Osmanlı Devleti’nde, 19. yüzyılın ortalarına kadar dileyen herkes ormana girip canının istediği kadar ağaç kesebilirdi. Tanzimat’ı takip eden 1850’li yıllarda Orman Mektebi açılıp çeşitli düzenlemeler yapılıncaya kadar bu durum böyle devam etti.
Arapça iki sözcüklü cibâl-i mubaha, İslâmî- şer’i bir deyimdir, fetvalarda geçer. “Orman herkese açıktır, isteyen dilediği gibi keser biçer” anlamındadır. Cibâl dağ demekse de ormanla örtülü dağ anlamak gerekir. Baltasını bileyen, ormana girer, keser biçerdi. Vergi de ceza da yoktu. Gölden kayadan elde edilen tuz için vergi ödenirdi de 1850’lerde Orman Mektebi açılıp nizamnameler çıkarılıncaya kadar orman ürünleri beleşti. Dahası ormanı kesip kökleri söküp tarım alanı açmak teşvik ediliyordu. Çünkü yer açan ekip biçer, aşar öderdi.
Devletinin ormanlara bir olumsuz bakışı da yolkesen eşkıyası yüzündendi. Bunlar, bahar yaz aylarında soygun yapmak için yola yakın ormanlarda gizlenirdi. Hicrî 1167’de (1754) Divân-ı Hümâyûn’dan Sivas ve Diyarbakır valiliklerine yazılan bir hükümde özetle şöyle deniyor: “Mevsim-i bahar gelmekle ağaçlar yapraklandı. Zümre-i eşkıya ormanlara yaslandı!”
Bir bilim ve kalem insanımız ağaç ve orman tarihimizi yazmak istese, elinde meşe budağı ava çıkmış Anadolulu Homo Sapiens’ten, ormanlara siyanür göletleri oyan bugünün maden işletmecilerine nasıl bir tarih çizelgesi kurar? İnsanoğlundan korunmak için 1000 metreden daha yukarılara çekilen ağaç türlerinin serüvenleriyle baltalı atalarımızdan bugünün sözde uygar çalımlılarına kadar ağaç ve orman düşmanlarının özgeçmişlerini yan yana görmek, herhalde ilginç olur.
Amasra’nın Bostanlar köyündeki Kestanelik’te, kovukları küçük birer oda gibi yaşlı ağaçlar vardı. Bölge ağaçlarını tanıyan orman müdürü, herhalde mübalağa da ederek “Bu ağaçlar İskender’le yaşıt, selam durun” demişti! 21. Yüzyıla girerken Bartın Çimento fabrikasına hammadde veren bir müteahhit aradığı kili bu koruluğun altında buldu. Gölgeliğinde mandaların geviş getirdiği, kovuklarında çocukların saklambaç evcilik oynadığı Kestanelik tarumar edildi.
Ağaç kesme fetvası Sultan I. Ahmed’in saltanatında (1603-1617) derlenen bir kanunnâmenin, ağaç, cibâl-I mubaha (orman) ve bağ bahçe konularına ilişkin fatvaların yer aldığı sayfalarından biri.
Amasra kasabasının meydanındaki anıt ıhlamur ağacı ise bir Alman botanik dergisinin kapağı için 1950’lerde poz vermişti. Onu da karşısındaki Muhtarlık Bahçesine belediye binası yaptıran başkan kestirdi. İdam gerekçesi, bahçedeki taflan, manolya ve akasyaların yerine oturtulan beton belediyenin uzaklardan görünmesini engellemesi olmuştu!
Operatör Cemil Paşa Şehremini (İstanbul Belediye Başkanı) olunca ailelerin ağaçtan ve bahçeden yoksun kalmamaları için Gülhâne, Sultanahmet, Fatih, Doğancılar parklarını açmış, Çamlıca Kısıklı Bahçesi’ni yeniden düzenlemişti. Yüzyıl önceki o medeni görüşün günümüze yansıması nedir? Çamlıca tepeleri önce ruhsatsız sonra ruhsatlı yapılaşmaya terk edildi.
Çamlıca, eski bahçeler, teferrüçgâhlar, çayırlar, korular… Asırlık ardıç dişbudak, kestane, çınar, meşe ve ötekileri, ne zorbalıklara kıyımlara kırımlara ateşlere direnerek bugünlere gelebildiklerini, orman-ağaç yazarlarını bulsalar elbette anlatacaklardır. Zamansız kaybettiğimiz Hikmet Birand (1904-1972 bunun öncülüğünü üstlenmişti. Büyük Adanın Yeşil Örtüsü (1936), Keltepe Ormanlarında Bir Gün (1948), Türkiye Bitkileri (1952), Anadolu Manzaraları (1957), Kurak Çorak (1962) Alıç Ağacı ile Sohbetler (1968), Birand’ın bize bıraktığı servettir.
Orman yağmasıyla mücadele 19. yüzyılın ikinci yarısında ağaç kesmeye eskisi kadar müsahama gösterilmemeye başlandı. Orman ve Maden Nazırı Selim Melhame Paşa’nın 12 Ekim 1893 tarihli raporunda, ormanların tarla yeri açmak için ahali tarafından kasten yakıldığı, orman kolcularının yetersiz veya kayıtsız kaldığı yazıyor. Raporda ayrıca kimseye boş orman arazilerinin kimseye mülk olarak verilmemesi gerektiği yazıyor (solda). Bundan üç gün sonra, kimsenin mülkiyetinde olmayan ormanların devlete ait olduğu, bundan sonra kimseye boş orman arazilerinden tapu verilmemesinin kararlaştırıldığı ilan ediliyor (sağda).
Karagöz’e şikayetKaragöz dergisindeki karikatürde Beykoz Belediyesi’nin kestiği yüz yıllık dört ağaç, dertlerini anlatacak kimse bulamadıkları için Karagöz’e dert yanar: Ağaçlar: Bizim en gencimiz yüz elli yaşındadır. İçimizde ömrü üç yüz yıla yaklaşan vardı. (…) Gölgelerimizin altında Beykozluların dedeleri dinlenmişti. Bugünkü belediye başkanı ve üyeleri, diyelim ki kendilerinden sonrakileri düşünmüyorlar, acaba bizim en aşağı yüz elli yaşında bulunduğumuza niçin hürmet etmediler? (…) Haydi bize kıydılar, o meydanın bomboş, halkın güneş altında kalışına da mı acımadılar! Karagöz: Belediyenin halkı düşünüp, hallerine acımalarını bekleyemeyiz. Teessüf olunur ki görevlerini de ancak tahtibattan ibaret zannediyorlar.”
120 YIL ÖNCE
Tanrının lütfu orman, baltayı vuran insan
Günümüzden 120 yıl önce yayımlanan Coğrafya-yı Umrânî‘nin ormanlar bahsinde Rumeli ve Anadolu ormanları için ilâhi bir bahşayiş (bağış) denmiş. O zamanki ölçümlerle ormanlar 12 milyon hektarlık bir araziyi örtüyormuş. Bundan az ormana sahip ülkelerin ormanları önemli birer gelir kaynağıyken biz keyfemâyeşâ (gelişigüzel) yararlanıp tahrip ediyormuşuz.
Rumeli ve Anadolu’nun orman bölgelerini ve ağaç türlerini tanıtan Coğrafya muallimi Mehmed Hikmet Bey, ağaçların “hazlarına ve sevgilerine” de değinmiş. Köknar, taze topraktan, gayet dik meyilli araziden hazzedermiş. Beğenip yerleştiği yerler: Ilgar, Abbas, Ala, Keşiş Kaz, Bulgar, Anti Toros, Yozgat’taki Akdağ’mış. Sindbâr (Lârbin) koruları, Çal, Kümbet, Zigana, Bolu, Düzce, Keşiş, Domaniç, Dikili, Bulgar, Toros’u yurt edinmiş; birçok türü sayılan çam, zayıf, kumsal ve kuru arazileri tutmuş. Ardıç, pürnâr (yeşil meşe), ak meşe, kara meşe, kestane, şimşir, servi, çitlembik, orman portakalı, Rize’nin köylerinden, Mapavri’de (Çayeli), Yafa’da, Adana’da Berket Dağı’nın eteğinde, Karagöl Mescit ormanlarında, Bursa’da Keşiş Dağı’nda (Uludağ) serpilmiş. Muş sancağında da ceviz ormanları varmış. Doğal ki bugün yok! Eski ormanların Anadolu arazisinde insanoğlundan kurtuluş için tırmandıkları irtifalar, 120 yıl önceki ölçümlerle 1400-3000 m arasında.
Yine öğreniyoruz ki 19. yüzyılda, hammaddesi ormanlardan elde edilen üretim ve tüketim alanları günümüzle kıyaslanmayacak kadar çok. Marangozlar, doğramacılar, keresteciler, kutucular, arabacılar, çıkrıkçılar, tezgâhçılar, fıçıcılar, nalıncılar… En obur iki tüketim kapanı da Tophane ve Tersane imiş. Ayrıca unutmamalı ki Suriçi İstanbul’un yaklaşık 100 bin yapısının yüzde doksanı ahşaptı. Yakacakta da odun ve odun kömürü tüketiliyordu. İlkokul sınıflarında coşarak söylediğimiz “Baltalar elimizde” diye başlayan “Oduncu“ canlandırmasındaki korkunç mesajın öğretmenler bile henüz ayrımında değillermiş.
Kitapta gemi direkleri, bina yapımları için köknar meşe kestane tomruklarının Sinop’tan geldiği açıklanıyor. Karaağaç, kızılağaç, kuyu, maden ocağı, Tophane ve Tersane işlerinde; kavaklar bina yapıcılığında; meşe, köknar, ceviz, kiraz ,dişbudak, kayın, çınar, armut, ünnap ve zeytin doğramacılıkta; gürgen, kestane ve huş, koçu ve nalın imalatında; akça ve köknar, musiki âletleri yapımında kullanılır, odun kömürünün en alası meşe, gürgen, kayından yakılırmış. Çabuk tutuşan huş ve gürgen fırıncılarca makbulmüş.
Yakacak odun naklinin nehirlerde sallarla yapılması da ilginç. Bu şekilde taşımacılığa uygun olmayan çay ve ırmaklarda ise sahiplerince damgalanmış odunlar suya bırakılır, sel odunu denen dağınık odunlar uygun yerlerde yapılan süzeklere kadar ‘omcıcı’ denilen görevlilerce indirilip toplatılırmış. Bu meslek, Şile, Akçaşehir, Ereğli, Giresun Tirebolu’da, Karadeniz’e akan Ağva, Karasu, Melen, Kuluç, Aksu Harşit çaylarında eskiden beri yapılarak ormanlardan külliyetli sel odunu Karadeniz sahiline indirilerek denizden İstanbul’a sevk olunurdu. Kızılırmak yoluyla Sivas’a, Tozanlı suyundan Tokat’a, Keşiş Dağı’ndan Nilüfer Nehri’yle Bursa’ya aynı usulle sallar tertip edilip odun indirilirmiş.
Odun kömürü mahrukatta önemli olduğundan pek çok ormanlarda özellikle Istıranca’da, İzmit yarımadası ormanlarında “torluk” denen kömür ocaklarında yakılıyor. Istıranca kömürleri İnbada, Midye Silivri iskelelerinden yelken gemileriyle Karadeniz ve Marmara üzerinden İstanbul’a naklediliyordu.
Zift ve katran, Bursa, Balıkesir, Kastamonu, Kosova, Trabzon, en çok da Bartın, Artava, Görele, Kazdağı çam ormanlarında üretilir; Görele, İnebolu, Bartın iskelelerinden tulumlarla İstanbul’a sevk olunurdu. Görele katranı en makbulüdür. Tabakhanelerde kullanılan kabukların en alaları, meşe, kestane kabuğudur. Söğüt ve aksöğüdün taze dallarından fıçı çenberi sepet çubukları; Huş ağacı dallarından süpürge yapılır. Sahil çamlarından elde edilen reçine, çam sakızı, katran, terementi, Tersane-i Âmire levazımındandır. Bunlar, eczacılıkta da diğer sanayi alanlarında da tüketilir. Barut imalinde gerekli kömür söğütten, top barutu kavak kömüründen elde edilir. Akdiken ağacı kömürü ressamlıkta kullanılır.
Sultan I. Ahmed’e ithaf edilen Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l-Ahbab adlı kitaplar, özellikle Müslümanların tarihindeki kara sayfalara ve ümmeti temsil eden kimi halifelerin yaptıkları zulümlere dikkati çekiyor.
Hemen 17. yüzyılın başında, 1603’te beklenmedik bir padişah ölümü (III. Mehmed) ve bir cülus (I. Ahmed) yaşandı. Ölenin cenaze namazını kılanlarla, tahta oturan çocuğun önünde eğilip biat edenler arasında ola ki tanışıklıkları olmayan iki kadı, Veysî Efendi ile Bostanzâde Yahya Efendi de vardı. İki yazar da tarihten ders alsın diye Sultan Ahmed’e ithafen birer eser yazdılar. Alaşehirli Veysî’nin (öl. 1628) eseri Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi, Tireli Bostanzâde Yahya Efendi’ninki (ölm. 1639) Târih-i Sâf-Tuhfetü’l-Ahbab’dır.
Hâb-nâme-i Veysî (*) adıy- la da bilinen ilk eseri, yazarı bir düş sahnesi kurgulayıp anlatmışsa da ayan beyan tarih gerçeklerini yansıtır. Veysî, yazar aktarımı ustalığıyla toy padişaha bir öğüt kitapçığı sunarken, “Boşuna ümitlenip böbürlenme, senin saltanatın da farklı olmayacak” mesajı vermek istemiştir.
Kitaptaki anlatıcı İskender-i Zülkarkeyn, bir bahçede yüksek bir tahtta, sağında solun da Osmanoğullarının önceki sultanları oturmuştur. İskender, zamanın padişahı Ahmed’e, âlemin eşkıya zulmünden kavrulduğu, her tarafın yakılıp yıkıldığı bir zamanda tahta oturmasını talihsizliğine vererek dil kavgasının yerini kılıç ve mızrağın aldığını, eşkıyanın çoğaldığını, zaten dünyanın hiçbir padişah zamanında bahtiyarlık görmediğini, adalet kurulamadığı için ahalinin de zulümden ezildiğini belirtir ve “Sen de bahtsız bir zamanda tahta oturdun” der.
Sufi mistik yazar ve şair Hallâc-ı Mansûr’un, Abbâsî Halifesi Muktedir Billâh’ın emriyle idamı, 922. Zındıklıkla suçlanan Mansûr önce kırbaçlanmış, burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edilmişti.
Padişah cevap olarak, büyükbabası Sultan III. Murad’ın doğuya batıya ordular gönderdiğini ama israf, rezalet ve yolsuzlukların önlenemediğini, tahtın da kendisine böyle bir zamanda nasip olduğunu söyler. Zülkarneyn, “Hayıflanma. Kötülükler zamanında yüz gösterdi sanılsa da doğrusu şu: Dünya, dönmeye başladığından beri hiçbir padişah zamanında mamur olmadı” diyerek, Hz Âdem ve Havva’dan başlayan uzun ve ayrıntılı bir “kötülükler, zulümler, cinayetler” tarihi anlatır. İslâm tarihi evrelerine dair kimi pasajlar şöyledir:
• Beş yüzyıllık cahiliye devrinde ayrılık şeraresinden iki bölük olan kabilelerinin, kırk yıllık savaş ve vuruşta, Arap toprağına kılıçların saçtığı kanla gül rengi deriye döndüğünde; yahut her birinin bir puta, dağa taşa, suya tapma aymazlığından Hz. Peygamber kurtarırken Ensar ve Muhacir pençelerinin düşman kanından mercan pençesine döndüğünde veya Resullerin Efendisi sonsuzluk âlemine yürüyüp Hz. Ebubekir’in halifeliğinde yalancı peygamberlere savaş açılıp din düşmanlarının ölülerinden yılan, karınca, kuş ve vahşi hayvanlara ziyafetler verildiğinde mi âlem mamurdu?
Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l- Ahbab adlı eserlerin nadir yazma örnekleri.
• Hz. Ömer’in halifeliğinde İran’a, Turan’a, Hind’e, Ye- men’e, Mısır’a, Mağrib’e bölük bölük asker gönderilirken kendisinin kölesi tarafından zehirli hançerle öldürülüp üç gün imamsız kaldığında mı dünya mağmurdu yoksa Hz. Osman’ın halifeliğinde aşağılık Ümeyyeoğullarının peygamber evinin yanındaki halifeliği kırk gün kuşatıp Kur’an okuyan Hz. Osman’ın başını gövdesinden ayırıp kanıyla Allah kelâmının yapraklarını kırmızı lâleye çevirdiklerinde veya Allah’ın Aslanı Hz. Ali’nin Cemel’de, Haricilerle ve Muaviye ile savaşlarda elli binden fazla sahabenin yüz binden fazla Allah kulunun şehit veya helâk olduğu, hilafet kaftanının Hz. Ali’nin omzundan alınıp Muaviye’ye giydirildiği ya da aşağılık Şamlıların ve Emevi sefillerinin Ali-oğullarına nice zulümleri reva gördükleri, Mısır’daki Şii katliamında Nil’in şarap rengine döndüğü, Yezid’e tapanların Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i ve onca masumu, kılıçlarına azık ettikleri zaman mı yeryüzü mamurdu?
Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l- Ahbab adlı eserlerin nadir yazma örnekleri.
• Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz dışındakilerin fesatlıkları, Hz. Peygamber’in vasiyetine hutbelerde söve söve Müslümanları Cuma’dan ve cemaatten soğuttukları, Medine’deki evini yağmalayıp, Müslümanları katledip iffetli kadınlara tecavüz edenleri ödüllendirdikleri, Velid bin Yezid bin Abdülmelik’in bir eğlence meclisinde kulağına ezan sesi gelince cariyelerinin önünde cima ettiği, şarkıcıya hadi imam ol deyip meclistekilere de şarapla abdest aldırıp hilafet kaftanı giydirdiği cariyeye imamlık ettirip namaz kıldırdıktan sonra onunla mihrabın önünde bir daha cima ettiği zamanda mı âlem mamurdu?
Kerbela Olayı’nda Haris’in, Müslim’in çocuklarını öldürmesini tasvir eden minyatür.
• Dinsiz Haccac’ın dünyanın zulme boyandığı o devirde huzurunda iki yüz yirmi bin Müslümanı katlettirip savaşlarda öldürülenlerin, zindanlara atılanların sayısı bilinmezken Ebu Kabîs dağına mancınık kurup Kâbe’yi tahrip ettiğinde mi âlem mamurdu? Veya hilafet Abbasoğullarına geçtiğinde Halife Memun’un İmam Hanbel’i hapsettirdiğinde, Halife Mutasım’ın bilginleri Kur’an yaratık mıdır sınavından geçirirken kırbaçlattığı, kırk yıl her tarafta Müslümanlara işkence edildiği, Halife Ebu Cafer’in İmam Ebu Hanife’yi hapsettirdiğinde mi âlem mamur idi?
• Alçak vezir Alkamî’nin Hülâgu’yu Bağdat’ı zapta çağırması üzerine Tatar ordusu kent kapısına dayanınca Halifeyi ve hanedanını meydana çıkartıp katlettirdiği, Tatar askerlerinin iffetli kadınların ırzına geçtikleri, üç yüz yetmiş bin Müslümanın kellelerinden yeryüzünün bostan bozuntusuna döndüğünde mi âlem mamur idi?
