İstanbul’da son büyük deprem bundan 129 yıl önce 10 Temmuz’da meydana gelmiş, şehir harabeye dönmüştü. 2. Abdülhamid döneminin oto sansürlü payitaht gazeteleri olayı “hafiften” duyururken, telgrafçı Agâh Efendi konuyla ilgili günümüze ulaşan tek yerel ve sivil belgeyi hazırlamıştı.
Telgraf memuru Agâh Efendi, depremde özenle tuttuğu notlarını yine özenle korumuş. 16 küçük yaprak tutan notlarda, 2. Abdülhamid’in başlattığı yardım kampanyasına dair bilgiler de var.
27 Haziran 1310, bugünkü takvime göre 10 Temmuz 1894 Salı günü İstanbul’u altüst eden depreme, halk “üç yüz on zelzelesi”; o günlerde oğlu Halûk doğan Tevfik Fikret de “Zelzele” şiirinde “İstanbul’u, ateşli bir hastanın titreyişi gibi için için ve uzun silkeleyen, kıran yıkan deprem” demiş. Osmanlı payitahtı, 2. Bâyezid’in uğursuzluğuna yorumlanan 1509 ve 3. Mustafa’nın şanssızlığına verilen 1766’daki iki büyük depremden sonra, 19. yüzyıl biterken 3. sıraya oturan bir deprem felaketi daha yaşamıştı. Halk öncekilere “Küçük Kıyamet”, 1894’tekine “zelzele-i azim” ve “hareket-i arz” demiştir. 1894 depremini yabancı haber kaynakları dünyaya duyururken, olayın İstanbul ve çevresindeki tahribatını 2. Abdülhamid’in payitaht gazeteleri üstü kapalı vermişlerdi.
Burada yayımladığımız belge, döneminden bugüne ulaşan ilk yerel ve sivil belge olma özelliği taşıyor. Telgrafçı Agâh Efendi, görevi nedeniyle öğrendiklerini, küçük samanlı kâğıtlara kurşun kalemle yazıp saklamış. İstanbullu Neşet Behcet Özede ise, amcazadesi telgrafçı Agâh’ın 1894’te tuttuğu notları, 49 yıl sonra 24 Haziran 1943 tarihli mektubuna ekleyip yayımlaması için Sermet Muhtar Alus’a göndermiş. Semt semt yıkıntıları, ölü-yaralı sayılarını, toplanan yardımları veren ve 1990’larda elimize geçen bu 16 sayfalık notları dikkatsiz bir ayıklayıcı buruşturup atabilirdi. Mesleği gereği eline ve kulağına ulaşan bilgileri günü gününe kaydeden telgrafçı Agah’ı saygıyla anıyoruz.
İşte Agah Efendi’nin depremin ilk etkisine dair ilk notları:
“…10 Temmuz 1894 Salı günü ezanî saat dördü kırk yedi dakika geçe önce hafif bir hareket-i arz hissedildi, müteakip gayet kuvvetli surette her taraf sarsılmaya başladı. Zelzelenin istikameti cenub-i şarkîden şimâl-i garbiye ve aşağıdan yukarı doğru vuku buldu. Şiddeti takriben on, oniki saniye devam etti. Deniz gayet durgun olduğu halde, vapurlar kayıklar birdenbire dalgalara tutularak inip çıkmaya başladığından, içindekiler bu hâlin neden ileri geldiğini bilemeyerek korkmuşlardı. Arkasından şehrin her tarafında büyük bir toz bulutu havalandığını görenler bir zelzele olduğunu anladılar. İzmit Körfezi’ne doğru bütün sahillerde, Sarayburnu, Samatya, Tophane, Üsküdar, Kadıköy cihetlerinde zelzelenin fazlalığından sular evvela çekilmiş, sonra karaya doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetli hareketin vuku’undan bir çeyrek sonra ardarda dört defa daha hareket vuku bulmuş, dokuza çeyrek kala ve onbirde tekrar zelzele hissedilmiştir. Şiddetli hareket olur olmaz, kadın-erkek çoluk-çocuk herkes, evlerini, meskenlerini, dükkanlarını, mağazalarını bırakarak sokağa fırlamışlardır. Akşama kadar sokakta vakit geçirmişlerdir. Gece dahi birçok ahali sokaklarda kalmışlardır. Halk arasında hâsıl olan korku ve dehşeti tavsif etmek imkânsızdır. Zelzelenin en ziyade şiddet gösterdiği sahâ Sultanahmet’ten Edirnekapısı’na kadar olan hat üzerindeki binalar, Fatih, Edirnekapısı, Topkapı, Balat cihetleridir.
Anadolu-Ortadoğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüzyıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, salgın-sel felaketleriyle de boğuşmaktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durduran tek etken zelzeledir. Urfalı Mateos ve Ebu’l-Farac’ın (Papaz Grigor) bugüne ulaşan notları, insan-Tanrı ekseninde hadiselerin tanığıdır.
Türkiye’nin güneydoğusunda 12 milyon nüfusun yaşadığı 10 ili kapsayan coğrafya, Maraş-Pazarcık/Antakya fayındaki bölge, gece ve gündüz depremleriyle yerlebir oldu. Yaşananlara eski zamanların inancıyla “Tanrı’nın gazabı” denebilir mi? Betona-demire tutkunun ağır cezası olmalı.
1980’lerde o bölgenin kent ve kasabalarını, çarşı-pazarlarını gezmiş; samimi, canayakın insanlarıyla günübirlik dostluklar kurmuştum. Mahallelere uzanan sokakları gölgeleyen saçaklı evlerin kapıları, pencereleri, sokak başı çeşmeleri belleğimdedir. Elbistan’da okul arkadaşımı bulmuştum. Bir zamanlar İnançoğulları Beyliği’nin merkezi olan ilçede, dünya çapında bir tarihçimiz, Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç da (öl. 1961) doğup büyümüştü. Yazık ki bütün bu bölgemiz, sıcak-sevecen insanları ve kültür varlıkları ile bir felaket yaşadı, yaşıyor. Eski Anadolu’nun kent, kır ve insan zenginlikleri, hiçbir değişime feda edilmeyecek kadar özeldir. Bu zenginliği her yerde çok katlı beton demir örüntülü apartmanların istilalarına teslim ettik. Bu felaket, 110.000 km2’lik bir bölgemizin uzun bir süre sönüşüdür.
Bu bölgenin “zelzele tarihi” için Urfalı Mateos’un Vekayinâme’si ve Papaz Grigor’un Zeyl’i başlıca kaynaklardır (Urfalı Mateos Vekâyi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), E. D. Hrant D. Andreasyan’ın Türkçe çevirisidir. Prof. M. Halil Yınanç katkıda bulunmuştur. T.T.K. Basımevi- Ankara 1962. Papaz Grigor’un Zeyl’i (Gregory Abu’l-Faraç (Bar Hebraeus) Abû’l Farac Tarihi C.I-II, Süryancadan Ernest A.Wallis Budge’nin İngilizceye çevirisinden Ö. Rıza Doğrul’un Türkçeye çevirisi, T.T.K. Basımevi, Ankara 1945).
Irak’ın kuzeyinde yer alan Maklub Dağı üzerindeki Mar Matttai Manastırı.
Önceki evre ve çağlardaki depremzede toplumların serüvenlerini bize haber veren Urfalı Mateos ve öteki bölge tarihçilerinin yazdıkları önemlidir. Bunlar, Süryanice, Ermenice, Arapça yazdıkları vekayinâmelerde (kronik) gök cisimleri-olayları, ay-güneş tutulmaları, gerçek ötesi anlatılar, veba-kolera salgınları, su baskını, sağanak, dolu, fırtına, ağır kışlar, kıtlık ve kuraklıklar, sıklıkla yaşanan hareket-i arz (deprem) olaylarını anlatmış; genel yorum da daima “Tanrı’nın gazabı” diye vurgulanmıştır.
Bu kaynakların ortaya koyduğu önemli bir tarihî gerçek de şudur: Depremler tarafından ezilen Anadolu-Ortadoğu-İran coğrafyası; 10.-13. yüzyıllar arasında sürekli olarak akınlar, savaşlar, istilalar, taht kavgaları, İslâm-Hırıstiyan çekişmesi, kıtlık, yokluk, salgın-sel felaketleriyle de boğuşmaktadır. Bu korkunç hayatı -bir süreliğine de olsa- durduran tek etken zelzeledir. Ancak bu felaketleri Allah’ın bir gazabı gören ve insanları uyaran din adamlarının etkisiyle bir süre duraklayan Moğollar, Cengizîler, Oğuz Türkleri, Selçukiler, Harzemiler, Araplar, Haçlılar ve Eyyûbiler, tekrar egemenlik, işgal ve saltanat kavgalarına başlamışlardır. Cengizhan, Alparslan, Tuğrul, Selahâddin Eyyubî, Joselin, Keykâvus, Keykubad gibi kimliklerin siyasi-askerî ihtirasları da bu dönemdedir. Depremler, bütün bir Ortadoğu’yu kaplamış ölüm-kırım kavgalarını sanki bir teneffüs zili gibi bir süreliğine durdurabilmiştir. Ebu’l-Farac’ın anlattıkları, günümüz Maraş-Antakya depremleri de dahil, insanlık yazgısı denebilir acıklı panoramalardır.
Ebu’l-Farac, Yahudi bir hekimin oğlu olarak Malatya’da doğmuştur. Babası Bar Hebraeus’un adıyla vaftiz edildiğinden bu adla da tanınır. Antakya’ya yerleşerek keşişliği seçmiş, piskopos olmuştur. Künyesi hayli uzundur: Hekim, ruhanî, Urfalı tarihçi, Bar Hebraeus Gregorius Abu’l-Farac İbnü’l-İbrî Mateos!
Maklub Dağı üzerindeki Mar Matttai Manastırı kilisesinin kuzey duvarında yer alan Bar Hebraeus (Ebu’l-Farac) ile kardeşi Bar Savma’nın mezarı üstündeki kitabe
10.-13. yüzyılların Ortadoğu yazarlarından bu olayları abartmadan yazanların ilk sırasında Urfalı Mateos’u anmak, 952-1236 olaylarını içeren Vekayinâmesini (kroniği), ayrıca bu esere eklemeler (zeyl) yazan Papaz Grigor’un notlarını okumak gerekir. Bu kaynaklar Türkiye’nin güneydoğu illeri, Suriye-Irak-İran kültürleri, siyasi-askerî-sosyal olaylar için de önemlidir. Bu kaynaklara göre 865-1269 arasındaki 404 yılda 12 büyük deprem anlatılmıştır ki, bu da ortalama 33 yılda bir demektir. Tarih kaydına geçen depremler ve bunların özetle tanımlanmaları sırasıyla şöyledir:
865 Antakya vilayetinde şiddetli bir zelzele oldu. 1.500 büyük binayı tahrip etti. Şehir surlarındaki 90 kuleyi düşürdü. Yer altından tüyler ürpertici korkunç sesler işitiliyordu. Yer sarsıntıları bütün Suriye şehirlerinde birçok yerleri (Latakia, Cebele), Laodicea’yı tahrip etti. Cebele’nin bütün ahalisi mahvoldu.
1042 Tebriz şehrinde şiddetli bir zelzele oldu. Şehrin kalesi, suru, birçok sarayları ve hamamları yıkıldı. 50 bin kadar insan enkaz altında can verdi. Tebriz hâkimi şehir dışındaki çiftliğinde bulunduğu için kaçtı ve kurtuldu. Ancak felaketin büyüklüğü karşısında, sırtına çuval parçaları alarak küller üzerinde oturdu. Sonra Harzem’e hâkim olan Oğuzların korkusundan kalelerden birine çekilerek kapandı.
10 Mart 1045 İnsanlar Tanrı’nın şiddetli hiddetine maruz kaldılar. Tanrı, öfkeli bakışlarını mahlukata çevirdi. Korkunç bir zelzele oldu. Bütün yeryüzü sarsıldı. Arz ve mahlukat bu suretle çalkalandı. Birçok kilise temelinden yıkıldı. Erzinga (Erzincan) şehri temelinden yıkılıp toprak olurken, erkekler ve kadınlar da derinliklerine yuvarlandılar. Onların derinliklerden gelen acı feryatları günlerce işitildi. Sarsıntılar 1 yıl devam etti. Günahlarımızdan dolayı Tanrı’nın hiddetine maruz kalan mahlukatın akıbetini anlatmak imkansızdır. Yeryüzü karanlıkla örtülmüştü. Güneş ve ay, kana boyanmış gibi doğuyor, ancak göğün ortalarına çıkınca berraklık kazanıyordu.
8 Mart 1053 Büyük Antakya şehrinde felaket alametleri belirdi. Düşmanlıkların ve kavgaların arttığı, İncil’lerin Romalılarca yakıldığı günlerin dördüncüsünde, herkes kilisede toplanırken bir gürültü koptu. Şiddetli bir zelzele ile bütün şehir sarsıldı. Gökten düşen ateşle kilise, temelinden damına kadar bir fener gibi yandı. Minberin bulunduğu yerde toprak yarıldı. 20 bin altın değerindeki mukaddes sed toprağın derinliklerine gömüldü. Romalılara ait 40 tapınak da yanan kandilleriyle yere gömüldü. Ruhaniler ve halk dua için kentin Horom meydanında toplanırlarken yerden büyük bir gürültü duyuldu. Öğleyin altıncı saatte yine zelzele oldu. Toprak yarıldı. Patrikle birlikte 10 bin kadar insan derinliklere gömüldü. Bu ceza, işlenen günahların karşılığıydı. Yine o yılki kışta 60 gün boyunca gece yağan kar gündüz sel olup hayvanları sürükledi.
Yahudi bir hekimin oğlu olarak Malatya’da doğan Ebu’l-Farac’ın eserinin aslından bir örnek.
Eylül 1090 Bütün memlekette zelzele oldu. Yeryüzü şiddetle sarsıldı. Gök altındaki bütün mahlukat titrediler. Antakya şehrinde büyük tahribat oldu. Birçok burçlar, kuleler temelinden kopup yıkıldılar. Surların büyük kısmı yıkıldı. Erkek-kadın birçok insan yıkılan evlerin altında can verdi.
29 Kasım 1115 İnsanlar işledikleri günahlar sebebiyle Tanrı’nın gazabına uğradı. Herkesin derin bir uykuda bulunduğu sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı. Yeryüzü şiddetle titredi. Kayalar yarıldı, tepeler çatladı. Dağlar-tepeler çınladı, canlı hayvanlar gibi sesler çıkardı. Bu sesler kulaklarda bir ordunun çıkardığı gürültüyü andırıyordu. Mahlukat, Tanrı’nın gazabı altında şaşkın, dalgalı bir deniz gibi titreyip çalkanıyordu. Bütün ova ve dağlar, sanki bakırdanmış gibi çınladı. Ağaçlar sallandı. İnsanlar ağır hastalar gibi inliyorlardı. Yeryüzünden dehşete kapılmış firariler gibi figan ve haykırışlar yükseliyordu. Bu sesler, zelzeleden sonra da geceleyin 1 saat kadar işitildi. Herkes hayatından ümidini kesti ve kıyamet gününün geldiğini zannetti (…) O gece birçok şehir ve bölge harap oldu. Buralardan bazıları Franklara (Haçlılar) aitti. Diğer bölgelerde ve Müslümanlara ait yerlerde hiçbir zarar vukua gelmedi. O gece Samsat, Hısnımansur (Adıyaman), Keysun, Raban, Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akıbeti o kadar feci olmuştu ki yaklaşık 40 bin kişi öldü. Çok nüfuslu/kalabalık bir şehirdi. Bu felaketten hiç kimse kurtulamamıştı. Sis şehrinde de durum aynıydı. Birçok manastır ve köy harap olurken 10 binlerce erkek-kadın da öldü (…) Basilien manastırında aziz Ermeni ruhanileri toplanmış ayin icra ederlerken kilise üstlerine yıkıldı. Onların cesetleri bugüne kadar orada kalmıştır. Hesuantz adlı büyük manastırda da aynı durum yaşandı. Zelzele durduktan sonra kar yağmaya başladı (…) Bunlar yaşayanların günahları yüzünden olmuştur; çünkü her biri Tanrı’nın çizdiği yolu terkedip yanlış yollara girmiş, mukaddes kitaplarda yazılı öğütlerden yüz çevirmiş çılgınca yaşıyorlardı.
Şubat 1138 İran topraklarındaki kentlerden Ganza’da (Gence) şiddetli bir deprem oldu. 230 bin insan öldü. Bütün kent yerin dibine geçti. Yerden de siyah sular (petrol?) fışkırdı. Kentten kaçanlar mezarlıklara sığındılar ve ölüleri için yas tuttular.
Eski zelzelelerden kalanlar 1157’de Suriye’de meydana gelen şiddetli depremde Hama’daki Şeyzer Kalesi büyük hasar gördü.
1140 Kalonikus’da yer yarıldı ve 40 atlıyı atları ile birlikte yuttu. Bunlardan ancak arkadaşlarından ayrılan biri kurtuldu. Toprak altında kalan adamların ve atların iniltileri uzun bir müddet işitildi.
1157 Suriye’de şiddetli zelzeleler oldu ve birçok şehirleri harap etti. Hama’daki kale ile şehirdeki büyük binalar ihtiyar adamların, kadınların ve çocukların üzerine yıkıldı. Nüfusun onbinlercesi bu şekilde öldü. Şeyzer Kalesi de kısmen yıkılmış ve burada ancak 1 kadın ile 1 harem ağası kurtulabilmişler. Halep ahalisi de aynı şekilde kaçtılar; günlerce şehir dışında ikamet bahasına canlarını kurtardılar; fakat evleri yıkılmış ve 500 kadar kişi enkaz altında kalmıştı. Kafar Tab ve Apamea’da bir kimse kurtulamadı. Rahbut’a kadar diğer yerlerde de aynı vaziyet hasıl oldu. Frank şehirlerinden Mısn el-Ekrad ile Arkad tamamen yıkıldı. Lâzkiye’de yalnız büyük kilise kaldı; fakat kilisenin zemini yarıldı ve içi çamur dolu bir uçurum peyda oldu. Antakya’nın büyük kısmı ve Trablus şehri harap olmuştu.
29 Haziran 1169 Arap yılının 12. ayına tesadüf eden o gün şiddetli bir zelzele oldu. Yeryüzü, deniz üzerindeki bir gemi gibi sallandı. Bu hadise nesillerden beri emsali görülmemiş mahiyette idi. Mukaddes Patrik Mar Michel der ki: “Mar Hananya manastırında sabah ayinini yaptığımız sırada, şiddetli gökgürültüsüne benzer bir ses yerin altından yükseldi. Mukaddes masanın önünde bulunduğumuz için ona tutunduk fakat bir taraftan bir tarafa sarsıldık. Uzun bir zaman sonra mezardan çıkmış gibi geri döndük. Gözlerimiz uykudan uyanmış adamların gözleri gibi yaşlanıyordu ve dillerimiz Allah’a şükrediyordu”.
Zelzele esnasında Halep, Baalbek, Hama, Emesa, Şeyzar, Baras şehirlerinin surları, kaleleri ve büyük binaları ahalinin üzerine yıkıldı. Antakya’daki büyük Rum kilisesi ile Franklara ait Kusyana kilisesinin mezbahı tamamen yıkıldı. Bize, yani cemaatimizin artıklarına gelince… Allah aczimize bakarak yardım etti; zira içimizde kral ve emir bulunmuyordu. Halep’te her şey yıkıldığı halde bir kilise kurtuldu. Antakya’da Meryem Ana kilisesi ile George ve Mar Sawmaoğlu kiliseleri yıkılmaktan kurtuldu. Gabara’da ve Lazikiye’de birer küçük kilise yıkılmıştı. Bu zelzele 25 gün devam etti.
17 Nisan 1269 Haftanın 4. gününün ilk saatinde Kilikya’da şiddetli bir zelzele oldu. Servand kalesinin kayasını, Amanos ve Haruta kayasını, Ermenilerin büyük manastırını yani Kral Balut manastırını tahrip etti. Bu felaket sırasında 8 bin kadar kişi helâk oldu.
Osmanoğulları fetih ve istila seferlerinden zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a döndüğünde bu refahtan hiç değilse belirli kesimler payını alırdı. Ancak karakışların bastırdığı, rüşvetçi memurların, sahtekar sarrafların, fırsatçı esnafın asayiş ve güven eksikliğinden faydalandığı; krizlerin pençesinde halkın açlıktan kıvrandığı dönemler de çoktu. Osmanlı İstanbul’undan 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş-çıkışlarına örnekler…
Geçen yüzyıllarda her ülkenin bakır, gümüş altın paraları, ayarı ve tartısı saptanarak dünyanın her tarafında o yerin aynı metal paraları ile serbestçe değiştirilebilir, yani “konvertibl” idi. Günümüzde ise metal para sadece küsurat ödemelerde kullanılıyor. Değerli sandığımız bugünün Türk lirasının ve döviz dediğimiz değeri üstünde yazılı kağıt banknotların ise sonu yakın gibi görünüyor. Olasılıkla ele avuca alınmaz; cüzdana, kasaya, hele yastık altına hiç konulamaz “sanal/muhayyel” yazılım icadı para dünyası kapıda.
Artan dünya nüfusuna koşut bir para mahşeri yaşanıyor. Enflasyon canavarının eseri kağıt para destelerini, bunların tepeleme yığıldığı bankaların kasa odalarını TV ekranlarında izliyoruz. “Pul olmuş” banknotları artık, hızlı makineler sayıyor, balyalıyor, bankadan bankaya zırhlı araçlar taşıyor. Yarı yüzyıl öncesine kadar bu manzaralar hayal bile edilmezdi.
Sadrazamın giyeceklerini muhafaza edip taşıyan Başçuhadar, bugünkü Maliye Bakanı olan Defterdar, devlet arazi kayıt defterlerinin muhafızı Defter Emini, Nişancı ve Darphane Emini…
Bir de eski zamanlara bakalım. Büyük kentlerde her gün türlü çeşitli binlerce ve binlerce altın, gümüş para el değiştirir; aşınmış, ezik-bozuk, tağşiş edilmiş paralar darphanelerde eritilip “çil” denen yeni altın, gümüş paralar basılırmış. Daha eskilerde ise -hiç değilse bizim dünyamızda- banka bile yoktu. Yerli ve yabancı paralar arasındaki değer farkını piyasa cambazları, gayrimüslim bankerler, kuyruklu sarraflar belirliyordu. Alışverişler kesede, koyun cebinde taşınan, değeri metalinden ibaret paralarla yapılıyordu.
Son 150 yılın paraları ise kağıttandı. Ama ulusal para kuponları ABD, Almanya ve İngiltere gibi zengin devletlerin “döviz” denen itibarlı paraları karşısındaki değeriyle işlem görüyordu. Bu dövizlerin itibarını elimiz ve gözümüz seçebiliyor. “Dolar, Euro, Sterlin, Türk lirası fark etmez; hepsi kâğıt desek” de Türk parası buruşturulup cebe sokuluyor ama döviz denenlere gözler bir başka bakıyor, eller öyle kolay buruşturmuyor.
