Yazar: Mustafa Barış Özkök

  • Cellatlar

    Cellatlar


    osmanlı devleti’nde cellatlar, cellat ocağı bünyesinde görev yapardı. toplumsal düzeni sağlamak ve devletin otoritesini göstermek için cezalar ve infazlar genellikle halkın önünde uygulanırdı. infaz edilen kişilerin eşyaları toplanarak satılır ve bu gelir cellatlara verilirdi. yaptıkları iş toplumda hoş karşılanmadığı için cellatlar öldüklerinde, kendilerine ayrılan özel bir mezarlığa gömülürdü. buradaki mezar taşlarının üzerinde herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Cellatlar_1) (tekli link)cellat-1
    Cellat ve cellatbaşı (Arif Mehmed Paşa, Mecmua-i Tesavir-i Osmaniyye).

    Ölüm Emrinin Sessiz Uygulayıcıları
    Osmanlı Devleti’nin en gizemli figürlerinden biri hiç kuşkusuz cellatlardı. Onlar hem sarayda hem de taşrada “adaletin keskin yüzü”ydü. Görevleri, idam hükümlerini yerine getirmekti. Cellatların varlığı, halka devletin gücünü hissettiriyordu ve düzenin korunmasında kritik bir rol oynuyordu.

    Osmanlı’nın resmî cellat teşkilatı, cellatbaşı yönetiminde bir grup cellattan oluşurdu. Bu teşkilatta görev alan cellatlar genellikle Kıptî kökenli olur ve bostancıbaşı ağasının emrinde çalışırdı. İdam kararları bostancıbaşıya iletilir, infaz sürecine bazen o da nezaret ederdi. Önemli şahsiyetlerin infazında ise bostancıbaşı mutlaka hazır bulunur, işi en deneyimli cellatlara yaptırırdı.

    Sıradan suçluların cezaları genellikle suçun işlendiği bölgede hatta bazen olay yerinin tam önünde infaz edilirdi. Kullanılan yöntemler ise suçun niteliğine göre değişirdi; katiller bazen işkenceyle öldürülür, yeniçeriler ise boğdurulurdu. İdam edilecek yeniçerinin önce rütbesi sökülür, kavuğu başından çıkarılır, yakası yırtılır ve ismi yeniçeri defterinden silinirdi. Bunun ardından Baba Cafer Zindanı’na götürülürdü. Burada boğularak öldürüldükten sonra ayağına taş bağlanarak cesedi denize atılırdı. Yeniçerilerin boğdurularak öldürülmesi kuralı Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında ele geçirilen yeniçerilere de uygulanmıştı. 


    “cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu.”

    Cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. Bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu. Sarayda görev yapan cellatların dış görünümüne dair de bazı kurallar vardı; örneğin, sakal bırakmaları kesinlikle yasaktı.

    Cellatların aldıkları maaşa “cellatlık” ya da “cellâdiyye” denirdi. Bu rutin ödemenin dışında, gerçekleştirdikleri her infazdan sonra bir miktar altın da alırlardı. Yaşlanıp güçten düşen ya da artık çalışamaz hâle gelen cellatlara ise belli bir ücret bağlanır ve emeklilik hakkı tanınırdı.

    Cellatlar_2) cellat_mezari_004
    Osmanlı döneminde cellatlar diğer mezarlıklara gömülmez, Eyüp’te onlar için ayrılan özel bir mezarlığa defnedilirdi. Mezar taşlarına ise ne isim ne de işaret konulurdu.

    Cellatlar aslında sadece kendilerine verilen emirleri yerine getiren insanlar olsalar da toplum tarafından daima dışlanırlardı. Toplumun dışlayıcı tutumu, ölümlerinden sonra bile devam ederdi. Cellatlar, yalnızca kendilerine ayrılmış özel mezarlıklara gömülürdü ve mezar taşlarında herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Tanzimat Dönemi’yle birlikte Osmanlı’da cellatlık teşkilatı sona erdi. İnfazlar artık özel olarak görevlendirilmiş ücretli kişiler tarafından yapılmaya başlandı. Böylece Osmanlı adalet sisteminin sessiz ve gizemli figürleri de tarihe karışmış oldu.

