Yazar: Murat Toklucu

  • TAVANARASI

    KİŞİSEL GELİŞİM

    Etek boyunun eğitime etkisi

    Beyoğlu’ndaki Yıldız Dans Evi, 1970 yılında her gün 12.00-17.00 arası “Avrupa’da çıkan en son dansların” öğretileceği kursları­nı duyururken eğitmenlerin mi­ni etekli olduğunu özellikle vur­gulamış. 1960’lı yılların başın­da ABD’den tüm dünyaya yayılan twist dansını öğretmek için 1967’de açılan Yıldız Dans Evi’nin kursla­rının büyük ilgi gördüğü fotoğraf­lardan anlaşılıyor. Bir karede mini etekli eğitmenle birlikte görülen ki­şi de ünlü sanatçı Erkin Koray.

    Erkin Koray mini etekli eğitmenle.

    İlk dans salonunun 1920’de Şişli’de açıldığı İstanbul’daki ilk dans dershaneleri 1927’de hizme­te başlamıştı. Çarliston dansını öğrenmek isteyen kadın ve erkek­ler için ayrı ayrı açılan bu kurs­lar bir süre sonra Valilik tarafın­dan kapatıldı. Dans kursları asıl patlamayı ise jimnastiği çağrıştı­ran birtakım hareketlerle süsle­nen acayip dansların moda olduğu 1980’li yıllarda yaptı.

    MATBUAT

    Tam Aziz Nesin’lik reklam sayfaları

    Aziz Nesin’in 1962’de çıkardığı Zübük gazetesi siyasetten sanata spordan matbuat dünyasına kadar her alana el atar, her şeyle dalgasını geçer. Tabii reklamlarla da.

    Aziz Nesin’in 1961’de yaımlanan romanı Zübük, çıkarı uğruna her şeyi yapabilecek, yalancı, düzenbaz, ahlaksız, hırsız ve dönek kasaba politikacısını anlatır. Bugün de Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri bu siyasetçi tipi olduğu için Zübük güncelliğini hiç yitirmemiştir. Aziz Nesin, bu siyasetçiyi “Kağnı gölgesinde- ki it” diye tanımlar. Romanın ilk baskısının kapağında bu sözün açıklaması da vardır: “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi göl- gem sanırmış”.

    1961’de basılan Zübük’ün
    kapağı Sait Maden’e ait.

    Romanın gördüğü büyük ilginin rüzgârından yararlanmak isteyen Nesin, 1962 yılı Ocak ayında Zübük isimli bir mizah gazetesi çıkarmaya başlar. Sloganı, “Ne sağcıyız ne solcu futbolcuyuz futbolcu” olan gazetenin haberleri bugünkü Zaytung’un haberleri gibi “uydurma”dır. Pazartesi günleri çıkan Zübük, siyasetten sanata spordan mat­buat dünyasına kadar her alana el atar; herkesle, her şeyle dal­gasını geçer.

    Gazetenin uydurma rek­lamları ise özel bir ilgiyi hak edecek kadar enteresandır. “Vatandaş Yeşilay’a inanma, çek kafayı sür safayı” başlık­lı sözde Tekel ilanının sonun­da, “Ne kadar içerseniz, devlet bütçesinin geliri o kadar artar. Sonra o paralarla İmam Hatip Okulu ve cami yapılır” yazar örneğin. Gericiler için üretilen, “Geri” mar­ka saatlerin en önemli özelliği ise her on daki­kada bir saat geri kal­masıdır. Gericilerden sözedilmişken ırkçılar da unutulmaz elbet­te. Bozkurtlar Yetişi­yor adlı kitap ilanında­ki yazar N. İtsiz, ünlü Turancı yazar Nihal Atsız’a gönderme­dir. “Boş” marka radyoların ise içi boştur, çünkü radyodaki alaturka şarkılardan ve yavan konuşmalardan bıkanlar için özel olarak üretilmiştir.

    Gazetenin kendi promos­yon ilanlarında, çekilişle seçilecek ilk üç okura nasihat verileceği, dördüncü ve beşin­cinin Galata Kulesi ile Beyazıt Kulesi’ni kazanacağı yazar.

    Aziz Nesin’in dar bir kad­royla çıkardığı ve yazıların çoğunu kendisinin yazdığı Zübük, 42 sayı çıktıktan son­ra bir yaşını bile tamamlaya­madan yayın hayatına veda etmiştir.

  • 5 kişiyi vurdular, zincire vuruldular

    5 kişiyi vurdular, zincire vuruldular

    1932 yılında Türkiye’nin ilk banka soygununun yaşandığı Bursa, henüz bu olayın şokunu üzerinden atamadan 1933 yılında iki kişinin öldürüldüğü bir yol kesme ve soygun olayıyla daha sarsılır. Soyguncuların olaydan sonra üç kişiyi daha öldürüp kaçtıkları Samsun’da yakalanmaları, önce İstanbul’a ardından Bursa’ya getirilmeleri ve yargılanmaları Türkiye’yi aylarca meşgul eder. Hikaye darağacında çekti.

    5 kişiyi vurdular
    Bir buçuk aydır aranan ve Samsun’da yakalanan Bursa soygunu zanlıları önce İstanbul’a, buradaki iki günlük sorgunun ardından da Bursa’ya gönderildi. Zanlılar, elleri kelepçeli ve boyunlarından birbirine zincirli halde Samsun’dan getirildikleri yolcu vapurundan Kabataş’ta kıyıya çıkarılıyor. Tarih, 24 Temmuz 1933.

    Yedi kişilik soygun­cu çetesi, 3 Haziran 1933’te Bursa kent merkezinden Orhaneli ilçesi­ne giden yolun 11’inci kilomet­resinde yedi saat boyunca pu­su kurmuş ve kamyondan boz­ma bir otobüsün de içlerinde olduğu beş araçtaki 40 kişinin bütün değerli eşyalarını gasp etmiştir. Otobüste bulunan ve Orhaneli’ye göreve giden jan­darma karakol komutanı Hak­kı ve er Nuri silahlarını çekin­ce soyguncular karşı ateş açıp ikisini de yaralar. Elinden ve omuzundan yaralanan Nuri kendini yolun kenarındaki kü­çük uçurumdan aşağı atıp ölü numarası yaparak kurtulur. Yaralı haldeki Hakkı ise başı­na son bir kurşun daha sıkan bir soyguncu tarafından öldü­rülür. Otobüs yolcularından Ali Ağa adlı köylünün sopay­la başına vurduğu bu soygun­cu sendeleyip yere düşer. Di­ğer çete elemanlarının üzerine ateş açtığı Ali Ağa yaralanır, az önce başına sopayla vur­duğu soyguncu yerden kalkıp Ali Ağa’nın ağzına tam yedi el daha ateş eder. Ali Ağanın ölü­müne 12 yaşındaki oğlu da ta­nıklık etmiştir.

    5 kişiyi vurdular
    Soyguncular, İstanbul’dan Mudanya’ya götürüldükleri teknede.
    5 kişiyi vurdular

    Soygun haberi Bursa’ya sa­atler sonra ulaşır çünkü çete Orhaneli-Bursa telefon hattını da kesmiştir. Haber duyulun­ca kent genelinde arama baş­lar. Valilik, bütün ilçe ve köy­lere, mıntıka sınırlarına giren herkesin kimlik bilgilerini al­maları yönünde emir yollar. 5 Haziran’da, iki gün önceki soy­gunun yaşandığı yere 65 kilo­metre mesafedeki Yenişehir ilçesine bağlı bir köye gelen iki yabancı, kendilerine dur ihta­rında bulunan bir köy koru­cusunu öldürüp birini de ağır yaralar. Tanık ifadelerine göre bu iki kişinin eşgâli soyguna katılanlardan ikisine benze­mektedir. Bu olaydan sonra soyguncular kayıplara karışır.

    CSI Bursa: Çorap söküğü gibi

    Jandarma ve polis ilk olarak 40 kişinin ifadesine başvur­muştur. Tüm ifadelerdeki or­tak nokta, haydutların koyu bir Karadeniz şivesiyle konuş­tuğudur. Bunun üzerine po­lisler Karadenizli vatandaş­ların kaldığı han ve kahvelere baskınlar yapar. Soygundan bir gün önce Orhaneli otobü­sünün saatini soran birkaç kişilik Karadenizli grubun bu kahvelerden birinde Laz İbra­him adlı kişiyle birlikte otur­dukları ihbarını alan polis, İb­rahim’i gözaltına alıp soygun mağdurlarıyla yüzleştirir. Hiç­biri İbrahim’i teşhis edemez. Ancak soyguna katılmamışsa bile kendisini kahvede beş-altı kişilik yabancı bir grupla gö­renler vardır.

    Sorguya alınan İbrahim kendisine iftira atıldığını öne sürmektedir. O gün kahveye gitmemiştir bile. Polisin ko­nuştuğu kahve sahibi ise İbra­him’in o gün kahvede olduğu­nu, hatta masadaki Cumhu­riyet gazetesine sürekli imza atıp karaladığı için kendisini uyardığını ve sonunda gazete­yi masadan çekip aldığını söy­ler. Üstelik karalanmış gazete hâlâ durmaktadır. Polislerin, Emniyet’teki ifadesine attığı imzayla gazeteye karalanmış imzaların aynı olduğunu gös­terdiği İbrahim sonunda çözü­lür. Evet, kahvede soyguncu­larla oturmuştur ama soygun yapacaklarını bilmemektedir. Yusuf adlı şoförün ismini verir polislere. Kendisini soyguncu­larla Yusuf tanıştırmıştır.

    Yusuf polislere çok çabuk çözülür. Olay gününden beri cinayetlerin şokunu atlatama­mıştır ve gazetelerin yazdığına bakılırsa ifadesini ağlayarak vermiştir. Altı kişi soygunla­rı yaparken, Bursa’nın yerlisi olan Yusuf tanınmamak için bir ağacın arkasında saklan­mıştır. Rizeli olduklarını söy­lediği soyguncuların tek tek adını verir. Kendine ait iki otomobili olan Yusuf, ilçelerde yaşayan zengin tacirleri de sık sık Bursa’ya getirip götürmek­te ve kimin yanında çok para taşıdığını bilmektedir.

    5 kişiyi vurdular
    Bursa soygunu davasının başladığı 2 Ocak 1934’te sanıklar Bursa Adliyesi’nden cezaevine götürülüyor. Boyunlarında yine zincir var.
    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular

    Artık çete elemanlarının isimleri polisin elindedir. Em­niyet Genel Müdürü’nün de Bursa’ya gelip bizzat katıldığı soruşturma sürerken sanıklar İstanbul ve Karadeniz kentle­rinde de aranmaktadır. Niha­yet 17 Temmuz gecesi soyguna katılan beş kişi ile onlara ya­taklık eden üç kişi Samsun’da bir otelde yakalanır. Boyun­larından birbirine zincirli ve elleri kelepçeli halde Sam­sun’dan İstanbul’a yolcu gemi­siyle getirilen sanıklar iki gün İstanbul polisince sorgulanır. Daha sonra tekneyle Mudan­ya’ya ve oradan da Bursa’ya götürülürler. İlk ifadelerinde çetenin altıncı mensubunun Rize’de saklandığını söylemiş­lerdir, Şapoğlu Hüseyin adlı bu kişi de bir gün sonra yaka­lanıp Bursa’ya gönderilir.

