Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • ‘Beni göz göre göre katlediyorlar’

    ‘Beni göz göre göre katlediyorlar’

    18’inci Osmanlı padişahı Sultan İbrahim, 1648’in Ağustos ayında öldürüldüğünde 33 yaşındaydı. Tahttan indirilince hapsedildiği odanın kapısı örülmüştü. Feryatlarını duyanların İbrahim’i yeniden tahta geçirme düşüncesi, onu devirenleri korkuttu. Bunlar, imparatorluğun temelini oynattıklarını bilmeyen aymazlardı. 

    Sultan İbrahim’in 33 yıllık yaşamı, 9 yıllık saltanatı bir tragedya konusudur. I. Ahmed’in altı şehzadesinin en küçüğüydü İbrahim. Babası 27 yaşında öldü, amcası I. Mustafa bir mecnundu. Büyük ağabeyi II. Osman’ı yeniçeriler öldürdü. Ağabeyi IV. Murad genç yaşta içkiden öldü. Kardeşlerinden Süleyman, Bayezid ve Kasım’ı boğdurtmuş; annesi Kösem, hanedanın sönmemesi için küçük oğlu İbrahim’i, Murad’ın kemendinden kurtarmıştı. Hanedan, İbrahim’in soyundan yürüdü ama yazgı değişmedi. Önce tahttan indirildi, 18 Ağustos 1648’de boynuna kement geçirtenlerse, on gün önce mühür verip sadrazam yaptığı Sofu Mehmed Paşa ile şeyhülislam atadığı Abdürrahim’di.

    'Beni göz göre göre katlediyorlar'
    Payitaht-ı Zemin: Eminönü, 2008

    Olup bitenin Na’imâ Tarihi’nden özeti şu:

    7 Ağustos 1648 sabahı yeniçeriler Orta Camii’nde, ulema Fatih Camii’nde toplanırlar. Sofu Mehmed Paşa sadrazam yapılır. Buna kızan padişah mührü kerhen verirken, “Bre köpek! Veziriazam olmak için kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olunca hakkından gelirim” deyip suratını yumruklayarak kovar. Sofu Mehmed, istifa etmek isterse de ocak ağaları, padişahın tehdidi kendilerini de korkuttuğundan ertesi gün önceki sadrazam Ahmed Paşa’yı, cellât Kara Ali’ye boğdurup cesedi Atmeydanı’nda parçalatırlar. Sultan İbrahim’e gönderilen Beyazî Hasan Efendi, “Sultanım, düşman (Venedik) Bosna’yı işgal etti, Çanakkale Boğazı’nı tuttu, cumhur sizden şikayetçi” diyerek askeri yatıştırmak için ayak divanına çıkmasını söyler. İbrahim kabul etmez. Bunun üzerine, Bakırköy’de sürgün olan Valide Kösem Sultan saraya döndürülüp oğlunun hal edildiği (tahttan indirildiği), tahta layık görülen 7 yaşındaki torunu şehzade Mehmed’i Fatih Camii’ne göndermesi, orada biat edileceği bildirilir. Öngörülü Kösem Valide, “Camide biat olmaz, saraya gelsinler” der. İbrahim ise saray surlarına toplar koydurup silahlı Bostancılar çıkartır. Harem dehlizine gelen hal’ erkânını, Perde Kapısı önünde Kösem karşılar. Ocak ağalarından Muslihiddin, askerin ayaklandığını, davranışları akla ve şeriata aykırı padişahın başını eğlenceden alamadığını, rüşvet için her yola başvurduğunu, bu nedenlerle ulemanın hal fetvası yazdığını söyler. Kadıasker Hanefi ve Abdülaziz Efendiler de ağır ithamlarda bulunarak, “Davul zurna ceng ve şeştar sesleri, Ayasofya müezzinlerine ezan yanıltıyor. Bedesten basılıp mallar gasp edildi, ümmet-i Muhammed ırz ve can korkusunda” derler.

    'Beni göz göre göre katlediyorlar'
    At üzerindeki Sultan İbrahim’e bir peyk ve iki solak eşlik ediyor. Padişahın Portresi, 2000

    Yedi yaşındaki Mehmed cülusa hazırlanırken İbrahim’in katına çıkan aynı heyet, “Hal’ edildin” derler. İbrahim, “Hayır ben padişahım” der. Abdülaziz Efendi, “Cihanı haraba verdin, vaktini gaflette geçirdin, rüşveti yaydın, zalimleri âleme musallat ettin” diyerek suçlar. Silahdarla çuhadarı koluna girip hapsedileceği Kafes kasrına götürürler. Sarayda toplanan sadrazam, ulema, ocak ağaları, kapatıldığı yerde bağırıp çağıran ve kaçırılacağı konuşulan İbrahim’in mahpesinin kapı ve pencerelerini ördürtürler. İçeride bir gusulhane, bir abdesthane, biri ocaklı iki oda vardır. Padişahın feryatlarını işiten Enderun halkı aralarında dertleşmekte, “Şanı yüce bir padişahı tahtından indirip diri mezara kodular. Bir çocuğu tahta geçirdiler. İyiliğini gördüğümüz padişahın bu haline katlanmaktansa ölmek yeğdir. Hazırlanıp dışarı çıkartalım ve yine tahta oturtalım” diye konuşuyorlarken padişahın hal’ine karşı Sipahiler de ayaklanma hazırlığındaydılar.

    'Beni göz göre göre katlediyorlar'
    Sultan İbrahim’in annesi Kösem Sultan’ın, oğlunun tahttan indirildiğini söylemeye gelen ocak ağalarını Perde Kapısı önünde karşılamasını gösteren çizim.
    İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

    Bunları öğrenen ayân ve erkânın yüreklerine korku düşer: Eski padişah hayattayken âlem düzelmez, bu işleri yapan bizler de can korkusundan kurtulamayız diyerek İbrahim’in öldürülmesine karar verirler. Müfti Abdürrahim, Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, kadıaskerler, yeniçeri ağası, Murad Ağa ve Kara Çavuş, “Bir yerde iki halife varsa biri katl edilmeli” kaidesince müfti efendiden özel bir fetva daha alıp saray halkından kimse yanaştırmayarak hapishane kapısını yıktırırlar. Sultan İbrahim, “Benim nân ve nimetimi yiyenlerden bana rahmeden kimse yok mudur? Beni göz göre katl ediyorlar, aman!” diye feryat ettikçe saray halkı sağa sola kaçıp ağlamaklı olur. Vezirin getirdiği Cellat Kara Ali de çekinip bir tarafa saklanmıştır. Veziriazam elinde asâ dışarı çıkıp, “Bre nerede şu melun?” diye çağırıp, Kara Ali de ağlayarak “Devletlim beni öldürün, korkudan elim ayağım tutamazım” diye yalvardıkça vezir sopa ile başına gözüne vurarak, “Gel bre melun!” deyip azarlar. Kara Ali ve yardımcısı Hamal Ali ağlamaklı içeri girip kement atarak işini tamam ederler.

    Na’imâ, şu eklemede bulunmuş: “Sultan İbrahim, Abdürrahim’in servetine el koymuş sonra müfti yapmıştı. Onun elinde öldürülmüştür ama tek suçlu Abdürrahim değildir. Çünkü yazgı böyle imiş. Merhum padişahınsa şehzadeliğinde ekseri vakitleri hapishanede (kafeste) geçtiği gibi Sultan Murad diğer kardeşlerini şehit ettikçe can korkusundan mizacı bozulmuştu. Tahta çıktıktan sonra ise devlet erkânının ihmali, cariyelerin halleri yüzünden büsbütün ibtidai ve boş kafa olmuş, kötü arkadaş belâsından yakışmayan işlere kalkışmıştı. Dünya da fesada meyilli olduğundan bu fitne cümlenin elbirliğiyle olmuş demektir”(Târih-i Na’imâ C.IV, 298-324’ten)

    'Beni göz göre göre katlediyorlar'
    18. Osmanlı padişahı Sultan İbrahim’in tuğrasında “Şah İbrahim bin Ahmet Han elmuzaffer daima” yazardı.

    Sultan İbrahim hep söylendiği gibi deli değildi, ruhsal sorunları vardı. Onu alaşağı edip idam edenler ise imparatorluğun temelini oynattıklarını bilmeyen kişisel kurtuluş hesabındaki aymazlardı.

    İbrahim’in cenazesinin, apar topar kaldırılıp babası I. Ahmed’in türbesine değil, saraya daha yakın olan amcası I. Mustafa’nın yanına gizlice ve törensiz gömüldüğü anlaşılıyor. 1980’de bu türbe (Ayasofya Vaftizhanesi) ve I. Mustafa’yla, İbrahim’in kitabesiz mezarları onarılırken kapaklar açılmış, iki iskeletten birinde kafatası olmadığı görülmüştü.

    İKİNCİ TRAJEDİ

    Sultan İbrahim nasıl Deli İbrahim oldu?

    1908’de başlayan hanedan karşıtı kampanyada Sultan İbrahim’in payına, rüşvet ve şehvet düşkünlüğüyle delilik suçlaması düştü.

    'Beni göz göre göre katlediyorlar'

    İbrahim’in, ikinci felâketi, öldürülmesinden 260 yıl sonra, II. Meşrutiyet’tedir. Abdülhamid’in tahttan indirilişiyle başlayan Hanedan aleyhtarı kampanyada, Sultan İbrahim Han, Deli İbrahim yapıldı. Yani bu ikinci atadan süren 18 padişah, bir “deli”nin soyuydu!. Hem deli, hem şehvet ve rüşvet düşkünü bir padişahtan soy atası! Deli İbrahim’i anlatan kitaplar yazıldı. Sara nöbetleri, çengü çegâne fasılları, Cinci Hoca ve öteki üfürükçüler, masalcılar, Şekerpare zillisi, Şivekâr yosması, Telli Haseki, Kızlarağası’nın piçi, şişko avretler… Servete doymayan haris valide Kösem Sultan, Bedesten soygunları, kuyu başında sadrazam boğdurmalar dökülüp saçıldı. Samur Devri, Cinci Hoca (Ziya Şakir’den) Cinci Hoca (M.Turhan Tan’dan), Telli Haseki, Kösem Sultan, Kadınlar Saltanatı yazıldı. Ressamlar, karikatüristler İbrahim’i, sevişmelerini görmüşçesine işlediler.

    'Beni göz göre göre katlediyorlar'
  • Taht kavgalarından mezhep savaşına

    Taht kavgalarından mezhep savaşına

    Osmanlı Devleti’nin ilk iki kutuplaşmasının sebebi taht kavgasıydı. 15. yüzyıldaki bu çekişmelerin etkisi yaşandıkları dönemle sınırlıydı. Üçüncü büyük kutuplaşmanın sonucu olan Çaldıran Savaşı ise yüzyıllardır süren Alevi-Sünni kutuplaşmasını miras bıraktı.

    Osmanlı Devleti’ndeki ilk kutuplaşma, 15. yüzyılın başında bir iktidar mücadelesi etrafında şekillenen Fetret Devri’ndedir. Tarihçi İsmail Hami Danişmend, 1402-1413 arasında yaşananlar için “Osmanlı ülkesinde anarşi başlangıcı”, kaynaklarsa “Fetret-i azim, Fâsıla-i saltanat” diyor.

    Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa

    Fetret Devri’ne zemin hazırlayan olay Timur’un Anadolu’yu istilası ve Osmanlı Sultanı Yıldırım’ı hezimete uğratmasıdır. Timur, 1402 Ankara Çubuk Muharebesi’nde tutsak aldığı Yıldırım Bayezid’in ölümü (1403) sonrası istila ve talan seferini Ege kıyılarına kadar sürdürüp “böl ve hükmet” siyaseti güderek Osmanlı Devleti’nin kapattığı Karaman, Candar/İsfendiyar, Menteşe, Saruhan, Aydın, Teke, Germiyan beylerine eski topraklarını verirken, Yıldırım’ın oğullarını da başlarına buyruk olmaya teşvik etmişti.

