Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • Mezarsız 3 büyükler: Kâtip, Evliya ve Hezârfen

    Mezarsız 3 büyükler: Kâtip, Evliya ve Hezârfen

    17. yüzyıl Osmanlı dünyasının bilim âlemine kazandırdığı üçlü, tarih, coğrafya, biyografi bibliyografi, hukuk, eğitim alanlarının yıldızıydı. Dönemlerinde de değerleri pek bilinmeyen bu büyük isimlerin bugün mezarlarının yeri de bilinmiyor; eserleriyle, çalışmalarıyla yaşıyorlar. 

    Mustafa bin Abdullah/ Hacı Kalfa/Halife, Kâtip Çelebi (İstanbul: Şubat 1609- 4 Ekim 1657); Evliya Çelebi(İstanbul: 1611 – Mısır? 1681’den sonra); Hüseyin Hezârfen (İstanköy 16..? – İstanbul 24 Eylül 1691)… 

    17. yüzyıl Osmanlı dünyasının bilim âlemine kazandırdığı bu üçlü, tarih, coğrafya, biyografi bibliyografi, hukuk, eğitim… alanlarının birer yıldızıydı. Peki ne oldu?.. Evleri, kişisel öteberileri, kitaplıkları bir yana, mezarları bile yok! 

    Bu çağdaş üçlünün verimli yetişkinlik evreleri, öncül ardıl üç padişahın IV. Murad (1623- 1640), -çok sonraları “Deli” lakabı yakıştırılan Sultan İbrahim (1640-1648) kardeşlerle ikincinin oğlu “Avcı” IV. Mehmed’in (1648- 1687) toplam 64 süren saltanatları sırasındadır. Adı geçen padişahlardan ilki asıp-kesip terör estirmiş, aşırı içkiden 29 yaşında ölmüş. İkincisi Harem çılgınlıkları sonucu tahttan indirilip boğulmuş, “babası kadın delisiydi bu da av delisi” dedirten üçüncüsü Avcı Mehmed’in uzun saltanatı da, babası gibi tahttan indirilerek noktalanmıştı. 

    Kâtip Çelebi 

    Bunlarla çağdaş, daha doğrusu bunların “kulu” yazarlara gelince: 

    Kâtip Çelebi eserleriyle evrensellik kazansa da kısa yaşamını kâtiplikle sürdürmüştü. Çektiği sıkıntılar ibretliktir. Dönemin koca kavuklu müderrisleri, medrese çıkışlı olmadığı için onu, “ketebe taifesinden Mustafa!” diye küçümserlermiş. Hicrî 15 Zilhicce 1067’de 49 yaşında fücceten (ansızın) ölmüş. Son görevi, Süvari Kaleminde ikinci kâtiplikmiş. 

    Oysa Batı bilginleri onu farklı tanıyorlar. Hammer, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri’nde (Çev. Coşkun Üçok) “Kâtib Çelebi, bilgisi, akla gelebilecek bütün alanlara yayılmış olan en büyük Osmanlı tarihçisi” diyor. Ona burun büken ulema efendilerinse ne adlarından ne ünlerinden iz var. Mezarlıklardaki tek tük devrilmiş, yatmış koca sarıklı mezar taşları da sahipsiz. Kâtip Çelebi, medreselerdeki aymazlığı, müderrislerin yetersizliğini acıklı bir dille yazmıştır. 

    Cihannümâ’da dünyanın hareketleri. 

    Gelgelelim, 20. yüzyılın İstanbulluları da Kâtip Çelebi’nin değerini bilememişler. Vefa’dan Zeyrek’e inen yolun sol tarafında kendi adını taşıyan (yanmış) mektebin avlusundaki mezarı, Cumhuriyet döneminin bulvar meraklısı belediyecileri kaldırmış! Türkiye’de yol uğruna en kolay yok edilen yerler, aslında kent arşivleri sayılması gereken mezarlıklardır. Bunları kaldırmak kolaydır. Çünkü alttakinden ses gelmez, üsttekiler de onları unutmuşlardır. Kâtip Çelebi için 1953’te Unkapanı İMÇ Blokları önünde yapılan yapay mezarlardan biri de Kâtib Çelebi’yi tanıtıyor. Bu ve arkasındaki lahitle sanduka arası, Türk-İslâm-Osmanlı mezar taşlarına benzemeyen taş, yapay bir simgedir. 

    Kâtib Çelebi’nin 20’den fazla eseri arasında, 15.001 yazma kitabın ve 9.501 yazarın künyelerini verdiği kapsamlı bibliyografya kaynağı Keşfü’z-zünûn ile büyük bir coğrafya ansiklopedisi olan dünyaca ünlü Cihannümâ, başyapıtlarıdır. Cihannümâ’nın yazgısında sahibinin yazgısına koşutluk vardır: 1648 de başlayıp altı yılda tamamlanan bu yapıtın yazma tek nüshası saray kitaplığında imiş. İstanbul’da Türkçe ilk matbaayı kuran Müteferrika İbrahim’e, zamanın şeyhülislâmı, Frenk kitaplarının içeriklerini anımsatan Cihannümâ’nın basımında günah görmemiş olacak ki, saray kitaplığından çıkartıp “al sana basılacak kitap” diye Müteferrika’ya vermiş. O da yarı yarıya metinler, harita ve çizim ekleyerek 1732’de 500 adet basmış. O arada asıl –yazma- Cihannümâ “kaybedilmiş”! 

    Türkiye’de matbaacılık tarihinin galiba bu konuda bir sabıkası var. Kimi matbaacılar, bastıkları eserin yazması tek nüsha ise yok ederek baskının satışını arttırmayı düşünmüş olmalılar (Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf Tuhfetü’l-ahbab’ının (Duru Tarih), 1871 (H.1287) Terakki Matbaasındaki ilk baskısında da yazması zayi veya yok edilmiştir). 

    Kâtip Çelebi’nin yaşam öyküsü ibretliktir. Taşra görevleriyle o diyar senin bu diyar benim gezerken, öğrendiklerini not eder, İstanbul’da kaldığı zamanlarda ise kuşağının arasında diviti, kâğıt tomarı, mumları, kütüphanelerinde çalışmak için sabah erkenden evinden çıkar, yürüyerek Üsküdar İskelesine iner, bir pazar kayığında yüklerin üstüne oturur, yağmur, rüzgar, soğuk, sıcak demeden İstanbul’a geçer yokuşları tırmanır, loş kütüphanelere kapanır, rahlesini mumla aydınlatarak kitaplardan notlar alır, ders dinlemek için de cami derslerine devam edermiş. 

    Evrendeki burçları ve yıldızları figüratif öğelerle resmeden kainatın iki yarımküresi (solda), Boğaziçi ve Haliç haritası, Cihannümâ. 

    Evliya Çelebi 

    Bu çok bilinen sevilen popüler yazarımız, Türklerin İbn Battutası, Bursalı Tâhir’in tanıtımıyla geçici- gezici ufak tefek görevler, maiyet memurluklarla geçinmişti. Çok sonraları Seyahatnâme adı verilen Evliya Tarihi, tek eseridir. Kalemini doğal işlekliğine, üslubunun renkliliğine karşın, o da Kâtip Çelebi gibi kâtip, müteferrika, mevkufatî, yoklamacı… gibi geçici görevlerle Avusturya sınırından, Karadeniz yalılarına, doğu bölgelerine, Mısır’a Sudan’a kadar, serdarların valilerin peşine takılarak gidebilmişti. Onun, “Osmanlı ülkelerini gez-dolaş, tanıtıcı bir eser yaz, harcamalarını ben karşılarım” diyen –kısa bir süre Melek Ahmed Paşa dışında- devletli bir hâmisi olmamıştı. Oysa Kâtip ve Evliya Çelebilerin çağdaşları Avrupalı gezgin ve araştırmacılara parasal olanak sağlayan krallar, prensler, lordlar vardı. 

    Kâtip Çelebi’nin çizeri bilinmeyen portresi. 

    Hezarfen (bin fen sahibi) Hüseyin Ayvansarayî 

    Kâtip ve Evliya Çelebiler düzeyinde ünlenmemesine karşın, bu zâtın, Osmanlı tarih yazarlarından farklı bakışlarla kaleme aldığı tarih, siyaset, kanun, edebiyat, lisan… alanlarındaki eserleri özgündür. Özellikle ikisini, Avrupa yapıtlarında da kullanılmıştır. Bunlardan biri, Osmanlı devlet yapısını, kurumlarını, meslekleri, sivil-asker örgütleri, sarayı, toplum katmanlarını açıklayan Telhisü’l-beyân fî kavânîn-i Âl-i Osman’dır. Bu eserin Lûtfî Paşa’nın Âsaf-nâme’si, Kâtib Çelebi’nin Düstûrü’l- amel’i, Ayni Ali Efendinin Kavanîn-i Âl-i Osman’ı, Eyyûbî Kanunnâmesi ile içerik örtüşmeleri vardır ve Batı dillerine de çevrilmiştir. 

    İkincisi Tenkihü’t- tevârihi’l-mülûk, bir dünya tarihi olup geleneksel Osmanlı tarihlerinden farklıdır. Bu yapıtta Yunan, Roma, Bizans, Arap, İran, Türk-Moğol, Hind, Çin … tarihleri, Anadolu beylikleri; Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfi dahi işlenmiştir. Bu yapıt, Osmanlı tarih yazıcılığında önemli bir yeniliktir. O çağda ve öncesinde Hezarfen’den başka, eserlerinde Roma ve Bizans imparatorlarına, pagan filozof ve bilginlere, Avrupa Hıristiyan devletlerine yer veren Osmanlı tarihçisi yoktur. Ayvansarayî, tarihçilerin ağız birliği ederek yineledikleri İstanbul’un fethini ise Grekçe-İtalyanca-Rumca kaynaklara da başvurduğu için hayli farklı anlatmıştır. 

    Ayvansarayî’yi çağdaşı Kâtip ve Evliya Çelebilere yaklaştıran iki durum, çağdaşlıkları ve onlara koşut medrese belletmesinden geçmemesidir. İstanköy’deki çocukluk-gençlik evrelerinden başlayarak, kendisini yetiştirerek Türkçe, Arapça, Farsçadan başka Avrupa dillerini öğrenerek yabancı kaynaklara başvuran ilk tarihçi ve biliminsanımızdır. İstanbul’a gelen yabancı araştırmacılarla konuşup tartıştığı, dostluk kurduğu da biliniyor. IV. Mehmed’e tarih hocalığı yaptığına bakılırsa, Evliya gibi bunun da Enderunla ilişkisi vardı. Enderunlu Bobovi’nin (Ali Ufkî) yanında, Divân-ı Hümayun tercümanlığı da yapmıştır. Medrese belletmesinden uzak kalması sayesinde tarih konularına objektif bakabilmişti. 

    Bu üç yazarımızın yaşamları konusunda ulaşan bilgiler sınırlıdır. Bunun nedeni, medrese çıkışlı (müderris-kadı), şair, hattat, bestekâr, şeyh, veli veya yüksek düzeyde kamu görevlisi, yani sınıfsal mensubiyet ve seçkinlikleri olmadığından, yaşamöyküleri içeren tabakat, teracüm, sefine, ravza, riyaz… ön adlı, katagorik içerikli biyografi eserlerinde yer almamış olmalarıdır. 

    Bu nedenle Evliyâ’nın ne zaman nerede öldüğü, Hezarfen Hüseyin Ayvansarayî’nin İstanbul’da hangi mezarlığa veya hazireye gömüldüğü bilinmemektedir. Kâtip Çelebi’nin yokedilen mezarı yerine de ödeşilmez bir değerbilirlikle (!) İstanbul’un 500. yıldönümü 1953’te İstanbul Belediyesi sanki “manifaturacılar şeyhi”ymiş gibi İMÇ bloklarının önüne sembolik bir mezar yapılmıştır. 

    Bir yüzyıl geriye gidildiğinde, bu üçlüye benzerliğinden sözedilebilecek yine çok yönlü bir başka tarih ve kültür insanımız, Gelibolulu Mustafa Âlî karşımıza çıkar. 

    KÂTİP ÇELEBİ YAZIYOR… 

    Mizanü’l hak’tan: Okumak, yazmak sanatına meylettim… 

    Kâtip Çelebi, Mizânü’l hak adlı eserinin sonunda kendi özgeçmişini: “Bu risâlenin muharriri Mustafa Abdullah eş-Şehir (İstanbullu) Hacı Abdullah Halife ki ulemâ cihetinde Kâtib Çelebi demekle meşhûrdur” başlığı altında özetle şöyle anlatmıştır: 

    “…Okumak yazmak sanatına meylederek bin otuz iki (1623) tarihinde Anadolu Muahasebesine şakird olup fenn-i kitâbet ve hesab-ı siyakata (çalıştım). Mukaddemat-ı Ulûm-ı Âlîyeye (yüksek din bilimlerine giriş)ye, tekrar be-tekrar döndüm. Az zamanda İ’râb-ı kîb (Arapça konuşma) melekesine mâlik oldum. Kadızâde Efendinin dershânesine varıp va’z ve ders dinledim. Merhum dersinde Tefsir, İhyâ-i ulûm, Şerh-i Mevakıf ve Dürer-i Tarikat okuturdu. Ekser dersi kışrice basit (yüzeysel) idi. Diyarbekir’de iken o kış şehirde bazı ulema ile sohbet ve istifadeye rağbet olundu. Kadılığı bırakıp tedrise heves eden Arec Mustafa Efendiden Tefsir-i Beyzâvî dersi dinledim ve Ma’kulat ve Menkulât vesâir derslerde hazır oldum. Kırk dokuzda (1640) Ayasofya ders-i âmı Kürt Abdullah Efendi meclisine devam, Ellide (1641) Süleymaniye ders-i âmı Keçi Mehmed Efendi derslerini dinledim, Hemedanî Ahmed Haydar şakirdi Velî Efendiden Mantık, Me’anî ve Beyân müzakere ettim. Elli birde (1642) tarih kitaplarından yüz elli kadar devletin meliklerini Fezleke defterine özetledim. Şeyhülislam Yahya Efendi, saltanat makamına (Sultan İbrahim’e) irsal etmek üzere bunu beyaz eyle (temize çek) dedi. Elli ikide (1643) va’iz Velî Efendiden Elfiye dersine başladım. İki senede Usûl-i Hadîs dersi tamam görüldü. Bu esnâda Şeyh-zâde ile Sadrü’ş- Şer’iyye, Kara Kemalî tarzında yazılmağa başlandı. Yüz sayfa yazılır idi. Elli üç Elli dörtte (1644-45) dahi derslerle meşgul olunarak geçti. On sene kadar gece gündüz çalışıp kitaplar görmek ve ekser fenleri tetebbu etmek müyesser oldu. 

    (H. 1161-1748 tarihli yazma nüshadan: Mizânü’l-hakk fî İhtiyârü’l ahakk

  • Atalarımızın has atları

    Atalarımızın has atları

    Osmanlı tarihinde öne çıkan kavram, yer, eşya, deyim, durum ve daha birçok kelimenin çoğu, bugün ya bilinmiyor, ya yanlış biliniyor ve kullanılıyor. Yeni yılda yeni bir sayfa daha açıyoruz ve A’yla başlıyoruz. 

    AT CANBAZI: Alay ve gösteri günlerinde at sırtında türlü gösteriler yaparak bahşiş toplar, diğer zamanlarda at satıcı ve alıcılarına aracılık, at tellallığı yaparlardı. İstanbul’daki Atmeydanı bunların bir bakıma geçim yeriydi. 

    AT DİVANI: Savaş veya hücüm kararı verilmesi ya da bir ayaklanma sırasında hakanın, melik veya sultanın ileri gelenlerle gündemi konuşup karar vermesi, bu sırada elinin atının dizgininde bir ayağının da üzengide olması eski bir gelenekti. Bunun bir benzeri de ayak divanıydı. 

    AT GEMİSİ/ KAYIĞI: Atları kıyıdan karşı kıyıya geçirmede kullanılan yayvan ve geniş mavna. Boğaziçi’nde, Çanakkale-Gelibolu, Dilovası, Hersekdili arasında araba vapuru hizmeti veren at gemileri çalıştırılırdı. Büyük ırmakların köprüden uzak kıyılarında da at kayığı çalıştırılır; seferî orduların, kervanların hayvan ve arabaları için de bu tür tekneler yapılırdı. 

