Yazar: Mustafa Çağhan Keskin

  • Mezarda Doğan Çocuk Anlatıları


    oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sonrasında fetüsün dışarı atılmasıdır. günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntemdir. pek çok ülkede olduğu gibi türkiye’de de toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi; lohusa sultan-meyyitzade, ibn melek, bâbertî ve ali gorê anlatılarına uyarlanmıştır.

    2010 yılında İtalya’nın Bologna kenti yakınlarındaki Imola kasabasında yürütülen arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan mezardaki yetişkin kadın iskeletinin bacakları arasında bir fetüsün yer aldığı görüldü. MS 7 ila 8. yüzyıla tarihlenen fetüsün konumu, mezardaki kadının öldüğünde hamile olduğunu, bebeğin annenin ölümünün ardından vücuttan dışarı atıldığını gösteriyordu.1 

    Kayıtlara Geçen En Erken Tarihli Vaka
    Oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” (coffin birth) olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sürecinde, karın içi gazların artan basıncı nedeniyle yaşama şansı olmayan bir fetüsün vajinal açıklıktan dışarı atılması olarak tanımlanmaktadır. 1551 yılında İspanya’da Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanıp asılarak idam edilen bir kadının, ölümünden dört saat sonra bedeni hâlen asılı durumdayken vücudundan iki ölü bebeğin düşmesi, postmortem fetal ekstrüzyona ilişkin kayıtlara geçen en erken tarihli vakadır.2

    Annenin İntiharı ve Hayatta Kalan Bebek 
    Günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntem olsa da3 2007 yılında daha nadir bir vaka gerçekleşti. Hindistan’da sekiz aylık hamile iken kendini asarak intihar eden kadının yanında göbek bağı ile annesine bağlı hâlde bulunan ve kendiliğinden dünyaya gelen bebeğin hayatta olduğu görüldü.4 

    Hamile Kadın Öldü Sanılarak Diri Diri Gömüldü!
    Ölüm sonrası doğumdan çok daha dramatik ve sarsıcı olan başka bir durum ise öldü sanılarak diri diri gömülen hamile bir kadının mezarda doğum yapması olsa gerek. İtalya’nın Castel del Giudice kasabası 1875 yılında böyle bir hadiseye sahne olmuştur. 5 Ağustos günü vefat ettiği sanılan hamile bir kadın hava sıcaklığının oldukça yüksek olmasından dolayı aceleyle kasabanın mezarlığında, yoksul insanların topluca defnedildiği toplu mezar benzeri bir gömüt mekânı olan mahzene sırtüstü yatırılarak bırakılmıştı. Birkaç gün sonra başka bir defin yapılmak üzere yer altındaki mahzenin kapağı açıldığında kadıncağızın sol yanına döndüğü ve toplu mezar içinde doğurduğu bebeğinin yanında olduğu görüldü. Anne ve bebek üst üste yığılmış cesetlerin arasında havasızlıktan ölmüştü. Tafefobi olarak bilinen diri gömülme korkusunun oldukça yaygın olduğu 19. yüzyılda büyük yankı uyandıran bu korkunç olayın ardından kasaba doktoru ve cenaze görevlisi, iki ayrı taksirle ölüme sebebiyet vermekten yargılanarak hapis cezasına çarptırıldı.5

    Türkiye’de Çeşitli Efsanelere Konu Olan Anlatılar Lohusa Sultan Türbesi
    Bu trajedi, Türkiye’de çeşitli efsanelere konu olan, kabirde doğan çocuk anlatılarını anımsatıyor. Türkiye’de kabirde doğan çocuk anlatısının geniş kitlelerce bilinen bir örneği İstanbul’da Lohusa Sultan Türbesi etrafında gelişen inanışlara konu olmuştur. Şişhane’nin batısında, Haliç’e bakan yamaçlarda yer alan ve Beyoğlu ile Kasımpaşa’yı birbirine bağlayan kavşak içinde yollar tarafından sarmalanan yapı, sıra dışı ve tüyler ürpertici bir rivayete göre, ölümünden sonra mezarında doğum yapan bir kadın ile oğlunun kabirlerine ev sahipliği yapıyor. Evliya Çelebi, 1596 yılında Sultan III. Mehmed’in Macaristan’ın Eğri kentine düzenlediği sefere katılan bir askerin, anne karnındaki çocuğunu, “İlahi gazâya azîmet etdim [gitmek] bu ehlim batnındakin sana emânet eyledim.” şeklinde dua ederek Tanrı’ya ısmarladığını kaydediyor. Kocasını sefere uğurlayan talihsiz kadın doğum yapmadan vefat eder. Sefer dönüşü eşinin kısa süre önce öldüğünü öğrenen gazi, doğmamış çocuğunu Tanrı’ya emanet ettiğini söyleyerek, Evliya Çelebi’nin anlatımıyla “‘Tîz ehlimin kabrin bana gösterin’ deyüp derhâl kabrine varup kulak dutar, görse bir ma’sûm sadâsı istimâ [sesi işitmek]’ olunup derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup görse bir cân-pâresi validesinin sağ memesin emer, aslâ çürümemiş. Pederi hamd ü senâ edüp ciğerkûşesin bağrına basup hânesinde terbiye eder.” Ölmüş annesinin sağ memesini emerek hayatta kalan oğlan, büyüyünce ulemadan bir zat olur ve Sultan I. Ahmed döneminde vefat ettiğinde annesinin yanına defnedilir. Ana oğulun kabirleri üzerine inşa edilen türbe, halk arasında “ölünün çocuğu” anlamına gelen “Meyyitzade” adıyla bir ziyaretgâha dönüşür.6 Günümüzde Lohusa Sultan adıyla anılan yapı hâlen çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilerek şifa aranan bir batıl inanç kapısıdır.

