1915’teki kara muharebeleri sırasında şehit olan 57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey, Çanakkale’nin unutulmaz fedakarlarından biriydi. Ancak onunla ilgili anlatılar ve tarih çalışmaları; doğru metodoloji, saha çalışması ve ilk defa ortaya konan belgelerle bilimsel bir eser haline getiriliyor. Efsaneleştirme veya genellemelere karşı, bugüne taşınan hakiki bir kahramanlık tarihi. Bir referans kitabı.
Özellikle son dönemde Kronik Yayınları’ndan çıkan yayınlar, askerî biyografi ve askerî tarih konularında literatüre önemli katkı sağlıyor. Bunlar arasında 1. Dünya Savaşı Çanakkale cephesinde şehit olan 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey’in belgesel-askerî tarih/ askerî biyografi ekseninde sunulan hikayesi dikkati çekiyor.
Başarılı ve zafer sürecinde muharebe kazanmış askerî birlikler genellikle kumandanı ile anılır. Ancak 57. Alay, genellikle bağlı bulunduğu 19. Tümen’in Komutanı Albay Mustafa Kemal ile bilinir; kara çıkarmalarının ilk günü olan 25 Nisan 1915’te Anzak (ANZAC) kuvvetlerini Arıburnu’nda durdurmaları ile tanınır. 57. Alay Komutanı olan Yarbay Hüseyin Avni Bey, elinde kılıç başta olmak üzere askerlerini süngü hücumuna kaldıracak kadar cesur ve inançlı bir komutandır. Aynı zamanda Çanakkale muharebeleri esnasında şehit olan 15 alay komutanından biridir. Ancak Mustafa Kemal’in, Ruşen Eşref’e mülakatında sarfettiği “Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz” sözlerinde altı çizildiği gibi, Türkler şahsi kahramanlıklara değil, ordunun tamamının kahramanlığına sahip çıkmıştır ve vatan bu sayede kurtulmuştur. Ancak bu durum, tozlu raflarda kalan belgelerle beraber Yarbay Hüseyin Avni Bey gibi birçok fedakar subayın şahsi kahramanlıklarının yıllar içinde örtülü kalmasına neden olmuştur.
Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu sırada üzerinde bulunan üniforması.
Türkiye’de 57. Alay’ın Çanakkale muharebeleri safahatını içeren çeşitli eserler yayımlandı. Bunlar 57. Alay tarihçesini, alayın Çanakkale muharebeleri cerideleri, 19. Tümen Çanakkale muharebeleri cerideleri gibi askerî belgelere dayalı birincil kaynaklar ve çeşitli hatıra ve belgelere dayalı olarak anlatan ikincil kaynaklardı.
Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey – Şanlı 57. Alay’ın Cesur Komutanı kitabının hazırlanmasında, harp cerideleri başta olmak üzere yerli ve yabancı kaynaklar incelenmiş. Bu kaynaklardan alıntılar ve belgelerle beraber, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in kendisiyle aynı ismi taşıyan ve yazarlardan biri olan torunu Hüseyin Avni Tanman ve ailesine ulaşan evrak-ı metrukesi; arazi üzerinde yapılan özenli ve detaylı çalışmalar; doküman, fotoğraflara sahip kurumsal arşivler; şahsi koleksiyonlar incelenmiş. Deyim yerindeyse -eldeki geniş kaynak ve manevra alanına rağmen-iğne ile kuyu kazılarak müstesna bir eser halinde ortaya konmuş. Bahsi geçen kaynaklara dayanılarak, özellikle arazi bilgisiyle bunlar somutlaştırılmış.
Diğer taraftan 57. Alay haritaları üzerinden muharebe arazisinde siper, karargah, mevzi, tünel vb. tüm noktalarda titiz bir şekilde arazi çalışması yapılmış. Bu sayede -bana göre eserin askerî tarihe en önemli katkılarından biri- Yarbay Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu yer, yani 57. Alay karargahının ve çadırının bulunduğu nokta tam olarak tespit edilmiş.
Hüseyin Avni Bey’in karargahı ve Çataldere mıntıkasındaki önemli noktalar. 1 numara karargahın yerini, 2 numara şehit olduğu noktayı gösteriyor.
5 bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Yarbay Hüseyin Avni Bey’in hiç bilinmeyen kökeni, ailesi ve en eski fotoğrafı ile beraber Çanakkale cephesinden önceki askerî görevlerine ait bilgiler okuyucuya sunulmuş. Kitabın hacminin yaklaşık yarısını oluşturan ikinci bölümde ise Hüseyin Avni Bey’in Çanakkale muharebelerindeki neredeyse her anına, bütün aksiyonlarına yer verilmiş. Şehit oluşu ise ayrı bir kısım olarak üçüncü bölümde anlatılmış. Çanakkale muharebeleri üzerine araştırma yapanlar ve meraklılar arasında en çok ilgi çekecek bölüm Hüseyin Avni Bey’in şehadeti bölümü olacaktır diye düşünülebilir. Zira onun şehit oluşu, araştırmacıları ve muhibbanları arasında hep tartışma konusu olmuştur. Kimi kaynaklara göre Hüseyin Avni Bey İtilaf deniz topçusu tarafından gemilerden atılan bir topun karargah çadırına düşmesi ile şehit olmuştur. Kimi kaynaklara göre ise Boyun bölgesinde (Courtney’s Post) bulunan Avustralya yapımı “Garland” siper havanı veya o bölgede konuşlu bir Japon siper havanından atılan mermi ile şehit düşmüştür. Kitabın yazarları, belgeler ve raporlar ile bu konuya da son noktayı koymuşlar.
Dördüncü bölüm her ne kadar Yarbay Hüseyin Avni Bey’in mektuplarından oluşsa da, aynı zamanda kendisinin entelektüel yönü ve ailevi ilişkileri hakkında da bizlere ipuçları veriyor. Bu bölümde hem Hüseyin Avni Bey’i hem de “Hüseyin Avni”yi birarada görmek mümkün. Şahsi evrakları arasında bulunan ve özellikle “Avni” imzası ile yazdığı nazireler; Mehmet Akif (Ersoy) tarafından 14 Ocak 1915’te yazılan “Akif” imzalı “Meal-i Celili” adlı şiir ile çocukları ile arasındaki yazışmalar, Hüseyin Avni Bey’in gündelik hayatı hakkında bizlere detaylı bilgiler sunuyor.
ŞEHİT YARBAY HÜSEYİN AVNİ BEY
HÜSEYIN AVNI TANMAN – AHMET YURTTAKAL KRONIK KITAP, 2021 304 SAYFA, 40 TL
Yazarlar, kitabın beşinci ve son bölümünü Atatürk’ün verdiği “Arıburun” soyadını taşıyan Hüseyin Avni Bey’in ailesine ayırmış. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na, sonrasında Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve Cumhurbaşkanı Vekilliği’ne kadar yükselen Tekin Arıburun Paşa’dan da bahsedilen bu bölümde, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in şehitliğinin bulunduğu yer, bunun yapılışı ve yapılan ziyaretlerden de sözediliyor.
Askerlik yalnızca bir meslek değil bir yaşam tarzıdır. Yani askerî biyografilerde özel hayat ve askerî hayat birbirinden bağımsız olmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında, eserin askerî biyografi çalışmalarına ilham verecek nitelikte ve metotta hazırlandığını söyleyebiliriz. Öte yandan tarih çalışmaları açısından, birincil kaynakların ışığında ele alınan ikincil kaynakların ilk defa ortaya konan belgelerle neredeyse “ana kaynak” niteliğine taşındığını görüyoruz. Yazarları, özellikle bu gösterdikleri özen ve çalışkanlıkları nedeniyle kutlamak gerek.
Literatürde tarihî/askerî biyografi çalışmalarının çoğunlukla tek kaynak üzerinden yürütüldüğünü; bunların bireysel çalışmalarla “sentezlenerek” eser hâline getirildiğini biliyoruz. Halbuki bu eser, bu tür çalışmaların müşterek bir şekilde yapılması ve doğru metodoloji kullanılması durumunda, ortaya uluslararası referans değeri taşıyan ürünler koyabileceğinizi gösteriyor. Sürecin olmazsa olmazı da tabii arazi çalışması ve varolan diğer kaynakların arazi üzerinde teyit edilmesi.
Üzerinden 106 yıl geçmiş olsa da, 1. Dünya Savaşı’nın bizler için en hatırda kalan muharebelerinin yaşandığı Çanakkale, bize yeni görüntüler-bilgiler sunmaya devam ediyor. 25 Nisan 1915’te İtilaf Devletleri’nin başlattığı kara harekatı büyük bir Türk direnişi ile karşılaşmış; düşman ilk gün hedeflerine yaklaşık 9 ay boyunca ulaşamamış ve Gelibolu Yarımadası’nı tahliye etmek zorunda kalmıştı.
Muharebeler sırasında özellikle Kuzey Cephesi’nde zaman zaman komuta kademesinde tartışmalar yaşandı; 19 Mayıs taarruzu, Sazlıdere Bölgesi’nin güvence altına alınması meselelerinde 19. Tümen Komutanı (sonradan Anafartalar Grubu Komutanı) Mustafa Kemal Bey (Atatürk) ile 3. Kolordu Komutanı Esat (Bülkat) Paşa karşı karşıya geldiler. 25 Nisan günü yaşanan destansı direnişin ardından Çanakkale cephe gerisi; şehzadeler, bürokratlar, veliahtlar, gazeteciler ve diğer birçok kişinin ziyaretçi akınına uğradı. Esat Paşa, konumu itibarıyla tüm bu ziyaretçilere eşlik etmek ve onları ağırlamak durumundaydı. Elbette bu ziyaretler esnasında en önemli hususlardan biri de hatıra fotoğraf alınması idi. Esat Paşa tarafından 1950’de 88 yaşındayken ve muharebelerden 35 yıl sonra daktilo edilen; henüz tamamı yayımlanmayan ve tartışmalı bilgiler içeren bu hatıralarda; bahsi geçen bu fotoğraflardan birçoğuna yer verilmiştir. Bunların bir kısmı daha evvel görülmüş olsa da, fotoğrafların iyi kondisyonu ve yeni bilgiler eşliğinde sunulması; savaş coğrafyasının önemini ilk elden yansıtması bakımından benzersizdir.
106 yıl sonra, saygıyla-minnetle selamlıyoruz askerlerimizi.
KEMALYERİ KARARGAHI Kemalyeri Karargahı’nda (soldan sağa): 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal Bey, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 1. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Eggert (Alman), 3. Kolordu Kurmayı Yüzbaşı Burhanettin.
MÜBAREK DERE Kemalyeri’nde bulunan 3. Kolordu karargahının yaklaşık 400 metre kadar güneydoğusunda bulunan ve kolordu ihtiyatlarının bulunduğu Mübarek Dere içinde bir grup subay. Çok iyi kamufle edilmiş çadırlar ve muntazam bir telgraf hattı. Öne çıkan isimler ise 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa ve Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay). Bugün bu noktada Mübarek Dere Şehitliği bulunmaktadır.
TALAT VE ENVER PAŞALAR Talat Paşa’nın cepheye gelişini ispat eden bir belge. 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa, Adliye Nazırı İbrahim Bey, 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin Bey (Altay), 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal göze çarpıyor. Esat Paşa’nın ifadesine göre Talat Paşa, 5 Haziran 1915 tarihinde Esat Paşa’nın karargahına gelmiştir. Öğle yemeğini beraber yediklerinden; yemekte kadınbudu köfte, etli enginar, pancar turşusu ve kahve ikram edildiğinden; sonrasında da Talat Paşa’nın maiyetindekilerle beraber Kilitbahir üzerinden Güney Cephesi’ne gittiklerinden bahseder. Ancak Esat Paşa bu bahsinde Enver Paşa’dan sözetmediği gibi, Enver Paşa’nın 5 Haziran 1915 tarihinde cepheye bir ziyareti yoktur. Bu fotoğraf büyük ihtimalle Enver Paşa’nın bilinen ziyaret tarihlerinden olan 28 Temmuz, 23 Ağustos, 24-25 Eylül 1915 ziyaretlerinden birindendir ve Talat Paşa da tekrar Yarımada’ya gelmiş, ona eşlik etmiştir.
ATEŞKES GÜNÜ Muharebeler esnasında tek resmî ateşkes, 24 Mayıs 1915 tarihindeydi. Fotoğraf, ateşkes esnasında cepheye gelen yabancı gazeteciler tarafından, Esat Paşa’nın Kemalyeri’nde bulunan karargahı yakınında çekilmiştir. Esat Paşa’nın hatıralarında bahsettiği; Wolff Telgraf Ajansı’ndan Schwedler, Tägliche Rundschau Ajansı’ndan Rudolf Zabel, Société de le Presse Americaine’den Domon adlı bu gazeteciler, ateşkesin sona ermesinden yarım saat sonra, 17.00 sıralarında 3. Kolordu karargahına varmışlardı. Esad Paşa, daha önce Maltepe’de bulunan karargahını, 24 Mayıs’tan sadece 7 gün önce Kemalyeri’ndeki bu noktaya taşımıştı. Yeni taşınması sebebiyle, karargahın oldukça derme çatma bir hâlde olduğu görülüyor.
SANCAĞA NİŞAN Cephede kahramanlık gösteren bir alayın sancağına nişan takılma merasimi. Önde Esat Paşa.
VE MUSTAFA KEMAL! Kuzey Grubu komuta kademesinin neredeyse tamamı. Mevcut telgraf direkleri, eğim ve bitki örtüsü ile kamufle edilmiş yapılarla birlikte değerlendiğimizde, bu fotoğrafın da Mübarek Dere içinde alındığını söylemek mümkün. Yüzbaşı Suat, Yarbay Willmer, Binbaşı Mehmet Haydar (Alganer), 16. Tümen Komutanı Albay Rüştü (Sakarya), Binbaşı İzzettin, (x) işaretli 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, arkasında 3. Kolordu Topçu Kumandanı Yarbay Hasan, Esat Paşa’nın solunda Albay Kannengiesser, onun yanında 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal (Atatürk), 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay) ve 3. Kolordu Kurmayı Yüzbaşı Burhanettin. Mustafa Kemal’in cephede az bilinen fotoğraflarından.
MEHMET NÂZIM’A SAYGI Enver Paşa’nın 24-25 Eylül 1915 tarihinde Çanakkale cephesine yaptığı ziyarette çekilen bu fotoğraf aslında çokça biliniyor. V (7) olarak işaretlenen (arkada, en sağda) 16. Tümen Kurmay Başkanı Yüzbaşı Mehmet Nâzım. Mehmet Nâzım, 24 Mayıs ateşkesi sırasında İngiliz İstihbarat Subayı Aubrey Herbert’a iç yakan manzara için şu sözleri söylemişti: “Bu görüntü karşısında en kibar insan bile vahşi hisseder, en vahşi insan bile ağlar”. Mehmet Nâzım, Kurtuluş Savaşı sırasında 4. Tümen Komutanı iken aldığı yaralar sonrası 15 Temmuz 1921 günü şehit olmuştu.
VELİAHT VE NÂZIM HİKMET’İN ŞEHİT DAYISI Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi cephede bir tüfekle atış talimi yaparken poz veriyor. Veliaht, 19 Temmuz 1915 tarihinde cepheye gelmiş, akşamüzeri 3. Kolordu karargahını ziyaret etmeye karar vermişti. Kolordu Komutanı Esat Paşa veliahtı karşılamış ve onunla beraber kolordu karargahına doğru yola koyulmuştu. Veliahtın cepheye geldiğini haber alan düşman, keşif uçakları ile otomobilleri takip etmeye başlamıştı. Bunun üzerine Kocadere Köyü’nün 700 metre kadar kuzeybatısında bulunan Eltutan Baba Tekkesi’nin olduğu ormanlık alanda otomobiller ve veliaht saklanmak zorunda kalmıştı. Bir müddet sonra uçaklar çoğalmış ve birkaç noktayı da (elle) bomba atmıştı. Bu esnada Yüzbaşı Haydar Bey, Teğmen Mehmet Ali ve 2 er şehit olmuştu. İşte bu hadisede şehit olan Teğmen Mehmet Ali, Nâzım Hikmet’in adına şiirleri yazdığı dayısı idi! Esat Paşa, veliahtın kolordu karargahına gitmek arzusu yüzünden şehit olan askerleri ona söylemediğini ifade eder.
HEYET-İ EDEBİYYE CEPHEDE Heyet-i Edebiyye adı verilen yazarlar-sanatçılar grubu, 15 Temmuz 1915 tarihinde Çanakkale cephesini ziyaret etmeye başlamıştı. Heyet 16 Temmuz günü öğleden sonra saat 4 sıralarında Kemalyeri’nde bulunan 3. Kolordu karargahını ziyaret etti. Ziyaret esnasında alınan fotoğrafta 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay), 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal görülüyor. Esat Paşa fotoğrafta yoktur; zira o gün heyetten müsaade isteyerek ayrılmış, resmî açılışı yapılacak olan Bigalı Kalesi Silah Tamirhanesi’ne gitmişti. Fotoğrafta işaretlenenler 1: Şair Mehmet Emin (Yurdakul), 2: Ağaoğlu Ahmet (Ahmet Bey Ağayev). Fotoğraftaki diğer yazar ve sanatçılar: Enis Behiç, Celal Sahir, Hakkı Bâha, İbrahim Alaettin (Gövsa), Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ahmet Yekta, Özkul Hamdullah, Nazmi Ziya, Yusuf Razi, ressam İbrahim (Çallı).
GEYİKLİ ALAY Çanakkale’deki birliklerin muhakkak canlı hayvanlardan oluşan maskotları bulunmaktaydı. Bunlar çoğunlukla köpek, kedi, güvercin, karga, akbaba, şahin oluyordu. 39. Alay’da ise hem köpekler hem de bir geyik-karaca bulunmaktaydı. Alay bu nedenle “Geyikli Alay” olarak da biliniyordu. 39. Alay Çanakkale Muharebeleri’nin başında, 25 Nisan günü Kumkale’ye çıkan Fransız kuvvetlerine karşı mücadele etmiş ve ağır zayiat vermişti. Alay daha sonrasında Temmuz başında Gelibolu Yarımadası’na geçecek ve Güney Grubu’nda Zığındere Muharebeleri’ne katılacaktır.
GEYİKLİ USTA Çanakkale Muharebeleri sırasında geyiği maskot olarak kullanan sadece 39. Alay değildi. Bigalı Kalesi’ndeki silah tamirhanesinde çalışan İsmail Usta ve arkadaşları da bir geyiği kendilerine yoldaş edinmişti. İsmail Usta, İngilizlerden ele geçirilen makinalı tüfeklerde Osmanlı üretimi olan mermilerin kullanılabilmesi için gerekli uyarlamaları yapıyor ve bunlar tekrar kullanılabiliyordu.
1915’in 19 Şubat’ında başlayan Boğaz muharebeleri, 9 Ocak 1916’da İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nı terketmesiyle 105 yıl önce sona ermişti. Eski çağların ilk modern savaşı, modern zamanların son klasik savaşı Çanakkale’de yaşandı. Burada şehit düşen-ölen tüm askerler, günümüzdeki anma kültürünün de temellerini toprağa işlediler. Düşen askerlerin peşine düşenler, harp sahasına yolculuklar…
Birinci Dünya Savaşı’nın başında 326 gün süren Çanakkale deniz ve kara muharebeleri, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. Türk askerinin kararlı mücadelesi, dönemin en modern savaş gücünü yenilgiye uğratmış; Kilitbahir Platosu’nu ele geçiremeyen düşman İstanbul’a ulaşan tek suyolu Çanakkale Boğazı’nı aşamamış; örgütsüz ve lidersiz millet erken bir yıkımdan kurtulmuş; İtilaf Devletleri’nin Rusya’yla bağlantı kuramaması ülkedeki krizi derinleştirerek Ekim Devrimi’nin yolunu açmış ve belki de en önemlisi, Mustafa Kemal tarih sahnesine çıkarak İstiklal Harbi için bir umut ve peşinden gidilecek bir lider olmuştu.
