Bundan 70 yıl önce, 15 Haziran 1945’te kurulan Saygısızlıkla Savaş Derneği, toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarla mücadele etmek amacıyla yola çıkmıştır. Kurucu başkan, ileride ordinaryüs ünvanı da alacak olan ünlü anatomi profesörü Zeki Zeren’dir (1900-1973). Profesör Zeren, adabı muaşeret üzerine yazdığı yazıların yanı sıra “Topluluk Hayatında Saygısızlarla Savaş Lüzumu” ve “Hemşehrilik Adabı” gibi başlıklarla verdiği konferanslarıyla da tanınmaktadır. Zeren, kurdukları derneğin “pis esnafla”, toplu taşıma araçlarında sigara içenlerle, yerle tükürenlerle ve gürültü yapanlarla mücadele edeceğini açıklar. Bu amaçla çok sayıda afiş ve broşür bastırılır. İhap Hulusi’nin çizdiği afiş derneğin en bilinen afişidir.
Kurulduktan hemen sonra Cumhuriyet yazarı Abidin Daver, dernek üyelerini “Eğer sokakta saygısızlık, kabalık edenleri uyaracaksanız dikkat edin başınıza iş gelmesin. Yanınızda boksör ya da pehlivan bulundurmanızda fayda var” diye uyarır. Aynı günlerde bir dernek üyesinin tramvayda sigara içen üniformalı bir polisi uyarması büyük bir cesaret örneği olarak gazetelerde yer bulacaktır.
Saygısızlıkla Savaş Derneği ne yazık ki çok uzun ömürlü olmaz ve 1952’de üniversite ve basından yeterli alakayı göremediklerini gerekçe gösteren yöneticiler tarafından feshedilir.
HAŞERETLE SAVAŞ
‘Herkes Pazartesi günleri sinek avlamak zorundadır’
İstanbul’da yakın zamana kadar yaz aylarının en büyük dertlerinden biri karasineklerdi. Karasineklerin çoğalmasının en önemli sebebi pislikti. Her şeyden önce çöpler açıkta bırakılıyor ve belediyeler topladıkları çöpleri, şehrin hemen yanıbaşındaki toplama alanlarında biriktiriyordu. Buna ek olarak kanalizasyon sisteminin gelişmemiş olması nedeniyle kullanılan foseptik çukurları, şehir içindeki mezbaha, mandıra ve ahırlar, sokağa dökülen pis sular, semt pazarlarının artıkları, atlı arabalar hep sinek oluşumunun sebepleriydi.
Yıllar boyu ilaçlama çalışmaları, uyarılar, kampanyalar, hatta belediyelerin kiloyla sinek satın alması gibi insanları sinek öldürmeye teşvik edici yöntemler denendi, hiçbiri olmadı. Uğraşılan şeyin üç beş sinek olduğu zannedilmesin, sinek miktarı 12 Kasım 1956 tarihli Vatan gazetesine konuşan bir meyhaneciye “Müşteriye şarap veriyoruz, daha iki yudum almadan 50-60 sinek doluşuyor bardağa. Müşteri içmek istemeyince çöpe döküyoruz” dedirtecek kadar çoktu.
1958’de romancı Tarık Buğra, “Türkiye sineklerin müstemlekesi (sömürgesi) olmuş. Artık yeter! Kişi başı yüz sinek öldürsek bu işin kökünü kuruturuz” diyerek bir seferberlik çağrısı yapar. O yıl değilse de ertesi sene İstanbul Valiliği ve belediye büyük bir kampanya başlatır. İlk etapta, sanki evvelden dostlarmış gibi, “İstanbul halkının sineklere düşman edileceği” açıklanır. Arkasından, niyeyse Pazartesi günleri saat 13-14 arası herkesin sinek avlaması istenir. Evinde olanlar için bir yaptırım yoktur, ama zabıtalar dükkanları denetleyecek ve sinek avlamayan esnafa ceza kesecektir. İlk av günü kimi gazetelere göre başarılı olmuş kimine göre ise fiyaskoyla sonuçlanmıştır.
1960 yılının savaşı daha kararlı mesajlarla ve erkenden başlar. Öncelikle, 15-22 Nisan “Temizlik ve Karasinekle Mücadele Haftası” ilan edilir. Bu hafta boyunca Taksim’de bir sergi açılır, broşürler dağıtılır, gazetelerde bilgilendirici yazılar çıkar. Bir yıl önce olduğu gibi yaz boyunca her Pazartesi günü saat 13-14 arasının “Karasinek İmha Günü ve Saati” olacağı açıklanır ve bu saatlerde sinek öldürmenin vatandaşlık borcu olduğu vurgulanır. Haftanın diğer günlerinde ya da Pazartesileri 13-14 arası dışındaki saatlerde sinek avlamak da vatandaşlık borcu mudur, değilse neden değildir, pek anlaşılmaz.
Zaten tahmin edileceği üzere buradan da bir sonuç çıkmaz. Valilik bünyesinde oluşturulan Kara ve Sivrisinekle Mücadele Müdürü Doktor Cavit Çağatay 29 Haziran 1963’te durumu gazetelere şöyle açıklamaktadır: “Avrupa’dan trenle gelirken, Balkan ülkelerinden geçtiğinizde şayet pencere açıksa kompartımanınıza 3 -4 sinek girer. İçeri yüzlerce sinek girmeye başladığında anlarsınız ki Türkiye’desiniz”. 1967’ye gelindiğinde vatandaş sinekten kurtulmaktan umudu kesmiş, işi gırgıra vurmuştur. Taksim Elmadağ’daki Sazlıdere Sokağı sakinleri o yıl sinek kral ve kraliçesi seçimi yaparlar. Bizans döneminde çöplük olarak kullanılan bölgedeki alanın yüzlerce yıl sonra hâlâ çöplük olarak kullanılmasına mâna veremediğini söyleyen sokak sakinleri, seçtikleri sinek kral ve kraliçesini de belediye başkanına hediye ederler.
Sinek meselesi 2000’li yılların başına kadar dert olmaya devam edecektir.
Türkiye tarihindeki en ilginç işçi eylemlerinden biri 3 Mayıs 1962’de Ankara’da yapılan “Açlar Yürüyüşü”dür. 5 bin kişilik yürüyüşü Türkiye İnşaat ve Yapı İşçileri Sendikası düzenlemiştir ama katılanların çoğu inşaat mevsiminde köylerden çalışmaya gelen örgütsüz işçilerdir.
İnşaat işçilerinin Ankara’dakiyle aynı gün Afyon’da düzenlediği izinli yürüyüş ise olaysız sona erer. Ailelerinin de destek verdiği 500 işçi çıplak ayaklarla yürüyüş yaptıktan sonra Zafer Anıtı’na çelenk koymuştur.
Sendikanın sektördeki işsizliği protesto yürüyüşü izni başvurusuna Valilik’ten “Ankara’da işsiz yoktur, dolayısıyla yürümeye lüzum da yoktur” yanıtı gelir. Buna rağmen Ulus’ta toplanan işçiler, koşarak Sıhhiye Meydanı’na gider. Polis barikatını yarıp Meclis’e ulaşan işçileri Muhafız Birliği güçlükle durdurur.
Ellerindeki pankartlarda “Türk işçisi aç ve işsiz olabilir ama komünist olamaz” ve “Bu sefalet solcu- lara fırsat vermek için mi?” yazan işçiler polis tarafından coplanır, onlarcası gözaltına alınır. Tercüman gazetesinin “Üstü başı yırtık binlerce işçinin bağırarak koşması Ankara sokaklarında heyecan yaratmıştır” diye aktardığı olay, işçiler her ne kadar politik saiklerle yola çıkmış olmasa da, ilerleyen yıllarda güçlenecek işçi hareketinin tarihi açısından önemli bir eylem olarak kabul edilir.
FUTBOL
Utanç maçından canlı yayın
14 Mayıs 1938’de Berlin’de oynanan Almanya-İngiltere futbol maçı, her iki takım için de unutmak isteyecekleri kötü birer hatıra olmuştu. Almanlar için kötü bir hatıraydı, çünkü kendi sahalarında ve 105 bin seyircileri önünde 6-3 kaybetmişlerdi. İngilizler de maçı hatırlamak istemiyordu. Çok iyi bir oyunla kazanmışlardı ama maçtan önce tribünleri Nazi selamıyla selamlamaları, II.Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda maç sonucunu önemsiz kılacak bir utanç vesilesi oldu.
Elimizde, bu maçın hatırası olarak basılmış üç kartpostal var. #tarih Yayın Kurulu Üyesi Sertaç Kayserilioğlu’nun koleksiyonunda bulunan kartpostalları, Berlin’de üniversite öğrencisi olan ve ne yazık ki ismi belirsiz bir Türk genci İstanbul’a, “Şaban ağabey” diye hitap ettiği kişiye yollamış.
Maçın oynandığı Cumartesi günü yazılıp postaya verilen katpostalların birincisinde Berlin Olimpiyat Stadı’nın fotoğrafı var. Üniversiteli genç, “Şaban ağabeyciğim, kusura bakma Berlin’e geleli 20 gün oldu ama hâlâ vakit bulup mektup yazamadım” diye başladığı bu kartta, uzun uğraşlardan sonra temiz bir pansiyon bulabildiğini, haftada dört gün dil kursuna gittiğini ve “diğer mektep işleri” ile meşgul olduğunu yazmış. Birinci kartın sonunda “Bugün hayattaki en büyük arzularımdan birine kavuştum, İngiliz ve Alman milli takımlarını seyrettim” diyen genç, diğer iki kartta maçı anlatıyor. Anlatıyor derken, gerçekten spiker gibi anlatıyor. Alman milli takımı futbolcularının fotoğraflarının olduğu kartın arkasında ilk yarıyı, İngilizlerin olduğu kartın arkasına ikinci yarıyı yazan gencin o yıllarda her iki takımın tüm futbolcularını tanıyor ve biliyor olması gerçekten inanılmaz. Hem bu durum hem de futbol jargonuna hakimiyeti, üniversiteli gencin futbol camiasına yakın biri olduğunu düşündürüyor. Örneğin, dokuz golü tek tek anlatırken, “İkinci haftaymın (devrenin) henüz başları, Robinson güzel bir vole, 8 metre mesafeden bomba gibi bir şut ve gol”, “Kaleci topa balık gibi plonjon yaptı ama kâfi gelmedi” ve “Top kurşun gibi önce üst direğe sonra yan direğe çarptı. Kale direkleri zangır zangır titriyordu” gibi ifadeler kullanmış.
Maçı detaylarıyla anlatırken İngiliz milli takımının seremonide Nazi selamı vermiş olmasından söz etmiyor. Ama bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir. Çünkü 1938’de henüz II. Dünya Savaşı’nın yıkımını ve Nazi dehşetini yaşamayan insanlık, henüz Nazi sembollerinin tehlikesinin de farkında değildi.
Koca cüsseli Boğa Burcu
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
Boğa gökteki yerini aldığında, dürüst çiftçiler sakin yaşamlarını bırakıp toprakla yoğun bir mücadeleye girişirler. Bu mücadele sonunda Boğa onlara zafer şarkıları söyletmez belki ama dünyanın zenginliklerini sunar. Bu öyle bir savaştır ki Boğa’nın çocukları ne bir engelle karşılaştıklarında ara verirler ne de bıkkınlık gösterirler. Bu inatçı doğalarından dolayı bazen Boğa burcunda doğanlar arasında sabanını bırakıp devlet yönetmeye soyunanlar da çıkar. Ve onlar ulaşılmamış mükemmelliğin peşinde koşarlar. Hem koca yürekli hem de koca cüsseli olurlar ama yüzlerine baktığınızda aşk tanrısı sanki orada yer etmiş gibidir.
19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da oynanmaya başlayan langırt Türkiye’ye 1950’li yıllarda geldi. Gelir gelmez gençler arasında bir salgın gibi yayılan oyun, öğrencileri okuldan uzaklaştırdığı, bağımlılık yarattığı ve kumar oynamaya alıştırdığı gerekçesiyle 1968’den beri yasak.
Masa futbolu ya da daha yaygın olan adıyla langırtın ilk ortaya çıkışıyla ilgili kesin bir tarih veremesek de, Uluslararası Masa Futbolu Federasyonu’nun (International Table Soccer Federation / ITSF) verilerine dayanarak, oyunun 1880’li veya 1890’lı yıllarda, Fransa ya da Almanya’da ortaya çıktığını söyleyebiliyoruz.
Langırtın Türkiye’ye girişiyle ilgili de çeşitli rivayetler var. Son Havadis gazetesinin 11-17 Ekim 1965’teki “Langırt Faciası” adlı yazı dizisine göre, oyun Türkiye’ye 1956 yılı sonlarında, Ankaralı bir memur tarafından getirilmiştir. Bu memur, yurtdışında gördüğü oyunu “maç makinesi” adıyla Türkiye’ye getirip Ankara Bahçelievler’de açtığı küçük bir salonda oynatır, gördüğü ilgi üzerine birkaç ay sonra Beyoğlu Mis Sokak’ta ikinci salonu açar ve bundan sonra İstanbul’un birçok yerinde irili ufaklı langırt salonları boy göstermeye başlar.
1 Ekim 1989 tarihli Nokta dergisinin ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’i anlatan dosyasında ise, langırtı Türkiye’ye getiren ilk kişinin Eğilmez olduğu yazar. Buna göre, Eğilmez arkadaşlarıyla girdiği yayıncılık işi batınca 1957’de para kazanabilmek için langırt makineleri ithal edip Beyoğlu’ndaki ilk salonları açmış, buradan kazandığı sermayeyle sinema sektörüne yatırım yapmıştır.
Türkiye’deki ilk salonları kimin, hangi tarihte ve hangi şehirde açtığı kesin olmasa da, ilk makinelerin ABD’den ithal edildiği kesindir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da çok yaygın olan, ama savaşla birlikte unutulmaya yüz tutan langırt, oyunla savaş sonrası Almanya’da tanışan ABD askerleri tarafından Atlantik ötesine götürülmüş ve popüler olmuştur. Futbolun gelişmemiş olduğu ABD’de oyunun bu kadar sevilmesi ilginçtir. Oyun ABD’ye ulaştıktan sonra girişimciler ilk ABD malı makineleri üretip hem iç pazarda satarlar, hem de başka ülkelere ihraç ederler.
