18 yaşındaki Muammer Hanım’ın taksi şoförü olmak için 1930’da belediyeye başvurması gazeteleri şaşırtmış, erkek taksicileri kızdırmıştı. Erkek şoförlerin “patlayan lastiği bile değiştiremez” diye küçümsediği Muammer Hanım kimseye kulak asmadan girdiği sınavı başarıyla geçip İstanbul sokaklarında direksiyon sallamaya başladı.
Muammer Hanım adlı 18 yaşındaki genç kadının 1930’da taksi şoförü olmak üzere İstanbul Belediyesi’ne başvurması, gazetelerin birinci sayfasında yer alabilecek kadar şaşırtıcı bir haberdi. Akşam gazetesi, İstanbul’da “hususi otomobil kullanan amatör kadınlara nadir olarak tesadüf edildiğini ama hiçbir kadının taksilerde şoför olarak çalışmadığını” yazıyordu.
Bazı gazetelerde Muammer Hanım’ın açıklamaları da vardı. Avusturya Lisesi mezunu olan genç kadın, okul döneminde atletizm ve bisiklet sporları yapmış; liseler arası bir bisiklet yarışında şampiyonluk kazanmıştı. Okuldan mezun olduktan sonra Taksim’deki Fikri Tevfik Şoför ve Makinist Mektebi’ndeki 4 aylık şoförlük eğitimini de birincilikle tamamlamıştı. Muammer Hanım müşterilere kaba davranan ve “fiyatlarda hile yapan” erkek taksicilerin sarhoşken araç kullanıp sürekli kaza yaptıklarını, bu nedenle müşterilerin erkek şoförlerden çok kendisini tercih edeceklerine inandığını da söylüyordu.
Ertesi gün Muammer Hanım’ın “şoför esnafını rencide edici beyanatta bulunduğunu” öne süren erkek taksiciler gazeteleri dolaşıp karşı açıklamalar yaptılar. Söylediklerine bakılırsa İstanbul’da müşterilere kaba davranan ve fiyatlarda hile yapan, sarhoş araç kullanıp kaza yapan taksi şoförü yoktu. Muammer Hanım, birkaç çürük elma yüzünden evine ekmek götürmekten başka derdi olmayan tüm şoför esnafını hedef almıştı. Erkek taksi şoförleri, “Muammer Hanım’ın lastiği patlasa değiştiremez. Gece 3’te sarhoşun biri Bakırköy’e gitmek isterse götüremez. Hem kadınların sinirleri zayıftır, bizim meslek bunu kaldırmaz” diyerek bir kadının taksi şoförü olamayacağını da savunuyordu.
Muammer Hanım bu açıklamalara uzun uzun yanıt vermedi. Şoför mektebinde “hiç de erkeklerin iddia ettiği kadar zor olmayan” lastik değiştirmeyi öğrendiğini, gündüzleri çalışacağı için sarhoş müşterilerden de endişe etmediğini söylemekle yetindi.
O yıllarda taksi şoförü olmak şimdiki kadar kolay değildi. Şoför adayları belediyeye sabıka kaydı, sağlık raporu, mahalle ihtiyar heyetinden alınmış iyi hal kağıdı getirdikten sonra yazılı ve sözlü sınava giriyorlardı. Bu sınavları geçen adayları son olarak bir de direksiyon sınavı bekliyordu.
Tüm bu aşamaları geçen Muammer Hanım, 15 Ocak’ta belgesini alarak Türkiye’nin ilk kadın taksi şoförü oldu.
Kadın şoför Muammer Hanım taksisinde, 16 Ocak 1930, Cengiz Kahraman Arşivi
Geçen ayın en çok konuşulan konularından biri, Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın hakem Halil Umut Meler’i yumruklaması ve tekmelemesiydi. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise bu değildi.
Günümüzün futbol hakemlerinin eski hakemlere göre daha az baskı altında olduğu futbol dünyasında kabul görmüş bir gerçektir. Herşeyden önce, bugünkü hakemlerin “takdir yetkisi”ni eski meslektaşları kadar kullanmalarına ihtiyaç yoktur; çünkü ofsayttan faule kadar futbolun birçok temel kuralı aradan geçen zaman içinde ayrıntılandırılmış, birçok olasılık gözönünde bulundurularak hakemin hangi durumda nasıl karar vermesi gerektiği daha net bir şekilde tespit edilmiştir.
Bir dönem hakemlerin en büyük korkusu, maçın sonucuna etki edecek hatalı bir karar vermek ve bariz bir hadiseyi gözden kaçırmaktı. Bugün ise “Video Yardımcı Hakem” uygulaması sayesinde maçı ekran başında izleyen yardımcı hakem, orta hakemin maçın gidişatını etkileyecek bir hatasını görürse düzeltmesi için hemen uyarı yapıyor.
Futbol kurallarının yakın takibi ve bu tür takviyeler birçok ülkede hakemlerle ilgili tartışmaları azalttı ama Türkiye bu ülkelerden biri olamadı. Hakemlerin hedef tahtasına konulması ve zaman zaman saldırıya uğraması ne yazık ki bizde eski bir “gelenek”. Bunun son örneği, 11 Aralık 2023’te, Süper Lig’in 15. haftasında MKE Ankaragücü ile Çaykur Rizespor arasındaki maçtan sonra hakem Halil Umut Meler’in uğradığı saldırıda yaşandı. Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın bizzat başlattığı saldırıyı birçok medya kuruluşu “utanç verici” olarak tanımlarken, kimileri bunun bir ilk olduğunu yazıyordu. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti gerçi ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise tabii bu değildi.
11 Aralık’ta Ankara’daki Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca ve yanındaki iki kişi hakem Halil Umut Meler’e saldırarak Türk futbol tarihinin utanç sayfalarında yerlerini aldılar.
Hakemlere yönelik saldırılara geçmeden, kısaca biraz daha öncesinden sözetmek gerekir. Türk futbolunun ilk dönemlerinde maçları yöneten hakemlerin çoğu kendi kulüpleriyle özdeşleşmiş isimlerdi. Örneğin 1912’de oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçında sarı-kırmızılı formayı giyen Aydınoğlu Raşit Bey, ertesi yıl oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçının hakemi olabilmişti. 1910’lu ve ‘20’li yılların meşhur hakemlerinden Galatasaraylı Yusuf Ziya Bey (Öniş), Fenerbahçeli Hikmet Bey (Barlan) ve Beşiktaşlı Şeref Bey’in maç yönetmesine kimse itiraz etmiyordu. Zaten futbol bilgisinin çok kısıtlı olduğu o yıllarda, hakemlik yapacak fazla kimse yoktu; sahaya çıkıp maç yönetmek bir nevi hatır-gönül işiydi.
Futbolun İstanbul’da giderek daha çok ilgi görüp yaygınlaşması hakemliğin standartlarını ihtiyacını doğurunca, 1932’den itibaren hakem kursları açılmaya başlandı. Kursun mezunlarından Adnan Akın, Tarık Özerengin, Samih Duransoy, Şazi Tezcan ve Sulhi Garan uzun yıllar boyunca Türk futbolunun en tanınmış hakemleri oldular.
31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Feriköy maçının bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Pekgözlü, Başbakan Menderes’e yakın bir müteahhitti.
1930’lu ve ‘40’lı yılların gazetelerinde hakemlerin kararlarıyla ilgili tartışmalara pek rastlanmaz. Buna karşın, İstanbul Ligi’ndeki ve 1938’de düzenlenmeye başlanan Millî Küme’deki ‘üst seviye’ maçlardan küçük semt takımları arasındaki 3. Küme maçlarına kadar birçok karşılaşmada hakemlere fizikî saldırılar olduğuna dair haberler görmek mümkündür.
Türkiye’de bir futbolcunun hakem dövdüğü ilk maç, 23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçıdır. 80. dakikada oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip hakem Tarık Özerengin’i yumruklamıştır.
23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçında oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip ligin en genç hakemlerinden Tarık Özerengin’i (üstte) yumruklamıştı.
7 yıl boyunca Fenerbahçe’nin ve Millî Takım’ın kalesini koruyan Necdet, o dönemin en başarılı kalecisidir. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girince Demirspor’a transfer olmuştur. Olaylı maçtan 3 hafta önce tıp fakültesini bitirip doktor olan Tarık Özerengin ise ligin en genç hakemlerinden biridir. Tutuklanıp cezaevine gönderilen Necdet’e ömür boyu futboldan men cezası da verilir. 5 hafta tutuklu kalıp kefaletle serbest bırakılan Necdet Erdem, hadiseden 3 ay sonra hakim karşısına çıkacaktır. Bu arada spor camiasından birçok kişi hakem Özerengin’i şikayetini geri çekmesi için ikna etmeye çalışır. Necdet’e verilecek ceza en az 1 yıldır; futbol hayatı zaten bitmiştir, ceza alırsa sabıkası olacağı için avukat olma hayalleri de sona erecektir. Karar duruşmasına günler kala, aracılar hakem Özerengin’i ikna etmeyi başarır ve genç hakem millî kalecinin özür dilemesi şartıyla şikayetini geri çekmeyi kabul eder.
Davanın ardından okulu bitirip avukat olan ve ömür boyu men cezası 7 yıl sonra kaldırılan Necdet Erdem, 1946’da sahalara dönerek iki sezon Galatasaray’ın kalesini koruyacaktır. Tarık Özerengin ise 1954’e kadar hakemlik yapmayı sürdürür.
7 Kasım 1948’deki hakeme saldırı ise felaketle sonuçlanır. Vefa Stadı’nda oynanan 2. Küme’deki Elektrik-Defterdar maçının hakemi Fikret Kayral, Defterdar takımından Adnan’ın saldırısına uğramış ve burnu kırılmıştır. İlk tedavisi sırasında tetanos serumu verilmediği için 10 gün sonra fenalaşıp yeniden hastaneye kaldırılan Kayral, 24 Kasım 1948’de hayatını kaybeder. Hakemin burnunu kıran futbolcu Adnan tutuklanır, 4 ay sonra serbest kalır.