    Evliya Çelebi’nin kayıtlarından 17. yüzyıla kadar uzandığı anlaşılan Lohusa Kadın-Meyyitzade anlatısının, mezarda doğan çocuk efsanelerine ilham ya da kaynak teşkil eden en eski rivayetlerden olduğu anlaşılır. Oldukça ilgi gören ve halk tarafından iştahla tüketilen, Tanrısal bir mucizeyi işleyen bu anlatı, Türkiye’de Tire, Bayburt, Malatya, Denizli, Isparta ve Suruç gibi farklı kentlerde çeşitli türbeler etrafında şekillenen yerel söylencelerin konusu olmuştur.

    Tire’de Parmağını Emer Vaziyyette Bulunan Bebek
    Tire’de benzer bir söylencenin kahramanı, uzun yıllar Aydınoğlu Mehmed Bey’in inşa ettirdiği medresede dersler veren, 1418 yılında vefat eden Kadı İzzeddin İbn Ferişte olmuştur. Rivayete göre, Kadı İzzeddin’in babası Abdülaziz İzzeddin Efendi, hamile eşini geride bırakarak hacca gider. Hacdan geri döndüğünde eşinin vefatını öğrenen Abdülaziz İzzeddin Efendi, evladını Tanrı’ya emanet ettiğini ve ancak kabrin açılarak cenazeyi gördüğü an onun öldüğünden emin olacağını söyler. Bunun üzerine kabir açılır ve ölmüş eşinin bir oğlan çocuğu doğurduğu görülür. Parmağını emer vaziyyette bulunan bebeğe, onu meleklerin koruduğuna inanılarak “Meleğin Oğlu” anlamına gelen “İbn Melek” adı verilir.7 Gerçekte, söylencenin “İbn Melek” lakabını anlamlandırmak için kabirde doğan çocuk motifine başvurulduğu anlaşılır. Neredeyse tümüyle Lohusa Sultan-Meyyitzade anlatısının bir uyarlaması olduğu görülen İbn Melek söylencesini diğerinden ayıran tek unsur, spesifik bir sefere katılan baba figürünün, belirsiz bir tarihte hacca gönderilmesidir.

    Bayburt’tan Şanlıurfa’ya, İstanbul’dan Isparta’ya Mezarda Doğum Anlatıları
    Aynı motifin bir uyarlamasının yerelleştirildiği Bayburt’ta, 1384 yılında vefat eden fıkıhçı Ekmelüddin Muhammed Bâbertî’nin hacca gittiği sırada rüyasında Hz. Muhammed’i gördüğü, Peygamber’in ona bir oğlu olacağını söylediği anlatılır. Müjdeci rüyanın verdiği heyecan ve mutlulukla memleketi Bayburt’a dönen Bâbertî, eşinin öldüğünü öğrenince âdeta yıkılır. Üzüntüyle eşinin kabrini ziyaret eden Bâbertî, bir bebek sesi duyması üzerine mezarı açtırır ve ölmüş eşinden dünyaya gelmiş oğlu ile karşılaşır.8 

    Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine bağlı Aligör Mahallesi de benzer bir anlatıya sahne olmaktadır. Mahalleye adını veren “Aligör”ün “kabirden gelen/kabrin oğlu Ali” anlamına gelen “Ali Gorê”den evrildiği ve Ali Gorê adlı zatın kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği ve bir delikten ara sıra dışarı çıkarak bir süre kabirde yaşadığına inanılır.9

    İstanbul, Malatya, Denizli ve Isparta’da ise kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. İstanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir. Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Mahmutgazi köyünden derlenen bir masalda ise Yemen hükümdarının oğlunun fakir bir kıza âşık olduğu ancak kızın süt annesi tarafından öldürüldüğü, acılı prensin sevgilisinin kabrini ziyaret ettiğinde bir oğlan çocuğuyla karşılaştığı işlenir.10 


    “istanbul, malatya, denizli ve ısparta’da kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. istanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir.”

    Tüm bu anlatıların kökeni ise Türk dünyasının neredeyse tümünde bilinen ve yerelleştirilen “Köroğlu” efsanesine dayanıyormuş gibi görünüyor. 

    Efsanenin Türkmen, Özbek, Kazak, Kara-Kalpak ve Tacik versiyonlarında “Guroğli”, “Gurogli” ve “Guroğlu” gibi isimlerle anılan Köroğlu’nun kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği işlenir. Kahraman adını bu olaydan alır ve Kabrin Oğlu anlamına gelen “Guroğlu” namıyla nam salar.11 Farsça kabir anlamına gelen “gûr” sözcüğü Türkiye’de yaygın kullanılmamakla birlikte, Evliya Çelebi, Lohusa Sultan Türbesi’nden bahsederken “derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup…” ifadesinde bu terimi kullanır. Suruç’ta Ali Gorê anlatısı yine “gûr” sözcüğüyle ilişkilendirilir. Özbekistan’ın Semerkand kentinde bulunan Timur’un türbesi de “Emir’in kabri” anlamına gelen “Gûr-ı Emîr” adıyla bilinir. Anlaşılan Doğu Türk toplulukları arasında doğan “Guroğlu” efsanesi, Türkiye’de “Köroğlu”na dönüşmüş, kahramanın kabirde dünyaya geldiğine ilişkin motif böylece terk edilirken, toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi, Lohusa Sultan-Meyyitzade, İbn Melek, Bâbertî ve Ali Gorê anlatılarına uyarlanmıştır. # 