• Fatimî halifesi sapkın Hâkim-biemrilulah’ın çarşı pazar denetlerken suçlu gördüğü esnafı, yanındaki minare boylu ifrit zenciye herkesin önünde livata ettirirken mi dünya mâmur idi?
• Veyahut kan dökücü Cengiz’in İran’da ve Turan’da, hayasızlardan ve kadınlardan başka kimse kalmamışken, bura kadınlarının karnında inci bitermiş safsatasıyla bir günde yirmi bin kadının göğsü yarıldığında mı bu âlem mamurdu?
Veysî, Vakı’a-nâme’nin sonunda, “Bunlarda padişahların günahı yoktur, hepsi kulların fesatlığındandır” diyor ve dinlediği bu ibret kıssalarını yazıya döküp padişaha sunacağı sözünü verdiği sırada sabah horozu ötüp âlemi uyandırır.
Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf’ı (**) ise bir tevârih örgüsündedir. Ulema ailesi Bostanzâdelerden Kazasker Yahya Efendi, 1616’da I. Ahmed’e sunduğu eserinde İslâm coğrafyasından 300 dolayında halife ve hükümdarı, 15 ayrı hanedan başlığında tanıtmış: Emevi, Abbasi, Endülüs, Fâtimî halifeleri, Saffarîye, Sâmânoğulları, Büveyhîler, Gazneliler, Selçuklular, Karaman (Anadolu) Selçukluları, Havarizm Devleti, Atabegler, Eyyübiler Türkmen (Memlûk) Devleti. Yahya Efendi her halife ve hükümdarı anlatırken hak adalet kadar zulümlere değinmekten de çekinmemiş:
“Çok zina eden, babasıyla yatmış cariyelerle onların babasından doğurdukları kızlarla yatan, sarhoş ve cünüpken koynundaki odalığa halifelik cübbesi giydirip cami imamlığı yaptıran II. Velid’i, Saltanat işlerini sevgili cariyesine bırakan II. Yezid’i,
Kendisini halife yapıp uğruna 600 bin insan öldüren Ebu Müslim’i öldürten, İmam-ı Azâm’ı zehirleten, Mansur’u,
Ayyaş halife Mehdî’ye ve torunu yine ayyaş ve güzellerle vakit geçiren Emin’i,
İmam Ahmed bin Hanbel’i meydan dayağına çeken, mutfağında her gün bin altın değerinde yemek pişirilen, uşakları altın kuşaklı Rum oğlanları olan, içki sofrasından kalkmayan Mu’tasım’ı,
Hz. Ali soyuna buğuz güdüp, türbelerini yıktıran, hepsiyle yatıp kalktığı dört bin odalığı olan, sürekli şarap içen, oğlu Müstansır tarafından içki sofrasında öldürülen Câfer’i,
Askerlerin oyuncağı olan, çırılçıplak soyulup dövülerek halifelikten istifa ettirilip zindana atılan Mu’tez’i,
Suçluları diri diri gömdüren Mutezid’i,
Başkent Bağdat’ı kendi askerlerine yağmalatan Râzi-billah’ı açık açık anlatmış.
Her iki yazarın sıraladığı örnekler bugünkü İslâm coğrafyasına dünün mirasıdır. İslâmiyet’in barış miras almadığı gibi “barış”ı egemen kılamadığı da açık.
GAZA ÖYKÜLERİNDEN CİHAD ÇAĞRILARINA
Boyun uçurma ve kafir kesme kültürü
Günümüzde giderek kabaran bir insanlık tehdidi, her bombayı, mermiyi bir “Allahü ekber”! nidasıyla atmak. Öldürücüler bu emri Tanrı’dan aldıklarını haykırırken, cinayet, suikast, yıkım, ölüm faturaları da İslâmiyete kesiliyor. Bunlara destek veren güçler elbette var. Ama, asıp kesmenin sevap olduğunu anlatan, Dört Halife, Muaviye-Yezid savaşımlarını özendiren yayınlar, inanç ve saplantılarını aşamayanları besleyen yüzlerce yıllık bir gazâ literatürü de mevcut.
Bunlar dünlerde cami kapılarında, Namaz Hocası, İlmihâl, Mevlid-i şerif kitapçıkları yanında ve onlardan çok satılırdı. Bugün daha çok basılıyor olmalı. Hz. Ali Gazveleri: Haverzemin Cengi, Yılanlı Kale Hayber Kalesi, Cemel Cengi Kubbe-i Mıknatıs Cengi, Kan Kalesi, Berber Kalesi, Billur Azam Cengi, Ejder Kalesi, Şeddat Cengi, Hz. Ali Kıyamcılara Karşı, Hazreti Aliye Meydan Okuyan Kız, Hz. Ali ve Hayberli Sihirbazın İntikamı, Hz. Alinin Hilâfeti ve Hazreti Osmanın Kanlı Gömleği, Hazreti Ali- Yezit Muaviye Cengi, Hazreti Ali Devler Mağarasında, Hamza Pehlivan ile Mâlike Ejder Cengi Hazreti Hamzanın Kahramanlığı, Kesik Başın İntikamı Hz. Hasan, Hüseyin ve Muhammed Hanefi’nin Üç yol Cengi, Muhammed Hanefi’nin İntikamı, Hazreti Süleyman İle Zaloğlu Rüstem, Kerbi Gazi, Peygamber Orduları İstanbul Kapılarında. Sıffin Muharebesi, Eba Müslim, Kara Cellat, Kerbelânın Öcü, Ölüm Kalesi, Nemrud Kalesi…
Dünlerde en çok, Vakidî’nin Fütûhü’ş-Şam’ından alınıp köpürtülen, olağanüstü asıp kesme öyküleri anlatılan bu kitapçıklar, kasaba çarşılarındaki iş durgunluğunda üçü beşi bir araya gelen esnaf arasında ve kahvelerde sesli okunur, ilkokul-ortaokul çocuklarının çantalarından eksik olmaz; okuryazar köylüler de söğüt gölgesinde okurlardı.
Doğu-İslâm tarih geleneğinde, özellikle 10. yüzyılda öne çıkan kaynaklar, destanlarla bezenmiş olağanüstü hikayeler anlatıyordu. Etkileri 17. yüzyıla kadar süren bu “fantastik tarih” anlatıları, hem yüzyılların tarih algısını yansıtıyor hem de peygamberlerden sultanlara birçok tarihi şahsiyete dair “çok renkli” bilgiler veriyordu.
Herodotos MÖ 5. yüzyılda yaşadı. Ondan önce “tarih” denecek içerikte bir yapıt bırakan yok. Historiai’yi (Araştırmalar-Gizemler) derleyen bu Bodrumlu bilgeye, tarihçilerin babası denmiş. Ana konusu Pers Savaşları’nı acaba yazmış mı, ezberlemiş mi? Tarih konuları yanında hukuka, ahlaka, dine, sanata, gündelik yaşama değinirken Homeros’tan nasıl yararlanmış, Greklerle Barbarların savaşlarını tarih anlatısına eksen edinme düşüncesini acaba ondan mı almıştı? Gerçek şu ki Batı-Doğu savaşları günümüze kadar 25 yüzyıldır devam ediyor. Herodotos’tan 1800 yıl sonra bir Anadolu mütefekkiri –“Ulu Mevlânamız”-, bir uyarıda bulunmuş: Rumlar uygar, Türkler Barbar, berikiler dünyayı bayındır kılmak için çalıştılar, bunlar onların yaptıklarını yok ediyor, kıyamete kadar da yıkacaklar, yakacaklar” demiş.
Saba Melikesi Belkıs ve Süleyman Peygamber, Cennet benzeri bir bahçede veziri Asaf ile konuşuyor, 17. yüzyıl, TSM kütüphanesi.
Historiai’nın çizdiği tarihin harp meydanı da aşağı yukarı bugünle örtüşüyor: Akdeniz havzası-Mısır, Avrupa, Anadolu, Suriye, Arap ülkeleri, İran-İskitya, Hint ve daha ötesi.
Tarihi asıl programına oturtan da Romalı Tacitus (öl. 120) olmuş. Belgeleri ve olayları, işleyerek derli toplu bir Historiae yazmış.
Daha yakın zamanlara geldiğimizde Taberistanlı bir dünya tarihi yazarı karşımıza çıkıyor: Tefsir ve hadis bilgini Tâberî (öl. Bağdat 923) geziler, derlemeler yapmış. Bizi ilgilendiren yapıtı, Hz. Âdem’den 921 yılına (Abbasilere) kadar inen, Tarihü’r-Rüsûl ve’l- mülûk/Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk (Peygamberler/Milletler ve Hükümdarlar Tarihi). Tâberî de Doğu İslâm tarihçiliğinin babası kabul edilir. Çağdaşı Mes’ûdî de (öl. 956) İran Hind, Roma, Yahudi, Hıristiyan tarihlerinden derlemeler yapmış. Kapsamlı yapıtı Ahbârü’z-Zamân’ın bir özeti olan Murûcü’z-Zeheb (Altın Çayırlar) günümüze ulaşmıştır.
Nakkaş Hasan Paşa’ya mal edilen 1610-1615 tarihli Falname’de Adem ve Havva’nın Cennet’ten çıkarılışı, TSM kütüphanesi.
Bu ikiliyle çağdaşları sayılabilir bir İranlı destan yazarı da anılmalıdır: Firdevsî (öl. 1020). Gazne Sultanı Mahmud Sebüktegin’e ithafen yazdığı Şehnâme’sindeki savı, binlerce yıllık İran-Fars uygarlık ve tarihinin coşkulu zenginliğine karşılık, Arap tarihinin yüzeyselliğidir. 100 bin dize içeren Şehnâme’deki üç beş Arapça sözcük, Farsça’nın İslâm baskısı karşısındaki direncinin kanıtıdır. Firdevsî, daha o zamanlar İran destanını yazarak kendi ulusal kültürünü kurtarmayı başarmış. Şimdilerde bir “Arap histerisi”ne kapılan bizse, o zaman İslâmiyet’i Farslardan öğrenmişiz. Hâlâ da İslâm’ın farzlarına Arapça vuzu, salat, savm değil, Farsça abdest, namaz, oruç demekte sakınca görmezken, kendi dilimizle hayırlı günler, günaydın demeyi günah sayıyor, Arapça selamlaşmak istiyoruz.
Konuya dönelim: Tâberî – Mes’udî – Firdevsi üçlüsü, kendi yapıtlarını Grek, Helen, Roma, Arap, Fars, Türk dünyası için de Doğu-İslâm tarih geleneğinin kaynakları yapmayı başarmış ustalardır.
Bu kaynaklarda işlenen ana konular da yer yer örtüşür. Örneğin Tâberî de Yaratılış-Âdem, peygamberler, kavimler ve hükümdarlar, bir Makedonya’dan, bir Suriye’den, bir İran’dan verilirken, zaman, olay, kişi örtüşmeleri, hesaplamaları üzerinde durulmamıştır. Hilkat, peygamberler, Sasani, Yunan, Roma, Yahudi, İslâm öncesi Arap tarihleri, İslâm tarihi, 10. yüzyıl başına değin bir oradan bir şuradan ulanıp gider. İntihaller, yinelemeler, özetlemeler, zeyller çoktur. Bir öncekinin yedi yüzyıl (!) bir sonrakinin yirmi yıl şahlığı “-nasıl olur?” denilmemiştir. Çoğu aktarımlar da doğal ki mitoloji, esatir, siyer, meğâzi, tarih-coğrafya karışımlarıdır ve asırlarca yazılmış, okunmuştur.
Bu klasik kaynaklar dışında, Endülüslü, Arap, Hıristiyan-Müslüman, İranlı tarihçilerin kaynaklarına dayanan tevarih kolları ve gelenekleri Doğu dünyasında kabaca 14. yüzyıl sonlarına kadar sürerken, 12.-13. yüzyıllardan itibaren Selçuklu, Anadolu tevarihçiliği filizlenmiştir. Öyle ya da şöyle: Tâberî, Mes’ûdî geleneğiyle esatire, siyere kadar uzanan bir şehnamecilik, vekayinâmecilik geleneğimiz var.
Bu geleneğin ortak konuları da zamanla “tevarih”lerin giriş-başlangıç, hatta en uzun bölümleri olagelmiştir. Örneğin Mustafa Âlî (ölm. 1599) Künhü’l- Ahbâr’da “rükn” dediği ilk bahisleri, dünyanın yaratılışına Hz. Âdem’e, peygamberlere, halifelere, Türklere, Tatarlara, Osmanoğullarına ayırmıştır. Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi’nin (öl. 1658) Ravzatü’l- Ebrâr’ında, Hüseyin Hezârfen’in (öl. 1691) Tenkihü’t-Tevârih’inde de aynı konulara öncelik verilmiştir.
Denecek o ki, doğrusu yanlışı, ne kadarı tarih, nereye kadar siyer irdelenmeden, tarihçiler, dinî bir vecibe gibi peygamberleri, destan kahramanlarını, halifeleri harmanlayan uzun giriş bölümleri yazmış durmuşlar; bunlara da tevârih denilmiştir.
TEVARİH
Miş’li geçmiş
Tevârih sözcüğü, tarihin çoğulu. Yani tarihler demek. Ancak bunun zamanla terimleşmiş bir anlam zenginliği de var. Doğu-Ortadoğu kültüründe aynı hanedana mensup sultanların birinden ötekine saltanatlarının öyküsüne de “tevarih” denirdi. Örneğin Tevârih-i Âl-i Osman, Osman Bey’den Orhan’a, Murad’a, Bâyezid’e… herbirinin hükümdarlığını anlatan tarihleri içerir. Bu ortak adı taşıyan kitaplar da vardır. Daha eski Arap-İran-Türk karma tarih derlemelerinde ise peygamberleri, şahları, melikleri, halifeleri “tabakalar”a ayırarak veren “tevarih” kitapları yazılmıştır. Bunların ortak yanları, tarihle-efsane arasındaki yarı masalsı ve abartılı içerikleridir.
16. yüzyılda II. Selim’in hasekisi Nurbanu Sultan’ın kethüdası Ahmed Ağa, dönemin bir tarihçisine bir kitap ısmarlar. Adını bilmediğimiz yazarın, Farsça kaynaklardan derleyip çevirerek kaleme aldığı 140 yapraktan oluşan bu yazma, ilk defa günışığına çıkıyor.
“Tevârih” geleneğinin bu özel eserinde “eşref-i mahlukat” üçe ayırılmış: Melekler, peygamberler, sultanlar. Bu üç sınıf için tanımlarda bulunan yazar-çevirmen, Hz. Âdem’den Abbasi Halifesi Müstencid-billlah’a kadar, tarih ve siyer kitaplarından seçtiklerini “14 tabaka”ya (bölüm) ayırarak geleneksel bir tevarih yazmış ve yaklaşık 250 peygamber, şah, melik, halife, sultan tanıtmış.
400 yıl yaşayanlar, 1100 kere savaşanlar
Tevârih-i Muhtasar adlı eser, Hz. Adem’den Abbasi halifelerine dek uzanan bir dönemde yaşamış veya yaşadığı sanılan “ünlüler”i tanıtırken, modern efsanelere taş çıkartıyor.
PEYGAMBERLER
Âdem Tanrı Âdem’i topraktan yaratmayı diledi. Künyesi Ebü’l-beşer’dir. Havva’yı Âdem’in sol yanından yarattı. Şeytan Âdem’i buğday yedirerek aldattı, Tanrı da cennetten çıkarttı. Âdem’in ömrü bin yıl oldu.
Şit Âdem’in oğullarındandır. Bunun bir oğlu Anuş’tu. Ölünce Âdem’in yanına gömdüler. Anuş’tan Kaynan, Kaynan’dan Mehyayıl, bundan Yezd, Yezd’den İdris oldu. Şit Peygamber 912 yıl yaşadı. Hâlâ cennette diridir.
İdris Üç yaprak sühufunu (kitabını) kendi eliyle yazdı. Yemen’de vatan tutmuştu. İlk gömlek biçip dikendir. İlm-i nücum da onun marifetidir. Yıldızların seyrini önce o gördü. Kamuya türlü nesneyi o öğretti. 360 yıl dünyada oldu olmadı. Cennette diridir.
Nûh İdris oğlu Menteşeleh oğludur. 950 yıl dine çağırdı ama sekiz er ve avret iman getirdi. Gemi düzdü. Oğlanları Sam, Ham, Yâfes, Ken’an’dı. Ken’an kâfirdi. Tufan Kûfe’ye geldi. Suyun ısısından geminin zifti eridi. Tanrı Nuh’a bir ad öğretti. Ulu adlardan “Yâ hebâ”yı okudu, zift hemen dondu. Nuh’un ömrü bin dört yüz yıl oldu. Havâr adlı yerde defnettiler.
Hûd Salih’in oğludur. Tanrı Âd kavmine cennet vaat ettirdi. Şeddâd cennet nedir dedi. Kuyumculara, mimarlara cennet yaptırdı. Tanrı yeli gönderdi. Cümlesi helâk, cennet de gözlerden kayboldu. Hûd’un ömrü yüz elli yıldır.
İbrahim Tarah Hamân Âzer’in oğlu. Nemrud’u Hakk’a davet eyledi. Od yaktılar. Şeytan gelip mancınık dizdi. İbrahim’i oda attılar. Ömrü iki yüz yıl oldu.
İsmail İbrahim’in oğlu. Lakabı Zebhullah’tır. Hadramut’da peygamberdi. Onlar Amalika firavunlarına taparlardı. Elli yıl onların içinde kaldı. Âhir ömründe Şam’a geldi.
Yusuf Yakub’un oğlu. Kıssaların en anlamlısı bunundur. Yusuf’u kardeşleri on sekiz akçeye sattılar. Firavun’un avreti Zeliha âşık oldu.Yusuf’un ömrü yüz yirmi yıl oldu.
İlyas Kavmi puta tapardı. Putun adı Ba’l idi ve güzel yüzlü bir hatun idi. Ululara taptılar ama çoğunluk tapmadı. İlyas daima Hızır Peygamberle sahralarda denizlerde gezerdi. Ömrü kıyamet suru (borusu) vuruluncaya kadardır.
Eyyûb Hakk tealâ belâya giriftar eyledi. Yedi yıl o belâya sabretti. Ömrü doksan yıl oldu.
Musâ İmran oğludur. Doğunca anası tabuta koyup ırmağa attı. Firavun’un avreti Âsiye sahiplendi. Şuayib peygambere çobanlık etti. Tih yazısında (Sina çölü) gömülüdür.
Yahya Zekeriya’nın oğlu. Otuz yaşında peygamber oldu. İsâ peygamberin geleceğini halka haber verdi.
Süleyman Davud’un oğlu. Nebi ve meliktir. Bütün canavarlar ona itaat ederdi. Belkıs’ı kendine hatun aldı. Ömrü elli beş yıldır.
Yunus Musul’da Ninova kavmini dine davet eyledi. Cerciş İsa dini üzerineydi. Bezirgânlık ederdi. Ağaca sarıp demir tarakla derisini etinden ayırdılar. Çekiçle başına vurdular ölmedi. Bir demir çömleğe koyup kaynattılar. Sonunda yedi aslana yedirdiler. Allah yine diri kıldı.