    Taht kavgalarından mezhep savaşına
    Padişahın Portresi,2000

    Timur 1405’te öldü. Anadolu’da bıraktığı anarşi ise yıllarca sürdü. Çubuk yenilgisi sırasında Vezir Candarlı Ali Paşa ile Edirne’ye giden Yıldırım’ın oğlu Emir Süleyman(1403-1411) padişahlığını ilan etti. Süleyman, kardeşleri İsa (öl.1404), Kasım (öl.1417), Musa (öl.1413) ve Mehmed (öl.1421) arasındaki taht mücadelesi sekiz yıl sürdü. Musa Çelebi’ye yenik düşen Emir Süleyman, Edirne’den Bizans İmparatoruna sığınmak için İstanbul’a kaçarken öldürüldü. Son koz paylaşımı Çelebi Mehmed’le Musa Çelebi arasındaki 1413 Sürmeli Çukur muharebesidir. Musa yenilip öldürülmüş, Çelebi Mehmed’in Edirne’de tahta çıkmasıyla “Fetret-i azim” noktalanmıştır.

    İki payitaht iki taht

    Osmanlı Devleti, 15. yüzyılın sonunda bir iktidar savaşı daha yaşanır. Fatih Sultan Mehmet’in ölümünün (1481) ardından iki oğlu II. Bayezid ile Cem Sultan arasındaki bu taht mücadelesi, 80 yıl önceki Fetret’i anımsatsa da arka planda Türk-devşirme iktidar çekişmesi ile Bursa-İstanbul payitaht kutuplaşması vardı. Fatih, tahta geçtiğinde (1451) tek erkek (üvey) kardeşi bebekti. Onu, -haberi yokmuş gibi- Zağanos Paşa’ya boğdurtarak geleceğin olası sorununu bir masumu öte dünyaya yollayarak çözmüştü! Kendi oğullarını yeni bir fetrete bulaştırmamak için de “tahta geçen evlâdımın nizam-ı âlem için kardeşlerini öldürmesi kanunumdur” dedi. Büyük şehzadesi Mustafa 1474’te eceliyle ölünce diğer ikisi Bayezid’le Cem’in, nizam-ı âlem için öldüren ve ölen olmaları kaçınılmazdı.

    Taht kavgalarından mezhep savaşına
    İki şehzadenin iktidar kavgası
    Batılı bir ressamın çizgileriyle, Fatih Sultan Mehmed’in ölümünün ardından taht mücadelesine giren iki oğlu Bayezid’le Cem’in kuvvetlerinin Bursa Yenişehir’deki muharebesi.

    1481 baharında Fatih’in ölüm haberini Amasya ve Konya’ya götüren iki ulaktan biri Konya yolunda istihbarat tuzağına düştü. Tuzağın gerisinde Bayezid yanlısı devşirme kökenli İshak Paşa ve diğer devşirme vezirler; karşı safta Cem yanlısı Türk kökenli veziriazam Karamanî Mehmed Paşa grubu vardı. Yani asıl mücadele, devşirme kapıkullarının desteklediği devşirme-dönme paşalarla Türk paşalar arasındaydı. Yeniçeriler İstanbul’u teröre boğdular. Karamanî’nin başı kesilip mızrak ucunda dolaştırıldı, Türk paşalar katledildi. Devşirmeler kazandı, Bayezid tahta oturdu.

    Bunun üzerine Cem, Anadolu dirlik askerlerinden bir orduyla harekete geçti. İnegöl’de Bayezid’in gönderdiği kapıkulu birliklerini yenip atalarının payitahtı Bursa’da sultanlığını ilân etti. Adına para bastırdı, hutbe okuttu. Cem, Rumeli ağabeyim Bayezid’in, Anadolu benim olsun barışçıl yaklaşımını önermek üzere hanedanın en yaşlı saygın bireyi, Çelebi Mehmed’in kızı Ulu Hala Selçuk Hatun’la ulemadan bir elçilik heyetini İstanbul’a gönderdi. II. Bayezid “saltanat paylaşılmaz!” diyerek öneriyi reddetti.

    Bursa Sultanlığı 22 gün süren Cem, 1481-1482 İstanbul-Bursa cenkleşmelerini de yitirince Saint Jean Şövalyelerine sığındı. Cem, tutsaklık pahasına nizam-ı âlem kemendinden kurtulurken tahtın sahibi II. Bayezid de parçalanmayı önledi.

    Sünnî – Kızılbaş kutuplaşması

    Yavuz Selim – Şah İsmail zıtlaşmasının bir sonucu olan 1514 Çaldıran Savaşı, bir din ve mezhep savaşıdır. Bundan günümüzün Türkiye’sine Sünnî-Alevi, Türk-Kürt kutuplaşmaları miras kalmıştır. Çaldıran Savaşı’nın din-mezhep çatışması dışındaki nedenleri, tarihçilerin zorlama gerekçeleridir. Yavuz, Edirne’de planladığı bu ilk seferini, Orta ve Doğu Anadolu Kızılbaşlarının taparcasına bağlandıkları İran Şahı İsmail’e karşı düzenledi. Amacı, İran’a girip payitaht Tebriz’i, Kızılbaşlığın merkezi Erdebil’i zapt etmek, İsmail’i ve Kızılbaşlığı ortadan kaldırmaktı. Oysa ordusundaki dirlik askerlerinin çoğu gizli Kızılbaş, kapıkulu askerleri de Bektaşi Ocağı’na bağlıydı. Osmanlı sınırını aşıp Kızılbaş ülkesine girdiğinde bu ordunun ihanetine uğrayabilirdi. Sefere çıkarken ulemadan, Şah İsmail’le savaşmanın kâfirlerle savaşmaktan öncelikli olduğuna dair fetva almıştı.

    İran topraklarında ilerleyen Osmanlı ordusu, Tebriz’e 100 km mesafedeki Çaldıran Vadisi’nde 23 Ağustos 1514’te Şah İsmail’in ordusuyla savaştı. Tarihçiler, Çaldıran’da büyük bir zafer kazanıldığını, Şah İsmail’in Taclu Hatun’u bırakıp kaçtığını yazarlar. Acaba doğru mudur? Söz gelişi, İranlı Kızılbaş tarihçi Hasan Beg Rumlu (öl. 1578?) Ahsenü’t-Tevârih’de Çaldıran’ı, neticesiz bir savaş olarak anlatmıştır.

    Çaldıran, Sünnî-Hanefi Osmanlı padişahının, çoğunluğu Şah İsmail’e bağlı, Şi –Kızılbaş Doğu Anadolu-İran dünyasına karşı giriştiği bir kırım savaşıdır. Bu savaş sonrasında Anadolu Kızılbaş Türkmenleri, Şah İsmail’e ve Erdebil Tekkesi’ne daha inançlı bağlanmışlar, bunun kalıcı sonucu da 18. yüzyıl ortalarına değin, “Yukarı Canip” (İran) sorunları adı altında Şiîliğe ve Sünnîlik dışı/karşıtı kitlelere yönelik sürüp gidecek kıyımlar olmuştur.

  • Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı

    İstanbul’da son büyük deprem bundan 120 yıl önce 10 Temmuz’da meydana gelmiş, şehir harabeye dönmüştü. Evleri ahşap, nüfusu 1 milyonun altında olan şehirde ölü sayısı 300’lerdeydi. II. Abdülhamid döneminin oto sansürlü payitaht gazeteleri olayı “hafiften” duyururken, “meçhul” telgrafçı Agâh Efendi konuyla ilgili günümüze ulaşan tek yerel ve sivil belgeyi hazırlayacaktı.

    Hicri 6 Muharrem 1312, Rumî 27 Haziran 1310, bugünkü takvime göre 10 Temmuz 1894 Salı günü İstanbul’u alt üst eden depreme, halk “üç yüz on zelzelesi”, o günlerde oğlu Halûk doğan Tevfik Fikret de “Zelzele” şiirinde “İstanbul’u, ateşli bir hastanın titreyişi gibi için için ve uzun silkeleyen, kıran yıkan deprem” demiş.

    Osmanlı payitahtı, II. Bâyezid’in uğursuzluğuna yorumlanan 1509 ve III. Mustafa’nın şanssızlığına verilen 1766’daki iki büyük depremden sonra, 19. yüzyıl biterken 3. sıraya oturan bir deprem felaketi daha yaşadı. Halk öncekilere “Küçük Kıyamet”, 1894’tekine “zelzele-i azim” ve “hareket-i arz” demiştir.

    1894 Depremini yabancı haber kaynakları dünyaya duyururken, olayın İstanbul ve çevresindeki tahribatını II. Abdülhamid’in payitaht gazeteleri üstü kapalı vermişlerdi. Burada ilk kez yayımladığımız belge, döneminden bugüne ulaşan ilk yerel ve sivil belge olma özelliği taşıyor. Telgrafçı Agâh Efendi, görevi nedeniyle öğrendiklerini, küçük samanlı kâğıtlara kurşun kalemle yazıp saklamış.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    Agâh Efendi’nin notları

    Telgraf memuru Agâh Efendi, depremde özenle tuttuğu notlarını yine özenle korumuş. 12 küçük yaprak tutan notlarda, II. Abdülhamid’in başlattığı yardım kampanyasına dair bilgiler de var.

    İstanbullu Neşet Behcet Özede de amcazadesi telgrafçı Agâh’ın 1894’te tuttuğu notları, 49 yıl sonra 24 Haziran 1943 tarihli mektubuna ekleyip yayımlaması için Sermet Muhtar Alus’a göndermiş. Semt semt yıkıntıları, ölü yaralı sayılarını, toplanan yardımları veren belge, o gün bugün yayımlanmamış. 1990’larda elimize geçen bu 16 sayfalık notları dikkatsiz bir ayıklayıcı buruşturup atabilirdi. Mesleği gereği eline ve kulağına ulaşan bilgileri günü gününe kaydeden “meçhul” telgrafçı Agah’ı saygıyla anıyoruz.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    Çilingirler Sokağı. Ev de yok, anahtar da. Edirnekapı’nın suriçinden görünüşü.

    “1310 Zelzelesi: 6 Muharrem 1312, 28 Haziran 1310, 10 Temmuz 1894 Salı günü ezanî saat d.rdü kırk yedi dakika geçe önce hafif bir hareket-i arz hissedilmiş, müteakip gayet kuvvetli surette her taraf sarsılmağa başladı. Zelzelenin istikameti cenub-i şarkîden şimâl-i garbiye ve aşağıdan yukarı doğru vuku’ buldu. Şiddeti takriben on, on iki saniye devam etti. Deniz gayet durgun olduğu halde vapurlar kayıklar birden bire dalgalara tutularak inip çıkmağa başladığından içindekiler bu halin neden ileri geldiğini bilemeyerek korkmuşlardı. Arkasından şehrin her tarafında büyük bir toz bulutu havalandığını görenler bir zelzele olduğunu anladılar. İzmit Körfezine doğru bütün sahillerde, Sarayburnu, Samatya, Tophane, .sküdar, Kadıköy cihetlerinde zelzelenin fazlalığından sular evvelâ çekilmiş, sonra karaya doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetli hareketin vuku’undan bir çeyrek sonra ard arda dört defa daha hareket vuku’ bulmuş, dokuza çeyrek kala ve on birde tekrar zelzele hissedilmiştir. 

    Şiddetli hareket olur olmaz, kadın erkek çoluk çocuk herkes, evlerini meskenlerini dükkanlarını, mağazalarını bırakarak sokağa fırlamışlardır. Akşama kadar sokakta vakit geçirmişlerdir. Gece dahi birçok ahali sokaklarda kalmışlardır. Halk arasında hâsıl olan korku ve dehşeti tavsif etmek imkânsızdır. Zelzelenin en ziyade şiddet gösterdiği sahâ Sultanahmet’ten Edirnekapısı’na kadar olan hat üzerindeki binalar, Fatih, Edirnekapısı, Topkapı, Balat cihetleridir.

    İstanbul cihetinde, Sirkeci’de: Gümrüğün büyük kapısından Emin.nü’ne gidilirken sağdaki kârgir, ahşap binaların yıkılmak derecesini bulduğu görülmüştür. Sirkeci’den Bâbıâli Caddesine ve diğer taraftan Sultanhamamı tarikiyle yukarı çıkan her tarafta damları kısmen yıkılan evlerin ve duvarların enkazıyla sokaklar dolmuştur. Sirkeci İstasyonundaki Emir (Buharî) Camii minaresi yıkılırken ezan okuyan bir çocuk caminin damına düşmüş, hiçbir tarafına bir şey olmayarak salimen aşağıya inmiştir.