    ATMEYDANI: Hipodrom. İstanbul’un fethinden sonra burada at yarışları, at alım satımları, atlı gösteriler yapıldığından Türkler hipodrom anlamında Atmeydanı adını verdiler. I. Ahmed’in burada yaptırdığı büyük cami, bir süre Ahmediye, daha sonra Sultanahmet Camii adıyla anıldığından Atmeydanı adı da Sultanahmet meydanı oldu. Bitişik Ayasofya Meydanı ile İstanbul’un bu en geniş ve anıtlarla dolu meydanı, Osmanlı tarihinin, tören düğün ve eğlencelerine de korkunç ayaklanmalarına da sahnelik etti. Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Atmeydanı adı da kul ayaklanmalarını anımsattığından sakıncalı görülerek unutuldu. Sultan Abdülaziz’in buyruğuyla 1863’te Sultanahmet parkı düzenlenerek ilk Osmanlı sergisi burada açıldı. 

    AT MEZARLIĞI: Cinsleri ve özellikleri kadar sahiplerinden dolayı da ünlenen atların gömüldüğü mezarlık. Büyük İskenderin ölen atı için cenaze alayı düzenlenip lahit yapılması gibi , kimi padişahların ölen atlarının da Üsküdar İhsaniye’de Çiçekçi kahvehanesinin karşısında, Karacaahmet’in uzantısı olan At Mezarlığına gömüldüğü söylenir. II. Osman’ın Sisli Kır adlı atı da buraya gömülmüş, yazılı mezartaşı dikilmişti. Yazı şudur: “Zıll-i Hakk Hazret-i Osman Hânın / Sisli Kır atı ki anılmıştır/ Emr-i Yezdan ile mevt erişincek/ Bu makam içre o gömülmüştür.” Sonraları “At Taşı” denen bu mezar, bir tür kutsallık kazandığından sancılanan atlar çevresinde dolaştırılırmış. 

    AT OĞLANLARI: Saray ahırlarında görevli seyisler. 18. yüzyılda, İstanbul ve Edirne saraylarında ve dış ahırlardaki mevcutları 600 dolayında idi. 

    AT PAZARI: At alım satımı yapılan yer. Her kentte, her gün at alım satımı yapılan pazarlardan ayrıca eski “yabanlı pazarları”nda da bölge pazarı olarak, yılın belirli günlerinde at pazarları kurulurdu. İstanbul’un en büyük at pazarı Atmeydanı da denen Sultanahmet meydanıydı. 

    Bir törende II. Selim’i atlı gösteren yabancı bir resim. 
  • Bâkî muhabbet ile tarih yazan mektuplar

    Bâkî muhabbet ile tarih yazan mektuplar

    Adını mektupların değişmez dileğinden alan Bâkî Muhabbet kitabı, Ömer Koç koleksiyonundan, Türk kültür dünyasının önde gelen isimlerinin orijinal mektuplarından derlenmiş. Eskilerin “münşaat” dediği yapıda yazı-mektup örnekleri içeren mektuplar, bugünün edebiyat fakültelerinde kaynak eseri olabilecek değerde miraslar. 

    BÂKÎ MUHABBET

    Mektup edebiyatı Roma çağından, Arap – Fars, en son Osmanlı edebiyatına kadar, yazanla okuyanı arasındaki “belgeli” tek iletişim aracı ve bir yazı türü olmuştu. Bugün artık mektup edebiyatı alanımız sönmüş bulunuyor. 

    Eski mektuplaşmaların sevinçli – hüzünlü, önemli olayları, sürprizleri belgelediği de unutulmamalıdır. Mektup birikimlerinin şanssızlığı ise cevaplarıyla buluşamaması, yani “Alan acaba ne yazmıştı?” sorusunun yanıtsız kalmasıdır. Hasan-Âli Yücel’in kızı Canan Eronat, bir söyleşimizde: “Babama gelen o kadar çok mektup var. Kendi yazdıklarından tek örnek yok. Asıl onları merak ediyorum. Bulabilsem hepsini yayımlarım” demişti. Cevabıyla buluşan mektuplar ender, yani her mektup karşılıksız. Doğal ki, Bâkî Muhabbet’te yayımlanan, Ömer Koç koleksiyonunda yer alma şansını yakalayan mektuplar da! 

    Seçilen 99 mektubun resimlerini, içeriklerinin transkripsiyonlarını içeren bu özenli albüm-kitaba Bâkî Muhabbet adının verilmesi anlamlı. Bu iki sözcük, dünkü münevverlerimizin mektuplarındaki ortak ve basmakalıp tabirlerdendi ama, yazandan okuyana samimi bir dilekti. Çünkü ne yazan ne alıp okuyan, anlık, günlük hallerinden haberdardı. Mektup, yazandan okuyacak olana gidesiye nelerin olacağı meçhul, hatta muamma idi. Eski dünyanın ulaşım şartları dikkate alındığında, bir mektubun muhatabına haftalar, hatta bir -iki ay sonra ulaşması doğaldı. Misal, ben, babamın vefatından bir gün önce 18 Mart 1958 tarihinde Taşköprü’den yazdığı “Zümrüt Gözlü Oğlum” hitaplı son mektubunu günler sonra Urfa’da almış, dahası cevap da yazmıştım ölümünden habersiz! 

    Ömer Koç 

    Denecek o ki, daha başka dilekler ve dualar gibi Bâkî Muhabbet de belli bir kültür düzeyine ulaşmışların mektuplarında ekseriya ihmal etmedikleri bir dilek, “sevgide kalın”, “sevinçli olun” anlamındaki son iki sözcüktü. Ömer Beyefendinin koleksiyonundan seçilen mektuplar -çoklukla- “rıka” denen eski harflerle elyazısıdır. Rıka, yazanlarına kendi tarzlarını geliştirme imkânı verdiğinden, bazı mektuplar gelişigüzel, bazıları zor okunabilir, bazıları da okunaklı, kitap harfleriyle yazılmış gibidir. Bu 99 mektupta imla yanlışı, cümle düşüklüğü bulmaksa uzak olasılıktır. Eğer bu gerçek bir mükemmeliyetse, Osmanlı mekteplerinin bireylere kazandırdığı bir yetkinlikti. O dönemde, yani 1915’lere değin, mektebe yazılma ayrıcalığını elde edebilenler, hem alfabesi hem yazım kuralları çetin eski harflerle okumak- yazmak becerisini kusursuz denecek düzeyde en geç 6.-7. sınıflarda kazanıyorlardı. 

    Mektupların içeriklerine gelince… Aralarında ilinti veya konu yakınlığı olmasa da dünün okuma-yazma ediniminin seviyesini, söz ve ifade dağarcığının zenginliğini kanıtlayan, dolayısıyla eğitim-kültür çalışmalarını aklayan bir belgeler serisi olduğu ortadadır. Bunlar, 1822’de doğan Midhat Paşa ile 1905’te doğan Reşad Ekrem Koçu’yu, aşağı yukarı aynı siyakta ifade edebilir kılabilmiş dünkü kültür eğitiminin düzeyini hatırlatır. Şayet, “bu düzey İstanbul’a özeldi” denecek olursa, mektuplarına yer verilenlerin son kuşaklarıyla akran, kasaba rüştiyesinde “ikmal-i tahsil etmiş” nahiye müdürlüğünden emekli Kâzım Erçoklu’nun, tüccardan Tahir Divrik ve Hilmi Çalapverdi merhumların bendeki mektupları da aynı düzeydedir. 

    Bâki Muhabbet’te biraraya getirilen mektuplar, dünkü dünyanın yazı derslerinde ve kalem odalarında başvuru kitabı işlevindeki “münşeat mecmuaları” gibi, bugünün edebiyat fakültelerinde kaynak eseri olabilecek değerdedir. 

    99 mektuptan en eski imzalı olanı Midhat Paşa’nın eşi Naime Hanım’a yazdığı, sonuncusu Ressam Elif Naci’nin kısa mektubudur. Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’e mektubu; Arap İzzet Paşa’nın Bahriye Nâzırını suçladığı mektubu; Prens Sabahaddin’in cevabî bir mektubu; Ebüzziya Tevfik’in, Abdülhak Hamid’in, Recaizâde Mahmud Ekrem’in, Lütfi Fikri’nin, Süleyman Nazif’in, Tevfik Fikret’in, ressam Hoca Ali Rıza’nın, Ahmed Haşim’in, Yunus Nadi’nin, Abdullah Cevdet’in (son derece karakteristik yazıyla), Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver), Serasker Rıza Paşa’nın, Şehzade-Veliaht-Halife Abdülmecid Efendi’nin, karikatürist Cemal Nadir’in mektupları; Ahmet Haşim’in Abdülhak Şinasi Hisar’a, İzzet Melih’e; Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’dan eşine; Hakkı Tarık Us’tan Kemal Zeki Gencosman’a; Muhsin Ertuğrul’dan Vasfi Rıza’ya (Zobu); Orhan Veli Kanık’tan İbrahim Hakkı Konyalı’ya; Mesut Cemil’den Cemal Bardakçı’ya… 

    Namık Kemal’den oğluna 133 yıl önce Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’e (Bolayır) 20 Ekim 1883 tarihli mektubu “İki gözüm Ekremciğim…” diye başlıyor, “Baki çalış, adam ol oğlum” diye bitiyor. 

    90 yıllık bir zamanı belgeleyen yazar, şair, ressam tiyatro sanatçısı, siyasetçi, yönetici mektupları, tarihleri dikkate alınarak sıralanmış. Her biri merakla okunacak konuları içerdiği gibi, dünkü kültürümüzün ifade, hitap, üslup incelikleriyle de dikkati çekiyor. 50. sıradaki Safveti Ziya’nın 15 Kasım 1928 tarihli mektubu, gerçi Harf Devrimi’ni işaret ediyor olsa da mektubunu eski harflerle yazması normaldi. Buna karşın Orhan Veli’nin 9 Temmuz 1962 tarihinde Reşad Ekrem Koçu’ya yazdığı mektubun da eski Türkçe olması, bu alışkanlığın devam ettiğini gösteriyor. Refik Halid Karay da 15 Aralık 1937’de Kemal Sülker’e eski yazı mektup göndermiş. Bu, Koçu için doğal, 1919’da doğan, 8-9 yaşında, herhalde 3. sınıftan yeni Türk harfleriyle okuma yazmaya geçen Sülker açısından şaşırtıcıdır. Eski mekteplerde okuma yazma öğrenen kuşaklar bu becerilerini köreltmeyerek, kimi yazı becerilerini not alıp mektup yazarak işlek tutmuşlardır. O kuşağın son temsilcilerinin hayattan çekilişi 2000’li yıllara doğrudur. 

    Varlıklı aydınlarımızın özgün değer birikimlerine, koleksiyonlara, belgelere ilgi duymaları, ülke ve toplum için şanstır. Kazancıyla geçimi arasında zar zor denge kurabilenler, araştırma ve ekstra harcama gerektiren nadir ve soy değerlere ilgi duysalar da, bunların değil serilerini, üçünü beşini dahi biraraya getiremezler. 

    Koç Ailesi üç kuşaktır Türkiye ve Türklere ait ve muayyen alanlarda, kültür değerlerini toplayarak koleksiyonlar oluşturmak ve müze kurmakta öncülük ediyor. Bu geleneği Türk evi, Türk kadını objelerini toplayarak başlatansa büyükanne merhum Sadberk Hanım’dır. 

    Eskilerin “münşaat” dediği yapıda yazı-mektup örnekleri içeren Ömer M. Koç Koleksiyonu mektuplardan itinalı bir eseri kültürümüze kazandıran Vehbi Koç Vakfı’na ve emeği geçenlere bâkî muhabbet! 

  • ‘Elçiye zeval olmaz’, bir dilek olarak kaldı

    ‘Elçiye zeval olmaz’, bir dilek olarak kaldı

    Osmanlılardan cumhuriyete asırlardır devam eden elçilik temaslarının ilk evresinde, 1454’te Venedik balyosunun idamı ve 1462’de Kazıklı Voyvoda’nın Osmanlı elçilerinin sarıklarını başlarına çaktırması bir vahşettir. 1970’li yıllarda 34 Türk diplomatın, son olarak da Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov’un vahşice katledilmeleri de diplomasi tarihine acı harflerle yazılmıştır. 

    Osmanlı padişahı ve veziriazâmı ile görüşmek üzere Avrupa’dan, Doğu’dan, İran’dan, Asya devletlerinden gelip giden eski “nâme” (mektup) ve “ikamet” (daimî) elçilerinin sıklığı, yedinci padişah Fatih’le (1451-1481) otuzuncu padişah II. Mahmud (1808-1839) arasında 388 yıllık bir zaman boyutu verir. 

    Fatih’ten önceki 150 yıl için de elçilik temaslarından söz edilebilir. Yıldırım Bâyezid’in Mısır Sultanı Berkuk’a elçi gönderip himayesindeki Abbasi halifesi el-Mütevekkil-al-Allah’tan kendisi için “Sultanü’r-Rûm” (Anadolu Sultanı) unvanını onaylayan bir teşrîf” (belge) almasını istediği rivayeti, kimi tarihlerde geçer. Yine, Anadolu beylerinin Timur’a, Irak ve Azerbaycan hükümdarlarının Yıldırım’a sığınmaları üzerine 1400 yılında Timur- Yıldırım arasında başlayan elçiler trafiğinde getirilip götürülen mektuplardaki hakaretler, Timur’un Anadolu’yu işgaline, 1402 Ankara Savaşı’na ve Fetret dönemine neden olmuştu. 

    Osmanlı başkentinde diplomatlar  İstanbul’a gelen elçilerin, devlet aleyhine girişimleri görülmediği sürece güvenlikleri sağlandığı gibi, diplomatik saygınlıkları da gözetilirdi. 

    Osmanlı – Venedik elçi ilişkileriyle başlayıp 1790’lara kadar gelişen Avrupa devletleriyle elçi teatileri, 1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra ve Cumhuriyet döneminde daha ileri diplomatik ilişkilere dönüşmüş; kültürel ve dostane etkinlikler önemsendiği gibi, elçilikler kurumsallaşmış, uluslararası tanım ve hukuk kazanmıştır. 

    Osmanlı Devleti nezdinde ilk elçilik temasının Bizans’tan devralınarak Cenova ve Venedik hükümetleriyle başlatıldığını söylemek doğrudur. Fetihten sonra İstanbul’da ilk daimi elçiliği, balyos (baiulus) unvanlı Venedikli diplomatların temsil ettiği, sonraki dönemlerde Almanya, Fransa, İspanya, İngiltere’den gelen elçilere de bu Venedik elçileri gibi ekseriya “balyoz”, bazen elçi veya sefir cenapları dendiği de biliniyor. 

    İstanbul kuşatması sırasında Venedik hükümetinin Bizans’taki son balyosu Girolamo Minatto, kendi soydaşları ile Ayvansaray’da Türklere karşı savunma saflarında yer aldığından, fetihten sonra yakalanıp Fatih’in buyruğuyla idam edilmişti. Bunun 15. yüzyıl savaş koşullarında eleştirilecek bir yanı yok. Kaldı ki bundan sekiz yıl sonra, 1462 de Osmanlı Devletine bağımlı Valahya (Eflak) Voyvadası Vlad IV (Drakul/ Kazıklı Voyvoda), Vidin Muhafızı Hamza Paşa’yı kazığa oturttuktan başka, huzurunda başlarını açmadıkları için Fatih’in elçilerinin sarıklarını başlarına çiviletmişti. Bu olaylar, uzak geçmişteki savaş ortam ve koşullarının bugün kabul edilemeyecek sahneleridir. Buna karşılık İstanbul’a gelen elçilerin, devlet aleyhine girişimleri görülmediği sürece güvenlikleri sağlandığı gibi, diplomatik saygınlıkları da gözetilirdi.