İsa Meryem’in oğlu. Lakâbı Ruhullah’tır. Balçıktan bir kuş yaptı, Tanrı da can verdi. İsa Mağrip vilayetinde gezip halkı dine davet eyledi. On yıl geçti, hiç evi ve mekânı olmadı. Havariler de onunla beraberdiler. Tanrı İsa’yı dördüncü göğe aldırdı.
Elinde koçla melek beliriyor 1614-1616 tarihli Falname’de İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail’i kurban ederken bir meleğin koçla belirmesi, TSM kütüphanesi.
YASEF OĞULLARI
Yafes Tanrının verdiği ulu adı taşa yazıp boynuna astı. Her işini onunla görürdü. Yedi oğlu oldu. Türk, Saklab, Çin, Kimâri, Rus, Misek, Bulgaryan. Bunların her birinin bir türlü dili vardır. Bunlar Doğu’nun her tarafına dağılmışlardır.
Türker Yafes’in oğludur. Akıllı ve edep sahibi ve rast gönüllü ve gayet bahadırdı. Türkler Maşrık’ın her tarafını seyreyledi. Türk dilince Seylük denen yeri vatan tuttu. Orada bir geçerek (sığ) deniz vardı. Suyu ılıcak idi ve dahi nice çeşmeler ve soğuk sular ve âb-ı revanlar çoktu. Bir dağ vardı. Gayet otlu ve meşeliydi. Türk Allaha şükr edip ağaçtan ve ottan evler yaptı. Bundan sonra çadırlar ve deriden evler kurdular. Koyun derisinden kürkler ve takkeler diktiler. Türk’ün oğlanları vardı.
PİŞDADİYAN
Keyümers Şit peygamber buydu; bazıları Nuh’un dördüncü oğluydu derler. Târih-i Tâberî’de şöyle der ki İdris’le Nuh arasında bin yedi yüz yıl geçti. Bu aralıkta nice padişahlar oldu. Keyümers yedi yüzyıl padişah oldu. Türlü yemekler dizdi. Kilim ve yünden türlü öteberi ihdas etti. Hindistan’da gömülüdür.
Huşeng Lakabı Pişdâd’dır. Saltanatı dört yüzyıldır. Istahr’ı, Saristân’ı, Rey’i, Kûfe’yi kurdu. Su yolu kazmak, ilm-i nücum bilmek, cevahir madeni çıkarmak, silah yapmak zamanındadır.
Tahmures Huşeng’in oğludur. Dört yüzyıl padişahlık eyledi. Bir dağ üzerinde ateşgede, eteğine de ibadethane yapıp putlar koydu. Dicle üzerine köprü kurdu. Canavarlara av avlamayı öğretti.
Cemşid Ömrü 716 yıldır. Kavminden kaçıp dünyayı dolandı. Yüz yıl Hindistan’da padişahlık etti. Türlü renkler dizmek, kokular bilmek, kuyumculuk, paşmakçılık, nice türlü sanatı tasnif eyledi.
Dahhâk Seretân illeti (omzunda biten yılan-yengeç başı) belirdi. Efridun, Dahhâk’ı tutup Demavend dağına bent çekti.
Efrasiyab Saltanatı İran’da 112 yıldır. Türkistan’da yüce saraylar yaptı. Cihanı harap kılmak ve yağmalamak için Türklere destur verdi. Kıssası uzundur. Bin yüz cenk etmiş, hepsinde muzaffer olmuştur.
KEVÂNYÂN
Keykubâd İlkidir. Padişahlığı yüz yıl oldu. Çeyhun kenarında Kubâdya’yı kurdu. Hububattan öşür almayı başlattı.
Keykâvus Ömrü yüz elli yıl oldu. Rüstem, Keykâvus’un cihan pehlivanı idi. Efrasiyâb’la cenk eyledi, onu Türkistan’a kaçırdı.
Keyhüsrev Keykâvus’un oğludur.
İskender İran Meliki Büyük Darâ, Filikos’un kızını aldı. Kendisinden yüklü (hamile) oldu. Yine anası katına verdi. Doğurunca İskender adını koydular. Pars kavmi İskender’e Dârâb oğlu Dârâ oğlu derler. Saltanatı 14 yıl oldu. İskender’in yerine Batlamyos’u padişah yaptılar. İskender-i Zülkarneyn başkadır.
Yecüc ve Mecüc’ü durduran duvar Zülkarneyn’in, Yecüc ve Mecüc’ün geçişini engellemek için Cin’lerin yardımıyla duvar ördürmesini betimleyen 16. yüzyıl tarihli Safevi minyatürü.
EŞKÂNİYÂN
Dâra Darâb oğlu Dâra’nın nesli Eşkâniyândır. Bu soydan Şapur zamanında Hz. İsa doğdu. Şapur Rum’a gidip gazâ yaptı.
Behrâm Şapur’un oğludur. Saltanatı 15 yıldır.
Cevzerez Eşkân oğludur. Saltanatı 30 yıl oldu. Yahudiler Yahya Peygamber’i şehit ettiklerinden Şam’a gelip Yahudileri helâk etti.
SÂSÂNİYÂN
Sâsân Behmen’in bir oğlu Sâsân’dı. Behmen şahlığı kızına verdiğinden, Sâsân kaçıp soyunu gizledi, çobanlık etti. Bir oğlu Hindistan’da kaldı, ona ve beş göbek soyuna da Sâsân dediler. Bunların hayatı mihnetle çobanlık ederek geçti. Hikâyeleri Siyerü’l-Mülûk kitabındadır.
Yezd-Gerd Behrem oğludur. Saltanatı 20 yıl ve 15 gündür. Çok zulümler eyledi. Tanrı kudretiyle denizden bir at çıktı. Herkes o atı tutmaya koştu. Yezdgerd tutup eyer vururken depme vurup öldürdü. O atı bir daha kimse görmedi.
Behram-gûr Padişahlığı 19 yıl oldu. Avcılığı meşhurdur. Atası Yezd-Gerd bunu Garp meliki Münzer bin İmreü’l-Kays’ın terbiyesine göndermişti. Döndüğünde padişahlık tâcını iki aslanın önüne bıraktılar. İkisini de birer muşt(a) ile öldürüp tâcı aldı.
Nûşirevân Kubad’ın oğlu, lâkabı Âdil, saltanatı 48 yıldır. Hz. Peygamber bunun zamanında dünyaya geldi. Hiç kimseden bac ve harç almazdı.
Hz. Muhammed Mustafa Nuşirevan’ın padişahlığından kırk yıl ya kırk üç yıl ki geçti ki dünyaya geldi. Rebiülevvel ayının ikinci Perşembe gecesi idi. Annesi gökten bir ferişte indiğini gördü. Kisra’nın köşküne zelzele düştü. Fars ateşgedesi nice yıllardır yanardı, söndü.
BENİ ÜMEYYE
Muaviye Ebu Süfyân oğludur. Lâkabı Kâtibü’l-vahy’dir. Hilâfeti 19 yıl üç ay sekiz gündür. Uzun boylu, ak tenli güzel yüzlüydü. İlk haraç onun zamanında alındı.
Yezid Hilafeti üç yıl 8 ay oldu. Uzun boylu, ağır tenli, uzun sakallı idi. Hz. Hüseyin ve ailesi kırk atlı Kûfe yolunu tutunca Yezid de yürüdü. Nice hallerden sonra Hüseyin şehit, cümle oğlanları helâk oldu .
Yezid oğlu Velid (II) Tanrı tanımaz mülhitti. Zındıklık eder, Müslümanları alaya alırdı.
BENİ ABBAS
Ebü’l-Abbas el-Saffah Halifeliği dört yıl ve sekiz ay iki gündür.
Harun Reşid Hilafeti 23 yıl oldu. Güzel yüzlü uzun boylu semiz kişiydi. Yahya Bermekî’yi vezir eyledi.
El-Müstencid-billah Halifeliği 15 yıl sürdü. Zamanında yemeye ve içmeye, işrete ve eğlenceye devam edildi.
Sultanların anlaşılmaz, yüksek bir Türkçeyle konuşup yazdıkları efsane, halk diliyle konuştukları gerçektir. Arapça-Farsça deyimler içeren resmî yazılarsa imparatorluk paleografyası olarak eskiden beri devam eden bir gelenektir.
Bize ses kaydı bırakmayan saray mekanlarında, kelimesi kelimesine kaydedilmiş konuşmalar aramak boşuna. Hizmet koğuşlarında, dairelerde, haremde, Karaağalar taşlığında, mutfaklarında, Enderun odalarında… asırlar boyunca konuşulanlar hepten kayıp. O iç dünyadan anılar bırakan Menavino, Bobovi gibi birkaç içoğlanı, saray arşivindeki belgeler, Merhum Uluçay’ın yayımladığı Haremden Mektuplar, sır kâtiplerinin rûznâmeleri, padişahların beyaz üzerine yazıp sadrazama, kaptanpaşaya gönderdikleri buyruklar… Bunlar sarayda, payitahttaki gündelik Türkçeden farklı bir dil-üslup kullanılmadığını kanıtlıyor.
Payitahtın ulema-aydın zümresiyse, seçkinliklerini üsluplarıyla gösteriyorlardı kuşkusuz. Tartışılan “Osmanlıca” da bunlara özel, bunların eserlerinde ve resmî yazılardadır. Padişahın, saraylıların konuştukları yalın Türkçeydi. Dahası padişah katında, taşradan getirdiği kaba Türkçeyle konuşan, İstanbul Türkçesini evirip çeviremeyen haldur huldur devletliler çoktu. Payitaht aydınları bunları, kimbilir nasıl süzerek, gülümseyerek, dokundurarak eziyorlardı?
Katip ve yazı takımı 18. yüzyıl sonlarında dizinin üzerinde yazı yazan bir katip.
O zamanlar “Osmanlı-Osmanlıca” gibi” uydurmalar henüz icat edilmediğinden, kaba zurna misali belki kaba Türkçe, yazıda da kara cümle vardı. Bu, dilin en basit okunuşu yazılışı demekti. Tanzimat eğitim öğretiminde bu kavramların tartışıldığı bir evre de vardır.
Padişahların Arapça Farsça konuşanı yok. Yavuz, Şah İsmail’in Türkçe divanına karşılık Farsça divan yazmış. Kurucu Osman’la oğlu Orhan’ın Türkçesinden, 21. kuşaktaki torunları Vahideddin’e kadar, padişah Türkçelerinden bir antoloji yapılabilir. Osman’la Orhan şöyle konuşmuşlar: “-Oğul Orhan, bu Tatara gerçe ant verdük ve illâ bunların Tatarlığı gitmez. Gel sen var bu gâziler ile Kara Çebüş’e ve Kara Tegin’e. -Hânum baba! Her ne ki sen buyurur isen kabul ederim!”
Katip ve yazı takımı Yazıcıların kullandığı kamış kalemler ve kubur.
600 yıl sonra Vahided- din’den cümleler: “Bizim hanedanımıza her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu delisi aptalı vardır. Amma dinsizi gelmemiştir.” “Dünyada üç mel’un vardır. Bunlar bir saç ayağıdır. Biri hemşirem Mediha Sultan, ikincisi eşi Ferid Paşa Üçüncüsü de oğlu Sami’dir.” 600 yıl zamana karşın, cümleler aynı içtenlik ve yalınlıkta. Eserekli Sultan İbrahim’in, öfke krizlerinde vezirlere: “Bre karpuz kıyafetlü püzeveng! Sen kendine bir hizmet mi etdün sanursun? Bu kadar hazinemi sarf edüp bir alay mel’unu katl etmedin!” diye bağırıp çağırdığı, huzurundaki veziri boğdurup boğdurmamak konusunda duraksayınca “ Ne yabani söyler? Sana var git dedim, durma git. Yoksa seni katl ederim!” veya Telli hasekisi Hümaşâh’ın müsadere edilen serveti önüne yığıldığında: Hay kâfir kızı! Bana akşama ekmek alacak param yok der yemin ederdi” dediğini tarihçi Naima yazıyor.
Sık sık tebdil gezen III. Selim, gözlemlerini kısa buyruklarla ve kendi yazısıyla ilgililere gönderirmiş. Saray arşivindeki bu belgeler, saray eğitimi alan ve 28 yaşında tahta çıkan, şair, bestekar, aydınlarla düşüp kalkan bu padişahın da orta düzeyde İstanbulludan farklı cümleler kurmadığını belgeliyor. Onlarca buyruğundan şu birkaçına göz atalım: “Cumalarda, tebdillerde görüyorum. Miskinler dileniyor. Eskiden gelmeleri âdet değildi. El ve ayağı ve gözleri sağ olup kâr ü kisbe gücü yetenler saillik (dilencilik) etmesünler ve külhani çocukları külhanlara komasunlar!”
Üsküdar’da Kalyoncu neferlerinin ehl-i ırz kadınları kaldırıp odalarına götürmek istemelerine gözleriyle tanık olduğunda kaymakam paşaya yazmış: “Eğer bula idim cezalarını tertip ve siyaset (idam) ederdim. Bu nasıl şeydir. Kaptan Paşaya bir eyü tenbih eylerim. Bu nasıl şeydir? Vallahi bir dahi böyle kapusuz-vâri işlerin işidirsem zâbitlerinden sual ederim”.
Müslümanlara içki satılmaması konusundaki buyruğu da ilginçtir.: “Ehl-i İslâm’a hamr (şarap) satılmayub ve bir mahalle hafî ve celî (gizli açık) meyhâne olmamalı. Şehrin şurasında burasında gizlice şarap satılıyor. “Ayaklılar” her yere girip çıkıyor. Sekbanbaşı (nın) para karşılığı bunlara göz yumduğu mesmuum oldu (duydum), azlettim. Bunun peşini bırakmayacağım.”
Osmanlı bürokrasisinin kalbi 18. yüzyıl sonunda Bab-ı Defterî (Maliye) kalem odası. Buradaki katip ve katip adayları bağlı oldukları birimle ilgili atama, görevlendirme, azletme, ödüllendirme, karar sunum işlemleri için ferman, hüküm, nişan, berat, name, tezkire, telhis vb. yazılar hazırlanırdı. Her yazı ve belge kağıdı, yazı türü (hattı), ifade tarzı ile bir takım özellikler taşır; kimilerine tuğrakeşler tarafından tuğra, pençe çekilirdi.
Sadrazama giyim kuşam israfı konusundaki şu cümlesine –hadi “Osmanlıca” diyelim: “Mizâc-ı nâsın israf ve sefâhete mâil ve bu suret kâffe-i nizâmı muhil ve irtikâp ve irtişâya baisdir”Devamı ise “açık ibaredir: “Ben daima İstanbulkârî Ankarakârikumaş giyerim. Devlet ricâlim ise hâlâ Hindkâri ve İran-kâri kumaş giyerler. Memleket kumaşı giyerlerse memleket kumaşı revaç bulur… Hem karılar yine gâyet fena kıyafetle hotozları uzun yakaları uzun hem pek açık renk giymekteler”.
Kaymakam Paşa’ya bir buyruğunda da: “Şimdiden sonra binâ olunan evler tetbih edesin gâvurlarınki gibi siyah lâcivert boyamasunlar. Hem pek yüksek yapıyorlar ve âdetden ziyâde yapmasunlar. Müslüman evleri siyah olmasun. Gâvur ve Yahudi evleri siyah olsun. Gâvur ve Müslüman belli olsun. Mimar ağalarını çağurub tenbih edesin”.
Bir tebdil dönüşü sadrazama şunları yazmış: “Bugün tebdilen geçerken Divanyolu’nda furun önünde kalabalık gördüm. Herifin biri dahi –Yiyecek ekmek bulamıyoruz– diye feryad eyledi. Alimallah mükedder oldum. Şunun bir çaresine bakasın. Zira Ramazan-ı şerifde ibadullah zahmet çekmek lâyık değildir”.
“Bu gece sabaha yakın Frenk gemicileri sandal ile türkü çağırarak saray önünden geçtiler ve birkaç def ’adır ediyorlar. Reis efendiye tenbih eyle bilcümle elçilere ve Frenklere tenbih eylesün. Bir dahi öyle edebsizlik etmesinler. Hem olursa bilâ-amân katl ederim.
Haremden yansıyanlar da ilginçtir. Hurrem Sultan’ın kocası Sultan Süleyman’a mektupları, bu türün yalın, sevgi dolu örnekleridir. Saadetim yıldızı sultanım, cânü azizim, Gözüm nûru, İki cihanda ümidim, Devlet güneşim, İki gözümün nûru…hitaplardır. Hurrem, Süleyman’a “Ey sabâ sultanıma zâr ü perişan deyesin/ Gül yüzünsüz işi bülbül gibi efgan deyesin” Hurrem’in Süleyman’a, “Yâre varıp dün gece derd-i-derûnum arz eyledim / Hâba vardı gözleri yanımda san efsânedir” Süleyman’ın sevgili hasekisine aşk deyişleridir.
PADİŞAHTAN VEZİRİNE
III. Ahmed: Bu portakallar ekşi, tatlısını gönder; ayva da gönder
Sultan III. Ahmed Hatt-ı Hümayunu: “Sen ki vezirim; Sultan nicedir [Veziriazam ile evli kızını kastediyor]. Dünkü gün beyza istimal buyurup istifrağ eylemişler. Vaki’i öyle midir? Hala nicedir, yazup bildiresin. Beyaz dilkü [tilki] kürkler temam oldukça birer ikişer gönderesin.
Geçende portakal turuncu gönderdin lakin ekşi, bir vechile ekl olunmaz [yenilmez] limon ekşiliği kadar ekşisi var. Evvel gayet tatlı gelirdi. İki sene vardır ki ekşi gelür. Buldurabilirsen tatlısını gönderesin. Kato (?) armudu ve ayva da gönder. Mısır’dan gelen atların içinde pek aslah at var mıdır? Şimdi istemem bilmek için yazdım.
Tarih: 1732
RESMİ UNVAN, ELKAP VE HİTAPLAR
İmparatora hitap, sadrazama elkab
Padişah ifadesiyle yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunlar Türkçe, buna karşılık devlet adamlarına, görevlilere yazılan fermanların elkap ve hitapları Arapça, metinleri Türkçedir. Bu fermanlar, tâ Roma paleografyasına dayanan imparatorluk formülleriydi. Bunlara “Osmanlıca” demek gülünçtür.
1565’te Avusturya imparatoruna verilen ahidnâme’de Kanunî’nin ünvanı ve hükmettiği ülkeler, kendi dilinden şöyle sıralanmıştı:
“Ben ki Sultân-ı Selâtin-i Şark ve Garb sâhib-kıran-ı memâlik-i Rûm ve Acem ve Arab ve Karaman-ı kevn ü mekân Nerimân-ı meydân-ı zemîn ü zamân Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Ka’be-i-mu’azzamaveMedîne-i münevvere’nin ve Kudüs-i şerîf ve Taht-ı Mısır-ı nâdire-i usrun ve vilâyet-i Yemen ve Aden’in ve San’a’nın ve Dâru’s-sedâd-ı Bağdad’ın ve Basra ve Lahsâ’nın Medâin-i Anuşîn-i Revân’ın ve Diyâr-ı Cezâyir ve Azerbaycan’ın ve Deşt-i Kıbçak ve Tatar’ın ve Kürdistan ve Lûristân’ın ve Külliyen Rumeli ve Anadolu ve Karaman ve Eflâk ve Boğdan ve Üngürüs memleketlerinin ve bunlardan gayri nice memâlik ve diyâr-ı azîmü’l-itibârın padişâhı ve sultanı Sultan Süleymân Han ibn-i Sultan Selim Hânım.”