    26 Temmuz’da Mudan­ya’dan Bursa’ya gelen sanıkları tren istasyonunda 10 bin kişi beklemektedir. Sanıklar ceza­evine güçlükle götürülür.

    Çetenin lideri Piyade (oğ­lu) Mustafa adlı kişidir. Mus­tafa’nın 16 ve 17 yaşlarında­ki kardeşi Piyade Mehmet ve Piyade Osman, kız kardeşi­nin kocası Karabiber Hakkı ve uzaktan akrabaları Bekir ile Şapoğlu Hüseyin çetenin diğer mensuplarıdır.

    Soyguncuların yargılanma­sına 2 Ocak 1934’te başlanır. Bursa Adliyesi hıncahınç do­ludur. İlk gün alınan sanık ifa­delerine göre soygundan sonra şoför Yusuf Bursa’da kalırken altı kişi Mudanya’ya gitmiş­tir. Dördü buradan İstanbul’a kaçmış, Mehmet ve Osman kardeşler ise Yenişehir üzerin­den Adapazarı’na gitmiş ve bu kentte yaşayan Adem adlı ta­nıdıklarının yanında üç hafta saklanmıştır. Yenişehir’de bir korucuyu öldüren birini yara­layan iki kardeş Adapazarı’nda da rahat durmamış, Nuri Bey adlı tüccarı ve evinde saklan­dıkları akrabaları Adem’i de öldürmüşlerdir.

    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular
    Altı sanığa idam cezası verip ikisinin yaşının küçük olması nedeniyle cezalarını 15 yıla indiren Bursa Ağır Ceza Mahkemesi heyeti.
    5 kişiyi vurdular
    “Tam bir katil tipi var”
    Sanıklardan, en sağdaki çete reisi Piyade Mustafa. Onun solunda 16 yaşındaki kardeşi Piyade Mehmet oturuyor. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin en solda. 1 Şubat 1934.

    Mahkemenin ikinci ve üçüncü günü 27 tanık dinle­nir. Tanıkların tamamı çe­te mensuplarını teşhis eder. Hepsinin özellikle vurguladığı, Şapoğlu Hüseyin adlı soygun­cunun çok zalim davrandığı ve yaralı jandarma ile köylü Ali Ağa’ya son kurşunları onun sı­kıp öldürdüğüdür. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin bu suçlamalara “Ben onları öl­dürmesem onlar beni öldüre­cekti” diye karşılık verir. Mah­keme Şubat ayına ertelenir.

    1 Şubat’taki duruşma acık­lı anlara sahne olur. Babası­nın öldürülmesine tanıklık eden 12 yaşındaki Hüseyin’in ifadesi, duruşmayı izleyenle­ri gözyaşlarına boğar (Bu du­ruşmadan sonra Hüseyin ve yetim kalan diğer beş kardeşi için yardım kampanyası baş­layacaktır). Tanık olarak din­lenen otobüs yolcularından öğretmen Ahmet Hamdi jan­darmanın öldürülme anında çok korktuğunu o yüzden her şeyi rüya gibi hatırladığını ve sanıkları teşhis edemeyeceği­ni söyleyince hâkim kendisi­ni, “Zaten eğer sizde öldürülen köylünün onda biri kadar cesa­ret olsaydı haydutlardan birka­çını yakalardınız” diye azarlar.

    Mahkeme kararını 6 Şubat 1934’te açıklar. Altı sanık ida­ma, şoför Yusuf üç sene altı ay hapis cezasına çarptırılır. Yaşı 18’den küçük Piyade Osman ve Piyade Mehmet kardeşlerin cezası 15 yıl hapse çevrilir.

    Mahkemenin kararını açıklamasından iki sene son­ra, 3 Şubat 1936’da idam ka­rarları infaz edilecektir. Bursa Cumhuriyet Meydanı’nda (Heykel) gece saat 01.00’de başlayan idamlar iki buçuk saat sürer. Çete reisi Piyade Mustafa’nın son sözleri “Beni asmayın, kurşuna dizin” olur­ken, Cumhuriyet’in “tam katil tipi var” dediği Hüseyin psi­kopatlığın hakkını verecek ve son sözleri sorulunca, “Yorgan altında ölmektense urganda ölmek evladır” diyecektir.

    Dört mahkumun asılı ce­sedi sabah 10’a kadar mey­danda teşhir edilir. Akşam gazetesinin deyimiyle, “Şid­detle esen lodos, ince birer ipin ucunda can veren hay­dutları birer topaç gibi dön­dürmektedir”.

    31 EKİM 1932: 3450 LİRA ÇALINDI

    Birbiriyle karıştırılan Bursa soygunları

    5 kişiyi vurdular

    Türkiye tarihinin ilk banka soygununun adresi de Bur­sa’dır. 31 Ekim 1932’de Osmanlı Bankası’nın Bursa şubesine as­ker kılığında giren iki soygun­cu, kasalardan birinde bulunan 3450 lirayı alıp kaçar. İçinde 100 bin lira olan diğer kasa, soyguncuların kasayı açmasını istediği memurun uyanıklık edip “Anahtar Gemlik’e giden bir arkadaşımızın yanında” demesiyle kurtulmuştur. Olay yalnızca Bursa için değil, tüm Türkiye için büyük bir şoktur. Gazeteler olayı günlerce yazar, soygunun “Amerikanvari” oluşu özellikle vurgulanır.

    Bu olaydan yedi ay sonra gerçekleşen Bursa-Orhaneli yolundaki soygunun failleri aranırken ilk günlerde genel kanı bu kişilerin Osmanlı Ban­kası’nı da soyanlar olduğudur. Failler yakalandığında polis de önceleri bunu araştırır, ama iki soygunun faillerinin aynı kişiler olmadığı ortaya çıkar.

    Osmanlı Bankası’nı soyan­lar epey bir süre yakalanma­mayı başardıktan sonra 10 Ocak 1937’de Bursa’nın İnegöl ilçesinde ele geçirilirler. İnegöl­lü Ahmet ve Süleyman adlı iki soyguncuyu olay planlanırken birlikte oldukları ama son anda soyguna katılmaktan vazge­çen arkadaşları ihbar etmiştir. 11 Şubat 1937’de başlayan yargılama sonucu iki sanık 28 Haziran 1937’de yedişer sene hapis cezasına çarptırılırlar.

    Ancak, Orhaneli soyguncu­larının Kabataş İskelesi’ndeki boyunları zincirli fotoğrafı internet ortamında yıllardır “Osmanlı Bankası soyguncu­ları Samsun’dan Bursa’ya sevk edilirken Karaköy İskelesi’n­de” diye dolaşıyor. Yani iki soygunla ilgili bilgiler fena halde birbirine karıştırılmış du­rumda. Üstelik bu hatalı bilgi yalnızca internet ortamında değil birçok gazete-dergi haberi ve hatta kitapta bile kullanıldı.

    5 kişiyi vurdular
    Yanlış fotoğraf
    Bursa Orhaneli soygunu faillerini Kabataş İskelesi’nde gösteren bu fotoğraf, birçok kaynakta Osmanlı Bankası soygunu faillerinin fotoğrafı olarak yer alıyor.
  • Yeşil sahada ayva mevsimi

    Bundan tam 80 yıl önce, 1 Aralık 1935’te Galatasaray ve Güneşspor arasında oynanan maç Türk futbol tarihinde sahaya yabancı cisimlerin atıldığının kayıtlara geçtiği ilk futbol maçıdır. Galatasaray taraftarları maç boyunca sahaya ayva yağdırmıştır.

    Taksim Stadı’nda oynanan ve Zaman gazetesinin ifadesiyle, “asabi bir hava içinde cereyan eden” maçı sekiz kişi tamamlayan Galatasaray 6-2 kazanır. 7 bin kişinin izlediği maçın gerilimli olmasının sebebi Güneşspor’u 1933’te Galatasaray’dan ayrılanların kurmuş olmasıdır.

    Güneşspor 1938’de kapanıp tarihe karışır ama sahaya ayva ve başka sert meyvelerin atılması bir gelenek halini alır. 1960’ların ikinci yarısında kısa süreliğine yerini cam şişe atmaya bırakan ayva ve benzer meyvelerin stada sokulması 1981’de resmen yasaklanır. 1990’lara gelindiğinde sahaya sert meyveler yerine pet şişe, madeni para, çakmak ve meşale atmak yaygınlaşacaktır.

    Ve kadın iş hayatına
    10 parmakla atıldı…

    II. Abdülhamit’in sadece devlet dairelerinde kullanılmasına izin verdiği daktilo, Latin harflerinin kabulünden sonra yaygınlaştı ve daktilograflık özellikle kadınlar için gözde bir meslek oldu.

    Daktilo kursu, 1929 Daktilograf kadınlar, 1930

    Daktilonun ya da daktilo mantığının ortaya çıkışı daha eski olsa da ilk klavyeli makine 1874’te ortaya çıkmıştı. Ancak o dönem için büyük bir devrim sayılan bu daktiloları kullanan kişi yazdığı yazıyı göremiyor, yazdıklarını görebilmesi için şaryoyu bir ayak pedalı kullanarak kaldırması gerekiyordu. Yazının görülebildiği modeller 1914’te piyasaya çıktı.

    Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi adlı kitabında, 1900’lerin başlarında makine Türkiye’ye girdiğinde karşılaşılan en büyük zorluğun II. Abdülhamit sansürü olduğunu yazar. Sultan, daktilo kullanımına önce yalnızca bazı devlet dairelerinde izin vermiştir. Daktilonun sivil yaşamda yaygınlaşması için II. Abdülhamit’in tahttan inmesini beklemek gerekecektir.

    Türkiye’ye özel üretildiği için epeyce pahalı olan Osmanlıca harfli makinelerin teknik bir zorluğu da vardır: Osmanlı alfabesinde harflerin bitişikliği ve yerlerine göre biçimlerinin değişmesi.

    29 Ekim 1933’te Ordu Ortamektebi’nde açılan sergide yeni Türk kadını doktor, avukat ve daktilograf olarak canlandırılmış.

    Daktilonun yaygınlaşması ve ucuzlaması Latin harflerinin kabulünden sonra oldu. Gazeteleri daktilo reklamlarının doldurduğu bu dönemde, meslek sahibi olmak isteyen genç kadınlar arka arkaya açılan daktilo kurslarına büyük rağbet gösteriyordu.