    Maalesef elçiye zeval olmuştur Kazıklı Voyvoda Vlad’ın, ASALA’nın yer aldığı diplomatik cinayetler listesine, elçiye kurşun yağdıran Türk polisinin adı da yazılmıştır ve maalesef “elçiye zeval olmuştur”.

    Dünden bugüne bir kıyaslamada bulunmak için de bir not düşmek gerekirse: Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet Türkiye’sine, asırlar boyu yüzlerce ve yüzlerce elçilik temaslarının ilk evresinde 1454’teki Venedik balyosunun idamı, ama asıl, 1462’de Kazıklı Voyvoda’nın elçilerin sarıklarını başlarına çaktırması bir vahşettir. Yine aynı şekilde 1970’li yıllarda, 34 diplomat ve yurtdışı görevlimizin terörist saldırılarda vahşice katledilmelerini unutmak mümkün değildir.

    Bugüne geldiğimizde ise, 19 Aralık 2016 da, başkent Ankara’da Rusya Federasyonu elçisine düzenlenen korkunç suikast var. Çağdaş Sanatlar Merkezindeki Kültür ve Dostluk Sergisinin açılışında, Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov’u, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir polisi, bir terör örgütünün yeminini ederek kurşun yağmuruna tuttu. Bu olay, dünya diplomasi tarihinde nasıl yankı bulacak? Şimdiden açıklamak zor. 

    21. yüzyıl’ın ilk çeyreğindeki bir kültür etkinliğinde, “elçiye zeval olmayacağı” inancını sarsan, kendi gençliğini, mesleğini ve ülkesini hiçe sayıp dost bir ülkenin elçisini öldürebilecek bir polis Türkiye’de nasıl yetişebilmiş? Bu olay tarih kitaplarına kimbilir nasıl yazılacaktır? 1462’de sarık çivilettiren Kazıklı Voyvoda Vlad’ın, ASALA’nın yer aldığı diplomatik cinayetler listesine, elçiye kurşun yağdıran Türk polisinin adı da yazılacak! Ve maalesef “elçiye zeval olmuştur”. 

    Elçiler konusuna dönelim: Osmanlı Devleti nezdinde kendi devletlerini temsil eden elçiler İstanbul’a gelirler, padişah Edirne’de ise oraya, cephede ise ordugâha giderlerdi. Öneriler veya dostluk mesajı, tebrik, başsağlığı içeren mektuplarla gelen bu diplomatlara nâme elçisi denirdi. Ancak, geliş gidiş süreleri, huzura çıkmak için aylarca beklemeleri, dönüş izni almaları gibi nedenlerden, -mektup elçileri dense de- görevlerini tamamlayıp memleketlerine dönmeleri uzar, bazen yıllar sürerdi. 

    1554’te Alman İmparatoru I. Ferdinand, hem bozulan ilişkileri düzeltmek amacıyla hem de Kanunî’ye barış ve dostluk mesajları içeren mektubunu sunmak üzere Augier Ghislain de Busbecq’i İstanbul’a göndermişti. Busbecq bir nâme elçisi olmasına karşın Türkiye’de 8 yıl kaldı (Türkiye Mektupları yazarı). Bu elçi ve heyeti, Amasya’ya giderek Nahcivan seferindeki padişahın dönüşünü burada beklemiş, Mayıs 1555’te Amasya sarayında huzura çıkmışlardı. Bu heyetin Viyana’ya dönüşü 1562’dir. 

    Busbecq heyetinin ve diğer Avrupa devletleri elçilerinin İstanbul’da kaldıkları Elçi Hanı denen konuk evi, Çemberlitaş’taydı. Bu hanı ilk tanıtan da Busbecq’tir. Daha çok Avrupa’dan gelen elçiler kaldığı için, buraya Balyos Hanı da denirdi. Başka elçiler de anı ve raporlarında hanın özelliklerini, burada geçirdikleri zamanları, bir galebe divanında padişahın huzuruna çıkmak için uzun bekleyişlerini, hanın önündeki işlek caddeyi, Bayezit’teki Eski Saray’la, Sarayburnu’ndaki Yeni Saray (Topkapı) arasında harem kadınlarını götüren getiren kapalı arabaları ve harem ağalarını da… anlatmışlardır. 18. yüzyıldan itibaren elçiliklerin Tophane, Beyoğlu ve Boğaziçi’ne taşınmasına koşut, harap Elçi Hanı da yıkılmaya yüz tutmuş ve günümüze ulaşmamıştır. 

    Kaynaklardaki bir bilgi de İstanbul’daki elçilerin, temsil ettikleri devletle Osmanlı Devleti arasında bir anlaşmazlık doğduğunda veya savaş hâli durumunda Yedikule’ye yahut Rumelihisarı’na hapsedildikleridir. Bu uygulamanın doğruluğu-yanlışlığı değil, “hapis” tanımı üzerinde durmak gerekir. Şöyle ki, Suriçi’nde ve İstanbul’un göbeğinde yer alan Elçi Hanı’nda kalan bir elçiyi, savaş hâli durumunda daha güvenlikli, yani kale konumunda bir yerde enterne etmek, belki korumaya almak gerekliydi. Hatta bu şekilde Yedikule’de alıkonan elçiler, anılarında o semtte gezip dolaştıklarını, alışveriş yaptıklarını yazmışlardır. Şu halde Yedikule tutukluluğu, elçinin can güvenliğini sağlamak ve rehin tutmaktı. Buna karşılık, ikamet ve iaşelerinin temini, aksatılmazdı. Bununla birlikte elçiler arasında casuslukla suçlanıp idam edilenler de yok değildir. 

    Van Moor’un sanatsal tanıklığı III. Ahmed’in padişahlık döneminde yani Lale Devri sırasında Fransa ve Hollanda sefirleri için çalışmış ressam Jan Van Moor’un, elçi kabul töreni tablolarından bir detay. Kendisi göz tanıklığına dayalı olduğu için tabloların özel bir tarihî önemi vardır. 

    18. yüzyılda kalıcı elçiler akredite edildi ve bunlara ikamet elçisi dendi. Buna karşın yabancı ve Türk nâme elçilerinin geliş-gidişleri de devam etmiştir. Birer diplomat olan elçiler, kendi aralarında ve temsil ettikleri devletin dış politikasına göre, temaslarında dikkatli, mesafeli, gerektiği kadar dostane idiler. Osmanlı Devleti’nin resmî törenlerinde elçilik giysileri, nişan ve madalyaları, gösterişli maiyetleri ile yer alırlar; Bâbıâlî’yi daha sık, davet oldukça da padişahı, güçlükle katlandıkları teşrifat kurallarına uyarak ziyaret ederlerdi. 

    Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri adlı eserinde, “Başka devletler arasında usul olmadığı halde Osmanlı Devleti, yabancı elçilik heyetlerinin Türkiye hududuna girişlerinden dönüşlerine kadar her türlü iaşe masraflarını 1793 tarihine kadar karşılarken, bu tarihte bu gelenek kaldırıldığı gibi, Türkiye’den yabancı devletlere gönderilen elçiler de artık tayinat tekliflerini geri çevirmişlerdir” (Buna dair açıklama Cevdet Tarihi’nin 6. cildindedir). 

    Devletlerarası elçi teatileri tarihin en eski yöntemlerinden, elçilik de can pahasına göze alınan diplomatik meslek ve devlet göreviydi. Buna karşılık, hukuk düzenini kurabilmiş devletlerin elçilere cangüvenliği tanımalarının iki ana gerekçesi; elçilerin devletler arasındaki düşmanlığı barışa dönüştürebilecek yetkinlikte önemli kişiler olması ve yabancı konuk sayıldıklarından da yaşama haklarının korunması idi. Bu nedenle de “elçiye zeval olmaz”, sadece bizde değil uluslararası bir kural sayılıyordu. 

  • Küçük dev sadrazam ve olağanüstü defteri

    Küçük dev sadrazam ve olağanüstü defteri

    II. Abdülhamid’in sadrazamlarından Said Paşa, kısa boyu ve yüksek zekasıyla Osmanlı tarihindeki 218 vezirâzam arasında müstesna bir yere sahiptir. Batı ve Doğu kültürlerine, yabancı birkaç dile hakim, devlet işlerinde usta, özel hayatında titiz ve mütevazı olan Küçük Said Paşa, tuttuğu defterlere işlediği inanılmaz ayrıntılı bilgilerle de özel bir portre çiziyor. 

    Çopur – Küçük Said Paşa’ya (Erzurum 1838- İstanbul 1914), Osman lı ricali arasında devletin törelerini ve hukukunu en doğru bilen sonuncu devlet adamı, resmî kitâbet sanatının son ustası denir. 

    II. Abdülhamid’in vehmine ortaklığı da meşhurdur. Abdülhamid tahta geçeceği gün, yani henüz veliahd iken onu evinden getirtip mâbeyn başkâtibi yaptığı gibi, 33 yıl süren saltanatında da onsuz edememiş; Said Paşa’yı, ilk üçünde “başvekil”, izleyen dört atamada sadrazam unvanıyla yedi kez sadarette denemişti. Ama bu yedi sadaretin toplamı sadece yedi yıldır. Başı omuzlarına gömülmüş tonton ihtiyar sevimliliğiyle Sultan V. Mehmed Reşad’ın saltanatındaki 9,5 aylık iki sadareti de katılırsa, demek ki topu topu 8 yıl sadaret makamında oturmaya karşılık, 1879-1912 arasında 25 yıl mazul (azledilmiş) kalmış. Buna karşın Sultan Abdülhamid’in vazgeçemediği tek adam oluşu 1909’da tahttan indirilişine kadar aralıksız 33 yıl sürmüştür. 

    Bir kış şöleninde (solda) karşısında Meclis-i Meb’usan Reisi Ahmed Rıza Bey

    Bu cin gibi adamın 40 yaşından 75 yaşına değin, alây u vâlâ sadaret alayıyla saraydan Bâbıâlî’ye 9 kez gelişi bir rekor; ilki 18 Ekim 1879’da, sonuncusu 31 Aralık 1911’de gerçekleşen bu törenlerin zaman aralıkları dahi ayrı bir rekordur. 32 yıl önce-32 yıl sonra sarayda mühür alıp Bâbıâlî’de makama oturan bir başka “devletlû fehametlû-übbehetlü” vezir paşamız da yok (Görevdeki sadrazamlara ‘devletli fehâmetli’, azledilmişlerine ‘übbehetli’ yani görkemi gücü eskide kalmış, denirdi). 

    Paşa’nın, Abdülhamid’e sunduğu layiha ve tezkireleri meşhurdur. Resmî yazı yaşamı, ölümüne kadar 60 yıldır. Tanıtılacak el defterindeki yazısı müsvedde görünüşünde ama imlâ ve ifade yönünden kusursuzdur. Çizip karaladığı satır ve sayfalar da vardır. 

    Osmanlılığa 100 yıl simge olan fesinin altında ak pak ama karışık sakalı ve Avrupai redingotuyla 1890’lı yıllarda. Yine o yıllarda tuttuğu Ruznamesinin (günlüğünün) bir sayfası.

    Kitaplarından bilineni ve belgelerle işlenmiş olanı, Sa’id Paşa Hatıratı, 3 cilttir. Sadrazamlar arasında bu boyutta bir hatıratı olan başka bir devletli gösterilemez. Bu eser, görevde veya görevsizken kaleme aldığı layihalarını, eleştirilere yanıtlarını, yazılı görüşlerini, II. Abdülhamid’in sorularına cevaplarını içerir. Bir yönüyle eski münşeatları hatırlatır. Dolayısıyla pek çok ayrıntıyı içeren bir külliyattır. Ne eski ne son vezirler arasında da bu boyut ve içerikte kalem sahibi yoktur. 

    21. yüzyıl başında, yazı-anlatı dünyamızın durumuna bakarak şunu da ilave etmeli: Said Paşa’nın kaleminden akıp Sabah Matbaasında basılan sözkonusu Hatırat, hem eski ifade ve imlâ zenginlik ve mükemmeliyetini, hem basımdaki titizliği örneklendirir (Hatırat, İstanbul’da Sabah Matbaasında 1912’de basılmıştır). 

    İbnül Emin Mahmud Kemal, Son Sadrazamlar adlı eserinde, Âlî Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya, biyografilerini yazdığı 41 sadrazam arasında en uzun bölümü (989-1263 sayfalar arası) Said Paşa’ya ayırmıştır. Daha ilk sayfalarda, koynunda Fransızca alfabe, “evâili halinde sabahları -entari hırka ile- Ayasofya camiine derse gidişini, II. Abdülhamid’e başkâtip olunca halk arasında “gayet denâet ve sui-siret olarak tanındığını, hatta Şapur Çelebi denerek tezyif edildiğini” vurgulayarak, biyografisinin başında övmek şöyle dursun, karşımıza huysuz, geçimsiz bir karakter koymaktan çekinmemiştir. 

    II. Meşrutiyet’in ilanı günlerinde rical-i mühimme_i siyasiye denen Osmanlı Devletinin son deneyimli kadrosu denecekler bir arada. Önde oturanlardan 2. Hüseyin Hilmi, 3. Said, +. Gazi Ahmed Muhtar paşalar. Bunlar son sadrazamlardandı. 

    Buna karşın İbnülemin’nin, anekdotlar, kişisel gözlemler katarak anlatışı, bir roman tadıyla okunur. Yazarın bu iltiması, Paşa’nın meziyetlerine ve İbnülemin’in onu yakından tanımasına bağlanabilir. Mehmet Zeki Pakalın’sa Son Sadrazamlar ve Başvekiller adlı eserinin 5. cildini Said Paşa’ya ayırmıştır ki 890 sayfalık bu cilt başlıbaşına bir eserdir (İstanbul Ahmet Sait Matbaası, 1948). Anıların, alıntıların, pek çok belgenin, anekdot ve şiirlerin yer aldığı bu ciltte, her biri başka bir değer, devlet adamı ve aydın olan II. Abdülhamid sadrazamları arasında -bir doğubilimcinin görüşüyle- daha meşhur ve daha zeki olan Midhat Paşa’dan sonra Osmanlı Devleti’nin en mühim bürokratı , devlet adamı Küçük Said Paşa anlatılır. Pakalın’ın eserinde, Yıldız Mahkemesine dair sayfaları okuyanlar, Sultan Abdülaziz’in intiharının niçin suikasta dönüştürüldüğünü, Midhat Paşa’nın da nâhak yere zindana atılıp öldürüldüğünü okuyanlar; son yılların Ergenekon ve Balyoz davalarının, yakın geçmişteki ibretlik bir benzerini öğreneceklerdir. 

    Said Paşa’nın, maarif ve ders programları, yabancı dil okulları, yeni okullar açılması yüksek öğrenim alanlardaki çalışmaları, kuşkusuz övgüye değer. Ama onun bu hizmetlerine karşılık İstanbul’da, doğduğu Erzurum’da, asıl memleketi olan Ankara’da adını taşıyan bir okul var mıdır, Ankaralılar onu bir hemşehri olarak tanıyorlar mıdır? 

    31 Mart ayaklanması nedeniyle Yeşilköy’de toplanan Meclis-i Mebus’ana başkanlık eden Said Paşa (Ortada). Yat klubü önünde. 
  • Kediler evden atıldı köpeklere yer açıldı

    Kediler evden atıldı köpeklere yer açıldı

    İnsanoğlunun can dostu, koruyucusu kediler, fare-yılan-akrep tehdidi kalmayınca, nankör insanlar tarafından kapı dışarı edildiler. Evlerin dışında tutulan köpekler ise, artık odamızda, yatağımızda… 

    Kedi meselesi, insanlık tarihi kadar eski. Ne zaman evcilleştiğine dair bir bilgimiz yok. Ancak kediye yeterince evcilleşti de diyemezsiniz. Kedi, köpek gibi sırnaşan bir hayvan değildir. Belli bir mesafede durur. Yani gelir sürtünür mürtünür, okşanmak ister ama canı istediği zaman alır başını gider, bir ay gelmediği de olur ama sonra hurdahaş olmuş bir şekilde geri de gelebilir. O onun hakkıdır, gider hovardalık eder döner. 