Oyunun Türkiye’ye girdikten hemen sonra hızla yaygınlaşıp bir tutku haline gelmesi ve tartışmalara yol açması uzun sürmez. 1957 yılının Ekim ayında İstanbullu bazı veliler çocuklarının langırt oynayarak kumara alıştığını söyleyip oyunun yasaklanmasını ister. Aslında oyun salonlarında yalnızca langırt yoktur, başta tilt ve rulet olmak üzere başka oyunlar da oynanabilmektedir ve eğer gençler kumara alışacaksa langırttan başka alternatifler de bulabilirler. Ancak o yıl langırt patlaması yaşanmıştır ve hedefte langırt vardır.
1960’lı yıllarda langırt masaları dini bayramların en büyük eğlencesi olan bayram yerlerinin de en gözde oyunuydu.
19 Aralık 1957’de tepkiler iyice artınca oyun salonu işletmecileri bir basın toplantısı yapar. Salon sahiplerine bakılırsa langırt kesinlikle kumar olmadığı gibi bir çeşit “bilek sporu”dur. Evet, 18 yaşından küçüklere oynatmak hatadır ve bundan böyle küçük yaştakileri salonlara sokmayacaklardır. Zaten İstanbul’da topu topu 30-40 salon vardır (Ancak bu rakam biraz şüphelidir, zira aynı gün Emniyet İstanbul’da 6 bin langırt makinesi ve çoğu ruhsatsız yüzlerce salon olduğunu açıklamıştır).
1960‘lı yıllara gelindiğinde neredeyse bütün şehirlerde langırt salonları açılmış ve “sorun” daha da yaygın hale gelmiştir. 1961-1962 öğretim yılı başlarken İstanbullu ve Ankaralı veliler “gençler arasında bir salgın gibi yayılan” langırtın yasaklanması için bir basın açıklaması yaparlar. Bunun üzerine birkaç göstermelik baskın yapılır ve bazı salonlar kapatılır.
Langırtla ilgili ilginç bir nokta ise, oyunun 1960’lı yıllarda çalışmaya giden ve aralarında üst düzey langırt oyuncularının olduğu Türk işçiler aracılığıyla Almanya’ya yeniden girip popüler olmasıdır.
Langırt, Türkiye’ye girdiği 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren büyük tartışma konusu oldu. Gazeteler yıllarca “langırt tehlikesi”ne dikkat çeken haberler yaptılar.
Türkiye’de ise işler hâlâ karışıktır. 25 Nisan 1964’te Akşam gazetesi “Langırtın Zehirlediği Çocuklarımız” adlı bir yazı dizisi yapar. Okuldan kaçıp langırt salonlarına giden ve “kumar batağına saplanan” liselilerin konu edildiği yazı dizisine konuşan gençlerin pek okulla ilgisi yoktur gerçi. Değme kumarbaza taş çıkaracak şeyler söyleyen gençlerden biri “Eğer langırt olmazsa parasına iskambil oynuyoruz. O da olmazsa tavla. Onu da bulamazsak parasına tek kale maç yapıyoruz” demektedir. İsmi açıklanmayan bir salon sahibi de aynı kanıdadır; langırt zararlı olmadığı gibi bu sayede gençler çanak, poker gibi tehlikeli kumar oyunlarından uzak durmaktadır.
1965‘ten itibaren langırta karşı olanlar seslerini iyice yükseltir. Yeni İstanbul gazetesi Ekim ayında langırta karşı “Türk gençliği feci bir akıbete sürükleniyor” başlıklı bir kampanya başlatır. Gazeteye bakılırsa, iş çığrından çıkmıştır, langırt makinesi üreticileri sipariş yetiştirememektedir. Böyle giderse koca bir nesil langırt yüzünden kumarbaz ve -niyeyse- uyuşturucu bağımlısı olacaktır. Kampanya, “Gençlerimizi batağa sürükleyen langırta karşı” Meclis’in göreve çağrılmasıyla biter.
16 Ocak 1966 tarihli Milliyet, langırt salonu işletenlerin polisle işbirliği yaptığını ve rüşvet karşılığı ruhsatsız salonları işletmelerine göz yumulduğunu yazar. Bu iddianın sahibi langırtın yasaklanması için kanun teklifi hazırlayan iki senatör ve bir milletvekilidir. Bu haberden iki gün sonra Ankara’daki okulların okul aile birlikleri sırf bunun için toplantı yapıp bütün senatör ve milletvekillerine mektup gönderir.
9 Şubat 1966’da Cumhuriyet’in, birinci sayfasında “Tilt ve langırt oynayanları akıl hastalığı tehdit ediyor” başlıklı bir haber görüyoruz. Habere göre tilt zengin semtlerde, langırt ise fakir semtlerde oynanmakta ve her sınıftan gençler kumar batağına sürüklenmektedir. Yalnızca kumarbazlık tehlikesi de beklemez gençleri, aynı zamanda “Oyun oynayan genç istediğini elde edemezse, yani oyunu kazanamazsa bir aşağılık duygusuna kapılmakta, bu da onu akıl hastalığına kadar sürüklemektedir”.
11 Mart’ta Yeni İstanbul, ismini vermediği bir doktora dayanarak yaptığı haberde langırtın gençleri delirttiği iddiasını bir kez daha gündeme getirir. Doktor, iddiasına göre son birkaç yılda langrt yüzünden akıl sağlığını yitiren çok sayıda genci tedavi etmiştir.
Langırt düşmanlarına ilk müjdeli haber 19 Mart 1966’da Danıştay’dan gelir. Danıştay, langırtın kumar aleti sayılması gerektiğine karar verir. Aynı günlerde Meclis’te de bir grup milletvekili ve senatör, langırtın yasaklanmasıyla ilgili kanun teklifinin son halini vermektedir. Teklife göre langırt yalnızca turistik belgesi olan dükkanlarda bulundurulabilecek, bunun dışındaki salonlarda langırt oynanması yasaklanacak, oynatmakta ısrar eden salon sahiplerine hapis cezası verilecektir. Teklif, Meclis’te birkaç kez değişikliğe uğradıktan ve ilk görüşmenin üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra 13 Aralık 1968’de kabul edilir. 27 Aralık 1968’de Resmî Gazete’de yayımlanan 1072 sayılı yasaya göre “Umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi rulet, tilt, langırt ve benzeri baht ve talihe bağlı veya maharet isteyen, otomatik, yarı otomatik el veya ayakla kullanılan oyun alet veya makinaları ile benzerlerini bulundurmak veya çalıştırmak veya yurda sokmak yahut imal etmek yasaktır”.
Ancak yasaya göre kentlerdeki turistik belgesi olan işletmeler dışında sayfiye yerlerindeki salonlar ruhsat aranmaksızın langırt oynatabilecektir. Şehirlerde langırt makinesi olan salonlar bir yıl içinde bu makinelerden kurtulacaktır. Bu tarihten sonra langırt makinelerinin şehirlerden yazlık bölgelere göçü başlar. Uzun yıllar boyunca yurdun dört bir köşesindeki sayfiyelerin olur olmaz her yerinde langırt makinesi bulunmasının sebebi de budur.
1967’deki yasak kararı 1970’li yıllarda gevşer ve büyük şehirlerde langırt salonları yeniden açılmaya başlar. Ancak oyun bir daha 1960‘lı yıllardaki parlak günlerine geri dönemeyecektir. Yasada 2008 yılında yapılan değişiklik, langırt yasağını devam ettirir. Bu kez, sayfiye yeri vurgusu da yoktur, yani oyun artık her yerde yasaktır.
12 Eylül askeri darbesiyle birlikte çok partili yaşam yaklaşık üç yıllık bir kesintiye uğradı. 6 Kasım 1983’te yeniden genel seçimler yapıldı ama yalnızca darbecilerin onay verdiği siyasi partilerin katılabildiği bir seçimdi bu.
Siyasi faaliyetler 12 Eylül 1980 darbesiyle tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hazineye devredilmişti. Siyaset yasağı 1983’e kadar sürdü.
1983’ün Mayıs ayında siyasi partilere vize verildi. Ancak eski partilerin devamı niteliğinde parti kurulamayacaktı. Ayrıca partiler, Milli Güvenlik Kurulu tarafından kontrol edilecek ve uygun görülmeyenler seçime giremeyecekti. Kurulan 15 partiden, aralarında İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğindeki Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) de olduğu 12’si MGK tarafından veto edildi.
Üç yıllık siyaset yasağından sonra kurulan 15 partiden 12’si veto edilmiş, seçime yalnızca üç partinin katılmasına izin verilmişti.
Turgut Özal
Yüzde 10 seçim barajının ilk kez uygulandığı 6 Kasım seçimlerine yalnızca Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP), Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP ve Necdet Calp liderliğindeki Halkçı Parti’nin (HP) katılmasına izin verildi.
Veto edilen partiler fısıltı gazetesi aracılığıyla seçimlerin boykot edilmesi propagandası yapıyordu. Ancak oy kullanmayanlara para cezası verileceği için boykot çağrısı geçersiz oy kullanma çağrısına dönüştü. Popüler Siyasi Deyimler Sözlüğü’nün yazarları Alper Sedat Aslandaş ve Baskın Bıçakçı’nın aktardığına göre, halk arasında geçersiz oydan, oy pusulasındaki üç partiye de mühür vurulması kastedilerek “tak tak tak” olarak söz edilirken, geçersiz oy kullanacaklara da “taktakçı” adı verilyordu.
1983 seçimlerinin en önemli ilklerinden biri de üç liderin katıldığı, günlerce konuşulan televizyondaki tartışma programı oldu. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk kez izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı.
Darbe lideri Kenan Evren de Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini, kimsenin fazla havalara girmemesi gerektiğini söylüyordu. Halka, “Partilerin söylediklerine fazla kulak asmayın” tavsiyesinde bulunan Evren, bir siyasi parti liderini “propaganda yapmakla” suçlayan muhtemelen ilk kişiydi aynı zamanda.
Seçime katılmasına izin verilen partilerin tabanı olmadığı ve Türkiye siyasetini yeterince temsil etmediği eleştirilerine ise “Tabanmış. Ne tabanı? Sanki ayakkabı alıyor da tabanına bakıyor. Biz az ve öz parti istiyoruz” karşılığını veren Evren, emekli olduktan sonra bu süreçle ilgili “Türkiye’de bir parti sağda bir parti solda olursa sağ daha kuvvetli olduğu için çok büyük bir farkla iktidara gelirdi. Anayasayı değiştiricek güce ulaşmaları tehlikesi vardı ama en az 10 yıl bu ülkenin o anayasaya ihtiyacı vardı” diyecektir.
Evren seçimden bir gün önce yaptığı konuşmada “İcraatlarımızı sürdürecek bir yönetim seçeceğinize inanıyorum” diyerek emekli general Sunalp’in MDP’sine oy da istemişti.
Seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı.
PORTRE
İşkenceci genel başkan Sunalp
Turgut Sunalp, seçim öncesi TRT’de gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.
Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, Genelkurmay ikinci başkanlığı da yapmış emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.
Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisine “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlıyız diye böyle sanılıyor” diyen Sunalp, hümanistlerin partisiyle uğraştığını da düşünmekteydi.
Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide, 1971’de işkencede bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca “İfademi mazur görün ama bizim 21-22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecekti.
Askeri müdahalelerde birkaç kez kesintiye uğramış olsa da, 1946’dan beri çok partili yaşam deneyimi olan Türkiye’de ”hayatî” diye nitelendirilen nice seçim ve birbirinden enteresan seçim süreçleri yaşandı.
İkinci Dünya Savaşı’nın sora erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye’deki 22 yıllık tek parti iktidarı da artık çözülme sürecine girmişti. Parti içinde çok partili sisteme geçilmesini savunanların olduğu zaten biliniyordu. Ama daha önemlisi CHP lideri ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de bu kanıdaydı. Böylece Türkiye ilk genel seçimlerin yapıldığı 1946 yılından itibaren çok partili siyasal yaşama geçti.
İnönü, 1945’te CHP yöneticilerine çok partili sisteme bir an önce geçilmesi gerektiğini söylemeye başlamıştı. Buna bazı yöneticilerin “Bizim memleket buna alışık değil. Seçime girersek birbirimizi kırarız, beceremeyiz” diye itiraz ettiği, Paşa’nın ise “Ben Harbiye’de okurken futbol Türkiye’ye daha yeni gelmişti. Maç yapardık. Daha maç bitmeden yenileceğini anlayan takım kayışlarını çıkarır öbürlerinin üzerine yürürdü. Bu, zamanla kayboldu. Demokraside de böyle olacak, ilk zamanlar kayışları çekip birbirimize hücum edeceğiz, ama zamanla alışacağız” dediği anlatılır. Neyse ki, seçim nedeniyle kayışların çekildiği olay sayısı beklendiğinden az oldu. İlk seçimleri saymazsak seçimlere büyük çapta hile hurda karıştığını da söyleyemeyiz. En azından şimdilik…
Bazı seçimler bir parti ya da liderle, bir sürpriz sonuçla, bir şarkıyla, bir vaatle, bir yasakla, bir reklamla hafızalara kazındı. İz bırakan ve magazin basını jargonuyla söylersek, “renkli görüntülerin yaşandığı” bu seçimlerden bazılarını 69 yıllık çok partili sistem tarihimizin en önemli seçimlerinden birine bir ay kala, okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Televizyon öncesi dönemin en önemli kitle iletişim aracı radyolardı. Türkiye’de 1927’de başlayan radyo yayıncılığı 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren profesyonelleşmeye başladı. 2. Dünya Savaşı’nın başlaması en hızlı haber alma yolu olan radyonun yaygınlaşmasını hızlandırdı.
Ancak ilk yıllarda radyo herkesin alamayacağı kadar pahalı bir üründü. 1930’lu yılların radyo cihazı reklamları bu nedenle belli bir alım gücüne sahip, kentli ve modern aileleri hedefliyordu.
1947’de radyolardaki tüplerin yerine kullanılacak transistörün bulunması, çok daha küçük boyutta ve az enerjiyle (örneğin pille) çalışabilecek, ucuz radyoların üretilebilmesini sağladı.