    Ancak daktilolarda 1950’li yıllara kadar Amerikalıların Q klavyesi ve Fransızların A klavyesi kullanıldığı için sadece iki parmakla yazılabiliyordu. 1955’te milli klavye olarak bilinen F klavye geliştirince Türk daktilograflar çok daha hızlı yazmaya başladı. Uluslararası daktilografi yarışmasına ilk kez 1955’te katılan Türk takımı 1965’te Ece Özbayrak’la birinciliği kazandı.

  • 100 kadının ‘katili’ dergi

    100 kadının ‘katili’ dergi

    Gavsi Ozansoy’un 1957’de yayımlamaya başladığı Yaşanmış Facialar dergisi, her sayısında gerçek bir cinayetin fotoğraflarla yeniden canlandırıldığı ve öyküleştirildiği haftalık bir dergidir. Yüz sayıdan fazla yayımlanan derginin seçtiği cinayetlerin hepsi kadın cinayetleridir. Bu kadınların bazıları, derginin ifadesiyle “Bir yuvanın kadınıyken aşk ve şehvet kadını olmuş” ya da “Gezip tozma illetine tutulmuş”tur, bu nedenle öldürülürler. Fotoğraflarda, öldürülen kadınları pek tanınmayan aktristler ve şarkıcılar canlandırır. Öykülerin dili çok zaman pornografiye kaçar, fotoğraflar da tahmin edileceği gibidir. Kadın cinayetlerini meşrulaştıran ve bazen apaçık teşvik eden “öyküleri” Haluk Cemal Beydeşman, Bedirhan Çınar ve Aydın Arıt gibi polisiye yazarları yazar. Bu isimlerden bazılarının gazetelere dini tefrika da hazırlıyor olması bir başka ilginç noktadır.

    ESKİ TRENDLER

    Fikri düellonun altın yılları

    Bir dönemin en çok konuşulan etkinliklerinden olan münazara turnuvaları, gazetelerin birinci sayfasına haber olacak kadar önemsenirdi. Bu kadar ilgi olunca, yasakların gelmesi de kaçınılmazdı.

    Sözlük tanımı “Bir jüri ve izleyiciler önünde kurala uygun tartışma” olan münazarada kimin doğru söylediği değil, hangi tezi ne kadar savunabildiği değerlendirilir. İlk turnuvanın 1932’de düzenlendiği Türkiye’de münazaraların altın çağı 1940’lı yılların ikinci yarısı ve 1950’li yıllardır. Bu dönemde münazarara turnuvaları gazetelere haber olacak kadar önemsenir. Münazarada jüri üyesi olmak da en az tartışmacı olmak kadar havalı ve saygın bir uğraştır. Ünlü akademisyenler, gazeteciler ve yazarlardan oluşan jüriler büyük sükse yapar.

    Münazarayı kazanan ekibin savunduğu görüş ne kadar “cins” ise gazetelere haber olma ihtimali o kadar artar. “Yalan ahlaksızlık mı yoksa zaruret mi?” tartışmasını “zaruret” diyenlerin, “Kadınlar çalışmalı mı evde mi oturmalı?” tartışmasını “evde oturmalı” diyenlerin, “Striptiz güzel sanatların bir dalı olabilir mi?” tartışmasını “olabilir” diyenlerin kazanması daha çok haber değeri taşır.

    Demokrat Parti iktidarının baskılarını arttırdığı 1950’li yılların ikinci yarısında münazara yasakları da başlamıştır. Milliyet yazarı Refi Cevad Ulunay, 26 Mart 1956’daki yazısında İktisat Fakültesi ile münazara müsabakasına girecek hukuk öğrencilerinin kendisini ziyaret ettiğini yazar. Öğrenciler, “Din, medeniyetin gelişmesine engel midir, değil midir?” başlıklı münazarada “engeldir” tezini savunma kurası çekmişlerdir. Gençlerin “Dindar ailelerin evlatları olarak bu tezi değil savunmak ağzımıza bile alamayız” dediğini yazan Ulunay’ın münazaranın engellenmesi çağrısı üzerine polis münazarayı yasaklar.

    Bir münazarayı izleyen lise öğrencileri, 1950’li yıllar.

    Bazen “hafif” konuların seçildiği münazaralar bile yasaklanır. Sözgelimi, 9 Mayıs 1958’de üniversitelilerin flört konusunda yapacakları tartışmaya izin verilmemiştir. 4 Nisan 1959’da ise “İnsan meramını en iyi nesirle mi anlatır, şiirle mi” başlıklı bir münazara yapmak isteyen CHP Eminönü teşkilatından gençlere, “Tartışmak yasak ama sohbet edebilirsiniz” diyen polis engel olur. Bunun üzerine gençler polise “Böyle bir münazaraya müdahale etmeye lüzum var mı, yok mu?” konusunda sohbet edeceklerini söyler. Polis bunun da bir tartışma sayılacağı gerekçesiyle gençleri parti binasından çıkarır.

    Öğrenci münazaraları dışında başka ilginç münazaralar da yapılır. Örneğin ayakkabı üreticileri, fiyatlarını yükselttiği gerekçesiyle deri ve köselecileri, manavlar kabzımalları münazaraya çağırır. 1959’da ise Tarsuslu yirmi şişmanın zayıflama ilaçlarının yararlı olup olmadığı konusunda yaptığı ve iki gün süren münazara gazetelere haber olur.

  • Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet

    Gerçek sebebi hiçbir zaman ortaya çıkmayan ve ünlü doktor Neşet Naci Arzan’ın öldürüldüğü Ankara Cinayeti bundan tam 70 yıl önce işlenmişti. Zanlılardan birinin genelkurmay başkanının oğlu olması, olaya ilgiyi arttırmış ve cinayet kamuoyunu yıllarca meşgul etmişti.

    Türkiye’yi sarsan ve II. Dünya Savaşı’nın bitişi, çok partili yaşama geçiş kararı gibi hayati gündem konuları arasında kamuoyunu aylarca meşgul eden Ankara Cinayeti işlendiğinde takvimler 16 Ekim 1945’i gösteriyordu. Ulus’taki Anafartalar Caddesi’nde bulunan Doktor Neşet Naci Arzan’ın muayenehanesine gelen bir kişi, bekleme salonunda bir süre bekledikten sonra doktoru tabancayla öldürmüş ve kaçmıştı. Çok tanınan ve sevilen doktor Arzan’ı öldürdüğünü söyleyen 23 yaşındaki Reşit Mercan adlı genç ertesi gün teslim olmuş ve cinayeti “doktor hastalığına karşı lakayt davrandığı, kendisini sanatoryuma yatırmadığı” için işlediğini söylemişti. Gazetelere yansıyan bilgilere göre katil, muayenehanede unuttuğu şapkası sayesinde yakalanmıştı.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Bolu’daki karar duruşmasında sanıklar Reşit Mercan (üstte) ve Haşmet Orbay (altta). Tarih 16 Kasım 1946. Cumhuriyet gazetesi arşivi.

    Cinayeti, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi haline getiren ise katil olduğunu itiraf eden Reşit’in, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet’le çok yakın arkadaş olması ve olaya Haşmet’in de karışmasıydı. 18 Ekim 1945’teki ilk duruşmada Reşit, silahı Haşmet aracılığıyla aldıklarını söylemişti. Aynı duruşmada, Reşit’in cinayeti işledikten sonra Haşmet’in evine gittiği de ortaya çıkmıştı. Oysa Haşmet, polis ifadesinde Reşit’i bir haftadır görmediğini söylüyordu.

    Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki beş duruşmanın ardından savcı, Reşit Mercan için idam, Haşmet Orbay içinse bir yıl hapis cezası verilmesini istedi. Mahkeme 13 Kasım 1945’te Reşit Mercan’ı cinayet işlemekten 20 yıla, Haşmet Orbay’ı ise zabıtayı şaşırtmak, katilin ele geçmesini güçleştirmek ve ruhsatsız silah suçlarından bir yıl hapis cezasına mahkum etti.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Cinayetin işlendiği apartman Doktor Neşet Naci Arzan, 16 Ekim 1945’te saat 19.00 sularında Anafartalar Caddesi’ndeki Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) Apartmanı’nın beş numaralı dairesinde bulunan muayenehanesinde öldürüldü. Apartmanın 1945’teki hâli.
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Cinayetin işlendiği bina bugün Aile Bakanlığı’na bağlı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne ait. Fotoğraf: Elvan Eker, 2015.

    Ancak kamuoyu bu karardan tatmin olmamıştı. Her şeyden önce duruşmalarda savcının ve mahkeme başkanının Haşmet’i kollayıcı tavrı dikkatlerden kaçmamıştı. Üstelik daha ilk gün Haşmet’in suça iştirak ettiği kesinleşmesine rağmen üç duruşma boyunca Haşmet tutuklanmamıştı. Bazı tanıklar dinlenmemiş, dinlenenlerin Reşit’i suçlu göstermesi için zemin hazırlanmıştı. Reşit Mercan’ın avukatı, birçok delilin yeterince incelenmediğini, cinayetin işlendiği apartmanda muayenehanesi olan ve olay yerine ilk gidenlerden tanık Doktor Fahri Ecevit’in (Bülent Ecevit’in babası) yerde gördüğünü söylediği patlamamış mermi örneğinde olduğu gibi bazı delillerin yok edildiği şüphelerini dile getirdi. Tüm bunlara Haşmet’in duruşmalardaki şımarık ve umursamaz tavırları eklenince Haşmet’e karşı bir nefret oluşması kaçınılmazdı. Genelkurmay başkanının oğlu Haşmet, aynı zamanda Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın yanında katipti. İlerleyen zamanlarda kadrosu olmasına rağmen işe gitmediği, yalnızca aydan aya maaş aldığı ortaya çıkacaktı.

    Reşit ise yoksul bir ailenin çocuğuydu. Daha anne karnındayken, babası 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz’da şehit olmuş, orta kısmını bitirdiği ve Haşmet’le tanıştığı yer olan Robert Kolej’den maddi nedenlerle ayrılıp eğitimine Ankara Gazi Lisesi’nde devam etmişti. Cinayetten birkaç ay önce, Ankara’da askerliğini yaptığı sırada Haşmet’le yeniden karşılaşmışlar ve bir süre aynı evde yaşamışlardı. Reşit, Haşmet aracılığıyla bir tercümanlık işi de bulmuştu.