Profesyonel dönem
1951’de Türk futbolunda profesyonelliğe geçiş kararı, futbolun gelişiminde önemli bir aşamaydı. Artık rekabet daha sert, maçlar daha gergindi. Hakemler üzerindeki baskı da artmıştı. 1952’de İstanbul Ligi, 1955’te ise Ankara ve İzmir Ligleri profesyonel oldu. Profesyonel liglerde görev yapabilecek kapasitede yeterince hakem olmadığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. Futbol Federasyonu bunun çözümünü Türkiye’ye yabancı hakem getirmekte buldu. 1950’lerin ikinci yarısında önemli maçların çoğunu da İtalyan Maurelli, İngiliz Dellow, Avusturyalı Grill, Bulgar Sotiro gibi hakemler yönettiler. 1960’ların sonunda yabancı hakemlere maç verilmekten vazgeçildi.
25 Kasım 1948 tarihli Hürriyet gazetesi, 3 hafta önce Vefa Stadı’nda oynanan Elektrik-Defterdar maçında Defterdarlı futbolcu Adnan’ın burnunu kırdığı hakem Fikret Kayral’ın hayatını kaybettiğini yazıyor.
Sonradan sırasıyla 1. Lig ve Süper Lig adlarını alacak Millî Lig’in 1959’da başlamasından sonraki ilk hakeme saldırı vakası ise 31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda, Fenerbahçe-Feriköy maçında yaşandı. Fenerbahçe’nin 3-2 kazandığı maçın bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Naklen radyo yayını, dinleyicilere veda etmeye hazırlanan spiker Muvakkar Ekrem Talu’nun heyecan içinde söylediği “Apartman Mustafa hakemi dövüyor, işte hakem yere düştü” sözlerinden sonra bir anda kesiliyordu.
Apartman Mustafa’nın arkası epey sağlamdı. Futbolun gücünü çok erken farkeden ve 1950’de iktidara gelir gelmez bu alana da hakim olmak için büyük çaba gösteren Demokrat Parti, tüm kulüplerde kendi partililerini başkan ve yönetici yapma hedefini büyük oranda başarmıştı. 1960’a girilirken 3 büyük kulübün başkanı da Demokrat Parti milletvekiliydi! Apartman Mustafa da iktidara yakın kulüp yöneticilerinden biriydi. Kendisinin sıradan bir partili olmadığını da gazeteci Yalçın Doğan’ın Fenerbahçe Cumhuriyeti adlı kitabından öğreniyoruz: “1950’li yıllar İstanbul’da bir anlamda ‘imar yılları’ olarak tarihe geçti. Bir yandan Vatan Caddesi öte yandan Sahil Yolu, Demokrat Parti döneminde hizmete açıldı. Yeni yollar yapılırken, çok sayıda bina yıkılırken Menderes’in sağ kolu Apartman Mustafa idi. İstanbul’un imar hareketinde Apartman Mustafa’nın kamyonları binlerce ton toprak, çakıl, kum, çimento taşıdı. Apartman Mustafa, o dönemde ünlü bir deyim olarak kullanılan ‘her mahallede bir milyoner yaratma’nın en önde gelen örneklerinden birini oluşturdu”.
Apartman Mustafa o kadar güçlüydü ki, stattan çıkar çıkmaz karakola gidip şikayetçi olan hakem Kırçıl, olayı gören kimseyi tanıklık yapmaya ikna edemeyince şikayetçi olmaktan vazgeçmişti!
Birkaç gün sonra Apartman Mustafa’nın yöneticilikten değil ama sahalardan ömür boyu men edildiği haberi geldi. Bu cezayı alan kişi sahaya giremiyor, maçları tribünde yöneticilere ayrılmış bölümden de izleyemiyor, ama yöneticilik görevine devam edebiliyordu. Feriköyspor yönetimi Apartman Mustafa’yı 6 ay sonra, 24 Haziran 1960’ta, “takımın Avrupa kampındaki yakışıksız hareketleri” nedeniyle görevden uzaklaştırdı. Ancak bu göstermelik bir gerekçeydi. 27 Mayıs 1960’ta askerî darbe olmuş, devran dönmüş ve Demokrat Parti’nin tüm ileri gelenleri gibi Apartman Mustafa da gözden düşmüştü. Ortalık hafiften durulmaya başladıktan sonra, 1962’de Feriköyspor yönetimine geri döndü Apartman Mustafa. Ömrünün son zamanlarına kadar da görevini sürdürdü.
İzmir Atatürk Stadı’nda 19 Şubat 1973’te oynanan Altay-Fenerbahçe maçından sonra havaalanında Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğrayan hakem Sabahattin Ladikli “Evde karısına, işte amirine kızan hırsını bizden alıyor” diyordu.
Türk futbolunun karanlık yılları diyebileceğimiz 1970’lere gelindiğinde, hakemlere saldırı vakaları artık sıradanlaşmıştı. 19 Şubat 1973’te Atatürk Stadı’nda oynanan Altay-Fenerbahçe maçını deplasman takımı 1-0 kazanmış, Altaylı taraftarlar maçın orta hakemi Sabahattin Ladikli’nin stattan ayrılmasını uzun süre engellemişti. Polis koruması eşliğinde havaalanına gidebilen Ladikli, stattan beri kendisini takip eden Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğradı.
Günaydın gazetesi, 4 Nisan 1976’da İnönü Stadı’nda oynanan Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra bir Galatasaray taraftarının hakem Doğan Babacan’a saldırmasını “Öfkeli seyirci bir kafa vuruşu ile hakemi nakavt etti” diye duyurmuş.
Ancak sürekli töhmet altında kalıp dayak yiyen hakemlerin makus talihinin döndüğü istisnalar da yok değildi. 1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe, 19 Ekim 1980’de Mersin’de oynanan ve deplasman takımının 1-0 kazandığı Mersin İdman Yurdu-Galatasaray maçı sonrası kendisine saldırmaya çalışan birini uçan tekme atarak yere sermiş, polisler saldırganı hakem Türe’nin elinden zor almıştı. Saldırganın talihsizliği, İhsan Türe’yi tanımıyor olmasıydı. Türe’nin dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu, senelerdir askerî okullarda ve komando birliklerinde yakın dövüş ve hayatta kalma eğitimi verdiğini bilseydi muhtemelen saldırmadan önce bir defa daha düşünürdü!
Polisin kurtardığı Mersinli saldırgan kadar şanslı olmayanlar da vardı. 2 Aralık 1984’te oynanan Kocaelispor-Beşiktaş maçının hakemi de İhsan Türe’ydi. Evsahibi maçı kazanırsa liderlik koltuğuna oturuyordu; ancak son dakikada gelen Beşiktaş golü buna engel olmuştu. Kocaelisporlu futbolcular gole ofsayt gerekçesiyle itiraz etseler de Türe golü verdi ve ortalık karıştı. Takviye polis ve jandarma birliklerine rağmen olaylar bastırılamıyordu. Hakemler 2 saat statta mahsur kaldı ve ancak polis araçları eşliğinde ayrılabildiler.
Polislerin il sınırına kadar geçirdiği hakemler kendi araçlarıyla yola devam ederken, kendilerini otomobille gizlice takip eden 5 fanatik Kocaelispor taraftarı önlerini kesecek ve İhsan Türe’nin Tanrının Küçük Oğlu (2002) adlı anı kitabındaki anlatımıyla olaylar şöyle gelişecekti: “Ellerinde sopalarla ve galiz küfürlerle bizim arabaya hamle ettiklerinde beylik silahımı çekip havaya iki el ateş ettim ama adamlar bana mısın demiyor. Biri gömleğinin önünü yırtarak açtı, ‘vur ulan vur’ diye üstümüze geliyor. Ayaklarına doğru ateş edince bir an bocalar gibi oldular. (…) ‘Hepinize rest çekiyorum ama teke tek’ dedim, ‘en delikanlınız gelsin’. Yakın dövüş ve öldürme sanatını bilen bir hocaysanız, rakibin gücünden istifade ederek onu kolayca altedebilirsiniz. Ben o ana kadar yediğim küfürlerden ve çok stresli bir müsabakadan sonra kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Ne olduğunu anlayamadan diz kapağına attığım tekmeyle rakibimi önce şoka sokmuş, sonra da çok rahat kırılan sağ omuz kemiğini kırmıştım. Sonrası artık kolaydı. Kırılan burnu, dağılan çenesiyle, zannediyorum öldü diyerek onu hırıltıları ve kırılan kemikleriyle yerde bıraktım. Rakibime vurmaktan benim de iki el parmağım kırılmıştı (…) Dayak yiyen rakibim 1 yıl sonra elinde çikolata paketi ve çiçekle evime geldi. Yediği sopayı unutamamış”.
1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe (ortada) kendisine yönelik iki saldırı girişimini sert bir şekilde bertaraf etmişti. Saldırganların talihsizliği, ünlü hakemin aynı zamanda dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu bilmemeleriydi.
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.
Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.
Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.
Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.
Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.
İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.
1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.
Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.
Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).
Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.
Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.
1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.
Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.
1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.
Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.
Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.
1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.
Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.
1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.
İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.
1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.
1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.
700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.
Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.
İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.
14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.
Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■
Ankara, cumhuriyetin ilanına yaklaşılırken amansız bir siyasi mücadeleye tanıklık ediyordu. 1923 Ekim’indeki kabine krizi rejim krizine dönüşünce; Mustafa Kemal Paşa sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini ortaya koydu ve Millî Mücadele’nin başından beri amaçladığı hedefe doğru ilerledi. 29 Ekim 1923, saat 20.30’da cumhuriyet resmen ilan edildi.
11 Ağustos 1923
Meclis’te muhalif sesler Bakanlarda değişiklikler
Mustafa Kemal Paşa, ilk Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan 2. Meclis’i, “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımlamıştı.
1. Meclis’in ilk oturumu yapıldı. Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ikinci başkanlığa seçilirken başbakanlığa (icra vekilleri heyeti başkanlığına) Fethi Bey (Okyar) getirildi.
1. Meclis’teki muhalif İkinci Grup tasfiye edilmiş ve yeni milletvekillerinin çoğu Mustafa Kemal’in onayıyla seçilmişti. Ancak yerel karakterler taşıyan muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu 1. Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan ve Mustafa Kemal’in “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımladığı yeni Meclis’te de daha ilk günlerden muhalif sesler ortaya çıktı.
O dönemde Bakanlar (icra vekilleri) Meclis tarafından tek tek seçilmekteydi. Bu durum Bakanlar arasında anlaşmazlıklara sebep olabildiği gibi milletvekillerinin iktidar için manevralara girişip hizip kurmalarına da yol açıyordu. Meclisin 14 Ağustos’ta seçtiği Bakanlardan oluşan hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken yöneltilen ağır eleştiriler sonrası Şer’iye, Adalet ve Ekonomi Bakanları değişecekti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin birçoğu ya reddediliyor ya da değiştirilerek kabul ediliyordu.