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin ekonomik kalkınmada tarıma öncelik vermesi köylüleri de birçok ürünün tüketici adayı haline getirmişti. Köylülere satılmak istenen ürünlerin başında pilli radyo vardı. Çok sayıda yeni firmanın da pazara girdiği bu dönemde gazetelerde hedef kitlesi köylüler olan birbirinden ilginç yüzlerce radyo ilanı dikkat çekiyordu.
CEMİYET
İçkinin yeminli düşmanları ve ayyaşlığın fenalıkları
1960’lı yıllarda temel motivasyonu antikomünizm olan sağcı grupların eline geçen ve 1980’li yıllarla birlikte siyasal İslâmcı çizgiye iyice oturan Yeşilay, kurulduğu 1920’den itibaren yaklaşık 40 yıl boyunca alkollü içki başta olmak üzere zararlı alışkanlıklarla mücadele eden naif bir cemiyet görünümündeydi. Alkol tüketimini azaltma yolu olarak hükümetlere içki fiyatlarına fahiş zam yapma ve yüksek vergi koyma çağrısı yapan ilk dönemin cemiyet üyeleri bugünleri görse muhtemelen mutluluktan havaya uçarlardı.
Yeşilay adına bastırılmış pul ve aidat makbuzu
Hilâl-i Ahdar olarak kurulan, sonra Yeşil Hilal ve nihayet Yeşilay adını alan cemiyetin üyeleri kendilerine “içki düşmanları” adını takmıştı. İçki düşmanları, içkinin zararlarını anlattıkları konferanslar, kitaplar, dergiler, broşürler, tiyatro oyunları ve propaganda afişleri yoluyla geniş kitlelere ulaşmaya çalışıyorlardı.
Yeşilay’ın propaganda arşivinde grafik ustası İhap Hulusi’nin yaptığı afişlerin yanı sıra yukarıda görülen “Ayyaşlığın verdiği fenalıklar” başlıklı borşür ya da bir ejderha olarak resmedilen içkinin başının savaşçı Yeşilay tarafından kılıçla uçurulduğu çizim gibi acayipliklere de rastlanıyor.
İhap Hulusi’nin çizdiği afiş
1940’lı yıllardan bir Yeşilay broşürü
Yayın hayatına hâlâ devam eden Yeşilay dergisi de cemiyetin önemli propaganda araçlarından biriydi. Dergide, içki içenlerin akıl hastası olduğunu kanıtlamaya çalışan “bilimsel” yazılardan içkinin yol açtığı aile facialarının anlatıldığı acıklı öykülere, “Mikrop denen bir şeyi taşımaz bedenimiz / İçki kullanmayız biz kalplerimiz tertemiz” türü şiirlerden “Kadeh kaldırırken şerefe ve sağlığına denmesi, içkinin şeref ve sağlığı tehlikeye düşürdüğünü gösterir” gibi analizlere kadar çok çeşitli yazılar yayımlanırdı. Tiyatro da cemiyetin faal olduğu alanlardan biriydi. Şubelerin kurduğu tiyatro kolları uzun yıllar dolu salonlara kötü oyunlar oynadı. 1954’te İstanbul’da kurulan Yeşil Sahne’nin hakkını ise teslim etmek gerekir. Şehir Tiyatrosu sanatçılarının yönettiği bu grup hem iyi oyunlar sahneledi hem de sonradan profesyonel olacak birçok oyuncunun yetişmesine katkı sağladı.
Yeşilay üyesi oyuncuların piyesini seyretmeye gelenler Ses Tiyatrosu’nu doldurmuş. 9 Nisan 1937.
Yeni Gün, 25 Mart 1931
Haziran 1946
Mart 1937
Şubat 1935
MEDENİ HALLER
Bekârlıkta ısrar suçu
Devletin nüfus artışını sağlamak için evliliği teşvik etmeye çalıştığı 1930’lu yıllarda, evlenip çocuk yapanlara para yardımı, memur alımlarında evlilere öncelik ve bekârlardan vergi alınması gibi çeşitli yollar tartışılıyordu. Yoksul çiftlere yapılan toplu nikâh törenleri de maddi durumu yeterli olmayanları teşvik amaçlıydı. Konuyla ilgili birçok kitap da çıkıyordu. 1938 basımı Niçin? Neden? Nasıl? Evlenmelidir kitabı da bunlardan biri. 440 sayfalık kitabın yazarı, popüler sağlık kitaplarıyla tanınan Doktor Şükrü Kâmil Talimcioğlu (1870-1946).
Kitapta bekârlıkta ısrar etmenin cemiyete karşı bir suç olduğunu savunan yazar, bu erkeklere “Kadın kaprisleri o kadar yersiz ve ansızdır ki, bunları kavrayıp tahamül edebilecek erkek çok azdır. Ama eğer iş buna kalırsa kimsenin evlenmemesi gerekir” diye seslenirken kadınları da uyarır: “Yaşı gelip bir erkekle birleşmeyen kadının derisinde çıbanlar fışkırır”.
Kitapta evlilere tavsiyeler de vardır. “Hangi yaşta ne kadar cîmâ etmeli?” başlıklı bölüme göre 20- 30 yaş arasındakiler haftada dört, 30-40 arasındakiler iki, 40-50 arasındakiler bir kez cîmâ etmelidir. 50-60 arasındakiler için en fazla on beş günde bir diyen yazar, 60’tan sonrası için umutsuzdur: “Cîmâdan perhiz mecburidir. Cîmâ esnasında ölenler ekseriyetle bu yaşlardadır”.
Paylaşımcı Koç burcu
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
ALP EJDER KANTOĞLU
Koçun yoğun yünlerinden dokunmuş bir abanın sıcaklığını hissetmenin insanın ümitlerini bir anda canlandırıvermesi gibi, Koç burcu insanı da hayal kırıklığı yaşadığı ilişkiler sonrası çok çabuk kendini toparlar. Sahip oldukları her şeyi başkalarıyla paylaşmayı seven koçların heyecanlı görünüşlerinin arkasında aslında utangaç bir mizaç saklıdır. Koç- tan elde edilen yün mahir ellerde pek çok kılığa bürünür. İplik olur, dokunur, sayısız kıyafet haline gelir. Bu, o kadar önemlidir ki tanrıça Athena bile bu işte kendisine meydan okunmasını kabul edememiştir. Dünya üstünde bu zanaatların sırrına sahip olmayı istemeyen millet yok gibidir. İşte bütün bu işleri en iyi becerenler de koç bur- cunda doğanlardır.
M.Ö. 1550’li yıllarda yazıldığı sanılan, tıp bilgileri içeren en eski belgelerden biri olan Eski Mısır’a ait Ebers Papirüsü’nde kelliğe karşı kırmızı kurşun, soğan ve bal karışımının yutulması önerilir. O günden bugüne binlerce yıldır süren arayışa ragmen peruk gibi yarım yamalak bir çözümü ya da ilk kez 1959’da başarıyla uygulanan ama epey masraflı olan saç naklini saymazsak, kelliğe son verecek bir çare bulunamamıştır.
Diğer yandan, kellerin mutsuz olduğunu fark eden binlerce vicdansız umut taciri, tarih boyunca bu güzel insanların zayıf noktalarından faydalanıp kelliğe çare olduğunu öne sürdükleri çeşit çeşit müstahzarı satıp zengin olmuştur.
Türkiye’de de kelliğin modern tıbbın ilgi alanına girdiği 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren çok sayıda “kellik ilacı” piyasaya sürülür. 1930’lu yıllara gelindiğinde çok sayıda yerli-yabancı ilaç ve şampuan bu alanda rekabet etmektedir. Pazarın en önemli markaları Sapiksin, Petrol Nizam, Optamin, White, Capila, “harice ihraç edilen ilk Türk saç ilacı Pilo Cura” ve Saçıkar’dır. Bir haftayla üç ay arasında sürelerde saç çıkardığı iddia edilen bu markalardan Petrol Nizam, aynı zamanda fotoğraflı before-after (önce-sonra) ilanını ilk kullanan Türk markası olma özelliğini taşır.
ASAYİŞ
Kadınlar vatani göreve
Erkeklerin çoğunun asker doğmakla övündüğü ama zorunlu askerlikten kurtulmak, hiç değilse geciktirmek için türlü yöntemler denediği Türkiye’de, ara sıra birilerinin çıkıp kadınların da zorunlu askerlik yapması gerektiğini söylemesine rastlanır. Bu istek neyse ki bugüne kadar ciddiye alınmamış, hiç değilse genç kadınlarımız bedelli askerlik için dua etmekten kurtulmuştur. Ancak bu durum, çok sayıda kadının başının askerlik nedeniyle derde girmesine engel olmamıştır. Gazetelerde, 2000’li yıllara kadar nüfus kaydındaki karışıklıklar nedeniyle askere götürülmek istenen ya da asker kaçağı muamelesi gören kadınlarla ilgili haberlere rastlanır.
Bu insanlar, kadın oldukları belli olmasına rağmen nedense “bir yanlışlık olmuş” deyip evlerine gönderilmezler. Mahkemeye çıkmak zorunda kalırlar ve kadın olduklarına dair doktor raporu alıp bunu mahkemeye kabul ettirmeleri gerekir. Mahkemeden aldıkları kararı götürüp nüfus kayıtlarını düzelttirmeden başları dertten kurtulmaz.
Genellikle Ayhan, Kamuran, Süreyya gibi iki cinsiyet için de kullanılan isimlere sahip kadınlar asker kaçaklığı suçlamasına maruz kalır. Ama bunlar kadar değilse de bariz kadın ismine sahip çok sayıda kadının başı da aynı nedenle ağrımıştır.
Yakın tarihin en talihsiz asker kaçağı kadınları arasında 1959’da kucağında çocuğuyla karakola götürülen Ayhan, 1962’de erkek olmadığını ispat için mahkemeye doğumuna giren ebe dahil beş şahit götürmek zorunda kalan Şengül, 1963’te nüfus kaydına adı yanlışlıkla “Şeref ” diye yazılan, Sivas’taki acemi birliğine sevk edilen ve zamanında teslim olmadığı için aylarca yargılanan Müşerref, 1964’te nikah töreninden hemen once mahkemeye çağrılan Feriha ve 1969’da şarkı söylediği sahneden asker kaçağı olduğu için indirilen Tener sayılabilir.
FUTBOL
‘Radiyo’ tesisatıyla evde maç safahatı
Fotoğraf, 1 Mart 1931’de Taksim Stadı’na radyo tesisatının kurulmasını gösteriyor. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın düzenlediği, üç büyük kulübün yanı sıra Kasımpaşa, Beyoğluspor, Altınordu, İstanbulspor gibi takımların da katıldığı turnuva sırasında kurulan tesisat futbolseverler arasında sevinçle karşılanmış Yenigün gazetesinin birinci sayfasındaki “Radiyo konuyor” başlıklı haberi şöyle: “Stadyoma radio tesisatı yapılıyor. Tesisatın ikmalinden sonra maçların safahatı da uzak yerlerde bulunanlar tarafından dahi takip edilebilecektir”.
MATBUAT
Her şeyden bahseden dergi
Bol fotoğraflı modern haber dergilerinin Türkiye’deki ilk örneği olan Şehbal 14 Mart 1909’da müzikolog Hüseyin Sadeddin Arel (1880-1955) tarafından yayımlanmaya başlar. İlk sayısının kapak konusu Berk-i Satvet torpidosu olan 15 günlük derginin logosunun altında “Her şeyden bahseder” yazıyor.
Denizlerin burcu Balık
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
ALP EJDER KANTOĞLU
Balık Burcu insanları adından anlaşılacağı üzere deniz aşkı ile doludurlar. Hayatlarını denize adadıklarından, insanların denizle irtibatını sağlayan gemi ya da dümen yapımı gibi bütün işlerde mahirdirler. Sayısız yeteneklerinden biri de seyr-ü seferdir ki bunu denizlerle gökleri birleştiren yıldızları kullanarak yaparlar. Öte yandan yeryüzünü dinlemeyi de iyi bilirler. Onun nehirlerinin, rüzgarlarının ve havasının ne dediğini anlarlar. Deniz savaşları iyi oldukları diğer bir alandır. Bu burçta doğanlar çok çocuk sahibi olurlar. Çocuklarına deniz sevgisi aşılamak için ne gerekiyorsa yaparlar. Arkadaş canlısıdırlar. Hareketlerinde çevik ve ataktırlar. Her an değişime hazır şekilde yaşarlar.
Henüz sosyal medyanın ve sosyal medya kanalları üzerinden “yürümenin” olmadığı zamanlarda, birinden hoşlananlar duygularını mektup yazarak ifade ederdi. Kalemi aşk mektubu yazmaya yeterli olmayanların imdadına ise içinde mektup örnekleri olan kitaplar yetişir ve bunlardan kopya çekilirdi.
Aşk mektubu kitapları 1970’li yıllarda patlama yaptı. Bu yıllar aynı zamanda sektörün üstadı Enver Doyuran’ın en üretken olduğu yıllardı. Kendi kitaplarını, “sevdiğinizin üstünde sihirkâr bir tesir bıraktıran, eşi ve emsali görülmemiş eserler” diye tanımlayan üstadın sanatının zirvesine çıktığı kitap ise 1976’da basıldı.
İçinde, Boşanmak İsteyen Kadının Mektubu, Karısını Aldatan Kocanın Mektubu, Bir Genç Kızın Âşıkından Gebe Kaldığını Bildirdiği Mektubu, Bir Genç Kızdan Seviştiği Patronuna Sitem Mektubu gibi “aşk mektubu” örnekleri olan kitaptaki en ilginç mektup “Karşılık Görmeyen Bir Âşıkın Sevgilisine Son Mektubu” başlıklı ve “Bildiğin zavallı” imzalı olandır. Girişte selamsız sabahsız “Bu kaçıncı mektubum Leyla?” diye sorulmasından anlaşılacağı üzere bu bir ilk mektup değildir. Yazar, Kleopatra’nın sevgililerini kaplanlara parçalatması örneğinden hareketle, “Keşke sen de susmak yerine beni parçalatsan” dedikten sonra, Leyla’yı intihar etmekle tehdit eder. Ama şahsın ölmesi bile Leyla için kurtuluş olmayacaktır, zira hemen arkasından, “Ölsem bile benden kurtulacak değilsin” deyip şunları söyler: “Rüyalarına, kabuslarına gireceğim Leyla. Bazen bir baykuş olup geceleri sen soyunurken pencerenden seni gözleyeceğim. Bazen bir taş olup ayaklarına takılacak, bazen diken olup eteğini yırtacağım.”
