Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Cumhuriyetin büyük atılımı mektep sıralarında yaşandı

    Atatürk’ün çizdiği eğitim politikası, sisteme ve mesleğe dayandırılmıştı: “Mektep genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şerefli istiklali öğretmeli. En mühim vazife, maarif işleri olmalı. Öğretme vazifesi güvenilir ellere teslim edilmeli. Muallimlik diğer yüksek meslekler gibi, refah teminine müsait bir meslek haline konmalı” idi.

    Bu dönemde milli ve laik eğitimin öncüsü Mustafa Necati Bey başta olmak üzere, cumhuriyetinöncü aydınları, öğretmenliği bir meslek haysiyetine kavuşturacak adımlar atmış; Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat) uygulamaya koymuş; Harf Devrimi ile kitle eğitiminin temellerini atmıştı. Eğitim, o dönemde bir bilim ve uzmanlık işi olarak görülüyordu. Sorun yalnızca okuma-yazma kıtlığı olarak ele alınmamıştı. Yeni Türkiye’nin temeline kültür konulmuş; Millet Mektepleri ve Halkevleri yetmeyince Köy Enstitüleri ile toplumun kalkındırılması eğitim yoluyla sağlanmaya çalışılmıştı.

    Mondros (1918) ve Sevr (1920) Antlaşmaları’nı imzalayarak yıkılışını dünyaya duyuran Osmanlı Devleti, Türk halkını işgal, salgın, yoksulluk ve cehalet içinde bırakarak tarih sahnesinden çekilmişti.

    Egitim_1
    “Başöğretmen” Mustafa Kemal Atatürk, Kayseri’de yeni harfleri öğretiyor (20 Eylül 1928). (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

  • Lideriyle, yeni başkentiyle ve yeni alfabesiyle Türkiye

    Lideriyle, yeni başkentiyle ve yeni alfabesiyle Türkiye

    Kurtuluş Savaşı’ndan sonra cumhuriyetin ilanına uzanan süreç, “tarih olmuş” denilen dönemlerden nitelik olarak farklıdır ve ayrıntılarıyla bugünümüzü etkiler. Cumhuriyetten sonra Ankara merkezli geliştirilen ulusun yeniden inşaı ise “ilelebet payidar” olmanın yapıtaşlarını yerleştirmiş; gelecek kuşakların yolunu aydınlatmıştır; aydınlatmaktadır.

    Azdan çoğa, deneye deneye cumhuriyetimizin 100. yılına gelmişiz. Kutlu olsun! 200. yılı kutlayacaklara, şimdiden Tanrı yardımcıları olsun diyelim. Elalemin cumhuriyetleri, anayasal monarşileri çakılı kazık! Tek sözcüğüne ilişilmeden kutsal birer metin gibi korunuyor, özüne de sözüne de uyuluyor. Bizimki siyasal, güncel nedenlerle hatta kişisel tercihlerle evirilip çevriliyor; şu koşulla ki “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır!” denilerek! Bu temenni cumhuriyetten önce de Osmanlı Devleti’nde cüluslarda, merasim ve şenliklerde, mehter gösterilerinde “ebed müddet” biçiminde, “sonsuza dek!” anlamında yinelenip durmuştu.

    Necdet_Sakaoglu_1
    Henüz başkent olmamış bozkır kenti Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’yı zafer sonrası İzmir’den dönüşünde karşılama hazırlıkları yapılıyor, 2 Ekim 1922. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    1946’da Atatürk İlkokulu’na kaydoldum. Koridor duvarında kapı kadar büyük İnönü resmi asılıydı. Hayranlık-korku karışımı duygularla bakar, koşarak sınıfımıza giderdik. Orada da yazı tahtasının yukarısında bakışık iki portre vardı: Ebedî Şef Atatürk, karşısında Millî Şef İsmet İnönü. Ders kitaplarımızda yine aynı iki fotoğraf ve kimi Bakan fotoğrafları da vardı. Hükümeti oluşturan Bakanların adlarını da aramızda yarışma konusu yapardık; Büyük Atlas’taki bayrakların hangi ülkeleri simgelediğini ezberlediğimiz gibi! Sözlü ve yazılı sınav soruları arasında: “Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde kaç Bakan var?”, “Çalışma Bakanının görevlerinden üçünü yaz!”, “Bakanlıkları sırasıyla yaz” da olurdu.

    “Cumhuriyet nedir?” sorusunun cevabını 1948-1950 yıllarında ilkokul öğrencisi iken şöyle böyle öğrenmiştik. O tarihlerde cumhurbaşkanı önce İsmet İnönü, sonra Celâl Bayar’dı. Her ikisini de görmüştüm. İstasyonu dolduran coşkulu halk, Beyaz Tren’in penceresinden şapkasını sallayan İsmet İnönü’yü “Yaşa, varol” diye alkışlarken ben de babamın omzundaydım.
    Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında Atatürk’ün yaşamını anlatır. Ya Nutuk, ya Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sı? Kaç aydınımızın kitaplığında vardır ve arada okunuyordur?

    Necdet_Sakaoglu_2
    1957’de Ankara Ulus Meydanı (üstte). O yıllarda başkentin derli toplu manzarası cumhuriyete bağlılık duyguları uyandırıyordu. Özellikle Ulus’taki yapılar, bir yarışmada derece almış havasındaydı. Millî Mücadele yıllarında bile Türkiye’nin kalbinin attığı Çankaya Köşkü (altta).
    Atatürk evleri

    Sivas’tan sonra gördüğüm Ankara’ya gidişim 1957’dedir. Bu ilk “büyük şehir”in belleğimdeki izlerinden biri, cumhuriyet kurum ve kuruluşlarının giriş cephelerinde, kocaman harflerle yazılı adlarıdır: T.C. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti, Genelkurmay Başkanlığı… Anacadde ve meydanları kuşatan bu binaların her biri, Ankara’nın “başkent” imajını, kamu erkini vurgulayan görkemli anıtlardı. Bunlar 1920’lerden 1940’lara kadar yapılmış, Çankaya’dan Ulus Meydanına, İstasyona kadar ulusal mimari üsluplu yapılardı

    Bu derli toplu ve benlikli başkent manzarası, buraya ilk defa gelip gezenlerin yüreklerinde bağımsızlık meşalesi yakıyor, cumhuriyete inanmak-bağlanmak duyguları uyandırıyordu. Özellikle Ulus’taki yapılar, sanki bir yarışmada derece almış havasındaydı. Bunlardan birçoğu bugün de görülebilir ama, yeni Ankara’nın modern-yüksek yapılarının gölgesinde artık küçümen ve sönüktürler. Yapılışlarındaki işlevlerini de yitirmişlerdir. Konumları, yetkileri değişen yöneticiler, bu yeni işgüderler, yönetim yerleşkelerini de uzaklara taşımışlar.
    Bir zamanlar Ankara’da kritik durumlarda haberlerin “864 rakımlı tepe’’den (Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü) gündeme düştüğü olurdu ki, daha Millî Mücadele yıllarında bile Türkiye’nin kalbi Çankaya’da atardı. Gazi Paşa “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” müjdesini o eski konutta en önce İsmet Paşaya vermişti.

    Resmî kabullerin, önemli törenlerin yapıldığı, yabancı devlet başkanlarının kabul edildiği zirve idi Çankaya. Önemli siyasal uzlaşmazlıklarda da ilgililer Çankaya’ya çağrılır, o ortamın tarihî ve manevi havasında tarafsız cumhurbaşkanının başkanlığında çözüm aranırdı.

    Ulus’ta Ankara Palas’taki ağırlamalar, balolar hepten unutuldu. Ankara Palas’ın kendisi de unutuldu. Nice yıllar var ki “Ankara Ankara güzel Ankara /Seni görmek ister her düşen dara”yı da kulaklar unuttu. Şu gerçek ki, yüzyıl önceki cumhuriyet dinamizminin kentsel sembolü Ankara, artık “eski Ankara” yazgısına terkedilmiştir.

    Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 ile cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 arasında 362 gün var. Yani neredeyse tam 1 sene. Bu süre boyunca Ankara’daki yasama erki Büyük Millet Meclisi, yürütme erki de meclisin seçtiği hükümetti. 1 Kasım’da saltanat kaldırıldığı, 16 Kasım’da da padişah Vahideddin kaçtığı için, meclisteki oylamayla son Osmanlı veliahtı Şehzade Abdülmecid Efendi “Halife-i Müslimin” ilan edilmişti. Cumhuriyet ilan edilesiye 1yıl böyle geçti.

    29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara Kalesi’nden 101 pare top atışıyla cumhuriyet ilan edildi. “Cumhuriyet” sözcüğü de ilk o gün kamuya duyurulmuş oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilişine kadar bu sözcük halk arasında neredeyse yoktu. “Cumhuriyet” ne demekti? Saltanattan sonraki yeni rejimin bu adı hayli tartışıldı. Meclis Reisi Gazi Paşanın “repüblik” karşılığı olarak önerdiği, Arapça “cumhur”dan (halk, topluluk) gelen “cumhuriyet” yeni Türkiye’nin yönetim biçiminin, rejimin adı kabul edilirken, Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa da Reisicumhur sanıyla Türkiye’nin ilk başkanı seçildi (Mazhar Müfit Kansu, bu tarihten 4 yıl önce 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’dayken cumhuriyetin kurulacağını söylediğini anılarında vurgular).

