Yazar: Mustafa B. Bozkurt

  • İstanbullu Platon

    İstanbullu Platon


    medici ailesi’nin yardımlarıyla inşa edilen floransa’daki cappella deı magı (mecusiler şapeli) ismini benozzo gozzolı’nin çizdiği “üç mecusi’nin hz. isa’nın doğuşunu müjdeleyişi” tablosundan alır. bu tablolarda mecusiler, bir kraliyet alayı hâlinde yolda resmedilir. pek çoğu matruş ve avrupai kostümler kuşanmış kalabalıklar arasında sakallı, esmer çehresi ve muzip bakışları ile birisi dikkat çeker. bu zat, istanbullu hemşehrimiz georgios gemistos “plethon”dur.

    Türklere Karşı İki Kilisenin Birleşme Gayreti
    Katolik Kilisesi’nin on yedinci ekümenik konseyi olan Floransa Konsili, kilise içerisindeki bir dizi sorunun yanında çok önemli bir gündeme daha sahipti. 1439 senesinde Ortodoks Kilisesi ile birleşme arayışı masaya yatırıldı. Hristiyanlığın bu iki büyük şubesi görünürde inanç bildirgesine eklenecek “filioque” (ve Oğul’dan) sebebiyle, gerçekte ise Roma’nın ikiye bölünmesiyle başlayan kiliseler arası ayrışmalar nedeniyle asırlar boyunca çatışmış, gerilen ipler nihayet 1054 senesinde karşılıklı sövgüler ve aforozlar eşliğinde kopmuştu. İstanbullu Patrik I. Mihail Kirularios, Papa IX. Leo’ya kardeş yerine baba demektense bu iki kiliseyi ebedî olarak ayırmayı tercih etmiş, ilerleyen yıllarda Latin işgali ve Haçlı Seferleri’nin yıpratıcı etkileri iki kilise arasındaki gerilime tuz biber ekmişti. 

    Istanbullu_Platon_1) Benezzo Gozzoli'nin çizdiği  Capella dei Magide bulunan freskin Gemistos Plethon'u gösterdiği düşünülüyor_
    Benezzo Gozzoli’nin çizdiği Cappella dei Magi’de bulunan freskin Gemistos Plethon’u gösterdiği düşünülüyor.

    Konsil’in toplandığı tarihte Kutsal Ruh “Baba’dan” mı yoksa “Baba ve Oğul’dan” mı gelir sorusunu Hristiyan teologlar tartışabilirdi ancak tartışma kabul etmeyecek bir hakikat vardı; “Türk orduları İstanbul kapılarına gelmişti.” Bunun üzerine İmparator VIII. Johannes Paleologos ve Papa IV. Eugene arasında 6 Temmuz 1439 tarihinde “Laetentur Caeli” (Cennetler Sevinsin) olarak anılan birleşme belgesi imzalandı. 

    Istanbullu_Platon_2) Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitabın yazarı mirondola
    Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı 900 Tez kitabının yazarı Pico Della Mirandola.

    Aristoculuktan Neo-Platonculuğa
    Gemistos, Floransa Konsili’nin dikkat çekici simalarındandı. Avrupalı akranlarının gizem perdesinin ardında izlediği bir dünyadan geliyordu. Bu yetmezmiş gibi her iki kilisenin de asırlardır bir iman gibi benimsediği Aristoculuğa karşı Platon’un fikirlerini müdafaa ediyor, bu nedenle çevresinde “İkinci Platon” ya da “Plethon” olarak anılıyordu. Avrupalılar o devirde antik kaynakları ancak Müslümanların tercümeleri üzerinden okurken Plethon bu kaynaklarla haşır neşir olarak yetişmiş, bilgisi sayesinde bir ilahiyatçı olmamasına rağmen imparatorun danışmanı olarak “Birleşme Konsili”ne katılmıştı. “Irk ve kültür bakımından Helen olmak” Plethon için önem arz ediyordu. Onun görüşleri, Rönesans arifesinde aranan bir taze kandı. Etrafında çok geçmeden İtalyanlardan oluşan bir öğrenci grubu oluştu. “Platon’a adanmış gönülleri teskin için” De Diferentiis olarak bilinen bir eser kaleme alarak Neo-Platonculuğu müdafaa etti. Belki bundan da önemlisi “Neo-Platoncuların İncili” olarak bilinen Keldani Kehanetleri kitabını İtalyan muhataplarına tanıttı. Ona göre bu kitap Zerdüşt’ten gelen -hemen kendisini Mecusiler kervanında resmeden freski hatırlayalım- bilgelikleri taşıyordu; gerçek bilgelik de Antik Çağlardan beri belirli şahıslar eliyle yaşatılan kültürlerüstü bir bilgelikti.1


    “gemıstos’un derslerine katılan marsılıo fıcıno, hocasının mora yarımadası’ndaki mistra’ya dönüşünden sonra accademıa platonıca’yı (platon akademisi) kurdu. bu akademi için ‘rönesans’ın kurmay karargâhı’ demek herhâlde hata olmaz.”

