90’lı yılların seçimlerine merkez Sol ve Sağ partilerdeki bölünmüşlük damgasını vurmuş, Türkiye 8 yıl aradan sonra bir defa daha koalisyon hükümetleri dönemine girmişti. Ortaya çıkan durumu en iyi değerlendiren ise kurulduğu günden itibaren oyunu artıran, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi oldu.
Mesut Yılmaz’ın 15 Haziran 1991’de ANAP Genel Başkanı olup başbakanlığı Akbulut’tan devralmasından sonra, partilerin ortak kararıyla 1992’nin Kasım ayında yapılması gereken seçimlerin 20 Ekim 1991’de yapılmasına karar verilmişti.
Süre kısıtlı olmakla birlikte o zamana kadarki en cafcaflı ve masraflı seçim kampanyaları 1991’de yapıldı. Ünlü sanatçılar liderlerin mitinglerinden önce konser veriyor, partiler sanatçı menajerlerinin kapısını aşındırıyordu. En iddialı kampanya, ünlü Fransız siyasal reklamcı Jacques Seguela ile anlaşan ANAP’ındı. Seguela, tüm seçim stratejisini belirlediği ANAP için Mesut Yılmaz’ı ön plana çıkardığı lider odaklı bir kampanya hazırladı.
1991 seçimlerinden önceki en büyük yeniliklerden biri, ilk özel televizyon kanalı Star 1’in yayında olmasıydı. Muhalefet partileri reklamlarını iktidar yanlısı davranan TRT yerine Star Tv’ye vermeyi tercih ediyordu. Ancak bir süre sonra kanal yönetimi muhalefet partilerinin bazı reklamlarını engellemeye başladı ve “Cumhurbaşkanı Özal’a ya da ailesine sataşan” reklamların yayımlanmayacağını duyurdu. Bunda pek şaşılacak bir şey yoktu; zira Star Tv’nin iki ortağından biri Cem Uzan, diğeri Cumhurbaşkanı Özal’ın oğlu Ahmet Özal’dı. Şaşırtıcı olan, kanalın göz göre göre izinsiz ve korsan yayın yapıyor olmasıydı. Üstelik Star 1 hem devletin kablolu yayın şebekesinden hem de uydu yayını aracılığıyla evlere ulaşıyordu. Uydu yayını için kullanılan link hatları da devlet kurumu PTT’ye aitti.
Bir süre sonra tartışmalar siyasi reklamlarla ilgili olmaktan çıktı; çünkü kanal başta SHP olmak üzere muhalefet partilerine karşı bir odağa dönüşmüştü. İktidar sözcüleri Türkiye’de özel televizyonları düzenleyen bir yasa olmadığı için Star Tv’ye müdahale edilemediği söylüyordu ama, asıl sebep kanalın ortaklarından birinin Özal’ın oğlu olmasıydı. Yüksek Seçim Kurulu SHP’nin itirazı üzerine seçim yasaklarını ihlal eden Star Tv’nin PTT link hatlarını, personel ve araç gerecini kullanmasını engelledi. Ancak bu kararın bir etkisi olmadı; çünkü Star 1 çoktan kendi vericilerini kurmuş, PTT’nin desteği olmadan izleyicilere ulaşabilir duruma gelmişti. Kanalın ANAP iktidarına desteğini alenileştirdiği son 3 haftada muhalefetin reklamları tamamen engellenirken, Mesut Yılmaz her gün defalarca ekranlarda boy gösterip “daha yapacak çok iş var” diyecekti.
1991 seçimlerinde partilerin bulabildikleri her yere astığı milyonlarca plastik afiş ve flama görüntü kirliliğine sebep oldu.
Yüzde 10 barajı kaldırılmadığı için barajı aşma endişesi taşıyan partilerin ittifak arayışları da Ankara kulislerini hareketlendirmişti. RP, MÇP ve Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ittifak yapıp seçimlere RP şemsiyesi altında girmeye karar verirken, Halkın Emek Partisi (HEP) adayları da SHP listesinden katılacaktı.
Yüzde 27 oy oranıyla 178 milletvekili çıkaran DYP’nin birinci sırada tamamladığı 1991 seçimlerinde ANAP yüzde 24 ile 115, SHP yüzde 20.8’le 88 milletvekilliği kazandı. Basının “kutsal ittifak” adını taktığı milliyetçi-İslâmcı ittifak RP çatısı altında yüzde 16.9 oy oranıyla 62, barajı güçlükle aşan DSP yüzde 10.8’le 7 sandalye kazanıyordu.
Havacılıkta “her şey yolunda” anlamında kullanılan bu işaret, Erbakan’ın lideri olduğu Millî Görüş hareketinin de simgesiydi. (Fotoğraf: Ecvet Atik)
Seçimlerin asıl kaybedeni, 1987 seçimlerinin 12 puan gerisini düşen ANAP’tı. O zamana kadarki en pahalı seçim kampanyasına ve müthiş medya desteğine rağmen seçmenler ANAP’ı cezalandırmıştı.
Meclis aritmetiği koalisyonu zorunlu kılıyordu. Merkez Sağ’ın liderliği koltuğuna bir dafa daha oturan Süleyman Demirel hükümeti kurmakla görevlendirildi ve DYP-SHP koalisyonu kuruldu. Ancak ekonomik istikrar ve demokratikleşme vaadiyle yola çıkan koalisyon, beklentileri karşılamadı; iki parti seçmenini de memnun edemedi.
Sonraki seçimlere kadar geçen sürede, belirleyici siyasi gelişmeler yaşandı. SHP listesinden seçilen 18 HEP’li milletvekili 1992 ilkbaharında SHP’den ayrıldı. Yaz aylarında Muhsin Yazıcıoğlu liderliğindeki grup MÇP’den istifa ederek Büyük Birlik Partisi’ni (BBP), Eylül’de ise Deniz Baykal ve arkadaşları SHP’den ayrılıp CHP’yi kurdu. Turgut Özal’ın 17 Nisan 1993’teki beklenmedik ölümü sonrası Başbakan Demirel cumhurbaşkanı olurken, DYP kongresini kazanan Tansu Çiller de Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak göreve başladı. Aynı yıl Erdal İnönü de genel başkanlıktan ayrılınca SHP’nin başına eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın geçti.
İki genel seçim arasındaki en önemli gelişmelerden biri de, RP’nin 1994 yerel seçimlerindeki başarısıydı. Aralarında İstanbul ve Ankara’nın da olduğu 6 büyükşehir ve 22 ilde ipi göğüsleyen RP, özellikle metropollerdeki gecekondu bölgelerinden çok yüksek oy almıştı. 1960’larda ağırlıklı olarak AP’ye, 1970’lerde CHP’ye oy veren kent yoksullarının yeni adresi Refah Partisi (sonrasında Fazilet Partisi ve AKP) çizgisi olacaktı.
1995 seçimlerinden sonra ANAP ve DYP tarafından büyük ümitlerle kurulan ANAYOL koalisyonunun ömrü yalnızca üç ay sürdü (üstte). ANAP’ın 1991 seçimlerinde Fransız reklamcı Jacques Seguela tarafından hazırlanan görkemli kampanyasında Başbakan Mesut Yılmaz’ın tek bir fotoğrafı kullanıldı (altta).
Yerel seçim hezimeti ve 1994’te yaşanan büyük ekonomik kriz, koalisyon hükümetini epey yıpratmıştı. 1995’te SHP ile CHP’nin birleşmesi ve yeni CHP’nin genel başkanlığa Deniz Baykal’ın seçilmesi sonrasında hükümet Ekim 1996’da yapılması gereken seçimleri 10 ay erkene çekme kararı aldı. Seçim yasası da değiştirilerek seçmen yaşı 20’den 18’e düşürüldü. Milletvekili sayısı ise 450’den 550’ye yükseltiliyordu.
24 Aralık 1995’te yapılan seçimlerden yüzde 21.4 oy oranıyla 158 milletvekilliği kazanan RP zaferle çıktı. Seçime BBP ile ittifak yaparak giren ANAP yüzde 19.7’yle 132, DYP yüzde 19.2’yle 135 sandalye kazanırken, ilk defa Sol’un birinci partisi konumuna yükselen DSP yüzde 14.64’le 76, CHP yüzde 10.7 ile 49 milletvekili çıkarmıştı. Yüzde 8.2 oranında oy alan MHP barajı aşamadı; HEP’in kapatılmasının ardından kurulan HADEP de yüzde 4.18 oy oranıyla barajın altında kaldı.
Meclis’teki çok parçalı yapı nedeniyle 4 yıl boyunca Anayol (ANAP-DYP), Refahyol (RP-DYP) ve Anasol-D (ANAP-DSP-DTP) koalisyon hükümetleri görev yaptı. Siyasi istikrarsızlığın egemen olduğu bu çalkantılı dönemin en önemli gündem başlıkları yolsuzluk skandalları; karanlık suikastlar ve faili meçhul cinayetler; devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin ortaya döküldüğü Susurluk kazası; laik-İslâmcı gerilimi; askerin 28 Şubat müdahalesi ve Anayasa Mahkemesi’nin RP’sini kapatmasıydı.
16 Ocak 1998’de kapatılan RP’nin 147 milletvekili, 15 bin parti yöneticisi ve 4 milyon üyesi Fazilet Partisi’ne (FP) geçti. Erbakan’a ise 5 yıl siyaset yasağı gelmişti. Aynı yıl, Aralık 2000’de yapılması gereken seçimlerin 18 Nisan 1999’a alınmasına da karar verildi. İlk defa yerel seçimlerle genel seçimler aynı gün yapılacaktı.
21 partinin katıldığı genel seçimlerde yüzde 20’nin üzerinde oy alan tek parti yüzde 22.2 oyla 136 milletvekili çıkaran DSP’ydi. Önceki seçimde baraj altında kalan MHP de yeni lideri Devlet Bahçeli ile oy patlaması yapmış, yüzde 18’le 129 milletvekilliği kazanarak ikinci olmuştu. Kapatılan RP’nin devamı olarak kurulan FP’nin yüzde 15.4 oy oranı ve 111 milletvekili ile üçüncü tamamladığı seçimlerde, merkez Sağ oyların eridiği görülüyordu. ANAP yüzde 13.2’yle 86, DYP yüzde 12’yle 85 milletvekili çıkarabilmişti. Önceki seçimlerde barajı güçlükle aşan Deniz Baykal liderliğindeki CHP yüzde 8.72’lik oy oranıyla tarihinde ilk defa parlamento dışında kaldı. Yüzde 4.8 oranında oy toplayan HADEP de 10 ilde sandıklardan birinci çıkmasına rağmen Meclis’e temsilci gönderememişti.
Yerel seçimlerde ise sonuçlar farklıydı. FP’nin birinci, ANAP’ın ikinci, DSP’nin üçüncü tamamladığı seçimlerde FP ve DSP dört, CHP üç, ANAP iki ve MHP bir büyükşehir belediye başkanlığı kazanmıştı.
Seçimlerin ardından DSP, MHP ve ANAP arasında Türkiye’nin 17. koalisyon hükümeti kuruldu. Bülent Ecevit beşinci kez başbakanlık koltuğuna otururken, MHP de 21 yıl sonra ilk defa hükümette yer alıyordu.
12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.
Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.
1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.
Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.
Yeni dönemin bilgisayarlı partisi Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.
Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.
Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.
Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.
Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.
Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.
6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.
1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.
Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.
“Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.
Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.
1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.
29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.
MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.
Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.
İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’
Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.
Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.
“Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.
Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.
60’lı yılların ikinci yarısından itibaren Adalet Partisi ile CHP’den ayrılanların kurduğu yeni partiler, 1970’li yıllarda yapılan üç genel seçimde de sandıktan çok parçalı Meclis yapısı çıkmasına yol açtı. Bunun sonucunda zoraki koalisyonlar veya dışarıdan destekli azınlık hükümetleri göreve geldi; çok özlenen siyasi istikrar, partilerin tutumu yüzünden bir türlü yakalanamadı.