    DİPNOTLAR
    1  A. Pasini, V.S. Manzon, X. Gonzalez-Muro, E. Gualdi-Russo, “Neurosurgery on a Pregnant Woman with Post Mortem Fetal Extrusion: An Unusual Case from Medieval Italy”, World Neurosurg, 113, 2018, s. 78-81.
    2  Douglas H. Ubelaker, (1997). “Taphonomic Applications in Forensic Anthropology”, in William D. Haglund; Marcella H. Sorg (eds.), Forensic Taphonomy: The Postmortem Fate of Human Remains, Boca Raton, FL, CRC Press, 1997, s. 77-90.
    3  Salih Sadık, Sefa Kurt, Salim Şehirali, Ersadık Turan ve Ahmet Seçkin Önoğlu, “Postmortem Sezeryan”, Klinik Bilimler & Doktor, 4 (5), 1998, s. 762-766.
    4  C. Behera, R. Rantji, T.D. Dogra, “Full term normal delivery following suicidal hanging”, Forensic Science International, 169 (1), 2007, e1-e2.
    5  “Figli della Tomba”, 2017 [https://www.bizzarrobazar.com/en/2017/10/18/figli-della-tomba/]
    6  Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi 1-6 Kitaplar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, 1/208-1/209.
    7  Yaşar Ürük, İzmir Efsaneleri, Yakın Kitabevi, İzmir, 2018, s. 163-164; Hasan Barışcan, Ege Efsaneleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 167.
    8  Hüseyin Rayman, Bayburt Efsaneleri, Bayburt Belediyesi Kültür Yayınları, Bayburt, 2001, s. 56-57.
    9  Mehmet Kurtoğlu, Urfa Efsaneleri, Kent Yayınları, İstanbul, 2005, s. 160-163.
    10  Mehmet Tuğrul, Mahmut Gazi Köyünde Halk Edebiyatı (Menkıbe, Hikâye, Masal, Fıkra), Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. 162-163, başka bir varyant: s. 275-278.
    11  Vitaly Zaikovsky, “Cultural interaction in the epic tales of Köroğlu/Goroglï: archetypes and transformations, diffusion and interference”, Intercultural Aspects in and around Turkic Literatures: Proceedings of the International Conference held on October 11th–12th, 2003 in Nicosia, ed. Matthias Kappler, Wiesbaden: Harrassowitz Verlag, 2006, s. 186-187.
  • Olivera

    Olivera


    osmanlı tarihinin en popüler trajedileri, erken modern dönem avrupa’sında fazlasıyla ilgi görmüş, oryantalist merak ve dürtüler eşliğinde alıcı bulmuştur. örneğin, şehzade mustafa’nın 1553 yılında babası kanuni sultan süleyman tarafından katli, doğulu hükümdar imgesinin trajik bir portresini çizen pek çok opera ve tiyatronun konusu olmuştur. batı’da en fazla etki uyandıran, sanat ve edebiyatta yansıması izlenen osmanlı trajedilerinden biri de oldukça dramatik bir şekilde sonuçlanan yıldırım bayezid-mileva olivera aşkıdır.

    Olivera_8.1
    Sırbistan’ın Novi Sad şehrinde Saborni hram Svetog velikomučenika Georgija’da (Aziz Georg Katedrali) Olivera’nın Bayezid ile evliliğine gönderme yapan vitraydan detay.

    Osmanlı yazarlarının adını zikretmek yerine “Laz kızı”, “Vılk kızı”, “kâfir kızı” ve “kâfire avrat” gibi sıfatlarla andığı Mileva Olivera Lazarević  farklı kaynaklarda “Olivera”, “Mileva” ve/veya “despot” kelimesinden türetilen dişi bir ünvan olan “Despina” lakabıyla anılır. 1373 ila 1376 yılları arasında Sırbistan’ın Kruševac (Alacahisar) kentinde doğduğu varsayılan Olivera, 1367-1389 yılları arasında Sırbistan’ı idare eden Knez LazarHrebeljanović ile ünlü Sırp hanedanı Nemanjić ailesinden Milica’nın yedi çocuğundan biridir.

    Yıldırım Bayezid ile Olivera Lazarević’in Evliliği
    Olivera’nın, Yıldırım Bayezid ile yolu 1389 yılında meydana gelen Kosova Savaşı’nda kesişti. Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından Murad Hüdavendigar, günümüzde mitolojik bir hâl alarak Sırp tarihinin en büyük kahramanlarından birine dönüşen Miloš Obilić tarafından şehit edilmiş, apar topar Osmanlı tahtına geçen Bayezid ise intikam için Olivera’nın babası Lazar’ı öldürtmüştü. 

    Olivera_1)
    Pavle Čortanovic tarafından yapılan “Çar Lazar ve Ailesi” isimli 1860 tarihli taş baskı.

    1390’lı yılların başında Osmanlı ve Lazarević hanedanları arasında barış sağlandı. Bunun bir evlilik bağıyla sağlamlaştırılması kararlaştırılınca babalarını aynı savaşta kaybeden Bayezid ve Olivera, Kruševac’ta bulunan Alacahisar Camisi’nde nikâhlandı. Bu nikâha ilişkin detaylı gözlem sunan bir kaynak ne yazık ki bulunmuyor. 

    “Kötülüklerin Anası” Olivera’nın Dillere Destan Güzelliği 
    Nikâh töreni hakkında suskun kalan Osmanlı kaynakları, Olivera’nın güzelliği hakkında ise oldukça detaycıdır. Şeyhülislam Kemalpaşazâde onu, “Cennet hurileri kadar güzel bir peri kızı” şeklinde tanımlarken Hadîdî, “Güneş gibi parlayan, selvi boylu ve gönül alıcı” ifadelerini kullanır. Olivera’nın, Osmanlı yazarlarının şairane betimlemelerle yücelttiği güzelliği, siyasi bir temele oturan bu evliliğin büyük bir aşka dönüşmesine neden olmuş, Bayezid’in gözünü kör etmiş, devlet yönetimini zaafa uğratmıştır. Bu durum, muteber Osmanlı yazarlarının nefretini kazanmasına ve zamanla özellikle Bayezid’in hoş karşılanmayan alkol tüketimi ve eğlence anlayışının sorumlusu olarak görülmesine zemin hazırlamıştır. Peçevî’nin, “Âdâb-ı selatinden bî-haber kâfirin kızı” ifadesiyle aşağıladığı Olivera, Neşrî’nin ifadeleriyle Osmanlı sarayına şarabı sokan kişiydi: “Sultan Bayezid şarab içüb sohbet itmeği Laz kızından öğrendi. Yoksa ol vakte değin nesl-i Osman her giz şarab içmiş değüldi.”Olivera’yı, “Gül bahçesinde yeni filiz vermiş bir gonca ve dolunaylar kadar güzel, peri suretinde melek yüzlü bir dilber” ifadeleriyle tanımlayan Hoca Sadeddin Efendi, Bayezid’in, “Olivera’nın ak gerdanına ve işveli sohbetine gark olarak atalarının ele almadıkları al renkli kadehi,bu dilberin ısrarına kanarak yudumladığını, gece ve gündüzü birbirine katarak devlet işinden el etek çektiğini” söylemektedir.