Çanakkale, aslında çok eski çağlardan beri tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir coğrafya. Asya-Avrupa ve bugünkü anlamıyla kıta tanımları literatüre girmeden asker kıtalarının güzergahı olmuş. Antik çağlardan günümüze Troas (Troya-Truva) olarak bilinen coğrafyada ilk önemli hadise, MÖ 1184’teki meşhur Troya Savaşı. Aradan geçen 3204 sene zarfında, seyyahlar, azizler, ozanlar, arkeologlar, hırsızlar, mezar kazıcıları, biliminsanları ve tarihçiler hep bu bölgeye taşınmışlar, bu bölgede faaliyet göstermişler. Pers Kralı Darius’un oğlu Xerxes (1. Serhas), Büyük İskender ve erken dönem Bizans’tan, İstanbul’un fethi sonrası 1462’de Boğaz’a yaptırdığı karşılıklı kaleler ile (Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye, Rumeli yakasında Kilitbahir) Çanakkale şehrini kuran Fatih Sultan Mehmet’e; dünyanın kaderi bu topraklarda şekillenmiş.
Donanma Mecmuası, 30 Aralık 1915
Tarih kitaplarından edebiyata, üzerine belki de dünyada en fazla eserin yazıldığı Çanakkale, 1915’teki büyük direnişten hemen sonra, hatta henüz muharebeler sürerken önemli ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştı. 10 Ocak 1916’da, İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’dan çekildikleri günden 1 gün sonra ise, Enver Paşa’nın da katılarak uzun bir konuşma gerçekleştirdiği Meclis-i Mebusan’da, vekiller hep bir ağızdan Çanakkale’de şehitler için bir abide yapılması gerektiğini dile getirmişlerdi.
İşte 1915’ten günümüze, Çanakkale harp sahasına gerçekleştirilen en önemli ziyaretler, en önemli ziyaretçiler ve tarihin peşindeki iz sürücüler…
TEMMUZ – EKİM 1915
YUSUF İZZETTİN – EDEBİYATÇILAR
Veliaht ve yazarlar en tehlikeli cephe hatlarında
Henüz muharebeler devam ederken, 1915 içerisinde Çanakkale cephesine birçok askerî ve sivil ziyaret gerçekleştirildi. Enver Paşa, Çanakkale cephesini tam 14 kez ziyaret etmişti. 19 Temmuz 1915 tarihinde ise Veliaht Yusuf İzzettin Efendi cepheye geldi. Bu ziyaretin, günlük gözetleme uçuşlarını yapan İtilaf uçaklarının dikkatini çekmesi üzerine, düşman donanması veliahtı hedef almış; bu tehlike karşısında konvoy, ağaçların arasında saklanmak zorunda kalmıştı. Saldırı sırasında dağ topuyla mukabele etmek isteyen Topçu Yüzbaşı Haydar Efendi, Topçu Üsteğmen Mehmet Ali ve iki topçu eri şehit olmuştu.
Heyet-i Edebiyye ile Çanakkale cephesine gelen yazarlar, Gelibolu Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) ile beraber 5. Ordu Karargahı’nda. Arap İlim Heyeti’nin 22 Ekim günü Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’i Kumköy’de ziyareti sırasında Beyrut Müftüsü Mustafa Neca Efendi (en sağda) hitap ederken. Mustafa Kemal’in hemen solunda 4. Ordu Müftüsü Essad eş-Şukayri.
Savaş sırasında en önemli sivil ziyaretler ise cepheye birkaç kez gelen Edirne Valisi Hacı Adil, Sivas Komisyonu, Arap İlmi Heyeti, Meclis-i Mebusan üyeleri ve Heyet-i Edebiyye tarafından gerçekleştirildi. Muharebelerin en şiddetli aylarında gelen Heyet-i Edebiye’de Ağaoğlu Ahmet, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selâhaddin (eski Darüleytam müdürü), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhiddin (eski Tanin gazetesi muharriri), Bestekar Ahmet Yekta (Madran), Yusuf Razı Bey ve İbrahim Alâeddin (Gövsa) vardı. Zaman zaman büyük tehlikelerle yüzyüze kalarak harp sahalarını dolaşan heyet, 10 günlük ziyaretini tamamlayarak 22 Temmuz 1915’te bölgeden ayrılmıştı.
Diğer önemli sivil heyet ziyareti ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın mesuliyet alanı olan Suriye-Irak-Filistin bölgelerinden gelen Arap İlim Heyeti’ninkidir. Heyet 22 Ekim günü Mustafa Kemal’i de ziyaret etmiş, Ebabil gazetesi sahibi Hüseyin el-Habbal, Mustafa Kemal için yazdığı bir şiiri okumuştu.
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi maiyetiyle beraber Çanakkale siperlerinde.
KASIM 1915
LILIAN WYLIE
Muharebe sahasında gizemli bir kadın
Karşı cephede Çanakkale savaş alanlarına en önemli ziyaret, muharebeler esnasında ölen Yarbay Charles Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret amacını taşıyordu. 26 Nisan 1915’te, İtilaf güçleri Seddülbahir’de karaya çıktıktan 1 gün sonra ölen Yarbay Doughty-Wylie, köyün hemen dışına gömülmüştü. Bugün de aynı yerde (Yarımada’daki tek bireysel mezar) yatan Doughty-Wylie’yi ziyarete gelen ise, eşi Lilian Wylie’ydi (Yarbay Charles Doughty, evlendikten sonra karısına olan saygısı nedeniyle onun da soyadını kullanıyordu. Aynı şekilde daha önce Türkiye’de görev yaptığı için Türk insanını sayıyor-seviyor ve bu nedenle muharebe sırasında silah taşımıyordu).
Savaşın şiddetinin azaldığı dönemde, Kasım 1915’te kıyıya yanaşan bir filikadan, herkesin meraklı bakışları arasında bir kadın inmişti. Yüzü bir peçeyle kapalı olan kadın, yanındaki subayla birlikte Doughty-Wylie’nin mezarına yöneldi ve buraya küçük bir çelenk bıraktıktan sonra sahile dönüp kendisini bekleyen aynı filikayla uzaklaştı. Yıllar boyunca bu kadının kim olduğu tartışılacaktı. Zira Doughty-Wylie’nin, “Çöl Kraliçesi” lakaplı ünlü arkeolog ve ajan Gertrude Bell’le de platonik bir ilişkisi vardı. Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın dergimizde (NTV Tarih-Nisan 2009) 12 yıl önce “Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar” yazısıyla ortaya koyduğu belgeler ile Eylül 2019’da araştırmacı Brian Cleary’nin sunduğu “Gelibolu’nun Gizemli Kadını” (The Mystery Woman of Gallipoli) başlıklı tebliğinde sunduğu belgeler; Kasım 1915’te Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret eden kadının eşi Lilian olduğunu kesinleştirdi. Böylece bu ziyaret, Çanakkale muharebe alanlarına bir kadın tarafından yapılan ilk özel ziyaret olarak tarihe yazıldı (Muharebeler esnasında daha önce çatışma bölgesine gazetecilik -Wanda Zembrzuska- veya sağlık faaliyetleri -Fransız kadın hemşireler- için gelen kadın çalışanlar da vardır).
Doughty-Wylie ve eşi Lilian 1907’de Konya’daki İngiliz Konsolosluğu bahçesinde.
EKİM 1917
PRENS KiRiL VE KAYZER WILHELM
Alman ve Bulgar liderler savaş coğrafyasında
Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarına Osmanlı müttefiklerinden birçok üst düzey asker ziyarette bulunmuştu. Bunlardan en önemlileri 1917’de Bulgar Prensi Kiril ve Alman Kayzeri Wilhelm’in ziyaretleridir. Bulgar Prensi Kiril, yanında General N. Zhekov, General R. Petrov ve diğer subaylardan oluşan bir askerî delegasyonla önce İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Talat ile görüştükten sonra Yarımada’yı ziyaret ederek Liman von Sanders eşliğinde harp sahasında incelemelerde bulunmuştu.
Kayzer 2. Wilhelm ise 15 Ekim 1917 tarihinde İstanbul’a gelmişti. 1 gün sonra Çırağan Sarayı’ndaki askerî tören sonrası Yavuz zırhlısına geçen Kayzer Wilhelm, kendisini karşılayan Enver Paşa ile üç torpidonun eşliğinde 22.30 civarlarında Çanakkale’ye gitmek üzere hareket etti. 17 Ekim günü saat 09.00’da Çanakkale’de karaya çıkan imparator otomobille Hamidiye Tabyası’na geçti. Müstahkem mevkiini gezen 2. Wilhelm’e deniz savaşları sırasında batırılan bir İngiliz gemisinin maketi hediye edildi. Tahtadan kalem kutusu şeklindeki gemi maketinin üzerinde “Çanakkale-18 Mart 1915” ibaresi bulunuyordu. 2. Wilhelm daha sonra Gelibolu Yarımadası’na geçerek Anafartalar, Arıburnu ve diğer muharebe alanlarını gezdi. 2. Wilhelm’i taşıyan Yavuz zırhlısı saat 18.00’de İstanbul’a dönmek üzere hareket etti.
Kayzer Wilhelm, Amiral Usedom ve Amiral Merten paşalar ile birlikte harp sahasını tetkik için geldiği Çanakkale’de.
ŞUBAT 1919
CHARLES BEAN
Çanakkale’yi evi sayan Avustralyalı tarihçi
Ekim 1918’deki ateşkes sonrası, savaşın galipleri Gelibolu Yarımadası’nda hayatını kaybeden askerleri için mezarlık yapma işine giriştiler. 14 Şubat’ta Yarımada’ya gelen Charles Edwin Woodrow Bean, muharebelerin başından sonuna kadar görev yapmış bir gazeteciydi. Sonrasında 1. Dünya Savaşı Avustralya Resmî Tarihi’nin de yazarı olacak Bean, savaş tarihi yazımındaki resmî klişeleri ortadan kaldıran, siperdeki asker tanıklıklarını öne çıkaran bir öncüydü (23 bin sayfayı bulan günlük ve notlarına internet ortamından ücretsiz olarak ulaşılabilir).
Bean muharebeler boyunca silah taşımadı ve bir akademisyen veya eğitimli bir tarihçi olmamasına rağmen, yazdıkları dünya çapında bir etki oluşturdu.
Charles Bean’in harp sahası üzerinde çizdiği eskizlerden biri.
Bill Sellars’ın dergimizde detaylı olarak konu ettiği (NTV Tarih-Aralık 2009) Bean’e, 1919’da tekrar geldiği muharebe sahasında özellikle Türk pozisyonlarını iyi bilen ve savaş sırasında 57.Alay-3. Tabur komutanlığı yapan Binbaşı Zeki Bey eşlik etmişti. 6 hafta boyunca yanındaki heyetle beraber muharebe sahalarında incelemeler yapan, fotoğraf çeken ve çok sayıda askerin tanıklığına başvuran Charles Bean’in bu yolculuğu ve yaşadıklarını anlattığı Gallipoli Mission adlı kitabı ancak 1948’de yayımlanacaktı.
Şiddetli çarpışmaların olduğu ateş hatlarında derinlemesine inceleme yapan Charles Bean, birçok noktanın eskizlerini de çizdi. Bean’in Çanakkale külliyatı “resmî tarih” anlayışını tarihe gömdü; zira Avustralyalı-İngiliz-Yeni Zelandalı komutanların karar ve uygulamalarına dair eleştiriler de kitaplarında yer aldı. Gallipoli Mission kitabındaki “Enter Mustafa Kemal” (Mustafa Kemal Sahneye Çıkar) adlı bölüm ise, Mustafa Kemal’in özellikle muharebelerin ilk günü ortaya koyduğu olağanüstü performansı, arazi detayları ve tanıklıklarla yansıtan bir temel referans niteliğindedir.
Bean’in dört yıl sonra Çanakkale’ye yaklaşırken, uzakta Kocaçimen silsilesini gördüğünde “Eve döndük” demesi, sonraki yıllarda her milletten tüm tarihçilerin ortak duygusunu ifade eder.
Avustralya Tarih Misyonu, Charles Bean ve Binbaşı Zeki Bey, Çanakkale muharebe sahası üzerinde Bombatepe (Hill 60) yakınlarında.
EYLÜL 1924
KÂZIM KARABEKİR
14. Tümen Komutanı Kerevizdere siperlerinde
Muharebeler sırasında 14. Tümen komutanlığı yapan Kâzım Karabekir, yeni kurulan cumhuriyetin hem milletvekili hem 1. Ordu Kumandanı olduğu sırada, 14 Eylül 1924’te Çanakkale’yi ziyaret etmişti. Karabekir, sabah 10.00 sularında Hızır Reis gambotu ile Ayvalık’tan Çanakkale’ye hareket etmiş, 19.30 sıralarında antik Troya şehrini gezmişti. 15 Eylül’de Kumkale hizasından Seddülbahir’e doğru harekete geçmiş, seyahatin bu bölümünü şöyle nakletmişti : “Boğaz’a girerken Fransız, İngiliz abideleri insanı pek müteessir ediyor. Kerevizdere’de 11.30’da sahile çıktım. Tarafeyn birinci sahra siperlerini 3 saat yaya gezdik. Her karışında kemikler, kafalar, birkaç parça demir var. Fransız torpillerinden (karakedi dediğimiz) bir tane hatıra aldım. Fransızlar son hatlarına abide dikmişler, buraya kadar geldik diye. 02.30’da vapura döndük. 04.15 Çanakkale’ye”.
Karabekir 16 Eylül günü Çanakkale merkezde bulunan, şehitlik, askerî yapılar ile tabyaları ziyaret ettikten sonra 17 Eylül’de İstanbul’a hareket etmişti.
1924’te 1. Ordu Komutanı ve aynı zamanda milletvekili olan Kâzım Karabekir Paşa, Çanakkale’de bulunan Anadolu Hamidiye Tabyası’nda.
1925-1934
MUSTAFA KEMAL
Reis-i Cumhur, Yarımada’ya 5 kez geldi
Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı sıfatı ile Çanakkale’yi 1925- 1934 arasında beş kez ziyaret etti. İlk gelişi olan 1925’te karaya çıkmadan Gelibolu Yarımadası’nın etrafında dolaşarak, manevi kızı Afet İnan’a harp ile alakalı çeşitli bilgiler vermişti. Afet İnan bu gezi ile alakalı olarak daha sonradan şunları yazacaktı:
“Yıllarca sonra, Atatürk cumhurbaşkanı olarak vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçiyordu. Gelibolu’ya çıkıp eski savaş sahasını beraber görmeyi arzu etmiştim. Fakat O’nun kaptana emri şu oldu: ‘Boğazı geçip batı kıyılarına doğru gidiniz’. Şimdi, tam düşman donanmasının çıkarma yaptığı yerde, Suvla limanında idik. Atatürk o günleri yeniden yaşar gibi anlatıyor ve karanın denizden görünen bölümünde, Türk kuvvetlerinin bulunduğu yerleri eliyle işaret ediyordu. Fakat birdenbire denizden çok iyi görünen bir geçit yerine gözlerini dikmişti. ‘İşte burası daimi top ateşi altında bizi tehdit eden yerdir. İrtibat temin etmek için geçen askerlerimiz maalesef burada büyük zayiata uğradılar’ demiş ve ilave etmişti, ‘Anafartalar ve Conkbayırı muharebesi, muhakkak ki tarihin en yakın cepheli bir savaşıdır…”
Gazi’nin muharebe alanlarını ziyaretine dair haber (Milliyet, 2 Eylül 1928).
Mustafa Kemal’in bizzat harp sahasına ayak bastığı ziyareti 1 Eylül 1928 tarihindedir. Bu tarihte Ertuğrul Yatı ile Dolmabahçe’den Çanakkale’ye hareket etmişti. O gün Çanakkale’de valiliği ve belediyeyi ziyaret etmiş; yeni harflerin öğretimi konusundaki çalışmaları denetleyip halkla konuşmuş; kalabalıktan pek çoğunu kara tahtanın başına çağırarak cümleler yazdırmış; insanların öğrenme heyecanı ve isteğinden çok memnun olmuştu. Saat 16.00’da Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’ı gezerek harp anılarını tazeleyen Gazi, 2 Eylül akşamı İstanbul’a dönecekti.
Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte Anafartalar harp sahasını tetkik ederken (1928).
YAZ AYLARI 1926
MEHMET NİHAT BEY
Harp tarihimizin kurucusu
Hakkında çok detaylı bilgiye sahip olamasak da 1927’de harp sahasına öyle bir ziyaret var ki, insan “keşke ben de orada olsaydım” demekten kendini alamıyor. Çanakkale cephesinde de görev almış olan Türk harp tarihinin duayeni Mehmet Nihat Bey (Bursalı) ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu, 1927 yazında harp sahasına gitmişler ve arazi üzerinde en ince ayrıntısına kadar muharebeleri tartışmışlardı. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu ziyareti, Akçuraoğlu’nun Nihat Bey’e 1928’de (henüz vefat etmeden) gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Akçuraoğlu mektubunda bu ziyareti şu cümlelerle anlatıyor:
Modern Türk harp tarihinin kurucusu Bursalı Mehmet Nihat Bey ve 1926’da verdiği konferansın sonradan yayımlanan kitabı: Büyük Harpte Çanakkale Seferi
“Muhterem meslektaşım, beyim efendim. Geçen yaz, kutsal bir görevi ifa için Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Anafarta açıklarından Türk’ün ve Türk’ün büyük rehberinin ebedi bir fahr ve şeref abidesi olan yamaç, sırt ve dereleri göstererek, oniki yıl önce oralarda cereyan eden büyük olayları, geniş ilminize dayanan fasih lisanınızla anlatıp canlandırmıştınız. En necib hislerimizi yükselten bu eğitici sohbetleriniz sırasında Fransız kurmay subaylarından Binbaşı Larcher’nin Türk Harbi’ne dair bir kitabı çıkmış ve seçkin tarafınızdan düzeltilmeye muhtaç olduğunu öğrenmiştim”.
HAZİRAN 1931
HENRI GOURAUD
Kolunu Seddülbahir’de bıraktı 16 yıl sonra aynı yere döndü
General Gouraud, Anadolu yakasından İntepe topçularının attığı topun tesiri ile Seddülbahir Kalesi yanında kolunun koptuğu noktada.
Çanakkale’de Seddülbahir cephesinde bulunan Fransız Seferî Kuvvetler Komutanı Henri Gouraud, 30 Haziran 1915’te İntepe topçuları tarafından atılan ve yanına düşen bir top mermisi nedeniyle bir kolunu kaybetmişti. 16 yıl sonra Türk Devleti’nin misafiri olarak 2 Haziran tarihinde Türkiye’ye gelen Gouraud, Ankara’da Mustafa Kemal tarafından kabul edilmişti. Atatürk kendisi için yanındakilere “Türk topraklarında yatan onun şerefli kolu, memleketlerimiz arasında son derece kıymeti bir bağdır” demiştir.
General Gouraud, Fransız Mezarlığı ve kendisinin yaralandığı noktada yapılan anıtın açılışları için 8 Haziran 1931 akşamı Marmara vapuru ile İstanbul’dan Çanakkale’ye geldi. Bu sırada içerisinde Fransız yazar Claude Farrère’in de bulunduğu Tadla ve Patris gemilerindeki 600 Fransız da açılış törenleri için Çanakkale’ye hareket etmişti. 9 Haziran günü Morto Koyu’na inen General Gouraud, Claude Farrère ve dönemin Fransız Büyükelçisi Charles Pineton de Chambrun, Fransız Mezarlığı’nın resmî açılışını gerçekleştirdiler. Açılış törenine Büyükelçi Chambrun’ün konuşması damga vurmuş, herkesi derinden etkilemişti.
General Gouraud ise Mustafa Kemal ile karşı karşıya cereyan eden muharebeleri, Türklerin kahramanlık ve âlicenaplıklarını anlatmış; bir Fransız askerini kurtaran yaralı bir Türk zabitinin ölürken bahsettiği Türk-Fransız dostluğunun tahakkuk ettiğini aktarmıştı. Sonrasında Bouvet zırhlısının 18 Mart günü battığı Erenköy Koyu’na yanaşarak denize çelenk bırakma töreni yapılmış; ardından o tarihlerde tek Türk Anıtı olan Arıburnu/Cesarettepe’deki Mehmet Çavuş Abidesi’ne çelenk bırakılmıştı.
Fransız Mezarlığı’nın açılışı için Türkiye’ye gelen General Gouraud, yazar Claude Farrère ile birlikte bugünkü defin alanına doğru ilerliyor.
