Yazar: Necdet Sakaoğlu

  • En çalkantılı döneminde Osmanlı devletini ‘kadın padişahlar’ kolladı

    En çalkantılı döneminde Osmanlı devletini ‘kadın padişahlar’ kolladı

    Osmanlı hanedanının geleceği yalnızca tahta oturan padişahlar tarafından değil, zaman zaman onları yönlendiren valide sultanlar tarafından şekillendirildi. Valideler, Kösem ve Turhan Sultan başta olmak üzere 300 yıl boyunca yönetimde etkin oldular. Osmanlı imparatorluğu’nun kaderine yön veren, “devletin dayanağı” kadın padişahlar…

    Nurbanu Sultan’la 1574’te başlayan, “valide sultanlar dönemi”nin en parlak yıldızı Mahpeyker Kösem Sultan’dı. Topkapı Sarayı haremindeki varlığı ve etkinliği yarım asır kadar süren Kösem Sultan, imparatorluğun en karışık, karanlık, cinayetlerle dolu 40 yılında; siyasal meselelerin ortasında son kararı ve sorumluluğu yüklendi. Herkesin rüşvet aldığı bir devirde o da muazzam bir servet edindi ama, imparatorluğun dört tarafında camiler, kervansaraylar, köprüler, çeşmeler, mektepler yaptırdı.

    Kösem Sultan’ın hareme ne zaman girdiği tam olarak bilinmemekle beraber, 60 yıllık yaşamının en az 47 yılını burada geçirdiği kesindir. Bu uzun süre nin 1623-1651 evresinde, birçok kere saltanat naibeliğini üstlendi. Nihayet bir de, iktidar hesaplaşmasında suikasta kurban giden tek “valide padişah” oluşu var. Bütün bunlar Kösem Mahpeyker’i, valide sultanlar sıralamasının dışında, Osmanlı tarihinin kritik bir evresini yönetip-yönlendiren “Büyük Valide” konumunda görmemizi gerektiriyor.

    Eşi 1. Ahmed öldüğünde, Kösem 20’li yaşlardaydı. 6 yıl sonra oğlu 4. Murad, henüz 12 yaşında “sabi” iken amcası 1. Mustafa’nın yerine 1623’te tahta oturtulunca valide sultan oldu ve 1630’a kadar resmen saltanat naibeliği yaptı.

    4.Murad’ın ve küçük oğlu İbrahim’in art arda 25 yıllık saltanatlarında valide sultandı ve etkindi. Öz kardeşleri Süleyman’ı ve Kasım’ı boğdurtan Murad’dan küçük oğlu İbrahim’i sakladı. Şehzadeleri yaşamayan Murad’dan sonra, hanedanın tek vârisi olarak İbrahim’in tahta çıkmasını sağlayarak hanedanın sönmesini önledi. Sultan İbrahim’in saltanatı döneminde ulema ve yeniçeri ocak ağaları; tutarsız davranışlarıyla gittikçe daha fazla sorun çıkaran padişahı tahttan indirmeye, yerine 7 yaşındaki oğlu Mehmed’i geçirmeye karar vediler; ama önce annesine, Kösem Sultan’a danışma ihtiyacı duydular. Kösem, ulema ile yeniçerilerin anlaşarak eyleme geçmeleri, oğlunu hal’edip torununu tahta oturtma kararı almaları karşısında ise sağduyu ve soğukkanlılıkla inisiyatifi karşı tarafa bırakmadı; son sözü söyleyen, onay veren konumda oldu.

    kapdos-sakaoglu
    Kimi tarihçilerin “servet düşkünü, muhteris, oğluna acımayan” yargısıyla ele aldığı Kösem Sultan, aslında “devletin dayanağı”ydı.

      Din alimi geçinen başta şeyhülislam, büyük kadılar, müderrisler, kara cahil ocak ağaları, yeniçeriler, 2 gün boyunca Fatih Camii’nde, Etmeydanı’ndaki Orta Camii’de, Atmeydanı’nda Sultanahmet Camii’nde oturup eylem başlatmış, Sultan İbrahim’in oğlu şehzade Mehmed’i getirtip camide cülus merasimi kararı almışlardı. Kösem, “camide cülus vaki değildir, saraya gelsinler!” diyerek reddetti; siyaset ve yönetim yerinin cami değil, saray olduğu konusunda uyarı yaptı.

      Tarihçi Na’imâ, Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesi sırasında Valide Sultan ile ulema ve yeniçeri ocağı ağaları arasında geçen görüşmeyi özetle şöyle anlatır: “Sâhibetü’l-makam ümmü’l-mü’minîn valide sultan tarafından saraya çağrılmaları üzerine tüm ulema ve ağalar toplanarak saraya geldi; ellerini bağlayarak huzurunda durdu. O esnada bir hadım ağa sultana yelpaze sallıyordu. Valide sultan yeniçeri ağalarına çıkardıkları fitne hakkında vurucu bir konuşma yaptı. Bunun üzerine Koca Muslihiddin Ağa karşısında ağlayarak, İbrahim’in yönetimdeki başarısızlığını anlattı. Ardından eski Anadolu Kadıaskeri Hanefi Efendi valide sultana, ‘benim sultanım, müminlerin anasısınız. Merhamet edip bu hayırlı işe yardım edin. Onlar siz sultanımı defalarca incittiler. Islahı da mümkün değildir’ dedi.
      Valide sultandan rıza almaya çalışan ağalar bir bir konuştu. Ağaları dinleyip tartıştıktan sonra Sultan İbrahim’in tahttan indirilişine onay veren valide sultan, ‘Allah ömrünüzü arttırsın’ cümleleriyle ulema ve ağalar tarafından alkışlandı.”

      Kadınların erkek işine karışmasından şikayet eden Kâtip Çelebi bile Fezleke’sinde, Sultan İbrahim’in tahttan indirilişini, Kösem Sultan’ın hakkını teslim ederek anlatır. Kâtip Çelebi’ye göre valide sultan, ulema ve yeniçeri ocak ağalarının hatalarını “merdane” sözlerle yüzlerine vurur: “Bu kadar zamandır oğlum ne murat ederse müsaade gösterdiniz ve fesada delil oldunuz. Bir kere biriniz nasihat edip hayırhahlık (iyilikseverlik) etmedi. Şimdi evvel emirde (en önce) kaldırıp bir karış masumu yerine geçirmek istersiz. Bu ne sui tedbirdir?” der.

      Mahpeyker, torunu 7 yaşındaki 4. Mehmed’in (1648-1687) naibeliğini de gelini Valide Hadice Turhan Sultan’a bırakmadı. 10 gün sonra, içoğlanlarının İbrahim’i yeniden tahta oturtacakları duyumu üzerine, bu kendi sonu da olacağından, ulemanın fetvasıyla oğlunun boğdurulmasına onay verdi! Artık, Vâlide-i Muazzama (Büyük Vâlide) sanıyla adeta sultandı.

      “Elinin hamuruyla erkek işine karıştığı”, rüşvet aldığı, dolaplar çevirdiği töhmetiyle Kâtip Çelebi’den, Na’imâ’dan Ahmet Refik’e, günümüzün yazar-çizerlerine kadar, Mahpeyker’e çoğunca olumsuz bakılmış; bu bakış, tarih ders kitaplarına da “servet düşkünü, muhteris, oğluna acımayan Kösem” yargısıyla yansıtılmıştır.

      VALİDE HADİCE TURHAN SULTAN (1627-1683)

      Veziriazama ayar veren ‘kadın padişah’: ‘Paşa! Ak sakallı olmak insana akıl getirmez!’

      Turhan Sultan, Kösem Sultan gibi devlet işlerinde doğrudan doğruya karar mevkiinde bulunuyor, 7 yaşında tahta çıkan oğlu 4. Mehmed’in adına emirler veriyordu. Valide Hadice Turhan Sultan 32 yıl boyunca iktidarda kaldı; hükümnameleri kanun sayıldı.

      kapdos-sakaoglu-kutu
      Pietro do Jode II tarafından çizilmiş Hadice Turhan Sultan tasviri.

      Sultan İbrahim’in başhasekisi, 4. Mehmed’in annesi Hadice Turhan Valide Sultan, ilk dönemlerinden itibaren devletin yönetimi üzerinde etkili olmuştu. Harem’in gelmiş geçmiş en güçlü kadını (kayınvalidesi) Kösem’i 2 Eylül 1651 gecesinde boğdurttuğu baskından sonra, Turhan Sultan’ın 32 yıl sürecek valide sultanlığı başladı. 7 yaşında tahta oturan oğlu 4.Mehmed’e yetişkinliğinde de yıllarca naibelik, danışmanlık etti. “Valide-i Sultan Mehmed” yazılı mührüyle onayladığı hükümnâmeleri kanun sayıldı. Oğlunun yetişkinliğine kadar bir padişah gibi sadrazamlara, kaptan paşalara; padişahların tarz ve üslubunda olan “hatt-ı hümayun” denebilecek emirler yağdırdı. Bir görüşmelerinde, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın “eksik akıl kadın” iması ve “ben sakalımı Devlet-i Âliyyenin hizmetinde ağarttım!” demesi üzerine “Ak sakal insana akıl getirmez paşa!” uyarısı tarihe geçmiştir.

      Necdet Sakaoğlu’nun Ekim 2010, Kasım 2015, Mart 2020 tarihli sayılarımızda yazdığı yazılardan özetlenerek hazırlanmıştır.

    1. Kayıp Anadolu mimarisi: Kimlik yerine betonu seçmek

      Kayıp Anadolu mimarisi: Kimlik yerine betonu seçmek

      Anadolu’nun zengin tarihi ve kültürel geçmişi, binlerce yıllık mimari geleneklerle şekillenmiş. Bu birikim, farklı uygarlıkların etkisi altında gelişmiş ve bölge topografyasına, iklimine ve toplum yapısına uygun yapılarla kendini göstermiş. Ancak özellikle 20. yüzyılın son çeyreğindeki “modernleşme” bu köklü mimari dokudan kalan son izleri de silmiş-süpürmüş. Kaybolan yapıların peşinde, 1975’teki gözlem ve fotoğraflardan bugüne…

      Rudolf Naumann, Eski Anadolu Mimarlığı ese­rinin (çev. Beral Madra, TTK, 1975) Türkçe baskıya önsö­zünde “Bu çalışma, Anadolu mi­marisinin Ön Asya’daki gelişim basamaklarını, bağlantılarını ve ilişkilerini saptamak için yapılmıştır (!..) Geç Hitit Kent Devletleri çağı da çalışmanın kapsamı içine alınarak Anadolu mimarlığı ile bu mimarlık arasındaki kaçınılmaz karşı­laştırma olanakları sağlanmış, Anadolu mimarlığının direnci ile yaşayabilirliği de ortaya çıkarılmıştır” diyor.

      Ernst Egli de Ülkü dergisin­deki “Türk Evi” yazısında (sayı: 11, sayfa: 99, 195), “… Anadolu, güneş, stepler, çıplak dağlar, yeşil vadiler ülkesidir. İşte Türk, böyle bir kır üstünde evini kurmuş bulunuyor. Ve bunu yalnız mahiyetine hükmeden bir insan hâl ve hareketiyle yapıyor” demiş.

      Bu iki örneğin dışında, daha pek çok yerli-yabancı araştır­macı-uzman görüşlerinden çıkarabilecek sonuç; Anadolu coğrafyasının eski çağlardan 20. yüzyılın son çeyreğine kadar tabiatla uyumlu ve içiçe yerleşimlere, konut, savunma, ticaret-tarım… inanç mimarile­rine vatanlık ettiğidir.

      mimari-1
      mimari-2
      Çerkes Edhem Bey Evi, içi ahşap işlemeli, üç cepheli büyük bir evmiş. Çerkes Edhem 1920-21’de esir Yunan askerlerini çalıştırarak yaptırmış, daha sonra satılmış. 1940-1945’te Bandırma limanında görevli İngilizlerin ikametgahı; bir dönem de Özel Şefkat Ana Okulu olmuş. 1980’lerin son evresinde Malatya’nın Darende ilçesinden gelen bir sermaye sahibi, Çerkes Edhem’in evi ile aynı sıradaki eski birkaç evi daha satın alarak yıktırmış, apartmanlar yaptırmış. Bugün bu sokağa Malatyalılar sokağı deniyormuş. Çerkes Edhem’in evinin yerine yapılan yeni apartmanın alt katı depo, üst katlarında daireler varmış. Yıkılan özgün çeşmenin yerine de sokağa uydurma bir yeni çeşme yapılarak üzerine “Çerkes Ethem Bey Çeşmesi” yazılmış!

      1930’lar, hattâ 1940’larda bile mimarlar-mühendisler, yerli ustalar, Anadolu’nun her köşe­sinde yöreye özgü üslupta, yerel yöntemler ve malzeme kullana­rak doğayla uyumlu evler inşa edegeldiler. Anadolu köyleri, kasaba ve kentlerinde, insan/ aile yaşamına elverişli, yerle­şim ve silüet açısından yalın, aile yaşamına uygun konutlarla beldeler kuruldu. Bu dinginlik ve estetik, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren betonlaşmaya teslim oldu. Bahçeli-avlulu evlerde­ki yaşama düzeni, sokak ve mahalle komşuluğu terkedi­lerek metropollerden köylere kadar eski geleneksel evlerin, sokak ve mahallelerin yerini kat mülkiyetli apartmanlar, site yapılaşmaları almaya başladı. Bu sürecin en çılgın dönemini artık günümüzde yaşıyoruz; her yöredeki tek-tük eski evler artık gözümüze batıyor. Kimi belediyeler, kamu kuruluşları, “ana-ata yadigarı” diyen mal sa­hipleri bunları ayakta tutmaya çalışıyor; ama içinde oturul­mayan, bahçesinde çocukların oynamadığı, sağında-solunda komşu evleri olmayan bu ıs­sız-suskun evlerin sözde şans­lıları (!), “yerel mimari örneği” veya “müze” olarak tanıtılıyor.