    Kardeş Katli ve Sadrazam İdamları
    Cellatlar, yalnızca sıradan suçluların değil, bazen hanedan üyelerinin ya da Osmanlı’nın en yüksek makamlarındaki kişilerin de infazını gerçekleştirirdi. Bunların en çarpıcı örnekleri ise kardeş katli ve sadrazam idamlarıydı.

    Osmanlı’da padişahlar, tahtlarını korumak ve otoritelerini güçlendirmek için zaman zaman hanedan üyelerini ortadan kaldırmak zorunda kalmışlardı. İnfazlar sadece işlenmiş suçlara değil, potansiyel tehditlere karşı da uygulanırdı.

    Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli, 1389’da Yıldırım Bayezid’in kardeşi Yakub Çelebi’yi boğdurmasıyla gerçekleşti. Babası I. Murad’ın Kosova Savaşı’nda öldüğünü öğrenen Bayezid, kardeşinin taht mücadelesine girişeceğini düşünerek bu kararı aldı. Türk-İslam geleneğine göre hanedan mensuplarının kanının akıtılması uğursuzluk olarak kabul edildiğinden, infazlar boğarak gerçekleştirilirdi. 

    Devletin güvenliğini tehdit eden, isyan eden ya da otoriteyi zayıflatan devlet adamları da padişahın emriyle idam edilirdi. Bunun ilk örneği, Fatih Sultan Mehmed döneminde Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın idamıdır. Çandarlı, Osmanlı’da idam edilen ilk sadrazamdır.

    Yavuz Sultan Selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. Yavuz en ufak bir hatayı bile affetmez, acımasızca cezalandırırdı. İlk sadrazamı Koca Mustafa Paşa, Yavuz Sultan Selim’in rakibi Şehzade Ahmed’i desteklediği gerekçesiyle divan toplantısında kara bir kaftan giydirilerek ölüm emri verilmiş ve boğdurulmuştu.

    Cellatlar_3) ibret_tasi_004
    Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önünde öldürülen kişilerin kellesi, meşhur İbret Taşı’nda sergilenirdi.

    Kara kaftan bir ölüm işaretiydi. II. Bayezid de Gedik Ahmed Paşa’ya Edirne Sarayı’nda yapılan bir işret meclisi sonunda kara kaftan giydirmiş ve akabinde onu idam ettirtmişti. 

    Yavuz Sultan Selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, “Sultan Selim’in veziri olasın.” diye beddua ederdi. Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi isimli eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Vezirler, görevde çok kısa bir süre kaldıktan sonra azledilir ve cellada teslim edilirdi. Bu nedenle vezirlerin vasiyetnamelerini ceplerinde taşıması yaygın bir gelenekti. Padişah huzurundan sağ çıkmak, âdeta yeniden hayata dönmek gibi görülürdü.”

    Osmanlı’da İdam ve Teşhir
    Osmanlı döneminde idam cezaları genellikle halkın gözü önünde uygulanırdı. Bu infazlar, yalnızca bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda devletin gücünü ve otoritesini halka göstermenin bir yoluydu. Halkın korku yoluyla suça yönelmekten caydırılması amaçlanırdı. İnfaz edilen mahkûmlar, ibretiâlem için teşhir edilirdi; bu teşhir uygulamaları, kişinin dinî inancına ve sosyal statüsüne göre farklılık gösterirdi.


    “yavuz sultan selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. yavuz sultan selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, ‘sultan selim’in veziri olasın.’ diye beddua ederdi.”

    Eğer infaz edilen kişi Müslümansa, cesedi sırtüstü yatırılır, kesik başı kollarının altına yerleştirilirdi. Ancak kişi Müslüman değilse, yüzüstü yatırılır ve kellesi, kuyruk sokumunun üstüne konurdu. 

    Sarayda, Orta Kapı önünde öldürülenlerin kellesi ise meşhur İbret Taşı’nda teşhir edilirdi. Bazen de kesik baş, İbret Taşı’na konmaz bunun yerine mızrağa takılarak şehirde gezdirilirdi. 

    Başı kesilen ceset artık celladın malı sayılırdı. Üzerindeki değerli eşyaları aldıktan sonra cellat, cesedi infaz edilen kişinin ailesine satardı. Ancak bazı durumlarda ceset kimseye verilmez ve teşhirin ardından denize atılırdı. Cesetlerin Edirnekapı hendeğine atıldığı da olurdu.