Lale Devri’nin sonunda isyan 1730’da Osmanlı Padişahı 3. Ahmed’in tahttan inmesi ile sonuçlanan Patrona Halil İsyanı’nın Jean-Baptiste van Mour tarafından yapılmış resmi.
Ganimet için savaş
Tarih denen bütün bir mazide nüfus artışı olmasa; arz/talep, yani üretim ile tüketim dengelense, savaşların pek çoğu yaşanmayacak; tarih kitapları ana konusu olan doymak ve esenlik gerekçeli savaşlardan mahrum kalacaktı. Serdarların peşlerine taktıkları ordulara verdikleri söz, “Ganimete boğulacak, zengin olacaksınız” idi. Hz. Ömer’in İran’a gönderdiği gazâ ordusunun Medine’ye getirdiği ganimetler ortaya yığıldığında güneşi gölgeleyen bir tepe oluşmuş; bunu paylaşarak zenginleşenler, zevk ü sefaya yönelmişlerdi. Gazneli Mahmud’un Hindistan seferlerinin amacı, oradan Turan’a, Afgan’a, İran’a servet taşımaktı. Ordusunu fillerle takviye ederek Anadolu’yu istilaya gelen Timur’un amacı Yıldırım’ın ordusuna gözdağı vermek, ama asıl, Helenistik çağda Anadolu topraklarına gömülen altın hazinelerini bulup Semerkant’a taşımaktı.
Osmanoğulları’nın fetih ve istila seferlerinde de zaferle ve yüklü ganimetlerle İstanbul’a dönüldüğü olmuştu. Ancak İstanbul’a getirilenlerden taşra toplumlarına da aktarım yapıldığı söylenemez. Taşradan toplanan “arus” (gelin) vergisinin, kovan vergisinin, değirmen vergisinin, daha onlarca ve onlarca verginin hep İstanbul’a taşındığını; teba, reaya denen kitlelere yoksulluk içinde, kıt kanaat yaşama şansı tanındığını da belirtelim. Osmanlı taşra dünyasındaki geçim zorluğunu, güvensizliği, yaşama koşullarını öğrenmek isteyenlere de (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi’ni okumalarını önerelim.
Belgeler ve kaynaklar, para ve piyasa durumunu Payitaht İstanbul özelinde daha güvenilir gösterdiğinden 1550-1800 arasındaki 250 yıllık dönemin arz /talep, para/fiyat iniş çıkışlarına kısa örnekleri de İstanbul’dan verelim…
26 AĞUSTOS 1553
Avusturya elçisinin çarşı-pazar gözlemleri
Sultan Süleyman Doğu seferinde olduğundan Veziriazam Rüstem Paşa’nın huzuruna çıkan Avusturya elçilik heyeti dışarı çıktıklarında küme küme askerler peşlerine takılıp sırnaşarak hediye ve bahşiş istemişlerdi. İstanbul’daki paşaları “hırsız” olarak niteleyen elçi, Tavuk Pazarı’ndaki Elçi hanında ikameti sırasında kenti gezdiğini, evlerin kalitesiz malzemeden, gösterişsiz ve tek katlı olduğunu, İstanbul’da balın okkasının 4.5, şekerin 17 akçeye, Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçlerin 1 akçeye satıldığını yazmıştı. Elçinin gözlemine göre, Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyor; pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan, kabak, havuç dolması, yaprak sarması, sütlaç muhallebi, omlet gibi yemekler yapıyordu. Sebze ve meyvelerin bir kısmını padişahın İstanbul ve çevresindeki has bahçe ve bostanlarında acemi oğlanların yetiştirdiğini, bunların Eminönü’nde pazarlandığını, kentin her köşesinde manav çardakları bulunduğunu yazması da önemliydi.
1572-1575
Kar yağmaya başladı Kapıkulu gulgulesi patladı
Kış aylarında şiddetli soğuklar, kar ve fırtınalar nedeniyle İstanbul’da kıtlık yaşandı. Zahire getiren gemiler kesildi. Bir-iki gün kar yağdığında bile fırıncılar narh istemeyi âdet edindiklerinden fırınları kapattılar. Ağır kışlarda buğday satmayarak karaborsacılık yapmak da zahirecilerin âdetiydi. Saraydan veya divandan İstanbul kadısına etkisi olmayan buyruklar yazılıyordu. Bu dönemde rüşvet ve yolsuzluk yaygındı; üstelik yüksek enflasyon vardı. Kapıkulları da saraya ve Sultan 3. Murad’a (1574-1595) dönük eylemler başlattılar.
Önlemlere karşın hayat pahalılığı artarken narhlara ve rayiçlere ilişkin buyruklara uyan yoktu. Piyasa, ayarı ve ağırlığı ile oynanmış sözde gümüş akçeler yüzünden güvensiz, pahalılık ileri düzeydeydi. İstanbul kadısına yazılan hükümlerde 1 altın liranın 60 akçe, 1 gümüş kuruşun 40 akçe düzeyinde tutulması istendi. Halis gümüşün israf edilmemesi istense de para darlığı, bu tür hükümleri geçersiz kıldığından çarşı-pazar kalpazanların kontrolüne girmişti.
Asıl bunalım, 11 Ocak 1575 günü Ulufe Divanı’nda yaşandı. O gün Kafes Kasrı’ndan Divan-ı Âli’deki oturumu bir süre izleyen 3. Murad arz odasına geçtiğinde, avlularda Kapıkulu gulgulesi başlamıştı. Askerler seslerini yükselterek “Bölük ağalarımız bize ulufemizi kusur (eksik) üzere ve terakkilerimizi (artışları) eksik vermek isterler. Bunun aslı nedür?” deyip eyleme geçtiler. Noksan dağıtılan ulufeler dağıtılarak olay yatıştırıldı.
1582
Ayşe Sultan düğün yaptı rüşvet skandalı patladı
Sıkıntılar sürerken 10 nisanda Mihrümah Sultan’la Rüstem Paşa çiftinin kızları Ayşe Sultan’ın Nişancı Feridun Bey’le düğünü bir pahalılık dalgasına daha yolaçtı. Düğün ertesinde İstanbul, 3. Murad’la ilgili rüşvet haberleriyle çalkandı. Padişahın yanından ayrılmayan saray cücesi Nasuh’un “taşra halkıyla eli olduğu”, çevirdiği dalavereler ortaya saçıldı. Sözde soruşturma başlatıldı, cüce hapsedildi. Kimi eyalet valileri azledildi. Defterdarların, saraya akıtılan rüşvetlerden aldıkları payları, sarayın odun ambarında odun yığınlarının altına sakladıkları saptandı.
1593
Yiyecek fiyatları arttı baş isteyen sipahi odunla kovalandı
26 Ocak günü ulufe divanında, sipahiler üç aylıklarının eksik olduğu savıyla Divanhane’ye yürüdüler. Çavuş ve kapıcılarla aralarında kavga çıktı. Asker, vezirlere taş yağdırdı. Veziriazam Siyavuş Paşa’nın Başdefterdar Emin Paşa’nın, Harem kethüdası Canfeda Kadı’nın başları istendi. Sarayın alay ve adalet meydanları mahşere döndü. Sipahiler ek ödeme önerisini de reddettiler. Bir kazasker, askerleri yatıştırmak için kâfir olursunuz dendiğinde, “Biz çoktan kâfir olduk. Bize defterdarın ve Kethüda kadının başlarını getirin” yanıtını verdiler.
Başdefterdarın seyyid (Hz. Ali soyundan) olduğu, şer’an idam edilemeyeceği hatırlatılınca “İsterse Hasan ve Hüseyin olsun!” diye bağırdılar. Bostancılar ile Baltacılar’ın silahlanarak gelmeleri, Yeniçeri Ağası’nın da yeniçeri bölükleriyle saray dışını tutması üzerine Sipahiler, dikbaşlılığı bırakıp korkuya kapıldılar. Kapıcılar kaçmaya yeltenenleri odun ambarından aldıkları odunlarla kovaladı. Kaçış sırasında ezilip ölenler oldu. Kapılar kapatılıp içeride katliam başlatıldı. Mutfaklara koğuşlara sığınan sipahiler öldürüldü. Dışarı çıkabilenleri de yeniçeri ağası değneklerle haklattı. Ertesi gün saray avluları ve çevresinden toplanan sipahi cesetleri denize atıldı.
Siyavuş Paşa ve defterdar azledildi ama aşırı enflasyon koşullarında gümüş paranın değeriyle sürekli oynandığından yiyecek fiyatları artmıştı. 600 dirhem gümüşten 400 akçe kesilmesi gerekirken 800 akçe kesilmekteydi ki bu, %100’lük enflasyon demekti. Ücretlilerin alım gücü yarıya düşmüştü. Asker ayaklanması da bundandı.
İstanbul nüfusunun iyice arttığı o yıllarda ülkenin her tarafından başkente göçler sürmekteydi. Özellikle Anadolu’da mal ve can güvenliği kalmadığı gibi fahiş gümrük vergisi yüzünden eski bolluk ve kalite kalmamış, gümrük işleri Yahudi mültezimlerin tekeline geçmişti. Müslüman tüccarlarsa Yahudi mültezimlere vergi ödemek günah bahanesiyle hileli yollardan ve rüşvetle iş görmeyi tercih ediyorlardı.
1617-1621
1. Ahmed’in ölümü ‘uğursuzluk’ getirdi
Padişah 1. Ahmed 22 Kasım 1617’de ölmüş, kardeşi 1. Mustafa tahta çıkınca, cülus bahşişi dağı- tılmıştı. 1. Mustafa 3 ay sonra indirilince yeğeni 2. Osman’ın cülusunda bir bahşiş daha dağıtılmıştı. Toplam 3 bin kese bahşişin ardından hazine boşaldı. İstanbullular ağır kışı, genç ve dindar Sultan Ahmed’in ölümünü, meczup kardeşinin tahta çıkışını, ardından 14 yaşındaki 2. Osman’ın cülusunu izleyen yangınları, kıtlık ve pahalılığı uğursuzluğa yordular. İlkbahara doğru başlayan sağanaklarda mahalleler sele suya boğuldu. Yaza doğru bu kez “tâ‘ûn-ı ekber” (büyük veba) salgını başladı. 1621 kışında ise hepsi yetmezmiş gibi Haliç dondu. Boğaz’ı buz kütleleri kapladı. Zahire gemileri çalışmadığından yine kıtlık başladı. 75 dirhemlik (250 gr) ekmek 1 akçeye, etin okkası 15 akçeye çıktı.
8 ŞUBAT 1640
Sultan İbrahim sikke bastırdı, ecnebi paralar değer kazandı
İstan bullular, kış süre ken 4 Murad ınölümün ,k ardeşi İbra im’i cül sunud u ursuzluk saydı ar. Çün ü k tlıkve karabor sa vardı. Veziriazama gönderdiği buyrukta: “İstanbul’da kıtlık vardır deyü söylenir, Kadıya muhkem tembih eyle. Narh işine ziyade dikkat etsin. Gezsin dolaşsın yoksa kendisi bilür” diye yazan yeni padişah İbrahim, kendi adına sikke basılmasını istedi. Bunun için 1641’de tedavüldeki eski paralar toplatılınca kıtlık ve pahalılık büsbütün arttı. Kuruş 125, altın 250 akçe iken İbrahim adına kesilen sikkelerden kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü. Ecnebi paraları değer kazandı. Emtia fiyatları yükseldi. 4. Murad döneminde (1623- 1640) 1 kuruşa 11 okka (27 kg) et alınırken artık 8 okka (17 kg) alınabilir oldu. 1643’te Sultan İbrahim, karaborsacıların çarşı ortasında dayağa yatırmalarını, hatta boğdurmalarını, halkı korkutmak için zindandaki müebbet mahkumlardan birer ikişer kişinin meydanlarda astırılmasını isteyecekti.
MART 1656
Vak’a-i Vakvakiye ayaklanması
İstanbullular, 1656 Mart aylarının ilk günlerinde terör ve kıtlık kabusu yaşadılar. Sipahiler ve Acemi oğlanlardan sonra çarşı esnafı da gümüş paraların düşük ayarda basılması nedeniyle Çınar Vak’ası/Vak’a-i Vakvakiye denen ayaklanmayı başlattı. Olayın arkasında, ocak ağalarıyla saray ağalarının iktidar çekişmesi vardı. Sarayın alay köşkünü kuşatan isyancılar, züyuf akçe denen (değeri düşük neredeyse kızıl bakır) etekler dolusu akçeyi yere döktüler. Kimi ağalar ve elebaşılar At Meydanı’nda ulu çınar ağacının dallarına asılarak idam edildi.
1695
Ayarıyla oynanmış altınlar gitti yerine Cedid Altun getirildi
17. yüzyılın sonuna gelindiğinde ahali yaşam koşullarından memnun değildi. İstanbul’da hayat yine pahalı, para kaçakçılığı ise ayrı bir sorundu. Mısır tüccarları, İstanbul Darphanesi’nde kesilen altın ve gümüş paraları toplayıp götürmekte, İstanbul piyasasına ayarıyla oynanmış paralar sürmekteydiler. Bu da fiyatları yükseltiyordu. Bunun önüne geçmek için 2. Mustafa’nın tuğrasıyla Cedid Altun basımına geçildi. Sürümdeki paralar toplatılıp eritilerek Tuğralı’ya dönüştürüldü. 300 akçe değerindeki bu yeni altının ülke genelinde geçerli olması için eyalet valilerine buyruklar yazıldı.
1763
Törpü ve dedikoduyla altından altın kazanmak
Sultan 3. Mustafa (1757-1774) 1763’te yerli ve yabancı paraların piyasa değerini dengelemek için bir girişimde bulundu. O yıllarda tedavüldeki Osmanlı altın sikkeleri şunlardı: Fındık altını, İstanbul zincirlisi, Zer-i Mahbub, Mısır Zincirlisi, Mısır Tuğralısı ve bunlar kadar, hatta bunlardan daha değerli sayılan ecnebi paraları Yaldızlı Venedik ve Macar altını denen altın paralar.
Padişah, ayarı bozuk, vezni düşük denerek düşük fiyata bozulan paraları toplatıp darphanede eritti; Yaldız ve Fındık altınları ile eşitleyip, üstünde kendi tuğrası bulunan 155 akçe değerinde yeni paralar darp ettirdi. Venedik Cumhuriyeti ise Osmanlı piyasalarından 2. Mustafa tuğralı altınları toplatıp Yaldızlı Venedik altını darp ettiriyor; Yahudi ve Hıristiyan sarraflar da “Yaldız altınının ayarı yüksek” dedikodusu yayarak düşük fiyata Fındık altını toplayıp Avrupa’da Yaldız altını ile değiştirerek “altından altın” kazanıyordu. Sarrafların geleneksel bir yöntemleri de altın ve gümüş paraları törpüleyerek “toz”dan para kazanmaktı. Hilekar 4 sarrafın idamı bu tür yolsuzlukları birkaç yıl önledi.
1774-1789
İsraf yasaklandı kimse tınmadı
1774’te tahta çıkan 1. Abdülhamid, zahire (daha sonra kullanılmak üzere saklanan tahıl) kıtlığına çözüm bulamayan İstanbul Kadısı Hayatizâde Mehmed Said Efendi’yi 1775’te azletti. Mısır’a ve başka üretim bölgelerine mübaşirler göndererek ürün ve zahire temini çözümleri aradı. Sonunda 1782’de Rusya’dan -ilk defa- buğday ithal edildi. İstanbul’un et gereksinimi her yıl Eflâk’den 160 bin, Boğdan’dan 120 bin koyun sevkiyatıyla sağlanırken ilişkiler bozulunca sevkiyat azaldı. Celeplerden rüşvet aldığı saptanan kasapbaşı idam edildi.
5’lik, 1’lik, yarım ve çeyrek Osmanlı liraları.
1776’da israfı önlemek için önlemler başladı. Önce bir nizamname ile orta hallilerin zenginlere bakıp giyim-kuşam edinmeleri yasaklandı. Saray halkına, vezirlere, sivil memurlara, askere esnafa ve halka, başka başka kıyafetler öngörüldü. 1780’lerde ise çok yaygın olan çubuk tiryakilerine imamelerin altın kakma ve cevahirle bezenmesini, bunların 3’er 5’er kuruş gibi pahalı fiyatlarla alınıp satılmasını, nisvan (kadın) taifesinin de pabuçlarına sim kabara ve sırma işletmesini yasakladı. Bu buyruklar etkili olmadı.
Sonunda 1782-1783’de, sefere çıkan ordunun erzak ve iaşesi de eklenince İstanbul’da görülmedik bir pahalılık ve yiyecek kıtlığı yaşandı. Fiyatlar üç katına çıktı. 1 okka et 6 paradan 18 paraya (%300) çıkarken evlerin biricik ışık kaynağı mumun tanesi 1 para oldu. Herkes gelecekten kaygılıydı. Padişah, sanki bir çözüm olacakmış gibi İstanbul Kaymakamı’na (sadrazam vekili) buyruklar yazıp durdu. O kıtlık evresinde bile varsıllar şenlik şamatadan geri kalmayarak kandiller dizili yalı ve sahilhane bahçelerinde şölenler düzenliyorlardı.
1789
Asayiş sağlanmadan ekmek fiyatları düşmedi
Amcası Abdülhamid’in ölümü üzerine tahta çıkan 3. Selim (1789- 1807) döneminde de durum değişmedi. Taşra halkı haydut baskınlarında, İstanbullular yiyecek kıtlığında çaresizdi. İstanbul’da ekmekler yenmez yutulmaz durumdaydı. Buğdayın İstanbulî kilesi (25 kg) 80 paradan 3 kuruşa çıkmıştı yine de karaborsa satılmaktaydı. Sık sık denetimlere çıkan genç ve duygusal Padişah, yokluktan etkilenip bir süre narhı erteleyerek Anadolu’ya ve Rumeli’ne fermanlar göndermiş, dileyenlerin İstanbul’a zahire getirip istediği fiyattan satabileceğini ilan ettirmişse de asayiş sağlanamadığı için dolandırıcıların, hırsızların, yankesicilerin mazarratından bizar olan taşralı tacirler İstanbul’a zahire ve hayvan sevk edemiyordu. İstanbul’da kalpazanlar ve ihtikâr (pahalı satmak için stokçuluk) yapanlar çoktu.
Padişah, tebdil-i kıyafet ederek çıktığı denetimlerde, fırınların önümde ekmek almak için toplanmış tartışan, bağırıp çağıran insanları gözlemliyor, sadrazam cephede olduğu için sadaret Kaymakamı vezire ve İstanbul Kadısı’na tehditkar buyruklar yazıyordu. Sonunda İstanbul Kadısı İsmet Efendi’yi azledip Bursa’ya sürdü. Nizam-ı Cedid’in kuruluşu da bu evreye denk geldi. Bu yeni örgütün gereksinimleri ve iaşesi için İrad-ı Cedit adıyla bir mali-askerî örgüt, İstanbul halkının gereksinimleri için de Zahire Nezareti kuruldu.
1808
Kadınlar baskın yaptı kadı efendi sofradan kaçtı
1807’de tahttan çekilen 3. Selim’in yerine tahta çıkan 4. Mustafa’nın 1 yıllık saltanatında, kış aylarında İstanbul ve Edirne’de ekmek, et ve odun kıtlıkları yaşandı. Kıtlık, asayişsizlik son kertede bir buhrandı. Karışıklık, güvensizlik, pahalılık büsbütün artınca İstanbul’da kıtlık başladı. Aylardır et yüzü görmeyen İstanbullular açlıktan, hastalıktan kırılırken İstanbul Kaymakamı Musa Paşa, sanki en önemli sorunmuş gibi “sivri kalpak” giymeyi yasaklayarak tepesi düz kalpak giyilmesini buyurdu!
13 Mayıs 1808’de İstanbul’da bir kadın eylemi yaşandı. Müslüman kadınlar bir ellerinde uzun sırıklar, diğerinde boş yemek sahanları olduğu hâlde, İstanbul Kadısı’nı konağında yemek yerken bastılar: “Papaz herif, sen böyle mükellef taam eylerken biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri 25 paraya yiyoruz” diyerek üzerine yürüdüler. Kadı, sofrayı bırakıp hareme kaçtı. Oradan, selamlık alayının geçeceği yol üzerine gelen kadınlar 4. Mustafa’ya arzuhal sundular ve “Efendimiz, uyan ve bizi düşün! Pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık!” diye bağırdılar.
MECİDİYE ALTINI
Enflasyon geldi-gitti, onun ayarı değişmedi
Tanzimat Dönemi’ne gelesiye kadar paralar, kağıt değil altın, gümüş, bakır gibi soy madendi. Her paranın değeri, doğrudan ağırlığında ve ayarındaydı. Bu, altın gümüş bakır hangi devletin parası olursa olsun her memlekette, ayarı ve gramıyla değerini korurdu. Bir bakıma altın ve gümüş paralar beynelmileldi. Ancak bu altın ve gümüş paraların aşınma ve düşük ayarlı kalıplarının piyasaya sürülmesi söz konusuydu. Bugün bile Reşad ve Ata altınları ayarı ve gramajı eşit öteki padişah liralarından daha değerli sayılır. Sultan Abdülmecid’in 1844’teki para reformunda Mecidiye Altını olarak darp edilen 7.2 gr ve 22 ayar altın para, Osmanlı maliyesinin 1 liralık para birimi olarak darp edilmişti. Mecidiye denen bu birim lira, ticaret yaşamında pahalıklar ve buhranlar yaşanmasına karşın son padişahların tuğralarıyla Sultan Vahideddin’e kadar aynı ayar ve ağırlıkta basılmıştır. Günümüzde de yine aynı ağırlık ve ayarda, halkın “Ata/ Gazi” dediği altınlar, ziynet değerinde basılıyor.
Madeni paraların taşınmasındaki zorluk nedeniyle diğer devletler gibi Osmanlı Devleti de 1860’larda İstanbul’daki Bank-ı Osmanî-i Şahane’ye, “Kaime-i mutebere-i nakdiye” denen banknot/ kâğıt para basmakla yetkili kılmıştı. Basılan kâğıt paraların karşılığı külçe veya yerli yabancı altın paralar bankada saklanıyordu. Madeni alaşımlı Türkiye Cumhuriyeti Lirası ve katmanları banknot ve madeni olarak 1927’de tedavüle çıktı.
Nuh Tufanı’ndan bu yana eskilerin “feyezan” dedikleri sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını; “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri; en çok da salgınları anlatan belgeler epeycedir. Bununla birlikte elyazması ve basılı kroniklerdeki savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları genellikle abartılıdır; arşiv ve arkelojik alan incelemeleriyle doğrulanmamıştır.
Efsanevi anlatılara göre, doğanın yokedici afetlerine karşı ilk yaşama sınavını, beşeriyetin ikinci atası sayılan Nuh Aleyhisselam vermiş: Dünyayı kaplayan (!) tufanda bir avuç insanla kimi hayvan türlerini yaptığı tekneye alarak kurtarmış. Biz Türklerin atası Türk/ Türker’in babası, Nuh oğlu Yafes de o teknede imiş. Dinsel söylemlere göre insanlık Tufan’dan kurtulanlardan türemiş oluyor ki bu durumda bir yeryüzü afetinin çocuklarıyız!