      Türkiye topografyası, gele­cek zamanlarda tekrar doğayla bütünleşik yerleşimlere, aile yuvalarına yurtluk edebilir mi? Maalesef hayır! Yerleşim, ya­pılaşma ve konut siyaseti, eski mesken dokuları, bahçe denen bir doğa parçasına da sahip “aile evleri” dönemini kapadı. 100 milyona yürüyen bir ulus/ vatandaş kitlesini, komşuluk bağını yitirmiş, daire maliki veya kiracısı olmak koşulun­dan hiçbir etken kurtaramaz. Avuntumuz, dünkü Anadolu hayatını, mahalle-köy ortamla­rını anlatan öykü ve romanlarla eski fotoğraflarımız-filmleri­miz olacaktır.

      Eski çağlarda antik Misya olarak adlandırılan, Türk Beylikleri döneminde (13.-14. yüzyıl) Karası/Karasi denen, günümüzün Balıkesir yöre­si coğrafyasında 1975’te bir orman amenajman ekibine katılarak gezmiş, kent ve kır evlerini incelemiştim. Amacım, o tarihe kadar korunabilmiş eski evleri fotoğraflamak, bilgi toplamaktı. 2023’te aynı çevre­deki Bandırma’ya gidişimde, 48 sene önce Malazlar ve İhsaniye mahallelerinde fotoğraflarını çektiğim eski evlerin yerlerine apartmanlar yapıldığını gör­düm. Bu ikinci gidişte Edincik, Erdek, Manyas, Gönen ve Mustafakemalpaşa’ya gideme­dim. O beldelerdeki eski do­kuların da Bandırma’dakilerle aynı yazgıyı paylaştığını öğrendim.

      Muhafazakarlığı, geçmi­şe-geleneğe bağlılığı siyasal söylemlerine taç yapanların eski evleri, semtleri yok etmek için gerekçeleri herhalde vardır. Kültür Bakanlığı’nın, üniversite­lerin, belediyelerin, yerel kültür kuruluşlarının, eski yerleşimler ve evler konusundaki yakla­şımları nedir? Türkiye’nin her yöresinde, önceki yapıları yıkıp apartmanlar yapmak hevesi hız kesmedikçe bu böyle devam edecek kuşkusuz. Buna karşılık “Türk Evi/Anadolu Evleri/Eski Köy Evleri/Türkiye’de mesken tarihi ve kültürü” kapsamında çalışmalar, mevcutları koruma konusunda planlı girişimler var mıdır?

      “Muhafazakarlığı, geçmişe-geleneğe bağlılığı siyasal söylemlerine taç yapanların, eski evleri, semtleri yoketmek için gerekçeleri herhalde vardır!”

      Eskileri yıkarak kentleri yeniliğe açmanın dünyaya örnek “İstanbul’daki öncüleri”; vali ve belediye başkanı Cemil Topuzlu (1912-1920 arasında 3 defa) ve Lütfi Kırdar (1938-1949) olmuştu. Üçüncüsü ise şehrin tarihî semtlerini, mahallelerini sil-süpür eden hukukçu-siya­setçi ve dönemin başbakanı Adnan Menderes’tir (1950- 1960). İstanbul’un, Anadolu kentlerinin tarihî kimliklerini perişan eden başka valiler de yok değildir. Osmanlı döne­minde de bu kıymetli yapıları yıkanların bir listesi yapılsa, kimi padişahlar, sadrazamlar, birçok vali, kaymakam ve bele­diye başkanlarının yer alacağı çalışma, liste değil kitap olur. 2. Abdülhamid’in ünlü vezir valileri, başta Konya ve Sivas şehir surlarını-kaleleri yıkma yarışlarıyla ünlenmişlerdi!

      20. yüzyılın ortasında Menderes’in İstanbul’daki yıkma tutkusu, eski payitahtı “modern İstanbul” yapmak için­di. Menderes, Sultanahmet’ten kara surlarına kadar geniş caddeler açmak uğruna ta­rihî mahalleleri kaldırttı. İstanbul’da öğrenciyken (1959), Çarşıkapı’da bir binanın 3. katında terzi Kalost Usta ceket provası yaparken gelen haber üzerine pencereye koştuk. Menderes, parmağıyla Beyazıt tarafındaki bir dizi İstanbul evi­nin yıkılması emrini veriyordu. Otomobilden inmişti; karşı­sında elinde kalem-kağıt, bir vilayet bürokratı direktiflerini yazıyordu. Cumhuriyet başveki­linin buyrukları, Türk-İstanbul evlerinin yıkımına koşut, Anadolu kentleri yöneticilerine de “siz de eski evleri yıkarak cetvel gibi caddeler açın!” doğ­rultusundaydı.

      mimari-3

      Günümüze kadar son 65 yılda İstanbul’da ve Türkiye’nin her tarafında yeni, yani “beton konutlar” yapmak için eskilerin yıkılmasına ara verilmedi. Kent surlarını dinamitleyerek yıkan belediye başkanları bile oldu! Eskileri yıkmanın daha güçlü ba­hanesi de -özellikle İstanbul’da-doğal tehdit depremlerdi (Yeri gelmişken eski evleri çalışmış biri olduğumu da -yukarıda Kültür Bakanlığı’nı andığım için-belirtmeliyim: 1974’te Divriği evlerini yazmaya beni merhum Prof. Dr. Oktay Aslanapa teşvik etmiş; kitap da Kültür Bakanlığı Sanat Eserleri serisinde ya­yımlanmıştı (Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mimarisi, Kültür Bakanlığı Sanat Eserleri Dizisi Yayını, 1978).  

      1975’te 1 hafta boyunca Bandırma ve yakın çevresindeki kentsel-kırsal evlerden örnek­leri fotoğraflarken her biri için ayaküstü sözlü tanıtımları da not etmiştim. Bunlardan seçtik­lerimi 49 yıl sonra tanıtırken “bugün acaba kaçı ayakta?” diye düşünmekten çekiniyorum. Fotoğraflar ve notlar Bandırma- Mustafakemalpaşa arasındaki 63 km’lik havzadandır. Konutların sahiplerini yapılış tarihlerini, ustalarını…saptama olanağı olmamıştı. İlgilenenlerden kısa notlar alabildim. Gördüklerim arasında en çok ilgimi çeken Bandırma’daki Çerkes Ethem Bey konutuydu. Uzun yıllar ço­cuk yurdu olarak kullanıldıktan sonra geçen yıllarda yıkılarak yerine yeni bina yapıldığını daha sonra öğrendim.

      Görülen evlerden burada tanıtılanların ve, 100 dolayında fotoğraftakilerin günümüzdeki durumlarını bilmiyorum. Çoğu, belki hepsi yıkıldığı için öğren­mek de istemem. Üçü-beşi ayak­ta ise sevinç nedenidir.

      mimari-mustafakemalpasa-1
      Komanovalı’nın evi.

      MUSTAFAKEMALPAŞA (31 AĞUSTOS 1975)

      Eski Mineapolis yakınlarında kurulu bu eski kent, 2. Meşru­tiyet’te gelişmeye başlamış. Önceki Adı Kirmasti’dir. Cum­huriyetin kuruluşu evresinde şimdiki adını almış. Yerli konut mimarisi, hımış-tuğla veya tuğla dolgudur. Birçoğu yerli gayrimüslim ustaların izlerini taşır. Türk ustaların yaptığı evler basık çatılı tavanlı, dış cepheler toprak ve kireç sıvalı, kimileri boyalıdır. İç bölümlerde bezeme yoktur. İlçe merkezi, İstiklal Savaşı öncesindeki işgal sırasında yakılmayan yerlerdenmiş.

      mimari-mustafakemalpasa-2
      İki sokağa cepheli “Çorbacının Konağı” (Rum evi).
      mimari-mustafakemalpasa-3
      Mustafakemalpaşa’da sıra evler.
      mimari-mustafakemalpasa-4
      Tepecikli Fazlı Ağa evi.
      mimari-mustafakemalpasa-5
      Kazasker konağı.
      mimari-edincik-1
      Eski Rum mahallesinde Hançeroğlu evi.

      EDİNCİK (1 EYLÜL 1975)

      Bandırma’ya bağlı bir bucak merkezi. Çok verimli bir ovanın ortasında pazar yeri. Zeytin, pamuk, ayçiçeği, pancar, sebze ve meyve üretimlerinden önemli gelir sağlanıyormuş. Sokaklarda yer yer sütunlar, sütun başlıkları görülüyor. Evlerin pek çoğu yıkılıp yenilenmiş. Fotoğrafları çekilen evler Mübadele’de el değiştirmiş veya tadil edilmiş. Yapı tekniği, içte bağdadi, dışta ahşap kaplı hımış.

      mimari-edincik-2
      Estetik plançonlara (destek) sahip anonim bir ev.
      mimari-edincik-3
      Ahşap bir ev ve yanında kargir bir yapı.
      mimari-edincik-4
      Çarşıda bulunan kıraathane.
      mimari-edincik-5
      Evin girişindeki ahşap sütun ve kapı üzerindeki detaylar, dönemin estetik anlayışını yansıtıyor.
      mimari-edincik-6
      Sarmaşıkla süslenmiş anonim ev ve önünde bir at arabası.

      BANDIRMA (2-3 VE 8 EYLÜL 1975)

      mimari-bandirma-1
      İhsaniye Mahallesi’nde bir sokak.

      1920’ye kadar çok şirin ve alımlı bir sayfiye yerleşimi Moloz (Malazlar?) ile İh­saniye mahallelerinde son derece güzel evler varmış. Kentin bu güzel ve zengin çehresi -Türklere kalmasın diye evler, eşyalarıyla birlikte kaçan yerli Rumlar ve Yunan askerleri tarafından- yokedilmiş. Yangın Moloz’da başlatılmış. Yetişen Türk birlikleri yangının bütün şehri sarmasını önlemiş. Kurtulan evlerde gele­neksel Bandırma kültürü 1950’lere kadar yaşasa da “yık-apartman yap” akımı Bandırma’da da başladığından kent merkezinde 1950 öncesinden kalma evler yok denecek kadar az ve bakımsız. Bandırma yakınında Belkız/Kizikos harabe­leri önemli bir ören yeridir.

      mimari-bandirma-2
      İhsaniye Mahallesi’nde bir köşe başı evi.
      mimari-bandirma-3
      Sahibinin zenginliğini anımsatan konakvari ev.
      mimari-bandirma-4
      Tamamı ahşap anonim evler.
      mimari-bandirma-5
      Yıkılmaya terkedilmiş evler.
      mimari-bandirma-6
      Çerkes Edhem Bey’in kuşatmaya aldığı bir ev.

      MANYAS (3 EYLÜL 1975)

      Gönen ormanlarının doğusunda 1936’da ilçe merkezi olmuş. İki defa deprem geçirmiş. Ahalisi çoklukla Çerkes: Değirmenağzı (Değirmenboğazı ?), Ferman Boğazı, Hacı Osman, Işıklar, Hacı Yakup, adlarıyla anılan da köylerin kurucuları imiş. Kirazlı-Çökek çeşmesinde mola verdik. İlginç manzaralar.

      mimari-manyas-1
      Değirmenağzı (Değirmenboğazı ?) köyünde tipik bir “ekin” (zahire) anbarı. 4 kütüğün üzerine birer tabla taşı konmuş. Anbar bu ayakların üzerinde. Amaç, tarla sıçanlarının çıkamaması.
      mimari-manyas-2
      Ziya Bey’in evi. 65 yıllıkmış. Bir 2. Meşrutiyet yapısı. Altında poligonal planlı. Saçak plançonları, pencereleri süsleyen ve gölgeleyen birer siperlik… Evin alt katı direkler üzerinde ve kısmen bağdadi. Arka cephenin alt katı taş/tuğla örülü. Üst kat ahşap çatkı. Aralar çırpı örme, üzerine çamur ve kireç sıvalı.

      GÖNEN (4 EYLÜL 1975)

      Gönen deyince akla “ben Gönen’de doğdum” diyen Ömer Seyfeddin geliyor ama o ev bugün yok. Yerini bilen de. Semti bilenlerinin gösterdikleri yerden evleri çektim. 1953 depreminde eski evlerin çoğu yıkılmış, yeni evler yapılmış.

      mimari-gonen-1
      Meydana bakan tek katlı anonim ev.
      mimari-gonen-2
      Dönemin mimarisini yansıtan tipik bir Türk evi.
      mimari-gonen-3
      Çarşı bölgesinde ahşap plançonlara sahip bir ev.
      mimari-gonen-4
      Çarşı civarında güzel bir ev.

      ERDEK (6 EYLÜL 1975)

      Buraya 1930’larda gelen muhacirler yeni mahalleler kurmuşlar. Ahşap evlerden ayakta kalanlar bağdadi yapılar. Çarşı semtinden ve tepedekilerden dikkati çekenler, 40-50 yıllık yapılar.

      mimari-erdek-1
      Göçmen mahallesinde bir anonim ev.
      mimari-erdek-2
      Neyire Sıtkı Caddesi’nde bir anonim ev.
    2. Divriği Şaheserinin 800 yaşındaki “denge sütunu” artık dönüyor, çalışıyor!