Türkiye 60’lı yıllara darbe ve idamlarla başlamış, 12 Mart 1971’deki askerî muhtıra ve ardından gelen idamlarla bir defa daha sarsılmıştı. Başbakan Demirel’in muhtıranın ardından istifa etmesini izleyen iki yılda ara rejim hükümetleri görev yaptı. Siyasi partilerden ve TBMM dışından Bakanların birlikte görev yaptığı bu hükümetler döneminde 1961 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle askerî otorite, sivil otorite aleyhine güç kazandı; temel hak ve özgürlüklerde gerileme oldu. Seçimler ise zamanında, 1973’te yapılacaktı.
CHP içindeki solcularla karşıtları arasında denge sağlamaya çalışan İsmet İnönü, 1972’deki kurultayda Bülent Ecevit genel başkan seçilince partiden ayrılmıştı. İnönü’nün ardından 15 senatör ve 44 milletvekili de istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu. Bu parti daha sonra Güven Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) adını alacaktı.
CHP’yi sosyal demokrat bir çizgiye oturtan Bülent Ecevit, 1973 seçimleri öncesi İstanbul Zeytinburnu’ndaki mitingde.
Ecevit’in liderliğiyle birlikte CHP’nin sosyal demokrat bir partiye dönüşeceği “Ak Günlere” başlıklı meşhur 1973 Seçim Beyannamesinden de anlaşılıyordu. Beyannamedeki genel af, toprak reformu, madenlerin ve petrolün devletleştirilmesi gibi vaatler, Demirel başta olmak üzere muhafazakar politikacıları öfkelendirmişti. Ecevit’i seçimle geldiği iktidardan 1973’teki darbeyle indirilip katledilen Şili’nin sosyalist lideri Salvador Allende arasında benzerlik kurma modası da bu sıralarda başladı. Demirel, Şili liderini taklit etmekle suçladığı Ecevit’ten “Allende Büllende” diye sözederek, bu modanın en veciz örneklerinden birini veriyordu.
Erbakan, Demirel ve Türkeş 1970’lerde iki Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasına öncülük etti.
Parti liderlerine 1973 seçimlerinden önce düzenli yayına başlayan televizyondan propaganda hakkı verilmesi düşünülse de sonradan vazgeçilmişti. Radyodan propaganda 1961 seçimlerinden beri olduğu gibi devam ediyor, seçim çalışmalarıyla ilgili haberler de ilk defa televizyonda yer alıyordu. CHP’nin Ecevit’in isteğiyle hazırlattığı seçim otobüsü de bir yenilikti. O zamana kadar liderler gittikleri yerlerde hazırlanan bir platformun üzerinde konuşurdu. Ecevit ve kurmaylarıyla gazetecileri mitingden mitinge taşıyan, güçlü ses sistemiyle donatılmış otobüs ise çok daha pratikti. Açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu. Başlarda CHP’nin otobüsüne burun kıvıran AP ve başka partiler de kısa süre sonra birer seçim otobüsü edinecekti.
Hükümeti karıştıran heykel
1973 seçimleri sonrasında CHP’yle hükümet kurdukları için sağ partilerden tepki alan MSP lideri Erbakan “Solcular bizim namaz kılmayan kardeşlerimiz” demişti ama, birçok temel konuda görüş ayrılığı bulunan iki partinin kurduğu hükümetin yürümeyeceği kısa sürede anlaşılmıştı.
CHP ile MSP daha koalisyon iki ayını doldurmadan İstanbul Karaköy Meydanı’na yerleştirilen Cürdal Duyar’ın “Güzel İstanbul” adlı kadın heykeli yüzünden karşı karşıya geldi. Muhafazakâr basının “çıplak yosma” ve “sapıklık anıtı” gibi isimler taktığı heykelin “Türk anasını hayasızca teşhir ettiğini” söyleyen MSP lideri Erbakan, “analarımıza hakaret eden bu heykel yerinde kalırsa hükümet ayakta kalamaz” diyerek, gerekirse koalisyonu bozacağını ima ediyordu.
Siyaseti karıştıran 7 ton ağırlığında ve yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki heykel, bir gece yarısı MSP’li İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün emriyle yerinden söküldü ve Yenikapı sahiline atıldı. Sanat çevreleri heykele yapılan muameleyi protesto ederken, gazeteler Arkeoloji Müzesi’ndeki çıplak heykellerin de kaldırılıp kaldırılmayacağını soruyordu. Tepkilerin artması üzerine Başbakan Bülent Ecevit’in talimatıyla bir ara yol bulundu ve kentin en işlek meydanlarından birinden sökülen “Güzel İstanbul”, Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine dikildi.
Partilerin kampanya müzikleri de bu seçimlerde öne çıkmıştı. CHP mitinglerinde Ecevit’ten önce çıkıp “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkılarım söyleyen Şenay mitinglerde sahne alan ilk şarkıcı oldu. Bu seçimin bir yeniliği de partilerin çakmak, kalem, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar dağıtmaya başlamasıydı.
14 Ekim 1973’teki seçimlerde yüzde 33.3 oy oranıyla birinci parti olan CHP 185 milletvekilliği kazanırken; AP yüzde 29.8’le 149,1970’te AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti (DP) yüzde 12’yle 45 milletvekili çıkardı. Seçimlerin sürprizi Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi’nin (MSP) yüzde 11.8’le 48 sandalye kazan-masıydı. CGP yüzde 5.13’le 13, MHP yüzde 3.4 ile 3, TBP yüzde 1.1 ile bir milletvekili çıkardı; 6 bağımsız aday da Meclis’e girdi.
CHP-MSP koalisyonu
CHP, Millet Meclisinde çoğunluğu sağlamak için gereken 226 sayısının çok altında olduğu için Ecevit koalisyon görüşmelerine başlamıştı. Önceleri küçük bir olasılık olarak görülen CHP ve MSP’nin koalisyon kurması fikri, diğer olasılıkların hızla tükenmesiyle tek seçenek olarak kaldı ve Ocak 1974’te sadece birkaç ay sürecek CHP-MSP hükümeti kuruldu. 1974 yazında Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik iki askerî harekâtının başarıyla sonuçlanmasıyla büyük sempati toplayan Ecevit, bu rüzgarı arkasına alıp erken seçime gitmek için 18 Eylül 1974’te istifa edecek ama Meclis’ten erken seçim kararı çıkmayacaktı. Hemen ardından AP, MSP, CGP ve MHP biraraya gelerek Demirel başbakanlığındaki Birinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurdu.
Türkiye, seçim yılı olan 1977’ye 1. MC hükümeti döneminde artan siyasal şiddet olayları eşliğinde girdi. Seçim kampanyaları sırasında konvoyu birkaç kez saldırıya uğrayan Ecevit 29 Mayıs’ta İzmir’de bir silahlı saldırıdan son anda kurtulacak; CHP liderine isabet etmeyen mermi arkasında bulunan partili Mehmet İsvan’ı yaralayacaktı. 3 Haziran’da Taksim Meydanı’ndaki CHP mitinginden önce de kendisine suikast yapılacağı yönünde bizzat Başbakan Demirel tarafından uyarılan Ecevit buna rağmen meydana çıktı ve CHP tarihinin en geniş katılımlı mitinglerinden birinde 100 binlerce kişiye seslendi.
Ecevit’in seçim otobüsü 1973 seçimlerinin yeniliklerinden biri olan CHP’nin seçim otobüsünün açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu.
1977 seçimleri de bir dizi yeniliğe sahne olmuştu. Parti liderleri ilk defa televizyonda propaganda yapma olanağına kavuştu. 1975’te kurulan ilk araştırma şirketleri ilk anketlerini bu seçimler öncesinde yaptı. AP bir reklam ajansına (Cen Ajans) seçim kampanyası hazırlatan ilk siyasi parti oldu. Siyasi reklamlar yasak olmasına rağmen AP yasağı delmiş ve o dönem için çok ilginç bulunan gazete ilanları yayımlatmıştı. Mitinglerde dağıtılan 5 milyon AP afişi ve 20 bin ses kaseti de rekor olarak kayıtlara geçiyordu. Demirel’in sesinden kaydedilen kasetlerde ayrıca partinin kırat sembolünü temsilen, “Yine de şahlanıyor aman, kol beyinin kıratı” türküsü de yer alıyordu.
Tüm partilerin onayıyla 4 ay önceye alınarak 5 Haziran 1977’de yapılan seçimleri CHP yüzde 41.4 oy oranıyla 213 sandalye kazanarak birinci tamamladı. AP yüzde 36.9’la 189, MSP yüzde 8.6’yla 24, MHP yüzde 6.4’le 16, CGP yüzde 1.9’la 3 ve DP de aynı oy oranıyla 1 milletvekili çıkarmıştı. 4 de bağımsız milletvekili vardı.
CHP bu seçimlerde merkez solun Türkiye tarihinde ulaştığı en yüksek oy oranına ulaşmış, önceki seçimlerden yüzde 8 fazla oy almıştı. Bülent Ecevit’in oluşturduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca, AP, MSP ve MHP biraraya gelerek 2. Milliyetçi Cephe koalisyonunu kurdu. 6 ay süren bu hükümetin ardından iki ay görev yapacak, bağımsızların desteklediği Ecevit hükümeti kuruldu. 1979 ara seçimlerinde CHP başarısız olunca Ecevit başbakanlıktan ayrılırken, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Demirel’in MHP ve MSP’den destek alarak kurduğu azınlık hükümeti görev yapacaktı.
Demokrat Parti iktidarının devrildiği 27 Mayıs darbesiyle başlayan 1960’larda üç seçim yapıldı. 1961 seçimlerinde ordunun bastırmasıyla ilk kez koalisyon hükümeti kurulurken, sonraki iki seçimden Demokrat Parti’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi ve genç lideri Süleyman Demirel zaferle çıktı.
Ellilerin ikinci yarısında tırmanışa geçen ve 1960 ilkbaharında zirveye ulaşan siyasi gerilim 27 Mayıs askerî darbesiyle sonuçlanmış, DP iktidarının devrilmesinden sonra yönetim Millî Birlik Komitesi’nin (MBK) eline geçmişti. Yeni Anayasa’yı ve seçim kanununu 38 subaydan oluşan MBK ile üyeleri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı.
TBMM artık 450 sandalyeli bir Millet Meclisi ve 150 sandalyeli Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki kanattan oluşacaktı. Millet Meclisi’ni denetleme mekanizması olarak oluşturulan ve halk arasında “okumuşlar meclisi” olarak anılan Senato’ya seçilebilmek için 40 yaşını bitirmek ve üniversite mezunu olmak gerekiyordu. Eski seçim sistemi de terkediliyor ve seçim çevresi barajlı nispi temsil sisteminin uygulanacağı açıklanıyordu. Bu sistemde her seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların o çevreden seçilecek milletvekili sayısına bölünmesiyle seçim çevresinin barajı belirleniyordu. Bu sayının altında kalan partiler o çevreden milletvekili çıkaramıyordu.
1964’te 40 yaşında Adalet Partisi’nin genel başkanı olan Süleyman Demirel, çok kısa sürede Türk siyasetinin en önemli figürlerinden birine dönüştü.
Ordu, Demokrat Parti’yi kapatmış, birçok üyesini hapsettiği partinin tüm örgütünü dağıtmıştı. Buna karşın CHP ve Bölükbaşı liderliğindeki CK-MP’nin örgütsel yapısı ayaktaydı. Siyasi partilerin faaliyetlerine 12 Ocak 1961’de izin verilince 13 parti daha kuruldu. Yeni partiler arasında DP’nin devamı olduğu iddiasındaki Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) de vardı.
Asker faktörü
Darbenin gölgesinde yapılan 1961 seçimleri renksiz ve heyecansız seçim kampanyalarına sahne oldu. Bunun en önemli sebebi, seçimlere 1 ay kala DP’lilerin yargılandığı davaların ağır cezalarla sonuçlanması ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesinin yarattığı şoktu.
15 Ekim 1961’de yapılan seçimleri yüzde 36.7 oy oranıyla 173 sandalye kazanan CHP birinci tamamladı. İkinci sıradaki AP yüzde 34.7’yle 158, CKMP yüzde 14’le 54, YTP 13.7’yle 65 milletvekili çıkarmıştı. Partiler Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde de yakın oranlarda oy aldı.
Hiçbir partinin tek başına iktidar olamadığı seçimlerde halkın yetkiyi DP’nin devamı partilere vermek istediği anlaşılsa da askerlerin bunu kabul etmesi mümkün değildi. YTP ve CKMP, CHP’nin koalisyon teklifini reddedince, ordunun da zorlamasıyla Türkiye’nin ilk koalisyonu olan CHP-AP hükümeti kuruldu. 1965 seçimlerine kadar dört ayrı koalisyon hükümeti görev yapacaktı.