    Çarşı-yı kebir’de (Kapalıçarşı): Zelzeleyi müteakip kaçan kaçabildikten sonra kapılar kapanmıştır. Çarşının Nuruosmaniye kapusu tarafındaki kemeriyle Bitpazarı civarındaki kemeri kısmen, Çadırcılar kapısı, Yağlıkçılar tarafı yıkılmıştır. Çarşı dâhilindeki Bodrum Hanı, Kelekeleş hanının bazı yerleri ve daha birçok kârgir bina yıkılarak esnaf ve ahaliden enkazlar altında kalanlar olmuştur. Bunlardan on kişi ölü olarak ve otuz kişi yaralı olarak çıkarılmıştır.

    Çenberli Handa ve Vezir Hanında yıkılan odalardan bir kadınla bir çocuk ölü olarak çıkarılmıştır.

    Küçük Ayasofya Hamamının, camiinin çatıları g..müş, Kurubalık Hamamının kubbesi, duvarları yıkılmıştır. Divanyolu’nda Tavukpazarı’nda, Okçularbaşı’nda, Gedikpaşa, Kumkapı, Yenikapı’da, Langa’da ve Samatya’da birçok ev yıkılmıştır. Koska’da Hasanpaşa Hanının birçok yerleri, yanındaki beylik (?)fırın kâmilen yıkılarak (…?)kârlardan altı kişi telef olmuştur.

    Çakmakçılar Yokuşundaki Vâlide Hanının deniz tarafı, Tavukpazarı’ndaki Yağcı Hanı ile karşısında bulunan diğer hanlar sakatlanmıştır.

    Fatih Camiinin minarelerinden birinin alemi çarpılmış, avlu duvarlarının bazıları yıkılmış, Fatih’te Şekerci Hanının üst katından yangın çıkarak on altı oda yanmıştır. Hırka-i Şerif Camiinin bazı duvarları, Eski Ali Paşa’da Hoca Veyis Camisinin yarısı, Sarıgüzel’de Çıkrıkçı Kemaleddin Camiinin bazı mahalleri, Fatih’te birçok cami yıkılmış , zedelenmiştir. 17 kişi ölmüş 16 kişi yaralanmıştır.

    Yenibahçe’de Gurebâ Hastanesinin bir duvarı yıkılmış, hastanenin bazı duvarları çatlamış, hastalar bahçeye çıkarılmıştır. Edirnekapısı’nda Edirnekapı Camisi kısmen ve minaresi tamamıyla yıkılmış, Edirnekapısı Hamamı yıkılmıştır. Ev enkazları altından cesetler çıkarılmıştır.

    Saraçhanebaşı’nda Mimar Ayas Camiinin minaresi şerefeye kadar yıkılmıştır. Oradaki Amucazâde Hüseyin Paşa Medresesinin birkaç kubbesi yıkılmış, bazı mahalleri sakatlanmıştır. Yine oradaki Hüseyin Paşa Mektebi kısmen yıkılarak bir kız çocuk enkaz altında kalmış, bir çocuk ağırca yaralanmış, diğer çocuklar sâlimen kurtarılmıştır.

    Fethiye Camii kubbesi ve bazı duvarları, Fethiye Medresesi duvarları, Kefevi Camii harap olmuştur. Eğrikapı’da birçok ev, duvar yıkılmıştır.

    Zelzeleyi müteakip gerek İstanbul, gerek Galata ve Beyoğlu’nda hemen bütün bankalar, şirket idarehaneleri, mağazalar, dükkanlar kapanmış, bazı dükkancılar dükkanlarını açık bırakarak firar etmişlerdir. Birçok bina sakatlanmış hâle geldiğinden önlerine ve sokakların başlarına belediye memurları ipler gererek insan ve arabaların geçişini men’ etmişlerdir.

    • Kale bedenlerinden kopan büyük taşlar bir hayli evleri alt üst etmiştir.

    • Balıkpazarı tarafında sahil boyunca Limon iskelesine ve daha ilerilere kadar toprak yer yer çatlayıp yarılmış, yer yer bir arşın eninde göçmüş, (?) bazı binaların temellerine rastlayarak çarpışmıştır.

    • Kumkapı, Yenikapı, Samatya’daki tren güzergahındaki binalar sakatlandığından demiryolları idaresine yapılan tebligat üzerine trenler ev aralarından yavaş geçmeye başlamışlardır.

    • Caddelerdeki büyük saatler işlemeyerek durmuş, telgraf hatları da kopmuştur.

    • Balat’ta Fener’de Tekfur Sarayında birçok kârgir ev, mektep, dükkan yıkılmış altında kalan ölmüştür. Defterdar’da üç ev yıkılıp 11 kişi enkaz altında kalmış ve bunları kurtarmağa çalışan Eyüp komiseri Giritli Hasan Bey’in üzerine duvar yıkılarak bazı yerleri incinmiştir.

    • Cibâli civarında 12 kişi yaralanmış, Reji Fabrikasında on amele enkaz altında kalmıştır.

    • Zelzelenin ertesi gün tedavi için belediye memurlarına müracaat eden yaralıların sayısı yedi yüze ve ölenlerinki yetmişe bâliğ olmuştur.

    • Galata’da hasar fazladır. Galata ahalisi, dükk.nlarını, ticarethanelerini bırakarak rıhtıma kendilerini atmışlar, bazıları da kayıklara binerek denize açılmışlardır. Yeraltı Camiinin minaresi alt tarafından beş altı metre kalıncaya kadar yıkılmış, cami harap olmuş Sıhhiye Dairesinin dış taraftaki sıvaları dökülmüştür.

    • Mumhane caddesi kıyısında henüz yapılmakta bulunan rıhtımın ön tarafı birkaç yerden yarılmıştır.

    • Beyoğlu’nun pek çok yerlerinde birçok bina yıkılmış veya sakatlanmıştır. Her tarafta olduğu gibi orada da halk fevkalâde bir korku ve dehşete uğrayarak erkek kadın çoluk çocuk meydanlara can atmışlardır. Tepebaşı, Taksim belediye bahçeleri, Taksim’deki Kışla Meydanı, Şişli’deki mezarlıklar tamamıyla hıncahınç dolmuştur.

    • Tatavla’da evlerin ekserisi ahşap olduğundan nüfusça telefat vukuu bulmamıştır. Beyoğlu cihetinden birçok kimseler oralara iltica etmişlerdir. Beyoğlu ahalisinden ekserisi de Üsküdar’a giderek “Odun (ahşap) ev var mı?” diyerek başını sokacak yer aramışlar oralara taşınmışlardır.

    • Terkos Su Kumpanyasının boruları bozulduğundan günlerce evlere su verilememiş, sokaklar sulanamamıştır.

    • Kasımpaşa’da da bazı camilerin minareleri ve evler hasara uğramıştır. Büyük Piyâle Camiinin duvarı çatlamıştır.

    • Tophâne Salıpazarı’nda bir evin altında üç kişi kalmıştır.

    • Üsküdar’da çarşı içindeki Nizamiye karakolu yıkılıp üç kişi enkaz altında kalmıştır. Ayazma ve Basmahane’de dört kişi enkaz altında kalmıştır.

    • Kadıköyü’nde Ermeni Kilisesinin duvarlarından bazı taşlar düşmüş, birkaç hane sakatlanmıştır.

    • Maltepe’de de pek çok hasarat vuku’a gelerek ev kapıları açık bırakılıp ahali dışarıya kaçmış, gönderilen çadırlarda barındırılmıştır.

    • Kartal’da Rum Mektebi kâmilen yıkılmıştır. Kartal vapur emanetçisi Hacı Ağa’ nın karısı şaşırarak pencereden atlamış olduğundan ayakları kırılmıştır. Bazı telefat ve yaralananlar da vardır.

    • Pendik şimendöfer istasyonunun yarısı, bir fırın pek çok ev duvarları, gazinolar sakatlanmıştır. Bazı telefat ve yaralananlar olmuştur.

    • Zelzele Adalar’da da bilhassa Heybeli ile Burgaz’da fazla tahribatta bulunmuştur. Burgaz’da sekiz evden mâdâ bütün evler, dükkanlar hurdahaş olmuş, bazı kimseler de ölmüş veya yaralanmıştır.

    • Heybeliada’da da evler dükkanlar yıkılıp 14 kişi enkaz altında kalmıştır. Tepe üstündeki kilise göçmüş, Rum Ruhban Mektebi, Rum Ticaret Mektebi, Arseniyos’un manastırı içine girilemez hâle gelmiştir.

    • Heybeliada’da Şurâ-yı Bahriye azâsından mirlivâ Tayyar Paşa’nın köşkündeki balkon yıkılarak paşanın kızıyla bir erkek çocuğu vefat etmişlerdir.

    • Heybeli’de Şehremaneti muhasebecisi Reşad Bey’in kızıyla torunu balkonda bulunurlarken aşağı düşmüşler, vefat etmişlerdir.

    • Büyükada’da İdare-i Mahsusa’nın bir vapuru suların çekilmesinden iskele önünde kuma oturmuştur. Rum Mektebi, Otel Dezetranje(?), İdare-i Mahsusa müdürü Con Paşa’nın K.şkü duvarları çatlamış, mu’teberan tüccardan Mösyö Dalili’nin köşkünün sıvaları dökülmüş, Nizâm Su Kumpanyasının Hıristos tepesindeki büyük havuzu çatlamıştır. Aya Yorgi Manastırı harap olmuştur. Herkes evlerinden fırlayıp bahçelere kırlara kapağı atmışlardır.

    • Ayastefanos’ta deniz iki yüz metre kadar geriye çekilip şiddetle karaya hücum etmiş, kayık sandal büyük küçük yelkenlileri kıyıya atmıştır.

    • Boğaziçi’nde de zelzelenin te’siri görülmüştür.

    • Çengelköyü’nde Kuleli Askeri idâdisi, Rüşdiye Mektebi haylice sakatlanmıştır. Birçok hanelerin ocakları yıkılmıştır.

    • Vaniköy Câmii yıkılmış, birkaç nüfus enkazda kalmıştır. 28-29 haziran (11-12 Temmuz) Çarşamba gecesi saat sekiz raddelerinde tekrar şiddetlice zelzele olmuştur. Çarşı-yı Kebir’in Fesçiler, Kuyumcular caddesi ile Yağlıkçılar ciheti, Kazazlar sokağı, Yolgeçen Hanı, Baltacı Hanı, Sepetçi Hanı, Yarım Han kâmilen yıkılmıştır. Bu hanlarda bazı vefiyat da vuku’a gelmiştir. 30 Haziranda( 13 Temmuz) dahi sekiz buçuğa yedi kala ve on bir raddelerinde yine zelzele hissedilmiştir. Ahali tekrar sokaklara dökülmüşlerdir. Pek çok kimse korkudan geceyi açıkta geçirmişlerdir.

    • 1 (14)Temmuz 310 Cuma, Belediye memurları taraf taraf ameleler sevk ederek zedelenip yıkılacak hâle gelmiş camileri, medreseleri, hanları , dükkanları evleri yıkdırmaya devâm etmişlerdir.1 (14) Temmuz saat 6 ve 12 raddelerinde zayıf olarak bir zelzele vuku bulmuştur.

    • 2 (15)Temmuz cumartesi, 3 Temmuz Pazar günleri harap binaların yıktırılmasına belediye tarafından devam edilmiştir. 

    • Edilen keşif neticesinde Çarşı-yı Kebir’in pek ziyade rahnedar olduğu, mükemmelen tamir edilmedikçe açılması tehlikeli bulunduğu görülmüştür.

    • Çarşıda suculuk eden Agop isminde birisi, Salı günkü zelzelede dükkanı yıkılınca iyi su bulunan iki küpün arasında kalmış, üzerine topraklar yıkılmış, Cuma gününe kadar o hâl ile yaşamıştır. Memurlar tarafından etraf araştırılırken sesi duyulmuş, derhal orası kazılarak sâlimen kurtarılmıştır. Agop’un ifadesine göre toprak altında açlık his ettikçe Karakulak suyu içmiştir.