    Olivera_2)
    Jelena Balsić’in vasiyetinden Olivera hakkındaki bölüm. (Testamenta notariae 13, Testamento de Dna Jella de V. Sandagli, s. 152; Dubrovnik Arşivleri.)

    Olivera’nın, Bayezid’in içkili eğlencelerinin günah keçisi olmasının nedeni elbette Âşıkpaşazâde’nin, “Kız kendi töresince dura geldi.” cümlesiyle ifade ettiği gibi Osmanlı sarayında kendi dinini muhafaza ederek evliliğini sürdürmesiydi. Diğer bir deyişle ancak bir gayrimüslim Bayezid’i yoldan çıkarabilirdi. Oysa Orhan Bey’in eşi VI. Ioannes Kantakuzenos’un kızı Thedora ile Olivera’nın II. Murad ile evlenen yeğeni Mara Branković kendi dinlerini korumalarına karşın, söz konusu Sultanlar kötü alışkanlıklarıyla anılmadıkları için benzer ithamların muhatabı olmazlar. Hâlbuki Bayezid’in alkol alışkanlığının Olivera ile evliliğinden daha öncesine dayandığı anlaşılıyor. Örneğin, 1391’de Bayezid ile Anadolu seferine katılmak zorunda kalan Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos bir mektubunda Sultan’ın ısrarıyla iştirak ettiği içkili eğlencelerden sıkılgan ifadelerle bahseder. 

    Bayezid ve Olivera İçin Bir Dönüm Noktası: Ankara Savaşı
    Olivera, zamanla öyle nefret edilen bir figür hâline gelir ki Osmanlı ordusunun hezimeti ve Bayezid’in esaretiyle sonuçlanan Ankara Savaşı ve hatta Bayezid’in intiharı iddiası dahi onunla ilişkilendirilir. Olivera’yı “Sevimsiz ve uğursuz kadın” ifadeleriyle tanımlayan Bostanzade Yahya Efendi’ye göre, “Timurlenk olayına üç şey sebep olmuştur: Biri içki içmek, ikincisi haram kaptan yemek, üçüncüsü ise Las Kralı’nın kızın[ı] almak.” Güzelliği erotik tınılar içeren betimlemelere konu olan Olivera böylece yüzyıllar boyu hanedanın bir mensubu ve Bayezid’in Paşa Melek ve Oruz/Uruz Hatun adlı iki kızının annesi olduğu unutularak aşağılanır, günah keçisi ilan edilir ve sonunda doğrudan hakarete maruz kalır.

    Yahya Efendi’nin, ilahi bir ceza olduğunu ima ettiği Ankara Savaşı, Bayezid ve Olivera için bir dönüm noktası olmuştur. Bayezid, 28 Temmuz 1402 günü savaş meydanında, Olivera ise 3 Ağustos’ta Bursa’ya giren Timurlu ordusunun yağmaladığı Bursa Sarayı’nda esir düştüler. Olivera’nın esareti, dönemin Timurlu, Memlûk, Bizans ve Avrupa kaynaklarına yansırken, onu bu mağlubiyetin nedenlerinden biri olarak gören Osmanlı kaynakları ise onur kırıcı bulduklarından olsa gerek bu konuda sessizliğe bürünür.

    Olivera_3)
    Bayezid, Olivera ve iki kızını Timur’un önünde gösteren gravür
    Olivera_4)
    Yıldırım Bayezid’in esaretini ve Olivera’nın köle muamelesi görmesini işleyen Peter Johann Nepomuk Geiger’e ait gravür.

    Bursa yağmasından dönen Timurlu ordusu, aralarında Olivera ve iki kızının da bulunduğu esirlerle ganimeti Timur’a Kütahya’da sunmuştu. Kaynaklar, Timur’un burada, Bayezid’in de davetli olduğu bir eğlence düzenlediğini, servisin ise Osmanlı sarayından getirilen hizmetli ve cariyeler tarafından yapıldığını söylüyor. XVI. yüzyıla tarihlenen ve Olivera’nın esaretine değinmekten çekinmeyen nadir Osmanlı kaynaklarından Anonim Osmanlı Kroniği bu eğlencede hizmet edenler arasında yalnızca sıradan cariyelerin değil, Bayezid’in eşi Olivera’nın da yer aldığını bildiriyor: “Meger bir gün Timür Han, Yıldırım Han ile meclis kurup sohbet iderken Sultan Bayezid’ün bir kâfire avratı vardı. Vılk-oğlu kızı idi. Timür Han buyurdı kim, ol avratı sohbete getüreler. Andan Timür Han buyurdı kim, Yıldırım Han’a sagrak süre [içki servisi yapsın]. Andan Yıldırım Han avratın sohbetde göricek hayli melûl oldı, gaza gelüp Timür Han’a çok küstâhâne sözler söyledi.” Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, bu konuya değinse de Timur’un Bayezid’i aşağılamak gibi bir düşüncesi olmadığını aksine kadınların eşlerine servis yapmasının Orta Asya’da gelenek olduğunu belirten bir açıklama eklemeyi ihmal etmiyor.