ASAYİŞ
İki kere talihsiz çocuklar
Sokağa bırakılmış bebeklerle ilgili haberlere, özellikle 1960’lı ve 1970‘li yılların gazetelerinin birinci sayfalarında sık rastlanır. Bebeği bulanlar karakola götürdüğü için bebeklerin adını polislerin koyması da adettendir.
Ancak polisler isim koyma işin- de pek başarılı değildir. Mehtap Sokak’ta bulunduğu için Mehtap, Ramazan ayında bulunduğu için Ramazan, bayramda bulunduğu için Bayram, Kıbrıs harekatı sırasında bulunduğu için Mücahit adı verilen bebekler son derece şanslıdır. Ancak nüfus sayımı günü bulundukları için Sayım, seçim günü bulundukları için Seçim adı verilen çocuklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Polislerin Moda’da bulup “Karakol” adı verdikleri ya da İzmir’de parkta bulup Bulduk adını verdikleri bebekler gibi daha talihsiz olanlar da vardır elbette.
19 Şubat 1964’te Akhisar’da hamile bir kadın cadde ortasında ani doğum yapar. Neyse ki bebeğin sağlığı yerindedir ama ailenin en büyük talihsizliği yakındaki karakolun polislerinin olaya dahil olmasıdır. Bebeğin adı Hemengeldi konulur.
OYUNCAK
Yoyo oynamak ikinci bir emre kadar yasaktır
Tahta bir diskin, eksenine bağlanan bir tel boyunca indirilip çıkarılmasıyla oynanan yoyo oyuncağı, 1932’de bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de bir salgın halini alır. 26 Ekim 1932 tarihli haberinde “Berber çıraklarından mektep çocuklarına herkes yoyo oynuyor” diyen Cumhuriyet gazetesi, yoyoya olan talep nedeniyle Uzunçarşı esnafının 15 günde 100 bin yoyo ürettiğini yazar.
Akşam gazetesinin 13 Kasım tarihli haberinde ise, “Beyazıt’tan Tahtakale’ye inen caddedeki 27 dükkan takunya, merdiven parmaklığı, yaldızlı beşik ve zilli tef yapmayı bırakmış İstanbul’a yoyo yetiştiriyor” denilmekte, Cumhuriyet yazarı Burhan Felek, “Yoyo ticareti Harbi Umumi’nin şeker ticareti kadar rağbet gören iş olmuştur. Bir çocuğun eline yoyo verirseniz onunla, edebi bir eser verirseniz onunla oynar” diye isyan eder.
Ancak yoyo büyükler arasında da hızla yayılacak, salgın kısa sürede İstanbul dışına da taşacaktır.
Bu çılgınlık, Kasım 1933‘te İstanbul Belediyesi’nin aldığı yoyo oynanmasının yasaklanması kararıyla son bulur.
Kova burcuna su olsun yeter
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
Bu burcun insanları gökyüzünde, Aquarius’un kovasından boşalttığı sular kadar çok özelliğe sahiptirler. Yeraltındaki su kaynaklarını bulmak ve çıkarmak, suyu bir yerden başka bir yere götürmek ve gökyüzündeki yıldızlar kadar çok yere dağıtmak, güzel bir yaşam için denizi taklit edip sahiller yaratmak, değişik tarzlarda su bentleri ve arklar yapmak bunlarda bazılarıdır. Aquarius’un çocukları suyla ilgili olduğu sürece çalışmaktan kaçınmaz ve yorulmazlar. Bütün bu özellikleriyle hayatları boyunca belki çok zengin olmazlar ama fakir de kalmazlar. Yumuşak huyludurlar. Sevgiye önem verir, kalplerinde kötülük taşımazlar. (Alp Ejder Kantoğlu.)
Türkiye’de iktidarlar, bir güç olarak ortaya çıktığı andan itibaren basını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştı. Ancak bugün gelinen noktanın tek sebebi iktidarların baskısı değildi.
Türkiye’de gazeteciliğin erken dönemlerinde devlet işleriyle basın faaliyetleri birbirinden ayrılmış değildi. Türkçe gazetelerin atası sayılan Takvim-i Vekâyi, 1831’de resmi görüşleri yansıtmak için devlet tarafından kurulmuştu.
Eleştirel duruş sergileyen, bağımsız gazetelerin çıkması için 30 yıldan fazla zaman geçmesi gerekti. İlginç bir biçimde devlet henüz bu gazeteler ortaya çıkmamışken basınla ilgili düzenlemeler yapıp çeşitli kısıtlamalar getirmişti. Muhalefet potansiyeli taşıyan gazetelerin çıkışıyla birlikte, kısıtlamalar ve baskılar arttı. Yönetim bir yandan bu gazeteleri susturmaya, bir yandan da kendine yandaş basın yaratmaya çalışıyordu.
O günden bugüne iktidarlar çeşitli yollarla basını kontrol altında tutmaya, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştılar. Bunu kimi zaman ekonomik baskılarla kimi zaman hapis ve sürgün tehdidiyle kimi zaman da maddi çıkar sağlayarak yaptılar. Basına egemen olmak, aynen bugün olduğu gibi dün de iktidar sahipleri tarafından bir hak olarak görülüyordu.
Tek-parti döneminde içişleri bakanlığı yapan Şükrü Kaya 1935‘te, “Her rejim kendisine muvafık (uygun) bir vatandaş tipi aradığı gibi bir matbuat tipi de arar. Bizim aramamız da tabiidir” derken tam da bunu kastediyordu.
Buna karşılık basın, bazen iktidarla tam işbirliği yaptı, bazen zorla boyun eğdirildi, bazen de sesini yükseltti. Aslında basın kuruluşları, iktidar kanadından gelen hamlelere karşı her zaman ortak bir tavır göstermediler. Her dönemde, evrensel meslek ilkelerine uygun gazetecilik yapıp iktidarla arasına mesafe koyanlar olduğu gibi meslek ilkelerinin yakınından geçmeyenler de vardı.
Ancak Türk basınının 1980’den sonraki dönemine baktığımızda, gazetecilik işlevinden gitgide uzaklaşıldığını ve bunun tek nedeninin iktidar baskısı olmadığını görürüz. Basının sermaye yapısındaki değişim ve ardından gelen holdingleşme, medya patronlarının başka sektörlerdeki çıkarlarının gazeteciliğin önüne geçmesi ve daha da önemlisi devletle (ve dolayısıyla siyasilerle) iş ilişkisine girmeleri basını temel işlevinden uzaklaştırdı.
2000’li yıllardan itibaren ise basın-iktidar ilişkilerinde yepyeni bir boyuta geçildi. Yakın dönemde, medya yöneticilerine telefon edip gazetede kullanılan fotoğraftan tartışma programlarının konuklarına, televizyon haberlerindeki altyazının içeriğinden sunucuların kıyafetlerine kadar her şeye karışan bir başbakan tanıdık. 1894’te padişah II. Abdülhamid’e “Siz Allah’ın yerdeki gölgesisiniz” diye telgraf çeken İkdam gazetesinin sahibi Ahmet Cevdet’i bile mumla aratan yandaş medya patronları gördük.
Basın iktidar ilişkilerinin bu dönemi şüphesiz çok daha kapsamlı bir dosyanın konusudur. Biz bu sayımızda, Türkiye’de iktidar-basın ilişkilerinin 19. yüzyıldan 2000 yılına kadar geçirdiği evreleri inceleyip bugünü anlamaya katkıda bulunmak istedik.
1831-1908 TÜRK BASINININ ERKEN DÖNEMİ
Yandaşa destek muhalife köstek
Osmanlı yönetimi basının gücünün farkına varıp İstanbul’daki ilk Türkçe gazeteyi devlet eliyle çıkardığı andan itibaren konuyla çok yakından ilgilendi. Kendi istediği gibi yayın yapan gazetelerden hiçbir desteği esirgemeyen devlet, muhalif basını engellemek için de büyük çaba gösteriyordu.
Osmanlı Devleti, basının öneminin farkına varmaya 1820’li yıllarda başladı. 1821’deki Yunan İsyanı sırasında Yunan bağımsızlığını destekleyen Avrupa basınının saldırgan yayınlarının etkisini gören yönetim, basının gücüyle ilk kez karşı karşıya kalmıştı. Aynı dönemde İzmir’de yayımlanan bazı Fransızca gazetelerin isyana karşı çıkması ve Osmanlı Devleti’ni savunması ise destekçi gazetelerin “faydasını” gösteriyordu.
Bu yıllardaki gelişmeler, devletin görüşlerini yansıtacak bir gazete çıkarma fikrinin olgunlaşmasını sağladı ve 1 Kasım 1831’de II. Mahmud’un fermanıyla Takvim-i Vekayi kuruldu. 1840’ta İngiliz William Churchill’in çıkardığı Ceride-i Havadis yayın hayatına başladı. Ceride-i Havadis’e izin verilirken, bir yabancının çıkardığı gazetenin yabancı ülkeler nezninde daha etkili olacağı düşünülmüştü. Gazete devlet tarafından finanse edildiği için yarı resmi bir nitelik taşıyordu.
İlk gazete İstanbul’da Türkçe yayımlanan ilk gazete olan Takvim-i Vekayi’nin içeriği dış dünyadan haberler, hükümet açıklamaları ve ticari duyurulardan oluşuyordu (üstte). Özel teşebbüsün ilk gazetesi olan Tercüman-ı Ahval ise kendinden önce çıkan iki gazetenin resmî, sıkıcı havasından farklıydı (altta).
Basınla ilgili ilk yasaklar, 1858’de çıkarılan Ceza Kanunu’yla getirildi. Aslında ortada henüz yönetimi huzursuz edecek bir basın yoktu. İstanbul ve İzmir’de, özellikle Kırım Savaşı (1853- 1856) sırasında Fransızca, Rumca, Ermenice, Bulgarca ve Ladino dillerinde yeni gazeteler çıkmıştı ama bunlar da resmi görüş dışında yayın yapmıyorlardı. Buna rağmen devlet basını kontrol altına alma ihtiyacı hissetti. İzinsiz matbaa açanlara, Osmanlı tebaasından olan bir milletin aleyhine yayın yapanlara hapis, para ve matbaa kapatma cezası verilecekti.
21 Ekim 1860’ta, özel sermayenin çıkardığı ilk Türkçe gazete, Tercüman-ı Ahval yayımlanmaya başladı. Gazetenin yayıncısı Agâh Efendi, Paris’te sefaret katipliği yaptığı sırada Fransız gazetelerinin geniş kitlelere ulaşmak için neler yaptıklarını görmüştü. Tercüman-ı Ahval, ansiklopedik bilgiler vermek, daha anlaşılır bir dil kullanmak gibi o dönem için önemli yenilikler olan hamleler yaptı.
Tercüman-ı Ahval özel girişim gazetesiydi ama sahibi Agâh Efendi de diğer gazetelerde çalışanlar gibi devlet memuruydu. Henüz basın faaliyetleriyle devlet işleri birbirinden ayrılmış değildi ve iki işin bir arada yürütülmesi etik bir sorun olarak değerlendirilmiyordu. Gazetecilerin devlet memuru olma sebeplerinden biri, gazete çıkaracak kadar eğitimli kişilerin zaten devlette çalışıyor olmasıydı. Ayrıca gazete çıkarmak para kazandırmıyordu ve gazeteciler memur maaşıyla geçiniyordu.
Türkiye’de fikir gazeteciliğinin öncüsü olan Şinasi’nin (1826-1871), 27 Haziran 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkarması basın tarihimizin dönüm noktalarından biri oldu. Eleştirel bir duruş sergileyen ve parlamenter sistemi savunan gazete, padişahın tahta çıkış yıldönümü ve doğum günlerinde övgüler koymayı da reddediyordu.
Efkâr-ı umumiye (kamuoyu) deyiminin de ortaya çıktığı bu yıllarda yönetimden bağımsız bir kamuoyu oluşmaya başlamıştı. Bu durum, 1861’de tahta çıkan Abdülaziz’i basına karşı bir dizi önlem almaya itti ve 1864’te yeni Matbuat Nizamnamesi çıkarıldı.
Nizamnamede hükümetten izin almadan gazete çıkarmak, hükümetten gelen resmi yazıları yayımlamamak, iç güvenliği bozacak kışkırtmalarda bulunmak, genel adaba ve milli ahlâka aykırı yayın yapmak, “hazreti padişahiye saldırı sayılabilecek” yazılar yazmak, dost hükümdarlara dokunacak söz ve deyimler kullanmak, devlet memurları ve yabancı diplomatları kötülemek gibi suçlar ve bunlara verilecek cezalar sıralanıyordu.
1867’de çıkarılan Âli Kararname ile bunlara ek olarak hükümete keyfi davranmayı kolaylaştıran yeni yetkiler verildi. Bunun sonucu çok sayıda gazete kapatıldı, birçok gazeteci mesleğini yapamaz hale geldi. Örneğin, Tasvir-i Efkâr’da “Şark Meselesi” başlıklı bir yazı dizisi hazırlayan Namık Kemal’e (1840-1888) gazetecilik yapmak yasaklandı. Bu karardan sonra Namık Kemal Paris’e gitti. Dönemin bir diğer muhalif gazetesi olan Ali Suavi’nin (1839-1878) Muhbir gazetesi de Mayıs 1867’de kapatıldı. Ancak tüm kısıtlamalara rağmen yeni gazeteler çıkıyordu. Bunun en önemli sebebi, Tanzimat’tan sonra kurulan modern okullardan mezun, dinamik aydınların kendini ifade etme arzusuydu.
Sansürün ilk kez resmileştiği 11 Mayıs 1876 tarihli kararnamede ise verilen cezalara rağmen basın düzene sokulamadığı için gazetelerin matbaada basılmadan önce denetleneceği yazıyordu.