    • Kumkapı Ermenileri sâlimen kurtulduklarından dua etmişler, kurban kesmişlerdir. Kadırga ve Cündi meydanlarından dolaşarak şimendöfer yolundan Kumkapı’ya gelebilmiş ahalinin önü alınıncaya kadar şimendöferler işlememiştir.

    • 4-5 (17-18) Temmuz gecesi de iki defa hafif olarak zelzele duyulmuştur. Şehre çekirge de yağmıştır.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    1894 depremiyle ilgili temel kaynaklar:
    İstanbul’da 1894 Depremi, Fatma Ürekli, İletişim Yayınları, 1999.
    İstanbul Depremleri, Mehmet Genç, Mehmet Mazak, İGDAŞ, 2000,

    • 5 (18) Temmuz Salı günü saat dört buçuk ve sekiz buçukta hafifçe zelzele olmuştur.

    • 6 (19) Temmuz Çarşamba günü saat dördü yirmi geçe İstanbul’da yine şiddetli zelzele olmuş, Çarşı-yı Kebir’in birkaç mahalli yıkılarak bir polisle bir jandarma neferi enkaz altında kalmıştır.

    • Rivayete göre Çarşı-yı Kebir’de enkaz altından çıkarılan ölülerin sayısı 150 kişiyi bulmuştur. Hafriyata devam edilmiştir.

    • 7 (20)Temmuz Çarşamba sabahı bir defa daha hafifçe zelzele duyulmuştur.

    • 10 (23)Temmuz Pazar günü üç, 22 Temmuzda (4 Ağustos) iki zelzele daha olmuş, çarşıda simitçinin birisi enkaz altında kalarak on beş gün sonra kurtarılmıştır. Onbeş simidinin her gün birini yiyerek kendisini beslemiştir. Yine çarşıda bir asker enkaz altında kalarak on beş gün sonra çıkarılmıştır. Çarşıda bir kadınla bir erkek fi’il-i şeni’ (zina) icrâ ederken müthiş zelzelede öyle oldukları halde enkaz altında kalmıştır. Bazı dükkan içinde böyle halât-ı nâ-meşru’ada (uygunsuz vaziyette) bulunurken ölenler de görülmüştür.

    • 27 Temmuz (9 Ağustos) saat üçü kırk geçe kuvvetli bir zelzele vuku’ bulmuştur

    • 27 Temmuz (9 Ağustos), 1 (14) Ağustos, 5 (18) Ağustos, 10 (23) Ağustos, 12 (25) Ağustos, 23 Ağustos (5 Eylül), 29 Ağustos (11 Eylül), 8 (21) Eylül, 25 Eylül (8Ekim) de de hafif veya şiddetlice de zelzele tekrar etmiştir.

    • Şimdiye kadarki zayiat tahminen 231 ölü, 205 yaralıdır.

    • Yalova harap olmuş, koruda bulunan kaplıcaların suyu çekilip bir müddet sonra yine akmağa başlamıştır.

    • Yakacık’ta on sekiz ev ile minare yıkılmıştır.

    • Tuzla’da bir hayli hâne yıkılmıştır.

    • Adapazarı’nda 127 ev yıkılarak yirmi beş kişi enkaz altında ölmüştür.

    UZMAN GÖRÜŞÜ / PROF. DR. CELAL ŞENGÖR

    İstanbul yine kuzey-güney hattından vurulacak

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı

    Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor. O da Girit’in güneyindeki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. O durumda Sicilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetmeyeyim.

    İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü görece düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyükdepremleri genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ama bizim beklediğimiz büyük, yani 7,6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-güney ekseninde de ciddi tahribat yaratacak.

    Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depreminin üzerinde olmuş olabileceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek olan bir deprem daha yaratabilir. Al sana çifte cümbüş! 1894’teki nüfus 1 milyon değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Yine binalara, ruhsatlara girmeyeyim.

    TEVFİK FİKRET’TEN 1894 DEPREMİ

    İçin için ve uzun bir ihtilaç ile çırpındı kırdı, yıktı…

    Tevfik Fikret, oğlu Haluk’un doğduğu günlerle çakışan 1894 Depreminde, bir çocuğun dünyaya gelişiyle binlerce yıllık İstanbul’u yıkan felaket arasındaki çelişkiyi, Haluk’un Defteri’ndeki özel şiirlerden “Zelzele”de ağıtlaştırmış.

    Bin üçyüz ondu… Henüz dün bu köhne izbeye sen

    Misafir olmuştun,

    Ki hep sinirli ve hummâlı hastalar gibi yer,

    Birden

    İçin için ve uzun

    Bir ihtilâc ile çırpındı, kırdı, yıkdı… keder

    Ve korku yüzleri soldurdu: evler aileler

    Birer döküntü; kalanlar bütün ezik, hurda;

    Bir inkisâr-ı huşû’ en şerefli başlarda…

    Minâreler bile serbezemîn;

    Beşer, bu sadme-i meş’ûma böyle uğrar da

    Biraz tenebbüh eder.

    Biraz tenbih için bin belâ… ne ders-i haşîn!

    Sen işte böyle siyâh günlerin misâfirisin,

    Hayatın elbette

    Kolay ve neş’e-fezâ bir seyâhat olmayacak;

    Lâkin

    Bu tih-i mihnetde

    Kolay ve neş’efezâ bir seyâhatin ancak

    Hayâli vardır; uzak bir serâb için koşmak,

    Nihayetinde yorulmak ve boş yorulmakdır;

    Hayâtı dev hakikatle çarpışan kazanır;

    Zafer biraz hasar

    İster;

    Koşan cihâd-ı meâliye şanlı, lâkin ağır,

    Mahuf adımlar atar!..

    Önünde zelzeleler, arkasında zelzeleler!..

    HABERLER FRANSIZCA YAYIMLANAN GAZETEDE

    Ahali paniğe kapıldı, arabacılar bayram etti

    Prof. Dr. Fatma Ürekli’nin İstanbul’da 1894 Depremi adlı kitabında, olaydan sonra gazetelerde çıkan haberlerle ilgili ilginç bilgiler yer alıyor. “Deprem vukuatından halkınkorku ve endişeye kapılmasına sebep olunmayacak şekilde” bahsedilmesi doğrultusunda basına getirilen sınırlama, neredeyse tüm gazeteleri etkilemiş görünüyor. Bundan sonra gazeteler konu hakkında “münasip üslupla” bilgi vermiş. Tercüman-ı Hakikat “Yunanistan ve diğer birçok ülkede meydana gelen şiddetli depremlere oranla İstanbul Depreminin daha hafif olduğuna” vurgu yapmış. Sabah gazetesi de depremden iki gün sonra çıkan nüshasında, Mekteb-i Şahane’nin yıkılıp 22 kişinin öldüğü haberini kullandığı için bir gün kapatılmış.

    İstanbul Postası iki hafta sonra verdiği haberinde “Şiddetlice vuku’ bulup ondan sonra gittikçe hafifleyerek devam etmişve elhamdülillah şimdi külliyen zail olmak derecesine gelmiş olan tezelzülât-ı arziye (yer sarsıntısı) ile bir aralık olağan zevk ve neşesini kaybeden şehrin yine mutlu havasına döndüğü, abartılan korkuların gereksizliğinin anlaşıldığı”nı vurgulamış. Yıkıntılara, ölen ve yararlananlara hiç değinmemiş.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    ‘Dünkü deprem’
    Le Moniteur Oriental’ın depremin ertesi günü verdiği haberde, olayın şehirde yarattığı panik ve zarar Osmanlı basınının aksine ayrıntılarıyla aktarılmış.

    Buna karşın İstanbul’da Fransızca yayınlanan Le Moniteur Oriental gazetesinin 11 Temmuz sayısında, depremin tahribatı, şehirdeki panik, semt semt nerelerde neler yaşandığına dair çarpıcı, ayrıntılı bilgiler mevcut. Boş söz etmeden epeyce uzun bir yazıda toplanan deprem haberi, canlı anlatımları, üslubu, göz tanıklıkları, dayandığı kaynakları belirtmesiyle, bugünkü medyamız için dahi bir ders niteliği taşıyor. İşte o haberden bir alıntı: “ Dün saat 12.25’te meydana gelen ve yaklaşık yarımdakika süren şiddetli bir yer sarsıntısı, şehrin tamamında tarifsiz bir panik yarattı. Çok sayıda ölü ve yaralı olduğu (…) Akabinde saat 12.42 ve 13.24’teki hafif şiddetli sarsıntılar ise adeta son nefesini veren şehrin titremeleri gibiydi. O ana dek endişe ve korkuya karşı soğukkanlılığını korumuş olanlar dahi, bundan sonra direnemediler. Pera semti Feriköy, Şişli ve Kağıthane civarındaki tarlalara akın etti. Günün devamında sarsıntılar kesilse de, bu kitlesel göç devam etti. Arabacılar hayatlarının vurgunu yaptı: Pera’dan Şişli’ye 2 Mecidiye’ye insan taşıdılar (…)

  • Sadece 25 senelik bir Türk icadı

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı

    Asırlardır kutlanan Mevlid Kandili yerine Hz. Muhammed’in doğum günü olarak 20 Nisan 571 ilan edildi. Acaba bu tarihi bizden öğrenip etkinlik düzenleyen Müslüman ülke var mıdır?

    Nisan ayında, Paskalya ayinleriyle çakışan ve sanki yarışan “yarı resmi Kutlu Doğum Haftası törenleri” yapıldı. Oysa Hz. Peygamber’in 20 Nisan 571’de doğduğu savı hayli sorunlu.

    Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Muhammed” maddesinde Prof. Dr. Mustafa Fayda özetle: “Genel kabul gören kanaate göre Hz. Muhammed, Fil Vak’asından (elli beş gün) sonra Rebîülevvel ayının 12. Pazartesi günü dünyaya geldi. Mahmud Paşa el-Felekî, Fil Vak’asını 9 Rebîülevvel (20 Nisan 571 pazartesi); M. Hamîdullah ise Hicret’ten önce 53. yılın 12 Rebîülevveli (17 Haziran 569 Pazartesi) günü olarak tespit etmiş.

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    Kutlu doğum anı 14. yüzyıl minyatüründe Hz. Muhammed’in doğumundan sonra meleklerce yıkanıp sırtının peygamberlik mührüyle mühürlenmesi.

    İslâm Ansiklopedisinde Buhl imzalı “Muhammed” maddesindeyse “Doğumu ve Mekke yaşamı için tarih kaynakları yoktur. Güvenilmez kaynaklarsa Peygamberin doğum yılını kat’iyetle tespit için kâfi gelmemektedir” deniyor. Üç kaynakta da şu bilgiler var:

    1 II. Selim’in (1566- 1574) Hasekisi Nûrûbânu’nun Kethüdası Ahmed Ağa’nın M. 1571’de yazdırttığı anonim Tevârih-i Muhtasar adlı yazmada: “…Anuşurevân’ın (1) padişahlığından 40 yıl ya 43 yıl geçti. (570 veya 573 ) Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, rivayetlere göre, Rebiülevvelin 2. ya 8. ya 12. gecesinde dünyaya geldi” denmiş.

    2 Benlizâde’nin Peygamberin hayatını da içeren Ravzatü’l-Ahbab’ında (İst. 1871) doğumu ve vefatı için kesin tarih yok. Zilhicce ayında hac arefesi gecesinde ana rahmine düştüğü; Fil Vak’asında, bu vak’adan 55 veya 40 gün sonra, 30 veya 40 yıl sonra; Rebiülevvel veya Ramazanda, Rebiülevvelin ilk pazartesi, 8. ya 10. veya 12. gecesi doğduğu; Peygamber’in de, “Pazartesi günü doğdum, ilk vahiy de pazartesi günü indi, Hicret’te pazartesi günü Mekke’den ayrıldım, Medine’ye de Pazartesi günü ulaştım” dediği, vefatının da pazartesine rastladığı; ehl-i hesaba göre Rum aylarından Nisanın ilk günü ya 20 veya 28’inde, Nuşirevan’ın tahta çıkışının 42. yılında, İskender’in ölümünden (MÖ 333) 882 yıl sonra doğduğu; İbn Cevzî (öl.1201) de “Hz. İsâ zamanından Peygamberin vefatına dek 600 yıl geçtiği” anlatılıyor. (2)

    3 Feraizcizâde M. Said’in Tarih-i Gülşen-i Maarif (İst. 1805) adlı yapıtında da Peygamberin, Hz. İbrahim’den 2100; Hz. İsa’nın urucundan (Nisan 29 yılı) 600 sene sonra (Miladi 582), “Eshab-ı Fil” senesinde; babasıyla annesi Recep ayı başında Cuma gecesi zifafa girdikleri hesabıyla (9 ay 10 gün sonra) Rebiülevvel ayı’nın 12. pazartesi (23 Nisan gecesi) doğduğu yazılı. (3)

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    14. yüzyıl minyatüründe Sütanne Halime’nin Hz. Muhammed’i emzirmesi.