    Timur’un, İstanbul’u kuşatarak çok zor günler yaşattığı için Bayezid’i cezalandırmak üzere Tanrı tarafından gönderildiğini düşünen ve Bayezid ile Olivera’nın esaretini Osmanlıları aşağılamak için bir fırsat olarak gören Grekçe kaynaklar ise bu olayı bir hayli süsler. Chalkokondyles ve Spandounes, Bayezid’in demir bir kafes içinde hapsedildiğini, Olivera’nın ise çıplak hâlde davetlilere serviste bulunduğunu kaydeder. Olivera’nın uğradığı hakarete dayanamayan Bayezid kimilerine göre yüzüğündeki zehri içerek kimilerine göre başını içinde tutulduğu kafesin korkuluklarına vurarak intihar eder.

    Batı’da Tiyatro ve Operalara Konu Olan Aşk ve Esaret 
    Grek metinleri üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu anlatılar, oryantalist fantezilerle çeşitlendirilir, edebiyat ve sanatın farklı alanlarında ve zamanla farklı çevrelerde iştahla tüketilir hâle gelir.

    Olayın geniş kitlelere ulaşması özellikle tiyatro ve operalar aracılığıyla gerçekleşir. Christopher Marlowe’un, Grekçe metinlere dayanan Tamburlaine the Great adlı tragedyası ilk kez 1587-1588 yıllarında sahnelenir. Marlowe’un tragedyasını Luis Vélez de Guevara’nın Gran Tamerlan de Persia; Jean Magnon’un La Grand Tamerlan et Bajazet; J. Serwouters’in Den Grooten Tamerlan, met de Doodt van Bayaset de I, Turks Keiser; Anonim, Asterie du Tamerlam; Nicolas Pradon’un Tamerlan ou la Mort de Bajazet; Charles Saunders’in Tamerlane the Great, a tragedy; Francis Fane’in The Sacrifice, a tragedy;Mademoiselle de la Roche-Gulhem’ın Tamerlan; Marc Anton Ziani’nin Gasparini, Chelleri, Handel, Vivaldi gibi ünlü besteciler tarafından bestelenen Il Gran Tamerlano; William Popple’ın Tamerlan the Beneficent, a targedy; Johann Philipp Förstch’ün Bajazet und Tamerlane; Nicholas Rowe’un Tamerlane; Gabriello Francesco Henry’nin Le Peripizie della Fortuna o il Bajazetto, dramma in Musica; Monsieur le Chevalier de P.’nin Bajazet Premier; Etienne Morel de Chefdeville’in Tamerlan; Matthew Gregory Lewis’in Timour the Tartar, A Romantic Drama; Charles Brifaut’un La fille de Bajazet; Johannes Carsten Hauch’un Bajazet adlı tiyatro ve operaları izler. 

    Olivera_6)
    Vivaldi’nin Tamerlano adlı tragedyası günümüzde farklı ülkelerde hâlen sahnelenmektedir.
    Olivera_7)
    Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını anlatan Andrea Celesti’nin Neues Palais’te sergilenen tablosundan ayrıntı.

    Bayezid ve Olivera’nın esareti ayrıca resim, gravür ve duvar halılarının işlendiği bir sahne hâline gelir ve Avrupalı elitin konutuna kadar girer. Bunlardan en ünlüsü, Almanya Potsdam’da bulunan Neues Palais’ın Tamerlanzimmer (Timurlenk Odası) adlı bölümünde yer alan İtalyan ressam Andrea Celesti’ye ait 3.69×8.00 metre ebatlarındaki, Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını resmeden devasa tablodur. 

    Olivera_5)
    Olivera ve Bayezid’in esaretini konu alan iki oyun.
    Olivera_5.1)

    Avrupa’da oryantalist dedikodularla süslenen ve geniş kitlelerce tüketilen anlatının aksine, Timurlu kaynaklarında, Olivera’nın bu eğlencede bulunduğuna ilişkin herhangi bir ima söz konusu olmadığı gibi, Timur’un Bayezid’i çok iyi ağırladığından bahsedilir. 

    Hatta Timurlu kaynaklarına göre Olivera, Timur’un huzurunda Müslüman olmuş ve iki kızından biri Timurlu prenslerinden biriyle, diğeri ise emirlerden biriyle nikâhlanmıştır.

    Olivera’nın Esaretten Sonraki Yaşamı
    Olivera’nın esareti sonrasındaki hayatına ilişkin detaylı bilgi bulunmuyor. Ankara Savaşı’nda Bayezid’in yanında Timur’a karşı savaşan Olivera’nın ağabeyi Stefan Lazarević’in savaşın ardından İstanbul’a giderek kardeşinin kurtarılması için gereken fidyeyi sağlamak üzere Cenevizli bankerlere başvurduğu biliniyor. Ancak Olivera, Bayezid’in 8 Mart 1403’teki ölümünün ardından Timur tarafından serbest bırakıldığından bu fidyeye ihtiyaç kalmamıştır. 

    Geleneksel Sırp anlatısı, esaretten kurtulan Olivera’nın Sırbistan’a döndüğü ve bir süre Kladovo civarında bir manastıra çekildiğini, ardından Belgrat’a giderek Stefan Lazarević’in yanına yerleştiğini söyler. Kaynaklar, Olivera’nın, Stefan’ın 1427 yılındaki ölümünün ardından Dubrovnik’te bulunan kardeşi Jelena’nın yanına taşındığını, ardından Despot ünvanını alan yeğeni D– urad– Branković’in yönetimindeki Smederevo’ya yerleştiğini ve D– urad–’ın kızı Mara Branković’in II. Murad ile nikâhı sırasında burada olduğunu gösteriyor. 1443 yılı civarında hayatını kaybettiği anlaşılan Olivera’nın nerede defnedildiği bilinmiyor. #