    M.PHILIPS PRICE (1885- 1973)

    İngiliz yazarın gözüyle cumhuriyetin ilan edilişi

    İngiliz politikacı, işçi Partisi milletvekili yazar M. Philips Price (1885-1973)

    1. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, İran, Rusya ve Orta Asya’da bulunmuştu. Yazarın, History of Turkey from Empire to Republic adlı eserinde (Türkiye Tarihi-İmparatorluktan Cumhuriyete Kadar-Çev. Selâhattin Atalay, Ararat Yayınları, 1977, s. 167-8) saltanatın kaldırılmasından sonra cumhuriyetin ilanı öncesindeki gelişmeler, bizde aktarılanlardan farklılıklar gösterir:
    “…Siyasi bakımdan (Meclis’te) yeterince güçlü olmayan Mustafa Kemal basiretsiz davranmadı. Askerî başarılarına güvenerek taşkınlık yapmadı. Milletvekillerinden kendisini çekemeyenler vardı. Dostlarından ve yakın görev arkadaşlarından birçoğu bile Türkiye’de meşrutî padişahlık (constitutional monarchy) siteminin kurulması düşüncesindeydiler. Bunlar eski geleneklere bağlı oldukları için Mustafa Kemal gibi ileriye gidememişti ve bir cumhuriyet rejimini benimsemekten uzaktılar. Arkalarında da geniş bir halk kitlesi vardı.
    Talih Mustafa Kemal’e güldü: Saltanat sorununun tartışıldığı bir sırada Batılı müttefikler, Ankara’daki Meclis Hükümetinin olurunu almadan, 1922 sonbaharında kukla padişahı Türkiye’yi temsil etmek üzere Lozan Konferansına davet etmekle büyük bir hata yaptılar. Bu davet, kendisine yabancı bir devletin aleti gözüyle bakılan padişaha karşı kamuoyunda şiddetli tepkiye neden oldu. Mustafa Kemal derhal harekete geçti. Saltanatın kaldırılmasını, padişahın yurtdışı edilmesini Meclise teklif etti. Meclis telaş göstermedi. Öneriyi inceleyip raporla bildirmesi için bir komisyon kurdu. Bu komisyon görüşmeler yaparak tarihî teamüllere bağlı kalacağı yaklaşımında bulununca, Mustafa Kemal önerinin aleyhinde rapor verirlerse tutuklanacakları uyarısını içeren bir bildiri gönderdi. Bu bildiri üzerine komisyon, saltanatın kaldırılması yönünde rapor verdi. Konunun Meclis’te müzakeresi sırasında da Mustafa Kemal Meclise silahlı muhafızlar getirtti. Neticede Meclis, saltanatın kaldırılmasını kabul etti. Bunu, İstanbul’daki İngiliz askerî kuvvetlerinin gözü önünde (Ankara’dan gelen baskı üzerine) saltanat hükümetinin istifası izledi. Bu gelişmeler üzerine son padişah bir İngiliz gemisine bindirilerek yurtdışına kaçırıldı.
    TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatın ilga edildiğini bildiren bir beyanname neşretti ama 1 yıl sonraki 29 Ekim’e kadar Türkiye’nin devlet şeklinin cumhuriyet olduğu ilan edilmedi. Kamuoyu yine müteredditti. Meşruti bir padişahlık sisteminin tesisini isteyen 1906 ihtilali Jön Türklerinin hâlâ taraftarları vardı. Patriarkal ananelerle dolu köy muhitinde yetişmiş olan Anadolu köylüsü de henüz padişahsız bir Türkiye tasavvur edemiyordu. Fakat son günlerde bir ecnebi devlete alet olmanın saltanata getirdiği itibarsızlık, umumi efkarın cumhuriyetçileri desteklemesine sebep oldu. Bu ilk Osmanlı Devleti zamanında dahi emirin daima irsi reis ve lider bulunduğu Türkiye’de maziden büyük bir nisbette ayrılmak demekti. Bu, Fransız ihtilâli’nin meydana getirdiği geleneklerin Türkiye’de tesirini gösterdiğini ifade ediyordu. Millet Meclisi’nin Nisan 1924’te yeni bir anayasa kabul etmesiyle Batıya doğru daha ileri adımlar atıldı.”

    Necdet_Sakaoglu_4
    Atatürk 1923’te Mersin halkına hitap ediyor.

    TÜRKÇE YAZI
    Cumhuriyetin temeli: Yeni Türk Alfabesi

    Necdet_Sakaoglu_5
    Mustafa Kemal, Kayseri’de kara tahta başında yeni harfler öğretiyor, 20 Eylül 1928.

    Cumhuriyeti ilan etsek de, anayasaya laikliği yazsak da; cumhuriyetin 5. yılında okulda, ailede, ticarette, resmî işlemlerde, yargıda, basında Latin ABC’si kökenli Yeni Türk Alfabesi’ne geç(e)meseydik her şey farklı olacaktı. Bugüne kadar, Arap elifbasıyla heceleyerek yanlış okuyup yanlış yazarak inatla direnseydik; bugün o alfabeyi kullanan ülkelerden ayrışmamız pek zor olacaktı. Bu gerçek ortada iken. Yeni Alfabe sayesinde okul-üniversite öğretimlerinden geçerek önemli aşamalara ulaşan akademisyen ve siyasetçiler arasında bile o çıkmaza hayranlık duyarak “dönelim” özlemi duyanların bulunması şaşırtıcıdır.

    Cumhuriyet devrimlerinin en yaşamsal, kalıcı ve cumhuriyeti ayakta tutanı Dil Devrimi’dir. Bugün herhangi bir iktidar bütün imkanları kullansa da eskiye, Arap yazısına dönüş şansı yoktur.

    Bu coğrafyada Selçuklulardan Osmanlı Devleti’nin kapanışına kadar yüzlerce yılda Arap elifbasıyla ne kendi dilimizi ne de Arapçayı yazıp okuyabilmişiz. Oysa fonetiğimize ve dil kurallarımıza aykırı Arapçadan Türk Alfabesi’ne geçişte, neredeyse herkes çok kısa sürede okuryazar olmuştur. “Ben ileri seviyede Arapça biliyorum” diyen bir kişiye, başka biri “Ben Türkçe söyleyeyim siz Arap harfleriyle yazın” dese; yine çok iyi Arapça bilen bir üçüncü kişinin yazılan bu metni şaşırmadan-hecelemeden okuması olanaksızdır.
    Türkiye Cumhuriyeti ve Türk dili birlikte yaşayacaktır.

    1 KASIM 1937 KONUŞMASI

    M. Kemal Atatürk’ün Türk ulusuna vasiyeti

    Necdet_Sakaoglu_6
    Atatürk 1 Kasım 1937’de TBMM’nin 5.Dönem 3. Yasama Yılı’nı açıyor.

    Atatürk’ün, ölümünden 1 yıl önce 1 Kasım 1937’de TBMM Meclisi Beşinci Dönem Üçüncü Toplanma yılını açarken yaptığı konuşma için, onun Türk ulusuna vasiyeti denebilir. Bu aynı zamanda Meclis’teki uzun konuşmalarının da sonuncusudur. Kısa bir bölümünü alıntıladığımız bu çok yönlü ve anlamlı söylev, sonraki dönemlerdeki kimi idarecilerin laiklik ilkesine uymaktaki sıkıntılarını, iki cümleden birinde dünya ve memleket işlerini sürekli Tanrıya havale etmek alışkanlıklarını akla getiriyor: “Sevgili kamutay arkadaşlarımla yeni çalışma yılı başlangıcında karşı karşıya bulunmaktan duyduğum derin sevinç ve saadeti ifade etmeliyim (alkışlar). Sizi yüksek saygı ile selamlar ve bu çalışma yılınızın da millet ve memleket için feyizli başarılarla bezenmesini dilerim.
    Sayın Milletvekilleri.
    Memnuniyetle görmekteyiz ki cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükûnu en iyi şekilde temin etmiş bulunuyor. Vatandaşlar ve bu yurtta oturanlar cumhuriyet kanunlarının eşit şartları altında kendileri için hazırlanan hürriyet, refah ve saadet imkanlarından azami istifade etmektedirler (……) Arkadaşlar. Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir (alkışlar). Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple okuyup-yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesle yaşatacak, fert ve kurumlan yaratmak; bu önemli umdeleri (prensipleri) en kısa zamanda temin etmek; işaret ettiğim umdeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda canlı bir hâlde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca bir görevdir.”

  • ‘Türk Anadolu’ fikrini tanıttı bizi bize ve dünyaya anlattı

    ‘Türk Anadolu’ fikrini tanıttı bizi bize ve dünyaya anlattı

    Arkeolog, mimar, fotoğrafçı, sanat tarihçisi ve diplomat bir hoca. 20. yüzyıl başlarından itibaren Türkiye coğrafyasında, tarihî eserlerin saptanması-korunması-bilinmesi için çalışmış müstesna bir insan. 30’ lu yıllardan itibaren at sırtında, en zor arazi koşullarında çalışmış, Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nü kurmuş, “Türk Anadolu” bakışını geliştiren bir yazar…

    Yakın tarihimize bakıldığında, Selçuklu ve Osmanlı mimarilerinin İslâm mimarisinden ayrı birer üslup olduğu gerçeğini bize ve dünyaya tanıtan Fransız bir mimar ve sanat tarihçisi görürüz: Albert Louis Gabriel (Cerisières 1883 – Bar sur-Aube 1972).

    Söz başında bunu vurguladıktan sonra, Gabriel gibi ulusal kültürümüze önemli kazanımlar bırakmış ama ondan önce yaşamış ve adları-eserleri bilinmeyen iki “yabancı”yı da analım: Vital Casimir Cuinet (Longevilles 1833 – İstanbul 1896); Max Van Berchem (Cenevre 1863 – Vaumarcus 1921).

    Cografya:Diplomasi - 7
    Albert Gabriel, Eskişehir, Yazılıkaya’da Midas Anıtı’nın merdivenlerinde fotoğraf çekerken…

    Fransız coğrafyacı ve oryantalist Cuinet, 1890-1893 arasında İstanbul’da Düyun-ı Umumiye genel sekreteri iken, görevinin de sağladığı olanaklarla Anadolu’nun o yıllardaki sosyo-ekonomik potansiyelini kayda geçirir. La Turquie d’Asie: Géographie administrative, statistique, descriptive et raisonnée de chaque province de l’Asie Mineure (Asya Türkiyesi: Küçük Asya’nın her bölgesi için istatistiki, betimleyici ve gerekçeli idari coğrafya) adlı 4 ciltlik çalışması, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına doğru Anadolu vilayetlerinin yönetim, nüfus, eğitim, iktisat alanında istatistiki bilgilerini içeren bilimsel bir külliyattır. Günümüze kadar Türkçeye çevrilmediği gibi yeterince yararlanılmamıştır da. Vital Cuinet’nin kitabeli kabri, İstanbul’da Şişli Latin Mezarlığı’ndadır.