    İnsanla kedi ilişkisin perçinleyen zannedersem fareler ve yılanlar olmuştur. İnsanoğlu barındığı yere, bu ev, mağara, gecekondu, büyük konak hatta saray olabilir hiç farketmez, insan her yerde kediyi kendisini koruyan bir hayvan olarak yanına almış, ondan bir güven duygusu hissetmiş. 

    Köpeği kolay zehirlersiniz, ama kediyi zehirleyemezsiniz, çünkü o koklar gider, yemez zehirli gıdayı. Köpek önüne atılan her şeyi yer, ama kedi yiyeceğini iyice seçer, koklar beğenmezse yemez. 

    Şehrin dört ayaklı sakinleri Heybeliada’daki evinin önünde, hazırladığı yiyeceklerle kedileri besleyen yaşlı bir Rum hayvansever, 15 Kas 1986

    Kedilerin şehirler de taşrada da özel bir yeri vardı. Bizim kasabamızda her evde bir çift kedi bulunurdu. Yani bir dişi bir erkek, adeta karı-koca gibi her evde yaşarlar. Zamanı ge lince dişi yavrular. O yavrular çok özenle büyütülür. Kedi sepetine konurlar. Anneleri gider gelir, onları emzirip bakar. Zengin evlerinin, kediye iyi bakan evlerin yavruları çok aranırdı. “Falan beylerin kedileri yavruları pek güzelmiş, biz de edinsek” diye kadınlar arasında da konuşulurdu. Azad etme zamanı gelince, kedi görmeye gidilirdi. Almak isteyenler kedi bakmaya misafirliğe giderdi. Neticede kedi yavrusuna talip olunur. Bayağı kız istemek gibi: “Bize verir misiniz şu tekiri veya melikiyi (sarı, siyah ve beyaz olarak ikiden fazla renkli kedi)?” derler. Ev sahibi de “Bakalım düşünelim, hele bir zamanı gelsin” deyip biraz muhayyer bırakır. Ev halkı kendi arasında “kime verelim” diye tartışırlar. Çok da sevilir kedi yavruları evlerde; özellikle kızlar, çocuklar onlarla haşır neşir olur. Neticede birine karar verirler: “Falancalara verelim, iyi bakarlar, eve kuvvetli et, ciğer giriyor ona da bir parça düşer” derler. Neticede kedi gönderileceği zaman haber gönderilir “gelin alın” diye. Kedi verilecek gün o evde tirit, sütlü kabak gibi özel yemekler pişer ve kediyi alacaklara bir yemek yedirilir. Sonra bir sepete e konur. Kediyi veren ailede o gün “niye kediyi verdiniz” diye çocuklar üzülür, kızar, ağlar. 

    On beş gün sonra da kediyi alan aile, veren ailenin kadınlarını eve yemeğe davet eder ve çok güzel ağırlarlar. Bu sırada yavruyu da görür, okşar severler. Ama bu bir nevi kediye iyi bakılıp bakılmadığını anlamak için, gözlemleme amaçlı bir ziyarettir. Evden eve kız alınıp damat edinilerek kurulan akrabalık gibi, kedi alıp veren aileler arasında da akrabalıklar tesis edilir. Bir ailenin iyiliğinden, meziyetinden, yaptığı bir işten falan bahsedilirken, özelliklerinden biri olarak “o evde bizim kedimiz var” da eklenirdi. İlginç bir şekilde, insanların sosyal hayatı içinde kediye yer verilmişti. 

    Hemen her evin, ki evlerin içi kireç sıvalı dışı da kerpiç örme duvarlar, dış kapıdan başlayarak bütün bu dış duvarlarda eşiğe paralel soba borusu deliği kadar oval bir delik olur, o içerde de bütün kapıların yanında vardır. Kedi yoludur o, kedi deliğidir; evin kedisi eve istediği zaman girip çıkar, evin her odasını gezer, mutfağa da girer. Eve giren hırsız kedi değil de evin kedisiyse, ortaya çiğ et koyun, süt koyun dokunmaz. Hatta her şeyin bekçisidir. Onun kendi yemek ve su çanağı, kakasını yapacağı kül sandığı vardır. 

    Bir de işin dinî tarafı var. Hz. Muhammed’in sahabelerinden bir Ebû Hüreyre (kedi babası) adıyla anılan bir sahabe var. Bu kedileri çok kollarmış, bakarmış. Bir gün namaz kılarken, namazın oturma faslında cüppesinin eteğine kedi oturmuş. Uyuyan kediyi rahatsız etmek istememiş, makas getirtip kedinin etrafından cüppesini kesmiş ve öyle kalkmış. Bunun üzerine de bu olayı peygambere söylemişler. O da adamı çok takdir etmiş ve “sana Kedi Babası diyorum” demiş. Adamın başka bir adı varken, adı Ebû Hüreyre kalmış. 

    Tatavla’da bir grup sokak köpeği, 19. yüzyıl sonu.

    Köpekler kediler kadar olmasa da bir zamanlar hayatımızın içindeydi; giderek “it” diye andığımız, sövdüğümüz bir hale düştüler. Ben bir kasabada büyüdüm. Orada da belediye zabıta memurlarına, belediye hademelerine zehirli et-ekmek hazırlatılırdı. Köşebaşlarında o köpekler çağrılır, verilirdi. Biz de ölüşlerini seyrederdik. Sonra da kırlara götürülürlerdi. Tüfekle öldürülmesi, saçmalar kazayla birine çarpar diye tercih edilmezdi. Bir sene içerisinde 1-2 defa yapılırdı. Hatta belediye “köpekleri zehirlemiyor, elimize ayağımıza dolaşıyorlar” diye eleştirilirdi. Bu İstanbul’da da taşrada da her yerde vardı. Hatta onlara “köpekçi” denirdi. Çoban köpekleri/bekçi köpekleri, yani bakılan köpekler ayrı tutulursa, sokak köpeklerine karşı düşmanlık vardı. Yani ısırır, üstümüze atlar falan diye. 

    Köpekler için durum ne kadar değişti? Şöyle oldu: Son dönemde köpek eve girdi, kedi dışarı atıldı. Kediyle köpek genel anlamda yer değiştirdiler. Şimdiki ev hayatında apartmanlarda fare de olmadığından kediye gerek de kalmadı. 20. yüzyıl en azından Türkiye’de kedi-köpek açısından bir devrim ya da yıkım zamanıdır diyebiliriz. 

    (Necdet Sakaoğlu ile yapılan röportajdan derlenmiştir)

     

  • Onunla beraber adalet de öldürüldü

    Onunla beraber adalet de öldürüldü

    Asya’dan Afrika’ya ülkeleri fethettirdi, 7 yüzyılın en güçlü imparatorluğunu kurdu. Bir halife gibi değil, sade bir Müslüman olarak yaşadı. Deveye kölesiyle nöbetleşe binen, yamalı elbisesiyle hutbeye çıkan, adaletin, eşitliğin, bilgeliğin sembolü Ömer; pazar yerinde yine bir köle tarafından hançerlenmiş; cinayetin arkasında müşriklikten dönme Mekkeli soyluların olduğu iddia edilmişti.

    Hulefâ-i Raşidîn diye anılan ilk dört İslâm halifesinden Hz. Ebubekir’den sonra gelen, Hattab oğlu Hz Ömer’dir (Mekke584?-Medine 23Kasım 644 /Halifeliği 23 Temmuz 634- 23Kasım 644).

    Başlangıçta unvanı “Halifet Halifeti’r-Resulullah”(Resulullahın Halifesi Ebubekir’in Halifesi) iken, fetihler başlayıp sınırlar genişleyince “Emirü’l- mü’minîn”(Müminlerin başı) unvanını alarak hükümdarı olmuştu. İslâm tarihinde bu unvanı alan halifelerin ilki Ömer’dir. Buyruğu altına aldığı Asya’dan Afrika’ya uzanan ülkelere bakınca emiril-müminin unvanını, imparatora, şehinşah veya sultana eşit saymak gerekir. Diğer yandan İslâm ordusunun başkomutanı konumunda olmasına karşın istila ve fetihlerde komutanlık etmeyerek bu görevi arkadaşlarına bırakmıştı.

    Günümüze kadar İslâm ülkelerinde adaletin, insanlar arasında eşitliği gözetmenin, bilge yöneticiliğin simgesi sayılagelen Hz. Ömer; Mekkeli Medineli mücahitlerden gazâ bölüklerinin öncülüğünde mevâli denen paralı askerle kölelerden ateşli orduları sevk ederek Asya’dan Afrika’ya ülkeleri fethettirmiş, o dönemin en güçlü imparatorluğunu kurmuştu. Oysa kendisi yamalı giysileriyle hutbeye çıkacak, cami toplumuna bir zamanlar deve çobanlığı yaptığını anlatacak, devesine kölesiyle nöbetleşe binecek kadar hakkaniyet gözetirdi. Kendisi, hükümdarlık belirtilerinden uzak, servet ve mülk yoksunu sıradan bir Arap gibi yaşamayı seçmişti.

    Ömer ilk Müslüman olanların 40’ıncısı, sağlığında cennetle müjdelenen on sahabeden (Aşerei mübeşşere) idi. Ebubekir gibi Ömer’in de bir kızı Hz. Muhammed’le evliydi. Şahsiyetini, ahlak ve erdemini, başarılarını veren, hikmetli söz ve anekdotlarını içeren kitaplar çoktur. Gençliğinde, müşriklerden korkarak ibadetlerini gizli yapan ilk Müslümanları cesaretlendirerek Kâbe’nin avlusunda alenen namaz kılmalarına öncülük ve koruyuculuk etmişti. Bireyleri kabileler arası anlaşmazlıkları çözen bir aileye mensuptu. Haklıyla haksızı ayırmadaki şaşmaz bilgeliği nedeniyle “Fâruk” (ayırt eden, Ömerü’l-Fâruk) lakabıyla ünlenmişti. Hıristiyanlarsa onu “Müslümanların Pavlus’u” diye överlerdi. Halifelik dönemi için, “kurt-la koyunun arkadaşlık ettiği yıllar” denmiştir. Gazve denen Müslüman-müşrik savaşlarının hemen hepsine katılmıştı.

    image-66
    Hz. Ömer’in ‘imzası’ Hazreti Ömer’in Ayasofya’daki hüsn-ü hattı: Ömer el Faruk

    İslâmiyete kısa zamanda uçsuz bucaksız ülkeler kazandıran, devlet yapısını kurarak kurumları örgütleyen Hz.Ömer’dir. Paralı askerlerden orduyu, kamu hazinesi Beytülmâl’i, İslâm vergi hukukunu ve mahkemesini, kadılık kurumunu ve divanı kuran, İslâm devletinin ahalisini Arap, mevali reaya sınıflarına ayırarak vergilendiren odur.

    Arap kabilelerini, orduyu ve eyalet bürokrasisini örgütlerken Müslümanlığı seçmeyip kendi dinlerinde kalanlara “ehl-i zimme” adıyla yaşama ve ticaret güvencesi sağlarken bunları haraç ve cizyeye bağlamıştı. Arap yarımadasını salt Arap vatanı yapmak amacıyla Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilerin bu sınırın dışına çıkmalarına izin verirken, bir yandan da bunların göçeceği ve ticareti geliştireceği yarı askerî kentler kurdurmuştu. Basra, Kufe, Fustat (Kahire) bunlardandır.

    Hz. Muhammed, Ömer  ve diğer halifeler:

    Hz. Muhammed (ortada yüzü nikaplı, başında peygamberlik nûru), çevresinde dört halife. Soldan itibaren Ebubekir, Ömer, Ali, Osman. Hz Muhammed’in üstündeki kişi, dedesi Abdülmuttalip. Subhatu’l-Ahbar’dan

    Hz. Ömer suikastı

    610- 632 arasındaki Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Gazavat-ı Nebevî evresiyle Hz.Ebubekir’in iki yıllık halifeliğindeki savaşlarda ölenler-öldürülenler, 661 Kerbela olayına kadar Dört Halife döneminde yaşanan vakalar, fütuhat kitaplarının uzun öyküleridir. Ama asıl ibretlik dönem 644-661 arasındaki on yedi yılı temsil eden öncül-ardıl üç halifenin (Hz Ömer, Osman, Ali) hançer ve kılıçla öldürülmeleridir. Bu suikastlar, daha ilk yüzyılda “İslâm barış dinidir” söyleminin boşlukta kaldığını gösteriyor. İslâm dininin yüzyıllardan beri toplumlara barış götürdüğünü ileri sürmek içinse teviller (söz çevirme) yapılır.

    Zengin efendisinin vergisini indirmediği için tarihin en âdil buyrukçusu Hz Ömer’in karnına çift dilli hançerini defalarca saplayan kölenin bu eylemi, İslâm tarihi kronolojisine kaydedilmiş dehşet uyandıran ilk cinayettir. Adaleti ve eşitliği önce kendi nefsinde uygulayan Halife Ömer’in hedef alınması ise anlamlıdır.

    Olay, İslâm tarihlerinde yalınkat, ayrıntıları çelişkili cümlelerle geçiştirilmiştir, Öyle ki suikast yeri, halifenin olaydan ne kadar sonra öldüğü bile açık değildir. Kaynaklarda: Mugirebin Şu’be’nin kölesi olan suikastçı Ebu Lû’lû Firuz’un, Medine çarşısında rastladığı Hz.Ömer’e, efendisinden fazla vergi alındığını öne sürerek şikayet ettiği, halifenin de şer’i hukuktan ödün verilmeyeceğini uyardığı, Lû’lû’nun, ertesi sabah Mescid-i Nebevî’de-cemaate imamlık ederken- halifeyi yaraladığı veya halife sabah namazı için evinden çıkıp mescide gitmek üzere Medine çarşısından geçerken yolunu kesen Lû’lu’nun saldırısına uğradığı, başka bir anlatıda Halife çarşıda dolaşırken kölenin hedefi olduğu; o gün, ertesi gün veya dört gün sonra öldüğü…gibi farklı bilgiler vardır.

    Sözlü aktarımlara dayanan bu anlatılar, İslâm tarih geleneği olan rivayetlerin, “öyle ya da şöyle, fark etmez” anlayışıyla aktarıla geldiğine de bir örnektir. Olayı öyküsel ekleme, uydurma ve destansı abartmalarla zenginleştiren anlatılar da yok değildir.

    İslâm kaynakları Hz. Ömer suikast tarihini “Hicrî 23 yılı Zilhicce ayının âhiri” verir. Buayın âhiri -son 10 günü- Miladi14- 23 Kasım 644’ü karşılar.

    3 kıtada İslâm: İslâmiyetin, Hz. Muhammed, Dört Halife, Emevî, Abbasîve Endülüs Emevîleri dönemlerindeki (620-720) fetih ve istilalarla üç kıtada ulaştığı sınırlar: Pembe alan Hz. Muhammed, turuncu alan Hz. Ömer, yeşil alanlar Emevîler ve Endülüs Emevileri dönemlerini gösteriyor (Ahmed Refik, Büyük Tarih-i Umumi, C.5, İstanbul 1912).

    Farklı anlatılar

    Suikastı anlatan kaynaklarda şu ayrıntı ve farklılıklar dikkati çeker:

    -Bir rivayete göre o yılki hac ayı zilhiccede başkanlık ettiği hacdan Medine’ye döndüğünde, köle (İranlı) Ebu Lû’lû’ (Levlev),çarşıda rastladığı Ömer’den, efendisi Kûfe valisi Mugıre bin Şu’be’nin ödeyeceği vergiyi azaltmasını talep edince, Ömer bu isteği reddeder. Ertesi gün sabah namazı için camiye gelen halifeye Lû’lû, iki uçlu hançerİni defalarca saplar. Ağır yaralı Ömer, elinden tuttuğu Abdurrahman bin Avf’ı imamlığa geçirdikten sonra evine götürülür. O gün, ertesi gün veya dört gün sonra vefat eder. Peygamberin Ravza-i mutahhara denen kabrinin ayakucunda, Hz. Ebubekir’in yanına gömülür.