    Sonuç olarak Hz. Peygamberin doğum yılı bilinmiyor. 12 Rebiülevvelin doğum günü; Kur’an’daki Fil suresinde (4) değinilen vak’anın bilinmeyen tarihinin doğum yılı sayılması da İslâmî bir kabuldür. Bu kabulleri Miladi takvimle hesaplamanın olanağı yoktur.

    Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi yaşamını öğrenmek için öncelikle 6. yüzyıl Hicaz Araplarının takvim yöntemleri bilinmeli. Düşünmeli ki 2. Halife Ömer, ilk kez bir Arap-İslâm yıl-ay-gün takvimi düzenlerken, Hz. Peygamberin doğumunu veya vefatını değil, en doğru bilinen “Hicret”i başlangıç kabul etmiştir.

    Arap âleminin eski gelenekleri araştırılmadan 15 asır sonra zorlama hesaplamalarla biri Kamerî, diğeri Milâdî iki doğum tarihi ve yıldönümü kutlamak doğru mudur? Bizden öğrenip (!) 20 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası düzenleyen Müslüman ülke var mıdır?

    İftar – sahur vakitlerindeki çelişkiler, bir gün önce bir gün sonra başlayan Ramazan-bayramlar, İslâm dünyasındaki çelişkilerin kanıtları. Bunları çözememişken Türkiye’ye özel Kutlu Doğum Haftası törenleri, İslâm dünyasını “Türkler nereden biliyor?” diye gülümsetiyor olmalı.

    1) Anuşurevan, Husrev I. Sasanî hükümdarı (531-579)
    2) C.I. ss 92 vdd.
    3) c.1, s 79-84.
    4) Yemen valisi-meliki Ebrehetü’l-Eşrem Yemenlileri hac’dan caydırmak için fillerle güçlendirdiği ordusuyla Kâbe’yi yıkmak için sefere çıkmış. Savunmadaki Kureyşliler dağlara çekilmişler. Allah, ebabil kuşlarına gökten yağmur gibi taşlar yağdırtarak Ebrehe ordusunu helâk etmiş. Yemen’e dönen Ebrehe de ölmüş. Bu seferin 569 veya 570’te olduğu sanılıyor.

    1989’da kutlamalar başladı 1994’te tarih sabitlendi

    Etkinlik, hep siyasetin gölgesindeydi. 23 Nisan’a denk gelmesi yüzünden son değişiklik 2008’de yaşandı.

    vSadece 25 senelik bir Türk icadı
    İlk kutlamanın ‘Muhammed’ yazılı logosu.

    Kutlu Doğum Haftası ilk kez 12-17 Ekim 1989 arasında Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) tarafından düzenlendi. Etkinliklerin Mevlid Kandilini takip eden hafta boyunca sürdürülmesi planlandı. Dönemin TDV yayın kurulu üyesi Mümtaz’er Türköne, ilerleyen yıllarda o süreci ayrıntılarıyla anlatırken (18 Nisan 2010, Zaman) etkinlik teklifinin kurul başkanı Profesör Süleyman Hakkı Bolay’dan, isim önerisinin de Ayvaz Gökdemir’den geldiğini belirtti. Temel amaç Hz. Peygamber’in doğumunu camilerin dışına taşan, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tasavvuf musikisi konserleri gibi modern hayatın içine giren etkinliklerle kutlamaktı. Türköne, gün belirlenmesi konusunda “İlerleyen yıllarda, Mevlid Kandili kış aylarına tesadüf edince, Kutlu Doğum’u sabitlemeye karar verdik. Miladî takvime göre nisan ayında bu hafta, Diyanet’in önayak olmasıyla ‘Kutlu Doğum Haftası’ olarak ilan edildi” diye aktardı. Nitekim, 1994’ten başlayarak 20-26 Nisan haftası seçildi. Söz konusu haftanın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına denk gelmesiyle etkinliklere farklı anlamlar yüklendi. Özellikle 2012’de kapatılacak olan Diyarbakır merkezli Mustazaflar ile Dayanışma Derneği’nin, 22 Nisan 2007’de düzenlediği Kutlu Doğum Konferansından medyaya yansıya görüntüler üzerine 27 Nisan gecesi Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden “e-muhtıra” olarak adlandırılan bir basın açıklaması yayınlandı. Metinde Kutlu Doğum etkinliklerinin üzerinde duruldu, TSK’nın ‘kanunlarla verilmiş açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza ettiği’ kaydedildi. Ertesi yıl Mart ayında Diyanet İşleri Başkanlığı, “Kutlu Doğum Haftasının, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına alternatif kutlama olarak gösterilmesine yol açması” gerekçesiyle etkinliklerin 14-20 Nisan haftasına çekildiğini açıkladı. Etkinlikler 2008 yılından bu yana söz konusu haftada düzenleniyor.

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    Açılış manşetlerde Etkinlik birinci yılında gazetelere ancak ‘başörtülü kızlar’ın protestosuyla yansıyabildi. Başörtüsü ve irtica vurgusu uzunca bir süre değişmeyecekti; Tercüman, 13 Ekim 1989.
  • Geleneği sahici kültürü yapay

    Geleneği sahici kültürü yapay

    Arapça olan biat sözcüğü, ‘bey’ kökünden türetilmiştir. Kişinin bütün işlerini, hukuksal haklarını birine devretmesi (satması, bırakması) demektir. ‘Biat kültürü’ ise son yıllarda oluşturulmuş yapay bir kavramdır, cumhuriyet ve demokrasinin özüne aykırıdır.

    Biat geleneğinin Hz. Peygamber’in vefatında halifenin kim olacağı tartışmasıyla başladığı ileri sürülür. İbn Haşim’in naklettiğine göre, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir’e “Ey Ebubekir elini aç, dedim, açtı; ben biat ettim” dediğini aktarır. Biat, sonraki Emevi ve Abbasi halifeliklerinde, İslâm devletlerinde bu başlangıçla kurallaşmıştır.

    Osmanlı Devletinde biat, tahta çıkan padişaha tam bağlılık anlamında, temel bir yasa ve törensel bir sergilemeydi. Bu geleneğin en geç Fatih’in ölümü (1481) sonrasında II. Bayezid’in tahta geçmesiyle başladığı söylenebilir. Bursa’da ve Edirne’de tahta geçen ilk beylere biat konusunda ise yeterince bilgi yoksa da minyatür mecmualarında bunların cülus törenlerini gösteren resimler vardır. Ancak II. Bayezid’den, son padişah Vahideddin (1918-1922) ve Halife Abdülmecid Efendi’ye (1922- 1924) kadar biat – cülus törenlerinin aksatılmadığı biliniyor.

    Geleneği sahici kültürü yapay
    II. Murad’ın (1402-1451) cülusunda yeniçeri ağası padişahın eteğini öperek biat ediyor.
    Padişah’ın Portresi, 2000

    II. Selim’den (1566-1574) başlayarak iki ayrı tören yapıldığı, ilkine “İç biat” veya “Biat-ı has;” ikincisine ise “Umum biatı” denildiği de biliyor. Yeni padişah, önce Has Oda’da veya Mermerlikte tahta oturarak Enderun ve Harem ağalarının iç biatlarını kabul ederdi. Ardından Enderun avlusuna açılan Babüssaade’de kurulan altın tahta oturu, bu sırada Galata ve Kız kulelerinden toplar atılarak umum biatı (cülus) halka duyurulurdu.

    Tahta önce nakîbü’l eşrâf efendi veya padişahın hocası yaklaşıp dua eder, sonra sırasıyla saraydaki şehzedeler ve Kırım Hanının yetişkin oğulları; en küçük rütbeliden sadrazama kadar devlet erkânı biat ederdi. Sadrazamın üç adımda bir yere diz çökerek yeri ve en son padişahın ayağını öpmesi kuraldı. Bu törene Arapça “oturmak” anlamında “Cülus”, “Calis-i taht olmak”, “İclas-i hümayun” da denirdi.

    PARALEL TARİH

    Barbaros, 1543’te Fransa’nın güneyindeki Nice’i kuşatırken Kopernik, evrenin merkezine Güneş’i koyan kitabını yayımladı.

    Avrupa’nın en eski üniversitelerinden Montpellier Üniversitesi (Fransa) Papa IV. Nicholas’ın emriyle 1289’da kurulduğunda, Osmanlı Devleti’nin kurulmasına 10 yıl vardı.

    Tüm zamanların en çok satan bilgisayarı Commodore 64’ün 595 dolar fiyatla piyasaya sürüldüğü 1982 yılında, Banker Kastelli olarak tanınan Cevher Özden, İsviçre’ye kaçtı.

    Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nu yazdığı yıl Belçika, türlü değişiklerle bugün hâlâ yürürlükte olan 1831 Anayasası’nı ilan etti.

    Modern bankacılığın temeli sayılan Medici Bankası Floransa’da kurulduğu 1397 yılında Kore’nin bugün dahi kullanılan alfabesinin kurucusu reformcu lider Sejong doğdu.

    Çin’de Tang Hanedanı hükümdarlığı sırasında ilk defa kağıt paranın kullanıldığı 7. yüzyılda Mısırlı Kallinikos’un Bizans’a taşıdığı formül, büyük bir askerî üstünlük getirdi: Rum Ateşi.

    Geleneği sahici kültürü yapay
    Barbaros Hayrettin Paşa.
  • İktidarın zirvesindeki Habeş köle

    İktidarın zirvesindeki Habeş köle

    Osmanlı tarihinin en ünlü haremağalarından Hacı Beşir Ağa, ABD’li yazar Jane Hathaway’in eserine konu oldu.

    İktidarın zirvesindeki Habeş köle
    Hacı Beşir Ağa: Osmanlı Sarayının En Ünlü Harem Ağası
    Jane Hathaway
    Çeviren: Hazal Yalın Kitap Yayınevi

    Jane Hathaway, Osmanlı Sarayının ünlü haremağası Hacı Beşir Ağayı (öl. 1746) tanıtan kitabını “Bob” dediği eşi Robert Simkins ile Beshir (Beşir) ve Stella adlı kedilerine ithaf etmiş!

    Yazarın, Hacı Beşir Ağayı odağa alışının nedeni ilk sayfalarda fark ediliyor: Afrika ve Kafkasya’dan, Ortadoğu ve Amerika’ya uzanan coğrafyalar arasındaki binlerce yıllık köle ticareti. İnsanoğlunun kendi soyuna reva gördüğü işkencelerin en vahşice olanı, bu ticaretin bir gerçeğiydi. Hathaway, hadım köleler tarihini, bu vahşeti şansa dönüştüren Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa’nın yaşam öyküsüne bağlayarak anlatmış. Kitapta önce Afrikalı gençlerin kölelik ve hadımlık serüvenleri, sonra Hacı Beşir’in darüssaade ağalığı işleniyor. Sudan, Habeşistan, Eritre’den toplanıp Mısır’daki köle pazarlarına sevk edilen erkek çocukları bekleyen, korkunç operasyon ve hadımlık ezikliğiyle yaşama yazgısıydı. Satıldıkları Arap, Türk, Fars ve başka kültürlere adapte olmak, buyruklara itaat etmek, yeni dil öğrenmek, yeni bir kimliği kabullenmek; çiş kaçırmanın, ucu mesaneye sokulan bir çubuktan işemenin bunalımlarına katlanmak; kendilerine aşağılayarak bakan harem kadınlarına bekçilik yapmak; kendi aralarında kıskançlık yaşamak…

    İktidarın zirvesindeki Habeş köle
    İstanbul’da yaşayan Hollandalı ressam Van Mour’un (1671-1737) Kızlarağası portresi, yani büyük ihtimalle Beşir Ağa.

