Yazar: Murat Toklucu

  • Et de yalan süt de yalan, gel biraz da sen nemalan

    Et de yalan süt de yalan, gel biraz da sen nemalan

    Tarım ve Orman Bakanlığı’nın geçen ay açıkladığı hileli gıda listesinde ilk iki sırada her zaman olduğu gibi et ve süt ürünleri yer alıyordu. Aslında bu durum, nesiller boyunca at ve eşek eti yedirilmiş, suyla ve hattâ salyangozla karışık süt içmek zorunda bırakılmış bir toplum için çok da şaşırtıcı değildi.

    Hileli gıda ürünü satan firmaların teşhir edilmesi, bu yıl da gündemin önemli maddelerinden biri oldu. Bakanlığın nedense taksit taksit açıkladığı, haber sitelerinin galeri yapmaya doyamadığı teşhir listesinde akla gelebilecek her türden gıda mevcuttu ve ilk iki sırada et ve süt ürünleri vardı.

    Bugünlerde daha çok “tek tırnaklı hayvan eti” diye sözedilen at ve eşek etiyle tağşiş (karıştırmayla kandırma), bu toprakların çok eski bir geleneği olduğu için şaşırtıcı bir durum değildi bu. Sokaklarda onbinlerce yük hayvanının olduğu yıllarda, et ürünlerine at ve eşek eti karıştırılması neredeyse kanıksanmıştı.

    Ahmet Midhat Efendi, kendisinin de kahramanlarından biri olduğu ve 1891’de yayımladığı romanı Müşahedat’ın bir yerinde, Sirkeci’deki seyyar kebapçıların önünden geçerken yayılan kokuyu duyunca karnının acıktığını hisseder ama, kebap yerine pidenin arasına koydurduğu kaşar peyniriyle doyurur karnını. Kebap fiyatları, et fiyatlarıyla karşılaştırılınca çok düşüktür ve yazarımız kullanılan etlerin mahiyetinden emin olamamaktadır. Arkasından, konuya vakıf birinden duyduğu bilgileri aktarır. Buna göre İstanbul’da yük ve yolcu taşımakta kullanılan 50 bin civarı beygir ile 5 bin civarı eşek vardır. 55 bin yük hayvanının olduğu bir yerde, günde en az 20-30 hayvanın eceliyle ölmesi gerekir ama, koca kentte kimse beygir veya eşek gömüldüğünü görmemektedir. Bunun nedeni ise, bu hayvanların çok azının eceliyle ölmesi; artık çalıştırılamayacak duruma gelenlerin sokak kebapçılarına satılıp kesilmesidir!

    huzursuzinsanlar

    Cumhuriyet döneminde de durum pek değişmez ve Ahmet Midhat Efendi’nin “Bu hayvanların ölüsü nereye gömülüyor?” sorusu 60 yıl sonra bile gündemdedir. 24 Ekim 1951’de bir Şehir Meclisi üyesi, ölen yük hayvanlarının bir mezar yeri olmadığına dikkati çekmiş ve “Ben bu mezarların Alibeyköy ve Topkapı’daki sucuk fabrikaları olduğunu düşünüyorum” demiştir örneğin.

    Gazetelerin “eşek mezbahası” dediği yerlere yapılan baskınlar zaman içinde sıradanlaşır.
    Konuyla ilgili havadisler, eğer ilave bir ilginç unsuru yoksa gazetelerin iç sayfalarında kısa haberler olarak yeralır. Kimi zaman polisler at etinden kavurma yapan bir adama kendi kavurmalarından yedirip fotoğraf çektirir veya “eşek kasapları” polisle silahlı çatışmaya girer; bu durumda haberler birinci sayfalara taşınır.

    1967’de İstanbul ve İzmir’de yapılan baskınlarda el konulan at ve eşek etlerinde ruam hastalığı tespit edilmesi ise paniğe yol açar. İzmir’de et satışları düşünce, kasaplar bir yürüyüş yaparak at ve eşek eti satmayacaklarına söz verir.

    At ve eşek eti vatandaşları öfkelendirse de hiçbir zaman domuz eti kadar tepki yaratmamıştır. Sözgelimi, 8 Mart 1970 tarihli Günaydın gazetesinde, İstanbul’da bir sucuk imalathanesine ölü domuz götürüldüğünü gören vatandaşların imalathaneyi tahrip ettiği ve imalathane sahiplerinin linçten son anda kurtulduğu haberi vardır. Domuzun imalathaneye “güpegündüz götürülmesine” de ayrıca öfkelenen vatandaşlar, ölü domuzla hatıra fotoğrafı da çektirmiştir.