O gün bugün, bütün zamanlarda da başta veba, salgınlar, depremler, tufanlar, kasırgalar olmak üzere, afetlerle boğuşularak bugünlere gelinmiş. Eski tarih yazarlarının bir gelenek olarak yapıtlarına “Nuh Tufan”ı anlatımıyla başladıklarını da hatırlatalım. Temel bir sorun, kaynaklardaki afet anlatıları arasında 19. yüzyıl öncesine tarihlenenlerindeki abartmalardır. Konusu doğrudan “Afetler Tarihi” olan, belge ve kanıtlara dayalı kitaplar azdır (Mustafa Cezar’ın İstanbul yangınları çalışmaları; Yeliz Aksoy ve Vuslat Uyanık’ın Tarihteki Büyük Felaketler kitapları). Elyazması ve basılı kroniklerdeki, savaş, istila, işgal, katliam ve göç gibi felaket anlatıları, “acaba?” diyerek okunmalıdır. Sözkonusu kitaplarda, eskilerin “feyezan” dedikleri sağanak, sel-su baskınlarını; “harik-i kebir” denen kent yangınlarını, “zelzele-i azim” denen yıkıcı depremleri, en çok da salgınları anlatan bölümler çoktur. İnsanlık, bunları önleyecek uğraşlar verirken, afetleri unutturacak, eskilerin “şenlendirme” dediği bayındırlık ve gönenci de ideal edinmiştir. Buna karşılık yine insanlık, bir yerdeki uygarlığı yıkmak ve nüfus kırımı demek olan savaşları, istila, sürgün, göçe zorlanma, hatta katliamları dahi birer zafer sayabilmiştir.
Simon De Myle’nin 1570 tarihli tablosunda Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağı’na inişi.
Tarihe bakmak
Afetlerin, ansızın, önlenemez, acımasız, yokedici, dağı-taşı hoplatan, kentleri altüst edeni kuşkusuz depremlerdir. Salgınlar, afete dönüşen kışlar, kuraklık ve kıtlıklar, kasırgalar, yangınlar, seller, taşkınlar gibi doğal felaketleri bir zaman dizisinde saptayıp yazmak için kronikleri çalışmak, arkelojik araştırmalar, alan incelemeleri yapmak gerekir.
Bizim coğrafyamızda yaşanan afetler için Doğu kronikleri; 10. yüzyıl ve sonrası Ermeni, Süryani, Bizans, Arap, İran ve Türk kaynakları -örneğin Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si- önemlidir. Başka gezgin ve araştırmacıların yazdıkları, Batılıların Doğu izlenim-inceleme-anıları, İstanbul afetleri için Osmanlı vekayinâmeleri önemlidir. Eski kaynaklarda salgın kırımları, yoksulluklara neden olan kıtlık ve kuraklıklar, istilalar, çoğu durumda abartılarak anlatılmıştır. Kabaca bir sıralamayla, yerleşimleri yakıp-yıkıp-yokeden depremler ve sellere dair kayıtlar bulunur ama, bugün bizim büyük afet gördüğümüz orman yangınlarını haber veren kaynak bulmak zordur. 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gereksinimi bakır, kurşun, gümüş madenleri için Kızılırmak’tan Fırat-Dicle havzalarına kadar hemen bütün koruların, maden eritilen odun ocakları, kalhanaler için kesildiği; kütüklerin akarsulara atılarak maden ocakları alanlarına götürüldüğü; orman ve kütük kalmayınca dönemin yüklenicilerine “kök sökme işi” verildiği bilinmektedir. Orman toprakları da yokedilmiş, Anadolu bozkırına yeni çıplak kayalıklar kazandırılmıştır!
Maden için ormanları tüketerek göze giren vezir paşalarımız, sadrazamlarımız vardır. Napoléon’un Mısır’ı işgali üzerine 3. Selim’in 1799’da “serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak Mısır seferiyle görevlendirdiği (Kör) Yusuf Ziya Paşa bunlardandır. Kentlerden uzak dağlık alanlardaki koruların yanması ve sönmesinin, kent ve kır yaşamlarını nasıl etkilediği de yeterince çalışılmamıştır. Tarihin kaydına geçen doğal afetlerin neden-sonuçlarının araştırılması, buna karşı önlemlerin bilimsel açıklamaları, son iki yüzyılın gelişmeleridir. Daha gerilere gidildiğinde ise inanışlara bağlı anlatılar, afetleri günahkarlıkların cezası olan gören yorumlar, ilahi uyarılar görülür. Bunların tekrarını önlemek, sonuçlarından kurtulmak için de yakarma, kurban kesme, sadaka, hayır, ibadetlere yönelme önerildiği görülür. Bu bakış ve inanışın bugün de sürdüğü yadsınamaz.
Âfetler şehri 1858’deki İstanbul yangını ve söndürme çalışmalarını gösteren gravür L’Illustration dergisinden (üstte). 36 yıl sonra 1894’te bir deprem kenti yerlebir edecektir (altta).
Tekrarlanan felaketler
Türkiye coğrafyası, malum deprem kuşağındadır. Genç dağların, engebeli arazilerin, derin vadilerin, düzensiz akan ırmakların coğrafyasıdır. Öyle ki doğal zamanlarda, çocukların kıyısına oturup kağıttan kayık yüzdürdükleri dereciklerin bile, bir sağnakla kayaları, ulu ağaçları söküp götüren, köprü yıkan canavara dönüştüğü sıklıkla görülmüştür. Şu gerçek ki afetler gelip geçer, zamanla anıları da unutulur. Aynı yerlerde aynı yanlışlıklar inatla yenilenir ve yaşam-ölüm sürüp gider. Afetlerde ölenlerin izleri, acı anıları torunlarun kültüründe yoktur. Örneğin bir deprem kuşağında binlerce yıllık tarihi olan Erzincan, bugün aynı yerde modern bir kenttir; ama uzun tarihin anıt yapılarından, kent surlarından Behram Şah Sarayı’ndan, cami ve türbelerden bir taş bile kalmamıştır. Deprem, salgın, yangın, sel afetlerinin bıraktığı alanları kısa zamanda birer mamureye çevirerek “yakın geçmişi unutmak” bize özel bir gelenektir.
1.000 yıl geriye gidip Selçuklulara dayanan Türkiye tarihine bakıldığında, savaşlar, siyasal-toplumsal olaylar kadar salgın, kıtlık ve doğal afetlerin de sıklıkla yaşandığı görülür. Deprem, canlı-cansız, yol-köprü, han-saray, dağ-taş, kent-köy demeyen, başedilmez bir afet olagelmiştir. Harita çizgilerini, nehir yataklarını değiştiren, küçük adaları silen, yeni adalar doğuran depremler tarih kayıtlarına girmiştir. Maalesef bugün hâlâ Türkiye’nin kimi bölgelerinde, yerel söyleyişte orman “dağ”dır! “Ormana gitmek” yerine “dağa gitmek” denir. Geçen yüzyıllarda kesile kesile yerleşimlerden uzak zirvelerde kalan orman artıklarına günümüzde “dağ” denmesi belki de artık doğru sayılmalıdır. Yeni zamanlarda yerleşimlerin dağlara tepelere tırmanması; ormanlara arsa, maden havzası, piknik alanı olarak bakılması da artık “normal” sayılmaktadır. Nasıl bir aymazlıksa, geçen yüzyılın ortalarında da öğrencilere koro halinde “Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde / Biz gideriz ormana / Yaşlı ağaç seçeriz!” okul şarkısı söylettirilir, baltayla ormana gitmek taklitleri yaptırılırdı. Bugün de “Şerit metre elimizde / İş makineleri emrimizde / Biz gideriz ormana…” şarkıları var.
Anadolu’da yaşayan insan öteden beri oturduğu yere sahip çıkmış ve bu direnişini Millî Mücadele dönemine kadar götürmüştür. Türk milletinin moralinde, direncinde, bugüne uzanan ve somutlaşan durum budur. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman-inanç alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı zamanda büyük bir sevaptı.
Benim görebildiğim şey şudur; yakmalar, yıkmalar, savaşlar, hastalıklar… Bütün insanlık için ama özellikle de Anadolu Yarımadası’nda yaşayanlar için büyük sorunlar getirmiş. Anadolu tarihi baştan sona zikzaklar içerisinde gider; düşmeler, kalkmalar, bir çocuğun yürümeye kalkışması, tekrar tekrar bunu denemesi gibi. Selçukluların ve Osmanlıların macerası benzersizdir.
Bütün o savaşlar, Anadolu’nun sahipsizliği… 400 yıldan fazla süren bir sahipsizlik var.
Anadolu’daki iki söz çok önemlidir. 1200’lerin başında İlhanlıların Selçuklulara karşı yaptığı seferde Anadolu’yu tarumar etmeleri, bütün bayındır eserleri yıkmaları, yoketmeleri, insanları asmaları-kesmeleri yıkıcı bir etki oluşturmuştur. Anadolu halkı “Gider Tatarı, gelir beteri” demiş. Bu bir tarih özetidir. Yani “uslu oturun, başka bir belayı üstünüze çekmeyin”. Tatar denilen İlhanlılar. Daha sonraki yüzyıllarda, bu defa Osmanlıların zulmüne, vergi baskısına, asker toplamasına karşı da meşhur “Şalvarı şaltak Osmanlı; eğeri kaltak Osmanlı; ekende yok biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” deyişi vardır.
Fatih Sultan Mehmed’in 1456 Belgrad Kuşatması’nı tasvir eden Osmanlı minyatürü.
Osmanlıların yapmadığı hizmeti Anadolu’da gerçekleştiren Selçuklulardır. Anadolu’da Osmanlı padişahları üç-dört camii ile yetinmişlerdir; buna karşın Selçuklu hükümdarlarının Anadolu’da izleri, eserleri vardır. Türkiye’de bugün Türk damgası, daha çok Selçuklularla intiba etmiştir. Osmanlıları Anadolu’da temsil eden büyük vezirlerdir, yerel vezirlerdir. Onlar kendi bölgelerinde, Çapanoğulları Yozgat’ta, Kayseri’de; Caniklioğulları Samsun’da, Amasya’da eserler yaptırmıştır. Anadolu insanı dediğimiz zaman esas olarak Selçuklu etkisi ve geleneğini düşünmemiz lazım.
Selçuklulardan sonra zaten öbür beyliklerin hiçbiri ayakları üzerinde duramamış. Sadece Osmanlılar Anadolu’yu derleyip toplamışlar. Asıl derleyip toplayan da Fatih Sultan Mehmed tabii. Sadece İstanbul’un fethi değil, 1460’ın koşullarında, karadan, İstanbul’dan çıkıyor, Trabzon’a gidiyor. Ziganalar geçilecek, yol yok. Amasra’yı almış, Candaroğulları’na son vermiş, Kastamonu’yu, Sinop’u almış. Üçüncü büyük seferi de Trabzon’a, oradaki Rum imparatorluğuna karşı. Yer yer atından inmiş, kayalara tırmanması icap etmiş. Türk imparatorluğu kurmak için Anadolu’yu en doğru tanıyan, tanımlayan ve değerlendiren adam Fatih’tir.
Celali isyanları ise 16. yüzyıl başından 17. yüzyıl başına Anadolu coğrafyasındaki siyasi-iktisadi-insani gelişmeleri etkilemiştir. Celaliler Osmanlılara karşı bir dönem Anadolu’nun savunuculuğunu yapmış insanlar; fakat daha sonra onlar da soyguncu durumuna girmişler. Bu dönemi çalışmış, çalışan çok yetkin tarihçilerimiz var. Ancak bu dönemin ekonomik-sosyal detaylarını rahmetli Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası- Celali İsyanları eseri kadar mükemmel şekilde yansıtan eser azdır. Diğer eseri Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi ile birlikte en önemli referans kitaplarıdır.
Osmanlılar’ın yönelişi esas olarak Balkanlar’a, Avrupa’ya doğrudur. O tarafa daha çok hizmet götürmüşler, daha bayındır kılmaya çalışmışlar. Anadolu’ya da “kol kırılır yen içinde kalır” gözüyle bakmışlar; bir insan malzemesi deposu, bir tahıl-hububat deposu muamelesi yapmışlar.
Onların yüzü suyu hürmetine ayaktayız Balkan Savaşları sırasında gazi olan, protez takılan askerlerimiz…
Çünkü biz sonuçta daha doğudan gelmiş, “yolu memleket bellemiş” bir ırkın efradıyız. Ama burada Anadolu’da kendimizce daha önceki medeniyetlerden de biraz kalıcılık tesis etmişiz. Tabii bu kalıcılık daha ziyade mülkiyet anlayışıyla ilgilidir. Herkes kendi köyünü, köydeki toprağını, arazisini, evini, bostanını, diktiği ağacı korumaya çalışmış. Balkanlar’da bu pek böyle değil; orada daha kozmolit yapılar mevcut; şehirlerin yarısı gayrimüslim, yarısı Müslüman-Türk.
Yakın tarihimizin dönüm noktası ise şüphesiz 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaşın cefasını çeken Anadolu insanıdır. Benim Amasra’da tanıdığım Barut Hüseyin bir çobandı, ayağında kısalmış bir pantolon, sırtında bir eski-püskü ceket, belinde bir kendirden kuşak, başında kasket, kasabın kesimlik hayvanlarını otlatırdı. Balkan Harbi’nden Galiçya’ya kadar savaşmış. Millî Mücadele başlayınca da gönüllü olarak ilk yazılanlardan biri olmuş. Bu insanlar için vatan sevgisi bir iman alanıydı. Vatanı sevmek, vatanı müdafaa etmek aynı zamanda büyük bir sevaptı.
Vatan sevgisi bir inanç alanıydı.
Divriği kasabasında, çocukluğumda, tek ayağı veya dizden aşağısı, kalçadan itibaren “ağaç” olan adamlar vardı; bir ayak basar ve diğerini sürükleyerek götürürdü. En az dört-beş kişi hatırlıyorum böyle. Ağaçtan, takma ayaklı insanlar savaş gazileriydi. Onlara bayramlarda ziyarete gidilirdi, savaş hatıraları dinlenirdi. Onların yüzü suyu hürmetine bugün hâlâ ayaktayız.
Müslümanlığın kabulünden önceki Cahiliye döneminde özellikle ticaret ve güzel sanatlarda önemli bir merkez olan Arap Yarımadası’nın sakinleri, İslâmiyet’le birlikte, Hz. Ömer döneminde kuzeye doğru cihada başladı. 7. yüzyıl ortalarından itibaren Pers-Fars medeniyetlerine üstünlük sağlayan Müslümanlar, Türklerle karşı karşıya geldi. 11. yüzyılın başlarında ise Müslümanlığın tayin edici faktörü artık Selçuklu Türkleriydi.
Türbe Savaşı Yeni ders kitaplarında Türbe Savaşı’nın (1813) anlatıldığı bölümde, Osmanlı güçlerine karşı “kahramanca” direnen Suudiler canlandırılmış.
Geleneksel anlatılara göre oluşturulan pratik bir şablonla Nuh Peygamber’in üç oğlundan Ham, Güney Asya halkları ve tüm zencilerin; Sam, Araplarla İbranilerin; Yafes de Türkler ve Avrupalıların atası olarak gösterilir. Sam’dan gelen nesillere “Sâmi” denilir. Tarih boyunca Arap Yarımadası ve Mezopotamya’da yerleşerek devletler kuran Asurlular, Babilliler, Fenikeliler, Akadlılar, Nebatililer, Aramiler, Süryaniler, Kenaniler, İbraniler ve elbette Araplar, büyük Sâmi topluluğunun parçalarıdır. Güney Arabistan’daki Yemenliler ile Doğu Afrika’nın Kızıldeniz kıyısındaki Habeşîler de bu topluluktandır. Geçmişte Araplar, temasta oldukları Sâmi topluluklarının çoğunu içlerinde eritip günümüzdeki yaygın Arap toplumunu oluşturmuşlardır.
Arap adıyla adlandırılan ilk toplulukların izlerine Asur Kralı 3. Salmanassar’ın MÖ 853 tarihli kitabesinde rastlanır. Arap kelimesinin kökenini açıklamaya çalışan ancak üzerlerinde uzlaşılamayan birçok tez vardır. İbrani dilinde “kara ülkesi” veya “step” anlamındaki “arabha” veya göçebe hayatını tarif eden “erebhe” kelimesinden geldiği; çölde yaşayanlara Arap denildiği; Asurcada batı anlamına gelen Arap kelimesinin Fırat’ın batısında yaşayanları tanımlamakta kullanıldığı gibi tezler ortaya atılmıştır.
Rivayetlerden gerçeklere
Tevrat kaynaklı rivayete bakılırsa, dünyanın en eski kavmi, Akabe Körfezi ile Lut Gölü arasına konumlanan Edom ülkesinde yaşayan, “Amalika” adı verilen kavimdir. Babil kitabelerinde “Meluh” adıyla kuzeyde bulundukları tarif edilen Arapların, Tevrat’taki Amalika ile aynı kavim olduğu düşünülmektedir. Bazı Arap kaynakları ise Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Böylelikle en eski kavmin Amalika olduğunda Tevrat’a uyarlar ancak Arapçanın dünyanın en eski dili olduğunu vurgulayarak farklılaşırlar.
Hz. Nuh’un 3 oğlu
Nuh Peygamber dünyayı oğulları arasında bölüştürüyor. Bilinmeyen Rus bir ressamın eseri, 18. yüzyıldan (üstte). Yemen bölgesinde MÖ 8. yüzyılda kurulmuş Main Devleti’nde MÖ 3.-4. yüzyıllarda yapılmış kireçtaşından bir tütsülük. British Museum (altta).
Araplar tarih boyunca Arabistan Yarımadası’nda yaşadıkları yönlere doğru da tanımlanmışlardır. Güney Arabistan’dakilere “Arab-ı Arîbe” kuzeydekilere “Arab-ı Müstağribe” adı verilmiştir. Müstağribe kelimesi sonradan Araplaşmış kabileleri tanımlasa da, bunların konuştukları Arapça zamanla klasik Arapça hâline gelmiş ve güney kabilelerinin lehçesinden oldukça farklı bir şekle bürünmüştür. Hz. Muhammed de müstağribeden olduğunu belirtir ve Arapların en fasih konuşanı olduğunu söyler.
Kuzey Arapları çöl hayatının zor şartlarında, dağınık kabileler hâlinde yaşadıkları yerlerde ittifaklar tesis edip küçük krallıklar kurdular. Mezopotamya’nın güçlü Bâbil, Akkad, Asur Devletleri, göçebe kabilelerden oluşmuş zayıf krallıkları haraca bağlasalar da bu devletlerden çok şeyler öğrendiler. Zaman içerisinde kurulan Nebati, Palmira, Gassani, Kinde Krallıkları, sıklıkla Roma İmparatorluğu ile Sasanilerin egemenliği altına girse de, Arapların devlet teşkilatı tecrübeleri bu ülkelerle temasları sayesinde oldukça gelişti.
Kuzey ve Güney Arapları
Kuzey Araplarının yaşadıkları yerler büyük ölçüde çöllerden ibaret olduğu ve bunlar çoğunlukla göçebe bir hayat sürdüler. Buna karşılık Güney Araplarının yaşadığı Yemen bölgesi sulanabilir topraklara sahip olduğundan, burası yerleşik hayata geçişe ve kabile hayatının ötesinde güçlü ve etkili devletler, uygarlık sahaları kurabilmesine zemin hazırlamıştır. Bilhassa Yemen bölgesi, milattan önceki çağlardan beri Çin’den Roma’ya, Hint’ten Afrika’ya gidip-gelen büyük ticaret kervanlarının ana yolları üzerinde bulunmakla özel öneme haizdi. MÖ 3. bin yılın ortalarında teşkilatlandığı tespit edilen ve o tarihlerden Hindistanlı ve Çinli tüccarlarla sıkı ticari ilişkiler geliştiren Main Devleti’nin bunların en eskisi olduğu sanılmaktadır. Ardından aynı coğrafyada MÖ 8. asırdan itibaren Sebe Krallığı hüküm sürmüştür. Sebeliler ticarette çok aktiftiler. Mimarlıkta çağına göre çok ilerlediklerinden üstün nitelikli barajlar, sulama kanalları, şehirler, saraylar, köşkler inşa ettiler. Teknolojileri sayesinde geliştirdikleri tarım, en önemli zenginlik kaynakları oldu. İçlerinden Afrika’ya geçen bir grup bugünkü Etiyopya’nın kökünü teşkil eden Aksum Krallığı’nı da kurmuştu.
Meşhur kadın hükümdar Belkıs, Sebe kraliçesi olarak bilinir. Bu çağlarda aralıklarla da olsa Arapların başına geçen çok sayıda kadın hükümdar vardır. Yahudilerin peygamberi Süleyman ile Belkıs’ın, Tevrat ve Kur’an kaynaklı efsanevi hikayeleri asırlardır anlatılsa da aynı zamanlarda yaşadıklarına dair somut deliller bulunamamıştır (Belkıs’ın Sebe kraliçesi olmayıp önceki Main Devleti’nin kraliçesi olabileceği ihtimali de değerlendirilir. Habeş geleneği farklı bir efsane oluşturur. Kebra Nagest adı verilen efsaneye göre Habeş Hanedanı, Süleyman Peygamber ile evlenen Sebe Kraliçesi Makeda’nın çocukları 1. Menelik’ten itibaren yürümüştür).
Sebe Devleti zamanla çökmeye yüz tutarak MÖ 115 civarında yerini yine bir Arap devleti olan Himyerîler’e bıraktı. Himyerîler Yemen’de o zamana kadar gelen devletlerin en örgütlüsü ve en güçlüsü oldu. Çevrelerindeki Roma, Bizans, Sasani devletleriyle kimi zaman dostça, bazen de şiddetli savaşlarla geçen 6 asırlık ömürlerinde Hıristiyanlık ve Yahudilik, Yemen’de yer tuttu. Arap Yarımadası’ndaki putperest dinî anlayışı yıkan tek tanrıcı dinlere ilk eğilim Himyerî iktidarının son yıllarına doğru başladı. Habeşistan’daki Aksum Krallığı, 4. yüzyılda tamamen Hıristiyanlığı kabul edip, kiliseleri Mısır İskenderiye Patrikliği’ne bağlanmıştı. Aksumlular güçlendikçe Babülmendep Boğazı ve Yemen’in büyük bir kısmını ele geçirdiler.
Babil’den sonra Bazı Arap kaynakları Tevrat’ın aksine Amalikalıların Bâbil Kulesi’nin yıkılmasıyla Hicaz tarafına göçettiklerini belirterek, Allah’ın Babil Kulesi’nde milletlerin dillerini karıştırdıktan sonra ilk önce Amalikalılara Arapça öğrettiğini iddia eder. Pieter Bruegel’in Babil Kulesi (1563).