    Yakın tarihimize bakıldığında, Selçuklu ve Osmanlı mimarilerinin İslâm mimarisinden ayrı birer üslup olduğu gerçeğini bize ve dünyaya tanıtan Fransız bir mimar ve sanat tarihçisi görürüz: Albert Louis Gabriel (Cerisières 1883 – Bar sur-Aube 1972).

    Söz başında bunu vurguladıktan sonra, Gabriel gibi ulusal kültürümüze önemli kazanımlar bırakmış ama ondan önce yaşamış ve adları-eserleri bilinmeyen iki “yabancı”yı da analım: Vital Casimir Cuinet (Longevilles 1833 – İstanbul 1896); Max Van Berchem (Cenevre 1863 – Vaumarcus 1921).

    Fransız coğrafyacı ve oryantalist Cuinet, 1890-1893 arasında İstanbul’da Düyun-ı Umumiye genel sekreteri iken, görevinin de sağladığı olanaklarla Anadolu’nun o yıllardaki sosyo-ekonomik potansiyelini kayda geçirir. La Turquie d’Asie: Géographie administrative, statistique, descriptive et raisonnée de chaque province de l’Asie Mineure (Asya Türkiyesi: Küçük Asya’nın her bölgesi için istatistiki, betimleyici ve gerekçeli idari coğrafya) adlı 4 ciltlik çalışması, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına doğru Anadolu vilayetlerinin yönetim, nüfus, eğitim, iktisat alanında istatistiki bilgilerini içeren bilimsel bir külliyattır. Günümüze kadar Türkçeye çevrilmediği gibi yeterince yararlanılmamıştır da. Vital Cuinet’nin kitabeli kabri, İstanbul’da Şişli Latin Mezarlığı’ndadır.

    İsviçreli Max Van Berchem’e gelince… Bu oryantalist de Ortadoğu-İslâm ülkelerindeki Arapça kitabeleri Corpus Inscriptionum Arabicarum anabaşlığı altında tasarladığı 9 ciltlik külliyatla verir. V. Berchem-Halil (Eldem) ortak çalışması olarak Kahire’de basılan 3. cildin 1. fasikülü, Divriği’deki Arapça/İslâmi kitabeleri de içerir. Mengücekler’i araştırırken İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi’nde bu kitabı bulunca nasıl sevindiğimi unutamam.

    Denecek o ki, adlarını ve eserlerini andıklarım, Albert Gabriel’den önce Türkiye, Türk tarihi için önemli katkılarda bulunmuştur. Bugün bile Türk akademi çevrelerinin ne kadar gündemindedir, bilmiyorum. İslâm Ansiklopedisi’nde, Türk Ansiklopedisi’nde ve diğer ansiklopedilerde sözkonusu ikiliyi aramak nafiledir.

    3 Ağustos 1883’teki doğumunun 140. yıldönümünde Albert Gabriel’e dönelim…
    İstanbul’a ilk gelişi 1911’dedir. Anadolu ve İstanbul’daki Türk anıtları üzerinde çalışmaları, mimarlık, sanat tarihi ve arkeoloji alanlarındaki kitap ve makaleleriyle anılan önemli bir mimar-restoratör-sanat tarihçisi idi. Sorbonne Üniversitesi’nde sanat tarihi okumuş, Atina’da Fransız arkeoloji okulunda görev almış, Delos kazılarına katılmış, 1911’de Rodos’taki Ortaçağ yapılarınıı incelemiş, 1919-1920’de Mısır’da Fustat kazılarında bulunmuştu.

    Cografya:Diplomasi - ANA
    Albert Gabriel, Fransız Arkeoloji Enstitüsü’ndeki çalışma masasında.

    1923’te Fransa’da Caen Üniversitesi’nde doçent, 1925’te Strasbourg’da profesördü. Atatürk’ün başlattığı Türk tarihi çalışmalarına 1926-1930 evresinde destek olmuş; İstanbul Darülfünunu’nda (Üniversitesi) ilk arkeoloji ve sanat tarihi derslerini vermişti. Türkiye’de görev alan yabancı öğretim üyelerinin öncülerindendi.

    Maarif (Millî Eğitim) Vekâleti’nin önerisini kabul ederek Anadolu’daki Türk mimarisi eserlerini incelemeye başlaması 1931’dedir. O günün ulaşım ve konaklama koşullarında, Amasya, Tokat, Sivas ve Divriği’de çalışması ödeşilmez bir özveridir. 70 kilometrelik Sivas-Zara şosesinden sonraki sarp, derin, dar ve güvensiz patikaları at sırtında ve yaya aşarak Divriği’ye ulaşması, bilim ve sanat açısından bir keşif yolculuğudur. Bu ve sonraki araştırmalarında incelediği Selçuklu dönemi Türk anıtlarını ve 1934’te Paris’te yayımlanan ve Türk mimarlığını dünyaya tanıtan iki büyük eseri Monuments Turcs d’Anatolie (Anadolu’daki Türk Abideleri) ile Voyages archéologiques dans la Turquie orientale’dir (Türkiye’nin Doğusuna Arkeolojik Yolculuklar).

    Gabriel 1940’ta İstanbul’da Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nü kurarak yönetimini üstlenir. Türk Tarih Kurumu şeref üyesi seçilişi de aynı yıldadır. 1941’de 2. Dünya Savaşı koşullarında Fransa’ya döner. Dönüşü 1946’dadır. Anadolu çalışmalarını Fransız Arkeoloji Enstitisü Direktörü olarak 10 yıl daha sürdürür. 1950’de Ankara Üniversitesi onursal profesörü, 1955’te İstanbul’un onursal hemşerisi ilan edilir.

    Türkiye’deki mimarlık tarihine ve eserlerine, çağdaşı Türk biliminsanlarının, örneğin Celal Esad Arseven’in, Suud Kemal Yetkin’in bakışları “İslâm sanatı” ana başlığı altındadır. Gabriel’in nesnel değerlendirmesi ise farklı olur; Fransızca eserine Anadolu’daki Türk Abideleri adını verir; Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine tarihlenen mimari eserleri, İslâmi işlevleri olsa da Türk-Selçuklu-Osmanlı mimarileri olarak tanımlar. Bu bakış ve tanım Atatürk’ün “Türk Anadolu” bakışı doğrultusunda bir çığır açmış, Türk sanatının özgünlüğü açısındansa bir evrim olmuştur.

    Albert Gabriel’in İstanbul’daki Osmanlı dönemi mimarlık ve sanat tarihi örneklerine bakışı da aynı açıdan “Türk eserleri” tanımlıdır. Bu alandaki iki çalışmasından 1943’te Paris’te basılan Chateaux Turc du Bosphore Türkçeye çevrilmiştir: İstanbul Türk Kaleleri adlı kitaptaki kaleler Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarı, Yedikule’dir. İkincisi ise 1926’da Syria dergisiyle birlikte ek olarak verilen “Les Mosquées de Constantinople”dur (İstanbul’un Camileri). Yine alanında bir ilk olan bu makale, Osmanlı cami tipolojisinin ayrıntılarını verir. Camiler, üniteleri, külliyeleri ve kubbe biçimleriyle gruplandırmıştır. Prof. Dr. Doğan Kuban (öl. 2021), Gabriel’in izinde merkezî kubbeli Osmanlı camii tipolojisini çalışacaktır.

    Gabriel, kurucusu olduğu İstanbul Fransız Arkeoloji Enstitüsü etkinlikleri kapsamındaki konferanslarında, İstanbul’un topografya, koruma projeleri, şehircilik sorunlarını ele almış; bu dünya kenti için bilimsel ve sanatsal çalışmaların sürekliliğine öncülük etmiştir.

  • Yaklaşık 1000 yıllık bir miras: Karma eğitim


    “Mektebde onunla oldu hem-dem /Bir nice melek misâl kız hem

    Bir saf kız oturdu bir saf oğlan/ Cem oldu Behişt’e hûr ü gılman”

    Fuzulî 1500’e doğru Türkçe şiirleştirdiği Leylâ ile Mecnun öyküsünde, kız-erkek karma eği-timöğretimin önemini bu dizelerle vurgular. Dünün Osmanlı dünyasında, mahalle veya sıbyan mekteplerindeki gelenekçi ilköğretimde, okul veya dersliklerde, semtin-mahallenin köyün kız/erkek çocukları bir aradaydı. Bu ilk basamak eğitimlerinin, yüzyıllar öncesine dayanan bir geçmişi var. Anadolu’ya göçen Türkler de bu geleneği benimsedi. Bu yalın öğretinin, İlkçağ’daki bilge eğitmenlere ulaşan bir başlangıcı söz konusu: Kolay, doğal, ama önemli bu öğreti geleneğinin amacı, kız erkek ayrımı yapmadan çevrenin yeni yetme çocuklarını yeterli bilgi ve ahlakla donatmaktı. Çocuklara Homeros’tan, daha eski veya daha yakın bilgelerden öyküler, destanlar ezberletilirdi. Eğitmenler, eğitecekleri çocukları kız/erkek diye değil, yetilerini ölçerek kendileri seçer, giderleri ise aileler karşılardı. Benzeri uygulamalar Cahiliye dönemi Araplarında da vardı ve belki Sümer mektebine dayanıyordu. Uzakdoğu dünyası ayrık tutulursa, Doğu-Batı ortak coğrafyasındaki bu Anadolu çıkışlı “karma” eğitim/öğretim, eğitim tarihinin başlangıcıdır. Osmanlı mahalle, sıbyan ve numune mektep-lerinde, cumhuriyet ilkokullarında da zorunlu karma eğitim öğretim bu tarihsel geleneğe dayanır. Amaç, 6-11 yaş gruplarına kız/erkek ayrımı yapmadan anadili öğretmek, vatan ve ulus bağlarını güçlendirmek, yeni nesilleri ahlak ve vatandaşlık bağlarıyla kaynaştırmaktır.