    Süt ürünleri de evvelden beri en çok tağşiş edilen gıdalar arasında yeralır. 1930’larda bu konuda en çok yazı yazan gazeteci olan Salâhaddin Güngör, Cumhuriyet’teki 15 Mart 1939 tarihli haberinde “Tereyağının içinde balkabağı kurusundan balmumu hülasasına kadar ne ararsan var. Kaymak namıyla satılan küspeleri ineğe gösterseniz, sütünden yapılmadığına, kendi diliyle böğüre böğüre yemin eder” diye yazar.

    Süt ürünleri bir tarafa, uzun yıllar boyunca seyyar sütçüler tarafından kapı kapı dolaşarak satılan sütün kendisi de en çok tağşiş edilen ürünlerden biridir. Zaten süte su karıştırıldığı “herkesin bildiği bir sır”dır; mesele ne miktarda karıştırıldığıdır. Salâhaddin Güngör süte 5’te 1 oranında su karıştıran sütçüleri özlediğini, “insafsız yeni devir sütçülerinin” yarı yarıya su karıştırdığını yazar. 9 Kasım 1934 tarihli Son Posta gazetesinin “Sütle suyun kardeşliği” başlıklı haberinde kullanılan, Taksim’de Hamidiye çeşmesinin önünde güğümlerindeki süte su karıştırmak için sıraya girmiş sütçülerin fotoğrafı her şeyi anlatır aslında.

    Süte karıştırılan su oranı arttıkça, ortaya bir kıvam sorunu çıkması kaçınılmazdır elbette.
    Henüz kimyasal katkı maddelerinin yaygınlaşmadığı yıllarda, sütçüler bunun da “doğal” bir yöntemini bulurlar: Süte salyangoz karıştırmak! Bu yöntemi kamuoyuna 1951’de İstanbul Şehir Meclisi Üyesi İsmail Atalay duyurmuştur. Atalay’a göre sütçüler, kırlardan topladıkları ve kabuklarından çıkardıkları salyangozları havanda dövüp suda haşlayarak sütle karıştırmakta ve bu durum 4’te 3’ü su olan sıvının bile gerçek süt gibi kıvam kazanmasını sağlamaktadır.

    İddiaları reddeden sütçüler, 11 Ocak 1952’de İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ı ziyaret ederler. Akşam gazetesi, Gökay’ın halkın süt boykotuna başlamasından yakınan sütçülere “süte daha az su katarsanız sizi müdafaa ederim” dediğini, sütçülerin de “söz veriyoruz daha az su katarız” dediklerini yazar. Aynı günün Vatan gazetesinde ise İstanbul’da günlük süt üretiminin 80 bin, tüketiminin 120 bin litre olduğu ve aradaki 40 bin litrenin su olduğu haberi vardır!

  • Hem kelsin hem suçlu, hem suçlusun hem peruklu

    Hem kelsin hem suçlu, hem suçlusun hem peruklu

    Türkiye’de peruk, suç işlediği sırada tanınmamaya ya da kanundan kaçmaya çalışan suçlular için her zaman kullanışlı bir aksesuardı. Peruk takarak suç işleyip yakayı kurtaranlar da olmuştu ama Türkiye’de gazetelere haber olanlar, yakalanan ve çoğu kel olan peruklu suçlulardı. Bu kişilerin peruklu ve peruksuz fotoğraflarının yanyana yayımlanması da âdettendi.

    Geçen ay, Karaman’da şüphe üzerine durduru­lan otomobildeki bir ada­mın peruğunun altından 18 gram metamfetamin çıktığı haberi, suç dünyasında peruk kullanımının son örneklerinden biri oldu. Poli­sin peruğu kaldırıp uyuşturucu­yu bulduğu anın videosu yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada epey ilgi gördü. Türkiye’den kimi sosyal medya kullanıcıları, yarı alaycı bir üslupla perukla uyuş­turucu taşımanın yeni bir “Türk buluşu” olduğundan sözediyordu. Oysa bu, özellikle Latin Ame­rika’da daha çok cezaevlerine uyuşturucu sokmak için epeydir kullanılan bir yöntem. Türkiye’de de son 10-15 yıl içinde hem ceza­evi ziyaretlerindeki aramalarda hem de havaalanlarında peruk içinde uyuşturucu yakalanmıştı.