    Mahkemenin adaleti sağlamadığı yönündeki şüpheler kısa sürede Haşmet’in işlediği cinayetin Reşit’in üzerine yıkıldığı söylentilerine dönüştü. Çok partili sisteme geçilme beklentisi, hem CHP içinde hem basında muhaliflerin sayısını arttırmıştı. Tasvir başta olmak üzere CHP’ye muhalif gazeteler, cinayetin üzerine gidip duruşmaları yakından takip ediyor, okuyucularına o güne dek pek alışık olunmayan tarzda, “tarafsız” haberler aktarıyordu. Bu yayınlar, Ankara Cinayeti ile ilgili şüphelerin oluşmasının en önemli sebebiydi.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Haşmet Orbay’ın anne ve babası Haşmet Orbay’ın babası Kazım Orbay, oğlunun karıştığı Ankara Cinayeti nedeniyle 30 Temmuz 1946’da genelkurmay başkanlığından ayrıldığında bu görevi iki buçuk yıldır sürdürüyordu. Haşmet Orbay’ın annesi ise Enver Paşa’nın kardeşi Mediha Hanımdı. Fotoğrafta, Mediha ve Kazım Orbay çifti 1930’lu yılların sonunda bir İngiltere seyahatinde görülüyor.

    Dosyayı inceleyen Yargıtay Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan da karardan tatmin olmamıştı. 26 Ocak 1946’da Karaoğlan’ın itirazını inceleyen Yargıtay, cinayet mahallinde tatbikat yapılmaması, delillerin yeterince incelenmemesi ve bazı tanıkların dinlenmemesi gerekçesiyle kararı iptal etti. Kararda, Haşmet Orbay’ın suça iştirak ettiğinin açık olduğu da yazıyordu. Başsavcı Karaoğlan’ın, Ankara’daki mahkemenin güvenilirliğini kaybettiğini ima ederek davanın başka bir yere alınması talebi bu kararda reddedilmişti ama ertesi gün Karaoğlan itiraz edince davanın Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşınması kararı çıktı.

    Bolu’daki duruşmalar 15 Mayıs 1946’da başladı. Daha ilk duruşmada bazı şeylerin değişeceği belli olmuştu. Reşit’in akrabası Şefik tanık olarak dinlendi ve Reşit’in cinayet saatinde kendi evlerinde olduğunu söyledi. Haşmet Orbay’ın avukatı Feridun Söğütlügil tanığa “Bunu niye önceden söylemedin?” diye sorunca Şefik, “İki kez polise gittim söyledim fakat beni dinlemediler, mahkemede anlatırsın deyip başlarından savdılar. Mahkeme de beni dinlemedi” yanıtını verir.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Avukatlıktan siyasete Ankara Cinayeti’nin Bolu’daki duruşmaları sırasında avukatlar hep ön plandaydı. Özellikle Reşit Mercan’ın avukatı Celal Yardımcı cesur çıkışlarıyla dikkat çekiyordu (ayakta). İlerleyen yıllarda Demokrat Parti’den milletvekili olan Yardımcı, bakanlık da yaptı. Haşmet Orbay’ın avukatı ise fotoğrafta Yardımcı’nın sağında görünen Feridun Söğütlügil’di. Söğütlügil, orduda muvazzaf binbaşı hakimken bu dava için avukatlığa soyunmuştu.

    İkinci tanık, Reşit’in kızkardeşi Şadiye’ydi. Şadiye, Ankara’daki savcı Kemal Bora’nın hem kendisini hem annesini nasıl tehdit ettiğini anlattı. İddiasına göre savcı Bora, Reşit’in annesi ve ablasını çağırmış, “Doktorla ilişkimiz vardı, Reşit doktoru o yüzden öldürdü” demelerini, böyle derlerse Reşit’in idamdan kurtulacağını söylemişti.

    Mahkeme heyeti, Ankara Emniyeti İkinci Şube Müdürü Naci Uluer’den de cinayet gününü yeniden anlatmasını istedi. Uluer, öldürülen doktorun masasında Reşit adına yazılmış iki reçete bulduklarını, bu nedenle doktorla en son görüşen kişinin Reşit olduğunu anladıklarını söyledi. Katilin unuttuğu şapkanın “bobstil” bir şapka olduğunu, genç birinin giydiğini düşündüklerini ve bazı eğlence yerlerinin vestiyerlerinde yaptıkları araştırma sonucu şapkanın Reşit’e ait olduğunu anladıklarını da anlattı Uluer. Ancak, Reşit Mercan’ın avukatı Celal Yardımcı, Reşit adına yazılı reçetelerdeki el yazılarının farklı olduğunu söyleyerek itiraz etti. Doktora aylar önce muayene olan Reşit’e yazılı bir reçete vardı, ancak ikinci reçetenin olay günü suçu Reşit’e yıkmak için düzenlendiğinden şüphelenmekteydi. Uluer’in şapka meselesiyle ilgili söyledikleri de inandırıcı değildi avukata göre. Çünkü Uluer, 24 Ekim’de Ankara’da verdiği ifadede cinayet mahallinde bulunan şapkanın genç birine ait olduğunun anlaşıldığını, bu yüzden bilardo salonları, gazinolar, kahvehaneler, meyhaneler ve barları dolaşıp şapkanın sahibini aradıklarını, bir vestiyer görevlisinin şapkanın Haşmet’e ait olduğunu söylediğini aktarmıştı. Bunun üzerine Haşmet’in evine gittiklerini ve polisleri görünce “bariz bir heyecan gösteren” Haşmet’in şapkanın kendisine ait olduğunu kabul ettiğini ama bir hafta önce Reşit’e verdiğini söylediğini aktaran da Uluer’di. İki ifadesi arasındaki çelişkinin sorulduğu Uluer, aradan çok zaman geçtiği için bazı detayları unutmuş olabileceğini öne sürdü.

    Ertesi gün devam edilen duruşmada hakim, olay yerinde bulunan şapkayı iki sanığın da denemesini istedi. Önce Reşit’in başında denenen şapka Reşit’in kulaklarına kadar inip komik bir görüntü oluşturunca izleyiciler gülmeye başladı. Reşit’in şapkayı takıyor olması imkansızdı. Şapka sonra Haşmet’te denendi ve tam oldu. Haşmet, “Zaten benim şapkam, tabii ki başıma olacak” dedi ve şapkayı cinayetten bir hafta önce Reşit’e verdiği iddiasını sürdürdü.

    Bu duruşmadaki en önemli gelişme ise Anafartalar Karakolu Komiseri İhsan’ın, Reşit’in teslim olduktan sonra Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’la başbaşa görüştüğünü söylediği ifadesiydi. Bunun doğru olup olmadığının sorulduğu Reşit, Vali ile başbaşa görüştüğünü kabul etti ama ne konuştuklarını söylemedi. Hakimin ısrarı da sonuç vermedi ve Reşit korktuğu için ne konuştuklarını söyleyemeyeceğini açıkladı. Vali ile Reşit’in cinayetten sonra görüşmesinin ortaya çıkması dava üzerindeki şüpheleri iyice arttırmıştı. Reşit’in avukatının Tandoğan’ın dinlenmesi talebi ise kabul görmedi.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    O meşhur şapka Dava süresince en çok konuşulan delillerden biri de cinayet mahallinde unutulan şapkaydı. 16 Mayıs 1946’daki duruşmada şapka iki sanıkta da denendi. Celil’in başına olmayan şapka, Haşmet’e tam olmuştu.

    26 Haziran’da yapılan sonraki duruşmanın başında davanın seyrini tamamen değiştiren bir gelişme yaşandı. Cinayeti kendisinin değil Haşmet’in işlediğini ilk kez söyleyen Reşit Mercan, baskılar ve çeşitli vaatler nedeniyle suçu üstlenmek zorunda kaldığını anlatıyordu. Valiyle cinayetten sonra konuştuklarını yeniden söyleyen Reşit, konuşmanın içeriğini yine açıklamadı. Ancak mahkeme avukatların Vali Tandoğan’ın dinlenmesi talebini bu kez kabul etti.

    Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir cinayet davası bu kadar ilgi görüyor ve gazeteler bu kadar geniş yer ayırıyordu. Reşit Mercan da çok geniş bir hayran kitlesi edinmişti. Cezaevinde evlenme teklifleri içeren mektuplar alan Reşit’i görmek isteyen çok sayıda genç kız duruşmaları takip etmekteydi. Bu arada, Türkiye genelindeki cezaevlerinde yatan mahkumlar Haşmet’in mahkum edilmesini istiyordu, çünkü genelkurmay başkanının oğlu mahkum olursa af çıkacağını düşünmekteydiler.

    Tandoğan’ın dinlendiği 8 Temmuz’daki duruşmada salon yine tıklım tıklımdı. İfade veren Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ilk sözleri, “Doktor Naci tanınmış bir adamdı. Üstelik Vilayet’in bir sağlık müessesesinin başında bulunuyordu. Bu zatın katilini görmek istememde bir gayrıtabiilik yoktur. Ankara’nın emniyet ve asayişi her zaman alakam ve dikkatim altındadır” oldu. Avukatların, “Siz her cinayet sanığı ile görüşür müsünüz?” sorusuna “Bu kadar önemli bir cinayet olduğu için görüştüm” yanıtı veren Tandoğan, Haşmet’in işlediği suçu Reşit’e yüklemeye çalıştığı iddiasını reddetti. Valiye göre cinayeti ilk günden itiraf eden Reşit gerçek katildir ve suçu yalan ve dedikodular yoluyla başkasının üstüne atmaya çalışmaktadır”.

    Tandoğan’ın ifadesinden sonra dava Kasım ayına bırakıldı. Duruşmanın ertesi günü, 9 Temmuz’da Ankara’dan gelen haber ise herkesi şoke edecekti. İfade verdikten sonra hemen Ankara’ya dönen Vali Nevzat Tandoğan, ertesi sabah intihar etmiştir. Kamuoyunda, Tandoğan’ın Ankara Cinayeti’ndeki sorumluluğunun ortaya çıkması yüzünden intihar ettiği kanısı yaygındı.

    Ankara’da dinlenmeyen çok sayıda yeni tanığın dinlendiği ve yeni delillerin incelendiği duruşmalardan sonra 16 Kasım 1946’da Bolu Ağır Ceza Mahkemesi yeni kararını açıkladı: Haşmet Orbay idama, Reşit Mercan 10 yıl hapse mahkum olmuştu. Ancak Yargıtay kararı yeniden bozdu. 4 Mart 1948’de Bolu’da başlayan üçüncü yargılama 13 Temmuz 1948’de bitti. Bu kez Haşmet Orbay 18 yıla, Reşit Mercan 9 yıla mahkum edilmişti. O yıllarda böyle bir cinayet işleyen birinin idam cezasından kurtulması tek kelimeyle “mucize”ydi. Ama vicdanlar hiç değilse cinayeti işleyen kişi belli olduğu için biraz da olsa rahatlamıştır.

    Demokrat Parti iktidara geldikten iki ay sonra, 14 Temmuz 1950’de bir af yasası çıkarmıştı. Buna göre mahkumiyetlerinin üçte birini çekmiş olanların kalan cezası affedildi. Cezasının üçte birini tamamlayan Reşit, ertesi gün cezaevinden çıkarken “Yaşasın Demokrat Parti” diye bağırıyordu. Haşmet de bir buçuk yıl daha yatıp serbest bırakıldı.