22 Eylül 1923
Heyecan uyandıran cumhuriyet açıklaması
Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturya gazetesi Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeç, cumhuriyetin ilanına giden olaylar zincirinin temel halkalarından biriydi. Mustafa Kemal Paşa gerek ülke içinde gerek ülke dışında büyük yankılar uyandıran bu demecinde “cumhuriyet” kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa sözkonusu demecinde 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet” demişti.
Neue Freie Presse gazetesi tarafından 28 Eylül’de yayımlanacak açıklamanın içeriği Türk gazetelerine önceden sızdırılmıştı. 24 Eylül tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi haberi okuyucularına “Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de garp cumhuriyetlerine tamamen müşabih bir cumhuriyet teessüs edeceğini ve payitahtın Ankara’da kalacağını söylüyor” diye aktardı.
Tevhid-i Efkâr, 24 Eylül 1923.
Neue Freie Presse, 28 Eylül 1923.
13 Ekim 1923
Yeni başkent doğdu: Ankara merkez oldu
Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.
Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.
19 Ekim 1923
İstasyon binasında basına yansıyan faaliyetler
Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yunus Nadi ve Seyid Bey’den oluşan, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli komisyonun toplantılarına Mustafa Kemal Paşa da sık sık katılıp başkanlık etmekteydi. Artık cumhuriyetin ilanı için uygun ortamın oluşması bekleniyordu.
Anadolu Ajansı, Ankara’da istasyon binasında yapılan anayasa komisyonu toplantısında bazı maddelerin belirlendiğini duyurdu. Bu haber üzerine muhalif Tevhid-i Efkâr gazetesi 19 Ekim’de imzasız bir yazıyla durumu alaya aldı: “Bizim bildiğimiz cumhuriyet, istasyon binalarında değil millet meclislerinde doğar. Fakat Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi üstatlar maaşallah kendilerine pek güvenirler. Onlara ısmarlanınca, istasyondan cumhuriyet, kanun-i esasi; Millet Meclisi’nden de ekspres treni çıkarmaları işten bile değildir”.
Tevhid-i Efkâr, 19 Ekim 1923.
24-25 Ekim 1923
İstifalarla başlayan yapay bir hükümet krizi
Rauf Orbay
Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığı’ndan; Fethi Bey’in ise Başbakanlıkla birlikte İçişleri Bakanlığı’ndan istifası yeni bir siyasi kriz başlattı. Bu makamlara seçilecek yeni isimler önce Halk Fırkası parti grubunda belirlenecek, daha sonra meclis toplantısında milletvekillerinin oyuna sunulacaktı. Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal’in denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi. Mustafa Kemal’in “gizli muhalefet” diye tanımladığı grubun çabalarıyla İçişleri Bakanlığı için Sabit (Sağıroğlu) Bey, ikinci başkanlık için Rauf (Orbay) Bey’in ismi belirlendi.
Mustafa Kemal Paşa sonuçtan memnun kalmamıştı. Özellikle ikinci başkanlık için İsmet (İnönü) Paşa’yla arası bozuk olan Rauf Bey’in aday gösterilmesinin, bütün Meclis’in İsmet Paşa’nın aleyhinde olduğunu gösterme amacı taşıdığını düşünüyordu. Hemen karşı atağa geçti. Planı, hemen cumhuriyet rejimine geçmeyi önermekti.
26-28 Ekim 1923
Mustafa Kemal’in kritik final hamleleri…
Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan siyasi gelişmelerin önemli aktörlerinden Fethi Bey, eşi Galibe Hanım, Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım’la.
Mustafa Kemal Paşa 26 Ekim’de Başbakan Fethi Bey ile diğer Bakanlardan istifa etmelerini istedi. Meclis tarafından yeniden seçilecek olsalar bile görevi reddetmeleri talimatını da vermişti. Şimdi muhalefetin Meclis’in onaylayacağı kendi listesini hazırlaması gerekecekti ki Mustafa Kemal bunu başaramayacaklarını biliyordu.
27 Ekim’de Bakanların istifası Meclis’te okunduktan sonra yeni kabine oluşturma çalışmalarına başlandı. Ertesi gün bazı İstanbul gazetelerinde Başbakanlık için, Mustafa Kemal’e muhalif olan Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalarla Rauf Bey’in adı geçiyordu; ama birçok toplantı yapan muhalefet grupları, herkesin üzerinde uzlaşacağı bir liste oluşturmayı başaramadı.
Ankara’nın bir hükümet bunalımıyla girdiği 28 Ekim Pazar günü, Halk Fırkası Grubu yeni kabineyi tespit etmek için bir defa daha toplandı. Farklı öneriler tartışıldıktan sonra hazırlanan liste oyçokluğuyla kabul edildi. Fethi Bey, görüşlerini almak gerektiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’yı toplantıya davet etti. Hazırlanan listeye göz gezdiren Mustafa Kemal Paşa’nın “Bu kişiler benim için uygundur ama kendilerine de sormak lazım” demesi üzerine listedeki bazı isimlerin görüşü alındı. Dışişleri Bakanlığı’na aday gösterilen ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Listedeki birkaç kişi daha aynı cevabı verince, Mustafa Kemal Paşa parti yönetimine gerekli kişilerle daha fazla fikir alışverişinde bulunmalarını tavsiye edip toplantıdan ayrıldı.
Vatan, 29 Ekim 1923.
Nutuk’ta aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’ten çıkarken Sinop Milletvekili Kemaleddin Sami (Gökçen) Paşa ve Ardahan Milletvekili Halid Paşa’nın kendisini beklediklerini görünce evine yemeğe davet etmişti. Kazım (Özalp) Paşa, İsmet Paşa, Fethi Bey, Afyon Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey ve Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Bey de davetliler arasındaydı.
Bu önemli geceye Çankaya Köşkü evsahipliği yapamadı. Köşk tamirata alındığı için Gazi ile eşi Latife Hanım bahçedeki küçük eve taşınmışlardı. Tek katlı küçük evin yarısı salon yarısı yemek odası olarak kullanılan girişinde yapılan toplantının en önemli anı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demesiydi. Daha sonra ertesi gün uygulanacak planın ayrıntıları konuşuldu. Sabahki parti grubu toplantısına Mustafa Kemal Paşa katılmayacak; daha sonra sorunun çözülememesi üzerine toplantıya davet edilecek; cumhuriyetin ilanı için gerekli yasal değişiklikleri sunacaktı.
29 Ekim 1923
‘İçeride tarihsel kararlar veriliyor’
İsmet (İnönü) Paşa, başbakanlık görevine getirildiği 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile.
Hükümetin ve partinin yarıresmî yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 29 Ekim Pazartesi günkü sayısında muhtemel Bakanların listesini duyurmuş; parti grubunun muhalif isimlerin de olduğu kabine üzerinde uzlaşmak üzere olduğu bilgisini aktarmıştı. Bu haber sonradan çok tartışıldı; çünkü ertesi gün atanacak Bakanlardan hiçbiri gazetenin verdiği listede yoktu. O zamana kadar hükümet kaynaklı haberleri en hızlı ve doğru veren Hâkimiyet-i Milliye’nin gerçekdışı kulis haberi yapması, muhaliflerin dikkatini o gün ilan edilecek cumhuriyetten başka yöne çekme çabası olarak yorumlanacaktı.
Sabah saatlerinde Fethi Bey başkanlığında toplanan Halk Fırkası Grubu’nda bir süre değişik hükümet alternatifleri üzerinde düşünüldü, tartışmalar yapıldı. Görüşmelerin tıkanması üzerine önceki gece Çankaya’daki yemekte bulunan konuklardan Kemalettin Sami Bey bir önerge verecek ve “Bu sorunun hem meclisin hem partinin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya havale edilmesini teklif ediyorum. Kendileri ne karar verirse ona uymak tek çıkış yoludur” teklifinde bulunacaktı. Önerge oylanıp kabul edilince Mustafa Kemal Paşa Meclis’e davet edildi.
İpek Çalışlar’ın Latife Hanım (2006) kitabında aktardığına göre, Çankaya’da haber bekleyen Mustafa Kemal Paşa hem nezle olmuştu hem de iltihap yapan dişleri çok ağrıyordu. Eşi Latife Hanım ve İsmet Paşa’yla birlikte saat 12.00’de meclis binasına ulaştı. Mustafa Kemal Paşa parti grubunda çok kısa bir konuşma yaparak krizin çözümü için önerilerini 1 saat sonra paylaşacağını söyleyip toplantıdan ayrıldı.
Meclisteki odasında bazı hukukçu milletvekillerinin de görüşlerini alan Mustafa Kemal Paşa, yeniden parti toplantısına dönünce içinde cumhuriyet sözcüğü geçmeyen bir konuşma yaptı. Yaşanan sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, Bakanların tek tek Meclis tarafından seçilmesinin Bakanlar Kurulu içinde arzulanan görüşbirliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilanına yönelik yasa değişikliğini içeren önerge metnini Meclis kâtibi Ruşen Eşref Bey’e uzattı. Ruşen Eşref Bey’in metni yüksek sesle okumasının ardından, teklifin anayasa komisyonunda maddeler hâline getirilip hızlıca Meclis’e sunulmasına karar verildi. Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerinde çalışan anayasa komisyonu toplantısı sürerken, cumhuriyetin ilan edileceğini duyan vatandaşlar da dışarıda toplanmıştı. Gazeteci Enver Behnan (Şapolyo) Bey, manzarayı şöyle anlatıyordu: “Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. ‘Şu dakika içeride pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor’ dedi”.
Nihayet saat 18.00’de Meclis toplandı ve tarihî oturum başladı. Birkaç gün öncesine kadar petrol lambasıyla aydınlatılan genel kurul salonuna elektrik döşenmesi ortamın havasını değiştirmişti. Dinleyici locaları da tıklım tıklım doluydu.
Meclis zabıtlarına göre toplantı, cumhuriyetle ilgisiz konularla başladı. Cinayet suçundan mahkum Çankırılı bir vatandaşın suçsuz olduğuna dair Bakanlar Kurulu tezkeresi oylandı; deniz hukuku üzerine konuşuldu; yatılı okullardaki memur çocuklarına indirim yapılması tartışıldı; sağlık ve sıtma sorunu görüşüldü; doktorların zorunlu hizmet yasası ele alındı. Türkiye tarihinin en önemli Meclis toplantılarından birinde bu konuların konuşulması ilginçti ama, daha da ilginç olan durum, o gün Meclis’te 286 milletvekilinden sadece 158’inin hazır bulunmasıydı.