AĞUSTOS 1933
NİHAL ATSIZ
Muharebe arazilerini adım adım dolaşan bir öncü
Nihal Atsız ve kafilesi, 1933’te İngiliz Helles Anıtı’nın önünde.
Türk tarafında Çanakkale muharebe alanlarına ilk ayrıntılı araştırma gezisi, 1933’te Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. 3 Ağustos akşamı Sirkeci’den kalkan Selâmet vapuruyla yola koyulan kafile; 4-11 Ağustos arasında sırtlarında 20 kg.’lık bir yükle Seddülbahir’den Anafartalar’a cepheyi adım adım dolaşmıştı. Kafiledeki tek kadın ve bu yürüyüşün fikir sahibi olan Tolunay, “cepheye cephane taşıyormuşum gibi geliyor” diyecekti.
Bu yürüyüş, Türk harp tarihi açısından iki önemli özelliği ile önplana çıktı. İlki, bugün kaybolmuş, fakat Atsız ve arkadaşlarının yürüdüğü tarihte halen varolan Türk anıtlarının resmedilerek tarihe kayıt düşülmüş olmasıdır. Ayrıca Atsız, bu ziyareti Çanakkale’ye Yürüyüş kitabında anlatarak bizlere miras bırakmıştır. İkincisi ise, harp sahasının “indi-bindi turizm” şekliyle ziyaret edilmesinin nitelik açısından içler acısı durumunu ortaya koymasıdır.
NİSAN 1934
STANTON HOPE VE DENİZCİLER
İngiliz askerleri 19 yıl sonra Çanakkale’de
Stanton Hope’un muharebe alanlarına yapılan ziyareti konu alan 1934 baskısı kitabı.
Çanakkale’de savaşmış ve aynı birliğe mensup 213 asker 1934’te toplu hâlde harp sahasına geri döndü. Kraliyet Deniz Piyade Tümeni bünyesinde savaşmış bu askerler, dernekleri (Royal Naval Division Association) aracılığıyla başvurarak aileleri ile birlikte cepheyi ziyaret etmek istediklerini ve bunun için kendilerine bir gemi verilmesini talep etmişlerdi. 20 Nisan 1934 tarihinde Duchess of Richmond gemisiyle Liverpool’dan hareket eden gemide, askerlerin aileleri de vardır. Yolculuk boyunca her gün haritalar üzerinde tüm muharebeler ayrıntılarıyla etüt edilir. Gemi 30 Nisan günü Eceabat’ın kuzeyindeki Kilye Koyu’na demir atar.
Çanakkale Valiliği bir yemek tertip eder ve Türk gaziler de davet edilir. Heyette bulunan Stanton Hope’un Gallipoli Revisited adıyla yayımladığı eserden öğrendiğimiz kadarıyla, 30 Nisan günü harp sahasına çıkan İngiliz veteranlar 3 Mayıs’a kadar harp sahasını dolaşmıştır. Bu ziyarette en unutulmaz manzara, 2. Deniz Piyade Tümeni’nden M. D. Blackburn’un, hâlâ ayakta duran tümen karargahları Backhouse Post önünde 19 yıl sonra verdiği poz olarak tarihe kalacaktır.
Harp sahasına bu defa dost olarak geri dönen İngiliz deniz piyadelerinden M. D. Blackburn, 19 yıl önce görev yaptığı arazideki karargahın önünde.
1935
AFET İNAN
Tarih Kurumu savaş arazisine çıkıyor
Çanakkale muharebelerinin 20. yılında, Türk sosyolog/tarihçi Afet İnan, Türk Tarih Kurumu heyeti ile birlikte harp sahasına gelir. Afet İnan bu tarihî ziyareti daha sonra şöyle aktaracaktır:
“1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyeleriyle tarihî bir gezi düzenlemiştim. Düzenlenen programımızda ilk uğradığımız yer Anafartalar ve Conkbayırı olmuştu. 20 yıl sonra bir savaş alanında dolaşmanın heyecanını duyuyordum. Toprağa basarken aziz şehitlerimizi rahatsız etmekten korkar gibiydim. Hakikaten, ayaklarımıza ilişen boş kovanlar, bir mermi parçası veya ayakkabılar içinde insan kemiklerine rastlamamak mümkün değildi. Bu topraklarda kanlarını döken vatan savunucularının gönüllerde yaşayan anılarına saygı ve ruhlarının şad olması için dualarla ayrılırken, mütevazı Mehmetçik Anıtı karşısında yükselen yabancı anıtlara da hayranlıkla bakmıştım. Bu seyahat dönüşü Atatürk’e duygularımı anlatırken, bizim de orada niçin büyük bir anıt yapmadığımızı sordum. O, bana şu cevabı vermişti: ‘Evet doğru, biz de Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak seni tatmin etmek için söyleyeyim ki bu toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla, Mehmetçik en büyük abideyi bizzat kurmuştur’… Memleket, abidelerle, maddi ve manevi eserlerle tarihî anılarını yaşatır. Çünkü genç nesiller sadece tarih yapraklarında okuduklarıyla değil, vatan topraklarında gördükleri tarihî abidelerle, ulus sevgisi içinde, bu vatanı korumak amacını güdeceklerdir…”
EYLÜL 1936
KRAL 8. EDWARD
Majestelerinin harp sahasını ziyareti
Kral Edward’ın ziyareti ile ilgili 5 Eylül 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan haber.
İngiltere Kralı 8. Edward, 1 Eylül 1936’da Nahlin yatıyla Türkiye’ye doğru yola çıkar. Kral İstanbul’dan evvel Çanakkale harp sahasını ziyaret edecektir. 3 Eylül sabahı Kocatepe ve Adatepe gemilerindeki Türk heyet, Suvla Körfezi açıklarında kralı karşılar. Burada Fahrettin Altay, yanındaki iki tercüman, İngiliz Büyükelçiliği’nden Mr. Woods ve Savaş Mezarlıkları (CWGC) memuru, Nahlin yatına çıkarlar. Fahrettin Altay, kralın inceden inceye, uzun uzadıya haritalar ve dürbünle araziyi tetkik edip, önündeki kitap sayfalarını karıştırdığını anlatır. Anafartalar Limanı önlerinden Arıburnu’na doğru geldiklerinde aynı titizlikle harp sahasını inceler. Kabatepe önlerinde Alman Denizaltısı U21’in 1915’te batırdığı Triumph zırhlısında ölen İngiliz askerlerinin anısına saygı duruşu ve denize çelenk bırakma töreni yapılır. Seddülbahir’de karaya çıkılır ve Tekke Koyu civarındaki tetkiklerden sonra Kirte (Alçıtepe) köyüne gelinir. Öğleden sonra Arıburnu cephesini dolaşan kral, buradaki tünelleri ve ateş hattında birbirine 8-10 metre mesafedeki siperleri bizzat fotoğraflar.
İngiltere Kralı 8. Edward ve maiyeti Seddülbahir iskelesinden karaya çıkarken. Yanlarında onlara eşlik eden Fahrettin Altay.
AĞUSTOS 1952
AKER-ADİL-BELEN-ALTAY…
Gazi komutanlar 37 yıl sonra aynı yerde
Takvimler 1952’yi gösterdiğinde Ordu Temsil Bürosu’ndan Yarbay Cemal Yıldırım Anafartalar Zaferi’nin 37. yıldönümü münasebetiyle Çanakkale’ye bir gezi tertip etti. Bu ziyaret ile 37 sene önce Çanakkale’de savaşan kahramanlar Etrüsk gemisi ile Çanakkale harp sahasına döndü. Kimler yoktur ki… 27. Alay Komutanı Albay Şefik Aker, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ve 12. Tümen Komutanı Selahattin Adil, Fahri Belen, Fahrettin Altay ve daha niceleri…
Çanakkale gazilerinin Ağustos 1952’deki muharebe sahasını ziyareti. Solda üst sırada Şefik Aker.
Merasim için o zaman tek Türk anıtı olan Mehmet Çavuş Anıtı’na gidilir. Civar köylerden gaziler tören alanındadır. Şefik Aker alana geldiğinde Kurucadereli (Kocadere) ihtiyar gazi Mehmet Ünlü ile eski alay komutanı birbirlerine sarılıp öpüşür. Konuşma sırası Aker’e geldiğinde, düşman karşısında titremeyen askerin sesi titremektedir. Buradaki merasimden sonra Conkabayırı’na geçilir. Şair Behçet Kemal Çağlar, bir harp sahasının nasıl vücut bulduğunu şu vurucu sözlerle ifade eder: “Biz destanı hep yazı ile sözle olur sanırdık. Meğer taşla da toprakla da destan olurmuş. Burada taşlar konuşuyor, topraklar konuşuyor”.
Gazi komutanlar muharebe sahası ziyareti öncesi Etrüsk gemisinin önünde.
NİSAN 1965
ANZAC’LAR
Muharebelerin 50. yılında eski düşman, yeni dostlar…
Muharebelerin 50. yılında, Avustralya ve Yeni Zelandalı veteranlar için Çanakkale’ye bir gezi düzenlenlenir. 230 gazi ve aileleri önce uçakla Atina’ya gelir; oradan Karadeniz gemisi ile Çanakkale’ye yönelirler. 24 Nisan günü Anzak Koyu önlerinde demirleyen gemide bulunanlar, ertesi sabah bugünkü şafak ayinine benzer bir tören için karaya çıkarlar. Aynı gün eski askerler mezarlıkları ziyaret eder. Sonrasında Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’ndan yapılan törende Türk gaziler ve tören görevlileri Anzak askerlerini karşılar. 50 yıl önce birbirini öldürmeye çalışan insanlar, bu defa yanyana gelir, el sıkışır. Bu ziyaretin tüm detayları Prof. Ken Inglis tarafından fotoğraflanacak ve sonrasında Letters From A Pilgrimage adlı eserde biraraya getirilecektir.
Avustralyalı ve Yeni Zelandalı veteranlar, tam 50 yıl sonra yine Anzak Koyu’ndan karaya çıkıyor. Ken Inglis’in objektifinden…
EKİM 1971
2. ELIZABETH VE AİLESİ
Kraliçe, kral ve prenses saygı yolculuğunda…
Tarihler 18 Ekim 1971’i gösterirken Kraliçe 2. Elizabeth, eşi Kral Philip ve kızı Prenses Anne ile birlikte Ankara’ya gelir. Kraliçe 18- 19 Ekim’de Ankara’da temaslarda bulunur; 20 Ekim’de İngiliz-Türk ortak fabrikası olan BMC’yi ziyaret eder, 21 Ekim’de Kuşadası, Efes ve Selçuk’u turladıktan sonra 22 Ekim sabahı Çanakkale’ye gitmek üzere kraliyet yatı Brittania ile İzmir’den ayrılır. Bir kruvazör eşliğinde Çanakkale Boğazı’na giren Brittania, Boğaz’dan içeri girerken 21 pare top atışı ile karşılanır. İlk durak Çanakkale Şehitler Abidesi’dir. Kraliçenin çelenk koyduğu taşın üzerinde Mehmet Akif’in meşhur şiirinin ilk kıtası yer alır. Kraliçe hatıra defterine “iki ulusun birbirlerine karşı ebedi bir saygı kazandıkları Gelibolu savaşlarında şehit olanlara layık bir abide…” sözlerini yazar. Abide’nin altındaki müzenin açılışı gerçekleşir ve Çanakkale Harp Müzesi’nin ilk ziyaretçisi Kraliçe 2. Elizabeth olur.
Sonrasında, uzun yıllardır İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu’nun (CWGC) Türkiye yöneticisi Erol Baycan madalya ile taltif edilir. Kraliçe Fransız Mezarlığı’nı; ardından 1915’teki savaşta hayatını yitiren tüm İngilizlerin anıldığı Seddülbahir’deki bulunan Helles Anıtı’nı; Lone Pine’daki Avustralya mezarlık ve anıtını; Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda Anıtı’nı ziyaret eder.
Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip Helles Anıtı önünde saygı duruşunda.
1994-(∞)
ALDOĞAN-SNELDERS
Modern zamanların savaş arkeologları
Mustafa Kemal’in ilk gün güzergahı Atlas Dergisi’nin Nisan 2005’teki kapak konusuydu
Henüz çocuk olduğu 1950’lerde Çanakkale harp sahası ile tanışan Şahin Aldoğan, daha sonra babası gibi asker olmak için Deniz Harp Okulu’na girdiğinde de her fırsat bulduğunda Gelibolu Yarımadası’na geldi; geceleri çoğunlukla arazi üzerinde konakladı. Bu sırada henüz hayatta olan Şefik Aker, Şemsettin Çamoğlu gibi gaziler ile karşılaştı, onlarla tanışma fırsatı buldu. Diğer taraftan Alçıtepe, Büyük ve Küçük Anafarta, Bigalı ve Kocadere köylerinde halen hayatta olan gazilerle tanıştı; onların tanıklıklarını kaydetti.
12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından bir süre hapishanede “ağırlanan” Teğmen Aldoğan, ordudan ayrılarak özel sektörde çarkçıbaşı olarak gemilerde çalışmaya başladı. Çanakkale Savaş alanları ile arasındaki bağ kopmadı, fırsat buldukça gelip gitmeye devam etti. 1994’te yaşanan yangın sonrası harp sahasının izleri kaybolmadan tekrar araziye döndü ve artık yaşamını tamamen savaş coğrafyasında sürdürmeye başladı.
O zamandan bu zamana birçok Çanakkale sevdalısının ustası-hocası olan Aldoğan, tüm sektörlerdeki muharabelerde yaşanan önemli tüm hadiseleri bugünkü coğrafya üzerinde birebir eşleyebilen müstesna bir arazi uzmanı tarihçi. Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanı Gezi Rehberi adlı iki ortak kitabı, yüzlerce makalesi var.
2006’da kaybettiğimiz Belçikalı Jul Snelders ise özellikle Çanakkale literatüründeki bilgilerden hareketle İtilaf kuvvetleri askerlerinin arazideki hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarmış; dönemin henüz gelişen bilgisayar teknolojisiyle tarihî görüntüleri eşleyerek, muharebe sahalarına farklı bir gözle bakmamızı sağlamıştı.
Yazdıkları ve anıları, bugün nice Çanakkale sevdalısının, zaman yolcusunun güzergahını aydınlatıyor.
Son Osmanlı döneminde, 1. Dünya Savaşı öncesi İtalyanlara karşı verilen Trablusgarp mücadelesi hem Mustafa Kemal’in hem de Enver’in yıldızının parladığı bir süreçti. Trablusgarp Harbi’ne dair Mustafa Kemal ve Enver imzalı bir belge.
Osmanlı Devleti’nin 20. yüzyıl başında içinde bulunduğu karışıklık ve yönetim zaafiyeti, İtalya’nın iştahının kabarmasına ve dikkatini bu yöne çevirmesine neden olmuştu. İtalya bir yandan Arnavutluk’taki isyanı desteklerken bir yandan da Osmanlı Devleti’nin Akdeniz ve Adriyatik kıyılarındaki etki alanları üzerinde Avusturya ve Rusya ile karşılıklı çıkar anlaşmaları yapmakta; bölgeye işçi gönderme yoluyla Trablusgarp’a yerleşim birimleri kurmaya; İtalyan nüfusu artırmaya çalışmaktaydı. Bölgede banka, postane gibi İtalyan kurumları açılıyor, liman ve benzeri kurumlar için de imtiyaz bekleniyordu. Banco di Roma adlı İtalyan bankasının da Trablusgarp ve Bingazi’de birer şubesi vardı. 28 Eylül 1911’de İtalya, Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin İtalyan temsilcisi De Martino elinden 24 saatlik bir ultimatom vermiş; Trablus ve Bingazi’nin her bakımdan geri bırakıldığını, İtalyan ve yabancı tebaaya kötü davranıldığını ileri sürmüş; aynı gün içinde de savaş ilan etmişti. İtalya savaş ilanından sonra 80.000 kişilik ordusunu bölgeye göndermişti. Bölgenin savunmasında Mısır’ın İngilizlerin elinde olması, denizlerde de İtalyan donanmasının etkinliği Osmanlı Hükümeti’nin elini kolunu bağlamıştı (Demir, 2014).
Osmanlılar İtalya ile savaşamayacaklarına inandıklarından diplomatik bir çözümden yana tavır almıştı. Bununla birlikte vatanın bir parçasının işgale uğraması, genç Türk subayları arasında büyük yankı uyandırdı. O sırada Berlin’de askerî ataşe olarak görev yapan Enver Bey, İtalyanların Trablusgarp’a saldırı haberini alır almaz İstanbul’a doğru yola çıktı. Bu arada genç subaylar, Afrika’daki son vatan parçasını kurtarmak için gönüllü olmuşlar, aralarında toplantılar yapmaya başlamışlardı. Bu toplantıların birinde, Fethi (Okyar) Bey mesele ile ilgili olarak Mustafa Kemal ile Enver Bey’in evine gitmişler ve Enver Bey hükümetin tutumunu gözler önüne sermek için şunları söylemişti: “Hariciye Nazırı geçen gün, Mahmut Şevket Paşa’ya hükümetin bu işi diplomasi yoluyla halletmek mecburiyetinde olduğunu söylemiş. Harbiye Nazırı itiraz edip, ‘bir vatan parçası düşmana sessiz sedasız teslim edilir mi, bunun arkası gelmez’ diye itiraz edince demiş ki: ‘Peki siz Harbiye Nazırısınız. Donanmanın kudretini benden iyi takdir buyurursunuz. Askerlerimizi Trablusgarp’a nasıl ve hangi yoldan göndereceğiz? Haydi gönderebildik diyelim, silahı, cephaneyi, malzemeyi, iaşeyi nereden bulacağız? Bu ay zabitana ve mülki kadroya dörtte bir maaşı nasıl verdiğimizi biliyorsunuz’”. Sonraki bir akşam yine Enver Bey’in evinde yapılan gizli toplantıda durum tekrar müzakere edilmiş, Trablusgarp’a gidilmesine ve oradaki yerli halkı teşkilatlandırarak savaşmaya karar verilmiştir. Bu genç subaylar, Mısır ve Tunus üzerinden sahte isimlerle kıyafet değiştirerek Trablusgarp’a geçmeyi kararlaştırmışlardır.
Trablusgarp Savaşı’nda Derne Kumandanı olarak görev yapan Mustafa Kemal Bey.
Trablusgarp’a gitmek isteyen yalnız Enver Bey değildir. Geleceğin önderi Mustafa Kemal, Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucusu Eşref Bey, Paris Askerî Ataşesi Ali Fethi Bey, Süleyman Askerî Bey ve onlarla aynı arzuyu paylaşan yüzlerce subay cepheye ulaşabilmenin planlarını yaparlar. Deniz yoluyla gitmeleri imkansız gibidir. Kara yoluyla Mısır ve Tunus üzerinden gitmeyi düşünürler. İngiliz ve Fransızların geçiş izni vermeyecekleri büyük ihtimaldir. Enver Bey, Mustafa Kemal ve Eşref Bey yola çıkmadan önce Enver Bey’in Beşiktaş’taki evinde bir kez daha biraraya gelirler. Burada izlenecek harekat tarzı tekrar gözden geçirilir.
Enver ve Eşref Bey, o gün Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’yı ziyaret etmişlerdir. Paşa, devletin İtalya ile topyekun bir savaşa giremeyeceğini, fakat vatanın bir parçası elden giderken de sessiz kalınamayacağını belirtmiş ve Trablusgarp’ın mahalli kaynaklarıyla savunulacağını açıklamıştır. Mahmut Şevket Paşa’nın planına göre Trablusgarp’a gönüllü gitmek isteyecek subaylar gizlice yola çıkacaklar; ancak Osmanlı Devleti resmen savaş ilan ettiğinde açıktan her türlü desteğe mazhar olacaklardır.
Trablusgarp’ta çekilmiş nadir bir Mustafa Kemal fotoğrafı, 1950’de çıkan Atatürk Tam Otuz Senelik Arkadaşımdı kitabının kapağında yer almıştı.
Mustafa Kemal Bey 15 Ekim 191l’de beraberinde İttihat Terakki’nin önde gelen şahsiyetlerinden Yakup Cemil Bey ve bir grup arkadaşıyla Mısır üzerinden Trablusgarp’a gitmek üzere yola çıkar. İhtiyaçları olan parayı temin için İttihat Terakki Umumi Merkezi’ne müracaat etmişler, fakat alamamışlardır. Buna rağmen kararlarından vazgeçmemişler ve Mustafa Kemal’in verdiği senet karşılığı Ömer Fevzi Bey’den 200 İngiliz lirası borç alınmıştır.