    ***

    1946’da Divriği-Atatürk İlkokulu 1. sınıfında ilk defa sıraya oturtulduğumda, öğretmenlerimiz Adil Bey, “bir kız bir erkek” ilkesiyle olacak, yanıma Arşaloz Kıskan’ı oturtmuştu. Arşaloz hastalandı, okula gelemedi. Evleri okula yakındı. Öğretmen beni ve yeni sıra arkadaşım Feride’yi “geçmiş olsun” ziyaretine göndermişti. Öldüğünü duyunca sınıfça ağlaşmıştık. Neredeyse 1000 yıllık karma eğitim öğretim gözardı edilerek 21. yüzyılda gündeme getirilen “kızlara ayrı okul” düşüncesi bir kabus, uğursuz bir düştür. Bir tarih anısı: Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem 1848’de Cağaloğlu’nda ilk-orta sınıfları olan Valide Mektebi’ni yaptırınca, okulun açılışı günü Abdülmecid de oğlu Şehzade Murad’la kızı Fatma Sultanı da getirerek bu karma okula yazdırmıştı.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Kızkulesi: Herkes tanıyor ama kimse tarihini bilmiyor

    Kızkulesi: Herkes tanıyor ama kimse tarihini bilmiyor

    İstanbul’un simge olmuş tarihî yapılarından Kızkulesi, 20 aylık restorasyonun ardından Mayıs’ta tekrar açıldı. Kızkulesi, Tanzimat’a kadar Saray-ı Hümayun’un güvenlikkontrol, tutuklama ve infaz karakolu işlevini görmüştü. “Kızkulesine kaldırılmak” ise ölü-diri bir daha dönmemek demekti. Ancak kulenin ayrıntılı bir tarihi yazılmamıştır.

    Restorasyonu yeni ta­mamlanan İstanbul’un simgelerinden Kızkulesi, onarım perdelerinin açılmasıyla basının gündemine düştü. Ancak denizin ortasında bulunan, kaya tabanlı bu biricik su kulesinin söylencelerden arındırılmış, mi­mari, tarihsel ve işlevsel bir tarihi henüz yazılabilmiş değil. Rehber­ler doğrusunu bilseler dahi, gezi gruplarını Salacak’ta durdurup Kızkulesi anlatısına “Tour de Léandre” (Leander Kulesi) aşk öyküsüyle başlıyorlar. Halbuki bu masal ve hurafe örüntülü anlatı, aslında bir Çanakkale Boğazı tra­gedyası iken, daha denk düşeceği düşünülerek Boğaziçi’ne yakış­tırılmış.

    Eskiden İstanbul’a ilk defa gelenlerin, kulesini minareye benzettikleri bu minyatür yapıyı “deryada yüzen bir mescit” zan­nettikleri anlatılırdı. Bugünkü Kızkulesi, asırlar boyu yıkılan, yanan aynı yerdeki kulelerin kaçıncısıdır, bilmiyoruz. Aynı kayada yükselen önceki kule­lerden çizimi bugüne ulaşanlar arasında en eskisi, Matrakçı Na­suhî’nin Süleyman Kanunî’nin 1533 Irak-İran seferindeki konak ve yolları betimlediği Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Hümayun adlı albümünden. Bu eserde kule, tarihî İstanbul ve Galata görün­tüleriyle Marmara-Boğaz-Ha­liç sularının resmedildiği ilk tabloda seçilebiliyor. Dikkatli bakılmazsa gözden kaçabilir. Bu çizim, günümüzdeki üç asırlık kuleye benzeyen, “kırmızı-be­yaz” miniskül bir betimlemedir. Dolayısıyla 500 yıl önce de o da racık alandaki fener/gözetleme kulesi, dizdar-fenerci evciğinin bugünkü ölçülerinde olduğunu anlarız.

    Restorasyon sonrasında Kızkulesi’nin iç duvarlarına Nasuhî’nin bir tablosunun büyütülmüş hâli ile Bartlett, Allom gibi gravür sanatçılarının karakalem, yağlıboya, suluboya Kızkulesi tasvirleri; yapının son 150 yılda çekilen fotoğrafları ası­larak buraya bir kültür zenginliği kazandırılabilir. “Nasuhî’nin 1530’lardaki betimlemesinden önceki Bizans binyılında veya 1453’teki Türk fethini izleyen dönemlerde aynı yerde bir kule-fener var mıydı?” sorusu ise, hayatta olsa Prof. Dr. Semavi Eyice’ye sorulmalıydı. Kuşkusuz başka çalışan, bilenler de vardır. Ancak eski harflerle “Kızkule­si”ne karşılık gelen bir “kitap” görülmüş değildir.

    resim_2024-09-01_000340231
    1885 tarihli bir Pascal Sébah fotoğrafında, Kızkulesi’nin önünden kayıkla geçenler. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Kaynaklara bakıldığında Mehmed Ziya’nın çok yüklü ça­lışması İstanbul ve Boğaziçi’nin (1928) 25. sayfasındaki Grelot çizimi; Fenerbahçe Köşkü, Üskü­dar Sarayı, İstanbul ve Galata’yı kapsayan panoramada, altında “Tour de Léandre” yazılı Kızkule­si’ni de göstermiş. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Devle­ti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilatı (1948), Kapukulu Ocakları I-II (1943) kitaplarının “dizin” sayfa­larında ise Kız Kulesi/Kızkulesi yok! Metinler tarandığında rast­lanabilir. Nitekim Uzunçarşılı’nın Osmanlı Devleti’nin Saray Teş­kilâtı (1945) kitabının dizininde yanlış kodlanmasına karşın “Kız Kulesi”ni 56. sayfadaki dipnotta bulduk: 3. Mustafa’nın tahta cülusunda (1757) Sarayburnu’n­dan, Yedikule’den ve ‘Kızkule­si’nden toplar atılmasına ilişkin buyrultulardan sözediliyor.

    Kızkulesi, Tanzimat’a kadar saltanat merkezi olan Saray-ı Hümayun’un güvenlik-kontrol, tutuklama ve infaz karakolu işle­vini görmüş. Boğaz’ın giriş-çıkış güvenliğini sağlamak ve kontrol etmek amacıyla ateşlenen topları varmış. Bekçiler gece-gündüz burada nöbet tutarlarmış. 2. Mahmud’un saltanatında (1808- 1839) kulenin bir köşesine yeni bir deniz feneri eklenirken Bo­ğaz’dan geçen gemilerin karanti­na işlemleri de burada yapılmaya başlanmış.

    resim_2024-09-01_000344556
    Allom’un gravüründe 1830’larda Salacak’tan denize girenler.

    Burası, o dönemde olasılıkla Saray-ı Hümayun’un dış birim­lerinden, bir yönüyle de idamı çağrıştıran korkulu bir yerdi. “Kızkulesine kaldırılmak” yani kayığa bindirilip bu dış görünüşü ak pak, zarif ve sevimli kuleye götürülmek, diri-ölü bir daha dönmemek demekti! Sadrazam, vezirler, saray ağaları, harema­ğaları için Kapıarası ve Bostan­cı’nın makamı olan Balıkhane Kasrı dışında, adı anılmaktan çekinilen Kızkulesi de korku ya­yardı. Suçlu cariyeler, haremağa­ları gözlerden uzak burada idam edilirlerdi. Peki Kızkulesi’nin yönetiminden kim sorumluydu? Bu, cevabı kapalı bir sorudur. So­nuç olarak Kızkulesi, İstanbul’un bir simgesidir ama ayrıntılı bir tarihinden sözedilemez.

    İstanbul’da doğma büyüme, okumuş, sorulduğunda “İstan­bulluyum” diyen milyonlar var. Bunların, “Kızkulesi” adına ekle­yebilecekleri birkaç sözcük daha var mıdır? Bu soru Galata Kulesi, Beyazıt Yangın Kulesi, Yediku­le için de geçerlidir. İstanbul’u İstanbul yapan camiler, çarşılar, hanlar, tarihî köprüler, kapılar, meydan çeşmeleri, su kemerleri, bendler, saraylar, sahil sarayları, yalılar, camiler, hanlar, hamam­lar ve çarşılar için de…

    resim_2024-09-01_000348700
    Kızkulesi’nin en eski tasvirlerinden biri Matrakçı Nasuhî’nin Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Hümayun adlı albümünden.

    GERÇEKLE HAYAL ARASINDA KIZKULESİ

    Yapının ilham verdiği hikayeler, masallar, hurafeler

    Kızkulesi hakkında rivayetlerden arındırılmış pek az şey yazılmış. Bu zarif kule uzun yıllar içinde onlarca hikayeye ilham kaynağı olmuş; İstanbulluların hayalgücünü harekete geçirmiş.

    Anlatılan hikayelerden birine göre, Üsküdar’ın Kızkulesi’ne yakın burnunda Atinalı general Kharis’in karısı Damalis gömülüymüş. Mezarın üstünde de bir öküz heykeli ve bir yazıt varmış. Buraya Damalis burnu denirmiş. Denizin üstündeki kayaya ilk kuleyi İmparator Manuel Komnenos yaptırmış. Boğa­zı kapatan zincirin bir ucu bu kaleye bağlanmış. Sözde, kayanın altından karaya bir tünel bağlantısı ile bir de tatlı su kaynağı varmış.

    İnciciyan (19. yüzyıl) deniz durgunken kıyıya bağlı bir duvarın izlerinin görün­düğünü yazmış.

