Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Cübb-i âlî’den Cibâli’ye, Bindirik’ten Binbirdirek’e

    İstanbul, çok yakın tarihte adını bile koruyamayıp Fatih oluverdi. Bugünkü semt isimleri ise fetihten hemen sonra Anadolu’dan göçertilen Türklerin buluşudur. Bugünde Bizans döneminden gelen üstü açık su depolarına Çukurbostan, kapalı olanlara ise sarnıç diyoruz.

    İstanbul gibi ulu bir kentin semt ve mahalle adları üze­rine kitaplar yazılabilir. Bu içerikte çalışmalardan yoksun bırakılmaması gereken taşra kent, kasaba ve köyleri ise yüz­lerce hatta binlercedir. Küçüklü büyüklü bin dolayında tarih­sel kent tabanı, adını vakfiyele­re, tahrir defterlerine yazdırmış 40 bin dolayında köyü olan bir Anadolu’dan söz ediyoruz. Ören, viran, asar, kara, hisar, bolu, bur­gaz, hatta kâfir, gâvur -birleşik­li-yerlerimiz saymakla bitmez.

    Karacaviran, Karasar, Çav­darhisar, Bozüyük… Kâfirdamı, Gâvurtepe, Alacaören, Asarte­pe… adlı yerleşimlerin öyküleri, yerli halkın belleğinde masallaş­mış birer menkıbeyle saklana­bilmiştir. Bu öyküleri sözlü akta­rabilenlerse giderek azalıyor.

    Cibâli’nin sembolü

    1884’de yapılan Cibâli Tütün Fabrikası, semtin geç dönem sembollerinden olmuştu. Fransız Reji İdaresi tarafından işletilen fabrika, Cumhuriyet döneminde Tekel idaresine geçti. 2002’den bu yana Kadir Has Üniversitesi Cibâli Kampüsü olarak hizmet veriyor.

    2012 yılı yazında NTV Ta­rih dergisi ekibi olarak dolaştı­ğımız Divriği kırsalında Tuğut ve Odur köylerinde, Burma­han’da, gördüğümüz kilise ve kalelerde, Yalnız Keşiş köyün­de hep “farklı” şaşkınlıklar ya­şamıştık. Acaba neden Yalnız Keşiş? Şimdilerde ne köy ne ev ne insan var. O gün orada, Hayri Fehmi Yılmaz’la bir sa­at kadar “iki kişi” idik! İki ki­şi gezdik, iki kişi konuştuk. Görmeyen, neden Yalnız Ke­şiş dendiğini kavrayamaz. Bir Gregoryen manastırının hara­besinde olduğumuzu çözdük: Harap bir kilisecikle birbirine bağlı, iki sıra keşiş odacıkla­rı… Bir zamanlar târik-i dünya keşişler buralarda çile doldur­muşlar demek! Müziğini derin­den duyuran dereye doğru inen yamaçta üzüm bağları varmış. Ekim alanları otlaklar bom­boş. Oradaki dünya yalnızlığı bir “yalnız keşiş”in kimliğinde kodlanarak Anadolu’nun tarihî coğrafyasına işlenmiş.

    Tuğut gibi, Odur gibi Yal­nızkeşiş gibi binlerce yer ve bir o kadar mahalle, çevre, ilgi du­yacak araştırmacıları bekliyor.

    İstanbul mahallelerinin ad­larına ve öykülerine gelince… Bu, kuşkusuz yüklü bir kitap konusudur. Ama öncelikle de­ğinilmesi gerekenler var. Kla­sik İstanbul, çok yakın tarihte adını bile koruyamayıp Fatih oluverdi. Neden? Salt, “surlar­la çevrili ana kent”in, Bizanti­on’un ve Osmanlı Dersaadeti İstanbul’un özgül bir kaynağı yazılmadığından. Bu neden­le de İstanbul mahalleleri bu­gün topyekûn Fatih mahalleleri olmuştur. Gerçek İstanbul’un mahallelerini bugün Fatih’te aramak durumundayız.

    Bu şehir, dünlerde üç kıta­nın payitahtı konumundaydı. 289 mahallesi vardı. Bunların sınırları, mesken tarzları, ma­hallelerin aile yapıları, komşu­luk ilişkileri, gelenekleri hem farklı hem renkliydi. Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları, Hü­seyin Rahmi’nin romanları bu mahallelerin edebi ürünleridir. Halide Edib’in Sinekli Bakkal Sokağı veya Sait Faik’in Alem­dağı’nda var Bir Yılan’ndaki Kirazlı Mescit Sokağı keza bu eski İstanbul’daydı.

    Süleymaniye – Cibâli

    Süleymaniye’deki Kirazlı Mes­cit sokağına, on yıl önce İstan­bul Belediyesinin “tarihî doku­yu kurtarma çalışmaları”nda öncelik verilmiş, mimarlar, sa­nat tarihçileri, İstanbul yazar­ları bu sokak üzerine toplantı­lar yapmışlar, “Kirazlı Mes­cit Sokağı mı, Kirazlı Mescidi Sokağı mı?” dahi tartışılmış­tı. “Mescit”e (i) harfi eklemek veya eklememek anlamı altüst ediyor: Birincisinde avlusun­da kiraz, ikincisinde yaptıranın veya maruf bir imamının ki­razla bağlantısı akla geliyor. Bir araştırmacı düşünün: Ya mes­cit avlusunda kiraz kökü araya­cak veya “bu Kirazlı kimmiş?” sorusuna takılacak! Bugün o sokakta Sait Faik’in evi veya iz­leri duruyor mudur?

    Haliç’teki Cibâli’nin etimo­lojisi, İstanbul semtleri üzeri­ne çalışanlarca “Cebeali/Cibali ne demektir?” başlıklı yazılarda tartışılmıştır. Kimileri, Fatih’in cebecilerinden Ali’nin burada yerleştiğini, kimileri de Haliç’in “en derin yeri”nin (cübb-i âlî) burada olduğunu, bu kesime açılan sur kapısına, dolayısıy­la semte Cübb-i âlî dendiğini ileri sürmüşler. O ya da öteki, değişmeyen gerçek, kenti kül eden yangınlar çoğunca bura­da çıkmış. Nice kez İstanbul’un yanardağı veya ağzından alevler saçan ejderhası olmuş Cibâli. Büyük yangınlar buradan başla­yarak ahşap İstanbul’u yalamış yutmuş. Geriye resmî tanımla harikzedegân (yangın-zedeler) kalabalıkları bırakmış. Külleri eşeleyerek öte berilerini bulma­ya çalışanlarsa kendilerine kül fukarası demişler. Semt, zamanla İstanbul Türkçesinin ses-âhenk damıtı­mından geçerek kibar diline ya­kışır Cibâli olmuş. Bugünlerde­ki aksan bozukluğunda -kısaca- Cibali olmak üzeredir!

    Binbirdirek ve Yerebatan Tarihi 5. yüzyıla kadar uzanan Binbirdirek Sarnıcı’nın (Philoxenos) içinde 224, tarihi 3. yüzyıla kadar geri giden Yerebatan Sarnıcı’nın (Basilica) içinde ise 336 direk bulunuyor.

    Kırkçeşme

    İstanbul üzerine ödeşilmez ça­lışmaları olan Mektupçu Os­man Ergin Bey (öl. 1961), fetih­ten sonra Anadolu’dan göç et­tirilen Türklerin, yerleştikleri semtlere -dilcilere dil çıkarttı­racak- adlar verdiklerini yazar. Fatih İmareti Vakfiyesi’ndeki şu cümleler onun: “Arapça bir vakfiyede Kırkçeşme tâbirinin geçmesi, dikkati üzerine çek­mek lâzımgelir. Çünkü Türk­ler İstanbul’u aldıktan sonra Bizanslıların semtlere, mahal­lelere verdikleri birçok adları hemen Türkçeye çevirmişler ve ondan dolayıdır ki bunların Türkçeleri Arapça vakfiyelere de öyle geçmiştir. Uzunçarşı, Bitpazarı gibi. İşte bu Kırkçeş­me de onlardandır. Bizanslıla­rın yaptığı üstü açık ve kapalı su depoları -ki bunlardan açık olanlara şimdi biz Çukurbos­tan, kapalı olanlara da sarnıç diyoruz”.

    Ergin, Kırkçeşme, Kartalte­pe, Üç Kardeşler, Cebeci, Hacı Küçük/Gökçek için de bilgiler verir.

    Binbirdirek-Yerebatan

    Ergin’in bu iki sarnıcın ad­larına ilişkin açıklamaları da önemlidir:

    “Binbirdirek: Türklerde bu sarnıca ilkin Bindirik denil­miş, sonra Binbirdirek’e çev­rilmiştir. Bindirik, bindirmek mastarından gelir. Bu sarnıçta direklerin birbiri üstüne bin­dirilmiş ve ortalarına birer yu­varlak ve yassı taş kaide (yas­tık) daha konulmuş olması böyle bir adlandırmaya sebep olmuştur sanılır. Yapılırken bu tarzın seçilmiş olması, o uzun­lukta direk bulunmamasından mı ileri gelmiş? Direkler böy­lece mi birbirine eklenmiş, burası anlaşılmıyor. Buradaki direklerin sayısına gelince an­cak 224’tür. Yerebatan’da ise 336 direk vardır. Binbirdirek adı Yerebatan’a daha yakışırdı. Şu halde Bindirik denilmiş ol­masından diyenlerin kanaatle­rine katılmak gerekir”.

    Binbirdirek aynı zamanda İstanbul’un bir mahallesidir. Kentte, adlarını eski Roma-Bi­zans sarnıçlarından, dikilitaş­lardan, çukurlardan, kuyular­dan… alan başka semtler ve mahalleler de var. Yerebatan bunlardandır. Daha ilginci, tarih bize bunun üstündeki vezirlere tahsis edilen ahşap mirî sarayı da Suyabatan Sa­rayı olarak tanıtıyor. Unkapa­nı sarnıcının üstünde de Mer­zifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Zeyrek Sarayı varmış.

    Sultan Selim’deki açık sar­nıç eski İstanbul’un “Salma Tomruk” adıyla yarı açık cezae­viymiş. Tomruk, Osmanlı huku­kunda hapishane demek. Hafif suçlular yüksek duvarlarla çev­rili bu açık sarnıca salıverilir­lermiş.

    Doku katli

    Bugünkü adıyla Bozdoğan (Valens) sukemerinin hemen arkasındaki 6. yüzyıla ait tavuskuşu figürlü Bizans rölyefi, 1941’e kadar Kanunî döneminde yapılan çeşmenin alınlığını süslüyordu. O tarihte Atatürk Bulvarı açılırken, çeşme ve rölyef yokedildi; tarihin bir dönemi kapandı.

  • Karmaşa, çekişme içinde çokkültürlü bir dönem

    Eski tarihçilerin “tavaif-i mülûk” (melikler karmaşası, tuhaflığı, çekişmesi) olarak niteledikleri Anadolu beylikleri, aralarındaki rekabet ortamına rağmen, etnik veya din temelinde bir çatışmaya girmedikleri gibi, yüksek kültür ürünü eserlere imza attılar.

    Anadolu’da 11. yüzyıl son­larından 15. yüzyıl sonla­rına kadar, eski tarihçile­rin “tavaif-i mülûk” adını verdik­leri, yerel-bölgesel, yarı bağımsız Türk, Arap, Azeri, Kürt beylik­ler vardı. Selçuklu Devleti’nin son döneminde Anadolu’nun her bölgesine bunlar egemen­di. Selçuklu sultanları da böyle bir paylaşıma izin veriyor, kendi şehzadelerini “melik”, güvendik­leri başkalarına da “emir”, “ata­bey”, “bey” sanları ile bölgeleri ıktâ (mülk) olarak veriyorlardı. Bu atananlar, yönetmek, düzen­de tutmak, sultana yıllık vergi ödemek, seferlerine katılmak veya kendi askerini bir emir-si­pehsalar (komutan) ile gönder­mekle yükümlüydüler. Bunlar­dan ölenlerin yerine oğlu, kar­deşi atandığından zamanla yerel hanedanlar doğmaktaydı. Tuğrul Bey’le başlayan bu düzen, pratik bir çözümdü ve uzun zaman de­vam etti.

    Anadolu beyliklerinin ço­ğu Sünnî-Hanefiydi. Şafî-Kürt, Alevî, Şiî olanları da vardı. Erzu­rum, Diyarbakır, Mardin, Har­put, Hasankeyf, Ahlat, Erbil, Musul bölgesinde hem Ekrat hem Türkmen beyleri egemendi. Başlıca birkaçını analım: Saltu­koğulları, Artukîler/Sökmenîler, Bektekinliler, İlgaziler, Ermen­şahlar, Azerbaycan Atabekle­ri, İnaloğulları, Nisanoğulları… Merkezi Diyarbakır olan Mer­vanîler. Bunların bir kolu Azer­baycan’a egemen olmuş. Büyük Selçuklulara tâbi Horasan, Kir­man, Suriye, Irak ve Anadolu Selçuklu devletleri, asıl ege­men yapıydı kuşkusuz. Anadolu Selçukluları havzasında erken dönem Türk beylikleri Sivas, Niksar, Kayseri merkezli Daniş­mendliler, Erzincan, Kemah, Şe­binkarahisar ve Divriği’de –Âl-i Mengücek de denen- Mengüce­koğulları, Erzurum havalisinde Saltuklu beylikleri, Suriye bölge­sinde Zengi hanedanına mensup Atabeklikler vardı.

    Danişmendname’den İsmâil Hâmî Dânişmend’e Tarihçi İsmâil Hâmî Dânişmend, mezartaşlarına işlenen gazi figürünü, Danişmendname’den yaptığı bir istinsahın (kopyanın) kapağına resmetmişti.

    Bunlara dair bilgileri veren kaynaklar fazla değildir. İbni Bibi’nin ve Aksarayî’nin Sel­çuknameleri ki özgün adlarıyla el-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umû­ri’l-Alâiyye diğeri Müsâmere­tü’l-Ahbâr’dır. Ayrıca aynı dö­nemi anlatan Süryanî, Ermeni, Arap ve Lâtin kaynakları vardır. Urfalı Mateos’un Vekayinâme­si (10.12. yüzyıllar), Abû’l-Farac Tarihi (13. yy) eski zaman ya­şamlarını öğrenmek için ibretle okunacak kaynaklardır. Bun­lardan, bölge tarihinin siyasal, askerî, toplumsal yoğunluklu pek çok olaylarını öğreniyoruz. Ahmedî’nin Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman veya Aziz bin Erdeşîr-i Esterâbâdî’nin Sivas Sultanı Kadı Burhaned­din adına yazdığı Bezm ü Rezm veya birer Osmanlı kaynağı olan Tevârih-i Âl-i Osmanlar… Ahmedoğlu Şükrullah’ın Beh­çet’üt-Tevarih’i, Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin Sahaifü’l-Ah­bar’ı.

    Beylikler, beyler sözlü kül­türe önem vermişlerdir. Yazdık­ları veya yazdırdıkları kitaplar da daha çok dinle ve ahlâkla il­gili, çoğu da Farsçadır. Türklerle birlikte Anadolu’ya göçen sözlü Türkçe, 12. – 14. yüzyıllar Orta­doğu’sunun edebiyat dili Farsça­sına, bilim dili Arapçasına yazı dili açısından yad ve yabancı idi.

    20. yüzyılda, Ord. Prof. İsma­il Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karako­yunlu Devletleri’ni yazmıştır. Bu ve diğer beylikleri anlatan kitap­larda ve dönemin kaynakların­da, çarşı-pazar hayatı, toplum­lar hakkında yeterince ayrıntı yoktur. Gaza kurgulu anlatılar, savaşlar vardır. 1300-1400’lerde­ki Anadolu hayatını algılamamız zordur.

    Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç, “Selçuklu dönemin­den günümüze ulaşan 50 par­ça vesika bulamayız” derdi. Bir dönemin din hayatına, sosyal gelişmelerine aykırı bakanlar, ellerine geçen evrakı yırtmış, yakmış olmalı. Deprem, sel, yangın gibi afetler de yazılı pek çok şeyi yok etmiş. Daha kötü­sü, vakfiyeleri, tereke belgeleri­ni, hissedarlardan biri diğerle­rini hak yoksunu bırakmak için imha etmiştir. Örneğin 16. yüz­yıla ait bir tapu tahrir defte­rinde il yazıcısı, Divriği Turan Melek Darüşşifası evkafının “Çerakise (Memlûk) zamanın­da- 1400 lerde- bil-külliye zâyi edildiğini, vakfiyesinin bulu­namadığını yazmış. İl yazıcıla­rı titiz çalışır, belgeleri inceler, bilirkişileri dinler, yeni tapu defterlerini yazarlardı. Şunu öğreniyoruz ki daha 13-14. yüz­yıllarda Selçuklu dönemi bel­gelerinin birçoğu yok olmuştu.

    Bu durum, bugün o döne­mi “yorumlayan” tarihçilerin, araştırmacıların bakış açısını da darlaştırmıştır. Türklük, Kürt­lük gibi etnik kökenli tartışmalar maalesef giderek siyasi bir boyut kazanmıştır. Bugünkü milliyetçi­lik-ulusalcılık anlayışıyla ortaya atılmış tezler hakim olmuştur.

    Örneğin basit bir soru: Os­man Bey, Türklüğünün ne ka­dar farkındaydı? Kendisini Türk mü Oğuz mu, Kayı mı görüyor­du? Henüz “Osmanlı” kavramı yoktu elbette. Peki neydi? “Ka­yı Beyiyim mi” diyordu acaba? Beyliğin adı neydi? Anlatılar kişi adlarıyladır. Üst konumda bir Kayı topluluğu var mıydı? Var­sa Osman Bey’in evlenmesinde yurt yuva kurmasında ne ölçüde destek olmuş­lardı? Kızını aldığı Şeyh Edebali, olasılıkla Uygurdu ve­ya Moğoldu. Ne oğlu Orhan, ne torunu Murad, Kayılardan kız almamışlar. Orhan’ın hanımla­rı Türk ve Müslüman değil. “Ben Kayıyım, Kayı kız almak istiyo­rum” da dememiş. Holofira’yı, Teodora’yı, Asporça’yı almış. Dinlerine de müdahale etmemiş. Yıldırım Bayezid, Despina’yı al­mış. II. Murat Sırp Kralı’nın kızı Mara Hatun’u nikâhlamış. Fatih, “Ögey anam” dediği bu kadına saygı gösterirmiş. Mara Hatun İstanbul’a gelişlerinde, kiliseler­de ayinlere katılırmış.