İsmet İnönü, 1961 seçimleri sonrasında kurulan üç koalisyon hükümetinde son kez başbakanlık yaptı (üstte). Akbaba, 1965 seçimlerini güzellik yarışmasına benzetmişti (altta).
Adalet Partisi (AP), 27 Kasım 1964’teki kongrede Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirirken, Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damga vuracak en önemli siyasi figürlerinden birini de seçiyordu. 40 yaşındaki yeni lideriyle atağa kalkan AP, 1965 seçimlerinin favorisiydi.
1965 seçim kampanyalarında birçok yenilik göze çarpıyordu. Siyasi parti liderlerine yüzlerce araçtan oluşan seçim konvoyları eşlik ediyor, o zamana kadar daha çok davul-zurna çalınan ve küçük grupların slogan attığı mitinglerde binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıp parti bayrağı sallıyordu.
Seçimlere ilk defa bir sosyalist parti, Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) de katılacaktı. 1965 seçimleri öncesi diğer partilere verilen hazine yardımından mahrum bırakılan TİP’in yurdun çeşitli yerlerinde yaptığı seçim etkinlikleri Sağcı grupların saldırısına uğradı.
1965 seçimlerinin en büyük yeniliği ise “millî bakiye” (ulusal artık) sisteminin uygulanacak olmasıydı. Bu sistemin temel özelliği, il seçim çevrelerinde sonuçlara yansımayan oyların “millî seçim çevresi”nde değerlendirilmesi ve boşa gitmemesiydi.
Örneğin, 10 milletvekili çıkaran ve 1 milyon geçerli oy kullanılan bir ilde, milletvekili çıkarmak için gerekli oy sayısı 100 bindi. 330 bin oy alan parti 3 milletvekili çıkarıyor, kalan 30 bin oyu “artık oy” olarak “millî seçim çevresi”ne ayrılıyordu. Başka bir parti bu kentte 99 bin oy aldıysa vekil çıkaramayacak, ama oyları yine “millî seçim çevresinde değerlendirilecekti. 10 vekil çıkaran bu kentte 7 milletvekilliği bu şekilde dağıtılabildiyse, açıkta kalan üç milletvekilliği de “millî seçim çevresi”ne aktarılıyordu. İkinci aşamada, illerde açıkta kalan milletvekillikleri partilerin “millî seçim çevresi”nde biriken artık oylarına göre dağıtılacaktı. Sözgelimi, açıkta kalan milletvekilliği sayısı 50, artık oy toplamı 5 milyon ise milletvekili çıkarabilmek için 100 bin artık oy gerekliydi. 100 bin artık oyu olan parti 1,500 bin artık oyu olan parti 5 milletvekilliği kazanıyordu.
10 Ekim 1965’te yapılan seçimlerde AP yüzde 5.9’la 240, CHP yüzde 28.8’le 134, CK-MP’den ayrılan Bölükbaşı’nın kurduğu Millet Partisi yüzde 6.3 oyla 31, YTP yüzde 3.7 ile 19, TİP yüzde 3 ile 15, CKMP yüzde 2.2 ile 11 milletvekilliği kazandı.
Millî bakiye sistemi sayesinde oylar boşa gitmemiş, alınan oy oranıyla çıkarılan milletvekilliği sayısı paralellik göstermişti. Sözgelimi TİP yüzde 3 oy olarak 450 sandalyenin yüzde 3’üne karşılık gelen 15 milletvekilliği kazanmıştı. Yüzde 2.2’lik oy oranıyla 11 milletvekili çıktıran CKMP’nin adayları ise hiçbir ilde seçilecek oy sayısına ulaşamamış, tamamı artık oylarla seçilmişti.
İlk kez bir sosyalist parti seçimlerde 1965 seçimlerinde 15 milletvekilliği kazanan Türkiye İşçi Partisi’nin lideri Mehmet Ali Aybar esi Siret Hanımla oyunu kullanırken.
Küçük partilerin yararına işleyen millî bakiye sistemini “millî felaket” olarak nitelendiren AP iktidarı 1969 seçimlerine 1 yıl kala bu sistemi kaldırdı ve 1961’de uygulanan seçim çevresi barajlı nispi temsil sistemini geri getirdi. Ancak Anayasa Mahkemesi değişiklikleri iptal edince sistem barajsız nispi temsil sistemine dönüştü. 1983’e kadar bu sistem yürürlükte kalacaktı.
1961 Anayasası’nın getirdiği örgütlenme serbestliğinin, dünyada yükselen eğilimin ve parlamentodaki TİP’in etkisiyle 1960’ların ikinci yarısında Türkiye’de sol yükselişe geçmişti. Bu durum CHP’ye de yansıyacak, 1965’te önce İnönü’nün telaffuz ettiği “ortanın solu” düşüncesi 1966’da partinin resmî görüşü olarak benimsenecekti. “Ortanın solu” düşüncesine karşı olan 48 milletvekili ve senatör ise CHP’den ayrılıp Güven Partisini kurdu. Sağ cenah da bu dönemde hareketliydi. CKMP 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını aldı ve Alparslan Türkeş genel başkan oldu.
Tek başına AP
12 Ekim 1969’da yapılan seçimlerde AP oy kaybına uğrasa da yüzde 46.6 oy oranıyla 256 milletvekili çıkararak Millet Meclisi’nde bir kez daha tek başına çoğunluğu sağladı. Çok partili yaşama geçildikten sonraki en düşük oyunu alan CHP yüzde 27.4’le 143 vekil çıkarırken, Güven Partisi yüzde 6.6 oy oranı ve 15 sandalye ile üçüncü parti oldu. Millet Partisi yüzde 3.2 ile 6, MHP yüzde 3 ile 1, halk arasında “Alevîlerin partisi” olarak nitelendirilen Türkiye Birlik Partisi yüzde 2.2 ile 6 vekillik kazanmıştı. TIP’in oyları 3’ten 2.8’e geriledi; oy kaybı çok değildi ama seçim sistemi değiştiği için 15 olan vekil sayısı ikiye düşüyordu. YTP ise yüzde 2.2 oy oranıyla 6 sandalye kazanmıştı.
1969 seçimlerinin ilginç bir özelliği bağımsızların yüzde 5.6 oy alınası ve tam 13 bağımsız adayın milletvekili seçilmeyi başarmasıydı, Meclis’e giren bağımsızlardan biri de AP’den milletvekili adaylığı Demirel tarafından veto edildiği için Konya’dan bağımsız aday olan ve iki milletvekili seçtirecek kadar oy alıp seçilen Necmettin Erbakan’dı.
50’li yıllarda yapılan üç genel seçimi de kazanan Demokrat Parti, seçimlerde uygulanan “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” sayesinde Meclis’teki ezici çoğunluğu hep elinde tutmuştu. Bu durumun yarattığı güç sarhoşluğu, demokrasi vaadiyle iktidar olan partinin demokrasiden uzaklaşmasına ve adeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasına yol açtı.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi, 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK de yargı denetimini sağlayacaktı.
Demokrat Parti yandaşları 1950 seçimlerindeki zaferi günlerce kutladı.
1948’de DP’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin de katıldığı 1950 seçimlerinde birçok ilk yaşandı. Tasarımcı elinden çıkmış seçim afişleri kullanıldı, Hürriyet gazetesi büyük kentlerin meydanlarına sandık koyarak ilk seçim anketini yaptı; partilere radyodan propaganda yapma hakkı verildi. İktidar partisinin mitingleri kalabalık göstermek için civardan insan taşımasına da ilk defa bu seçimlerde rastlanacaktı. Kayseri’deki bir CHP mitingine köylerden insan taşıması, muhalif basın tarafından “hayret verici ve gülünç” diye yerden yere vurulmuştu.
1946’da CHP’nin işine yarayan adaletsiz seçim sistemi bu defa DP’ye yarıyordu. Yüzde 55.2 oy oranıyla birinci olan DP 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin yüzde 85.4’ünü almıştı. CHP yüzde 39.6 oy oranına karşılık sadece 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi yüzde 4.6’yla 1 milletvekilliği kazandı. Meclis’e 1 de bağımsız milletvekili girdi.
Birçok yerde vatandaşlar sandıkların kapanmasının ardından sayım işlemlerini kontrol edip oylarına sahip çıkmışlardı. Seçmenin oyuyla iktidar değiştirebileceğinin kanıtlanması büyük bir zaferdi. CHP lideri ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de ordunun üst kademesinden gelen “seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebiliriz” mesajına “millî irade nasıl tecelli ettiyse başta ben olmak üzere bütün devlet birimleri saygı göstermelidir” yanıtını veriyordu.
27 yıllık tek parti iktidarı son bulmuş, DP Genel Başkanı Celal Bayar cumhurbaşkanı olurken partinin yeni genel başkanı Adnan Menderes başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Yeni dönemle birlikte cumhurbaşkanlarıyla başbakanlar arasındaki güç dengesi başbakanlar lehine dönecek, 2014’e kadar başbakanlar hep daha güçlü pozisyonda olacaktı.
1954 seçimleri
Akbaba dergisi, 1957’de seçim yasasında değişiklik yaparak muhalefetin işbirliği imkanının önünü kapayan DP’yi kapağına taşımıştı.
1953’e kadar ekonominin iyi gitmesi ve özellikle kırsal kesimde refahın yükselmesi DP’yi 1954 seçimlerinin de favorisi kılıyordu. Nitekim 2 Mayıs’taki seçimlerde oy oranını yükselten iktidar partisi yüzde 58.4 oy oranıyla 541 milletvekilliğinden 503’ünü aldı. CHP yüzde 35.4’le yalnızca 31 vekil çıkarırken, Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) yüzde 5.3’le 5 sandalye kazandı. Malatya, Kars ve Sinop’ta CHP, Kırşehir’de CMP birinci olmuş; kalan tüm illerde ipi DP göğüslemişti. 2 de bağımsız milletvekili vardı.
Normalde bu kadar büyük bir zafer kazanan iktidarın kendine olan güvenini tazelemesi ve muhaliflere daha hoşgörülü yaklaşması beklenirdi ama, 1954 seçimleri Menderes iktidarının demokrasiden uzaklaşmasının ve âdeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasının milâdı oldu. DP, Meclis açıldıktan hemen sonra yargı bağımsızlığını ve üniversite özerkliğini hiçe sayan bir dizi antidemokratik yasa çıkardı. Yeni düzenlemelerle seçim öncesi radyoda propaganda günleri de bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhalefete kapatılıyordu.
Gazeteleri de büyük baskı altına alan iktidarın en inanılmaz hamlesi ise seçimlerde birinci olamadığı iki kenti cezalandırması oldu. Hedeflerden biri CHP’nin birinci çıktığı, İnönü’nün memleketi Malatya’ydı. DP iktidarı Malatya’yı ikiye bölüp ilçesi Adıyaman’ı il yaptı. Malatya yine şanslıydı, çünkü yüzölçümünün ve nüfusunun bir bölümünü kaybetse de il olarak kalmaya devam edecekti. Asıl ceza, Osman Bölükbaşı liderliğindeki CHP’nin birinci olduğu Kırşehir’e verildi. Niğde’ye bağlı bir ilçe olan Nevşehir il yapılırken, il olan Kırşehir ilçe yapılıp Nevşehir’e bağlandı.
Yaşananlar DP içinde de rahatsızlık yaratmıştı. Partiden ayrılan 19 milletvekili 1955 sonunda liberal merkez parti çizgisindeki Hürriyet Partisi’ni kurdu. Basında da ilk seçimlerden beri DP’yi destekleyen birçok gazete ve gazeteci iktidardan desteğini çekmişti.
1957’nin ilkbaharında işçi sendika birlikleriyle federasyonları kapatıldı, birçok yüksek yargıç emekli edildi. 27 Haziran’da çıkarılan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ise muhalefetin miting ve etkinlik yapmasını olanaksız hâle getiriyordu. Kanunun ilk kurbanı, Rize’de kendisine “hoşgeldiniz” diyen bir esnafın elini sıktığı için 6 ay hapis cezasına çarptırılan CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’ti!