    Cellatlar_807611-1307244670-BR-scale-2_00x

    Siyasi suçlarda mahkûmlar boğularak ya da asılarak idam edilse bile başları mutlaka kesilirdi. Taşrada idam edilen önemli mahkûmların kesik başları, bozulmamaları için bal dolu torbalara konur ve cellatlar tarafından İstanbul’a getirilirdi.

    Teşhir edilen başların yeri ve şekli, kişinin rütbesine göre belirlenirdi: Sadrazam ve yüksek rütbeliler, Orta Kapı’daki mermer sütunun yanında, gümüş tepside sergilenirdi. Orta düzey rütbeliler, tahta bir tepsiye konurdu. Alt rütbeliler ise yerde teşhir edilirdi.

    Bu teşhir genelde üç gün sürerdi. Ayrıca, infazın nedenini açıklayan bir yazı, kesik başın yanına bırakılırdı. Bu, devletin otoritesini hatırlatmak için yapılan bir uygulamaydı.

    Uğursuz Saat
    Bir mahkûm cellada teslim edildiğinde, üzerindeki elbiseler ve tüm eşyalar artık cellatların malı sayılırdı. Bu eşyalar özenle toplanır ve yılda bir ya da iki kez “cellat mezadı” adı verilen açık artırmalarda satışa sunulurdu. 

    Bu mezatlarda kimi zaman altın işlemeli hançerler, değerli mücevherler ve pahalı kumaşlar gibi göz alıcı eşyalar bulunurdu. Ancak bu mallar halk arasında “uğursuz” kabul edilir ve gerçek değerlerinin çok altında satılırdı. Çünkü bu eşyaların, infaz edilen kişilerin kötü kaderini taşıdığına inanılırdı.

    Bu “uğursuz” eşyalardan biri de Gazanfer Ağa’nın saatiydi. Padişah III. Murad’ın gözdesi olan Gazanfer Ağa, rüşvetle büyük bir servet edinmiş, gösterişli ve lüks yaşamıyla dikkat çekmişti. O dönemin ünlü saatçisi ve kuyumcusu Rasim Ağa’ya, elmaslarla süslü muhteşem bir koyun saati (Cep saatinden biraz daha büyük bir saat) yaptırtmıştı. Ancak Gazanfer Ağa’nın hayatı, serveti gibi hızlı bir şekilde sona erdi. İdam edildiğinde, bu değerli saat de diğer eşyalarıyla birlikte cellatların eline geçti.

    Saat, düzenlenen bir mezatta Tırnakçı Hasan Paşa tarafından satın alındı. Hikâyenin tüyler ürpertici kısmı da tam burada başladı. Saatin yeni sahibi Hasan Paşa da kısa süre içinde padişahın gazabına uğradı ve idam edildi. Saat tekrar cellat mezadına düştü. Bu kez alıcısı Kasım Paşa oldu. Ancak saat, ona da uğursuzluk getirdi; birkaç ay geçmeden Kasım Paşa’nın da idam kararı çıktı ve saat üçüncü kez mezada gitti.

    Sonunda bu lanetli saat, Osmanlı’nın güçlü isimlerinden Sadrazam Derviş Paşa tarafından satın alındı. Paşa, saati “Civan Bey” lakabıyla bilinen kardeşine hediye etti.

    Bir süre sonra Peçevî İbrahim Efendi, Eğriboz’da Civan Bey ile bir sohbet sırasında bu saati gördü. Civan Bey, sohbetin bir yerinde saatten bahsetmiş ve koynundan çıkararak İbrahim Efendi’ye göstermişti. Elmaslarla süslenmiş bu saati görünce İbrahim Efendi, “Hayatımda bu kadar güzel bir saat görmedim.” diyerek hayranlığını belirtmişti. Ancak Civan Bey saatin hikâyesini anlatmaya başlayınca İbrahim Efendi’nin yüzü ciddileşti ve şu sözleri söyledi: “Böyle uğursuz bir saat, düşmana bile verilmez! Derviş Paşa bunu size nasıl hediye etmiş?”

    Cellatlar_4) cellat_cesmesi
    Saray infazları genellikle Topkapı Sarayı’nda, “Cellat Çeşmesi” olarak bilinen çeşme önünde yapılırdı. Cellatlar, infazda kullandıkları aletleri bu çeşmede yıkardı.