    Evliya Çelebi de bir kral kızı ile Üs­küdar’ı fetheden Battal Gazi arasında geçen aşk hikayesini buraya yerleştir­miş. Güya Battal Gazi, Üsküdar kıyıla­rında bağ-bahçe yetiştirirmiş; bunlara Battal Bağları, Ali Bahadır Bağları denirmiş. Battal Gazi’nin korkusundan deniz üstündeki kayaya büyük bir kale yaptıran Üsküdar Tekfuru, kızını kıymetli çeyizi ile beraber bu kaleye yerleştirmiş. Battal Gazi, Halep seferinden dönünce bir kayıkla kaleye geçip kızın hazinesini zaptetmiş. Sonra iki rekat namaz kılıp “İlahi burayı Mehmed Efendimize mü­yesser et ki İstanbul mamur ve abadan olsun” demiş. Sultan Mehmed İstanbul’u alınca bu kaleyi yıktırıp yerine bir kule yaptırmış.

    Evliya Çelebi kendi dönemindeki kuleyi şöyle anlatıyor: “Karadan bir ok menzili kadar uzakta, dörtköşe yüksek ve güzel bir yapı olup 80 zira yüksekli­ğindedir ve çevresi 200 adımdır. İki ta­rafa açılan demir kapısı vardır. Dizdarla beraber 100 nefer, kıyıda da 40 pare balyemez toplar ve ayrıca bir cephane­liği vardır”.

    resim_2024-09-01_000432249
    1970’li yıllarda Kızkulesi’nin bir gece görüntüsü. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Sonraları kulenin bir köşesinde gemilere yol göstermek için kandil yakılmaya başlanmış. 1719’da bu kandilden çıkan kıvılcımlardan kule yanmış. İbrahim Paşa da Kızkulesi’nin yerine Fenerbahçe’de başka bir kule inşa ettirmiş.

    1. Mahmud’un Kızlarağası Beşir Ağa suçlu bulununca ansızın dairesinden alınıp Kızkulesi’nde hapsedilmiş. Sonra bir gece tersaneden bir çektiri ile ku­leden alınıp sürgüne gönderilecekken, hava muhalefetinden kuleye yakla­şılamamış. Bunun üzerine padişahın ikinci bir emri ile Beşir Ağa’nın boynu vurulmuş, saraya getirilen başı kap önündeki ibret taşına konmuş (Hicri 1165- 1752). Dönemin bir şairi bu olay için tarih düşürmüş:

    “Erbab-ı zulmü kıldı izale / düştü tarih def-i mezalim”

    resim_2024-09-01_000438196
    Arkada Topkapı Sarayı’nın göründüğü bir Kızkulesi manzarası. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa da 1755’de 3. kez görevinden azledile­rek burada idam edilecekken Valide Sultan’ın şefaatiyle cezası sürgüne çevrilmiş.

    1241’de Kızkulesi’nin önünde bir deniz kazası olmuş. Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa, donanma ile Akdeniz’e açılırken geride kalan gemiler de Haliç’ten çıkmış; Çakmak Ahmet Bey komutasındaki Küh-u Revan gemisi Kızkulesi’ne çok yakın geçerken karaya oturmuş. Dolayısıyla Ahmet Kaptan da utanç deryasında boğulmuş; katledile­cekken sürgüne gönderilmiş.

    1839’da Tavaffushane Nezareti kurulunca Kızkulesi de bir süre karanti­nahane olmuş.

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • Darbeden 2 gün sonra İstanbul’da fetih şenlikleri

    27 Mayıs 1960’taki askerî darbeden iki gün sonra yapılan fetih töreni, alışıldık törenlere pek benzemiyordu. Moloz kaplı bir şantiye alanında düzenlenen ve üst düzey subayların katıldığı töreni vatandaşların izlemesine de sokağa çıkma yasağına rağmen göz yumulmuştu. 20 yaşındaki Necdet Sakaoğlu basının izlemediği töreni görüntülemişti.

    Ankara ve İstanbul’da üniversite ve yükse­kokul öğrencilerinin 27-28 Nisan 1960’ta başlat­tıkları “hürriyet yürüyüşleri” ve mitingler Mayıs günlerin­de de sürmüş; sıkıyönetim ilan edilmiş; yüksek öğretim kurumlarında öğretime ara verildiğinden İstanbul’dan ayrılarak ailelerimizin yanına dönmüştük.

    Türkiye 27 Mayıs 1960 Cuma sabahı Silahlı Kuvvetler’in yö­netime el koyduğunu radyodan duydu. O gün İstanbul’a, okula dönmek heyecanıyla İzmit istasyonuna koştum. Trenle Haydarpaşa’ya geldim. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle gardaki İnzibat bürosunda bir subay tarafından sorgulandım. “Yatılı öğrenciyim, Çapa’daki okulu­ma gideceğim” diyerek şebeke­mi gösterdim. Mühürlü-imzalı “okuluna gidebilir” izin kağıdı­nı aldım.

    Vapurlar çalışmadığından karşıya geçmek için iskelede bekleyenlere katıldım. İşkam­paviya denen askerî filika ile Galata Köprüsü’ne götürül­dük. İnanılmaz bir manzara! İstanbul boşalmış, in-cin top oynuyor! Şebekemi, izin belge­sini göstererek Unkapanı-Bul­var-Aksaray, Fındıkzade, Çapa arasında bomboş caddelerde yürüdüm de yürüdüm. Kaç kez durdurulduğumu değil; yoru­luşumu, çok acıktığımı, okulun görkemli cümle kapısından sevinçle girişimi, öğle yemeği servisine yetiştiğimi hatırlıyo­rum.

    resim_2024-08-26_000743904
    Kara surları ve Mihrümah Sultan Camii olmasa “Burası İstanbul mu?” dedirten bir arka plan. Önde ortadaki üçlüden soldaki kısa boylu edebiyat öğretmenimiz, Fetih Cemiyeti üyesi Nihad Sami Banarlı. Sağda İstanbul’un iki günlük askerî valisi General Refik Tulga, ortada Fetih Cemiyeti’nin başkanı Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi.

    Okulda pek az öğrenci vardı. Giriş holündeki radyoda sürekli marşlar çalarken arada haber­ler veriliyor: Cumhurbaşkanı Bayar’ın Çankaya’dan çıkarılıp götürülüşü, Başbakan Men­deres’in Eskişehir’de tutukla­nışı… O günü radyodan haber dinleyerek, ihtilal-siyaset tartışmaları yaparak geçir­dik. Cumartesi de aynı şeyleri yaparken, ertesi gün Topka­pı’da fetih töreni yapılacağını, komutanların da katılacağı tö­rene bizim de gidebileceğimizi öğrenmiştik. Fetih Cemiyeti üyesi edebiyat öğretmenimiz Nihad Sami Banarlı da orada olacakmış.

    İstanbul’un fethinin 507. yılı olan 29 Mayıs 1960 Pazar sabahı Çapa’dan Topkapı’ya yürüdük. Tören taş, toprak, mo­loz kaplı bir şantiye alanında yapılacaktı. Millî Birlik Komitesi’nin İstanbul’un güvenliği ve yönetimiyle görevlendirdiği generallerle Fetih Cemiyeti mensupları, tesviye bile edil­memiş o alanda Fetih töreni yapmaya gelmişlerdi. İstan­bul’un yakın-uzak tarihinde bu “yalnızlıkta”, ayaküstü, basının izlemediği bir başka tören herhalde yaşanmamış olmalı. Kürsü, mikrofon, sunucu da yok; yani doğaçlama bir tören!

    İki gün önce ihtilal olmuş ama tören için gelen generalle­rin yanlarında emir subayları yok, ortada askerî birlik, polis de yok! Ben de okuldan çıkar­ken yanıma aldığım eski Leica fotoğraf makinemi çıkarıp il­ginç bulduğum bu manzaradan kareler çekmeye başlıyorum.

    resim_2024-08-26_000748779
    İstanbul Belediyesi’nin mehter takımı cenk havaları ve millî marşlarla toplananları coşturuyor, ancak toplananların sayısı pek az.
    resim_2024-08-26_000753484
    Tören geçişini mehteran bölüğü yapıyor. Sokağa çıkma yasağına karşın bu görkemli geçişi izlemek için çevre halkının seyre gelmesine ses çıkarılmamış.
    resim_2024-08-26_000757217
    Töreni izlemeye gelen Hollandalı dört turist, aramızdaki dil engelini işaret diliyle aşarak bana Yeniçerilerle poz vermek istediklerini anlattılar. Fotoğraflarını çektim ama o dörtlüyü bir daha göremedim.
    resim_2024-08-26_000801252
    Sancak dikmek, bayrak asmak için “Allah Allah” diyerek burca tırmanan Yeniçeriler. Öndeki Ulubatlı Hasan’ı, arkadakiler de diğer serdengeçtileri canlandırıyor. Mehter bölüğündeki Yeniçeriler…
    resim_2024-08-26_000805226
    Caddedeki protokol ve seyirci safları… Generaller ön sırada. En öndeki Vali-Belediye Başkanı Tuğgeneral Refik Tulga’nın sağında hava generali İrfan Tansel, solunda ise General Faruk Güventürk. Sağda ön saftaki sivil-asker arasında ellerini kavuşturmuş duran, kısa boylu ak saçlı kişi Reşat Ekrem Koçu.
  • Abdülhak Şinasi Hisar: Unutulan bir İstanbullu

    Özellikle İstanbul şehri-hayatı üzerine müstesna yazıları, şiirleri ve romanlarıyla iz bırakan Abdülhak Şinasi Hisar, doğma-büyüme İstanbullu, çok iyi eğitimli bir yazardı. 60 sene önceki cenazesine pek az kişi katılmış; belediye işçileri tabutunu Aksaray’dan Topkapı’ya kadar taşımıştı. El verenlerden bir tanıklık…

    Bundan tam 60 sene önce, günlüğüme şunları yazmışım:

    “4 Mayıs 1963 – Abdülhak Şinasi Hisar toprağa verildi. Hürmet beslediğim, yakından tanıdığım mümtaz simalardan biriydi. Zannetmem ki onun beyefendiliğini taşıyan üç-beş insan daha kalmış olsun. Bizim neslin yegâne şansı, bu üstün kişilerden ekserisine yetişme­mizdir. Cenazesinde bulunan­lar, Hamdullah Suphi, Nihad Sami, Mümtaz Tarhan, Said Nazif Ozankan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Nadir Nadi, daha bir­çokları ile vali ve belediye reisi (Necdet Uğur) beylerdi.