    Aslana binmiş cengâver gazi İlk dönem Anadolu meliklerinin, gazilerinin mezartaşlarına işlenen ortak bir figür. Kılıç sahibi, binici
    cengâver, gazi ve kahraman anlamına geliyordu.

    Sonuçta Osmanlı bey ve sul­tanlarını dönemin siyasi-as­kerî ihtirasının dışında saymak, “Anadolu birliğini kurmak ül­küsüyle hareket ettiklerini” id­dia etmek günümüzün söylemi­dir. Karesi, Germiyan, Saruhan, Candar veya daha uzaktaki Ka­raman topraklarını istila etme girişimleri, Balkanlar’a yöneliş; oralardan bakılırsa bölge top­lumlarına yöneltilmiş istila ve talanlardır.

    Ancak dönem belgeleri kısıtlı olsa da, ırk temelinde veya etnik temelde bir ayrılıktan bahsede­meyiz. Din temelinde ise Sünnî ve Şâfi, her ikisi de ehl-sünnet­ti ve çatışma söz konusu değildi. Karamanoğullarının komşu bey­lik ve boylarla savaşlarında, yar­dımcıları Kürt kabilelerdi. Ama karşı safta yer alan Kürtler de vardı. Karamanoğlu, Türkmen Menteşeoğlu ile savaşırken Kürt kabilelerinin de yer aldığı Tur­gutoğullarıyla ittifak halindeydi.

    Sivas’taki Gök Medrese’yi yaptıran Selçuklu veziri Sahib Ata Fahreddin Ali, yapının mi­marı ise Konyalı Ermeni Kâlu­yan’dır. Mimar, bu İslâmi eserin cümle kapısındaki sütun başlığı­na adını Arap harfleriyle yazmış. Günümüzde İslâmi bir eseri Hı­ristiyan bir mimarın yaptığını, adını da cümle kapısına yazabi­leceğini düşünebilir misiniz?

  • Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    1574’te Nurbanu Sultan’la başlayan, 1715’te Emetullah Gülnûş Sultan’ın ölümüyle sonuçlanan 141 yıllık valide sultanlar veya “gelin-kaynana iktidarları” döneminin en parlak yıldızı Mahpeyker Kösem Sultan’dı. Erkek tarihçilerin sevmediği Kösem, imparatorluğun en karışık, karanlık, cinayetlerle dolu 40 yılında, dul bir saraylı olarak siyasal meselelerin ortasında son karar ve sorumluluğu yüklemişti.

    Padişah ailelerine en uzun süre mekânlık eden Topkapı Sarayı’nın kadınlara özel dairelerini kapsayan Harem-i Has (kadınlar sarayı) 1570’lerden başlayarak ana saraya çarpık, oransız katlar, odacıklar, dehlizler sokuşturularak eklenmiş; bu kaotik yapılaşmaya muhteşem bir ad verilmiş: Harem-i hümayun-ı ismet makrun! Bu ortamda yer yer duvar ve kapı yazıları görülse de mekân tanımlamaları çoklukla yanlış, yaşantıyı gözlemlememiş geç dönem saray görevlilerinin uydurmalarıdır.

    Konu, 16. yüzyıl sonu-19. yüzyıl başı arasında Harem labirentlerinden gelip geçen kadınların yaşamlarını ayıklamaya, hatta gün ışığına çıkarmaya gelince, durum daha karanlıktır. Yangın, yıkma yenileme ekleme, son evrede de restorasyonlarla belgesel uydurmaları eklenince Harem büsbütün “mahrem” olmuştur.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    Şayet Harem’deki yaşam, dizilerde belgesellerde sergilendiği gibi dehliz ve taşlıklarda, hatta hünkâr dairelerinde cariyelerin, hasekilerin, harem ağalarının, aşçıların, baltacıların, içoğlanlarının… gece gündüz fink attığı bir ortam olsaydı, vay halimize! Bugün, o Harem’de doğan padişahlara, şehzadelere, sultanefendilere
    kimbilir daha neler yakıştırılır, Harem dehlizlerinde gurfelerde, türlü çeşitli, korkulu buluşma-sevişme-baskın sahneleri canlandırılırdı? Şimdilik bu boyuttan yoksunuz. Bunun yerine cinayet, gizem, kıskançlık, saltanat hırsı, rekabet, rüşvet, dalavere, tek tük de aşk uydurmaları, sır vermez Harem kapalılığının malzemeleri oluyor.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Valide Sultanın katli
    Turhan Sultan, Yeniçeriler sarayı basmadan Kösem Sultan’ı öldürtmüştü. Bu Batı kaynaklı çizimde ise, Kösem Sultan özel odasında uyurken katledilmiş şekilde tasvir edilmiş.
    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Topkapı Sarayı’nda Kösem Sultan’ın naaşının konulduğu niş (…….). “Maktel-i Valide Sultan” denilen bu yer, Haremin Kuşhane dehlizindedir.

    Şu sıralarda Hurrem ve Kösem, hiç ifşa edilemeyen Osmanoğulları hareminin biri başta, öteki ortada veya sonda iki odağı. Bu iki muhteşem kadın arasında, ölüm tarihleri dikkate alındığında (1558 ve 1651) 93 yıl var. Bu süreçse saraydaki kadın varlığı ve nüfuzunun, yaygın deyimiyle kadınlar saltanatının dik doruğudur. Yalnız, Kösem’in karakteri ve misyonu ile karşılaştırıldığında Hurrem eksiklidir. Çünkü Hurrem, sevgisine bend ettiği Sultan Süleyman’ın saltanatına parlaklık katmış harikulade bir ecedir. Oysa Kösem, en karışık, karanlık, cinayetlerle dolu bir 40 yılın çalkantılarında dul bir saraylı olarak siyasal meselelerin ortasında son karar sorumluluğunu yüklenmişti.

    Daha ileri gidilerek denebilir ki, tarih kitaplarında, “Sokollu Mehmed Paşa ve Yükselme Devrinin Sonu”, “Lâle Devri” birer başlıksa “Kösem Sultan’ın Naibeliği” de Osmanlı tarihi için önemli bir ayraç veya başlık olmalıdır. Doğal ki “erkek” tarih yazarları, cevaz vermeyerek saray kadınlarını suçlamak için odağa oturttukları Kösem’le “Kadınlar Saltanatı” kurgulamışlardır.

    Kösem Sultan üzerine Reşat Ekrem Koçu’nun son yıllarında yazdığı 2 cilt Kösem Sultan (*) romanından kırk yıl sonra günümüzde de biri erkek diğeri kadın, iki yazar-araştırmacının Kösem Sultan konulu kapsamlı kitapları yayımlandı (**). Hayli emekli ve özenli bu çalışmalar, Kösem’in hakkını teslim eden birer yargı ilamı gibidir. Meğer Kösem bizim kuşaklara ne kadar öznel, yanlış, haris tanıtılmış. Artık onu tarihçi bakışıyla ve olabildiğince nesnel, kendi kuşaklarına doğru tanıtacak araştırmacılar yetişiyor. Kösem’i okul kitaplarındaki mesnetsiz anlatılardan belleklerine yerleştiren eski tarihseverlere ise “Ahmed Refik’in, Reşad Ekrem’in romanlarını zevkle okuyun ama yeni çalışmaları da gözardı etmeyin” demek gerekiyor.

    Her kaynak ya da anlatı, Kösem’i başka vatan, başka milliyet ve başka rollerle karşımıza çıkarıyor. Örneğin Koçu’ya göre Kösem, henüz toprak üstüne çıkmamış Afrodit heykelinin bulunduğu Milo (Değirmenlik) adasında, kilise zangoçu Rum Andon Sudaru’nın evlatlığı, Afrodit’in ta kendisi denecek güzellikteki Afro kızdı. Nahid Sırrı (Örik) ise eski harfli mecmualardan Resimli Perşenbe’deki öykümsü yazısında Trabzon’un Rum mahallesinde, bir kilise hizmetlisinin kızı Sofia diye tanıtmış. Kösem’i kitaplaştıranlardan Özlem Kumrular, yabancı kaynaklardaki vaftiz adını Anastasia (veya kısaltılmışı Nassia), Rum kökenli, Bosnalı, bir yeniçerinin saraya getirdiği çerkes kızı, Romanyalı bir papazın kızı, Tinos Adalı… diye olasılıklar sıralaması yapmış. Demek ki Osmanlı dünyasında Kösem için memleket ve ana-baba belirlemek zordur! Cavid Baysun, İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Kösem Sultan” maddesinde yabancı yazarları dikkate alarak bir Rum papazının kızı veya Bosnalıydı diyor.

    Bu olası köken bilgilerinin okuyucuya vereceği bir öngörü yoktur. Bilinmesi gereken, Kösem’in, I. Ahmed’den IV. Mehmed’e kadar Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı, güvensiz, fetreti ortamında, dönemin ulemasına, kimileri cahil yetersiz vüzerasına, çocuk, deli padişahlarına kıyasla yetkin, kudretli, cesur bir kimlikle hanedana ve devlete orta direklik ettiğidir. “Rüşvet yedi, öz üvey şehzadeleri boğdurttu, oğlu IV. Murad’ı yeniçerilere öldürtecekti, oğlu İbrahim’i tahttan indirtip boğdurttu, torunu IV. Mehmed’i de boğdurtacaktı…” suçlamaları doğru veya iftira olabilir. Lâkin, Kösem’in Osmanlı hanedan yapısındaki yeri Avrupa ve Rusya’daki hükümdar kraliçelere denk bir üstünlüktür.

    Mahpeyker Kösem’i (1589 – 3 Eylül 1651) bütün kadın sultanlardan ayrıcalıklı kılan, Topkapı Sarayı haremindeki varlığı ve etkinliğinin kocası I. Ahmed’den (1603-1617) torunu IV. Mehmed’e (1648- 1687) değin yarı asra yakın olması, iki oğluna ve torununa “Sâhibetü’l-makam Ümmü’l- mü’minîn” sanlarıyla haremde naibelik yapmasıdır. Haremden, ülkenin dört bir tarafına bu düzeyde hükmeden başka bir haremli yoktur! Adı ailesi, milliyeti, tutsaklığı, saraya kapılanışı, I. Ahmed’in hasekisi oluşu, söylencelere, elçi mektuplarına ve tahminlere dayalıdır. Örneğin gezgin Pietro della Vale, Voyages adlı eserinde Kösem adını, kocası Sultan Ahmed’in onu öteki hasekilerinin önünde sayarak koyunları götüren koça benzeterek verdiğini yazmıştır.

    Ona, tıpkı Hurrem gibi papaz kızı kimliği yakıştıranlar da olmuştur. Rüşvetten edindiği, Valide Hanındaki İren Kulesi’ne doldurduğu altın gümüş, mücevher hazineleri çok yazılmıştır ama, servetler harcayarak yaptırdığı hayırları pek anılmamıştır.

    Kösem’in Haremde öldürülüşü ile üvey oğlu II. Osman’ın Yedikule’de öldürülüşü, kimi vezirlerin saray avlusunda ayaklanmacılarca öldürülmeleri, benzer siyasi cinayetlerdir ama bir kadın sultan suikastı olarak Kösem’inki Osmanlı tarihinde tektir. Boğulduğu Kuşhane Kapısı taşlığı ve ölüsünün konulduğu oturma sekisi, Harem kadınlarınca Valide Sultan Makteli denilerek kutsanmış, seki çırağmasında da saray hareminin kapanışına değin geceleri mum yakılmıştır.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Kösem’in yazısı
    Kösem Sultan’ın veziriazama yazdığı, arz odasında oğlu IV. Murad ile birlikte olmak istediğini belirttiği mektubu.

    Yerli yabancı tarih bilimi uzmanlarının Kösem konusunu ve Osmanlı tarihindeki yerini öne alan yeni çalışmalar, kimbilir nice doğruları ve yanlışları ortaya çıkartacaktır?

    Harem mekânlarının dünü bugünü bir yana, hiç değilse günümüze ulaşan çoğu yerinin, “padişah ve ailesi buralarda mı oturmuş” dedirten kasvetli, bakımsız, soğuk, loş, dar, iğreti, hatta yoksul kesimleri, yer yer çinilerle bastırılmıştır. Odaların, sofaların, tarihleri kopuk, adları varsayımlara dayalı veya uydurma, tarih kitabeleri yok veya mekânla ilgisiz Harem, 19. yüzyılda yeni sarayların “eski sarayı”na dönüşüp dul hasta yaşlı saraylılara darülaceze olmuş.

    Uzatmayalım. Bu fertut (yaşlı, göçkün) ortamdan gelip geçen kaynana gelin sıralamalı, Nûrubânu’dan Gülnuş’a “Kadınlar Saltanatı” deyimi bir yakıştırma olsa da 16. yüzyıl sonunda 18. yüzyıl başına uzanan (1574-1715) arasının en görkemlisi, ortada ve en doruktaki Kösem’di demekte yanlışlık yoktur. Onun da “Muhteşem Yüzyıl” konusu edilmesi –tarih gerçeklerinin tahrifi bir yana- yadırganmamalıdır.

    Osmanlı Hanedan tarihinde ise sadece iki kez “büyük valide Sultan- Valide sultan” kimliklerinin aynı zaman dilimini paylaştıkları saptanıyor: İlki, Sultan Ahmed’in (1603-1617) babaannesi Safiye Sultan’la annesi Handan Sultan’ın 1603-1605 kısa aralığındaki harem beraberliğidir. İkincisi, Sultan IV. Mehmed’in babaannesi Mahpeyker (Kösem) Sultan’la annesi Hatice Turhan Sultan’ın 1648-1651 arasındaki üç yıl süren büyük valide-valide sultan çakışmasıdır. Mahpeyker Kösem Sultan aynı zamanda bir önceki ikiliden Handan Sultan’ında geliniydi. Şu halde Safiye Sultan’dan (öl. 1605) Hatice Turhan Sultan’a (öl 1683) 78 yılında
    saray hareminde, çocuk meczup, hasta, ama yetkileri sonsuz padişahlarla onlara kalkan olan validelerin serüvenleri yaşanmıştı.

    Her iki kaynana-gelin çakışmasına ise doğal bir durum diyemeyiz. Tersine, birinci ikilinin (Safiye-Handan) ölümleri 5 gün arayla iki mağlubu oynadıkları, gizemli- karanlık bir operasyonu düşündürmektedir.
    İkinci ikili yani Kösem’le Turhan’a gelince; Kösem, Yeniçeri desteğini alarak, Turhan ise haremağalarının,
    Baltacıların ve Hasodalıların gücüne güvenerek Harem ortamında bir muharebeyi göze almışlar; Turhan galibe, Kösem mağlube olmuştur.

    (*) 2 cilt, İstanbul Kervan Yayınları 1972

    (**) Özlem Kumrular, Kösem Sultan İktidar, Hırs, Entrika, Doğan Kitap, İstanbul 2015 Murat Kocaaslan, Kösem Sultan,Hayatı, Vakıfları, Hayır İşleri ve Üsküdar’daki Külliyesi, İstanbul, Okur Kitaplığı 2014

    1530?-1583

    Cecilia Venier-Baffo:
    Valide Nûrbânu Sultan

    Nurbanu Sultan (d. 1530? – öl. İstanbul 7 Aralık 1583) İstanbul’da Valide-i Atik/ Eski Valide adıyla ünlenmiştir. II. Selim’in hasekisi, III. Murad’ın annesi. “Mehd-i Ulya-i Saltanat / Valide Sultan” sanını alan ilk padişah annesi. Korfulu veya Venedikli soylu bir ailenin gayrimeşru kızı, adı da Cecilia Venier-Baffo imiş. “Yahudi veya Rumdu” da denir. Çeşitli entrikalar, rüşvet dolapları çevirdiği, yaygın söylencelerdir. Kızı Esmihan Sultan, Sokollu Mehmed Paşa’yla evlendiğinden yönetimde etkinmiş. Döneminin kaynaklarından Selânikî Tarihi’nde, yabancı elçilerin notlarında Nûrbânı için önemli biligiler vardır.

    Son yıllarında kurduğu vakıf için servetinin bir bölümünü harcayarak Üsküdar’da, sonraları Atik Valide Külliyesi denen, cami, dârüşşifa, çifte hamam, şadırvan, medrese, mektep, kütüphane ve kervansaraydan oluşan yapılar topluluğunu, Çemberlitaş, Yeşildirekli, Langa Havuzlu hamamlarını yaptırmıştır. Yahya Kemal’in,“İftardan önce gittim Atik-Valde semtine” dizesiyle başlayan şiiri, Üsküdar Atik Valide semtini anlatır.

    1550-1605

    Sofia Bellicui Baffo:
    Büyük Valide Safiye Sultan

    Venedikli asıllı bir tutsak, asıl adı da Baffo olan Safiye, Sultan III. Murad’ın haremine şehzade ve Manisa’da sancak beyi iken girdi. Murad, 21 yıllık saltanatında (1574-1595) başka hasekiler, çok sayıda gözdeler edinse de Safiye 1563’ten 1595’e sevgili başhasekisiydi. Murad ölüp oğulları III. Mehmed (1595- 1603) tahta geçince Safiye, mehd-i ulyâ-yı saltanat, yani vâlide sultan, tarihçi Selânikî’nin tanımıyla “vâlide-i ismet-penâh” oldu. Mehmed’in vakitsiz ve beklenmedik ölümünde hayattaydı ve resmen verilmese de Sultan I. Ahmed’in babaannesi, yani büyük valide oldu. Torununun padişahlığını gören ilk saraylı Safiye’dir ve bu Osmanlı hanedan tarihinde bir ilktir.