    Kitapta Hacı Beşir Ağanın Mısır ve Hicaz’daki görevleri, 1717-1746 arasındaki Darüssaade ağalığı, III. Ahmed , I. Mahmud ve anneleriyle ilişkileri, yönetimdeki nüfuzu, hac hizmetleri, 1007 cilt yazma eser içeren kütüphanesi, kurduğu vakıflar, dönemin hadiseleri konularında da değinmeler var.

    Darüssaade ağaları üzerine bizdeki iki temel kaynaktan biri, Ahmed (Resmî) bin İbrahim’in 1750’de yazdığı Hâmiletü’l- Kübera, diğeri Teberdar (Baltacı) Derviş Abdullah’ın 1742’de yazdığı Risâle-i Teberdariye fi Ahvâl-i Ağa-yı Dârüssaade’dir. Yazarın herhalde görmediği, bu yazmada “Firavun’dan beri saraylardan eksik olmayan kara kâfirler” için ağır eleştiriler vardır. Hacı Beşir’in “mülhid ve zındıklığı” (dinsizliği), I. Mahmud’u etkileyişi, başarılı sadrazamları azlettirişi” de vurgulanmıştır.

    İktidarın zirvesindeki Habeş köle
    Beşir Ağa Camii Topkapı Sarayındaki minaresiz Ağalar Camii gibi mescit ölçeğinde, minaresi de saçak boyundadır.
    Fotoğraf: Hayri Fehmi Yılmaz
  • Osmanlı İstanbulu’nda ‘istemezük’ ayaklanmaları

    Osmanlı İstanbulu’nda ‘istemezük’ ayaklanmaları

    II. Mehmed’in ölümünden (1481) II. Abdülhamid’in tahttan indirilişine (1909) değin 428 yılda, İstanbulluları ölüm korkusuyla titretmiş 100 dolayında olay saptanıyor. Bunlara, vak’a, haile, hâl’, fitne, ihtilal, gulgule, patırtı denmiş. Kent, ortalama beş yılda bir, hop kalkıp hop oturmuş.

    Bin yıllık Roma-Bizans’ın izinde Türk-İslâm payitahtı olan İstanbul, ayaklanma geleneklerini de tevarüs etmiş ve Kapıkulu kışlalarını sur içinde yaptırarak bir bakıma ayaklanma odağını kentte konuşlandırmıştı. Buna koşut, surlar, iç kaleler (Sur-i sultanî, Yedikule) Boğaz hisarları, Kavak kaleleri, Tersane, Tophane, baruthane, zindanlar, kuleler, mahzenler; Et Meydanı, Atmeydanı, Ok Meydanı tecemmügâhları da (toplanma yerleri) de “Kıyam!” nârasını duyanların koşup omuzdaş olacakları noktalardı. İşaret bekleyen yığınlar, ocaklı (kul- asker), esnaf, medreseli, bekar, soyguncu, serseri, yığınları da çoktu. 

    Osmanlı İstanbul’u ayaklanmalarının en tehlikelileri, padişahı hedef alanlardı. 12 padişahın alaşağı edildiği bu kıyamların altısı idam veya dolaylı ölümle ( II. Bayezid 1512, II. Osman 1622, İbrahim 1648, III. Selim 1808, IV. Mustafa 1808, Abdülaziz 1876) noktalanmıştır. 

    Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481’de Gebze’de öldü. İzleyen günlerde yeniçeriler, İstanbul’a payitaht ayaklanmalarının ilk korkunç örneğini yaşattılar. Cenazeyi gizlice İstanbul’a getiren veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’nın ardından gelen yeniçeriler, Karamanî Paşa’yı katledip başını mızrağa geçirerek sokaklarda gezdirdiler. Yahudi hekim Yakub’u ve başkalarını öldürdüler. Yahudi mahallelerini yakıp yıktılar, Venedikli Floransalı mağazalarını yağmaladılar. İshak ve Sinan Paşalar ortalığı yatıştırıp Amasya’dan gelen şehzade Bayezid’in 22 Mayıs’ta tahta geçmesini sağladılar. 

    Karamanî Mehmed Paşa, kul (asker) ayaklanmasında öldürülen sadrazamların ilki olarak tarihe geçerken, devşirme kökenli-ulufeli (aylıklı) Kapıkulları da vezir kellesi alan, taht adayını belirleyen ihtilal gücü olacaklarının ilk işaretini verdiler. 

    Cem Sultan karşıtı yeniçerilerin desteğiyle tahta çıkan II. Bayezid (1481-1512), saltanatının sonunda şehzadelerinden Ahmed’i taht varisi yapmak istediğinde, bu kez yeniçeriler şehzade Selim’i destekleyerek ayaklandı (21 Eylül 1511). Boğaz geçişlerini dur- durup iskelelere el koydular, ulema ve rical konaklarını yıkıp yağmaladılar. II. Bayezid’in para dağıtarak susturduğu askerler, altı ay sonra sarayı kuşatıp yaşlı padişahı feragat ettirerek 24 Nisan 1512’de Selim’i tahta oturttular. 

    Sonrası çorap söküğü gibidir: 1525’te Ayas Paşa’nın, vezirlerin konaklarını, Yahudi mahallelerini yağmalayan yeniçerilerin bu seferki kıyam gerekçesi, sefere götürülmeyip ganimetten yoksun kalmalarıydı. Sultan Süleyman elebaşıları idam ettirdi. 

    Sefer yolunda ölen Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim (1566-1574) Belgrat’ta cülus edip İstanbul’a gelişinde yolu kesildi; isyancılar saraya girmesini engelledi, paşaları tartakladı. Yeni padişah, “terakki ve cülus bahşişi” vererek kıyamı yatıştırdı. Oğlu III. Murad’ın (1574-1595) saltanatında, Yahudi sarrafların piyasadaki altını toplayıp Avrupa’ya satmalarından doğan enflasyon sebebiyle sipahi ve yeniçeriler, alacaklı esnaf, mağşuş (ayarı düşük) ulufe akçesi yüzünden 11 Ocak 1575’te Divan’ı bastı. Kapıkulu Gulgulesi denen olay, ulufeler tamamlanarak yatıştırıldı. 

    Gümüş-bakır karışımı ulufe akçesini esnaf kabul etmediği için Kapıkulları, 2 Nisan 1589’da tekrar saraya yürüdü. “Yerine başka padişah buluruz” tehdidi karşısında III. Murad, Divan üyesi Rumeli Beylerbeyi Doğancı Mehmed Paşa ile Defterdar Mahmud Efendi’yi idam ettirdi. Veziriazam Siyavuş Paşa’yı, şeyhülislamı uzaklaştırdı. “Baş isteriz” tehditli bu ayaklanma, Beylerbeyi Vak’ası’dır. 

    Temmuz 1591’de, yeniçeriler, saray hareminin sayılı kadınlarından Canfeda’nın kardeşi İbrahim Paşa’nın konağını yakıp servetini yağmaladılar. 26 Ocak 1593’te, eksik ulufe verildiğini ileri süren sipahiler sarayı basıp veziriazamın, defterdarın idamlarını istediler. Padişah, içoğlanları ve baltacılara sipahileri püskürttü. 300 sipahi öldürüldü. 

    III. Mehmed’in (1595-1603) 22 Nisan 1595’te cepheden dönen eski sadrazam Sinan Paşa’nın İstanbul’a girmesini istemeyen Ferhad Paşa’nın yolunu kesen sipahiler, şeyhülislam konağına yürüdüler. Padişah yeniçerileri, sipahileri tepelemekle görevlendirdi. Temmuz 1595’te Kapıkulları padişahsız seferine gitmeyeceklerini bildirip ulufe divanında çorba içmediler. Ayasofya camiinde toplanıp Kur’an’a el basarak yemin ettiler. “Ey Müslümanlar kalkın” diyerek halkı sokaklara döktüler. İstanbul karıştı. III. Mehmed’in sefere çıkma kararıyla ortalık yatıştırıldı. 

    1 Nisan 1600’de ayarı bozuk akçe yüzünden sipahiler bir daha ayaklanıp sadaret kaymakamı Halil Paşa’nın sarayına yürüdü. Safiye Sultan’ın rüşvet işlerini çeviren Yahudi kadın Ester Kira’yı parçaladılar. Oğulları idam edildi. Suçlular sur kapılarında diri diri çengellere asıldı. Anadolu’da da Celali Karayazıcı “Halim Şah”, asıp kesiyor, Osmanlı tümenlerini yeniyordu. Sarı Abdurrahman ise İstanbul’da halka: “Kıyamet, mahşer, cennet cehennem, günah, sevap yok!” telkininde bulunduğundan Divan-ı hümayunda yargılanıp idam edildi. 

    3 Ocak 1603’te Ocaklıların “istemezük” naraları üzerine kimi vezirler ve şeyhülislam azledildi. Sipahiler 5 Ocak’ta saraya yürüyüp III. Mehmed’i ayak divanına çağırdılar. Babüssaade önüne çıkan padişah, sipahilerden Hüseyin Halife, Poyraz Osman, Kâtip Cezmi’yi dinledikten sonra kimi saray ağalarını idam ettirdi. Sipahiler, 7 Şubat’ta da sadrazam Yemişçi Hasan Paşa’nın sarayını sardılar. Hasan Paşa, Ağa Kapısına sığınıp burada karşı eylem örgütledi. Sipahilerden çoğu öldürüldü. Diktatör tavırlı Yemişçi Paşa, yeniçeri ağasını ve kimi vezirleri idam ettirdi. 

    I.Ahmed’in (1603-1617) saltanatında, 1606’da Divan-ı hümayunda Celâli ayaklanmaları görüşülürken asi sipahilerden Kızılbaş Mehmed, Gödöslü Ali, Tepesi Tüylü, divanı basıp vezirlerin üzerine yürüdüler. Cürümleri bağışlanıp her birine bölük ağalığı verildi. Bir kez de yeniçerilerle sipahiler, giysileri ve ulufeleri zamanında verilmediğinden ayaklandılar. Ulufe divanında çorba içmediler, zabitlerini taşladılar. I. Ahmed, zorbaşı silahdar ağasını, sipahiler kâtibi Kargazâde’yi, Tekgöz Mahmud’u ve birçok askeri idam ettirdi. 

    İstanbul’da, Bizans ayaklanmalarını hatırlatan bir kıyam, 19 Mayıs 1622’de başladı. O gün Topkapı Sarayı’na yürüyen Kapıkulları, saray dairelerine ok yağdırdılar. Sadrazam Dilaver Paşa’yı, saray ağalarını öldürdüler. Eski padişah I. Mustafa’yı hapisten çıkarıp Kubbealtı’nda vezirleri, kılıç zoruyla biat ettirdiler. Mustafa’yı Eski Saray’a, oradan Etmeydanı’na Orta Cami’ye götürdüler. Sarayda saklanan II. Osman ise Ağakapısı’na gidip yeniçeri ağası Ali Ağa’ya sığındı. Etmeydanı’na giden ağayı askerler parçaladılar. Aksaray’a sürüklediler. Zindanlar açılınca ortalık soyguncularla doldu, yağmalar başladı. 

    Ertesi sabah Ağa Kapısına giden yeniçeriler, II. Osman’a hakaret ettiler. Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa’yı parçaladılar. Böylece iki günde iki sadrazam öldürüldü.II.Osman’ı beygire bindirip hakaretler ederek Etmeydanı’na götürdüler. I. Mustafa, saraya getirilip cülus töreni yapıldı. Davut Paşa ve Ocak ağaları II. Osman’ı bir pazar arabasıyla Yedikule’ye götürülüp boğmak isterlerken Osman hayli direndi. Sipahi Kelender Uğrusu hayalarını sıkıp direncini kırdı. Tarihlere “Haile-i Genç Osman” diye geçen olayın tepkileri yıllarca sürdü. Davud Paşa, Kelender Uğrusu ve daha pek çok yeniçeri- sipahi idam edildi. Anadolu sipahileri Osman’ın kan da- vasını güderek Ocak 1623’te İstanbul’a dökülüp Divan-ı hümayunu bastılar. Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa da isyan etti. Olayın halk edebiyatında da yankıları oldu. 