    -Adı kaynaklarda Ebu Lû’lû- Lülü, Ebu Levlev geçen köleyi, Yahudi Mecusi, hatta casus gösteren yazarlar vardır. Hz.Ömer’in: -Efendin Mugire’den alınan vergi fazla değildir! demesi üzerine aldığı emri yerine getiremediği için öfkelenerek cinayeti göze almış, iki uçlu veya iki ağızlı hançeriyle Ömer’den başka daha 13 kişiyi yaralamış, bunlardan yedi veya dokuzu ölmüş, Luû’lû da bıçağını göğsüne saplayarak intihar etmiştir.

    Şeceredeki isimler:

    En üstte Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip, hemen altında Hz. Muhammed ve çevresinde halifeler. Hz. Ömer’in sol üstünde görülen kişi için “Kurtulmuş” denilmiş. Silsilenâme’den.

    – Köle, Hz. Ömer’in reddinin ertesi sabah Mescid-i Nebevî’ye giderek Halifeyi bekler. Halife cemaat saflarını kontrol ederek öne geçer ve namaza durur. Lû’lû, saftan çıkıp hançerini halifeye art arda saplar (Bu sahne, –

    – Hz. Ali suikastındaki gibi namazda şahadetin daha değerli olduğunu düşünen bir yazıcı tarafından eklenmiş de olabilir).

    – Ömer’i öldüren, karnına saplanan hamle olmuş. Köle başkalarını da yaralayarak kaçarsa da intiharı yakalanmaya tercih eder. Evine götürülen yaralı Ömer, katilinin bir Müslüman olmadığını öğrenince Allaha şükreder. Evine götürülüşü bundan sonradır.

    – Olay sırasında mescitte bulunanlardan tanıklık edenlerden ikisi Abdullah bin Abbasile Amr bin Meymûn’dur. Yaralı Ömer, Abdullah’a: -kendisini öldürmeye kasdedeni öğrenmesini ister! Abdullah mescitten çıkıp bir saat sonra döner ve saldırganın Mugire’nin kölesi olduğunu bildirir. Ömer:-Ben onun için iyilik emretmiştim dedikten sonra, ölümü bir Müslüman elinden olmadığı için Allaha hamdeder.

    – Çevresinde toplananlar durumun umutsuzluğundan korkuya kapılarak, o güne kadar bu derece korkunç bir olayın yaşanmadığını belirtirler. Şifa olur diye içirilen şerbet ve süt Ömer’in karnındaki yarıktan akar.

    – Oğlu Abdullah’a borçlarının toplamını soran Halife, 86 bin dirhem olduğunu öğrenince, aile bunu ödeyemezse kabilesi Beni Adiyy’ye, onlarda ödeyemezse Kureyşilere tamamlatılmasını vasiyet eder. Sonra oğlunu Peygamberin evine – eşi Ayşe’ye göndererek, “Ömer, iki arkadaşının yanına gömülmek için izin istiyor” ricasında bulunmasını söyler.

    – “Ey Emirilmüminin, vasiyette bulun ve yerine halife bırak” dendiğinde, “o görev şurânındır” anlamında altı kişiyi (Hz. Ali, Talha, Zübeyir, Abdurrahman, Sa’ad ve Osman) işaret eder. Bunlar cennetle müjdelenenlerden hayatta olanlardı. Başka vasiyetlerde de bulunur.

    İslâm dini ve yeni imparatorluk için bir dönüm noktası sayılan Hz. Ömer suikastını, Arap tarihçilerden, onun köktenci yönetiminden bıkan, müşriklikten dönme Mekkeli soyluların düzenlettiğini ileri sürenler olmuştur. Ömer’in oğlu Abdullah’ın, intihar eden Lu’lu’ya destek verdikleri kanısıyla, katil saydığı kişileri yargılatmadan öldürtmesi de bunun kanıtı gösterilmiştir. Mekkeli aristokratların, Hz. Ömer’e ardıl olarak Hz. Osman’ın seçimini desteklemeleri de aynı gerekçeye bağlanır.

    Yazma nüshadan Emirü’l-Mü’minîn

    Hakkı bâtıldan ‘fark’ ettirdi, bunun için ona ‘Faruk’ dendi

    Hüseyin Hezârfen’in Tenkîhü’t-Tevârih-î Mülûk adlı eserinde, 63 yaşında katledilen Hz. Ömer’in kısa hayat hikayesi de yer alıyor.

    Kureyşlidir. (Soyca) Hz.Resulullah’la (ortak ataları Mere b Kâ’b’da) buluşur. Hulefa-i Râşidin’de iptida emirilmüminîn buna denildi. Uzun boylu, beyaz tenli, dişleri ak ve parlaktı. Başının tepesinde ve önünde saçı yoktu. Şeci’, âdil, güzel menıkıbeleri, ahlakı ve övülmeye değer davranışları, zühdü, haramdan sakınması ile müstesna idi. Ömer el-Faruk denirdi. Çünkü Müslümanlar Dini Muhammedî’yi açığa vurmada müşriklerden korkarlardı. Ne zaman ki Ömer Müslüman oldu, İslâm dinini izhar ederek hakkı bâtıldan “fark” ettirmişti. Bundan dolayı “Faruk” dediler. Ümm-i veled (köleden doğan) cariyelerin de köle olarak satılamayacağı bunun içtihadıdır. Ramazanda teravihi halkın toplanıp imamla kılmaları da Ömer’in fermanıdır. İptida Hicret tarihini zapt ettirip defterlere kitaplara emirlere yazdırmak, (kamu) işleri için divan da bunun emriyledir.

    Hazret-i Ömer zamanında pek çok fetihler olmuştur. Evvelâ Hicret’in on dördüncü senesinde (M636) Ebu Übeyd Mes’ud Sakafî’yi Şam-ı şerife gönderip sulh ile feth ettirdi. Baalbek’i, Hama’yı, Humus’u da aldı. O sene Basra şehri kuruldu. On beşinci de Antakya, Seremin, Gazaz, Maraş, Kayseriye Nablus alındı. Sonra kendi varıp Beyt-i mukaddes’i (Kudüs) (sulhen) fethetti. Daha sonra Sa’ad bin Ebi Vakkas hazretlerini Acem (İran) cengine gönderip Rüstem ile cenk ve kendisini helâk ederek mallarını aldı. Sa’ad Medâyin’e varıp kisranın tac ve hazinesini aldı. Tekrit, Musul ve Kûfe şehirlerini kurdurdu. Tekrit’le Musul’u fethinden sonra karargâh eyledi.

    Hicretin on altıncı senesinde Faruk hacca varıp Mescid-i Haram’ı tevsi eyledi. On yedinci senede Basra emiri olan Ebu Musâ, Ahvaz’ı Tester’i Hürmüz’ü feth etti. Kisra’nın serdarı olan Hürmüz’ü tutup İslâma gelmesiyle kurtuldu. Hicretin yirminci senesinde Mısır, İskenderiye ve cümle Mısır diyarı Amr ibn Âs tarafından feth edilerek Fustat (Kahire) kuruldu. Yirmi birinci senede Numân bin Markan ve Talha ibn Abdullah’ı serasker edip Acem’e (İran) gönderdi. Acem beylerbeyisi Firûzân yüz eli bin askerle Hemedan önünde İslâm askeriyle cenk edip Huda’nın hikmetiyle kılıçtan geçti. Firûzân kaçıp dağa çıktı. Orada Kat’anî adlı kimseyle arkadaş olup defaten tepelendi. Serasker olan Nu’man ve Talha şehit oldular. Sonra Hemedan, İsfahan, Azerbaycan Râz, Cürcân, Kazvin, Zencâre, Taberistân, Mağrib’de Berka, Trablus Nûbe-i Berber feth oldu. Ahnef bin Kays Horasan’a varıp Yezdcerd’le cenk eyleyip Türkistan’a kaçırdı. Herat Mervez’i feth ve Belh’e kadar gitti. Ekseri Şark ve Garp Ömer’in zamanında alındı. Hatta derler ki feth olunan yerlerde on bin minber dikildi (câmi yapıldı)

    Hilâfeti Hicret’in on üçünde başladı. Müddeti on yıl altı ay sekiz gündür, (sonu) Hicret’in yirmi üçündedir. Ömrü altmış üçe vardıkta Zilhicce ayının 24’ünde sabah namazına imamlık edip dururken Mugire bin Şa’be’nin Levleve (lû’lû) adlı kâfir kölesi Ömer’e incinip iki başlı hançerle altı yerinden vurup üç günden sonra âhirete ulaştı.

    17.yüzyıldan yazma nüsha Hezârfen Hüseyin Ayvansarayî’nin Tenkihü’t-Tevârih (Hicri 1119 – Miladi 1670) adlı eserinin yazma nüshası. “Zikr-i Hılâfet-i Ömer Emirü’l- Müminîn” başlıklı kısmın Hz. Ömer’i anlatan 18-19. sayfaları.
  • Asırlık aile tarihi sessizce yok oluyor

    Divriği’ndeki Alanlı Evi kuşaklar boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlıların son ferdinin hayata gözlerini kapatmasının ardından, yaklaşık 200 yıllık evin cümle kapısı da kapandı. Önlem alınmazsa ev zamanın çarkları arasında harabeye dönecek, bu topraklardaki binlerce sahipsiz kültür varlığına bir yenisi daha eklenecek. Köklü bir Anadolu ailesinin özel tarihinin en yakın tanığı, hatıralarıyla birlikte yok olup gidecek.

    Kültür-tarih zenginliklerimizle övünüyoruz ama sahipsiz, bakımsız örenler, eski eserler binlerce. Divriği’deki Alanlı Evi de bunlara katıldı. Temel taşlarını 1820’lerin ustaları koymuş. 200 yıllık bir maziye oturan bu ev, 6-7 kuşak boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Fakat artık cümle kapısını “sahip” kimliğiyle açıp kapayan kimse yok! Dam ve çatı, saçak ve sıvalar, kapı ve pencereler, rüzgâra, yağmura, kara teslim durumunda. Bu yerel mimarlık ve kültür atmosferi, önce hüzünlü bir harabeye, sonra bir virane görüntüsüne, sonra yokluğa hazır. Karşısındaki büyük Ayanağa Konağı ise darmadağınık! Paylaşılmış, parçalanmış, saçakları mertekleri sökülüp yakılıyor. Yine de restore edilen iki başodasıyla diklenerek varım diyebiliyor. O odalarda oturup kahve içen zamane konukları, “ağalık” neymiş, boyutlara, özene, bezemelere bakarak kavramaya çalışıyorlar.

    Her odasında başka bir hatıra Bugün yazgısıyla baş başa kalan Alanlı Evi, yaklaşık iki yüz yıllık ömründe bir Anadolu ailesinin farklı kuşaklarının birbirinden ilginç fertlerinin hayatlarına tanıklık etti.


    Bizde aile tarihlerini yazmada iki yüzyıl geriye gitme olanağı yoktur. Aileler, mensubiyet ve köken konusunda sığ bilgilerle şecere kurmaktalar. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlılar da en uzun 200 yıllık tarihiyle şu yakında sönüverdi. Bundan kimsenin haberi yok! Kapısı kapanan aile evinin, damı çatısı saçakları duvar ve sıvaları kapı ve pencereleri, esip savuran rüzgârın yağmurun, kar sularının amansızlığında eriyip gidecek. O evden hüzünlü bir harabe yığıntısı kalacak! Selçuklu, Osmanlı, Kayzer sarayları da böyle yok olmuştu. Anadolu, kendi mirasını tüketmede dünya birincisidir!

    Sınıf düzeyleri dikkate alınarak her yörede birkaç ailenin ve evin tarihi yazılmadı. Kent ve kasabaların sosyal- tarihsel katmanları için bu gerekliydi. Ailelerin özel tarihleriyle yok olması toplum tarihi bakımından kayıptır. Sıradan bir Selçuklu veya Osmanlı ailesinin tarihine sahip değiliz. Yüzyıl önceki ailelerinden taşınır taşınmaz neleri saklayabildik?

    Yapısal özellikleri, mimari ayrıntıları

    Divriği Karayusuf mahallesinde Abıçemen deresi yamacına yaslanmış yarı tarihî yarı romantik esintili Alanlı Evi’nin iç dünyasının eski kalabalık nüfusundan tek ses yok! Her biri ayrı melodiler çalan duvar saatleri, konsollar, aynalar, levhalar da artık yok. Sessiz evde kalan öteberi, çökme yazgısına eşlik edecek. Bunlar maddi değerden yoksun eski kiler küpleri, kırık kopuk eşya döküntüleri, çul palaz nevinden şeylerdir. 1840-1880 arasında iki veya üç evrede eklemelerle yapılanan evin temel taşını aile atası sayılan tüccarlardan Alanlıoğlu Veli ve Mehmed efendiler 1830’larda koymuş olmalı. İkinci aşa­mada evin bânisi Veli oğlu İbrahim, üçüncü aşamada ta­mamlayanlar da torunlardan Rıza ve Halim Efendiler’dir. Bu evde 20. yüzyıl dünyasına göz açıp seksen yıllık yaşamı­nı Alanlı Evi’nde geçiren be­şinci kuşaktan Ömer Çalap­verdi (öl. 2014), cümle kapısı­nı özgün anahtarıyla son açıp kapayandır.

    Evin yapılışı için ondan dinlediğimiz öykü, en erken, İbrahim Efendi’ye dayanıyor­du. Aynı sokağın sağındaki büyük Ayanağa Konağı’nın da Hicrî 1254 (1838) tarihinde yapıldığı; Ayan Mehmed Ağa ile İbrahim Ağa arasındaki ya­kınlık da dikkate alındığında, iki aile arasında bir zaman ko­şutluğu yakalanıyor. Demek ki iki dönüm bahçesi, 1000 m2 oturma-kullanma alanı olan bu üç katlı evde 170 yıllık bir aile tarihi saklı.

    Bayramlarda açılmayan kapı

    Alanlı Evi selamlık kapı üstü odası. Altında yalın cümle kapısı. Artık gireni çıkanı, açanı kapayanı yok. Pencere kepenkleri dökülüyor. Saçaktan, kireç sıvadan iz kalmamış.

    Dış albeniden yoksun evin pencereleri uzak manzaralara açık. Cümle kapısından giri­lince: Kaldırım döşeli selam­lık avlusu, köylü odası, ayaz ve avlu, örtme, işlik, binek taşı, ayakçak (üst kat merdiveni), selamlığın altında mabeyn ve köylü odalarının kapıları, am­bar ve işlik görülüyor.

    Ayakçak (merdiven) ba­şından geçilen, çarhıfelekli di­vanhaneden selamlık sofası­na giriliyor. Bu kattaki geniş ve aydınlık odalarda, çarhıfelekli tavanlar, alçı işlemeli yaşmaklı ocaklar, duvar nişleri, mihra­biyeler var. Dördüncü kat ko­numundaki çadır tavanlı köşk odasının pencerelerinden Div­riği’nin dört tarafı, uzaktaki dağlar ve yaylalar seyrediliyor.

    Avludaki orta kapıdan ve örtme kapısından girilen ha­rem dairesinin sofasına, evin salonu sayılan kürsübaşı­lı (tandırlı) toyhane ile üç yaz iki kış odasının, mutfak ve ki­lerin kapıları açılıyor. Harem odaları da bezemeli tavanlar, alçı yaşmaklı ocaklar, silmeli işlemeli direk, dikme ve kiriş­ler, avadanlıklı kapılar, gömme dolaplarla uyumlu bir iç tasa­rım sergiliyor.

    Zemin ve bodrum katında yer damı, ahır, depo, odunluk, samanlık taksimatı var. Ku­yulu harem avlusu, taş döşeli ark, ulu meyve ağaçlarının göl­gelediği, bağ bostan evlekle­riyle bahçe, evin açık mekân­ları. Bütün bu zenginlik, Alanlı Evi için, geçen asırların “ev dediğin evrendir, içinde har­man da döndürülür” sözünü doğruluyor. Başka yaşıtı evler gibi bu mekân da imar edilmiş bir doğa parçasında aile özgür­lüğünü sağlayan bir iç âlemdi.

    Selamlık avlusundaki taş sahanlıktaki tahta basamak­lardan çıkılan divanhâne, yaz akşamlarına özel, bir hayat/ hanaymış. Bu balkonu, Divri­ği’nin mertek örtülü divanha­nelerinden ayıran, zengin de­korasyonlu tavanıdır. Bununla ilgili söylenceye göre İbrahim Efendi’nin oğlu Halim Efen­di ustaların yaptığı ilk tavanı beğenmeyerek sökmüş. İnce marangozluk hüneriyle zemini mavi çuha kaplı yeni bir tavan yapmış.