    Gemistos’un derslerine katılan Marsilio Ficino, hocasının Mora Yarımadası’ndaki Mistra’ya dönüşünden sonra Accademia Platonica’yı (Platon Akademisi) kurdu. Bu akademi için “Rönesans’ın Kurmay Karargâhı” demek herhâlde hata olmaz. Okul, kendisi de katılımcıları arasında bulunan Lorenzo de Medici ve Medici Ailesi’nce destekleniyordu. Her ne kadar bir akademi olduğu iddiasında ise de daha çok bir fikir kulübüydü. Söz gelimi bugün bildiğimiz tarot kartları ilk olarak burada katılımcıların öğretileri anlamasını kolaylaştırmak için tasarlanmıştı. Bu akademiden Pico Della Mirandola’nın De Hominis Dignitate (İnsanlık Onuru Üzerine Söylev) eseri bugün Rönesans hümanizminin kurucu metni sayılmaktadır. Bu eserde Mirandola, insan fıtratının “her şey olmaya müsait” olduğunu vurguluyor, insanın gayretine ve mükemmelleşme arzusuna önem atfediyordu. Ona göre eski dünyada birer zanaatkâr olarak görülen sanatçılar aslında “Tanrı’nın ilahiliğinin bir tezahürü”ne ulaşan ustalardı. Zanaattan sanata dönüşüm süreci bu fikirler ışığında başladı. Ne tuhaftır ki “Aydınlanmaya” giden yoldaki en önemli taşlar, her türden Neo-Platoncu, kabalist, simyacı ve sihirbaz tarafından döşenmekteydi. Mesela Mirandola’nın bu kitabı takip eden 900 Tez’i Papalık tarafından “Katolik inancına ve insan ırkına düşman sanatları [Büyü kastedilmektedir.] öğrettiği” gerekçesiyle yasaklanmış, Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitap olma “şerefine nail olmuştu”. Neo-Platoncular arasında büyü, kâinatın gizli niteliklerini (qualitas occulta) keşfetmek için bir araç olarak görülüyordu. “Magia Naturalia” (Doğal Büyü) ile modern bilimin ilişkisi Aydınlanma Çağı’nın bilim tarihi yazımında dışlanmış, bu düşünürlerin görüşleri “okült” olarak damgalanarak değersizleştirilmiştir. Ne var ki 1800’lere kadar mesela simya ile kimyayı keskin bir biçimde birbirinden ayırmak için geçerli bir gerekçemiz bulunmamaktadır. Bu nedenle Gemistos Plethon’u yarattığı etki bakımından modern dünyayı inşa eden önemli isimlerden biri olarak tarif etmek yerinde olacaktır. 

    Istanbullu_Platon_3) Serez'deki Timiou Prodromou Manastırı'nda Bulunan, Gennadius Scholarius'a ait tasvir
    Serez’deki Timiou Prodromou Manastırı’nda bulunan, Gennadius Scholarius’a ait tasvir.
    Istanbullu_Platon_4) Trapezuntius
    Trabzon asıllı Georgios (Trapezuntius).

    Gennadius’un İtirazı
    Gemistos’un katıldığı Konsil’in imza ettiği “Cennetler Sevinsin” metnine dönecek olursak; bu metnin Hristiyan dünyasının tamamına sevinç getirmediği muhakkaktır. Söz gelimi Konsil’in katılımcılarından Gennadius Scholarius, akıl hocası Efesli Markos’la birlikte Konsil’in azılı düşmanı hâline geldi. Gennadius, Ayasofya’da gerçekleştirilen “uniat” (birlik) ayinlerine tiksinti ile bakan Rumlardandı. Edward Gibbon eserinde onu şöyle konuşturur: “Ey Zavallı Romalılar neden Hakk’ı terk ettiniz? Neden Tanrı yerine İtalyanlara güveniyorsunuz? Böyle giderse şehrinizi kaybedeceksiniz.” 

    Hakikaten de çok geçmeden İstanbul düşecek, o sırada “birlikçi” İstanbul halkını protesto ederek Pantokrator Manastırı’na kapanan (Zeyrek Camii) Gennadius ise şehrin yeni sahibi olan Fatih Sultan Mehmed tarafından Patrik ilan edilecektir. Gennadius birleşmeye olduğu kadar eski hocası Gemistos’a da tepkiliydi. Ona göre Gemistos’un akıl hocası Eliseus adında bir Yahudi idi. Gennadius mektubunda Eliseus’u “Barbarların maiyetindeki en etkili kişilerden biri” olarak anmaktadır ki bu “barbarlar” Adrianapolis’i Edirne hâline getiren Türklerden başkası değildir. Anlaşılan o ki Gennadius, Gemistos’un görüşlerinin Türklerin maiyetinde bulunan bir Yahudi filozofun etkisinde oluştuğunu söylüyordu. Yahudiler arasında İbn Rüşdçülüğün ve İşrak felsefesinin yaygın olduğu, bunların İslam dünyasından alınma görüşler olduğu düşünülürse bu mümkündür ancak bu irtibat hakkında Skolarius’un mektubundan başka bir delil bulunmamaktadır. 

    Georgios da Gemistos’a Karşı: “Platoncu Komplo” Gerçek miydi?
    Gemistos’un bir başka rakibi, yine soydaşı olan Trabzon asıllı Georgios’tu. Trapezuntius olarak bilinen bu zat, Latin Kilisesi’ne intisap ederek Katolikleşmişti. Belki de kendisi gibi Rum asıllı olan Gemistos’un elde ettiği başarıdan rahatsız olduğundan onun hakkında akıl almaz bir komplo teorisi ileri sürdü. Buna göre Platon’la başlayan ve Judeo-Christian öğretiyi hedefe koyan bir şeytani akım vardı. “Sarazenlerin Peygamberi” yani Hz. Muhammed ikinci Platon’du. Gemistos ise ondan sonra gelen sapkındı:

    “(…) Ben kendim Floransa’da onu duydum (…) birkaç yıl içinde tüm dünyanın tek ve aynı dini benimseyeceğini iddia ederken (…). Ve ona bunun İsa’nın mı yoksa Muhammed’in mi dini olacağını sorduğumda, hiçbiri olmayacağını, daha ziyade paganizmden çok da farklı olmayan bir din olacağını söyledi. Bu sözlerden derinden rahatsız olarak, o noktadan sonra her zaman bu adamdan nefret ettim ve ondan zehirli bir engerek gibi korktum.”2

    Gerçekten de Gemistos, dinlerin ötesinde bir bilgeliği ima eder; Zerdüşt bilgelerinden Helen filozoflara geniş bir kadroya sempati beslediği de açıktır. Ölümünden sonra Mora Despotu Demetrios’un eline geçerek ifşa edilen ve 1460’ta artık Patrik olan Gennadius tarafından yakılan gizli eseri Nomoi, (Kardinal Bessarion sayesinde günümüze ulaşan metnine bakılacak olursa) Yunan paganizmi ve Zerdüştlüğün ilginç bir karışımıdır. Ne var ki burada Gemistos’un -Platon’un görüşlerini aktardığından ya da en azından aktardığını düşündüğünden- bu “sapkınlık”ta ne kadar ileri gittiğini kestirmek mümkün değildir. Trabzonlu Georgios’un Plethon hakkındaki komplo teorilerini, “kariyerist” bir keşişin hırslarını yansıtmakla itham edebiliriz. Nitekim Gemistos’un talebesi Bessarion’un Papa olacağından korkması bunun göstergesidir. Eserinde onu “Dördüncü Platon” olarak anar. 