    I. Mustafa’nın ikinci saltanatında (1622-1623) sadrazam Mere Hüseyin Paşa divan toplantısında Rumeli Beylerbeyini, başka bir gün bir kadıyı dövdürerek öldürtünce ulema ayaklandı. Fatih Vak’ası diye tarihe geçen bu ayaklanmada, Mere Hüseyin Paşa, yeniçerilere ulemadan kimilerini öldürttü. 

    IV. Murad’ın saltanatındaki (1623- 1640) ilk ayaklanma 7 Şubat 1632’dedir. Sipahi fitnesi denen bu kıyamı tertipleyen sadaret kaymakamı Topal Receb Paşa, hedef de IV. Murad’dı. Saraya yürüyen âsiler padişahı ayak divanına çağırdılar. İdamını istedikleri devlet adamlarının listesini verdiler. Hafız Ahmed Paşa’yı divan meydanında padişahın önünde parçaladılar. Bir ay sonraki saray baskınında padişah yine ayak divanına çıktı. Sipahiler, ileri geri konuştular. Ramazan olmasına karşın kışlalarına giderlerken kimi sarhoş kimi ayık çarşıları yağmaladılar. Bayramda, yollara meydanlara kurdukları salıncaklara hediyeler asılmasını duyurdular. Herkes korkusundan kumaş, üstlük, para yağdırdı. Zorbalar ortalıkta çengi oynatıp yakaladıkları kadın ve çocukları taciz ettiler. IV. Murad sert önlemler aldı. Receb Paşa’yı ve elebaşıları idam ettirip tütün, kahve, içki, gece sokağa çıkma yasakları koydu. 

    Sultan İbrahim’in saltanatında (1640-1648) Erzurum Beylerbeyi Hüseyin Paşa, “Veziriazamla davam vardır” diyerek 1643’te ayaklanıp yürüyüşe geçti. İstanbul’da panik yaşandı. Herkes evine yiyecek stoklamaya koyuldu. Çarşı pazar karıştı. Halka gözdağı için müebbet hükümlüler dizi dizi asıldı. Hüseyin Paşa iki bin milisle Üsküdar’da otağ kurdu. Padişahtan sadrazamlık mührü beklerken, gece baskınında bozguna uğradı. Ruscuk’a kaçarken yakalanıp öldürüldü. 

    Bunu, Sultan İbrahim’in Edirne’ye gitmesini fırsat bilen kapıkullarının 15 Temmuz 1644’teki ayaklanmaları izledi. Önce isyan dedikodusu yayıldı. Halk çarşılara hücum etti. Piyasa karıştı. Padişah İstanbul’a döndü. Elebaşılar asılarak ortalık yatıştırıldı, sükunet sağlandı. 

    Sultan İbrahim’in harem çılgınlıkları, bir hasekisiyle sevişeceği daireyi kürkle döşetmek için geceleyin çarşıları bastırması, samur ve amber vergisi koydurtması, mücevher kaplı saltanat kayığı yapılması için esnaftan hatta ulemadan para toplatması, haremdeki çılgın gece eğlenceleri payitahtı gerdi. Girit’ten dönen Kara Murad Ağa’nın “Bende baruttan ve kurşundan başka nesne yoktur” diye diklenişi İstanbulluları cesaretlendirdi. 7 Ağustos 1648 gecesi Fatih Camii’nde ulema, medreseliler ve ahali; Etmeydanı’nda da Ocaklılar toplandı. Kimi paşalar ve sadrazam Ahmed Paşa öldürüldü. Ertesi sabah kalabalıklar Atmeydanı’na yürüdü. Yürüyüşe katılmayan Rumeli kazaskeri linç edildi. O gün İstanbul’da Cuma namazı kılınmadı, dükkânlar açılmadı. Saraya yürüyen din bilginleri, ayak divanına çıkan Valide Kösem Sultan’la anlaşarak İbrahim’in tahttan indirilip yedi yaşındaki oğlu (IV.) Mehmed’in tahta çıkmasını ve ayaklanmanın yatışmasını sağladılar. 9 gün sonra da hapiste tutulan İbrahim idam edildi. 

    IV. Mehmed’in (1648-1687) ilk aylarındaki Sultanahmet Vakası da Justinianos zamanındaki Nika ayaklanmasını anımsatır. Acemioğlanları ile Sultan İbrahim’in kan davasını güden sipahiler, 25-28 Ekim günleri boyunca Atmeydanı’nda kanlı bir savaş sürdürdüler. Sipahiler yenilip dağıldı. Cami zarar gördü. 1649 bahar-yaz aylarında ise Sultanahmet Vakası’nın intikamı için İstanbul’a yürüyen Celâli başbuğu Gürcü Abdünnebi’yi, Sadrazam Kara Murad Paşa, 17 Temmuz 1649’da yendi. 

    21 Ağustos 1651’deki esnaf ayaklanmasının nedeni “meyhane akçesi” denen ayarı düşük akçeleri bozmak istemeyen esnaf, saraya yürüdü. Ayak divanına çıkan çocuk padişah IV. Mehmed bir fermanla haksızlığa son verdi. Bunu 2 Eylül 1651 gecesi, Topkapı Sarayı harem dairesindeki iç hesaplaşma izledi. Kösem Sultan öldürüldü. Ertesi gün yeniçeriler, ulema, esnaf ve halk, saray avlusuna çıkartılan Sancak-ı şerif altına çağırıldı. Suçlu ocak ağaları idam edildi. 

    1654 yazında Sipahiler, isyan için Üsküdar’da toplandılar. Anadolu âsilerinden Abaza Hasan Paşa’nın da sipahilerle İstanbul’a geldiği duyuldu. O panik ortamında, bir gece “ak ateş” görüldü ve veba başladı. Boğaz kıyılarını vuran Kazaklara karşı kayıklarla sevk edilen yeniçeriler yalıları yakıp yıktı. Temmuz ayındaki ulufe divanında sipahiler “Biz kızıl akçe almayız” yaygarasıyla bir daha ayaklandılar. Defterdarın konağını taşa tutup yağmaladılar, duvar çinilerini söktüler. 

    Halep valisi isyankâr İbşir Mustafa Paşa, Ekim 1654’te sadrazam atanarak payitahta çağırıldı. Yollarda oyalanan İbşir Paşa, herkesi korkutacak dedikodular yaydırdı. Yağmaya susamış sekbanlarıyla 25 Şubat 1655’te gelişi panik uyandırdı. İki ay süren bunalımlı sadrazamlığı idamıyla sona erdi. Girit’ten dönen ve ulufeleri ödenmeyen yeniçerilerle topçu ve cebeciler 5 Mart 1655’te Atmeydanı’nda eyleme geçtiler. Öncüleri Celeb Hasan Ağa, isteklerini dilekçeyle saraya bildirip 60 kişinin idamını istedi. IV. Mehmed Alay Köşkü’nde ayak divanına çıktı. Bir hafta süren ayaklanma, İstanbullulara sıkıntılar yaşattı. Elli dolayında yeniçeri idam edildi. Gezgin J. Thévenot, bu ayaklanmayı gün gün yazmıştır. 

    Kıyamların daha korkuncu, saray ağalarıyla Ocak ağalarının çekişmesinden doğan 1656 Nisan-Mayıs aylarındaki Çınar Vak’ası, Vak’a-i vakvakiye’dir. Yeniçerilerden Hasan Ağa, Şamlı Mehmed, Karakaş Mehmed, IV. Mehmed’i yine Alay Köşkü’nde ayak divanına getirttiler. Yolsuzlukları haykırarak kızıl (bakır) ulufe akçelerini yere saçtılar. Padişah, boğdurduğu Darüssaade ağası ile kimi saray ağalarının, sonra defterdarın ve kimi vezirlerin cesetlerini saray surlarından attırdı. Âsiler, bunları Atmeydanı’na sürükleyip ağaçlara başaşağı astılar. Dallarında cesetler asılı ağaçlar, bir doğu masalındaki yemişi insan olan Vakvak ağacına benzetildi. Özel yetkilerle sadrazam atanan Köprülü Mehmed Paşa, kışkırtıcı vezirleri, Ocak ağalarını, isyan elebaşılarını idam ettirip kimilerini sürdürerek olayları yatıştırdı. IV. Mehmed de annesi Turhan Sultan ve haremiyle Edirne Sarayı’na göçtü. Köprülü Mehmed Paşa, sipahilerin 4 Ocak 1657’de başlattığı ayaklanmayı yeniçerilere bastırıp yüzlerce sipahiyi öldürttü. 

    1687’de cephede ayaklanan ordu, keşmekeş içinde Edirne’ye döndü. Sadrazam Siyavuş Paşa, “Ulufemizi İstanbul’da alır, davamızı orada görürüz!” diye bağıran askerleri surların dışında güç bela durdurdu. Sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, 8 Kasım günü sessiz bir operasyonla IV. Mehmed’in hal’ini, kardeşi II. Süleyman’ın cülusunu gerçekleştirdi ama, kente giren askerler ulufe bahanesiyle çarşıları yağmaladı, 23 gün süren bir terör yaşandı. Vezir konakları tahrip ve yağma edildi. Kabadayı kesilen yeniçerileri Ocak ağaları değil, zorba başı Fetvacı Hüseyin yönetiyordu. İstifa eden Siyavuş Paşa’yı konağını basıp öldürdüler. Çarşı esnafından yağlıkçı Emir, beyaz bayrak asıp “Ümmet-i Muham- medden olanlar gelsin” nidasıyla Bedesten, Arasta, Saraçhane esnafını, halktan binlercesini toplayıp saraya yürüdü, Sancak-ı şerif çıkartıldı. İstanbulluların tamamının hücuma geçeceğini korkan âsiler sindiler. Gece sokağa çıkma yasağı kondu ve elebaşılar idam edildi. 

    15 Temmuz 1703’te ayaklanan Cebecilere kapıkulları da katıldı. Edirne Vak’ası, Müftü Vak’ası denen bu kalkışma da yine ulufelerin zamanında ödenmemesindendi. İstanbul’dan Edirne’ye uzanan olaylar, 3 Eylül’de Edirne’deki taht değişikliği ve katliamla sonuçlandı. Ayaklanma başlarken İstanbul adeta sahipsiz; hayat pahalılığı had safhadaydı. Padişah, sadrazam, vezirler ve ulema Edirne’deydiler. Orada da durum karışıktı. Bütün yetkiler, padişahın hocası şeyhülislam Feyzullah Efendi’deydi.

    Sipahi Karakaş Mehmed’in yönettiği âsiler, İstanbul’da Ağakapısı’nı, Paşakapısı’nı, vezir konaklarını yakıp yıktılar. Zindanlardaki mahkûmları serbest bıraktılar. Ocak ağaları öldürüldü. Atmeydanı’nda toplanan 20 bin askere 30 bin de ahali katıldı. Sultan II. Mustafa İstanbul’a gelmeyince, günlerce bekleyen eylemciler, Topkapı Sarayı’ndan Sancak-ı şerifi ve Hırka-i şerifi alarak 9 Ağustos’ta Kul Kethüdası Çalık Ahmed’in idaresinde Edirne’ye hareket ettiler. Yolda, Edirne’deki sadrazam Rami Mehmed Paşa’yı tanımayıp sadaret kaymakamı Ahmed Paşa’yı da sadrazam ilan ettiler. 22 Ağustos’ta tahttan çekilen II. Mustafa’nın yerine kardeşi III Ahmed padişah oldu. Edirne’ye giren İstanbullu âsiler şeyhülislâm Feyzullah Efendiyi çırılçıplak soyup papazlara sürüklettikten sonra öldürdüler. 