Fatih Kanunnâmesi’ne göre veziriazâma yazılan fermanların girişinde Divan kâtipleri, padişahın ağzından basmakalıp onurlandırıcı elkabı sıraladıktan sonra padişah buyruğunu Türkçe yazarlardı. Elkab söyleydi:
2. Mahmud, reformlara girişen 3. Selim’in devrildiği isyana tanık olmuş, öldürülmekten kıl payı kurtulmuştu. 31 yıl süren saltanatında önce tahtını sağlama aldı, ardından kökten bir dönüşüm yaşattı. Yeniçeri ocağını bir katliamla kaldırdı, sarık yerine fes giyilmesini emretti.
Osmanlı hanedanının babadan oğula inişi 1. Ahmed’le noktalansa da hanedan, 1. Mustafa’dan (1623) sonuncu Vahideddin’e (1924) kadar daha üç yüzyıl sürdü. Ama nasıl? Çocukluk gençlik, hatta yaşlılıkları harem kuytularında tutuklu geçmiş, kimileri tahttan indirilmiş, kimileri öldürülmüş padişah trajedileri bırakarak…
2. Mahmud da tahta çıktığı gün, kendisi, kardeşi ve kuzeni üç padişah arasında gerçekleşen bir ölüm kalım trajedisi yaşamıştı. Büyükbabası 3. Ahmed 1730’da tahttan indirildiğinde babası Abdülhamid 5 yaşındaydı. Amcazadeleri ve ağabeyinin saltanatları bitinceye değin Abdülhamid, 44 yıl haremin iç dairelerinde kapalı kaldı. 49 yaşında tahta çıktı ve çocuk edinebilme hakkı kazandı. Kız ve oğlan 22 çocuğu oldu ama bunlardan iki şehzade ile iki kız yaşama tutunabildi. Bu dörtlünün en küçüğü Mahmud, babası öldüğünde dört yaşındaydı ve tarihçinin kaydına göre Sarık Odası’nda oyuncaklarıyla oynuyordu. Ağabeyi Mustafa (4.) ile çocukluk gençlik evrelerini, amcazadeleri Sultan 3. Selim’in koruyuculuğunda geçirdiler.
Kendisi de ordusu da üniforma giydi 2. Mahmud kılık-kıyafet konusunda başlattığı yeni düzeni vurgularcasına sarık-kaftan yerine fes ve üniforma giymeye başlamıştı. Benzer şekilde Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu da üniforma giyiyor.
Taht yolunda ölüm kalım mücadelesi
Hanedan yazgısının bu iki kardeşe öncül ardıl taht yolunu açışı, 14 ay arayla (29 Mayıs 1807 ve 28 Temmuz 1808) tecelli etti. İlkinde Selim, Kabakçı ayaklanmasında tahtı Mustafa’ya bırakıp uzlet köşesine çekildi. Ney üfleyecek, şiir yazacaktı. Dış âlem buna izin vermedi.
Rusçuk’tan yürüyüşe geçen Alemdar Paşa’nın, Selim’i tekrar tahta oturtmak için gelip sarayı kuşatması, hanedanın hayattaki üç erkek bireyini bir ölüm kalım sınavına zorladı. Saray kapısında Rusçuk Âyanı Selim’i bekleyedursun içeride, tam bir trajedi yaşanıyordu: 4. Mustafa’nın Selim’i öldürttüğü acemi cellâtlar, kardeşi Mahmud’un peşinde koşturadursun, Mahmud’u cellat kemendinden saray damına kaçıran cariyeler kurtardı. Sonunda saray kapısı açıldı, kreşento sergilendi: Rusçuklu paşanın karşısına cariyelerin kurtardığı korkudan perişan, gecelik entarili bir genç dikildi, bu Mahmud’du. Az ötede Arzodası taşlığında 3. Selim’in bir ihrama sarılmış kanlı cesedi duruyordu. 4. Mustafa ise tutuklanmıştı. Bâbüssaade eyvanına, içeriden altın taht getirildi. Kürk giydirilip başına saltanat tâcı sarık ve sorguç konulan Mahmud, “karaların sultanı, iki denizin hakanı” oluverdi.
Asıl ilginç olan, biri yeni, biri tahttan indirilmiş, öteki öldürülmüş üçlünün, hanedanın geleceği açısından kritik durumlarıydı: 3. Selim’in oğlu ve kızı yoktu. 4. Mustafa’nın da 14 aylık saltanatında kadınlarından doğuran olmamıştı. O 28 Temmuz günü tahta oturtulan 24 yaşındaki 2. Mahmud da o ana kadarki şehzade konumu nedeniyle çocuk edinmiş olamazdı. Tahta çıkışından 4 ay sonra 17 Kasım 1808’deki Alemdar Vak’asında sarayda tutuklu ağabeyi Mustafa’yı boğdurtunca daha kritik bir evreye girildi: Artık Osmanoğulları’nın hayattaki tek erkek bireyiydi. Diğer yandan kadınları, ikballeri harem odalarında lohusalık yarışı sürdürseler de doğanlar yaşamıyordu. Bu dönemeç, 1823’te saltanatının 15. yılında, Abdülmecid’in dünyaya gelişiyle atlatıldı. 2. Mahmud, 20 eşinden doğan 17 şehzadesinden ikisi (Abdülmecid ve Abdülaziz) ile 20 kızının da dördü dışında, 33 çocuğunun ölüm acısını yaşadı. Buna karşılık sonraki altı padişahın ve bir halifenin atası olma şansını yakaladı.
31 yıl süren saltanat
2. Mahmud’un 28 Temmuz 1808-1 Temmuz 1839 arasındaki 31 yıllık saltanatı, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin en yoğun evresidir. Toplumsal eylemler, ayaklanmalar, bozgun ve yenilgilerle sonuçlanan savaşlar sürüp giderken ıslahat, kurumlaşma, Batılılaşma girişimleri de devam etmiştir. O nedenle arşivlerde oran ve sayı olarak en yüklü defter ve dosyalara koşut, tarih yazıcılarının yapıtlarındaki en uzun fasıllar da dönemine aittir. Sultan 2. Mahmud, Tuna boylarından Basra Körfezi’ne kadar, infazcı turnacıbaşıların taşıyıp durduğu fermanları karşılığında İstanbul’daki sarayının kapısına her gün âsi, suçlu, eşkıya kelleleri yığılan astığı astık, kestiği kestik son padişahtır. “Mağzub-ı padişahî” ilan ederek peşine cellat koşturduğu – Tepedelenli gibi– fermanlı paşalar, banlar, boyarlar, yetmedi bir de patrik, sayısı belirsiz derebeyleri, ağalar, âyanlar, taşra vezirleri.. öteki padişahlarla kıyaslanamayacak kadar çoktur. İstanbul’da ve taşralarda imha ettirdiği yeniçeri/kapıkullarının sayıları on binlercedir. Hanedanın klasik silsilesini noktalayan 2. Mahmud’la saray yaşamının dışa açıldığı, alafrangalık, Batı sanat ve modalarının, fen, hekimlik, mühendislik, askerlik, eğitim yeniliklerinin Türkiye’ye taşındığı, gündelik yaşamın hızla değiştiği bir döneme girildi.
Dört padişah bir arada Padişah 1. Abdülhamid, arz odasında yapılan dinî bir merasimde. Arkasındaysa sonradan art arda tahta çıkacak Şehzade Selim, oğulları Mustafa ve Mahmud.
Eski Saray’dan Sahilsaray’a göç
2. Mahmud’un aile yaşamı hepten dramdır. Genç yaşta ölen kadınlarının, çocuklarının pek çoğunun, o zamanın anlayışıyla “illet-i fukara” denen veremden ölüşünden etkilenerek temelli bir mekân değişikliği kararı aldı. 1814’te, bugün Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yerdeki 3. Selim’in yaptırdığı eski Beşiktaş Sahilsarayı’na taşınması, hanedan yaşamını da değiştirdi. Planı, üslubu, ölçüleri, donatısı öyle ya da şöyle demedi. Yerleştiği andan itibaren de daireler ekleterek saltanat sarayı gereksinimine uygun bir yapı öngördü. Doğal ki ortaya eklektik ve garip bloklar çıktı. Yıllar sonra burada 2. Mahmud’un huzuruna çıkan Moltke, anılarında Beşiktaş Sarayı’nın bir zevksizlik örneği olduğunu yazmıştır.
Yeniçeri katliamı öncesi son hazırlık Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından iki gün önce (15 Haziran 1826) sadrazam ve şeyhülislam dahil tüm devlet ricali ve halk, Sultanahmet Camii’nde Sancak-ı Şerif etrafında toplandı. İngiliz sanatçı Thomas Allom’un 1840 tarihli yukarıdaki gravürü, ocağın kaldırılmasına yönelik bu toplantıyı tasvir ediyor. Ressam, gerçeğin aksine 2. Mahmud’u da camide resmetmiştir.
Validebağı’nda şifa arayan ana-oğul
Annesi Nakşıdil’e, Marthe Aimée Dubucq Rivérry kimliği uydurulup öyküler yazılmış, torunu Abdülaziz’le 3. Napoléon arasında akrabalıktan söz edilmiştir. Oğlu Mahmud’un saltanatının ilk 9 yılında hayatta olan Nakşıdil’in, Mahmud’u yeniliklere yönlendirdiği, görece Müslüman ama imanlı bir Hıristiyan olarak yaşadığı savları da vardır. Geçtiğimiz aylarda bir çevre ve doğa duyarlılığıyla gündeme gelen Validebağ(ı) eylemlerinde “Yahu bu valide kimdi? diye soran ve Nakşıdil Valide Sultan adına ulaşan acaba olmuş mudur?
Çamlıca tepelerinin dolayısıyla İstanbul’un ve Boğaziçi sırtlarının bu en büyük korusunun önceki adı kaynaklarda Gümrükçü Osman Ağa Korusu olarak geçiyor. Târih-i Şânîzâde’de, 2. Mahmud’un annesi Nakşıdil Valide Sultan’ın sık sık bayıldığı, hekimbaşı ve hekimlerin tedavi edemedikleri, nihayet bir gün yemek yerken gürültüden korkuya kapılarak lokması boğazında düğümlenen validenin boğulduğu yazılıdır. Oysa o zamanın İstanbul dedikoducuları, saray haremini yakan vereme Nakşıdil’in de yakalandığını, hava değişimi için Çamlıca’ya götürüldüğünü ve orada öldüğünü konuşmaktaymış.
2. Mahmud’un annesi için koruya kasır ve eyvan (gölgelik) yaptırışı ölümünden 4 yıl önce, 1813’tedir. Vâsıf Divanı’ndaki “Târih-i eyvân-ı vâlide Sultan/ Berâ-yı şehriyâr-ı Mahmud Han/ Der kurb-i Çamlıca-i kebîr” başlıklı kaside de bunu doğruluyor. Ancak, Nakşıdil, adını taşıyan Validebağı’nda değil, durumu ağırlaşınca getirildiği Beşiktaş Sarayı’nda ölmüş, Fatih Camii haziresindeki türbesine gömülmüştür.
Nakşıdil’den sonra Validebağ’a yeni bir köşk yaptıran üvey kızı Esma Sultan’ın (öl. 1848) dedikodulu yaşamında da bu Validebağı’nın yeri olmalı ki Ozan Râzî: “Esmâ Sultan bağında gördüm bir körpe civân” dizesiyle başlayan bir destan yazmış.
2. Mahmud da annesi ve eşleri gibi vereme yakalanınca hekimler -illet-i süflâ yakışık almayacağından- “akciğer iltihabı” tanısı koyarak hava değişimi için ablası Esma Sultan’ın Çamlıca’daki kır köşküne naklini uygun görmüşler. Padişahı burada muayene eden Avusturyalı hekimler, günlerinin sayılı olduğunu uyarınca, Esma Sultan’ın özel hekiminin verdiği “ilaç”la kendine gelen padişah oturup yemek yemiş, çubuk içmiş.
Bu haber İstanbul’da sevinç estirse de 2. Mahmud’un yeniden komaya girmesi uzun sürmeyerek 1 Temmuz günü Validebağ ’da ölmüştür. O sırada ayakucunda ölümünü bekleyenler oğlu Abdülmecid, kadınlarından Bezmiâlem, cülus ve cenaze hazırlıklarını planlayan Hüsrev Paşa’ydı. Cenazesi Salacak’a indirilip saltanat kayığıyla Sarayburnu’na getirilip saraya çıkarıldı. Ablası Esma Sultan’ın yanan Cağaloğlu Sarayı’nın bahçesine gömülerek türbesi yapılıncaya kadar mezarı çadır altında tutuldu. Bir selatin cami formunda olarak Tophane’de yaptırdığı Nusretiye Camii’nin haziresine değil de Divanyolu’nda gömülmesi de ilginçtir. Cami haziresinde olmayan türbesi de İstanbul’daki padişah türbelerinden bu özelliğiyle ayrılır. Torunu Sultan Reşad da kendisini örnek alarak türbesini tekil bir yapı olarak Eyüp’te yaptırmıştır.
2. Mahmut’a Dair Bilinmeyen Bir Anekdot:Hüsrev Paşa’nın dalkavukluğuna sinirlendi
Sultan 2. Mahmud dönemi vezirlerinden Hüsrev Paşa, yeniçerilik kaldırıldığında Tunus’tan getirdiği fesleri kalyoncu neferlerine giydirip 2. Mahmud’un önünden geçirtmiş; padişah da kavuk ve sarık yerine fes giyilmesini emretmişti.
“Koca” sanıyla da ünlü Hüsrev Paşa, 2. Mahmud’un huzurunda türlü maskaralıklar yapar, her hâli kabul ile keyfe hizmet edermiş. Sultan Mahmud’un kızlarından Sâliha Sultan’ın, Hüsrev Paşa’nın köleliğinden yetişme Tophane Müşiri Halil Rif’at Paşa ile Mayıs 1834’teki düğününde bir akşam, padişahın huzurunda curcuna tepmek için hazırlanılmış. Hüsrev Paşa, paçaları basmadan bir entari, başına da çıngıraklı sivri bir külâh giyerek eline şakşakı denilen tahtayı almış. Halil Rif’at Paşa, musahip
Sa’id Efendi, Abdî Bey ve daha birkaç hemhâl, parçalı elvan basmadan entariler giyerek padişahın huzurunda her biri bir tarafa çarpılarak “Ala bir daha ala hey!” diye sofada curcuna tepmekte iken iskemlede oturup bunları temaşa eden padişah birdenbire gazaba gelerek ayağa kalkmış ve yüksek sesle:
“-Vay gidi Devlet-i Aliyye! Âkibet sizin gibi bir takım curcunabâz heriflerin eline mi düştü?” diyerek cümlesini kovmuş.
Anekdotun altındaki not: “-A şâhım, niçin yaptırıyorsun? Sen istemesen onlar yapabilirler mi?
(Bu anekdotu İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Pertev Paşa’nın tercüme-i hâline dair Aziz Bey’in yazdığı basılmamış risaleden kendi cep muhtırasına el yazısıyla kaydetmiş.)
Mahir hattatın zalim hatt-ı hümayunları
MUZAFFER ALBAYRAK
Osmanlı tarihinin yenilikçi padişahı Sultan 2. Mahmud aynı zamanda güzel yazı yazmakta mahir bir hattattı. Kendisine arzedilen yazıların üstüne veya müstakil bir kağıt üzerine yazdığı “hatt-ı hümayun”ları son derece düzgün ve anlaşılır yazılardır. 2. Mahmud’un devlet meselelerine dair emir ve görüşlerini içeren hatt-ı hümayunlarından örnekler…
Hattı-ı Hümayun 1
BOA, HAT 1315/51285 Tarih: 1821
Rumların 1821’de başlattıkları isyan hareketinin söndürülmesi için alınan tedbirlerden biri isyana destek veren İstanbul Fener Patrikhanesi patriği 5. Gregorius’un asılarak idam edilmesiydi. Sadrazam Ali Paşa’nın patriğin tutuklanması ve gözaltında bulundurulması kararını bildirdiği yazısının üstüne Sultan 2. Mahmud kendi elyazısı ile alınan kararın uygulanmasını, yeni patriğin atanmasını müteakip azledilen patriğin idamını sadrazama emretmişti:
Benim Vezirim,gönderdiğin yazıyı okudum. Yeniçeri Ağası [patriği] muhafazayı garanti edemiyorsa bu şekilde olması daha uygundur. İşte [yeni] patrik de şimdi atandı. Önceki patrik de Patrikhane kapısına asılsın.
Hattı-ı Hümayun 2
BOA, HAT 1553/21 Tarih: 1820
Sultan 2. Mahmud uygunsuz hareketlerini gördüğü devlet memurlarını sürgüne gönderirdi. Bu kişilerin haklarında verilecek cezayı bilmelerine rağmen yine de padişahı kızdıracak hareketlerde bulunmalarına hayret edip “çok cesur olduklarını” söylemektedir:
Benim Vezirim,
Bu insanlar ne acayip cesur olmuşlar. Bu kadar tedip ederim (cezalandırırım) yine dillerine sahip çıkıp Allah’ın verdiği nimete razı olup oturmazlar.Şu eski
Cizye Muhasebecisi Et Katibi Ahmed Efendi’yi Kütahya’ya ve Hanya’dan gelen eski Topçular Katibi Salih Efendi’yi İstanköy Adası’na, İstanbul mazullerinden Hammamizade Raşid Efendi’yi Bursa’ya süresin. Muhyizade Esad Efendi yalısında ikamet edip dışarı çıkmasın.
İşinde başarılı olanlara bu kadar ikramda bulunurum, cezalandırılmayı hak edenleri görmezden gelirim ama buna rağmen huylarından geçmeyip dillerine sahip olamazlar. Allah insaf vere.
REFORM VE İSYANLARLA DOLU 31 YIL
1808: İLK İŞ OTORİTEYİ SAĞLAMLAŞTIRMAK
İstanbul’da toplanan taşra âyanları padişahı destekleyeceklerine dair Sened-i İttifak’ı imzaladılar. Padişahın otoritesini sınırlayan bu belge kısa ömürlü oldu. 16-18 Kasım’daki isyanda Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın hayatını kaybetmesiyle, otoritesini sağlamlaştırma fırsatı buldu. Ayaklanma esnasında, sarayda tutuklu ağabeyi IV. Mustafa’yı boğdurtup hayattaki “tek Osmanlı” olarak kaldı.
1819: KUZEYDOĞU AFRİKA VE HİCAZ KAVALALI’NIN KONTROLÜNDE
Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Hicaz’daki Vehhabi, Mısır’daki Kölemen beyleri sorunlarını on yıllık uğraş sonunda çözdü. Şubat 1819’da Mekke ve Medine kurtarıldı, Kavalalı’nın İstanbul’a gönderdiği Vehhabi önderi Abdullah idam edildi. II. Mahmud’un, Mısır’a ek Habeşistan ve Hicaz valiliklerine atamasıyla Kavalalı, kuzeydoğu Afrika ve Arabistan’ın hâkimi oldu.