    KAYNAKÇA
    Emecen, Feridun, “İhtirasın Gölgesinde Bir Sultan: Yıldırım Bayezid”, Osmanlı Araştırmaları/Journal of Ottoman Studies, XLIII, 2014, s. 67-92.
    Giljen, Nikola, Olivera Šaranović ve Sonja Jovićević Jov, Princess Olivera A Forgotten Serbian Heroine, The Princess Olivera Foundation, Belgrade, 2009.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Çağdaş Kaynaklarda Ankara Savaşı Sonrası Bursa Sarayı’nın Yağmalanması”, Belleten, LXXVIII (283), 2014, s. 891-906.
    Novaković, Stojan, Srbi i Turci XIV i XV veka, Beograd, Prosveta, 1933.
    Sakaoğlu, Necdet, Bu Mülkün Kadın Sultanları: Vâlide Sultanlar, Hâtunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2011. 
    Uluçay, Çağatay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001.
  • Yapı Anlatılarında Mimar Trajedisi

    Yapı Anlatılarında Mimar Trajedisi


    dünya genelinde mimarinin temeli yapı odaklı olsa da mimarın başrolü oynadığı efsane ve anlatıların neredeyse tümü, mimarın başarısı nedeniyle cezalandırılmasını işler. halk bilimci stıth thompson’un halk edebiyatı motif dizininde, “mimarın muhteşem bir yapının tamamlanmasının ardından hükümdar tarafından benzeri bir yapı inşa etmemesi için öldürülmesi” şeklinde tanımladığı bu motif, farklı kültürlerde çeşitli yapılar hakkında sözlü geleneğe dayanan kurgusal efsanelerden beslenir. mimarın başarısından dolayı cezalandırıldığı anlatılarda, başka bir hükümdar için daha güzel bir yapı inşa etmesinden endişe edilen mimar kimi zaman öldürülür kimi zamansa kör edilerek veya elleri kesilerek mesleğini icra edemez hâle getirilir.

    Mimarlik_1)
    Nu’man, Sinimmar’ı Havernak Köşkü burçlarından aşağı atıyor.
    (Nizamî-i Gencevî, Hamse, XVII. Yüzyıl Safevî Yazması, The Walters Art Museum, W612.186B).

    Mimarın Cezalandırılmasına İlişkin İlk Motifler
    Mimarın cezalandırılmasının işlendiği en kadim anlatıya IV. yüzyıla tarihlenen Yahudi dinî metinlerinden Talmud’da yer verilir. Kudüs’te bulunan Süleyman Mabedi’nin inşasını konu alan anlatılardan birine göre, mimar Hiram Usta ve diğer tüm çalışanlar “Tek Tanrı” adına yapılan bu tapınağın bir eşinin pagan tanrılar için de inşa edilmemesi adına öldürülmüştür. Kimi Ayasofya öykülerinde mimar, başka bir şaheser inşa etmesini engellemek isteyen ve yapının Tanrı’nın yardımıyla inşa edildiğine, yani mimarın Tanrı’nın aracısı olduğuna inanan halk nezdinde kendi yerine hükümdar olarak tanınmasından çekinen İmparator tarafından katledilmiştir. Normandiya’da d’Ivry Kalesi’nin mimarı Lanfred’in (ö. 1000?) ellerinin kestirildiği, Moskova’da Aziz Vasil Katedrali’nin mimarı Postnik Yakovlev’in (ö. 1588) Korkunç İvan (ö. 1584) tarafından kör edildiği rivayet edilir. Benzer efsaneler, St. Petersburg yakınlarındaki 1492 tarihli Ivangorod Kalesi ile 1695 tarihli Berlin Parochialkirsche’nin mimarları için de söylenegelir. Batı kökenli en ilgi çekici efsanelerden biri, 1751 yılında tamamlanan Madrid Kraliyet Sarayı’nın İtalyan mimarı Francesco Sabatini (ö. 1797) hakkındadır. Sabatini’den dünyadaki en görkemli sarayı inşa etmesini isteyen Kral V. Felipe (ö. 1746), daha iyisini yapabileceğini söyleyen mimarın kollarını, daha güzelini inşa etmemesi için kestirir; gözlerini, daha güzelini görmemesi için oydurur ve dilini ise sarayın sırlarını başkalarına açıklamaması için kestirir. Dilsiz, kör ve sakat bırakılan mimara sarayda bir oda verilir ve ömrünün sonuna kadar burada yaşamaya mahkûm edilir. Cezalandırma motifi kimi zaman farklı bir mesajla sonlanır. 1490 yılında Prag Astronomik Saati’ni yapan Hanuš adlı ustanın başka bir kentte benzerini yapmaması için kör edildiği, ustanın bunun karşılığında saatin işleyişini bozduğu ve yüzyılı aşkın süre boyunca saatin onarımını yapacak usta bulunamadığı anlatılır.

    İslam Dünyasında Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Mimarın cezalandırılması motifi İslam dünyasında da sıklıkla işlenir. Kahire’de kendi adına bir külliye inşa ettiren Memlûk hükümdarı Sultan Hasan’ın (ö. 1361), mimarın ellerini kestirdiği dillendirilmektedir. Tibet Kralı Sengge Namgyal’ın (ö. 1642), bir saray inşa ettirdiği ünlü mimar Chandan’ın sağ elini kestirdiği ancak Chandan’ın yalnızca sol elini kullanarak Keşmir’de kimi kale ve camilerin inşasını üstlendiği rivayet edilir. Şah Cihan’ın (ö. 1666), Tac Mahal’in mimarını kör ettirdiği, diğer ustaların ise sağ ellerini kestirdiği anlatılır. Muhammed Âdil Şah’ın (ö. 1656) Bijapur’da bulunan Gol Gumbaz adlı devasa türbesini inşa eden mimarın gözlerini oydurarak ellerini kestirdiği söylenir. Kimi söylencelerde hükümdar için görkemli bir yapı inşa eden mimarlar yerine hükümdarın inşa ettirdiği yapıyı gölgede bırakan başka yapılar inşa eden mimarlar cezalandırma motifinin konusu olur. İsfahan’da, Şah Abbas’ın (ö. 1629), Şah Mescidi’nden daha görkemli bir kilise inşa eden Ermeni mimarın ellerini kestirdiği anlatılır. Mimarın cezalandırılması kimi zaman yapısal sırların başkalarının eline geçmemesine yönelik kaygı epizotuyla şekillenir. Evliya Çelebi (ö. 1682), Erdel Kralı Bethlen Gabor’un (ö. 1629) Varat Kalesi’ni çevreleyen hendeğin ortasına kurduğu tuzağı bilen kimse kalmaması için tüm ustaları suya atarak boğdurduğunu kaydeder. Türkmenistan’ın Köhne Ürgenç kentinde çok yüksek bir minare (Kutluğ Timur Minaresi) inşa ettiren Han’ın, mimarı başka bir yerde daha yüksek bir minare yapmaması için öldürmeye karar verdiği, kendisine âşık olan Han’ın kızı Törebeğ Hanım’ın uyardığı mimarın ise iki kanat yaparak minareden atladığı ve Tanrı’nın izniyle uçarak uzaklaştığı rivayet edilir.