    Müftü vak’asıyla tahta çıkıp İstanbul’a dönen III. Ahmed’in (1703-1730) tahttan indirilişi de Lâle Devri’ni kapatan Patrona ayaklanmasıyladır. 28 Eylül 1730’da kılıç sıyırıp “şer’ ile dâvamız vardır, ümmet-i Muhammedden olanlar dükkânlarını kapatıp bayrak altına gelsin” diyen yenilik karşıtları sadece 17 kişiydi. Peşlerine binlerce asker, esnaf katıldı. Tarihçi Şemdanizâde’ye göre asıl tepki, eğlence düşkünü sadrazam Damat Nevşehirli İbrahim Paşa’ya idi. Elebaşı, “Patrona” (koramiral) lakaplı Arnavut Halil’di. Patrona Halil ve yandaşları çarşı girişlerini tutarken kalabalıklar Etmeydanı’na yürüdü. Yeniçeriler ve Acemioğlanları kazan kaldırdı. Yağmalar, baskınlar, yıkmalar aldı yürüdü. Padişah, İbrahim Paşa’yı ve damatlarını idam ettirdi. Bunların cesetleri sokaklarda sürüklendi. III. Ahmed de dayatma üzerine tahttan çekildi. Yerine I.Mahmud geçti. Ayaklanmadan sonra Patrona ve avanesi iki ay İstanbul’a ve yönetime egemen oldu. Kent harabeye döndü, Lâle devri yenilikleri yakılıp yıkıldı. 25 Kasım günü sözde toplantıya çağırılan elebaşılar sarayda öldürüldüler. 

    27 Mart 1731’de cebecilerle yeniçeriler kazan kaldırdı. I. Mahmud (1730-1754) zarar gören çarşı esnafının önüne düşmek istedi. Vezirler bunu onaylamadı. Sancak-ı şerif çıkartıldı. Esnafla halkın, Etmeydanı’na yürüyüşündeki sokak çatışmalarında Boşnak, Arnavut ve Kürt ayaklanmacıların çoğu öldürüldü. 6 Haziran 1740’da, padişah Beykoz’da, sadrazam Kâğıthane’de ikenbir kalabalık Sipahi Pazarı’nı bastı. Bitpazarı’nda, Kazancılar’da soygunlar yapıldı. Esnaf dükkânları kapadı. Soyguncuların amacı Etmeydanı’na gidip yeniçerileri eyleme katmaktı. Ancak Beyazıt Kulluğu çorbacısı kulluk neferleriyle kalabalığı dağıtıp birçoğunu öldürdü. Arnavut soyguncular hamamlarda basılıp öldürüldü. İşsiz bekârlar, kaçaklar memleketlerine gönderildi. 

    Benzeri bir olay 1748’de yinelendi. İstanbul’da bağ bahçe bekçiliği yapan Kürtler çarşıları bastılar. Dükkânlar kapanırken Kulluk çorbacı ve neferleri, çarşı salmacıları ve esnaf, kepenk sırıklarıyla yağmacıları dağıttılar. 

    III. Mustafa (1757-1774) döneminde fitne-i müteseyyidin olayı yaşandı. Bedesten tellalı, düzmece seyit Hüseyin bir beygire binip Haçlı Piyer Lermit gibi, “Bizim hizmet günümüz” diye yüzlerce sözde Hz. Ali soyluyu çevresine topladı. Bunlar, rastladıkları Yahudi ve Hıristiyanları soydular, Edirnekapı dışında tarlalarda çalışan rençber gayrimüslimleri öldürdüler. Bu, güvenlik boşluğunu fırsat bilen soyguncuların ilginç bir oyunuydu. Olay sonrasında keşfe çıkan Eyüp kadısı 200 ceset saydı. 

    25-27 Şubat 1771’de üç günde İstanbul, “Galata Vak’ası” denen bir şehir muharebesine tanık oldu. Kalyoncuların Galata’da bir kahveciyi öldürüp dükkanını yağma etmeleri üzerine Galata kulluk neferleri ile kalyoncular arasındaki kavga, Kalyoncu-Tersaneliler ile Altmışdört ve Yirmibeş bölük yeniçerileri savaşına dönüştü. Her iki tarafa aylaklar, yağmacı kalabalıkları da katıldı. İskeledeki gemilerden toplar çıkartıldı. Kürkçü Kapısından Galata Kulesine ve Sandıkçılara uzanan barikatlar kuruldu. Dört-beş bin asker sivilin, o zamanki deyimle “siper ve metris cengi” üç gün üç gece sürdü. İstanbul, top tüfek sesleriyle titredi Kalyoncular Arnavut pergendelerinden, yeniçeriler Laz gemilerinden kurşun ve gülle attılar. İstanbul-Galata deniz trafiği durdu. Sadaret Kaymakamı ve sekbanbaşı halkı savaşa çağırıp Topçu Ocağını da sevk ederek olayı bastırdılar. Elebaşıları idam edildi. 

    İLK YAYIN

    Güzelliği ve zenginliği ile müstesna bir kent olan İstanbul’un öbür yüzünde zamanı meçhul yangınlarla zelzeleler, salgın, kıtlık, pahalılık ve kıyamlar vardı.

    III. Selim 17 Aralık 1791 günü Ayasofya Camiinde Cuma selamlığında iken bir kişi ayağa kalkıp kendi lisanıyla küfür ve ithamlar savurarak hünkâr mahfiline misket güllesi fırlattı. Zabitlerin yakaladığı kişinin boynu vuruldu. Nizam-ı Cedit yeniliklerine karşı 1805’te başlayan tepkilerin hedefi doğrudan III. Selim’di. Yeniçeriler, alelen “Haşa Moskof olu- rum da cedit askeri olmam” demekteydiler. Rumelikavağı yamakları Kabakçı Mustafa’nın reisliğinde ayaklanıp “Nizamcı katliamı”nı başlattılar. 29 Mayıs 1807 Cuma günü Etmeydanı’nda on bin yeniçeri ve yamak toplandığını öğrenen padişah, Cuma selamlığına çıkmadı ve saltanatı kuzeni IV. Mustafa’ya bıraktı. Bundan bir yıl sonra, Nizam-ı ceditçi Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşanın kendi milisleriyle İstanbul’a gelip yönetime el koyuncaya kadar İstanbul anarşi ve kıtlık yaşadı. Alemdar, III. Selim’i yeniden tahta geçirmek için 28 Temmuz 1808’de sarayı kuşattı. Ancak IV. Mustafa eski padişahı öldürtmüştü. 

    Alemdar, Mustafa’nın yerine II. Mahmud’u (1808-1839) tahta oturttu. Sadrazam olan Alemdar Mustafa Paşa’ya karşı 16 Kasım 1808’de ayaklanan yeniçeriler saraya ve Paşakapısı’na yürüdüler. II. Mahmud, Osmanlı hanedanının hayattaki tek bireyi kalmak için sarayda tutuklu ağabeyi IV. Mustafa’yı boğdurttu. Paşakapısı’nı kuşatan âsilerin çoğu, mahzendeki barut fıçılarını ateşleyen Alemdar Mustafa Paşa’yla birlikte ölürken II. Mahmud da sekban askerlerine yüzlerce yeniçeriyi öldürttü. İzleyen günlerde âsi döküntülerini örgütleyen Kandıralı Mehmed, Kasımpaşa ve Galata’da ayaklanıpTersane’yi Tophane’yi,Levent Kışlası ile ve Taksim’deki Topçu Kışlasını işgal etti. Bu ayaklanmada çarşılar yağmalanmış, kamu yapıları, konaklar yakılmış kadınların ırzına geçilmişti. Öldürülen yeniçeri sayısı beş bindi. 

    2 Nisan 1810’da ocakları Galata’da olan Yirmibeş ve Ellialtıncı bölük yeniçerileri, varillerden, un çuvallarından siperler yapıp savaşırlarken bir çatışma da Tahtakale’de yaşandı. Olayları kışkırtan sekbanbaşı idam edildi. 17 Nisan’da yeniçerilerin Melekgirmez mahallesine kaldırmaya kalkıştığı kadını kurtaran esnaf, çarşıya silahla gelmeye başladı. 1814’te bir grup zorba yeniçeri, Ağakapısı’nı kuşatıp yeniçeri ağasını öldürdüler. Kent güvenliğini sağlamaya kararlı II. Mahmud, Yeniçeri zorbalarını, kimi hamal ve serserileri temizlerken, bekar odalarını, Melekgirmez mahallesini yıktırdı. 1818 Mayıs’ında Tersane halkı ile Humbaracı ve Lağımcılar çatıştı, Semtler yakılıp yıkıldı. Başka bir gün Karaköy’de Yirmibeşinci ve Yetmişbirinci ortalar vuruştu. Etmeydanı’nda bayrak açan yeniçeriler de gelince kavga savaşa döndü. Galata kulesinden de ateş açıldı. Kavgacıların amacı yağmaydı. Kimileri, Ramazan olmasına karşın meyhaneleri açtırdılar. Ocaklı, kalyoncu kavgaları Ocak 1820’de yinelendi. O yılın Temmuz ayında Katolik-Gregoryen Ermeniler çarpıştılar. Ermeni Patrikhanesi kuşatıldı. 

    Yeniçeri aylıklarının dağıtıldığı ulufe divanları da birer ayaklanma provasıydı. Yeniçeriler, 28 Şubat 1821 günü ulufe almaya gelirken, “top tüfek şenliği” diyerek etrafa ateş açıp nâralar attılar, rezalet çıkardılar. Halktan on kişi öldü. Ardından, Eflâk ve Yunan ayaklanmaları bahanesiyle cami avlularında, meydanlarda sözde atış talimi bahanesiyle, gösterilere başladılar. İsyanları tahrik eden Rum patriğinin 23 Nisan 1821’de Büyük Paskalya günü patrikhane kapısında asılması heyecan uyandırdı. Rumlar katledilecekmiş dedikodusu üzerine külhanbeyleri infaza ve kiliseleri yağmaya koyuldular. Aynı günlerde medreseliler ve onlara uyan ahali de Hıristiyan mahallelerine, kiliselere saldırdı. Beyoğlu’ndaki gayrimüslim evleri yakılıp yıkıldı. 

    1481’den beri İstanbul’da olagelen ayaklanmaların sonuncusu, Yeniçerilerin 15 Haziran 1826’daki kazan kaldırmasıdır. O gün yürüyüşe geçen yeniçerilere karşı II. Mahmud, Sancak-ı şerifi çıkartarak halkı savaşa çağırdı. Boğazlar Muhafızı Hüseyin Paşa, Kara Cehennem İbrahim Ağa, yönetime bağlı askerler ve Topçu Ocağından getirilen toplarla Etmeydanı’ndaki yeniçeri kışlaları yıkıldı. İstanbul’da ve taşrada tek yeniçeri kalmayasıya bir katliam yapıldı. Bu operasyona, İstanbul’un 400 yıllık kâbustan kurtuluşu sayıldığından “Vak’a-i Hayriye” (hayırlı olay) denmiştir. 

    Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde, yukarıdan beri özetlenen eylemlerin bir örneği yoktur. Yaşanan nümayişler ve mitingler, önceki dönemlerin ayaklanmalarından farklıdır. Abdülmecid’i tahttan indirme girişimi (1859 Kuleli Vak’ası); 10 Mayıs 1876 tarihinde medrese öğrencilerinin, “Müslümanlar, Hırıstiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanlarda ders yapılmaz” diyerek Fatih ve Beyazıt meydanlarında günlerce sürdürdükleri Talebe-i ulûm kıyamı sonrasında Sultan Abdülaziz’in indirilip V. Murad’ın tahta çıkartıldığı 30 Mayıs 1876 askerî ihtilali; üç ay sonra sağlık sorunu nedeniyle hal’ edilen V. Murad’ı tekrar tahta geçirmek için 20 Mayıs 1878’de Ali Suavi’nin başını çektiği başarısız Çırağan Sarayı vak’ası; 30 Eylül 1895’te patrik İzmirliyan’ın öncülüğünde Kadırga Ermenilerinin üç gün süren gösterileri; buna karşı II. Abdülhmid’in harekete geçirdiği Müslüman halkın nümayişleri; Ermeni militanların 26 Ağustos 1896’da düzenledikleri Osmanlı Bankası baskını; 21 Temmuz 190’teki II. Abdülhamid’e suikast amaçlı Bomba Olayı; 24 Temmuz 1908 Meşrutiyet’in ilanı; o yılki işçi grevleri; 31 Mart Vakâsı (13 Nisan 1909) ve sonrasında Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişi, 27 Nisan’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi; savaş ve işgal yıllarındaki (1912-1922) gösteriler… Bunlar farklı siyasal ve toplumsal olaylardır.