6. yüzyılın başında Yemen’in son Himyerî hükümdarı Zünuvas Yahudiliğe geçmişti ve tebaası olan Hıristiyanları Aksum Krallığı ile işbirlikçilikle suçlayıp, diri diri ateşe atmaya varan işkencelerle katlediyordu. Aksum kralının, Bizans imparatoru ile dindaşlarını kurtarmak için işbirliği yapmalarıyla Himyerilere hücum edildi. Zünuvas ve Himyerî Krallığı ortadan kaldırılarak Hıristiyanlar kurtarıldı. Yemen’de yönetimi ele geçiren Ebrehe adlı komutan, vali olarak tanındı.
Bağnaz bir Hıristiyan olan Ebrehe, Yemen’in birçok yerine inşa ettirdiği kiliselerle Hıristiyanlığı yaymaya ve Arabistan’daki putperestlik ile mücadeleye başladı. Bizans’tan getirttiği ustalar eliyle Sana’da inşa ettirdiği kilisede ibadet edilmesini, Mekke’deki Kâbe yerine kendi kilisesine hacca gelinmesini istiyordu. Bu maksatla Arabistan’ın her mıntıkasına haberciler gönderdiyse de itibar edilmediği gibi bazı Araplar tarafından kiliseye hakaret edildi. Bunun üzerine içinde fillerin de bulunduğu büyük bir ordu toplayıp çıktığı seferle Kâbe’yi yıkmak istedi. Kısa sürede ulaştığı Mekke’yi kuşatıp beklerken, Kur’an’da, ebabil kuşlarının gagalarında taşıdıkları taşlarla delik deşik edilen ordunun Kâbe’yi yıkamadan bozulduğu anlatılır. Son asırlarda çağdaş âlimler tarafından Ebrehe ordusunun ebabil kuşlarının ayaklarından atılan taşlardan şiddetli bir çiçek hastalığına yakalanarak imha olduğu da dile getirilmiştir. Başında bulunduğu ordunun mahvolmasına rağmen Ebrehe yaralı olarak Yemen’e kaçabildi ve orada öldü. İslâm tarihinde “Fil vakası” adı verilen bu olayın tarihinde ihtilaf varsa da çoğunluk tarafından 570 veya 571 tarihinde vuku bulduğu ve o yıl Hz. Muhammed’in dünyaya geldiği kabul edilir. Arap Yarımadası ve halklarının tarihinde, bu olaydan 40 yıl sonra 610’da Hz. Muhammed’in Mekke’de İslâmiyet’i tebliğe başlamasıyla yepyeni bir dönem açılmıştır.
İslâmiyet sonrası Mekke fethedildiğinde, Kâbe ve yakın-uzak çevresinde bulunan tüm putlar Hz. Muhammed ve arkadaşları tarafından kırıldı. Kâbe’nin iç duvar yüzleri eski dinsel büyükleri tasvir eden resimlerle doluydu. Bunlar da teker teker silindi (Bazı kaynaklara göre Meryem ve kucağındaki çocuk İsa tasvirinin bulunduğu duvar resmi Hz. Muhammed tarafından sildirilmemişti. Ondan çok sonra 683’te yılında Emevîler tarafından Kâbe’nin yakıldığı sırada yokolmuşlardı. Kâbe putlardan temizlenirken Meryem ve İsa tasvirinin sildirildiğine dair rivayetler de gelmiştir).
Hz. Muhammed’in Kabe’ye kutsallığını veren Hacerü’l-esved adlı kara taşı yerleştirdiği anı gösteren 1307’den kalma bir minyatür.
İslâmiyet öncesi Araplar
Mekke’deki Kâbe, Kur’an’a göre dünyanın ilk binasıdır ve İbrahim Peygamber ile oğlu İsmail tarafından önceki temelleri üzerinden yeniden yükseltilmiştir. İlk binanın kim tarafından yapıldığına dair bir ayet yoktur. Tevrat ve İncil metinlerinde, Arapların İbranilerle ortak ataları olan İbrahim Peygamber ile çocukları İsmail ve İshak’ın hikayelerinde Kur’an’la ortak yanlar olsa da Kâbe’ye dair hiçbir bahis geçmez. İbrahim’in yanında kalan oğlunun adı da İshak olarak belirtilir. Arapçada “dört köşe, küp” anlamına gelen ismi, Kâbe’nin görüntüsünü ifade etmektedir. Mekke’nin tam anlamıyla meskûn mahal olmadığı bir zaman diliminde 2. yüzyılda Ptolemaios, Geographica adlı eserinde Mekke’yi Macoraba adıyla göstermiştir. Bazı etimolojik incelemelerde Macoraba isminin Makreb yani “kurban yeri” anlamına geldiği iddia edilir. İşte Mekke’nin ortasındaki Kâbe, zamanla Cahiliye dönemi Arap halklarının en büyük mabedi, İslâmiyet sonrasında da tüm Müslümanların en kutsal yeri hâline gelmiştir.
İslâm öğretisine göre Âdem Peygamber ile başlayan İslâm dini, son peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelmiştir. İbrahim Peygamber ile gelen tek tanrıcı din, aynı Hz. Muhammed devrinde olduğu gibi namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadetlerle inananları yükümlü kılmıştır. Daha sonra bu din de unutulmuş, insanlar tekrar putperestliğe dönseler de hâtıralardaki ibadetleri bozulmuş hâlleriyle icra etmişler, kutsal mekanları şirk mabetleri haline getirmişlerdir. Putperestlerin Mekke’de hac yapmaları, kurban kesmeleri bunun sonucudur. İbrahim’in öğretilerine bağlı kalan az sayıda kişiye de Hanif dininin temsilcileri gözüyle bakılmıştır.
İstanbul Rüstem Paşa Camii’inde Kabe’yi tasvir eden bir çini pano. Bu panoda, Kabe içinde Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli olarak dört mezhebin günümüzde yerinde bulunmayan makamlarının tasvirleri var
Kâbe ve “kâbe”ler
Kâbe’nin kabilelerin nüfuzunu artırdığını, Araplar arasında itibarını, ticari imkanları çoğalttığını gören bazı kabileler; Arabistan’ın çeşitli yerlerinde kendilerine ait “kâbe”ler inşa ederek diğer kabileleri buralara çekmeye çalıştılar. Gatafan, Becile, Taif ve Necran kabilelerinin aynı Mekke’deki gibi ritüellere sahne olan “kâbe”leri önem kazanarak bazı Arap kabilelerinin haram aylarda alışveriş ve tavaf merkezi oldu. Yine de Arapların çoğunun teveccühüne mazhar olan Mekke’deki Kâbe en büyük Kâbe olarak bilinirdi. Günümüzde buraya, başka bir örneği olmadığı halde Kâbe-i Muazzama yani “en büyük Kâbe” denilmesi belki de o geçmiş zamanların bir hâtırasıdır. Arap kabilelerinin farklı yerlerdeki “Kâbe”leri de Mekke’nin fethinden sonra teker teker yıktırıldı.
Kuzey ve Güney Arapları her devirde birbirleriyle temas hâlinde oldular. Araplar “sûk” adını verdikleri, Arap Yarımadası’nın belli başlı yerlerine yayılmış panayırlarda sadece mal ve eşya alışverişiyle kalmayıp kültür alışverişinde de bulundular. Büyük bir tutkuyla bağlandıkları edebiyatın şiir sahasında eser veren şairleri el üstünde tutarlardı. Şiirler bölgesel lehçelere ve kabile ağızlarına itibar edilmeden fasih Arapça ile söylendiğinden klasik Arapçanın oluşumuna büyük katkısı olurdu. Bazı panayırlarda sırf şiir adına yarışmalar düzenlenir ve o yılın büyük beğeni toplamış şiirleri dilden dile dolaşırdı. Mekke yakınlarındaki Ukaz panayırı böyle bir panayırdı. Buralarda aynı zamanda güreş müsabakaları düzenlenir, nutuklar çekilir, kahramanlık hikayeleri yanında ıslah edici, öğretici hutbeler okunurdu. Hz. Muhammed peygamberlik yılları öncesi gençliğinde, bir peygamber geleceğine dair hutbeyi burada dinlemişti. İslâm öncesi devirlerde putperest Araplar tarafından icra edilen hac ibadeti ile Ukaz panayırı aynı zamanda düzenlenir ve yazı yazabilenlerin sayıca azlığına rağmen o yılın en beğenilen şiirleri keten bezinden üretilmiş malzeme üzerine altın suyuyla yazılırdı. “Muallakat” adı verilen bu şiirler adının içerdiği anlama uygun olarak herkesin görebileceği yerlere hatta bazı rivayetlere göre Kâbe duvarına da asılırdı.
Biruni’nin 11. yüzyılda, 27 yaşındayken yazdığı ve çeşitli milletlerin tarih ve kültürlerini incelediği Asarü’l-Bâkiye isimli eserde yer alan ve İbrahim peygamberin putları parçalayışını tasvir eden bir minyatür.
Din ve ticaret
Ticaret kervanlarının, başka kabilelere ait sürülerin, kadın ve çocukların, mal ve eşyaların yağma ve talanla ele geçirilmesini en önemli gelenekleri olarak gören çok sayıda Arap kabilesi vardı! Arap Yarımadası’nda ticari faaliyetlerin en aktifi olan panayır ve hac ziyaretlerinin gerçekleşebilmesi, ticaret kervanları için güvenli bir ulaşım ortamı gerektirdiğinden; Arap toplulukları “haram aylar” ilan ettikleri yılın dört ayında savaşmayı, yağmayı en büyük günahlardan kabul etmişlerdir. Birbirini takip eden Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ile yılın ortasına denk gelen ve umre haccının yapıldığı Recep ayı haram aylardandı. Bu aylarda kervanların basılması, yağma ve talan korkusu olmadan, yerel ve uluslararası ölçekte çok sayıda panayır düzenlenir ve hac ziyaretleri yapılırdı.
Günümüzde İslâm dünyasına mahsus Hicrî/Kamerî takvim ayın dünya çevresinde dönüşünü esas alan, güneş takvimine göre yılda 11 gün eksik olduğu için her 33 yılda 1 güneş yılı eksik kalan, aynı ay her gelen yılın farklı mevsimlerine rastlayan bir takvimdir. Oysa Arap panayırları da güneşi esas alan sabit zamanlara münhasırdı. Hicri/ Kameri takvimde kullanılan ay adlarının etimolojisi incelendiğinde, mevsimsel sabit zaman dilimlerine göre verilmiş adlar olduklarını görülür. Buna göre ağaçların meyveye durduğu bolluk zamanlarına Rebiülevvel ve Rebiülahir; yağmurların yağmadığı, çeşmelerin kuruduğu, incimad ettiği zamanlara Cümadelula ve Cumadelahir; bu sıkıntılı aylardan sonra bolluk ve bereketin görülmeye başlamasından ve haram ay olduğundan dolayı saygı duyulan aya Recep; kabilelerin yağma ve erzak temini için topraklarından şubelere ayrılıp gittikleri aya Şaban; çöl kumlarına ayak basamayacak derecede sıcak zamanı tarif için Ramazan; develerin kızgınlık veya kabilelerin nakil ve göç zamanına Şevval; haram aylardan olduğundan yağma ve kavganın durduğu aya Zilkade; hac ayı olduğundan Zilhicce adları verilmesi her ayın mevsimsel bir karşılığı olduğunu gösteriyor.
Hac zamanı ticaret zamanı İslâm öncesi dönemden beri Hac döneminde yapılan Ukaz Panayırı, 1950’lerde Suudi Arabistan’ın eski kralı Faysal tarafından yeniden canlandırıldı.
Veda hutbesi
İslâm öncesinde hatta İslâm geldikten belli bir süre sonra da aylar; ürünlerin hasat edilip, mal ve eşyaların alışveriş edilecek bir bollukta olmasına göre sabitleniyordu. Bu da panayırların ve haccın her zaman aynı mevsime denk getirilme gayreti ile ilgiliydi. Bu gayrete de “Nesî” adı verilmiştir; Kur’an’la yasaklanıncaya kadar Arapların haram ayları güneş takvimine göre mevsimsel bir sabitte belirlemek için kullandıkları usuldür. İslâmiyet’ten sonra Nesî’nin yasaklanması ve 2. Halife Hz. Ömer devrinde hicrî takvimin kabul edilmesiyle Hac ve oruç ibadetleri sabit bir ayda icra edilmeden hicrî yıl içinde dönüşümlü hâle geldi. Hem bu nedenle hem de İslâm döneminde fetihlerin etkisiyle yeni ticaret yollarının ortaya çıkması, Arap iktisadi geleneğinde önemli bir yeri olan panayırları zamanla ortadan kaldırdı. Cahiliye döneminde çok önem verilen bir Arap geleneği olan, Kur’an emri olduğu için İslâm’ın ilk yıllarında dikkat edilen “haram aylarda kan dökülmemesi” kuralına da sonradan uyulmadı. Öyle ki Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin, ailesi ve yanındakilerle haram aylardan Muharrem ayında Kerbelâ’da öldürülmüştür. İslâm dinine geçen Farslar ve Türkler diğer Müslüman topluluklar üzerine sefere çıkmak için haram ayların bitmesini gözetmedikleri gibi günümüzün Arap toplumları da bu aylara pek kayıtsızdır.
Cahiliye dönemi Arap örf ve adetlerinin, kültürlerinin büyük kısmı İslâmiyet’in zuhurundan sonra da devam etti. Hz. Muhammed vefatından kısa bir süre önce 632’de Hac sırasında sayısının 100 bini aştığı rivayet edilen bir topluluğa hitap ettiği “Veda Hutbesi”nde, Cahiliye döneminde yaygın olup İslâmiyet sonrasında reddedilen geleneklerin bir dökümünü verir. Öncelikle kul hakkına riayetin, yaşam hakkının, insan şerefinin-namusunun dokunulmazlığının, mülkiyet hakkına uyulmasının önemini vurgulayarak Araplar arasında çok yaygın olan kan davalarını ve faizi kaldırdığını söyler. Ardından kadınların haklarına; suçların şahsiliği ilkesine; emanetlerin ve borçların ödenmesine; Müslümanların kardeşliğine; kendinden sonra Müslümanlara Allah’ın kitabını, sünnetini veya Ehl-i Beyt’i miras bıraktığına dair kısımlara geçer. Bu hutbedeki belki de en önemli cümle şudur: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arapın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır”.
Farklı günlerde birkaç defa okunan bu hutbenin hadis ve siyer kaynaklarında değişik rivayetleri vardır. Bazı âlimlerin “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” kısmının sonraki asırlarda eklendiğine dair itirazları olsa da, en azından 12-13 asırdır İslâm kültüründe yaşayan bir söz olarak tarihte yerini almıştır. Hutbenin Arapça aslında yukarıda belirttiğimiz gibi “Arap olmayan” tabiri “Acem” kelimesiyle karşılanmıştır. Bundan dolayı “Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur” cümlesinden sadece İranlılar değil Arapların dışındaki tüm toplumlar anlaşılmalıdır (Arapların bu tarihlerdeki “milliyetçiliği”, şüphesiz Fransız İhtilali’nden sonra gelişen siyasal/ulus devlet milliyetçiliğinden farklıdır).
1950’lerde soğuk içeceklerle serinlemeye çalışan hacılar.
Hz. Ömer ve fetih-cihad dönemi
Arap toplumundaki Cahiliye âdetleri-inançları, Kur’an ayetleri ve peygamber sözleriyle reddedilip ortadan kaldırılmaya çalışılsa da 4 Halife ve sonraki Emevî, Abbasî saltanatları devrinde bile toplum üzerindeki etkisini sürdürdü. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Halife Ömer devrine gelindiğinde, İslâmiyet’i ve Arap Yarımadası halklarını sonsuza kadar dönüştürecek bir gelişme yaşandı. O zamana kadar Müslüman olmayan Arap kabileleriyle veya Hz. Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönenlerle savaşan Müslüman Araplar, yarımadanın dışına fetih seferleri açmaya karar verdiler. Hz. Ömer “Ey peygamberin arkadaşları, Hicaz sizin için artık otlaktan başka bir şey olamaz, ancak atlarınıza arpa yetiştirebilir. Sizleri ve halkı doyurabilecek durumda değildir. Allah’ın kitabında size miras kıldığını vaadettiği topraklara gidiniz” sözleriyle fetihler çağını başlattı. Hz. Ömer’in bu sözleri, hangi şartlar dahilinde söylediği tartışmalıdır. Ancak bütünüyle Müslümanlar tarafından kontrol edilen Arabistan topraklarının bundan böyle “Arapları doyuramayacak, sadece atlara arpa yetiştirebilecek hâlde olmasının” sebeplerinin incelenmesi gerekir. Bilhassa tarım ve ticaretin çok geliştiği bölgeleriyle ünlü Arabistan’da Hz. Muhammed’in tarımı ve ticareti teşvik eden sözlerine rağmen, ticaret burjuvazisinin asırlardır sürdürdüğü ekonomik düzenin İslâmiyet’in gelişinden sonra bozulduğu; faizin kaldırılmasıyla faizcilerin ellerinde tuttukları paranın ekonomiye ve yatırıma katılamayışı; Arap Müslümanlardan toplanan zekât, öşür ve gayrimüslimlerden alınan cizye vergilerinin ekonomiye katkısı olacak yatırımlarda kullanılamaması; Hac ve panayırların sabit zamanlarda düzenlenememesi, bölgesel ve uluslararası panayırların devam edememesinden dolayı ihracat ve ithalatla birlikte tüm ticaretin zayıflaması; Müslümanlığın ilk yıllarında yarımadadaki ekonomik şartların kötüleşerek Arapların gelir kaybına uğramaları düşünülebilir.
Hz. Ömer’in Yahudilerin vadedilmiş topraklarına benzer vaadi karşısında Araplar, hazırlıkların ardından binlerce atlıyla ilk seferlere çıktılar. Arabistan’ın kuzey komşuları olarak uzun yıllardır tanıyıp bildikleri ve her şekilde kendilerinden çok üstün Bizans ve Sâsâni (Pers/Fars) imparatorluklarıyla çetin savaşlara girildi. Yıllardır birbirleriyle savaşmaktan yorgun düşen, servetlerini eriten, toplumsal huzursuzlukların zirveye çıktığı Bizanslılar ve Sâsâniler, Arap atlıları karşısında varlık gösteremedi. 634’ten itibaren Bizans’ın Şam, Antakya, Urfa gibi büyük şehirleri ele geçirildi. Müslümanların ilk kıblesi olmakla ünlenen Kudüs 638’de kuşatıldıktan sonra savaşsız ele geçirildi. Mısır ve Irak bölgesi tamamen zaptedildi. Durmaksızın süren İran seferlerinde 636’da Kadisiye, 637’da Celula ve 642’de Nihavent savaşlarını kaybeden Sâsâni İmparatorluğu tarihten silindi. Kadisiye Savaşı sonrasında Arapların Acem adını verdikleri Farslardan 4.000’a yakın asker, Araplardan sonra Müslümanlığa geçen ilk yabancı topluluk oldu.
Prof. Dr. Nihad Çetin’in bir harita üzerinde derlediği Arabistan’da kurulan panayır yerleri…
Türklerle ilk karşılaşma
Yüzlerce yıllık komşuları Sâsânilerin ortadan kalkmasıyla, Maveraünnehir ve İç Asya’da yaşayan Türkler birdenbire Araplarla sınır komşusu oldular. O sırada suikasta uğrayan Halife Ömer’in ardından peşpeşe Halife Osman ile Ali’nin de suikast sonucu öldürülmeleri sonrasında, Şam Valisi Muaviye’nin halifeliğe geçmesiyle Emevî hanedanı iktidarı başladı. Araplar, Sâsânilerin ardından Türkistan’a gözlerini dikmişlerdi. Horasan Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın Ceyhun Nehri’ni ilk kez geçmesiyle fetihler başladı. Irak Valisi Haccac’ın Türkistan’ın fethi için tayin ettiği komutan Kuteybe’nin bölgedeki Türkler üzerinde uyguladığı acımasız vahşet ve katliamlara dayanamayan Türk ülkeleri birer birer Arapların eline geçti. Bölgeyi fethe gönderdiği Kuteybe’yi acımasız katliamlarından dolayı tebrik eden Irak Valisi Haccac, bu görevine tayin edilmeden önce Hicri 73-Miladi 692’de Mekke’yi 6 ay boyunca kuşatıp mancınıklarla tahrip ettirdiği için “Zalim” lakabını almış biriydi. Kuteybe 712’de Harezm bölgesini de ele geçirdi.
Türkistan ve Harezm topraklarında Arap işgalinin tamamlanmasından fazla bir süre geçmeden Türkler de Farslar gibi Müslümanlığı kabule başladılar. Emevî saltanatının Ebu Müslim Horasani tarafından yıkılıp Abbasî hanedanının hilafete geçmesiyle, Arap nüfuzuna girmemiş bazı Türk boyları eski düşmanları Çinlilerle savaşmaya devam ederken bir yandan da Araplarla ittifaklar kuruyorlardı. Çin’in Taşkent’e saldırısı sırasında yardıma koşan Karluk Türkleri, 751’de Ebu Müslim Horasani’nin gönderdiği Arap Ordusu ile ittifak kurarak Çin Ordusu’nu ağır bir bozguna uğrattı. Talas Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş, yaklaşık 100 yıldır süren Türk-Arap çatışmasına son verdi ve o zamana kadar Mecusi, Mani veya Gök Tanrı itikadındaki Türklerin akın akın İslâm dinine geçmelerini sağladı. Daha önceleri Türkiş Kağanı Tarhan, Toharistan hükümdarı Yabgu, Buhara hakimi Tuğşad gibi bölgesel Türk kağanlarından bazıları Müslüman olmuşlardı; ancak Karahanlı Satuk Buğra Han’ın (ölümü 955) Müslüman olup Abdülkerim adını almasından ve İslâmiyet’i devlet dini olarak kabulünden sonra devlet düzeyinde İslâmlaşma başladı.
Veda Hutbesi
Hz. Muhammed vefatından kısa bir süre önce 632’de Hac sırasında sayısının 100 bini aştığı rivayet edilen bir topluluğa hitap ettiği “Veda Hutbesi”nde “Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” der. Hakan Arslan’ın sülüs ve nesih hatlarıyla terkip ettiği Veda Hutbesi metni (TMKV Gelenekli Sanatlar Müzesi, Envanter nr. 41).
Müslümanlığın kabulü
Türklerin kitlesel İslâmlaşma sürecinde eski parçalanmış görüntüsünden uzak bir yeknesaklık gösterdiğine; yerleştikleri geniş coğrafyalarda asırlar boyunca farklı dinleri kabul ettikleri hâlde tek bir dinde buluşmalarının, kabile ve boyculuk taassubundan kurtulup millet olma aşamasına geçmesine katkıda bulunduğuna dair görüşler vardır. Türklerin Müslüman olarak tek dine mensup mütecanis bir millet sıfatıyla asırlarca yaşayan devletler kurduklarını; Doğu ve Güney Asya uygarlıkları etkisinden sıyrılarak Ön Asya uygarlık dairesine iltihak ettiklerini belirten Zeki Velidi Togan (Umumi Türk Tarihine Giriş, 79-80), Bîrunî’den naklen “Kuzey Afrika’dan Türk ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada asırlardır tam anlamıyla sağlanamayan asayiş ve yol güvenliğinin, ilk defa İslâm fetihleri sonucunda şekillenen yeni devlet düzeninde sağlandığını, bu sayede Cebelitarık’tan Çin Seddi’ne kadar her yerin ticaret ve seyahat için güvenli bölge hâline geldiğini” aktarır.