    Tarihi, Antik Mısır’a dek uzanan peruğun kılık değiştirme amacıyla da kullanılabileceğini gören suçluların, ilk zamanlar­dan itibaren bu durumdan fayda­landığını varsayabiliriz. Arandığı için kılık değiştirmek isteyen ya da cürüm işlediği sırada tanın­mamaya çalışan suçlular için çok elverişli bir aksesuar olmakla birlikte, her seviyeden suçlunun peruğa ulaşabilmesi için 20. yüz­yılı beklemek gerekecekti. Zira at ve manda kılı gibi maddelerden peruk yapmak mümkünse de iyi peruğun temel malzemesi gerçek insan saçıydı. Fiyatlar yüksek olduğu için de iyi peruk satın almak herkesin harcı değildi. 20. yüzyılda üretilen düşük maliyetli sentetik kılların devreye girme­siyle fiyatlar düştü. Türkiye’de ise peruk, 1950’lerde daha ulaşılabi­lir olmuştu. Yine çok ucuz değildi ama hazır peruk satın almak da, kişiye özel peruk yaptırmak da artık daha kolaydı.

    Asıl konumuz olan Türk suç dünyasında ise peruk kullanımı fikri, en azından kağıt üzerin­de, daha 1920’lerde mevcuttu. Peyami Safa’nın Arsen Lüpen’den esinlenerek yarattığı ve mace­ralarını Server Bedi imzasıyla yazdığı Cingöz Recai karakteri bir hırsızdı ve çok sayıda peruğu vardı. Kel değildi; tanınmamak için taktığı perukları daha iyi yapıştırabilmek için saçlarını us­turayla kazıyordu. Polisler Cingöz Recai’yi sırf peruğu yüzünden elden kaçırmışlardı. Neresinden bakarsak bakalım, 1920’lerin kurgu karakteri Cingöz Recai, zenginleri soyan parası bol bir hırsızdı. Maddi durumu onun kadar iyi olmayan suçlular da herkes gibi 1950’leri bekleyecekti.

    1950’ler ve sonrasındaki gazete haberlerine bakılırsa, Türkiye’de peruğu daha çok kel suçlular kullanıyordu. Bu kişilerin çoğunun ortak noktası, lakaplarının da “Kel” olmasıydı; saçsızlık alameti farikaları oldu­ğundan, polise tanınmamak için peruk takıyorlardı.

    huzursuz-insanlar

    Türkiye tarihinin en meş­hur peruklu suçlusu, Kel Cemal lakaplı meşhur hırsızdı. 1963’te Ankara Cezaevi’nden tahliye olup 2 arkadaşıyla çete kurarak İstan­bul’a taşınmıştı. İlk işi Beyoğ­lu’ndaki meşhur bir perukçudan kendisine özel peruk yaptırmak olan Kel Cemal, geceleri hırsızlık yaparken peruk takarak olası tanıklara yanlış eşkâl bırakıyor, diğer zamanlarda kel geziyordu. Çaldıkları pahalı bir radyoyu paylaşamadıkları için kavga edip karakolluk olunca yakalanan çete mensuplarının hepsi pe­ruklu muydu bilemiyoruz ama, liderleri peruk taktığı için gaze­teler kendilerine “Perukalı Hırsız Çetesi” adını takmış; yılların Kel Cemal’i de “Perukalı Hırsız” olarak anılır olmuştu.

    30 yıl hapis cezası verilen “Perukalı Hırsız”, yakalanmasın­dan 1 yıl sonra firar edip kayıplara karışacak; 1968’de İstanbul’da 2 kişiyi öldürdükten sonra bu kez de “Perukalı Katil” olarak anılmaya başlanacaktı. Ancak bu dönemi uzun sürmedi ve aynı yıl Şehremini’nde bir bekçi tarafın­dan öldürüldü.

    Ölümünden sonra peruklu hırsız haberlerinin artması belki de Kel Cemal’in bu alanda öncü olduğunun işaretiydi. Üstelik kel olmayan hırsızlar da soygun sı­rasında peruk (daha çok da kadın peruğu) kullanmaya başlamış­lardı. Kel Cemal’in ölümünden birkaç ay sonra yakalanan ve “Kör Emin’in Perukalılar Çetesi” diye anılan şebeke mensupları bu akımın ilk örnekleriydi.