    Komplo teorisyeni keşişin ilginç bir yönü daha vardır ki kaydetmeye değer. Trabzonlu Georgios, Sultan II. Mehmed’e yani Fatih’e mektup yazarak kendisini Hristiyanlığa davet etmek istemiştir. Ona göre Son İmparator, Yecüc Mecüc kavminin lideri olan Mehmed’dir. Ne var ki Son İmparator’un Hristiyan olması gerekir. Bu nedenle yazılarında ondan “Manuel” olarak bahseder.3 Georgios, Platonculuğa dair teorilerinden vazgeçmese de Hz. Muhammed hakkındaki iddialarını terk etmişe benzemektedir. Hristiyan dünyayı tehdit eden Müslüman bir sultanı mesih mertebesine yükseltmesi hiç şüphesiz başını ağrıtacaktır. Bu nedenle casusluk suçlaması, hapis ve sürgünle karşılaşsa da bu görüşlerinden rücu etmez ve Roma’da yoksulluk içerisinde vefat eder. Gemistos’un diğer rakibi Gennadius ise tam aksine Fatih’le olan uyuşmazlıkları nedeniyle patriklikten istifa eder, Serez’de bir manastırda ölür.4

    Istanbullu_Platon_5) Plethon'un Rimini'de bulunan Mezar Kitabesi
    Plethon’un Rimini’de bulunan mezar kitabesi.
    Istanbullu_Platon_5) Rimini'de Bulunan Sigismondo Pandolfo Malatesta'nın yaptırdığı katedral ; Plethon'un kabri burada bulunuyor
    Sigismondo Pandolfo Malatesta’nın Rimini’de yaptırdığı katedral. Plethon’un kabri burada bulunuyor.

    Rönesans’ın Kayıp Halkası Bizanslı Bilgelerdi
    Bu yazıda sadece birkaçına yer verebildiysek de Rönesans’a giden yol, memleketimizden İtalya’ya giden Bizanslı bilgelerin emekleriyle döşenmiştir. Bizanslılar zaman zaman birbirleri ile çatıştı ancak Avrupalılara aşina olmadıkları bir düşünce evreninin kapılarını açmakta da başarılı oldu. Bunların başında gelen ve Rönesans’ın ruh babası olan Gemistos Plethon -muhtemelen fetihten hemen önce- Mora’da Mistra kasabasında dünyaya gözlerini yumdu. 1465 senesinde talebeleri onun kemiklerini Türk toprağı hâline gelen Mora’dan Venedikli tüccarların yardımıyla kaçırdı. Günümüzde naaşı İtalya’nın Rimini kasabasında şu mezar anıtının altında yatmaktadır:

    “Çağının en büyük filozofu Bizanslı Gemistus Plethon’un ölümlü kalıntıları, Türk hükümdarına karşı verilen Peloponnesos Savaşı’nın komutanı Pandolfo’nun oğlu Sigismondo Pandolfo Malatesta tarafından buraya getirilmiş ve bilgili insanlara olan tutkusundan esinlenerek 1465 yılında buraya yerleştirilmiştir.” #

    DİPNOTLAR
    1  Wouter J. Hanegraaff ve Joyce Pijnenburg, Hermes in the Academy içinde, “The Pagan Who Came from the East: George Gemistos Plethon and Platonic Orientalism”, Amsterdam University Press, Amsterdam, 2009, s. 33-50.
    2  John Monfasani, George of Trebizond: A Biography and a Study of His Rhetoric and Logic, Leiden, 1976, s. 39.
    3  Manuel, Mesih’in isimlerinden biri olan Immanuel’in kısaltılmış bir versiyonudur.
    4  John Monfasani, Collectanea Trapezuntiana: Text, Documents, and Bibliographies of George of Trebizond, Mediaval & Renaissance Text & Studies, C. 25, Center for Mediaval and Early Renaissance Studies State University of New York, New York, 1984, s. 564-574.
  • İstanbul’un Ejderhaları

    İstanbul’un Ejderhaları


    esas itibarıyla ejderha, tek bir canlının değil, mitolojik bir canlılar ailesinin adıdır. bu nedenle aynı isim altında mezmurlar’da anlatılan “leviathan” benzeri su yılanından yunan mitolojisindeki kanatlı “typhon”a farklı cinste varlıklardan bahsederiz. bu hayali varlıklar iskandinav eddaları’nda anlatılan nidhoggr isimli kozmik yılan gibi dev boyutlarda da olabilir, aziz george’un kılıcıyla doğradığı yağmacı ejder gibi mütevazı boylarda da…

    Ejderhalar_1 Aziz
    Dövüş: Aziz George ejderhayı öldürüyor, 1866. Edward Burne Jones.

    Ejderha denince zihnimizde belli başlı görüntüler uyanır. Popüler kültüre meraklılar doğrudan Game of Thrones’taki “dracarys”in (ejderha ateşi) hâkimlerini yahut Lord of the Rings’teki altın sevdalısı Smaug’u hatırlayacak, biraz daha etnografya ile ilgilenenlerin hatırına sevgilisini esaretten kurtarmak isteyen centilmen bir şövalyenin hedefindeki haris bir “dragon” yahut “long” denilen kutsal Çin ejderleri gelecektir.

    Peki, dünyanın dört bir köşesinde sevilen, bazen haris bir düşman bazen bilge bir bekçi olan bu mahluk, sevgili İstanbul’umuza hiç gelmemiş midir? Yahut şöyle soralım; nice efsaneleri bağrında barındıran, binlerce yıldır öyküler anlatılan nazlı şehrimizde ejderhaların gezip dolaşmadığı düşünülebilir mi? Hiç şüphesiz hayır!