Demokrat Parti’nin iki lideri Celal Bayar ve Adnan Menderes bir seçim gezisinde.
İktidar Mayıs 1958’de yapılması gereken seçimleri de önce 27 Ekim 1957’ye çekti, arkasından seçim yasasını değiştirerek muhalefet partilerinin ortak liste çıkararak ya da birbirlerinin listesinden aday göstererek güçbirliği yapmalarının önünü kesti. Muhalefet ise hem antidemokratik uygulamaların hem de ekonomide kötü gidişin sandığa yansıyacağını umuyordu ama seçimlerde DP yüzde 48.6, CHP yüzde 41.4, CMP 6.5 ve Hürriyet Partisi yüzde 3.5 oranında oy aldı. DP, oy oranı 10 puan düşmesine rağmen 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazanmış; CHP 178, diğer iki parti 4’er milletvekili çıkarmıştı.
“Geniş bölgeli çoğunluk sistemi”nin ne kadar adaletsiz olduğu bir defa daha ortaya çıkıyordu. Örneğin 10 milletvekili çıkaran Gaziantep’te DP yüzde 48 oy oranıyla birinci partiydi. İkinci CHP’nin oy oranı ise yüzde 47.3’tü ve iki parti arasında yalnızca 1000 oy fark vardı. Buna rağmen DP birinci olduğu için 10 milletvekilliğinin tamamını kazanmış, nüfusun yarısının CHP’ye verdiği oylar boşa gitmişti.
DP seçimden önce dışarıdaki etkinliklerini yasakladığı muhalefeti, seçimden sonra Meclis’te de susturma çabasına girişti. Artık Meclis’te hükümete yalnızca Cuma günleri 1 saat için soru sorulabilecek ama Bakanlar canları istemezse yanıt vermeyebilecekti. Muhalefet partileri 1950’den beri ilk defa toplam muhalefet oyundan az oy sılan DP iktidarının bir azınlık iktidarına dönüştüğü propagandası yapmaya başlamıştı. Partiler arası ittifak arayışları da yoğunlaşacak, 1958’de Türkiye Köylü Partisi CMP’ye, Hürriyet Partisi CHP’ye katılacaktı. DP de muhalefetin hamlelerine karşılık Vatan Cephesi’ni kurarak partiyi güçlendirme çabasına girişti.
1959’da İsmet İnönü ve CHP’lilere Uşak ve İstan-bul-Topkapı’da düzenlenen saldırılarla iyice artan siyasi gerilim, iktidarla muhalefet arasındaki iplerin tamamen koptuğunu gösteriyordu.
VATANDAŞIN HAKLI İSYANI: “Partizan Radyo Dinlemek İstemeyenler Derneği“
Demokrat Parti iktidarının 1954 seçimlerinden sonra kapılarını muhalefete kapattığı radyo, 1960’a kadar siyasetin en hararetli tartışma konularından biri oldu. İktidar muhalefeti engellemekle kalmıyor, devlet radyosunu propaganda aracı olarak da kullanıyordu. 1958’de iş öyle bir hâle gelmişti ki DP’nin kurduğu Vatan Cephesi’ne katılan binlerce kişinin adı radyodan tek tek okunmaya başlanmıştı, isim okuma faslı kimi günler iki saat sürüyordu.
Duruma tepki gösterenler 1 Aralık 1958’de İstanbul’da “Radyolarda Partizan Yayınları Dinlemek istemeyenler Derneği”ni kurdu. Dernek başkanı Bedri Çalışkur “radyodaki partizan neşriyatla mağdur edilenler, dernek vasıtasıyla teselli edilecek, asabı bozulan vatandaşlara tıbbi ve psikolojik yardımda bulunulacaktır” diyordu.
Olayın duyulmasıyla Türkiye’nin dörtbiryanından binlerce kişi üyelik başvurusunda bulunmuştu. Meselenin hükümet aleyhinde kampanyaya dönüşmesinden rahatsız olan iktidar, polis baskınıyla derneği kapattı. Açılan davada dernek kurucuları “devletin radyosuyla alay ettikleri için” para cezasına çarptırıldı.
Emlakçı ve müteahhit Veli Göçer, 1999 depremini takip eden yıllarda cezaevine girdi ve 7.5 yıl hapiste kaldı. “Günah keçisi” seçildiğini iddia eden Göçer’in hikayesi, bölgede yaşanan facianın diğer sorumluları ve 1999’da Yalova’yı da yıkan depremin ardından yaşanan hukuki süreç. Rakamlar, isimler ve zamanaşımına uğrayan hafızalar…
Marmara depreminde 17 bin 480 kişinin öldüğü ilan edildiğinde, sayının gerçekte daha yüksek olduğunu düşünenler çoğunluktaydı. 11 yıl sonra Meclis’te kurulan deprem komisyonu can kaybı sayısını 18 bin 373 olarak güncelledi. Bununla birlikte, gayriresmî verilere göre ölü sayısının bu rakamın yaklaşık iki katı olduğu biliniyor.
1999 depreminde 112 bin 724’ü yıkık ve ağır hasarlı olmak üzere toplam 376 bin 479 konut ve işyerinde de hasar saptanmış, 133 bin 683 bina çökmüştü. Kamuoyu insanların can verdiği binaları yapan müteahhitlerin ve izin verenlerin cezalandırılmasını istiyordu. Depremin ilk şoku atlatıldıktan sonra sorumluların bir bölümü yakalandı; 170’i kamu görevlisi 6.286 kişinin yargılandığı 2.100 dava açıldı. Yargılananların imdadına iki yıl sonra çıkarılan “Rahşan affı” yetişince, davalardan 1.800’ü cezasız sonuçlandı. Kalan 300 davadan 110’unda verilen cezalar ertelendi; 190 dava da 2007’de zamanaşımından düştü.
Yargılanan 6.286 kişiden yaklaşık 150’si tutuklansa da çoğu bir-iki ay sonra serbest kalmıştı. Üç ila altı ay arası hapis yatan kişi sayısı ise 20’ye yakındı. Yani sorumlu olduğu iddia edilen 6.000’den fazla kişi tek bir gün bile hapis yatmadı. 6 aydan fazla cezaevinde kalan yalnızca iki kişi vardı: Çınarcık’ta yaptığı bazı binalar yıkılan Veli Göçer ve bu binaların teknik sorumlusu Mimar İsmet Kösebalaban. Kösebalaban 4 yıldan uzun süre kaldığı cezaevinde öldü. 7.5 yıl hapis yatan Veli Göçer ise dava boyunca binlerce sorumlu dışarıda dolaşırken bir tek kendisinin hapiste olmasına isyan etmişti. Günah keçisi ilan edildiğini söylüyordu.
Çınarcık’ta başlayan hikaye Veli Göçer’in 1990’ların başında Çınarcık’ta arsa alım satımıyla başlayan inşaat hikayesinin, oğlu Can Göçer (sağda) ile birlikte yargılandığı davayla sona ereceği düşünülüyordu. Ancak böyle olmadı.
Aslında Veli Göçer’in depremin ikinci gününden itibaren bir nefret objesi durumuna gelmesinin en önemli sebebi, herkesi öfkelendiren açıklamalar yapmasıydı. Depremi takip eden 20 gün boyunca firariydi Göçer. O yıllarda cep telefonundan yer tespiti mümkün olmadığı için televizyonların naklen yayınlarına bağlanıyor, Avrupa basınına demeçler veriyordu.
İlk televizyon bağlantısında “Ben edebiyat fakültesi mezunu bir şairim, ne anlarım müteahhitlikten?” demiş ve yalnızca emlakçılık yaptığını öne sürmüştü. İki gün sonra katıldığı bir başka yayında müteahhitlik yaptığı belgelenince Çınarcık’ta yaptığı 12 siteden “yalnızca ikisinin” yıkıldığını öne sürüp “Neden ayakta kalan 10 site konuşulmuyor?” diye sorabilmişti. “Yalnızca iki site” dediği Çamlık ve Bahçekent siteleri 16 blok ve 572 konuttan oluşuyordu. Tamamı çökmüş, 200’den fazla kişi enkaz altında kalmış ve bunlardan 195’i hayatını kaybetmişti.
Firarının 15. gününe gelindiğinde, Sabah gazetesi kendisine “Çınarcık’ın Saddam’ı” lakabını takmıştı. Katıldığı bir yayında müteahhitlik belgesi olmadığı için hukuken yıkılan binaların müteahhidi olarak yargılanamayacağını savundu. “Peki belgeniz olmadan nasıl bina yaptınız?” sorusuna “Türkiye’de bina yapmak için müteahhitlik belgesine gerek yok” yanıtını verdi. Ne yazık ki söylediği doğruydu.
‘Çınarcık’ın Saddam’ı’ Göçer, depremin ardından ilk haftalarda bir yandan telefonla röportaj veriyor bir yandan polisten kaçıyordu (üstte). Sonrasında ise 7.5 yıl hapis yatacaktı (altta).
Bir başka televizyon yayınında ise yıkılan iki sitenin inşaatında deniz kumu kullandığının tespit edildiği söylenince her zamanki pişkinliğiyle “12 tane koca site yaptım bunların yalnızca ilk ikisinde deniz kumu kullandım. İnşaatı yapan kalfa bana ‘deniz kumu kullanma’ demedi; sonradan iyi bir şey olmadığını öğrenip hazır beton kullanmaya başladım çünkü kendini yenileyebilen bir insanım” demişti. Türkiye’deki inşaatlarda, yıkanıp yabancı maddelerden ayıklanmamış deniz kumu kullanıldığı 1999 depreminin birçoğumuza öğrettiği bir gerçekti. Denizden çekildiği hâliyle kullanılan kumdaki tuzun asidik etkisi betonu ve demiri yıpratıyor, kurumuş tuz suyla karışıp eriyince betonda boşluklar oluşuyordu. Bunların sonucu, binaların depremde kartondan yapılmış gibi yıkılmasıydı. İşin kötü tarafı Göçer “Üç-beş sene öncesine kadar deniz kumu kullanmayan bir tane müteahhit gösterin kendimi asarım” derken de haklıydı.
Göçer nihayet firarının 20. günü İstanbul’da saklandığı evde yakalandı. Yalova Adliyesi’ne çıkarılırken depremzedelerin kendisini linç etmek istemesi üzerine davanın Konya’da görülmesine karar verilecekti.
Veli Göçer’in hikayesinin ayrıntıları dava sürecinde ortaya çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünü bitiren Göçer, Cağaloğlu’nda küçük bir matbaa satın alarak iş hayatına atılmıştı. 1990’da Yalova ve çevresindeki inşaat fırsatını görüp matbaasını satan Göçer, Çınarcık’a yerleşip emlakçılığa başladı. Önceleri arsa alım satımıyla uğraşırken, 1992’de Çınarcık Belediye Başkanı Turgut Kurt’la yolları kesişince müteahhitlik yapmaya karar verdi. Böylece 1999’da yıkılan Çamlık Sitesi’nin inşaatına başladı Göçer. İki kat izinli bölgede yapılan sitenin blokları tam 6 katlıydı. Belediye hiçbir şikayete kulak asmamış, site tamamlanıp daireler sahiplerine teslim edilmişti.
Bölgede Göçer’in başka arsaları da vardı. Başkan Kurt buradaki iki kat iznini beş kata çıkarınca Göçer yine depremde yıkılan Bahçekent sitesinin yapımına başladı. Ancak verilen beş kat izniyle yetinmemiş, ikişer de kaçak kat çıkıp 28 daireden oluşan yedi katlı bloklar inşa etmişti. Belediye göz yumuyordu ama Bayındırlık Bakanlığı ekipleri Göçer’in kaçak inşa ettiği katların yıkımına ve para cezası verilmesine karar vermişti. Kararları uygulama görevi belediyenindi ama Belediye Başkanı Kurt hiç oralı olmuyordu. 1994 seçimlerine az bir süre kala Başkan Kurt başka bir imar yolsuzluğu nedeniyle iki yıl ceza alıp hapse girince seçilme yeterliliği elinden alınmış ve yeniden aday olamamıştı. Ancak Göçer için bir şey değişmedi. Kurt’tan sonra belediye başkanı olan Yaşar Birinci de selefi gibi davranmış, ceza kararlarını uygulamadığı gibi cezaları affettirmek için çaba göstermişti.