Araplar, kendilerinden farklı milletlerden üstün olduklarına dair gururlarını Cahiliye devrinden beri terkedemedikleri gibi; Emevîler döneminde eski hâllerini bile aratır bir şekilde ırk ve kabile vurgusu yapmaya başlamışlardı. İslâm öğretilerinde “Arapın Arap olmayana bir üstünlüğü olmadığı” belirtilse de, yeni Müslüman olan halkları, Fars, Türk, Kıptî, Berberîleri ifade etmek için eskiden kullanılan ve barbar anlamına gelen Acem kelimesi de yetmez oldu. Araplar, kendilerinden sonra Müslüman olan toplumları tarif ederken “Mevalî” (azatlı köle) kavramını kullanmaya başladı. Kendilerinin efendi, diğer Müslüman toplumlarının “Mevalî” olduğunu ifade edip onları aşağılamaya ve küçük görmeye devam ettiler. Hatta ayrımcılıkta daha da ileri gidenler, Arap olmayanlarla aynı sofrada oturmamaya, arkalarında namaza durmamaya, camilerini ayırmaya, savaş ganimetlerinden mahrum etmeye, kızlarını onlarla evlendirmemeye başladı.
Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’ni okuduğu Arafat Dağı ve civarı
Emevîler devrinde ihtida hareketleri artıp kitlesel din değiştirmeler çoğaldığında, sadece gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi azalmaya başladı. Bunu üzerine geliri artırmak için Müslüman oldukları halde “Mevalî”lerden de cizye alınmaya başlandı. Bu şekilde bir ayrımcılığa tâbi tutulmak Kuzey Afrika Berberîlerinden Farslara kadar tüm Müslümanlarda tepkilere sebep oldu ve çeşitli isyanların yolunu açtı. İktidarları boyunca defalarca bu isyanlarla karşı karşıya kalan Emevî Devleti, en sonunda kendisi de Türk veya İran asıllı bir “Mevalî” olan Ebu Müslim Horasanî adlı isyancının önderliğinde gelişen hareket sonucu yıkılarak yerini Abbasî hanedanına bıraktı. Bu dönemde Arapların ortaya koyduğu birçok eserde Türkler “lanetli Yecüc-Mecüc kavmi” olarak tanıtılmış, Hz. Muhammed’in ağzından Türkler aleyhine birçok hadis uydurulmuştur.
Hz. Ömer’in Kudüs’e girişini gösteren bir gravür.
Terse dönen ayrımcılık
Arap olmayan Müslümanlara uygulanan ayrımcılık, sonrasında kimi toplulukların Araplardan çok daha üstün olduklarına; hatta Arapların dünyanın en zelil, hakir kavmi olduğuna dair güçlü bir doktrin geliştirmelerine sebep oldu. En fazla taraftarı İranlılar arasından çıkan ve Şuubiye adı verilen bu hareket, Abbasî iktidarı sırasında İslâm Devleti içinde yer alan Endülüs’ten Kuzey Afrika’ya, İran’dan Türkistan’a kadar geniş bir coğrafyada çok farklı milletlerin Arap karşıtı politik, düşünsel ve edebi eserler üretmeleriyle zirveye ulaştı.
Altta kalmak istemeyen Araplar da, Şuubiye karşıtı söylemlerle ortaya çıkıp 10. yüzyılın sonlarına kadar mücadeleyi bırakmadılar. Şuubiye akımı ve karşıtlarının İslâm kültür dünyasındaki etkisi sonraki asırlarda da sürmüştür. Arap ediplerinin en güçlü kalem erbabı olarak bilinen Cahiz’in Türklerin Faziletleri adlı kitabı bu dönemin eseridir. Aynı dönemde ortaya çıkan ve Müslümanların farklı milletlerden oluşan bir ümmet olduğunu vurgulayan bu ve diğer eserler; Şuubiye hareketinden etkilenen Arapların kendilerinden sonra Müslüman olan topluluklarla aralarındaki geçimsizliği ortadan kaldırmak düşüncesini yansıtıyordu.
Emeviler’in Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim, 711 yılında Semerkant’ı kesin olarak fethetti. Irak Valisi Haccac onu acımasız katliamlarından dolayı tebrik etti. Pencikent duvar resimlerinden bir kesit…
Türklerin iktidarı
Abbasi iktidarı 10. yüzyıl başlarında bir hayli güçten düşünce, İran kökenli Şii Büveyhi Devleti, Halife Müstekfi-Billah’ın daveti üzerine geldiği Bağdat’ta iktidarı ele geçirmişti. Halifenin makamına dokunmadan tüm Irak’ta iktidarlarını pekiştirdiler. Yaklaşık 1 asır boyunca Büveyhilerin istikrarsız yönetimi altında kalan Irak ve Abbasi hilafeti, 1040’da Dandanakan Savaşı sonunda Gazneliler Devleti’ni yıkarak Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul Bey’den yardım istedi. Abbasi Halifesi Kaim-Biemrillah’ın daveti üzerine 1055’te Bağdat’a gelerek büyük törenlerle karşılanan Tuğrul Bey ve kalabalık ordusu, Büveyhi egemenliğine son vererek Abbasi hilafetini himayesine aldı. Tuğrul Bey 1 yıldan fazla bir süre kaldığı Bağdat’ta imar faaliyetlerine girişti; cami, saray, askerleri için kışlalar yaptırdı. Kaim-Biemrillah’ın kızı ile evlenmek istediğinde halife bunu kesin bir dille reddetse de Tuğrul Bey’in ısrarlı talepleri üzerine rıza göstermeye mecbur oldu.
İlk Müslüman Karahanlı lider Karahanlıların 920-955 arasındaki hükümdarı Satuk Buğra Han, İslâm’ı kabul ederek, Karahanlı Devletinin ilk müslüman hükümdarı olmuştu. Eski başkent Kaşgar’a 40 kilometre mesafedeki türbesi…
3 asır öncesine kadar işgal, yağma ve katliamlarla sürdürülen Arap fetih hareketleri sonucu tedricen İslâmlaşmaya başlayan, Arapların yıllarca “Mevalî” adını takarak her türlü küçümsemeye maruz bıraktıkları Türklerin, sonunda Abbasî Devleti’ni ve İslâm hilafetini himayelerine alması Türk tarihinin en önemli hadiselerindendir. Türkler bu tarihten sonra, dâhil oldukları İslâm dünyasında kurdukları irili-ufaklı devletlerle, Haçlı Seferleri’nden Moğol istilasına kadar coğrafyalarının savunmasında en önemli askerî, siyasi, ekonomik güç olarak en önde yer aldılar. Anadolu Selçukluları ile Doğu Roma İmparatorluğu’nu sıkıştırıp geriletecekler; Osmanlıların tarih sahnesine çıkmasından itibaren savunmadan saldırıya geçecekler; başlattıkları fetih hareketleriyle Avrupa’nın ortasına kadar hakimiyetlerini yayacaklardı.
16. yüzyıldan bir İran minyatüründe Zülkarneyn, cinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc’ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor (üstte). Cahiz’in Fezailü’l- Etrak (Türklerin Faziletleri) kitabının unvan sayfası (Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya, nr. 4159).
CAHİLİYE DEVRİ
Kâbe, kabile, asabiyet, putlar ve Arap üstünlüğü!
İslâmiyet sonrasında, Arap tarihinin daha öncesi çağları “Cahiliye Devri” olarak adlandırılmaya başlandı. Yaygınlıkla bilindiği şekliyle cehaletin, cahiliyenin kelime anlamı her ne kadar “bilgisizlik” olsa da, İslâm öncesi devrin adlandırılmasında bu kelimenin “vahşilik, vandallık, barbarlık” anlamının daha ağır bastığı söylenmelidir. Cahiliyenin karşıtı olarak “hilm” kelimesinin kullanılması da barbarlık anlamını doğrular. Güçlü, dayanıklı, yumuşak huylu, kararlı, ihtiyatlı davranışlar “hilm”, böyle huyları üzerinde toplayan kişiye de “halim” denilir. Vahşi, zorba, kaba nitelemesinin zıddı olan halim kişilik, tam anlamıyla uygar bir kişiyi tanımlar. Cahiliye devrinin barbar yönleri İslâmiyet sonrası dönemde kınanmış, kötülenmiş ve terkedilmesi için yoğun bir çaba gösterilmişse de Araplar arasında zaman zaman canlanan Cahiliye hatıraları uzun süreli gerginliklere, savaşlara, İslâmiyet uygulamalarında irticaya ve zihniyet bozukluklarına sebep olmuştur.
Arap Yarımadası’nda aynı atadan gelen ailelerin sosyal, ekonomik ve politik örgütlenmelerine “kabile” adı verilirdi. Yakın veya uzak akraba kabilelerle, akrabalık bağı olmadığı hâlde ele geçirilmiş bazı kabileler aynı çatı altında toplanarak aşiret konfederasyonlarını meydana getirirdi. Kabilelerin çöllerde, badiyelerde göçebe surette yaşayanlarına “bedevî”, yerleşik yaşayanlarına “hadarî” adı verilirdi. Aynı atadan gelen kabile fertlerini birarada tutan akrabalık bağına “asabe”, kabile dışındaki unsurlardan kendilerine yönelik bir tehdit karşısında birlik ve dayanışma içinde bulunmalarına “asabiyet” denilirdi. İbn Haldun’un Kitâbu’l-İber adlı eserinin Mukaddime’sinde ortaya koyduğu “Asabiyet teorisi”, Arap kabilecilik anlayışı üzerinden şekillenmiştir.
Kabe, Osmanlı dönemi Mekke, 1888.
Cahiliye devri Arap kabilelerinin “asabiyet”e bağlılıkları sebebiyle, her kabile ferdi haklı-haksız demeden rakip kabilelerle mücadeleye girişmek zorundaydı. Bu nedenle kabileler arasında uzun asırlar boyunca büyük rekabetler, kan davaları ve düşmanlıklar yaşanırdı. Her kabilenin kendine ait bir arazisi olmakla birlikte, hayati önem taşıyan yağmur mevsiminin ardından verimli otlaklara dönüşen bazı çöl mıntıkalarının ele geçirilmesi için savaşılırdı. Bilhassa çöllerdeki Arap kabileleri, güç yaşam koşullarının yanında genel bir yoksulluk ve darlık altında yaşardı.
Kabilelerin büyük çoğunluğu, ilk çağlarda aldıkları adlarıyla bugün de yaşamaktadır. Nesep bağlarına düşkün olmaları, soy şecerelerini yüzlerce yıl ötelere dayandırabilmelerini sağlamıştır. Her kabile kendi nesebiyle övünse de bazı kabilelerin kendilerinden daha saygın olduğunu kabul ederlerdi, ancak iş diğer halklara geldiğinde, “Arapların üstünlüğü” ilkesinde birleşilirdi. İlk ve Orta Çağlarda Araplar kendilerini diğer milletlerden üstün gördüklerinden, neseplerini Hz. Âdem’e bağlarlar; dünyanın ilk milletinin Araplar, ilk dilinin Arapça olduğunu söylemekle iftihar ederler; atlarının asaletiyle, şiirleriyle; dillerinin fesahatiyle övünürlerdi. İfrat derecesine çıkardıkları gururlarından dolayı, başka milletlerden bir kral dahi kızlarına talip olsa asla evlendirmezlerdi. Bir bakıma bu ırkî özellik, Sâmi geleneği gibi anlaşılabilir. Araplar gibi Sâmi halklarından olan Yahudiler de kendilerini diğer milletlerden üstün görür ve bunu kutsal kitaplarına dayandırırlardı. Çağdaşları olan Yunanlıların kendilerinden başka toplumları “barbar” adıyla sınıflandırdıkları gibi, Araplar da kendilerinden başkalarına “Acem” derlerdi. “Arapçayı düzgün konuşamayan, bozuk konuşan” anlamındaki bu kavram, o devirde Araplar dışındaki her toplumun fertlerini kapsardı.
İlk çağlarda yazılı metinlere aşina olmadıkları hâlde şiirlerini, şarkılarını, efsane ve menkıbelerini sonraki nesillere sözlü kültür yoluyla aktarabilmeleri Arap kültürünün başarılı yönlerindendir. Arapçadaki “sünnet” kelimesi “atalar örfü” anlamında kullanılırken, İslâmiyet sonrası Hz. Muhammed’in davranış ve tavrına, söylediklerine dair bir kavram hâline gelmiştir.
Arap Yarımadası’nın çok büyük bir kesiminde hâkim olan putperestlik anlayışı da, derin bir duyguyla bağlı olunan “atalar kültü”yle içiçe geçmiştir. Atalarından miras aldıkları putlara taparlar, her kabilenin kendine has bir putu olurdu. Arapçası “sanem” olan putların en büyüğü Kâbe’de dikili olan kırmızı akikten insan şeklindeki Hübel putuydu. Hübel’e tapınan Araplar, çevresinde bulunan fal oklarıyla geleceklerini tayin etmeye çalışırlardı (Arabistan’a dışarıdan getirilen Hübel’i, Mezopotamya tanrılarından Baal veya Anadolu tanrıçalarından Kibele ile ilişkilendirenler de vardır). Tanrıça mertebesindeki Uzza ile kızları Lat ve Menat adı verilen büyük putlara Kureyş kabilesinden başka birçok kabile de tapınır, adaklar, kurbanlar sunarlardı. Araplara yakın veya uzak kültürlerin İsis, Afrodit, İştar adını alan Tanrıça kültleriyle bağlantılı Kureyş putları, Kâbe’nin dört duvar yapısı içinde saklanırdı. Kâbe’nin çevresinde de 360 adede varan miktarda put dikili olduğu rivayet edilir.
Her ne kadar aralarında dil ve din gibi güçlü kültürel bağlar olsa da, Türklerin Müslüman olma süreci sancılıdır. Bu mesele sonradan yumuşatılmış, okul kitaplarında dahi revizyonlara gidilmiştir. Ortadoğu’nun yakın coğrafyalarındaki iki büyük medeniyet mensuplarının tarih algısı ve gerçekler.
Konu “Arap dünyası” olunca, yazı boyutu ve kaynaklar konusunda kalem duraksar. Asya kıtasında Hint Okyanusu ile Afrika’nın da kucakladığı bu büyük yarımada için öncelikleri belirlemek zordur. En kolay tanım “büyük bir çöldür” demektir! Gerçekten kıyı kesimleri dışında yarımada, fizikî haritalarda çöl gösterilir. Coğrafya okumaları da iç bölgelerin “boş ve ıssız” çöl (rub’ul-hâli) olduğunu gösterir. Öyleyken, Yarımada’daki çöller, dağlar, kayaçlar, vahalar, bin yıllardan beri Arapların, onlarla soydaşlıkları olan Sâmi kavimlerin vatanıdır.
Yarımada’daki bitmez tükenmez petrol yatakları, çöl yoksulu göçebe Bedevîlere bile yeni dünya zenginleri olma yolunu açmıştır ama bu sınıf atlama kandırmacası bir 20. yüzyıl oyunu; Arabistan çölleri de -şimdilik- dünyanın en değerli topraklarıdır. “Ya altındaki kara zift/balçık deryaları bitince?” sorusu içinse zaman erkendir.
Yarımada’nın mümbit kıyı ülkelerine gelince… Güneydoğuda Basra körfezi ve Umman Denizi’ne açık Kuveyt, Lahsa, Maskat; güneyde Hint Denizi’ne bakan Umman ve Hadramut; güneybatıda Kızıldeniz’in doğu yakasındaki Yemen ve Asir. Karasal kuzey, Şam/Suriye, Filistin/Arz-ı Mevud topraklarıdır. Sayılan bu bölgeler, nüfus yoğunluklu, “hayat var” dedirten, uygarlık ve kültür zenginlikleri de olan bitek ve beşerî asıl Arabistan’dır.
Hariri’nin Makamat eserinden bir sahne (1237).
İç bölgeler, hâlâ keşfedilmemiş, Ay yüzeyini hatırlatan, insan gölgesi düşmemiş uçsuz bucaksız kesimleri olan: Nüfud, Necid, Dehnâ… Arabistan’ın dörtte üçünü oluşturan çöl ummanları, hayat kaynakları da Arap ozanlarının cennet benzetmesiyle övdükleri; yüzeye çıkan su birikintilerinde yeşeren vahalar; vaha olmayan yerlerde göçebe yaşam ve yolculuklar için can suyu; 70 metreye kadar derinlikleri olan kuyulardı. Bunların en ünlüsü, Mekke’de Kâbe’yi de Kâbe yapan kutsal Zemzem Kuyusu’dur.
Arap kimliği
İklimi elverişli ve bitek, üç taraflı kıyı Arabistan’ı, Arapların ve akraba Sâmi toplulukların dillerini ve kültürlerini geliştirdikleri yerlerdir. Geleneksel anlatılara ve ana kaynak Tevrat’a göre Araplar, Peygamber İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan; diğer teze göre Ad, Semud, Amalike soylularmış.
Asir, Yemen, Sabâ, Kataban, Main ülkelerinde gelişen Arap kültürlerinin MÖ evreleri için Asur, Bâbil, Mısır, Filistin Yunan kaynaklarına, kaya yazıtlarına, sikkelere göndermeler önemlidir. MÖ 1000-800 döneminde Yemen ve Main’de hüküm süren öncül-ardıl 20 melikten de sözedilir. MÖ 700-500 döneminde Sabâ Melikliği daha öndeydi dense de bir kaynak yoktur. Main yönetiminin Hadramut’taki Kataban ve Sabalılarla ilişkileri bozulunca MÖ 700’lere doğru yenik düştüğü; Sabâ’nın başkenti San’a’nın 100 km doğusundaki Ma’rib kentinin, hayat kaynağı baraj yıkılınca söndüğü; bunun üzerine Sabâ Devleti ve San’a kentinin parladığı sanılıyor ki Kur’an’da Sebe Suresi’nde bu baraj yıkılışına gönderme vardır.
Sabâ Melikesi Belkıs’ın -Hz. İbrahim oğlu İshak’ın soyundan Yahudi hükümdarı/ Musevi peygamberi- Hz. Süleyman’la aşkı; Zümrüdüanka kuşunun omuzladığı Belkıs’ı, San’a’dan Kudüs’e Süleyman’ın önüne getirdiği (!) efsanesi platonik değil de diplomatik bakışla ciddiye alınırsa bir Arap/ Sâmî birliği girişimi de olabilir! Bu masal, Arap Yarımadası’nın büyük efsanesidir; Arap melikesi ile Yahudi peygamber-kralının aşk öyküsü, Arabistan’ın masalsı tarih anlatıları arasında ilk sıradadır. Tanrılık kuruntusuna kapılan müşrik meliklerin kurdurdukları cennet öykünmesi, hayal ötesi asma bahçeler, Bağ-ı İrem betimlemeleri ise Arap anlatıları kadar din öğretileridir de.
Eski inançlar
Hz. Muhammed; İslâmiyet öncesi milât yüzyıllarında Arabistan’da Habeş istilası; Hire, Himyeri, Gassan ve daha bir dizi meliklerin zulümleri, merhametleri, muharebeleri; Sâsâni işgali ve bunun gibi tarih aktarımlarına koşut, ciltler dolduran “Kısas-ı Enbiya” öyküleri de vardır. Bu kıssalarla Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e tüm peygamberler, Arabistan’ın yerlileri Sâmi ve Arap toplumları uyarmışlardır. Söylenceler, bu nebi ve resuller sayısını 128 bin (!) verirken Kur’an’da 25/28’inin adı geçer. “Kısas-ı Enbiya”lardaki “peygamber aleyhisselâm” sayıları da, şüphesiz kimilerinin 1.000, 700, 400, 300… yıl yaşadıkları gibi inandırıcı değildir.
Arabistan’ın bugünkü toplumlarının atalarına gelince… Özbeöz yerli Araplar, kabileler hâlinde bir şeyhin-seyyidin buyruğunda ve çadırlarda yaşayan göçebelerdi. Bugün de uçsuz bucaksız çöllerde serazat kabileler vardır. Bu çadır toplulukları, çöl koşullarında üç-beş öteberileri, deve ve öteki hayvanlarıyla bir vahadan, kuyu başından, hurmalıktan ötekine; takvimsiz-iletişimsiz; onlara göre “tarih” demek olan sülale ezberlerini, şiir ve öyküleri arı duru Arapçalarıyla yineleyerek; çadırda doğmak, çadırda ölmek, kısa-uzun ömürlerini çöl denen kum dünyasında noktalamak yazgısını paylaşır. Bedevi geleneğinde ev ve mezar olmaması ilginçtir. Bugün bile, ölen Suudî Melikleri çöle gömülür ve yeri unutulur.
Mehtaptaki eğlencelerle mutlu olmak, zamanı, tarihsiz takvimsiz-saatsiz yaşamak da bir Bedevî saltanatı olmalı. Gündüzleri güneşin patlattığı hararetten gölgeliklere kaçarak uyuyan Araplar, gece olunca serinleyen çölde ay ışığında ibadet eder, sazlı sözlü eğlenirler, yarışırlar, geleneksel Arap klasiklerini saatlerce anlatır, dinlerlermiş.
Çöller ülkesinde kent-köy kurmayarak oradan şuraya kıt su kaynaklarıyla yetinerek göçebe yaşam süren Bedevîler, başlangıçtan beri “ecdat”, yani “kök” Araplardı. Günümüz Arabistan araştırmacıları, Bedevîlerin İslâmiyet öncesi-sonrası Ay-Güneş inançları, Arap Tanrılarının adlarını veren belgeler üzerinde çalışır. Bedevî’si, medenisi tüm Araplar, İslâmiyet’ten önce, Sin’e (Ay), İştar’a (Zühre/Çoban Yıldızı/Venüs), başka yıldızlara ve Şems’e (Güneş) taparlardı. Hicaz bölgesi ve merkezi Mekke’de, batı ve kuzeybatı bölgelerde Lât, Uzza ve daha birçok Tanrı’ya ve Ölüm Tanrısı Menat’a inanılırdı. Yesrib (Medine), Suriye ve Filistin’de Musevilik ve Hıristiyanlık da vardı.
ABD’nin St. Louis kentinde düzenlenen 1904 Dünya Fuarı sırasında sergilenen “Bedevi Düğün Alayı”.
Arapçanın önemi
Bugün de Arap toplumlarının ortak anadili, ses ve söz serveti, övünç kaynağı, Arapçadır. Bu özgün dil, Arabistan tarihinin en kapalı-karanlık dönemlerde, Yarımada’nın güneybatı köşesindeki Yemen-Asir ortamında doğup gelişmiştir. Kur’an ve İslâm öğretisiyle evrensel değer ve kutsallık da kazanarak Arabistan dışında Asya’ya, Afrika’ya, İspanya’ya kadar yayılmış, kimi ülkelerde ortak dil olmuştur. Eski dünya dilleri ve günümüz dilleri arasında da kuralları, şiirselliği, anlam zenginliğiyle ilk sırada veya ilk sıralardadır.