Namık Kemal
30 Mayıs 1876‘da Abdülaziz tahttan indirildikten sonra üç ay süren V. Murat döneminde devlet-basın ilişkilerine egemen olan ılımlı hava, 2. Abdülhamid’in ilk döneminde de sürdü. 23 Aralık 1876’da Meşrutiyet’in ilanı, ilk anayasa olan Kanun-i Esasi’nin kabulü ve Meclis-i Mebusan’ın kurulması da özgürlük yanlılarını umutlandırdı. Kanun-i Esasi’nin 12’nci maddesinde “Matbuat, kanun dairesinde serbesttir” hükmü vardı. Sözü edilen kanunlar halâ Abdülaziz dönemindeki baskıcı kanunlardı ama bir süre uygulanmadıkları için basın rahat nefes aldı.
23 Nisan 1877’de Rusya’yla girişilen savaş (93 Harbi) havayı bir anda değiştirdi. Eylülde çıkarılan Sıkıyönetim Kararnamesi’ndeki, “Hükümet, gerekli kişilerin gece ve gündüz evlerini arayabilir, şüpheli kişileri başka bölgelere gönderebilir. Zihinleri kurcalayacak yayın yapan gazeteleri kapatabilir ve her türlü cemiyeti yasak edebilir” maddesine dayanılarak birçok gazeteci sürgün edildi. 13 Şubat 1878’de, göstermelik hâle gelen Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasıyla II. Abdülhamid’in istibdat dönemi resmen başlamış oldu.
Aynı yıl İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir Sansür Kurulu oluşturuldu. Yazı işleri müdürleri gazeteyi baskıya yollamadan önce bütün yazıları bu kurulun onayına sunuyor, gazeteler memurların bazen yazının tamamını, bazen de bir bölümünü çıkardıkları haliyle basılıyordu.
Basının gitgide artan gücünün farkında olan II. Abdülhamid, muhalif gazetelere baskı ve sansür uygulamanın yanı sıra bazı gazetecilere çeşitli kaynaklardan doğrudan ödenek sağlayarak ve/veya gelir getirici imtiyazlar vererek kendine yandaş basın yaratmayı da ihmal etmedi.
Müvezzi Sokakta gazete satan bir müvezzi çizimi. Çoğunluğu Ermeni olan müvezzilerden bazıları ileride Babıali’nin ilk kitapçı dükkanlarını açacaktır.
Bu arada, 1860’lı yıllardan beri sürgün edilen ya da kaçmak zorunda kalan gazetecilerin çıkardığı Türk gazetelerinin sayısı artıyordu. Başta Londra ve Paris olmak üzere, gittikleri yerlerde batı gazeteciliği standartlarını yakından gören ve meslek tekniğini geliştiren Türk gazetecileri, aynı zamanda basının siyasal mücadelenin en önemli unsurlarından biri olduğunu iyice kavramıştı. Çeşitli yollarla ülkeye sokulan bu gazeteler, muhalefetin şekillenmesinde çok etkili oldu. Yönetim de bu yayınların dağıtılmasını önlemek için gümrüklerde ve posta merkezlerinde ciddi önlemler aldı.
Yurt içinde çıkan gazete dergi sayısı da artıyordu ama siyasi yayıncılık yapılamadığı için bu yayınlar bilimsel, edebi, teknik konulara yönelmişlerdi. Bu arada sansürün ayarı iyice kaçmıştı. Yandaş gazeteler bile dizgi yanlışı ya da sansür memurunun işgüzarlığı nedeniyle kapanabiliyordu. Gözlerinden kaçan bir şey olursa işlerini kaybetme tehlikesi altında bulunan sansür memurlarından bazılarının aynı zamanda gazeteci olması enteresandır. Bu insanlar gündüz sansür işiyle meşgul olup -o yıllarda gazeteler gece hazırlandığı için- geceleri gazetede çalışıyorlardı.
20. yüzyılın ilk yıllarında siyasi mücadelenin kızışmasıyla devletle basın arasındaki mücadelenin şiddeti de artmıştı. O dönemin en güçlü muhalefet hareketi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sözcüsü olan Meşveret, Mizan ve Şura-ı Cemiyet gibi gazeteler bu dönemde büyük güç kazandı ve 1908’deMeşrutiyet’in yeniden ilanına giden sürecin önemli aktörlerinden oldular.
2. Abdülhamid özgürlükçü olmayan, baskıcı bir padişahtı ama Türkiye’de sansür onun döneminde başlamadı. Buna rağmen, kendisinden önce çıkarılan yasaları genişleterek uygulaması ve batı basınının da etkisiyle bazen abartılıp karikatürize edilen paranoyak ve sansürcü 2. Abdülhamid portresi nedeniyle, toplumsal hafızamıza sansürün mucidi olarak kazındı.
TASVİR-İ EFKÂR
Basında yeni bir dönem
Türkiye’nin ilk fikir gazetelerinden biri, 1862’de yayımlanmaya başlayan Tasvir-i Efkâr’dır. Şinasi, Tasvir-i Efkâr’ı çıkarma amacını “halka, sorunları üzerine düşünmeyi göstermek” olarak açıklıyordu. O dönemin diğer gazetecileri gibi memur olan Şinasi, gazetenin 10‘uncu sayısından sonra memurluktan atıldı. 1865’te adının bir komploya karışması üzerine yurtdışına kaçan Şinasi’den sonra gazetenin başına geçen Namık Kemal de iki yıl sonra Paris’e yerleşmek zorunda kaldı.
SANSÜR
Yasaklanan dua fotoğrafı
Gazeteci Ahmet İhsan Tokgöz, anılarında 1905 yılında atanan 2. Abdülhamid’in son matbuat müdürü, basın camiasının “kılkuyruk” adını taktığı Ebûlmukbil Kemal dönemindeki sansür uygulamasıyla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Hamidiye yani Kağıthane suları yeni akıtılmış ve çeşmeler açılmıştı. Doktor Besim Ömer Paşa sular üzerine bir makale yazmıştı. Yaşlı bir adamın çeşme başında dua edişini gösterir artistik bir renkli resim, makaleyle birlikte basılacaktı. Sansür buna sual işareti koyunca ben şaşırdım. Baş sansör Kara Kemal Bey’e bir yazı yazdım, gelen cevap şudur: Azizim, çeşme resmi çok güzel ve dua her insanın gözünde kuşkusuz ki kutsaldır. Ancak bu günlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, gazetelerde neyi bırakıp neyi çıkaracağımı belirlerken şaşkınlığa düşüyorum. İşte o kötü düşüncelilerin bu güzel resmi görür görmez, ‘hah, bunu bu biçimde burada yayımlamak, üstü kapalı olarak işimizin duaya kaldığını anlatmaktır’ diye saçmalayacaklarını yakından bildiğimden sual işareti kullanmıştım”.
YANYA VALİLİĞİ’NE
Zararlı gazeteler
Sadaret’ten Yanya Valiliği’ne gönderilen 10 Mart 1903 tarihli yazıda, “Avrupa’daki fesat hareketiyle irtibata geçip oradan yasak ve zararlı gazete, dergi getirten ve bunları dağıtmaya cüret etmekten dolayı” mahkûm olanların genel aftan yararlanamayacağı ve Yanya’da bu suçlardan hapiste olanların tahliye edilmeleri caiz olmadığı yazıyor.
1908-1918 İTTİHAT VE TERAKKİ DÖNEMİ
Basının ilk üç şehidi
1908’de Meşrutiyet yeniden ilan edildiğinde, en önemli kazanımlardan biri basın özgürlüğü olarak görülüyordu. Ancak yeni iktidarın da basına tahammül etmekte zorlandığı görüldü.
AHMET KUYAŞ
İkinci Meşrutiyet döneminin bir basın özgürlüğü dönemi olarak başladığı öne sürülebilir. Zaten dönemin hemen başında, 24 Temmuz 1908’de sansür kaldırılmıştı. Gerçi güçlü bir yönetim yaratma yolunda adımlar atılırken, İttihat ve Terakki ağırlıklı Meclis-i Mebusan, anayasa değişikliklerinden bile önce bir Basın Kanunu çıkartarak basını denetim altına almaya çalıştı. Fakat 29 Temmuz 1909’da çıkan kanun, 2. Abdülhamid döneminde epey sıkıntı çekmiş hatta sürgüne gönderilmiş gazeteci ve yayıncılardan Ebüzziya Tevfik Bey’in bile aşırı özgürlükçü bulduğu bir kanun oldu. Ne var ki bu durum, basının susturulması yolunda başka yollar aranmasına yol açtı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tetikçileri 1909-1911 yıllarında muhalif gazeteciler Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler’i öldürdüler. Hasan Fehmi Bey 8 Nisan 1909’da öldürüldüğünde, katil kesin olarak bilinmiyor olsa da, bunu İttihatçıların yaptığından herkes emindi. Bu yüzden cinayet, 31 Mart Olayı’nı (13 Nisan 1909) harekete geçiren önemli gelişmelerden sayılır. Ahmet Samim Bey’in öldürülmesinde (9 Haziran 1910) ise görgü tanığı bile vardı ve katilin İttihatçı bir jandarma subayı ve sonradan İzmir suikastı nedeniyle asılan, eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey olduğu biliniyordu. Katil, olaydan sonra yakındaki bir karakola sığınmış, sonra da paçayı kurtarmıştı.
24 Temmuz 1908’de sansürün kaldırılmasını bir gösteriyle kutlayan gazetecilere polis müdahale etti.
Zeki Bey
Hasan Fehmi Bey
Ahmet Samim Bey
2. Meşrutiyet döneminin muhalif basını asıl sıkıntıyı 1912’den itibaren birbirini izleyen iktidar değişiklikleri sırasında çekti. 1912 yazında iktidardan düşen İttihatçıların en önemli gazetesi Tanin birçok kez kapatıldı. Gazete, her kapatılıştan sonra, hepsi kafiyeli olan Renin, Senin, Metin gibi isimlerle çıkmayı sürdürdü. Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te öldürülmesini izleyen dönemde ise roller değişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin diktatörlüğü altında geçen 1913-1918 döneminin hemen başlarında birçok gazeteci kovuşturmaya uğradı, hapse mahkum oldu, sürgüne gönderildi veya yayın yapamaz oldu. 1. Dünya Savaşı’nda da ağır bir sansür rejimi vardı. O kadar ki, İttihatçıların İstanbul mebusu Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in gazetesi Tanin bile, Enver Paşa tarafından kapatıldı. Ancak basın 1918 başında göreli bir özgürlüğe kavuşmuş, hatta Osmanlı ordularının Azerbaycan’a giriştiği harekat da Halide Edip (Adıvar) Hanım’ın eleştirilerine hedef olabilmiştir.
Ahmet Samim neden öldürüldü?
Sada-yi Millet yazarı Ahmet Samim, İttihatçıların hedefiydi. 9 Haziran 1910 gecesi Bahçekapı’da öldürüldü. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi romanında onun için şöyle diyor: “Hele o günlerde en çok göze batması ve hükümetin kızgınlığını en çok harekete geçirmesi lazım gelen biri varsa, o da Ahmet Samim’di. Çünkü gerek Divanı Harbi Örfi’nin gizli işkence usullerine dair belgeleri ortaya atan, gerek Soma-Bandırma demiryolu imtiyazının içyüzünü açığa vuran tek gazeteci o idi…”
1925-1929 TAKRİR-İ SÜKÛN DÖNEMİ
Gazi’ye çekilen özür telgrafları
İstanbul basınıyla Ankara arasındaki gerginlik, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ile sona erdi. Çünkü gazeteciler tutuklanarak Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Mustafa Kemal’e çektikleri telgraflar sonucu affedildiler.
AHMET KUYAŞ
Milli Mücadele döneminde basın, İstanbul hükümetleri ve Müdafaa-i Hukukçular arasındaki çatışmanın kurbanı oldu. Örneğin Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin İstanbul’daki sesi olan Hâdisât gazetesi Damat Ferid Paşa Hükümeti’nin hışmına uğrayarak kapatılırken, Erzurum Kongresi sonrasında Selâmet gazetesinde Müdafaa-i Hukukçulara muhalif yazılar yazan Ömer Fevzi Bey, tutuklanmaktan kurtulmak için Trabzon’dan İstanbul’a kaçmak zorunda kalmıştır.
Anadolu zaferinden hemen sonra görülen özgürlük ortamı, İstanbul basınında Ankara’ya yöneltilen eleştiriler dolayısıyla bozulmaya yüz tuttu. Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey, bir yazısı nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce beş yıl kürek cezasına mahkum edildiyse de sonra affedildi.
12 Ağustos 1925‘te Cumhuriyet’te, Şark İstiklal Mahkemesi’nde gazetecilerin yargılanmasına başlandığı haberi yer alıyor.
Basın özgürlüğü açısından dönüm noktasını, Şeyh Sait isyanı oluşturdu. İsyan başladıktan yaklaşık üç hafta sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, TBMM’yi devre dışı bırakarak bakanlar kuruluna olağanüstü bir yaptırım gücü tanıdı. Bu kanuna dayanılarak bütün muhalif gazeteler kapatıldı ve aralarında Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman, Eşref Edip Fergan, Suphi Nuri İleri, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, İsmail Müştak Mayakon’un da bulunduğu tanınmış birçok gazeteci Şark İstiklal Mahkemesi’nde, Şeyh Sait isyanına yol açtıkları, isyancılara cesaret verdikleri gerekçeleriyle yargılandılar. Mahkemeler, tabii, ciddi değildi; gazetecileri haftalarca kentten kente süründürerek korkutmaktan başka bir amaçları yoktu. Nitekim bütün gazeteciler, Gazi Mustafa Kemal’e özürlerini sunan ve kendisinden af dileyen bir telgraf çektikten sonra beraat ettiler ve bir daha Ankara’yı eleştiren yazılar yayımlamadılar. 20. yüzyıl Türkiye basının en büyük isimlerinden Ahmet Emin Yalman, ancak 1936’da, Atatürk’ün özel izniyle mesleğine dönebildi.
Aynı dönemde, Ankara’yı candan desteklemelerine ve Şeyh Sait isyanını İngiliz emperyalizminin etkinliklerine yormalarına karşın, Türkiye Komünist Partisi’nin yayınları da yasaklandı. Ancak, bu çevrelerin gazetecileri, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce çeşitli hapis cezalarına çarptırılmaktan kurtulamadılar. Aynı mahkeme, 20. yüzyıl Türkiyesi’nin diğer bir büyük gazetecisi Hüseyin Cahit Yalçın’ı ise, Çorum’da müebbet sürgün cezasına çarptırdı. Ancak Yalçın, bu kentte 1926 yılına kadar kaldı. 1933’e dek yazı yazma yasağı aldı.