Trablusgarp Harbi’ne gönüllü katılanlardan biri de o dönem Yenice (Yanniça/Yenice-i Vardar) Kaymakamı olan İbrahim Süreyya Bey’dir. Süreyya Bey görevde bulunduğu Yenice Kaymakamlığı’ndan istifa ederek Trablusgarp’a gönüllü gitmiştir.
Süreyya Bey anılarında Mustafa Kemal’le ilk karşılaşmalarından şöyle bahseder:
“… 2. Meşrutiyet henüz ilan edilmişti. Anadolu’da Üçüncü Ordu Erkan-ı Harbiyesi bir tetkik gezisine çıkmıştı. Cuma-i Bala’nın hudud kasabası olması münasebetiyle bu askerî heyet oraya da uğradı. Geldikleri gece misafir kaldıkları kumandanlık binasına kaymakam olmam hasebile hoş geldiniz demeye gittim. Salonda muhtelif rütbeli erkan-ı harp zabitleri oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu konuşmalarda yakışıklı, sarı saçlı, keskin bakışlı genç bir zabit mütemadiyen gür sesi ile konuşuyor, herkes ehemmiyet ve kemal-i dikkatle onu dinliyordu. Bu ateşli gencin Mustafa Kemal olduğunu öğrendim. Artık onu şahsen de tanıma fırsatını kazanmış, gayri şuuri olarak cazibesine kapılmıştım” (Duruk, H. (1950, 10 Kasım). Atatürk Tam Otuz Senelik Arkadaşımdı. Cumhuriyet, s. 6.)
Süreyya Bey, Yenice Kaymakamlığı görevini yürütürken Derne’deki kuvvetlere gönüllü olarak katılarak Mustafa Kemal’in emrine girmiş; 1 sene boyunca kaldığı Derne’de bizzat muharebelere katılmış; ayrıca Divan-ı Harp Hukuk Müşavirliği görevini yerine getirmişti.
Mustafa Kemal, Enver ve Nuri (Conker) Beyler Trablusgarp’ta.
“Trablusgarb maşrıkında (doğusunda) münceli (parlayan) iki nâsiye-i hamiyet (gayretli yüz): İbrahim Süreyya Bey” (Şehbal, 15 Mayıs 1328, sayı: 53 s. 82).
1912’de Derne ve Bingaz’deki üstün hizmetlerinin sonucunda, Enver Paşa dahil olmak üzere her düzeyden subayın takdirlerini kazanarak İstanbul’a dönen Süreyya Bey, 24 Ocak 1912 tarihinde İstanbul Polis Müdüriyet-i Umumiyesi Tahrirat Şubesi Müdürlüğü’ne getirilecektir.
İbrahim Süreyya Bey’in Enver Paşa ve Mustafa Kemal’in övgülerine mazhar olduğu belgede, kendisinin fevkalade yararlıkları bu iki büyük tarihî şahsiyet tarafından imza altına alınmıştır.
İlk kez yayımlanan ve hem Enver Bey hem de Mustafa Kemal’in imzasının bulunduğu benzeri olmayan bu belge, günümüz kamuoyunda kahramanlık ve hainlik arasında sıkıştırılan önemli tarihî şahsiyetlerin, sözkonusu vatan olduğunda nasıl biraraya geldiklerini göstermektedir. Her tarihî olayı bulunduğu şartlar altında değerlendirmek gerekir. Trablusgarp’ın işgaline karşı gönüllü olarak mücadele eden genç subaylar, 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadelede’de önemli roller oynayacaklardır.
Yazarın www.geliboluyuanlamak.com sitesinde yer alan yazısı, özetlenerek aktarılmıştır.
Enver ve Mustafa Kemal imzalı belge, hem sahada hem masada mücadele eden Süreyya Bey’in kahramanlığını teyit eder mahiyette.
Derne Kumandanlığı /Ayn-ı Mansur Karargâhı / No: 300 10 Temmuz 1328 (23 Temmuz 1912)
Yenice Kaymakamı iken İtalyanların ilan-ı harp etmesi üzerine mücahedeyi (cihadı) memuriyetine bi’t-tercih (tercih ederek) istifa ile Kânunisani’de darülharbe vasıl olan (harp alanına ulaşan) Süreyya Bey, tarih-i muvasaletinden (geldiği tarihten) bugüne kadar icra olunan muharebelerde tüfeğiyle mücahidin safları içinde düşmanla döğüşerek ibraz-ı hamiyet etmiş (gayret ve cesaret göstermiş) olduktan başka resmen tayin edildiği Derne Kuvvetleri Divan-ı Harbi’nin hukuk müşavirliğinde dahi zeka ve fatanetiyle (çabuk kavrayışıyla) pek büyük istifadeler temin eylemiştir. Bu defa hasbe’l-icab darül harpden infikakinden naşi hasıl olan zıyağ mahsus kalacaktır (Bu defa gerektiği için cepheden ayrılışından dolayı duyulan kayıp fazlasıyla hissedilecektir).
Doğrudur Derne Kumandanı
Umum Kumandan Erkan-ı Harp Binbaşısı
Enver M. Kemal
İbrahim Süreyya Bey’in Trablus’taki yararlıkları hakkında Derne Kumandanı Mustafa Kemal tarafından yazılarak imza altına alınan ve Enver Bey’in imzasıyla onayladığı belge.
Türk haritacılar, 1915 muharebelerinden hemen sonra, arazi üzerinde özellikle savaş bölgesindeki askeri pozisyonları, anı ve izleri tek tek, ayrıntılı şekilde kaydettiler. 1/5.000 ölçeğindeki 43 paftalık Çanakkale Tahkimat Haritası, bu teknik ve detaycı anlayışıyla dünya haritacılık tarihinde bir ilk kabul ediliyor. Haritanın arkasında ise “Türk savunma zaferini sonsuzluğa kadar yaşatmak, saptamak ve canlandırmak amacıyla” harekete geçen Şevki Paşa vardı.
Türk haritacılığının gelişme, yaygınlaşma ve tanıtılmasında önemli yeri ve rolü olan Mehmet Şevki (Ölçer) Paşa, yaşadığı dönemin jeodezi bilginleri arasında gösterilmiş; modern haritacılığın uygulanmasında önderlik etmiş; Çanakkale muharebelerinden sonra bölgeye gönderilen kartografya subaylarından bir heyetle dünyada ilk defa bir “tahkimat haritası” hazırlamış ve literatüre girmiştir.
Millî Mücadele döneminde zamanını Millî Mücadele Birlikleri’ne harita yetiştirmeye ayıran Şevki Paşa, 1921 başlarında ve Haziran’da 60’a yakın subayla 170 sandık dolusu çeşitli alet, gereç, basım makinalarının Anadolu’ya geçmeleri için girişimde bulundu, aracılık etti. Felah-ı Vatan Grubu aracılığıyla Millî Ordu’ya, Anadolu’ya ait olmak üzere 100 bin pafta hazırlayarak gönderdi. Fevzi Çakmak’ın, kendisinin Ankara’da kurulan Harita Dairesi Başkanlığı’na atandığı haberini vermesi üzerine, Mustafa Kemal gibi deniz yoluyla Samsun’a oradan da Ankara’ya geçti. Millî Mücadele döneminin son yılında yaptığı işleri, Mustafa Kemal’in şu sözleri özetler: “Harita Dairesinin bir sene zarfında orduya yetiştirdiği haritaların son zaferin iktisabında dahli olmuş, ordu bu haritalar sayesinde hedefi zafere suhuletle vasıl olmuştur” (1 Mart 1923).
41 paftalık Çanakkale tahkimat haritası.
1866’da İstanbul-Defterdar’da doğan Mehmet Şevki, henüz oniki yaşında babasını yitirmiş, öğretim ve eğitimi tümüyle annesi Emine Hanım tarafından sürdürülmüştü. Yüksek öğrenimini Harp Okulu’nun teknik bölümünde yaptı. Batı kültürünü en iyi biçimde tanıması, derin düşünme, metodoloji-araştırma ve uygulamadaki başarısının temellerini oluşturdu. Henüz küçük rütbeli bir subay iken o günkü geniş Türk topraklarının modern yöntemlerle haritasının yapılabileceğini düşünmesi ve çalışmalarını bu yöne çevirmesi, mesleğindeki ilk aşama sayılır. Cumhuriyet döneminin ilk Harita Genel Müdürü’dür. 1926’da Korgeneral rütbesindeyken kendi isteğiyle emekli olmuş ve bir yıl sonra 1927’de vefat etmiştir.
Şevki Paşa’nın yaşam öyküsü, Osmanlı son döneminde başlayan modern Türk haritacılığının da öyküsüdür. On Yıllık Türk Haritacılığı Çalışmalarının Özeti adlı kitabı İtalyanlar tarafından kendi dillerine çevrilmiş ve böylelikle farklı uluslar da Türk haritacılığı hakkında bilgi edinebilmişlerdir.
Mehmet Şevki, 1889’daki mezuniyetinden sonra, askerî okullarda ders verdi. 1891’de kurmay öğrenimimi tamamlamak için Paris’e gönderildi ve burada iki buçuk yıl eğitim aldı. Ülkeye döndükten sonra “Osmanlı Ülke Haritası”nın yapılması için kurulan komisyonda Fransa’dan getirilen uzmanlarla beraber çalıştı. Ancak maalesef bu çalışmalar sekteye uğradı. Şevki Paşa bu dönemi anılarında şu şekilde ifade etmiştir: “İstibdat yönetimi döneminde her yararlı girişim verimsiz bırakıldığı gibi harita işleri de aynı başarısızlığa uğratıldı. Komisyon resmen varolmakla beraber anlamsız ve sözde nedenlerle bir daha arazi çalışmalarına çıkarılmadı. Fransız uzmanlar da olağanüstü maaşlarla boşu boşuna dört-beş yıl kaldıktan sonra ülkelerine döndüler”.
Bundan sonra 1908’e kadar harp okullarında jeodezi dersleri veren Mehmet Şevki, kendi çabalarıyla o zamanlar Fransızların geliştirdiği yeni bir yöntem olan “Bonn yöntemi”ni öğrendi ve üç yıl hesaplarla uğraşarak bugün bütün haritalarımızın çiziminde esas dayanak alınan bir projeksiyon çizelgesi düzenledi. 1908’de Albaylığa terfisi sonrası daha önce sekteye uğrayan ve tamamlanamayan “Osmanlı Ülkesi Haritası”nın nasıl oluşturulacağına ilişkin ayrıntılı bir rapor hazırladı ve Harbiye Nezareti’ne sundu. Mehmet Şevki’nin önerileri benimsendi; jeodezi ve düzenli topografya bölümlerinden oluşmak üzere yeni bir harita komisyonu kuruldu; kendisi de bu komisyonun jeodezi bölümü müdürlüğüne atandı. Komisyon 1909’da “Osmanlı Ülkesi Haritası”nı yapmak üzere Bakırköy’den doğuya doğru gelmek suretiyle çalışmalara başladı. Üç yıl kadar süren çalışmaların ardından Balkan Harbi’nin patlak vermesiyle, hali hazırda komisyon başkanı ve harita şube müdürü Zeki Paşa’nın Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görevlendirildi; Mehmet Şevki ise Harita Şubesi Müdürlüğü ve Askerî Harita Heyeti Başkanlığı’na vekaleten, 1. Dünya Savaşı’nın başlarında ise asaleten atandı.
Uluslararası başarı Şevki Paşa adının uluslararası düzeyde duyulmasını sağlayan o dönem alanında tek olan “Çanakkale Tahkimat Haritası”ydı. Arıburnu’nu gösteren paftada Türk zaferinin ayrıntıları tüm detaylarıyla harita üzerinde saptanmış (sağda). Mehmet Şevki, kurmay yarbaylığa yükseltildiğinde (solda).
Harita Şubesi Müdürlüğü ve Askerî Harita Heyeti Başkanlığı görevlerindeki faaliyetleri adeta ustalık dönemidir. 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından orduya gerekli bütün haritaları zamanında bastırarak istenilen makamlara ve birliklere dağıtılmasını sağladığı gibi, diğer taraftan seferberlikten sonra ordu birliklerine alınan harita heyeti subaylarından bir kısmını 1914 Aralık ayında tekrar yanına aldırmayı başardı.
Şevki Paşa’nın bugüne ulaşan en büyük eseri de bu dönemde şekillenmeye başlar. Bu subayları araziye çıkartarak seferberlik öncesinde hazırlanmaya başlanan “Çanakkale Boğazı Haritası”nı devam ettirme kararı alır. Tehlike altında bulunan ve her an işgal ihtimali olan Çanakkale Boğazı’nın iki yakasının haritasını tekrar yaptırmaya başlar. Nitekim bu haritalar, İtilaf Devletleri’nin 25 Nisan kara çıkarmaları sırasında Türk birlikleri tarafından kullanılabilecektir.
Bu harita heyeti 1915 Mart’ında İtilaf’ın Çanakkale Boğazı’na taaruzu üzerine her olasılığa karşı değerli bütün belge ve haritalar ile jeodezik aletleriyle birlikte Kütahya’ya geçmiştir. 1915 Temmuz’una doğru Kafkas cephesindeki birliklerdeki harita heyeti subaylarından çoğunu da geri alarak Halep yöresinde ve daha sonra deniz subaylarıyla Fırat boyunda harita işlerini tekrar başlatmış; çeşitli cephelere gerekli olan haritaların basımı ve yollanmasıyla meşgul olmuştur. Şevki Paşa’ya göre en önemli başarılarından biri, o dönem müttefikimiz olan Almanların harita şubesine girmelerini engellemesidir. 1908-1918 arasındaki faaliyetlerini anlatırken bunun altını çizer: “Öte yandan da makamımı tehlikeye koyarcasına uğraşarak Almanları şubeme sokmamayı başardım”.
Şevki Paşa’nın başında bulunduğu Askerî Harita Heyeti, 1. Dünya Savaşı başladığı sırada Çanakkale Boğazı haritasını oluşturmak üzere çalışmaktadır. “Çanakkale Boğazı Haritası” olarak tanımlanan ve 61 paftadan oluşan bu harita 1/25.000 ölçekli olup, Boğaz ile yakın çevresini bu ölçekte ve oldukça ayrıntılı tanımlayan, Osmanlı döneminden günümüze ulaşmış nadir haritalardan biridir. Bu harita İngiltere’deki Imperial War Museum’da bütünüyle; 4-7-8-9-18-61 numaralı paftaları eksik olarak da Australia War Memorial arşivlerinde bulunmaktadır. Osmanlı döneminde, bilimsel verilerle hazırlanmış ilk harita olması ve bazı paftalarının Türk ordusu tarafından Çanakkale kara muharebelerinde kullanılmasının yanısıra, içerdiği yer isimleri ile yakın tarihimize ışık tutan çok önemli bir belge özelliğinde olup, ‘Çanakkale Tahkimat Haritası’nın altlığı olarak kullanışmıştır.
Müttefik de olsa yabancı giremezŞevki Paşa 1916’da Berlin Harita Dairesi’ni ziyaret etmiş, ama müttefik de olsalar Almanların harita şubesine girmelerini engellemişti.
Şevki Paşa’nın adını uluslararası düzeyde duyulmasını sağlayan ve evrensel düzeyde kıymeti bulunan en büyük başarısı ise, o dönem alanında tek olan “Çanakkale Tahkimat Haritası”dır. Bu harita, işgal kuvvetleri Çanakkale cephesini tahliye eder etmez (9 Ocak 1916) cepheye giden kartografya-topografya subayları tarafından, orada bulunan askerî birliklerin mihmandarlığı ile yürütülerek oluşturulmuştur. Daha önce yapılan 1/25.000 ölçeğindeki Çanakkale Boğazı Haritası’nın; Anafarta-i Sagir (Küçük Anafarta), Kurcadere-Kocadere, Damlar, Kirte ve Seddülbahir paftaları Askerî Harita Heyeti’nin Şube Resimhanesi’nde 1/25.000’den 1/5.000 oranına göre büyütülmüş ve bu ölçekte 43 adet pafta hazırlanarak topograflara verilmiştir. Bu 43 adet pafta arazi üzerine uygulanmış; 1/5.000 ölçeğe göre aletle düzeltilmiş; hem Türklerin hem de İtilaf’ın bütün tahkimatları bölümler halinde bu paftalar üzerinde gösterilmiş ve Şubat 1916 sonuna kadar yaklaşık 2 ay gibi çok kısa bir sürede tamamlanmıştır.
Bu tahkimat haritasında bir takım ufak tefek hatalar mevcut olsa da bunlar haritacılardan değil, onlara mihmandarlık yapan askerlerden kaynaklanmıştır. Nitekim Eylül 1915’te cephedeki büyük taarruzların bitmesiyle asıl muharip unsurlar peyderpey Yarımada’dan ayrılmaya başlamıştı. Dolayısı ile araziye hakim esas birlikler de gittiği için bu küçük sayıdaki hatalar haritada mevcuttur.
Haritalar bugüne nasıl ulaştı?
Fakat biz Türkler maalesef bu değerli tarihsel kaydı tozlu raflarda unutmuştuk. Ta ki 2002’de rahmetli Prof. Dr. Raci Bademli ve ekibinin Gelibolu Yarımadası Tarihi Millî Parkı Uzun Devreli Gelişim Planı’nı hazırladığı sırada bu haritadan bahsedilen bazı referanslara ulaşmalarına dek. Raci Hoca raporunda, Şevki Paşa paftalarının ne kadar önemli evrensel bir değer olduğu ve bunları nasıl unuttuğumuzdan da bahseder. Raci Bademli ve ekibinin çalışmaları sırasında ulaştıkları bilgilere göre, Şevki Paşa Tahkimat Haritası 1919’da Gelibolu Yarımadası üzerinde War Graves Directorate (şimdiki adı CWGC- İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu) ve Avustralya Tarih Misyonu (AHM) tarafından yürütülen yabancı mezarlıkların tespiti çalışmalarında da kullanılmıştır. Yine rapordaki bilgiler incelendiğindeAvustralya Tarih Misyonu Başkanı olarak görev yapan Charles Bean’in Gallipoli Mission adlı kitabında Şevki Paşa Tahkimat Haritası ile ilgili şunları yazdığını aktarmışlardır:
Harita üstadı Cumhuriyet döneminin ilk Harita Genel Müdürü Şevki Bey, 1926’da korgeneral rütbesindeyken emekli olmuştu
“Crawford ve Cameron bana şunu söylediler: ‘Türkler kayıtlarıyla gurur duyuyorlar ve tarihsel kayıtlar arasından muhteşem bir harita seti derlediler. Bu set, bizimkilerden çok daha iyi ve daha büyük. Bu harita, Gelibolu Harekatı’ndan hemen sonra, Şevket (Şevki) Paşa’nın emrindeki harita subayları tarafından yapılmış…”
Charles Bean tarafından yanlışlıkla “Şevket Paşa” olarak yapılan bir atfı izleyen Raci Bademli Hoca ve ekibi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı (ATASE) arşivlerinde sözkonusu haritanın bir kopyasını bulmuştur. Bulunan takımda lejand paftası eksiktir ve bu durumuyla anlaşılması çok zor olduğundan, Avustralya Büyükelçiliği’nin yardımlarıyla lejand paftasının bir kopyası Canberra’dan getirtilir. Raporda yine Avustralya Savaş Müzesi’nde (AWM) ve İngiltere’de Bodleian’da haritanın kopyaları bulunduğu fakat Türk yetkililerin haritanın aslını ellerinde bulundurdukları halde bunu tümüyle unuttuğuna değinilmiştir.
Şevki Paşa Tahkimat Haritası, önce Gelibolu Yarımadası TMP (Barış Parkı) Uluslararası Fikir ve Tasarım Yarışması, sonra da UDGP amaçlarına yönelik olarak kullanıldı. Sonrasında 2009’da ATASE, Şevki Paşa Haritası’nı “Çanakkale Tahkimat Haritası” olarak basarak satışa sundu. O vakitten sonra tarihçiler, yerel tarihçiler, Çanakkale muharebeleri ve 1. Dünya Savaşı araştırmacıları tüm arazi çalışmalarını bu harita üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Nitekim muharebelerin tarihi, mevcut coğrafyasından bağımsız okunamazdı.