1826: YENİÇERİ OCAĞI KATLİAMLA KALDIRILDI
15 Haziran’da yeniçerilerin kazan kaldırmasının ardından “Vak’a-i Hayriye” patlak verdi. II. Mahmud, Sancak-ı şerifi çıkararak halkı yeniçerilere karşı savaşa çağırdı. Yeniçeri kışlaları topa tutuldu, İstanbul’da tek yeniçeri bırakılmadı. Ayrıca, yeniçerilerle içli dışlı olmuş Bektaşî tarikatı şeyh ve dervişleri de kentten sürüldü; tekkeleri Nakşibendîlere verildi.
1827: DONANMAYA NAVARİN’DE BASKIN
Yunan isyanı 1821’de Mora’da ilk patlak verdiğinde Osmanlı ordusu ve Mora’ya gelen Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından bastırılmıştı. Ancak sonraki yıllarda, isyan uluslararası soruna dönüştü. 20 Ekim 1827’de İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmalarını imha etti. Böylece bir yıl önce kara ordusunu yok eden II. Mahmud, donanmasını da kaybetti.
1829: KAVUK VE SARIK YERİNE FES
II. Mahmud, 3 Mart 1829’da yayımladığı bir fermanla kavuk ve sarığı yasakladı. Sadece ilmiye sınıfından olanların sarık ve biniş (cüppe), bütün kamu görevlilerinin ve ordu mensuplarının da fes, harvanî, setre pantalon ve kaput giyecekleri ilan edildi. Kendisi de fermana uygun üniforma giyerek denetimlere çıktı. 1836’daysa padişah bir irade yayımlayarak devlet dairelerine kendi resminin asılmasını istedi.
1829’da Rusya’yla imzalanan Edirne Antlaşması ve ertesi yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki protokolle Osmanlı Devleti, Sırbistan’a özerlik, Yunanistan’a bağımsızlık vermeyi kabul etti. Aynı yıl Fransızlar, Osmanlı toprağı olan Cezayir’i işgal etti. Londra Konferansı’yla (1832) Yunanistan’da kraliyet kurularak Bavyera Prensi Otto, kral ilan edilecekti.
1833: ‘DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR’
Kavalalı, Suriye Valiliği’ni alması onaylanmayınca ayaklandı. Oğlu İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunu Konya’da yenerek Kütahya’ya geldi. II. Mahmud, “Denize düşen yılana sarılır” diyerek Rusya’nın arabuluculuğunu kabul etti. Kavalalı, Adana, Suriye, Cidde valiliklerini elde etti. Rusya ile de Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı.
1838: OSMANLI PAZARI İNGİLİZLERE AÇILIYOR
16 Ağustos’ta Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın Baltalimanı’ndaki yalısında İngiltere elçisi ile bir ticaret antlaşması imzalandı. Bununla “Yed-i vahid” (Tekel) denilen eski dış ticaret düzeni kaldırıldı. İngiliz tüccarlar, mallarını Osmanlı ülkesinde bir yerden bir yere taşırken ödedikleri iç gümrük vergisinden de muaf tutuldu. Oysa bu vergi yerli tüccarlar için devam ediyordu.
1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.
İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.
İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.
Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.
3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.
Vehimli Bir Baba
Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.
14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.
O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.
3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.
İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.
Gizemli gecenin sabahı
Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.
Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.
Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.
Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!
Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!
Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.
Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.
Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.
Dindar ama acımasız
İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.
Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.
İki kırılmanın müsebbibi
Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.
Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..
Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.
Araba yok, tren yok, hele uçak hiç yok… Peki yüzyıllar boyunca on binlerce hacı adayı Kâbe’ye nasıl gidiyordu? Murat Kargılı’nın tam da bu seneki Hac mevsimine denk gelen yeni kitabı binlerce kilometrelik bu yolculuğun geçmişini, İstanbul’dan kalkan Surre alayını tarihî kartpostallarla anlatıyor.
İslâm dininin beş temel ibadetinden Hac, Hicri takvimin son ayı olan Zilhicce’de, Kurban bayramı günlerinde Mekke’de eda edilir. Hacı adayları 19. yüzyılın sonlarına kadar, aylar öncesinden kervanlarla hac yolculuğuna çıkarlardı. Yüzlerce, binlerce kişinin katıldığı bu kervanları, İslam devletlerinin hükümdarları uğurlar, yol güvenliğini de sağlarlardı.
Bu kutsal yolculuk, çıkış İstanbul’sa beş ay gidiş, beş ay dönüş; Mekke ve Medine’deki ziyaretlerle yaklaşık bir yıl sürerdi. Hacca yaşlılıkta niyet edilir, dönüşte artık işe güce bakılmaz, ibadetle vakit geçirilirdi. Daha samimi hac yolcuları, kutsal topraklarda ölmek dileğiyle yola çıkarken yakınlarıyla helâlleşir, vasiyette bulunurlardı.
Eski hacı kafileleri de şimdiki milyonlarla kıyaslanmayacak kadar az, birkaç bin, belki on bin dolayında idi. Bu sayıyı, sökülüp kaldırılan revakların kuşattığı Kâbe avlusunun alanından hesaplamak mümkündür.
Sultan V. Mehmed Reşad döneminde, Dolmabahçe Sarayı Muayede Kapısı önünde Surre Alayı. Henüz yolculuğun başında (en üstte). Fransız ressam Léon Belly’nin (öl. 1877) 1861 tarihli “Hacılar Mekke yolunda” resmi, bir dönem kartpostalında.
Kargılı’nın Kutsal Yolculuk Hac: Kartpostallarla HacYolu kitabında, bu yolculuk kartpostallarla anlatılıyor. Kitapta, hacıların yola çıkışları, konaklamaları, geri dönüşleri, Hicaz’ın iki önemli liman şehri Cidde ve Yanbu ile Mekke ve Medine manzaraları, II. Abdülhamid’in büyük projesi Hicaz Demiryolu ve çizim kartpostalları yer alıyor. En çarpıcı bölümse kuşkusuz İstanbul, Mısır ve Şam’dan yola çıkan Surre alaylarına dair kartpostallardan oluşuyor.
İhramlı hacılar ve Mısır Mahmili, Mekke’deki Rahmet Dağı önünde.
İstanbul’dan düzenli olarak Mekke’ye doğru Surre alaylarının yola çıkmaya başlaması, Yavuz Sultan Selim zamanında 1517’den itibarendir. Surre alayının başlangıcı ise Abbasi halifelerine, 9. yüzyıla dayanıyor. Hacı kafilelerinin Mekke ve Medine’deki zahitlere, yoksullara, urban şeyhlerine yüklü sadakalar götürmesi de o zaman âdet olmuş. Hatta halifeler bu iki kentin fukarasına kendi elleriyle sadaka dağıtırlarmış. Halife el-Muktedir-billah, 923 yılında 300 bin dinar (altın) göndermiş. Surre (keselerle zekât, sadaka gönderme) geleneğinin başlangıcı belki de budur. Kendi ülkelerindeki açı yoksulu görmezden gelip Hicaz Araplarını doyurmayı iş edinen Fatimi, Endülüs, Eyyübî, Memlük halife, melik ve sultanları surre yarışı başlatmışlar. Surre alayının geçeceği yollara dökülüp mahmil develerinin ayağını öpmek bile âdet olmuş. Memlûk Sultanı Çakmak, “bu putperestliktir” diyerek yasaklamış.
DOLMABAHÇE-1910 Dolmabahçeden Üsküdar’a Fotoğrafta V. Mehmed saltanatında Dolmabahçe Sarayı’ndaki Mahmil-i Şerif ihracı töreninden sonra caddeye çıkarılan mahmil yüklü develer, önde yeşil-beyaz sancaklar ve aralarında siyah-beyaz çarşaflı kadınların, mektep çocuklarının, sarıklı hocaların da seçilebildiği mahşerî bir kalabalık görülüyor. Alay birazdan Kabataş iskelesinden Üsküdar’a uğurlanacak.
Bu mübarek sadaka sevkiyatının bizdeki öncüsü, Bursa’dan Sadakat-ı Rumîye (Anadolu sadakaları) adıyla ilk sevkiyatı yapan Çelebi Mehmed’dir. Gönderdiği paranın miktarı bilinmiyorsa da oğlu II. Murad, bir seferinde 35 bin filori (yaklaşık 250 kilo altın) göndermiş. Yavuz’a kadar daha birkaç sevkiyat saptanıyor. Her yıl düzenli ve yüklü Surre alayı göndermeyi, Mısır’ın alınışı ve Hicaz’ın ilhakı üzerine kendisini Mekke ve Medine’nin hademesi ilan eden Yavuz başlatmış. Amaç devletin bölgedeki siyasi ve dinî nüfuzunu vurgulamaktı elbette. Son surre alayı, Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı sırasında seferberlik yoksulluğunu yaşadığı 1916’dadır. Harem ağalarının omuzlarında getirdikleri altın dolu keselerin, pahalı hediyelerin, kaftanların, altın ve gümüş şamdanların, kandillerin, yazma Kur’an-ı kerimlerin… doldurulduğu sandıklardan oluşan mahmil-i şerif son kez o yıl bağlanmış, süslere boğulmuş Surre devesi Dolmabahçe Sarayı avlusunda Sultan V. Mehmed Reşad’ın önünde dolaştırılıp dualarla uğurlanmış. Ama bu son alay, Şerif Hüseyin’in isyanı sebebiyle Medine’de kalmış ve Mekke’ye ulaştırılamamıştır. Demek ki 1517’den 1916’ya kadar dört asır boyunca, İstanbul’dan, Rumeli’nden, Anadolu’dan tonlarca altın ve gümüş, muhafızlar ve hacı kafileleriyle aylarca süren yolculuklarla Şam’a, orada da Emirü’l-Hac olan Şam valisinin komutasında Hicaz’a taşınmış, oradaki Araplara saçılmış.
DOLMABAHÇE-2014 Alay artık arabalar için 90 yıl önce Surre alayı uğurlanan alanın bugünkü manzarası: Sol taraftaki Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu, sağdaki cami avlusu, muvakkithane, kayıkhane… Karışan görüşen bir padişah da bulunmadığından, yakın geleceğin trafik boğuntusunu tahmin eden İstanbul Valisi Lütfi Kırdar 1939’da İnönü Stadı ve yol genişletme inşaatlarında hepsini yıktırmış.
Menasik-i Hac rehber kitapçıklarında verilen tarih ve mesafelere göre, İstanbul’dan yola çıkan alayın Recep ayının 12. günü, Üsküdar’dan uğurlanması âdetti. Yani Hac günlerinden 5 ay önce! Surre dolu sandıklar yüklü onlarca deveye yolda yeni surre sandıkları ve develeri, hacı kafileleri, muhafızlar katılır; bozkırlar, vadiler, düzlükler taşlıklar, çöller aşılır, Hicaz Arapları da dört gözle ufka bakıp çöl kumunun havalanmasını beklerdi. 1864’ten sonra Surre alayı, Beyrut’a denizyoluyla oradan da Şam üzerinden karayoluyla devam ederdi. 1908’e gelindiğinde, Hicaz demiryolu tamamlandığından hareket noktası Haydarpaşa’ya alındı ve yolculuk da trenlerle yapılmaya başlandı.
Mısır’dan yola çıkan kervanlar Süveyş Kanalı üzerinden geçiyor.
Surre, deriden keselerdi. Saraydaki Haremeyn Vakıfları gelirlerine ilaveten, Mekke ve Medine’ye zekât, sadaka, vakıf paraları göndermek isteyenler de surrelere, gümüş veya altın, belirli miktarda para koyar, ağzını bağlayıp mühürler, toplayıcılara teslim ederlerdi. Acaba her yıl o dünya servetleri nerelere gidiyor, nasıl buharlaşıyordu? Sandıklar hurçlar dolusu servetlerin yüzyıllar boyu akıtıldığı kutsal topraklar, Yavuz’dan Sultan Reşad’a neden hep yoksul kaldı? Türkiye’de hazineler tükendi ama Hicaz’da, Mekke’de Medine’de Arap kalabalıklarının hacılardan dilenme alışkanlığı bitmedi. Surre alayının Sarayda düzenlenmesinin nedeni padişahların, Kâbe ve Harem-i şerif ile Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin “Hâdimü’l- Haremeyn”i (iki Harem’in hizmetçileri) sanını taşımalarıydı. Darüssaade ağasının baktığı saraydaki Haremeyn (Mekke ve Medine) evkafı kasasında toplanan servetler, valide sultan ve haseki-kadınefendilerin, kara ve ak ağaların, İstanbul ve taşradan kimi zenginlerin zekâtları da Haremeyn Evkafı gelirleriyle her yıl develere yüklenip Mekke’ye Medine’ye gönderilirdi. Surre alayıyla ilgili arşiv araştırmaları, yayımlanmış kitap ve makaleler vardır. Topkapı Sarayı’nda geçtiğimiz yıllarda bir sergi de açılmıştı.
HAC KERVANI 98 YIL SONRA ÜSKÜDAR’DA
Surre alayı temsili
Üsküdar Belediyesi unutulmuş bir geleneğimizi provaya almış: Surre alayı temsili! Basında gördüğümüz resimler yanlış üstüne yanlışlar yansıtıyor. Meydanda mehter konseri verilmiş, III. Ahmed Çeşmesi’nden bal şerbeti akıtılmış. 1916’daki son sahicisine kadar acaba hangi surre alayında mehter çalındı, bal şerbeti akıtıldı? Mahmil-i Şerif yüklü sekiz devenin önünde, balkabağı kavuklu, uydurma kürkler giydirilmiş görevliler Harem sahil yolunda yürümüşler. Bu da yanlış. En kestirmeden eski bir Surre alayı resmine bakılsaymış. Sanki bir zaman bulamacı denenmiş. Sarıklar Fatih devrinden, üst baş hepten başıbozuk! Alay, yolu da şaşırmış. Üsküdar meydanından Karacaahmet’i izleyecekken sahil yolu tercih edilmiş. Kıyafetlerse 16. yüzyılı anımsatıyor. Buna göre temsil Mayıs ayında yapılmalı, hac yolculuğunun 5 ay sürdüğü anımsatılmalıydı.
Üsküdar Belediyesi’nin, boş sandıklar bağlanmış develeri otomobiller, insan kalabalıkları, trafik polisleri arasında yürütmesi, Fetih bayramlarında Haliç’e gemiler indirilmesi gülünçlüğünün ikizi olmaya aday! Fikir cazip, prova yalınkattır! Gelecek yıl, zekat sadaka doldurulmuş surreler (keseler) toplamalı, bir kervan düzmeli, Surre kurdelesi kesilmeli, Esad ve işgalciler yol verirse Şam’a, İsrail izin verirse Kudüs’e, Kızıldeniz sahilinden Mekke’ye gönderilmeli.
Siyaseti ve medyayı coşturacak böyle bir senaryo ile Arap-İslâm dünyasında saygınlık da kazanılır. 98 yıldır unutulan kutsal bir geleneği ihya etmek, geçmişimizle barışmak açısından da önemlidir.
Üsküdar Belediyesi’nin 5 Eylül’de düzenlediği “canlandırma”da develerle yayalar Üsküdar meydanından Harem’e kadar yüründü.
Muşkara köylüsü İbrahim, iktidar savaşları arasında zekası ve III. Ahmed’le dostluğu sayesinde sadrazamlığa kadar yükseldi. Tarih kitaplarındaki “Lâle Devri’nin eğlence düşkünü sadrazamı” imajının aksine o, 12 yıllık bir barış dönemi yaşatan, yönetimi dönüştüren bir reformcuydu. Hayatı, Patrona Halil vahşetiyle son buldu.
Payitahtı gülzar yapacak Ağırnaslı devşirme oğlanı Sinan’dan iki yüzyıl sonra, Niğde’nin Muşkara’sı da yetenekli, ileri görüşlü bir gencini, Ezdin voyvodası Ali Ağa’nın oğlu İbrahim’i payitahta göndermişti. O genç, Lâle Devri’ni yaşatarak Os- manlı Devleti’ni bir uyanışa silkeleyip, Tanzimat’a uzanan yenileşme sürecini başlatan Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’ydı.
Bir döneme adını verdi III. Ahmed döneminde İstanbul’da yaklaşık 2.000 tür lâle elde edildi. Ortak özellikleri ince ve sivri uçlarıydı. 1725 tarihli Lale Mecmuası’ndaki 49 resimden cücemoru, çiçek demeti ve nize-i rummani (altta).
Yaklaşık 1670’te o zamanki adıyla Muşkara’da doğan İbrahim Paşa’nın yaşam öyküsü ve başarıları, sadaretinin ve yaşamının sonunu getiren Patrona kasırgasında 30 Eylül 1730 sabahı parçalanıp sokaklarda sürüklenişi, bir İstanbul tragedyasına konu olacakken, ansiklopedilerin “İbrahim Paşa” maddelerinde geçiştirilmiş, Osmanlılığa hem sağdan hem soldan yüklenmelere malzeme olmuş, okul sıralarından başlayarak tarih severlere de eğlence düşkünü kart zampara imajıyla tanıtılmıştır.
“12 yıllık sadrazamlığı Osmanlı İmparatorluğu’nun yenileşme tarihinde bir dönüşüm sürecidir. Bir dizi köklü yenilik, önü kesilen o 12 yılda başarılmıştır. İbrahim Paşa’yı deha sahibi devlet adamı diye tanımlayan tarihçilere karşılık, olmadık rezaletlerle tanıtanlar da var.
Yenilik, imar, sanat düşkünü, barışsever ve aydın İbrahim Paşa, İstanbul’da yaşamanın değerini kavramış, bu eşsiz kente, Avrupa kent kültürünü getirmek istemişti. Sanatın ve bilimin koruyucusu olduğu da doğrudur. Şiirleri, besteleri de vardı. Onu ve yakınlarını idama gönderen kindar cehalet ve taassubun, ölüsüne reva gördüğü hakaretler, İstanbul’u aydınlığa açmak istemesinin intikamıdır. Nevşehirli’yi doğru tanımak için Nedîm’in, Seyyid Vehbî’nin, çağdaşı diğer şair ve yazarların, yabancı gözlemcilerin yazdıkları okunmalıdır.
Köylü sadrazamın evveli
İbrahim’in gençlik çağında İstanbul’a gelişi 1690’a doğru olmalı. Bir akrabasının aracılığıyla Eski Saray’da önce Helvacılar, sonra Baltacılar koğuşuna kapılanmış. Evkaf kâtibi, Darüssaade Ağası Yazıcısı kalfası olmuş, Edirne’ye çağırılmış. Orada -Sultan II. Mustafa’nın (1695-1703) hoşgörüsü sayesinde- kafes hapsindeki Şehzade Ahmed’e danışmanlık yapmış.
1703’te tahta çıkan III. Ahmed’in, “nice zaman hizmet ederek sadakatini kanıtlayan, sır ortağı” İbrahim’i Darüssaade Ağası yazıcılığına getirişi o yıldır. İbrahim Efendi, altı yıl boyunca yeni padişahın fahri veziri, danışmanı, müsteşarıyken Çorlulu Ali Paşa’nın sadaretinde 1709’da Haremeyn-i Muhteremeyn Muhasebeciliğine atanıp Edirne’ye sürülerek padişahtan ve İstanbul’dan uzaklaştırılır. Sadrazam Silahdar Ali Paşa’nın 1715’teki Mora seferinde Mevkufatçı, Mora’nın fethi üzerine İl Yazıcısı, 1716’da kısa aralıklarla Niş Defterdarı, Ruznameci, Mirahur, vezirlikle Rikâb-ı Hümayun Kaymakamı (sadrazam vekili) olmuştur.