    Doğal ki Venedik asıllı olması nedeniyle ve çat kapı saray haremine gelip giden Este Kira aracılığında Venedik Balyosu (elçisi) ile temasta olduğu gibi gümrük, dirlik, mansıp, iltizam işlerinden rüşvetler sağladığı söylenir.

    Safiye’nin şanssızlığı ya da ikbalinin sönüşü, torunu çocuk padişah I. Ahmed’in, kendisini 10 Ocak 1604’te Eski Saray’a göndermesiyle başladı, ondan 10 Kasım 1605’teki ölümü dışında, tarihlerin yazdığı herhangi bir haber yoktu. 1598’de yapımını başlattığı cami de (Yenicami) üsttemel seviyesinde yarım kaldı.

    1574-1605

    Rum asıllı “Helen”:
    Valide Handan Sultan

    III. Mehmed’in hasekisi, I. Ahmed’in annesi. Harem ortamında “Benli Haseki” diye ünlenen Handan’ın milliyeti, saraya gelişi, III. Mehmed’e hasekiliği, oğlu I.Ahmed’e valideliği konularında tarihler suskundur. Tek bilinen otuz-otuz iki yaşında iken ve kayınvalidesi Safiye’den iki gün sonra 12 Kasım’daki gizemli ölümüdür. Ölüm tarihini 26 Kasım veren Alderson, olasılıkla zehirlendiğini öldürüldüğünü yazar ki, eğer doğru ise Safiye, gibi zehirlenen Handan Sultan, iki gün fazla dayanmış olmalı. İlginç olan, bu iki suikastın sonucunu bekleyen I. Ahmed’in en, babaannesi Safiye’yi III. Murat’ın, annesi Handan’ı da babası III. Mehmed’in türbesine gömdürterek ertesi gün soğuğa fırtınaya aldırmadan Mudanya yoluyla Bursa’ya savuşmasıdır.

    1627?-1683

    Rus asıllı Nadya:
    Hadice Turhan Sultan

    Sultan İbrahim’in başhasekisi, Kösem’in gelini, çocuk padişah IV. Mehmed’in annesidir. (Rusya? 1627? – Edirne 5 Temmuz 1683). Turhan’ı Ukraynalı, Romen, Ulah, Macar gösteren kaynaklar da vardır. Gezgin Tavernier’ye göre Çerkesti. 1640 -1683 arasında 8 yıl başhaseki, 35 yıl valide sultandı. Osmanlı hanedanının sonraki kuşakları, kocası Sultan İbrahim ile oğlu IV. Mehmed’den yürümüştür.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    “Kadın padişah” Valide Hadice Turhan Sultan’ın modern bir yorumu.

    İbrahim’in tahtan indirildiği (8 Ağustos 1648), boğulduğu (18 Ağustos) korkulu günlerine, hatta kayınvalide- gelin hesaplaşmasının yaşandığı 2 Eylül 1651 gecesine kadar, adı önde ve gündemde değildi. Haremdeki “paralel yapı” evresinde yeniçerilere dayanan Büyük Valide Kösem Sultan’a karşı, haremağalarından, Zülüflü Baltacılarla Hasodalılardan destek alan Valide Turhan Sultan, o gece atak davrandı. Yeniçeriler sarayı basmadan Kösem’i boğdurttu. Harem en meş’um gecesini yaşarken Osmanlı tarihinde Mahpeyker Büyük Valide devri kapandı. Turhan Sultan, 32 yıl sürecek valide sultanlığını, 1656’dan sonra Köprülülerin güçlü iktidarında huzurlu geçirdi ve 1683’te öldü.

    Bir görüşmelerinde Sadrazam Gürcü Mehmed Paşa’nın “Ben sakalımı devlet hizmetinde ağarttım!” demesine Turhan Validenin: “-Ak sakal insana akıl vermez paşa!” çıkışı meşhurdur. Adına yapılan Eminönü’ndeki Yeni (Vâlide) Câminin iki minaresinin üçerden altı şerefesi, selâtin (padişahlara özel) câmi kimliğini vurgular. Valide sultanlığı bundan daha uzun süren valide sultan yoktur.

    1642?-1715

    Eugenia Voria:
    Emetullah Gülnûş Sultan

    Nûrbânu’nun Atik Valide şöhreti gibi, İstanbullular Emetullah Gülnûş Sultan’ı da (Girit- Resmo? 1642? – Edirne 6 Kasım 1715) “Valide-i Cedid” adıyla andılar. IV. Mehmed’in başkadını, II. Mustafa (1695-1703) ile III. Ahmed’in (1703-1730) anneleri valide sultan. Nûrbânu ile başlayan Medhd-i ulya-i saltanat (valide sultanlık) geleneğini, 17. yüzyıl sonu 18. yüzyıl başında iki oğlunun saltanatlarında temsil etmiştir. Atik Valide Nûrbânu ile başlayan kaynanadan geline kesintisiz valide sultanlık geleneğinin altıncı halkasıdır. Kösem Mahpeyker gibi iki öz oğlunun saltanatını gören validelerin de ikincidir.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    Büyük oğlu (II.) Mustafa’yı 1664’te Edirne’de, (III.) Ahmed’i ise eşi IV. Mehmed’in çıktığı seferlere
    Harem halkıyla katıldığı 1673 kuzey seferinde, Hacıoğlupazarı’nda doğurdu. Kayınvalidesi Turhan Sultan’ın, tahttan indirilen eşi IV. Mehmed’in, kayınbiraderleri II. Süleyman’ın, II.Ahmed’in ölümlerinden sonra, oğulları II. Mustafa’nın (1695-1703) ve III. Ahmed’in (1703-1730) saltanatlarında valide sultandı. 1715’te öldü. Üsküdar iskele meydanında oğlu III. Ahmed’in yaptırdığı Cedid Valide Cami’nin kıble tarafındaki türbesi mütevazı ve açık kubbelidir.

  • Osmanlı biat kültürünün yıldız oyuncuları onlardı

    Osmanlı biat kültürünün yıldız oyuncuları onlardı

    Osmanlı kültürüne özel dalkavukluk, ortalama bir zamanlamayla III. Murad’dan II. Mahmud’a 260 yıllık süreçte olageldi. Tanzimat öncesi evrelerde dalkavuklara rağbet zirvede olmalı ki, dalkavuk esnafı, loncası, kâhyası, öyküleri; ellerini eteklerini öptükleri sultanları, kapılarını çaldıkları saraylar, konaklar, dip bucağında oturdukları meclisler hep vardı.

    Dünün dalkavukları, günümüzün dalkavuk bozuntuları yanında zemzemle yıkanmış üstün yeteneklerdi. Ruh hallerini rahatlatan hünerlerle öfkeyi, bunalımı gülümsemeye dönüştürür, devletlileri, streslerini alıp rahatlatır, yaptıklarını, anlattıklarını da lâtifeler olarak kültür tarihine miras bırakırlardı. Olağanüstü yeteneklerdi.

    Çalışmakla, tahsille başka meslekler kazanılırdı ama dalkavukluk bir bakıma Allah vergisiydi.

    Yerinde ve zamanında söz ustalığı, jest-mimik, denk düşen fıkra ve lâtife bulmak ve anlatmak… Kişi özgürlüğünün anılmadığı as kes devirlerinde, padişahla devletlileri, kışın saray ve konaklarında yazın yalılarında oyalayan dalkavuklar Doğu’da ve Batı’da asırlar boyu olageldi.

    Meddahlık, kıssahanlık, ortaoyunculuğu gibi dalkavukluk da bir eski zaman, eski kültür ve eski hayat tarzının gereksinim duyduğu bir tür meslekti. Dalkavukları yaşatan asıl ortam saray olsa da, ricâl konaklarından köy kâhyasına, mirasyediye kadar her düzeyde, gerginlik alan, öfke yatıştıran veya tam tersine öfkelendirip kızdırabilecek feraset sahipleri dalkavuklardı. İncili Çavuş, Tıflî Çelebi, Bekri Mustafa, III. Murad’ın cüceleri IV. Murad’ın musahipleri… birer dalkavuk muydu? Evliyâ Çelebi ile Melek Ahmed Paşa arasında da bir tür efendi-dalkavuk ilişkisi acaba var mıydı? Harem taşlıklarında erkek dünyasını sarakaya alarak vâlide sultanı, hasekileri gülücüklere boğan cariyelerse ün tün verememiş dalkavuklar olmalı.

    Ne kadar doğrudur bilinmese de dalkavukluğu zenaat edinenlerin de loncaları, kethüdaları nizamnameleri hatta hizmet karşılığı alacakları ücretleri gösteren narh cetveli varmış. Bunu yazıp belgeleyenler, çarşı maskaralarını, mukallitleri, tufeylileri, şaklabanları, yardakçıları… dalkavuklarla aynı kefeye koyanlardır. Oysa meddahlık nasıl tek kişilik tiyatro idiyse dalkavuk da tipiyle kavuğuyla, çalımıyla, eteklemesiyle, konuşması ve öykünmeleriyle bir animatör, yaptığı iş de animasyondu.

    Osmanlı kültürüne özel dalkavukluk, ortalama bir zamanlamayla III. Murad’dan (1574-1595) II. Mahmud’a (1808-1839) 260 yıllık süreçte olageldi. Tanzimat öncesi evrelerde dalkavuklara rağbet zirvede olmalı ki dalkavuk esnafı, loncası, kâhyası, öyküleri; ellerini eteklerini öptükleri sultanları, kibarları, zenginleri, kapılarını çaldıkları saraylar, konaklar, dip bucağında oturdukları meclisler hep vardı.

    Şu da gerçek ki ökse gibi yapışıp kapılanan dalkavuğu tokatlayıp uzaklaştırmak zormuş. Dahası cihangirler, serdarlar; tahtlar saltanatlar devirmiş inkılapçılar dahi huzurlarında, şaklabanlık yapmaya, takılıp kızdırmaya, güldürmeye; nabza göre şerbet vermeye müheyya, hazırcevap ve fıkra-gû bir dalkavuk bulunsun isterler hatta onunla paslaşırlardı.

    Osmanlı sarayında sultan ve etrafında cüceler. Dalkavuk esnafı arasında cücelerin ayrı bir yeri vardı.

    Ne kadar yetenekli, olsalar da dalkavuklar zelil adamlar kabul edildiğinden, bunların, esnafın ve askerinkine benzer serpuş külah giymelerine izin verilmeyerek içi boş, dışı sarıksız kavuk giymeleri yeterli görülmüş. Serpuşlara sarılan tülbent veya çemberler, bir sınıfı veya rütbeyi temsil ettiğinden dal-kavuğun, giyenin kimliğini boşalttığı varsayılmış. Bu da bir sav.

    Eski kurumlu hanımlar, tavırlarını beğenmedikleri, dalkavuğunun pöhpöhlemesiyle kendisini adam sınıfına koyan erkekler için “Bey atta dalkavuğu (seyisi) kıçında!” derlermiş. Bu mazi manzaralarını bugün, lüks otomobillerin arkasında koşuşturanlara bakarak gözönüne getirmek mümkün. Dünün devletlileri, rakiplerini kötületmek için dalkavuklarına her Allahın günü sövdürüp saydırtır, taklitler, öykünmeler yaptırtır bundan haz duyarlarmış.

    Şu gerçek ki dalkavuksuz edemeyen veya böylelerine tahammül edebilen hükümdarlar ya akıllı-bilge ya cahileblehtiler. Akıllı taç sahipleri, dalkavuğun yaltaklanarak anlattıklarını tebessümle dinlerken, huzurdaki dalkavuğu salya sümük izleyip onayla- yan cahil veya dangalak devlet adamlarını tanıma fırsatı bulurken, câhil hükümdarın bir çocuk masumiyetiyle dalkavuğa hayran kalışını, kahkahalı tepkilerini izleyen akıllı erdemli devlet adamlarıda, nasıl bir zavallıya kulluk ettiklerini görür, içlerinden ah vah etmiş olmalılar.

    Evliya Çelebi’den Ercüment Ekrem Talu’ya kadar birçok seçme yazar, ünlü dalkavukların yaşam öykülerini, kimlere dalkavukluk ettiklerini, anekdotlarını kaleme alabilirlerdi. Yazık ki bu içerikte kaynaklardan yoksunuz. Seyfeddin Özege’nin, Eski Harflerle basılmış Türkçe Eserler Kataloğu’ndaki 23 bin kitap künyesi arasında Dalkavuknâme adında tek kitap kaydı var. Vasilaki Türkçeye çevirmiş ve 1870’te basılmış. Belagatçı Samsatlı Lukianos’un (125-192’ye doğru) eseri. Bu kitap devrin durumu ile manidar benzerlikler ve ahlâkî tenkitler” içermektedir.

    Başka bir gerçek, saray enderunlarının bir yönüyle dalkavuk da yetiştiren birer mektep oluşudur. Buradan, Divan-ı hümayun ve Babıâli kalemlerinden yetişenler, üstlerinin, en tepede de kulu oldukları padişahın dalkavukları idiler. İtiraz edemezlerdi. En akıllarına yatmayan karşı görüşü bile dolambaçlı yollardan isabet buyurdunuz diyerek hikmet-i hükümet kurtuluşuna bağlarlardı. Hızır İlyas Ağa’nın Letâif-i Enderûn’u bir yönüyle, yetenekli Enderun gençlerinin zorunlu dalkavukluklarını içerir.

    III. Murad döneminin ünlü meddah ve dalkavuğu Lâ’lin Kaba.

    Doğu saraylarında halife ve sultanları, devlet ileri gelenlerini meclislerde, güldürüp eğlendiren İslâm dünyası dalkavukları için 1000 -1500 yıllık bir tarihten söz edilebilir. Adını tarihe yazdıran ünlü dalkavuklar, Harünürreşid(786-809) çağında yaşayan Eşebî Temmâ ve Ebü’l-Hasan Halil’dir. Dalkavukluğun bir meslek oluşu için Halife Mütevekkil (847-861) zamanı gösterilir. Bu asrın ünlü dalkavuğu Ebü’l- Enhas’tır. Söylentilere göre Mütevekkil’in sarayındaki Ebbadeî Muhannes adlı dalkavuk, karnına bir yastık bağlayarak halifenin önünde Hz. Ali’nin taklidini yaparmış. Dalkavuk deyimi, Gazneli Mahmud’un (997-1030) çağdaşı ve dalkavuğu Telhek’in adından Türkçeleşmişde denir. Gazneliler çağının en tanınmış dalkavuğu ise Ebülfevaris imiş.

    Dalkavuklar hükümdarların gözüne girer hatta bazen güzel nükteler yanında iğineleyici sataşmalardan da çekinmezlermiş. Batı saraylarında daha çok cüceler ve sakatlar krallara dalkavukluk yapmaktaydılar.

    Dalkavuklara ve şaklabanlara aşırı düşkün olan III. Murad’ın meclisinde maskaranın biri yapacaklarını yapmış ve işini bitirip gideceği sırada, kendisine ihsanda bulunurken, “Yok hünkârım bugün altın istemem, yüz değnek isterim” der. Sebebi sorulunca, “Hele ellisini vurun, ondan sonra sual buyurun” deyince padişah, “-Vurulsun!” diye ferman eder ve elli değnek vurulur. Elli olunca maskara, “durun!” Bir ortağım var, ellisini de ona vurun” der. Ortağının kim olduğu sorulunca, “- Her gün beni davete gelen Bostancıdır. Ben ihsan alıp giderken -Seni ben getirdim aldığının yarısı benimdir” der ve elimden alır. Deyneklerin yarısının da onun hakkı olmak lâzım gelir, cevabını verir. Padişah bu lâtifeden memnun olarak ihsanını bir misli daha fazla vermiş. Bostancıya da elli deynek vurulduktan sonra, maskaralara bir daha bu gibi şeylerin yapılmaması tenbih edilmişti (Peçevî İbrahim Efendi- Pe- çevî Tarihi)

    19. yüzyıl mirasyedilerinden Veli Efendi-zâde Mehmed Efendi dalkavuklarına kış günü yaz oyunu, yazın kış oyunu oynattırırmış: Ortalık buz tutmuşken kendisi tandır başında kürklü börklü salep içerken, pencereler açtırır, yazlık entarili ayakları çıplak tir tir titreyen dalkavuklarına dondurma yalama yarışı yaptırır; yaz günü, ince patiska entari yalın ayak bahçede oturur, buzlu şerbet içerken kat kat kalın, kürkler, yün çoraplar giydirilmiş dalkavuklarına kaynar salep ikram ettirirmiş.

    Bir yaz günü dalkavuk esnafından beş on âmâyı yalısına getirtmiş. Bunlara “lâğ cengi” (laf atışması) yaptırarak eğlendikten sonra “hadi namaz vakti” demiş. Tembihli uşaklar: “Namaza buyurun diyerek körleri koltuklayıp yalının önündeki rıhtımda saf tutturmuşlar. Kayığa binmiş bir uşak da imam olmuş. ”-Allahü ekber!” deyince biçare körler secdeye gidince denize yuvarlanmışlar.

    Yine bir kış günü sözde Boğaz’da balığa çıkmış. Kendisi sarılmış sarmalanmış. Dalkavuğunu denize düşersen boğulmaz yüzersin aldatmacasıyla soydurup iç donuyla karşısına oturtmuş. Dalkavuk, soğuktan mosmor olmuş, Beyefendi: “Hatırın için daha dolaşsak derim ama burnumun ucu çok üşüdü!” deyince, dalkavuk cevabı yapıştırmış: “Devletli efendim bende de sıcak bir yer kaldı, burnunu k..ıma sok!” demekten çekinmemiş.