Tevhid-i Efkâr’daki 6 Aralık 1924 tarihli imzasız karikatüre eşlik eden yazıda, “Yeni kanuna göre Türkiye’nin matbuatı nasıl serbest olacak?” yazıyor
1930-1946 MİLLİ MATBUAT DÖNEMİ
Gazetecinin zeki, çevik ve yandaşını seven Cumhuriyet
Tek parti döneminde muhalif gazeteciler tasfiye edilmiş, meydan iktidarın bir kolu gibi çalışan gazetecilere kalmıştı. Buna rağmen bitmeyen devlet baskısı özellikle II. Dünya Savaşı yıllarında tavan yaptı.
Cumhuriyet’in ilanının ardından muhalif gazeteciler 1923 yılı sonunda ve 1925’te İstiklal Mahkemelerinde yargılanmışlardı. Mahkemeler sonucu gazetecilerin bir bölümü hapis ve sürgün cezası alırken, bu cezalardan kurtulanların da gazetecilik yapması engellenmişti. Geride kalan gazetelerin tamamı iktidarı kayıtsız şartsız destekliyordu. Türkiye 1930’lu yıllara bu gazetelerle girdi.
İnkilâp gazetesinin sahibi Ali Naci Bey’in (Karacan) 30 Ağustos 1930’da yazdığı şu satırlar, dönemin gazetecilerinin ruh halini anlatması açısından önemlidir: “(Mustafa Kemal) bu memleketi cihanın en mamur memleketleri ve bu milleti cihanın en medeni milletleri seviyesine yükseltmek için Cumhuriyet’i ve buna mesnet olarak Halk Fırkası’nı tesis etti. Bizler o fırkanın parasız pulsuz ama candan adamıyız. Daima büyük yaratıcının işaret ettiği istikamette yürümek ve onun fikirleri için o fikirlere karşı olanlarla mücadele etmek. Mesleğimiz budur”.
1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulunca bu partiyi desteklemeye başlayan Yarın, Son Posta ve Hizmet (İzmir) gazeteleri bir anda müthiş satış rakamlarına ulaştılar. Ama üç ay sonra SCF feshedilip çok partili sistem denemesinden vazgeçilince, bu gazetelerden Yarın kapandı, diğer ikisi de CHP çizgisine dönüş yaptı.
Dönemin merkez medyası 1930’lu yılların büyük gazeteleri Yeni Gün, Cumhuriyet, Politika, Akşam, Son Posta, Milliyet ve Vakit. Yine aynı dönemde, İstanbul’da bir caddede bulunan “gazete kutusu” (aşağıda).
Cumhuriyet döneminin ilk basın yasası 1931’de çıkarıldı. Hakkı Tarık Us dışındaki gazeteci milletvekillerinin de kabul oyu vererek çıkmasına katkı yaptığı yasa, hükümete “memleketin genel siyasetine dokunacak yayın yapan” gazeteleri kapatma yetkisi veriyordu. Yasaya 1938’de eklenen iki maddeyle gazete ve dergi çıkarmak için yüksek meblağlarda teminat mektubu getirme şartı kondu ve “kötü ünlü kişilerin” gazetecilik yapması yasaklandı. “Kötü ünlü kişiler” ve “memleketin genel siyasetine dokunacak yayın” ifadeleri yoruma açıktı ve yasayı uygulayanların keyfi hareket etmesine imkan veriyordu.
2. Dünya Savaşı başlayınca baskı arttı. İlginç bir şekilde, bu baskı döneminde basındaki düşünce yelpazesi genişledi. Gazeteler arasında da savaştaki gibi cepheler oluşmuştu. Almanya yanlısı Cumhuriyet ve Tasvir-i Efkâr’a karşılık, Vatan, Akşam ve Tanin müttefikleri destekliyordu. Yine bu saftaki Tan gazetesi, daha ileri bir demokrasiyi savunuyordu ve müttefik ülkelerden Sovyetler Birliği’ne daha yakındı. Ancak savaşta tarafsızlık politikası yürüten iktidar, iki taraftaki gazetelere de müdahale etmedi. Eğer etseydi, diğer tarafı destekliyor durumuna düşecekti.
Savaşta taraf tutulabiliyor ama cephelerdeki gidişatla ilgili Anadolu Ajansı’ndan gelen haberler dışında haber yapılamıyordu.
İç politikaya ve ekonomik zorluklara dair haber yapmak zaten imkansızdı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile ilgili AA’dan gelenler dışında haber yapmak da yasaktı. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden 14 Aralık 1940’ta gazetelere şu not gönderilmişti örneğin: “Reisicumhur İsmet İnönü, Ankara civarında küçük bir seyahat yapmak üzere Ankara’dan hareket etmiştir. Gazeteler bunun haricinde hiçbir şey yazamayacaklardır”.
Sen misin satış rekoru kıran! Arif Oruç’un (sağda) çıkardığı Yarın gazetesi, 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (SCF) destekleyip muhalefet yapınca, o zamana kadar görülmemiş bir şey olan 80 bin satışa ulaştı. SCF kapatıldıktan sonra gazetesi de kapatılan Oruç, “uydurma ve heyecan uyandırıcı yayın yapmak”tan yargılandı ve altı yıl yaşamak zorunda kalacağı Bulgaristan’a kaçtı.
Hükümet, gazete kapatma yetkisini savaş süresince sık sık kullandı. Gazetenin neden kapatıldığıyla ilgili bir açıklama yapma zorunluluğu yoktu. Basın Yayın Genel Müdürü, kapatılacak gazeteye telefon ediyor ve kapatma kararını ve süresini bildiriyordu.
Gazeteler tam olarak neden kapatıldıklarını bilmedikleri için önlem de alamıyorlardı. Bunun sonucunda ortaya çok tuhaf bir durum çıktı ve gazete sahipleri sansür talep etmeye başladılar. Sansür yasası çıkarsa gazeteler baskıya gitmeden önce denetlenecek, böylece kapanmayacak ve zarar etmeyeceklerdi. Ancak basının iplerini zaten elinde tutan iktidar, sansürcü gibi görünmek istemiyor ve gazeteleri önceden denetleme fikrine sıcak bakmıyordu.
Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman anılarında, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na “Apaçık sansür usulünü uygulasanız bizim hiçbir sorumluluğumuz kalmaz, sorumluluk size geçer. Siz de rahat edersiniz biz de” dediğini, başbakanın ise kendisine “Ben sansür koymam. Anayasanın dışına çıkmam. Fakat sen haddini bileceksin, haddini aşarsan cezanı göreceksin” cevabını verdiğini anlatır.
Bu dönemin bir özelliği de radyo haberciliğinin basılı gazetelere üstünlük sağlamasıydı. Gazeteler zaten devlet radyosundan farklı bir haber veremiyordu. Vatandaşlar da hiç değilse savaşla ilgili haberleri daha hızlı ve sık alabilmek için radyoya yöneldi. İçerik kalitesi iyice dibe vuran, üstelik radyo gibi bir rakiple mücadele etmek zorunda kalan gazeteler kağıt yokluğu nedeniyle sayfa sayısını da azaltmak zorunda kalınca büyük tiraj kaybına uğradılar.
4 ARALIK 1945
Tan gazetesine baskın
1945’te Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmuştu. Bu havaya rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini savunan Tan gazetesi, bazı sağcı yazarların provoke ettiği ve CHP il başkanının harekete geçirdiği üniversiteliler tarafından 4 Aralık’ta yağmalanıp tahrip edildi. Gazetenin yakınındaki sol yayınlar satan kitapçıları ve Cağaloğlu’ndan yürüyerek çıktıkları Beyoğlu’nda üç solcu gazete ve dergiyi daha talan eden gruptan yakalanan olmadı.
Diğer gazeteler ise Tan’a sahip çıkmak yerine Vatan (solda) gibi olayları komünizme karşı haklı bir tepki olarak değerlendirdi.
1946-1960 ÇOK PARTİLİ DÖNEM
İktidarın özgür basın aşkı çok kısa sürdü
1950 seçimlerinde basının da desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti ile gazeteler arasındaki iyi ilişkiler dört yıl içinde tersine döndü ve 27 Mayıs darbesine kadar süren, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktidar-basın kavgası başladı.
Türkiye’de ilk çok partili seçim, CHP ve Demokrat Parti’nin (DP) katılımıyla 21 Temmuz 1946’da yapıldı. Açık oy-gizli tasnif sistemiyle yapılan ve “şaibeli” diye anılan bu seçimi iktidardaki CHP kazandı. Ama artık ülkeyi 20 yıldan fazla bir zamandır yöneten CHP’nin karşısında bir muhalefet partisi vardı. Çok ağır koşullarda geçen savaş yıllarından bunalan halk da değişim istiyordu. Değişim isteği gazetecilerde de vardı, çoğu DP’yi destekliyordu.
Gazeteci Sadun Tanju’nun, “Muhalefete çok geniş bir kredi açılmıştı. Basın halkı coşturuyordu. İki seçim arasındaki dört yıl bitmez tükenmez bir seçim kampanyası olarak devam etti. Basın halkın heyecanını daima taze tuttu” diye anlattığı sürecin sonunda 1950 seçimleri yapıldı ve DP iktidara geldi.
DP’nin ilk işlerinden biri, seçimi kazanmalarına büyük katkı yapan basının üzerindeki baskıları hafifleten yeni bir Basın Kanunu çıkarmak oldu. Başbakan Menderes ayrıca her ay düzenli olarak gazete sahipleri ve başyazarlarla toplantı yapıp sıkıntılarını dinliyordu. Son Posta gazetesinin sahibi Selim Ragıp Emeç’in tabiriyle “basının altın devri” yaşanıyordu.
Aynı zamanda basında köklü değişimler oluyordu. Sedat Simavi’nin 1948’de Hürriyet’i çıkarmaya başlaması Babıali’nin bütün dengelerini alt üst etmiş, ticari kitle gazeteciliği dönemi başlamıştı. Yönetimin mesajlarını halka ileten araçlar olan eski gazetelerin aksine kitle gazeteleri halkın sorunlarını ve mesajlarını yönetime yansıtma işlevi görüyordu.
İki dönem iki Menderes
İki dönem iki Menderes
1948‘de Aydede dergisinde yayımlanan Mim Uykusuz’un karikatüründe, eski baskı yasaları basının ayağına bağlı bukağılar olarak, yürürlükteki Basın Kanunu ise kelepçe olarak çizilmiş (yukarıda). 1950‘de bu antidemokratik kanunu kaldıran ve “Basın hürriyetinin olmadığı yerde vatandaşın diğer hak ve hürriyetleri tehlikeye düşer” diyen Adnan Menderes, birkaç yıl sonra çok daha baskıcı bir yasanın mimarı oldu.
1950’den önce İstanbul gazeteleri Ankara’ya bir gün, taşra kentlerine üç ila yedi günlük bir gecikmeyle ulaşıyordu. DP döneminde karayolu ağının genişlemesi, gazetelerin dağıtımını kolaylaştırdı ve bu da tirajları arttıran bir etken oldu. 1946’da 100 bin, 1950’de 300 bin olan toplam gazete tirajı 1954’te 800 bine ulaştı.
DP iktidarının ilk yılları ekonomik açıdan iyi geçmişti. Ancak bir süre sonra işler bozulmaya başladı. Hayat pahalılığı, DP’lilerin karıştığı yolsuzluklar, karaborsacılık ve vurgunculuk faaliyetleri halk arasında tepkiye yol açıyor, gazeteler de bu tepkilere yer veriyordu. Ancak Menderes, gazete sahipleriyle kurduğu iyi ilişkiler nedeniyle eleştirel haber yapılmaması gerektiğini düşünüyordu. Bazı patronları bu yönde ikna edememiş, ikna ettiği bazı patronlar da gazetecilere laf geçiremediği için eleştirel yayınlar devam etmişti. İktidarla basın arasındaki iplerin kopacağı süreç böyle başladı.
1950‘de antidemokratik basın yasasını değiştiren DP, bu kez tam tersi yönde bir yasa hazırlamaya girişti. 9 Mart 1954’te çıkan yasada tek parti dönemi yasalarını hatırlatan muğlak ifadeler vardı. “Şöhret ve servete zarar verebilecek bir hususun isnad edilmesi” yasaklanıyordu örneğin. Ama yolsuzluğu yazılan birinin de şöhret ve serveti zarar görebilirdi, bu durumda ne olacaktı? O güne kadar bir gazeteci bir yolsuzluğu yazar ve hakkında dava açılırsa, yazdıklarının gerçek olduğunu ispat etmesi durumunda suçsuz bulunurdu. Ama yeni yasa gazetecilere iddialarını ispat hakkı vermiyordu. Bu durumda yolsuzluk yapan kişi, hakkındaki iddialar doğru bile olsa “şöhretine zarar geldiği” için dava açıp gazeteciyi mahkum ettirebilecekti.
1956’da yasaya “kötü niyetle yayın yapmak” suçu eklendi. Yoruma çok açık bir ifadeydi bu. Bir gazetecinin iyi niyetle yazdığı bir yazıyı, bir savcı ya da hakim kötü niyetle yazılmış gibi görebilirdi. Nitekim uygulamada da böyle oldu ve çok sayıda gazeteci bu suçtan ceza aldı.
Sünnetli basın Çizeri Ratip Tahir Burak’ın 16 ay hapis cezası almasına sebep olan 1956 tarihli karikatürde Menderes, Refik Koraltan’ın kucağındaki basını sünnet ederken, DP’nin ileri gelenlerinden bazıları da hokkabaz (Emin Kalafat), kirve (Samet Ağaoğlu) ve yaşlı kadın (Fuat Köprülü) olarak resmedilmiş.
İktidar basını ekonomik olarak sıkıştırmak için de hamleler yaptı. Gazeteler için bugün bile önemli bir gelir kaynağı olan resmi ilanlar, o yılların gazeteleri için hayati önem taşıyordu. Resmi ilan dağıtımında tiraj, kadro gibi bazı kıstaslar vardı. DP hükümeti, bu kıstasları gözardı edip ilanları istediği gibi, yandaşlarını kayıracak şekilde dağıtmaya başladı. Bu kararın bir sonucu da DP’ye yakın kişilerin sırf resmi ilan alabilmek için hiç satmayan gazeteler çıkarması oldu. Besleme basın lafı ilk kez bu dönemde kullanıldı.