    Cinayetin sebebiyle ilgili ortaya çok sayıda iddia atıldı. Haşmet Orbay’ın doktordan para sızdırmaya çalıştığı ve cinayeti bunun için işlediği öne sürüldü. Mahkemede Haşmet’in ailesiyle arasının bozulduğu ve para sıkıntısı çektiğinin ortaya çıkması bu iddiayı güçlendirmişti. Öldürülen doktorun oğlu Ahmet Arzan ise seneler sonra babasının birçok büyükelçilik gibi Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’nin de doktorluğunu yaptığını, bir gün elçilikte Haşmet Orbay’a rastladığını söyledi. Ahmet Arzan’a göre Haşmet Orbay, genelkurmay başkanı olan babasının ilişkileri sayesinde edindiği bazı belgeleri Sovyetler’e satıyor yani düpedüz casusluk yapıyordu. Doktorla elçilikte karşılaşınca casus olduğunun ortaya çıkmasından korkmuş, cinayeti bu yüzden işlemişti. Katil Haşmet Orbay ise 1986’da verdiği söyleşide MİT mensubu olduğunu söylemiş ve cinayetin bu göreviyle bağlantılı olduğunu ima etmişti. Başka çok sayıda iddia da ortaya atıldı ancak cinayetin nedeni hiçbir zaman ortaya çıkmadı.

    TANDOĞAN’IN ÖLÜMÜ

    Vali beyin tek kurşunla intiharı

    Ankara Cinayeti davasının en önemli aşamalarından biri Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ifade vermesi ve ertesi gün intihar etmesiydi. Ankara’nın kudretli valisinin intiharı herkesi şoke etmişti.

    Ankara Cinayeti davası boyunca Tandoğan’ın adı gündemden hiç düşmedi. Sanıklardan, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay hem kendi oğlu Haldun Tandoğan’ın yakın arkadaşı hem de yanında çalışan bir katipti. Dava süresince ortaya atılan iddialardan biri de Haşmet Orbay’ın döviz kaçakçısı olduğu ve önemli kişilerin yurtdışına döviz kaçırmasına yardımcı olduğuydu. Buna göre, Vali Tandoğan, Haşmet’ten çocuğunu ABD’ye tedaviye götürecek olan doktor Neşet Naci Arzan’a döviz bulması için yardım etmesini istemişti. Yani Haşmet’le öldürülen doktor arasında Tandoğan sayesinde kurulan bir ilişki vardı.

    Bu iddialar nedeniyle çok yıpranan Tandoğan, mahkemede ifade vermek zorunda kalınca iyice zor duruma düştü. İfade verdiğinin ertesi günü, 9 Temmuz 1946’da konutunda kahvaltı yaptıktan sonra gazetelere göz gezdirdikten sonra eşinin yanından ayrılıp başına sıktığı bir kurşunla intihar etti. Gazetelere göre son olarak eşine Ankara Cinayeti davasında şahsı hakkında yapılan dedikodulara ne kadar üzüldüğünü anlatmıştı.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Kaza değil intihar Nevat Tandoğan’ın ölüm sebebi ilk gün bazı gazetelere “tabancanın kaza sonucu ateş alması” olarak yansıdı ancak ertesi gün olayın intihar olduğu kesinleşti.

    İsmet İnönü’ye yakınlığıyla bilinen ve başkentin en güçlü adamlarından biri olarak tanınan Nevzat Tandoğan, 1894’te İstanbul’da doğdu. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik, Adalar ile Üsküdar’da polis müdürlüğü yapmış, ardından Malatya Valisi olarak görevlendirilmişti. 1927’de Konya Milletvekili seçilen Tandoğan, CHP’nin parti müfettişlerinden biriydi aynı zamanda. 1929’da Ankara Valisi ve Belediye Başkanı oldu, asıl ününü de burada yaptı. Çankaya Köşkü ile Ulus arasındaki yol her gün sabunlu suyla temizleten Tandoğan, görüntüyü bozdukları gerekçesiyle bir dönem buraya köylü vatandaşların ve hamalların girmesini yasaklamıştı. Gece sokaklarda dolaşan sarhoşların bir kamyona doldurularak Ankara’nın 7-8 kilometre dışına bırakılması da Tandoğan döneminin uygulamalarındandı.

    Ünlü yazar Refik Halit Karay, Ankara’da gazetecilik yaptığı dönemde Ankara Palas’ta verilen bir çocuk balosunu kaldırıma dizilen yoksul çocukların camdan merakla izlediklerini yazdığı için Tandoğan tarafından başkentten “sürülmüş”, İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştı. Bu karar elbette resmi bir sürgün kararı değildi ama Tandoğan’ın keyfi olarak böyle bir karar alacak gücü vardı.

    Tarihe geçen, “Bu memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz” sözlerinin de Tandoğan’a ait olduğu rivayet edilir.

  • 10 yıl önce 10 yıl sonra

    10 yıl önce 10 yıl sonra

    20 Ekim 1935 ve 21 Ekim 1945 tarihlerindeki nüfus sayımlarında İstanbul’da birlikte sayım memuru olarak görev yapan iki arkadaş, on yıl arayla yapılan iki sayımda da benzer bir poz vererek “sayım hatırası” çektirmişler. Ne yazık ki, kendileriyle ilgili çok az bilgimiz var. Her ikisini de önceki kareye göre yaşlanmış gördüğümüz 1945 tarihli fotoğrafın arkasında “Bu boyda altı adedine 300 kuruş verilmiştir. Diğer arkadaş Bakırköy Noter Muavini Kemal Gençay. Fotoğrafı Mihran çekmiştir. Bir adedi Cumhuriyet gazetesine gönderilmiştir. İmza: Aliço” yazıyor.

    AĞAÇ KOVUĞUNDAKİLERİ BİLE SAYACAĞIZ

    20 Ekim 1935’teki sayım için hazırlanan İstanbul Valiliği imzalı afiş ve gazete ilanında, “0 gün memleketimizin bütün şehir, kasaba ve köylerinde kaç kişi var? Bunların ne kadarı erkek, ne kadarı kadın, ne kadarı çocuk, kaçı Türk, kaçı ecnebi? Bunları doğru olarak biz de bütün dünya da bilip öğreneceğiz. Sayılan nüfusların yaşları, işleri, dilleri, hatta dinleri nedir? Bunu da yine hem biz hem bütün dünya bilip öğrenecek. Gizli kapaklı birşey kalmıyacak. SAYIM memurları her evi, her binayı, hatta ağaç kovuklarını, izbe yerleri, barakaları birer birer dolaşarak bütün insanları bulup yazacaklardır” deniliyor.

    ESKİ REKLAMLAR

    Tasarruf teşvik kutusu

    Cumhuriyet döneminde kurulan ilk ulusal banka olan İş Bankası, halkı tasarrufa teşvik etmek için 1928’de kumbara kampanyası başlatmıştır. İlk aşamada 1000 adet hazırlanan metal kumbaralara ilgi o kadar büyük olur ki, binlerce yeni kumbara yaptırılır. Banka ayrıca 1930’lu yıllardaki gazete reklamlarının neredeyse tamamını tasarruf teması üzerine kurar ve kumbara kullanımını teşvik etmeye çalışır. Bankanın 7 Haziran 1930 tarihli ilanında “Çocukluk ve gençliklerinde tasarruf etmedikleri için ihtiyarların yüzde 75’i sefalete düşer. İhtiyarlıkta başkasına muhtaç olmamak için arttırmaya mecbursunuz” denilmektedir. 1931 yılındaki bir ilanda nişanlısına kumbara hediye eden bir genç adamı, bir başka ilanda çocuklarının istikbali için kumbarada para biriktiren bir karı-kocayı görüyoruz. 15 Aralık 1932’de yayımlanan ilanda ise, “Bu adam büyük bir felaket geçirdi” başlıklı, üzgün bir adam çiziminin kullanıldığı ve “Eğer vaktiyle İş Bankası’ndan bir kumbara alarak para biriktirmiş olsaydı bu felaket karşısında dimdik durabilecekti” yazar. Adamın başına tam ne geldiği anlaşılmaz ama önündeki kağıtta hesap yapıyor oluşundan iflas gibi bir durumla karşı karşıya olduğunu anlarız.

    Murat Toklucu arşivi

    Görüldüğü gibi kumbara ilk yıllarda çocukların değil büyüklerin tasarruf yapacağı bir araç olarak düşünülmüştür. Zamanla tamamen çocukları tasarrufa teşvik için kullanılmaya başlar. 1933’teki iki ilandan birinde kumbarası olmadığı için üzülen, diğerinde “Sekiz senedir kumbarasına attığı paralar bütün üstbaş ve mektep masraflarına kafi gelen” çocuk vardır.

    İş Bankası’nın ardından Ziraat Bankası da kumbara kampanyası başlatır. Ziraat Bankası’nın kumbaraları da İş Bankası kumbaralarının aynısıdır ve nesiller boyunca kumbara denilince herkesin aklına o meşhur, saplı, metal kumbaralar gelecektir.

    ASAYİŞ

    Vatandaş sağdan yürü!

    Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda trafiği düzenlemek için yapılan çalışmalarda yayaların kaldırımları kullanması ve sağdan yürümesi de benimsetilmeye çalışılan kurallardandır. Ancak bu kurallara pek uyulmadığı anlaşılıyor, zira 1960’lı yıllara kadar gazetelerde “yürümeyi bilmeyen”, “yolları tıkayan”, “usulsüz ve sallapati gezinen” yayalardan yakınan yazılara sık rastlanır.

    1927 ve 1934’te Valilik, yayaların kaldırımın sağından yürümesiyle ilgili kampanya başlatır. İstiklal Caddesi ve Galata Köprüsü gibi işlek yerlerde polisler görevlendirilip sağdan yürümeyenler uyarılır. 1958’de ise para cezası uygulaması getirilir. Gerekçesi “yayaların yola taşması sonucu trafiğin kilitlenmesi” olarak açıklanan karar uyarınca sağdan yürümeyenler 150 lira para cezası ödeyecektir. Haberi “Bu sayede omuz vurmaların ve çarpışmaların önüne geçilecek, yayalar işlerine daha erken gidebilecek” diye aktaran Tercüman gazetesinin karardan memnun olduğu anlaşılıyor.

    Cengiz Kahraman arşivi 1934 Galata Köprüsü
  • Postal kokulu kartpostallar

    Postal kokulu kartpostallar

    Uzun yıllar Türkiye’nin en büyük kartpostal üreticisi olan ve çeşitli vesilelerle binlerce kartpostal basan And Yayınevi, 12 Eylül darbesinden sonra da darbecilere övgüler düzdükleri bir dizi kartpostal basmış.