    DALKAVUK KULLARIN PADİŞAHA ARZUHALİ

    Hane sahibi ne söylerse söylesin fevkalâde yardakçılıkla onaylanır!

    Topkapı Sarayı’nın eski müdürü Tahsin Öz tarafından, müze arşivinde bulunan kıymetli bir vesika vardır ki dalkavuk esnafının mahiyetini gereği gibi aydınlatmaktadır. I. Sultan Mahmud devrine ait olup kime hitap ettiği belli olmayan bu vesika bir dilekçedir. Bugünkü dille içeriği şudur:

    “Devletli inayetli, merhametli efendim. Kimsesiz dalkavuk kullarının arzuhalidir. Her sene Ramazan-ı şerif geldiğinde İstanbul’da davetli davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricalin devletin sair büyüklerinin mevki sahiplerinin, büyüklerin sofralarında çeşitli nefis yemekler, türlü türlü reçeller, süzme aşureler, şerbetler, tavukgöğüsleri, elmaspâreler, helvalar, kaymaklı baklavalar, ekmek kadayıfları, hoşaflar yer ve içeriz. Üstüne göbek tütünü ve kahveyle ikram görürüz. Lâkin içimizde bazı terbiyesizler bulunup edebe uymayan hareket ve tavırlarıyla velinimetlerimiz efendilerimizi gücendirmekte, zararı da hepimize dokunmaktadır. Dalkavukluk sağlam bir nizâma bağlanmazsa cümlemizin açlıktan öleceğimiz aşikârdır. Kadim nizam ve kanuna göre yeniden bir nizama bağlanmamızı, içimizden uygunsuzların tard edilmesini, tavır ve hareketleri hepimizin makbulü olan Şâkir Ağa’nın kâhya tayin olunmasını eline memuriyetini bildiren bir vesika ihsan buyurulmasını niyaz ederiz. Emr ü ferman devletli, inayetli efendim sultanım hazretlerinindir. İmza: Dalkavuk kulları”

    Bu vesikanın altına da şu dikkate değer satırlar yazılmıştır:

    “Dalkavuklar kibar ve rical huzurlarına girdiklerinde etek öperler. Oturacakları yer trabzan yanındaki küçük minderdir. Vazifeleri, hane sahibi olan zatın mizaç ve tabiatına uygun şekilde konuşmak, zikri müstekreh (çirkin) tabirlerden ve küfürlerden gayetle sakınmaktır. Hane sahibi ne söylerse fevkalâde yardakçılıkla tasdik edecekler ve asla aykırısında söz söylemeyeceklerdir. Verilen ihsanı gizlice alacaklardır. Verilen paranın çokluğu ile meslektaşları arasında övünmeyeceklerdir”. (Reşad Ekrem Koçu)

    DALKAVUKLA EĞLENME ÜCRETLERİ

    Tokat 30 para, yumruk 40 para, ağzına fare tıkıştırma 100 para

    Dalkavuğun burnuna fiske vurma, fiske başına 20 para, başına kabak vurma, her seferinde 20 para, tokatlama tokat başına 30 para, oturduğu minder veya sedirden aşağı yuvarlama 34 para, yüzüne mürekkep veya kömür vurma 37 para, ellerini ve ayaklarını domuz topu bağlama 40 para, bir salkım üzümün sapıyla beraber yedirilmesi 40 para, kafasına yumruk indirme yumruk başına 40 para, çıplak başını tokatlama tokat başına 45 para, elinde beş on kıl kalmak ve dişlerini leylek gibi çadırdatmak şartı ile sakal zelzelesine 60 para, sakal boyamasına 60 para, merdivenden aşağı yuvarlama 180 para, sakalının yarısı veya cümlesi arpa boyunca kırkılırsa lâtifeyi yapan, dalkavuğun üç aylık nafakasını verir bu nafaka ayda 30 kuruştan 90 kuruştur. Eyerinin bir tarafında üzengi bulunmayan haşarıca bir ata bindirilip temaşasından hoşlanırsa 300 para, sakız (bostan) dolabına bağlanarak su içinde bir miktar durdurulmak şartıyla bostan kuyusunda bir devrine 600 para. Birden fazla her devirde ayrıca 100 para verilir.

    Dalkavuk boğulur ölürse cenaze masrafı lâtifeyi yapana aittir. Kuyruğu dışarıda kalmamak üzere bir fındık sıçanını ağzınının içine kapatma 100 para. (R. Ekrem Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar,1958)

    I. Ahmet döneminde aynı zamanda birer dalkavuk olan curcunabazların gösterisi.
  • Ezberci medreselerden ‘modern’ imam hatiplere

    Ezberci medreselerden ‘modern’ imam hatiplere

    Geçen asırların medreselerdeki verimsiz öğretme-belletme manzaraları da, bir bakıma sivil taburlar gibi görülen Köy Enstitüleri uygulamaları da bilimsel, çağdaş, hümanist bir gelenek yaratamazdı. Bugünse eğitim dünyamızın gözdeleri ve geleceği artık imam-hatipler.

    Ulusal yapıya ve eğitime kök olacak gelenekleri anayurttan Türkiye’ye taşıyamamışız. Bugünse kökümüzü Ortadoğu bataklığında arıyoruz. Arap elifbasından kurtuluşumuzu, telafisi olanaksız kültür kaybı sanan siyasetçi ve aydınlarımız giderek çoğalıyor. Onlara sormalı: Ulusal kültür temelleri Arap dili olan toplumları beğeniyor musunuz? 

    Eğitim ve kentleşme tarihleri üzerine önemli yapıtlar bırakan Osman Ergin (öl. 1961), İstanbul’u alan II. Mehmed’in, Selçuklu ve Beylikler devrinden kalma, çökmeye ve kapanmaya yüz tutmuş, Nizamiye programlı Arap medreselerinin yeni bir örneğini (Sahn-ı Semân Medreseleri) Roma-Bizans başkenti İstanbul’da diriltmesini bir yanılgı görerek eleştirmiştir. 

    17.-SAYI-14-1024x655
    Cengiz Kahraman Arşivi

    Medrese-medâris, ulemâ, müderrisîn-i kirâm, kuzzat, Meşihat, talebe-i ulûm, suhte, softa, irtica-mürteci… kavramlarının, bunların arkasındaki ulema yığınlarla bunların ürettikleri dogmaların açtığı sorunlar, Arapça öğreti-ezberci belletmenin İstanbul’daki egemenliğinin başımıza sardıkları tarihlerde yazılı. 

    Fâtih’ten III. Selim’e 22 padişah dönemini kapsayan 350 yıl boyunca Türkçe programlı mektep, muallim, ders kitabı yoktu. Türkçe yazı ve imlâ, sarayda, Divân-ı Hümayun’da Bâbıâlî ve vilâyet kalemlerinde, usta-çırak geleneğiyle öğreniliyordu. Olası ki padişah ve vezirler, Arapça öğretimden geçebilselerdi devlet kurumlarında Türkçe hepten unutulurdu. 

    Yine Osman Ergin, “Fatih’ten II. Abdülhamid’e kadar 430 yılda medreselerin memlekete, Türklüğe, ilim âlemine hizmetini sorgularken de, “Tek âlim yetiştirmemiştir. Akla gelen Molla Hüsrev, İbn Kemal, Ebussuud, Müstakimzâde, Cevdet Paşa, Gelenbevî İsmail efendilerse, beş asırdaki beş-altı isim olarak ne Şarkın İbn Sinâ’sı, Seyyid Şerif’i, ne Garbın Newton’u, Descartes’ı ile boy ölçüşemezler. Bir tek Kâtib Çelebi var. Onu da medreseli sayamayız. Otodidakt yetişmiştir. 18. yüzyılda yalnız İstanbul’da 275 medrese olduğu hatırlanırsa bu yargı daha çok düşündürür” vurgulamasında bulunuyor. 

    image-382
    Hamid’in ilim, irfan okulu II. Abdülhamid döneminde Maarif Nezaretinden ruhsat alan hemen herkes paralı okullar açabiliyordu. Olasılıkla bir velâdet-i hümayun yıldönümünde bir kız mektebi öğrencilerinin çektirdiği toplu fotoğrafta, öndeki bez pankartta Füyûzat-ı Hamidiye, daha arkadakinde ise “Padişahım Çok Yaşa” yazısı okunuyor.

    Saray mektebi Enderûn ile şehzâdegân mektebindeki eğitim dili ve teknikleri konularında güvenilir bilgilere sahip değiliz. Enderûn’da içoğlanı olarak bulunmuş birkaç yabancının anıları dışında, tarihlerde de tutamak yok. Enderun’dan gelip geçmiş binlerce içoğlanının ders defterleri, Türkçe notları, çalışma belgeleri, anıları için örnekler de bulunmuş değil! Bu konularda, Kınalızâde Ali, Gelibolulu Âlî, Kâtib Çelebi ve Evliya Çelebi’den, Letâif-i Enderûn’dan, Atâ Tarihi’nden alıntılarla kitap ve makale dipnotlarını bağlayıp eğitim tarihimizin derin boşluklarını geçiştiriyoruz! 

    Geçen asırların verimsiz öğretme-belletme manzaralarına nesnel bakılabilse, kütüphaneler dolusu Arapça medrese kitaplarındaki haşivler, intihaller, yanlışlar incelense kimbilir ortaya ne gerçekler çıkar? 

    Avrupa’daki hümanist-laik öğretim, bilimsel çalışma ve buluşlar, fizik denemeleri, matbaa, “deneysiz ve matematiksiz doğa düşüncesine ve bilimsel gerçeklere ulaşılamaz” ilkesi; çağdaş Osmanlı medreselerinde küfür (dinsizlik) sayılıyordu. Osmanlı medreseleri yeniliklere ve pozitif bilimlere açık değildi. Bunların en donatılısı sayılan Süleymaniye’de hepi topu 200 dolayında “ilim talibi”nin, sabah akşam imaret aşı ve fodla ile nefislerini köreltip Arapça kitapları ezberlemeleri gerçek ilim sayılıyor; “ilim bizde, gericilik Avrupa’da” deniyordu. 

    Medreselerde biricik metod ezberdi. Türkçe ders zaten yoktu. Düşünmek, tartışmak değil, ezberlenenleri takılmadan tekrarlamak başarıydı. Bilimsel tartışma günahtı. Çünkü her ilim “zamanında en büyük âlimlerce en doğru biçimde açıklanmış”tı. Bunlara yeni bir şey katmaya kalkışmak günahtı, saygısızlıktı. 

    17. ve 18. yüzyıllarda Osmanlı medreselerindeki çöküş hızlandı. Ulema geçinenlerin çoğu cahil denecek zavallılıkta ama havalı, başlarında kocaman örf, sırtlarında cübbe birer kibir âbidesi idiler. Çocuklarını küçük yaşlarda rüus (kadro) sağlayıp ayrıcalıklı ulema kadrosuna alarak beşik uleması yaparlardı. Musahip-zâde Celâl’in İstanbul Efendisi piyesindeki sahneler ibretliktir. Önceki asırların suhte ayaklanmaları, bu yüzyıllarda cer dilenciliğine dönüşmüştü. Vakıf yolsuzlukları ve bakımsızlıktan medrese yapıları yıkılmaya yüz tutmuştu. Zamanımızın tarih bilgisi yoksunları o zavallılığı nasıl da överler? 

    Arapça ve din öğretimi temelli medreselerin 19. yüzyıldaki direnmelerine karşın yenilikçi padişah ve yöneticiler ilkokul düzeyindeki sıbyan mekteplerine dayalı ve Avrupa esintili orta ve yüksek mektepleri ilkin deniz ve kara askeri teknik okullarına, tıp dalına öncelik vererek başlattılar. Bu uygulama, bir sonraki evrede mülkiye (sivil) ve meslek alanlarına da yayıldı. Bu süreç, laik eğitimin İslâm dünyasına göz açışıdır ama emekleyip ayağa kalması çok zaman almıştır. 

    Tanzimat’a doğru başlayıp, Meşrutiyet-Cumhuriyet evrelerini kapsayan yaklaşık iki yüzyıllık çağdaş eğitim arayışlarının üç evresi de eleştirilere açıktır. Ancak ulusallaştırma çabalarının boşa gittiği söylenemez ama son 60 yıldır, özellikle de son on yılda, Tanzimat öncesine rücu hamleleri güçlenmiş bulunuyor. En güvenli, özendirici yatırım ve teşvik alanı ise din ambalajlı Arap öğretisidir. Dindar nesiller yetiştirmek, laik eğitim-öğretimi boşlukta bırakıp Osmanlı asr-ı saadetine ulaşmak, artık bir 21. yüzyıl idealidir. Takvim, daha gerilere saydırılır veya sardırılırsa, Havâmis-i Süleymaniye, Sahn-ı Semâniye’ye, iman tedrisatı nûruna yeniden kavuşulacak! 

    İttihat Terakki yöneticileri siyasetleri gereği aydın din görevlileri yetiştirmek için 1913’te İslâm eğitim tarihinde uygulaması olmayan medrese ile mektep karışımı, Medresetü’l- va’izin, Medresetü’l- Eimme ve’l-hutebâ, Medresetü’l-mütehassisin, Medresetü’l-hattatîn adlı –her birinde medrese vurgulaması olan- mektepler açmışlardı. Bunların en yapay ve İslâmiyet’e uymayanı İmam-Hatip Medresesi idi. Çünkü dinde böyle bir dal, meslek yoktu, üç kişi ve daha fazla Müslüman biraraya geldiğinde içlerinden biri salt o namaz için imamlık yapabilirdi. İttihatçılar bunu elbette biliyorlardı. İyi niyetle veya aralarından kimileri dinsizlik sanılan Masonlukla suçlandığından, dindar görünmek adına, medrese adı altında din mekteplerini gündeme getirmişlerdi. Bunlardan kök salanı, eski bir medresede açılan İmamlar ve hatipler kursu (Medre- setü’l-Eimme ve’l- Huteba) oldu. Bu sözde medrese, ne Halife padişahtan ne şeyhülislâmlıktan ne vakıflardan himaye gördü. Kendi yalnızlığında saltanatın, hilâfetin kapanışlarını gördü. Cumhuriyet yönetimi de kapatmadı. 1930’larda resmî bir karar olmaksızın, öğrenci kayıtlarının düşmesi sonucu kendiliğin- den kapandı. Demokrat Parti iktidara gelince 1951de yine yasal-resmî düzenleme yapılmadan, İlim Yayma Cemiyeti’nin başlattığı yardım kampanyasıyla, başta İstanbul, İzmir, Konya, 7 il merkezinde önce ortaokul, sonra orta+lise muadili düzeyinde imam hatip mektepleri açıldı. 

    1946-1950 arasındaki çokpartili rejim girişimleri ve sonraki siyasal gelişmeler gösteriyor ki asıl hedef medreseye, okullarda ana dalın din eğitim-öğretimi olmasına dönmek imiş. 1910’lu yıllardan 2010’lu yıllara uzanan tarih çizelgesi ise eşsiz bir başarıyı gösteriyor: Yüzyıl önce Medrese-i Eimme ve’l-Hutebâ’nın açılışı ve 1930’larda kapanışı, Köy Enstitüleri’nin söndürülmesi, günümüzde kızlı-erkekli İmam Hatip Anadolu Liseleri kimliğiyle binli sayılara, öğrenci mevcutları toplamının da milyona ulaşması… 

    Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet evrelerindeki nümune, terakki, sanat, yatı mektepleri, meslek ve muallim mektepleri/ öğretmen okulları, Köy Enstitüleri, Anadolu ve fen liseleri, kolejler, askerî okullar… Hepsinin pabucu dama atıldı. Artık eğitim dünyamızın gözdeleri ve geleceği imam-hatiplerdir. Saygıdeğer birkaç imam efendinin önerisi üzerine ivedilikle meclis gündemine alınan, diğer okullara da bir ölçüde İmam-Hatip alt kimliği kazandıran yasamız da artık yürürlüktedir. 

    17.-SAYI-17-1024x627
    ‘Sivil taburlar’ Eğitimci Süleyman Edip Balkır’ın kurup yönettiği Arifiye Köy Enstitüsünde öğrenciler ve öğretmenler bir tören sırasında, 1940’lı yıllar.

    Bir zamanlar yöneticiler çoklukla asker kökenliydi. Asker okulları da rağbetteydi. Sivil okulların da asker okulu havasında ve disiplininde olması tercih edilirdi. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda moda buydu. İlk ve ortaokul sıralarında askerlik rütbelerini ezberlediğimizi hatırlıyorum. Tabulaştırıldığı için eleştiri yöneltilemeyen Köy Enstitüleri dahi bir bakıma sivil taburlar, bir yönüyle de karın tokluğuna çalıştırılan amele postalarıydı. 

    Öğretmen okulu çıkışlı binlerce öğretmenle birlikte 42 köy enstitüsünden yetişen binlercesinin de görev yaptığı köy ilkokulları da “Taşımalı eğitim” gerekçesiyle hemen tümüyle kapatıldı, yapıları yıkıldı, keçi ahırı yapıldı; sağlamcaları, muhtarlık, imam lojmanı, nikâh ve toplantı salonu oldu. Son 30 yıldaki bu temizlikle okul öğretmenin silindiği köylerde artık cami ve imam var. 

    Bütün vatandaşların çocuklarını eşit koşullarda, yeteneklerine göre eğiterek aileye ve topluma kazandırmak için, “Tâlim ve tedris işlerini ilmî ve müstakil bir merkezden idare etmek üzere” 28 Mart 1926’da kurulan Talim ve Terbiye Kurulu da 90 yılını dolduruyor ama 70 yıldır ne bağımsız ne bilimsel çalışabiliyor. 