Hükümet, gazete kağıdı ithali ve dağıtma yetkisini de eline aldı. Kağıt konusunda türlü engeller çıkarılan muhalif gazeteler sayfa sayılarını ve baskı miktarını düşürmek zorunda kalıyordu. Kağıt dağıtımını suistimal etmenin yolu da bulunmuştu. Bazı DP yandaşları sırf kağıt tahsisinden yararlanıp bu kağıtları karaborsada satmak için gazete kuruyorlardı. Gazeteci Şemsi Sılkım anılarında bununla ilgili ilginç bir hikâye anlatır. 1958’de bir spor gazetesi çıkarması için teklif alan Sılkım ekibini kurar ve işe koyulur. İlk iki gün çok iyi satış yaparlar. Ancak tebrik beklerlerken patron gazeteyi kapatır. Çünkü patronun derdi gerçekten gazete çıkarmak değil kurduğu tabela gazetesi sayesinde kağıt alıp karaborsada satmaktır. Tiraj iyi olursa elinde satacak kağıt kalmayacaktır.
Besleme basına resmi ilan ve kağıt tahsisi ile destek olan DP, örtülü ödenekten para da veriyordu. 27 Mayıs darbesinden sonra, bazı gazetelere ve Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Peyami Safa gibi bazı DP yandaşı yazarlara örtülü ödenekten ödeme yapıldığı ortaya çıktı.
1957 seçimlerinde oy kaybına uğrayan DP, seçimlerden sonra basına karşı daha da saldırgan bir tutum izledi. Gazete kapatma ve yayın yasaklarına alışılmıştı. Siyasi haber yapamadıkları için tiraj kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan gazeteler bu dönemde siyaset dışı haberlere ağırlık verdi. Magazin, spor ve polis-adliye haberciliği bu dönemde çok gelişti. Bu durum, Abdülhamid döneminde siyasi haberlere sansür konduğu için bilimsel, edebi, teknik konulardaki yayınların artmasını hatırlatıyordu.
Basın özgürlüğü ve İnönü
Tek parti döneminde başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapan, basın üzerinde kurulan baskının sorumlularından biri olan ve “Basın özgür olmalı ama bu özgürlüğü iyi yönde kullanmalı” diyen İsmet İnönü, muhalefet lideri olduğu 1950‘li yıllarda basın özgürlüğünü savunan bir siyasetçiye dönüştü.
1954-60 arası açılan 2300’ü aşkın basın davasında 867 mahkumiyet kararı çıkmış, 1960 yılında iktidarla basın arasında ipler tamamen kopmuştu. Bazı gazeteler iktidarı protesto için Menderes’in mitinglerine, Meclis’te yaptığı konuşmalara geniş yer vermeme kararı aldı. Başbakanın sözleri ne kadar önemli olursa olsun ilk sayfada tek sütun olarak yer alacak veya iç sayfalarda görünmeyen bir yere konacaktı.
Sansüre uğramanın fiyakası DP’nin son dönemlerinde yayın yasağı getirilip sayfadan çıkarılan haberlerin yerleri boş bırakılıyordu. Gazeteci Bedii Faik bu boşlukları “Bu bir fiyakaydı. Sansüre uğradığımızın, eziyet gördüğümüzün işaretiydi” diye anlatır. 2 Mayıs 1959, Vatan.
DP iktidarı buna Nisan ayında savcı ve hakimlerin yetkisine sahip Tahkikat Komisyonu kurarak yanıt verdi. Hem muhalefetteki CHP’yi hem basını tamamen baskı altına almak amacıyla kurulan ve DP milletvekillerinden oluşan komisyona, yayın yasaklama, yayın organlarının basım ve dağıtımını durdurma ve her türlü belgeye el koyma yetkisi veriliyordu. Komisyon, el koymak istediği belgeler için istediği her kurumu ve evi izinsiz basma yetkisine de sahipti.
Ancak DP iktidarı Tahkikat Komisyonu’nu dilediği gibi kullanma fırsatı bulamadan 27 Mayıs darbesi oldu ve Türkiye yeni bir döneme girdi.
16 ay hapse mahkum olan Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman, İstanbul’a teslim olmaya gitmeden önce eşi Rezan Hanım ve Selami Akpınar (soldan birinci) ile Ankara’da.
PULLIAM DAVALARI
Hapse girmeyen kalmasın
Eugene Collins Pulliam, (1889-1975).
DP iktidarının gazeteciler üzerindeki baskılarının sembollerinden biri de 1959 ve 1960 yıllarında görülen Pulliam davalarıdır. 1958’de Türkiye’ye gelen Amerikalı gazeteci Eugene Pulliam, Başbakan Menderes’ten randevu istediğinde olumlu yanıt verilmişti. Yer ve zaman için aranacağı söylendiği için İstanbul’daki otelinde eşiyle beklemeye başladı. Telefon gelir diye üç gün otelden çıkmadılar. Sonunda başbakanın İstanbul’dan İzmir’e yapacağı vapur seyahatine davet edildiler. Ancak Menderes vapurda kendisine böyle bir randevudan haberi olmadığını söyledi ve görüşmeyi reddetti.
Ülkesine dönüşte zehir zemberek bir yazı yazan Pulliam, bu yazının sendika aracılığıyla 72 gazetede daha yayımlanmasını sağladı. “Kendini diktatör mevkiine getiren Menderes’in kudret ve şahsi otoritesinin genişliği başına vurmuştur” gibi ifadeler bulunan yazıyı Türkiye’de bazı gazete ve dergiler de basınca bizzat Menderes’in emriyle haklarında dava açıldı. Davalar sonucu Ulus, Vatan ve Kervan gazeteleri ile Kim, Akis ve Altı Ok dergilerine çeşitli kapatma cezaları verilirken sorumlularına da hapis cezası verildi.
1960-1980 MÜCADELE YILLARI
Politik basına darbe magazine özgürlük
1961 Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlük ortamında biraz rahatlayan gazeteciler, 12 Mart 1971 darbesinden sonra tekrar eski günlere döndü. Şiddetin yükseldiği 1970‘li yılların ikinci yarısı da gazeteciler için iyi geçmedi. Yalnızca 1978-1980 arasında sekiz gazeteci öldürüldü.
Demokrat Parti iktidarının son dönemlerinde iktidarla aralarındaki gerilim had safhaya ulaşan muhalif gazeteler 27 Mayıs 1960 darbesini sevinçle karşıladı. Hatta bazı DP yandaşı gazeteler bile bir anda darbe yanlısı olmuştu. Gazeteci Oktay Ekşi, DP’ye yakın olan Hürriyet’in darbe haberini nasıl aktardığını şöyle anlatıyor: “O günkü nüsha asıl basılan gazete değildir. Asıl basılan gazete yok edilmiştir. O gazetede Menderes’in Eskişehir’de yaptığı konuşma manşete çekilmiştir. Hürriyet, ‘Türkiye’nin önü açık’ gibi bir manşetle çıkacakken gece yarısı darbe olunca basılan gazetelerin hepsi toplanmış, yakılmış ve ‘Ordumuz yönetime el koydu’ gibi bir manşetle çıkmıştır”.
Yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi’nin ilk işlerinden biri DP dönemindeki anti-demokratik basın yasasını kaldırmak oldu. Ardından resmi ilan dağıtımını düzene sokmak için Basın İlan Kurumu kuruldu, 4 Ocak 1961’de ise gazetecilerin haklarını ve işverenle ilişkilerini düzenleyen 212 Sayılı Kanun çıkarıldı.
Patronlar gazetecilere karşı 1961’de gazetecilere yeni haklar tanıyan kanunu protesto eden dokuz gazete patronu, gazetelerini üç gün çıkarmama kararı almıştı. Gazeteciler de buna karşı eylemler yaptı ve üç gün boyunca Basın adlı gazeteyi çıkardılar. Basın’ın ilk günkü başyazısında “Gazete çıkarmak çorap fabrikası kurmaya benzemez. Basın bir kamu hizmetidir” deniliyordu.
Gazetecilere tanınan yeni haklar patronları kızdırmıştı. 10 Ocak 1961’de Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gazetelerinin patronları, üç gün boyunca gazete çıkarmayacaklarını ilan etti. Bu eylem “9 Patron Boykotu” olarak tarihe geçti. Gazetecilerin büyük bölümü ise, patronlarına karşı iktidarın desteğini yanlarına aldı. Yürüyüşler yaptılar ve boykot süresince 12, 13 ve 14 Ocak’ta Basın gazetesini çıkardılar.
Tanin gazetesindeki bir yazısı nedeniyle 1 Mart 1961’de tutuklanan Aziz Nesin ve yazı işleri müdürü İhsan Ada, bu dönemde tutuklanan ilk gazeteciler oldular. Aziz Nesin böylece, hem tek parti döneminde hem DP iktidarı döneminde hem de Milli Birlik Komitesi döneminde tutuklanmayı başarmış oluyordu!
Temmuz’da kabul edilen 1961 Anayasası ile örgütlenmenin ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller kısmen kaldırılınca, politik yayıncılık atılım yaptı. Çok sayıda solcu, ülkücü ve İslamcı yayın piyasaya çıktı.
Bu dönemin bir özelliği de dağıtım ağının genişlemesi oldu. Gameda (Gazete Mecmua Dağıtım Ltd Şti) ve Hür Dağıtım, artık gazete ve dergileri en ücra köşelere kadar taşıyordu. Bazı gazeteler Ankara, İzmir, Adana ve Erzurum’da matbaalar kurup o bölgeye dağıtılacak gazeteleri buralarda bastılar.
1960‘lı yıllar aynı zamanda basın teknolojisinin büyük gelişme gösterdiği yıllardı. 1968’de yayına başlayan Günaydın gazetesi, daha temiz baskı sağlayan ofset tekniğiyle hazırlanan ilk gazete oldu. diğer büyük gazeteler de bu sisteme geçtiler. Yüksek teknoloji yüksek yatırım gerektiriyordu. Yatırım yapacak durumda olmayan patronların gazetelerinin bir bölümü kapanırken bir bölümü basın sektörü dışından sermaye sahiplerine satıldı.
DEMİREL-GÜNAYDIN KAVGASI
Kabak Brenda’nın başına patladı!
15 Kasım 1969’da Günaydın’ın Ankara baskısında çıkan Başbakan Demirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazete arasında kriz yarattı. Sözkonusu habere göre, Nazmiye Demirel’in kunduracısı Osman Nuri Tepe’nin öldüğü trafik kazası aslında bir cinayetti. Ölenin kardeşi, olayı ağabeyinin Nazmiye Demirel’le tanışıklığına bağlıyordu; ama bu bağın ne olduğu imalar ve dolambaçlı ifadelerle dolu haberden tam anlaşılmıyordu. Ertesi gün haberi yazan Necdet Onur ve yazı işleri müdürü Rahmi Turan gözaltına alındı, gazete binası kurşunlandı, gazetenin patronu Haldun Simavi’nin evindeki mürebbiye Brenda, İngiliz casusu olduğu gerekçesiyle sınırdışı edildi. 23 Kasım’da Günaydın da karşı atağa geçti ve 12 Mart 1971 darbesine kadar çok sert bir muhalefet yürüttü. Gazeteci Ahmet Kahraman, kavganın sözkonusu haberden önce başladığını, asıl sebebinin Haldun Simavi’nin yurtdışından getirttiği ve gümrükte el konulan klozetini kurtarmak için yardım istediği Demirel’in ters cevap vermesi olduğunu yazar ve kavgayı “helâ taşı kavgası” olarak adlandırır.
12 Mart 1971 darbesinin ardından çok sayıda gazeteci de tutuklandı ve bazı gazete ve dergilere kapatma cezası verildi. Tutuklanan gazetecilerin çoğu 1974’te af çıkana kadar cezaevinde kaldı.
Eylül ayında anayasadaki gazete ve dergilerin ancak yargıç kararıyla toplatılmasını öngören madde değiştirildi ve savcılara da toplatma yetkisi verildi. Yeni yasa maddesi, tek parti ve DP dönemlerinin basın yasalarındaki yoruma açık maddeleri hatırlatan ifadelerle doluydu.
Politik kutuplaşmanın arttığı ve toplumun iki kampa bölündüğü 1970‘li yıllar, enteresan bir şekilde büyük basının politikadan uzaklaştığı, gazeteci Orhan Koloğlu’nun “apolitik olmayı meziyet gibi sunuyorlardı” diye tanımladığı bir dönem oldu.
Ancak 1970‘li yılların ikinci yarısındaki politik şiddet gazetecileri de vurdu. Gazeteciler Cemiyeti’nin verdiği rakamlara göre sadece 1978- 1980 yılları arasında sekiz gazeteci öldürüldü.
Milliyet‘i Milliyet yapan adam
Milliyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979’da evine dönerken arabasının içinde kurşunlanarak öldürüldüğünde 50 yaşındaydı. Tetikçi Mehmet Ali Ağca yakalanmasına rağmen cinayet 35 yıldır aydınlatılamadı. Abdi İpekçi 19 yaşında gazeteciliğe başlamış ve henüz 25 yaşındayken Milliyet’in başına geçmişti. Doğru haberi gazeteciliğin namusu sayıyor ve bu konuda çok titiz davranıyordu. Türk basınına “çifte kontrol” ve çağdaş haber yazma teknikleri başta olmak üzere birçok yenilik getirmişti. Kitle gazeteciliğine seviye kazandıran, kendi ekolünü yaratan ve kendisinden önce birkaç kez yayına başlayıp başarısız olan Milliyet’i Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri yapan İpekçi, uluslararası basın camiasında da saygı gören bir gazeteciydi.
1980-1990 EVRENLİ VE ÖZALLI YILLAR
En şiddetli darbeden basın da payını aldı
12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. 10 yılda tam 3 bin gazeteci yargılandı.
TRT spikeri Mesut Mertcan, 12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı ve yeni oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi’nin başkanı Kenan Evren’in imzasını taşıyan, “Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir. Yurtdışına çıkışlar yasaklanmıştır, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur” bildirisini okuduğunda son askerî darbenin üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti.