    1970’te Bursa’da yakalanan 3 kişilik hırsız çetesi soyguna giderken takacakları perukları da bir kadın kuaföründen çalmış­lardı. Gelibolu’da yaşanan olayda da kel bir şahıs mağazadan peruk çalarken yakalandı. Günaydın gazetesine göre Recep adlı bu kişi, “kel dolaşmaktan bıktığı için” peruk çalan sıradan biriydi; Yeni İstanbul gazetesi ise Recep’in zaten hırsız olduğunu, peruğu da polise tanınmamak için çaldığını yazıyordu.

    1972’de İzmir ve İstanbul’da 2 sabıkalı ve kel yankesici peruk takarak kalabalıkta kurban­larını gözlerken yakalanmıştı. Günaydın gazetesinin iddiasına bakılırsa İzmir’de yakalanan şahıs “Emniyet teşkilatının mo­dern tekniklerine ayak uydur­mak için peruk taktım” derken, İstanbul’da yakalanan “Kaldırım Nusret”, kel olduğu için polislerin kendisini rahatlıkla tanıdığını söylemiş ve “Paraya kıyıp 450 lira harcayarak peruk satın aldım ama kullanmaya başladıktan hemen sonra yakalandım” diye hayıflanmıştı.

  • Birbirini besleyen iki bela: Uyuşturucu ve organize suç

    Birbirini besleyen iki bela: Uyuşturucu ve organize suç

    Gazeteci Cengiz Erdinç’in uyuşturucunun Türkiye’deki 100 yılını anlattığı Overdose Türkiye kitabı, bu zehirli ticaretin bağımlılık yaratarak toplum sağlığını tehdit etmekle kalmadığını, sokak satıcılarından büyük kaçakçılara ve kamu görevlilerine uzanan, sınırötesine geçip dünya mafyasıyla eklemlenen organize suçu da beslediğini ortaya koyuyor.

    Uzun yıllardır suç dünyası üzerine çalışan bir gaze­teci olarak sahada edin­diği bilgileri, yine yıllar süren kapsamlı bir arşiv çalışmasının sonuçlarıyla birleştiren Cengiz Erdinç’in kitabı Overdose Türkiye, 20 yıl aradan sonra genişletilmiş ve güncelleştirilmiş baskısıyla yeniden piyasaya çıktı.

    Doğan Kitap’tan çıkan kitabın ilk bölümünde morfin ve eroin başta olmak üzere laboratuvar­larda afyondan üretilen madde­lerin tarihçesini anlatan Erdinç, sonrasında işin Türkiye ayağına geliyor. Buna göre, Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında İngiliz su­baylardan temin ettikleri afyonu kullanan Osmanlı subayları, ülkenin ilk morfin bağımlıları olmuş. Tıpkı, 1861-1865’teki içsavaşta Amerikalı askerlerin, 1870-1871’deki Fransa-Prusya Savaşı’nda Fransız ve Alman askerlerin bağımlı olması gibi. Sonrasında İstanbul’un seçkin sınıflarının kullanmaya başladığı morfin, eczane ve hastanelerden temin edildiği için esrar ve afyon gibi bir düşkünlük değil, sakin­leştirici bir ilaç olarak görülüyor.

    Kokain ve eroin ise İstanbul’a kentin işgali döneminde, 1910’la­rın sonunda ulaşmış. Bunun ilk sebebi işgal döneminde her tür­den suçun ve özellikle fuhuşun patlaması. Yeraltı ekonomisinin lokomotifinin fuhuş olduğu bu dönemde, İstanbul’da kayıtlı 175 “umumhane ve randevuevi” faa­liyetteydi ve 4 bin civarında kadın buralarda çalışıyordu. Randevu­evlerinin yanısıra sayıları 1600’ü geçen içkili mekan da kısa sürede uyuşturucunun rahatlıkla temin edilebildiği yerlere dönüşmüştü.

    kapdos-murat-1
    1930’lu yıllarda Türkiye’den yasadışı yollarla gönderilen ve İngiltere’de yakalanan sandıklar dolusu afyon.