    Bu kartpostallardan biri, Diyarbakır’da Kenan Evren’i kürsüde halka seslenirken gösteriyor. Evren’in yanında darbeci subaylardan Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin’in de göründüğü kartpostalın arkasında “Diyarbakırımızda birkaç nifakçı ve bölücü, memleket ve millet düşmanlarıyla işbirliği yaparak vatandaşlarımızı birbirine düşman etmeye çalıştılar. Ancak Diyarbakırımızın Evren paşamızı kucaklayışları birlik ve beraberliğimizin ispatıdır” yazıyor.

    Diğer bir kartpostalda ise Evren çocuklara asker selamı verirken görünüyor. Evren’i epey neşeli ve sempatik gösteren bu kartpostalın arkasında “12 EYLÜL YAVRULARIMIZI DA MUTLULUĞA ERDİRMİŞTİR” başlığı altında, “Geleceğimizin teminatı olan yavrularımız da son on senede karanlık emellilerin zulmüne uğramıştır. Bu karanlık emellilerin hıyanetleri küçük yavrularımızı bile etkilemiştir. Vatan ve millet düşmanlarının şunu iyi bilmeleri lazımdır ki, istiklal ve cumhuriyetimizin teminatı şanlı ordularımız ve komutanlarımızdır”.

    ASAYİŞ

    Çakmak tekeli ve çakar çakmaz çakan devlet

    Türkiye’de 1929-1949 yılları arasında devletin piyasaya sürdükleri dışında çakmak almak, satmak ve kullanmak yasaktı. Çakmak, uğruna hapis yatılacak kadar kıymetli bir ürün haline gelmiş, binlerce insanın başı bu yüzden derde girmişti.

    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülke gibi Türkiye’de de çakmağa vergi konmuştur. Verginin ödendiğine dair pullar çakmaklara raptedilir, eğer bu pul yoksa o çakmağa kaçak, sahibine kaçakçı muamelesi yapılır. Çakmak, bir ithal ürünüdür. 1920’lerin sonundan itibaren hem döviz kaybı olmaması hem de üretimi devlet tekelinde olan kibrit satışının azalmaması için ithali iyice zorlaştırılmıştır.

    1 Haziran 1929’da çakmak ve çakmaktaşı satışı da kibrit gibi devlet tekeline alınır. Çakmağın aksine Türkiye’de üretilebilen kibrit devlete daha fazla kazandırdığı için Tekel çakmak işini ağırdan almaktadır. Hem çakmak hem de çakmaktaşının fiyatı çok yüksek tutulur. Çakmaktaşı komşu ülkelerin yaklaşık elli katı fiyatına satılmaktadır. Bu durum, kaçakçılığı cazip hale getirmiş, çakmak, uğruna hapis yatılacak kadar kıymetli bir ürün olmuştur.

    1930’lu ve 40’lı yılların gazetelerindeki çok sayıda çakmak kaçakçılığı haberinde dikkat çeken, profesyonel kaçakçılara ek olarak seyahata çıkan sıradan insanların da sık sık yakalanmasıdır. Cumhuriyet yazarı Burhan Felek’in deyimiyle, “Fiyatının çok yüksek olması sıradan insanları yurtdışından gelirken iki avuç çakmaktaşını valizlerine atmaya teşvik etmektedir”.

    Yurtdışına çıkmamış olsa bile, üzerinde Tekel’in piyasaya sürdükleri dışında çakmak yakalanan kişiler de kaçakçılık suçundan yargılanır. Kaçak çakmak ve çakmaktaşıyla yakalanmanın cezası 3 ayla 9 ay arası hapis ve para cezasıdır. Yakalanan kişi memursa memuriyetten atılır.

    1932’de Tekel yönetimi, devletin kibritten daha fazla kazanması için çakmak satışının tamamen yasaklanmasını önerir. Bu öneri kabul görmez fakat kurum piyasaya çakmak sürmemeye başlar. Nadiren piyasaya çıkarılan çakmaklara, pahalı olmasına rağmen büyük rağbet olur. Ancak bunların tamiri mümkün değildir çünkü Tekel yedek parça ithal etmemektedir. Vidası düşmüş, yayı kırılmış çakmaklar alay konusu olur.

    20 yıl boyunca binlerce insanın başının derde girmesine, hapse düşmesine sebep olan çakmak ve çakmaktaşları üzerindeki devlet tekeli 10 Şubat 1949’da kaldırılır. Serbest bırakılmanın çoşkusuyla çakmak satışlarında patlama olur. 1949 ve 1950 yılının gazetelerinde birbirinden ilginç çok sayıda çakmak reklamı olmasının sebebi de budur.

    Hem futbolcu hem kaçakçı

    Kaçak çakmak yüzünden başı derde girenler arasında, üç büyük İstanbul takımıyla maç yapmak için Türkiye’ye gelen Avusturya futbol takımları Admira ve Wacker’in dört futbolcusu da vardır.

    21 Ocak 1949’da Türkiye’ye gelen futbolcular Moda’da kamp yaptıkları otelde çakmak satarken yakalanır. Bavullarında 580 çakmak bulunan dört futbolcu tutuklanıp cezaevine konduktan yaklaşık üç hafta sonra 20 yıllık yasa değişir ve çakmak satışı serbest bırakılır. Ancak buna rağmen Avusturyalı futbolcuların tutukluluğu devam eder ve üç ay sonra tahliye edilirler. Avusturyalı futbolcular yine de şanslıdır. 1932’de İzmir’e gelen Yunan futbol takımı Apollon’un oyuncusu Elias, çakmak kaçakçılığı suçlamasıyla tam sekiz ay cezaevinde kalmıştır.

  • Güzellerin başına çuval geçirdiler!

    Güzellerin başına çuval geçirdiler!

    25 Ağustos 1971’de Moda Plajı’nda düzenlenen “En Güzel Bacak” yarışması çok renkli görüntülere sahne olmuş. Birincinin İtalya seyahati kazanacağı, 24 genç kızın “bacak güzeli” olmak için yarıştığı yarışmada, ikinci tura 12, final bölümü olan üçüncü tura 6 genç kız kalmış. Jüri üyelerinin katılımcıların yüzlerinden etkilenmemesi için yarışmacılara epey komik görünen, ilkel kukuletalar giydirilmiş.

    Yarışmacıların önce toplu halde jürinin önünden geçmesi istenmiş. Ardından yine toplu halde jüri masasının karşısına dizilen masaların üzerinde ayakta duran ve bacak bacak üstüne atan yarışmacılar son olarak aynı şeyleri bir kez de tek başlarına yapmışlar.

    Yarışmayı 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, -yıllar sonra ünlü bir işkadını olacak- 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci, 17 yaşındaki Nilgün Polat da üçüncü tamamlamış. Birinci Neşe Ersoy sınavları olduğu, ikinci Sema Küçüksöz çalıştığı işyerinden izin alamadığı için birincilik ödülü olan İtalya seyahati üçüncü Nilgün Polat’a kalmış.

    Geleceğin ünlü işkadını ikinci oldu Bacak Güzeli Yarışmasını 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci (sağda), 17 yaşındaki Nilgün Ersoy da üçüncü tamamlamış. Sema Küçüksöz 1990’lı yılların sonunda Güneydoğu’ya yaptığı yatırımlarla tanınan ünlü bir işkadını olacaktı.

    Jürideki iki erkek ve dört muhabir dışında hiçbir erkeğin yarışma alanına girmesine izin verilmemiş ancak bazı fotoğraflarda erkek meraklıların da yarışmayı denizde sandalların üzerinden izlediği görülüyor.

    EMRET KOMTANIM!

    Asabi paşadan ahlak dersleri

    Kurtuluş Savaşı’nda binlerce silahın Anadolu’ya nakledilmesini sağlayanlardan olan, dönemin hatıralarında Mitralyöz Binbaşı Cemal Bey olarak geçen Ömer Cemal Karabekir, generallikten emekli olduktan sonra dini içerikli kitaplar yazmaya başlar. “Dini itikâdı noksan olanın aklı da, ahlâkı da noksandır. O sebeple hâl ve hareketlerine katiyyen kulak asılmamalıdır” diyen İslâmcı paşanın kitaplarını ilginç kılan özellik, bazı yerlerde fena halde sinirlenmesi ve ağzına geleni söylemesidir.

    İÇKİ İNSANI HAYVAN YAPAR

    Sponsorunun adı kapakta “Tabettirip cemiyete hediye eden madeni eşya ve emaye fabrikası sahibi bay Sıtkı Bütün” diye zikredilen bu kitapta yazar, içkinin neden bir “fenalık” olduğunu, “Garp memleketlerinde geçirdiği yedi yıl”da yaptığı gözlemler ve edindiği bilgilerle açıklamaya çalışmış.

    Yazara göre “insanı hayvan derecesine indiren” içki, Avrupa ülkelerinde nispeten adam gibi içilse de maalesef bizde “saçma ve münasebetsiz” bir şekilde tüketilmektedir. Fransızların yemekte sadece yarım kadeh şarapla yarım kadeh suyu karıştırıp içtiğini öne süren yazar “Almanlar ise gazinoya gidince bir bardak bira içer. Fazlasını içmez” gibi pek isabetli görünmeyen bir gözlemini de aktarmış. “Bütün Avrupa’yı dolaştım, içkilerin en fenası olan rakı denen illete de, saatlerce meze yiyip rakı içilen meyhane denen sakil yerlere de rastlamadım” diyen yazarın en tartışmalı iddiası ise şu: “1740 senesinde Almanya’da yaşamış ayyaş bir kadının iki asır zarfında meydana gelen 834 torunu dikkatle incelenmiş, bunların 106’sının gayrımeşru çocuk, 142’sinin dilenci, 61’inin düşkün, 76’sının suçlu ve 181’inin de fahişe olduğu tespit edilmiştir. Beşinci nesil kız torunların tamamı fahişe olmuştur”.

    FİTNE VE FESATÇILARI ÖLDÜRÜNÜZ

    Yazar bu eserinde fitne ve fesadın bir ülkede muhalefetler husule getirdiğini, bu durumun milleti partilere böldüğünü, bu partilerin birbirine düşman olabildiğini ve kan dökülmesine yol açabildiğini söylüyor. Fitne ve fesat, bazen de iki veya daha fazla milletin arasını bozup, dünyanın tadının tuzunun kaçmasına da yol açıyormuş.

    “Fitne ve fesat yapar kimseye alçak ve namussuz nazarı ile bakılır” diyen yazar bu kişilerin yarattıkları fitnenin boyutuna göre gerekirse öldürülmesi gerektiğini savunuyor: “Bu gibilerin vücudlarını dünyadan kaldırmak lazım geldiğini Cenabı Allah emrediyor. ‘Bunların boyunlarını vurunuz, yahut bunları asınız, eğer kabahatleri bu kadar ağır cezayı icap ettirecek değilse bir ellerini ve bir ayaklarını kesiniz. Daha zayıf bir kabahatse sürünüz veya hapsediniz’ diyor”.