    Bizans’ın Ejderhaları
    İlk ejderimiz XI. yüzyılda Bizans’ı yıpratan “sarazen” (Müslüman) akıncılara karşı üretilen hayali bir kahramanın öyküsünde görünür. O dönemde Bizans’ın sınır savaşçıları olan “Akritai” sınıfı, pek çok halk destanının başkahramanıydı. Bu öykülerden en meşhuru ise Digenes Akritas’tır. (İki Soylu Uç Beyi; hikâyenin ana karakteri Basil, muhtemelen “Basileus”, Romen Diogenes’ten esinlenilmiştir.) Basil’in annesi Doukas, bir Arap Emiri olan Mousour tarafından esir alınan bir Bizans prensesidir. Basil’in dövüştüğü rakiplerden biri ise tahmin edileceği üzere bir “drakon” yani ejderhadır. Bir halk kahramanı olan Basil’in hikâyesi yer yer Aya Yorgi’nin hikâyesi ile karışır. Basil’in öyküsünde St. George ya da Aya Yorgi’nin ejderle savaşının seküler bir versiyonunu okuruz. Bu öyküler “Arap Asilzadesi Şövalye” tipi bakımından Battal Gazi öyküleriyle de paraleldir.1

    Aziz ile kahramanı birleştiren bir başka figür ise cephenin öbür tarafında, Türkler arasındadır. Balkan Türklüğü’nün koruyucu azizi olan Sarı Saltık Sultan, Dobruca Tekfuru’nun kızını ejderhadan kurtarır, tahta kılıcıyla “yedi başlı ejder”i katleder, Dobruca halkını bu suretle İslam’a davet eder. (Burada küçük bir parantez açalım ki “yedi başlı ejder” tasavvuf literatüründe nefsin sembolüdür.) Ejderhayı kimin ne şekilde öldürdüğü Türk-Bizans mücadelesinin önemli bir meselesi gibi görünmektedir. İki tarafta da azizler ve kahramanlar ejderlerle savaşmaktadır.

    Ejderhalar_2) Ejderha başı
    Bronzdan yapılmış Roma ejderha başı. MS 2.- 3. yüzyıllarda Roma süvarilerinin sancağını süslüyordu.

    Doğu Roma, sadece ejder katletme yarışında değil savaş meydanında da Türklerle mücadele ediyordu. Bu mücadeleyi yürüten Doğu Romalı askerlerin arasında haç sembolü kadar ejderhalar da muteberdi. Roma ordusunun bir birimi olan “kohort”ların sembolü “draconarius”tu. Her lejyoner kohortunun önünde ejder başlı bir “standart” taşıyan bir süvari yürürdü. Zamanla ejderler seyrekleşip yerini “labarum”a yani Hristos’un [Mesih] sembolü olan “XP” şekline ve daha sonraları haç sembolü ve diğer armalara bırakmışsa da “draconarius” ismi kullanılagelmiş, ejderha imgesi ise 14. yüzyıla kadar yaşamaya devam etmiştir.2


    “ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. nitekim orta doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır.”

    Ejderhalar_3) Sultanahmet Meydanı'ndaki yılanlı Sütun
    Sultanahmet Meydanı’ndaki Yılanlı Sütun.

    Üç Başlı Ejderha: Yılanlı Sütun
    Ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. Ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Orta Doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır. İstanbul’un kalbinde bulunan “Yılanlı Sütun”, üç başlı ejderden başka bir şey değildir. Bugün ejder başları düştüğünden “burmalı sütun” hâlinde kalan bu yapı, bir zamanlar Delfi Tapınağı’ndaki Apollo mabedinin karşısında bulunuyor, Apollon tarafından öldürülen üç başlı ejderi temsil ediyordu. Bu bronz eser, bir araya gelerek koca Pers İmparatorluğu’nu yenmeyi başaran Yunanların ortak hatırasıydı. İmparator Konstantin’in bu heykeli yeni kurduğu şehre naklettirdiği, yeni şehrinde haşerat olmaması hususunda hassas olduğu ve bu heykelin de aslında yılan başta olmak üzere her tür haşerata engel olan bir tılsım olduğu kabul edilir.

    Ejderhalar_4) Surnâme-i Hümâyûn'dan Üç Ejderli Sütun'u Gösteren Minyatür, Topkapı Saray Müzesi, Hazine 1344, 290a
    Surnâme-i Hümâyûn’da “Üç Ejderli Sütun”u gösteren minyatür, Topkapı Saray Müzesi.

    Hünernâme’ye göre Fatih Sultan Mehmed, şehri fethettiğinde bu heykele bir kargı fırlatarak gücünü göstermiş, ejderlerden birinin çenesi bu suretle kopmuş ancak “Ayasofya patriği” bu sütunun yılanlara karşı bir tılsım olduğunu söyleyerek Sultan’ı durdurmuştu. İbn-i Kemal, Fatih’in macerasından bahsetmeksizin, “Şimdi birisinin çenesi düşmüştür; endamları tamamken şehr [şehir] içinde yılan görünmezdi.” derken, Evliya Çelebimiz, “Bu direk üç başlu [başlı] ejderha suretini gösterüp [gösterip] başının birisini bir yeniçeri dilîri kılıç ile bir uruşta [vuruşta] şikest etmiştir [kırmıştır].” diyerek suçu bir yeniçeriye yükler. Burmalı Sütun’un ejder başlarını kimin kırdığı meselesi şöyle dursun biz sütunun 16. yüzyılda ilk kez hasara uğradığını, 18. yüzyılda üç başın da kaybolduğunu, bu başlardan birinin Mimar Fossati tarafından 1848 senesinde bulunduğunu söylemekle yetinelim.3

    Padişaha Saldıran Ejderha, “Ejderha Terbiyecisi” Abdüsselam Efendi
    İstanbul folklorunda 1700’lerin başında Yılanlı Sütun’dan birkaç yüz metre ileride bir ejderin görüldüğüne dair bir hikâye vardır:

    1700 senesinde İstanbul’a saygın bir Sa’dî şeyhi gelir. Bu şeyh, Şamlı Abdusselam eş-Şeybânî’dir. Şehre ziyarete gelen Şeyh Abdusselam Efendi, menakıbına göre Aksaray’daki Kovacılar Tekkesi’nde bir gece kalmak için ricacı olur. Ancak tekkenin şeyhi Celvetîyye’den Şirdan Efendi, “Sen git Tahtakale’deki Araplar gibi fındık sat.” diyerek Şam’dan gelen misafirini kovalar. Geceyi mecburen Ayasofya Camii’nin son cemaat yerinde yatarak geçiren Abdusselam Efendi, ertesi gün cuma namazına gideceği sırada bir kalabalık görür. Anlaşılır ki cuma namazı için camiye gelen padişahın arabasının önüne dev bir yılan çıkmıştır. (Bu yılana, âdet böyle olduğundan “ejder” demek daha doğrudur.) Kimse cesaret edip yılanı yerinden oynatamaz. Meraklıların birikmesiyle kalabalık padişaha geçit vermeyecek şekilde artar, at arabasına geçecek bir yer de bırakmazlar. Nihayet Abdusselam Efendi kalabalığı yararak yılanın önüne çıkar ve yılanı kuyruğundan tutarak “Denize git!” diye emreder. O heybetli mahluk, bir çocuk gibi söz dinleyerek kuyruğunu kıstırır ve denize doğru yol alır… Padişah bu hadise üzerine şeyhe, “Dile benden ne dilersen.” der. Şeyh ise “Kovacılar Tekkesi’nin meşihatını [şeyhliğini]” isteyerek, kendisini kovan Şirdan Efendi’den intikamını alır. Menkıbe aynıyla vaki olsun ya da olmasın Kovacılar yahut Kovacı Dede Tekkesi’nin 1718’de Sa’dî tekkesine dönüştüğü muhakkaktır.4

    Hikâye, yaşandığı tarih bakımından da ilginçtir. Yukarıda arz ettiğimiz üzere Burmalı Sütun’un bir yılan tılsımı olduğunu hatırlayalım. Seyyah Motraye, Yılanlı Sütun’dan geriye kalan başların Polonyalı elçi Lesczynski’nin maiyeti tarafından 5 Mayıs 1700 tarihinde imha edildiğini kaydeder. Bu kayıt doğru ise sütunun tahrip edildiği sene İstanbul’da bir ejderha zuhur etmiş, bu ejder ancak Sa’dî şeyhinin kerameti ile durdurulabilmiştir. Bu bakımdan ejderha ve tılsıma dair anlatının 1400 yıl boyunca tutarlı bir hakikat gibi kabul edilip sürdürüldüğünü söyleyebiliriz.

    Karagümrüklü Ejder Baba ve Paranormal Maceraları
    “Ejderha terbiyecisi” Abdüsselam Efendi’nin bir Sa’dî şeyhi olduğunu söylemiştik. Edward Lane gibi İngiliz seyyahların da kaydettiği üzere Sa’dîler Mısır’da halkın evlerini basan yılan ve akrep gibi haşerelere karşı yardıma çağırdıkları dervişlerdendi. Pek çok Sa’dî dervişi “havî” denen yılan terbiyesi sanatını maharetle yerine getiriyordu. Onlardan başka bu hususta Rıfâilerin de olduğunu görüyoruz, nitekim Rıfâi dervişleri yılan zehrinden etkilenmediklerini iddia ediyor, “şerbet” adıyla bu zehirleri içebiliyordu. (Dilimizdeki “şerbetli” tabiri de buradan gelmektedir.)

    Abdüsselam Efendi ile birlikte İstanbul’da mesken tutan Sa’dîlerin 1781 senesinde yeni bir tekke açtıklarını görüyoruz. Tepedelenli Ali Paşa’nın himmetleri ile Karagümrük’te Sofalı Çeşme Sokağı’nda açılan bu tekkenin ilk şeyhi Mehmed Sıdkî Efendi’dir. Sıdkî Efendi’nin lakabı “Ejder Baba”ydı. Revnakoğlu, Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâyâ’sına atıfla bu şeyhin daima yanında akrep ve “hayye” yani yılan taşıdığı için bu adı aldığını kaydeder.5 Ejder Baba, yaşadığı devirde hasta okumakla şöhret bulmuş olacak ki ismi on yıllar boyunca halkın hayalinde yaşamıştır. Ejder Baba, huzuruna getirilen hasta çocuklara devse yapar, yani yere yatan çocukları çiğneyerek iyileştirirmiş.

    Bu usul, Sa’dî tarikatı ile özdeşleşmiştir.

    Ejderhalar_5) Mısırda Bir Yılanı Canlı Bir Biçimde Yiyen Derviş, 1900'lerin başı.
    Mısır’da bir yılanı canlı biçimde yiyen derviş, 1900’lerin başı.

    Ejder Baba, İstanbul folklorunda bir korku öyküsünün de kahramanıdır. Halit Bayrı’nın aktardığına göre ecinni (cin) taifesinden korkan gelinini sürekli olarak “İbrik Kalfa gel bizim gelini al.” diye korkutan bir kaynana nihayet bu isimdeki bir cinin dikkatini çekmiş, İbrik Kalfa isimli cin gelin kızı kaçırmıştır. Kaçırılan kızın telaşa düşen kocası, Ejder Baba’dan himmet istemiş, Baba ise cinler padişahına bir dilekçe yazmıştır. Ejder Baba dilekçeyi gence verir ve kendisine, “Kale kapıları kapanmadan Edirnekapı dışında Savaklar yolundaki büyük ağacın üstünde” beklemesini, burada cinler padişahını göreceğini ve dilekçeyi vermesini söyler. Delikanlı bu emri harfiyen yerine getirir. Çok saygı duyduğu Ejder Baba’dan dilekçe alan “Cinler Padişahı”, İbrik Kalfa’yı çağırarak kızın iadesini emreder. Ne var ki Kalfa bu emri dinlemez ve isyan eder. Bunun üzerine isyankâr cin Kâğıthane’deki Sünnet Köprüsü’nün üzerinde idam edilir. Bu hadiseler yaşanırken gün doğup da hava aydınlanınca zavallı delikanlı kendini Kâğıthane’de bir ağacın altında bulur ancak aynı ağacın altındaki karısını ise anadan üryan bulmuştur. Nihayet delikanlı, cinlerin elinden kurtardığı karısını cübbeye sarıp Ejder Baba’ya getirir. Baba kıza nefes ettikten sonra delikanlıya “Sünnet Köprüsü’ne git bak.” der. Kâğıthane’ye geri dönen delikanlı köprünün üzerinde bir kara köpek leşiyle karşılaşır. Anlaşılır ki idam edilen İbrik Kalfa, kara köpek suretinde gezinen cinlerdendir!