    Bu, pek acı ölümle aynı tesir­de bir başka üzüntü ise bizzat üstadın yakın arkadaşları da dahil olmak üzere seçkin zevat­tan teki olsun cenaze namazını kılmadılar. Musallanın önünde el bağlayanlar o civardan ya­bancı kimselerdi. Merkez Efen­di’ye giderken Hamdullah Suphi ile hayli konuştuk. Zindeliğini bana doğrulattı. İlerimizde giden cenâze, kendisini korkut­muştu.

    resim_2024-08-26_004454448
    Abdülhak Şinasi Hisar.

    Üç kürek toprak üzerin­de birkaç çelenk, Merhumun geçmiş günlerine ait birkaç menkıbe ve el fatihâ”.  Bugün bana bütün cümleleri düzeltme gerektirir görünen bu günlüğün hatırlattıklarını da yazayım: O tarihte Çorlu’da yedeksubay olarak askerlik ya­pıyordum. Kurban Bayramı idi; 3 günlük izinle İstanbul’a gel­miştim. Kaldığım ev Lâleli’de idi. Hisar’ın (1888-1963) cena­zesinin Lâleli Valide Camii’nden kaldırılacağını sabah radyodan dinlemiştim. Yürüyerek camiye gittim. İstanbul’un tenha bir cumartesi günü idi.

    Ekran görüntüsü 2024-08-26 004508
    A. Şinasi Hisar’ın kitaplarını yayımlayan İbrahim Hilmi Çığıraçan’a imzaladığı Boğaziçi Mehtapları kitabı.

    Bugün için inanılmayacak başka bir İstanbul gerçeği daha: Cenazeyi Aksaray’dan Topkapı dışında Kozlu Merkez Efendi Mezarlığı’na kadar belediye iş­çileri taşıdı. Belediyenin cenaze arabası yok muydu? Akla zarar bir soru. Olasılıkla bayram ne­deniyle veya merhuma tazimen omuzlarda götürülmesi uygun görülmüştü. H. Suphi Tanrıö­ver, sağ elinde baston koluma girerek yürürken hayli yoruldu. Bastonu ile tabutu göstererek: “Bu benim giden son arkada­şım!” demişti. Galatasaray’da birlikte okumuşlar. Belediye Başkanı Necdet Uğur da önde yürüyenler arasındaydı. Me­zarlıkta defin tamamlanınca o yılların ünlü mevlüthanların­dan Adem Erim dokunaklı bir dua yaptı. Merhum, yaşarken küs oldukları, aynı soyadını da almayan kardeşi Selim Nüzhet Gerçek’in yanına gömüldü. Orada bunu konuşanlardan biri “öbür dünyada barışırlar” temennisine bulununca gülüş­meler olmuştu.

    Çelik Gülersoy’dan bir cenaze anısı…

    Benden önce Hamdullah Suphi Tanrıöver, Prof. Vehbi Eralp ve ak­rabasından Fatma Hanım (İzzet Melih’in eşi) gelmişlerdi. İçlerinde tek hukukçu ben olmama rağmen cenazede ne yapılacağını bilmiyor­dum. Hamdullah Suphi Bey bu küçük cemaate Kanunî’nin savaşlarını anlatmakla meşguldü. Nihayet aklımıza Belediye Başkanı’na haber vermek geldi. Dönemin Belediye Başkanı, Necdet Uğur idi. Sayın Uğur’un Hisar’la tanışıklığı yokmuş. Fakat bu aydınlık adam onun en iyi okuyucularından biriymiş. Vefatı ona telefonla haber verdiğimiz­de bütün işlemleri süratle yerine getirttirdi. Fatma Hanım’ın verdiği bilgiyle Merkez Efendi’de ağabeyisi Selim Nüzhet Gerçek’in mezarı bulduruldu. Onun yanında yer hazırlatıldı. Kimsesiz bir ölü için bütün bu kolaylıklar birer mucize idi. Kader ona bir dizi son nimetler sunmuş oluyordu: Hiç olmazsa ahrete rahat gidiş.

    Dostum arife günü ölmüştü; bayramda cenazesi kaldırılacaktı. Bizim kurumdan bir çelenk yaptırılması isteğime, başkan Atabinen (Reşit Saffet) şu gerekçe ile hâcet görmedi: “Evladım, arkasında kimse bırakmadı ki! Çiçeği kim görecek?” Böylece o genç yaşımda, çiçeklerin anılara saygı için değil kalanlara nümayiş için gönderildiği­ni öğrenmiş bulundum.

    Cenaze namazı Aksaray Valide Camii’nde az bir cemaatle (50 kişi kadar) kılındı. Frau Buck, bir duvara yaslanmış için için ağlıyor ve bana soruyordu: “Almanya’da böyle biri ölünce ülke ayağa kalkar. Hani sizin hiç değilse üniversite gençliğiniz nerede?..

    (Devamı için Çelik Gülersoy’un A. Şinasi Hisar Anı Broşürü – Çelik Gülersoy Vakfı yayını, İstanbul 2001).

    resim_2024-08-26_004619521
    Taksim Belediye Gazinosu’nda Abdülhak Şinasi Hisar ve Çelik Gülersoy (1953).
  • Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Son asır padişahları arasında kulluktan vatandaşlığa geçişi, mal-mülk hakkını, medeni kanunu, evrensel hukuku gündeme getiren; sarayın kapı ve pencerelerini dünyaya açan sıradışı bir hükümdar. Osmanlı Devleti’ni bir Avrupa müttefiki konumuna getiren; ilk gazeteyi, ilk karma eğitim kurumunu, ilk çağdaş hastaneyi kuran öncü. Modern Türkiye’nin temellerini atan, gölgede bırakılmış bir sultan.

    Bugünkü Türkiye’nin yapıtaşlarını koyan, bir bakıma cumhuriyete ve demokrasiye temel hazırlayan kadroların ilklerinden Sultan Abdülmecid’i 200. doğum yılında anmak bir vefa borcudur. Abdülmecid’i önemsemeyip, pek çok sorgulamaya açık olan oğlu Sultan Abdülhamid’i yüceltmeyi seçmek, daha ziyade günümüz siyasetinin hamasi ve pragmatik yapısının sonucudur.

    PHOTO-2023-03-22-13-06-40
    Saltanatının son on yılında hızlı bir tükeniş süreci yaşayan Sultan Abdülmecid, Nizamiye askerlerini denetlerken…

    Son dönem Osmanlı tarihçilerinden Hayreddin Nedim Göçen (1867-1942) Vesâik-i Tarihiyye ve Siyâsiye Tetebbuatı’nda “Gücüm olsa Abdülmecid devrinin bir tarih mükemmelini yazardım!” diyerek bu genç padişahın kısa döneminin yazılmamış bir aydınlanma çağı olduğunu anımsatır. Bu padişahla yaşıt, aydın devlet adamlarımızdan üçünü de analım: İlk Medeni Kanun’u hazırlayan Cevdet Paşa; ilk çağdaş vilayet örgütünü kuran ve ilk Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nu hazırlayan vali ve sonra sadrazam Mithat Paşa; Bursa’da valiyken tiyatro kuran, piyes yazıp sahneye koyan, İstanbul’da açılan ilk Mebusan Meclisi’ne başkanlık eden Ahmed Vefik Paşa… Bu üç bilge devlet adamı, Abdülmecid’in saltanatındaki özgürlük ortamında yetişen genç kadrodandı. Daha niceleri gibi onlar da birikimlerini Abdülmecid döneminde kazanarak kamu görevlerinde yetkinlikle yükselmişlerdi. Bunlar ve öteki çağdaşları, Tanzimat-Islahat yıllarında vezirlik, nazırlık, başvekillik-sadrazamlık da (Cevdet Paşa hariç) yaptılar. Türkiye’nin temellerinde Abdülmecid’in ve bu insanların hukuk, eğitim, demokrasi harçları vardır.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-54
    Abdülmecid’in İstanbul’da yaptırdığı camilerin en zarifi ve görkemlisi olan Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii.

    Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sıralı tahta çıkan 11 padişah, şehzadeliklerini -kimileri orta yaşlarını- sarayın “kafes” denen tutukevinde geçirdi. İlk defa 2. Mahmud’un yerine çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade, 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid 1839’da tahta oturdu.

    Bu, Osmanlı İmparatorluğu için bir değişimdi. Abdülmecid 22 yıl sürecek saltanatına başlarken Osmanlı Devleti’nin pek çok sorununu çözmeye, barışsever-özgürlükçü genç ve kültürlü bir hükümdar olmaya layık ve hazırdı. Yazık ki gençliğinin son evresinde, 38 yaşında öldü.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-05
    İzmir, yüzyıllar sonra ilk kez bir padişahın ziyaretine, Abdülmecid’in gelişiyle tanık oldu. Geride Kadifekale görünüyor.

    Letâif-i Enderun yazarı Hızır İlyas Ağa, Abdülmecid’in doğumu için “tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht Abdülmecid Efendi mübarek Şaban ayının 14 Cuma günü doğdu” notunu düşmüş. Bu zayıf-nahif şehzade de öncekiler gibi daha bebekken çiçek salgınında ölmesi kaçınılmazken “Gelincikli Meryem” adlı kadın tarafından kurtarılmış; ama yüzü çiçek bozuğu kalmış. Yani çok kritik bir dönemde Osmanlı Devleti’nin şansı-bahtı olacak bir padişahı bir halk hekimi kadın hayata bağlamış.

    dolmabahçe inşaat
    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı; Abdülmecid, inşaı 12 yıl süren Dolmabahçe Sarayı’nı 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu.
    PHOTO-2023-03-22-12-29-14
    Seyahatnâme-i Hümâyûn; Sultan Abdülmecid, sadrazama yazdığı Hatt-ı Şerif’te özetle şöyle diyor: “İyi düşüncelerim, herkese olan sevgim ve şefkatim gereği, halk ve uyruklarımın zulüm ve her türlü kötülükten kurtulması, ülkenin bayındırlığa kavuşması, herkesin rahat ve esenliği için ülkeyi gezerek gerçek durumu ve alınması gereken önlemleri yerinde görmek istiyorum.”