    EYY ASKER KAÇAĞI

    Emekli general Ömer Cemal Karabekir bu kitabının ilk bölümünde önce yalanın neden bir “fenalık” olduğunu Kuran-ı Kerim’den alıntılarla açıklıyor ve arkasından yalancı tiplerine örnekler verip değerlendirmeler yapıyor.

    Yalancı tipine verdiği ilk örnek, “Şarap neden haram olsun? O da Allah’ın nimeti değil mi” türünden, “Müslümanları kandırmak için yalan söyleyenler”. Yazar bu tip yalancıları “izansız, irfansız ve ahirette felah bulamayacak, selamet ve saadet yüzü görmeyecek kimseler” olarak tanımlıyor. İkinci örnekte, vergi kaçırmak için yalan söyleyenler var. Bunları “budala, dinen zayıf ve vatansız” diye nitelendiren yazar, üçüncü olarak askerden kaçmak için yalan söyleyenleri örnek veriyor. Paşa, asker kaçaklarına o kadar öfkeleniyor ki, insan aktif görevdeyken eline asker kaçağı düştüyse muhtemelen derisini yüzdürmüştür diye düşünmeden edemiyor: “Bunlar Allah indinde en büyük günahkâr, insanlar yanında en büyük alçaklardır. Vatan haini, âciz, namussuz, haysiyetsiz, şerefsiz, dinsiz, hayasız, sağlam Müslüman ve Türk kanından gelmemiş, sahtekâr, münafık ve südü bozuk kimselerdir”.

    AKILSIZ KUMARBAZLAR

    İlk cümlesi “Kumar oynayanlar akılsızdır” olan kitabın ilk bölümünde yazar kumarbazların cıvalı zar ve işaretli iskambillerle dolandırıldığını öne sürüyor. Yazara göre hilesiz kumar mümkün değildir zira kumarın kendisi hiledir.

    İkinci bölümde ise kumarı hırsızlıkla karşılaştırmış yazar: “Mesela bir hırsız yol kesip yolcuları soyar. Ama hırsızlık mağduru kişi, ‘Beni soydular ben de gidip hırsız olup başkalarını soyayım’ demez. Kumarda ise cıvalı bir zar ya da işaretli iskambille elindekini avcundakini kaybeden kişi, kaybettiklerini geri almak için yanıp tutuşmaya başlar. Bu nedenle tekerrür eder. Yani hırsızlıktan daha fena bir haldir”.

    Müslümanların, Hıristiyanlara ait bir adet olan yılbaşı gecesinde kumar oynamasını ve bunu adeta “bir vazife-i medeniyye ve milliye imiş gibi icra etmesi” ise çok büyük bir kabahattir. Hele kadınların evlerde toplanıp kumar oynamaları kadar “içtimaî ahlâk ve terbiyeye mugayir ve dine muhalif bir hâl, kusur ve kabahat, soysuz ve çirkin bir şey” tasavvur edilemez.

    HA CİNAYET HA ZİNA

    Zinayı “Hayvanca bir zevkin yerine getirilmesi için gayri meşru bir surette vukua gelen birleşmeler” diye tanımlayan yazara göre “zina yapan erkeğe zanpara, kadına orospu denilir”.

    “Zinacı erkek aldığı maaşı orospularla yemeğe alışmıştır. Bu sebeple mesleki görevlerini yerine getirmez. Suistimal ve hırsızlığa meyillidir” diyen Karabekir, ilerleyen bölümlerde zinayı bir çeşit cinayet olarak gördüğünü anlatıyor: “Zina cinayettir çünkü zina yapan erkekler vücutlarındaki mayei hilkâti, çocuk yapmaya mahsus tohumları meşru ve mahfuz, temiz ve münbit bir tarlaya atacağına, gayrı meşru ve gayrı mahfuz yani herkesin girip çıkmasına ve çiğnenmeye müsait, pis ve murder, çirkâp ile dolu bir tarlaya atar. Bu bir cinayettir. Kendi neslini kendi elinle boğmadır”.

    Oysa zina yapmak yerine aile teşkil etme yoluna gidilirse “Millet ve memleketin nüfusu artar. Bu suretle din, devlet ve memleketi müdafaa edecek erlerin çoğalmasına” hizmet edilecektir.

    ÖLMÜŞ KARDEŞİNİ YEMEK GİBİ

    Yazar bu eserinde zem ve gıybetin, yani kötüleme ve dedikodunun fenalıklarını anlatıyor. “Kuranı Kerim’e göre bir şahsın bulunmadığı yerde onun kötülüklerini fenalıklarını söylemek, onun şeref ve haysiyetine saldırmak, ölmüş kardeşinin kokmuş ve kurtlanmış etlerini iştahla yimek kabilinden bir canavarlıktır” diyen yazara göre, gayrımeşru bir teşebbüsü bozmak için yapılan dedikodu ise gıybet sayılmaz. Örneğin bir suçu, ihbar etmek, bir millet ve din düşmanının yaptıklarını mahkeme karşısında anlatmak gıybet değildir.

  • “Bizler devrimin kirli emekçileriydik”

    “Bizler devrimin kirli emekçileriydik”

    Sovyetler Birliği’nin en korkunç yılları Stalin döneminde, istihbaratın en acımasız servislerinden biri olan Özel Görevler Dairesi’nde çalışan Pavel Sudoplatov’un anıları birçok karanlık olaya ışık tutuyor.

    Pavel Sudoplatov (1907- 1996), 1930’lu ve 40’lı yıllarda Sovyetler Birliği istihbaratında çalışmış önemli bir NKVD subayı. Önemli biri çünkü, sonradan KGB’ye dönüşecek NKVD’nin adı kanla, zehirle, infazlarla, provokasyonla ve terörle anılan Özel Görevler Dairesi’nde çalışmış, 1941’de bu karanlık dairenin başına geçmiş.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Joseph Stalin

    En bilineni Troçki’nin öldürülmesi olan sayısız suikasti örgütleyen, Nazilere karşı birçok farklı bölgede gerilla savaşı planlayan, Soğuk Savaş’la birlikte ABD ve İngiltere’ye karşı nükleer casusluk faaliyetini başarıyla sürdüren Sudoplatov, Stalin’in gözüne girmeyi de başarmış bir isim. Bir bölümü doğrudan Stalin’in emriyle gerçekleştirilen bazı infazlarda bulunmuş, bazen emir vermiş, bazen organize etmiş, bazen de kendi ifadesiyle “infazların doğal ölümler gibi görünmesini sağlamış”.

    Sudoplatov’un Türkçesi geçen ay Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve “Adım Pavel Anatoliyeviç Sudoplatov. Muhtemelen bu adı daha önce hiç duymadınız. Gerçek kimliğim 58 sene boyunca Sovyetler Birliği’nin en iyi saklanan sırlarından biri olduğundan, okuyucularımdan böyle bir şey beklemiyorum” diye başlayan anılarını farklı kılan, yaşadıklarını serinkanlı biçimde yazıya dökebilmiş olması. Birkaç yerde -doğrusu o da yarım ağızla- pişman olduğunu söylüyor ama bu pişmanlık geçmişi mahkum etmek ya da kendini temize çıkarmak için değil. Birçok yerde “Bizimkisi farklı bir zaman, bambaşka bir tarihsel dönemdi” ya da “Bizler devrimin kirli emekçileriydik” deyip çıkıyor işin içinden. Yani bu bir pişmanlık ya da itiraf kitabı değil kesinlikle. “Düşman olarak gördüğüm insanlara yönelik en ufak bir merhamet hissi duymuyordum” diyen Sudoplatov kendini Ukraynalı faşistlere, “Sovyet devriminin düşmanı” Troçki ve Troçkistlere, halk düşmanlarına, Alman işgalcilere, NATO ve Amerikan emperyalistlerine karşı savaşan bir nefer olarak görüyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Pavel Sudoplatov

    Sudoplatov, 1907’de Rus bir anne ile Ukraynalı bir babanın beş çocuğundan biri olarak Ukrayna’da doğmuş. 12 yaşında evden kaçıp Kızıl Ordu saflarına katılan Sudoplatov’un istihbarat kariyeri, okuma yazma bildiği için görevlendirildiği muharebe bölüğünde 14 yaşında telefon operatörü ve şifre memuru olmasıyla başlıyor. 1933’te Ukrayna’daki Sovyet istihbaratının başındaki yönetici Moskova’ya, “merkez”e atanınca kendisini de yanında götürüyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    ÖZEL GÖREVLER SOVYET İSTİHBARAT ŞEFİNİN ANILARI Pavel Sudoplatov Çeviren: Emrah Arıcılar Ayrıntı Yayınları 560 sayfa, 50TL

    Ukrayna milliyetçileri arasında faaliyetler yürüten Sudoplatov’un ilk büyük “icraatı”, yıllar içinde güvenini kazandığı Ukraynalı milliyetçilerin lideri Konovalets’i öldürmesi. Hitler tarafından desteklenen Konovalets’in çikolataya düşkünlüğünü yakından bilen Sudoplatov, 23 Mayıs 1938’de Rotterdam’da buluştuğu Konovalets’i içine bomba yerleştirilmiş çikolata kutusuyla öldürüyor. Kendisine Kızıl Bayrak Nişanı getiren bu ilk büyük eyleminden sonra önlenemez yükselişi başlıyor.

    Sudoplatov kariyer basamaklarını hızla tırmanırken neredeyse bütün mesai arkadaşları tasfiye ediliyor. Kendisi gibi istihbaratçı olan karısı Emma ile birlikte tasfiye edilmekten ve öldürülmekten korkuyorlar, ancak devlete hizmetleri karşılığında aldıkları, çocuklarının sınavlardan muaf tutulup yüksek öğrenim görmeleri, çeşitli gıda maddelerine ulaşabilme ve iyi evlerde, yazlıklarda yaşayabilme hakkından da vazgeçmek istemiyor. Stalin döneminde başlarına ciddi bir iş gelmiyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Polonyalıların infazı Beria, Stalin’e yazdığı 5 Mart 1940 tarihli mektubunda Polonyalı tutukluların infazını öneriyor. Sayfayı kaplayan imza Stalin’e ait. Aynı yıl, yaklaşık 22 bini subay olan 25 bin 700 Polonyalı mahkumun öldürülmesi Kathyn katliamı olarak bilinir.

    Stalin ölüp başa Kruşçev geçince her şey bir anda tepetaklak oluyor. 1953’te tutuklandığı zaman, patronu Lavrenti Beria’nın talimatıyla Moskova, Ulyanovsk, Saratov ve Ukrayna Karpatyası’ndaki güvenli evlerde tuzağa düşürülen yüzlerce insanı zehirlemekle suçlanıyor. Uzun süre, birçok meslektaşı gibi öldürülme endişesi yaşasa da 15 yıl boyunca tek kişilik bir hücreye kapatılma cezasıyla kurtuluyor. 1968’de cezaevinden çıktıktan sonra çocuk kitapları çevirerek edebiyat dünyasına adım atan Sudoplatov, itibarını geri kazanmak için ise 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını beklemek zorunda kalıyor.