    İstanbul’da kokainin ilk izleri, 1917 Sovyet Devrimi’nden kaçan Rus göçmenlere dayanıyor. Sürgün Rus aristokratların sev­diği kokain, ABD ve Avrupa’daki fabrikalardan kaçak olarak getirtilip lüks barlarda, seçkin genelevlerde hatırlı müşterilere ikram edilmeye başlanarak işgal altındaki İstanbul’un eğlence hayatına giriyordu. Eroin ise İstanbul’a yüklü miktarda ilk defa Haziran 1923’te Marsilya’dan gelen bir Fransız gemisiyle ulaşmıştı. Eroini ilk benimse­yenler, randevuevlerinde çalışan kadınlardı. Fiziksel ve duygusal acılarını bastıran yeni maddeye sığınan bu kadınlar, müşterile­rine de saldırganlık ve hırçınlık yaratma riski olan kokain ve alkollü içkiler yerine eroin ikram etmeye başlayınca talep artmıştı.

    Erdinç’in kitabının en dikkati çekici bölümlerinden biri, 1926-1929 arasında İstan­bul’da kurulan 3 yasal eroin fabrikasının anlatıldığı bölüm. Bu fabrikalar kurulabilmişti, çünkü Türkiye afyon üretimiyle ticaretinin sınırlandırılması ve denetlenmesini öngören Milletler Cemiyeti Cenevre Afyon Sözleşmesi’ni (1925) imzalama­mıştı. Türkiye’nin sözleşmeye katılmama direnci öncelikle 62 ilde ekilen afyonun ekonomide önemli bir gelir kalemi ve bunun aileleriyle birlikte 10 binlerce çiftçinin geçim kaynağı olmasına dayanıyordu. Bir yandan ağır mali koşullar ve dış borçlar hükümeti sıkıştırıyordu. Sanayi cılızdı, ticaret yoğun ithalata dayanıyordu, savaşın yıkıcı etkisi henüz atlatılamamıştı. Tarım ürünleri ihracatı tek seçenekti ve afyon, dönüm başına en çok gelir sağlayan tarım ürünüydü. Afyon­dan vazgeçmek kolay değildi.

    kapdos-murat-2
    İstanbul’un ilk eroin fabrikası, Taksim’de bugün Gezi Parkı’nın bulunduğu yerdeki eski Topçu Kışlası’nın bir bölümünde üretim yapıyordu.

    Cengiz Erdinç bu görünür neden dışında, ticarete, borsalara ve ihracata hakim tüccarlar, afyon ticaretiyle uğraşan milletvekili ve bürokratların da direnç odağı olduğuna, bu etkili insanların kaçakçılığa uzanan ilişkilerinin ve ticari çıkarlarının yoksul köylülerin geçim gerekleri ardına gizlendiğine de dikkati çekiyor. Erdinç’in vurguladığı bir diğer nokta, Türkiye’ye Cenevre Sözleşmesi’ni imzalaması için baskı yapan Batı ülkelerinin ikiyüzlü tavrı. Zira Türkiye’de üretilen afyonun büyük alıcıları, Fransa, İsviçre ve Almanya’daki büyük ilaç fabrikalarıydı! Türk afyonunu işleyip morfin ve eroin üreten fabrikaların kayıtların­daki boşluklar, tonlarca uyuş­turucunun yasadışı piyasaya sızdığını gösteriyordu. Milletler Cemiyeti, Türkiye’ye baskı yaparken Batı’daki bu büyük alıcıları, üretimdeki sızıntıyı ve fabrikalarla ilişkili kaçakçıları görmezden geliyordu.

    kapdos-murat-3
    Milletler Cemiyeti kayıtlarına göre fabrika Çalcıyan ve Sagan biraderlere aitti. Personeli arasında Japon kimyacı Kikutis, yönetici Mimomaiya ve kimyager Zihni Bey vardı.

    Sonuçta, Cenevre Afyon Sözleşmesi’nin getirdiği sınır­lamalarla sarsılan Amerikalı ve Avrupalı kaçakçılar, gözlerini bir “serbest bölge” hâline gelen Türkiye’ye çevirmişti. Dünyanın en kaliteli afyonu burada yetişi­yor, serbestçe satılıyordu. Eroin üretimi için yasal kısıtlama da yoktu. Bir grup Japon girişimci 1926 başında hükümete, afyo­nu ham hâlde satmak yerine işlemeyi önerdi. Morfin, kodein, eroin üretildiğinde, daha fazla gelir elde edileceğini söylüyorlar­dı. Hükümet teklifi kabul edince, Japonlar, Oriental Products Company adıyla bir şirket kur­dular ve Taksim’de bugün Gezi Parkı’nın bulunduğu yerdeki eski Topçu Kışlası’nın bir bölümünde üretime başladılar.