    Mimarlik_3)
    Aziz Vasil Katedrali, Moskova.
    Mimarlik_3.1)
    Kraliyet Sarayı, Madrid.
    Mimarlik_2)
    Hiram Usta, St. John Kilisesi, Chester.

    İslam dünyasında mimarın başarısından dolayı cezalandırılması motifi kuşkusuz, Nizamî-i Gencevî’nin (ö. 1214?) Hamse’sindeki Heft Peyker/Yedi Sûret adlı mesnevide işlenen efsanevi mimar Sinimmar anlatısından beslenir. Anlatı, Yemen hükümdarı Nu’man’ın, Rum diyarında ünlü bir mimar olan Sinimmar’dan, himayesindeki Sasanî şehzadesi Behram Gûr (ö. 438) için dünyadaki en görkemli köşkü sipariş etmesiyle başlar. Havernak adlı eşsiz köşkün inşasını tamamlayan Sinimmar, yapıyı çok beğenen Nu’man’ın övgü dolu sözleri karşısında gurura kapılarak daha iyisini yapabilecek maharette olduğunu söylemekten kendini alamaz.

    Mimarlik_4)
    Sultan Hasan Külliyesi, Kahire.

    Bu cevap karşısında öfkelenen ve yeryüzünde Havernak’tan daha güzel bir yapının inşasını engellemek isteyen Nu’man, Sinimmar’ı burçlardan atarak öldürür.

    Anlatının gerçekliği ve kahramanı Sinimmar’ın kim olduğu konusu, çeşitli araştırmalara konu edilmişse de bir sonuca ulaşılamamıştır. Ancak Sinimmar anlatısı, özellikle mimarlar veya mimarlık ile ilgili meseleler aracılığıyla sürekli gündemde kalmıştır. İslam geleneğinde ustalık gösteren mimarlar, Sinimmar ile kıyaslanarak övülür, çeşitli yapılar ise “Sinimmar yapısı” veya “Havernak” benzetmesiyle yüceltilir.

    Osmanlı’da Sinimmar Yakıştırması ve Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Bursalı İsmail Beliğ (ö. 1729), Güldeste-i Riyâz-ı İrfân adlı vefeyatnamesinde, Sultan Murad Hüdevandigar’ın (ö. 1389) mimarını (Kaplıca Mimarı), Sinimmar ayarında bir üstad olarak tanımlarken, Sinimmar’ın kim olduğunu açıklayan kısa bir de açıklama ekler.

    Eyüp’te bulunan Zal Mahmud Paşa Camii’nin vakfiyesinde Mimar Sinan, Sinimmar’a benzetilerek övülür ve “aferin” ifadesiyle kutlanır; Tophane-i Âmire’nin I. Mahmud (ö. 1754) dönemine ait kitabesinde yapının, Sinimmar’ı kıskandıracak nitelikte olduğu vurgulanır. XVI. yüzyıl Osmanlı entelektüellerinden Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) ise Künhü’l-Ahbâr adlı eserinde, Fatih Camii mimarı Atik Sinan’ı “mi’mâr-ı Sinimma-r-kudret ve Sinân-şöhret” yani “Sinan adında Sinimmar yeteneğinde bir mimar” sözleriyle tanımlar.

    Mimarlik_6)
    Havernak’ın inşası. Resimleyen: Behzad. (Nizamî-i Gencevî, Hamse, Herat, 1494/1495, British Library, OR. MS. 6810 fol. 154b).
    Mimarlik_7)
    Ayasofya, İstanbul.

    Atik Sinan özelinde, “Sinimmar” yakıştırması yalnızca mimari ustalığa değil, aynı zamanda paylaşılan ortak kadere de bir gönderme barındırır. Boğdan Beyi Dimitri Kantemir (ö. 1723), “Kristodulos” adında bir Rum olarak tanımladığı Atik Sinan’ın, caminin tamamlanmasının ardından Sultan II. Mehmed tarafından takdir edilerek ödüllendirildiğini ancak daha görkemlisini inşa edip edemeyeceği sorulduğunda, çok daha iyisini yapabileceği cevabını vermesi üzerine Sultan’ın gazabına uğradığını kaydeder. Güya halefinin kendinden daha görkemli bir mabed inşa edebilecek yetenekte bir mimara sahip olmasını istemeyen Sultan, Atik Sinan’ı caminin kuzey girişine yerleştirilen kazığa oturtarak öldürtmüştür.