      Divriği Şaheserinin 800 yaşındaki “denge sütunu” artık dönüyor, çalışıyor!

      Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndaki denge sütunu artık -8 asır sonra- çalışıyor. “Bana bir dayanak noktası gösterin, kaldıraçla Dünyayı kaldırayım!” diyen bilgin Arşimet’in, diğer İlkçağ bilge ve bilginlerinin fizik kuram ve yasaları dünya durdukça değişmeyecek.

      Bundan esin diyelim, sonsuza kadar hiz­met vermesi dileğiyle yüksek mimarlık eserlerinin çoklukla girişlerine, yapının “stabil” (:Dengeli) durumunun değişmediğini gösteren birer denge sütunu monte edilir­miş. Dikey ekseni üstte ve altta madenî birer mile dayanan denge taşı, yapıya doğal veya yapay bir yüklenme olmadığı sürece el dokunuşuyla döner­miş. İstanbul’da, Edirne’de, Bursa’da, kimi Anadolu kent­lerinde tarihi yapıların kapıla­rında Denge sütunu örnekleri vardır ama birkaçı dışında bun­lar yapısal sorunlarla hassasi­yetlerini yitirmiştir.

      İstanbul Edirne Bursa’da, İzmir-Selçuk -Şirince’de, Anadolu’da Selçuklu-Osmanlı vakıf mimari eserlerin cümle kapılarındaki köşe çalığı işlevli porfir sütuncukların denge taşı olduğu tartışmalıdır. Denge taşı olup binadaki duvar-temel hareketleri sonucu bu özelliğini yitirenler içinse halk arasında: -“Demek bina yıkılacak durum­da, kıyamet de yakın!” denir­miş.

      Denge taşı denen bu mimari düzeneğin ne zaman başladığı bilinmese de Roma dönemi-sonrası düşünülebilir ki bir araştırma konusudur.

      İslâm dünyasında servet­lerini hayra vakfetmek üzere Cami, medrese kervansaray… yaptıranlar, vakfiyelere, eser­lerinin kıyamete kadar işlevini sürdürmesi dileklerini yazdı­rırken mimar ve ustalardan da öylesine sağlam yapmalarını isterlermiş. Bunun güvencesi de yapının el dokunuşuyla ken­di ekseninde dönen dikey denge sütunu -yani o zamanların bir tür sismografı imiş. Zamanla denge taşı dönmez olunca “kı­yamet yakın!” denirmiş.

      Kimi camilerde örnekleri görülebilen denge sütunları, zaman aşımı, deprem, yapıda­ki tasmanlar sonucu “dönme” özelliğini yitirmiştir.

      ***

      Havadis-3
      Darüşşifa taçkapıdan ayrıntı. Pencere önündeki hayat ağacına basan denge sütunu. Fotoğraf: Yüksek Mimar Basri Hamulu Arşivi.

      Konumuz olan denge taşı için önce Divriği Mengücek Camii ve bitişik Darüşşifası konusun­da genel bilgi vermek gerekiyor: Eserin yapılış tarihi 1228, bu mimarlık şaheserinin Doğu bilimcilerce keşfedilişi 1890’lar, “UNESCO Dünya Kültür mirası” kapsamına alınışı 1985, 2016’da başlayan restorasyonu ise 2024’te tamamlanmak üzere­dir. Kendi kaynaklarımızdan Kâtip Çelebi’nin (öl. 1657) Cihan-nümâ’’sında adı Ahmet Şah Camii, yaptıranı da A. Keykubat kaydedilmiştir. Evliya Çelebi (öl. 1681) de Divriği’yi ve eseri din­lediklerinden yazmış olmalıdır.

      Devam eden restorasyonun son evresindeki sürpriz, kül­liyenin câmiye bitişik Melike Turan Melek Darüşşifası’ndaki: Denge sütununun işlevine kavuşturulması, bir el dokunu­şuyla dönmesi bunun da anıt eserin sağlamlığını işaret edişi olmuştur.

      Görkemli taçkapının üst kat penceresi önündeki yüzey­leri kabartma-oyma Mühr-i Süleyman ve kozmik simgelerle bezeli, üstün sanat ustalığıyla başarılmış bu müstesna denge taşı, taçkapı yüzeyinin dışına asılı izlenimi verir. 8 asırlık sütunun bugün de dönmesi ise mimarlık-mühendislik ve sanat tarihçileri için önemli bir haberdir.

      Mimar, sanat yetisi ve cesa­retiyle boyut, biçim ve üslupça özgün bir “tek”liği başarmış. Heykeltıraşlık eseri denebilir sütunu, çift yapraklı “Hayat Ağacı” biçimli kaidesiyle pen­cerenin dışına -sanki- boşluğa oturtmuş!.. Bir el dokunuşuyla dönen Sütunun tekilliği, Cami ve Darüşşifa’nın tekliğini de hatırlatıyor.

      Taçkapı alınlığın altındaki iç içe silmelerle çerçevelen­miş sığ panonun ana öğesi bu sekiz yüzlü denge sütunu kaidesi hayat ağacıdır. Bu ikili, taşıntılı olarak pencere taba­nına bağlıdır. Sütunun bastığı yekpâre kaide tomurcuğu da olan iri ama zarif hayat ağacı­dır. Sütunun oval başlığı, yalın bir silme ile pencere lentosuna bağlıdır.

      Havadis-2
      Turan Melek Darüşşifası taçkapı (üstte) ve üzerindeki kozmik bezemeli denge sütunun günümüzdeki görüntüsü. Fotoğraf: İhsan Çalapverdi

      Sütundaki Mühr-i Süleyman (6 köşeli yıldız) motifleri yontu harikası, hayat ağacı, mima­ride görülen örneklerinin en büyüğüdür. Bu kaidenin her iki yanından pencere sövelerine doğru uzanan bükümlü yap­raklarından sağdaki, dikey bir çatlak nedeniyle kırılmış.

      Denge sütunun, başlık ve kaide milleri arasında bir el dokunuşuyla dönebilmesi­ni sağlayan yöntem, uzman incelemeleri gerektiriyor. Taçkapıdaki dikey çatlak, saptanamayan bir tarihte ciddi bir doğal sorun yaşandığını işa­ret eder ama denge sütunu bu hasarda kilitlenmişti denemez. Çünkü restorasyon sürecinde­ki müdahaleyle işlevselliğini kazanmış bulunuyor.

      Havadis-1

      Kapı sövelerine bağlanan başka tarihî yapılardaki denge taşlarına karşılık, bu Turan Melek Darüşşifası’nda mimarın (Hurşad?) üst kattaki pencere açıklığını seçmesi, başlı başına bir teknik ve sanatsal beceriyi düşündürdüğü gibi ustanın, Darüşşifa’nın sağlamlığına güveniyle de açıklanabilir. Bu sütun, salt Darüşşifa taçkapı­sının veya külliye bütününün denk-durumunu kontrol için mi tasarlanmıştı? da önemli bir sorudur.

      Hâcet penceresinin üstün­deki yıldızlarla bezeli alınlığın ağırlığı, denge sütunu ile ikiye bölünerek hayat ağacı taba­na, azman iki yaprakla da yan yüzeylere aktarılmış. Böylece yıldızlarla bezeli taçkapı alınlığının hâcet penceresine yüklenmesi önlenmiş. Bu hari­kulâde mimarlık tasarımı için bir fizik kuralının uygulandığı, pencere açıklığına yüklenen taş alınlık ağırlığının, orantısal bölüşümle sütuna, hayat ağacı tabana, iki azman yaprakla da yanları yüzeylere aktarıldığı aynı kuralın farklı tanımıdır.

      Sütunda ve kaidelik eden ha­yat ağacındaki öğelerle kozmik bir anlatım/okuma da tasar­lanmış: Kutb-ı Şimâlî (Cedi, Demirkazık, Kutup Yıldızı) ile Kutb-i Cenubî (Süheyl, Yıldırak) yıldızları arasında ve kendi ek­seni çevresinde döndüğü kabul edilen dünyanın bu penceredeki simgesi 8 yüzeyli denge sütunu, bunun “koruyucusu” da “Mühr-i Süleyman” tırazlı başlıkla yaşa­mın sonsuzluğunu simgeleyen Hayat Ağacı kaidedir. Bu tasa­rımda: Başlıkla kaide arasındaki sütunun bir dokunuşla dönüşü ise dünyanın uzayda dö­nüşünü; hacet pencere­sinden görülen asma kat divanhanesine gizemli loşluk da “kaos” olarak tasarlanmış olabilir.

      Darüşşifa ile bütün­sellik kuran Ahmed Şah Camii’nde, Batı kapısının iki yanındaki taş sütun­ları veya teki de belki ca­minin denge sütunuydu. Kapıdaki bariz tasman ve onarımlar nedeniyle gündeme getirilebilir bir konu değildir.

      Yine kaledeki camide Şahinşah’ın yaptırdığı sanatsal cephede Fars Kemerli mozaik işlemeli girişin iki yanındaki kırmızı sütunlardan sağ­daki 1920’lerden önce, olasılıkla “döndüğü?” için sökülüp götürülmüştür ki belki bir denge sütunu idi.

      Aydınlığa kavuşma­mış bir durum daha var: Geçmiş asırlarda ruh ve akıl sağlığı için tasarlan­mış sağlık yurtlarının en seçkini sayılan Turan Melek Dârüşşifası’nı kitabesi yaptırtan melikeyi (prensesi) ve babası Behram Şah’ı tanıtıyor. Bu 3 satırlık Arapça kitabede, bu darüşşifanın (sağlık yurdu) işlevi ve işleyişi konusunda tek sözcük yok! Darüşşifa vakfiyesi ise Divriği 14. yüzyılda Memlûk Sultanlığına bağlıyken yok edilerek yapı, Medrese-i Kübra adıyla Kur’an, Tefsir, Hadis, Fıkıh öğretilen medreseye dö­nüştürülmüş.

      Havadis-4
      Divriği Camii ve Darüşşifası’nın, restorasyonun son aşamasındaki görünüşü. Fotoğraf: Yusuf Güldalı

      1516’da Osmanlı sınırlarına katılan kentte 1519’da tahrir işlemi yapan “il yazıcıları” da Darüşşifa adını anmayarak Medrese-i Kübra kaydını düş­müşler.

      Bu bilgi açıkları bilim-araş­tırma insanlarının çalışma konusu olacakken uzun bir dönem hurafeler anlatılmış. Uydurulanlara yenileri katılmış. Söylenceler giderek çoğalarak günümüze kadar gelmiş. 60 yıl önce benim yaşlılardan dinle­diğim “Helvacı Hatun”, “Şehitlik ve mumyalar” bugün unutul­muş! Şimdilerde bir denge taşı öyküsü uydurulabilir. Bu çağda masallara inanmak!.. Örneğin bir yabancı N. Watss, Sevginin Yolu romanında, Şems-i Tebrizî kaybolunca bunalıma giren Mevlâna’nın tedavi için buraya getirildiğini yazmış. Bir öteki W. Traugott Divriği’de Bir Cami ve Darüşşifa İle Karşılaşmalar kitabında caminin kilise ola­rak yapıldığını ileri sürmüş. Caminin batı kapısı nişindeki doğal gölgeye “bu eseri yap­tıran Ahmed!” öndeki gölge uzantısına da “Kur’an-ı Kerim” ta­nısı koymuş! Alın size “Kitap okuyan Ahmed Şah”! Divriği’ye gelen­ler bunları da dinliyor. Divriği şahlarının 13. yüzyılda yaptır­dıkları şaheserleri dünyaya tanıtan Batılı araştırmacıları: V. Cuinet, S. Lane Poole, M.F. Grenard, Max V. Berchem, A. Gabriel’i ananlar da belki vardır.

      Havadis-5
      Darüşşifa Taçkapı ve Türk yıldızlarının sıralandığı alınlığın altında denge sütunu. Sivas Olgunlaşma Enstitüsü uzmanlarının çizimi, Sivas Valiliği Arşivi.

      ***

      Sonuç: Müjdeler ol­sun: 8 yüzyıldır denge ve dönme özelliğini koruyarak monte edil­diği yapının statiğini/ dinginliğini göstermiş sapasağlam bir denge sütunumuz var.

      ***

      UNESCO Dünya Kültür Mirası Mengücekli Camii ve Darüşşifası’nda 2016’dan beri devam eden restorasyonların son aşamasına gelinmişken denge sütununun dönme özelliğini koruduğunun öğrenilmesi bir sürprizdir. Başarıya imza atan­ları kutlamalıyız.

      Türkiye ve İslâm dünyasın­da örneği olmayan Mengücek Külliyesini ziyarete gelenler bu mucizeyi nasıl görebilecekler?.. Her gelen ve gezen çevirme şan­sını denemek isterse sonuç ne olur? Allah saklasın, dev sütun günün birinde kapı sahanlı­ğında parçalanmış görülebilir. Kuşkusuz önlemler alınacaktır. Denge taşının dönüşü ziyaretçi­lere kamera/video gösterimiyle izletilebilir.

      Taçkapı: Kozmik bir kompozisyon

      Havadis-Kutu
      Taçkapıdan detay. Bozkırda Yükselen Tarih-Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, Sivas Olgunlaşma Enstitüsü.