1716-1717 Macaristan seferinde Sadrazam Ali Paşa’nın şehit oluşuna, Petervaradin bozgununa, ordunun feci durumuna tanıklık eden İbrahim Paşa, bu haberleri padişaha ulaştırmak üzere Edirne’ye gelip huzura çıkar. O, bozgun ortamında güvenilir, iş bilir tek adamdır. Padişah, şehit sadrazamın nikâhlısı olan kızı Fatma Sultan’a İbrahim Paşa’yı yeni damat adayı seçer.
Avusturya’nın barış önermesi üzerine görüşmeleri yakından izlemek için padişahla 1717’de Sofya’ya gidip dönerler. Görüşmeler sürerken padişahın, tuğralı zümrüt mührünü vererek onu sadrazam atayışı 19 Mayıs 1718’de, Pasarofça Antlaşması’nın imzalanışı da 21 Temmuz 1718’dedir.
Lâle Devri’nin tanığı ressam Van Mour’un tablosunda İbrahim Paşa, Hollanda Büyükelçisi Cornelis Calkoen onuruna yemek veriyor. Karşısındaki elçinin (arkası dönük) iki yanında çevirmenler yer almış. Teşrifat gereği büyükelçi alçak bir iskemlededir (yukarıda).
Seferin nelere mal olduğunu gören paşanın, kalkınma, bayındırlık, toplumsal sorunlara eğilme siyasetine yönelmesi bundan sonradır. Çağdaşı tarihçi Râşid’e göre orduyu ıslah, ulufe savurganlığını önleme, vergi gelirlerini arttırma Anadolu’dan İstanbul’a göçleri durdurma çabaları güder. İran’la sınır sorunlarına önem vererek 9 yıl boyunca asker ve mühimmat sevk ettirir. Ulemaya, bağnaz çevrelere göre ise ne padişah ne kendisi, bir Doğu seferine çıkmaya yanaşmayarak, günlerini lehviyyât (oyun ve eğlence) ile geçirirler.
İslâm Ansiklopedisi’ne biyografisini yazan Prof. Münir Aktepe’ye göre İbrahim Paşa, “zevk ve sefâya mütemayil olan mizacına uyarak sefahata kadar giden bir yol” tutmuştur.
Van Mour’un bir diğer eserinde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa.
Safahatı Abdî Tarihi’nde anlatılan Patrona ayaklanması bu gidişin sonudur. Ayaklanmayı kışkırtan, Nevşehirli ile damatlarının katline, yeniliklerin yakılıp yıkılmasına fetva verenlerse, o şer ortamında biri şeyhülislam, öteki kazasker olan, Mirzazâde Mehmed’le Zülâlizâde Hasan’dır. Paşa ve yakınları, o dehşet saçan fitneyi bastıracaklarken ecel-i kaza hayatlarını söndürür. İbrahim Paşa, damatları Kaptanıderya Kaymak Mustafa, yeğeni Kethüda Mehmed Paşalar 30 Eylül 1730 sabahı idam edilir.
Köydü, ‘Yeni Şehir’ oldu
Nevşehirli İbrahim’in doğduğu Muşkara, 18. yüzyıla kadar peribacalarının, Hacıbektaş Dergâhı’nın yanı başında, Niğde – Kayseri arasında eski bir menzil köyüydü. Kaya yontusu kalesi gibi çoğu evleri de beyaz kayalara oyulmuştu. Çevrede, eski kaya tapınakları, işlek yoldan gelip geçenlerin konakladığı kervansaraylar ve hanlar vardı.
Padişahla hal hatır yazışması 1725 tarihli bir yazışmada Nevşehirli, Hemedan’ın alınışı ve eşi Fatma Sultan’ın bel ağrısının geçtiğini haber verirken Sultan da aynı kağıtta kendisine iki kılıç göndereceğini bildiriyor.
Adaşı paşalardan “Nevşehirli” diye ayırt edilen Damat İbrahim Paşa, İstanbul’u Avrupa kentleri, özellikle de Paris modelinde bir yenileşme ve imar sürecine açarken Muşkara’da da o gün için modern bir kasaba kurmayı tasarlamıştı. 1722-1726 arasındaki dört yılda, kalenin eteğinde sıbyan mektebi, cami, imaret, mektep, medrese, kütüphane, şadırvan, hamam, kervansaray, arastalı çarşıyı kapsayan külliyesini yaptırdı. Âşıklı Dağı’ndan su getirtip çeşmeler akıttı.
Bu, Helenistik, Roma, en son da Selçuklu dönemlerinde Anadolu’da kurulan “külliye merkezli kent” yerleşimlerinin yüzyıllar sonraki yepyeni bir denemesiydi. Cami avlusunun altındaki kervansaray, kısmen kayaya oyularak Taş Devri’nden beri uygulanan yerel yapı geleneğine, bu külliyede yer verilmesiydi. Paşa, hemşerilerini de yeni evler yapıp düzenli mahalleler kurmaya teşvik edip halka toprak dağıttı. Burayı, Nevşehir adıyla bir kadılık yaptı. Amacı, Orta Anadolu’nun eski harap yerleşimlerini yeniliğe özendirecek planlı ve bayındır bir kent örneği kurmaktı.
Kısa zamanda nüfusu 17 bine çıkan Nevşehir, bayındırlığı, meyve bahçeleri, bağ ve bostanlarıyla tanındı. Başka cami, mektep ve medreseler, alımlı konaklar yapıldı. Nevşehir, Kayseri ve Bağdat caddeleri (Ağır kervan yolları) üzerinde, önemli bir ticaret merkezi oldu. 19. yüzyıl başında burada 19 cami, 6 medrese, 2 hamam, çarşısında da 14 han 1076 dükkân 9 ekmek fırını sayılmıştır.
Levni’nin Surname’sinde Nevşehirli, III. Ahmed’in yanında.
İstanbul’u o gülzar yaptı İsyancılar enkaz yığını!
Küçük Çelebizâde Tarihi’nde İbrahim Paşa’nın ve aynı görüşteki padişahın, payitahtın bayındırlığına yönelmelerinde de Fransa’dan dönen elçi Yir- misekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin sunduğu Sefaretnâme ve Paris’ten getirtilen planların etkili olduğu anlatılır. Şimdilerde dozer denen dinozorlar ve gökyüzü merdivenleri ile girişilen kentsel dönüşüm hoyratlığının aksine, 1718-1730 kısa bayındırlık dönemindeki mimarlık ve sanat uygulamaları, parklar, bahçeler, havuzlar, çeşmeler, sebiller, selsebiller, meydan çeşmeleri, narin ve özgün sanat sergilemeleriydi. Şehzadebaşı, Vefa, Hocapaşa semtlerindeki kentsel düzenlemeler, Kâğıthâne’de Sâd-âbâd adıyla Versailles ve Fontainebleau benzeri Türk baroku park, bahçe, köşk, saray yapımları, Haliç ve Boğaziçi sahillerinde göz kamaştırıcı vezir ve rical köşkleri, yalıları, Tersane Bahçesi, Boğaziçi’nde Emn-âbâd, Neşet-âbad, Hümayun-âbâd… Avrupa esintili, İstanbul coğrafyasına en uygun neo-klasik bayındırlık uygulamalarıydı. Buraların açılışındaki muhteşem ziyafetler, yaz bahçelerinde çırağan denen gece âlemleri, kışın saray divanhanelerinde helva sohbetleri düzenleniyordu. O dönem yapılarından günümüze ulaşabilenlerin en çarpıcı olanı Ayasofya meydanındaki Sultan Ahmet Çeşmesi’dir. Bugün, Kağıthane’ye gidip “Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhâdan” veya Cetvel-i Sim’in kenarında oturalım desek, ne ejderha lüleli çeşmeden, ne mermer döşeli gümüşsü kanaldan bir iz bulamayız.
İbrahim Paşa’nın kendisi ve eşi Fatma Sultan adına Şehzadebaşı’nda yaptırdığı külliye, cami, kütüphane, çeşme, sebili, dârülhadis medresesi ve çarşıdan oluşan 1720 tarihli külliyesi çok şükür duruyor.
Nevşehir’deki Damat İbrahim Paşa külliyesinin günümüzdeki görünümü.
Darülhadisin odaları şadırvanlı avlunun çevresindedir. Yapılar topluluğunun dışa dönük köşe sebili, döneminin aşırı bezemeli bir örneğidir. Yanındaki hacet penceresinden haziredeki mezarlar ve İbrahim Paşa’nın mezartaşları görülür. Külliye çarşısı cadde boyunca karşılıklı 45+37 dükkânlı revaklı bir arasta idi. Revaklar ve karşılıklı dükkânlar 20. yüzyılın başında kaldırılmıştır.
Cağaloğlu Acı Musluk’taki (Cemal Nadir Sokağı) hamamı yıkılarak yerine matbaa binası, karşısındaki medresesi de gazete (Vakit) idarehanesi yapılmıştır. Büyük Postahane’nin arkasındaki mektebi sebil ve çeşmesi de günümüze ulaşmamıştır. Ortaköy’deki 1723 tarihli, Fatih Ortacamii yanındaki 1730 tarihli iki çeşmesi daha vardır. Bu sonuncunun kitabesinin yarım kalmış olması, İbrahim Paşa’nın öldürülmesiyle açıklanabilir.
Vakıflarının en önemlisi, 18. yüzyıl ticaret hanlarının anıtsal bir örneği olan Çuhacılar Hanı, son yıllarda delik deşik edilmiştir. Paşa’nın ve Fatma Sultan’ın Cağaloğlu’ndaki sarayı, Boğaziçi, Üsküdar, Haliç ve Kâğıthane’deki saray ve yalılar da yıkılmıştır. İstanbul’un harap eserlerini, meremmet (restorasyon) çalışmalarıyla ayağa kaldıran, Nevşehir’i kuran İbrahim Paşa’nın, Ürgüp köylerinde, İzmir’de de bayındırlık eserleri vardır.
stanbul’un Şehzadebaşı semtindeki Damat İbrahim Paşa Külliyesi’nin sebili ve Direklerarası’nın 2008’deki görünümü.
Diğer yandan, İstanbul’u kasıp kavuran yangınlara karşı tulumba örgütü, Fransa’dan getirtilen makinelerle matbaanın kuruluşu ve kitap basımının başlatılması, padişahın, paşanın ve diğerlerinin bilim, edebiyat, sanat adamlarıyla aynı ortamları paylaşmaları, bir uyanıştı kuşkusuz. Ama kimi çevreler, yapılanları ve yaşananları düpedüz savurganlık, sefahat, dinsizlik, hayasızlık saymaktaydılar.
Ulema fetvasıyla isyan
Aklının ve şansının yardımıyla sadrazamlığa yükselen padişah damadı İbrahim Paşa, 1718-1730 arasındaki on iki yılı, tarihe bir yenilik, barış, coşku dönemi (Lâle Devri) olarak yazdırttı. Bedelini de Patrona Halil ayaklanmasında çok ağır ödedi. Bu çarpık yazgının öyküsü birçok kaynakta, ezcümle Abdî Tarihi’nde, Dilâverzâde’nin Hadikatü’l-vüzerâ Zeyli’nde ayrıntılıdır.
Ayaklanmanın sözde nedeni, İran seferi için Üsküdar’da otağ kurulmuş tuğlar çekilmişken yürüyüşe geçilmemesiydi. İlk “istemezük!” şamatasının İstanbul’da duyulduğu 28 Eylül günü, İbrahim Paşa Üsküdar’daydı. Yakını paşalar ve yeniçeri ağası çekindiklerinden kendisini haberdar etmediler. Öğrendiğinde de padişah, İstanbul’a geçip önlem almasını engelledi.
Zülâli Hasan, İspirî-zâde Ahmed Efendilerse padişahı, can düşmanı oldukları İbrahim Paşa’yı ve damatlarını idama ve âsilere teslime ikna ederken Zülâlî, şeyhülislamlığı,
İspiri, Anadolu Kazaskerliğini gasp edip paşaların idamı için fetva yazdılar. Ertesi sabah âsiler Atmeydanı’nda toplanırken Kapıarası mahpesinde boğulan İbrahim, Kaymak Mustafa, Kethüda Mehmed paşalar, birer öküz arabasına konulup Bab-ı Hümayun’dan âsilere verildi. Cesedini hakaretlerle soyanlardan biri “-Bu İbrahim değil! Hem de sünnetsiz” diye bağırdı. Bir beygirin kuyruğuna bağlanıp sürüklenen sadrazam cesedi, âsi palalarıyla parçalandı.
Dostlarından eski Halep kadısı tarihçi Şâkir, geceleyin toplatabildiği parçaları bir küfeyle getirtip külliyesine gömdürttü. Kimi parçaları da aynı gün boğulan damatlarından Kethüda Mehmed Paşa’nın cenazesiyle Süleymaniye’de bir bahçeye gömüldüğünden ortalık yatıştıktan sonra bir mezartaşı da oraya dikilmişti. O taş sonra Şehzadebaşı’na getirildi.
İzleyen günlerde de İstanbul’da yapılan eserler tahrip edildi. İlkelliğin kazmaları, Lâle Devri’nin kasırlarını, tarhlarını, havuzlarını… kinle, hırsla yıktı yaktı.
Camisi 294 yıllık 20. yüzyıl başlarındaki (altta) görünümü. Camide günümüzde restorasyon yapılıyor.
Padişah büyük kızı Fatma Sultan’a (doğumu 22 Eylül 1704) silahdarı “Kömürcü” Ali Paşa’yı 1709’da namzet ilan etmişti. Sûrî (göstermelik) düğünün ayrıntıları Râşid Tarihi’ndedir. Zifaf için zevcesinin büyümesini bekleyen Silahdar Ali Paşa Petervaradin savaşında şehit düşünce. 12 yaşındaki Fatma Sultan gerdeğe girmeden dul kaldı. III. Ahmed bu kez, 1716-1718 arasındaki bunalımlı evrede öne çıkan yaşlı başlı İbrahim Paşaya “İbrahim eğer evli olmasaydın, seni damat seçerdim diyerek ağzını yoklaması karşısında Paşa, yetişkin çocuklarının annesi eşini boşamakta tereddüt etmemiş. 22 Şubat 1717de huzurda samur namzetlik kürkü giydirilmiş.
O günleri yakından izleyen Edirne’de bir konuk var: Lady Montagu .1 Nisan 1717 tarihli mektubunda bu evliliği anlatıyor. “Saray halkı burada. Dün padişahın kızı evlendi. Rical hanımları bütün ziynetlerini takıp takıştırdılar. Gelin sultan görkeamli bir düğün alayıyla zevcinin sarayına götürüldü. Petervaradin’de vefat eden sadrazamın eşiydi ama bu buluşmasız bir nikâhtı. Buna karşılık paşanın serveti kendisine kaldı. Yeni zevci (İbrahim Paşa) elli yaşında ama en yakışıklı devlet adamlarındanmış. Sultan da zevcine âdeta aşkla bağlanmış. Bu yetenekli vezir, padişahın en gözde adamı olsa da bir kıza şirin görünmek için bu yetmemeli”. Lady, paşanın eşine “Ömrümün tâcı, gözümün nuru sultanım” dediğini de yazmış.
ÖLÜMÜNDEN 30 YIL SONRA İBRAHİM PAŞA TASVİRİ
‘Devlete hizmeti yazıya sığmaz’
Levni’nin Surname’sinde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa.
“İbrahim Paşa’nın yüksek nitelikleri beyandan aşırıdır. Hazineyi gelirle doldurmuştur. Din ve devlet işlerindeki hizmeti de yazıya sığmaz. Himmeti yüksekti. Aristo kavrayışlı, Eflatun görüşlü, Lokman bilgeliğinde, mülk ve milleti düzende tutan, vakur, mütevazı, tedbirli , mert ve gayretli, iyiliği ikramı çok, yüce himmetli, iyi ahlaklı, yüce soylu, doğruluktan şaşmayan, tedbirli vezir, kanunlara hakim benzersiz sadrazamdı. Özellikle bilgin ve erdemlilere, şeyhlere, ariflere, hüner sahiplerine, şiir ne nesir yazanlara, söz ve yazı ustalarına, müzisyenlere aşırı meyli ve yakınlığı vardı. Ekseri gece ve gündüzlerde, ilim ve marifet sahipleriyle sohbet eder, her birini ödüllendirirdi. Bir kişiyi ayıbından ötürü aşağılamaz, rakiplerine bile mansıplar vezirlik verir, yaşlı yoksul herkesi ihyadan geri kalmazdı. Yaratılışı gereği hayır işlerine düşkündü. Nice nice yüce eseri vardır.”
Patrona ayaklanmasını Abdi Tarihi’nden okumalı. İlk kıpırdanma sekiz ay önce, Sadâbad’da bir kavgada 17 kişinin öldürülmesidir. Patrona Halil, Zağarcı (köpekçi) Muslu, Karayılan, Çınar Ahmed, Oduncu Ahmed, Manav Küçük Muslu, Turşucu İsmail… “cümle otuz nefer bî-akl (serseri) ilkin orada anlaşırlar. Amaçları İstanbul’da yağmadır. Sonraki aylarda bunlara başka reziller, Arnavut, çitak, dağ Türkü, dinsiz mezhepsizler de katılır.
Bunlar hafta tatili bir Perşembe günü, herkes kırlarda, sadrazam da Üsküdar sarayında zevk ü safada iken bayraklar açıp üçer beşer, panik uyandırırlar. Etmeydanı’nda toplanan yeniçeriler de karar için tartışırlar. İbrahim Paşa, akşam Topkapı Sarayı’na geçer. O gece ertesi sabah sorun büyür, Patrona ve avanesi, Etmeydanı’nda yeniçerileri korkutup ikna eder, Deli İbrahim diye biri İstanbul kadısı yapılıp ulemaya gönderilir. Bir kel, yeniçeri ağası, kahvelerde çöğür çalan bozahane ozanı bir mübtezel de cebecibaşı olur. Bayraklılar da asılsız haberler yayıp korku uyandırırlar. Zindanlardan salıverilenler yağma başlatır.Sarayda geceleyen vezirler ve ulema, III. Ahmed’in huzurunda müşaverededirler. Etmeydanı’ndan At Meydanı’na gelenleri vazgeçirmek için, Babıhümayuna Sancak-ı şerif çıkartılıp tellallar bağırtılırsa da etkisi olmaz. Padişahın gönderdiği haseki ağa, Patrona’nın atadığı kadı ve yeniçeri ağası ile görüşür. Başta sadrazam 37 kişinin başını gönderirse padişahtan hoşnuduz derler. Bu kez, İbrahim Paşa’ya diş bileyen yobazlardan Ayasofya vaizi İspirîzade ile Zülâlizade Efendiler elçi olup sarayla meydan arasında gidip gelirler. Korkan padişah, İbrahim, Kaymak Mustafa, Kethüda Mehmed paşaları “üçünü birden katledüp leşlerin birer öküz arabasına yükletip meydandaki zorbalara, gelin matlubunuzu alasız deyü haber gönderir. İki bayrak serdengeçti, Bab-ı Hümayun’da arabaları alıp dinsiz imansız mezhepsiz bir alay kelb-i akur (ısıran köpek) meydana götürdüler. Zorbalar karşı varıp cesetleri arabalardan aşağı indirip meydan odasında asıp bakarlar. Bu İbrahim Paşa değildir, sünnet- sizdir ve tepesinin orta yeri tıraş olunmuş, bu Ermeni kâfiridir ve bazıları, bunlar Rum keferesidir, sadrazamın kürkçübaşısıdır. efendisi uğruna kendisini feda eylemiş derler, Semerli hamal beygirine bindirirler. Ceset yere düşünce boğazından urganla beygirin kuyruğuna bağladılar…” (Abdi Tarihi, ss 26-40’tan özet)
Kılıçla geldi kılıçla gitti Ayaklanma sonucu I. Mahmud padişah olmuş, isyancılara görevler verilmişti. İsyandan 2 ay sonra 25 Kasım günü, asiler toplantı için çağrıldıkları Topkapı Sarayı’nda öldürüldü. Van Mour’un tablosunda Patrona Halil (sağda, eli tabancalı) ve adamlarının öldürülüşü.