Yemen-Hicaz’da “Muallakat/Yedi Askı” şairlerinin dizelerinde; sonra Hz. Muhammed’in insanlığa tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim’deki ilâhi buyruklarında; klasikleşmiş Arapçanın tılsımlı sesleri Tanrı buyruklarının imana dönüşmesini kolaylaştırmıştır (Kur’an’dan önce de Davud’lar, Musa’lar, İsa’lar da Davud’un mizmarlarındaki ses cazibelerini seçmişlerdi).
Dilin bu üstünlüğüne karşın, Yemen’de, Hadramut’ta, Lahsa’da, Hicaz’da, Baalbek’de, Şam’da görülen sanat ve mimarlık izleri, aynı düzeyde heyecan uyandıran, hayal kurdurabilir zenginlikte değildir. Buna koşut Arap kültüründeki ayş-ü tarâb, bağ bahçe/has bahçe, saray gelenekleri için de komşu İran’la kıyaslanacak düzeyde bir geçmişten ve kültürden sözedilemez. Arabistan’ın çok uzağında ve geç bir dönemde, İspanya’da gelişen Endülüs Emevi-Arap uygarlığı (9.- 14. yüzyıllar) İşbiliye, Alkazar, Tuleytule, Kurtuba şaheserleri ise birer istisnadır.
Türklerin Müslümanlığı
Bilinen en eski Kur’an nüshalarından biri olan ve İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nde bulunan elyazması.
Bir zamanlar Batı’da İspanya’dan, doğuda İran’ı da aşıp Çin sınırlarına kadar bir Arap-İslâm egemenliği kuran Emevi-Abbasi halifeleri; Tanrı sözü Kur’an’ın Arapça olması nedeniyle bir İslâm coğrafyası ve bir İslâmiyet öğretisi amaçlamışlar; bu dili din, bilim, eğitim, kültür dili ve ortak dil yapmayı yani ümmetçiliği öngörmüşlerdi. “Müslüman olan, Kur’an dilini de öğrenmelidir” koşulu günümüzde bile ütopya değil bir “dava”dır. Halk çoğunluğu Müslüman ülkelerin okullarında başka diller “yabancı dil” olarak öğretilirken, Arapça “Kur’an ve inanç dili” olarak kabul edilir.
7. yüzyıl sonu, 8. yüzyıl başında -aşağı yukarı Göktürk/ Orhun anıtlarının dikildiği evrede- Asya ve Afrika kıtalarına İslâmiyet’i götüren ve yayan Arap-İslâm orduları; İran, Horasan, Türkistan istilalarında katliamlar da yaptılar. Bu, tarihî-belgeli bir gerçekken Türkiye’de okul kitaplarına “Türkler kendi tek Tanrı inançlarına benzediği için isteyerek ve topluca Müslüman oldular” gibi gerçeği ters yüz eden cümleler koymanın amacı nedir?
Oysa Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin yazdığı, yıllarca liselerde okutulan 1933 basımı Tarih II kitabında (sf. 127-128) şu ibareler vardır: “… Haccac’ın Horasan ve Seistan’a gönderdiği kumandanlar Türk ellerinde birçok fetihlerde bulundular. Arapça zorla resmî dil yapıldı. Yerli halktan bir kısmı ana dillerini unutarak Araplaştılar… Horasan valisi Kuteybe bin Müslim, Türklerle giriştiği kanlı mücadelelere daha büyük bir şiddetle devam etti”.
Bu kısa bilgi bile 1980 askerî darbesi sonrası “sakıncalı” görülmüş olmalı ki 1983’te yayımlanan Türk Ansiklopedisi’nde (C.XXXII sayfa: 275) kaynaklardaki bilgiler, kanlı savaşlar, katliamlar; örneğin Fütûhü’l-Büldan’daki (MEB 1956 C.II) bölümler atlanarak “751 Talas Savaşı’ndan sonraki dönemde iki taraf arasındaki yakın ilişkiler Türklerin Müslümanları ve İslâm dinini daha yakından tanımalarına fırsat vermişti… Türklerin dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olmak üzere İslâmiyet’e girişleri kendi istekleri ile olmuştur. Gerçekten de İslâm dininin eski Türk inanç ve telâkkilerine uygun yanları çoktu…” yazılıdır!
Anadolu Türklerinin Müslümanlığı da başka bir sorun, başlıbaşına bir araştırma konusudur. 11. ve 12. yüzyıllarda İran ve Azerbaycan üzerinden geçişler-göçüşler, Müslüman olarak gelenler yanında Anadolu’ya Şaman inancıyla gelen boylar yok mudur? Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce bir yüzyıl kadar göçebe-yerleşik bir İran serüveni vardır. Çoğunluk Oğuz inançlarını İran’da unutmuş, Müslümanlığı da orada benimsemiş olmalıdır: Kur’an’daki Arapça “vuzu”ya Farsça abdest, “salât”a namaz, “savm”a yine Farsça “uruze”den bozma oruç diyoruz. Anadolu’da ilk İslâmi yapılar da Arap değil, Fars üslubundadır; ustaları da Tiflisli, Meragalıdır. Asya Türk yurtlarındaki kümbetlerden esin Anadolu türbelerimiz de var.
Ancak örenlerde, kazılarda Göktürk/Orhun yazıtlı taşlar niye yok? Türk-Arap ilişkileri için ilk akla düşen ve “düzeltilmiş” atasözümüzün, “Ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü” reddiyesinin tarihsel gerekçesi nedir?
Şam’da yalın bir cami modeli Arap cami mimarisinde kapalı mekan değil, açık mescit tercih edildiğinden yapılar çok yalındır. Şam Ulu Cami olarak da bilinen Emevî Camii, diğer İslâm devletlerinde cami mimarisine model olmuş ilk yapılardandır.
ŞEMSETTİN SÂMİ VE LEWIS
‘Irktan büyük bir ümmet’
Şemseddin Sâmi’nin (öl.1904) Kamusul-Âlâm’ının 4. cildindeki “Araplar” maddesinin tanım cümlesi şudur: “Irktan büyük bir ümmet”. Bernard Lewis, Türkçeye de çevrilen Tarihte Araplar kitabında Şemseddin Sami’nin “Araplar” tanımını okumuş olmalı ki şu açımını yapmıştır:
“Arap ad ve terimleri en erken MÖ 9. yüzyıla bağlanır ve Kuzey Arabistan çölündeki Bedevîleri tanımlar. Yunan ve Roma, bu sözcüğü vahaların yerleşik halkına ve güneybatısındaki nispeten ileri medeniyeti içine alarak bütün Yarımada için kullanmıştı. Arapça da Yarımada’nın ortak dili olmasına karşın, hâlen göçebelerle sınırlı kaldığı sanılır. İslâm fetihlerinden sonraki Arap İmparatorluğu devrinde Arapça, bu dili konuşan yönetici fatihleri, buyruk altına alınan kitlelerden ayırtederdi. Ancak egemenlik kozmopolit bir İslâm İmparatorluğu olunca ‘Arap’ terimi içten çok dış ülkelerde kullanılarak Arap zevk ve geleneği etkisinde çeşitli ırk ve dinlere mensup insanların yarattığı karışık kültürü ifade ederek ulusçuluk anlamını yitirdi. Aslî Araplık ve Arapça, yaşayış tarzını ve dilini sadakatle koruyan göçebeleri niteleyen sosyal bir terim oldu”.
Selçuklu ve Osmanlıların 19. yüzyıla kadar süren döneminde sağlık ve eğitim hizmetleri kamusal kurumlara bağlı olarak verilmiyordu. Bu dönemlerde adlarına bakılarak hastaneydi denilen kurumlar, vakıflara bağlı özel kuruluşlardı. Oysa Osmanlı Sarayı’nda 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar başta padişah, saray halkı için bir sağlık örgütü vardı. Bu durum “gavur padişah” olarak da anılan Sultan 2. Mahmud’un (salt. 1808-1839) halk için sağlık ve eğitim hizmetlerini kamu görevi olarak gündeme getirmesine kadar sürecekti.
Sağlık kültürümüzde, din/ inanç kültürümüze koşut, yüzlerce yıllık bir süreklilikten veya örgütlülükten söz edilemez. Söz gelişi 14- 19. yüzyıllar arasındaki 5 asırda, Osmanlı taşralarında sağlıkla ilgili kamusal bir kurum, örgüt ve görevli yoktu. Aynı süreçte bir yokluk ve boşluk da eğitim-öğretim alanındaydı. Bu gerçeğe itiraz edip “Hastane de doktor da mektep-muallim de vardı” diyecek olanlar kaynak ve belgeler bulmalılar. İstanbul’da ve taşrada Şeyhülislâmlık’a bağlı, İslâm dini ve kültürünü öğreten Arapça programlı vakıf medreseleri çok; eğitim için mektep-muallim, sağlık için tabip, sağlık yurdu yoktu.
Bu “yoktu” savım, yarı yüzyıldan beri eğitim tarihi, bir o kadar da –1228 tarihli Divriği Darüşşifası için– tıp/hekimlik tarihi, ayrıca Osmanlı tarihi üzerine yaptığım çalışmalara dayanıyor. Anadolu’da Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde yapılan, adlarına bakılarak hastaneydi denen kuruluşlar, vakıf sistemiyle işleyen özel kurumlardı. Bunlar, vakıf senetlerindeki bakım, sağaltım, koruma, tecrit hizmetlerini kamu ödeneğiyle değil vakıf gelirleriyle karşılamaktaydı.
1894’te açılan Telkihhane-i Şahane’de üretilen çiçek aşıları yalnız İstanbul’a değil tüm imparatorluk coğrafyasına dağıtılıyordu. Çiçek aşısı buzağılardan üretiliyordu.
Sağlık ve eğitim alanlarında bir yükümlülük üstlenmeyen devlet, topladığı türlü çeşitli vergilerle sarayın, merkezî yönetimin, ordu ve donanmanın giderlerini karşılar; kimi vergilerle timar, çiftlik gelirlerini, mukataa ve malikaneleri de yerel yöneticilere bırakırdı. Bu kalemlerden sağlığa ve eğitime bir pay/ödenek ayırmak sözkonusu değildi. İl ve sancak kadılarının sicil defterlerine yazdıkları “avarız” denen harcama kayıtlarında sağlığa, tedaviye, gezgin hekimlere dönük bir harcama kaydına da acaba rastlanmış mıdır?
Doğal ki kentlerde ve kimi beldelerinde usta-çırak geleneğiyle deneyim kazanmış; kitaplar okuyarak hekimlik, cerrahlık muallimlik yapanlar, bunlar arasında üne kavuşanlar veya vakıf kuruluşlarında hizmet verenler de vardı. Selçuklu ve Beylikler dönemi hanedan bireylerinden sağlık yurtları, medrese ve mektep yaptırıp hekim, tabip cerrah, müderris, muallim, hoca görevlendirenler olduğu gibi Osmanlı Hanedanı’ndan yönetici ailelerden de aynı geleneğe uyarak hastane, mektep, medrese yaptıran, hekim hoca görevlendirenler de saptanıyor. Sultan veya yakınlarının, varlıklı kişilerin bir medrese, mektep, hastane kurduklarında, bu kurumların işlevini “kıyamete değin” sürdürmesini sağlayacak güvenceli bir gelir kaynağı vakfetmeleri de gerekiyordu.
Hekim Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun (1385- 1470) çizdiği bir psikiyatrik tedavi yöntemi.
Hekim/tabip doktor, cerrah/operatör okulu yoktu. Bu meslekler, –sanat ve zenaat gibi– ustadan çırağa, babadan oğula aktarımlar, yeni deneyimlerle sürdürülürdü. Bunların günümüzdeki alt temsilcileri sünnetçiler, yerli ebeler, kırıkçı-çıkıkçılardır.
“Hekim”lerin farkı veya ayrıcalığı, tıp-ilaç bilgi ve deneyimi dışında sosyoloji, psikoloji, insan bilimi (deontoloji) bilmeleri, medresede okumuş, kitabî donanımlı bilgeler olmalarıydı. Bunlar, çağdaşları din ulemasının önde gelenleri olarak, saraylara kadar her çevreden ve inanç topluluğundan saygın gören seçkinlerdi.
Örneğin, 15. yüzyıl şairlerinden Kütahyalı Şeyhî böyle bir hekimdi. Bir sefer dönüşü Ankara’da rahatsızlanan Çelebi Mehmed (salt. 1413-1421), tedavisi için Germiyanoğlu Yakub Bey’den onu istemiş; o da Mevlâna Sinan’ı, yani şair Şeyhî’yi, hekim kimliğiyle Osmanlı hükümdarını tedavi etmesi için göndermişti. Görevini yapan “Hekim Sinan”, Kütahya’ya dönüşünde eşkıya tuzağına düşerek soyulmuş. Bu serüvenini de Şair Şeyhî kimliğiyle Harnâme adlı uzun manzumesinde anlatmıştır ki bu mesnevi Divan edebiyatımızın klasiklerindendir.
Topkapı Sarayı’nda birun teşkilatına mensup 60 hekim ve Hekimbaşı’nın (altta) da bulunduğu, Başlala Kulesi adıyla anılan şifahane ve eczane.
Çelebi Mehmed’in torunu, İstanbul’da medreseler ve bir de darüşşifa yaptıran Fatih, vakfiyesinde, bu kurumlarında her bilimin öğretilmesini, Darüşşifa’da da din-toplum ayrımı yapılmadan herkesin tedavi edilmesini öngörmüştü. Belirtelim ki bu darüşşifa bir devlet kuruluşu değil, vakıftı. Fatih, Amasyalı Sabuncuzâde Şerefeddin’in Cerrahiyetü’l-İlhaniye adlı tıp kitabını –darüşşifada yararlanılmak üzere– Türkçeye çevirttiği gibi İslâm dünyasından kimi tabipleri de İstanbul’a getirtmişti. Tarihçiler, Fatih’in Gebze’de Tekür Çayırı’ndaki hastalığını ve ölümünü anlatırlarken, tabip Lacopo’nun (Yakup), hekim Lâri ve Acem Hamideddin’in yanlış tedavilerinden, suikast amaçlı bir zehirlemeden de söz ederler.
Eski devlet yapısında halkın sağlığı için bir örgüt ve görevliler yoktu ama hükümdarların kendi sağlıkları, saray halkının da sağlığı ve eğitimi için önlemler aldıkları saptanıyor. Örneğin Osmanlı Sarayı’nda ulemadan bir hekimbaşı, müderrislerden de bir muallim-i Şehriyâri görevlendirirlerdi. Saray haremağalarının başkanı olan Darüssaade ağası, harem dairesindeki şehzadegân mektebine dışarıdan muallimler getirterek hanedan çocuklarının okuma-yazma, din-ibadet öğrenmelerini sağlardı. Sarayın Enderun koğuşlarındaki iç oğlanları da oda ustalarından, dışarıdan gelen sanatçı ve üstatlardan bilim, beceri, spor, saz ve söz öğrenirlerdi.
Osmanlı Sarayı’nda (Topkapı) 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar başta padişah, saray halkı için Darüssade Ağası’nın yardımcısı Başlala’nın yönettiği bir sağlık örgütü vardı. Makamı, saraydaki Başlala Kulesi’ydi. Burada, Hekimbaşı’na buyruklar verir, o da ilaç bilgisi olan Kiler Koğuşu iç oğlanlarına, kule ve kiler dolaplarındaki şurup, losyon, macun, merhem, şarap, hap vs.den padişah, harem kadınları ve saray halkı için deva/ilaç, gargara, mai, tiryak, müsekkinler hazırlatır, bu çalışmalarda tıp kitaplarına da başvurulurdu. Önemli bir hastalık sözkonusu olduğunda ise İstanbul’daki Rum, Ermeni, Yahudi Türk hekimler çağrılırdı.
Manisa’daki Hafsa Sultan Şifahanesi.
Alay Meydanı’nda da Tımarhane de denen bir hastalar odası (revir) vardı. Hastalanan iç oğlanları başlarına mendil sararak o günün ambulansı denebilir, kırmızı örtülü hasta arabası ile buraya getirilip tedavi için tımarhane sorumlusu harem ağasına teslim edilirlerdi. Hünernâme’de bu sahneyi gösteren minyatür önemli bir görseldir.
19. yüzyılın ilk yılları, Osmanlı Devleti’nde ordudan başlayarak sağlığı ve eğitimi kamusal hizmet öngören yeni bir dönemin başlangıcı; Sultan 2. Mahmud (salt. 1808-1839) da bu evrenin, yani Batı uygarlığına yönelişin öncüsü padişahtır. Bu nedenle yenilik karşıtları ona “Gâvur Padişah” demişlerdi. Sonraki aşamalarda –Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde medreselere dokunulmadan önce–, öğretim dili Fransızca askerî; daha sonra Fransızca ve Osmanlı Türkçesi öğretimli askerî ve mülki (sivil) tıp mektepleri de açıldı.
Mekteb-i Tıbbiye Haydarpaşa Lisesi’nin Mekteb-i Tıbbiye olduğu dönemden bir fotoğraf. 1920, Sertaç Kayserilioğlu Arşivi (üstte). Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, 1895’te Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Haydarpaşa semtinde inşa edilen bina ile özdeşleşmişti (altta).
Demek oluyor ki Türkiye’de ordudan başlanarak halk için sağlık ve eğitim hizmetlerinin kamu görevi olarak gündeme gelişi, 1820’lerdedir. Bu açıdan 1826’da İstanbul’da Tabhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Ma’mure adlı tıp mektebinin açılışı bir ilk sayılabilir. Türkiye’de tıp öğretimi ve hekimliği açısından, 1820-1920 arası ve devamı olan Cumhuriyet dönemi, çağdaş tıp tarihimizin aşamalarını kapsar.
Bu gelişmelerle ilgili pek çok bilimsel çalışma ve yayınlar yapılmıştır. Bunlardan, Cumhuriyet öncesi Türk hekimliği için başvurulacak bir kaynak, Dr. Adnan Adıvar’ın (ö.1955) Osmanlı Türklerinde İlim adlı eseridir.
Nakkaş Osman’ın Hünername adlı minyatür albümünde üzerinde “hasta odası” yazan saraya özel revir, 16. yüzyıl.
Eğitim ve sağlığa, bu iki yaşamsal alana olumsuz bakanlara gelince bunlar günümüzde de vardır: Doktor yerine “nefesi keskin üfürükçü ararlar. Çocuklarına da okulda değil, gizli-saklı ortamlarda salt dinî öğretiler verilmesini sevap sayarlar. Sonuçta 21. yüzyılda bile okula ve hastaneye ulusal/toplumsal yöneliş ve değer veriş henüz sağlanabilmiş değildir. Hastasını iyi edemeyen doktoru döven, hatta öldüren varken; okuyup üfleyerek iyi edemediği hatta yaşamını söndürdüğü bireylerin yakınlarından üfürükçü döven acaba görülmüş müdür?
KEYKÂVUS’UN KABUSNAME’SİNDEN
Hastayı görmeden ilaç yazmak düşte görmek gibidir
1082’de Kûhistan sultanı Keykavus bin İskender tarafından Farsça olarak kaleme alınan Kabusname’de vücudun oluştuğu onlarca madde ve bunların azlığının, çokluğunun, eksikliğinin neden olduğu sayruluklar (hastalıklar) ayrıntılı biçimde anlatılır. Ayrıca yenilmesi, kesilmesi gereken gıdalar da tıbbın alanı içinde, ilaç olarak incelenir. İlaç yaparken hastayı görmenin, güleryüzlü, tatlı sözlü olmanın öneminden bahsedilir.
“Ey Oğul eğer tabip olursan bilesin, tıp iki kısımdır: Biri ilmî, biri amelî. Bedenin dikçe duruşu akıl ve kan iledir. Akıl yoksa beden yıkılır. İkincisi kandır. Vücut kanla canlıdır. İnsan dört maddedendir: Od (enerji), toprak (ürün), yel (hava), su. Bunlardan oluşan vücutta, 9 madde olup bunlardan dördü kan, safra (salgı), sevda (psikoloji) ve balgamdır. Sonra azalar (organlar) gelir: Kalp, ciğer, dil ve dimağ. Bunlarda olan azlık, çokluk, eksiklik hastalıklara neden olur.”
“İlmî ve amelî tıp ilmini Calinus şerh etmiş ki Sitte-i Aşere-i Calinûsî (Calinus’un 16 makaleden oluşun eseri) tıbbın ilk kaynağıdır. Rây’-ı Bukrat (Hipokrates) ve Eflâtun denen bir kitap vardır. Bunu da Calinus açımlamıştır.
Eğer tıp ilminde mahir olmak istersen Kevn-ü Fesad, Semâü’l-Âlem, Nefs Kitabı, His ve Mahsus Kitabı, bunun şerhi Kitâbü’l-Hayavan’ı, Aksam-ı Emraz Şerhi’ni ve Sitte-i Aşere’nin diğer kitaplarını okumalısın.
Bir hastanın üzerine varıp ilaç etmek istersen önce neler yediğini sor. Çünkü çocuk, yiğit veya ihtiyar olanların yemesi aynı değildir. Çünkü gıda demek ilaç demektir. Bu iki türlüdür: Biri yedirmek ve içirmekle diğeri, yemesini içmesini kesmekledir.
Hıfzıssıhha (sağlığı korumak) da Sitte-i Aşere kitabının “Assıhha” bölümündedir. İlaçları buradan yaz. Karında olan marazlara “İlel ve’l- âraz” derler. Bu arazlara çare için Bukrat’ın Mâü’ş-şair (Hipograt’ın Arapçaya çevrilmiş bir yapıtı) kitabını oku.
Mualiç (:ilaççı, eczacı) olacak kişinin bimarhanede çok hizmet etmesi ve her marazın adını bilmesi gerekir. Adını bilmediği hastalığa ilaç yapmak cahil işidir. Sonra kitapta okumak da yetmez, hastayı görmek gerekir. Hastayı görmeden kitaptan ilaç yazmak düşte görmek gibidir. Bukrat’ın Vasiyetnâmesi’ni okumak gerek. İlaç yazmakta hasta sana emanettir. İlaç bilmezlik edersen hastayı sen öldürmüş olursun.
Ondan sonra gerektir ki tabibin inancı, temiz donu (giysileri) da temiz ve arı ola. Daima misk ve gülsuyu ve hoş koku sürüne. Sonra hasta yanına vardığında gökçek (güleç) yüz gösterip tatlı konuşa. Hastanın yüreğini sıkacak söz söylemeye…
(Keykâvus, Kabusname, Farsçadan çev. Mercimek Ahmed (14. yy), yayına hzl. Orhan Şaik Gökyay, 3. Basılış İstanbul, MEB 1974, 33. Bab, s. 233-245’ten alıntı.)
1BELGE
Gayrimüslimin ata binmesi yasakancak hekim bundan muaftı
Gayrimüslim Osmanlı tebaasının Müslümanlara özgü birçok haktan faydalanamadığı dönemde, 1772’de, Yahudi Hekim Kemal, 30 yıl boyunca devam ettiği hekimlik mesleğinin itibarı sayesinde, Sultan 3. Mustafa’nın fermanıyla ata binme ayrıcalığına kavuşur.