    Alanlı Evi’ndeki kerpiç, taş, kireç, ardıç ve çam ter­kipli yapılanmada yerel- gele­neksel yaşantının “ev” boyut ve ayrıntılarını oluşturan inşai ve mimari birçok ayrıntı, ölçü ve biçimleme görülebilir. Ker­piç yapının iki asırlık direnme gücünde, ömürlerini bu eve adayan, sanatta ve zanaatler­de mahir Rıza ve Halim kar­deşlerin emekleri çoktur. Evin yapım tekniğini ve malzemesi­ni 2001 yılında inceleyen Yük­sek Mimar Hüsrev Tayla (öl. 2003) Geleneksel Türk Ev Mi­marisinde Yapı Sistem ve Ele­manları isimli 2007 tarihli ça­lışmasında bu yapının, Anado­lu sivil mimarisi için sunduğu referansları saptamış ve resto­re edilmesini önermişti.

    Yapı, Divriği’deki konut mimarisinin geçirdiği evre­ler için de bir dizi kanıt içerir. Yerli ustaların uygulamalarla ilerlettikleri tavan, kiriş, ah­şap direk, kapı, sergen, dolap türlerinin tipik örnekleri gö­rülebilir. Dikey ve yatay öl­çülerdeki şaşırtıcılık, kerpiç örgüsündeki mükemmeliyet, miras taksimine uğramayışı, satılarak sahip değiştirmeme­si de bu evi ayakta tutan ne­denlerdir. Geçen uzun zaman­da, konut planının ve kullanım geleneğinin değiştirilmeme­si ise bir koruma taassubunu düşündürüyor. Beş hatta altı kuşağa meskenlik edişini sağ­layan, bu muhafazakârlık ol­muştu da denebilir.

    Yapı evrimleri açısından bakıldığında ise Alanlı Evi, Orta Anadolu eski konut mimarisinin geçirdiği evreleri yansıtan bir sivil mimari örne­ğidir. 1800’lerde akarsu yoluy­la taşınarak ev yapıcılığında kullanılan omcalı (balta çiziği mühürlü) ardıç ve çam kütük­ler bu evde görülüyor. Klasik kerpiç tipleri, ahşap, alçı süslemeler, revzen, kepenk, stuka, ocak örnekleri; yerli ustaların geliştirdikleri planlar; tavan, kiriş, direk, kapı, sergen, dolap üslupları için de bu ev sanki bir laboratuardır.

    Ev sahiplerinin el emeği göz nuru Bir zamanlar yaz sohbetlerinin, konu komşu buluşmalarının yapıldığı divanhane, çarhıfelekli tavanı ile Divriği’nde tekmiş (üstte). Tavşan işi denen ince marangozlukta mahir Halim Efendi’nin kendi eseri Divanhane tavanını yaparken tek tek el çakısıyla ürettiği küçük ahşap bezeme paftaları.

    Aile bireyleri ve sosyo-kültürel mirasları

    Alanlıoğulları, orta zenginlik­te, kasaba eşrafından, arazi sa­hibi, varsıl, bireyleri yetenekli ve aydın, ilişkileri dengeli bir aile olarak tarif edilebilir. Ge­lenekleri değişmediğinden de uzun bir süreçte sosyal-yapı­sal bir koruma örneği olarak soyut değerleri sonraki kuşak­lara aktarmışlar. Ailenin öz­günlüğünü sağlayan diğer bir etken, tek bir evde yaşamak ve “dışa kapalılık”tır. Bir dönem edinilen altın, gümüş, bank­not, ziynet ve eşyadan oluşan servet doğal ki bugüne ulaş­mamıştır. Buna karşılık çağ­daşı başka evlerde yer bula­mamış usturlap, kuyumculuk, saatçilik, tartı, tıp, eczacılık…. âlet ve edevatın -evden uzak­ta da olsa- korunmuş olma­sı özel bir durumdur. Eşya ve araç gereçlerin aynı kullanım işlevinde tutulduğu, mektup yazışma, tebrik, ticaret belge­leri ve kitaplar saklanarak bir ev arşivi – kitaplığı oluşturul­duğu da görülüyor. Uzun bir tereke ilamı ise Alanlı ailesi­nin 1870’lerdeki zenginliğini belgeliyor. Aile atası İbrahim Efendi’nin mezartaşı da eve taşınmış.

    İhtişamlı günleri geride kaldı

    Barok-rokoko karışımı alçılı yaşmaklı ocaklı odanın işlemeleri dökülmekte, tavanı çökmekte. Bir vakitler, odanın sedirleri, döşemesi ışıltılı halılar, kız kilimleri ile döşeliydi (solda). Haremden selamlığa çıkan nişli küpeşteli ahşap merdiven. Sofanın çıtakâri tavanları perişan. Durum, bir yıkılışı haber veriyor.

    Barındırdığı ailenin, uzun bir tarih sürekliliğinde edindi­ği kültür, somut-soyut birikim, örneğin oda geleneği ve söyle­şileri, kış geceleri Binbir Ge­ce Masalları, Ferhat ile Şirin okumalar, çoktan unutulmuş­tur. Dünü doğru aydınlatacak okuryazar aile bireylerinin ölüm suskunluğuna gömülme­leri de aile tarihinin yazımına engeldir. Orta Anadolu’da Hi­titlerden beri gelişen ev yapı­cılığının 1840’lardaki bu yerel yorumunun, 2010’lu yıllarda ayakta olması bir şans sayıl­sa da sosyal ve mimari araş­tırmalardan, kamusal ilgiden yoksun kalışı, sönüşe ve çö­küşe terk edilmesi tam bir ay­mazlıktır.

    Aile bireylerine gelince: 1840-1880 arasındaki ilk kırk yılından, örneğin aile ata­sı Alanlıoğlu Veli Efendi’nin yaşamına ve mesleğine dair bir bilgi yok. Evin ve ailenin başlangıcını temsil eden tüc­car kimlikli İbrahim Efendi’ye (öl.1874), ama asıl, onun oğul­ları Rıza (1867-1944) ve Halim Efendiler’e (1868-1949) dair bilgilerse epeycedir. Bir sonraki aşamada içgüveyleri Çalap­verdili Hacı Bekir (1878-1950) ve oğlu Hafız Hilmi (1897- 1959) Efendiler var. Bu dörtlü ve eşleri, evdeki yaşama kül­türünü doruğa ulaştıranlardır. Dışarıya olabildiğince kapalı bu zengin iç dünya, 1890’lar­dan 1940’lara, elli yıldan fazla sürmüştür.

    Alet edavatlarını kendileri yapıyordu Alanlı ağaların hem yaptıkları hem kullandıkları araç gereçten örneker: Kapı tokmağı, mıh, zenne çekici, kepenk çengeli, kapı tokası, gullep, Testere, bıçak, orak, eğe, biz, frenk kilidi.

    Yetenekleri, bilgelik ve efendilikleri çokça anlatılan “küçük ağalar” Rıza ve Halim Efendiler, babaları İbrahim Efendi öldüğünde çocukmuş. Anneleri Samsunlu Fatma Ha­nım, yetimlerini alıp memle­ketine dönmüş. Bunları sana­yi mektebinde okutmuş. Baba ocağına dönüşleri 1880’lerde olmalıdır. Rıza Efendi, iyi okur yazar, Arapça Farsça, fıkıh, ilm-i heyet ( astronomi, astro­loji) bilir ve çalışırmış. Kasa­banın saatçisi, muvakkidi imiş. Bir yaş küçük Halim Efendi, ince marangoz ve çilingirmiş. Avludaki işlikte çalışırlarmış. Ortak merakları arasında kim­ya- eczacılık, tarih- edebiyat, hattatlık da varmış. Rubu tah­tası kullanarak güneş açılarına göre alaturka saat ayarı yapar, namaz, iftar, imsâk vakitleri için cetveller yapar, halk he­kimliği ilaçları hazırlarlarmış. Rıza Efendi arada İs­tanbul’a gider, kitap­lar, yeni alet edevat­la dönermiş.

    Kullandıkları marangoz küstirelerini (rendeleri) de kendi elleriyle üretiyorlardı.
    Kavrulan kahvenin soğutulmasında ve kahve değirmenine doldurulmasında kullanılan ahşap el işi kap.

    Alanlılar 1910’larda bir üç­lü evlilik çaprazlaması yaşa­mışlar. Bu, Seferberlik koşul­larında bir nüfus eklemleme­sidir. Çalapverdili ailesinden baba-oğul Hacıbekir ve Hilmi Efendiler, Alanlı Rıza Efendi­nin birer kızını alıp içgüveyle­ri, dolayısıyla bacanak olmuş­lar. Hacıbekir’in kızı Vesile de Rıza Efendi’nin dul karde­şi Halim Efendi’yle evlenerek aileye gelin gelmiş. Bu bağlar ve yeni doğanlar, “kim kimin nesi oluyor? sorusuyla merak­lıları uğraştıradursun, aile bü­tünlüğü, dirliği devam etmiş. Şu anekdot ilginçtir: Hilmi Efendi bir İstanbul seyaha­tinde otelde mektup yazarken oda arkadaşı “-kime yazıyor­sun? demiş ve “Bacanağıma” yanıtını almış. “Hilmi’nin ba­canağı kim?..” sorusuna cevap ararken uykusu kaçan adam­cağız: “Senin bacanağın var mı?” dediğinde “Babam” yanı­tını almış!

    Belki de aile atasının yazılı taşı bekçilik yapsın diye ailenin hayatta kalan son fertleri tarafından eve getirilen Alanlı İbrahim Efendinin mezar taşı. Taşın kitabesi şöyle: “Hüve’l-Bâk / Bu dünyâda bulmadım hiç rahatı/ İhtiyâr etdim anın-çün rıhleti / Kimse gülmez, kimse dahi gülmedi / Zevkıne değmez cihânın mihneti / Dâr-ı dünyâ bir misâfirhânedir/ Aklı olan benden alsın ‘ibreti/ Alanlı-zâde İbrahim Efendi/ İbni Veli rûhuna fâtihâ / Sene 1290”.

    Besime-Hacı Bekir, Nazi­le-Hâfız Hilmi, Vesile-Halim Efendi evlilikleri sonrasında Alanlı Rıza ve Halim kardeş­ler, çarşı pazar, köy ve çift­lik işlerini, baba-oğul Çalap­verdili damatlara bırakarak 1920’lerde -kırklı ellili yaşları sürerlerken- ev ortamına daha çok kapanmışlar. Yeniliklere kulak tıkayarak Osmanlı te­baası kimliğinde fesli, sakolu, entarili yaşamayı sürdürmüş­ler. Kardeşinden beş yıl sonra vefat eden Halim Efendi’nin, Cuma ve bayram namazları için gittiği camiden dönüşün­de avludaki ambarının üstüne koyduğu fesini giyer bir “oh!” dermiş. Rıza ve Halim Efendi­ler’in ortak hayatları bir bakı­ma Alanlı Evi’nin de öyküsü­dür. Yaklaşık altmış yıl süren sanat ve zanaat çalışmaları bir kasaba düzeyinin ötesinde çok yönlü bir kültür faaliyeti ol­muştur. Çarşı-arasta geleneği dışında, ev içinde kurdukları özel çalışma ortamı, dış dün­yadan el çekerek ev yaşamına ve evde çalışmaya yönelmele­ri, imal ettikleri veya onardık­ları saatler, dürbünler, has­sas aygıtlar, çilingir­lik ve kuyumculuk üretimleri, muvak­kitlikleri, hazırladık­ları takvimler, ilaç formülleri, hattatlık düzeyinde yazı ça­lışmaları, okudukları kitaplar, kendi başları­na kırlara tepelere yaptıkları gözlem gezileri, ot, taş, çevre incelemeleri şaşırtıcıdır. Kuş­kusuz Rıza ve Halim Efendi­ler geçen asrın, “nev’i şahsına münhasır” fenomenleriymiş.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-285-965x1024.png
    Bir zamanlar Rıza ve Halim Efendiler’in ışık-gölge ölçümleri, trigonometrik hesaplar yaparak vakit cetvelleri hazırladıkları “rubu” tahtası, minik çekülü (sarkaç) ve işlemeli çuha kılıfı.

    Bu iki kardeşi bir arada veya aile bireyleriyle göste­ren tek fotoğraf yok. Dürbün­ler, saatler, gramofon, hatta piyano ve akordeon evde yer bulurken bir fotoğraf makine­sinin onlardan görüntüleri bi­ze ulaştırmamasını açıklamak zordur. Çocukluğumda Rıza ve Halim Efendiler’i tanımadım. Aileden Hafız Hilmi Efen­di’yi dükkânımızın önünden geçerken görürdüm: Kısa kır sakallı, güleç yüzlü, aksak ama telaşlı, düzgün giyimli bir zat­tı. Onun evrak-ı metrûkesini incelerken, mal getirmek için kira hayvanıyla Sivas’a oradan arabayla Samsun’a, vapurla İstanbul’a gidiş dönüşlerinin muhataralarını düşünmüşüm­dür. 62 yıllık yaşamının esnaf­lıkla geçen kırk yılında tuttu­ğu defterlerde iki satırcık anı yok ama İstanbul’dan babası­na yazdığı “Velinimetim “ di­ye başlayan uzun mektupları birer anı belgesidir.

    İmza yerine mühür İmza atma yerine gümüş alaşım mühürlerin basıldığı eski devirlerde künyeler de Arapça yazılırdı: “Ali Rıza bin İbrahim”, “Abdülhalim bin İbrahim” kardeşlerin mühürleri. Birinin kordonuna cep saatinin kurma anahtarı da bağlı

    Alanlı Evi’ne ve ailesine dair dinlediklerim de gelenek bağına tutunmuş, işbirliğine ve saygıya dayalı bir aile yapı­sının ödün vermeyen kural­larını düşündürmektedir. Ça­lapverdili Hacı Bekir ve Hâfız Hilmi Efendiler’le Vesile Ha­nım üçlüsü de göçtükleri bu uzak mahalle evinin gidişatı­na besbelli ayak uydurmuşlar. Çarşı işlerini yüklenen baba oğul damatlar, Hüma Hatun arastasındaki iki dükkânda, manifaturacı, bonmarşeci, tu­hafiyeci, züccaciyeci, kitapçı, oyuncakçı, hatta eczacı… ola­rak kasabanın ticaret yaşamı­na hizmet etmişler.

    Aile yaşamının sona er­mesi kardeş, elti, gelin, yen­ge.. kadınların ölümleriyledir. O evrede, damat Hafız Hilmi daha bir on yıl aile reisliğini üstlenmiş. Dul, yaşlı bacı ve eltiler de “ah vah” ederek sedir köşelerine çekilmişler. Aile miladı, Rıza Efendi’nin 1867’ deki doğumu, aile sonu da Ve­sile Hanım’ın 1993’ teki ölümü sayılırsa, aile tarihi bir buçuk asır sürmüş oluyor. Bu kapa­nıştan sonra daha 15 yıl Alanlı ocağını tüttüren, Rıza Efen­di’nin torunu, Besime Ha­nım-Hacıbekir Efendi çiftinin oğlu, bu evde doğup büyümüş, aile kurmuş, soyadı Çalapver­di olsa da Alanlı’yı temsil eden Ömer Bey’dir. (1934-2014)

    Ondan dinlediğim anılar, geleneğe dayanan bir aile ya­pısının sırlarıydı: Kalkma, yatma, oturma, sofra ve ko­nuşma… Öyle anlaşılıyor ki gündelik hayatın her ayrıntı­sı için kurallar vardı. Örne­ğin, açlık olan yerde dirlik olmayacağından her aile, bireylerinin tüketimine yetecek yiyecek edini­mine öncelik veriyor­du. Şöyle ki mevsimlik bağ bahçe ürünleri, yağ, süt, şeker vs. dışında, temel tüketim maddeleri olmak üzere bir kış sezonu için bir ailenin her bireyine asgari 1 koyun (20 kilo et-kavur­ma); 10 ölçek buğday (80 kg un, bulgur, umaç, eriş­te, nişasta vs); ahırda­ki hayvan­ların her birine de 10 şehir yükü veya 1 harar yem (1 ton saman, yon­ca, fiğ, arpa…) güz aylarında de­polanıyormuş.