Veli Göçer emeklilere ve sabit gelirlilere ev satmayı hedeflemişti. Evleri emsallerine göre çok ucuza satıyor, cazip ödeme koşulları sunuyordu. Mahkemede hakimin “Başkasının 10 liraya sattığı evi sen malzemeden çalmadan nasıl üç liraya satabiliyorsun?” sorusunu, “Lüksten kıstım, hayatımda hiç malzemeden çalmadım” diye yanıtlayacaktı.
Göçer, yıkanmamış deniz kumu kullandığı iki siteyi tamamladıktan sonra tam 10 site daha inşa etti. Eski şair ve matbaacı kısa sürede Çınarcık’ın en büyük müteahhidi durumuna gelmişti. Kendi yaptıkları dışında satış haklarını alması karşılığında ismini kullandırttığı başka binalar da vardı.
İhmal ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermekten yargılanan Veli Göçer, 7 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Dışarı çıkar çıkmaz depremden önce başlayıp tamamlayamadığı İlayda Sitesi için bir kooperatif kurdu. Sitenin yapımını tamamlamak için bir kamu bankasına kredi başvurusunda bulunmakta da sakınca görmedi. Kamuoyundan yükselen tepkiler üzerine, serbest kaldıktan yaklaşık 1 yıl sonra yeniden tutuklandı.
Bir cana 14 gün Veli Göçer, 17 Ağustos depreminin 12. yılının dolmasına 4 gün kala tahliye edildi. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatmıştı.
Yıkılan iki sitenin sorumluları olan Veli Göçer, oğlu Can Göçer, ortağı Zafer Coşkun ve Mimar İsmet Kösebalaban, blokların yapım tarihlerine göre 6 ayrı projeden yargılandı. Bunlardan birinden zamanaşımı nedeniyle ceza almayan sanıklar, kalan beş projenin her biri için beşer yıldan 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra bu ceza 18 yıl 9 aya düşürüldü. Can Göçer ve Zafer Coşkun yakalanamadığı için cezaevine girmedi; bu iki kişi hakkındaki dava dosyaları 2007’de zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldı.
Yargılanan binlerce sorumlunun aksine Veli Göçer ve ekibinin yüksek ceza almasının sebebi, Göçer’in iddia ettiği gibi sadece günah keçisi seçilmesi değildi. Asıl sebep, Göçer’in yıkılan binalarından birinde 11 yaşındaki oğlunu kaybeden Salim Çakır’ın hukuk mücadelesiydi. Göçer, depremin ilk günlerinde yalnızca emlakçı olduğunu, müteahhitlik yapmadığını söyleyince Ticaret Odası ve Belediye kayıtlarında iz sürüp Göçer’in ofisinin çöplerini karıştırarak bulduğu belgelerle müteahhit olduğunu belgeleyen oydu. Sanıklardan Kösebalaban’ın Çanakkale’deki adresini tespit edip yakalanmasını da o sağlamıştı. Davanın başında, ceza alan diğer müteahhitler gibi Göçer’e de 1 ila 5 yıl arasında hapis cezası isteniyordu. Salim Çakır aylarca uğraşıp Yargıtay’dan emsal bir karar bularak sanıkların her projeden ayrı ayrı ceza almasını da sağladı. Veli Göçer, toplamda 7.5 yıl hapiste kaldıktan sonra 17 Ağustos depreminin 12. yıldönümüne 4 gün kala tahliye oldu. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatan Göçer, serbest kaldıktan sonra müteahhitliğe devam etti.
İmar tarihimiz, özellikle 1965 tarihli Kat Mülkiyeti Yasası, Özal dönemindeki imar affı, müteahhit sayısının hızla artışı, inşaatçı ve emlakçıların siyasete de dahil olmasıyla şekillendi. Rant hırsıyla verilen imar ve kat izinleri 1999 depreminde Yalova ve ilçelerinde 2.500’ün üzerinde can kaybına yolaçtı. Ölen insanların yaklaşık 1.500’ü Yalova-Hacımehmet Ovası’nda yeni yapılan sitelerde yaşayanlardı.
Bundan 24 sene önce, Cumhuriyet gazetesinin 21 Ağustos 1999 tarihli haberinde 17 Ağustos depremiyle ilgili haberleri okuyan mimar Ersen Gürsel’in ağzından dökülen ilk sözler “Yalova’ya bu kadar insanı nasıl sığdırdınız?” olmuştu.
Gürsel’i şaşırtan şey, gazetelerin depremde yerlebir olan Yalova’nın merkez nüfusunun 78 bin küsur olduğunu yazmasıydı. Bu bilgi kendisi için şaşırtıcıydı, çünkü Gürsel 1965’te -henüz İstanbul’un ilçesi olan- Yalova’nın şehir planını çizen kişiydi. Nüfusun 20 yıl sonra 15 bin olacağı öngörüldüğü için plan buna göre hazırlanacaktı. Ancak Gürsel, 15 bin kişiyi Yalova’ya yerleştirecek yer bulamıyordu. Birinci derece deprem kuşağında bulunan ilçenin batısında dere sınırı, güneyinde heyelan tehdidi altındaki yamaç bölgeleri vardı. Bir başka engel, kıyı boyundaki zeminin yumuşak olmasıydı; buralara çok katlı yapılar yapılamazdı. Gürsel meşakkatli bir çalışmanın sonunda, 15 bin kişiyi Yalova’ya sığdırmayı başarmıştı. Ancak planda, yapıların çoğunun tek katlı olması Yalova’da pek iyi karşılanmadı. Plan sırf bu nedenle bekletildi ve üç yıl sonra tek kat olması öngörülen yerlere iki kat izni verilerek hayata geçirildi.
Şehir planının hazırlandığı 1965, Türkiye’nin imar tarihi açısından önemliydi. O sene Kat Mülkiyeti Yasası çıkarılana kadar bir apartman dairesi satın alanlar, apartmanın tapusuna ortak oluyordu. Örneğin sekiz daireli bir apartmandaki tek daire sahibi, tapunun sekizde birine sahipti. Alım-satımda çeşitli zorluklara sebep olan bu durum Kat Mülkiyeti Yasası ile birlikte değişti ve dairelerin tek tek alınıp satılmasının önü açıldı. Hem bu yasanın çıkması hem de lüks inşaat için konulmuş kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte, her yerde yeni apartmanlar yükselmeye başladı; yüzlerle ifade edilen müteahhit sayısı binlerle ifade edilir oldu. Mimar Gürsel’in tek ya da az katlı yapı önerisi bu yüzden soğuk karşılanmıştı. Zaten 1970’te hazırladığı plan değiştirilmiş ve en fazla dört kat yapılabilir dediği yerlerde de altı kat izni verilmişti.
1999 depreminde yıkılan binalarının bir kısmı 1984 sonrasında yapılmıştı.
1965’te türeyen yeni müteahhitler en çok büyük şehirleri etkilerken, Türkiye’deki birçok yer gibi Yalova’nın çehresi de asıl 1980’lerde Özal döneminde değişecekti. Özal, kentleşme politikalarının ilk örneğini 1984’te çıkardığı imar affıyla göstermişti. 1948’den o zamana kadar çıkmış 14 af yasasının tümü sadece “yapılmış olanlarla” sınırlı iken, Özal’ın af yasasında aynı kaçak yapıların apartmana dönüştürülmesinin önü açılıyordu. Dahası, yasadışı işgal edilen arazilerin üzerinde yapı olmayan bölümlerine bile yüksek inşaat yapma olanağı verildi. Özal af yasasını “Gecekonduların üzerine kat çıkılabilecek” diye müjdeliyordu.
Özal iktidarının merkeze ait birçok yetkiyi belediyelere vermesi imar affıyla birleşince çok büyük bir inşaat furyası başladı. “Yerel yönetimler merkezî yönetimden bağımsız olarak karar alma, malî kaynak oluşturabilme ve bu kaynakları ihtiyaçlarına göre özgürce kullanabilme yetkisine sahip olacaklar” diyordu Özal. Gerçekten de bu yasa sayesinde belediye başkanları küçük bir proje için bile Ankara’nın kapısını aşındırmaktan kurtuldu. Birçok şehir ve ilçede önemli altyapı yatırımları yapıldı; parklar, spor tesisleri açılabildi. Eğer gerekli denetim mekanizmaları kurulsa ya da olanlar işletilse “belediyelerin malî kaynak oluşturabilmesi” kısmı da sorunsuz ilerleyebilirdi ama öyle olmadı. Malî kaynak denilince akla ilk önce yeni rant alanları ve inşaat izinleri geliyordu çünkü. Önceden ev yapmayı kimsenin aklına getirmeyeceği ovalar, dere yatakları, su havzaları imara açılıyordu.
Rantın çok büyük olması, imar planlarını da yakından etkiledi. Planlar artık gerektiği yükseklikte binalar yapılması için değil, en yüksek kazancı getirecek yapıların inşa edilmesi için düzenleniyordu. Kapalı kapılar ardında yapılan ya da “tadil edilen” planların oluşturulma sürecinde elbette müteahhitler de vardı. Bal tutan parmağını yalıyor, herkes payını alıyordu.
Bu durumun Türkiye siyasetinin çehresini değiştirdiğini de not etmek gerekir. Her şeyden önce özellikle küçük yerlerde milletvekili olmak varken yüzüne bakılmayan belediye başkanlığı “cazip bir iş”e dönüştü. Siyasetin finansmanı meselesi de hiç olmadığı kadar alengirli hâle gelmişti. Belediye meclisi üyeliklerine en çok inşaatçılarla emlakçıların talip olmaya başlaması da, siyasi partilerdeki irili-ufaklı delege ağalarının çoğunun “para musluğunun başındaki” belediye başkanı olması da bu sürecin sonucuydu.
2023 depreminde yıkılan binaların bir kısmının 2001 sonrası yapılmış olmasına nasıl şaşırıyorsak, 1999 depreminde yıkılan binalarının da 1984 sonrası yapılmasına şaşırıyorduk. 1961’de inşa edilmiş bina sapasağlam dururken, yanıbaşına Özal dönemi inşaat furyası sırasında kondurulan site çökmüş oluyordu.
Bataklık üstü ‘beton cenneti’ 1999 depreminin en ağır şekilde vurduğu yerlerden Hacımehmet Ovası, özellikle TOKİ konutlarıyla 2010’lardan sonra yoğun şekilde yapılaştı.
Yalova’nın bir talihsizliği de 1980’lerde Arap turist akınına uğramasıydı. 11 Ağustos 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Tapu Türk’ün, mal Arap’ın” başlıklı haberde, dönemin yasalarına göre yabancılara mülk satılamadığı için Araplardan satış bedelinin alınıp evlerin 99 yıllığına kiralandığı yazıyordu. Habere göre, dağ taş villa ve apartmanlarla dolmuş; emlakçılar müteahhitliğe, pazarda karpuz satanlar emlakçılığa başlamıştı.
İnşaatçıların iştahını asıl kabartan yer ise 1965’te Yalova’nın şehir planını çizen Ersen Gürsel’in yapı inşa edilemeyeceğini söylediği, altı bataklık olan 3.500 dönümlük Hacımehmet Ovası’ydı. Ova denilince kentin dışında bir yer sanılmasın. 1999 depreminden önce Yalova sahilinde denize sırtınızı verip stadı sağ tarafınıza alarak biraz yürüseniz, ovaya adım atıp sayısız bloktan oluşan çok katlı “lüks siteler”le karşılaşırdınız. 1950-1980 arası 30 yılda yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, ovanın imara açılması için gelen tüm baskılara direnmişti. İnşaat lobisi Üstel hakkında karalama kampanyası yapıyor, ovada kendisine ait elma bahçeleri olduğu için imara açılmasını istemediği dedikodusunu yayıyordu.
1984’te müteahhit Cengiz Koçal’ın Yalova Belediye Başkanı seçilmesi ibrenin inşaat lobisi lehine değişeceğinin işaretiydi. Koçal 1989’da İller Bankası ile birlikte ilçenin yeni imar planlarını hazırlattı ve Hacımehmet Ovası’nın bir bölümüne inşaat izni verildi. 1989’da Koçal ikinci kez seçildikten sonra, özellikle 1993’ten itibaren ovanın küçük bir bölümü dışında her yer inşaatla dolacaktı.