ÇANAKKALE TAHKİMAT HARİTASI
Tüm arazi detayları 2 aydan kısa sürede işaretlenerek kaydedildi
Çanakkale Tahkimat Haritası’nın ne şekilde ve hangi amaçla yapıldığına dair ayrıntılar, o dönemde Harbiye Nezareti’ne bağlı Harita Dairesi’nin Başkanı olan Mirliva (Tuğgeneral) Mehmet Şevki Paşa tarafından yazılan “1908’den 1918 Sonuna Kadarki On Yıllık Dönemde Osmanlı Ülkesi Haritasının Alımı İçin Yapılan Örgütlenme ve İşlerin Tarih Özeti” adlı faaliyet raporunda şu şekilde yer almaktadır:
“1915 yılında Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar Cepheleri’nde geçen büyük savaş olaylarının tarihini yazmada kılavuz olmak ve Türk savunma zaferini sonsuzluğa kadar yaşatmak, saptamak ve canlandırmak amacıyla; her iki düşman tarafın tahkimatının, hava etkisi ve benzeriyle yok olmadan, bütün ayrıntılarıyla geniş kapsamlı bir harita üzerinde gösterilmesi düşünülmüştür. Bu doğrultuda 5’inci Ordu Kurmay Başkanlığı ile haberleşip kararlaştırılarak, düşman Gelibolu Yarımadası’ndan çekilir çekilmez gereken topograf subayları yukarıda adı geçen cephelere gönderilmiştir. Yukarıda anılanlar ilk önce, 1/25.000 ölçeğindeki Seddülbahir, Kirte (Alçıtepe), Kocadere ve Küçük Anafarta paftaları üzerine her iki tarafın bütün tahkimatını yerinde işaret etmişlerdir. Daha sonra tahkimat bütün ayrıntılarıyla doğru olarak gösterilmek üzere adı geçen paftalar, Şube Resimhanesi’nde 1/5.000 oranına göre büyültülmüş ve 1/5.000 ölçeğinde 43 adet pafta hazırlanarak topograflara verilmiştir. Bu 43 adet pafta arazi üzerine uygulanmış, 1/5.000 ölçeğe göre aletle düzeltilmiş, bütün tahkimat bölümler halinde bu paftalar üzerinde gösterilmeye başlanmış ve Şubat 1916 sonuna kadar büyük çapta bir iş meydana getirilmiştir”.
Mehmet Şevki Paşa’nın benzersiz çalışmaları
1. Mesail-i Cebriye (Bu kitabı çeviridir).
2. Nazari ve Arneli Taksim-i Arazi (Teorik ve uygulamalı Geodezi). İlk defa 1911’de, genişletilmiş biçimiyle 1916’da yayımlanmıştır).
3. 1/200.000 Ölçeğindeki İstikşaf Haritaları Kılavuzu. 1914’te yayımlanmıştır.
4. Hurdebinli (Büyüteçli) Teodolit. 1916’da yayımlanmıştır.
5. Hatalar Nazariyat. 1916’da yayımlanmıştır.
6. Nirenginin Tersimen Muvazenesi. 1916’da yayımlanmıştır.
7. 1908’den 1918’e kadar geçen sürede Modern Türk Haritacılığı’nın faaliyetleri raporu (Millî Mücadele döneminde yazılmıştır).
8. Şevki Paşa Tahkimat Haritası (2009’da ATASE tarafından basılmıştır).
1886’da doğan Seniha Sami (Moralı), son Osmanlı döneminde yetişen, cumhuriyet devrinde Arkeoloji Müzeleri’nde çalışmış, Türkiye’yi yurtdışındaki kadın kongrelerinde temsil etmiş donanımlı bir “alaylı”ydı. 22 yıl süreyle İngilizce ve Fransızca bütün yayınları hazırlayan, 1982’de vefat eden Seniha Sami Hanım, bugün sadece İstanbul Kadın Müzesi ve Kocaeli Müzesi’nde anılıyor.
Seniha Sami, Tanzimat’ın ilanından sonra ülkemizde ilk defa maarif teşkilatını kuran ve ilk Millî Eğitim Bakanı olan Abdurrahman Sami Paşa’nın torunlarındandı. Seniha Hanım’ın büyükbabası da Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olan Abdullatif Suphi Paşa’dır. Osmanlı Devleti’nde önemli hizmetler veren kültür ağırlıklı baba tarafı yanında, anne tarafında da devletin muhtelif kademelerinde hizmetleriyle tanınmış ünlü kişiler vardır. Annesi, Dışişleri Bakanı Mehmet Raşit Paşa’nın kızıdır.
Seniha Sami 1886’da doğdu. Özel öğretmenlerden İngilizce, Fransızca ve Farsça dil eğitimi aldı. Tarih ve edebiyat alanında çok sayıda eser okudu. Yemen Kumandanı Atıf Paşa’yla, Şair Fahriye Hanım’ın tek oğlu olan Mehmet Rauf Bey ile evlendi. Mehmet Rauf Bey de zengin bir eğitim geçmişine sahip, dokuz dil birden konuşup yazabilen dönemin entelektüellerindendi. Mehmet Rauf Bey, Darülfünun’da Batı dilleri ve edebiyatı profesörü olduğu gibi, çeşitli oyunlar-şiirler de yazıyordu. Resimli Kitap dergisinin editörlüğünü de yapmıştı; ancak 1918’de, 35 yaşında vefat etti. Seniha Sami ise dil, tarih ve edebiyat gibi konulardaki birikimi nedeniyle son Osmanlı sarayında prenseslerin hocası olarak mürebbiyelik yaptı.
Yetkin bir aydın
Seniha Hanım arkeoloji üzerine eğitim almamıştı. Ancak özel öğretmenlerden İngilizce, Fransızca ve Farsça eğitimi almış; dil, tarih ve edebiyat konularındaki birikimiyle son Osmanlı sarayında prenseslere mürebbiyelik yapmıştı.
Cumhuriyet döneminde eğitimin iyileştirilmesi maksadıyla 1924’te Türkiye’ye davet edilen yapılandırmacılık eğitim akımının öncüsü Prof. Dr. John Dewey’in çalışmaları sırasında, kendisinin Atatürk ve İnönü ile temaslarında tercüman olarak görevlendirildi. Bu esnada dikkati çeken Seniha Sami, 1928’de İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü ve aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Ethem’in (Eldem) teklifiyle müzede yabancı diller memurluğu yapmaya başladı.
Seniha Sami (Moralı), edebiyat ve güzel sanatlara meraklıdır, ancak arkeoloji üzerine bir eğitim almamış, alaylı dediğimiz sınıftandır. Aileden geldiğini söylediği arkeoloji sevgisinin onun kaderini etkilediğini söyler. Dedesi Suphi Paşa arkeoloji ve meskukât (madeni paralar) ihtisası yapmıştır (Koleksiyonu şimdi British Museum’da sergilenmektedir). Seniha Sami ilk müze kuruluşu ve dedesi Suphi Bey’in katkılarını şöyle anlatır:
“Osmanlı Devleti’nin tükenmez antikalar hazinesinden geri kalanları ve yabancı koleksiyonculardan ele geçmiş geçmiş olanları, Tophane Müşiri Ahmet Fethi Paşa, 1847 yılından itibaren Cephane Anbarı’nda toplamaya ve toplatmaya başladı. Dedesi Suphi Paşa, halkın gezip görebileceği bir müze açılmasını istermiş. Maarif Nezareti’ne tayin edilince, bu konuda irade almış ve Çinili Köşk’ün müze olarak halka açılmasını sağlamıştı. Hanımların gezebilmesi için de, haftada bir gün belirlenmişti. Müdür olarak önce bir İngiliz, sonra Dethier adında bir Alman görevlendirildi. Dethier ölünce, Suphi Paşa’nın tavsiyesi üzerine, Osman Hamdi Bey tayin edildi. Suphi Paşa bu tayinden çok memnun olmuş ve ‘Gözüm arkada kalmayacak’ demişti. Hamdi Bey müzeyi ihya etmiş ve bilhassa kendi keşfettiği harikulade Sayda lahitlerini muhafaza edebilmek için Çinili Köşk’ün etrafındaki şimdiki muazzam binaları yaptırmıştı. Diğer taraftan, antikaların memleket dışına çıkarılmasını kesinlikle yasaklayan bir irade de çıkarılmıştı. Babam o zamanlar bizleri müzeyi gezmeye göndermişti. Hamdi Bey’den sonra müze müdürlüğüne kardeşi Halil Bey, sonra da onun yetiştirdiği arkeologlardan Aziz (Oğan) Bey tayin edildi. Her ikisi de şevk ve gayretle çalıştılar” (Hayat Tarih mecmuası, sayı: 7, Şubat 1978).
İsmet İnönü’yle Seniha Hanım ve Müze Müdürü Aziz Oğan, 1949’da Arkeoloji Müzesi’ni gezen İsmet İnönü’ye refakat ederken.
Seniha Nanım ise -başta söylediğimiz gibi- Halil Bey’inn teklifini kabul ederek müzeye girmiş ve Aziz Bey tarafından tasnif memurluğu görevine terfi ettirilmişti. Müzedeki çalışma hayatı ve müzelerin çalışma şeklini ise şöyle anlatıyor:
“O devirde, üniversitemizde henüz arkeoloji enstitüsü yoktu. Müdürler ve memurlar, müzede çalışarak yetişmişlerdi. Heykeltıraştan başka, birkaç kişi daha Avrupa’da öğrenim görmüştü. Benim öğrenimim ise tamamıyla özeldir. Ayrıca benden başka müzede tek kadın yoktu. Müzemizin adı Arkeoloji Müzesi’ne çevrilince, memuriyetimin adı resmen ‘arkeolog’ oldu. Bu arada Arkeoloji Enstitüsü açılınca değerli uzmanlar yetişti. Bunların arasında kadınlar da vardı. Ben, kazılarda bulunan eserleri kaydeder, tertip eder, yerleştirirdim. Temizlenmesi ve tamir edilmesi gerekenler, kimya laboratuvarına gönderilirdi. Bazıları öyle perişan halde gelmektedir ki, parçaları birleştirip yeniden eseri ortaya çıkarmak bilmece çözmekten daha güçtür. Bu bakımdan, laboratuvardaki uzmanlarımızın hüner ve marifeti tebrike değer” (Hayat Tarih mecmuası, sayı: 7, Şubat 1978).
Müzenin ilk kadını Seniha Sami Moralı’nın işe başladığı dönemde müzede başka kadın yoktu.
Seniha Sami Moralı, iyi düzeyde ve birkaç sayıda yabancı dil bildiği için, müzeye gelen yabancılara sık sık eşlik etmiş, onları bazen tek başına da gezdirmiş. Ayrıca, yabancı arkeologların Türkiye’de yaptıkları tetkikler sonunda yazdıkları eserleri de Türkçeye çevirmiş. Louvre Müzesi küratörlerinden André Devambez’in müzedeki tunç eserleri incelemesi sonrası bunları literatüre tanıtmak için yazdığı eseri Türkçeye çevirmiş.
22 yıl süreyle İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde çalışan, İngilizce ve Fransızca bütün yayınları hazırlayan Seniha Sami Moralı, 1950’nin Mart ayında emekli oldu. Ancak ayrıldıktan sonra bile mesleğinden kopamadı ve Arkeoloji Müzesi yanında, Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzelerinin yayınlarıyla ilgilendi. Tüm bunların dışında cumhuriyet döneminde Türk Kadın Birliği kurucuları arasında yer aldı ve 1931’de Belgrad’da, 1933’te Marsilya’da toplanan Milletlerarası Kadın Birlikleri kongrelerinde Türkiye’yi temsil etti. Etkili konuşmalarıyla takdir topladı. 1931’deki konuşması International Women’s News’in Temmuz sayısında (10. sayı) yer aldı.
Moralı’nın 1950 senesinde emekli edilmesinden sonra gönderilen teşekkür mektubu.
Hayat Tarih mecmuasında onlarca makale yazmış, üç padişah görmüş ve sarayda mürebbiyelik yapmış biri olarak yaşadığı döneme ışık tutmuş, bunları paylaşmıştır. Yine birçok çeviri yaparak Türkçe literatüre önemli bir katkı sağlamıştır.
Maalesef Seniha Sami Moralı’nın İstanbul Kadın Müzesi ve şu an Troya Müzesi Müdürlüğü yapan Rıdvan Gölcük’ün Kocaeli Müze Müdürü iken orada oluşturduğu Seniha Sami Moralı Köşesi dışında anıldığı bir alan ya da mekan bulunmamaktadır. 1982’de ölen Seniha Sami Moralı, hem aydın hem kadın hem de ilk müzeci kimliği ile anılmayı fazlasıyla hakediyor.
1915’te Gelibolu Yarımadası’nda yaşanan savaş, sadece ülkemiz topraklarını erken bir işgalden korumakla kalmadı; dünya ölçeğinde etkileri olan siyasi-askerî sonuçlara yolaçtı. Bu muharebeler hem Türk tarafında hem İtilaf askerleri arasında bir dizi gündelik tabir, deyim ve benzetmeleri de ortaya çıkardı, zengin bir literatür yarattı. Neredeyse tüm aşamalarıyla “özel” olan Çanakkale vuruşmalarında, askerler arasında kullanılan ve yer eden “özel” kelimeler…
Savaşlar her ne kadar teorik yerine pratik, beşeri bilimler yerine fennin ağır bastığı bir alanda cerayan etse de; değişik kültürlerden, psikolojilerden, sosyal-beşeri olgulardan hem etkilendiğini hem de onları etkilediğini unutmamak gerekir. Özellikle muharebe alanları, buralara ilk kez ayak basmış askerler açısından düşünüldüğünde, ortaya ilginç veriler çıkar. Sahilde kumdan kale yapan çocuğun, kıyıya vuracak her dalgada bunun yıkılabileceği endişesi, aşağı yukarı bu askerlerin duygusuna denk gelir. Bu askerler de yeni bir coğrafyaya alışma süreci ve hayatta kalma arasında gidip gelirler.
Askerlerin kendi kültürlerine ve inançlarına özgü alışkanlıklar ve edinimler, savaş sırasında onların gündelik hayatına, günlüklerine yansır. Buradaki malzemeler ise klasik tarihçilerin genellikle pek ilgisini çekmez. Zira bunlar muharebelerin gidişatına dair değil, genellikle askerin siper hayatına dair veriler içerir. Örneğin 25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İtilaf askerlerinin bir kısmının macera için Çanakkale’ye geldiğini; diğer taraftan bizim taraftaki askerlerin daha ziyade vatan savunması ve şehit olma arzusu ile orada bulunduğunu bu kaynaklarda görürüz.
ANZAC Book’ta Türk askeri betimlemesi (solda) ve Avustralyalı asker çizimi.
Arıburnu ve civarına çıkarma yapan ANZAC’lar (The Australian and New Zealand Army Corps / Avustralya-Yeni Zelanda Kolordusu), kıyıya çıktıktan sonra gün ağardığında Yüksek Sırt üzerinde gördükleri büyük çıkıntı kayaya “Sfenks” adını vermişlerdi. Aslında bu kayayı Çanakkale Seferi öncesinde eğitim gördükleri Mısır’da, Giza Piramidi önündeki “Sfenks” adlı kedi-insan ritüeline benzetmişler ve böyle adlandırmışlardı. Bu psikolojik bir dışavurum olduğu kadar, bilmedikleri bir coğrafyaya yakınlaşmanın sosyal altyapısını da oluşturuyordu. Bu yeni coğrafya, yeni arkadaşlar, yeni düşmanlar, yeni çarpışmalar getirdiği gibi; nükteli ve çoğu zaman argoya kaçan mizahi bir hat yaratmış; İtilaf askerlerinin “slang” dediği yeni bir ağız da oluşturmuştu.
Gelibolu’da savaşan İtilaf askerlerinin bu gündelik hayatından derlenmiş zengin bir kitap, henüz savaş devam ederken yayımlanmıştır. Avustralyalı askerlerin savaş sırasında yaptıkları çizimleri, haritaları, şiirleri; yine orada bulunan 20. yüzyılın başta gelen harp tarihçilerinden Charles Edwin Woodrow Bean toparlayarak bir kitap haline getirmiş ve bu eser The Anzac Book-Written and Illustrated in Gallipoli by the Men of ANZAC adıyla 1916’da basılmıştır. Bu kitapta çeşitli akronimler, karikatürler ve hatta bir “ANZAC alfabesi” de bulunuyordu.
Bizde ise Çanakkale muharebeleri sırasında veya hemen sonrasında kaleme alınmış tarihler, tarihçeler, hatıratlar, karşı tarafla kıyaslanmayacak derecede azdır. Çanakkale’deki Türk askerinin gündelik hayatı, yaşadıkları, hissettiklerine dair orijinal belge ve kitaplar son derece sınırlı olup; dilden dile aktarılan, anlatılan ve zamanla farklılaşan bir sözlü kültür, daha ziyade anonim bir literatür vardır.
Kelimelerin çoğunun mizahi ve argo olması size savaşı eğlenceye dönüştürme gayreti izlenimi vermesin. Top mermilerin açtığı çukurdaki temiz suyun cesetle kirlenmesini “Anzak Çorbası” olarak tanımlamak, dalga geçerek ölüme meydan okumak ve içinde bulunulan durumu biraz olsun hafifletmek amacı taşıyordu. Korkutucu ve öldürücü ateşine rağmen makineli tüfeklere daktilo demek, yazılacak bir kitapta askerin ülkesi için canını feda ettiğinin bir yerlerde yazılacağını da hissettiriyordu. Yani bu ağız ve bu kelimeler, salt eğlenceden ortaya çıkmış değildi. Nasıl ki insan beyni bir koruma mekanizması olarak zaman içerisinde ona acı veren olayları unutturuyorsa, bu da askerin savaşın getirdiği ağır psikolojiden ve şiddetli acı ve korku hislerinden kaçınmasından ortaya çıkmıştır.
Çanakkale’de gerek Türk tarafında gerekse karşı tarafta askerlerin icat ettiği, kullandığı kimi kelime ve tabirlere yakından bakalım.
Kapalı Çarşı
Düşmanla en sıkı ‘alışveriş’ yeri
Arıburnu sektöründe, Bombasırtı’nda (Turkish Quinn’s) yeraltında yapılan zeminlikler nedeniyle, askerler bunları İstanbul’daki Kapalıçarşı’ya benzetip bu ismi vermişlerdi. Siper şebekeleri 1915 Mayıs’ından sonra öylesine gelişmişti ki, geri hatlara doğru içlerinde sıcak yemeklerin hazırlandığı ufak mutfaklardan başka, meyveden tütüne her şeyin satıldığı kantinler de bulunmaktaydı. Türk askerleri gerek bu “yaşam alanları” gerekse muharebenin zaman zaman yerin altında devam edip “ölüm alanları”na dönüşmesinden dolayı, bu oluşumlara “Kapalı Çarşı” adını takmıştı.
Kocakarı
Hiç susmayan Goliath zırhlısının sonu
Türk askerleri Goliath zırhlısını böyle adlandırmışlardı. 13 Mayıs sabaha karşı kendisinden yaklaşık 20 kat küçük Muavenet-i Milliye tarafından batırılan Goliath, Türk siperleri üzerine sabahtan akşam saatlerine dek mermi yağdırdığı için, askerler kendi aralarında “yine başladı kocakarı dırdırı” diyorlardı. Kocakarının ömrü pek de uzun olamamıştı.
Ahmet Ağa
Hedefe yönelen top mermisi
Cephedeki topçu askerlerin hem kendilerini hem de kullandıkları topu motive etmek için kullandıkları bir tabir. Topçu askerler top mermilerini ateşledikten sonra vızıl vızıl gelen mermi seslerini işittikçe sevinir ve heyecanlanarak topa dönüp: “Ha Ahmet Ağa… Ha Ahmet Ağa, seni göreyim” diyerek nükteli bir biçimde morallerini arttırırlardı. Türk topçusu 1915 Ekim ortasında Bulgaristan savaş girip, Almanya’yla demiryolu irtibatı sağlanıp modern ve etkili toplar Çanakkale cephesine gelen kadar, İtilaf topçusuna karşı ateş üstünlüğü sağlayamamıştı.