      Turan Melek Darüşşifası Tackapısının tamamı okunabilen kozmik bir kom­pozisyondur. Alınlıktaki 3 sıradaki 16 yıldız, bir “atlas” (uzay) betimidir. Eski Grek kültüründe Pitagor işareti veya pentagram denen bu yıldız­lar, Asya Turan/Türk yurdunda da ulusal-kutsal simgelerdi. Giderek batı Tük yurtlarına da taşındı. Türk Bayrağının 5 ışınlı yıldızı biçim ve oran olarak bu alınlıktaki yıldızlarla bire bir aynıdır. Demek oluyor ki Türkiye ve Türk egemenliğinin simgesi “Beş ışınlı yıldız”ın otantiği taşa işlenmiş olarak 8 asırdır Divriği’de ışıldıyor. Türk Hilâ­linin örnekleri de bu kapıdaki kursları bezemeleri çerçevelemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nden başka Türk, İslam ülkeleri bayraklarında da 5 ışınlı yıldız ve hilâl simge var.

      Bu alınlık, Denge Sütunu, altı kollu Mühr-i Süleyman, yıldızlı alınlık bir­likte okunduğunda, Cami ve Darüş­şifa ustalarının taçkapılarda evreni çağrıştıran kompozisyonlar tasarla­dıklarını söylemekte bir duraksama yoktur. Bütün öğeler, Hayat Ağacı, yıldızlar, büstler, figürler, kemerler tılsım örgenleri, okuyamadığımız kaligrafiler, iki eşkenar üçgenin birbi­rini ortalayarak dik kesmesiyle elde edilmiş Mühr-i Süleyman’ın, şekline karşılık Beş Kollu Türk Yıldızı, 3 üçge­nin birbirine geçmesidir. Bu biçimin mistik okunuşunda göz biçiminin simgesi üçgen ile kem göze karşı beş parmak-yani pençe dikkati çeker. Bunlar, halk kültürlerinde tılsım işa­retleri olarak “kem gözden” koruyucu sayılarak kutsallaşmıştır.

      Sonuç: Divriği şaheserlerinin res­torasyon sonrası insanlığa açılışı yeni bakış ve yorumlara açık olacaktır.

    3. Ortaçağ-Yeniçağ aralığında eşsiz bir deniz coğrafyacısı

      Ortaçağ-Yeniçağ aralığında eşsiz bir deniz coğrafyacısı

      Tarihimizde yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çoktur. Ancak Pîrî Reis’in başına gelenler ve sonrasında tamamen unutulması; üstelik “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmesi; bugün bile kimi okul kitaplarında “vefat etti” denmesi başlı başına bir meseledir.

      Zamanının çok ilerisin­de çalışmalar yapmış Pîrî Reis… “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmiş! Süleyman Kanunî’nin buyru­ğuyla boynu vurulan Pîrî Reis’le ilgili bakabildiğim ortaöğretim okulları sosyal bilgiler ve tarih ders kitaplarımız; bu meşhur Türk denizcisi üzerine ya­lan-yanlış bilgilerle doludur. Evliya Çelebi Seyahatname’si, Kâtip Çelebi Cihannüma’sı gibi bir kültür kaynağı olan Kitâb-ı Bahriye adlı yapıtının Atatürk’ün girişimiyle Türk Tarih Kurumu’nca basıldığına değinilmemiş. Ayrıca kimi ders kitaplarına göre Pîrî Reis idam edilmemiş; Kahire’de “vefat” etmiş! Demek ki Pîrî Reis’in idamını yazan çağdaşı Gelibo­lulu tarihçi Mustafa Âlî doğru­sunu bilmiyormuş! Bu bilgileri çarpıtma gerekçesi, “idam edildi” ifadesinin, ortaöğretim için pedagojik açıdan sakıncalı görülmüş olması mı!?

      Yaşamöykülerini, değerle­rini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çok. 16. yüzyıl Avru­pa’sının bile Pîrî Reis’i bizden önce tanıdığına şaşmayalım.

      Pîrî Reis, Kitâb-ı Bahriye’de kendisini “Bu zayıf güçsüz kul… Karaman-Larendeli Hacı Mehmed’in oğlu, denizci Kemal Reis’in yeğeniyim” diye tanı­tıyor. 110 haritalı çizim resimli eserini Gelibolu’da hazırlamış.

      Kapak-Dosyasi-Necdet-1
      Kitab-ı Bahriye’nin ilk sayfası.

      Pîrî Reis, Ortaçağ-Yeniçağ aralığında, başta Akdeniz ve Ege kıyı, liman ve kentlerini avcunun içi gibi öğrenmiş-gör­müş-incelemiş-bilmiş-çizmiş ve yazmıştır. Eşsiz bir deniz coğrafyacısı idi. Özellikle Akde­niz uzmanıydı. Bu denizin kıyı, ada, körfez, liman, kent, kale haritalarını döneminin yöntem ve teknikleriyle yaptı. “Porta­lan” (coğrafya-harita) uzmanı bir kaptandı. Çizimleri, gemi resimleri olağanüstüdür.

      Yavuz Selim’in Mısır’ı Os­manlı sınırlarına katışı, 1517’de Pîrî Reis’in, amcası Kemal Re­is’in o yıl ölümüyle 3 parçadan ibaret korsan filosunun reisliği­ni üstlenmesi… Yavuz’un ardılı Sultan Süleyman’ın 1522’de donanma ve orduyla Osmanlı deniz egemenliğinin ilk büyük harekatı olan Rodos Seferi’ne çıkması ve Pîrî Reis’in parlayı­şı… Bu tarihten 1550’ye değin, koramiral-patrona (vice amiral) rütbesiyle Doğu Akdeniz (Mı­sır), Kızıldeniz, Umman, Hint denizlerinde “derya kaptanlığı” yapacaktır.

      Bu uzun dönemin başında Mısır eyaletini örgütlemek göreviyle 1524’te Mısır’a giden Veziriazam Makbul İbrahim Paşa’ya, İstanbul-İskenderiye arası uzun deniz yolculuğunda Pîrî Reis rehberlik eder. “Sü­per başvezir”le aralarındaki güven ve dostluk da bu Mısır yolcuğunda başlamış olmalıdır. Bunun sonucu Pîrî Reis, kimbilir nice emeklerle ve belki İbrahim Paşa’nın teşvikiyle hazırladığı Kitâb-ı Bahriye’yi “tuhfe-i âcizi” (yoksul armağanı) olarak ve İbrahim Paşa aracılığıyla Sultan Süleyman’a sunar. Yaz­gının oyunları diyoruz: Yıllar sonra Sultan Süleyman da Mısır valisine bir “Buyurdum ki..” diye başlayan fermanı gönderecek; Kitâb-ı Bahriye yazarı Pîrî Reis’i gemilerini Basra Körfezi’nde onarıma bıraktığı için öldürte­cektir.

      1547’de Selman Reis’ten son­ra Mısır, ertesi yıl Hind donan­ması kaptanı atanan Pîrî Reis, Aden Kalesi’ni Portekizler’den alır. Süleyman’ın buyruğu üzeri­ne Basra girişindeki Maskat Ka­lesi’ni ve liman girişindeki Hür­müz Adası’nı kuşatır. Maskat’ı alır, Hind yolunu kontrol etmek amacıyla Portekiz filolarıyla savaşır. Rivayete göre, Hürmüz Adası komutanının mertebani (çini) vazolar dolusu altınlar vermesi üzerine kuşatmayı kaldırdığı söylencesi, Pîrî Reis’in sonunu hazırlar. Basra Körfezi’ne hareketinde filosunun kimi gemileri fırtınada batar, kürek­çileri dağılır. Kendisi ganimet yüklü 3 tekneyle İskenderiye’ye dönerken öteki gemilerini onarım için Basra Valisi Kubad Paşa’ya bırakır.

      Kapak-Dosyasi-Necdet-3
      Pîrî Reis Akdeniz’in bütün koylarını, limanlarını coğrafyacı ve kaptan gözüyle inceleyerek çizdi. Kitab-ı Bahriye.

      Zaman aleyhine gelişir. Kubad Paşa, Pîrî Reis’in Portekiz komutanından rüşvet aldığını iddia eder; Mısır Valisi Dukaginzade Mehmed Paşa ise gani­metler kendisine teslim edilmediği için İstanbul’a şikayet mektupları gön­derir. Pîrî Reis, Kahire’de zindana kapatılır ve Sultan Süleyman’ın fermanıyla 1554’de boynu vurulur. Hind Kaptanlığına önce Murad Reis, sonra Seydi Ali Reis atanır.

      16. yüzyıl Akdeniz dünyasının ünlü ve yetkin denizcilerinden Pîrî Reis’in, yere-göğe sığdıramadığımız Kanunî’nin buyruğuyla idamı bir aymazlıktır. “Cihan Padişahı/ Muhteşem” denilen Sultan Sü­leyman’la Türkiye Cumhuriye­ti’nin kurucusu, Türk aydınlan­masının öncüsü Atatürk’ü aynı cümlede anmak bile tezattır.

      Kapak-Dosyasi-Necdet-2
      Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l ahbar’ında “51. Hadise Pîrî Kapudan Hususundadır” yazan bölümü

      16. yüzyıl tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (öl. 1599) kendi çağını yazdığı Künhü’l-ahbar’ın son “rükn”ünde; Salih Reis’ten başlayarak Barbaros, Turgu­d(ça), Kemal, Pîrî, Seydi Ali ve diğerlerinin korsan reisliğinden filo-donanma komutanlığına, kaptan paşalığa kadar görevlerle Akdeniz’den, Kızıldeniz, Um­man, Basra ve Hind kıyılarına kadar Türk egemenliği estiren denizcilerimize yapraklar ayrıl­mıştır.

      Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ında kırmızı başlıkla: “Ellibirinci Hadise: Pirî Kapudan Hususun­dadır” girişlidir:

      Kapak-Dosyasi-Necdet-5
      Kitab-ı Bahriye, İskenderiye’yi, İskenderiye Feneri’ni ve önemli binaları gösteren birincil bir kaynak.

      “Küffâr-ı Portagal sevâhil-i bihâr-ı Hind’de bir müstakil kral padişahlarına müteallık memâlik-i ehl-i İslâmdan nice yerlere zarûr u gezend etme­ğin din-i mübîn gayreti ile Hind deryâsından bir mikdâr donanma ile Pirî Kapudan nâm levend-i hüner-mend korsan ol semte gönderilmiş idi ve Hürmüz Ceziresi’nin fethi maksûd idüği ilâm olunub saʻy ü ikdamına tenbîh olunmuşdı. Mezbûr Kapudan hidâyet-resân ile Süveyş maʻberinden revân ve Sedde Boğazı’ndan dolaşub Hürmüz Ceziresi’ne bâduzân gibi şitâbân olmağla varub yetişdi. Hatta Hürmüz Kalʻa feth olunmak mertebesine ya­kın olmuşken içindeki hâkim, mezbûr Kapudan cânibine bezl-i tefârik ve cevahir, arz-ı nefâʼis ve nevâdir etmekle feth-i kalʻadan el çekmiş ve hassa gemileri Basra iskelesi­ne teslim idüb kendüsi Mısr’a çekülüb gitmişdi.Velâkin hıyâneti maʻrûz-ı padişahî ol­mağla Divân-ı Mısr’da siyâsetle hakkından gelinmişdi.*”

      * Müverrih Mustafa Âli, Kün­hü’l-Ahbâr vrk/b”51.Hadise”

      Sadeleştirilmiş hali:

      “Portekiz küffarı Hind denizle­ri sahillerinde müstakil kral ve padişahların yönetiminde olan Müslüman memleketlerinden nice yerlere sıkıntı ve zarar verdiğinden, Müslümanlık gayretiyle Hind denizinden bir miktar donanma ile Pirî Kap­tan isimli usta denizci korsan o tarafa gönderilmişti. Gönderil­mesindeki maksadın Hürmüz Adası’nın fethi olduğu kendi­sine bildirilip gayret ve çaba göstermesi tembihlenmişti. Pirî Kaptan Süveyş geçitinden geçip ve Sedde Boğazı’ndan do­laşıp Hürmüz Adası’na rüzgâr gibi seğirtip varıp yetişti. Hatta Hürmüz Kalesi fethedilmek derecesine gelmişken, kalede bulunan Portekiz kumandanı Pirî Kaptan’a bol bol değerli hediyeler, nefis ve nâdir mü­cevherler vermesi sebebiyle kaleyi fethetmekten el çekmiş ve donanma gemilerini Basra iskelesine teslim edip kendisi Mısır’a çekilip gitmişti. Velâkin hıyaneti padişaha bildirilmiş olduğundan Divân-ı Mısır’da (Mısır’da kurulan mahkemede) siyasetle idam olunarak hak­kından gelinmişti.”