    Alanlı damatlarından 1875 doğumlu ÇalapverdiliHacıbekir Efendi’nin nüfus cüzdanı. Bu zat, 1950’de Hac izni çıkınca ilk gidenlerden olmuş, diğer birçok hacı gibi, Hicaz bedevileri tarafından kaçırılıp soyulmuş ve öldürülmüştü.

    Sonuçta, karşımızda 1800’ler-2010’lar arasına ta­rihlenebilen somut ve soyut bir birikim var. Bu, nesep tut­ma merakı olmayan Anado­lu aileleri açısından da epeyce bir geçmiş derinliğidir.

    Alanlıoğullarının, Divriği yerel tarihine eklediği tab­loyu hayırsever bir kalem, uzun öykü veya roman konusu yapabilir. Aile bi­reyleri arasındaki çet­refil bağ­lar, bir “Yanlış­lıklar Komedyası” tarzında da işlenebi­lir. Aileye ait etnog­rafik malzeme ve bel­geler ayrı bir zengin­liktir. Korunabilen belgeler arasında: Alanlıoğlu İbrahim Efendi ile kardeşi Ve­li’nin, baba, amca ve büyük babalarının bir zamanlar sahip oldukları varlığı, aile arasındaki bağla­rı gösteren tereke kayıtları, beratlar ticaret belgeleri, re­çeteler, mektup ve defterler, kitaplar çok. Rıza ve Halim Efendiler’in sanat-zanaat araç gereçleri, saatleri, dürbünleri rubu tahtası, kilit-anahtarlar, narin el âletleri ise bir koleksi­yon değerindedir.

    Alanlı İbrahim Efendi’nin vefatının (1874) ardından Kadılıkça düzenlenen tezkere belgesi.

    Türkiye büyük bir ülkedir: Yetkililer, her kültür varlığına ve birikimine yetişememek­te mazurdur. Âyanağa Konağı da yıkılır, Alanlı Evi de çöker. Eski yaşantılar unutulur. Se­yirci kalmak hatta hiç tanı­mamak olağandır. Âlî Paşa’nın İstanbul Mercan’daki konağı­nın arsası otopark olur. Tarihi yapıların ahşap enkazı çarşı fırınlarında yakılır. Anadolu kent, kasaba ve köy silüetleri, yerel mimari yapılar, bunların tarihleri, dirençsiz ve sahip­sizdir. Hepsi, hepten silinme­ye ve unutulmaya mahkûm­dur. Maalesef!

    Dindar Alanlı ailesinin bireylerinden birine ait kozaklı, işlemeli kesesinde bir Kur’an-ı Kerim.


  • 500. yılında Mercidâbık ve Sultan Selim gerçeği

    500. yılında Mercidâbık ve Sultan Selim gerçeği

    Yazgının bir cilvesi olarak, 24 Ağustos 1516’dan tam 500 yıl sonra aynı gün, aynı yerde Türk birlikleri Suriye’ye girdi. Yavuz Sultan Selim ordularının Mercidâbık’ta (Dabik Çayırlığı) Kansu Gavri komutasındaki Memlûk güçlerini yenmesi, Osmanlılara Mısır ve kutsal toprakların yolunu açmıştı. Ancak o dönemde de aynı bugünkü gibi başka hesaplar, ilginç ittifaklar, ihanetler, cinayetler ve algı yönetimi vardı.

    Beş yüzyıl sonra Kilis’le Halep yine sınırdaş. Top atışları korkutu­yor. Bir dizi cihatçı, terörist, rejim karşıtı, yanlısı… Modern çağın silahları, uçakları, tank­ları, topları oradan bu tarafa, buradan o tarafa her gün roket yolluyor. Bense, bir savunma mimarisi anıtı Halep Kalesini düşünüyorum. Baalbek tahrip edildi. Kapalıçarşılar, camiler yerle bir. Halep evleri, kasırla­rı acaba ne durumda? Vuru­şanlar için yıkıp çökertmek bir başarı. Demek ki hâlâ bar­barlarla içli dışlı yaşıyoruz.

    Ağustosun zafer kazanıl­mış günleri vardır, 24 Ağustos 1516, Kilis’te Merc-i dâbık’taki (Dâbık Çayırlığı) meydan mu­ harebesinin 500. yılı veya yıl­dönümüydü. O tarihte nedeni bilinmez bir muharebeye tutu­şan iki taraf da Türk, Türkmen, Çerkes, Arap, Kürt… atlı-yaya paralı askerlerdi kuşkusuz. İki sultan, 9. Osmanlı padişahı Ya­vuz Selim’le (1512- 1520), Mı­sır ve Suriye sultanı Memlûk (Kölemen- Çerkes- Burcî) II. Kansu Gavri’nin (1501-1516) o güne kadar rakiplikleri, düş­manlıkları söz konusu değildi.

    İlkokul sıralarında bize Mercidâbık’ı “büyük bir Türk zaferidir” diye anlatırdı öğret­menler. Ortaokul sınıfların­da tarih dersi yazılı sınavla­rının başçıl sorularındandı Mercidâbık! “Bu savaşı kısaca anlatarak önemli sonuçlarını yazınız?” Öğrenciler de bu “pi­yango” sorusunun yanıtını, överek övünerek döşenirlerdi.

    Türkiye’de okul kültürü­nün ana damarı ilk ve ortaöğ­retimdedir. Bu basamaklarda kazandırılan tarih kültürü ise destan ve kahramanlık tema­lıdır. Çünkü Çağ nüfusu, tarihi kahramanlık öyküleri örün­tüsünde dinlemek ister. Tarih kitaplarında II. Bayezid pasif, savaşa fütühata isteksiz; Yıldı­rım, Yavuz, IV. Murad ise birer cihangir, kahraman tanıtılır. Bunları heyecanı dorukta bir öğretmen anlatıyorsa, özellik­le erkek öğrenciler derste ok-yay-tüfek-balta talimleri can­landırırlar. Yavuz o esintilerin, ecdat coşkusu anlarının bir mitidir. Tarih olaylarını sükû­netle okumak, olanları anla­mak için kırk yaşı aşmalıdır.

    ORTADOĞU’NUN KAPISINDA Türkiye sınırına 10, Halep’e 44 km. mesafedeki Dabiq kasabasının hemen yanıbaşındaki Mercidabık, 500 yıl önceki muharebeye adını verdi.

    Acaba başkaları nasıl yo­rumluyor Mercidâbık’ı? Başka tarihler -söz gelişi Suriye ortao­kul tarihleri- neler yazıyor? Şu soru daha önemli: Yavuz denen cihangir padişah, 1516 Mer­cidâbık, 1517 Ridaniye mey­dan muharebelerine, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını dört beş katına çıkarmak için mi at koş­turmuş, çölleri bu amaçla mı aşmış, Nil çavlanlarına doğru tümenler koşturmuştu?

    Bugün 500 yıl öncesi ko­şulları için akılcı gerekçeler sı­ralamak zor. Osmanlı dünyası, komşuları Dulkadiroğulları, Ra­mazanoğulları ve Memlûkler de çoklukla Müslüman ve Türk’tü. Arada önemli bir anlaşmazlık yoktu. Kervanlar, hacı kafileleri işliyor, alışveriş yapılıyordu.

    Bayraktarlığını Şah İsmail Safevî’nin yaptığı Kızılbaşlık, o çağda bütün Anadolu’yu etki­lemişti. Anadolu’nun aşırı ver­gi ödeyen köylüleri için Hatayî mahlasıyla arı duru Türkçe di­zeler yazan Şeyh-Şah İsmail Safevî, gönülleri inançları çe­ken manevi bir mıknatıstı. Ver­giler dağ yollarından Erdebil’e götürülüyordu. Dünyasal, siya­sal görüş ve dinsel bağlanışlar hazine gelirlerini de arttırıyor­du. Seferlerin, savaşların nede­ni din eksenli görünse de asıl nedenler vergi, talan, yağma, toprak geliriydi.

    “Cennetmekan Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin Mercidabık Cengi, 922 (Hicri)” yazılı anonim bir tablo.

    Gelişmelere şöyle de ba­kılabilir: 1514’te İran seferi­ne çıkan Yavuz, 1514/15 kışını Amasya’da geçirmişti. Yavuz ilkbaharda Anadolu’un doğu­sunda Kemah’tan başlayarak tümenlerine Safevi ve Kölemen kontrolündeki Divriği, Malat­ya kalelerini aldırmıştı. Demek ki İran Seferi devam ediyordu ve herhalde bu kez Dicle vadisi izlenerek Güneydoğu’dan İran’a girilecekti. Kölemen ülkesi Su­riye – Safevî – Osmanlı sınırla­rıyla çevrili Dulkadırli toprak­ları ise, Yavuz’un hem baba­annesi hem annesi Dulkadirli ailesindenken ilhak edilmiş, Di­yarbekir dahi alınmıştı.

    Asıl sorulması gereken, bu operasyonlar sürerken, padi­şahın 1515 yazı sonunda seferi erteleyip İstanbul’a, oradan da Edirne’ye dönüşüdür. Bunun gerekçesi neydi? Elbette ki so­runlar vardı, bunların pratik çözümü de idamlardı! Yavuz ikinci sefere 1516 yazında çıktı.

    Yavuz’un saltanatını, Mer­cidâbık’tan Ridaniye’ye Suriye’nin Mısır’ın istilâsını Tâcü’t- Tevârih’te överek an­latan Hoca Saadeddin Efendi, Yavuz’un musahibi, ölümüne değin yoldaşı Hasan Can’ın oğ­lu, dolayısıyla methiyecisidir. Mısır Seferi’ni anlattığı bölü­mün Farsça başlığı: “Feth-i Mı­sır ve kıtâl-i bâ-Çerâkis”. Yani “Mısır’ın Fethi ve Çerkezlerin Katledilmesi”.

    Ürpertici bir gerçek! Mı­sır’ın alınmasının nedeni, Su­riye ve Mısır’daki 250 yıl­lık Türk-Çerkes-Müslüman saltanatını kapatmak, hane­dan uzantılarını da katletmek­miş! Yavuz’un musahibi Hasan Can’ın oğlu Kazasker Hoca Sa­adeddin Efendi Yavuz’u Müs­lüman katliamı ile övmüş!

    Hünername’deki kesik baş Nakkaş Osman’ın minyatürlerinden oluşan 1584 tarihli Hünername’de, Kansu Gavri’nin kesik başının Sultan Selim’e sunulması.

    Yavuz Selim’in bir önceki doğu seferinde Tebriz’den eli boş dönmesi, Bıyıklı Mehmed Paşa ve İdris-i- Bitlisî’nin ça­balarıyla Kemah’tan Mardin’e oradan Dulkadirli toprakları­na kadar yerlerin alınması tat­minkâr kazanım sağlamamış. Bu tezcanlı ve gaddar padişah, daha büyük ülkelere hazinele­re, şan ve şerefe teşne idi. Onu Suriye’ye yönlendirenler de adı geçenlerdir. Bunların, yani Bı­yıklı Mehmed Paşa ile İdris-i Bitlisî, Mısır Kölemen yöneti­cileri Halep Valisi Hayırbay ile Şam Valisi Canbberdi Gazalî ayartmış olmalılar. Bu iki va­li, bir meydan muharebesin­de Osmanlı padişahının safına geçme sözü vermişlerdi. Mer­cidabık muharebesi sırasında sözlerinde durdular.

    Güvenilir tarihçilerden Hezârfen Hüseyin Efendi’nin, eseri de Tenkihü’t-Tevârih’te anlattığına göre Yavuz Selim’in Acem Seferi’ne çıktığını duyan yaşlı Kölemen sultanı II. Kan­su Gavri, İran’a gitiğini sandığı Yavuz’a destek olurum diyerek yola çıkmış. Aynı sırada Çerkes pişdarları da bilmezlikle Os­manlı nakliye katarlarına saldır­mış. Tertipçileri Bıyıklı ve Bit­lisî de olabilir. Bu ikili, Yavuz’u İran yolundan çevirmek için Gavri’nin Şam ve Halep valileri Hayırbay ve Gazalî’yi ikna et­miş olmalılar. Gavri de bunları sevmez ve helâk etmek istermiş. İhaneti göze alan ikili, Yavuz’a haber göndererek bize Mısır ve Suriye (Şam) valiliklerini sada­ka ederse, savaşta Çerkes aske­rini bozguna uğratırız demişler.

    Halep, muharebe alanının hemen karşısında. Muharebe kısa sürmüş aynı gün Yavuz’un kente girişi renkli olmuş. Halk yerel âdetlerle nümayişler ya­parak, dualar okuyarak Os­manlı hükümdarını karşıla­mış. Padişah hil’atlar, sadaka­lar, hediyeler dağıtmış. Cuma günü de Câmi-i kebîre gitmiş. Hatip hutbede Yavuz’u “Hâ­dimü’l- Haremeyni-şerifeyn” ilan etmiş. Padişah da Mek­ke’nin Medine’nin hademesi sayıldığı için, Tanrı’ya hamde­derek secdeye kapanmış. Yani bir Müslüman sultan uğradığı hile ve ihanet sonucu yenik dü­şüp ölürken; öteki Müslüman sultan bu sayede Mekke’nin ve Medine’nin hademesi ilan edil­diği için dualar etmiş.

    Oradan Şam’a giden Ya­vuz’u bu kentin ötelerinde Şamlı kalabalıklar karşılamış­lar. Burada da Cami-i Ümey­ye’de Cuma namazı kılınmış (Geçtiğimiz yıllarda da bu ca­miye bir kez de havadan uçak­la veya karadan otomobillerle –komşu kapısından geçer gibi kolayca gidileceği- öngörül­müştü. Olmadı, evdeki hesap çarşıya uymadı. Namaz kılına­cak camiler de berhava oldu).

    500 yıl önce de Sultan Se­lim- Sultan Kansu Gavri dost­luğunu, alt kadrolardan Bıyıklı Paşa – İdrisî Efendi, Hayırbay – Gazalî ikilileri bozmuşlar­dı. O zamanki savaş çayırlıkta birkaç saat sürmüştü. Oysa 21. yüzyılda, en tahripkâr, yakıp yıkan, yokeden silahlarla Su­riye’nin insanları öldürülüyor, tarihî kentleri çökertiliyor. Acıyan da yok!

    Savaş nasıl oldu, neye yol açtı?

    Osmanlı topçusu ve başarılı bir ihanet

    Memlûk süvarisi Memlûkler, savaşlarda özellikle atlı birliklerine güveniyorlardı. Daha önce yenilmez denilen Moğollara karşı başarılar kazanmışlardı. Ancak bu defa Osmanlı toplarının önünde duramadılar.

    Başlangıçta üstünlüğü ele geçiren Memlûk kuvvetleri, Halep ve Şam Valilerinin saf değiştirmesi ve Osmanlı topçusunun yüksek ateş gücü karşısında direnemedi.

    Venedikli tarihçi Donemico Malipiero ve Osmanlı tar­ihçisi Tursun Bey’e göre, Mem­lûklerle savaşmayı ilk düşünen Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’dir. 1468’de savaşa niyetlenecek, Akkoyunlular ile Karamanoğullarından beklediği desteği göremeyince, ordularını onların üzerine sürecek ve Ak­koyunluları tarihten silecektir.

    II. Bayezid’in tahta çıkmasın­dan sonra kardeşi Cem ile girdiği iktidar mücadelesinde, Cem Sultan’ın Memlûklere sığınma­sı, kısa sürede sıcak çatışmaya dönüşecek yeni bir gerginliğin konusu oldu. İki büyük devlet 1485’ten 1491’e dek savaştı. Tarihe Osmanlı-Memlûk harbi olarak geçen ve birçok muhare­beden oluşan savaşın sonunda, iki taraf da üstünlük sağlayamadı. İmzalanan barış anlaşmasıyla sa­vaş öncesi sınırlara geri dönüldü.