    Milli Eğitim Temel Kanunu’nda da ışıltılı maddeler çok: Beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı, yaratıcı ve verimli kişilikler yetiştirmek, ilgi ve yetenekleri geliştirmek, yetenek ve beceriye göre okul ve programlara yönlendirmek, hür ve demokratik bir toplum düzeni için demokrasi bilincini geliştirmek; okullarda siyasi ve ideolojik telkinler yapmamak, laiklik esası… 

    Değiştirilemez devrim kanunları zırhına büründürülmüş laik çağdaş eğitimi de, imam derneklerinin önergesini bir oturumda ve alkışlarla kabul ederek yokediveren muhafazakâr ve milliyetçi partilerle, bunların hayat verdiği parlamentodan bir demokrasi çıkar mı derseniz? 

  • Sarayın bedbahtları HAREM AĞALARI

    Sarayın bedbahtları HAREM AĞALARI

    İnsanoğlu soydaşlarını asmış, başını uçurmuş, kolunu, elini, dilini kesmiş, gözlerini söndürmüş… Bunların her türlüsünün zamanın yasasına, adalet anlayışına dayalı haksız gerekçesi vardı. Ama “benim haremime bekçilik yapacakları hadım edin!” bir ceza olmadığı gibi, masumlara uygulanan bir sadizmdi. Osmanlı sarayının hiç de “oryantalist” olmayan gerçekleri…

    Doğrusu o ki sultan saraylarının, vezir saray ve konak haremlerinin iç dünyasını hiç bilmiyoruz. Harem düşkünü 3. Murad’ın (saltanatı 1574-1595), torunlarından Sultan İbrahim’in (saltanatı 1640-1648), 3. Ahmed’in, harem ortamlarında neler yaşadığını bilmiyoruz. Veya o tarihlerden 2. Mahmud’a (saltanatı 1808-1839) gelesiye neler yaşandığını da yine “hiç” bilmiyoruz. Saray haremindeki siyahî-hadım köle bekçilerin serüvenleri de meçhulümüz. Halkın harem ağası dediği anlı şanlı Dârüssaade Ağasının, aralarından yetiştiği büyük şefin ceberutluğunda, tutsak zenci kölelerin kısa ömür öykülerine dair kırıntı döküntü bilgilerden yazılan romanlar okuyoruz. Harem ağalarını, kasık arasındaki sidik şıpırtılarının ezikliğinde, çişini bir ucu mesane yolunda öteki ucu elinde boşaltan bedbahtlar olarak değil, mücevveze kavuklar, dökme ipek şalvarlar, dört yenli kürkler içinde haşmetlü ağa hazretleri resminde algılıyoruz. Haremin güzel cariyelerine bekçilik ederlerken: “İfritler! Size ilişmeyeyim diye organlarımı kestiler. Sizin yüzünüzden bu haldeyim!” dediklerini; kinlerini, beyinlerinden, damarlarından aşağıya doğru bastıran umutsuz şehvetin yaşattığı bunalımı aklımızdan geçirmiyoruz.

    Darüssaade Ağası 3. Murad döneminde, Darüssaade Ağası Mehmet Ağa’yı gösteren minyatür. Seyyid Lokman, Zübdetü’t- tevarih, 1583.

    3. Murad’la 2. Mahmud arasında (1582-1839) iki yüz altmış beş yıl var. Bu uzun zaman içinde dış dünyaya kapalı saray hareminin iki topluluğu, hadım köle esvedinlerle (siyahi köle) daha içerideki köle câriyeler, yani padişah için stoklanmış seks oyuncağı kızlar, birbirlerinden nefret ederek iç içe bir komşuluk yaşadılar. Birinciler, organları kökünden yok edilmiş, Afrika’nın en çirkin, korkutucu, “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte simsiyah zebaniler; ikinciler, padişah için seçilmiş, onun kızlar hazinesine layık görülmüş dünya güzelleri köle kızlardı. Yani burada üç asır boyunca, ruhlar ve fizikler arası zıtlıklar, çelişkiler, kinler, korkular yaşandı: Harem mahlûkatı, cildi simsiyah, gözlerinin beyazı kıpkırmızı, iri dudaklı, abullabut yürüyüşlü, hınçlı öfkeli en gencinden en yaşlısına zencilerle, gülüşleri, oynayışları taşlıkları şenlendiren, padişahla sevişmek için nöbet veya sıra bekleyen güzel cariyeler…

    Hadım Ağa’nın gözetiminde saray cariyeleri, Metin And, 16. yüzyılda İstanbul

    Harem hadımları ve cariyeler bu ortak yazgılarını, firavunların mirası olarak yüzyıllar değil bin yıllar boyu tevarüs ederek İstanbul’daki Osmanlı sarayına kadar taşıdılar. 1580’lerde, sarayın ilk zenci harem bekçisi börklü kürklü Mehmed Ağa’yla başlayan serüvenleri 20. yüzyıl başında fesli redingotlu Nâdir Ağa portresiyle noktalandı.

    Saray hareminin korkutucu yüzü, Haremeyn huddamı, esvedin, Habeşiler, Siyahiler denen, alay olsun diye cariyeler arasında da “gündüz feneri” denilen hadım ağaların saraydaki yaşamları kapalı. Bunları, daha çocukken köle avcıları, kovalamaca yakalayıp tacirlere satarlarmış, karaca avlamanın ya da vahşi zenci çocukları yakalamanın farklı yöntemleri vardı elbette. Yakalanıp satılanların kâbusu esas bundan sonraydı. Sudanlı, Mısırlı tacirler, piyasa beklentilerine göre bu çocukları hacamat ediyorlar, erkeklik belirtisi neleri varsa “temizleme” işleminden geçiriyorlardı. “Temiz” siparişlerde acımasız çöl cerrahı, körpe çocuğun kasığını hilal biçimindeki usturasıyla “sünnet” ediyor, yani penisini, yumurtalarını en dibinden yok ediyor, yarayı kaynar yağla, çocuğu gübreye, sıcak çöl kumuna yatırarak dağlıyorlardı. Kahire’de bu işlemi daha profesyonelce yapan hacamat yerleri vardı. Kan kaybından ve ödemden ölümler yüksek orandaydı, bundan dolayı üzülmenin nedeni ise parasal kayıptı. Acılar içinde sağ kalan siyahi çocuk, bir harem ağası adayı olmanın ilk sınavını bu operasyonla vermiş sayılırdı.

    İyi ki bu operasyonlar ilk kaynağında Afrika’da, Mısır’da, Akağalar için Kafkasya’da, Bosna’da yapılıyordu. Saray cerrahlarının görevi olsa, Türklerin aleyhine evrensel bir suç daha yazılacaktı kuşkusuz. Ama bu, esvedinlere yönelik cezalar infazlar olmamıştır demek değil. İdam edilen, sürülen hadım ağalar var.

    Oryantalist gözle Harem hayatı

    19. yüzyıl İngiliz mimar ve ressamı Thomas Allom’un kalemi ve hayalgücünden, Harem, sultan ve Harem Ağası.

    Merhum Çağatay Uluçay’dan 1961’de dinlemiştim: Haremağaları Taşlığındaki bir onarım-kazı çalışmasında, demir çiviler çakılı kafa tasları çıkmış. O yıllarda saray arşivinde çalışan ve hareme dair kitaplar makaleler yayımlayan Uluçay, görüp incelediğini, bunları, haremin karaağalar dairesinde işlenen cinayet veya infazların birer kanıtı olabileceğini, saray arşivinde açıklayıcı bir belgeye henüz rastlanmadığını söylemişti. Karaağalar Taşlığının altı kimbilir daha neler saklıyor…

    Darüssaade ağası ile başkapu gulâmının buyruğu altında çileli bir ömür süren zencilerin, köle oldukları için, “çıkmaları” söz konusu değildi. Yeni gelen çocuk yaştakiler, Karaağalar ocağında “en aşağı” denen acemilik döneminde eğitilirler, meramlarını anlatacak kadar kırık Türkçe öğrenirler, mutaassıp birer Müslüman olurlardı. Neferlik, nöbet kalfalığı, hasıllı, ortanca aşamalarından geçerek gulâm olurlar; yetenekleri ve sadakatleri sâyesinde harem ağaları sınıfına geçerler; bu zümre içinde yaylabaşı gulâmı, kapu gulâmı, oda lâlası, hazine vekili, hazinedar ağa, mushib ağa, başkapu gulâmı, valide sultan ağası, şehzadeler ağası, Eski Saray ağası olurlar; buradan da Dârüssade Ağalığı yolu görünürdü.

    Saray haremlerinin bekçileri

    Sayıları 80-100 arasında değişen harem ağalarına çiçek, koku, kıymetli taşlar, Mercan, Gazanfer, Firuz, Cevher, Sünbül, Câfer, Beşir, Amber, Reyhan… adları, ağa unvanı da eklenerek verilirdi.

    Bunlar, bütün kasveti ve korkutucu ortamıyla günümüze ulaşan, avlulu, dehlizli taşlıklı, revaklı, katlarında hücreler olan, çarşı hanı üslubunda bir saray koğuşunda barınırlardı. Kendilerine reva görülen korkunç işlemden dolayı belki bütün insanlığa kindardılar, ama az ötedeki cariyeler koğuşunda, daha alttaki sarayın en değerli birikimi sayılan cariyeler hazinesinde barınan güzel kızlara, daha öfkeliydiler. Ellerindeki -kabaca adıyla fil penisi denen -kırbaçlarla alt-üst ilişkisi gereği acaba kendilerini mi, cariyeleri mi okşamaktaydılar?

    Esvedinler, Haremin Araba kapısından Mabeyne giden Altınyol’un girişine ve Kuşhane dehlizine kadar, Harem Ağaları Taşlığı çevresindeki koğuş, daireler, nöbet odaları, hamam, mescit, mektep içeren bir iç dünyada yaşamakta, harem kapılarını beklemekteydiler. Bunların izni olmadan Perde Kapısı denen harem girişinden ilerisine erkek sinek daha uçamazdı.

    Büyük ağaların özel daireleri varsa da, diğerleri Karaağalar koğuşunun manastır hücrelerini andıran loş odalarında üçer beşer yatar, nöbet odasında kapılarda nöbet tutar, belki uyku toplarken Sevahili dilleriyle çocukluk anılarını paylaşırlar, Dârüssaade ağasına ve diğer ağalara kölelik mazlumluğuyla hizmet ederlerdi. Bunların, uluorta hareme girip çıktıkları, dizilerde gösterildiği gibi padişah dairesine kadar hasekilerin, gözdelerin, cariyelerin arasında dolaşıp durdukları külliyen uydurmadır. Harem mekânlarına, cariye koğuşlarına tek bir adım atmaları yasaktı.

    İtalyan ressam Giovanni Brindesi’nin fırçasından Kızlar Ağası, Cüce ve Ak Ağa. 19. yüzyıl.

    Yüce ülkü: Dârüssaade Ağalığı

    Bunlara harem dilinde kara ağalar denirdi; ama onlar bu hitaptan incinir veya öfkelenirlerdi. Şef ağalar çubuk içerler, lâkin renklerini hatırlattığı için kahveden nefret eder, kahve ikramını da hakaret sayarlardı. Saray Enderununa alınan Boşnak çocukları, savaş tutsağı veya Tatar akınlarında yakalanan Avrupalı çocuklar geleceklerini vezirlik, serdarlık, beylerbeyliği düşleriyle öredursunlar, zenci hadımlar için tek gelecek haremağalığı, yani kız bekçiliğiydi. Büyük Türk, yani sultan, haremine doldurduğu, dilediği gibi sevişeceği onlarca belki yüzlerce dünya güzellerine başka el değmesin diye, bu “marsık”ları bekçi seçmişti!

    Oysa Enderundaki iç oğlanlarından, yumurtaları burulup iğdiş edilmiş, yani boğa iken öküzleştirilmiş üçü beşi, geleceğin ak ağalığına soyunurlardı. Bunlardan sadrazamlığa kadar yükselenler olurdu. Şu koşulla ki adlarından önce bir “hadım” namı vurgulanarak!

    Harem dairesinin padişahla yatıp kalkan kadınları, usta ve kalfaları, senli benli bunlarla alay etmekte özgürdüler. Harem kadınlarının değerlendirmesiyle “esvedinlerin kırkının aklı, bir incir çekirdeğini doldurmaz”dı. Buna karşılık aşırı alıngan karaağalar, ulaşamayacakları cariyelere platonik aşkla bağlanır, kıskançlık yaşarlardı.

    16. yüzyılda İstanbul’da Harem Ağaları

    3. Murad: Karaağalar süreci

    Akla takılan sorulardan biri: Harem dairesi baş bekçiliğini 1582’ye kadar Boşnak kökenli ak hadım ağalar yapmışken bekçiliğini de gönül çelmek şöyle dursun, görenin korkup kaçacağı zencilere terk etmişti. Bu yeni kadronun ilk şefi Kara Mehmed Ağa oldu. Bu ilk kara ağanın Çarşamba’daki türbesini ziyaretse, ardılı ağaların geleneğiydi.

    Kara hadımlar, başlarında Kızlar Ağası, Başkapu gulâmı ve öteki âmirleriyle tek veya üçü beşi bir arada, “girilmez” uyarısını veren ürpertici simgelerdi. Bunlara neden “Haremeyn huddamı” dendiği de başka bir soru. Gerçi duraksamasız bir yanıt, İslâ-miyet’in Haremeyn-i muhteremeyn dediği iki kutsal yer, Mekke’deki Harem-i şerif (Kâbe ve çevresi) ile Medine’deki Harem-i Nebevî bekçiliğine, uluorta “Arap” denen zencilerin bekçiliği daha uygun görülmüş olmalı.

    Minyatürlerde görüldüğü üzere Harem Ağası beyaz kavuk, canfes kaftan, fermayiş şal kuşak, kırmızı dökme şalvar, sarı mest yemeni giyinip kuşanırdı. Törenlere ise daha görkemli arzı endam ederler, serasere kaplı dört yenli kürk, Selimî kavuk, kuşağında mücevherli akva ile katılırlardı. Darüssaade ağası, haremin büyük âmiriydi. Özel bir dairesinin olması, saraydaki yüksek konumundandı. Protokolde sadrazam ve şeyhülislamdan sonra yer alırdı. Kızlar Ağası da denen ağa, haremde ve padişah katındaki nüfuzu, biriktirdiği servet, devlet işlerindeki deneyimiyle etkili olmaktaydı. Aralarında taht değişikliklerinde, suikastlarda rol oynayanlar yanında, Hacı Beşir Ağa gibi hayırlarıyla ad bırakanlar da vardır.

    Büyük Ağa da denen darüssaade ağalarının bir görevi de, Haremeyn ve selâtin vakıfları nazırlığı idi. Bundan dolayı da saygınlıkları söz konusuydu. Harem için alım satımları denetlemek, şehzadelerin eğitimleriyle ilgilenmek, Surre Alayı’nı tertip etmek, padişah haremde iken onun emirlerini ilgililere ulaştırmak görevlerindendi. Her çarşamba Ortakapı dışındaki Darüssaade yazıcısı odasında Divan toplar, bu toplantıya Haremeyn evkafı müfettişi de katılırdı. Padişahın ölümünü sadrazama haber vermek, yeni padişahı tahta davet etmek de onun göreviydi.

    Odalık ve Harem Ağası Jean Auguste Dominique Ingres imzalı,“Odalık ile köle” tablosunda, o mekanda bulunması imkansız bir Harem Ağası da resmedilmiş, 1842.

    İki kaynak

    Ahmet Resmî Efendi’nin Hâmiletü’l-küberâ adlı yapıtında 1582 -1752 arasında Dârüssaade Ağalığı yapan 37 ağanın yaşam öyküleri vardır. Ayrıca 3. Murad’la önceki padişahlar zamanında Harem-i hasın gözetim ve sorumluluğunun Babüssaade Ağaları ile Hazinedarbaşılarda olduğu, bu padişahın saltanatında ise Mehmed Ağa adlı bir zencinin Darüssaade Ağası olmasıyla harem bekçiliğinin esvedinlere geçtiği açıklanmıştır. Ancak hiçbir ağanın ne memleketine hadım edilişleri ne saraya gelişleri konusunda bir bilgi yoktur. Bunların en nüfuzlularından H.Beşir Ağa 30, Habeş Mehmed Ağa 17, İdris Ağa 16, Yusuf Ağa 16, Hacı Mustafa Ağa 15, Uzun Süleyman Ağa 9 yıl görevde kalmışlardır.

    1. Mahmud döneminde yazılmış Risâle-i Teberdâriye, fi Ahvâl-i Ağa-yı Darüsssade adlı eserde ise harem ağalarına ilişkin pek çok olumsuzluklar anlatılmış; “Eğer denirse ki bu kara hadımlara yaklaşan cariyeler lezzet duyarlar mı? Bu kara hadımlara cariyelerin lezzet duydukları İstanbul’da meşhurdur” denilmiş. Ahmed Refik, “2. Süleyman zamanında harem ağaları ile cariyelerin münasebetleri, İstanbul’un başlıca dedikodusuydu. Harem-i hümayunda olan nisvan ile tavaşi Arap taifesi, âşık ve maşuk ve külli gecelerde nöbetçi nâmıyla içerü kaldıkça bazı fezahatleri padişah hazretlerinin, malumları olmağla…” denilerek türlü öyküler anlatmıştır.

    HADIMLARIN İSTANBULU

    Kişisel servetlerini hayır işlerine yatırdılar

    HAYRİ FEHMİ YILMAZ

    Hadımların tarihi Türkiye topraklarında çok eski. Frigyalı ve Galatyalı Kibele rahiplerinden, Bizans saray ve manastırlarındaki hadımlardan Selçukluların Tavaşi ağalarına, Osmanlıların Harem ve Darüssaade Ağalarına kadar uzun bir hikâye var. Bugün artık etrafta görünmeseler de bu karanlık geçmişin hatıraları etrafımızda yaşıyor.