      Kapak-Dosyasi-Necdet-4
      Pîrî Reis Kitab-ı Bahriye’deki Akdeniz coğrafyasında Kıbrıs adasını; limanları, Beşparmak Dağları, Lefkoşa şehrini, Girne, Magosa, kıyılarına demir atmış kalyon ve kadırgalarla resmetmiştir.
      Kapak-Dosyasi-Necdet-Kutu

      Pîrî Reis’in bilinmeyen elyazması eseri: ‘Kitâb-ı Ekâlim’

      Pîrî Reis’in Sultan Süleyman’a sunduğu, olasılıkla İbrahim Paşa aracılığıyla saray hazinesine konulan risale içerikli başka bir yapıtı daha vardır: “Kitâb-ı Ekâlim”. Pîrî Reis’in, gerektiğinde başvurulmak için eklemeler yaptığı Kolomb’un haritalarını, Gelibo­lu’da özenle yazıp-çizdiği Kitâb-ı Bahriye’yi Osmanlı Sarayı’na ulaştırarak bunların “hazine” dediği arşiv ve kütüphanede saklanmasını istemesi önemlidir. Kitâb-ı Bahriye’nin önsözündeki “Hazret-i padişahın dergâh-ı felek iştibâhına alâ-kadre-ti-taka tuhfe (armağan) olmağ içün” sunuş cümlesi ile; “Kitâb-ı Ekâlim”in girişindeki: “Kasd etdim ki padişâh-ı âlem-penâh Süleyman Han bin Selim Hân’ın hazinelerine fakirâne tuhfe ve hediye olmak içün” cümleleri örtüşmektedir. Pîrî Reis’in elyazma­sı bu risalenin serüveni ayrı bir yazı konusudur.

    4. Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

      Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

      “Padişah Evi” olarak anılan Topkapı Sarayı, tarihi boyunca övgülere, edebî eserlere konu oldu, uğruna şiirler yazıldı. Osmanlı mirasının müstesna örneklerinden biri olan sarayın, cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa sahip çıkması açısından önemliydi.

      Kültür ve mimarlık tarihimizin yegane “hem-zemin/rez de chaussée” sarayı, “Padişah Evi” Topkapı’dır. Yapıldığı 1460’lar­dan 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın en güçlü devletini yöneten Türk padişahlarının İstanbul’daki bu özgün sara­yında; Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağı eteklerin­den, çadırlardan kurulmuş eski kağan ordugahlarından esintiler var gibidir. Bu çağ­rışım, edebi değildir; Topkapı Sarayı’nın havadan görünüşü veya sarayın sayvanlı-kubbeli “taht kapısı” (3. kapı) önündeki bir cülus töreninin betimi bize bunu gösterir. Ayrıca sarayın tekil ögeleri de -başta Çinili Köşk, Bağdat, Revan, Alay, Yalı köşkleri (yıkılmıştır)- dıştan ve içten, o eski ordugah otağlarını çağrıştırır.

      Cumhuriyet_Tarihi_1
      Padişah otağlarının girişini andıran sarayın sayvanlı-kubbeli 3. kapısı. Bunun önüne cülus tahtı kurulduğu için Altın Kapı da denirdi. Gouffier, 19. yüzyıl.

      Sarayın büyük tören kapısı Bâb-ı Hümayûn’un alınlığın­daki yazıtta ve sayısız belgede Osmanlı padişahları “karaların sultanı, iki denizin hakanı” olarak anılır. Fatih Sultan Meh­med’in bu “Yeni Saray” tasarı­mında -eski Türk hakanlarının ordugah/saray geleneğine göndermeyle- sarayın “taht ka­pısı”nda otağ-ı hümayûn esinti­si vardır. Bu bakışla cülusların ve saltanat törenlerinin bu kapı önünde yapılması geleneği de anlamlıdır. Bu yönüyle Osmanlı saray-köşkleriyle otağ-ı hü­mayûnların tarihsel bağları bir araştırma konusudur.

      Anadolu merkezli Selçuklu Devleti’nde Türk sultanların büyük sarayı Konya’da; Osma­noğulları’nın başlangıç evre­sinde “han” denilen ilklerin sarayları Bursa ve Edirne’de; 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ise İstanbul’daydı. Bugün, Anadolu eski Türk saraylarının izleri olarak Konya’daki Alaeddin Köşkü, Edirne’de ise saray-içi kalıntıları var sadece! Fatih’in, İstanbul-Beyazıt’ta yaptırdığı Eski Saray’dan da avlu duvar­larından izler gösterilebilir. Bu gerçek, Fatih’in Sarayburnu’nda yaptırdığı ve günümüze ulaşan Topkapı Sarayı’nın da, eski Türk hakan-sultan saraylarının Tür­kiye’deki tek örneği olduğuna işaret eder.

      2. Mahmud (1808-1839) ve ardılları bu ecdat sarayını terkedip Beşiktaş saraylarına taşınsalar da, Topkapı Sarayı’na özel cülus, kutlama ve ziyaret­lere kapanışa kadar uymuşlar; kimi mekanlarla hazine ve saltanat birikimleri için de bir görev kadrosu bulundurmuş­lardır. Buna karşın Harem dai­resi, Ağalar-Baltacılar-Enderun koğuşları ve mutfaklar harap olmuş; İncili Köşk, Balıkhane Kasrı, Sepetçiler Kasrı yıkıl­mış; Topkapı yazlık sarayı ve fişekhane yapılan Yalı Köşkü yanmış; Alay Köşkü posta yönetimine verilmiş; avlu ve bahçelere müze, park, hastane, kışla, dikimhane, matbaaha­ne, talimhane… yapılmış; sur-ı sultanî yıkıntıları gecekondu olmuştur. 5 asırlık Osmanlı büyük sarayının 20. yüzyıla ulaşan manzarası buydu.

      Cumhuriyet_Tarihi_2
      Topkapı Sarayı’nın günümüzde çekilmiş kuşbakışı fotoğrafında, iç sarayın dışında kalan saray alanına kışlalar, koğuşlar, müzeler yapıldığı görülüyor. Sağdaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin büyük avlusunda Çinili Köşk’ün terası ve kubbesi seçilebiliyor.

      Yeni Türkiye’nin pek çok sorunu varken, Cumhuri­yet’in ilanından 6 ay sonra, Atatürk’ün önerisi ve Bakan­lar Kurulu kararı ile Topkapı Sarayı’nın müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa bakışı açısından önemlidir. Başta Cumhurreisi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, kapanan Osman­lı Devleti’nin büyük sarayı Top­kapı’yı yıkma veya kışla-mektep yapma değil; dünyaya örnek bir jestle, saltanatın taşınır-taşın­maz birikimlerinin sergilenece­ği bir müze yapma kararı alması önemli ve anlamlıdır. Yeni hükümetin bu kararı, 3-4 Mart Devrim Yasaları’ndan 1 ay sonra, 3 Nisan 1924’te aldığı da vurgu­lanmalıdır. Türk-İslâm devleti hükümdarlarının resmî ve özel sarayına, yeni devletin ulusal ve uluslararası ziyaretlere açık müze konumunu öngörmesi, kuşkusuz o günkü koşullarda beklenmeyen bir durumdu.

      Topkapı Sarayı, Roma-Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden tarihî İstanbul (günümüzde Fatih ilçesi) sınır­larındadır. Sultan Fatih, saray alanı için, kıyıdan Haliç, Boğaz ve Marmara ile çevrili, çok özel bir tabiat ve tarih alanı olan Sa­rayburnu’nu seçmiş. Kent içinde küçük bir kent ölçeğinde tasar­lanan saray alanının güvenliği, sur-ı sultanî denen 7 burçlu, kıyı tarafında Bizans surlarına eklemli bir içkale ile sağlanmış.

      Cumhuriyet_Tarihi_3
      Padişahlar, Türk hakanlarının Orta Asya’daki geleneğini İstanbul’da sürdürdüler. Culüs tahtı, sarayın otağ görünüşlü 3. kapısı önünde, taş döşeli kapı sahanlığına, zeminden bir basamak yüksek olacak şekilde kurulurdu. Sarayın içinde tahta çıkan tek padişah yoktur (3. Selim dönemine ait yağlıboya tablodan detay, Topkapı Sarayı Müzesi).

      Saray, Macaristan’dan Dalmaçya kıyılarına, Kırım’a, Kafkasya ve Karadeniz kıyı­larına; Kuzey Afrika’dan Nil boylarına, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar Arabistan’a egemen olan Osmanlı Devleti’nin yönetim merkeziydi. Anadolu ve Rumeli, anılan coğrafyalardaki ülkeler ve uluslar, imparatorluk sınırla­rından ayrıldıkları tarihlere ka­dar bu saraydan yönetilmişlerdi. 1830’lardan sonra yeni saltanat sarayları yapılarak Osmanlı ha­nedanı Topkapı’dan taşınsa da, -başta cülus- Topkapı Sarayı’na özel gelenekler aksatılmamış­tı. 5. Mehmed Reşad’ın cenaze töreni ve ardılı son padişah Vahideddin’in cülusu da (1918) burada yapılmıştı.

      1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanması; İstanbul’daki işgalcilerin çay partileri düzenlenerek uğurlanması; birçok ülkede monarşi ve diktatör­lükler egemenken Türkiye’nin “cumhuriyet” tanımıyla demok­rasiye geçmesi, savaş yorgunu ülkelere “yurtta barış dünyada barış” mesajı verilirken salta­nat sarayı Topkapı’nın da müze yapılması; ulusal ve evrensel açılardan kültüre ve barışa açık yeni bir devletin doğduğunun müjdesiydi. Günümüzde de Top­kapı Sarayı 560 yıllık tarihine koşut, mekanlarında sergile­nen koleksiyonları ile de 100 yıl önceki müze kararının ne kadar isabetli olduğunu düşündürür ve dünyanın sayılı kültür durak­ları arasında yer alır.

      Cumhuriyet_Tarihi_4
      Sarayın hem-zemin yapısını net olarak gösteren Verico çizimi. Babüssaade (taht kapısı) önünde bir arife bayramı, 19.yüzyıl.

      SURLARI, KAPILARI, İNSANLARIYLA…

      Saray: İstanbul’un en önemli mahallesi

      Rumeli Hisarı ve Yedikule gibi, de­niz ve kara yönlerinden burçlar­la berkitilip surlarla korumaya alınan saray, konumu ve yapılarıyla bir kent kalesi görünümündedir. Matrakçı Nasuh’un çizimi ve 16. yüzyıla ait yabancı kaynaklardaki resimler, he­nüz Harem dairesi olmayan sarayı bir şato görümünde yansıtır. Kara tarafında Fatih’in yaptırdığı yaklaşık 800 metre uzunluğundaki sur-ı sultanî, Haliç ve Marmara kıyılarında 2.500 metreyi bulan Bizans dönemi deniz surlarına bağlanmıştır. Deniz ve kara surlarının toplam uzunluğu 3.300 metre dolayında, alan ölçü­mü ise 592.600 metrekaredir (bu ölçüyü 699.179 metrekare, hatta 800 bin metrekare veren kaynaklar da vardır). Bu elips coğrafi alan, 45 metre rakımlı tepe düzlüğü ile ya­maçlardan oluşur. Saray yapılarının yoğunlaştığı asıl alan olan iç saray, bir iç surla ayrıca tahkim edilmiştir. Avlularda, taraçalara oturmuş bina, daire, koğuş ve köşklerdeki gönyesel sapmaları dikkate alınmazsa, iç sa­ray 72 bin metrekarelik bir dikdört­gen oluşturur.

      Sur-ı sultanînin, İstanbul’a açılan 4 kapısı vardır. Bahçeler ve mey­danlar, bütün saray alanının yak­laşık 10’da 8’i kadardır. Köşk, kasır, oda, daire ve koğuşlar, kütüphane, namazgah, mescit, ambar, fırın, kiler, mutfak, su dolabı, sarnıç, gömüş (duvar içi sarnıcı) çeşme, havuz, de­ğirmen, ahırlar ile bir silah hazinesi yapılan Aya İrini Kilisesi ve Darphane başlıca yapı bloklarıdır. Bu konumu ile saray, İstanbul’un en büyük, en zengin, en kalabalık mahallesiydi.

      Kentten surlarla ayrılan sarayın birinci özelliği, “tek” ve “başına buyruk” tahttaki padişahın ve ailesinin evi oluşuydu. Padişahların İstanbul’un öteki mahallelerinde akrabaları, büyükbabası, büyükan­nesi, dayısı, amcası, teyzesi, yeğeni yoktu; her biri tek ve tekildi! Tahttan indirilmiş padişah varsa o, tahttaki padişahın kardeşi, kuzeni şehzade­ler sarayın “kafes” denen meka­nında tutuklu; önceki padişahın kadınları ve kızları da Eski Saray’da gözetim altında yaşarlardı. Padişah kızlarının evlendiği kaptanpaşa ve vezirlerden olan erkek çocuklarına şehzade denmezdi, bunlar hanedan varisi de sayılmazdı.

      ‘TOPKAPU SARAYI’

      Adını kapısında duran toplardan aldı

      Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_1
      Topkapusu Yazlık Sarayı iskelesinden padişahın binişe (deniz gezisine) çıkışı.

      Beyazıt’taki saraya daha önce yapıldığından Eski Saray, sonra inşa edilene de ilk zamanlar Yeni Saray denirdi. Topkapı Sarayı’nın belgelerdeki diğer adları: Saray-ı Cedide-i Âmire, Saray-ı Hakanî, Saray-ı Hümayûn, Südde-i Saadet, Der-i Devlet, Der-i Devlet-Mekin, Dergâh-ı Muallâ; İstanbul Sarayı, Taht Sarayı, Saray-ı Has’tır. Ya­bancı kaynaklarda Sérail du Grand Seigneur (Büyük Efendinin Sarayı), Grand Seraglio (Büyük Saray), New Serai (Yeni Saray), Topcapu Sarai yazımları vardır.

      Topkapı Sarayı adına gelince… Sarayburnu’ndaki bu yazlık kıyı sarayına, girişindeki toplar nedeniyle “Topkapu Sarayı” denirmiş. Padişah ve harem kadınları burada da kalır, saltanat kayıklarıyla buradan deniz gezilerine çıkılırmış. Bu ahşap saray 1862’de yanmıştır. Boğaziçi’ndeki yeni saraylardan saltanat kayıklarıy­la gelişlerde, sahilsarayın “Topkapu­su”ndan saraya çıkıldığı için zamanla bu ad da benimsenmiş. Günümüz­deki yaygın ve resmî adı budur.