    Özel Görevler, gerçekten çok ilginç bir kitap. Kitabın önsözünde belirtildiği gibi, Stalin döneminin önemli meselelerini ele alan en değerli ulaşılır kaynaklardan biri. Türkiye’de bu hacimde bir kitabı basmak yayıncılar açısından riskli bir iş olarak görülür.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Lavrenti Beria

    Ayrıntı Yayınları’nı bu riske girdiği için kutlamak gerekir.

    Yüzlerce cinayet ve provokasyona karışmış Sudoplatov’un şu sözleri ise, bugün de diktatörlerin ve karanlık adamlarının kulaklarına küpe olması gereken türden: “Tarih hiçbir kararın, hiçbir suçun
    ya da terör planının sonsuza kadar gizlenemeyeceğini göstermiştir. SSCB ve Komünist Parti iktidarının çöküşünden çıkarılacak büyük derslerden biri budur. Baraj bir kez yıkıldıktan sonra, gizli saklı ne varsa, önü alınamaz bir sel olup karşınıza dikilir”.

    KÜRTLER VE SOVYET İSTİHBARATI

    Barzani’nin çevresine sızmaya çalışan ajan

    Sudoplatov, anılarında Kürtlerle ilgili notlarına da yer veriyor. “Kürdistan’ın kaderi ne Kremlin ne Londra ne de Washington’da insani bir mesele olarak ele alındı. 1950’lerde Kürt meselesi ile ilgilenmemin sebebi Soğuk Savaş’ın yarattığı çatışma ortamında Kürt hareketinden faydalanmaktı” diyen Sudoplatov’un 1947-1958 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde yaşayan, bugünkü Kürdistan Demokrasi Partisi lideri Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani ile ilgili ilginç bir “anısı” da var: “Barzani Nisan 1952’de ailesi ve yurttaşlarıyla birlikte Taşkent yakınlarındaki büyük bir kollektif çiftliğe yerleşti. Ajanlarımızın Barzani’nin ekibine sızarak bazı Kürtleri servise kazandırma çabaları, Barzani’nin güvenlik servisleri tarafından etkili bir şekilde önlenmişti. İran’daki Kürtlerle çalışmak konusunda deneyim sahibi bir ajan olan Zemskov, ikinci dereceden bir Kürt askeri yetkiliyi akademimizde eğitim gördüğü sırada servise çekmeyi başarmıştı, ancak bu çiçeği burnunda ajanımız Taşkent’e döndüğünde hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolacaktı. Ona hiçbir şekilde ulaşamadık. Ortadan kaldırıldığını düşünüyorduk”.

    kurdistan029
    Molla Mustafa Barzani, oturanlar arasında soldan üçüncü.

    VON PAPEN SUİKASTI – 1942

    Ankara’da patlayan Sovyet bombası

    Sudoplatov kitabının birçok yerinde Türkiye’den ve Türlerden de çeşitli sebeplerle söz ediyor. 1930’lu ve 40’lı yıllardaki çeşitli infazlarda Sovyet istihbaratının tetikçisi olarak kullanılan ve adı verilmeyen bir Türk var örneğin. Bu “Türk” eski bir Türk ordusu subayıymış. Ama Osmanlı döneminde mi Cumhuriyet döneminde mi yoksa her ikisinde birden mi görev aldığı belirsiz. “Türk”, 1940’ların sonunda casus olarak Ankara’ya gönderiliyor. İngilizlerin ve Amerikalıların, Bulgaristan’daki ajanlarını Türk azınlık arasından seçtiklerini söyleyen Sudoplatov, 1940’ların sonunda bu ajanlar aracılığıyla Bulgaristan’daki uranyum madeni ile ilgili ABD ve İngiltere’ye yanlış veriler ilettiklerini, bu sayede Batı’da Sovyetler’in atom bombası üretmeye daha uzak olduğu izlenimi uyandırdıklarını anlatmış.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Leon Troçki

    Ve tabii 24 Şubat 1942’de Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen’e Ankara’da düzenlenen ve başarısızlıkla sonuçlanan suikast de kitapta epey yer tutuyor. Papa XII. Pius’un girişimiyle Vatikan’ın Ankara temsilcisi ile Von Papen arasında 1942 yazında gerçekleşen görüşmede, Vatikan temsilcisinin Von Papen’e İngiltere, ABD ve Almanya arasında Sovyetleri dışlayan bir anlaşma imzalaması için nüfuzunu kullanmasını istediğini yazan Sudoplatov, “Böylesi bir ittifak komünizmin Avrupa’daki nüfuz alanını daraltarak Sovyetler Birliği’ni ileride kurulacak Avrupa ekonomik birliğinin dışında bırakacaktı. (…) Stalin o kadar öfkelenmişti ki Von Papen’e suikast düzenlenmesini emretti. Ama Bulgar suikastçı işi eline yüzüne bulaştırınca başarısız oldu. Von Papen yaralı kurtulurken suikastçi kendini öldürdüğüyle kaldı” diyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Nikita Kruşçev ve Joseph Stalin.
    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Franz von Papen
    7 Nisan'Bizler devrimin kirli emekçileriydik' 1942 Von Papen Suikasti-1
    25 Suba'Bizler devrimin kirli emekçileriydik't 1942 Von Papen Suikasti
  • Bu nasıl sevgi, ah!

    Bu nasıl sevgi, ah!

    4 Temmuz 1949’da Çamlıca’daki mutlu günlerinin hatırası olarak sevgilisiyle (eşiyle?) fotoğraf çektiren genç kadın, fotoğrafın arkasına şunları yazmış:

    “Hayatım Hâldunum, Hudutsuz bir sevginin şu iki kahramanını seyredecek her göze ne mutlu… Birarada geçen kıymetli eşsiz günlerimizi hatırlatacak bu büyük resmin değerini verebilecek tek kelime bulamıyorum. O günün büyüklüğü karşısında yalnız dilime gelen şu cümle: Müstakbel hayatımızın da hep böyle yanyana geçmesine bütün kalbimle dua ediyorum. Saadetimizin sonsuzluğuna bu resim ne kadar da güzel bir misal. Hayatın tek mesud gülü ve bülbülü!

    Gel canım. Çamlıca’nın bu mesud çiftini hararetle tebrik edelim. Seni her şeyimle öperim Hâldunum”

    Karagöz denizde, Hacivat oynaşta

    Karagöz dergisinin 6 Temmuz 1928 tarihli 2119’uncu sayısı deniz hamamlarına ayrılmış. Üzerinde “İstanbul’da deniz hamamları mevsimi geldi. Kadın-erkek denizden istifade ediyorlar” yazan kapak karikatüründe Karagöz denize girerken Hacivat güneşlenen kadınları seyrediyor ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

    Hacivat: Aman Karagöz! Ben nerelere düşmüşüm. Galiba yolu sapıtıp dalgınlıkla deniz denen cennete geldim. Hele şunlara bir bak! Alimallah içim içime sığmıyor.

    Karagöz: Sen onlara bakacağına benim şu keyfime bak! Kendimi sırtüstü denize verdim mi, hele kulaçlamaya başladım mı gel keyfim gel! Yalnız hayret ediyorum, vatanın dört bir tarafını üç deniz kuşattığı halde yüzme bilenimiz, denizcilik merakımız pek az. Gençler bari bu güzel sporu ilerletsinler.

    HAŞEREYLE SAVAŞ

    Sigara: Bir nefes “sıhhat”

    Günümüzde dünyada her yıl beş milyondan fazla insanın ölümüne yol açan sigaranın kansere neden olduğu 1960’lı yılların ilk yarısına kadar kesin olarak kabul edilmiş değildi. Aslında İngiliz doktor John Hill’in Cautions Against the Immoderate Use of Snuff (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) adlı, tütün kullanımıyla kanser arasında ilişki olduğunu dünyada ilk kez iddia eden 1761 tarihli ilk rapor yayımlanalı iki asır olmuştu. Üstelik, 20. yüzyılın ilk yarısında bu bağ daha bilimsel yollarla ortaya konmaya başlanmış, 1930’da Almanya’nın Köln Üniversitesi bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkarmıştı. Ancak sigara lobisi sigarayla kanser arasında bir bağ olduğunu kabul etmediği gibi birçok yararı olduğu propagandası yapıyordu.

    1960’lı yıllara kadar, dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki gazetelerde de sigaranın faydalarını anlatan birçok habere rastlamak mümkündü. Bu haberlerde sigaranın zekayı kamçıladığı, gribe iyi geldiği, hazmı düzenlediği ve kabızlığı önlediği, mükemmel bir antiseptik olduğu, salgın hastalıklardan koruduğu ve fazla kiloyu engelleyerek ömrü uzattığı gibi bilgiler veriliyordu.

    1963 yılı sonunda Dünya Sağlık Örgütü, sigaranın kanser başta olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açtığının kesin olarak anlaşıldığını duyurunca işler karıştı. Bu tarihten sonra gazetelerde tiryakileri sakinleştirecek, “zararsız sigara” haberleri çıkmaya başladı. 13 Şubat 1964 tarihli Hürriyet’teki “Sigara içmenin insana zarar vermeyen bir usulü bulundu” başlıklı haber bunun bir örneğidir. Habere göre New York’ta bir klinik açılmıştır ve kliniğe gelenlere “dumanı ciğerlere çekmeden nasıl sigara içileceğini” gösterilmektedir. Uğruna klinik açıldığı söylenen zararsız sigara içme yöntemi ise şudur: “Dumanı bir nefes ağızda tutmak, sonra dudakları sıkıca kapamak ve akabinde burundan derin nefes almaktır”.

    Birçok gazete ve dergide tiryakilere puro ve pipoya geçmeleri tavsiye edilir, İstanbullu bir girişimcinin maruldan yaptığı “zararsız” sigara gazeteleri bir süre oyalasa da her ölü proje gibi kısa sürede unutulur.

    1964’ün Mayıs ayında Gümrük ve Tekel Bakanı Mehmet Yüceler, sigaranın kanser yaptığı haberlerinden sonra Batı ülkelerindeki sigara satışlarında büyük düşüş olduğunu ama Türkiye’deki tiryakilerin haberlere aldırmadığını ve satışlarda azalma olmadığını bir müjde verir gibi duyurur. Bakan Yüceler aynı açıklamasında “Kanser araştırmaları yabancı sigaralarla yapılıyor. Halbuki Türk tütünü yabancı tütünden çok daha az zararlı ve kanser yapıcı etkisi yok” diyerek Türk tiryakileri uzun yıllar kandıracak tehlikeli bir yalanı da dolaşıma sokacaktır.