Tanzimat Dönemi öncesi Osmanlı asırlarında gayrimüslim Osmanlı tebaasının Müslümanlarla eşitliği söz konusu değildi. Müslüman kıyafetine bürünemezler, sarı mest-pabuç giyemez, silah taşıyıp ata binemezlerdi. Hatta bir kaldırımda Müslüman ile gayrimüslim karşı karşıya gelirse gayrimüslimin kaldırımdan aşağı inip Müslüman’a yol vermesi gerekirdi. İşte bu gibi ayrımcılığa tabi hareketler, gayrimüslimlerin tercüman, tüccar, hekim sınıfından meslek erbabı bazılarına verilen divan tezkiresi ile ortadan kalkar, izin verilenler de Müslümanlar gibi sarı mest-pabuç giyebilir, ata binebilirdi.
Avrupa’da 12 yıl tıp tahsilinden sonra vatanı olan İstanbul’a gelip 30 yıl boyunca Müslüman ulema ve rical-i devletin hizmetinde yaya olarak doktorluk mesleğini icra eden Yahudi Hekim Kemal, artık yaşlandığından ötürü hastalarına yaya olarak gidemediğinden kendisine Müslümanlar gibi ata binme izni verilmesi için arzuhal sunar. Ser-Etibba-i Hassa (Padişahın başhekimi) Mevlana Mehmed Emin Efendi’nin, mesleğinde maharetli ve şöhretli biri olmasından ayrıca Müslüman hastalara yararı olduğundan dolayı aynı Müslümanlar gibi Yahudi Hekim Kemal’in ata binebilmesine dair ilam vermesi üzerine izin verilir ve kimsenin Yahudi Hekim Kemal’e müdahale etmemesi, engel olmaması için de bu ferman İstanbul Kadısı Seyyid İbrahim Efendi’ye Sultan 3. Mustafa tarafından Mayıs 1772’de verilir. (BOA.C.SH. 25/1205)
Pandemiye bağlı olarak 2 yıldır yapılamayan Hac ziyaretleri salgının hız kesmesiyle yeniden başlıyor. İslâmiyet öncesi ve sonrasında Kâbe yapısının durumu, önemi ve geçirdiği değişiklikler… Tam 400 yıl Türk-Osmanlı hâkimiyetinde kalan Mekke’de Hac farizası, âdetleri ve bunların anlamları…
İslâm dininin doğduğu Mekke, Hicaz’ın da merkezidir. Mekke için tarih-sözlü anlatılar-yazılı tarih bilgileri de içeren kaynak, Hz. Osman (644-56) döneminde yazıya geçirilen Kur’an’dır. Kur’an Arap diliyle en eski kitap oluşundan, bir adı da Kelâm-ı Kadim’dir. Arapça tarih-coğrafya yazımları 8. yüzyılda başladığından, daha önceki Hicaz ve Mekke için Batlamyus (Ptolemaios/öl. 168?) dışında kaynak aranmamalıdır.
“Hicaz” sözcüğü sınır anlamına gelir. Kızıldeniz kıyısında sona eren Tihame Çölü’nü doğudaki yüksek Necid Yaylası’ndan ayıran ve Sarad denen dağlık bölge Hicaz’dır. Bu coğrafyanın kalbi, hayat kaynağı Kayalık Tepeler’le bunların aralarını kapatan surların kuşattığı vadideki vaha, vahanın berrak tatlı su kaynağı da Zemzem Kuyusu’dur.
İnsanlık bu bitek yeri ne zaman keşfetti ve yerleşti sorusuna yanıt yok denebilir. Söylenceler, Hicaz yurdunun bu mümbit/cazip vahasında Hz. Âdem’i, onun soyundan nebileri, Zemzem denen su kaynağını keşfederek ilk kuyuyu yapan İbran(î) peygamberlerini, baba-oğul İbrahim ve İsmail’i tanıtan yarı mitolojik-masalsı kıssaları nakleder. Bunlar Anadolu kültürlerine de yerleşmiş; İslâm coğrafyasının sözlü-yazılı kısas-ı enbiya (Peygamberler tarihi) içerikli inanış ve kültür birikimleriyle harmanlanmıştır.
Batlamyus’tan alıntı bilgiye dayanarak, Hicaz havzasında 2. yüzyılda bölgelerarası alışveriş ilişkilerinin başladığı ileri sürülmüştür. Burada pazar hareketlerinin, Anadolu’daki yabanlı pazarları işlevinde geliştiği olasıdır.
Mescid-i Haram ve Kâbe Arkada solda Osmanlı Hükümeti’nin Kâbe-i Vehhabi saldırılarından savunmak için Mısır Valiliği’ne yaptırdığı Ecyad Kale ve kışlası görülüyor
Mekke konfederasyonu
Ptolemaios, Geographike eserinde Arap Yarımadası’nın en eski kentlerinden biri olan Mekke’yi Macoraba olarak yazmış. Bu yazılım Mekke’yi olduğu gibi, şehrin yüzyıllar sonra İslâmiyet’in merkezi olmasıyla kazandığı “Mükerreme”yi (ulu, çok saygın) de çağrıştırıyor. Bu nadide eserin Bizans döneminde çıkarılan iki kopyasından biri, bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunuyor (Codex Seragliensis adlı nüshanın tıpkıbasımı 2016 tarihlidir). Kentin önündeki çukur tabana da Zemzem Kuyusu’ndan taşan sular biriktiğinden el Batha denirmiş.
Kızıldeniz-Doğu Akdeniz kıyılarından Fırat ve Dicle’ye, Basra Körfezi’ne kadar sınırlanan Arap Yarımadası’nın öncelikle de Hicaz bölgesinin pazar-panayır ortamını kucaklayan Mekke yerleşiminin bir kent olarak kuruluşu için en geç 1. yüzyıl önerilebilir. İslâm dininin doğduğu yer, bundan 500 yıl sonra bu yeni dinin kutsal merkezi olacaktır. Arap Yarımadası’ndaki daha eski dinler-peygamberler yurdu ve “hac” merkezi ise Kudüs bilinir. İbadet için ziyarete (Hacc’a) gidilen ikinci kent ayrıcalığı da Mekke’dedir.
Geç dönem İslâm kaynakları Hicaz’ın merkezi Mekke’yi, Cebel-i Ebi Kubaynas Dağı’nın eteğinde gösterir. Burada yeni dönemi başlatan yerleşikler, kuzey Hicaz’dan, asker kimlikli Kusay’ın buyruğunda göçenlermiş. Bunlardan Huzza boyunun bir oymağı da Hz. Muhammedi’nin atalarının mensup olduğu Kureyşlilermiş. Bu Kureyş topluluğundan bir tüccarlar grubu, Dârül-Nedve denen bir yönetim kurarak Mekke’yi yönetirken, Kayzer’in (Roma imparatoru) ve Sasanî Hüsrevî’nin (İran şahı) güven belgeleriyle vahadaki pazar/panayır işlerini üstlenmişler. Roma, İran, Suriye, Yemen, Hindistan ve Çin’e kadar ülkelerle mal alım-satımını kuşaktan kuşağa sürdürmüşler. Mekkeli tüccarların kendi kervanları Yemen’e, Suriye’ye işler; buralardaki pazarlara Hint baharatı, Çin ipeği kumaşlar yağ, silahlar, altın, altın tozu, fil dişi, köle taşır; bunları Cidde’de Akdeniz’deki ticaret gemilerine satarlarmış.
Şu kadar ki 7. yüzyılın ilk çeyreğinde Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâmiyet öğretileri Dârül-Nedve’nin ticaret ve yönetim geleneğine aykırı görülerek tartışmalar-çatışmalar başlamış. Hz. Muhammed’in önce kendisinin, ardından Müslümanların, yerli halk çoğunluğu Yahudi olan Yesrib’e (Medine) hicreti nedeniyle bu kent şenlenirken; Mekke’deki müşriklerle başlayan mücadele 6 yıl sürdükten sonra Medine Müslümanlarının zaferiyle sonuçlanmış. Mekke’nin sönüşü de buna bağlanır: Sûkü’l Ukaz Panayırındaki alışveriş düzeni, Kâbe ve çevresindeki gelenekler, put ziyaretleri, kurban âdetleri, Arap şairlerin kasidelerini Kâbe duvarlarına asarak ödüllü yarışmalara katılmaları, at-deve yarışları, köle alım-satımları, içkili rakslı eğlenceler… İslâm öğretisi bunlara yasak ve günah yaptırımları getirirken, kervan ticaretinin de Basra-Fırat anayoluna kayması sonunda Mekke’nin de parlaklığı sönmeye yüz tutmuş.
Hacılar Medine’de Mekke’ye Hacca gidenler, Medine’ye de giderek Harem-i Şerif’i ve diğer kutsal yerleri de ziyaret ederler (19. yüzyıl sonu).
İlk Hac: Yeni dönem
Hz. Muhammed’in 628’de Hac ziyaretini farz kılarak Mekke’ye yönelişi ve barışçıl yürüyüşü; Hudeybiye Antlaşması ardından Peygamber’in 630 yılında 10 bin Müslümanla Mekke’ye vedaya gidişi; daha önce farz kılınan namaz,oruç ve zekâttan sonra bu kez salt zengin Müslümanların yaşamlarında bir kez Hac ibadeti için Mekke’ye gelip Kâbe’yi tavaf etmelerinin farz kılınması; Medine-Mekke ve bütün Müslümanların barışması; Mekke’nin yeniden dirilişi sayılır.
Hz. Muhammed ve Dört Halife dönemlerindeki gelişmelerinden sonra Mekke’nin bayındırlığını ve Kâbe’nin imarını önemseyen, Emevî egemenliğinin kurucusu Emirülmüminin Muaviye (661-681). Karışıklık, savaş ve göçlerden sonra, doğduğu Mekke’nin bayındırlığı için girişiminde bulunarak Kâbe’yi onartıp avlusunu genişletmiş, sel baskınlarını önleyici setler yaptırmıştır.
Kâbe yapısı ve anlamı
Kâbe’ye Beytullah, Beyt-i Muazzam da denir. Ancak yeryüzünde Tanrı’ya bir yer/ev yakıştırmak (Beytullah), İslâm inancı açısından tartışmalı olmalıdır. Tapınaklara “Tanrı Evi” demek Sümer çağından beri söylenegeldiğinden İslâmiyet öncesi Cahiliye Dönemi’nde de geçerliydi. İlah, Lat, Menat… nitelemeli putlar Kâbe içinde korunup bunlara o ortamda dua edildiğinden Kâbe’ye “Beytullah’ denmiş olabilir mi? Dinler tarihi profesörü merhum Mükremin Halil Yınanç (öl. 1961), Mezopotamya uygarlıklarında Bab-il’in Tanrı kapısı/ tapınak, Cebrail’in Haber Tanrısı, Azra-il’in Ölüm Tanrısı anlamında olduğunu; Semavi dinlerde ise Tanrı “İl”in ilâh, Cebrail ve Azrail’in de melek sayıldığını söylemişlerdi.
Hangi önceki inancın tapınağı olduğu bilinmese de, İbrahim ve İsmail’in yaptıkları ilk tapınağa kare-küp biçiminden dolayı Kâbe adını verdikleri; Kızıldeniz, Yemen, Basra, doğuda Suriye’den gelen çöl yollarının buradaki panayırda insanları buluşturduğu; Sûku’l-Ukaz çarşı-pazarı ortamında Kâbe ve Mekke söylencelerinin de Kısas-ı Enbiya anlatılarına katıldığı malumdur.
Kâbe, İslâmiyet’in doğduğu yıllarda üstü açık, dörtgen biçiminde, 1 adam boyu yükseklikte, ahşap hatıllı taş duvarla çevrili tek kapılı bir tapınakmış. Her yıl yinelenen Sûkü’l-Ukaz panayırlarına gelenlerden Hz. İbrahim öğretisine inananlar, Kâbe’yi ve Zemzem Kuyusu’nu ziyaret eder, kurban keserlermiş. Olasılıkla Kureyş toplumu da bu inançtaydı. Ancak Müslümanlar bunlara “Müşrikler” (Allah’a ortak koşanlar) demişlerdi. Bu ayrılış nedeniyle yüzyıllardır işleyen düzenin Hz. Muhammed’in peygamberliğini ilanı sonrasında dağılacağı kaygısı doğdu. Yeni dine direnenler arasında Peygamber’in en yakın akrabaları da vardı. O zamana kadar Mekke kervanlarıyla Yemen üzerinden Çin ipeklileri ve seramikleri, Hindistan’dan baharat ve kokular Kızıldeniz’e, oradan da Akdeniz dünyasına ihraç ediliyordu. Mekke pazarı her anlamda bir ihracat anbarı ve merkeziydi.
Hattat Mustafa Nazif kaleminden 1718’de yazılmış Muhammediye’nin 1881’de resimlendirilen taşbaskısı nüshası (solda). 1933’te Devlet Matbaası’nda basılan Tarih II’de Mekke, Mescid-i Haram ve Mekke çizimi (sağda).
Hz. Muhammed’in Kâbe’ye ilgisi konusunda bir anekdot vardır: Daha genç ve peygamber değilken selden yıkılan tapınağın duvarları yeniden örüldüğü sırada, kutsal taş Hacerü’l-Esved’i eski yerine Kureyş ulularından kimin koyacağı kendisine sorulmuş. O da taşı sırtından çıkardığı hırkasına koyarak, Kureyş’in ulularına birer ucundan tutturup kaldırtmış ve yine kendisi alıp doğu köşedeki yerine koymuş. Bu anlatı, Hacerü’l-Esved’i ve Kâbe’yi Hz. Muhammed’in İslâmî açıdan da kutsal saydığına kanıt gösterilir.
Daha Mekke’nin fethinden önce, Hicret’in 2. yılında Kudüs’ün yerine Kâbe’yi kıble gösteren Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin yapısında bir değişiklik yaptırmamış; ancak içinde-çevresinde taştan, çömlek çamurundan, ahşaptan putları kaldırtmış veya kırdırmıştı. Mekke’nin fethinden beri Kâbe’nin 4 cephesi de kıble; Mescid-i Haram/Harim denen tavaf avlusu da açık mescit işlevinde tavaf ve ibadet alanıdır. Bu avluda yürümece dönüşlerle Kâbe tavaf edilir. Kâbe içinde ibadet yapılmaz. Kâbe ve Mescid-i Haram Müslüman olmayanlara kapalıdır. Burada ve çevresinde pek çok ziyaret yerleri ve mezarlar varken, Hz. Hadice-i Kübra’nın türbesi dışındakileri, Suudîler bidat sayarak yıkmışlardır.
Hicaz’ın ikinci merkezi konumundaki Medine de Hac’cın ikinci ziyaret yeri, rüknü/noktası olageldiğinden burada da başta Harem-i Şerif ile Mescid-i Saadet ziyaret edilir.
Krize yolaçanfotoğraf Padişahın doğumgünü kutlaması için yapılan tören esnasında Harem-i Şerif’te çekilen fotoğraf krize neden olmuş; fotoğrafı çektiren Mekke Vali Vekili Halil Bey (işaretli), Mekke Emareti Kaymakamı, Naibü’l- Harem Muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi başkente şikayet edilmişti.
Kâbe’deki değişimler
Kâbe tarihi esatire uzanan bir zamanı hatırlatsa da İslâmiyet öncesi kapalıdır. Müslümanların yöneldiği ilk Kâbe, kaba hasırlarla kaplı ahşap bir kafes içindeydi. Sonra dört duvarına ahşap sütunlar dikilip dışarıdan hasırlarla, daha sonra kalın perdelerle kuşatıldı. Amaç, daha somut yapısal bir kütle görünümü kazandırmak, bir zamanlar putların sıralandığı iç görüntüyü de olasılıkla unutturmaktı.
Hacca gidenlerin vakfeye durmak için çıktıkları Arafat tepesi ve hacılar, 1890’lar. (üstte). Kâbe-i Mükerreme ile etrafındaki görünen hânelerin suretidir. Taşbaskı Muhammediye 1881, sf. 164 (üstte sağda).
Bu ilk ahşap Kâbe, bakıcısı ve tütsüleyicisi kadının elindeki buhurdandan tutuşup yanınca, Cidde’de karaya oturan bir Bizans gemisinin enkazından yine taş temel/ su basman duvarları üstüne ahşaptan yapılmış ama bu da kısmen yanmıştır. Emevi Halifesi Yezid’e karşı Mekke’de halifeliğini ilan eden Abdullah bin Zübeyr, Kâbe’yi onararak Mescid’i Haram’da çadır kurmuş ama, 683’te bir Emevî ordusu Kâbe’yi mancınıklarla taş yağmuruna tutarak tahrip etmiş. Çıkan yangında da Hacerü’l-esved çatlayıp üç parçaya ayrılmış. Abdullah bin Zübeyr kendisi de çalışmış; Mekke taşından, Yemen harcından yeni Kâbe yapılmış. Sonraki dönemlerde de Kâbe, Mescid-i Haram ve o çevredeki “makam” denen ziyaret yerleri, mezarlar birçok tahribat görmüş ve onarılmıştır.
Emevîlerden sonra Mekke’nin yönetimi ve Kâbe’yi tavaf işleri Abbasi halifelerine geçmiştir. Halife Harun Reşid’in (783-805) Bağdat’ta toplanan hacı kafileleriyle 9 defa Hacca gitmesi ilginçtir. Mekke’yi, Kâbe’yi, Hac işlerini düzene koyan da bu halifedir. Harun Reşid’in Mekkelileri ticaretten uzaklaştırarak onlara hazineden ödenek bağlaması daha ilginçtir!
Surre Emini efendinin Mekke’de, Medine’de surre dağıtacağı görevlileri gösteren defterden…
9. VE SON YAPI
Bugünkü Kâbe 1630 Osmanlı yapısı
1. Ahmed’in oğlu Sultan 4. Murad (1623-1640), 1629’daki aşırı yağmurlarla Mekke’yi basan selde Kâbe’nin de 1.5 metre su içinde kaldığı, daha sonra yıldırımların isabetiyle yapının tamamen yıkıldığı haberini alır. Bunun üzerine Nakibüleşraf Sofçu Emir Efendi’yi bina emini göreviyle, hassa mimarları ocağından kalfalarla Mekke’ye gönderir. Yapılan keşifte, yıkılan duvarların temel taşları seviyesine indiği saptanır ve Mekkeli bilenlerle incelemeler yapılarak Kâbe’nin eski durumuna göre restitüsyonu yapılır. Söylenceye göre bu işlemden sonra ortaya çıkan yapı, 9. ve son Kâbe kabul edilir. Eğer Suud hükümetinin daha sonra yapısal bir müdahalesi olmamış ise, günümüzde tavaf edilen Kâbe, Osmanlı hassa mimarlarının eseri olup 1630’da bugünkü hâlini almıştır.
SİTARE-RİDA-KİSVE
Kisve/Sitare yün ipek dokumalı kalın kumaşa Kur’an âyetleri dokunuyordu (18. yüzyıl). Her yıl yenilenen Kâbe örtüsünden bu parça, bir hacıya hediye edilmiş.
Kâbe’nin örtüsü Mısır’da dokunuyordu
Kâbe’nin eski çağ tapınaklarında da görülen, dikkati çeken özellikleri vardır. Kaba taştan örülü bir küp/kare prizma biçimi, yalınlığı, içinin ibadete kapalı olması, tavaf denen ibadetin dışarda-etrafında dönülerek yapılması, rida-perde-sitare-kisve denen siyah örtüsü bunlardandır. Sözkonusu örtü, Kâbe’yi gizlerken, duvara kapanarak tapınmayı önlemek için de olmalıdır. Dört yönde duvarların üstündeki bakır halkalara tutturulan özel dokuma siyah kalın perdeler her yıl yenilenir. Etekleri, yağmurdan-selden etkilenmeyecek yükseklikte kesiktir ve bağlıdır.
Halife Harun Reşid’in katıldığı Kâbe ziyaretlerinde, eski-yeni örtü değiştirme töreni de yapılırmış. Sonraki devirlerde sitare işini üstlenen Osmanlı padişahları, yün ve ipek karışımı kalın dokumalı, Kur’an ayetleri desenli örtüleri Mısır’da belli köylerde dokutur, bu işi yapanlar vergiden muaf tutulurmuş. Sitare balyaları develere yüklenerek Mısır’dan Şam’a, oradan da surre alayı ile Mekke’ye gönderilirmiş. Kendisi için bir Kâbe maketi yaptıran dindar padişah 1. Ahmed, onun karşısında namaz kılarmış.
SURRE ALAYI /MAHMİL-İ ŞERİF
Mekke ve Medine’ye giden altın-gümüş yüklü develer
Abbasi halifelerinin başlattığı surre alayı geleneğine önce Memlûk sultanları, sonra Osmanlı padişahları vâris olmuşlardır. Bunun anlamı şudur: Mekke ve Medineliler Hz. Muhammed’in akraba ve hemşerileri sayıldığından, onları refah içinde yaşatmak bütün Müslümanlara, başta da sultanlara düşen bir görevdi! Bunun için Hac mevsimi yaklaşınca surre denen altın-gümüş dolu ve mühürlü keseler sandıklara doldurulur; “mahmil” denen bu sandıklar develere yüklenir; mahmil-i şerif/surre alayı, surre emini başkanlığında törenle uğurlanırdı.
Durak yerlerinde vakıf gelirleri, zekât ve hayır paraları da teslim alınır; aylar süren yolculukla Şam’a ulaşılınca buradan sonra soygunculara karşı surre kervanını bir süvari alayı korurdu.
Yolda sadaka dağıtılır, Medine ve Mekke’de Surre emini elindeki deftere göre bu iki kent halkına bir dahaki hac mevsimine dek geçimlerine yetecek ödentileri, hayır paralarını dağıtırdı. Hicaz Müslüman Arapları vergiden muaftılar. Anadolu ve Rumeli’de yoksulluk önlenemezken, Hac mevsiminde Hicaz yoksullarına (!) develere yüklü altın-gümüş dağıtmak yetmezmiş gibi, Hac’ca gidenler de bir bakıma “inanç turistleri” olarak o topraklara para taşırlardı.
KAVM-İ ARAB-I NECİB VE ETRAK
Müslüman Arap Türkten de üstün!
Arabistan Yarımadası çöl bölgeleri dışında 1517’den 1918’e kadar 401 yıl Türk-Osmanlı yönetiminde kaldı. Bu süre, Abbasîler ve Memlûkler de dikkate alındığında Arabistan Yarımadası’ndaki en uzun hakimiyettir. Diğer yandan Osmanlı padişahları ve yöneticileri, Müslüman-Arap kabilelerine, Türklerden ve öteki ulus-topluluklardan daha üstün bir saygınlık bahşetti. Resmî yazılarda “kavm-i Arab-ı necib” derlerken, kendi soylarına “etrak” (Türkler, köylüler) dediler. Arabistanlı veya Arap kökenli köle alım-satımı yasaktı.
1522 doğumlu Mihrümâh Sultan, Kanunî Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın biricik kızları, Veziriazam Rüstem Paşa’nın karısıydı. Gerek kişiliği gerekse bıraktığı eserlerle Osmanlı kadın tarihi ve Türk-İslâm kültürü açısından benzersizdir. Bakalım bu yıl, günümüzde kadınlara reva görülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri İstanbul’da ışıldayacak mı?