      PADİŞAHLARIN ÖZEL EŞYALARI-ÖZEL HAYATLARI

      Kişisel tarih hazineleri ve anılar

      Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_2
      Hünkar Hamamı’nda cariyelerin padişahı yıkayışını betimleyen bir gravür.

      İstanbul fatihi 2. Mehmed’in 1460’larda yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda, sonraki padişahlardan, gereksinim ve zevklerine göre yeni odalar, köşkler, eklemeler , eskiyi yıktırıp yeniyi yaptıranlar vardır. Saray müzede; padişahların ve ailelerinin özel eşyaları, giysileri, silahları ile “hazine” denen birikim ve koleksiyonlar sergilenmektedir. Bir kasaba genişliğindeki bu sarayda, padişahların eşlerinin ve çocuk­larının mest pabuçtan kaftana kaprastlı kapaniçeye, sarığa kavuğa, fese, sorguca nişana, oyuncağa, kılıca, tesbihe… varıncaya değerli parçalar; saray arşiv ve kitaplıkla­rında bunları tanıtan belgeler, anılar kitapları; bina ve kapı cephelerinde de kitabeler vardır.

      Bu sarayda tahta oturan, ayak divanına çıkmak durumunda kalan; bayram kutlamalarını, arz günle­rinde divan üyelerini, elçileri kabul eden padişah; saraydaki diğer zamanlarını da yeme-içme, ibadet ve dinlenmeyle geçirirler. Ende­run’da içoğlanlarının, Harem’de de cariyelerin hazırladığı sazlı, sözlü, rakslı müsabaka ve müsamereleri (gece gösterilerini) izleyerek; kitap okuyarak-okutarak; kimileri masal, fıkra, destan dinleyerek; atalarının zaferlerini ve eski savaşları anlattı­rarak vakit geçirirler; saray dışında “biniş” denen gezilere çıkarlar, ava, hasbahçe ve kasırlara giderlerdi. 3. Selim gibi günlük yaşamını “ruzna­me” adıyla sır katiplerine yazdıran padişahlar da vardır.

      ŞİİRLER, ÖVGÜLER, GÜZELLEMELER…

      Suyu kevser, toprağı misk ve benzersiz

      Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_3
      Harem dairesi yapılmadan (16. yüzyıldan) önceki Topkapı Sarayı’nın minyatürü. Seyyid Lokman, Şehinşahname, 1581.

      Sarayın yapılışını anlatan Bizans tarihçisi Kritovoulos “Bu gör­kemli sarayın güzel kuleleri, Harem ve Selamlık daireleri, koğuşları, dinlenme köşkleri, revaklı koridor ve yolları, geniş avluları, göz alıcı hamamları var” derken, tarihçi İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman’da “İstanbul Fatihi, derya ile çevrili Zeytinlik diye meşhur tepeye bir Yeni Saray yaptırdı ki etraftan gelen gelip gören üstat mimarlar, taş ustaları ‘hiçbir asırda sanisi (ben­zeri-ikincisi) görülmemiştir’ derler. Suyu âb-ı kevser, misk kokan top­rağı, ağaçları tubâ misali, çimenleri diba gibi ziba, çiçekleri İrem gülzârı gibi yaz-kış solmaz, yemişleri cen­net meyveleri misalidir” demiş.

      Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sin­de: “Ebü’l-Feth (Fatih) bu saray şehirde yetmiş adet maksure-i şa­hane, müteaddit divanhâne ve hal­vethâne ve matbah, ve habbazha­ne ve tımarhane (hastane) ve odun ambarı ve alaf (yem) ambarı ve ıstabl-ı hassa ve kilâr-ı hassa… ve İrem-i zâtü’l-İmad misali bir Bağ-ı İrem tarh ve inşa edip ve yirmi bin ar’ar (servi) ve çınar ve savber ve şimşad misillü ağaçlar dikdürüb ve nice kere yüz bin şecere-i müsmire (meyve ağaçları) ravza-i cinandan (cennetten) nişan verir. Etrafı açık bir püşte (tepe) üzerine de ken­dilerine mahsus kâşi çinilerle kırk adet has odalar, Bâb-ı saadetin iç yüzüne de bir arz odası yaptırdı ki güya Kasr-ı Havernak’dı (Efsanevi Saray)” diye över.

    5. Eski âdetler ve tatlar gitti ‘cep’ten bayramlaşma geldi

      Eski âdetler ve tatlar gitti ‘cep’ten bayramlaşma geldi

      Bektaşî’nin nükteli bir yorumuna göre, “müminleri pek sevdiği için her yıl 11 gün daha önce gelen 11 Ayın Sultanı” Ramazan ve bayramı, eski renklerinden uzaklaştı, geleneklerini büyük oranda yitirdi. Artık bayram ziyaretleri ve yemekleri, bayrama özel giyim-kuşam yerine, telefon mesajlarıyla “cepten” bayramlaşıyoruz.

      Ramazan, Türkler için sadece oruç ayı değildi. Ramazan’ın gelişi, günler öncesinden yapılan hazırlıklarla karşılanırdı. Mutfak işleri, ev te­mizliği, alışveriş, her Müslüman evinin mutat telaşıydı. Eğlence hayatı da Ramazan gecelerin­de hareketlenirdi. İstanbul’da Şehzadebaşı’ndaki Direklerarası, eğlence mekanlarının başında gelirdi.

      Eski Ramazanlar davullar, toplar, kandillerle karşılanır ve yine davullar, toplar, kandillerle uğurlanırdı. Ramazan davul­cuları -ki çoğunlukla mahalle­nin bekçileriydiler- ayın 15’i ve bayram sabahları mahalleleri dolaşır, bahşiş toplardı. Davulcu­lara bey konaklarından verilen bahşişler, mutlaka bir mendil ya da kağıda sarılırdı. Davulcuların mahalleye girmesiyle, çoluk-ço­cuk pencerelere-kapılara koşu­şur, davulcuların söyledikleri mânileri dinlerlerdi.

      Gundemin_Tarihi_1
      1930’larda bir Ramazan Bayramı’nda İstanbul’da bahşiş toplamaya çıkan davulcu ve bekçiler

      Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri isimli kitabında Ramazan davulcu­larını şu satırlarla anlatır: “Biri boynuna ufak boy bir davul asar, diğeri eline bir cam fener alır, mahalleleri dolaşır, büyük ev ve konak kapısı önlerinde durur, kendilerine has bir ritm içinde davul çalar, şiir okur, bahşiş beklerlerdi. Çocuklar da bunları çok sevdiğinden manzumelerini daha fazla dinlemelerini temin için bahşişler geç verilir, gere­kirse ayrıca ricada bulunulur, bu arada dinlemek isteyen herkes pencerelere koşardı.”

      Gundemin_Tarihi_2
      İstanbul’da Çemberlitaş civarındaki bayram yeri. Ramazan ve Kurban bayramlarında şehirde büyük eğlenceler düzenlenirdi.

      Davulculara verilenler sadece parayla sınırlı kalmazdı. Bulgur, simit, pirinç, şeker gibi bahşiş­lerin yanında, kimi zaman evde hazırlanan kete ve katmer gibi yiyecekler de ikram edilirdi. 30 Ramazan akşamı ve bayramda da devam eden davul çalma gele­neği Türkler’e özgüydü.

      Oruç ibadetinin bitimini izleyen ilk gün için, İslâm dininin tanımına göre zengin sayılanla­rın yoksullara vermesi vacip ve sevap olan sadakaya fitre, fıtır sadakası ya da fıtır zekatı denir. Ramazan Bayramı denen 1 Şev­val gününün doğru adı da Fıtır/ Fitre Bayramı, eski deyimle “iyd-i fıtır”dır. O sabah, kuşluk vakti camide topluca kılınan namaza başlarken imam ve cemaat “Fitre Bayramı namazı kılmaya” niyet ederler.

      Oruç ayının sonunda tatlılara aşırı istek duyulduğu için bay­ram günlerinde baklava, kadayıf, şekerleme ikramları yapılır. Bun­dan dolayı Ramazan Bayramı’na halk arasında Şeker Bayramı da denilegelmiştir.

      Bayramlarımızın geleneksel ikramlarından akide şekeri, as­lında bir Yeniçeri Ocağı geleneği­dir. 3 ayda bir, ulufe denen maaş­larını almak için saray avlusunda toplanan Kapıkulu askerlerine, Has Fırın’da pişirilen fodla (pide) ile saray mutfağında hazırlanan çorba, zerde ve pilavdan oluşan kuşluk yemeği dağıtılır; bu sırada askerin padişaha bağlılığının işareti olmak üzere bir de “akide merasimi” yapılırdı. Yeniçeri Ocağı’nın büyük subaylarından kul kethüdası ile muhzır ağa, Kubbealtı’na gelerek sadrazamın başkanlığındaki divan üyelerine ellerindeki tablalardan mangır (para) biçimindeki akide (bağlı­lık) şekeri sunarlardı. Bu, Ocaklı­lar’ın padişaha bağlı olduklarının kanıtı sayılır; Yeniçeriler’in bir taşkınlık yapmaksızın aylıklarını alıp gidecekleri anlaşıldığından divandakiler rahatlardı.

      Bu ilginç saray geleneğinden konaklara, evlere, dükkanlara da akide şekerleri gider; herkes, Yeniçeriler’in bir eylem yapma­yacağını öğrenmiş olurdu. Bu gelenek nedeniyle bir bakıma huzurun, güvenliğin, ağız tadının simgesi kabul edilen akide şekeri, zamanla mevlit ve bayramların da ikramı olmuş; şekerciler, ağdaya zararsız boyalar, kokular, tarçın, karanfil, baharat katarak türlü akideler üretmişlerdir.

      (ntv tarih’in 8. ve 31. sayıları ile #tarih’in 2. sayısındaki yazılardan derlenmiştir)

      Gundemin_Tarihi_3
      1931’de Mahmutpaşa’daki Şekerci Hafız Mustafa’dan bayram alışverişi yapanlar.

      SARAYDA BAYRAMLAŞMA

      ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!’

      Fâtih Kanunnamesi’ndeki “Bayram­larda Divan Meydanı’na taht kuru­lup çıkmak emrim olmuştur” kuralı ge­reği, Ramazan ve Kurban Bayramı’nda, sabah namazından sonra, sarayın taht kapısı (Bâbüssaade) önüne mücev­herli altın bayram tahtı kurulur; sad­razam ve divan erkanı Kubbealtı’nda; ulema, ocak ağaları, kalemefendileri, hekimbaşıya kadar teşrifat defterinde yazılı olanlar da tören giysili olarak avlu revaklarının önünde el, etek, saçak öpmek için toplanırlar; Hasoda’da En­derun halkıyla bayramlaşan padişah Taht Kapısı’nda görününce çavuşlar topluca: “Aleyke avnullah, maşallah! Devletinle bin yaşa! Mağrur olma padi­şahım, senden büyük Allah var!” diye alkışta bulunurlardı.

      Gundemin_Tarihi_Kutu
      Sultan Abdülmecid ve bayramlaşma sırasında
      önünde 3 defa diz çöken sadrazam.

      Mehterhane’nin çalışı, donan­madan top ve tüfek atışları sürerken kutlamalar başlar; padişahın hocası, Kırım hanzadeleri, şeyhülislâm ve ule­ma, el öpmek için tahta yakın olurlar, ayağa kalkan padişahla musafaha ederlerdi. Bundan sonra teşrifatın alt sırasından yukarıya doğru, kapıcı­lar, mirahurlar, müteferrikalar, Birûn ağaları, kethüdalar etek öperler; en son Kubbealtı’ndan çıkan sadrazam ve divan erkanı, önlerinde çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası, tahta yakla­şırlardı. En çarpıcı sahne, sadrazamın, 3’er adım arayla 3 defa diz çöküp yeri, sonra padişahın her iki ayağını öpmesiydi.

      Muayede-i hümayun denen bu tören bitince Harem’e geçen padi­şah, ailesiyle de bayramlaşır; bayram namazı için hazırlanır, Harem Taşlığı’n­da murassa eyerli atına binerek Alay Meydanı’na çıkar, oradan da mevkib-i hümayun denen muhteşem kortejle namaz kılacağı camiye giderdi.

    6. Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

      Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

      3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.

      Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eği­tim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüş­diye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.

      Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa ba­ğımlı, cemaat, kilise okullarıdır.

      Türkiye’de her kanal ve dü­zeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eği­tim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edil­mesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-o­kumamış vatansever kadro­lar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.

      Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılır­ken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.

      29 Ekim 1923’te cumhuriye­tin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiş­tirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulu­sal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İn­kılâbı’nın da habercisi olacaktır.

      Yabancı okulların duru­mu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldı­rıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bun­lar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durum­daki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapa­nır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.

      Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygu­lanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğre­tilmeye başlanacaktır.

      inkılap_tarihi
      Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.

      BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ

      ‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’

      Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eği­tim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değer­lendirecekti:

      “Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacak­larını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerile­riyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Ted­risat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görme­mektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)

      Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynel­milel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebile­ceğini göreceğiz (…)

      Bütün bu topraklara Türk mahi­yetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka cami­alara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliye­tindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)

    7. Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

      Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

      Osmanlı padişahları 18. yüzyılın sonlarına kadar halife unvanını kullanmadı. Osmanlılar Türk soyundandı, dili Türkçeydi. Halife olmanın koşulu ise Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğlu soyundan olmaktı. Sultan Reşad 1. Dünya Savaşı sırasında cihad ilan edip Müslümanlar’ı savaşa çağırmıştı ama Araplar İngilizler’le çalışacaktı!

      Okur-yazar çoğunluğu­muzun tarih kültürü kulaktan dolma, okul kitaplarından hatırlananlar, basında okunanlardır. Bugün bile bu sığ bilgilerle “tarih” ak­tarmayı görev sayanlar var.

      Son örnek “halifelik”, “kelime-i tevhid” yazılı “yeşil bayrak” savları. Şeriat devleti olma, bunu simgeleyen keli­me-i tevhid yazılı bir de “yeşil bayrak”!

      Osmanlı Devleti bir şeriat devleti değildi. Bayrağı Türk bayrağı idi. Cumhuriyetle bu bayrak değişmedi; biçimi, ren­gi, nerelerde ne zaman açılaca­ğı-asılacağı bir nizamnameye bağlandı. Tarihî Galata Köprü­sü’nde Suudî bayrağı açılması cehalet değilse, 2024’ün ilk günlerine tarihlenen bir “fo­toğraf vakası”dır!

      “Padişah” olabilmek için Osmanoğulları soyundan bir padişahın oğlu olmak koşuldu. Ancak “hümayun”, “şahane”, “mülûkâne” bileşikli padişah sanları arasında hiçbir zaman bir “Halife-i Şahane/Mülûkâne” sanı yoktu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında bir “halifecilik” akımı başladı ama, Osmanlı padişa­hını Hz. Muhammed’in halifesi saymak olanaksızdı. Osmano­ğulları hanedan geleneğinde de halifelik yoktu. Hanedan Türk, dili de Türkçe idi. Halife olma­nın ilk koşulu, Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğulları soyundan olmaktı.

      Kapak_Dosyasi_7
      Osmanlı protokolü yüzyıllarca değişmeden sürdü. Bu protokole son halife Abdülmecid Efendi de uydu. Abdülmecid’in cuma selamlığından.

      Buna karşın 18. yüzyılın son çeyreğinde Aynalıkavak Tenkihnamesi’ne, Ruslar’a tanınan ödünlere karşılık, Osmanlı padişahının da (1. Abdülhamid) bütün Müs­lümanlar’ın halifesi olduğu maddesi yazılmıştı. Kuşkusuz bunu önerenler, Müslüman Arap toplumların bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. İslâm ulemasının da onayı yoktu. Buna karşın “halife sultan” yakıştırması 18. yüzyıl son­larından başlayarak kritik durumlarda kimi padişahların sanlarına “Halife-i Müslimin” övgüsü olarak eklendi. Sadece bir defa, 1. Dünya Savaş’ında Sultan 5. Mehmed Reşad bu sanla cihad-ı ekber ilan ederek bütün Müslümanlar’ı düşmana karşı savaşa çağırmıştı. Oysa buna ilk uyması gereken Hicaz Emiri Haşimî Şerif Hüseyin ve Araplar, bilindiği gibi İngiliz­ler’le işbirliği yapacaklardı!

      Son dönem padişahlarına “Halife-i Resulullah” değil, Müslümanlar’ın önderi anla­mında “Halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Müslimin”, hatta “Zıllullah-ı fi’l-Âlem (Tanrı’nın gölgesi) gibi işlevi, yaptırımı olmayan başka onursal sanlar yakıştırıldı.

      13. yüzyıl sonu, 14. yüzyıl başında Anadolu’nun kuzeybatı bölgesinde kurucu beylerin adlarıyla tarih sahnesine çıkan Karaman, Menteşe, Aydın, Karesi gibi yerel Türk egemen­leri arasında Osman da vardı. 1281-1299 arasında Eskişe­hir-Söğüt-Bilecik bölgesini yurt edinen baba-oğul Ertuğrul ile Osman’ın örgütlediği Osma­noğulları’nın kuruluşu evresi, gazilerin fetih ve zaferleri, veli/ ermiş kimliklerin moral deste­ği ile parlak geçti. Osmanlılık, öteki beyliklerden önce “devlet” oldu. İstanbul’un alınışıyla, Batılılar’ın Ottoman Empire (Memalik-i Osmaniye) adıyla imparatorluk düzeyine ulaştı.

      Osmanlı hanedanında bu emperyal kimliği ya da portre­yi ilkin Fatih Sultan Mehmed temsil etti. Döneminde, Rume­li’nin ve Anadolu’nun “Çasar”i (Roma İmparatoru) sayılıyordu. Bu konumu, yaptırdığı sara­yın (Topkapı) Bâb-ı Hümayun denen görkemli cümle/tören kapısı alınlığındaki yazıtta vur­gulanmıştır: “Sultan’ül-Berrîn, Hakanü’l-Bahreyn” (Karaların Sultanı, İki Deniz’in Hakanı).

      Onun ardılı padişahlar da en geniş sınırlarla Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Kafkasya ve Kırım’ın sultanıy­dılar. Roma’dan 1000 yıl sonra Akdeniz havzasına egemen, Osman’ın soyundan sıralı inen “padişah oğlu padişah”ların, yazılı buyruklarındaki sanları da “Sultanü’l-berrîn Haka­nü’l-Bahreyn” idi. Asya, Avru­pa, Afrika’da egemen oldukları ülkelerin toplu tanımı “Mema­lik-şahane”, “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”, “Memalik-i Âliye-i Osmaniye”, Avrupa’da Otto­man Empire’dı. Yakın zaman tarihçilerimiz de bundan çeviri Osmanlı İmparatorluğu derler.

      Kapak_Dosyasi_8
      Hilafet bayrağı diye bir şey yoktu. Seferleri önceleyen hafta ve aylarda da padişahlık simgesi tuğlar, sancak-ı şerif, yeşil -beyaz kılaptanla işlenmiş üç hilalli Liva-i sultanî Saray kapısına asılırdı.

      Şu da vurgulanmalı: İstan­bul’un alınışını izleyen dönem­lerde Arap-İslâm ülkelerini de sınırlarına katan Osmanlı padi­şahları “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’ye hizmet eden) sanını almakla yetindiler. İslâmiyet’e hizmeti öncelediler ama bir İslâm devleti olma­yı amaçlamadılar. Örneğin “Osmanlı” adının başına-önüne bir “Türk” eklemedikleri gibi, “İslâm” da eklemediler; ama gayrimüslim uyruk ve toplu­luklara inanç-ibadet, ticaret, yaşama özgürlüğü tanıdılar.

      Fatih Kanunnamesi denen yasada, padişahlık alan ve yet­kileri belirlenmişti. Buna göre ülke Osmanoğulları’nın mülkü, mülkün sahibi de tahttaki padi­şahtı. Padişah ülkeyi ve tebaayı dilediği gibi yönetmek yetki­sindeydi; ancak bu keyfî bir yönetim değildi. Din kuralları ve örfle (yasalar) sınırlanmış bir yetkiydi.

      Padişah, Dîvân-ı Hümâ­yun’da alınan ve sadrazamca sunulan kararları onaylar; varsa önerilerini bildirirdi. Tanzimat sonrası düzenleme­de de Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) kararlarını onaylardı. Öyle ki arşivlerde telhisle­rin (karar özetlerinin) altına “onaylamıyorum!” anlamında bir sözcük değil, “mabeyn şer­hi” denen öneri yazılırdı.

      Osmanlılık, temel ve bir­leştirici kavram; ana öge de Osmanoğulları idi. Padişahlı­ğın bir olmazsa olmazı “gazâ ve cihad”dı; bunun somut belirtisi kılıç kuşanma idi. Tahta geçen şehzade, padişâh-ı âlem ve başkomutan oluyordu.

      VEZİRİAZAM / SADRAZAM / BAŞVEKİL

      ‘Yük taşıyan’ 218 vezir, 600 yıl padişah adına yetki kullandı

      İlk zamanlar Büyük Vezir/Vezir-i Kebir, giderek Vezir-i azam, sonra sadrazam, arada yine Vezir-i azam, son dönemlerde ise başvekil denen kişi; padişahın mühr-i hümayununu taşıdığından padişahın yet­kilerini de taşıyordu (kuruntulu sadrazam­lar bu mührü hamamda bile boyunların­da taşırlarmış).

      Padişah, sorumluluklarını, sözlük anla­mı “yük taşıyan” olan vezirlere, asıl büyük sorumluluğu ise başvezire (sadrazam) yüklerdi. Sadrazam, Dîvân-ı Hûmayun’un başkanı, Tanzimat ve sonrasında Meclis-i Vükêlâ/ Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) reisi konumundaydı.

      İlk vezir Alaeddin Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya (1922) kadar, 218 sadra­zam saptanıyor. Klasik dönemde zengin gelirli hasları olan, “meşru rüşvetler” de alan sadrazamlara 1843’te 1000 altın aylık bağlandı. 2. Meşrutiyet sadrazamla­rı, nazırlardan heyet-i vekile kurarak padi­şahın onayına sunma yetkisi kazandılar.

      Sadrazamın doğrudan buyruklarına “emr-i sâni” ve “irade-i âliye” denirdi. Dîvân-ı Hûmayun’daki mutat oturumla­rından başka, ayrıca Paşakapısı Divanha­nesi’nde veya sadrazamın kendi kona­ğında, yönetime ilişkin konuları görüşmek üzere haftada 2 gün toplantı yapılırdı.

    8. Padişah: 7 iklimin hakimi ancak sınırlanmıştı yetkisi

      Padişah: 7 iklimin hakimi ancak sınırlanmıştı yetkisi

      Osmanlı döneminde “astığı astık-kestiği kestik” olarak bilinen padişahlar, birçok kurum ve kişi tarafından “ortak karar”a zorlanmıştır. Fatih’ten bu yana padişahlar önemli kararlarını hep danışarak aldılar. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var”dı ama; esas olarak Dîvân-ı Hümâyun ve sonradan Meşveret Meclisi’nin denetimi vardı.

      Günümüzde mitinglerde açılan “hilafet bayrakla­rı”, sıklıkla dile getiri­len Osmanlı özlemi… Osmanlı döneminde devlet idaresi ve bu­nun günlük hayattaki biçimleri, uygulaması nasıldı? Padişah her konuya tek başına karar veren mutlak güç müydü? Bu soruları tarihçi Necdet Sakaoğ­lu’na yönelttik.

      Klasik Osmanlı devrinde gerek Dîvân-ı Hümâyun, gerek sadrazam, gerek diğer iktidar odaklarının, kısacası sistemin nasıl çalıştığını en yalın ifadesiyle anlatır mısınız? Bunlar ne iş yapıyorlardı ve yetkileri nasıl düzenlenmişti?

      Bu elyazmasının içerisinde (Dîvân-ı Hümâyun kararla­rından örneklerin bulunduğu derleme bir münşeat mecmua­sını gösteriyor. Tarih: 1620) bes­meleyle başlayan veya dualarla biten tek bir belge yoktur. Hepsi adeta bugünkü laik düzene uyan bir biçimdedir. Konu anla­tılmış, kararlar alınmış, altına da imzalar atılmış. Şeyhülisla­mın da veziriazamın da kazas­kerin de imzası var. Bu, Osmanlı Devleti’nde Fatih’in koyduğunu düşündüğümüz kanunnameyle başlamış bir düzen.

      Diyelim ki bir savaş/sefer kararı… Padişahın tek başına karar vermediği kritik durumları ve işleyişi anlatır mısınız?

      Kapak_Dosyasi_1
      Yayın Kurulu üyemiz Necdet Sakaoğlu, padişah-divan ilişkisini anlatıyor

      Prut Harbi’nden (1710-11) örnek verelim. Savaşa giden yolda önce bir takım sınır olayları meydana geldi. Bunları hallet­mek için gelen elçinin istekleri reddediliyor, gönderilen elçi de istenilen kararla dönemiyor­du. Bizden giden elçi menfi bir sonuçla dönüyor veya onların gönderdiği elçi istediği sonucu alamadan dönüyordu… Sonra, huduttan da cansıkıcı haberler gelmeye başladı. Neticede konu, artık Kubbealtı’nda, Dîvân-ı Hümâyun’un gündemi oldu. Nişancı, Kubbealtı üyelerini -Hey’et-i Vükelâ- yani “Bakan­lar Kurulu”nu bilgilendirerek “Rusya’ya harp açmamız gere­kir” diyor, gerekçelerini anlatı­yor. O zamanlar henüz Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı). Dışişleri’ne bakan Nişancı Efendi, onun yardımcısı reisül­küttab var (bugünkü Dışişleri Genel Sekreteri). Bunlar savaş açma gerekçelerini kurula getiriyorlar. Kurulda sadrazam sırayla herkese söz veriyor “Ne dersiniz” diye. Onlar da görüş­lerini açıklıyorlar. Bütün bu is­tişareden sonra alınan karaları divan katipleri yazıyor. Kurul üyelerinin adları ve unvanları yazılıyor imza olarak. Sonra pa­dişaha sunulmak üzere Nişancı Efendi, reisülküttaba bir de özet hazırlattırıyor. Bu karar özetine “telhis tezkiresi” deniyordu. Sonra divan günlerini (cu­martesi, pazar-pazartesi-salı) izleyen arz günlerinde (çar­şamba-perşembe) Sadrazam, vezirler, kadıaskerler, Nişancı Efendi, arz odasında padişahın huzuruna çıkarak onay alı­yorlardı. Padişah çoklukla arz tezkiresinin yukarısına “mü­nasiptir, mucibince amel oluna” (uygundur, gereği yapılsın) diye yazar veya yazdırırdı.