    Günümüz İstanbul’unda cinler, ejderler ve bunlara benzer mitolojik varlıklar çoktan sırra kadem basmış, isimleri dahi unutulmuştur. Hatta şehrin vahşi hayvanları da beton apartmanların, asfalt yolların altında kaybolup gitmiştir. Yine de Beşiktaş ve Üsküdar kıyılarındaki apartmanların bodrum katlarında zaman zaman akrepten şikâyet edilmektedir. Böyle bir belaya uğramış okuyucularımız varsa kendilerine Abdüsselam Şeybânî’nin yahut Ejder Baba’nın ruhaniyetine sığınmalarını tavsiye edebiliriz; ne de olsa Yılanlı Sütun’un tılsımı gittiğinden beri şehrimizde akrep ve yılan görülmesi doğaldır, mesele haşerat olduğunda ise “bu işe Sa’dîler karışır”! #

    DİPNOTLAR
    1 Bkz. John Mavrogordato, Digenes Akrites, Oxford Clarendon Press, Oxford, 1970.
    2 John F. Haldon, Three Treatises On Imperial Military Expeditions, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Viyana, 1990, s. 271.
    3 Arif Müfid Mansel, “İstanbul’daki ‘Burmalı Sütun’: Bugüne Kadar Yapılan Araştırmalara Toplu Bir Bakış” Belleten c. 34, sayı 134, 1970,
    s. 189-209.
    4 Fahrettin Dal, “Fahreddin Erenden’in Tasavvufi Görüşleri”, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2006, s. 274-276.
    5 Mustafa Koç, Revnakoğlu’nun İstanbul’u: İstanbul’un İç Tarihi, c. III, Fatih Belediyesi, İstanbul, 2021, s. 1092.
  • Anton Mesmer ve Mesmerizm

    Anton Mesmer ve Mesmerizm


    bilim tarihi bir ölçüde bilim insanlarının kendi teorilerine duydukları saplantıların ve yanlış anlaşılmış insanların tarihidir. ruh çağırmanın atası franz anton mesmer de bilimle şarlatanlığın sınırlarının belirsiz, ezoterik ve okült ilgilerin yaygın olduğu bir dünyada fransız sarayına kadar uzanan sahte bir bilimselliğin ilk örneklerinden birini veren tarihsel bir figürdür.

    Anton Mesmer ve Mesmerizm
    Bir çizimde toplu gerçekleştirilen Mesmerizm seansı.

    1700’lerde Germenler arasında çoğu şaibeli bir şöhrete sahip onlarca uzman peyda olmuştu. Gençler arasında okültizm yaygın bir meraktı. Şeytanla pazarlık yapan Doktor Faust, felsefe ile tıbbı birleştiren Paracelsus gibi isimlerin öyküleri dikkat çekiyor. Doğu bilgeliklerini taşıdıklarını iddia eden gizemli Gül-Haç Örgütü’nün 1600’lerin başında yaptığı bir dizi anonim ifşaat, hâlen tartışılıyordu. Masonluk, İlluminati ve Modern Tapınakçılık türevleri hep bu yılların eseriydi. Bir yandan Aydınlanma düşüncesi yükseliyor öte yandan ezoterik ve okült ilgiler geniş kitlelere yayılıyordu.

    Şeytan Saldırısının Tedavisi
    1774’te Johann Joseph Gassner adında bir Katolik rahibi “exorcismus probativus” [deneysel şeytan kovma] metodunu tanıttı. Buna göre circumsessio (şeytanın sebep olduğu hastalıklar), obsessio (büyü kaynaklı rahatsızlıklar), possessio (doğrudan ele geçirilme) olmak üzere üç çeşit şeytan saldırısı bulunuyordu. Bunların tedavisi için hastanın Hz. İsa’dan gelecek şifaya iman etmesi gerekiyordu. Ardından rahip, hastanın içindeki şeytana “bir alamet göstermesi için” hitap ediyor, hasta semptom gösterirse şeytan çıkarma yolu deneniyordu. Herhangi bir semptom görülmezse hastanın doktora gitmesi söyleniyordu.

    Mesmerizm_1) Johann Joseph Gassner
    Katolik rahip Johann Joseph Gassner.

    Çok sayıda insanı iyileştiren bu rahibin başarısı, Aydınlanma devrinin doktorlarını hayrete düşürmüştü. Bereket versin ki Bavyera’nın Elektör Prensi Max Joseph nispeten “akılcı” bir idareci olduğundan Gassner hakkında bir komisyon kurulmasını emretti. Komisyonun başına da o dönemde şöhret bulmuş bir doktor atandı. İncelemeler sonunda komisyon Gassner’in gerçekten onurlu bir adam olduğu ve bazı kimseleri iyileştirdiği yönünde gönül alıcı tespitlerde bulundu. Buna müteakip tedavinin izahını da ortaya koydu, hastaları iyileştiren “Mesih’in lütfu” değil “hayvansal manyetizm” olarak isimlendirilen ve yeni keşfedilmiş bir olguydu. Hastaları iyileştirmiş olmak yetmezdi, aynı zamanda bunu nasıl yaptığınızı da izah edebilmeliydiniz. İşte bu komisyonun başındaki doktorun adı Franz Anton Mesmer’di.1