Cumhuriyetin ilanını duyuran 30 Ekim 1923 tarihli Yenigün gazetesi.
Ertesi gün de Başbakan İsmet Paşa ve kabinesinin haberini aktarıyordu.
Diğer konuların görüşülmesi bittikten sonra anayasa komisyonundan gelen yasa değişiklik önerileri okundu. 1. Madde, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” şeklindeydi. Teklifteki bir başka önemli madde de kabine sistemini düzenliyordu. Buna göre hükümeti oluşturacak Bakanlar artık Meclis tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen başbakan tarafından seçilecek ve Bakanlar Kurulu bir bütün olarak Meclis’in onayına sunulacaktı.
Gazeteci-milletvekili Celal Nuri (İleri) Bey, cumhuriyetle ilgili maddenin saat tam 19.37’de oturuma katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla alkış yağmuru arasında kabul edildiğini, bazı milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdığını ertesi günkü yazısında anlatacaktı. Tüm maddelerin oylaması saat 20.30’da tamamlanınca cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Hemen arkasından cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve 42 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi.
Mustafa Kemal teşekkür konuşmasını “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye tamamlandı. Meclis bu tarihî toplantısında son olarak cumhuriyetin ilanını kutlamak için tüm şehirlerde 101 pare top atılmasına dair bir karar aldı. Ardından tüm milletvekilleri Afyon Milletvekili Kâmil (Miras) Efendi’nin okuduğu duaya eşlik etti.
1971 Ağustos’unda istanbul/Sultanahmet’te yapılan uyuşturucu operasyonunda Timothy Davey adlı 14 yaşında bir ingiliz çocuğunun da yakalanması hem ülkesinde hem de Türkiye’de şaşkınlıkla karşılanmıştı. Basının “Esrarcı Çocuk” adını taktığı Timothy’ye 6 yıl ceza verilmesi ve sonrasında yaşananlar, diplomatik krize yol açacaktı.
Sultanahmet Meydanı yakınlarında 11 Ağustos 1971 gecesi yapılan uyuşturucu operasyonu, ilk bakışta o yılların alışıldık vakalarından biri gibi görünüyordu. Yabancı uyruklu 4 kişi uyuşturucu alışverişi sırasında yakalanmış, 24 kilo esrar ele geçirilmişti. Haber sıradan görünüyordu, çünkü 1960’ların ikinci yarısından itibaren İstanbul’u ve özellikle Sultanahmet bölgesini mesken tutan Batılı hippiler, sürekli uyuşturucu haberleriyle gündeme geliyordu. Hindistan ve Nepal’den ucuza aldıkları esrarı kendi ülkelerine götürmek isteyen çok sayıda kişi İstanbul’da yakalanmıştı. Türkiye’de esrar kaçakçılığına 8 yıldan başlayıp müebbet hapse varan cezalar verilmesine rağmen bu ticaret önlenemiyordu, zira ortada çok kârlı bir iş vardı: Nepal’in başkenti Katmandu’dan alınan esrarı Avrupa’da 50 katına varan fiyatlara satmak mümkündü.
İfadesinde, “Annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” demesi Timothy’yi kurtaramamıştı
Haberin ilginç tarafı ertesi gün ortaya çıktı. Yakalananlardan biri olan İngiliz Timothy Davey henüz 14 yaşındaydı. 1 yıl önce annesi, 3 küçük kardeşi ve annesinin erkek arkadaşı ile birlikte ambulanstan bozma eski bir minibüsle Nepal’e giden Timothy, buradan aldığı esrarı İngiltere’ye götürmeye karar vermişti. Ancak dönüş yolunda minibüsleri arızalanmış, tamir ettirecek paraları olmadığı için sersefil bir vaziyette İstanbul’da kalmışlardı. Tam bu sırada annenin erkek arkadaşı esrar içerken yakalanmış ve uyuşturucu kullanma suçundan tutuklanıp 2 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bunun üzerine annesi ve 3 küçük kardeşiyle iyice zor duruma düşen Timothy Davey, esrarı İstanbul’da elden çıkarmaya karar vermiş; birlikte yakalandığı Fransız vatandaşları Patrick Biasot, Jean Jacques Marissot ve Avusturyalı Frederich Stoll’a satmaya çalışmıştı.
Tabii 14 yaşındaki Timothy’nin 24 kilo esrarı Nepal’de tek başına satın alması, Türkiye’ye kadar aynı araçta yolculuk ettiği 2 yetişkinden saklayarak getirebilmesi, İstanbul’da 3 yabancıya satmaya kalkması kimsenin aklına yatmıyordu. İşin arkasında annesinin olduğu öne sürülüyordu ki, muhtemelen doğruydu. Eğer suçu anne Jill üstlense epey uzun bir ceza alacaktı; iddialara göre oğlu serbest bırakılır diye ummuş ve suçu üstlenmesini istemiş ya da üstlenmesine göz yummuştu. Anne olaydan haberi olmadığını söylüyordu. İfadesinde, lise yıllarında Timothy’ye hamile kalınca okulu bırakıp evlendiğini; birkaç yıl sonra boşanıp ikinci evliliğini yaptığını ve toplam 6 çocuğu olduğunu; ikinci kez boşandıktan sonra da şimdiki erkek arkadaşıyla tanıştıklarını anlattı. En küçük 2 çocuğunu annesine bırakıp 4 çocuğu ve erkek arkadaşı ile birlikte 1970 baharında Nepal’e gitmeye karar vermişti.
Timothy ve ailesi Nepal’e giderken de İstanbul’da konaklamış, Küçükçekmece’deki bir pansiyonda kalmışlardı. Burada çekilen fotoğrafta gitar çalan anne Jill ve dört çocuğu epey neşeli görünüyor. Altta, Timothy ceza aldığı duruşmada.
Timothy de polis sorgusunda annesinin olaydan haberdar olmadığını iddia etti. Ancak yaşı küçük olduğu için serbest kalma planı tutmadı ve diğer 3 kişiyle birlikte tutuklandı. 3 yetişkin sanık normal koğuşta kalırken, Timothy çocuk tutuklu ve hükümlülerin kaldığı sübyan koğuşuna konuldu.
Sanıkların yargılanmasına 3 ay sonra başlandı. Timothy Davey’nin yaşı küçük olduğu için gizli görülen dava sonucunda, esrarı satın alan iki Fransız’la Avusturyalı 12 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılırken, “annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” diye ifade veren Timothy’ye ise yaşının küçüklüğü nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi.
Cezaların açıklanmasıyla birlikte olay Birleşik Krallık ile Türkiye arasında uluslararası bir soruna dönüşecekti. Kararın ertesi günü Londra’nın en önemli gündem maddesi Timothy olmuştu. Dışişleri Bakanı Alec Douglas-Home, Büyükelçi Zeki Kuneralp’ı çağırıp duyduğu üzüntüyü dile getirdi; muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Harold Wilson olayı rezalet ve vahşet olarak niteledi; Başbakan Edward Heath ise ellerinden geleni yapacaklarını duyurdu.
Timothy’nin doğum yeri Dartford’da 2.000 kişi Türkiye’yi protesto yürüyüşü yaptı, çoğu öğretmenlerden oluşan başka bir kalabalık da Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenledi. 6 yıl hapis cezasını barbarlık olarak nitelendiren İngiliz bulvar gazeteleri ateş püskürüyor, parlamentoya Timothy’yi kurtarma çağrısı yapıyordu. Bazı haberlerde, çocuk mahkumların Türkiye cezaevlerinde cinsel saldırıya uğradığı imaları da vardı.
Ada’dan yükselen protesto seslerine Türkiye’den tepki gelmesi de gecikmedi. Dışişleri Bakanı Haluk Bayülken, Meclis’te yaptığı konuşmada “biz tarihin derinliklerine giden, yüzyıllarla, binyıllarla ifadesini bulan büyük bir milletin evlatlarıyız. Kimse bizim bağımsızlık, şeref ve haysiyetimizin zerresine dokunamaz. Kimseden şefkat dersi alacak da değiliz” derken, Meclis’teki en büyük 3 parti olan CHP, Adalet Partisi ve Demokratik Parti’den milletvekilleri yaptıkları ortak açıklamada İngilizleri “kendilerini hâlâ eski imparatorluk günlerinde sanmakla” itham ediyordu. Başbakan Nihat Erim de Londra’da bir gece kalıp British Airways ile gideceği ABD gezisi programını değiştirdi ve Frankfurt üzerinden Pan-American uçağıyla gitti.
Firar ettikten sonra tanınmamak için peruk takan Timothy ve kaçmasına yardım eden Herman Roulf yakalandıktan hemen sonra sınır karakolundaki nezarethanede.
Tepki sadece yetkili ağızlardan gelmiyordu. İstanbul Barosu’ndan Gazeteciler Cemiyeti’ne, Türk Kadınlar Birliği’nden Türkiye Sosyal Psikiyatri Derneği’ne kadar onlarca kuruluş İngilizlerin tutumunu kınayan açıklamalar yaptılar. Gazeteler de boş durmuyordu. “Türk düşmanı İngiliz basını”nın İrlanda’da yaşanan kanlı çatışmaları unutturmak için olayı abarttığını söyleyen Günaydın gazetesi Timothy’ye “Esrarcı Çocuk” adını taktı. En ilginç tavır ise TRT’den geldi. Kurumdan yapılan açıklamada, yaşananlardan dolayı Kraliçe 2. Elizabeth’in Türkiye gezisini anlatan belgeselin yayın akışından çıkarıldığı duyuruldu. İlk mahkeme kararın açıklanmasından yaklaşık 4 ay sonra, Haziran 1972’de temyiz mahkemesi sanıklara verilen tüm cezaları onayladı. Artık yasal yollardan yapılacak bir şey kalmamıştı.
İngiliz ceza sisteminde “sübyan koğuşu” diye bir kavram olmadığı için, Timothy Davey’nin yetişkinlerin kaldığı cezaevinde yatması Türkiye’nin en çok eleştirildiği noktaydı. Timothy 1 yıl sübyan koğuşunda kaldıktan sonra Ankara Keçiören Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Yarı açık cezaevi niteliğindeki bu ıslahevindeki çocuk mahkumlardan öğrenci olanlar ya da çalışanlar sabah cezaevinden çıkıp akşam dönüyordu. Diğer mahkumlar da kapalı cezaevlerine göre çok daha rahattı.