Kirpi
Siper savaşında dikenli tel teknikleri
Çanakkale, esas olarak bir yakın siper muharebesiydi. Batı cephesinde genellikle kilometrelerle ifade edilen insansız bölge (no man’s land), bu savaşta 8-10 metreye kadar düşebiliyordu. Gelibolu muharebelerinin en karakteristik özelliklerinden biri de budur. Siperlerin önüne gelişkin ve caydırıcı dikenli tel engelleri yapılamadığı için, İngilizler şemsiye şeklinde katlayıp sipere getirilen dikenli tel üstüvaneleriyle yetiniyorlardı. Türk askerleri ise iki başı haçvari olarak çakılan ve bunlar arasına bir direkle birleştirilip üzerine dikenli teller sarılan, bu şekilde hazır olarak siperlerden dışarı yuvarlanan engellerle siperlerin önünü kapamışlardı. Yuvarlak ve dikenli görüntüsü nedeniyle Türk askerleri bunlara “kirpi” adını vermişti. Mehmet Şevki Yazman, Türk Çanakkale adlı eserinde bu kirpilerden şöyle söz eder: “Ne garipdi bu mazgal deliğinden görünen dünya: Önümde birbirine karışmış, yer yer ağaçları kırılmış, telleri kopmuş dikenli tel kirpileri”.
Kemalyeri
Mustafa Kemal’in karargahı
19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in Arıburnu sektöründe, ateş hattının hemen gerisinde 25 Nisan’da karargahını kurduğu küçük sırt, henüz muharebeler devam ederken bu adla anılmaya başlanmıştı. Diğer adı Fundalıksırtı iken 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin’in (Altay) çıkarmaların ilk günlerinde Mustafa Kemal’i burada ziyaret etmesi ile bu isim verilmişti. Fahrettin Bey bu hadiseyi şöyle nakletmişti:
“Ertesi sabah yanımda emir subayım Fahri olduğ halde 19. Tümen’e hareket ettim ve yolda makinalitüfek ateşine tutulduk. Anlaşılıyordu ki düşmana fazla sokulmuştuk. Canımızı zor kurtardık ve sırtın gerisine güçlükle çekilebildik. Her taraf sık fundalık, kesik dereciklerle dolu. Karışık arazide yolu bulmaya çalışırken bir ere rastladık, bize yolu gösterdi, tümen karargahını böylece bulabildik. Mustafa Kemal ile kurmay başkanı Binbaşı İzzettin (Çalışlar) bir sel yarıntısında ayaklı bir dürbünle düşman hatlarını gözetliyorlardı. Beni görünce sevindiler, kucaklaşıp öpüştük, gazalarını tebrik edip ihtiyaçlarını sordum. Artık ayrılıyorduk: “Karargahınız hep burada mı kalacaktır? Burasının ismi nedir?” Mustafa Kemal biraz düşündü: “Evet burada kalacağız. Ama, sel yarıntılarının ismi mi olur?” (Bunları söylerken gülümsüyordu) “Olur… olur… Mesela Kemalyeri olur…” Hoşlandı. Karargaha dönüşte kolordu komutanının (Esat Paşa) muvaffakiyeti alınarak bu isim konuldu. Böyle bir isim Mustafa Kemal’in şöhretini yükseltmek için bir hayli yararlı olmuştu”.
Toprak Adam
Arıburnu, tek bir insan gibi düşmanı durdurdu
Türk askerleri kendi aralarında Arıburnu sektörüne “Toprak Adam” diyorlardı. Araziyi bütün halinde algılayarak, Arıburnu’nu kuzeyden güneye doğru yüzüstü yatmış bir insana benzetmişlerdir. Bu “Toprak Adam”ın başı Semerli Tepe-Eyerli Tepe’dedir. Ayaklarını da Kocaçimentepe’ye dayamıştır. 48. Alay’dan Emin Çöl, bu “Toprak Adam”ı daha detaylı tasvir etmiştir: “Sağ bacak: Kırmızı Sırt;sol bacak: Zeytinli Dere (Kara Yorgi’nin Zeytinliği-Karayörük Deresi);sağ ayak: Mehmet Çavuş siperleri (ayakların Kocaçimentepe’ye dayandığı kısım);boyun-kalça arası: Kanlısırt;sol kol: Albayrak Sırtı;sağ kol: Yeşil Dere;kalça: Abdulvahap Sırtı;baş: Semertepe.
Karakedi
Dikine gelen siperi delen bombalar
Çanakkale’de Türk askerleri, İngilizlerin büyük bomba topları ile Fransızların Dümezil havanları ve kara torpillerine bu adı vermişlerdi. Özellikle Fransızların Dümezil havanları hem havada çıkardığı ses hem de Kerevizdere bölgesinde Türk siperlerini adeta dümdüz eden tahribatı nedeniyle bu adla anılıyordu. Yine bazı kaynaklarda Türk askerlerinin ortalıkta dolaşan siyah renkli Fransız keşif uçağına da bu adı verdikleri yazar. Havan toplarının henüz gelişip öldürücü bir silaha dönüşmesinden hemen önceki bu ilk nesil, yatay mermi yollu deniz ve kara toplarına kıyasla çok daha büyük can kaybı ve tahribat yaratıyordu. Mehmet Şevki Yazman Türk Çanakkale adlı eserinde “Karakedi”den şöyle bahseder:
“Önümde vazife ve mevziini bana gösterecek olan istihkâm takım komutanı, arkasında ben ve emir neferim, hızlı hızlı, başımız biraz öne eğik üçüncü “irtibat hendeğinden” kıvrıla kıvrıla iniyoruz (…) Yürüdük, ses çıkarmadan, lâf etmeden yürüdük. Bitmek tükenmek bilmez görünen kıvrımlara sürtünerek geçtik. Yalnız bir yerde tecrübeli arkadaşım duraladı. Bize de durmamızı işaret ederek tek başına ileri gitti. Siperin bir kenarından ileriyi gözetledikten sonra işaretle bizi de yanına çağırdı. “Önümüz büyükçe bir meydanlıktır. Buraya gelenler düşman tarafından görülür. Biz böyle üç kişi arada görülünce ‘Karakedi’nin geleceği muhakkaktır. Onun için teker teker ve arka arkaya meydanlıktan koşarak geçelim”.
Kikirik
İngilizleri -ti’ye alan bir tanım
Kikirik Dere, Güney ANZAC sektöründe İtilaf askerlerinin Victoria Gully adını verdikleri dereye Türklerin verdikleri isimdi. Bu adın kim tarafından ve nasıl verildiği tam olarak bilinmese de, ne anlama geldiği ve neden esinlendiği savaşın mizahi ve propaganda temelli literatüründe yatıyor. “Kikirik” kelimesi Türkçede “zayıf, ince, uzun boylu kimse” veya “Çıtkırıldım” olarak geçiyor.
1908’de yayın hayatına başlayan ve bizim savaş sırasındaki tek karikatür ve mizah gazetemiz Karagöz, daha Türkiye savaşa girmeden henüz 3 Kasım 1914’te düşmanın Seddülbahir Kalesi’ni bombardıman etmesinden bahsederken “kikirik” kelimesini kullanmış: “Çanakkale – (Müstaceldir) Dalgın dalgın topçuların civarında dolaşan Kikirik’in kuyruğu tekerleğin birine sıkışıp koptuğu ve can havliyle gözünden ateş çıkarak bağıra bağıra kaçtığı maruzdur”.
Karagöz, İngilizleri, Fransızları ve Rusları alaya alıp aşağılıyor; askerlerini, gemilerini, silahlarını, attıkları mermileri hafife alıp küçümsüyordu. Filoları için kale kapısında havlayan köpek benzetmesi yapıyor, dev gemilerinden “tükürük hokkası”, ağır toplarından “soba borusu” diye bahsediyordu. İngilizleri “kikirik”, Fransızları “tango”, Rusları ise “ayı” olarak adlandırıyordu. Türkçe zayıf, ince, uzun boylu kimse anlamına gelen Kikirik yakıştırması, İngiliz askerlerinin savaştan anlamayan çıtkırıldım kimseler olduğunu iddia ediyordu. Fransız askerleri için kullanılan ve o dönemde hafif meşrep Fransız kadını anlamına gelen “tango” da aşağılayıcıydı. “Ayı” Rusların millî sembolü olsa da, Karagöz bu sözcüğü onlar için gayri medenî, kaba saba, vahşi anlamında kullanıyordu.
Asiatic Annie
Asya’dan Avrupa’yı inleten top
Türklerin İntepe’de bulunan toplarına İngiliz askerlerince verilen isimdi. Adına daha önce makale de yazdığım bu topun maharetleri hakikaten çoktur. Hatta 30 Haziran 1915’te attığı bir topla ağır yaralanmıştı. Ama yine de İngiliz askerleri bu topları güzel bir Asyalı kadın gibi görmüş “Asyalı Annie” adını vermişlerdi.
Abdul
Önce küçümseme sonra büyük saygı
Avustralyalıların Türk askerlerine taktıkları adlardan biri. Nasıl ki Türkler “kikirik diyerek İngilizleri küçümseyici bir lakap taktılar ise, Avustralyalılar da Türklerin siperlerden hemen kaçacağını düşünerek “Ne olacak korkak Abdül işte” düşüncesiyle Türk askerlerine Arap kökenli “Abdül” kelimesini yakıştırmışlardı. Fakat gün geçtikçe siperlerde Türklerin kahramanca direnişi ve 19 Mayıs taarruzu sonrasındaki 24 Mayıs ateşkesi sırasında buzları eritici dostane yaklaşımlar Abdül’ü Jacko’ya, Johnno’ya, en sonunda da “bizden biri” manasına da gelen “Johnny Turk”e çevirmişti.
ANZAC Soup
Acı çorba
Gelibolu’da devam eden bombardımanlarda yere düşen top mermileri küçük kraterler şeklinde delikler açıyordu. Zaman zaman bunların içi suyla doluyordu. Özellikle yağmur sonraları. İşte bu temiz su dolu top çukurlarına, içinde bir ceset parçası görüldüğünde “ANZAC çorbası” adı veriliyordu.
ANZAC Stew
Berbat güveç
Cephede ANZAC askerlerinin doğaçlama tarif geliştirdikleri yemekler oluyordu. Örneğin sıcak suda kaynamış domuz pastırması veya çok sert bisküvilerin reçel ve su ile kaynatılmasıyla oluşan lapa gibi. İşte bu şekilde doğaçlama gelişen tariflere ayrı ayrı ad vermek yerine hepsine birden “ANZAC Güveci” denmişti.
ANZAC Wafer
Diş kıran bisküviler
Çok sert olan bu meşhur ANZAC bisküvilerine “Rock Chewer“ da (Kaya Çiğneyici) deniyordu. Bunları yemeden önce kimi zaman birkaç dişin kırılmasını ya da oluşabilecek kronik diş sorunlarını göze almak gerekiyordu. Gelibolu Yarımadası’nda veya gemilerde dişçi ve cerrahi diş müdahalesi yapabilecek ekiplerin olmaması bu riski daha da büyütüyordu.
Beachy Bill
Sahili döven acımasız Türk topları
Gelibolu seferi boyunca kara muharebelerinde düşman kuvvetlerine en çok zarar verdiren ve adından söz ettiren toplardan biri de ANZAC askerlerinin Beachy Bill dediği Türklerin Palamutluk Sırtı’ndaki toplarıydı. Anzak Koyuve civarında sadece Beachy Bill’in yaklaşık 1.000 askeri öldürdüğü veya yaraladığı tahmin ediliyor. Palamutluk sırtındaki bu toplar, esasen İtilaf kuvvetlerinin 18 Mart’ta Boğaz’ı geçme girişimlerinden beri oradaydıları. Büyük ihtimalle mermilerinin sahil şeridini etkisi altına almasından ötürü bu adla anılıyorlardı. Palamutluk topları için ANZAC Book’ta şöyle denmektedir:
“Şu bir gerçek ki Beachy Bill denilen bir baş belası var Toplarını ateşlediğinde cırtlak sesiyle avazı çıktığı kadar bağıran, Fakat biz atışından ve o sesten sonra, Atışlarını saymalıyız, sonra attıklarını sayıyoruz Sonra dışarı çıkıp Beachy Bill’in toplarını karşılıyoruz”.
Beachy Bill yani, Palamutluk Toplarının bulunduğu yerden Kabatepe sahili. Gazeteci Charles Bean 1919’da Gelibolu’ya tekrar döndüğünde haritalar yardımıyla topların mevzilerinin burası olduğunu bulabilmiştir.
Auntie
Aman dikkat! Bu teyze çok fena patlar
Bu kelime ANZAC’ların savaşla ilgili kullandıkları en nüktedan kelimelerden biridir. Auntie (teyze/hala-veya yaşlı kadın) adını verdikleri şey, Türklerin kullandığı tahta saplı Alman yapımı el bombalarına deniyordu. Türkler bu bombaları attığında bunu gören ilk asker “Auntie coming over!” (teyze üzerimize geliyor) diyerek diğer askerleri uyarmayı ihmal etmezdi.
Backshish
Bahşiş
Bizdeki “bahşiş” kelimesinin ta kendisidir. Cephede İtilaf askerleri, birine bilmediği bir siperi göstermek ya da bilmediği bir karargaha götürmek gibi rehberlik vb. hizmetlerde bulunduğunda karşılığında aldığı çikolata, tütün gibi şeyleri bu kelimeyle ifade ettiler. Muhtemelen Mısır’da eğitim gördükleri sırada Araplardan öğrendikleri kelimelerden biri.
Cricket Ball
El bombası
Bu kelime de yine Türk el bombalarından birine verilen ad. ANZAC askerleri yuvarlak şeklinden dolayı bu bombaları kriket topuna benzetmişlerdi. Gerçekten de kriket topuna benzeyen yuvarlak el bombalarına Çanakkale Savaşı ile ilgili hemen her müzede rastlamak mümkün.
Digger
Kazıcı
Kendi güvenliklerini sağlamak için sürekli siper kazmak, ANZAC’ların da tüm askerlerin de mecbur olduğu bir gündelik uğraştı. Avustralyalı askerler kenidlerine “kazıcı” manasındaki “digger” kelimesini uygun görmüşlerdi. Çanakkale muharebeleri literatüründe en sıklıkla karşımıza çıkan tanım budur ve neredeyse ANZAC askerini tek başına sembolize eden bir kelimeye dönüşmüştür.
En-Zedders & Kiwi
Yeni Zelanda askeri
Yeni Zelanda askerleri için verilen ad. “New Zealanders” yerine kullanılan kelime. Yine anavatanı Yeni Zelanda olan Kiwi kuşu, bu ülke askerlerini betimlemek için yaygın biçimde kullanılıyordu.
Farting Anafarta
Yellenen toplar
“Farting Annie“ veya “Anafarta Annie“ diye de tanımlanan toplar, Türk tarafının Küçük Anafarta ve İsmailoğlu Tepe’de bulunan toplarıydı. Çokça kayıp verdiren bu toplar askerlerin günlüklerinde ve mektuplarında kendine bu isimler altında yer buldu. Bu topların en ölümcül vuruşlarından birine de 2. Hafif Süvari Alayı’ndan George Green şahit olmuştu. Green’in anlattıklarına göre 24 Haziran 1915’te bir grup asker denizde banyo yaparken düşen tek bir top mermisi şarapnelleri ile 18 asker yaralanmıştı.
Gallipoli Gallop
Tuvalete koşmak
Askerlerin en çok dert yakındıkları şeylerden biri çeşitli diyareler ve barsak hastalıklarıydı. Tabii hal böyle olunca, tuvalete yetişmek için sıkı bir koşu yapmak gerekebiliyordu. İshal olan kişiler “Gelibolu koşusu” yaparak tuvalete ulaşıyorlardı. Hatta bunun başka bir adı daha vardı: “Turkey Trot” yani “Hindi koşusu”.
Jam-Tin
El bombası
Boş reçel kutularına metal parçaları, dikenli tel parçaları, boş mermi kartuşları konulup barut sıkıştırılarak bir fitil eklenmesiyle elde edilen bombaya verilen ad. Özellikle Seddülbahir bölgesinde bizim Çukurbağlar, İngilizlerin ise “Orchard Gully” dedikleri noktada çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan bir grup bu bombaları yapmakla görevliydi. Orijinal el bombalarının geliştiği, ancak yeterli sayıda bulunmadığı bir dönemdi. Ağırlıklı olarak yakın siper muharebesi yaşanan Çanakkale’de, el bombası en etkili silahlardan biriydi.
Lunapark
Kahire
Cephede yaralanan İtilaf askerleri Gökçeada, Limni gibi yakın adalarda tedaviye alındığı gibi, daha ağır vakalar ve uzun süreli tedavi için Kahire’ye gönderiliyordu. Bu tedavi süreci zorlu da olsa savaşın cehennemi ateşinden uzaklaştıkları için, askerler Kahire hastanesini “lunapark” gibi görüyorlardı. Tabii tek sebep bu değildi. Kahire hastanesinde hemşireler de vardı.
Peninsh
Gelibolu
Askerler hem kendi aralarında hem de mektup ve günlüklerde Gelibolu Yarımadası’na uzun uzadıya “Gallipoli Peninsula” demek yerine bu kelimeyi kullanıyorlardı.
Pill
Hapı yutmak
ANZAC askerlerinin mermilere verdikleri isim. Aslı “bullet” olan mermi kelimesi yerine “hap” manasına gelen bu kelime yaygın biçimde kullanılıyordu. Öyle ya, mermiyi yiyen hapı yutmuş oluyordu!
Typewriter
Daktilo mu? Değil!
Türkçe anlamı esasen daktilo olan bu kelime tabii ki bunun için kullanılmadı. Ama zaten cephede daktilo ne gezer demeyin. İngiliz gazeteci ve Sansürsüz Çanakkale kitabının yazarı Ellis-Ashmead Bartlett’in Empire marka daktilo ile Suvla’da poz vermişliği vardır (Hatta bu fotoğraf daktilo reklamı olarak dönem gazetelerinde yayımlandı). Peki ne anlamda kullanılmıştı bu kelime? Seri halde daktilo tuşlarına bastığınızda çıkan sesi cephede neye benzetirdiniz? Evet, makineli tüfek!
Mimari açıdan dünyanın ilk büyük prefabrik yapı topluluğu ve ilk prefabrik hastanesiydi. 1855’te Kırım Savaşı dolayısıyla ve o sıralar İstanbul’daki Florence Nightingale’in yönlendirmesiyle İngilizler tarafından Erenköy’de yapılan “Renkioi Hospital”, usta mimar ve hekimlerin gayretiyle beş ayda tamamlandı; yüzlerce yaralıya ve sivil halka şifa dağıttı. Bugün ise geride sadece bir çeşme kitabesi var.
Erenköy’dekiRenkioi Hospital Çanakkale-Erenköy’de Kırım Savaşı sırasında (1855) yapılan prefabrik Renkioi Hastanesi ve aynı bölgenin 162 sene sonra bugünkü hali (üstte). Hastaneden günümüze kalan tek iz, üzerinde “RENKIOI BRITISH CIVIL HOSPITAL -1856- JOHN BRUNTON – ENGINEER” yazan dönem çeşmesinin kitabesi (altta).
Coğrafyaların mabedi tarih, dini ise arkeolojidir. Çanakkale Savaşı sırasında yedek subay olarak görev yapan Tevfik Rıza Bey’in, 5 Şubat 1915’te günlüğüne tek satır olarak yazdığı üç kelimelik cümle, adeta insan varoluşunu özetler: “Hatıra kalbin dinidir”.
Yaşadığımız coğrafyayı sorgularken, Çanakkale/İzmir karayolunun 15. kilometresinde yer alan bucağın, 100 yıl önceye kadar Renkioi (Erenköy) adlı ve 6000 nüfuslu bir Rum yerleşkesi olduğunu öğrenmiştim. Şimdi oralarda üzüm bağları, Boğaz’a nazır restoranlar, plajlar, otel işletmeleri bulunmaktaydı. Peki ya daha öncesinde? Mesela bundan 150-160 yıl öncesinde?
İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 1854-1856 arasında Rusya’ya karşı tutuştuğu Kırım Savaşı’nda, diğer ülkelerin savaşa uzaklığı sebebiyle, İstanbul cephe gerisinin merkezi olmuştu.