1999 depreminde, 1995’te il olan Yalova ve ilçelerindeki 2.500’ün üzerindeki can kaybının yaklaşık 1.500’ü Hacımehmet Ovası’nda yaşandı. Müteahhit Başkan Cengiz Koçal döneminde yapımına izin verilen birçok site yerlebir olmuştu. Koçal’ın yeğeni ve bir süre Yalova Mimarlar Odası Başkanı da olan Metin Koçal’ın ortağı Sefa Tüzünataç’la inşa ettiği 180 dairelik site tamamen yıkıldı; 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. Dönemin ülke çapındaki büyük inşaat şirketlerinden Sazak ailesine ait Yüksel İnşaat’ın Yüksel Sitesi’nde 316, Ceylan İnşaat’ın Ceylankent Sitesi’nde 98 kişi öldü. Belediye Başkanı Koçal’ın diğer yeğeni Yakup Koçal’ın yaptırdığı iki bloklu apartman da yıkılmış, 8 kişi can vermişti. İşin ilginç tarafı, 17 Ağustos depreminden 4 ay önce yapılan belediye seçimlerini de müteahhit yeğen Yakup Koçal kazanmıştı! Başkan Yakup Koçal’ın depremden önceki hafta Hacımehmet Ovası’nın kalan son yeşil bölümlerinin konut alanına dönüştürülmesi kararını belediye meclisinden geçirttiği de ortaya çıkmıştı.
İnşaat lobisi, Üstel’e karşı 1950-1980 arasında yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, Hacımehmet Ovası’nın imara açılmasına direnmişti. İnşaat lobisi hakkında ovada elma bahçeleri olduğu için bu engeli çıkardığı dedikodusunu yaymıştı.
Yalova, depremin değil rant hırsının ve yağmanın kurbanı olmuştu. 1965’te plan hazırlanırken “tek katlı bina dahi inşa edilemez” denilen Hacımehmet Ovası’na gelişen inşaat teknolojisi sayesinde artık çok katlı yapılar yapmak elbette mümkündü. Ancak güvenli inşaat demek daha az kâr demekti ve her depremde gördüğümüz gibi denetleyen yoksa müteahhitlerin çoğu depreme güvenli binalar yapmayı umursamıyordu.
1999 depreminin ardından Yalova’da 35 müteahhit ve bazı kamu görevlileri hakkında açılan 173 davanın bazıları zaman aşımından düştü, bazılarında verilen cezalar ertelendi. Yalova’da 400’den fazla ölüme sebebiyet vermekle suçlanan Yüksel ve Ceylan İnşaat şirketleri 2000 yılında açılan kalıcı deprem konutları yapım ihalelerine de girdi. Dönemin Bayındırlık Bakanı MHP’li Koray Aydın, iki şirket hakkında kesin mahkeme kararı olmadığı için ihaleye girmelerine engel olamadıklarını söylüyordu. Yaptığı binalarda 8 kişinin öldüğü Belediye Başkanı Yakup Koçal ise depremden sonra da görevini sürdürdü; 2004 seçimlerini kaybetse de 2009’da yeniden başkan seçildi.
12 Eylül 1980 askerî darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. 10 yılda tam 3.000 gazeteci yargılandı.
TRT spikeri Mesut Mertcan, 12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı ve yeni oluşturulan Millî Güvenlik Konseyi’nin başkanı Kenan Evren’in imzasını taşıyan, “Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir. Yurtdışına çıkışlar yasaklanmıştır, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur” bildirisini okuduğunda son askerî darbenin üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti.
Darbeyle birlikte birçok insan gibi gazeteciler için de kara günler başladı. Onlarca gazeteci ve yazar mahkemeye çıkarıldı, birçoğu tutuklandı. Dışarıda kalanlar için de yayın yasakları ve sansür nedeniyle gazetecilik yapmak çok zorlaşacak, hemen her görüşten gazete ve dergiye kapatma cezası verilecekti. Dönemin Hürriyet gazetesinin yazı işleri müdürü olan Seçkin Türesay o günleri şöyle anlatıyor: “Yazı işlerinde duvarda bir pano vardı. Bir telefon çalar, ‘Ben Onbaşı, Üsteğmen veya Yüzbaşı Mehmet Ali… Kahramanmaraş’taki silahlı çatışmanın haberinin yayımlanması yasaklanmıştır.’ Bu kadar. Bu mesajı alt rütbedekiler verirdi, basınla ilişkilerden sorumlu albay çok önemli olaylarda çağırır, fırçalardı. Yazı işlerinde mesajı alan, mesajı panoya yapıştırırdı.”
Ankaralı gazeteciler, Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından kabul ediliyor.
1983 seçimlerinin ardından sivil iktidar dönemi başladı ama Başbakan Turgut Özal, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter” ve “Gazete okumayın, yanlış yönlendirilirsiniz” sözlerinden de anlaşıldığı gibi gazetecilerden pek hoşlanmazdı. Kendine yakın olanları el üstünde tutuyordu ama muhalif gazetecilere karşı çok sertti. Gazeteci Hıfzı Topuz’un aktardığı rakamlara göre 1980- 1990 arasında 2.000’in üzerinde basın davası açıldı, 3.000 gazeteci, yazar ve yayıncı yargılandı. Yazı işleri müdürlerine 5.000 yıldan fazla hapis cezası verildi. 1980’li yıllar, basın sektörünün yapısında da radikal değişikliklerin olduğu yıllardı. O zamana kadar büyük gazeteler, gazeteci aile büyüklerinin kurduğu aile şirketlerine aitti. 1980’de Aydın Doğan’ın Milliyet’in tamamına sahip olması, değişimin ilk büyük adımıydı. Gazeteci kökenli olmayan işadamlarının patron olması gazetelerin yüksek kâr odaklı işletmelere dönmesinin de başlangıcı oldu. Artık tiraj ve reklam geliri, iyi gazetecilikten daha önemliydi. 1980’lerin ikinci yarısındaki promosyon savaşının başlama sebebi de tiraj kavgasıydı. Reklam gelirlerini artırmak için işdünyasıyla iyi geçinmek şart oldu. Basında 1970’lerdekinden daha ağır bir depolitizasyon süreci başladı.
EROL SİMAVİ’NİN MEKTUBU
İktidarın kağıt silahı
Hükümetlerin gazetelere karşı en büyük gücü, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin tek kağıt kaynağı olan kamuya ait SEKA kağıt fabrikalarıydı. Turgut Özal da bu silahı kullanıyor, basını cezalandırmak istediği zaman gazete kağıdına zam yapıyordu.
Basınla iktidar arasındaki ilişki 29 Kasım 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazetecileri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak algılandı. Arkasından gelen kağıt zammıyla ortalık iyice karıştı. 17 Nisan’da tüm gazeteler, fiyatlarını 200 liradan 250 liraya çıkardıklarını bildirerek bunu kağıda Aralık ve Ocak’ta yapılan iki SEKA zammına bağladılar. Ertesi gün, Özal bir gazetecinin “Kağıda yine zam yapılacak mı?” sorusuna “Yapıldı bile” yanıtını verdi. Hükümet, gazetelerin fiyat artışının üzerinden bir gün geçmeden, kağıda yüzde 35’lik yeni bir zam yapmıştı ve gazeteler bunu bir Pazar günü başbakanın ayaküstü yaptığı bir açıklamadan öğreniyorlardı.
En çok öfkelenen Hürriyet’in sahibi Erol Simavi oldu. 19 Nisan’da Hürriyet, sürmanşetini kaplayan “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektupla çıktı. Simavi, Özal’ı kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikinci?” Ancak bu öfke çabuk söndü. Hürriyet’in Mayıs’ta kutladığı 40. yıldönümüne Başbakan da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı. Hürriyet’in bu fotoğrafı manşete taşıdığı birinci sayfasında, sürmanşette Özal’ın rakibi Demirel’in aleyhine bir başka haber vardı.
Erol Simavi, Hürriyet’in kuruluş yıldönümünde Başbakan Turgut Özal’ı ağırlıyor.
Temmuz 1931’de hükümete gazete kapatma hakkı tanıyan Basın Kanunu, TBMM’de görüşüldü. Gazeteci milletvekilleri, yasaklarla dolu kanunu savunmak için birbiriyle yarıştı.
Cumhuriyet’in ilanının ardından muhalif gazeteciler 1923 yılı sonunda ve 1925’te İstiklal Mahkemelerinde yargılanmışlardı. Mahkemeler sonucu gazetecilerin bir bölümü hapis ve sürgün cezası alırken, bu cezalardan kurtulanların da gazetecilik yapması engellenmişti. Geride kalan gazetelerin tamamı iktidarı kayıtsız şartsız destekliyordu.
1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulunca bu partiyi desteklemeye başlayan Yarın, Son Posta ve Hizmet (İzmir) gazeteleri bir anda müthiş satış rakamlarına ulaştılar. Ama üç ay sonra SCF feshedilip çokpartili sistem denemesinden vazgeçilince, bu gazetelerden Yarın kapandı, diğer ikisi de CHP çizgisine dönüş yaptı.
Cumhuriyet döneminin ilk basın yasası 1931’de çıkarıldı. Hakkı Tarık Us dışındaki gazeteci milletvekillerinin de kabul oyu vererek çıkmasına katkı yaptığı yasa, hükümete “memleketin genel siyasetine dokunacak yayın yapan” gazeteleri kapatma yetkisi veriyordu. Yasaya 1938’de eklenen iki maddeyle gazete ve dergi çıkarmak için yüksek meblağlarda teminat mektubu getirme şartı kondu ve “kötü ünlü kişilerin” gazetecilik yapması yasaklandı.
“Kötü ünlü kişiler” ve “memleketin genel siyasetine dokunacak yayın” ifadeleri yoruma açıktı ve yasayı uygulayanların keyfi hareket etmesine imkan veriyordu. 2. Dünya Savaşı başlayınca baskı arttı.
1930’ların gazetelerinden örnekler…
İlginç bir şekilde, bu baskı döneminde basındaki düşünce yelpazesi genişledi. Gazeteler arasında da savaştaki gibi cepheler oluşmuştu. Almanya yanlısı Cumhuriyet ve Tasvir-i Efkâr’a karşılık Vatan, Akşam ve Tanin müttefikleri destekliyordu. Yine bu saftaki Tan gazetesi, daha ileri bir demokrasiyi savunuyordu ve müttefik ülkelerden Sovyetler Birliği’ne daha yakındı.
Ancak savaşta tarafsızlık politikası yürüten iktidar, iki taraftaki gazetelere de müdahale etmedi. Eğer etseydi, diğer tarafı destekliyor durumuna düşecekti. Savaşta taraf tutulabiliyor ama cephelerdeki gidişatla ilgili Anadolu Ajansı’ndan gelen haberler dışında haber yapılamıyordu. İç politikaya ve ekonomik zorluklara dair haber yapmak zaten imkansızdı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile ilgili AA’dan gelenler dışında haber yapmak da yasaktı. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden 14 Aralık 1940’ta gazetelere şu not gönderilmişti örneğin: “Reisicumhur İsmet İnönü, Ankara civarında küçük bir seyahat yapmak üzere Ankara’dan hareket etmiştir. Gazeteler bunun haricinde hiçbir şey yazamayacaklardır”.
Hükümet, gazete kapatma yetkisini savaş süresince sık sık kullandı. Gazetenin neden kapatıldığıyla ilgili bir açıklama yapma zorunluluğu yoktu. Basın Yayın Genel Müdürü, kapatılacak gazeteye telefon ediyor ve kapatma kararını ve süresini bildiriyordu. Gazeteler tam olarak neden kapatıldıklarını bilmedikleri için önlem de alamıyorlardı. Bunun sonucunda ortaya çok tuhaf bir durum çıktı ve gazete sahipleri sansür talep etmeye başladılar. Sansür yasası çıkarsa gazeteler baskıya gitmeden önce denetlenecek, böylece kapanmayacak ve zarar etmeyeceklerdi. Ancak basının iplerini zaten elinde tutan iktidar, sansürcü gibi görünmek istemiyor ve gazeteleri önceden denetleme fikrine sıcak bakmıyordu.
Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman anılarında, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na “Apaçık sansür usulünü uygulasanız bizim hiçbir sorumluluğumuz kalmaz, sorumluluk size geçer. Siz de rahat edersiniz biz de” dediğini, başbakanın ise kendisine “Ben sansür koymam. Anayasa’nın dışına çıkmam. Fakat sen haddini bileceksin, haddini aşarsan cezanı göreceksin” cevabını verdiğini anlatır.
Bu dönemin bir özelliği de radyo haberciliğinin basılı gazetelere üstünlük sağlamasıydı. Gazeteler zaten devlet radyosundan farklı bir haber veremiyordu. Vatandaşlar da hiç değilse savaşla ilgili haberleri daha hızlı ve sık alabilmek için radyoya yöneldi. İçerik kalitesi iyice dibe vuran, üstelik radyo gibi bir rakiple mücadele etmek zorunda kalan gazeteler, kağıt yokluğu nedeniyle sayfa sayısını da azaltmak zorunda kalınca büyük tiraj kaybına uğradılar.
4 ARALIK 1945
Tan gazetesine baskın
1945’te Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmuştu. Bu havaya rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini savunan Tan gazetesi, bazı sağcı yazarların provoke ettiği ve CHP il başkanının harekete geçirdiği üniversiteliler tarafından 4 Aralık’ta yağmalanıp tahrip edildi. Gazetenin yakınındaki sol yayınlar satan kitapçıları ve Cağaloğlu’ndan yürüyerek çıktıkları Beyoğlu’nda üç solcu gazete ve dergiyi daha talan eden gruptan yakalanan olmadı. Diğer gazeteler ise Tan’a sahip çıkmak yerine Vatan gibi olayları komünizme karşı haklı bir tepki olarak değerlendirdi.
Evrendeki her şeyin insana hizmet için yaratıldığına ve “işine yaramayan” her şeyi yok etme hakkı olduğuna inanan hastalıklı kafa, 20. yüzyılı Türkiye’deki sokak hayvanları için tam bir vahşet dönemine çevirdi. İlki 104 yıl önce kurulan ve dönem dönem belediyelerin hayvanları öldürmesine destek dahi veren hayvanları koruma organizasyonları ise zaman içinde değişti, naif hayvanseverlik hayvan hakları savunuculuğuna dönüştü.
Sokak köpeklerini gelişmiş Batı kentleriyle karşılaştırdıkları İstanbul’un ulaşım, plan, altyapı gibi sorunlarından biri olarak değerlendiren, aşırı Batıcı ve modernist İttihatçılar 1908’de İkinci Meşrutiyeti’nin ilanının ardından bu düşüncelerini hayata geçirmeye başlamış, 1910 yılında sokaklardan toplattıkları on binlerce köpeği Hayırsızada’ya sürüp ölüme terk etmişlerdi. Sürgün çare olmayınca bu kez belediye ekipleri sokaklarda hayvanları toplu halde öldürmeye girişti. 1912’de göreve atanan İttihatçı Belediye Başkanı Dr. Cemil Topuzlu anılarında İstanbul’daki 30 bin sokak köpeğini “yavaş yavaş imha ettirdiğini” yazar.
Yaşananlar hayvanseverleri çok üzse de, dönenim havası, “modernlik” gereği köpeklerin öldürülmesini meşru kılıyordu. Yine de bir grup yerli ve yabancı hayvansever, 1910 yılında köpekleri kurtarmak için çaba gösterdi. Hatta bir cemiyet kurma fikri de ortaya atıldı ama hayata geçirilemedi.
1912 yılında İstanbul’a gelen bir İspanyol kumpanyasının boğa güreşi düzenlemek istemesine karşı çıkan hayvanseverler birlikte hareket edip sonuç alınca Türkiye’nin ilk “hayvanseverler derneği” olan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin kurulmasına karar verildi.
Uygulanmayan ayı oynatma yasağı Hayvanseverlerin çabası sonucu sokaklarda ayı oynatmak 1929’da yasaklandı ama yasak uygulanmadı. Kesin yasağın geldiği 1993 yılına kadar sokaklarda ayı oynatanlara ve bu “gösteriyi” izleyenlere rastlanıyordu. Depo Photos
Altıncı Daire-i Belediye adıyla anılan Beyoğlu Belediyesi’nde kurulan cemiyetin yönetiminde ileri gelen asker ve sivil bürokratlar da vardı ama faaliyetleri asıl yürüten kişiler İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Lowther (başkan), İngiltere Elçiliği Müsteşarı Doktor F. G. Clemow (veznedar) ve eşinin Robert Kolej’deki görevi nedeniyle 1902’de Türkiye’ye gelen Amerikalı Alice Manning’di (sekreter).
Cemiyetin iki temel amacından biri, hayvanlara yönelik zulüm ve haksızlıkların önlenmesiydi. İkinci amaç ise, toplumda hayvan sevgisini arttırmaya yönelik çalışmalar yapmaktı. Cemiyet hayvanlara kötü davrananlara verilecek cezaların arttırılmasını, bu kişilerin teşhir ve ilan edilmesini, ayrıca yeni kanun ve düzenlemeler yapılmasını istiyordu.
Cemiyet, köpek, horoz, deve ve koç gibi hayvanların dövüştürülmesiyle de mücadeleyi amaçlıyordu. Cemiyetin kurucuları arasındaki Mahmut Şevket Paşa ve halefi Said Halim Paşa’nın birbiri ardına sadrazam olmaları, köpek itlaflarını tamamen bitirmemişse de azaltmıştı.
1914’te 1. Dünya Savaşı patlak verince cemiyetin faaliyetleri durdu.
Güzel günlerin sonu geliyor Sokaklarda özgürce yaşayan köpekler için 1908 yılından itibaren her şey değişti. O tarihten sonra, bir an önce yok edilmesi gereken lüzumsuz varlıklar olarak görülmeye başladılar. Fotoğrafta, 20. yüzyıl başlarında İstiklal Caddesi’nde son iyi dönemlerini yaşayan köpekler görülüyor.
Bu cemiyetin bazı üyelerinin de aralarında olduğu bir grup Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra, Türkiye Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’ni kurdu. Faaliyetlerine 6 Mart 1924’te başlayan ve ilerleyen yıllarda sırasıyla Hayvanları Himaye Cemiyeti, Hayvanları Koruma Cemiyeti ve Hayvanları Koruma Derneği adını alacak olan cemiyetin az sayıda üyesi vardı. Emekli orgeneral Zeki Baraz başkanlığındaki cemiyet ilk zamanlarında, çay partileri düzenleyip hayvan sevgisini anlatmaya çalışan bir sosyal kulüp niteliğindeydi ve pek fazla görünür değildi.
Cemiyetin ilk etkinliklerinden biri yük hayvanlarıyla ilgiliydi. 1924 yılının Eylül ayında, cemiyet üyelerinin şehrin çeşitli bölgelerine dağılıp yük taşımakta kullanılan hayvanlara kötü muamele edilip edilmediğini denetleyeceği açıklandı. İstanbul sokaklarında yaşlı ve perişan halde arabaya koşulmuş atlar görmenin çok sıradan olduğu o günlerde cemiyet müfettişleri uygunsuz bir duruma rastladığında belediyeye şikayet edecek, “hayvanlara hüsnü muamele edenlere” ödül verilecekti. 4 Kasım’da Adalar’daki altı eşek sahibine para ödülü verildi, bu faaliyet uzun yıllar devam etti.
1920’li yıllarda belediyeler, kuduzla mücadeleyi gerekçe göstererek sokak hayvanlarını toplu halde öldürüyordu. Kullanılan yöntemlerden biri hayvanları zehirleyerek öldürmekti. Sokaklara rastgele zehirli yiyecekler bırakılıyor ve zehre maruz kalan hayvanlar saatlerce çırpınarak acılar içinde ölüyordu. Hayvanları Himaye Cemiyeti hayvanların öldürülmesine karşı çıkmıyor, ama yöntemi “insani” bulmuyordu.
14 Mayıs 1927’de cemiyet, sokak hayvanlarını zehir yerine “acısız, insani ve fenni bir yöntem” olduğunu savundukları gazla öldürmeyi ve yurtdışından gerekli donanımı getirtmeyi önerdi. Buna göre cemiyetin Nişantaşı’nda hizmete girecek hayvan hastanesinde bir gaz odası oluşturulacak ve belediyenin topladığı sokak hayvanları burada öldürülecekti.
Her dönemin yöntemi ayrı Sokak havyanlarını öldürmek için dönem dönem farklı yöntemler kullanıldı. En popüler yöntem, en acı verici olan zehirlemekti. Aşağıdaki 1923 tarihli fotoğrafta Paris’teki benzeri görülen “havagazıyla zehirleme odası”, 1927’de İstanbul Hayvanları Koruma Cemiyeti Hastanesi’ne de kuruldu ve toplanan köpekler uzun yıllar burada öldürüldü. Fişekle öldürmek de sık kullanılan yöntemlerden biriydi.
İstanbul aşığı olarak bilinen, kedi ve köpeklere düşkünlüğüyle tanınan Ahmet Rasim hem sokak hayvanlarının öldürülmesine hem de cemiyetin tavrına karşı çıkan sayılı yazardan biriydi. Cumhuriyet gazetesinde 25 Mayıs 1927’de yayımlanan yazısında şöyle diyordu:
“İstanbul’da bir Hayvanları Koruma Derneği varmış! Köpeklerle kediler için, ‘Hiç merak etmesinler, ben kendilerini öyle gözleri dönerek, saatlerce çeneleri atarak, kol, bacak silkeleye silkeleye, kuyruk dikerek öldürmeyeceğim. Adi bir sandık içine koyacağım, içinden havagazı geçireceğim, bir an sonra gözlerini açıp bakacaklar ki ölmüşler, diyormuş. (…) Bu nasıl koruma? Tıpkı Avrupalıların, Asya ve Afrika’daki yerli insan topluluklarına yutturdukları korumaya benziyor.”
1927’nin Temmuz ayında hayata geçirilen bu uygulama, uzun yıllar Hayvanları Himaye Cemiyeti’nin ana faaliyetlerinden biri oldu. Bu durumu Cemiyetin yıllık raporlarından da izleyebiliyoruz. Örneğin 1929 yılı raporunda “Bir sene zarfında hastanemizde 3309 köpek, 807 kedi, 47 beygir insani bir tarzda öldürülmüştür” yazıyor. 1930 yılı rakamları ise 1309 köpek, 982 kedi, 27 at.
Dört Ayaklı Belediye, 2016
O dönem Türkiye’deki hayvan hakları anlayışının bugünkünden farklı olması, cemiyetin böyle şaşırtıcı bir işe girişmesinin sebeplerinden biriydi. Ayrıca bugünkü gibi hayvanları kolayca kısırlaştırmak mümkün değildi ve günümüzdeki aşılar da yoktu. Diğer bir etken ise derneğin kuruluşundan itibaren vali ve belediye başkanın onursal başkan, ilçe kaymakamları ile belediye veteriner işleri müdürünün de doğal üye sayılmasıydı. Yani hayvanları öldürtmekten sorumlu kişiler de cemiyetle bir şekilde ilişki içindeydiler. Ama en önemli sebep kuduz korkusuydu. Tek bir kuduz vakası bile büyük panik yaratabiliyordu.
Kuruluşundan beri sokaklarda ayı oynatılmasının yasaklanmasına da çalışan cemiyet, 1929’da bu amacına ulaştı. Ancak bu yasak kağıt üzerinde kaldı ve ayıların durumu 1990’lı yıllara kadar hayvan hakları savunucularının uğraştığı bir mesele oldu.
Cemiyet 1930’da bu kez hayvan dövüşlerinin yasaklanmasını gündeme getirdi. Çok ilgi çeken deve ve horoz güreşleri, kentin göbeğinde, Taksim Stadı’nda yapılıyordu. Cemiyetin çabalarıyla 1934’te belediye, deve ve horoz güreşlerini yasakladı. Bu yasakla deve güreşlerinin sonu geldiyse de horoz dövüşleri gözden uzak semtlerde devam etti.