6 Ekim 1972 günü Timothy Davey, ıslahevinin uygun koşullarını değerlendirdi ve sabahın erken saatlerinde firar etti. Kaçış haberi derhal tüm sınır kapılarına bildirilmişti. Firardan 12 saat sonra Timothy ve kaçışına yardım eden 26 yaşındaki Alman Herman Roulf, Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısında yakalandılar. Tanınmamak için peruk takan Timothy’nin üzerinde James Jonathan adına düzenlenmiş bir İngiliz pasaportu bulunuyordu. İkili önce uçakla Adana’ya, buradan minibüsle Hatay’a geçmişti.
Sağmalcılar Cezaevi’ndeki Timothy, iki kardeşi ve avukatının yanında. Ekim 1971.
Timothy’nin belki de en büyük şanssızlığı, narkotik polisi Orhan Türkyılmaz’ın sınır kapısında görevli olmasıydı. Kimi zaman arkadaşlarıyla tavla oynayan Türkyılmaz sınırdan geçmek isteyenleri uzaktan izliyor, şüpheli gördüğü bir durum olursa müdahale ediyordu. Birkaç yıl önce, Suriye’den gelen dört Batılı hippinin tavırlarından şüphelenmiş ve araçlarını didik didik aramıştı. Aracın iki deposundan birinde benzin, diğerinde garip bir sıvı bulunmuştu. Sıvının ne olduğu hemen çözülememiş ama daha sonra o zamana kadar Interpol’ün dahi varlığından haberdar olmadığı “sıvılaştırılmış esrar” olduğu anlaşılmıştı. Türkyılmaz’ın içgüdüleri sayesinde yakalanan bu uyuşturucu, dünyada ilk kez kayıtlara geçiyordu. Timothy de annesiyle birlikte kaleme aldıkları anı kitabında (An Alternative Childhood- Alternatif Bir Çocukluk) peruk takmasına rağmen Orhan Türkyılmaz’ın yanına gelip, “Merhaba Timothy, nasılsın?” demesi üzerine büyük şaşkınlık yaşadığını anlatacaktı.
Daha 1 yıl önce uyuşturucu suçundan 10 yıl ceza alan İngiliz Vernon Williams ve 8 yıla mahkum Alman Harold Schafer, ülkelerinin girişimleri sonucu Ankara Yarı Açık Cezaevi’ne nakledilmişti. Buradan 8 Ağustos 1971 gecesi firar edip İran’a kaçan ikilinin sınırdan nasıl kolayca geçtiği araştırıldığında, yalnızca kendi ülkelerinin temsilcilikleri tarafından verilen ve sahte isimlere düzenlenen gerçek pasaportlarla çıkış yaptıkları belirlenmişti. Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaport da gerçek bir pasaporttu ve muhtemelen İngiliz devlet görevlileri tarafından düzenlenmişti.
Timothy, 1973 ilkbaharında İzmir Şirinyer Çocuk Islahevi’nde kendisini ziyarete gelen annesi, anneannesi ve kardeşiyle birlikte.
Ankara’ya gönderilen Timothy Davey ve Herman Roulf sorgularında firar sürecini detaylarıyla anlattılar. Kaçış planını Timothy’nin annesi ve Londra’dan tanıdığı Roulf yapmıştı. Firar gününün sabahı anne Jill ve 3 çocuğunun normal yollardan Suriye’ye geçtiği, kaçışın başarılı olması durumunda Timothy ve Roulf ile Halep’te buluşmayı planladıkları da ortaya çıktı. Roulf, Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaportu nereden bulduğu sorusuna “İngiltere’de sahte pasaport yapan arkadaşlarımdan aldım” yanıtı verdi. Roulf’un iddiasına göre Ankara’daki Birleşik Krallık Büyükelçiliği’nden bir yetkili, Timothy’nin annesine “Keçiören’deki ıslahevinden kaçmak çok kolay” demiş ve firar planını bundan sonra yapmaya başlamışlardı. Firar davasının sonunda Timothy firar etmek, sahte pasaport kullanmak ve Türkiye’yi izinsiz terketmek suçlarından 6 ay, Roulf ise 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezalar beklenenden azdı ama, Timothy bir süreliğine ıslahevinde kalma hakkını kaybetti ve Ulucanlar Cezaevi’ndeki sübyan koğuşuna konuldu. Suriye’den Lübnan’a geçen Timothy’nin annesi ise oğlunun hasretine dayanamadı ve firara yardım etmek suçundan yargılanacağını bile bile yeniden Türkiye’ye geldi. Ona verilen 20 günlük hapis cezası da ertelendi.
Timothy Davey, 1973’te İzmir-Şirinyer Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle çıkan af yasasıyla 20 Mayıs 1974’te serbest kaldı ve aftan yararlanan tüm yabancı mahkumlar gibi sınırdışı edildi.
İstanbul Hilton Oteli’nin 1955’te açılması Türk turizminde önemli bir aşama olmasının yanısıra basın ve magazin tarihimiz açısından da bazı ilklere sahne olmuştu. Hollywood yıldızlarının katıldığı açılış etkinliklerine ünlü oyuncu Terry Moore’un Milliyet gazetesinde yayımlanan ve tartışma yaratan bir fotoğrafı damga vurmuştu. Olaylar ve ayrıntılar…
İstanbul’un en iyi otelleri 50’li yıllarda Park Otel, Konak Oteli, Tarabya Konak Oteli, Pera Palas, Yeşilköy Deniz Park Palas ve Büyükada’daki Splandit Palas’tı. Tüm dünyada turizmin önem kazandığı bu yıllarda, İstanbul turizmini de geliştirmenin yolları aranıyordu. Lüks sınıfında sayılan ama donanımları eskimiş otellerin turistlerin ihtiyacını karşılayamayacağı düşünülerek dünya standartlarında bir otel yapımı öncelikli ihtiyaç olarak belirlenmişti. 1955’te Hilton Oteli’nin (bugünkü Hilton İstanbul Bosphorus) Harbiye’de hizmete girmesi, turizm ve otelcilik alanında yeni bir dönemin başlangıcı olacaktı.
Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton, İstanbul Hilton Oteli’nin maketiyle. Yıl 1953.
Amerikalı mimarlık grubu SOM ile Gordon Bunshoft ve Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı otelin inşaat masrafları Emekli Sandığı tarafından, Marshall Yardım Programı’yla sağlanan krediyle karşılanmıştı. Mimar Sedad Hakkı Eldem Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada, Hilton’u kâgir olarak yapılmış bir transatlantiğe benzetiyor, “bugüne kadar yaptığım Yalova Termal Otel, İstanbul Adalet Sarayı ve İstanbul Üniversitesi gibi binalar Hilton Oteli’nin yanında basit kalırlar” diyordu.
Otel, 1952’de inşaatına başlandığı günden itibaren hep gazetelerin gündemindeydi. Dünyadaki diğer Hilton otellerinden fotoğraflar, “hiçbirinde muhteşem Boğaz manzarası bulunmadığı için en iyi Hilton hiç şüphesiz İstanbul’daki olacak” yorumları eşliğinde yayımlanıyordu. 1954’te, otelin ertesi yılın yaz sezonunda hizmete gireceği kesinleşti. Açılış törenine Hollywood yıldızlarının ve Amerikalı ünlü müzisyenlerin katılacağının açıklanması da büyük bir heyecan ve beklenti yaratmıştı. Vatan gazetesi, 27 Mayıs 1954 tarihli haberinde Gary Cooper, Marilyn Monroe, Clark Gable, Gregory Peck, Ava Gardner, Betty Grable, Bing Crosby, Robert Taylor ve Frank Sinatra’nın açılışa katılacağını duyuruyordu.
Hilton Oteli’nin resmî açılışı 10 Haziran 1955’te yapılacaktı ama personelin önden hazırlanması için 278 odalı otelin 100 odasına 20 Mayıs’tan itibaren konuk kabul edilmeye başlandı. İlk müşteri, sabah 09.40’ta kapıdan giren Amerikalı Thomas Marby olmuştu. Oteldeki ilk hırsızlık vakası da ilk hizmet gününde yaşandı. Boya ekibinde çalışan Şevki adlı işçi mutfaktan aldığı 30 gümüş kaşık ve 12 bıçağı dışarı çıkarırken yakalanmıştı. İki gün sonra bu defa otelin 23 konuğu ve bazı yöneticileri akşam yemeğinden zehirlendi. Hilton mutfağı iki gün kapalı kaldı, zehirlenmenin bozuk sütten kaynaklandığı açıklandı.
Milliyet, Terry Moore’un fotoğrafını sonradan eklendiği çok belli olan beyaz bir külot çizerek yayımlayabildi.
Talihsiz başlangıca rağmen Hilton ekibi çabuk toparlandı ve resmî açılış hazırlıklarını tamamladı. 9 Haziran 1955’te Yeşilköy’e 1 saat arayla inen iki Pan-Am uçağı, Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton ve 115 konuğunu taşıyordu. Gelenler arasında önemli siyasetçiler, iş insanları, sporcular ve gazeteciler de vardı ama herkesin gözü sinema yıldızlarındaydı. İsmi önceden duyurulanların hiçbiri gelmese de daha az ünlü diye nitelendirilebilecek şu isimler de büyük bir heyecanla karşılandılar: Terry Moore, Merle Oberon, Irene Dunne, Diana Lynn, Mona Freeman, William Eythe, Elaine Shepard, Leo Carrillo ve “bacakları 1 milyon dolara sigortalı” Ann Miller. 4 gün boyunca hem açılış etkinliklerine katılacak hem de İstanbul’u gezecek 115 konuğun 1.200 valizi vardı!
10 Haziran’daki açılış töreninde ilk konuşmayı İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay yaptı. “Bugün Türkiye’nin ayı ve güneşiyle Amerika’nın yıldızları birarada bulunuyor. Eski dünya yeni dünyayı kucaklıyor” diyen Gökay, Conrad Hilton’a fahri hemşerilik unvanı da vermişti. Ardından söz alan Hilton ise İstanbul’dan sonra Roma, Berlin, Londra, Paris, Kahire ve Havana’da birer otel müjdesi verdikten sonra, otelin kristal camlı giriş kapısını altın bir anahtarla açmaya çalıştı. Ancak gazeteler altın anahtarın kilide uymadığını ve Conrad Hilton’ın fotoğrafçılara kapıyı açıyormuş gibi poz vermekle yetindiğini yazıyordu.