    Bilimle Şarlatanlığın Sınırları
    Franz Anton Mesmer, bilimle şarlatanlığın sınırlarının belirsiz olduğu bir dünyada tıp eğitimini tamamladı. Aslına bakılırsa Mesmer’in yetiştiği Viyana’daki Tıp Fakültesi, şeytan çıkarma gibi işlerden uzak durmaya çalışıyordu. İmparatoriçe Maria Theresa’nın himmetleriyle bir araya gelen hocaların okültizme karşı mesafeli olduğunu tahmin etmek zor değil. Hepsi güçlü bir şüpheciydi ve şüphecilikleri zaman zaman bazı ilerlemeleri akla yatkın bulmayıp dışlamalarına bile sebep oluyordu. Sözgelimi Türklerden görülen çiçek aşısına karşı saygın Doktor Anton de Haen, “Şeytan çıkarmayı bilimle izah edebilirim ancak sağlıklı birine mikrop aşılamayı asla.” diyebiliyordu.0 Buna rağmen Mesmer, doktora tezi için ilginç bir konu seçti, onun tezi “De Planetarum Influxu In Corpus Humanum” [Gezegenlerin İnsan Bünyesi Üzerindeki Tesiri Üzerine] başlığını taşıyordu. Bu tez -her varlığa tesir eden “yerçekimi” gibi- “hayvansal yerçekimi” denilen bir etkiyi konu ediniyordu.0 Mesmer zamanla bu görüşünü dönüştürerek “hayvansal manyetizma” fikrine vardı. Ona göre her canlının içinde bulunduğu akışkan bir manyetik sıvı olmalıydı, vücuttaki sıvılar da buna dâhildi, bu sıvının manyetik etkilerle yönlendirilmesi hastalıkların tedavisi için kullanılabilirdi. Bu tez Boerhaave’nin beynin elektriksel yapısına dair keşiflerine ve Anton de Haen’in elektro-terapisine bir ek mahiyetindeydi.0

    54212933721_3563f6a564_o
    Franz Anton Mesmer.

    Mesmer’in fikrinde henüz fark edilmemiş sorunlar vardı. Her şeyden önce “evrensel sıvı” düşüncesi Neo-Platonculuğun kurucusu Plotinus’un anlattığı sympatheia yani “evrensel ruh birliği” düşüncesini çağrıştırıyordu.0 Asırlar boyunca astral etki, büyü, kehanet, dua ve benzeri pratikler bu evrensel birlik düşüncesiyle aklileştirilmiş, bu etkilerin aslında evrensel bir iletişim ağının harekete geçirilmesinden ibaret olduğu savunulmuştu. Dahası “okült doktor” Paracelsus da mıknatısları tedavide kullanmaya çalışmıştı. Dolayısıyla her ne kadar “manyetizma” gibi bilimsel bir isim kullanılsa da bu fikrin okült çağrışımlar yaptığı tartışmasızdır.

    Mesmer’in Tedavi Programı
    Mesmer zamanla -belki de işe yaramadıklarını görerek- mıknatısları tedavi programından çıkardı. Hastaların vücutlarına, özellikle kafalarına, belirli baskılar yapıyor, ayrıca onlara müzik dinletiyordu. Tedavi seansları Benjamin Franklin tarafından icat edilen cam bir armonikanın çalınması ile sonlanırdı. Mesmer, bir müzik âşığıydı, arkadaşları arasında “wunderkind” [harika çocuk] olarak bilinen Mozart bulunuyordu.0 Bu müzik çevresi Mesmer’e sadece ilham kaynağı olmadı, aynı zamanda başının ilk kez belaya girmesi de bu çevre yüzündendi…

    Mesmerizm_3) Müzik Eşliğinde Bir Mesmerizm Seansı
    Müzik eşliğinde bir Mesmerizm seansı.

    Mozart, Salieri ve Haydn çevresinden Maria Theresia von Paradis 18 yaşında, görme yetisini erken yaşlarda kaybetmiş bir müzisyendi. Mesmer, bu kızın körlüğünü hayvansal manyetizmayla iyileştirmeye karar verdi. Terapiler sırasında bu genç hanım, Mesmer’le birlikte kalacaktı. Başlangıçta yeni teknikler başarılı olmuş, kızın görme yetisi yavaş yavaş yerine gelmişti; her ne kadar körlüğe alışmış olduğundan eskisi gibi müzik yapamıyor, yürümekte ve renkleri tanımlamakta güçlük yaşıyorsa da iyileşiyordu.

    Ne var ki kızlarının geleceğinden endişe eden aile üyeleri bu iyileşme sürecinin Mesmer tarafından istismar edildiğine, kızlarının bu doktor tarafından alıkonduğuna inandılar ve Mesmer’den şikâyetçi oldular. Kızın körlüğü geri gelirken Mesmer de “kız kaçıran doktor” şaibesinden kurtulmak için Viyana çevresini terk etmeye mecbur oldu.0

    Mesmerizm_4) Baquet Cihazının Kullanımı
    Baquet cihazının tedavi seanslarında kullanımı…
    Mesmerizm_4) Ayakta Kalan sayılı baquet örneklerinden
    Ayakta kalan sayılı baquet örneklerinden…

    Mesmer’in teorileri Viyana’daki şaibelerden uzaklaşarak yerleştiği Paris’te geniş bir takipçi çevresi edindi. Takipçilerin çokluğu hayvan manyetizmi deneylerinin şeklini de değiştirmişe benzemektedir. Mesmer, artık “toplu seanslar” yapıyor, katılımcı sayısı azsa manyetizma gücünü depoladığına inandığı baquet adında bir küveti, katılımcı sayısı çoksa el ele tutuşarak bir manyetik alan yaratma metodunu kullanıyordu. Katılımcılar bu seanslar sırasında âdeta cezbeleniyor, titriyor, ağlıyor ve kendilerinden geçiyorlardı. Hatta bu nedenle seanslar için “salle de crises” [kriz odaları] hazırlanıyor, kriz geçiren hastalar yastıklarla kaplı bu odalarda tutuluyordu.0 Mesmer bu seanslarında -daha sonra idam edilecek- Kraliçe Marie Antoinette’nin dostlarını da tedavi etmiş, bu suretle sarayın dikkatini çekmişti. Ne var ki eskilerin “kurb-i sultan âteş-i sûzan” (Sultanlara yakın olmak yakıcı bir ateştir.) sözünü Mesmer de çok geçmeden deneyimleyecekti.