İçinde bulunduğumuz sene, Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümâh Sultan’ın doğumunun 500 senesi. Kanunî Sultan Süleyman ile nikahlı hasekisi Hürrem Sultan’ın biricik kızları Mihrümâh, Karun denecek kadar zengin Veziriazam Rüstem Paşa’nın da eşiydi. Kaynaklar doğum tarihini 1522 veriyor (ölümü 25 Ocak 1576). Baba-ana-kız-damat dörtlüsü, Sinan’a ve ekolünden hassa mimarlarına İstanbul’u donatan anıtlar yaptırmışlardır. İstanbul’un, Akdeniz havzası Türk-İslâm uygarlığının da payitahtı olmasında bu dörtlü, ön safta katkı sağlayanlardır. Mihrümâh Sultan, biri kentin doğu girişi Üsküdar’da, öteki batı girişi Edirnekapı’da selâtin ölçekli 2 külliye/cami yaptırmış ilk ve tek padişah kızıdır. Baba’nın “Yükseliş Dönemi padişahı” ününün yanısıra, kızının da yaşamı ve yaptırdıkları, kadın tarihi, Türk-İslâm kültürü açılarından önde ve önemlidir.
Bekleyelim. Bakalım hangi kurum ve çevreler anma etkinlikleri, “Mihrümâh’a saygı yılı” düzenleyecek? Bilboard’larda, günümüzde kadınlara reva görülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri ışıldayacak mı?
Mihrümâh Sultan, döneminin en zengin kadınlarındandı
Üç imparatorluğun görkemli başkentini bir “nazarlık” çelimsizliğine mahkum eden gökdelen dikenlerle onlara tasarım hazırlayanlar, 16. yüzyılın, Muhteşem Süleyman’ın, Haseki Sultan Hürrem’in, kızları Mihrümâh’ın, Mimarbaşı Sinan’ın estetik ve bayındırlık anlayışları karşısında mahcubiyet duyabilecekler mi?
Babasının, annesinin, kocası Rüstem Paşa’nın Sinan ustalığında başlattıkları kampanyaya Mihrümâh da servetler harcayarak katılmış; İstanbul’un topografyasını bezeyen mimari renklere yeni değerler katmıştı. Yücelttiği eserler günümüze ulaşmış bulunuyor. Osmanlı hanedanının önceki-sonraki kadın bireylerinden, İstanbul’a cami mektep, çeşme, hamam formlarında mimari değerler katanların sayısı 200 dolayındadır ama aralarında Mihrümâh’ı aşan-önceleyen sanki yoktur. O, padişah kızları arasında İstanbul’a iki külliye birden kazandırmasıyla ilk sıradadır. Annesi Hürrem de İstanbul’daki ilk “haseki külliyesi”ni yaptıran kadındır.
Adı, “Ay ve güneş” anlamında “Mihrümâh” yazılımıyla doğru; Mihr-mâh/ Mihrimâh yanlıştır.
Sultan Süleyman’ın bu yekta kızının yaşam öyküsünü yazmakta da sorunlar var. Örneğin doğumu 1523 veya 1524 değil 1522’dir. Öz kardeşleri 1521 doğumlu Şehzade Mehmed’den 1 yaş küçük, 1524’te doğan 2. Selim’den 2 yaş büyüktü. Alderson da The Structure of Ottoman Dynasty’de Mihrümâh’ı 1522 doğumlu gösteriyor. Hadîkatü’l-cevâmî’de, babasının sağlığında -1557’de- öldüğü yanlışı Sicill-i Osmânî’de yinelenmiştir. Oysa yeğeni 3. Murad’ın padişahlığının (1574-1595) ilk yıllarında hayattaydı ve Hâlâ Sultan sanıyla anılıyordu.
Mihrümâh, Eski Saray’da Hürrem’in dizi dibinde yetişmişti demekte duraksama yoktur. Yeni Saray’da (Topkapı) zamanla oluşacak Harem dairesini ileri yaşlarında görmüş olabilir. Çocukluk, ilk gençliğinde, ne düzeyde bir saray eğitimi aldığına ilişkin bir kaynak bilgisi yok. Harem’in okumuş kadınlarından, dışarıdan getirtilen hocalardan Kur’an, ilmihâl, kıraat, kitabet (yazı) dersleri aldığı söylenebilir. Olgunluk çağında babasına yazdığı mektupları da -Harem kâtibelerine yazdırmamışsa- o günkü koşullarda okur-yazarmış dedirtiyor. Lehistan kralına gönderilen Hürrem ve Mihrümâh imzalı tebrik mektubu ise 16. yüzyılda bir Türk kraliçesi ile prensesinin diplomatik ilişkilere uzak durmadıklarını belgeler. Bu mektup Polonya devlet arşivinde deniyor.
Süleyman’ın kızı, Rüstem’in karısı Bir İtalyan ressamının yaptığı bu Mihrümâh portresi Polonya’nın Plock kentindeki Mazovia Müzesi’ndedir. Sol üstte “Sultan Süleyman’ın Kızı Cameria”, sağ üstte ise “Rüstem Paşa’nın Karısı, 1541” yazılıdır.
Damat Rüstem Paşa!
Evlenme yaşı geldiğinde, Enderun’dan yetişme Diyarbekir Beylerbeyi Rüstem Paşa’nın aday seçilmesini, tarihçi Peçevî “Kul cinsinden (devşirme-köle) Hırvatiyyü’l-asl” (Hırvat), çirkin ve kabaydı diyerek eleştirmiş. Rüstem Paşa’nın şansı ise Harem’deki Hürrem-Mihrümâh ana-kız ikilisinin güvenini kazanmasıymış. Tarihçiler, ”mekrî” (hileci) dedikleri Rüstem Paşa’nın, ikbal ve servet düşkünlüğünü, rüşveti alenileştirdiğini de yazar.
Mihrümâh-Rüstem çifti için bir soru; zarif ve duygusal Hürrem’le güçlü, bilimli, şair Süleyman’ın, Mihrümâh’a niçin yaşlıca kaba-saba Diyarbekir Beylerbeyi Rüstem’i damat adayı seçtikleridir. Acaba, Peçevî’nin, Solakzâde’nin Rüstem için yazdıkları doğru değil midir? Sultan Süleyman, Enderûn’dan yetişme, Hasoda’da kendisine hizmet etmiş Hırvat kökenli bu beylerbeyini herhalde iyi tanıyordu. Hürrem’i de ikna etmiş olmalı. Biricik kızını Rüstem Paşa’ya vermekten, “o paşa cüzzamlı!” uyarısı bile vazgeçirmemiş kendisini. Diyarbekir’e gönderilen bir hekim, Rüstem’in çamaşırında “bit” buldurup “cüzzamlıda bit yaşamaz!” müjdesiyle İstanbul’a dönmüş! Bunu öğrenen bir ozan edebiyatımıza ve kültürümüze “Olıcak bir kişinin bahtı kavi tâlihi yâr / Kehlesi dahi mahallinde ânın işe yarar” dizelerini kazandırmış.
Mihrümâh’ın Rüstem Paşa ile evlenişi, kardeşi şehzadeler Bâyezid ile Cihângir’in “sûr-ı hıtân” denen 11-26 Kasım 1539 arasında 15 gün süren sünnet düğünündedir. Dönemin tarihçilerinden Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbar’da “39. Hâdise” başlıklı anlatıyı bu düğüne ayırmış: Yer olarak sûr-gâh-ı kadim (eskiden beri düğün yeri) olan At Meydanı’nın seçildiğini, tertib ve tezyin, düğün takvimi, şölen ve gösteri hazırlıklarıyla Anadolu ve Karaman beylerbeylerinin görevlendirildiğini anlatan tarihçi; Mihrümâh’ın da bu düğün günlerinde evlendiğine değinmemiş (kütüphanemizdeki elyazması nüshanın 49/b sayfası). Bunu, tarihçi Mustafa Selanikî’nin tarihindeki, 3. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’la Kanijeli İbrahim Paşa’nın 1586’daki düğünü bahsindeki bir göndermeden öğreniyoruz: “Sultan Süleyman Han zamanında Mihrümâh Sultan, Rüstem Paşa’ya Eski Saraydan çıkdık da, Hadım Süleyman Paşa attan inip tutuk-ı sultan önünce yürüyerek saltanat namusunu ve kadrini göstermişti” (Tarih-i Selânikî, hzl: Prof. Dr. Mehmet İbşirli, Ed. Fak yayını, İst. 1989, s: 170-171)
Düğünden sonra padişah kızlarının, eşlerinin görevli olduğu yerlere gitmeleri âdetken Sultan Süleyman’la Hürrem, sevgili kızlarının İstanbul’dan ayrılmaması çözümünü Rüstem Paşa’yı Diyarbekir valiliğinden Kubbe vezirliğine atamakta bulmuşlar. (Bundan sonra da padişah kızlarının evlenince taşraya gitmeyip İstanbul’da oturmaları âdet olmuş).
Edirnekapı’daki Mihrümâh Sultan Camii.
Rüstem Paşa, 9 yıl sürecek ilk veziriazamlığına (1544-1553) kayınvalidesi Hürrem’in desteğiyle atanmıştı denir. Rüstem’den önce Sultan Süleyman veziriazamlıkta iki eniştesini denemiş: Makbul İbrahim Paşa “maktûl” olurken Lütfi Paşa azledilmiş, eşi de kendisini boşamıştı! Sultan Süleyman bu defa aynı göreve kendi damadını uygun görmüş. Bu durumda, Padişah- Vezirazam- Hürrem- Mihrümâh dörtlüsünün güçlü bir iktidar veya Hürrem-Rüstem-Mihrümâh’ın, çıkarları örtüşen bir üçlü kurdukları da kimi tarihçilerin görüşüdür.
Rüstem Paşa rüşvet yoluyla servetine servet katmayı gözetirken Hürrem’in de büyük şehzade Mâhidevran’ın oğlu Mustafa’yı ortadan kaldırtıp kendi şehzadelerinden birine taht yolu açmayı kurması doğaldı. 1553’teki cinayeti, -Sultan Süleyman’ın büyük şehzadesi Mustafa’yı boğdurtmasını- böyle açıklayan tarihçiler var. İç dünyasını okuyamayacağımız Mihrümâh’sa babası, annesi, kocası arasında belki bir duygu etkeni idi. Şehzade Mustafa olayından sonra azledilen Rüstem Paşa, İstanbul’a dönmüş; iki yıl boyunca Mihrümâh Sultan’la Üsküdar’daki saraylarında oturmuşlardı.
2. kez veziriazamlığında (1555-61) Rüstem Paşa’nın ve Mihrümâh’ın taht adaylığında Selim’e karşı Bâyezid’i destekledikleri de tarihçilerin görüşü; 1558’de ölmesi ardından alevlenen taht adaylığı mücadelesinin, dramatik biçimde Bayezid’in aleyhine gelişmesi ise bir yazgıdır. İsyan ederek İran’a sığınır. Mihrümâh’ın kocası Rüstem Paşa’nın ölümü 1561 Temmuz’unda; Sultan Süleyman’ın İran şahına baskısı sonucu Şehzade Bâyezid ile oğullarının Kazvin’de idamları ise aynı sene Eylül’dedir. Mihrümâh, annesinden sonra kocası, kardeşi yeğenleri için de karalar bağlamış olmalı.
1566’da Sultan Süleyman ölünce, Mihrümâh aileden hayatta kalan tek kardeşi Sultan 2. Selim’e (1566-1574) bağlanır ve artık tarihçi Mustafa Selanikî’nin tanımıyla “sultanların en büyüğü ve saygını” konumundadır. Tahta çıkan Selim’e ivedi ve önemli harcamalarla cülus bahşişi için 50 bin altın borç vermiştir!
Mihrümâh’ın çoğunu hayır yatırımlarına harcadığı akıl almaz servetinin kaynakları, babasının beratıyla sahip olduğu Filibe, Tatarpazarı, Usturumca ve Samakov’daki köyler, çiftlikler, demir madenleri hasları ile Rüstem Paşa’nın bıraktığı hazine ölçeğindeki servetti kuşkusuz. Mihrümâh, külliyelerine ve başka yatırımlarına harcamaları dışında, kızı Ayşe Hümâşah’a bir hazine bırakır.
Mihrümâh, evlilik yıllarında önemli bir rahatsızlık geçirmiş; kıskançlığıyla da tanınan Rüstem Paşa, İspanyol asıllı bir hekimin tedavi amacıyla Üsküdar’daki sarayın harem dairesine girip eşini sağaltmasına izin vermiş! Mihrümâh’ın 56 yaşında ölümü, kocasından 17 yıl sonra 1578’dedir. Edirnekapı külliyesindeki türbeye değil babası Süleyman’ın türbesine gömülmesi vasiyeti değilse, yeğeni Sultan 3. Murad’ın buyruğuydu.
Çağdaşı Bâkî’nin ölümüne yazdığı mersiye Divân-ı Bâkî’dedir. Bu ağıtta yaşamın faniliği, köşkün-sarayın, bayındırlığın, zenginliğin, güzelliğin şanı-şöhretin geçiciliği, adı anılmadan Mihrümâh kimliğinde 9 beyitte vurgulanmıştır.
Günlük gelirinin 2 bin altına ulaştığı söylenen Mihrümâh Sultan, konumu ve zenginliğiyle etkin bir kimlikti. Hayır ve bayındırlık işlerinde cömertmiş. Babasının “Süleymaniye”, annesinin “Haseki”, eşinin “Rüstem Paşa” külliyelerini yaptırmalarına koşut; o da Arafat Dağı’ndan Mekke’ye suyolu döşettirmiş; İstanbul’un iki yakasında iki önemli noktaya birer külliye inşa ettirerek payitahtın imarına katkıda bulunmuştu. Bunlardan biri, Edirne’yi İstanbul’a bağlayan Sultan Yolu’nun Edirnekapı girişindeki cami, şadırvan, medrese, sıbyan mektebi, namazgah, çifte hamam ve küçük bir arastayı kapsayan Edirnekapısı Külliyesi; diğeri Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meydanındaki set üstünde konumlandırılan, cami, çeşme ve mihman-saraydan kurulu Mihrümâh Sultan Külliyesi’dir.
Kadınlar şehri Üsküdar’da bir külliye Mihrümâh Sultan Külliyesi Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meydanındaki set üstünde, cami, çeşme ve mihmansaraydan oluşuyor.
Mihrümâh külliyeleri, İstanbul dokusunu renklendiren olağanüstü sanat ve mimarlık ögeleridir. Konumları da Avrupa ve Asya kıtalarına uzanan ana yolların başlangıç noktalarındaki işlevsellikleriyle dikkati çeker. Üsküdar külliyesinin temelinin Ocak 1548’de, Rüstem Paşa’nın ilk sadaretinde atıldığı biliniyor. Taç kapısındaki Arapça kitabede Mihrümâh, bu öz adıyla değil, “hakanların hakanı, sultanların sultanı Sultan Süleyman’ın kızı Sultan Hanım” unvanıyla anılmış. E. Flandin’in gravüründe Üsküdar Mihrümâh Külliyesi zarif, romantik ve anıtsal mimarisiyle semti taçlandırır biçimde tasarlanmıştır.
Edirnekapı Mihrümâh Camii’nde yapı kitabesi olmadığından yapıldığı yıl tartışmalıdır. 1555- 1557’yi işaret eden tarihçiler, yapım giderlerini ise Sultan Süleyman’ın karşıladığını yazar. İstanbul yarımadasının en yüksek, “Yedinci Tepe” denen 86 metre rakımlı noktasında ve bu tepeye göre tasarlanmıştır. Kara surlarının kuşattığı kentin, kubbesi ve minaresi uzaklardan görünen simgesidir.
Bu iki külliye, kubbe ve minareleri ile adı “mihr ü mâh (ay ve güneş) olan bu padişah kızının doğudan yükselen güneşe, hilalken batı ufkunda görünen Ay’a eş tutulduğunun bir yorumu da olabilir.
Yeğeni 3. Murad’ın ilk saltanat yıllarını da gören dul sultanın oğlu Osman Bey, kendisinden önce 1576’da ölmüştü. Kızı Ayşe Hümâşah Hanım Sultan (1543- 1594) ilk evliliğini, 1579’da öldürülen Sokollu Mehmed Paşa’nın yerine veziriazam olan Semiz Ahmed Paşa ile yapmıştı. Ahmed Paşa 6 ay sonra ölünce 3. Murad, halazadesi Hümâşah’ın, Nişancı Feridun Bey’le evlenmesine onay vermiş; ancak nikahtan bir süre sonra Feridun Bey de ölmüştür. Bu mutsuz evliliklerin ayrıntıları Selanikî Tarihi’ndedir.
Almanya elçisinin refakatinde bir din adamı ve kâtip olarak 1573’te İstanbul’a gelen Stephan Gerlach, günlüğünde Mihrümâh’la ilgili ilginç konulara değinir. Örneğin Kara Ahmed Paşa’nın veziriazamlığı zorla kabul ettiğini, sonunda Hürrem’le Mihrümâh’ın iftirasına uğrayarak idam edildiğini (1555) yazar. Ayşe Hanımsultan’ın Semiz Ahmed Paşa’yla, kızı Saliha’nın da Cigalazâde (Yusuf) Sinan Paşa’yla evlenmelerinden sözeden Stephan Gerlach, günlüğünün bir başka yerinde dul Mihrümâh Sultan’ın torunu Saliha’nın 1577’deki düğününün masraflarını da karşıladığını yazar. Mihrümâh’ın günlük gelirinin 2.000 duka olduğunu belirttikten sonra, kız torununun (Saliha) annesi Ayşe Hanımsultan’ı Mart 1577’de ziyarete gidişini de Çemberlitaş’taki Eiçi Hanı’ndan izleyerek yazmış: “En önde güzel giysili atlılar, sonra kırmızı başlıklı 30-40 hizmetkâr, arabanın önünde gösterişli giysili ve atlı iki hadım zenci ilerliyordu. Araba kırmızı kumaşla kaplı, önünde ve arkasında 4 altın topuz ve binmeye mahsus gümüş merdiven, yanlarında da halkalı altın kordonlar görülüyordu. Arabanın en arkasında çok sayıda acemi oğlan ve en geride de atlı 2 haremağası vardı”.
ŞAİR BÂKÎ’NİN MERSİYESİ
Bâkî’nin Mihrümâh’ın ölümü üzerine yazdığı mersiye, bu dünyadaki yaşamın aldatıcılıklarını anlatır.
Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı
Cây-i âsâyiş olur sanma cihân fâni Eyleme kasd-ı ‘imâret bu harâb eyvânı
Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı
Feleğin kasr-ı dil-âvizine meftûn olma Niçe mirâsa girübdür bu sarây-ı fânî
Düşmen ehl-i keremdür felek süfle-nüvaz Görünüz nitdi o şehzâde-i âlîşânı
Kanı ol küngüre-i tâc-ı sa’adet-güheri Kanı ol bârgeh-i lûtf ü kerem sultânı
Kanı ol dürr-i dilfirûz sehâ deryâsı Kanı ol gevher-i nâyâb mürüvvet kanı
Mihr ü mâh-ı felek ü baht u sa’adet sultan Şem’-i eyvân-ı serâperde-i ‘ismet sultan
SEVİLEN BİR KURGU:Mimar Sinan’la platonik aşk masalı
Mihrümâh’la Mimar Sinan arasındaki duygusal yakınlık günümüzün bir masalıdır. Bunu heyecanla anlatanları doğrulayacak Türkçe bir kaynak bilinmiyor. Bir İtalyan yazarın kurgusu olup İstanbul’da yankı bulmuş; en çok da gezi rehberlerince ilgi uyandırıcı bulunarak benimsenmiş. Sinan ve Mihrümâh adlarının geçtiği kaynaklar ve Sinan’ı yazan araştırmacılar bundan sözetmiyor. Sinan’ın çağdaşı ve dostu Sa’î Çelebi de, Selâniki Tarihi’nde, Mustafa Âlî de, Peçevi de, Evliya Çelebi de; Sinan üzerine çalışmış örneğin İ. Hakkı Konyalı, Ahmed Refik, günümüz Sinan araştırmacılarından Doğan Kuban, Zeki Sönmez ve Suphi Saatçi de bu “platonik yakınlaşma”ya değinmiyorlar.
3. Murad’ın ilk saltanat yıllarında İstanbul’daki Avusturya elçilik heyetinde görevli S. Gerlach’ın Türkiye Günlüğü adlı anılarında “Rüstem’in eşi yaşlı prenses” dediği Mihrümâh için yazdıkları:
AVUSTURYALI DİPLOMATIN GÖZÜNDEN:‘Rüstem’in eşi, yaşlı prenses: Mihrümâh’
“Vaktiyle Süleyman, şehzadesi Mustafa’nın boğdurulmasından dolayı halkın düşmanlık duyduğu Sadrazam Rüstem Paşa’yı azledip yerine (Kara) Ahmed Paşa’yı atamış. Aslına bakılırsa Rüstem, karısının (Mihrümâh) ve padişahın birlikte yaşadığı kadının (Hürrem) etkisi altında kalarak şehzadenin boğdurulmasını hazırlamıştı. Yerine atanan Ahmed Paşa ise kadınların (Mihrümâh ve Hürrem) buyruğu altına girmeyeceği gerekçesiyle sadrazamlığı istemese de daha sonra kabul etmiş. Sultan Süleyman Asya (İran) seferinden döndüğünde bu iki saraylı kadının iftiralarına kanarak Ahmed Paşa’yı divan çıkışında Kapıarası’nda boğdurtmuş…”
Gerlach, “Saygıdeğer efendim” dediği elçinin, tersane zindanına kapatılan bir Almanı kurtarmak için Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) aracılığıyla padişaha ricada bulunduğunu ve bu maksatla sultan hanıma 200 dukaya aslan biçiminde bir saat alıp gönderdiğini açıklaması, Osmanlı sarayında rüşvet alışkanlığının başladığı yılları işaret eder.
Gerlach, günlüğünde Mihrümâh’ın ölümünü de yazmış: “25 Ocakta (1578) Ahmed Paşa’nın kayınvalidesi Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) vefat etti. Günde 2 bin duka geliri varmış ve her hafta damadı Ahmed Paşa’ya ve kızına (Ayşe Hümaşah) 2 bin duka gönderirmiş. Ayrıca altın ve mücevherden oluşan paha biçilmez bir servetin sahibiymiş ve bu değerli eşya bedestende satılıp paraya dönüştürülecekmiş. Padişah (3. Murad) bu parayı üçe ayırıp 2/3’ünü kendisi aldıktan sonra kalanını çocuklarına bırakacakmış. Rüstem Paşa’nın eşi, Sultan Süleyman’ın kızı ve Sultan Selim’in kızkardeşi (ablası) olduğu için miras bıraktığı servetin üçte ikisi padişaha, geri kalan üçtebiri ise ölenin çocuklarına veriliyor” (Türkiye Günlüğü 1-2, ed. Kemal Beydilli, çev. Türkis Noyan, 2007 s: 593, 623, 723, 729).