Günün asıl merak edilen etkinliği olan akşamki balo, iki defa elektrik kesilmesine ve havalandırma sistemi arızalanmasına karşın çok iyi geçecekti. Baloda Conrad Hilton’ın oğlu Nicky Hilton’la yakınlığı dikkat çeken Terry Moore, ilişkileri olup olmadığını soran gazetecilere yakın arkadaş olduklarını söyleyip “Lütfen sevgili olduğumuzu yazmayın” demişti.
Terry Moore 4 sene önce 90. yaş gününü kutladı.
Ertesi gün konuklar Kapalıçarşı turuna çıkmaya hazırlanırken, gazeteleri gören Terry Moore hayatının en kötü sürprizlerinden biriyle karşılaşacak ve kendi tabiriyle öfkeden deliye dönecekti. Apaçık aksini söylemesine rağmen bazı gazetelerin “Nicky Hilton’la sevişiyorlar” yazmasına değil, Milliyet gazetesinin birinci sayfasında basılan fotoğrafına öfkelenmişti. Bir gün önce foto muhabiri İlhan Demirel’in odasında çektiği karelerden biriydi bu. Babıali’de “Piç İlhan” olarak tanınan Demirel bir masanın üzerinde kısa eteğiyle oturan genç kadının öyle bir karesini yakalamıştı ki; Milliyet gazetesi iç çamaşırı giymeden poz veren Terry Moore’un fotoğrafını, sonradan eklendiği çok belli olan beyaz bir külot çizerek yayımlayabilmişti. Gazete yok satarken, fotoğrafı yayımlanan genç oyuncu odasında ağlama krizleri geçiriyordu.
Diğer konuklarsa önceden planlandığı gibi Kapalıçarşı’da alışverişteydi. Cumhuriyet gazetesine göre “günde binlerce Dolar kazanırken alışverişte sineğin yağını hesaplayan” ünlü yıldızlar topu topu 15 lira harcamıştı. Son Posta muhabiri ise özellikle kuyumculardan ve bakırcılardan epey alışveriş yapıldığını yazarken, ismini vermediği bir sinema oyuncusunun nasıl kandırıldığını da şöyle aktarıyordu: “Bir yıldız gördüğü güzel bir bakır ibriği fazla yeni bulmuş ve daha eskisi olup olmadığını sormuştur. Bunun üzerine dükkâncı ibriği götürmüş, ezip sapını kopararak tekrar getirmiştir. Artist bu sefer gördüğü ibriği çok orijinal bularak derhal satın almıştır”.
Conrad Hilton ve Ann Miller, Vali Gökay’ın daveti için geldikleri Beylerbeyi Sarayı’nda.
Kapalıçarşı turundan sonraki defile, kokteyl ve Kızılay balosuna da katılmayan Terry Moore, üçüncü gün Topkapı Sarayı turunda ortaya çıkacak ve etrafını kuşatan muhabirlere “Dünyanın hiçbir yerinde hatta Paris’te bile böyle adi bir fotoğraf çekilemez. Ben içki-sigara bile içmem. Pazar günleri kiliseye giderim. Annem bu fotoğrafı görse yüreğine iner. Conrad Hilton’dan fotoğrafın ABD’ye gönderilmesinin engellenmesini istedim. Hile ile çekilen bu fotoğraf Türkiye’ye, Müslüman Türklere ve bir Türk fotoğrafçısına yakışmıyor” diyecekti.
Milliyet, Moore’un sözlerine ertesi gün birinci sayfadan cevap verdi. Geri adım atmayan gazetenin açıklamasında “Müstehcen yayın yapmak gibi bir amacımız olsa fotoğrafı orijinal halinde kullanabilirdik, o zaman adi bir fotoğraf olduğu söylenebilirdi ama bu durumda söylenemez. Üstelik Amerikalılar fotoğrafı satın almak istedi, kötü niyetli olsak satabilirdik” deniliyordu. Milliyet’in yaşlı kurdu Refi Cevad Ulunay da tartışmaya katılmış ve köşesinde şunları yazmıştı: “Eğer İlhan Demirel bir su borusundan tırmanıp yıldızın odasına girse ve bir yere gizlenip yıldızın don değiştirirken resmini alarak gazetede neşretseydi pek fena hareket etmiş olurdu. Bu vakada ise yıldız hanım foto muhabirini odasına davet ediyor, k..ını başını açıp resim çektiriyor. Ondan sonra da ağlıyor. Haydi efendim, haydi… Hem resim gazetede çıkıp da ne olacak? Ana-baba baskısı altında yetişmiş kızcağızın adı çıkacak da evde mi kalacak?”
Cumhuriyet gazetesinde ise konuklar arasındaki oyuncu Elaine Shepard’ın ucuz atlattığı kazanın haberi vardı. Hazır gelmişken Türkiye ile ilgili bir televizyon programı da hazırlayan Shepard, İstanbul’dan sonra çekim yapmaya gittiği Efes’te deveden düşüp yaralanmıştı. Gazetenin konuştuğu deveciler “Sıkı tutunmasını söyledik ama dinlemedi” derken, Shepard kazalara engel olmak için develerin hamutlarına uçaklarda olduğu gibi emniyet kemeri takılmasını önermişti.
Muhabirler açılış etkinlikleri boyunca Terry Moore ve Conrad Hilton’ın oğlu Nicky Hilton’ı birlikte görüntülemek için çaba gösterdi.
İstanbul’da ise Terry Moore dışındaki konukların keyfi yerindeydi. 12 Haziran’da Boğaz turuna çıkan Amerikalı misafirler Tarabya’daki bir lokantada ilk defa yedikleri dönere bayılacak, Conrad Hilton bu özel Türk yemeğini mutlaka Hilton mutfağında da görmek istediğini söyleyince o zamana kadar halk tipi yemek olan döner, turistik yemek sınıfına yükselecekti. Aynı gün Vali Gökay’ın Beylerbeyi Sarayı’nda verdiği davetin gündem konusu da yine meşhur fotoğraftı. Son Posta gazetesinin yazdığına göre Vali Gökay, Terry Moore’u “Üzülme kızım, benim de her çeşit fotoğrafımı basıyorlar ama yine de neşeliyim” diye teselli etmeye çalışmıştı.
Diğer gazeteler genç yıldızın fotoğraf yüzünden çok üzgün olduğunu ve ağladığını yazdıkça Milliyet’e yönelik tepkiler de artıyordu. Bir okuyucu gönderdiği mektupta foto muhabiri İlhan Demirel’e düello dahi teklif etmişti! Belki tepkiler yüzünden belki de araya hatırlı kişiler girdiği için Milliyet sonunda geri adım attı. 13 Haziran tarihli gazetede “Neşrettiğimiz fotoğraf çok fazla saldırıya ve tepkiye uğradı. Esasında ortada büyütülecek bir hadise yoktur. Gazetemiz fotoğrafın negatifini Moore’a hediye edecek ve sevimli yıldızın memleketimizden gözyaşlarıyla ayrılmasını önleyecektir” açıklaması yer alıyordu.
Açılış balosunun en neşeli ismi “Oteller Kralı” Conrad Hilton’dı.
Konukların İstanbul’dan ayrılacağı gün Milliyet’in sahibi Ercüment Karacan, yayın yönetmeni Abdi İpekçi, muhabir Halit Talayer ve fotoğrafı çeken İlhan Demirel, Hilton’a giderek Moore’u ziyaret ettiler. Fotoğrafı yayımladıkları için değil ama “hanımefendinin üzülmesine vesile oldukları” için özür dilemelerinden sonra, fotoğrafın negatifi genç oyuncu tarafından alkışlar eşliğinde yakıldı.
Bu küçük merasimin ardından tüm konuklar geldikleri gibi iki uçakla İstanbul’dan ayrıldılar. Gazeteler, uçağa binerken Türkçe “Allahaısmarladık, yaşasın Türkiye” diyen Conrad Hilton’ın 4 günlük açılış için 500 bin lira harcadığını hesaplamıştı. Bu rakam otelin 460 çalışanının bir yıllık ücretinin beşte birine, tüm inşaat ve dekorasyon masrafınınsa 40’ta birine eşitti. Bu kadar masraf yapılmış, çok sayıda davet, balo, defile ve ziyafet düzenlenmişti ama İstanbul Hilton Oteli’nin açılışı hafızalarda İlhan Demirel’in Türk basın ve magazin tarihine geçen fotoğrafıyla yer etmişti.
İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.
İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.
1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.
Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.
Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.
20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.
Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.
Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.
29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.
Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.
Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.
Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:
“Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.
Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı. Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.
İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.
DÖNEMİN GAZETELERİ
‘Ele güne rezil olduk’
30 Mayıs 1953, Hürriyet
Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.
Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.
Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.
Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”. Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.
Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.
CHP iktidarı çok partili sisteme geçiş kararının ardından seçimleri 1 yıl geri çekti ve daha örgütlenmesini tamamlayamayan Demokrat Parti karşısında avantaj sağladı. Tarihe “hileli seçim” olarak geçen 1946 seçimlerinde yargı denetimi olmadığı gibi günümüzdeki seçimlerin tersine oylar açık kullanılıp gizli sayılmıştı.
2. Dünya Savaşı’nın sona erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye de büyük değişimlere gebeydi. 1923’ten beri devam eden tek partili sistemden çok partili sisteme geçileceğinin ilk işaretini, Nisan ayında Birleşmiş Milletler’in kuruluşuyla sonuçlanacak San Francisco Konferansı’na katılan Dışişleri Bakanı Hasan Saka vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de savaşın resmen sona ermesiyle birlikte demokratik açılım yapılacağını açıklayınca, çok partili sisteme geçileceği anlaşılmış oldu.
İlk çok partili seçimin şerefine çiçeklerle süslenmiş bir sandığa oyunu atan vatandaşlar.
Mayıs 1945’te Meclis’te görüşülen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çok partili sisteme geçişin önemli dönüm noktalarından biriydi. Tarım arazilerinin toprak ağası olarak adlandırılan kişilerin elinde toplanmasını önlemeyi, topraksız ve az toprağı olan köylülere arazi vermeyi, tarım arazilerinin sürekli işlenmesini sağlamayı amaçlayan kanun tasarısı CHP içindeki muhalefeti öne çıkarmıştı. Büyük toprak sahibi milletvekilleri mülkiyet hakkının ihlal edildiğini, topraksız köylülere yalnızca devlet arazilerinin verilmesini savunuyordu. Kanunun kabulünden sonra muhalif ekip başta serbest seçimler olmak üzere bir dizi demokratikleşme talebinin bulunduğu önergeyi 7 Haziran 1945’te parti yönetimine sundu. “Dörtlü Takrir” adı verilen önergeyi sunan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirken, Celal Bayar istifasını sunarak partiden ayrıldı.