Pervasız şairlerimizdendir Fâzıl. O pervasızlıktan Nef’i (öl.1634) boğdurulmuş, Nedim (öl.1730) Patrona ayaklanmasında el ayak altında öldürülmüştür. Fâzıl da sürüldü (1810), kör oldu, yatalak düştü, öldü. Bu üçlü, salt sanat anlayışlarıyla değil, zamanlarının ötelerine düşen hayata bakışlarıyla da farklı ışıltılardır.
İçten, açık saçık yazan Fâzıl’ın Akkâ’nın Safd kasabasında başlayıp İstanbul, Halep, Erzurum, Kebân, Rodos en son İstanbul’da noktalanan elli yıllık ömrü kabaca onar yıllık beş evrede özetlenebilir: İlk on yılında Akkâ’da çocuktu. Büyükbabası, babası Ali Tâhir, amcaları, Osmanlı Devleti’ne diklenmenin cezasını Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın topu tüfeği, kılıcı ile kelleleri uçurularak ödemişlerdi. Ailenin yetimlerinden Fâzıl ve kardeşi Kâmil de donanma gemilerine alınıp İstanbul’a getirilerek saray enderununa verildiler.
İkinci on yılında Fâzıl, enderunun, 3. Mustafa-1. Abdülhamid saltanatlarına denk düşen cünbüşlü bir hengâmını yakalamış. Hazine koğuşunda ve Hasoda’da teşrifat, yazı ve konuşma incelikleri (bedi, beyan, belagat, lügat) öğrenmiş. Hemcinslerinden üç “huban”la yaşadığı Sokratesvâri aşk yüzünden saraydan kovulmuş. Bu macerasını Defter-i Aşk’ta anlatmış.
Fâzıl’ın, Enderun ortamında çarpıldığı aşklardan vurgun yemiş bir serseri olarak atıldığı saray surlarının dışındaki üçüncü hayat evresi, İstanbul serserilerinin, ayyaşların tiryakilerin, kadınperestlerin dünyasında avare ve perişan geçirdiği 12 yıldır. Fâzıl Bey bu derbederlikten, Reisülküttap Raşid Ebubekir’e, onun aracılığıyla 3. Selim’e, Valide Sultan’a kasideler sunarak kurtulur. Rodos evkafı mütevelliliği, Halep defterdarlığı, Erzurum müfettişliğinde dolaşır.
Fazıl’ın hamamıHubannâme yazmasının açılış sayfası (altta). Enderunlu Fazıl’ın Hubannâme – Zennanâme’nin minyatürlü nüshasında bir hamam sahnesi. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi No: 5502
Koruyucusu Raşid Efendi gözden düşüp Rodos’a sürgün edilince o da yazdığı yergiler yüzünden şikâyet edilir. Yaşamının en verimli olması gereken son evresinde mansıpsız bırakılıp Rodos’u boylar. Adaya ayak bastığı gün, Reisülküttâb Raşid Efendi’nin idamına tanık olur. O ne şiddetli teessürden kör olur. Fâzıl’ın “İki gözüm” redifli kasidesinden etkilenen 3. Selim, onu bağışlayarak İstanbul’a dönmesine izin verir. İstanbul’a döndükten sonraki yılları, kör, hasta, yatalak… heder edilmiş bir 10 yıldır. 1810’da, 51 yaşında ölür.
Fâzıl’ı, Türk edebiyatının ön saftaki şairleri arasına yükselten yapıtları, Sâbit’in ve Beliğ’in Berbernâme’leri, Sünbülzâde’nin Şevkengiz’i izinde ve üslubunda yazdığı açık saçık içerikli mesnevileridir. Bunların, dönemin bir sanatkârınca resimlendirilmiş yazma bir nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir. Divan-ı Fâzıl (1842) Türkçe, Arapça, Farsça kasideler, gazeller manzumeler içerir (ilk baskısı 1842’dedir). 3. Selim’e kasidesi ünlüdür.
Hubânnâme ve Zenannâme (1790’lar) şairin, “hubân”larla (güzel erkekler) “zenân”ları (güzel kadınlar), mensup oldukları ulusların cinsel-seksüel özellik ve güzellikleriyle tanıttığı iki mesnevidir. Her ikisindeki fizyolojik- sosyolojik tanımlar da, üzerinde durulmaya değer. İstanbullu erkek ve kadınlarının beden ve huy güzellikleri anlatılırken “tohumu var türlü ecnasın (türlerin)!” vurgulaması ilginçtir. Fâzıl, Hubânnâme’de, sevgilisinin: -Hangi memlekette erkek güzeli daha çoktur?” sorusuna yanıt olarak geniş bir coğrafyadan: Hint, İran, Bağdat (Irak), Mısır, Habeş, Yemen, Mağrip, Cezayir, Tunus, Hicaz, Şam, Halep, Anadolu, Rumeli, Ege Adaları, İstanbul, Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene, Tatar, Arnavut, Boşnak, Çerkes, Avrupa’dan Felemenk, Frenk (Fransız), İspanyol, İngiliz, Nemse (Avusturya), Moskof, Yeni Dünya (Amerika) erkek güzelliklerini tanımlamıştır.
Zenannâme’de kadınların ırksal güzellik ve kusurları, daha nesnel gözlemlere dayalı betimlenmiştir. Eser, nikâh ve evlilik aleyhtarıdır. “Verseler sana Azrâ’yı / Duhter-i Kayser ile Kisrâyı” nikâha heveskâr olma, serazatlık varken kendini bağlatma” uyarısında bulunur. Evliliğin erkek özgürlüğüne ters düştüğünü anlatır. “Ne fena bir zenne maksur olmak/ Tâze zevk eylemeden dûr olmak” der.
Zenannâme’nin 1838’deki ilk baskısı, o sırada İstanbul’a dönen Londra Büyükelçisi ve Hariciye Nazırı -Tanzimat’ı ilana hazırlanan- Mustafa Reşid Paşa’ca edebe aykırı bulunup toplatılmıştır. İ. Decourdemanche ise bu yapıtı Avrupalı kadınların ruhsal ve fiziksel özellikleri bakımından isabetli bularak Fransızcaya çevirmiştir.
Çenginâme / Rakkasnâme (1839) yapıtında, İstanbul meyhanelerinde, kır eğlencelerinde, düğünlerde kadınsı giysi ve oyunlarla sanat yapan Çingene, Rum, Ermeni, Hırvat… çengiler-köçekler, aydınların toplandığı bir mecliste tartışılır. Fâzıl’dan çengileri tanıtması istenir. Şair o günün en yaşlı çengisi -58 yaşındaki- Akbaba diye ünlü oyuncudan başlar. Hırvat Yorgi, Güzel Büyük Âfet, iki bin âşığı olan Antuvan, Panayot, Çengiler Şahı Mısırlı, bir başka Mısırlı puşt, Şevki, yüz bin eri olan Kız Mehmed adlı aşufte, Yeni Dünya adlı şekl-i cingânede bir Ermeni, kupkuru bir oğlan Yorgi, Pandeli, Küçük Andon, Kıvırcık Oğlan, Kanarya Şâkir, Küçük Âfet, Kaspar, Haydar, Hayber… İstanbul meyhanelerini coşturan 43 çengi ve kolbaşları tanıtır. Birini: “O gümüş tenli olan Altun Top /G..ü uşşaka olur hazır lop/ Kalesindeze bulunur daim top!” diye tanımlar.
Davullu zurnalı ev baskını Hamse-i Atayi’nin Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki nüshasında ilişki halindeki iki erkeğin evine baskın düzenleniyor.
Bu ve Zenannâme’nin sonundaki “Emr-i nikâh” bölümü, benzeri olmayan manzum dram veya bir opera konusu, dönemin eğlence, oyun kültürünün belgeselidir.
Defter-i Aşk (1837) ise Fâzıl’ı Fâzıl yapan, aşk serüvenlerini sakınmadan anlattığı mesnevisi budur. Önsözde, tanrısal güzellik ummanının beşeri yüze yansıttığı büyüleyici cazibenin gözde ve kaşta odaklandığı vurgulanmıştır. Eser 437 beyitlik bir mesnevidir. Eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri zoru kolay gösterme sanatına harika bir örnek, bir opera-operet güftesidir.
Kitabın girişinde, belirttiğine göre: “Yazayım şâhım olan her güzeli” diyerek “Dilberler için bir şehnâme” meydana getirmeyi düşünmüştür ama üçü saray içoğlanı, biri Galata meyhanelerinde köçek, dört macerasını anlatabilmiş. İlk tutulduğu genç, Hazine koğuşu içoğlanlarından “Ocak-zade bir sanem-i mümtâze” olmuş. Tanrının, tab’ına uygun yarattığına inandığı bu genç, Eflâtun’u kıskandıracak bir cevher, çehresindeki al da yakut gibiymiş. Oğlan da anlamış Fâzıl’ın kendisine vuruluşunu. İlk buluşmalarında “Nîze (mızrak) çuvala sığmaz!” demiş. Maceraları 12 ay sürmüş. Sonra taze genç bir anda nabedit olmuş!
Bir zaman âfetlerden uzak durmuş. Derken “Bâkire kız gibi, şehvetli” biri, perhizini bozdurmuş. Fâzıl yeni bir aşk ile “medhûş” olmuş (şaşırmış). Bu, “Hoş edâ, tâze beden nazende bir civan”, lakin yüreği taştan pek! “Teni de hanım aynası gibi”ymiş.
Üçüncüsü, yani Fazıl’ın ”Ma’şuk-ı diger”i, “ ya belâsın bula ya mevlâsın”ı misali, gamzesiyle istihzâ eden, dengi yok bir “fitne-i cân şehlevend”miş. Üç yıl boyunca sevgilisini “tanbur misâli kucağına yatır”mış. Onu da yaşlı, kambur, papaz kılıklı birine kaptırmış. Oysa moruğun ne “şeftali” ile bir işi olabilir, ne göbek ısıracak dişi varmış! “Leb-i canâ- neyi emse o habis tükürüğüyle telvis edermiş (kirletirmiş).
TANZİMAT DÖNEMİ
Cevdet Paşa: Oğlancılık (maalesef) azaldı
Osmanlılar Ansiklopedisi, 1999
Cevdet Paşa (1822-1895) Tanzimat döneminin çok yönlü aydınlarından bir devlet adamı, hukuk bilgini, eğitimci ve vak’anüvisti. Tezâkir ve Maruzat adlı yapıtları döneminin anılarını, tarih notlarını içerir. Maruzat’ta Tanzimat’ı, kadın-erkek ilişkilerini doğal akışına (mecrasına) yönlendirdiği için de över: Zen-dostlar (kadın- severler) çoğalıp mahbûblar (oğlancılık) azaldı. Kavm-i Lût sanki yere battı. İstanbul’da öteden beri delikanlılar (arasındaki) ma’ruf u mu’tad olan aşk u alâka (sevişme) hâl-i tabî’si üzre kızlara müntakil (yöneldi) oldu. Sultan 3. Ahmed zamanından beri âdet olan Kâğıthane gezileri ziyade rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid meydanında arabadan arabaya işaretlerle aşıklık usulü hayli meydan aldı. Büyük adamların arasında gulâmparelikle meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbûki Âli Paşa da yabancıların itirazlarından çekinerek gulâmpareliğini gizlemeye çalışırdı.
Sultan Abdülmecid Han hazretleri hakikaten melek-haslet bir padişah-ı âli-câh olduğu halde o da nev’-i beşerden değil mi? Bu rüzgâr onu da çarptı. Âlemin bu inkılâbâtı arasında, o dahi kadınlardan bazılarına mahabbet ve rağbet buldu. Nâsın haram olan mu’amelâtına o dahi helâlinden olarak müşâreket buyurdu”.
İRAN Şah Abbas ve homoerotizm İran’da Safeviler döneminde (1502-1722) yaşamış Muhammed Kasım Musavvir’e ait bir minyatür. 1627’de yapılmış bu eserde, dönemin İran Şahı Abbas saray oğlanlarından biriyle halvet halinde.
HİNDİSTAN Dünyevi ve ruhani Cinselliği her türlü formda ele alan Hint sanatında, dünyevi ve ruhani olanın birliği sembolize ediliyor. Kanarak şehrindeki Surya tapınağındaki taş oyma, sevişen iki kadını gösteriyor (13. yüzyıl).
JAPONYA
Shunga stili Erotik sanatın Batılı sınırlarını tanımayan Japon kültüründe, eşcinsel çizimler de yaygındı. Ağaç üzerine yapılmış 1821 tarihli eser, bir genelev sahnesini canlandırıyor.
ÇİN Duygusal hikayeler Erkek eşcinselliği, eski Çin yöneticilerinin biyografilerinde duygusal hikayeler olarak geçer. Rulo üzerine çizilmiş Wan Sheng imzalı resim, Ming hanedanının sonlarına, 17. yüzyıl başlarına tarihleniyor.
Makedonya’daki Pella’dan MÖ 334 yılı baharında yola çıkan 30.000 piyade ve 5.000 süvariden oluşan ordu, 20 gün içerisinde Çanakkale Boğazı’nın batı kıyısına ulaşmıştı. Ordusunu 160 parça savaş gemisinden oluşan bir donanma ile Sestos’dan (Akbaş Limanı) Abydos’a (Nara Burnu) geçiren İskender, birkaç yakın subayı ile birlikte Gelibolu yarımadasının ucundaki Eleusis kentinden (Şehitler Abidesi’nin bulunduğu bölge) bindiği gemi ile Troya yakınlarında Asya toprağına ayağını bastı. Ordusu ile Lampsakos’ta (Lapseki) buluştuktan sonra Priapos (Karabiga) yakınlarına geldi. Burada Pers İmparatorluğu’na bağlı Anadolu satraplarının topladığı bir ordu, Granikos ırmağının (Kocabaş Çayı/Biga Çayı) doğu yakasında İskender’in askerlerini bekliyordu. 40 bin kişilik Pers ordusunun 35 bin kişilik Makedon ordusu ile karşılaştığı kısa ve kanlı bu ilk muharebe, İskender’in uzun sürecek Asya seferindeki ilk zaferi ile sonuçlanacaktı.
ORDUSU NARA’YA KENDİSİ TRUVA’YA
Bugünkü Şehitler Abidesi’nden Anadolu’ya geçen İskender, önce Truva’yı ziyaret etti; sonra ordusuyla Lapseki’de buluştu; ardından Karabiga’da Pers kuvvetlerini hezimete uğrattı. Granikos Savaşı, Biga kuzeyinde Çınarköprü-Çeşmealtı-Gümüşçay-Adliye köyleri arasındaki alanda meydana geldi. Yakın zamana kadar Granikos Savaşı için yanlış bir mevkide tabela duruyordu.
SARDİS (SALİHLİ) SMYRNA (İZMİR)
TANRIÇALAR “İŞTE BURASI” DEDİ
İskender Kadifekale’de bir ağacın altında uyurken, rüyasına giren Nemesis İzmirlilerin yeni şehrinin burada olması gerektiğini söyler. Ve bugünkü İzmir, Kadifekale eteklerinde kurulur.
Kadifekale’den baktı İzmir’i yarattı
İskender ve askerleri Granikos zaferinin ardından, Lidya bölgesinin zengin satraplık şehri Sardis’e (Salihli) yöneldiler. Bugün hala görülebilen antik şehirin bulunduğu kale direnmeden teslim oldu. Büyük İskender’in ordusuyla beraber yürüyen şanı, ona -görece iyi tahkim edilmiş- birçok şehrin kapılarını açacaktı. Daha Sardis’e varmadan, Büyük İskender’in huzuruna çıkan vali Mythrenes ve şehrin ileri gelenleri ona şehrin anahtarını sundular.
Büyük İskender’in Anadolu seferini ayrıntılı şekilde anlatan tarihçi Lucius Flavius Arrianus (öl.160), İskender ve ordusunun Smyrna’dan (İzmir) geçtiği hakkında bilgi vermez. Zaten çağdaşı ünlü seyyah ve coğrafyacı Pausanias (öl. 176) da bugünkü kentin Büyük İskender tarafından kurulduğunu söyler. Anlatıldığına göre İskender, Pagos Dağında (Kadifekale) avlanırken gördüğü Nemesis tapınağı önünde bir pınarın yanıbaşındaki çınar ağacının gölgesinde yatıp uyur. Rüyasında tanrıça Nemesis Büyük İskender’e hemen oracıkta yeni bir şehir kurup, İzmirlileri “eski şehir”den (bugünkü Bayraklı höyüğü) buraya getirmesini söyler. İzmirliler önce Apollon kahinine elçiler yollayıp, rüyayı yorumlamasını ister. Tanrılardan cevap gelir: “Kutsal Meles nehri ötesinde Pagos’ta yaşayacak insanlar üç kere, dört kere kutlu olacak!” Pausanias, bunun üzerine eski İzmirlilerin “özgür iradeleriyle” Pagos Dağına taşındıklarını ve artık bir değil, iki Nemesis tanrıçasına tapındıklarını söyler.
Bu hikaye, Roma döneminde imparatorlar Marcus Aurelius, Gordianus ve Arap Phillippus tarafından basılan sikkeler üzerinde resmedilir. Büyük İskender’in Anadolu’yu fethiyle başlayan Helenistik dönemde refaha kavuşarak büyüyen Kadifekale eteklerinde kurulan yeni İzmir ve 4500 yıllık geçmişi olan eski İzmir’de kazı çalışmaları bugün de devam ediyor.
Büyük İskender’in rüyasını tasvir Roma dönemi sikkesi.
EPHESOS (EFES)
7 HARİKA’DAN BİRİYDİ
Efes’teki Artemis Tapınağından bugüne kalan sedece kalıntılardan toplanarak ayağa kaldırılmış tek bir sütun. Turist ve gezginler, dünyanın yedi harikasından biriyle fotoğraf çektirmekten memnun.
Yaşayan tanrı, Artemis tapınağında
İyonya bölgesinin liman şehri Ephesos (Efes, Selçuk) İskender’i memnuniyetle karşılar. Tarihçi Arrianus’a göre, şehirdeki Pers ordusunda görev yapan paralı askerlerden bazıları firar etmişti.