    Doğduğu evre ise babası Mahmud’un en kritik, kendi deyimiyle “denize düşen yılana sarılır” dediği evreydi. Rusya’nın kuzeyden, Kavalalı’nın güneyden, Sırpların-Yunanlıların batıdan, kuzeybatıdan tehdit ve saldırıları sürmekteydi. Yeniçeriler İstanbul’un ortasında bir anarşi sorunuydu. Sürekli kıtlık, sıklıkla çıkan yangınlar vardı. Yine de yaşama tutunan Abdülmecid’in eğitimine babasının verdiği önem boşa gitmemiş, yakın geleceğe yetkin-yetişkin bir padişah adayı hazırlanmıştı.

    Şu da hatırlanmalı: Abdülmecid 1. Ahmed’den (tahta çıkışı 1603) 233 yıl, 4. Mehmed’den (tahta çıkışı 1648) 191 yıl sonra, doğrudan babasına ardıl olan üçüncü padişahtır. Aradaki 15 padişah, şehzadeliklerinde birkaç yıldan 40-50 yıla kadar sürekli öldürülmek korkusuyla saray hapsinde tutulmuş; kıt bilgili, saltanat için donanımsız, ülke ve dünya tanımayan, kuşkulu, korkulu yaşamış kimliklerdi.

    Dönemin uzman kişilerinden din-inanç, edebiyat, tarih; yabancı danışmanlardan Doğu-Batı kültürleri, yabancı dil, sanat öğrenen Abdülmecid, aynı zamanda hattattı. Ünlü hattat Mustafa İzzet’ten icazet almıştı. Avrupa prensleri ile eşit denebilir donanımda asker öğretmeni, Hırvat asıllı, Viyana’da askerî akademi okumuş, Macar sonra Osmanlı ordularında görev almış Michel Lattas, Abdülmecid’in saltanatında Osmanlı müşiri, Kırım Harbi’nde serdar-ı ekrem (başkomutan) olan ünlü Ömer Lûtfi Paşa’dır. Piyano öğretmeni Osmanlı bandosunun kurucusu Donizetti Paşa’ydı. Abdülmecid, Fransızca biliyordu; Fransız Débats gazetesine, Illustration dergisine aboneydi. Çok iyi at binerdi.

    [Recueil. Portraits d'Abdul-Medjid, sultan (XIXe s.)]. [S.d.].

    Memduh Paşa Mir’at- ı Şu’unat’da bu müstesna hükümdar için “Seçkin, cömert, merhametli, alçakgönüllü idi” diyor.

    Okurlarımız bu tevazuya bir vâris ararlarsa, oğullarından Sultan 5. Mehmed Reşad gösterilebilir.

    KISA ÖMÜR-OLAĞANÜSTÜ İŞLER

    22 yıllık saltanatta 22 müstesna başarı

    bayrak-asıl
    Bugünkü Türk bayrağı, 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde değişmez biçim ve oranlarını aldı.

    1) Saltanatının ilk yılı 1839’da Türk bayrağı, bugünkü 5 ışınlı Türk yıldızı ve dairesel hilalli değişmez biçim ve oranlarını aldı; sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin de değişmez simgesi oldu.

    2) Osmanlı Devleti uyruğu her bireye birer kimlik belgesi verilmeye başlandı. Halk, başında, fesinin altında sakladığı bu belgeye önce Mecidiye, sonra “kafa kâğıdı” dedi.

    3) 3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kendi önünde okunan Tanzimat Fermanı /Hatt-ı Şerif’le bütün dünyaya Osmanlı uyruklarının can, mal, namus hakkını tanıdığını ilan etti. Yeniliklerin gerçekleşeceği Tanzimat dönemi başladı.

    N8509991_PDF_1_-1DM-20

    4)1840’ta işlevini yitiren Paşakapısı örgütünün yerine sadaret/başvekillik ve nazırlıklarla (Bakanlıklar) yürütme erki kuruldu; hükümete danışmanlık yapacak meclisler oluşturulmaya başlandı.

    5) 1843’te annesi Bezmiâlem Sultan’ın kendi birikimiyle İstanbul’da yaptırdığı halk sağlık yurdu/ilk çağdaş hastane, “Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açıldı.

    6) Abdülmecid ile özel doktoru ve dostu Dr. Spitzer, Mayıs 1844’te İstanbul-Çatalca köylerinde çiçek aşısı kampanyası başlattılar. Kampanya sırasında padişah köylülerin sorunlarını dinledi, geceleri çadırda kaldı.

    7) 1 Şubat 1844’de Tashih-i Sikke para reformu yapılarak 10’luk konvertibl altın-gümüş paraya geçildi. Osmanlı altın lirası, Avrupa ülkelerinin ekü, dinar, riyal ve dukaları ile 22 ayar ve gram olarak eşitlendi. 7.2 gram altın Osmanlı parasına “Mecidiye lirası” denildi. Türkiye Cumhuriyeti, bunu aynı gramaj ve ayarda “Ata Lirası” adıyla ziynet altını olarak bugün de basıyor.

    mecidiye-nisani
    Mecidiye nişanı.
    mecidiye-altini
    Mecidiye altını
    mecidiye-parası
    Mecidiye parası

    8) Kendisine “ilk yurt gezisine çıkan padişah” onurunu kazandıracak yolculuğuna 25 Haziran 1844’te başladı. 17 gün süren geziyi Eser-i Cedid adlı buğu (buharlı) gemisiyle yaptı. İzmit-Mudanya-Bursa-Çanakkale-Midilli-Adalar-Gelibolu uğraklarında halkla yüzyüze görüştü, dertlerini dinledi. Bursa’da atalarının türbelerini ziyaret etti. İkinci gezisine 29 Nisan 1846’da çıktı. Karadan Rusçuk’a gidip Tuna ve Karadeniz suyolundan İstanbul’a döndü. İzlenimlerini Bâbıâli’ye bir fermanla bildirdi. İhtisap vergisinin kaldırılması, yaygın olan bilgisizliğin giderilmesi, hayvan hastalıklarının önlenmesi, kent ve kasabalarda güvenliğin sağlanması için alınacak önlemlere ilişkin buyruklar yazdı.

    9) Babası 2. Mahmud’un döneminde devlete kafa tutacak güce ulaşan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın uzlaşı ve barış için 1846’da İstanbul’a gelmesini sağladı. Annesi Bezmiâlem, bu yaşlı ama güçlü Mısır valisinin Beşiktaş Sarayı ile Bâbıâli arasında gidiş-dönüşlerini kolaylaştırmak için Galata (Valide) Köprüsü’nü yaptırdı. Saraydaki ziyaretinde torunu yaşındaki padişahın eteğini öpen Kavalalı da, Beykoz’da yaptırdığı kasrı padişaha armağan etti. Mücadele bitti, güçlü bir bağ kuruldu. Ünlü vezir-vali ayrılırken Abdülmecid’e üç öneride bulundu:

    1. Nazırlar gerekli görseler de yabancı devletlerden borç alınmamalı; çünkü ödenemez gittikçe artar.

    2. Tarımdışı kamu arazileri çok, ırmaklar da boşa akıyor. Araziler halka dağıtılmalı; akarsulardan da bilimsel yöntemlerle yararlanmalı. Bu sağlanınca göçebeler de yerleşmeyi seçer, aşiret kavgaları sona erer, ürün de vergi geliri de artar.

    3. Avrupa devletlerine yetişmek için köylerden başlayarak okullar açmalı, eğitim işleri ayrı bir nazıra (Bakana) verilmeli.

    10) 1847 Viyana Kongresi’nde (1815) alınan kararın gereği olarak, Osmanlı ülkesinde insan alım-satımı demek olan köleliğin yasaklanmasını onayladı. Kapalıçarşı’nın yanındaki Esirciler Hanı’nı yıktırdı.

    11) 1848’de Avusturya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan Macarlar, Rusya’dan da saldırı başlayınca Osmanlı topraklarına sığındı. Rusya’nın baskısına karşın Abdülmecid, Macar özgürlükçüleri iade etmeyeceğini bildirdi. Avrupa kamuoyunda Osmanlı padişahına ve Türklere karşı sempati doruğa ulaştı. Ruslara karşı ayaklanan Eflaklılar da eskiden olduğu gibi Osmanlı himayesine girmek istedi. Bu gelişmeler, Avrupa devletleriyle bağlaşıklık kurmanın yolunu açtı.

    12) Fosseti Kardeşler’e onarttığı Ayasofya’yı 27 Temmuz 1849’da yeniden ibadete açtı.

    13) Ona göre doğru ve yararlı işlerin yapılmamasında asıl neden yolsuzluk ve rüşvetti. Buna bir çözüm olur beklentisiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Dairesi’nde 11 Aralık 1849’da bir yemin töreni düzenletti; önce kendisi sonra ileri gelen kamu görevlileri rüşvet almayacaklarına dair yemin ettiler.

    14) 1849’da annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı ilk-orta sınıfları olan karma eğitim verecek Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okul açıldı. Abdülmecid de kızını ve oğlunu götürerek bu okula yazdırdı. Okul müdürüne “Bunları diğerlerinden ayrı görmeyiniz, hepsi bizim evladımız” dedi!