Savaş Kırım Yarımadası’nda devam ederken, müttefiklerin cephede sadece Balaklava hastanesi bulunuyordu. Diğer tüm yaralılar İstanbul’a naklediliyordu; Selimiye Kışlası hastaneye çevrilmiş ve yakınındaki Haydarpaşa Hastanesi de en önemli sağlık merkezi olmuştu.
İngiltere’ye İstanbul’dan haber servisleri vasıtasıyla gönderilen mektuplar; bilinen ilk savaş muhabirlerinden The Times gazetesinden İngiliz Thomas Chenery’nin İstanbul’dan, aynı gazeteden meslektaşları John Delane ile William Howard Russell’ın Kırım’dan bildirdikleri ve nihayet Roger Fenton’ın cepheden gönderdiği fotoğraflar-izlenim yazıları, tüm dünya kamuoyunda yankı bulmaktaydı.
Thomas Chenery, The Times’ta 12 Ekim 1854’te yayınlanan makalesinde, İngiliz askerlerinin cephe gerisindeki sağlık koşullarını açıkça dile getirmiş ve durumu eleştirmişti: “… Öfke ve şaşkınlık içindeyiz. Çünkü halk, yaralıları korumak için hiçbir etkili sağlık hazırlığının bulunmadığını öğrenecek. Sadece cerrah değil, ne hemşire ne de pansumancı var. Tek söylenecek şey, yaralılara sargı yapmak için tek bir bezin bile olmadığıdır. Gerçi bu büyük acıyı paylaşmaktan kaynaklanan toplumsal dayanışma, Üsküdar’da kışlada veya akıl hastanesinde bulunan mutsuz insanlar için üstün geliyor ve bütün aileler, gerekli araçları, çarşafları ve eski giysilerini veriyor. Fakat bu durum niçin önceden açık bir şekilde görülemedi?”
162 yıl öncesinde modern bir anlayış Önde hastanenin demir saclardan yapılmış mutfağı, arka tarafta hastanenin prefabrik yapıları (üstte). Hastanenin 5 no’lu koğuşu (altta), nerdeyse bugünkü anlamda modern bir havalandırma anlayışla tasarlanmıştı.
Dönemin İngiliz Savunma Bakanı Sidney Herbert, oluşan bu kamuoyu baskısını azaltmak için yaralı ve hasta İngilizlerin bakımı amacıyla devreye girdi. Florence Nightingale’den “Doğu’daki İngiliz Umumi Asker Hastaneleri Kadın Hastabakıcılar Müdürü” unvanı ile İstanbul’a gitmesini ister ve destek sözü verir. Nightingale, aile dostları Bracebridge’ler ile Roma Katolik Kilisesi’nden 10 rahibe; Anglikan Kilisesi’ne bağlı “Merhametli Kız Kardeşler”den sekiz rahibe, Saint John’s Enstitüsü’nden altı hastabakıcı ve çeşitli hastanelerde profesyonel hasta bakımı yapan 14 kadından oluşan toplam 38 kişilik bir ekip ile birlikte yola çıkmış, çok zorlu geçen bir deniz yolculuğu sonunda 4 Kasım 1854’te Üsküdar’a gelmişti.
Selimiye Kışlası’ndaki deneyimleri, Nightingale’in hastane işletmeciliği üzerine yeni fikirler geliştirmesine olanak sağlamıştır. “Florence Nightingale Koğuşu (Florence Nightingale-Ward)” adı ile bilinen pavyon sistemi, hastanelerde her iki tarafta her yatağa bir tane düşecek şekilde penceresi olan, 9 metre genişliğinde, 39 metre uzunluğunda ve 3,5 metre yüksekliğinde koğuşlar bulunmasını öngörüyordu.
Nightingale’in hastane ve koğuş tasarımlarını yaparken, Selimiye Kışlası’nın devasa odalarından ve koridorlarından etkilendiği açıktır. Kışlanın geniş koridorları hastane koğuşu olarak kullanılmış, son derece aydınlık ve iyi havalanması olan bu mekânlar Nightingale’e yeni yapılacak hastaneler için fikir vermiştir (Bununla birlikte Nightingale anılarında Selimiye’den hayli olumsuz biçimde bahsetmiş, kışlayı bir harabe olarak nitelendirmiştir).
Hem deneyimleri hem de geniş çevresi nedeniyle tıbbi ve sosyopolitik gelişmelerden süratle haberdar olması, Nightingale’in hasta bakımında bir dizi yeniliğe öncülük etmesinde etkili oldu. Bu bağlamda özellikle geliştirdiği pavyon sistemi hastane modeli, ona ayrı bir ün kattı. Hastalıkların kokuşmuş hava nedeniyle (miyasma teorisi) oluştuğuna inanması, Nightingale’in sanitasyona yönelik önlemler almaya yönelmesini getirdi. Nightingale, özellikle hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla koğuşların havalandırılması meselesi üzerinde durdu.
Hastane ve civarının ayrıntılı haritası Renkioi Hastanesi’nin bulunduğu yeri ve vaziyet planını gösterir harita, oldukça detaylı hazırlanmış. Hastane içi ve civarındaki coğrafi yapılar titizlikle haritaya işlenmiş.
Aslında temiz havanın hastanelerde ölüm oranını azalttığı görüşü, Kırım Savaşı sırasında İstanbul’da bulunan Fransız doktor Levy tarafından, Nightingale’den çok daha önce ortaya atılmıştır. Nightingale, hastaları hastalıklarına göre ayrı koğuşlarda yatırma fikrini de bir Fransız hekimden, Dr. Scrive’den almıştır. Fakat bunların uygulanması ve fikrin hayata geçirilmesini Nightingale sağladı. Ve bu sayede pek çok İngiliz askeri tifüsten ölmekten kurtuldu, ölü sayısı % 75 oranında azaldı ve bu gelişmeler de Nightingale’in ününe ün kattı.
İngiliz Hükümeti ve savaş ofisi, hastanelerin yetersiz kalması sebebiyle bir hastane daha yapılması için girişimde bulundu. 1855 başı itibariyle yer arayışı başladı ve Çanakkale’de sahile yakın bir yerde karar kılındı.
1855 Mart başında hükümete bağlı savaş ofisi, ünü kıtaları aşan Isambard Kingdom Brunel’e hastane için teklifte bulundu. Brunel, daha önce böyle bir şey tasarlamamıştı ama sekiz gün içinde sözleşmesini sunarak işe koyuldu. Mimari açıdan “ilk büyük prefabrik yapı” ve “ilk prefabrik hastane” olma özelliğini taşıyan, mimarlık tarihi açısından da çok büyük öneme sahip olan proje tasarlanmaya başlandı. Yapı, Erenköy Hastanesi (Renkioi Hospital) olarak tarihe geçecekti.
Bu sırada Nightingale, Üsküdar’da edindiği deneyimleri derlemiş ve The Times’ta yayınlanan askerlerin sağlık durumlarıyla ilgili olumsuz haberlerden ötürü kamuoyunun aydınlatılması için bu deneyimlerini içeren cevabi yazıyı gazeteye göndermişti. Bu sırada Brunel tasarımını bitirdi, fakat Nightingale’in pavyon sistemi, sanitasyonla ilgili önerileri ve havalandırma sisteminin nasıl olması gerektiği ile ilgili önerilerini gazetede okuyunca etkilendi. Bunun üzerine yaptığı tasarımı savaş ofisinden geri çekti ve Nightingale’in önerileri doğrultusunda altı gün içinde tasarımı yeniden düzenledi. O zamana kadar hastanelerde ortamın sabit sıcaklıkta tutulması gerektiğine inanılıyordu. Fakat Nightingale, temiz hava ile ortamın havalandırılmasının ölüm oranlarını azaltacağını iddia etmişti. Brunel de yeni tasarımda, hastaneyi sürekli dışarıdaki temiz hava ile havalandıracak bir vantilasyon sistemi yarattı.
Boğaz’da yaralı İngiliz askerleri 1 Aralık 1855 tarihli Illustrated Times dergisinde yayımlanan illüstrasyon, Erenköy Hastanesi ve civardaki dinlenen yaralı İngiliz askerlerini Boğaz manzarasıyla birlikte gösteriyor.
Lojistik problemler ve uzaklık sebebiyle İngilizler, Kırım’dan Ege Denizi’nin en uç noktalarına kadar hastaneler kurmuştu; ancak Erenköy Hastanesi bunlar arasında en az bilinenidir. Ama ne acıdır ki hem mühendislik inovasyonu hem de model olarak ilkleri barındıran bu hastane, bugün tamamen kaybolmuş durumda.
Brunel’in tasarladığı hastane yapıları İngiltere’de hızla üretildi ve gemilere yüklendi. Toplamda 11.500 ton olan hastanenin parçaları 23 gemi ile Çanakkale’ye taşındı. İlk gemiler Çanakkale sahillerine 8 Mayıs 1855’te vardılar. Projenin Çanakkale’deki uygulayıcı kontrolör mühendisi ise 1836’da arkeolojik kazılar için Çanakkale’ye gelmiş olan mühendis John Brunton olacaktı.
Brunton, Çanakkale’deki İngiliz konsolosu Calvert ve ailesi ile zaten tanışıyordu. Calvert’lerin hem bölgedeki ilişkileri çok iyiydi hem de dil ve çevreyi tanıma gibi sorunları aşmışlardı. Brunton, Calvert ailesinin çitlik evinin olduğu Erenköy’ün 1,5 km kuzeydoğusunda (bugünkü Tusan Hotel ve Güzelyalı’ya doğru olan arazi) hastaneyi yapmaya karar verdi ve hemen çalışmalara başladı. Burası aynı zamanda 1835’teki kolera pandemisi sebebiyle, Osmanlı Devleti’nde ilk karantinanın da yapıldığı yerdi. Bu sebeple de bölge, haritalarda yıllarca “Karantina” bölgesi olarak tanımlanmıştır.
Erenköy Hastanesi’nin yapımına 1855 Mayıs’ında işte tam bu bölgede başlandı ve Ekim 1855’te prefabrik hastane kullanıma açıldı. Hastane aslında çoğunlukla Kırım’dan gelen değil, Kırım’a giderken hastalanan askerlere hizmet vermek üzere kurulmuştur. Çünkü o dönemdeki buharlı gemilerle Üsküdar’dan Çanakkale’deki Erenköy Hastanesi’ne ancak 18 saatte varılabiliyordu. Üsküdar’dan gelen hasta ve yaralılar, hastane ile liman arasında kurulan raylar üzerinden atlı tramvayla taşınıyordu.
Her biri 50 hasta yatağı kapasitesine sahip 30 prefabrik yapıdan oluşan ve toplamda 1.500 yatak kapasiteli olan hastane, Kırım’a uzaklığı nedeniyle istenilen kapasitede çalıştırılamadı. Hastaneye her hafta ortalama 50 yeni hasta katılıyordu. Her pavyonuna iki sıra hasta yatağı yerleştirilebilen havalandırması, su tesisatı, kanalizasyon çukurları iyi planlanmıştı ve sanitasyon açısından ilkleri barındırıyordu.
Mühendis Brunel Renkioi Hastanesi’nin ünlü mühendisi Isambard Kingdom Brunel, Florence Nightingale’in önerileri üzerine hastane planını değiştirip yenilemişti.
Askerî personel yanında sivillere de hizmet eden hastanede sivil hekimler görev yapıyordu. Hastalararası bulaşma en aza indirilmişti. Hastaların giysilerinin modern sayılabilecek çamaşırhanede, 400 F (205ºC) derecede yıkanıp kurutulması, hastalık yayılımını engellemiştir. Oldukça temiz taze suyu bulunduğu bilinen hastane, sanitasyon başarısının dışında, cerrahiye sağladığı katkıyla da tarihe geçmiştir. Spencer Wells (1818-1897) tarafından geliştirilen, günümüzde de kullanılmakta olan “Spencer Wells forsepsi”, kanamaların durdurulmasında ilk kez bu hastanede kullanıldı.
Savaş sonrası İngiltere’de yapılan hastaneler için örnek oluşturan bu hastanenin çalışanları da bulaşıcı hastalıklardan büyük ölçüde korunmuştu. Savaş dönemi boyunca sadece bir doktor, bir hemşire ve bir hastabakıcı tifüse yakalanmış; sadece bir hastabakıcı bu nedenle ölmüştür. Oysa aynı dönemde Selimiye’de aralarında sağlık çalışanlarının da olduğu 138 kişi koleradan ölmüştü. Hatta hastane sorumlu doktorlarından Edmund Parkes’ın, hastane ile ilgili 1857 Nisan’ında İngiliz Savaş Bakanlığı’na hazırladığı raporda verdiği istatistiğe göre, hastanede çeşitli hastalık ve yaralanma tanılarıyla yatan hastaların ölüm oranı % 3,8’di. Oysa bu oran Üsküdar’daki hastanelerde %11,9’a çıkıyordu. Tifüse yakalanan hastaların izole edilmesini sağlayarak salgını önleyen Dr. Parkes, bu başarısı ve sanitasyondaki deneyimleriyle savaş sonrası “hijyen profesörü” oldu.
Hastane neredeyse bugünkü manada modern tuvalet-banyolar içeriyordu ve bunlar hasta koğuşlarının içindeydi. Mühendis Brunel mobilyadan tuvalet kâğıdına kadar her ayrıntıya dikkat etmişti. Hastaların ünitelerarası gezme ihtimali olması sebebiyle prefabrik yapılar arasındaki geçişler kapalı koridorlar olarak tasarlanmıştı. Daha da ilginci, Brunel tuvaletlerin tasarımını çizdiği plan üzerine “Tuvalet kâğıtlarını unutmayın!” diye not ettiği gibi, kiler olarak tasarladığı küçük bir kısmı “tuvalet kâğıdı deposu” olarak işaretlemişti.
Hastanenin Kırım Savaşı’nın sonlarına doğru yapılmış olması nedeniyle, Şubat 1856’dan itibaren Üsküdar’dan ve Kırım’dan buraya yaralı gönderilmesi durduruldu. Hastane artık bölgedeki sivillere hizmet eder olmuştu.
İngiliz hükümetinin 30 Mart 1856’da Rusya ile barış imzalamasının ardından hastanenin işlevi tamamen ortadan kalkınca, Londra Brunton’dan bütün çalışmaları durdurmasını istedi. Bunun üzerine Brunton, emrindeki eğitimli 150 askerle Troia ovasında, bölgedeki arkeolojik alanlarda kazı yapmak için kamp kurdu. Brunton bir arkeolog değildi ve esas amacı hazine bulmaktı. Bu nedenle oldukça hızlı ve tahrip edici bir şekilde kazılar yaptı; tuttuğu kısa günlükte başka kazı yaptığı yerler ve buluntuları ile ilgili pek fazla bilgi vermedi. Ancak günlüğünden, askerlerin eski eserleri buldukça daha fazla motive olduklarını ve daha hızlı kazdıklarını öğrenmekteyiz.
Yapı planları ve havalandırma Prefabrik hastane yapılarının, döneminde yapılan planları. Tasarımda özellikle havalandırma meselesinin üzerinde titizlikle durulmuştu.
Bu define peşindeki kazıları sonucu, çok sayıda mozaikli yapı da açığa çıktı. Fakat Brunton, Londra Savaş Ofisi’nin geri çağırması nedeniyle çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı ve böylece kesmeyi planladığı mozaikli yapılar da bu sayede tahrip olmaktan kurtuldu. Brunton yine de İngiltere’ye dönene dek Troia Ovası ve çevresinde yedi farklı yerde kazılar yapmış ve çıkardığı eserleri yanında götürerek British Museum’a vermiştir.
Hastanenin bulunduğu bölgede, bugün Tusan Otel İşletmesi, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı İzci Kampı bulunmaktadır. Hastaneden geriye Brunton’un taze ve güzel suyu ile de meşhur olan hastanenin liman kısmına yaptırdığı ve üzerinde “RENKIOI BRITISH CIVIL HOSPITAL-1856-JOHN BRUNTON-ENGINEER” yazan çeşme kitabesi dışında hemen hiçbir şey kalmamıştır.
Bugün Tusan Otel’in plaj bölümünde bulunan bu çeşme kitabesi, üzerinde bir istinat duvarı örülmüşken, dibinden de bir incir ağacı yükselmiş. Otel işletmecisi Enver Sadık Yılmaz, aynı zamanda Troia kazılarının yürütülmesine destek veren Troia Vakfı Yönetim Kurulu 2. Başkanı. Böyle olunca çeşme taşını görür görmez araştırmaya koyulmuş, Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kuruluna başvurmuş ve eserin tescillenerek koruma altına alınmasını sağlamış.
Florence Nightingale, Brunel’in bu hastane planlamasında yakaladığı medikal ayrıntılardan, Hastaneler Üzerine Notlar adlı kitabında bahsetmiştir. Her ne kadar Florence Nightingale’in hastanenin kurulmasında doğrudan katkısı olmasa da, fikirlerinin ve ruhunun bu hastaneye tesir ettiği açıktır. Hem Florence Nightingale’in Times’a mektubunun ardından Brunel’in önceki tasarımını geri çekerek hastaneyi yeniden tasarlaması hem de Sir Edward Tyas Cook’un The Life of Florence Nightingale adlı kitabında hastane sorumlusu Dr. Parkes’ın Erenköy Hastanesi’ndeki uygulamalarından söz etmesi hem de “Parkes ile olan dostluklarının ömür boyu sürdüğünü ve bazı uygulamaların Nightingale’in önerileri ile yapıldığını” belirtmesi bizi biraz daha aydınlatabilir.
Hastane; mühendis Brunel’in yaratıcılığı ve ihtiyaçlara yönelik analizleri doğru anlaması ve Florence Nightingale’in hastanelerin durumunu hastalardan daha çok önemsemesi yanında, mimari tarih ve sağlık tarihi açısından modernleşme ve hijyenin sağlanması konularında ilkleri üzerinde taşıyor.
Geriye bir incir ağacı ve bir istinat duvarı arasına sıkışan çeşme kitabesi kalmış olsa da, ardında büyük bir tarih var. Belki de tarih ve arkeoloji hep yanıbaşımızda, bir incir ağacının dibinde, yüzdüğümüz bir plajda, hatta bir duvarda gizlidir. Siz ne olur ne olmaz, sağınıza soluna tarihsel bakın!
Büyük bahçeli, atlı arabalı, özel kasapları, özel terzileri olan, dadılar ve yabancı dilleri öğreten mürebbiyelerle dolu konakta büyüdü. 23 yaşında İsviçre’de mühendislik okurken, savaşın patlaması üzerine yurda döndü ve Çanakkale cephesine gönderildi. Çok zengin ve meşhur bir ailenin fedakar ve kabiliyetli oğlunun, kahraman bir yedeksubayın bilinmeyen hikayesi.
İlk kadın müzecimiz Seniha Sami Moralı’nın adına ilk kez Nâzım Hikmet’in bir biyografisinde rastlamıştım. Taha Toros’un verdiği bilgiye göre Seniha Hanım, Nâzım Hikmet’in büyük baldızı idi. Öyleydi ama kimdi bu kadın? Zira Nâzım Hikmet’in biyografisinde “Akrabası Olan Ünlü ve Tanınmış” kişiler kısmında bahsediliyordu.
Kısa bir araştırmadan sonra Seniha Hanım’ın “ilk kadın müzecimiz” olduğunu öğrendim. Hakkında daha fazla bilgi bulmak ümidiyle araştırmaya devam ederken, kendisinin “Meşrutiyet, Dolmabahçe Sarayı ve Ankara’nın İlk Günlerine Dair” başlıklı bir yazısına rastladım. Bu yazısında gönüllü olarak 1. Dünya Savaşında seferberliğe dahil olan, Çanakkale cephesine katılan kardeşi Mehmed Raşid ve kuzeni (dayızadem diye söz ediyordu) Raşid Efendi’den söz ediyor, onların akşamları zaman zaman cephe hikayelerini anlattığını belirtiyordu.