      Dîvân-ı Hümâyun nasıl çalışıyor?

      Cumartesi, pazar, pazartesi ve salı günleri toplanıyor. Çar­şamba ve perşembe de “arz tezkiresi”nin sunulduğu günler. Bu 2 gün padişah arz odası­na çıkıyor. Arz odası Dîvân-ı Hümâyun’un tam karşı çapra­zında. Çavuşpaşa ve kethüda efendi, padişahın arz odasına geldiğini sadrazama haber veriyor. Sadrazam da tek veya kurul üyeleriyle, arz kıyafetiyle -padişahın huzuruna çıkarken giyilen kürk ve kavuk ile- huzu­ra giriyor. Padişah “sedir taht”ta oturmakta. Bir yanında “kılıç”, diğer tarafında “kitap” var. Yani padişah, “sahibü’s- seyf ve’l kalem”; okur-yazar, gerektiğin­de de savaşır” hatırlatmasıdır. Arkasındaki rafta da kitaplar duruyor. “Padişahım nasılsı­nız?” gibi cümleler kurulmaz, resmî bir görüşme. Padişah başıyla işaret ediyor. Sadrazam, sözlü olarak Divan’da alınan kararı bir cümleyle açıklar veya Nişancı Efendi’ye işaret ede­rek okutur. Padişah açıklama isterse sadrazam veya işaret ettiği üye açıklar. Padişah “mü­nasiptir, mucibince amel oluna” der veya aynı anlama gelecek şekilde başıyla işaret eder. Hu­zurda veya daha sonra bu cümle yazılarak sadrazama gönderi­lir. Böylece Dîvân-ı Hümâyun kararı onanmış olur. Divandaki söz alma, itiraz, tartışmalar… Padişah huzurunda yapılamaz. Ayakta, elpençe sessiz duruş, mutlak saygı gereğidir. Dua, amin, teşekkür de sözkonusu değildir.

      Kazasker Bostanzade Yahya Efendi, çocuk denebilir yaştaki 1. Ahmed’in (1603-1617) hu­zuruna arza girince nasıl tere battığını Târih-i Sâf ’ta anlatır.

      Dîvân-ı Hümâyun’un ne tür kuralları, törenleri var?

      2. Mahmud’a (1808-1839) kadar klasik dönemde Dîvân-ı Hümâ­yun, en yüksek karar merciiydi. Dîvân-ı Hümâyun üyeleri sabah namazını Ayasofya’da kıldıktan sonra önlerinde-arkalarında muhafızlar (korumalar) olacak şekilde, sarayın tören kapısı Bâb-ı Hümayun’dan girerek Bâbüsselâm’ın önünde attan iniyorlar. Evvela reisülküttap (başkatip) ve katipler giri­yor. Kubbealtı’nın kapısı açık. Ayasofya’dan gelen üyeler de -yeniçeri ağası, kadıaskerler, vezirler, şeyhülislam- sırayla içeri girip sedirlerdeki yerlerini alıyorlar ama sadrazam girene kadar ayakta bekliyorlar. En son sadrazam giriyor, bir sağına bir soluna bakarak “Sabahınız hay­rola” diyor. “Selamün aleyküm” demiyor!

      Örnek olsun diye getirdiğim elyazması mecmuadaki (der­leme bir eser) onlarca Dîvân-ı Hümâyun kararlarından biri şu 7 sayfadadır. Yazı mükem­mel, cümleler kusursuz. Metin Türkçe ama Farsça-Arapça deyimlerle yüklü. “Niye yalın Türkçe yazmamışlar” diye­meyiz. Divan kararları, kağıdı, yazısı ve ifadesiyle özgündür. Sahtesi yapılmamalı, yapılamaz! Bunun için Osmanlı bürokra­sisinde belgeler çok özenli yazılır, Farsça-Arapça-Türkçe karma deyimler, terimler tercih edilirdi. Sıradan okur yazar­ların taklit edemeyeceği hatta okuyamayacağı, anlayamaya­cağı metinler kurulurdu. Yazılar harekesiz ama mükemmeldir. Okumayı kolaylaştırıcı hareke­ler yok. “Nîşân-ı Hümâyun odur ki”, yani “padişahın emri şudur” cümlesiyle başlıyor, besmeleyle başlamıyor. Dîvân-ı Hümâyun kararlarının altında, toplantıda bulunanların adları-imzaları var. Divan reisi olan sadraza­mın adı-imzası en altta, en alt düzeyde rütbeye sahip olanların adı-imzası en yukarıda yazılı­yordu, usûl böyleydi. Veziriazam kendini “minel fakir” -yoksul kul- olarak yazmış. Yani o kadar mütevazı.

      Adsız_Resim (1)

      Kubbealtı kararlarıyla padişahın iradesinin uyuşmadığı durumlarda ne oluyordu?

      Ender olarak yaşanıyordu denebilir. İstisnalar dışında “padişah itirazı” gösterilemez. Fatih Kanunnamesi gereği ku­rul oturumlarına katılamazdı padişah. Adalet Kasrı’nın Kubbealtı’na açık ka­fesli ve perdeli pence­resinden oturumları izleyebilirdi. Çünkü karar padişahın buyruğu gibi kaleme alınıyor. Padişah ku­rula girmezdi çünkü Dîvân-ı Hümâyun başkanı sadrazam padişahın mührünü taşıyor. Dolayısıyla onun yetkilerini taşımakta. Kimi du­rumlarda divandan önce padişahın gö­rüşü alınabiliyordu kuşkusuz. Bunların hepsi yaşanmıştır. Demek ki Osmanlı padişahı “şuraya savaş açtım” veya “şunu onaylayın” diyemiyordu. Veya padişah sadrazamı azledi­yordu. Görüş ayrılıkları nede­niyle sadrazam azilleri çoktur.

      Dîvân-ı Hümâyun kararları­nı katipler özenle yazar, mü­meyyizler (redaktör-editörler) kontrol ederdi. Divan kararla­rında bir yanlış bulmak olası değildir.

      Bu bahsettiğiniz sistemde yetki paylaşımına dair aklınızda bir hadise var mı?

      Mesela cülus töreni en büyük törendi. Sultanın ölmesiyle, yerine yeni padişahın geçmesi. Ölen padişahın defteri kapanmış, hükümleri geçmez olmuştur. O ancak tarihin konusu olmuştur artık. Devletin ve ülkenin sahibi, kulların efendisi artık yeni padişah olacaktır. Klasik biat olan cülusta, padişaha en son saygı sunan sadrazamdır, yalnızca o, padişahın ayağını öper. O an padişah da sadrazam da ayağa kalkarak “musafaha” (ellerini buluşturma yöntemiyle selamlaşma) ederlerken içoğlanlar yani Enderun’dan “alkıççı” denen bir grup, “alkıç” denen “ululama” yaparlarmış: “Padişahım çok yaşa, bin yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” derlermiş.

      Kapak_Dosyasi_3
      Dîvân-ı Hümâyun kararlarından örneklerin bulunduğu münşeat mecmuası, 1620’ler (Necdet Sakaoğlu koleksiyonu).

      Acaba günümüzde sıkça duyduğumuz “Allahuekber”i de derler miydi alkıççılar? “Allahuekber” diye bağırmak Osmanlılar’da var mı diye aradım; teşrifat defterlerinde öyle bir nümayiş bulamadım. Osmanlı protokolü belki biraz Roma’dandı.

      Padişahın tahta geçişinde yani cülûs merasiminde, teşrifat sırası yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıyaydı. En alt seviyede protokole dahil olanlar, yani gayrimüslim temsilcileri, padişaha yaklaşmadan uzaktan temenna (eğilip elini ayağına sonra başına götürmek) ederek hızla geçerler. Sonra müteferrikalar, kalem efendileri… Giderek üst düzeye doğru padişaha yaklaşma adımları birer ikişer artar. Sıra padişahın ayağını öpenler gelir. Son zamanlarda ayak öpmek hakaret gibi sayıldığından padişah tahtının yanına saçak konulmaya başlanmış ve o öpülmüş. Abdülmecid’den itibaren de saçak öpülmesi âdet olmuş.

      Kapak_Dosyasi_4
      Dîvân-ı Humâyun üyelerinin, alınan kararları altına ad ve unvanlarını yazarak imzaladıkları görünüyor.

      Daha sonra ortaya çıkan Meşveret Meclisleri var. Bu meclisleri hangi ihtiyaç doğurdu?

      Meşveret Meclisi, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonunda başlattığı bir uygulama. Zira Kubbealtı vezirleri, çoklukla görgü-bilgi ve öğrenimleriyle devletin işleyişini yeterince bilemiyorlardı. Padişahlar da aynı durumdaydı. İşi bilen uz­manlara ihtiyaç duyulduğunda konuyu ve durumu bilenler pa­dişahın veya sadrazamın baş­kanlığında toplantıya çağırılır, konular burada tartışılırmış.

      Veziriazamın da Paşakapısı’n­da topladığı bir divan vardı. Kimi Veziriazamlar, da Kub­bealtı günlerinin ikinci veya üçüncüsünü Paşakapısı’nda birkaç veziri ve işbiliri çağırıp yaparlarmış.

      Kapak_Dosyasi_5
      Topkapı Sarayı, İkinci Kapı ve Dîvân-ı Hümâyun, Hünername.

      İstanbul fethinden 19. yüzyıla kadar bu işleyişe dair neler söyleyebilirsiniz?

      Fatih Sultan Mehmed’in getir­diği düzen, “laik” bir düzendi. Çünkü Dîvân-ı Hümâyun, şeri­ata göre çalışmıyordu. Topkapı Sarayı da“laik” bir saraydı. Sa­ray’da ezan okunmazdı.Ağala­rın minaresiz bir mescidi vardı. Son birkaç minaremsi muhdes­ler 18. yüzyıl ve sonrasındadır. Surların kuşattığı alanda ve sa­rayı kuşatan iç sur içinde de yani Topkapı Sarayı’nda cami yoktur. Haremağası Beşir Ağa ısrarla kendi bölümlerine bir cami yaptırmak istemiş, sonunda caminin çatısını geçmeyecek bir minare koymasına izin verilmiş. Bir köşe, minare biçiminde ya­pılmış. Ezan okunması da sorun olmuş. Seferli Koğuşu’nun min­yatür mescidine Sultan Abdül­mecid izin vermiş. Koca sarayda cami yok. Minaresiz bir Ağalar Mescidi vardı.

      Topkapı Sarayı’nın 2. kapı­sından sonra “örf” başlar; yani “şeriat” biter! Bu, şu demek oluyor: Topkapı Sarayı’nın kuleli kapısından itibaren örf geçer­lidir. Örf, zamanın kurallarına göre yetkili olan kişinin aklına uyan şekilde karar vermesi ve uygulamasıdır. Dolayısıyla pa­dişahın idam cezası vermesi de orada başlıyor. Ama Sadrazam da o eşikten girdiği an yetkile­rini kaybederdi; ancak kapının dışına adım attığı an padişahın bütün yetkilerini kullanabilirdi.

      Kapak_Dosyasi_6
      Devletin tüm meseleleri Kubbealtı’nda toplanan Dîvân-ı Hümâyun’da tartışılıyordu.
    9. Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

      Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

      Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.

      İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahları­nın saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Se­lamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğün­ler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indir­me hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belge­ler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraf­lar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.

      Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balık­hane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sür­güne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.

      Osmanli_Tarihi_1
      Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.

      Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kar­deş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşle­rini, bunların erkek çocuklarını büyük-kü­çük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde ci­nayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı güt­mek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldür­ten padişahlar dahi vardır.

      Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabın­daki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilin­ce boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şöval­yeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’da­ki tutsaklığı, -olasılıkla zehirle­nerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.

      Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikin­cisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selâ­nikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:

      15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan ge­lesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönde­rir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıy­la Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.

      Osmanli_Tarihi_2
      Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.

      Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâde­ler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.

      Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sa­rayda ölen ilk padişah; 5 şehza­denin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.

      2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Mu­rad’ın ölümü ve sonrasına gelin­ce… 1595’te Erbain ayı (21 Ara­lık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.

      İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhase­kisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hami­le gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.

      Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile sakla­maya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehza­delerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferri­ka rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:

      “Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaş­tırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanı­yordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp an­laştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gel­mesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın sarayda­ki şehzadeleri anneleri ile “muh­kem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyul­muş, ezberlenmiş, dillerde idi!

      Osmanli_Tarihi_3
      19 kardeşini katleden Mehmed’in Ayasofya’daki türbesi.

      Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mu­danya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Baye­zid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüse­yin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzade­si vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyük­çelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşüne­rek belki çare olur diye ağabe­yine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:

      ‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim

      Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’

      3. Mehmed o gece kardeşle­rini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-kat­liam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sor­guçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.

      19 kardeşinin katili 3. Meh­med, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tah­tımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanma­ları nedeniyle sancağa gönder­memiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.

      Bu yazı münasebetiyle belir­telim: Şehzadelerin ve Sultane­fendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğu­lan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçile­rin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.

      17.YÜZYIL

      ‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?

      Osmanli_Tarihi_Kutu
      Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.

      Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzade­lerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.

      2. Osman da tahttan indirilip Yeniçe­rilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması ko­şuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.