    15) Haziran 1850’de üçüncü yurt gezisine çıkarken yanına kardeşi Abdülaziz’i, kendi şehzadelerinden Murad ve Abdülhamid’i de aldı. Amacı, Tanzimat uygulamalarını denetlemek, halkın sorunlarını dinlemekti. Limni-Girit-Rodos, dönüşte Marmaris-Bodrum-İstanköy-Sisam önlerinden geçilerek Sakız’a gelindi. Burada üç gün kalan padişah, adına yapılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Çeşme’ye, oradan İzmir’e gelinerek burada Taif vapuruna geçildi. Gelibolu’da Yazıcıoğulları’nın mezarları ziyaret edildi. 24 gün süren gezinin dönüşünde kayıklara-teknelere dolmuş İstanbullular padişahı sevinçle karşıladı.

    belediye
    Osmanlı kentlerinin ilk belediye örgütü, İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi, 6. Daire-i Belediye binası.

    16) 1850’de İstanbul Denizcilik İşletmesi kuruldu. İstanbul ve Marmara sularında ilk defa vapurla toplu taşımacılık başlatıldı.

    17) Cevdet Paşa’nın başkanlığında 8 yıl çalışan Mecelle Cemiyeti’nin hazırladığı ilk Osmanlı Medenî Kanunu 1851’de yürürlüğe girdi.

    18) 1852’de Mecidî Nişanı adıyla ve 5 rütbesi olan ilk Osmanlı hizmet, yararlılık, ödül, dostluk takısı olan mücevherli göğüs nişanı çıkarıldı.

    19) Osmanlı kentlerinde ilk belediye örgütü İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi (6. Daire-i Belediye) Beyoğlu tarafında açıldı.

    20) Temeli 1843’te atılan, pencere ve balkonları çevreye ve denize bakan Osmanlı Devleti’nin ilk Avrupai imparatorluk sarayı -Dolmabahçe Sarayı- Kırım Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine 7 Haziran 1856’da törenle açıldı.

    21) Kırım’ı işgalden kurtarmak için Fransa ve İngiltere ile bağlaşıklık kurdu. Bu, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle gerçekleştirdiği ilk güçlü ittifaktı. Savaş üç yıl sürdü. Yenilen Rusya barış istedi. Savaşın asıl galibi Osmanlı Devleti ve doğal ki Sultan Abdülmecid’di. Paris’teki barış kongresinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti ve Avrupa devleti konumu onandı. Buna karşılık her ırktan ve inançtan uyruklara yeni haklar tanınması kabul edildi.

    22) 28 Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayımlanarak ırk-din farkı gözetilmeden Osmanlı uyruklarına eşitlik tanındı.

    WASHINGTON ANITI 
    
    ‘Onun temiz adı bu yüksek taşa yazıldı’
    
    Yapımına 1848’de başlanan, ara verildiği için 1885’te tamamlanan Washington Anıtı, dünyanın en uzun dikilitaşı. 169 m. yüksekliğindeki örme sütun için ülkelerden gelen anı yazıtları arasında, Sultan Abdülmecid’in1854’te gönderdiği yazılı taş da var. Sütunun iç yüzeyine yerleştirilmiş yazıtın üzerine Ziver Efendi’nin hattıyla şu dostluk dizeleri yazılmış: “Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hânın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da” (Samimi dostluğun sürekliliği için, Abdülmecid Hân’ın temiz adı bu yüksek taşa yazıldı)
    
    mustafa-izzet-washington
    ABD’nin başkenti Washington’da Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı
    wash.anıt
  • 11 ayın sultanı Ramazan’da kaybolan gelenekler-âdetler

    11 ayın sultanı Ramazan’da kaybolan gelenekler-âdetler

    Ramazan, Türkler için sadece oruç ayı değildi; günler öncesinden yapılan hazırlıklarla karşılanırdı. Mutfak hazırlıkları, ev temizliği, alışveriş, her Müslüman evinin mutat telaşıydı. Eğlence hayatı da Ramazan gecelerinde hareketlenirdi. Zamanla pek çok âdet unutulup yerini başka alışkanlıklara bıraktı; ancak Ramazan heyecanı sonlanmadı.

    AREFE/ARİFE Ramazan ve Kurban bayramlarını önceleyen gün, bayrama hazırlık günü. Arefe günü ikindi namazın-dan sonra kabristan ziyareti yapmak sevap sayılır.

    BEKÇİ BABA/ DAVULCU MANİLERİ Ramazanda sahur davulu kalanların, bayram sabahı bahşiş toplamak için dolaşırken okudukları maniler. Bir örnek: “Güle geldim kapınıza / Selamverdim topunuza / Bahşişimi vermezseniz / Darılırım hepinize…”

    DİREKLERARASI 20. yüzyıl başlarına değin, İstanbul’da Ramazan gecelerine mahsus eğlence merkezi olmuş çadır-tuluat tiyatroları, çayhane ve cambazhaneleriyle ünlü semt.

    DİŞ KİRASI Zengin konaklarına iftar davetine gidenlere, evsahibinin yemekten sonra verdiği hediye veya para ödülü. 2. Meşrutiyet’te, yüksek kamu görevlilerinin diş kirası vermeleri yasaklanmıştı.

    FİDYE Oruç tutamayacak derecede hasta veya yaşlı Müslümanların, tutamadıkları Ramazan oruçlarının her günü için yoksul Müslümanlara vermesi gereken 1 günlük yiyecek bedeli, erzak.

    GÜLLAÇ Nişasta hamurundan açılan ince yufkalara, kaymak, dövülmüş badem ve ceviz sarılıp üstüne şerbet dökülerek hazırlanan Ramazana özel tatlı.

    HELE SÂ Eski ramazanlarda el ele tutuşup teravihe giden çocukların, ellerinde renkli küçük fenerler olduğu halde söyledikleri “hele sâ yele sâ” nakaratlı “Uzunçarşı çamur olmuş/Baklavalar hamur olmuş/ Tiryakiler mahmur olmuş” gibi dizelerden oluşan ezgiler.

    İYD-İ FITIR Fıtır/Fitre bayramı. Ramazan bitimindeki Rama-zan bayramının bir başka adı. Fitre dağıtıldığından yoksulların bayram ettiği gün anlamında.

    İFTAR KAMERİYESİ Topkapi Sarayı’nda, Bağdat Köşkü’nün taşlığındaki balkon. Bu kameriyede asılı kandil iftar vaktinde yakılır, minarelerde akşam ezanını okumak için bekleyen müezzinlerle iftar topu atacaklara işaret verilirdi.

    11 ayın sultanı Ramazan
    Ramazan’ da sahur davulu çalanlar, bayram sabahı bahşiş toplamak için maniler okur, çocuklar da onların peşine takılıp dolaşırdı.

    PİDE Çarşı fırınlarında mayalı hamurdan hazırlanan oval biçimli, parmaklarla nakışlanmış, çörek otlu, susamlı, daha ekstralarına da yumurta sarısı sürülmüş iftara özgü yassı taze ekmek.

    LEYÂLÎ-İ MÜBAREKE Üç Aylar denen Recep, Şaban, Ramazan aylarındaki kutsal geceler: Regaib, Berat, Miraç kandilleri ve Kadir gecesi. Bu gecelerde sabaha dek ibadet edilir, minarelerde kandil yakılır, mevlit okunur; gülsuyu, şeker, şerbet, helva ikram edilirdi.

    NARH PUSULASI Kadılar ihtisap ağaları aracılığıyla Ramazan’a girerken ana gıda maddelerinin fiyatlarını tespit ettirir, narh pusulasını sicil defterine yazdırdığı gibi çarşılarda da ilan ettirirlerdi. Bir örnek: 1832 Raınazan’ında şekerin okkası 5 kuruş, yumurtanın yüz adedi 14 kuruş, güllacın okkası 6 kuruş, kaşar peynirinin okkası 3 kuruş, zeytinin okkası 1 kuruş, Rumeli balının okkası ise 3 kuruş ilan edilmiş.

    ORUÇ KEYFİ Ramazan’da oruç tutan tiryakilerin, ikindi sonrasındaki sinirli, huysuz, fevri, esrik halleri. Eski Ramazanlarda oruç keyfindekileri türlü şakalarla kızdırmak âdetmiş.

    11 ayın sultanı Ramazan-2
    Osmanlı İstanbul’unda çocukların en cok rağbet ettiği bayram eğlencelerinden biri dönme dolaptı. Tabii büyüklerden sıra gelirse… (Nakkaş Levnî’nin minyatürleriyle süslenen Vehbî’nin Sûrnâme’sinden.)

    RAMAZAN SERGİSİ Günümüzdeki marketlerin, alışveriş merkezlerinin olmadığı eski dönemlerde; büyük camilerin iç avlularında Ramazan’a ve bayrama özgü türlü yiyeceklerin, hediyelik, bayramlık öteberinin, kitapların satıldığı tezgahlardan oluşan geçici pazarlar.

    11 ayın sultanı Ramazan-3
    Ortaoyunu’nun son üstadlarından Dümbüllü İsmail Efendi de yıllarca Direklerarası’nda sahne almıştı. İsmail Efendi, çırağı Münir Özkul ile, yıl 1955. 

    RAMAZAN SİMİDİ Kastamonu simidi, Bartın simidi de denir. İyice kızartılıp kurutulmuş susamsız ince simit. Desteler halinde alınıp kaynar suda haşlandıktan sonra üzerine süt dökülerek ya da kavrulmuş kıyma ve soğanla karıştırılarak sahurda yenir.

    TEKNE ORUCU Sahura kalkmaya, oruç tutmaya heveslenen çocuklara, Cuma’larda ve arefe günü, öğlene kadar tutturulan yarım gün orucu. Tekne orucu tutan çocuklara hediye alınması, istediği yiyeceklerin hazırlanması sevap sayılır.

    UÇURTMA Akşamları cami minaresinden, evlerin saçak ya da penceresinden aşağıdaki bir halkaya makaralı ip bağlanır; bu ipe asılı kutucuğa da mum yakılıp konur. Makara çevrildikçe karanlıkta ip ve kandil görülmez ama yanan mumun ışığı havada uçuyormuş izlenimi verir. Bu eski Ramazan gecesi oyunu, çocukları “kandil uçurtma” hevesiyle camiye, teravihe alıştırmak için yapılırdı.