Darbeyle birlikte birçok insan gibi gazeteciler için de kara günler başladı. Onlarca gazeteci ve yazar mahkemeye çıkarıldı, birçoğu tutuklandı. Dışarıda kalanlar için de yayın yasakları ve sansür nedeniyle gazetecilik yapmak çok zorlaşacak, hemen her görüşten gazete ve dergiye kapatma cezası verilecekti.
Dönemin Hürriyet gazetesinin yazı işleri müdürü olan Seçkin Türesay o günleri şöyle anlatıyor: “Yazı işlerinde duvarda bir pano vardı. Bir telefon çalar, ‘Ben Onbaşı, Üsteğmen veya Yüzbaşı Mehmet Ali… Kahramanmaraş’taki silahlı çatışmanın haberinin yayımlanması yasaklanmıştır.’ Bu kadar. Bu mesajı alt rütbedekiler verirdi, basınla ilişkilerden sorumlu albay çok önemli olaylarda çağırır, fırçalardı. Yazı işlerinde mesajı alan, mesajı panoya yapıştırırdı.”
1983 seçimlerinin ardından sivil iktidar dönemi başladı ama Başbakan Turgut Özal, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter” ve “Gazete okumayın, yanlış yönlendirilirsiniz” sözlerinden de anlaşıldığı gibi gazetecilerden pek hoşlanmazdı. Kendine yakın olanları el üstünde tutuyordu ama muhalif gazetecilere karşı çok sertti.
Gazeteci Hıfzı Topuz’un aktardığı rakamlara göre 1980-1990 arasında 2 binin üzerinde basın davası açıldı, 3 bin gazeteci, yazar ve yayıncı yargılandı. Yazı işleri müdürlerine 5 bin yıldan fazla hapis cezası verildi.
1980‘li yıllar, basın sektörünün yapısında da radikal değişliklerin olduğu yıllardı. O zamana kadar büyük gazeteler, gazeteci aile büyüklerinin kurduğu aile şirketlerine aitti. 1980’de Aydın Doğan’ın Milliyet’in tamamına sahip olması, değişimin ilk büyük adımıydı.
Gazeteci kökenli olmayan işadamlarının patron olması gazetelerin yüksek kâr odaklı işletmelere dönmesinin de başlangıcı oldu. Artık tiraj ve reklam geliri, iyi gazetecilikten daha önemliydi. 1980’lerin ikinci yarısındaki promosyon savaşının başlama sebebi de tiraj kavgasıydı. Reklam gelirlerini arttırmak için işdünyasıyla iyi geçinmek şart oldu. Basında 1970’lerdekinden daha ağır bir depolitizasyon süreci başladı.
EROL SİMAVİ’NİN MEKTUBU
İktidarın kağıt silahı
Hükümetlerin gazetelere karşı en büyük gücü, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin tek kağıt kaynağı olan kamuya ait SEKA kağıt fabrikalarıydı. Turgut Özal da bu silahı kullanıyor, basını cezalandırmak istediği zaman gazete kağıdına zam yapıyordu.
Erol Simavi, Hürriyet’in 40. kuruluş yıldönümünde Başbakan Turgut Özal’ı ağırlıyor.
Basınla iktidar arasındaki ilişki 29 Kasım 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazetecileri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak algılandı. Arkasından gelen kağıt zammıyla ortalık iyice karıştı.
17 Nisan’da tüm gazeteler, fiyatlarını 200 liradan 250 liraya çıkardıklarını bildirerek bunu kağıda Aralık ve Ocakta yapılan iki SEKA zammına bağladılar. Ertesi gün, Özal bir gazetecinin “Kağıda yine zam yapılacak mı?” sorusuna “Yapıldı bile” yanıtını verdi. Hükümet, gazetelerin fiyat artışının üzerinden bir gün geçmeden, kağıda yüzde 35’lik yeni bir zam yapmıştı ve gazeteler bunu bir Pazar günü başbakanın ayaküstü yaptığı bir açıklamadan öğreniyorlardı.
En çok öfkelenen Hürriyet’in sahibi Erol Simavi oldu. 19 Nisan’da Hürriyet, sürmanşetini kaplayan “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektupla çıktı. Simavi, Özal’ı kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikinci?..” Ancak bu öfke patlaması çabuk söndü. Hürriyet’in Mayısta kutladığı 40. kurulus yıldönümüne Başbakan da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı. Hürriyet’in bu fotoğrafı manşete taşıdığı birinci sayfasında, sürmanşette Özal’ın rakibi Demirel’in aleyhine bir başka haber vardı.
1990-2000 FAİLİ MEÇHUL YILLAR
İttihat ve Terakki yöntemlerine dönüş
Türkiye’nin insan hakları alanında büyük bir gerileme yaşadığı 1990’lı yıllar, yüzyıl başındaki İttihat ve Terakki dönemini hatırlatan gazeteci cinayetlerine sahne oldu. Yalnızca 1992 yılında tam 14 gazeteci öldürüldü.
Türkiye 1990’lı yılların başından itibaren karanlık bir döneme girdi. Bir taraftan Güneydoğu’da savaşın şiddeti artmış, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar ve toplu öldürmeler alışıldık haberler olmuştu. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere batıdaki büyük kentlerden de siyasi cinayetler, yargısız infazlar ve asker – polis – mafya tarafından oluşturulmuşçetelerin eylemleriyle ilgili haberler geliyordu.
Bu gidişata paralel olarak devletin basın üzerindeki baskılarıda artıyordu. 15 Aralık 1990’da Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı ve Yıldırım Akbulut’un başbakanlığı döneminde çıkarılan kararnameyle Olağanüstü Hal Valisi’ne darbe dönemlerini andıran yetkiler verildi. Kararnameye göre OHAL Valisi, kamu düzenini bozacağını ve halkın heyecanlanmasına sebep olacağını düşündüğü gazete ve dergiyi, mahkeme kararına gerek olmadan yasaklama ve toplatma yetkisine sahip olacaktı.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993’te arabasına konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti.
1991’in Nisan ayında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu’yla yeni kısıtlamalar getirildi. Kanun, basın meslek örgütlerinin tepkisini çektiyse de yürürlüğe girdi ve çok sayıda gazeteci bu yasaya dayanarak mahkum edildi.
Gazeteciler Cemiyeti’nin rakamlarına göre 1990‘lı yıllarda tam 37 gazeteci ve yazar, çoğu aydınlatılamayan, şüpheli suikastlere kurban gitti. En kötü yıl, 14 gazetecinin öldürüldüğü 1992 yılıydı.
Bazı gazete patronları 1985‘ten beri özel televizyon yayıncılığı izni almak için uğraşıyor, ancak iktidar bunun için erken olduğunu düşünüyordu. 1990’lı yıllarda özel televizyon kanalı kurmanın önü açılınca bu gazete patronları, yeni televizyon kanallarının ya sahipleri ya ortakları oldular. O tarihten sonra da basından medyaya geçişve holdingleşme dönemi başladı.
Yine bu yıllarda başka sektörlerden gelip basın sektörüne yatırım yapan işadamlarının sayısı arttı. Bu işadamlarının medyaya girme sebebi medya sektöründe kâr etmek değil, medya sayesinde edindikleri gücü faaliyet gösterdikleri diğer alanlarda ve siyasal iktidara karşı kullanmaktı.
Basın özgürlüğü iktidarla basın patronları arasına sıkışıp kalmıştı. İktidar kendisini destekleyen medya kuruluşlarını ödüllendiririrken, diğerlerini cezalandırıyordu. Patronlar ise gazetecilik alanıyla ilgilenmek yerine diğer ekonomik beklentilere odaklanmıştı. Bunun sonucunda habercilik ve medya içeriği daha önce olmadığı kadar kötü bir noktaya taşındı.
1990’lı yılların ayırıcı bir özelliği de, güçsüz iktidarlar ya da pamuk ipliğine bağlı koalisyonlar döneminde medyadaki büyük sermaye gruplarının alışılmışın tersine siyaset üzerinde baskı kurabilmiş olmalarıdır
Türkiye’ye ilk giren kozmetik markalarından biri olan Tokalon, 1930’lu yıllarda ilginç reklamlarının da etkisiyle pazarın en önemli oyuncusu olmuştur. Önceleri, en bilinen ürünleri “penbe rengindeki” kremdir. Viyana Tıp Fakültesi’nden Doktor Stejskal’ın “genç hayvanların cildinden istihsale (üretmeye) muvaffak olduğu” kremi kullanan kadınlar yalnızca üç günde sonuç almakta ve yirmi yaş genç görünmektedir!
1933’te her ilanda bir senaryo yer almaya başlar. Kocası Sezai’yi “şayanı hayret teni ve beyaz cildi olan sarışın daktilo”ya kaptıran Saadet hanım, Tokalon kullanan on yıllık karısına yeniden aşık olan Bay Nihat, 19 yaşındaki genç kızın nişanlısını Tokalon sayesinde elinden alan 35 yaşındaki bayan Sacide hep bu senaryoların kahramanlarıdır.
1935’ten sonra ilanlarda “isminin neşredilmesini istemeyen” kadınların mektuplarına da yer verilir. Sözgelimi, bir sahne sanatkârı hanımefendi, “Holivud’da bir sinema yıldızı teninin solmağa başladığı an kazanç ve muvaffakiyetini kaybeder” demekte, kendisinin 40 yaşında olmasına rağmen Tokalon sayesinde 20 yaşında kadın rollerinde oynayabildiğini yazar.
Bu arada, kremin üç gün olan etki süresi 1935’te altı haftaya kadar çıkmıştır. Geceleri sürülen pembe kremin yanına da “muhtevasında kaymak köpüğü olan” ve sabahları sürülen beyaz krem eklenmiştir.
SEMT TARİHİ
Büyük yangından sonra Tatavla, Kurtuluş oldu
İstanbul’da Rumların yaşadığı Tatavla’da 1929’da çıkan yangında yüzlerce ev kül olmuş, Yunanistan’daki gazetelerin eleştirilerine Türk gazetelerinin karşılık vermesiyle başlayan tartışmaların sonucunda, yüzyıllardır Tatavla olan semtin adı Kurtuluş yapılmıştı.
21Ocak 1929’da, bugün bir kısmı Şişli bir kısmı Beyoğlu ilçesine bağlı bir semt olan Kurtuluş’ta çıkan yangında yüzlerce ev yandı, yangından sonra sakinlerinin büyük çoğunluğu Rum vatandaşlar olan semtin dokusu ve kimliği büyük bir değişime uğradı. Semtin o zamana kadar Tatavla olan adı da yangınla başlayan tartışmalardan sonra Kurtuluş yapılmıştı.
#tarih Yayın Kurulu Üyesi Cengiz Kahraman’ın önümüzdeki ay Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak, İstanbul Kış Günlüğü 1929-1954 adlı kitabında yer verdiği Tatavla Yangını’nda gazetelere göre 500, resmi rakamlara göre ise 216 ev yandı. Dar sokaklara dizilmiş iki-üç katlı ahşap evlerden oluşan semtin yarısından fazlası kül oldu.
Yunanistan’daki bazı gazeteler Bizans döneminin mirası bir Rum semti olan Tatavla’daki yangına yeterli müdahalenin yapılmadığını, mağdurlara yardıma da devletin değil, Yunanistan elçiliği ve Patrikhanenin koştuğunu yazdılar. Bu iddialar üzerine çileden çıkan milliyetçi Türk gazeteleri de karşılık verdi. Bu gazetelerde Tatavla’nın Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yetiştirdiği Rum kabadayılarıyla ve serserileriyle meşhur oluşu hatırlatılıyor, 1793’te çıkarılan fermanla Rum olmayanların ikametinin yasaklandığı semtte Cumhuriyet’in ilanına rağmen hala neden Rumların yaşadığı soruluyordu.
İki ay süren tartışmaların sonucu, belediyenin 24 Mart’ta aldığı kararla semtin adını değiştirmesi oldu. Akşam gazetesi bu “müjdeyi” okurlarına şöyle duyuruyordu: “Tatavla kasa hırsızlarını, canileri hatırlatan bir isimdir. Bu itibarla da fena bir tesir husule getirmektedir. Haber aldığımıza göre Şehremaneti bu cihetleri nazarı dikkate alarak bu semtin ismini değiştirmeğe ve Tatavla ismini Kurtuluş’a tahvil etmeğe karar vermiştir.
Vilayetçe icap edilen muamele yapıldıktan sonra Tatavlanın ismi ‘Kurtuluş’ olacaktır. Bir zamanlar canilerin, Hrisantos gibi şerirlerin ilticagahı olan Tatavla, şimdi bir çok Türk ailelerin oturduğu temiz bir yer olmuştur. Bu itibarla eski çirkin isminin kaldırılması ve ‘Kurtuluş’ tevsimi çok muvaffaktır”.
İki gün sonra Yangından iki gün sonra çekilen fotoğraf, felaketin boyutlarını gözler önüne seriyor (üstte).Tatavla adının “canileri hatırlatığını” yazan Akşam, semtin yeni adının Kurtuluş olmasına en çok sevinen gazetelerden biriydi.
Sürekli fikir değiştiren Oğlaklar
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
ALP EJDER KANTOĞLU
Oğlaklar bütün eğilim ve kabiliyetlerini ateşten alır. İşlenmek için ateşe ihtiyaç duyan her ne varsa Oğlaklara muhtaçtır. Yerin bağrında gizlenmiş metalleri bulmak ve nice dehlizlerdeki cevherleri eritip çıkarmak ve tabii ki altın ve gümüşe şekil vermek hep onların işidir. Demir ve bronzu eritmeye yarayan aletler, buğdaya son şeklini veren fırınlar da Oğlakların insanlara armağanıdır. Soğuğu yok eden kıyafetler ve gereçlere de meraklıdır Oğlak. Ne de olsa kışın en uzun gecesi onun döneminde yaşanır. Ve tabi gündüzlerin zamanını uzatarak yeni bir yıla merhaba demek de Oğlak’a düşer. Sü- rekli değişen fikirleriy- le bir o yana bir bu yana savrulurlar. Bu burcun ilk yarısında doğanlar Venüs’ün hizmetkârıdır ancak Aquarius’un beslediği balığın etkisiyle güzel bir yaşlılık onları bekler.