Kamuoyu, CHP’den kopan muhaliflerden yeni parti beklentisi içindeydi. Ancak ikinci parti hamlesi, istifacılardan önce, iş insanı Nuri Demirağ’dan geldi. Demirağ’ın Millî Kalkınma Partisi’ni (MKP) kurmak için 7 Temmuz 1945’te yaptığı başvuru iki ay sonra kabul edildi. Amerikan sistemine hayranolduğunu söyleyen Demirağ, devletçiliğe düşman olduğunu belirtiyordu. Bu durum hayli ilginçti çünkü Türkiye’nin en zenginlerinden biri olan Demirağ, servetini (ve soyadını) tek parti döneminde devletten aldığı demiryolu ihalelerine borçluydu. Demirağ kimi zaman Celal Bayar’a kimi zaman Adnan Menderes’e mâledilecek “Türkiye 15 yıl içinde küçük Amerika olabilir” sözlerinin de sahibiydi.
Demirağ’ın İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleri nedeniyle halk arasında “Kuzu Partisi” olarak tanınan MKP, aynı dönemde kuruluş başvurusu yapılan ve “ıvır- zıvır partisi” olarak nitelendirilen çok sayıda parti gibi siyasi arenada varlık gösteremeyecekti. Bu partilerden en ilginç olanı, ismini kurucusu Halil Güden’den alan Güden Partisi’ydi. “Güdenizm” ideolojisini savunduğu açıklanan parti, yeterli kurucu sayısına ulaşamadığı için ilk girişim sonuçsuz kalmış; Halil Güden partisini ancak 1951’de kurabilmişti.
Herkesin dört gözle beklediği asıl “ikinci parti”, CHP içindeki muhaliflerin kuracağı partiydi. Nihayet, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) kurulunca, iktidarın karşısına gerçek bir muhalif güç çıkmış oldu. Kurucuları partinin adını ABD’deki Demokratlardan esinlenerek koymuş, Amerikalı Demokratların Cumhuriyetçiler karşısındaki konumunu hatırlatır şekilde yeni partiyi “CHP’nin birazcık solunda” diye tanımlamıştı.
Eski sihirbaza yeni numaralar Akbaba dergisinin karikatüründe, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğini söylüyor.
Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için, yeni seçimin 1947’de olması gerekiyordu. Ancak yeni kurulan DP’yi hazırlıksız yakalamak isteyen CHP, seçim tarihini 21 Temmuz 1946’ya çekti. Seçimlerde “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” uygulanacaktı. Bu sistemde belirli bir seçim çevresinde en çok oyu alan partinin bütün adayları seçilmiş oluyor, aralarında çok az oy farkı olsa bile diğer partilerin hiçbir adayı seçilemiyordu.
CHP, DP’nin seçimlerin adli denetim altında yapılması ve günümüzdeki gibi “gizli oy açık sayım” yapılması teklifini de kabul etmemişti. Böylece açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar hemen yakılacağı için sonuçlara itiraz etmek de mümkün olmayacaktı.
Yaşanan usulsüzlükler ve yargı denetimi olmaması nedeniyle DP’lilerin şaibeli ilan ettiği seçimleri, oyların %85.4’ünü aldığı açıklanan CHP kazandı. Meclis’teki 465 sandalyeden 395’ini CHP alırken, DP örgütlenmesini tamamlayamadığı 16 ilde seçime katılamadı ve %13 oranında oyla 66 milletvekili çıkarabildi. 4 de bağımsız aday milletvekili oldu.
Propaganda yasakları
Tek parti iktidarı 1946 seçimlerinde bir yandan çok partili sisteme geçiş kararını almakla övünüyor, diğer yandan DP’nin seçim çalışmalarını engellemeye çalışıyordu. DP miting başvuruları birçok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevrilmişti.
Seçimlere 18 gün kala alınan kararla partilerin açıkhava toplantıları da yasaklanmış, yalnız kapalı alanlardaki toplantılara izin verileceği açıklanmıştı. O yıllarda her yerde parti toplantısı yapacak kapalı alan bulmak kolay değildi; sinema ve lokal sahipleri de yerlerini DP’ye kiralamaya çekiniyordu. CHP ise Halkevi ve halk odaları başta olmak üzere birçok yerde toplantı düzenleme olanağına sahipti.
Çok partili yaşama geçip geçmemeninkonuşulduğu 1945’te, Türkiye’nindemokratik parlamenter sistemehenüz hazır olmadığını düşünenlervardı. Bunlardan bazılarınınCumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye“Bizim memleket buna alışık değil.Seçime girersek birbirimizi kırarız,beceremeyiz” diye itiraz ettiğini,Paşa’nın ise şöyle dediğini, bir dönemCHP’nin en önemli simalarından olanKasım Gülek aktarır:“Ben Harbiye’de okurken futbolTürkiye’ye daha yeni gelmişti.Maç yapardık. Daha maç bitmedenyenileceğini anlayan takım kayışlarınıçıkarır öbürlerinin üzerine yürürdü.Bu, zamanla kayboldu. Demokrasidede böyle olacak. İlk zamanlar kayışlarıçekip birbirimize hücum edeceğiz, amazamanla alışacağız”.Neyse ki İsmet Paşa haklı çıktı;Türkiye çok partili yaşama çabukalıştı. 1946’daki şaibeli seçimdensonra yargı denetiminin sağlanmasısandık güvenliğini garantilerken,en azından genel seçimlerde büyükçaplı bir usulsüzlük yaşanmadı. 1950seçimlerinde “asla gitmez” denilen tekparti iktidarını oylarıyla gönderipgücünün farkına varan seçmenler19 genel seçimden 9’unda iktidarıdeğiştirdi.
Siyasi partiler ve liderler zaman içindedeğişti. Seçmenle yüzyüze iletişimeve liderlerin hitabet performansınadayanan seçim çalışmaları zamaniçinde Amerikanvari büyükkampanyalara dönüştü. Bazı seçimlerbir sürpriz sonuçla, bazıları birsloganla, bir vaatle, bir yasakla, birreklamla hafızalara kazındı.Türkiye’nin en önemli seçimlerindenbirine yaklaşırken, 77 yıllık çok partilisistem tarihiminizden unutulmazkesitleri okurlarımızın dikkatinesunuyoruz.
Türkiye’nin 2000’li yıllarına damgasını vuran AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, 2002’den itibaren yapılan 6 genel seçim, 4 yerel seçim, 2 cumhurbaşkanlığı seçimi ve 3 anayasa değişikliği referandumundan zaferle çıktı. Bu dönemde uzun süre “durumu izlemek”le yetinen muhalefet ise 2014’ten itibaren hareketlense de umutlar hep başka bahara kaldı.
Türkiye’yi yeni bin yıla taşıma vaadiyle yola çıkan DSP, ANAP ve MHP koalisyonu, 1999 deprem felaketi ve 2001 ekonomik krizi başta olmak üzere art arda yaşanan travmalar nedeniyle büyük güç kaybetmişti. 2002’de MHP lideri Bahçeli’nin beklenmedik önerisiyle erken seçim kararı alındı.
Kararın alınmasıyla, 3 Kasım 2002’de yapılacak seçimler arasında 3.5 ay vardı ve partiler kampanyalarını bu süreye sığdırmak zorundaydı. Halkın mevcut siyasi aktörlerden umudu kestiği, koalisyon partilerinin mitinglerinin sönük geçmesinden de anlaşılıyordu. Millî Görüş çizgisinden kopan “yenilikçilerin” 2001’de kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “genç ve karizmatik” olarak sunulan lideri Tayyip Erdoğan ise 40 günde 68 coşkulu miting yaparak iktidarın en güçlü adayı olduğunu göstermişti.
Seçmenlerin beşte birinin sandığa gitmediği 2002 seçimlerinde iki partili bir Meclis yapısı ortaya çıktı ve oyların 34.3’ünü alan AK Parti 363, yüzde 19.4’ünü alan CHP 178 milletvekilliği kazandı. Seçim öncesinde Meclis’te bulunan tüm partiler Meclis dışında kalmıştı. 16 parti yüzde 10 barajını aşamazken, oyların yüzde 46’sı, yani 14.5 milyon seçmenin tercihi boşa gidiyordu.
Recep Tayyip Erdoğan, Menderes’ten sonra üç kez üst üste seçim kazanıp başbakanlık yapan tek siyasetçi oldu.
1997’de bir konuşmasında okuduğu şiir nedeniyle hapis cezasına çarptırılan AK Parti Genel Başkanı Erdoğan siyasetten men edildiği için milletvekili olamamıştı. Bu nedenle seçimin ardından ilk hükümet Abdullah Gül başbakanlığında kuruldu. Meclis’te AK Parti’nin, Erdoğan’ın seçilmesi önündeki engeli kaldırmak için verdiği yasa değişikliği önerisi Deniz Baykal ve CHP tarafından desteklenince Erdoğan tekrarlanan Siirt seçimiyle milletvekili oldu. Bunun üzerine Gül çekildi ve Erdoğan 2003 Mart’ında başbakanlık koltuğuna oturdu. O zaman kimse bunun -en az- 20 yıllık bir dönemin başlangıcı olduğunu düşünmüyordu ama eski Millî Görüş partilerinin aksine bir kitle partisi olmayı hedefleyen AK Parti 2015’e kadar tüm genel seçimlerde oylarını yükseltmeyi başardı.
Vatan gazetesinin manşeti, 3 Kasım 2002 seçimlerinin özetiydi (üstte). AK Parti’yi kuran Millî Görüş’ün yenilikçi kanadının liderleri Gül, Erdoğan, Arınç ve Şener (altta).