    Bu sözler Civan Bey’in içine bir korku tohumu ekmişti. Saatin taşıdığı uğursuzluktan kurtulmak için hemen harekete geçti. Önce elmasları tek tek söktü, ardından bir çekiçle saati parçaladı. Parçalara ayrılan saati de denize fırlattı. 

    Civan Bey, saatin denizin derinliklerine batışını izlerken bir atlı hızla ona yaklaştı ve fermanı uzattı. Civan Bey azledilmişti. Atlı, konuşmasını sürdürdü:

    “Beyim, Sadrazam Derviş Paşa idam edildi. Sizin de idamınıza dair bir ferman gönderilmişti. Ancak şefaatçileriniz araya girdi ve padişahtan ikinci bir ferman çıkartılarak hayatınız bağışlandı. Ben de idamınıza memur olanlardan önce yetiştim.”

    Saatin taşıdığı lanet, denizin derinliklerinde kaybolmuştu. Ama bu lanetin gerçek mi yoksa bir tesadüf mü olduğu, kimse tarafından asla öğrenilemeyecekti. #

    KAYNAKÇA
    Baş,Burcu, “Osmanlı Devleti’nde Cellatlar ve Cellatlar Ocağı”, OTAM, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Güz 2021.
    von Hammer, Joseph,Osmanlı Tarihi, bugünkü dille özetleyerek yeniden yazanAbdülkadir Karahan, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990.
    İpşirli, Mehmet, TDV İslam Ansiklopedisi, “Cellat” maddesi, 7. Cilt, 1993.
    Koçu, Reşad Ekrem, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Ak Kitabevi, 1964.
    Koçu, Reşad Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, 1958.
    Sakaoğlu, Necdet, Osmanlı Tarihi Sözlüğü, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 2016.
    Ünal, Mehmet Ali, “Tanzimat Öncesi Osmanlı Devleti’nde Memur Yargılanması”, I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri, On iki Levha Yayıncılık, Mayıs 2014.
  • Hüma

    Hüma


    mitolojinin, efsanevi hikâyelerin vazgeçilmezlerinden biri de kuşlardır. hüma kuşu da coğrafyaya, topluluklara göre ismi değişse de bu kuşlardandır. “devlet kuşu” olarak da kabul edilen hüma kuşunun kutsallığına osmanlı imparatorluğu’nda da rastlamak mümkündür. gökyüzünde kimsenin ulaşamayacağı yüksekliklerde uçan, sonsuz bir yolculuğa mahkûm bu kuşu gören ya da gölgesi üzerine düşen kişi kutsanmış, yani kut almış olur ve devletin başına geçer. olur da bir gün gölgesi üzerinize düşerse hayatınızda büyük bir değişiklik olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

    Hüma_1) The Flight of the Simorgh. ca. 1590 A.D. – Painted at the Mughal Court of Akbar by the artist Basawan-BR-scale-4_00x
    “Simurg’un uçuşu”. Sanatçı Basawan tarafından yaklaşık MS 1590’larda Moğol sarayında resmedilmiştir.

    Efsanevi Hüma kuşu, “devlet kuşu” olarak da bilinir. Hüma’nın kelime anlamı “uğurlu”dur. Zaten ona da bu ad, uğur getirdiğine inanıldığı için verilmiştir. Fakat Hüma öyle parkta, bahçede görebileceğiniz kuşlardan değildir çünkü hiç mola vermeden sürekli uçar. Bunun nedeni ise Hüma’nın ayaklarının olmamasıdır. Hiç durmadan uçtuğu için de havadayken yumurtlar. Yavruları da yumurtadan havada çıkar ve hemen uçmaya başlar.

    Hüma’nın büyüklüğü konusunda farklı bilgiler mevcuttur. Bazı efsanelerde güvercin kadar küçük bazılarında ise gökyüzünü kaplayacak kadar büyük olduğu söylenir. Ancak genel olarak, geniş kanatlara sahip büyük bir kuş olarak tasvir edilir.

    Heybetli bir kuş olmasına rağmen Hüma diğer kuşlara zarar vermez. İyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. Kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir. Bundan dolayı da biri onu bilerek öldürürse o kişinin kırk gün içinde öleceği söylenir.