    İstanbul, Hadım Ağaların en çok yapılar inşa ettirdiği şehirlerden biri. Hatta galiba bu konuda dünyanın en çarpıcı kenti. Osmanlı sarayında Harem ve Enderun girişinde hem hizmet hem koruma için görevlendirilen Ak ve Kara Ağalar, Afrika, Avrupa, Kafkasya gibi bölgelerden geliyordu. Sarayda servet sahibi olan bu insanlar, büyük vakıflar kurup birçok hayır eseri inşa ettirdiler. Büyük camiler, medreseler, çeşmeler, hâlâ bu ağaların hatırasını yaşatıyor.

    Şehir içinde ilk akla gelenler lakabı hadım olanlar. Ama bugün ağaların başlarına gelen bu korkunç iş hatırlanmak bile istenmiyor. Mümkünse konuşulmuyor. Konuşan, soran “münasebetsizler”e de aslında hadım kelimesinin “hâdim”, yani hizmet eden anlamında olduğu söyleniyor ki bu da doğru. Kent içinde ilk akla gelen yapılar şöyle sıralanabilir.

    Silivrikapı ve Esekapı semtlerinde Hadım İbrahim Paşa’nın külliyeleri 16. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Yapılar Mimar Sinan tarafından tasarlanmış. Paşanın adı Silivrikapı semtindeki caminin kapısındaki modern levhada “hâdim”, olarak yazılı. Osmanlı kaynakları ise İbrahim Paşa için birçok yerde açıkça hadım, tavaşi gibi kelimeler ile halini açıkça belirtiyor. Hatta bu taifenin en edeplilerinden olduğu söyleniyor. Paşa Silivrikapı’daki caminin bitişiğindeki türbede yatıyor.

    Kanuni dönemi Bab’üs Saade Ağalarından olan Cafer Ağa, 1554 – 1557 arasında Ayasofya yakınlarındaki büyük medreseyi inşa ettirmiştir. Medrese bugün geleneksel sanatların öğretildiği bir merkez olarak hizmet veriyor.

    1595’de Hadım Hasan Paşa’nın inşa ettirdiği medrese ise Cağaloğlu’nda yeni restore edildi. Kentte çok az olan fevkani medrese yapısı bitişiğindeki yol genişletilirken bir kısmı Hadım Hasan Paşa’nın mezarı ile birlikte tahrip olsa da kentin önemli medreselerinden. Yine 1605’de tamamlanan Unkapanı-Aksaray arasındaki Gazanfer Ağa Medresesi de bugün ayakta duran Osmanlı eserlerinden.

    Hadım Ağaların en görkemli binası ise hiç şüphesiz 3. Ahmet ve 1. Mahmut zamanında 30 yıl kadar Darüssaade Ağası olan Hacı Beşir Ağa’nın Cağaloğlu’nda 1744-1745 yıllarında inşa ettirdiği külliyedir. Bu külliye cami, medrese, kütüphane, imaret, sebil ve çeşmeden oluşuyor. Ağa’nın bir Darülhadisi de Eyüp Nişanca’sında bulunuyor. Ağa ise Eyüp türbesinin bitişiğinde bir sebil ve türbeye gömülü.

    Gazanfer Ağa Medresesi Bozdoğan Su Kemeri’nin hemen yanıbaşındaki Gazanfer Ağa Medresesi. İnşa edildiği 1605’te, Gazanfer Ağa’nın at üzerinde yapıya gelişini gösteren minyatür ve detayı. Nadiri, Divan.

    ROMA-BİZANS DÜNYASINDA HADIMLIK

    Her zaman bir ceza değildi

    Akdeniz dünyasında hadımlık ve hadımların tarihi çok eski. Antik mitolojiye göre, hadım etme her zaman bir ceza değildi. Vücudun arınması, temizlenmesi ve saflığı için kimi zaman vücudun bu uzvundan vazgeçilmesi gerekiyordu. Bu fedakârlığın sonunda erkekler bazı tanrıçaların hizmetine girebiliyordu.

    Anadolu mitolojisinin etkileyici tanrıçası Kibele, aşkına karşılık vermeyen ya da verdikten sonra ona ihanet eden bir delikanlı olan Atis’in çıldırmasını sağlamış; Atis de bir çakmak taşı yardımıyla kendi cinsel organını kopartmıştı. Bir rivayete göre bu olağanüstü olay sırasında Atis’in dökülen kanlarından kır menekşeleri çıkmış, kendisi de bir çam ağacına dönüşmüştür. Kibele’nin rahipleri de ona hizmet etmek için Atis’i örnek almış ve onlar da kendilerini hadım etmişlerdir. Eskişehir yakınlarındaki Pessinus kentinde bulunan tanrıçanın tapınağı, bu rahiplerce idare ediliyordu. MÖ 234’de yılında tanrıçayı temsil eden kutsal taş yine bu rahiplerce özel bir tören ile Roma’ya götürülmüş, hadımların aşkın tavırları Romalıların bir kısmını büyülerken bir kısmının onlardan nefret etmesine neden olmuştu. Kısa süre sonra Roma, Kibele rahipliğini ancak Frigyalı ve Galatyalıların yapabileceğine karar vermiş, Roma vatandaşlarının kendilerini hadım etmesi şiddetle yasaklamıştı.

    Yine de hadımlar sadık hizmetkarlar olarak saraylarda ve seçkin konaklarında her zaman bulunmuştur. Çocuk yaşta hadım edilen bu insanlar köle olarak satılmışlar, akrabaları olmadığı gibi çocukları da olamayacağı için efendilerine sonuna kadar bağlı kalmışlardır. Özellikle saray ve konakların “ginakion” denilen hanımlar kısmında güvenliği onlar sağlıyordu. Hükümdarlara ve ailelerine çok yakın olan bu saray görevlilerinin bazıları zamanla büyük güç kazanmışlardır. Hıristiyanlığın kabulünden sonra 1. İznik Konsili’nde kilise hadım edilmeyi yasaklamış olmasına rağmen hadımlar varlığını devam ettirmiştir. Hatta I. Germanos, Methodios ve İgnatius gibi önemli patriklerin hadım olduğu bilinir. Hadım etme yasak olmakla birlikte, çoğu zaman iradesi dışında
    bu muameleye maruz kalan kişiler takip edilmemiştir. Bizans ordusunda Narses lakabıyla anılan ve büyük zaferler kazanmış yüksek rütbeli bir komutan da vardı.

    İmparator İulianus gibi bazı hükümdarlar zaman zaman sert önlemler alsa da, hadım etmeler devam etti. Çoğunlukla çocuklara ve az sayıda yetişkin erkeğe uygulanan bu işlem imparatorluğun sonlarına doğru azaldı. Hadımların gücünün azalması 11. yüzyıl sonundan itibaren başladı. Sarayda güçlü olan Eutropios, Samonas, İ. Bringas, Basileios Lekaoenos, İoannis Orfanotrophos gibi önde gelen hadımlar, çeşitli kritik görevlerde bulundular. Bizans sarayında hadımlar sadakatleri, hanımlar kısmını yönetip korumaları dışında, nazara karşı önemli bir koruyucu da sayılıyorlardı. Garip kıyafetleri, orantısız vücutları, tiz sesleri ile hadımlar kem gözü üzerlerine çekiyor efendileri de muhtemel felaketlerden kurtuluyordu.

    Ravenna San Vitale Kilisesi imparatoriçe Theodora mozağinde hadım ağalar, 6 yüzyıl.

    HAREMAĞALARI TEAVÜN CEMİYETİ

    Haremağaları sokakta kalınca…

    Gazeteci-tarihçi Murat Bardakçı 2000 yılında Hürriyet’te yazdığı bir makalede haremağalarının hazin sonundan bahsetmişti:

    “Haremağaları en güçlü ve en korkulan saray mensuplarının başında gelirdi. İmparatorluğun son yıllarında sıkıntıya düştüler. Servet sahibi ağalar kendilerine herkesten uzak ve yapayalnız bir hayat kurdu, parası olmayanlar ise ‘Haremağaları Teavün Cemiyeti’ adlı bir derneğin çatısı altında toplanıp birbirlerine destek olmaya çalıştı. Haremağalarının sonuncusu olan Hayreddin, hayata 1979’da veda etti”.

    Sahaf Emin Nedret İşli’nin arşivinde (sağda üstte) bu yardımlaşma cemiyetinin 1921’de kestiği 300 kuruşluk bir üyelik aidat makbuzu da bulunuyor. Makbuz, Cevher Tahsin Ağa adına verilmiş.

    Yine İşli’nin arşivindeki bir diğer nadir parça ise, haremağaları derneğinin tüzüğü (sağda). 1923’te basılan kitapçığın tam adı Harem Ağaları Teavün Yurdu [Muaddel] Nizamname-i Esasisi. 14 sayfalık eser ser-musahib-i sabık Lala Enver Ağa, Tahsin Celâl Ağa, Beşir Fuad Ağa, Musahib-i Padişahî Hayreddin Ağa, Musahib-i Padişahî Nevres Ağa, Mes’ud Halil Rifat Ağa, Muhiddin Cevad Ağa, Yaver Rıdvan Ağa, İsmail Şevket Ağa, Hacı Hayreddin Ağa, Yaver Şevket Ağa, Cevher Beşir Ağa, Hacı Halid Ağa tarafından 1919’da kurulan yardımlaşma, dayanışma derneğinin 1923’te genişletilen 2. tüzüğü. 20 maddelik birinci tüzük 1923’te ihtiyaca göre değiştirilip yenilenmiş, 6 madde ilavesiyle 26 altı maddelik bir tüzük haline gelmiş. Yeni tüzükte hem heyet-i idare azalıklarında hem de kurucular listesinde artış ve ilaveler olmuş. Seyfeddin Özege’nin Eski Harflarle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu’nda yer almayan bu ikinci nizamname, hem matbaa kaydı taşıması, hem de daha etraflı bilgi içermesi bakımından önemli.

  • Tarihe geçen mısralarla dönemin tarihini anlattı

    Tarihe geçen mısralarla dönemin tarihini anlattı

    Fikret’in sadece Tarih-i Kadim, Sis ve Doksan Beşe Doğru şiirlerinden bile, okuyanların bildiklerini sarsacak yüklü bir tarih anlatısı ortaya çıkar. Hem II. Abdülhamid istibdatı hem de II. Meşrutiyet parti diktası, dizeleriyle canlanır.

    Fikret için, kısa ömründe ve ölümünden sonraki yüzyılda ününü korudu dense de 21. yüzyılda şiirlerini okuyan aydınlar artık bir yaşlılar kuşağıdır. Nice şair gibi o da “dili ağır” denilerek okunmayanlar kervanına katılmıştır. Onu bu gerekçeyle eleştirenlerse yazık ki çoklukla genç şairlerdir. Anlamak ve öğrenmek yerine kolayından reddetmek, bu çağın bir akımı, edebi sorunları (!) aşmanın bay-pası; Fikret’i, Kemalleri, Ziya Osman’ı, Cahit Sıtkı’yı, Orhan Veli’yi tanımadan, dizelerine ilgi duymadan yaşamak da günümüzün sığlıklarındandır.

    ‘Zelzele, Doksan Beşe Doğru, Bir Lahzâ-i Teahhur, Çınar, Sis, Hân-ı Yağma, Tarih-i Kadim…’ Ölümünün 100. yılında Fikret’e ve bu şiirlerine ilgi uyandırmak, nafile bir çabadır. Sağlığında ve ölümünden sonraki otuz-kırk yılda şaire ve şiirlerine duyulan ilgi giderek sönmüştür. Yine de bir edebiyat dünyamız varsa, Fikret’in yaşamı ve yapıtları üzerine çalışanlar, şiirlerinin hayranları, eleştirmenleri, yorumcuları her zaman olacaktır.

    Üç dönemde üç Fikret Genç Tevfik Fikret, Sultani’ye ilk girdiği yıllarda (solda), birincilikle mezun olacağı okulun son sınıfında (ortada) ve oğlu Halûk’la birlikte (sağda)…

    Fikret’in şiirlerini duyumsayarak okumak başka, onun düşün, duygu ve sanat dizelerindeki gerçekleri saptamak başka bir iştir. Fikret’in öldüğü, Çanakkale muharebelerinin başladığı 1915’ten, ölümünün 30. yılına rastlayan ikinci büyük savaşın bittiği 1945’e kadarki 30 yılda, onun kimi şiirleri ulusal amentüler, bağımsızlık, özgürlük şarkıları gibi okunmuşken, sonraki yıllarda ölü şairi dinsizlikle suçlama ve unutturma çabaları okul sıralarına kadar taşınmıştı. Belleklerdeki ‘Sis, Hân-ı Yağma, Doksan Beşe Doğru’lar, bu ikinci evrede kimilerince şiir abideleri, kimilerince de şairin dinsizliğinin, milliyetsizliğinin kanıtları sayıldı. Dizeleri, liselerin edebiyat derslerinde anlaşılmaz yapay bir dilin kekemelikleri denilerek tartışıldı.

    Yeni alfabeyle basılan ilk eser Tarih-i Kadim ve Doksan Beşe Doğru, 1928’de Hasan Âli Yücel’in önsözü ve ‘Yeni Hayat’ şiiriyle birarada, yeni Türk harfleriyle basılan ilk risaledir.

    Günümüzden 100 yıl önce 19 Ağustos 1915’te ölen şairi, bugünün edebiyat öğretmenlerinin nasıl değerlendirdiklerini ise bilmiyoruz. Liselerdeki yüz binlerce öğrenci arasında, -‘Vatan Şarkısı’nı, ‘Promete’yi geçtik- ‘Balıkçılar’dan üç beş dizeyi belleğine kaydetmiş gençler bulabilir miyiz? Oysa 1930’lar Türkiye’sinde Çankaya sofralarından köy mekteplerine kadar Fikret’in şiirleri anlamlıydı. 1950’lere gelindiğinde ise Fikret’e, Amerika’da Protestan papazı olan oğlu Halûk’tan yüklenildi.

    Ölümünün 100. yılında, oruç ayı ve izleyen iki bayramlar münasebetiyle ‘Ramazan Sadakası, Köprüdeki Çocuğun Tessürü, Tazarruat, Sabah Ezanında’ şiirlerini; çocukluk Ramazanlarını özleyişini, gençliğinde Mevlit okuduğunu, inanç şiirleri yazıp Sultan Abdülhamid’e saadetler dilediğini, ‘Sabah Ezanında’ şiirindeki iman heyecanını, ‘Kılıç’ta, ‘Asker Geçerken’deki kahramanlık erdemine hayranlığını medyaya, gazetelerin Ramazan sayfalarına taşıyanlara rastlamadık.

    Ya çocuk edebiyatımızın klasiği, bugünün Türkçesiyle şiirler içeren ‘Şermin’in suçu ne? Tek çocuğu Halûk’a doğuşundan başlayarak şiirle seslenen başka kaç şair baba; çocukluğu ve gençliği, şair muallim pedagog babasınca şiirleştirilmiş kaç şanslı çocuk; ‘Halûk’un Bayramı’ndaki içtenlikle çocuk dünyası bayramına seslenen kaç şiir vardır? ‘Balıkçılar’daki arı duru dilli baba-oğul dramı; Balıkesir zelzelesi için yazılan ‘Verin Zavallılara’ da mı ağır ve anlaşılmaz?

    Fikret’in, tarihi şiir içinde yazmaya, ‘Halûk’un Defteri’ndeki: “Yine bir simsiyah bütün bu….” dizesiyle başlayan, 31 Ağustos 1899 cülûs yıldönümü gecesini anlatan ‘Şehr-i âyin’le mi, bundan iki yıl önceki, ‘Asker Geçerken, Kenan’ın ve Hasan’ın Gazâsı, Kılıç’ şiirlerinde değindiği 1897 Yunan Harbi sürecinde, ya da ‘Sis’le mi (18 Şubat 1901) başladığı tartışma konusudur. Tarih dokunmalı şiirlerinin sonuncusu ise 1913 Ocak ayında noktaladığı ‘Doksan Beş’e Doğru’dur denir. Bu on beş yılın eserlerinden ‘Çınar, Zelzele, Bir Lahzâ-i Teahhur, Millet Şarkısı, Rücû, Sabah Olursa, Hân-ı Yağma, Ferda, Târih-i Kadîm, Târih-i Kadim’e Zeyl” ve kimi başka manzumelerinde tarihe değinmeler vardır.

    Şiirlerinde tarih olaylarını işleyişine bakıldığında, şair-tarihçi değil de doğrudan tarihçi olsa, iri parmaklarının tuttuğu kalemle çağdaşı tarihçiler gibi yazmayacağı kanısına varılır. Kısa ömrünün 10 yaşından 42 yaşına kadarki otuz iki yılını mizacına aykırı istibdat rejiminde; ölümünden önceki birkaç yılı da Kayalar’daki Âşiyan’ında münzevi geçiren Fikret, en çok II. Abdülhamid’e ve II. Meşrutiyet’in parti diktasına kin duymuştu. Öyle ki, her yıl 31 Ağustos’ta şehrâyinlerle kutlanan cülus yıldönümü gecelerinde o, evinde ışık yakmaz karanlıkta otururmuş!

    Sis’i, Bir Lahzâ-i Teahhur’u, düşlediği uzak diyarlarda kurmayı hayal ettiği yuvada değil, İstanbul’un tenha bir kırında, Amerikan okulu Robert Kolej’le Rumelihisarı arasındaki dik yamacın bir kuytağında, Kayalar mezarlığına komşu olarak 1905’te kurabildiği Âşiyan’da yazmıştır. Sevinçle karşıladığı 1908 Devrimi için ‘Rücû’yu yazsa da onaylamadığı rejime hizmet etmemek için İttihatçıların maarif nazırlığı önerisini reddederken, Galatasaray müdürlüğüne evet demiştir.

    Mustafa Kemal’in Âşiyan’daki imzası

    Mustafa Kemal, Tevfik Fikret’in evini ölümünden sonra ziyaret etmiş ve müzede bulunan defterde, “Eğilmeyen bir başın huzur-u manevisinde saygıyla eğiliyorum” yazısının hemen soluna imzasını atmıştı.