Mevzubahis Çanakkale olunca bunun üzerine artık Mehmed Raşid, daha doğrusu kuzeniyle beraber “İki Raşid Efendiler” Seniha Hanım’dan daha çok ilgimi çekti. Ve yine Taha Toros arşivi zenginliğiyle imdada yetişti. Mehmet Raşid’in yeğeni, Seniha Hanım’ın küçük kızı Nesrin Moralı, 1980 yılında dayısından kalan eski Türkçe günlüğü ve cepheden getirdiği üç mermiyi bulmuş, günlüğü de günümüz Türkçesine aktararak daktilo etmişti:
Muharebe günlüğü Mehmed Raşid Efendi’nin Çanakkale Muharebeleri sırasında tuttuğu ve yeğeni Seniha Hanım’ın küçük kızı Nesrin Moralı tarafından günümüz Türkçesi’ne aktarılan günlüğün ilk sayfası.
“Yazı, resim, fotoğraf, mektup, nişan, kitap gibi her evde bulunabilecek hatıra eşyalardan, bizim evdekilerin en kıymetlisi, en çok manevî değerle yüklü olanları üç mermi ile bir hatıra defteri- çünki bunlar Çanakkale’den getirilmiş. Defter kahverengi kaplı, bir ceket cebine kolayca sığacak kadar küçük, sayfaları muntazam, sık satırlar halinde, eski harflerle dikkatle yazılmış. Mermiler çok ağır, kırmızı boyaları kısmen aşınmış, 7,2 santim çapında, 14,2 santim yüksekliğinde. Bu sessiz, kendi halinde eşyalar, bir az düşünülünce, 65 sene evvel büyük bir zaferle neticelenen o müthiş ölüm kalım muharebesini bütün heyecaniyle nasıl canlandırıyorlarî Onlar o zaman ailenin tek erkek evlâdı olan ve muharebeye katılan 23 yaşındaki Mehmed Raşid tarafından getirilmiş”.
Dün ve bugün
Mehmed Raşid Efendi’nin24 Mayıs-11 Ağustos 1915tarihleri arasında cephedegörev yaptığı mevkiindönem haritasında (sağda)ve bugünkü görünüşü.
İşte yukarıdaki satırlar, Çanakkale’de gazi olmuş, parlak bir mühendis Mehmet Raşid Bey’in yeğeni Nesrin Moralı tarafından aktarıldı. Nesrin Moralı, ölümünden bir yıl evvel 1980 yılında, yukarıdaki duygu yüklü tasvirleri yaptıracak düşünceler içinde, Çanakkale’nin ve dayısının bu manevi hatırasına binaen yazmış.
Aslında Nesrin Moralı sadece bu satırları yazmadı. Dayısının Çanakkale’den getirdiği defterinde yazdığı Çanakkale günlüğünü de bugünkü Türkçe’ye aktararak daktilo etti. Mehmet Raşid, 9. Tümen topçu alayında Kayaltepe bölgesinde ve Manol Çiftliği yakınlarında 24 Mayıs-11 Ağustos 1915 tarihleri arasında Çanakkale’de gün gün yaptıklarını, yaşadıklarını, cephedeki durumu anlatmıştı. İşte böylece Nesrin Moralı da bugün bu bilmediğimiz gaziyi ve hikayesini onun ağzından dinleyebilmemize imkan sağladı.
Eğitimini yarıda bıraktı Avrupa’daki tahsilini yarıda bırakıp Çanakkale cephesine koşan Mehmed Raşid Efendi.
Mehmed Raşid 19 Haziran 1892 tarihinde Boğaziçi’nde güzel bir yalıda doğmuştu. Evdeki tek erkek çocuk olduğundan bazı büyükleri onu “Sen bir tanecik tosun paşasın!” diye severlermiş. Mehmed Raşid de bunu iyice benimsemiş olacak ki üç yaşlarında iken bir olay vuku bulup sonrasında azarlandığında şaşırmış; “Ben bir tanecik tosun paşayım!” diye karşılık vermiş.
Mehmed Raşid oldukça köklü bir aileye mensuptu. Tanzimat’ın ilânından sonra ülkemizde ilk defa maarif teşkilatını kuran ve ilk Milli Eğitim Bakanı olan Abdurrahman Sami Paşa’nın torunlarındandı. Mehmed Raşid’in büyükbabası da, beş kez Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Abdullatif Suphi Paşa’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nda büyük hizmetler veren kültür ağırlıklı baba tarafı yanında, anne tarafı da devletin muhtelif kademelerinde hizmetleriyle tanınmış ünlü kişilere dayanmaktadır. Annesi de Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Mehmet Raşit Paşa’nın kızıdır.
Büyük bahçeli, atlı arabalı, özel kasapları, özel terzileri olan, dadılar ve yabancı dilleri öğreten mürebbiyelerle dolu konaklarda büyüdüler. Özel hocalar tarafından eğitildiler. Büyük ablası Seniha Sami Moralı, Batı Dilleri ve Edebiyatı Profesörü Mehmed Rauf’un (1883-1918) eşiydi. Seniha Sami Moralı aynı zamanda ilk kadın arkeologumuz olup, Topkapı Sarayı’nın ilk kadın yöneticisiydi. Cumhuriyetten evvel sarayda prenseslere İngilizce dersleri verirken, Cumhuriyet döneminde de Atatürk ve İsmet İnönü’ye tercümanlıklar yapmıştı.
Mehmed Raşid’in 1905’ten 1. Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemdeki hayatını kendisinden dinleyelim:
“1905 – 1910 Orta tahsilimi Istambulda fransız Faure Lisesinde ikmal edip “Diplôme de tin d’études secondaires” şahadetnamesini aldım.
1910-1912 Pariste Ecole Duvignau da yüksek mühendis mektebine hazırlandım.
1912-1913 Balkan Harbi dolayısı ile İstanbul’da kaldım.
1913-1914 Lausanne Üniversitesi Mühendis Mektebine kabul edilerek iki semestre ikmal ettim.
1914-1919 Seferberlikte ihtiyat zabit namzedi yazıldım ve sahra topçu sınıfına ayrıldım. Çanakkale harbine iştirak ettim.”
Mehmed Raşid, Fransa’da Ecole Duvignau’da Yüksek Mühendis Mektebi eğitimine hazırlandığı dönemde çalışmalarının meyvesini almış olacak ki 1913 yılında gitmek istediği İsviçre’deki Lozan Üniversitesine kabul edilmişti. Fakat Birinci Cihan Harbi’nin başlamasıyla kendi isteğiyle eğitimini yarıda keserek ülkesine döndü.
İki Raşid Efendiler Mehmed Raşid Efendi (solda) ile dayısının oğlu adaşı Raşid Efendi. Kuzen Raşid, Anafartalar’da Mustafa Kemal’in idare ettiği birliklerde savaşmıştı.
Mehmed Raşid ve Çanakkale
Mehmed Raşid, 1913-1914 eğitim yılında Lozan’da tam hayal ettiği yüksek mühendislik eğitimine başlamıştı ki Birinci Cihan Harbi patlak verdi. Yeğeni Nesrin Moralı’nın deyişi ile Mehmed Raşid de Osmanlı Devleti’ndeki yüz binlerce gencin vatanı kurtarmak için cepheye koştuğu gibi cepheye koştu; tahsilini bırakarak yurda döndü. Ailesi gözyaşlarıyla onu uğurlarken, o “çok yüksek bir gâye uğrunda çarpışacağı için âdeta bir şevk içinde Çanakkale’ye gitti”.
Mehmet Raşid Efendi Çanakkale’de yedek subay olarak görev yaparken, cephede bulunduğu 24 Mayıs 1915’ten cepheden ayrıldığı 12 Ağustos’a dek günlük tuttu. Bu günlükte tam olarak hangi birlikte görev yaptığından söz etmese de biyografisinde topçu sınıfına ayrıldığını belirtmiştir. Ayrıca yeğeni Nesrin Moralı’nın ifadesinde geçen “Mermiler çok ağır, kırmızı boyaları kısmen aşınmış, 7,2 santim çapında, 14,2 santim yüksekliğinde” söyleminden, bu mermilerin 75’lik dağ bataryasına ait top mermileri olduğunu anlıyor ve ancak topçu olan birinin bunları cepheden hatıra olarak götürebileceğini biliyoruz.
Hangi birlikte görev yaptığı konusunda ise coğrafi olarak özellikle Kayaltepe-Palamutluk-Çamtepe-Manol (Hacı Mail) Çifliği-Semertepe-Eyer(li)tepe bölgesindeki schneider ve mantelli topçu batarya bölükleri ile tabur karargahları arasında adeta mekik dokuyup telefonları tamir ettiğini, haritalar çizdiğinden bahsetmesi üzerine, 9. Tümen Topçu Alayı’nda görevli bir istihkamcı olduğuna kanaat getiriyoruz (Hacı Mail, Maydos’ta (Eceabat) yaşayan Rum Hıristiyan vatandaşlardan biri olup çiftliğin sahibidir. Hacı Mail 22 Nisan 1915’te müttefiklerin Eceabat’ı bombardımanında 63 yaşında vefat etmiştir):
“Temmuz 31- Arıburnu haritasını çizmekle meşgûlum. Akşam 5:15 de Serafim(çiftliği) iskametinde üzerimizden fasıla ile bir iki mermi aştı. Büyük monitor tarafından endaht edilmekte olduklarını Kayaltepeden telefonla haber aldık. Çadırın kapısına karşı oturuyorum. Üçüncü ve dördüncü mermi karşımızdaki sırtın arkasından duman çıkardı. Beşinci mermi soldaki derenin karşı yamacına çarptı. (saat 5.45) Haritayı bıraktım.
Teknik ressam Raşid Efendi Mehmed Raşid Efendi Harbiye’de silah imalatı kısmında teknik ressam olarak görev yaptığını gösteren 3 Ekim 1916 tarihli belge (üstte). Mehmed Raşid Efendi Tophane’de çalışırken (üstte, sağda)
Ağustos 1- Dünki haritayı akşama doğru bitirdim. İstanbul’a mektup yazdım fakat göndermesi yarına kaldı. Grafit levhaları kırık olan telefonların tamiri hakkında fırkaya takrir verildi.
Ağustos 2- Telefon takımından gönderilen telefondu grafiti kırık telefonların Maltape’de masrafı ödenmek şartıyla tamir olabileceğini söyledi. Birinci taburdan gönderilmiş olan grafiti kırık ve vızıltısı kamacının himmetine uğramış olan Eriksonun vızıltısını yeniden ayar ettim ve diğer bir telefonun grafiti tertibatını tatbik ederek başka bir kusuru olmadığını anladım. Mantelli birinci bölükten gelen Eriksonu tamir ettim. Kabzasının vidası gevşemişti. Pilin mayii biraz sızmıştı, tamir esnasında kurudu. 4. bölükten gelen tamir etmiş olduğum Eriksonu gönderdim Çamtepeden burnu direkli kruazör endaht etti. Tarassuda çıktım. (saat 5.20) Hacı Manol çiftliğinden geçen yola üç mermi düştü. Karadan atıldı.”
Mehmed Raşid, gençliğin verdiği heyecan ile dayısı Haydar Bey’in oğlu ile asker yazılmışlardı. Tesadüf odur ki kuzeni olan Raşid ile aynı cepheye, yani Çanakkale cephesine sevk edilmişlerdi. Mehmed Raşid Efendi’nin günlüğünde ara ara kuzen Raşid ile cephede görüştükleri hakkında ifadeler yer aldığı gibi, bu görüşmeye dair bir fotoğraf da bulunmakta.
Mehmed Raşid Efendi’nin ablası, ilk kadın müzecimiz Seniha Sami Moralı “Meşrutiyet, Dolmabahçe Sarayı ve Ankara’nın İlk Günlerine Dair” başlıklı yazısında bundan bahsederken Mustafa Kemal’in adını ilk kez duyuşundan da söz etmekte:
“Kardeşim Raşid ile dayızadem Raşid yirmi yaşlarında idiler. Gençliğin verdiği şevk ve cesaretle topçu yazıldılar. Kardeşim Lausanne Üniversitesinde bir sene okumuştu. Tahsili yarım kaldı. Dayızadem de İsviçre Ziraat Mektebi’nden şehadet- namesini yeni almıştı. İkisi de Çanakkale’ye sevkedildiler, birincisi Arıbumu’na, İkincisi Anafartalar’a.Yaralılar gelmeye başlayınca Galatasaray Lisesi hastahaneye çevrildi. Bizim kurstan yetişen hanımların çoğu orada çalıştılar.
Çanakkale muharebesi bitince iki Raşidler İstanbul’da birer vazifeye tayin edildiler. Dört sene Bebek’te kaldık. Çanakkale muharebesinden sonra akşamları toplanır idik. Biraderim sinema gösterirdi. Dayızadem komediler tertib eder, taklidler yapardı. Bir gün dedi ki: ‘Anafarta’da akşamları Mustafa Kemal Bey’in çadırında toplanırdık. Benim maskaralıklarıma gülerdi’. O ismi ilk defa işitmiş oldum”.
Günlüğünde Triump ve Majestic zırhlılarının batması ve 29 Mayıs 1915’te Quinn’s Post’ta (Bombasırtı) Türkler tarafından ilk lağımın patlatılması, 8 Ağustos’ta 9. Tümen Komutanı Kannengiesser’in yaralanması dahil olmak üzere, birçok meşhur olay, detayları barındırmasa da kendi şahitliği ile anlatılıyor.
Tüm bunların dışında Mehmed Raşid’in günlüğü Çanakkale cephesinin duayen ve vazgeçilmez tartışması “açlık meselesi”ni aralamak adına da bir katkı sağlıyor. Günlüğünde “mükemmel kahvaltı”lardan, sık sık “limonata” içmekten ve “kakao” pişirip içmekten söz etmekte:
“Temmuz 13- …Bir müddet sonra kakao pişirmek için aşağı indim ve tekrar tarassuda çıktım…
Temmuz 24- Dün akşam 5. bölükten aldığım kalmış bir maaş için defteri imzalamak üzere Kayaltepeye gittim. Emin İzzet bize uğrayıp Kilidbahire gideeğini söyledi. Peynir ve çay ısmarladık.
Temmuz 25- Sabahleyin çay pişirdim ve ekmek kızarttım. Dün gelen peynirle mükemmel bir kahvaltı ettik.
Ağustos 5- Sabahleyin çizmeleri pençeletmek için 4. bölüğe gittim ve Vehbi Efendi ile bir müddet, oturduktan sonra ikinci tabura gittim.Doktorla eski bir hesabımızı tesviye ettik (Zabitan lokantasından 60 kuruş alacağım vardı).
Arif ve Mazkarla da bir müddet oturduktan sonra avdet ettim. Doktorun verdiği ilacı aldıım. Salih bizim çadıra gelmişti. İstanbul’a gideceğimi anlattım. Yemekten sonra biraz yattım, hararetim vardı. Birkaç limonata içtim.”
Savaştan sonra Mehmed Raşid Efendi savaştan sonra da çalışmalarına devam etmiş, Mütareke döneminde yurtdışında mühendislik eğitimini tamamlamış, 1924’te makine mühendisi olarak Türkiye’ye dönmüş ve parlak bir mühendis olarak hayatını sürdürmüştü.
Mehmed Raşid’in hikayesini ilginç kılan en önemli noktalardan biri, cephede bir alet icad ettiğini iddia etmesi olsa gerek. Kendisi biyografisinde bu konuyla ilgili şu şekilde bahsetmekte:
“Seferberlikte ihtiyat zabit namzedi yazıldım ve sahra topçu sınıfına ayrıldım. Çanakkale harbine iştirak ettim. Düşman gemilerinin mesafelerini çabuk tayin etmek için bir nevi cetvel icad ettim ve bu suretle müteaddit harp gemilerine mermi isabet ettirdim.”
Mehmed Raşid Bey’in gerek mühendis olması, gerekse de o dönemki topçuluk teknikleri, iddiasının doğru olduğunu gösteriyor. Zira o dönem gemilerin mesafelerinin yatay olarak hesaplanmasında bir sorun olmamaktaydı. Esas sorun dikey ve açısal hesapların yapılmasında idi. Çünkü Müttefiklere göre bu oldukça ilkel yöntemlerle hesaplandığı için, hedefleri tayin etmek, ancak uzun sürebilen matematiksel hesapların sonucunda mümkün olabiliyordu. Elbette Mehmed Raşid Bey’in bu bahsine dek, bu hesapların özellikle Çanakkale cephesinde sadece Almanların katkılarıyla olduğunu bilmekteydik.
Mehmed Raşid Efendi’nin 1915 Ağustos’unda Çanakkale cephesinde bulunduğu bölgede en şiddetli çarpışmalar devam ederken, 4 Ağustos’ta İstanbul-Tophane’de bulunan Harbiye’ye teknik ressam olarak tayin edilmesi, muhtemel başarılarının komuta merkezi tarafından bilindiğini göstermekte. 1916 yılı itibariyle Tophane fabrikalarında çalışırken, poligonda atımların yandan tarassutu için bir mesafe aleti icad ettiğini de yine günlüğünden öğreniyoruz.
Mehmed Raşid Efendi 1919 yılında, Mütareke sonrasında teğmenliğe terfi ettirilerek ordudan terhis edilir. Mütareke döneminde tekrar Lozan’a geri dönerek mühendislik eğitimini tamamlar ve 1924’te makina mühendisi olarak yine yurda döner. Birçok fabrikada üst düzey yönetici olarak çalışır. Parlak bir mühendis olarak kariyer yapar. Ankara’da öldüğü zaman mezartaşına “Çanakkale Gazilerinden Raşid Moralı” yazılır.
Ablası Seniha Sami Moralı’nın kızı Nesrin Moralı ise Mehmed Raşid Efendi’nin günlüğünü böyle bitirmişti. Ben de kendime şunu sormadan edemedim: Neticede Mehmed Raşid, o dönemin hem saray ailesine yakın, hem oldukça zengin hem de kültürlü-eğitimli bir ailesinde dünyaya gelmişken; eğitimini yarım bırakıp cepheye gitmeyi zül görmemiş, en zor şartlarda vatan borcunu yerine getirmişti. Acaba bugün benzer pozisyonda, muktedirlere bu denli yakın olanların çocukları acaba bu erdemi gösterebilir miydi?
UZMAN GÖRÜŞÜ
Kilitbahir platosu Boğaz’ın kilidiydi
Çanakkale muharebeleri sırasında Kilitbahir Platosu hayati önem taşıyordu. Bu platoyu savunmak kıyı savunmasıyla başlıyordu ve düşmanı sahile çıkarmamak, çıkanları da süratle denize dökmek ana savunma prensibiydi.
M. ŞAHİN ALDOĞAN
Çanakkale Boğazı’nın merkez tahkimatını Kilitbahir Platosu korumaktadır. Türk savunmasının en kuvvetli hatları, İtalyan Savaşı’ndan itibaren, bu plato üzerinde yer almıştır, Çanakkale muharebelerinden önce de kuvvetli savunma hatları oluşturulmuştur. Boğaz tabyalarını korumak için 20 km tutan bir dış savunma hattı ve ona paralel, ikinci bir iç savunma hattı oluşturulmuştur. Esas korunacak cephe Saros körfezine bakan hatlardır. Şöyle ki; Kakma Dağı – Boyun noktası – Eğerli Tepe – Kayalı tepe – Oğuztepe – Beylik tepe hattı silsilesinden oluşur. Kilitbahir bölgesinin düşman eline geçmesi, Boğaz savunmasının sona ermesi, çökmesi demektir.
Yarımada’da Kumtepe ve güneyi, çıkarmalara en elverişli kıyılar olup, platoya da en yakın olan mıntıkadır. Çıkarmalara karşı genelde, Boğaz merkez tabyalarına en kestirme şekilde ulaşmak için Kumtepe sahilinden başka – kuzeyindeki, güneyindeki sahiller de önemli olup; Ece limanı ile Seddülbahir arasında bu hedefe ulaştıracak çıkarma koyları yer almaktadır. Düşman Kayaltepe hattına ulaşırsa, Batı’ya karşı savunma pek zorlaşır. Dolayısıyla “Boğaz’ın kilidi” olan bu platoyu savunmak, bahsi geçen kıyılarda yapılan savunmayla başlar ve düşmanı sahile çıkarmamak, çıkanları da süratle denize dökmek ana savunma prensiplerinden olmaktadır.
(Faydalanılan kaynaklar: Erkan-ı Harbiye Mektebi 1919-1920 konferanslarından Yb. Bursalı Mehmet Nihat Bey’in, “Güney Grubu Muharabeleri” konferansı / Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi- V. Cilt: Çanakkale Cephesi Harekâtı)