    Hüma çoğu zaman gözle görülemeyecek kadar yükseklerde uçar ama arada bir yere 40 arşın yani 27 metre kadar yaklaşır. Böyle anlarda gölgesi kimin üzerine düşerse ya da kimin başına konarsa o kişinin hükümdar ya da çok zengin olacağına inanılır. Halk arasındaki “Başına devlet kuşu konmak” deyiminin kaynağı da bu inançtır.


    heybetli bir kuş olmasına rağmen hüma diğer kuşlara zarar vermez. iyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir.

    Hüma Kuşu ve Osmanlı Padişahları
    Hüma kuşu, Osmanlı padişahlarıyla birçok yönden benzerlik taşır. Hüma’nın sürekli gökyüzünde dolaşması, padişahın yüceliğini ve erişilmezliğini simgeler. Onun iyiliği temsil etmesi, padişahın adalet ve merhamet anlayışıyla örtüşür. Hüma kuşunun gölgesi, padişahın kudretinin ve halk üzerindeki etkisinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, Osmanlı kültüründe “Hümayun” sözcüğü kutsal, mübarek ve padişah ile ilişkilendirilen anlamlar taşır. Örneğin, padişahın yazılı emirleri “Hatt-ı Hümayun”, mührü “Mühr-ü Hümayun” ve otağı da “Otağ-ı Hümayun” olarak adlandırılmıştır. Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun da bu bağlamda, padişahın ve saltanatın kapısı anlamına gelir. Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.

    Hüma_2) Palacio_de_Topkapı,_Estambul,_Turquía,_2024-09-30,_DD_59
    Hüma_2) detay1892 (1)
    Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.
    Değiştirilen Tarih
    Kitabeler bir dönemin değerlerini ve kültürünü yansıtan tarihsel belgelerdir. Bunlar üzerinde yapılacak değişiklikler, tarihe müdahale etmek anlamına gelir.

    Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun’un sağ ve sol taraflarında bulunan ve 1868 yılında yazılan kitabelerde, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.” ve “Bütün mazlumlar buraya sığınabilir.” yazıları vardı. Geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyonlarda bu yazılar değiştirildi. Bu değişiklik sonucunda sağ tarafa, “Mülk’ün sahibi Allah’tır”, sol tarafa da “Muhammed O’nun resulüdür.” yazıları kondu. Sonraki yıllarda ise bu kitabeler yeniden değiştirildi ve eski hâline getirildi.

    Kitabelere yapılan bu tür müdahaleler tarihî bir belgeyi yeniden yazmaya benzer. Bunlar hem tarihsel bilinci zedeler hem de toplumun geçmişle kurduğu bağı koparır. Tarih, olduğu gibi korunmalı ve gelecek kuşaklara o şekilde aktarılmalıdır.

    Çerkezlerin Trajedisi
    1861-1864 yılları arasında Ruslar, Çerkez topraklarını işgal etti ve halkı göçe zorladı. Göç etmeyenlerin savaş esiri olarak Rusya’nın iç kesimlerine sürgün edilecekleri duyuruldu. Bunun üzerine binlerce Çerkez, Osmanlı topraklarına doğru zorlu bir yolculuğa çıktı. Tıpkı Hüma kuşunun gölgesiyle mazlumlara umut olması gibi, Osmanlı Devleti de Çerkez göçmenler için bir umut kapısı oldu.

    Osmanlı topraklarına ulaşabilen Çerkezler, yurtlarından koparılmış, açlık ve hastalıkla mücadele etmiş insanlardı. Ne yazık ki on binlercesi Anadolu’ya varamadan yollarda can verdi. Osmanlı Devleti, bu mazlumlara kapılarını açarak onları savaş esiri olmaktan kurtarmıştı ancak devlet, ciddi bir ekonomik ve siyasi buhranın içindeydi; Çerkez göçmenlerin gelişi mevcut sıkıntıları daha da derinleştirmişti.

    Hüma_3) P.N. Gruzinsky_nin Rus sald ırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872..
    P.N. Gruzinsky’nin Rus saldırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872.

    O dönemde Bâb-ı Hümayun’da çıkan bir yangın, bu görkemli kapıya büyük zarar verdi. Sultan Abdülaziz’in emriyle onarılan Bâb-ı Hümayun’a, “Ya velayete külli mazlum” (Bütün mazlumların sığınağı) yazılı bir kitabe yerleştirildi. Bu kitabe, zor durumda olan herkesin padişahın merhametine ve adaletine güvenebileceğini simgeliyordu.