    Fikret’in tanığı olduğu olayları şair-tarihçi bakışıyla işlemeye ‘Sis’le başladığı doğrudur. Bu manzumede, payitahtın öteki yüzünü, görkemli İstanbul’daki ahlaksızlık ve iğrençlikleri, kenti Bizans’tan beri kocamış çirkin bir fahişeye benzeterek anlatır. Bu manzume, İstanbul’u övenlere bir reddiyedir. Bu şiirde tezat sanatı yinelemeleriyle önce debdebeler, tantanalar, sonra katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar; kubbeler, şanlı yapılar, doğruluğun timsali minareler, sonra “dişleri düşmüş sırıtan sur kafileleri” betimlenmiştir. ‘Sis’te, Fikret’in,1908 Devrimine kadar bastırdığı, döneme, yönetime, topluma isyanının patlaması, korkunun ve kâbusun, bittiği, nefretin ve bedbinliğin olanca acımasızlığıyla ortaya dökülüşü vardır.

    O günlerde Süleyman Nazif’e yazdığı mektupta: “En samimi arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış adam hissiyle titriyorum. Herkesin vicdanı kapalı, örtülü yalnız ben çıplak! İşte namus-ı kalem, namus-ı matbuat, namus-ı edep! O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesine bir jurnal sureti basmayanlar artık gazeteci sayılmıyor” demiş. (Yarımay: 15 Aralık 1942, Enver Naci)

    Halûk’un Amentüsü’nde “Toprak vatanım nev’-i beşer milletim İnsan, /İnsan olur ancak bunu iz’ânla inandım/ Şeytan da biziz cin de ne şeytan ne melek var / Dünya dönecek cennete insanla inandım” diyen Fikret’i yaşayan bir ideal, istibdata ayaklanan, isyankâr şair diye tanımlayanlara karşılık suçlayanları, şairliğini bile zorlama, tasannu (yapmacık) görenler her devirde olagelmiştir. Ölümünün 30. yılında (1945) Takvim-i Ebüzziya’da şu yaralayıcı sözler, bozuk cümlelerle yazılmıştır: “Robert Kolej’de muallim olarak oradan aldığı para ile yazmıştır. Öz Türk fakat Frenk-perest olmamalı idi. Dinî akideleri bozuktu. Bu akidesizliği yazmaya hakkı yoktu. Şiirleri tasannu mahsulüdür. Payidar olacak tek manzumesi ‘Sis’ manzumesidir. Nef’î’yi takliden yazılmış şiirleri hep zorla yazılmıştır!”

    Daha sade ve şiirsel vurgulu ‘Tarih-i Kadim’de, ‘Sis’te betimlediği İstanbul’un tarihindeki insanlık suçları, savaşlar, ezenler ezilenler, zulme koşanlar, asılanlar, kıyılanlar anlatılmıştır. Fikret’in bu iki eserindeki telmihlerin açımından, okuyanların bildiklerini, inandıklarını sarsacak yüklü bir tarih kitabı ortaya çıkar. Trablusgarb Harbi gerekçe gösterilerek Meclis-i Meb’usan’ın kapatılması üzerine 6 Ocak 1911’de ‘Doksan Beşe Doğru’yu yazarak, saltanatı 33 yıl süren Tâc tutkunu bûm-ı habisin (uğursuz baykuş II. Abdülhamid’in) vesveseleri, desiseleri, fesatları hatırlatılmış; bu zalim hükümdarın önünde eğilen başların düşmesi, alkışlayan ellerin kopması dilenmiştir. 

    ÜNLÜ ŞİİRİN HİKAYESİ

    İstanbul’u sis basar ve çirkinlikleri kapar

    ‘Sis’ten…

    “Ey Marmara’nın mâî der-ağuşu içinde

    Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde

    Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı musahhir

    Ey bin kocadan artakalan bîve-i bâkir

    …..

    Hâriçten uzaktan açılan gözlere süzgün

    Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün

    …..

    Milyonla barındırdığın ecsad arasından

    Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan?

    …..

    Ey debdebeler, tantanalar, şanlar alaylar

    Katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar

    ….

    Ey dişleri düşmüş sırıtan kafile-yi sur

    Ey kubbeler, ey şanlı, mebânî-yi münacât

    Ey doğruluğun mahmel-i ezkârı minârât

    Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler

    Ey selvilerin zıll-ı siyahında birer yer

    Temin edebilmiş nice bin sa’il-i sâbir

    Halife Abdülmecit’in Fikret’in ‘Sis’ şiirinden yola çıkarak yaptığı yağlıboya tablo 

    Meşhur ‘Sis’ şiirinin öyküsünü Ruşen Eşref anlatır: O yıllarda bir polis, her gün evini gözaltında bulundururmuş. Rutubetli bir şubat günü sis olanca yoğunluğuyla Boğaziçi’ne çökmüş. Polis duvarıyla sis duvarı arasında kalan Fikret, bir devri bütün dertleriyle o gün duymuş. Tanpınar’sa ‘Sis’ için “Belki Abdülhamid devrinin bir hasta odasını andıran vehimli İstanbul’unun romanı, geniş bir vizyonda toplanmış bütün bir romanıdır… Bu manzume değil, geniş, korkunç ve zalim bir bedduadır” demiş.

    Bu şiirde İstanbul yaşlı ve ahlaksız bir kadına, onun oturduğu yeri (İstanbul) kapatan sis de çirkin olayları örten bir perdeye benzetilmiştir. Ahlak, dürüstlük ve temizlik düşkünü Fikret’e göre fahişelik iğrençliktir. Bununla İstanbul’a duyduğu nefreti ifade etmekle kalmamış, gezginlerin, tarihçilerin roman yazarlarının ressamların bin bir güzelliğini işledikleri İstanbul’un çirkinlikleri, iğrençlikleri, Bizans’tan beri yaşlanmış bir fahişe kimliğinde betimlemiştir.

    A.K.

  • Ermeniler diyar-ı meçhule tehcir sahanı tarihe

    Ermeniler diyar-ı meçhule tehcir sahanı tarihe

    Divriğili Ermeni aileler de diğerleri gibi 1915 trajedisinin kurbanları oldular. Üzerinde Noradungyan Yohannes imzası bulunan 1859 yapımı kapaklı sahan o acı günlerin hatırasını yaşatıyor.

    Nuradunkyanlar (Noradungyan), Divriği’nin Kesme Köyü’nün sayılı ailelerindendi. İstanbul’la Babıâli ile de ilişkileri vardı. Hariciye Nazırı Kapriel Nuradunkyan Efendi bu ailedendir.

    Tehcir sırasında Kesme’den de -Ermeni yaşlıların deyimiyle- “bir diyar-ı meçhule gidenler”, gidip dönmeyenler oldu. Tehcir, Osmanlı Devleti’nin kapanışı evresindeki acıklı bir öykü; fotoğraftaki kapaklı sahan da yazıtıyla ve anısıyla o trajik zamanların mesajını veren bir tanıktır.

    Dövme bakırdan Arapkirli veya Divriğili bir Ermeni sanatkarın bu zarif ve çok sağlam eserinin kapağında Ermenice “Noradungyan Yohannes”, Osmanlı rakamlarıyla da 1275 tarihi okunuyor. Demek ki, Sultan Abdülmecid’in saltanatının sonuna doğru 1859 yılında, Millet-i Sadıka’nın son mutlu evresinde yapılmış.

    1915 tehcirinden sonra kent meydanlarında haraç mezat satılan Ermeni malları arasında bu kapaklı sahan da varmış. Nuradunkyanların Kesme’deki mutfağından Divriği’de bir Türk ailenin mutfak tabaklığına göçmüş. Bu ev, Gazioğlu Mehmet Efendi’nin Cağlı Cami Mahallesindeydi. Tehcirden on yıl sonra adı geçen Mehmet Efendi’nin kızlarından Necibe, Sermünadi Hasan Efendi’nin oğlu Arif Efendi’ye gelin gitmiş. Nuradunkyanların kapaklı sahanı da çeyiz kapkacağı arasında…

    Acı yemek 1859 yapımı kapaklı sahanın üzerinde “Noradungyan Yohannes, 1275” yazısı okunuyor.

    Bende ne geziyor? Gazi Mehmet Efendi dedem, Necibe Hanım (ölümü 1982) annem, Arif Usta (ölümü 1958) babamdı. Çocukluğumda evimizdeki her bayramda, davetlerde doğal ki günlük sofralarda, bu sahan bir baş yemeğin kabı olarak masaya konur, kapağı açılır, içindeki, et kızartması, etli pilav, bazen kaymak bağlamış sütlaç veya kadayıftan tabaklarımıza konurdu.

    Amasra’daki yazlık evimizde, devri geçmiş Saksonya lambaları ve şamdanlarla birlikte büfe üzerinde bir âlem-i hab’a çekilmiş bu tehcir sahanı artık kullanılmıyor.

    Ama ben onunla geçirdiğim çocukluk günlerimi aradabir hasretle, Nuradunkyanlarla sahanın meçhul ustasını da saygıyla anıyorum.

  • Cumhuriyetin içindeki çocuk

    Cumhuriyetin içindeki çocuk

    Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı, Cumhuriyet’in ilanından iki, ilk Cumhuriyet Bayramı’ndan (1925) dört yıl öncedir. TBMM’nin açılışının birinci yıldönümü olan 23 Nisan 1921’den beri kutlanıyor. Bu bayramla aynı günde kutlanan Çocuk Bayramı ise Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin (Çocuk Esirgeme Kurumu) 23-30 Nisan’ı Çocuk Haftası, ilk günü de Çocuk Bayramı ilan ettiği 1929’dan beri kutlanıyor. Yani bu yıl Ulusal Egemenlik Bayramı’nın 94’üncü, Çocuk Bayramı’nın ise 86’ncı yıldönümü.

    Ulusal bir bayramla çocuk bayramının uzun bir zamanda kaynaşması ve bir arada düşünülmesi ilginçtir. Biri, yeni Türkiye’nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM’nin açılışını kutlamak, diğeri, yetim, öksüz, yoksul çocukları bir bahar şenliği ortamında sevindirip gönendirmek için öngörülmüştü. Ama gidişat öyle olmamıştır. Daha 1929’daki ilk çocuk bayramında yetim, öksüz, yoksul çocukları sevindirmek yerine Ankara’da devlet ricalinin, taşrada valilerin kaymakamların çocukları bayram giysileriyle tören-protokol, balo fotoğrafları için poz vermişler.

    Şimdilerde de kimi zaman çocuklar, kimi zaman çocuk yaşını aşmış delikanlılar makam koltuklarına oturtulup asıp kesme buyrukları verdiriliyor. Çocuk bayramının asıl sahiplerine yaşatılmaması da bir hak ihlali değil midir?

    1921’de kabul edilen bir yasa ile meclisin açılış günü bayram kabul edildi. Fotoğrafta, Bartın hükümet konağının önünde toplanan esnaf grupları görülüyor. Çift ay-yıldızlı flamada örs, çekiç, kerpeten, pergel resimleri ve “Demirci Kalaycı Esnafı, 1337” yazısı okunuyor. Ağacın arkasında kalan flamada ise muhtemelen “Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yazısı yazılıdır. Sağ başta, hükümet konağının girişinde duran sarıklı zat, Bartın’ın aydın müftüsü Tosçuoğlu Hacı Rıfat Efendi’dir.


    Bayram kutlaması için Taksim Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş kolunda gelen öğrenciler. 1950’li yıllar.


    Maksat “Gazi aramızda” diyebilmek! Atatürk portreleri ve çocukların oturtulduğu otomobiller geçit töreninde.


    23 Nisan 1939’da Zonguldak’ta bir mizansen. Benzeri bugün yapılmak istense kızlar “sağlam” giydirilir. Elbette üşümesinler diye!


    23 Nisan bayramlarının ana gösterisi resmi geçittir. Çocuklar efe olur, yörük olur, bindallı giyer. İzleyen ana babalar, vatandaşlar da yarının büyüklerini alkışlar.


    Öğrenciler bayram alanında devrimleri canlandırmışlar: “Kıyafet Devrimi 1925” dövizi ve biri fesli öteki fötr şapkalı iki ilkokul öğrencisi.


    Yine bir 23 Nisan. Bandocular oturmuş, kızlı oğlanlı öğrenciler dans ediyor, her zümreden ahali neşeyle seyrediyor.


    Eğitimin köye ağırlık verdiği 1940’lı yıllarda yerel olanaklarla giydirilmiş ilkokul öğrencileri öğretmenleriyle. 23 Nisan 1944.


    Çocuk Haftası’nda çalışmak zorunda olan gazete satıcısı çocuklar, tarih 26 Nisan 1929. “Yazıyor… Yazıyor…” çığlıklarıyla meydana, iskeleye, gara koşmak için, matbaa önünde gazete almayı bekliyorlar. Aslında Çocuk Haftası bu çocuklar için düşünülmüştü. Çocuk Haftası’nda çalışmak zorunda olan gazete satıcısı çocuklar, tarih 26 Nisan 1929. “Yazıyor… Yazıyor…” çığlıklarıyla meydana, iskeleye, gara koşmak için, matbaa önünde gazete almayı bekliyorlar. Aslında Çocuk Haftası bu çocuklar için düşünülmüştü.


    1930’daki kutlamalarında görülen çocuklar Kızılay’ın giydirip kuşattığı, sevindirdiği öksüz ve yetimler değil, zevat-ı muhteremenin çocukları. 1930’daki kutlamalarında görülen çocuklar Kızılay’ın giydirip kuşattığı, sevindirdiği öksüz ve yetimler değil, zevat-ı muhteremenin çocukları.


    1950’lerde 23 Nisan gösterilerine katılma yaşı büyümüş, kızlara gelinlik, oğlanlara papyonlu damatlık benzeri kıyafetler giydirilmiş.


    Boğaziçinde bayram kutlaması. Arabaya asılı pankartta “Biziz anavatanın sarsılmaz özlü varlığı, Bizler yaratacağız şüphesiz yarınları” yazıyor.

    İlkokulun kadın öğretmenleri ve trampet takımı. 23 Nisan 1954, Fenerbahçe Stadı.

  • Selçuklular da, Osmanlılar da Türkler de onları silmek istedi: Mengücekoğulları

    Selçuklular da, Osmanlılar da Türkler de onları silmek istedi: Mengücekoğulları

    1070’lerden 1270’lere Erzincan-Kemah-Divriği bölgesini yurt tuttular. Başta Divriği Külliyesi olmak üzere, eşsiz benzersiz anıt eserler bıraktılar. Çağlarında Selçukluların silahına, sonrasında Osmanlıların kayıt gazabına, günümüzde de Türk torunların yanlış restorasyonlarına boyun eğdiler. Zamanının çok ötesinde bir uygarlığın, zamana karşı direnişi…

    Bir gezi grubuyla 2012’deki Kemah ziyaretinde, Melik Gazi’deki küçük müzede görücüye çıkarılmış mumya kafaya en çok ben baktım. Vitrin içinde yorgan döşek yatan sanki ateşli bir hasta. Kırcıl saçlı başı görülebiliyor… Kimbilir kaç zaman, kaç yüzyıl, bu baş ve kemikleşmiş vücut, Tanrı yağmur yağdırsın diye kümbetinden çıkartılıp aşağıya indirilerek boynuna ip bağlanıp Karasu’ya bırakılmıştı? Artık bir turizm varlığı olmuş. Vitrine yanaşanlar, ne Mengücek ne Alparslan ne Romen Diyojen anımsamadan, şaşkın ve “ölü korkusu” ile bakıyorlar. Bu yeni yüksek sergileme fikri (!) tutmuş olmalı ki dışarıda satış, pazarlama girişimleri başlamış. Çay, kahve, börek… Buyurun hoş geldiniz sıcaklığı… 940 yıl önce Kemah Kalesi’ni fetheden gazinin mumya kafası, bugün de Kemah’ı turizme açmada görev yüklenmiş!

    Eşsiz bir külliye, gizemli simgeler

    Küçük bir beylik, anıt eserler gizemli simgeler bıraktı: Hâlâ okunamamış şematik kuş, ejderha rölyefleri.

    Tarih bilginlerimizin Süryani-Ermeni kroniklerinden alıntılayarak kendi kitaplarına düştükleri dipnotlardaki bilgilere göre, Malazgirt Savaşı’nı kazanan Alp Arslan, komutanları Artuk’a, Saltuk’a, Danişmend’e, Mengücik’e “Ne duruyorsunuz, aslan yavruları olunuz, Anadolu’yu fethediniz” demiş; onlar da tümenleri ve arkadan gelen onbinlerce Oğuz-Türkmen göçmeniyle sarp dağları, derin vadileri aşarak fetihler yapmış, ilk Türk beyliklerini kurmuşlardı. Bu cam içinde patiskaya sarılmış baş, o serüvenin bir kahramanı, Erzincan-Kemah-Divriği üçlüsünü fethedip beylik kuran Mengücek Gazi’ydi. Ben bu gazilerin fütuhatını, 1960’da Anadolu’nun Fethi’ni yazan (Merhum) Ord. Prof. Mükrimin Halil (Yınanç) Hoca’nın Ortaçağ İslâm tarihçisi aksan ve üslubundan heyecanlanarak dinlemiş bir bahtiyarım! Yınanç’ı da anarak mumya kafaya herkesten çok baktım, herkesten farklı düşüncelere daldım. Divriği’deki insanlık mirası şaheseri yaptırtan Ahmed Şah ve Melike Turan Melek, demek bunun torunlarıydı. At sırtında göçebe kalabalıklarla gel, çadırlar kur, torunların kentler, kaleler yüceltsin insanlığa anıt miraslar bıraksınlar…

    Taç kapılarına bin türlü bezekler, lotüsler, hayat ağaçları, büstler, girlandlar, Türk yıldızları, çelenkler, gülceler, şamdanlar yüklenmiş eşsiz bir külliye (aşağıda)… Ziyaret edenler anlamak, görmek yerine önünde fotoğraf çektirip
    “ hayran oldum” diyerek geçiştiriyorlar.