    Mesmer’in Önlenemeyen Yükselişi ve Fransa Kralı’nın Müdahalesi
    Mesmer üzerinde büyüyen ve Kraliçe’ye kadar uzanan ilgiyi fark eden Fransa Kralı XVI. Louis, “Hayvansal Manyetizma Üzerine Kraliyet Komisyonu” namı altında toplanacak heyetlerin meseleyi incelemesine karar verdi. Nihayet 11 Ağustos 1784’te cam harmonikanın mucidi ve o sıralarda Fransa Büyükelçisi olan Benjamin Franklin’in riyasetindeki komisyon Kral’a ilk raporunu sundu; bunu Kraliyet Tıp Cemiyeti’nin raporu takip etti. Kraliyet Komisyonları, bilim tarihinde ilk defa “kontrollü” deneyler yapacak, hayvansal manyetizmanın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışacaktı. Mesmer, iyileştirdiği hastaların ortada olduğundan hareketle bu çalışmalara tamamen yüz çevirmiş, sürece iştirak etmemiş, onun yerine öğrencisi ve bir zamanlar hastası olan Dr. D’Eslon’un uyguladığı tedaviler incelenebilmişti. İncelemelerin sonunda “hayvansal manyetizma”nın elle tutulur bir kanıtının bulunmadığı, hastaların “hayal gücü” vasıtasıyla iyileştiği şeklinde bir neticeye varıldı. Buna göre ancak hastalar tedavinin farkındaysa bu prosedür işe yarıyordu. Komisyon farkında olmasa da “plasebo” etkisini çok erken bir tarihte keşfetmiş fakat bunun adını koyamamıştı. Mesmer’e gelince, o yöntemlerinin hastaları iyileştirdiğinden emindi, “Velev ki hayal gücüyle olsun iyileştirici bu yöntem tıp mesleğinin elinde büyük bir araç olabilir”di.0 Bu savunma onu sürgüne gönderilmekten alıkoymadı.0

    Mesmer, kariyerindeki bu başarısızlık nedeniyle mesleğine küstü, ilerleyen yıllarda öğrencisi Puysegur Markisi’nin somnambulizm deneylerine ilişkin tartışmalara bile kayıtsız kaldı ve ömrünü İsviçre’nin bir kasabasında cam harmonika dinleyerek tamamladı. Fransız Devrimi, “ancien regime”e dair her şeyi karikatürize ederken Mesmer de on yıllar boyunca bir çeşit sihirbaz gibi anılageldi. Onun seanslarından esinlenen “ruh çağırma seansları” ise 1950’lere kadar bilimle şarlatanlık arasında gidip geldi.

    Mesih’in Lütfundan “Hayvansal Manyetizma”ya Gassner ve Mesmer
    Stefan Zweig, Mesmer’in insanları çalışmalarına denek olarak katılmaları için davet ettiği ilanları işaret ederek, “Bir şarlatan asla bununla uğraşmazdı, ancak o gerçekten inandığı bir şeyi ispat etmeye çalışıyordu.” der. Hakikaten insanlar onun seanslarında iyileşiyordu ancak neden iyileştiklerini Mesmer hiçbir zaman anlayamadı. Zamanında Mesmer, “Onurlu bir adam ancak tedavinin sebebini izah edemiyor.” diyerek Şifacı Rahip Gassner’i mahkûm etmişti. Ancak temelde ikisi de aynı şeyi yapıyordu. Gassner’in hastaları Mesih’in lütfuna, Mesmer’in hastaları “hayvansal manyetizma”ya inanmak zorundaydı. Dokunuşlar, baskılar ve telkinlerle hipnoz hâline geçen hastalar psikolojik rahatsızlıklarından kurtuluyordu. Sözgelimi onun tedavi ettiği kör müzisyen aslında psikolojik bir atak sebebiyle körlük yaşayan çaresiz bir kızdı ve kibirli “Franklin Komisyonu”nun hayal gücü dediği şey sayesinde iyileşmişti. Tüm bu hastalar vücutlarında arıza olduğunu düşünen psikolojik desteğe muhtaç insanlardı ve müzik eşliğinde el ele tutuşan insanların icra ettikleri seanslar iyileşmelerini sağlamıştı.

    Yine Zweig’a göre Mesmer’in en büyük kabahati, bulgularına takıntılı bir biçimde bağlı olmasıydı. O, buluşunun “evrensel manyetik akışkan” olduğunu zannetse de farkında olmadan hipnoz ve terapiyi keşfetmiş ancak bunu fark edememişti. 1880’e gelindiğinde tıp dünyası Mesmer’in ilham kaynağı olduğu “hipnoz”un psikolojik hastalıklar için kullanılabileceği hususunda mutabıktı. “Psikanalizin Babası” Sigmund Freud’un terapi koltuğu, Mesmer’in “baquet” cihazından farklı değildi ve Freud, uzun yıllar, tıpkı Mesmer gibi, hastalarının başına uzun süren baskılar yapmaya devam etti.

    Bilim tarihi bir ölçüde bilim insanlarının kendi teorilerine duydukları saplantıların ve yanlış anlaşılmış insanların tarihidir. Neyin bilimsel olduğu sıklıkla o çağın anlayış ve görgüsüyle yakından ilgilidir. Mesmer tam da bu nedenle belki yüz sene sonra yaşasa saygın bir psikolog olabilirdi. Ancak ne var ki Zweig’ın ifadesi ile:

    “Doğmak için çok geç, yaşamak için çok erken bir çağda yaşadı.” #

    1. Henri F. Ellenberger, The Discovery of the Unconscious: The History and Evolution of Dynamic Psychiatry, Fontana Press, 1970, s. 55-57. ↩︎