felek süfle-nüvaz
    Görünüz nitdi o şehzâde-i âlîşânı

    Âb u tâbın giderüb tef semüm kahrı
    Berk-i nilüfere döndürdü gül-i handânı

    Kanı ol küngüre-i tâc-ı sa’adet-güheri
    Kanı ol bârgeh-i lûtf ü kerem sultânı

    Kanı ol dürr-i dilfirûz sehâ deryâsı
    Kanı ol gevher-i nâyâb mürüvvet kanı

    Mihr ü mâh-ı felek ü baht u sa’adet sultan
    Şem’-i eyvân-ı serâperde-i ‘ismet sultan

    SEVİLEN BİR KURGU: Mimar Sinan’la platonik aşk masalı

    Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

    Mihrümâh’la Mimar Sinan arasındaki duygusal yakınlık günümüzün bir masalıdır. Bunu heyecanla anlatanları doğrulayacak Türkçe bir kaynak bilinmiyor. Bir İtalyan yazarın kurgusu olup İstanbul’da yankı bulmuş; en çok da gezi rehber­lerince ilgi uyandırıcı bulunarak benimsenmiş. Sinan ve Mihrümâh adlarının geçtiği kaynaklar ve Sinan’ı yazan araştırmacılar bun­dan sözetmiyor. Sinan’ın çağdaşı ve dostu Sa’î Çelebi de, Selâniki Tarihi’nde, Mustafa Âlî de, Peçevi de, Evliya Çelebi de; Sinan üzerine çalışmış örneğin İ. Hakkı Konyalı, Ahmed Refik, günümüz Sinan araştırmacılarından Doğan Ku­ban, Zeki Sönmez ve Suphi Saatçi de bu “platonik yakınlaşma”ya değinmiyorlar.

    3. Murad’ın ilk saltanat yıllarında İstanbul’daki Avusturya elçilik heyetinde görevli S. Gerlach’ın Türki­ye Günlüğü adlı anılarında “Rüstem’in eşi yaşlı prenses” dediği Mihrümâh için yazdıkları:

    AVUSTURYALI DİPLOMATIN GÖZÜNDEN: ‘Rüstem’in eşi, yaşlı prenses: Mihrümâh’

    “Vaktiyle Süleyman, şehza­desi Mustafa’nın boğdurulma­sından dolayı halkın düşmanlık duyduğu Sadrazam Rüstem Paşa’yı azledip yerine (Kara) Ahmed Paşa’yı atamış. Aslına bakılırsa Rüstem, karısının (Mih­rümâh) ve padişahın birlikte yaşadığı kadının (Hürrem) etkisi altında kalarak şehzadenin boğdurulmasını hazırlamıştı. Yerine atanan Ahmed Paşa ise kadınların (Mihrümâh ve Hür­rem) buyruğu altına girmeye­ceği gerekçesiyle sadrazamlığı istemese de daha sonra kabul etmiş. Sultan Süleyman Asya (İran) seferinden döndüğünde bu iki saraylı kadının iftirala­rına kanarak Ahmed Paşa’yı divan çıkışında Kapıarası’nda boğdurtmuş…”

    Gerlach, “Saygıdeğer efen­dim” dediği elçinin, tersane zindanına kapatılan bir Almanı kurtarmak için Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) aracılığıyla padişaha ricada bulunduğunu ve bu maksatla sultan hanıma 200 dukaya aslan biçiminde bir saat alıp gönderdiğini açıkla­ması, Osmanlı sarayında rüşvet alışkanlığının başladığı yılları işaret eder.

    Gerlach, günlüğünde Mih­rümâh’ın ölümünü de yazmış: “25 Ocakta (1578) Ahmed Paşa’nın kayınvalidesi Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) vefat etti. Günde 2 bin duka ge­liri varmış ve her hafta damadı Ahmed Paşa’ya ve kızına (Ayşe Hümaşah) 2 bin duka gönde­rirmiş. Ayrıca altın ve mücev­herden oluşan paha biçilmez bir servetin sahibiymiş ve bu değerli eşya bedestende satılıp paraya dönüştürülecekmiş. Padişah (3. Murad) bu parayı üçe ayırıp 2/3’ünü kendisi aldık­tan sonra kalanını çocuklarına bırakacakmış. Rüstem Paşa’nın eşi, Sultan Süleyman’ın kızı ve Sultan Selim’in kızkardeşi (ab­lası) olduğu için miras bıraktığı servetin üçte ikisi padişaha, geri kalan üçtebiri ise ölenin çocuklarına veriliyor” (Türkiye Günlüğü 1-2, ed. Kemal Beydilli, çev. Türkis Noyan, 2007 s: 593, 623, 723, 729).