    Anadolu’nun eski kentlerinden Divriği’nin tarihi, son bulgular ışığında MÖ 9.-7. yüz- yıllara, Urartulara ulaşıyor. Kanyonlarla parçalanmış genç dağlar arasındaki bu kapalı yöreye, Arap coğrafyacılar, Fırat’ın kaynağı tanımlamasıyla el-Abrik (İbrik) adını vermişler. Kent, 9. ve 10. yüzyıllarda Bizans’ın doğu sınırı garnizonu iken “Tephrike” diye anılmış. 11. yüzyılın son çeyreğinde Alp Arslan’ın emirlerinden Mengücek Gazi fethetmiş. Yaklaşık 1170-1270 arasında da Mengücekoğullarının bir koluna payitaht olmuş.

    Fırat’ın kollarından Çaltı suyunun iki yakasını tutan kanyonun bakışık zirveleri- ne inşa edilen şato esintili, iki kaleden Kestoğan daha yalçın, efsaneleri daha gizemli. Buraya Büyük Mitridat’a hazine gömdürten, Meryem Ana ile Aziz Pavlus’u bir süre burada saklayan, kaleden kaleye ip gerip âşıkları buluşturmak isteyen rivayetçiler var. Hüzünlü ve ıssız bu iki yazgıdaş kaleden Kestoğan, Urartu yapısı. Kentin yanıbaşındaki Divriği Kalesi ise ilk yapısıyla 9.-10. yüzyıllarda, Bizans ordularına karşı cengaver Pavlikanların sığınağı olmuş.

    Kemah’taki sergileme: Yorgan altına alınmış mumya kafa muhtemelen Mengücek Gazi

    O eski kalenin yerini alan 1234-1251 tarihli Divriği Mengücek Kalesi ile Kemah, Harput, Eğil, Şebinkarahisar, Niksar kaleleriyle, İngiltere’deki aynı dönem Norman kalelerinin benzerliğini açıklamak zor. 1830’larda Divriği’ye uğrayan İngiliz gezgin Ainsworth da “Surlar iki sıralı, Sarasenic (Arap-İslâm) karakterinde, batı Asya’da görülen bu tarz kalelerin en mükemmellerinden- dir” diyor. 1890’larda gelen W. Yorke ise “Tepedeki ilk duvarları, Pavlikanların inşa ettiği” tahmininde bulunmuş.

    Kale Camii’nin önündeki temenos izleri, taşa oyulmuş kurban çukuru; yamaçlarda ve kalenin altındaki doğal – oyma mağaralara bakıp, burayı bir tutunma noktası ve kutsal tepe seçen ilk sakinler neolitik insanlardı dense de, bu zaman derinliği karanlıktır. 9. yüzyılda burayı üssü’l-hareke seçen dualist Pavlikanların da bu kaya oyuntularında anıları olmalı.

    KUZEY TAÇ KAPI – KIBLE KAPISI

    ŞİFAHANE ( DARUŞŞİFA ) KAPISI

    Danişmendli, Saltuklu, Artuklu beylikleri gibi Mengücekliler de Orta Asya kökenli, Selçuklu Sultanlığına bağlı ilk Türk-Müslüman beyliklerindendi. Siyasal varlıklarının 11. yüzyılın sonlarından 13. yüzyıl ortalarına kadar sürekliliğine karşın, tarih sayfalarında tutabildikleri yer, egemenlik dönemleri ve bıraktıkları eserlerle kıyaslanamayacak kadar boyutsuzdur. Yukarı Fırat havzasındaki yurtlarının Erzincan, Şebinkarahisar, Kemah, Divriği sınırlarını aşmadığına da izlerinin ve anılarının bu yöredeki yoğunluğu tanık. 1170’e doğru Erzincan ve Divriği kollarına ayrılan aileden egemenler, “melik” ve “şah” sanlarını taşımışlardır.

    Divriği kolunun, Mengücek oğlu İshak’tan sonraki paylaşımda I. Süleyman’la 1150’lerde başladığı sanılıyor. Kitâbelerin delâletiyle babadan oğula 5 melik saptanıyor. Altıncı bir egemen kaydeden herhangi bir kitabe yok. Divriği Melikliği en geç1270’lerde kapanmış olmalı. Soy atası Mengücek Gazi ile oğlu Emir İshak’ın Anadolu gazalarına katılmalarına; Erzincan melikleri Behram Şah’la oğlu Alaeddin Davud’un siyasi, askeri faaliyetlerine; Divriği şahlarının bıraktıkları mimarlık eserlerine rağmen, Mengüceklerin Divriği kolunun tarih kaydı dışında kalışınabir açıklama bulmaksa zor.

    CAMİ KAPISI – ÇARŞI KAPISI

    ŞAH CAMİ KAPISI

    Divriği’deki kapanıştan sonraki yüzyılda, aynı aileden Sitti Hatun, Tâcülmülk, Tâcünnisâ sanlı kadınların onursal koruyuculukları saptanıyor. Divriği’ye gelince, tarihteki yegane parlayışını, Mengücekoğulları egemenliğinde yaşadığı gibi, en görkemli anıtlarını da -adları var kendileri yok- Mengücek şahları çağında kazanmıştır.

    Dış dünyaya kapalı Divriği coğrafyasında yüz yıldan fazla tutunan Mengücekoğulları’nın kitabî tarih bilgilerinin dışında kalışı şaşırtıcıdır. Divriği meliklerinin evrensel uygarlığa anıt eserler bırakmalarına karşın, çağdaş tevarih yazarları bu aileye neden yok ya da silik saymışlardır?

    Mengücek tarihi konusunda bilinenler

    Emir Mengücek Gazi’nin Yu- karı Fırat havzasını yurt edindiği, oğlu Emir İshak’ın bölgesel çatışmalara katıldığı, İshak’ın ölümünden (1142?) sonra oğullarının bir paylaşım gerçekleştirdikleri; Davud’un (öl. 1151) Erzincan ve Kemah’ta, Süleyman’ın Divriği’de, Selçuklu sultanlarına bağlanarak kendi küçük hükümetlerini kurduklarıdır.

    Erzincan, Kemah, Köğonya (Şebinkarahisar) Meliki Davud’un oğlu Melik Gazi Fahreddin Behramşah (1162- 1225), Mengücekoğulları’nın en ünlüsüdür. Altmış yılı aşkın melikliğinin parlak evrelerinde -ülkesinin küçüklüğüne karşın- Anadolu Ortadoğu Türk-İslâm dünyasında ulu ve saygın bir hükümdar havası estirmesi ilginçtir. Behram’ın bu şansı yakalamasında, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’a (1155-1192) damat olmasının, Sultan İzzettin Keykâvus’u da (1211- 1220) damat edinmesinin katkısı vardı elbette. Genceli Nizamî, Farsça Mahzen-i Esrar’da, Behram Şah’ı “Altı bucağın, yedi feleğin padişahı, dokuz dairenin merkezi, şahların başbuğu, sonsuz bilgisiyle cihanın en ünlüsü, savaş günlerinin kahramanı, insanlık mayasının şerefi, dünya gözünün ışığı, sultanların sığınağı, şahlara taç veren, sultanları tahta oturtan” diye abartmış!

    Behram Şah’ın ölümünden sonra bir bölüşüm daha yaşanmışsa da oğulları Melik Alâeddin (II.) Davud Şah’ın (1225-1228), Kemah ve Erzincan’da, Melik Muzafferüddin Mehmed’in (1225- 1228) Köğonya’daki kısa egemenliklerine Selçuklu Sultanı A. Keykubad, topraklarını ilhak ederek son vermiş ve her ikisini de sürgüne göndermiştir. Davud Şah sürgün yaşamını Ilgın’da, Muzafferüddün Mehmed Kırşehri’de geçirirlerken, bu ikincisi Kırşehir’de türbe ve medrese yaptırmış; bir kızı, Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’le (1237- 1246) evlenmiştir. Behram Şah’ın Divriği’de darüşşifa yaptıran kızı Melike Turan Melek’in bu kentteki konumu, bitişik camiyi yaptıran Ahmed Şah’la hanedan akrabalığı dışında ikinci bir bağı olup olmadığı sorusu ise yanıtsızdır.

    Divriği’ye gelince… Bu küçük kente ve çevresine Mengücek Gazi’nin ya da oğlu İshak’ın fethiyle egemen olan hanedan kolunu, melik ve şah sanlı beyler temsil etmiştir. Bunlar babadan oğula: İshak oğlu Süleyman, Şahin Şah, II. Süleyman Şah, Ahmed Şah ve Melik Müeyyed Salih’tir. Behram Şah ve oğlu II. Dâvud, İbni Bibi Selçuknâmesi ile daha birkaç kaynakta anılmışken, Divriği Mengücek meliklerinin beş egemeninden hiçbirinin adı, ne Selçuklu, ne Osmanlı kaynaklarında geçmez. Külliyeyi gören ve kitabelerdeki adları mutlaka okumuş olan Evliyâ Çelebi, neden ”Bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir” demiş veya Kâtib Çelebi “Divriği’deki Ahmed Paşa Camii ki Bursa’nın Ulucamii tarzındadır” diyerek Ahmed Şah’ı niçin Ahmed Paşa yapmış; ya da kaledeki Süleyman Şah-Şahin Şah Camiini Osmanlı vakıflar yönetimi neden Süleyman Paşa Camiine dönüştürmüştür? Öyle anlaşılılyor ki Divriği Mengücek şahlarına karşı bir tepkisi yaşanmış. Başka Türkmen beyliklerinden söz eden kaynaklar, olası ki Divriği meliklerini şah sanlarından ötürü Kızılbaş Erdebil şahlarıyla eş tutarak anmak istememişler.

    Sonuç: Divriği Mengüceklerinin varlığını kitabelerle birkaç sikke dışında veren bir kaynak yoktur. Anadolu’nun ortasında melik ve şah unvanlarıyla yüzyıldan fazla hükümran olmalarına, Abbasi halifelerinden onursal unvanlar almalarına, bıraktıkları anıtların değerine karşın Divriği Mengücekleri tarih siliğidir!

    DİVRİĞİ KÜLLİYESİ

    Türk – İslâm mimarisinin dünya mirası şaheseri

    Divriği’deki Mengücek eseri, günümüzde, dünyanın ve Ortadoğu’nun en görkemli mimarlık ve yontu anıtları arasında ilk sıradadır. Anadolu’nun aydınlanma çağını da simgeleyen bu başyapıtın benzerini hatta daha sanatlısını, Anadolu sultanları Keykâvusların, Keykubadların, Konya’da Kayseri’de Sivas’ta yaptıramayışları, bu ayrıcalığı, egemenlik alanı Divriği’den ibaret yerel bir melikle ona ortaklık eden kuzeni bir melikeye bırakışları şaşırtıcıdır.

    UNESCO Kültür Komitesi’nin, 1985’te belirlediği ilk “Dünya Kültür Mirası” listesine Türkiye’den seçilen üç varlıktan biri Divriği Külliyesi, diğerleri, İstanbul Tarihî Yarımada ve Kapadokya olmuştu.

    İspanya’daki Elhamra’dan (14. yüzyıl) Hindistan’daki Tac Mahal’e (17. yüzyıl) kadar İslam uygarlıkları eksenindeki en eski ve en az onlar kadar değerli olan Divriği Külliyesi, Türk mimarlığının ve İslâm dünyasının şaheserlerindendir. Külliye, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın çağdaşı, Mengücekoğullarının Divriği Meliki Ahmed Şah’ın Ulucamii ile kuzeni Behram Şah kızı Melike Turan Melek’in, camiye bitişik Darüşşifasını kapsamaktadır.

    İnsanlık mirası Divriği Külliyesinin 1930’lu yıllardaki görüntüsü. Anıteser yanlış restorasyonlarla ciddi kayıplara uğradı.

    1228 tarihli Külliye, kentin o dönemdeki yerleşimine göre hakim bir noktada konumlandırılmıştır. Yüksek kabartma nitelikli, kozmik şemalı özgün dekorasyonlu dört tac kapısının ve iç mekanlarının hemen hiç bozulmadan zamanımıza kadar korunması İslâm dünyası için tektir. Selçuklu döneminin bu başeserini yücelten taş, ahşap, yazı sanatkârları, Ahlatlı Tiflisli üstatlar: Hurremşah, Hurşad, Ahmed, İbrahim ve Mehmed, eserdeki imzalarıyla tanınıyorlar. Ancak bunların adlarına, Anadolu ve Ortadoğu’da başka bir eserde rastlanmıyor.

    Külliye çevresindeki hamam bedesten ve medrese kalıntıları, şah ve hacip kümbetleri, kuzeydoğudaki kayalığa Ahmed Şah yaptırdığı 1234-1237 tarihli Men-gücek kalesi oğlu Melik Salih’in 1251’de yaptırdığı Arslanburç Fars kemerli kapı cephesinde çiçekli kûfi ve nesih yazıtlar okunan, 1181 tarihli Süleyman Şah Camii topluca değerlendirildiğinde, aynı çağı yaşamış Anadolu kentlerinden hiçbirinin, tarih nirengilerini bu zenginlikte koruyamadığı fark edilir.

    850 yıllık özgün eserin kâbus dolu son 50 yılı

    Yüzyıllarca iyi korunmuş bir dünya şaheserine, bilim ve teknoloji çağında, onarmak ya da restore etmek gerekçesiyle zarar vermek Türkiye koşullarında doğal, çok örnekli, sıradanlaşmış bir pişkinliktir. Artık her restorasyon, kamu bütçesinden ayrılan ödenekle yepyeni bir yapıya dönüştürülüyor.

    Bir dünya şaheseri olan külliye de yüzyıldan beri bir dizi onarıma ve takviye amaçlı müdahalelere tâbi tutulmuş, ancak, koruma ve çevresel düzenleme amaçlı bir projeden yoksun bırakılmıştır. Son 50 yıldaki müdahalelerse, yapıyı güçlendirmek şöyle dursun sekiz asırlık direncini tehlikeye sokmuş; iç dış bezemelerine zarar vermiş, örgü taşlarının, içeride ve kapılarda yoğunlaşan rutubet erimelere neden olmuştur. En özensiz, bilim-teknik ve vicdan dışı operasyonlar 1965-2008 evresindedir. Teras örtüsünün defalarca değiştirilmesi, külliyenin oturduğu zeminin çevresinde, temel ve ana duvarları etkileyen, drenaj sistemini bozan, üstelik çok çirkin istinat, imlâ duvarları örülmesi, etkilenme alanına kaçak yapılar inşası bu evrededir.

    Kemah Melik Gazi’deki kümbetleri. 1960’larda (Necdet Sakaoğlu’nun 1960’larda yaptığı çizim ve aldığı notlarla) üstte. “Türk tipi” restorasyonda kavuştuğu yeni biçimi ve bir kubbe eksiğiyle 2000’lerde! (altta)

    Külliyenin, bu tahribat sürecinden ivedilikle kurtarılması için ulusal ve evrensel düzeyde kabul görecek; anıt eserin doğal ve tarihsel çevresini oluşturan Kale çarşı arasındaki Mengücek başkenti sit alanını esas alan, arkeolojik çalışmalara dayalı bir restorasyon-koruma projesi henüz yapılmamıştır.

    Divriği’deki mimarlık şaheserinin, sanatsal eşsizliği ve gizemleriyle dahası, kapılarında, kubbe ve tonoz örgelerinde, duvar yüzeylerinde “bir anda, beklenmedik bir nedenle iş bırakılmış” izlenimi veren dekoratif sorunlarıyla özgün varlığını sekiz asırdır koruyabilmiş olması bir mucizedir.

    Şöyle ya da böyle korunagelmiş esere, bilim ve teknoloji çağı 21. yüzyılda, geçen asırdaki kaba ve sorumsuz müdahalelerin devamı uygulanmak istenirse, bu nasıl önlenecektir? Eserin en ağır tahribatı son 50 yılda yaşadığı da inkâr edilemiyor ama eski eserlere reva görülen restorasyon tahribatları da devam ediyor. Bunlar 2008’de Divriği’de yaşandı. Anadolu’daki Türk eserlerinin en eskisi kabul edilen 850 yıllık Kale Camii sözde restore edildi. Sıvalarına, terasına, taç kapısındaki eşsiz Fars kemerine kadar nesi varsa biçim değiştirdi. Zavallı mabede, çimentoyla, çinkoyla, Afyon mermeriyle, plastik boyalarla yeni bir üslup (!) giydirildi! Bu sorumsuzluğu ne merkezindeki ne yerel sorumlular, ne bir üniversite, ne sivil toplum kuruluşları, ne âlimlerimiz, uzmanlarımız önemsemediler.

    Ola ki bu bir yoklama idi. Kale Camii’nin yokedilişine ses çıkarılmadığına göre sıra dünyaya bir harika armağan eden Ahmed Şah’ın, Turan Melek’in, Hurremşah’ın, Hurşad’ın, Tiflisli Ahmed’in, Kâtip Mehmed’in eserine gelmiş demektir. Üstüne kondurulan çatı, arkasına bindirilen suya rutubete boğma galerisi, çevresine örülen bayağı duvarlar, bezemelerine sıvanan çimentolar, hırsıza kaptırmayalım gerekçesiyle şuraya buraya götürülen donanımı; “Allah korusun!” dedirten bir kâbusun yaklaştığını gösteriyor.

    Dünya İnsanlık Mirası listesine Türkiye’den dahil edilen yegane mimarlık anıtının başına gelenleri ve gelecekleri, sadece sergilemeler, sunumlar, toplantılar önleyebilir mi?

    Yok olan kapılar

    Yandaki abanoz kapı ve pencere kanatları, daha onlarcası Darüşşifa’da sergilenirdi. Yapı güvensiz bulunarak götürüldü! Ne zaman nereye kimlerce?.. Divriği’de camide bir tutanak bırakılmadan.