    Türk Mitolojisinde Kuşlar
    İslamiyet’ten önce Türkler, Gök Tanrı’ya inanırdı ve O’na seslenirken “tengri” sözcüğünü kullanırdı. Bu kelime hem göğü hem de Gök Tanrı’yı ifade eder. Tanrı, gökyüzüyle özdeşleştirilmiş olduğundan; yeryüzü ile gökyüzü arasında manevi bir köprü kuran kuşlar Türk mitolojisinde büyük önem taşır.

    Eski Türkler, ölümü “canın bedenden uçması, göğe yükselmesi” olarak görür, cenneti ise “uçmak” diye adlandırırdı. Can, bedenin içinde kafese konmuş bir kuş olarak kabul edilir, ölüm ise bu kuşun kafesinden, yani bedenden özgürce uçması olarak tasvir edilirdi.

    Ruhların insanlara can vermeden önce gökyüzünde kuş şeklinde yaşadığına inanılırdı. Bir kişi öldüğünde ruhu göğe yükselerek yeniden uçmaya başlardı. Bu nedenle, ölen biri için “sunkar boldı” (Sungur, yani doğan oldu.) ifadesi kullanılırdı. Göğe yükselişi simgeleyen bu söz, ölümün bir son değil, ruhun yeniden özgürleşmesi anlamına geldiğini vurgulardı. Bu inanç, İslamiyet’in kabulünden sonra da varlığını sürdürdü.

    Türkler, boylarını temsil eden ve “ongon” adı verilen hayvan sembollerine sahipti. Zamanla bu ongon hayvanları, boyların tamga (damga) işaretlerine dönüştü. Türklerin türeyiş mitlerinde tuğrul, kartal, laçin (şahin), çağrı (doğan) ve atmaca gibi kuşların önemli bir yeri vardı. Oğuzların yirmi dört boyunun her birine özgü kuş sembolleri ve tamgaları bulunuyordu.

    Niyet Neydi, Akıbet Ne Oldu…
    Hüma kuşunun mazlumlara umut vermesi gibi, Sultan Abdülaziz de Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti. Ancak padişahın yanlış politikaları ve müsrifliği bu idealleri gölgede bırakıyordu. “Mazlumların sığınağı” olmayı temsil eden kitabe, halkın zorlaşan yaşam koşullarıyla tezat oluşturuyordu.

    Hüma_4) SALT ARŞİV-AFMSBDIVH205
    Sultan Abdülaziz Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti.

    Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmayı Kırım Savaşı sırasında yapmış ve daha sonra da borç almaya devam etmişti. 1875 yılına gelindiğinde devletin borçları ödeyecek gücü kalmamıştı. Hükümet, iç ve dış borçların ve faizlerin ödenmesini beş yıl süreyle yarıya indirdiğini duyurdu. Bu, Osmanlı hazinesinin iflası anlamına geliyordu.

    Hükümetin başarısızlıkları büyük tepkiye yol açtı. İstanbul’da güvenlik azaldı, halk silahlandı. Ardından medrese öğrencileri ayaklandı. Sonunda 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirildi ve yerine V. Murat padişah yapıldı.

    Sultan Abdülaziz tahttan indirildiğinde, Bab-ı Hümayun’un üzerindeki “Ya velayete külli mazlum” yazısı hâlâ yerindeydi. Ancak o kapının temsil ettiği saltanat, artık ne mazlumlara umut verecek güce ne de halkın adalet özlemini karşılayacak bir kudrete sahipti. Osmanlı Devleti artık yıkılmış olsa da Hüma’nın hikâyesi, bizlere iyiliği ve merhameti hatırlatmaya devam ediyor. #

    Uğur Getiren Akbaba
    19.yüzyılda yaşamış olan Alman tarihçi Joseph von Hammer’a göre Şark toplumlarında, hükümdar olacak kişinin başı üzerinde uçan akbaba uğurlu sayılırdı. Bu büyük akbabaya “Hüma” adı verilir ve soylu bir kuş olarak kabul edilirdi. Çünkü Hüma canlı kuşlara zarar vermez, sadece diğer kuşların öldürdüğü hayvanların parçalarıyla beslenirdi. Ayrıca, yavrularını kanatlarıyla koruyarak şefkatli bir anne sevgisi gösterirdi.