    Bu uzun ve yıpratıcı savaş Memlûkleri zayıf düşürmüş, on­ları Vasco de Gama’nın seferleri­ni takiben Hint Okyanusu yoluy­la gelen Portekiz donanmasına karşı güçsüz kılmıştı. 1500’de Hristiyanlara karşı mücadele­rinde Memlûkleri desteklemek için gönderilen Osmanlı asker ve silah yardımları da yeter­siz kalınca, 1508’de Portekiz donanması Memlûkleri Diu’da yendi. 1515’de ise Portekiz kuv­vetleri Hürmüz’ü Memlûklerden aldı. Artık hem Mısır’ın refahı­nın güvencesi baharat ticareti Portekizlilerin elinde, İslâmi­yet’in kutsal mekanları da tehdit altındaydı. Müslüman dünyasın­da Memlûklerin “koruyuculuk” konusundaki meşruiyetinin sorgulanması, Osmanlı Devle­ti’ne bölge hâkimiyeti konusun­da büyük bir fırsat sundu.

    1514’de Şah İsmail yöneti­mindeki İran Safevî Devleti’ni Çaldıran Savaşı’nda bozguna uğ­ratan ve Tebriz’i işgal eden Sul­tan I. Selim, Ortadoğu hâkimiyeti için gözünü Memlûk yönetimin­deki Suriye ve Mısır’a çevirmişti. Savaş bahanesi gecikmedi: Memlûkler, Osmanlıların iki düşmanı Venediklilerle Safevîler arasında diplomatik yakınlaşma sağlayınca, Yavuz Sultan Selim tarafından, kâfirlerle bir olup Osmanlı müttefiklerine ihanet etmekle suçlandı. Padişah, Baha­rat Yolu’ndan önce Memlûkleri, ardından Portekizlileri temizle­yerek Osmanlı İmparatorluğu’na Hindistan yolunu açmanın öneminin farkındaydı.

    İki ordu 24 Ağustos 1516’da Halep’in kuzeyindeki Merci­dâbık’ta karşılaştı. 60.000’e karşı 80.000’lik sayısal bir üstünlüğe sahip olan, Moğollara karşı başarılı olmuş, hafif süvarilerine güvenenen Memlûk ordusu, piya­de tümenleri arkebüz kullanan, 80 topa sahip Türk ordusunun yüksek ateş gücüne direnemedi. Muharebe sürerken Halep ve Şam valilerinin saf değiştirmesi savaşın seyrini Osmanlılar lehine çevirdi. Yenilen Memlûk Sultanı Kansu Gavri, savaş meydanında öldü. Esir alınan Abbasi Halifesi III. Mütevekkil, İstanbul’a götürüldü. Suriye’yi Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim, 1917 Ridaniye Savaşı’nda Memlûklere son darbeyi indirecek ve Mısır’da da hakimiyeti sağlayacaktı.

    Menzilnâme‘deki Mercidâbık

    Matrakçı Nasuh, savaştan 20 yıl sonra buradan geçti

    Mercidâbık muharebesinden 20 yıl sonra Kanunî Süleyman’ın ordusu Irak Seferi’nden (1533- 1536) dönerken aynı yerden geçti. Sefere katılan ünlü hoca, mucit ve minyatürcü Matrakçı Nasuh’un hazırladığı resimli (minaytürlü) Menzilnâme’de, Mercidabık ve güneyindeki Halep de vardır; ancak eserde savaşa değinilmemiştir. Savaştan 20 yıl sonraki ovayı, Davut Peygamber türbesini, olanca görke­miyle Halep içkalesini ve bayındır kenti tahayyülümüz bu resimlerle kolaylaşıyor. Minyatürdeki türbe soğan kubbeli ve çinilerle kaplı. Bitişindeki cami türbeden küçük. Önde de üç hücreli bir medrese var. Halep’in kuzeyinde Kilis’in güneyinde akan Kuveyk Suyu da görülüyor. Bu ovada Yavuz – Kansu karşılaşmasından önceki zamanlar­da da Emevî halifesi Süleyman Bin Abdülmelik, Abbasî halifesi Harun Reşid otağ kurdurmuşlar. Halife Süleyman burada ölmüş. Atabeyler, Memlûkler ve Moğollar bu ovada savaşa tutuşmuşlar.

    Biri yıktı, diğeri yaptı

    3. köprüye Yavuz değil II. Selim adı yakışırdı

    Sultan I. Selim’in (Yavuz) İs­tanbul’a kazandırdığı tek bir eser yoktur. Oysa büyükbabası Fatih, babası II. Bâyezid, kendi­oğlu Kanuni Süleyman, imarcı padişahlardı ve Türk İstanbul’u kuranlardır. Kendi torunu II. Selim, bunların dördüncüsüdür.

    Edirne’de selâtin külliyesi var. II. Selim de 8 yıl saltanat sürmüş ama bütün selâtin camilerin en muhteşemi sayılan Edirne’deki Selimiye Camiini Sinan’a yap­tırtan odur. Özgün ve emperyal bir saray mutfağını Topkapı Sarayı ikinci avlusunda Mat­bah-ı âmire adıyla yine Sinan’a yaptıran da odur. Ayasofya’yı sağlama aldırtmıştır. Maalesef Ayyaşlıkla küçümsenir.

    Yavuz Sultan Selim köp­rüye konacak kitabe de nasıl tanıtılacak? Babasını tahttan indirdi, kardeşlerini, yeğen­lerini boğdurttu, İstanbul’da eseri yok mu denecek? Yavuz’u biz bugün farklı anlıyoruz ama, adı“yaramaz” anlamına geliyordu. 3. köprüye torunu II. Selim’in adı verilseydi, uygarlık âlemine anlamlı bir mesaj veril­miş olacaktı.

    Yavuz Sultan Selim köprüsü 26 Ağustos’ta açılan 3. köprü, hatırı sayılır bir doğa katliamına yol açtı ve Yavuz Sultan Selim adını aldı.
  • Polisiye tadında, belgesel kıvamında

    Mandelli’nin eseri, kaynaklarının çokluğu ve özgünlüğü ile önceki Vahideddin kitaplarına fark atıyor. Mandelli’nin ataları bizim gibi bir veya iki kuşak öncesi Vahideddin’in uyruğu değildi. Bu açıdan konulara çok daha tarafsız yaklaşmış.

    SON SULTAN
    Osmanlı İmparatorluğu’nun
    Sanremo’da Ölümü

    Son Emevi Halifesi Mer­van’ın, son Abbasi Ha­lifesi Mustasım’ın, Son Beni Ahmer hükümdarı Ab­dullah’ın, halife-son Osmanlı padişahı Vahideddin’in akıbet­leri arasında yazgı koşutluğu vardır. Vahideddin’in bir şan­sı, yaşamöyküsü üzerine yazı­lan kitaplardır. N. F. Kısakürek Sultan Vahidüddin, F. Kande­mir Sultan Vahdeddin’in Son Günleri, T. M. Göztepe Osma­noğullarının Son Padişahı Sul­tan Vahideddin, M. Bardakçı Şah Baba, A. Rezzamaza Sa­raydan Sürgüne bunlardandır. Geçen Mart ayında Türkçe­si yayımlanan R. Mandelli’in Son Sultan’ı, imparatorluğun ve Vahideddin’in sonu için önemli bir kitaptır.

    Vahideddin, lehine-aleyhi­ne yazılanlar da dikkate alındı­ğında önemli bir kimlik, hak­kındaki veri zenginliği de onun nesnel tanıtımına yetecek çok­luktadır. Bir yakın tarih kişisi olarak film ve belgesellerde de izlenebiliyor olması dikkate alındığında ise bir-iki uydurma resmi görülebilen padişahlara bakınca Vahideddin ve bir ön­ceki Sultan Reşad, yürüyüşleri, konuşmaları, gülümsemeleriy­le psikolojik-sosyolojik, fiziki yorumlara daha açık, görüntü devrimlerinin bize “canlı” ta­nıttığı yegâne iki padişahtır.

    İtalyan yazar her ne kadar bir polisiye yazmışsa da kay­naklarının çokluğu ve özgün­lüğüyle öteki çalışmalara fark atan bir ağırlığı var bu eserin. Şu da belirtilmeli: Mandel­li’nin ataları bizim gibi bir veya iki kuşak öncesi Vahideddin’in uyruğu değildi. Bu açıdan ba­kıldığında, konulara daha ta­rafsız yaklaştığı söylenebilir. Yazar, Türk araştırmacıların görmediği, ulaşamadığı arşiv malzemelerine, basılı koleksi­yonlara, anılara da ulaşabilmiş.

    Abdülmecid’in (1839-1861) ikbâl pâyeli hanımlarından Gü­listû, biri beş yaşında (Mediha Sultan), diğeri kundaktaki şeh­zade Vahideddin, iki öksüz bı­rakarak Mayıs 1861’de, Abdül­mecid de bir buçuk ay sonra 25 Haziran 1861’de ölmüş. 3 Şu­bat 1861’de doğan Vahideddin, 5 aylıkken anasız babasız bir hanedan yetimi oluvermiş. Bu bahtsızlığın, 57 yıl sonra tahta çıkmasıyla Osmanlı Devleti’ni de vurduğunu söylemek hem saçma hem haksızlıktır. Buna karşılık garip bir rastlantı var: Osmanlı Devleti’nin doğuşu evresinde Osman’ın babası Er­tuğrul’un da adı geçer. 622 yıl sonra, devletin kapanışında da İstanbul’u terk eden son padi­şahın peşinde bu kez bir şehza­de Ertuğrul görülüyor. Nasıl bir rastlantı ise Vahideddin’in tek oğlu ve Osmanoğullarının do­ğuş tarihi itibariyle son şehza­desi 12 yaşındaki Ertuğrul!

    Vahideddin kendisinden yaşlı ve taht sırası öncelikli iki şehzadenin 1909 ve 1916’da öl­meleri sonucu 55 yaşında ve­liaht oldu, iki yıl sonra 1918’de de tahta çıktı. Yaşamının 4 yı­lında, büyük savaş yenilgisi karabasanında sözde saltanat sürdü. Bu kısa süreç bahtsız Osmanoğlunu felakete taşıdı­ğından, ömrünün son 4 yılını da firari- mülteci olarak geçirdi ve Sanremo’da öldü. Ama nasıl öldü?.. Yazar bu ölümü de kuş­kulu bir zehirleme olasılığıyla irdelemektedir.

    Gerçi Son Sultan, 1922- 1926 arasının öyküsü ama, sür­gün yaşamında maddi varlığı hızla eriyen eski padişaha yol­daşlık ve hekimlik eden Reşad Paşa’nın 1924’teki ölümü, kita­bın içerik düzlemini bir başka yöne daha savuruyor: Gizemli tabanca vakası, intihar, suikast veya cinayet savlarının gitgelle­rine bağlanmış. Bir yandan da Vahideddin’in Sanremo günleri, kiraladığı villalara yerleşen, su­yun kaynağını sormadan yiyen içen eğlenen bir çevre, sorunlar, nihayet ölümü ve sonrası…

    Bir dönemeçten sonra Va­hideddin’le Reşad Paşa vak’ası iç içe. Hekim paşanın gizem­li ölümünü intihar etti diyerek geçiştirdiğini sanan yâver Zeki, kumarbaz ve ayyaşmış. Hesap bilmez padişahın yanında gö­türebildiği dünyalığını kumar­hane ve meyhanelerde tüket­mekte olduğundan, padişahı uyaran ve hesaplarını gözetme­ye çalışan Reşad Paşa’dan nef­ret etmekteymiş. Sanremo ve Napoli savcıları, yargıçları top­ladıkları belgeler ve aldıkları ifadelerle Reşad Paşa’nın yâver Zeki tarafından öldürüldüğü kana varmışlar. Kitapta Napoli davasının safahatı ağırlıklıdır.

    Bir Cuma selamlığı çıkışında, asker üniformalı VI. Mehmed Vahideddin. Sağda önde.

    Son Sultan’ın bir diğer ko­nusu 1920-1926 arasında, Tür­kiye’de, Ortadoğu’da, İtalya’da ve Avrupa’da gelişen olaylar, siyaset ve diplomasi. Demek ki yapıtta üç kitaplık üç konu var: Sürgündeki padişah, öldürülen doktor, dünya ahvali. Bunlar, birinden ötekine geçişlerle ge­lişerek sürüyor. Türkiye Cum­huriyeti’nin ilk üç yılı, Musta­fa Kemal Paşa, isyanlar, İzmir Suikastı, 1924-1926 reformla­rı (söz gelişi şapka yeniliğinin arkasındaki gerekçe), Mısır ve Suriye’deki durum, Hicaz ve Ürdün, Şerif Hüseyin ve Suud Hanedanı…

    Dipnotlar, atıflar çok. Kay­nakçada gösterilen Türkçe ya­yınlar ve bunlara atıflarsa az. İtalyanca metin ne düzeyde­dir, çeviride ne ölçüde o metne sadık kalınmıştır bilinmesede, sadece tarih içerikli romanı se­venler değil, herkes bu kitabı merakla okuyabilir.

    Kitabın tanıtımını Mandel­li’nin, Mustafa Kemal’i Ana­dolu’ya Vahideddin gönderdi diyen Necip Fazıl Kısakürek’e harika yanıtıyla bitirelim: “Ma­dem Mustafa Kemal padişaha ihanet etti, Vahideddin neden Sanremo’da ‘ben gönderdim’ açıklamasında bulunmadı?”

    TEKNİK TARİH NOTLARI

    Birkaç sürç-i kalem…

    Sf 15 Son padişahlar cetvelinde: “II. Mahmud 1808-1838, I. Abdülmecid 1839-1861”. Sanki bu baba-oğul, öncül-ardıl arasında bir yıllık saltanat fâsılası mı var? Evet bir rakam yanlışı ama, ilk sayfalarda göze çarpıyor. Son halifeye 2. Abdülme­cid denmediğine göre, Sultan Abdülmecid’e 1. demenin anlamı yok (Aynı hatayı, bir tesadüf eseri yine bir 15. sayfada bizim dergimiz de geçen sayıda yapmış!). Amca Abdülmecid’le bu yeğeni adaştırlar ama onlar için 1., 2. kullanılmamalı. Aralarında saltanat değil halifelik varisliği var.

    Sf 16 “Bahaeddin, Sami Beyin büyük oğlu ve Vahideddin’in torunu 1904’te doğdu”. Bahaed­din, Vahideddin’in ablası Mediha Sultan ile Necip Paşa’ın oğlu Sami Bey’in oğluydu. Vahideddin’in değil, Mediha Sultan’ın torunuydu.

    Sf 16 “Damad Ferid Paşa (1863-1922)”: Ferid Paşa 1853’te doğdu 1923’te öldü.

    Sf 19 “Ömer Faruk Efendi, Halife Abdülmecid’le Sabiha Sultan’ın oğludur” (Eyvah!) Ömer Faruk Efendi, Halife Abdülme­cid’in oğlu, Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın kocasıdır.

    Sf 32 “Vahideddin’le Viyana’ya giden Mareşal Mustafa Kemal”. O tarihte Mustafa Kemal mirliva, yani tuğ/tümgeneraldi.

    Sf 34 “(Abdülmecid ölünce) Vahideddin’in annesi Gülistu Hanım birkaç aylık oğlu ve beş yaşındaki kızı Mediha ile Eyüp’e taşınmak zorunda kaldı”. Gülistu, Abdülme­cid’den önce öldü.

    Sf 48 “(Vahideddin) kayınbiraderi Ferid”. Ferid Paşa kayınbirader değil, enişte idi.

    Sf 51 Fevzi Çakmak 1919’da ferik (korgener­al) idi, mareşal değildi. Mustafa Kemal 16 Mayıs 1916’da değil 1919’da Samsun’a hareket etti.

    Sf 58 “Sultan, Mustafa Kemal’i ve işbirlikçilerini kanun kaçağı ilan eden bir fetva yayınladı”. Fetva vermek ve yayınlamak şeyhülislamlığın göreviydi.

    Sf 104 “Vahideddin’in selefine karşı duyduğu zaf­er duygusu…”. Halife Ab­dülmecid, Vahideddin’in selefi değil, halefidir.