    Atik Sinan, kabir kitabesine göre 13 Eylül 1471 Perşembe günü deniz kıyısında bulunan bir zindanda hayatını kaybetmiştir. Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, Sinan’ın kabir kitabesinde bildirildiği gibi hapsedildiği yerde öldüğünü onaylarken dövülerek öldürüldüğünü ekler. Evliya Çelebi ise mimarın akıbetine ilişkin günümüzde hâlen popülerliğini koruyan bambaşka bir anlatı sunar. Bu sıra dışı anlatıya göre Sultan Mehmed, inşa sırasında kullanılmak üzere getirttiği sütunları keserek caminin Ayasofya kadar yüksek olmasına engel olan mimara, bunun nedenini sorar. Mimar, İstanbul’da çok deprem olduğunu, yapının ayakta kalabilmesi için sütunları kesmek zorunda kaldığını söyler. Bu yanıttan tatmin olmayan Sultan, mimarın ellerini bileklerinden kestirir. Elleri kesilen mimar, Sultan’ı dava eder. Kadı, caminin boyutlarının ibadete engel olmadığından, Sultan’ın şeriata aykırı, keyfî bir iş yaptığına karar vererek kısasa, yani Sultan’ın ellerinin kesilmesine hükmeder. Dava, Sultan’ın mimara tazminat ödemeye mahkum edilmesiyle sonuçlanır. Anlatı, Sultan ile kadı arasında geçen ve adaletin önemini vurgulayan diyalog ile sonlanır. Anakronik ve manipülatif bu anlatı, sonuçta, dikkatleri Osmanlı adalet sistemine çekerek Sultan’ın hakkaniyetini yücelten bir kıssaya dönüşür.

    Oysa Atik Sinan’ın öldürülmesi, Ayasofya’yı alt etme konusundaki başarısızlığı sebebiyle değildir. Fatih Camii’nin inşası ve Atik Sinan’ın akıbetine detaylı şekilde yer veren Anonim Osmanlı Kroniği yazarına göre, öldürülme nedeni inşa sürecinde, Sultan’ın şantiyeyi denetlemekle görevlendirdiği müfettişlerin acemilik, becerisizlik, aksaklık, israf ve yolsuzluk gibi iddialarla mimarı gözden düşürmesidir. Öte yandan, 1766 yılında gerçekleşen depremde tümüyle yıkılan caminin, strüktürel problemlerinin henüz inşa edildiği dönemde dahi kendini göstermiş olması muhtemel.

    Türkiye’de Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Türkiye’de cezalandırma motifi yerel söylencelerde aynı epizotlar eşliğinde hayat bulur. Van’da Hoşap Kalesi mimarının ellerinin kestirildiği, Safranbolu’da Asmazlar Konağı’nın mimarının kibirli ve acımasız işvereni tarafından vurularak öldürüldüğü, Yozgat’ta Çapanoğlu Camii’nin mimarının daha güzelini yapmaması için Çapanoğlu tarafından öldürülmek istendiği ancak bu durum kendine malum olunca minareden uçarak kaçtığı anlatılır. Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde bulunan İshak Paşa Sarayı’na ilişkin iki yerel efsanede de aynı epizot işlenir. Efsanelerden birinde yapımı çok uzun süren saray tamamlanır tamamlanmaz baş mimar ve ustaların kolları bu saraydan daha görkemlisinin yapılmasını engellemek adına Mahmud Paşa tarafından kestirilir.

    Mimarlik_9)
    1766 depreminden önce Fatih Camii. (Çizim: Francesco Scarella, 1686, Österreichische Nationalbibliothek, Codex 8627.)

    Timur’dan Yakın Zaman Kuzey Kore’ye Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Öte yandan, mimarın hükümdarın yapı konusundaki beklentilerini karşılamakta yetersiz kaldığı durumlarda gerçekten de hayatından olduğu kimi örnekler yaşanmıştır. Sözlü gelenek, Timur’un (ö. 1405), mimarını eşi Bibi Hanım’a duyduğu gizli aşktan dolayı duyduğu kıskançlık yüzünden öldürttüğü yönünde romantize eder ancak mimar Muhammed Celd’in, Semerkand’da inşa ettiği Bibi Hanım’ın adını taşıyan caminin yeterince büyük ve yüksek olmadığını düşünen Timur tarafından öldürüldüğü, dönemin kaynaklarınca belirtilir. Mimarı öldürten Timur, yapının bir kısmını yıktırarak daha yüksek şekilde inşa edilmesi emrini vermiştir.

    Hükümdarı memnun edemeyen mimarın cezalandırılmasına yönelik son örnek oldukça günceldir. Kuzey Kore Resmî Haber Ajansı KCNA’ya dayandırılan bir habere göre, Kasım 2014’te başkent Pyongyang’da inşası devam eden havalimanı şantiyesini ziyaret eden devlet başkanı Kim Jong-Un, inşa edilen terminali beğenmeyerek tasarımcıları, partinin ulusal kimliğini korumayı önceleyen estetik anlayışını göz ardı etmekle suçlamıştı. Eski model bir başmimar olarak alımlanan Ma Won Chun’un, geleneksel hükümdar imgesini temsil eden Kim Jong-Un ile arasında geçenler sonrasında ortadan kaybolması uluslararası medya ve mimarlık ortamında, hükümdar tarafından cezalandırılan mimar imgesine dayanan nostaljiden beslenen dramatik bir dedikoduya neden oldu. #

    KAYNAKÇA
    Evliyâ Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini, 1. Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996.
    Genceli Nizamî, Heft Peyker, çev. Mehmed Emin Yümni, haz. Aytekin Yıldız, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, 2013.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Atik Sinan: Mitler ve Gerçekler Arasında Bir Osmanlı Mimarı”, METU Journal of Faculty of Architecture 39/2 (2022), s. 75-104.
    Öztürk, Necdet (haz.), Anonim Osmanlı Kroniği (1299-1512), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2000.
    Thompson, Stith, Motif-Index of Folk-Literature: A Classification of Narrative Elements in Folktales, Ballads, Fables, Medieval Romances, Exempla, Fabliaux, Jest-Books and Local Legends, Bloomington: Indiana University Press, 1966, W181.2. 
    Yerasimos, Stefanos, Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.