2007 seçimlerinde AK Parti oylarının artmasına seçimden önce yaşanan bir dizi gelişme de etki etmişti. Bunlardan birincisi cumhurbaşkanlığı seçimi kriziydi. Nisan’da Meclis çoğunluğu Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçmiş ama karar Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Gül’ün aday olmasıyla başlayan laiklik tartışmaları da Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde hükümete karşı yayımladığı bildiriye (e-muhtıra) kadar uzandı. E-muhtıranın mağdur duruma düşürdüğü AK Parti için asıl iyi haberse merkez Sağ’dan geldi. İkisinin de barajın altında kalacağı düşünülen Erkan Mumcu liderliğindeki ANAP ve Mehmet Ağar liderliğindeki DYP seçime birlikte katılmaya karar vermişti. Ancak bugün dahi tam bilmediğimiz, tarafların da açıkça anlatmadığı “bazı şeyler” oldu ve birleşme son dakikada iptal edildi. AK Parti taraftarı basında bayram havası yaratan gelişme hem merkez Sağ’ın barajı aşamayacağını hem de bu cenahın oylarının bir bölümünün AK Parti’ye kayacağını kesinleştiriyordu. ANAP lideri Erkan Mumcu yıllar sonra, birleşme girişiminin “Gülen Cemaati ve ortağı olan iktidar tarafından sabote edildiğini” söyleyecekti.
2007’de barajı geçen üç partiden AK Parti yüzde 46.6 ile 341, CHP yüzde 21 ile 112, MHP yüzde 14.3 ile 71 milletvekili çıkardı. ANAP seçimlere katılamamış, Mehmet Ağar’ın partisi yüzde 5.5 oyla baraj altında kalmıştı. HEP geleneğinin devamı DTP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 22’si de Meclis’e girmeyi başardı.
İktidarının ikinci döneminde ilk iş olarak Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçen AK Parti, ardından bir anayasa değişikliği teklifi hazırladı. 21 Ekim 2007’deki referandumda kabul edilen değişikliklere göre cumhurbaşkanı halk oyuyla seçilecek, genel seçimler de 5 yıl yerine 4 yılda bir yapılacaktı.
AK Parti’nin logosunu tasarlayan ve kuruluşundan itibaren tüm seçim kampanyalarını yöneten Erol Olçok, Erdoğan’ın ilk iktidar dönemini çıraklık, ikinci dönemi kalfalık olarak nitelendirmişti. 2011 seçimlerindeki “Hayaldi gerçek oldu” sloganlı kampanyada ise Erdoğan’ın ustalık dönemi için oy isteniyordu.
CHP ve MHP ise 2011 seçimleri öncesi “kaset skandalları” nedeniyle büyük sarsıntı yaşadı. 2010’da CHP lideri Deniz Baykal’ın bir kadınla görüntüleri sızdırılınca Baykal partinin genel başkanlığından ayrılacak ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelecekti.
Seçimlere iki ay kala bazı MHP milletvekillerinin çeşitli ilişki görüntülerinin yayımlanması da ikinci kaset skandalıydı. 10 MHP’li partiden ayrılmak ve adaylıktan çekilmek zorunda kaldı.
Gezi ve AK Parti broşürü Erdoğan’ın kutuplaştırma siyaseti gütmesinin miladı 2013’teki Gezi olaylarıydı (üstte). AK Parti’nin 2O15’te dağıttığı broşürde Türkiye’nin “Ramazan ayının ortasında, İstiklal Caddesi’nde Gay Pride yapılabilen bir ülke” olduğundan gururla bahsediliyor, AK Parti’nin asla kimsenin yasam tarzına müdahale etmeyeceği sözü veriliyordu (altta).
12 Haziran 2011’de yapılan seçimlerde 327 milletvekilliği kazanan AK Parti’nin oy oranı 49.9’la zirveye ulaşmıştı. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığıyla oyları yükselen CHP yüzde 26’yla 135, MHP yüzde 13’le 53 milletvekili çıkardı. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun 36 bağımsız adayı da Meclis’e giriyordu.
Menderes’ten sonra üç dönem üstüste başbakanlık yapan ikinci siyasetçi olmayı başaran Erdoğan, yüzde 50 oy oranının verdiği güçle 2013’ten itibaren yürüttüğü “kutuplaştırma” siyasetiyle geniş tabanlı kitle partisi hedefinden uzaklaştı; o zamana kadar AK Parti’yi destekleyen bazı kesimlerin desteğini kaybetti.
Muhalefet de ilk kez Erdoğan’ı “gönderebileceğini” düşünmeye başlamıştı ama, 10 Ağustos 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri işlerinin hiç de kolay olmadığını gösterdi. Birinci turda oyların yüzde 51.6’sını alan Erdoğan rahatlıkla seçilirken, CHP ve MHP’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu yüzde 38.5’te kalmıştı. HDP adayı Selahattin Demirtaş’ın oy oranı ise yüzde 9.8’di.
Erdoğan cumhurbaşkanı seçilince partinin genel başkanlığı ve başbakanlık görevini Ahmet Davutoğlu’na devretse de genel başkan gibi davranmayı sürdürdü ve 2015 seçimleri öncesinde sahaya çıkıp seçmenlerden AK Parti için 400 milletvekili istedi. Ancak 7 Haziran’da AK Parti yüzde 41 oy oranıyla birinci olsa da, 258 milletvekili çıkararak 2002’den beri ilk defa parlamentodaki çoğunluğu kaybetti. CHP yüzde 25’le 132, MHP 16.2’yle 80 sandalye kazanırken, HDP de ilk kez barajı aşıp yüzde 13 oy alarak 80 milletvekili çıkarmayı başardı.
13 yıldır ilk defa ufukta koalisyon görünüyordu. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Davutoğlu’nun koalisyon görüşmeleri sonuçsuz kalınca, Erdoğan yetkisini kullanarak seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Yeni seçim 1 Kasım 2O15’te olacaktı.
Haziran ve Kasım seçimleri arasında geçen sürede, Türkiye tarihinin en vahşi terör saldırılarından bazıları yaşandı. Suruç ve Ankara’daki intihar saldırılarında 135 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. 5 ay boyunca ölüm ve katliam haberleriyle yaşayan toplumda güvenlik kaygısı önplana çıkmış, Davutoğlu da oylarının bu süreçte arttığını söylemişti. 1 Kasım’daki seçimin sonuçları da Davutoğlu’nun yanılmadığını gösteriyordu. AK Parti oylarını 8.5 puan yükselterek yüzde 49.5’e çıkardı ve 317 sandalyeyle Meclis çoğunluğunu tekrar ele geçirdi. Bir defa daha yüzde 25 oy alan CHP 134 milletvekili çıkarırken, MHP oyları yüzde 12’ye, HDP oyları ise yüzde 10.7’ye düşmüştü.
Seçim zaferi ve ardından gelen 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle tabanını etrafında kenetlemeyi başaran Erdoğan’ın bundan sonraki hedefi başkanlık sistemi oldu. Kasım seçimleri bu gücü vermese de imdada MHP lideri Devlet Bahçeli’nin desteği yetişti ve AK Parti döneminin üçüncü anayasa değişikliği referandumu yapılması kararı alındı. Sistem değişikliğine karşı olan MHP’liler de partiden ayrılıp, Akşener liderliğindeki İyi Parti’yi kuruyordu.
Millet İttifakı, işbirliğinin ilk meyvelerini 2019 yerel seçimlerinde topladı.
16 Nisan 2017 referandumunda sonuçlar Erdoğan’ın istediği gibi çıktı. Seçmenlerin yüzde 51.4’ü yeni sistemi onaylarken, 48.6’sı reddetmişti. Referanduma damgasını vuran olaysa “mühürsüz oy” skandalı oldu. Yasaya göre oyların geçerli sayılabilmesi için oy pusulalarıyla zarfların oy verme işleminden önce mühürlenmesi gerekiyordu. Ancak bu referandumda mühürsüz zarf ve pusulalar da kullanılmıştı. 2.5 milyon oyun şaibeli olduğunu öne süren CHP itiraz etse de Yüksek Seçim Kurulu mühürsüz pusula ve zarfları geçerli sayınca sonuçlar kesinleşmiş oldu.
2014 yerel seçimlerinde oylar sayılırken farklı yerlerde yaşanan elektrik kesintileri ve Ankara’daki kesintinin sebebinin trafoya kedi girmesi olarak açıklanması sandık güvenliğiyle endişe yaratınca, Oy ve Ötesi başta olmak üzere sivil inisiyatifler harekete geçmişti. Siyasi partiler de eskisinden daha dikkatli davranıyordu. Referandum günü binlerce gönüllü görev başında olsa da kimsenin mühürsüz oy kullanımına karşı alabileceği bir tedbir yoktu, Erdoğan’ın, YSK henüz kararını duyurmadan dediği gibi “atı alan Üsküdar’ı geçmişti”.
Referandumdan sonra Cumhur İttifakı’nı kuran AK Parti ve MHP, ilk başkanlık seçimlerinin 24 Haziran 2018’de yapılacağını açıklayınca, CHP, İyi Parti, Saadet ve DP de Millet İttifakı’nı kurduklarını ilan etti. İttifak kurulmuştu ve partiler cumhurbaşkanlığı için kendi adaylarını gösteriyordu. Seçim ikinci tura kalınca ittifaktan hangi aday birinci çıkarsa ona destek olunacaktı.
CHP, Erdoğan’a karşı Muharrem İnce’yi, HDP 2016’dan beri tutuklu bulunan Demirtaş’ı, İyi Parti Meral Akşener’i, SP Temel Karamollaoğlu’nu aday gösterdi. Muhalefetin ikinci tur beklentisine rağmen Erdoğan seçimi birinci turda aldığı yüzde 52.4 oyla kazandı. İnce yüzde 30.6, Demirtaş yüzde 8.4, Akşener yüzde 7.3, Karamollaoğlu 0,9 oranında oy almıştı.
Başkanlık seçimlerinin gölgesinde ve aynı gün yapılan genel seçimlerden de AK Parti’nin yüzde 42.5 oy oranıyla 295 milletvekili çıkararak birinci olması, Erdoğan’ın 2002’den beri en mutlu balkon konuşmalarından birini yapmasına yol açtı. CHP yüzde 22.6’yla 146, HDP 11.7’yle 67, MHP yüzde 11’le 49 ve ilk kez seçimlere katılan İyi Parti yüzde 10’la 43 milletvekili çıkardı.
Seçimlerin önemli sonuçlarından biri de 2014’ten beri umut yorgunu olan muhalif ittifakın, hiçbir partinin tek başına Erdoğan’ı yenemeyeceğini açıkça görmesi ve Millet İttifakı’nı güçlendirme yoluna girmesiydi. 2019 yerel seçimlerinde ittifaka Ankara ve Istanbul belediye başkanlıklarını zaferlerini kazandıran bu çabaların, önümüzdeki genel seçimleri nasıl etkileyeceğini de 14 Mayıs akşamı göreceğiz.