İskender şehre girdiğinde, 22 yıl evvel sırf şöhret için Artemis Tapınağını yakan Herostratos isimli kaçığın sebep olduğu tahribatın tamiri devam ediyordu. İskender Ephesos’ta dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Artemis Tapınağında tanrıça- ya kurban ve hediyeler sundu. Ordusunun üniformalı geçit törenini izledi. Doğduğu gün (20 Temmuz M.Ö. 356) yakılan Artemis tapınağında adak yazıtının kendi adını taşıması koşuluyla inşaat maliyetini yüklenmeyi teklif etti. Strabon’un aktardığına göre mağrur Ephesoslular İskender’e hitaben, “Bir tanrının diğer tanrılara bağışta bulunması” uygun değildir diyerek teklifi geri çevirdi.
Büyük İskender’in Ephesos ve Artemis Tapınağında bıraktığı izler yalnızca tarihçilerin anlattığından ibaret. Bugün Türkiye’nin en çok ziyaret edilen örenyeri Efes’teki (2012’de 1.888.173 ziyaretçi) Artemis Tapınağından geriye kalan, sadece ayağa kaldırılmış tek bir sütun.
İskender Efes’ten sonra güneye doğru yoluna devam etti. Priene (Güllübahçe) kenti savaşmadan teslim oldu. Kentteki Athena Tapınağından -vaktiyle- çıkarılan ve bugün British Museum’da bulunan bir kitabede şöyle yazar: “Kral İskender bu tapınağı Athena Polias’a ithaf eder”.
Buraya 15 km. mesafedeki Miletos’ta ise durum farklıydı. İyonya’nın önemli liman kenti Milet, Pers İmparatorluğunun stratejik merkezlerinden biriydi. Şehirdeki Pers kuvvetleri, donanmanın yardımlarına geleceği umuduyla İskender’e direndi. Ama İskender’in küçük donanmasının liman girişini Perslerden önce tutması, kara ordusunun taarruzları ve etkili kuşatma makineleri sayesinde Miletos düştü.
İskender Kıbrıslı ve Fenikelilerden oluşan Pers donanmasına karşı denizde etkili olamayacağını biliyordu. Ayrıca denizde kaybedeceği bir savaş şanına leke sürebilirdi. Dolayısıyla limanları karadan ele geçirerek Pers donanmasını etkisiz ve işlevsiz hale getirmeyi planladı ve başardı. Bu doğrultuda da artık ihtiyaç duymadığı kendi donanmasını lağvetti.
2500 YILLIK KUTSAL YOL
İskender ve askerlerinin, Miletos-Didyma arasında yürüdükleri kutsal yolun bir bölümü bugün hala duruyor. Onlar geçerken yolun üzerinde gördükleri Brankhid heykelleri (üstte), bugün İstanbul Arkeoloji Müzesinde ve British Museum’da sergileniyor.
HALİKARNASSOS (BODRUM)
Bodrum cenneti cehennem gibiydi
Perslerin kontrolündeki Ege limanlarının en önemlisi, Karya bölgesinin başkenti Halikarnassos’du (Bodrum). Antik çağdaki görkemli surlarının kalıntıları bugün de görülebilen şehrin savunmasını, Pers İmparatorluğu’na bağlı Yunanlı komutan Memnon üstlenmişti. İranlı, Yunan ve Karyalı askerlerden oluşan savunma birlikleri de satrap Orontobates komutasındaydı.
Halikarnassos kuşatması karşılıklı taarruzlarla çok çetin geçti. Büyük İskender ve ordusu, hemen şehrin girişinde mukavemet eden bir grupla karşılaştı. Güçlü Makedon ordusu direnişçileri ezdi geçti, durdu. Kuş uçuşu 500 metre mesafede bir hendeğin ardında tahkim edilmiş ana savunma surları ve ardındaki şehre bakan Büyük İskender, Halikarnassos’u kuşatıp nasıl ele geçirebileceğinin hesabını yaptı.
İskender’in taarruzları üzerine şehri ateşe veren savunmacılar, bugün yerinde Bodrum Kalesinin bulunduğu ve o çağdaki öncülü bir ada üzerinde kurulmuş kale ile Salmakis Burnunda (Bardakçı) bulunan kaleye sığındılar. Şehri ele geçirip kendine bağlayan İskender, şehre satrap olarak kral Mausoleos’un (Halikarnassos’a dünyanın yedi harikasından biri olan Mausoleum’u yaptıran) kızkardeşi Ada’yı atadı. Kuşatma sırasında Myndos (Gümüşlük) şehrine gidip burayı da ele geçirmeye çalışan İskender başarılı olamadı.
İskender şehri ele geçirdikten sonra, yönetici olarak kral Mausoleos’un kızkardeşi Ada’yı atadı. Kraliçe Ada’nın gerçek iskeleti ve bu istekelet üzerinden yapılan modelleme bugün Bodrum Sualtı Müzesinde.
THE MARMARA’DAN İDARE ETTİ
Bodrum’u kuşatan İskender, bugün The Marmara Otelinin bulunduğu yerden şehre bakmış ve askerlerini yönetmişti. Şehri savunanlar kıyıya doğru çekilmiş, kenti tamamen ateşe vererek, şimdiki kalenin bulunduğu yerde tekrar mevzilenmişti.
TELMESSOS (FETHİYE) KSANTOS (KINIK)
LETOON PATARA PHASELİS
PERGE (AKSU) ASPENDOS (BELKIS)
SİLLYON – SİDE TERMESSOS
SAGALASSOS (AĞLASUN)
ASKANİA (BURDUR GÖLE) KELAİNAİ (DİNAR)
Side hemen teslim oldu Termessos kafa tuttu
İskender’in bundan sonraki amacı kıyı kentlerini ele geçirerek Likya ve Pampilya’ya yönelmekti. Telmessos (Fethiye), Pinara (Minare köyü), Ksantos (Kınık), Patara ve pek çok küçük kent savaşmadan İskender’e teslim oldu. MÖ 334 yılı bitip 333 yılı başlarken, İskender ve ordusu Phaselis’te idiler. Genç fatihin bugünkü Kemer yakınındaki antik kentte uzun süre kaldığı bilinir. Bu cennet köşede büyük ihtimalle hem planlarını gözden geçirmiş hem de tatil yapmıştı!
Daha sonra ordusunu iç bölgelere doğru yürüyüşe geçirdi. Askerleri dağ yollarından yürürken, kendisi yol olmayan kıyılardan Antalya yakınlarındaki Perge (Aksu) şehrine geldi ve ordusuyla tekrar buluştu. Pamfilya bölgesindeki Aspendos (Belkıs) ve Side karşılarındaki orduyu görünce boyun eğdiler. Burada bir tek Sillyon (Serik kuzeybatısında) şehri İskender’e teslim olmadı. İskender de burada bir kuşatma savaşı ile zaman kaybetmek istemedi.
Side’den geriye dönerek, bugünkü Korkuteli üzerinden kuzeye, Pisidya’ya doğru yürüşe geçen İskender ve muzaffer ordusu, bu bölgenin savaşçı halkının yaşadığı dağ şehirlerinden birinde belki de en önemli başarısızlığını yaşadı.
Gerçi daha önce de Myndos ve Sillyon’u alamamıştı ama, bunun pek üzerinde durmamıştı; zira onlar hem küçük hem de maliyetli bir kuşatmaya değmeyecek kadar önemsiz yerleşimlerdi. Ama bugün Türkiye’deki en etkileyici antik yerleşimlerden birisi olan Termessos, dağın tepesindeki stratejik konumunu iyi kullandı ve İskender’in kuşatmasına direndi.
Morali bozulan İskender bunun üzerine daha kuzeyde bulunan Sagalassos’a (Burdur, Ağlasun) yöneldi. Bu kent de coğrafi konumuna ve savaşçı halkına güveniyordu ama, Makedon savaşçıların zaferine engel olamadı.
SUR HÂLÂ AYAKTA
MÖ 333’te Gordion’a gelen Büyük İskender, “Asya’nın düğümü”nü keserek çözdü. Makedon Fatih 2347 sene önce buraya ulaştığında, bugün hala ayakta olan şehir surları onu karşılamıştı.
Çözemediği düğümü kesti efsaneye efsane ekledi
Askania (Burdur) gölü ve Kelainai (Dinar)’dan geçen İskender ve ordusu eski Frigya krallığının başkenti Gordion’a (Yassıhöyük) ulaştı ve bahar ayları gelene kadar burada konakladı. Büyük İskender Gordion’da Makedonya’dan yola çıkmış 5 bin civarında taze kuvvetleri ile buluştu, Atina’dan gelen elçileri kabul etti. Efsaneleşmiş “Gordion düğümü” olayını Arrianus şöyle anlatır:
“Kral Midas’ın çağlar önce Gordion akropolüne bıraktığı arabanın boyunduruğunu arabaya bağlayan düğümü çözecek kişi Asya’nın efendisi olmaya yazgılanmıştı. İp kızılcık ağacı kabuğundan yapılmış ve düğüm öylesine kurnazca bağlanmıştı ki, kimse nerede başladığını ve nerede sonlandığını göremiyordu. İskender düğümü nasıl çözeceğini bulamadı, ama gene de onu olduğu gibi bırakmayı istemiyordu. Çünkü başarısızlığı halk arasında rahatsızlıklara yol açabilirdi. Bundan sonra ne olduğu konusunda anlatılanlar değişiktir. Kimileri düğümü kılıcının bir vuruşuyla kestiğini ve ‘şimdi çözüldü!’ dediğini söyler…”
İtalyan ressam Giovanni Paolo Panini’nin 1718 tarihli eserinde, İskender, bir türlü çözülemeyen meşhur Goridon düğümünü kılıcıyla kesiyor.
Barry Strauss’un dediği gibi “Gordion düğümünü çözen kişinin hamlelerinde yavaş ve temkinli olmaya tahammülü yoktu. İskender sürekli ileriye doğru giden bir genç kahramandı. Ama bu yalnızca bir mitti.”
Kahinlerin de öngördüğü şekilde, İskender gerçekten Asya’nın efendisi oldu; ancak imparatorluğunun ömrü de, bulduğu kestirme çözüm gibi kısa sürdü.
Düşmanlarını kaçırttı, Tarsus Çayında üşüttü
Gordion’dan Ankyra’ya (Ankara) hareket eden İskender, Kapadokya’dan geçerek Kilikya Kapıları’na ulaştı (Gülek Boğazı). Orta Anadolu’dan Doğu Akdeniz’e en uygun geçit yeri olan bu dar kayalıkları korumakla görevli Pers askerleri İskender ve ordusunu görünce kaçtılar. Toroslar’dan aşağı Tarsus’a indi. Komutanlarından Parmenion’u ordunun bir bölümü ile güneydoğuya, bugünkü Amik ovasına açılan geçit olan “Suriye Kapıları”na gönderdi (Belen Boğazı).
Bugün Pozantı – Tarsus – Mersin otoyolunda seyreden ağır vasıtalar, Büyük İskender ve ordusunun da geçtiği Gülek Boğazı’nda virajı dönerken yavaşlıyor. Serin bir yaz gecesi, Boğazı tutan Pers muhafızları Büyük İskender’in kudretinden korkup kaçmışlardı. Ertesi gün virajlı yollardan geçip Çukurova’ya (Ovalık Kilikia) inen genç Makedon kralı, sıcaktan bunalıp ferahlamak isteyince Kydnos nehrinde (Tarsus Çayı) yüzme molası verdi. Hemen ardından nehrin aşırı soğuk sularından şifayı kaptı ve hayatından ümit kesilecek kadar hastalandı. Daha sonra ise Philipos isimli genç bir hekimin hazırladığı iksirle iyileşti.
KİLİKYA KAPILARI (GÜLEK BOĞAZI)
TARSOS (TARSUS)
GEÇİŞ RAHAT, GİRİŞ TEHLİKELİ
İskender’in Gülek Boğazını rahatlıkla geçtiği yerden bugün otoyol geçiyor (üstte). Girip üşüttüğü için ağır hastalanmasına yol açan Tarsus Çayı önüne ise uyarı levhası konmuş!
SOLOİ (VİRANŞEHİR)
Savaştan önce dinlendi eğlenceler düzenledi
Sağlığına kavuşan Büyük İskender Soloi’de (Viranşehir, Mersin) konakladı ve sağlık tanrısı Asklepios’a kurbanlar sundu; tören alayı düzenleyip eğlenceler tertip etti. Buradan dağlardaki Kilikya yerleşimlerine akınlar düzenledi. Ceyhan nehri ağzındayken, Pers kralı Darius ve 100 bin kişilik ordusunun kapılarından geçtiği Kilikia’ya iki günlük mesafede olduğu, Amik ovasında tertiplendiği haberini aldı, hemen savaş konseyini topladı. Tarsus ve Soloi’de sağlık sebebiyle (veya keyfinden) uzun süre kalan Büyük İskender’i muharebe için en uygun yer olan Amik ovasında bekleyen Darius, danışmanlarının bütün ısrarına rağmen genç Makedon kralın peşine düşmeye kalkınca savaşın kaderi değişti.
TARİHSEL MUTLULUK
Soloi’de bugün de neşe var. Roma dönemi kalıntıları üzerinde akşam güneşinin tadını çıkaran kadınlar.
İSSOS (DÖRTYOL) PAYAS
Dar alanda avlanan Persler
İskender’in 40 bin kişilik ordusu önce İssos (Dörtyol yakınları) şehrinde konakladı. Güneye yönelip, o zaman henüz kurulmamış olan, daha sonra adını taşıyacak Alexandria ad Issum (İskenderun) şehrinin kuzeyinden, Myriandros şehrine geldiler. Amacı, Belen geçidinden geçip Darius’un ordusu ile Amik ovasında karşılaşmaktı. Eğer bu ger- çekleşseydi savaş arabaları ve süvarileri bulunan 100 bin kişilik Pers ordusu, Amik ovasının düz ve geniş alanlarında çok daha iyi manevra yapıp İskender’in sayıca az kuvvetlerini kuşatıp yok edebilecekti. Ama Darius danışmanlarının kurbanı olacak; İskender’i aramak için kuzeye hareket edecek ve meydan savaşında avantajlı olacağı alanı terk edecekti.
Pers ordusunun konumunu öğrenen İskender, ordusunun cephesini kuzeye yöneltti ve Pinaros (Payas) çayının Amanosların dik yamaçlarından ovaya inip Ak- deniz’e karıştığı çok dar bir mevkide, çayın güney kıyısında savaş tertibi aldı. Bu dar alandaki muharebede Persler süvari ve savaş arabalarını etkin bir manevra ile kullanamadılar. İskender çatışmaların en kritik anında, seçkin süvariler ile Payas çayının doğusundaki yamaçlardan nehrin karşı tarafına geçerek direkt düşman karargahına taarruz edince Darius kaçtı; lidersiz kalan ordusu da Makedon askerleri tarafından biçildiler.
İssos zaferi sonrası , İskender’in hem Batı’nın hem Doğu’nun hakimi olmasının yolu açıldı. Muzaffer komutan Hindistan’a dek uzanan fetihlerine devam edecekti.
PERSLERİM AĞA DÜŞTÜĞÜ YERDE
İssos Savaşında dökülen kanın aktığı kıyılarda, bugün ağır sanayinin faaliyet gösterdiği Payas Çayında, gençler -belki de Antiokhus kumandasında bir askerin okunu attığı yerde- serpme atıp balık avlıyor. Arka planda savaş coğrafyası.
Zülkarneyn efsanesi ve ‘Müslüman İskender’
NECDET SAKAOĞLU
İlk Batı-Doğu imparatoru İskender’le (öl. MÖ 323), Hicaz-Arap dünyasında yeni bir dinin müjdecisi olan Hz. Muhammed (öl. 632) arasındaki zaman 955 yıl. İskender pagan, hatta tanrıyım demiş. Ortamı ve yaşantısıyla İslamiyet-Arabistan arasında ilgi kurulamaz. Öyleyken, İslâm dünyasındaki yeri peygamberlik düzeyinde. İskender ve Zülkarneyn’i, Doğu-Batı kaynaklı bilgi ve söylenceler, çözümü zor bir karmaşıklıkla sarmalamış. Kur’an’daki Kehf suresindeki Zülkarneyn’in İskenderliği, müfessir tarihçilerin yorumu. Tanrının İskender’e peygamberlik verdiğine inanan yorumcular da olmuş; Kehf Suresindeki “Dekiyâ Zülkarneyn…”, “ Dediler ki ey Zülkarneyn…” diye başlayan âyetler, peygamberliğinin kanıtları sayılmış. “Eğer peygamber olmasaydı Tanrı ona hitap etmezdi” diyenlere karşılık “bu açık hitap değildir” diyen yorumcular da var. Kaynakları, sözlü-nakilci aktarımlar olan Tâberî (öl. 923), Tarihü’l-Ümem ve’l-mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) adlı eserinde İskender-Zülkarneyn bahsinde şu bilgileri verir: “Bu İskender’in lakabına Zülkarneyn derler. Mağribi (batıyı) ve Maşrıkı (doğuyu) temaşa eyledi. Karn diye Arapça boynuza derler. O sebepten, cihanın bir köşesi şark bir köşesi garptır. İkisini de gördüğü için Zülkarneyn dediler. Maşrık tarafında iki dağın arasında bir set yaptı. Yecüc ve Mecüc’ü geçmekten men eyledi…”
Zülkarneyn’i İskender diye tanımlayan Kur’an yorumcusu Kadı Beyzavî de (öl.1291) , “İskender, peygamberliği kesin olmasa da iyi bir mümin, Zülkarneyn de sıfatıydı” diyerek açık kapı bırakmış. İki cihanın hâkimiyetine ulaştığından, cihangirliğinin simgesi olmak üzere tâcında iki “karn” (boynuz) varmış, bundan dolayı “iki boynuzlu” anlamında “Zülkarneyn” denilmiş.
Boynuzlu taçla betimlenmiş İskender kabartmalı gümüş sikke, MÖ 3. yüzyıl. British Museum
Hafid Efendi, açımlı Galatat sözlüğünde (H.1221) “Büyük bir melikin ismidir. İmanında ve doğruluğunda ittifak, nebiliğinde ihtilaf vardır. Zülkarneyn adı verilmesi bir kavmi iki defa İslâma davetinden veya başının iki yanında boynuz gibi örülmüş saçındanmış. Bir rivayette de ‘koç gibi yiğitliği’ miğferinde iki boynuzu olduğundanmış” demiş.
Aristo’nun İskender için yazdığı öğüt kitabının Arapçası Kitâbü’r-Riyase ve fi’s-Siyase’yi, Nevâlî (16.yy) Ferruhnâme adıyla Türkçeye çevirmiş. Bu eski yazma kaynak,İskender’egiydirilenİslâmi kimlikten doğrudan söz etmemiş. Daha önemli Türkçe bir kaynak, Osmanoğullarının da ilk tarihlerinden sayılan Ahmedî’nin (öl. 1412?) İskendernâme mesnevisidir. Bu ve başka Türkçe ve Farsça İskendernâmeler, İskender’in yaşamı, savaşları üzerine kurulmuş manzum destansı eserlerdir.