1930’lu yıllarda sokak hayvanlarının toplu itlafı da tam gaz sürüyordu. Belediye bir dönem araç eksikliğini bahane edip köpekleri yeniden zehirlemeye başladı. Cemiyet bu mazereti geçersiz kılmak için belediyeye köpek kıskaçları ve köpek arabası hibe etti. Özellikle 1937 yılı sokak hayvanları ve özellikle de kediler için çok zor oldu. Temmuz ayında kedilerin kuduz açısından köpeklerden daha tehlikeli olduğu gerekçesiyle bir katliama girişildi. İlk dört günde 2100 kedi öldürüldü. Üstelik bu kez yalnızca belediye ekipleri yoktu işin içinde. Kedi getirene para ödülü verildiği için sokaklarda kedi avı başlamıştı.
1939’da savaşın başlaması insanlar gibi hayvanlar için de zor günlerin başlangıcıydı. Binlerce kedi ve köpek yiyecek bulamadığı için öldü. Ekmeğin karneyle dağıtıldığı savaşın ilk yıllarında, yük hayvanları için çocuk karnesi veriliyordu fakat 1942’de bu karne kesilince birçok yük hayvanı da öldü.
Hayvanları Himaye Cemiyeti’nin faaliyetleri savaş yıllarında da sürdü. 1940 ve 1941 senelerine ait cemiyet raporlarındaki rakamlara göre iki yılda 9 bin 500’ü köpek 15 bini kedi olmak üzere 25 bin hayvan cemiyet hastanesinde öldürülmüştü. Hastanede bu süre boyunca tedavi edilen hayvan sayısı ise 20 bindi.
1950’li yıllarda faaliyetleri aynı çizgide devam eden cemiyet, 28 Nisan 1950’de Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan dernek statüsü aldı.
1934’te Hollanda Büyükelçisinin eşi öncülüğünde kurulan Ankara Hayvanseverler Cemiyeti kısa ömürlü olsa da, 12 Aralık 1945’te Ankara Hayvanları Sevme ve Yardım Cemiyeti adlı yeni bir cemiyet kurulmuş ve böylece Türkiye’deki hayvansever örgütü sayısı ikiye çıkmıştı. 1950’li yıllardan itibaren Anadolu’da da birçok şube açıldı. Ancak bu durum pek bir şeyi değiştirmedi. Siyasetçilerde, basında ve halk arasında yeterli duyarlılık olmadığı için hayvanseverlerin faaliyetleri marjinal bir uğraş olarak algılanıyordu. Günümüzde de epey yandaşı olan bu düşünce sahipleri, hayvanseverleri tuzu kuru, zengin, yapacak işi gücü olmadığı için canı sıkılan ve boş işlerle uğraşan, halkın dilinden anlamayan, sosyetik tipler olarak karikatürize ediyordu.
Cemiyetin yıllık raporları İlk zamanlarında, çay partileri düzenleyip hayvan sevgisini anlatmaya çalışan bir sosyal kulüp niteliğinde olan Hayvanları Koruma Cemiyeti, her yıl yapılan faaliyetlerin anlatıldığı bir rapor yayımlıyordu. Hastanesinde ücretsiz tedavi ve ameliyat hizmeti de veren cemiyet, uzun yıllar Şişli Nigar Sokak’taki merkezinde hizmet sundu. Murat Toklucu arşivi
1950’ler büyük kentlere yoğun göçlerin yaşandığı yıllardı. 1950’de 1 milyon 166 bin olan İstanbul nüfusu 1960’da 1 milyon 882 bine ulaşmış; yani kentte yaşayan insan sayısı on yılda yüzde 50 artmıştı. Bu anormal artışın sonucu kaçınılmaz olarak şehrin dört bir yanında gecekondu mahallelerinin oluşmasıydı. Bu da sokak hayvanlarının ve özellikle başıboş köpeklerin sayısının artmasına sebep olmuştu.
İstanbul Belediyesi’nin 13 Ağustos 1959 tarihli açıklamasında, kentteki kedi-köpek sayısının 100 bin olduğu, civar kasaba ve köylerden getirilen sürülerin ya da süt taşıyan yüzlerce at arabasının peşine takılan hayvanların geri dönmeyip İstanbul’da kalmasının büyük sorun yarattığı vurgulanıyordu. Tek çarenin köpeklerin toptan yok edilmesi olduğu öne sürülen açıklamaya göre ikinci sorun, kasaplık hayvanların kesim yerlerinin bulunduğu Sütlüce ve Haliç mıntıkaları, Topkapı, Yenikapı, Eyüp, Mecidiyeköy, Ahırkapı, Selimiye ve Beylerbeyi’ndeki mezbelelikler ile binlerce askerin karavana artıklarının atıldığı Davutpaşa ve Rami kışlaları civarındaki kalabalık köpek gruplarıydı.
Belediyelerin sokak hayvanlarını öldürmeye devam ettiği 1960’lı yıllar, bizde değilse de ABD ve Avrupa’da militan hayvan hakları hareketinin yükseldiği dönem oldu. 68’in devrimci dalgası hayvan hakları aktivistlerini de radikalleştirmiş, hayvan hakları konusunu hayvanseverlik meselesi olmaktan çıkarıp bambaşka bir zemine oturtmuştu. 1970’li yıllarda ivmesi yükselen bu mücadelenin sonuçlarından biri de 15 Ekim 1978’de Paris’te UNESCO Evi’nde ilan edilen Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi oldu. Bütün türlerin eşitliği temeli üzerine kurulu bildirge, evrenin insan merkezli bir hiyerarşiyle düzenlenmesini reddeder.
Kuduz operasyonları Plansız büyüme ve aşırı nüfus artışı gecekondulaşmayı, binlerce gecekondu da başıboş köpeklerin sayısının artmasına sebep oldu. Fotoğraf: Tulay Divitçioğlu, 7 Şubat 1975. Cumhuriyet gazetesi arşivi. Kuduz paniği dönemleri köpekler için en kötü zamanlardı. Depo Photos
Türkiye kendi iç çalkantılarıyla uğraştığı için bu gelişmeler sıcağı sıcağına karşılık bulmadı. 12 Eylül sonrası, 1982’de darbeciler tarafından belediye başkanı olarak atanan Abdullah Tırtıl’ın döneminde yeni bir kedi-köpek katliamı dalgası başladı. Bazı gazetelerin sorumsuzca yapılmış haberleri 1983’ün yaz aylarında büyük bir kuduz paniği yaratmıştı. Temmuz ayında 26 ekibin gece gündüz sokak hayvanlarını öldürmeye başladığını açıklayan başkan Tırtıl, kuduzla mücadele için giriştikleri bu işte vatandaşlardan da destek isteyince iş çığrından çıktı. Kedileri koyduğu çuvalın ağzını bağlayıp denize atanlara bile rastlanıyordu.
1980’li yıllar sokak hayvanları açısından korkunç bir dönem oldu. 1984’te İstanbul Belediye Başkanı seçilen ve “Kore’den adam getirtip sokak köpeklerinin hepsini yedireceğim” gibi şeyler söyleyen ANAP’lı Bedrettin Dalan başta olmak üzere birçok sağcı belediye başkanı, kuduz tehlikesini gerekçe göstererek İttihatçı başkan Cemil Topuzlu’yu aratmayacak barbarlıklara imza attılar.
En karanlık yıl 1987’ydi. Dalan, Kore’den adam getirtme projesini hayata geçirememişti ama belediye ekipleri yaz boyunca kedi köpek avındaydı.
İzmir’de belediye başkanı Burhan Özfatura ile vali Vecdi Gönül, kedi ve köpek itlaf kampanyası başlatıp halktan destek istiyor; Temmuz ayında Bursa Belediye Başkanı Ekrem Barışık’ın 1747 kedi ve köpeği fırında diri diri yaktırdığı ortaya çıkıyordu.
1989’da büyük kentlerde belediyelerin çoğu el değiştirince katliamlar hız kesse de durmadı. Nisan ayında, Tokat’ın iki haftalık belediye başkanı İsmet Saraçoğlu, hayvanat bahçesini kapatıp 400’e yakın hayvanı öldürttü. DYP’li Saraçoğlu, düzenlediği basın toplantısında katliam değil tasfiye yaptırdıklarını söyledi. “Yalnızca dört tilki ve dört kurdu öldürdük” diyen Saraçoğlu, develeri, ceylanları ve “eti yenilmeye müsait” kanatlı hayvanları kestirip kasaplara satmasını öldürmekten saymıyordu. Yalnızca iki domuz ve bir sansar paçayı kurtarmıştı; başkan domuzu “eti murdar olduğu için” kesmediklerini açıkladı ama sansarın durumuna açıklık getirmedi.
1980’li yılların sonuna gelindiğinde hayvansever organizasyonlarda da değişiklikler yaşanmaya başlamıştı. 12 Eylül öncesi siyasi gruplarda bulunmuş insanların da dahil olduğu yeni çevre ve hayvan hakları örgütlerinin ortaya çıkması ve bu örgütlerin güçlü uluslararası bağlar kurmaya başlaması değişimin en önemli sebebiydi. Batıdan 20 yıl sonra olsa da artık hayvanseverlikten hayvan hakları savunuculuğuna geçiliyordu.
Hayvan hakları mücadelesine güç katan yeni oluşumlar ve uluslararası bağlantılar ilk meyvesini sokakta oynatılan ayılar konusunda verdi. 1992 yılında Dünya Hayvanları Koruma Vakfı’nın (WSPA) sağladığı bütçeyle ayılar için Bursa’da bir barınak oluşturuldu ve 1993’ten itibaren sokaklarda ayı oynatmak kesin olarak yasaklandı.
Uzun mücadeleler sonucu çıkan bu karar, Türkiye’deki hayvan hakları savunucularının ilk zaferi olmasının yanı sıra hayvanlar için barbarlık ve vahşetle geçen yirminci yüzyılın en güzel haberlerinden biriydi.
1987’nin Temmuz ayında, Bursa Belediyesi’nin 1747 kedi ve köpeği diri diri fırında yaktığının ortaya çıkması tüm hayvanseverler gibi yazar Bilge Karasu’yu da isyan ettirmişti. Karasu’nun katliamın ardından Şehir dergisine yazdığı yazıyı kısaltarak yayımlıyoruz.
İlk sorumuz şu olmalı: İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir ‘çözüm’ olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi? (Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı? Ağaçlar kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? Kediler köpekler fırında yakılıverir). Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı ‘kolaylıklar cenneti’dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldümekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek?
(…)
Yapılan nedir, onu anlamaya çalışalım. Her şeyden önce, üç ay içinde 1747 kedi ile köpeğin öldürülmesidir. Yani evcilleştirilmiş hayvanların.. Yani bizlerin, insanların, işimize yaraması için, binlerce yıl önce yolunu bulup, avından, kırından, dağından kopardığımız, kendimize alıştırdığımız, öğürleştirdikçe de canını da biz vermişiz gibi davranmaya kalkıştığımız hayvanların öldürülmesidir…
Bilge Karasu
(…)
Yapılan, topluca kıyımın yanısıra, nicelikle ilişkili gösterilen öldürme yöntemi kullanılmış olmasıdır: Hayvanlar, diri diri, fırında yakılmıştır.
‘Gerekli’ görülmüş bir can alma işini elden geldiğince acı vermeden yapmanın yolu aranmış mı ki? Gömme sorun yaratıyorsa (öyle ya, 1747 hayvan için kazdırılacak çukurlar büyük olacaktır, zahmete girilecektir) hayvanların ölmesinden sonra onları yakma yoluna gidilebilir. Öldürten kişi, ‘insani açıdan bakarsak karşıyım’ dediği ‘olaya’ hayvani açıdan bakmayı deneyemeyeceğine göre, ‘içinin de sızladığını göre, yapılacak, söylenecek bir şey kalmamakta mıdır artık?
Bir ‘insanlık’ belirtisi, olsa olsa ‘yakıyorum ama önce uyuşturuyorum’ denmiş olmasında görülebilir. (‘İstesek onu da yapmayız ya… İnsanız ne de olsa…’) Gelgelelim uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek… ‘Acı çığlıklar’ (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre ‘uyuşturma’ denen iş, yararını, ancak fırının dışındakilere sağlıyor besbelli.
Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir şey bu.
Tepkiler işe yaradı Bursa’da üç ay gizlice sürdürülen katliam, hayvanseverlerin tepkisine yol açınca fırında yakma uygulamasından vazgeçildi.