    İkinci fabrika Mayıs 1929’da ETKİM adıyla Eyüp Bahariye’de Haliç’e yakın bir mevkide, kuruldu. 3 kuşaktan beri afyon ticaretiyle uğraşan Taranto aile­sinin girişimiydi. Üçüncü fabrika ise Aralık 1929’da Kuzguncuk’ta TETKAŞ adıyla faaliyete başladı. Şirketin yönetiminde Türkiye, Belçika, Meksika ve Fransa va­tandaşları vardı. Yönetim Kurulu Başkanı, TBMM Başkan Vekili Hasan (Saka) Bey’di.

    Elbette en önemli mesele fabrikaların bu ürünleri nasıl sattığıydı. Eroin, 1925 Cenevre Sözleşmesi ile pek çok ülke tara­fından ilaç değil, yasadışı ticarete konu olan tehlikeli bir uyuştu­rucu olarak kabul edilmişken Türk Kodeksi’nde öksürüğü ve ağrıları kesen bir ilaç olduğu anlatılıyordu. Fabrikalar ürünleri yurtiçinde sadece eczanelere satabiliyorlar, fakat yurtdışına serbestçe ihraç edebiliyorlardı.

    kapdos-murat-4
    Kuzguncuk’taki eroin fabrikasının yönetim kurulu başkanı, dönemin TBMM Başkan Vekili Hasan (Saka) Bey’di.

    İstanbul’da tam kapasiteyle çalışan 3 fabrika ayda 2 ton morfin ve eroin ihraç ediyordu; yıllık ciro en az 15 milyon liraydı ve büyük bölümü kârdan oluşu­yordu. Bu ciro, 1929’da Türkiye’de bulunan 27 sanayi şirketinin yıllık yaklaşık 2 milyon liralık kârlarıyla karşılaştırıldığında çok büyük rakamdı. İstanbul’dan kalkan gemilerdeki afyon, morfin ve eroin, Amerika’ya sokulmak üzere İtalyan ve Fransız limanları üzerinden Küba’nın Havana ve Santiago limanlarına ulaşıyordu.

    Cengiz Erdinç’in eroin ihracatı sürecini ayrıntılarıyla anlattığı bölümde, organize suç filmlerine ve televizyon dizilerine konu olabilecek birbirinden ilginç bilgiler var. Bunlardan biri, Japonların Taksim’de kurduğu eroin fabrikasının Japon mafyası Yakuza’yla bağlantısı. 19. yüz­yılın sonundan itibaren Japon Ordusu’nun işgal ettiği bölgeler­deki sistemli bağımlılık yaratma faaliyetinde, afyon ve eroini tedarik eden, üreten ve ilişkileri ABD’ye kadar uzanan Yakuza, Taksim’deki fabrikanın üretimi­ni de dünyaya dağıtıyordu.

    Fabrikaların İstanbul’da da bir “perakende piyasası” yaratmaması ve bağımlı sayısını arttırmaması da imkansızdı. Çok ucuz olan eroin tramvay durakla­rında, kahvelerde, tütüncülerde el altından satılır hâle gelince; 1930’da Cengiz Erdinç’in “Türki­ye’deki birinci eroin bağımlılığı dalgası” diye adlandırdığı dönem başlamış ve o zamana dek kafa­larda canlanan bağımlı profilinin çok dışında, iş-güç sahibi birçok insan eroin bağımlısı olmuştu. Hastaneye bağımlı olarak başvuran ilk kişilerse, Taksim’de Japonların fabrikasında çalışan ve gün boyu eroin tozu soluyup istemeden bağımlı olan işçilerdi.

    Tüm bunlar yaşanırken, Milletler Cemiyeti ve ABD’nin Türkiye’ye, Cenevre Afyon Sözleşmesi’ni imzalaması için baskıları sürüyordu. Erdinç, baskıların etkili olmamasının sebebini eroin fabrikalarının güçlü ilişkilerine bağlıyor: “Eyüp’teki ETKİM’in patronu olan Nissim Taranto işgal yıllarında İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırmıştı. Ankara’da güçlü ilişkileri vardı. Kuzguncuk’taki TETKAŞ’ın yönetim kurulu başkanı Meclis Başkan Vekili Hasan Saka’ydı. Şirketin yabancı ortaklarının ileri gelen Türk politikacılarla başka şirketlerde de ortaklığı vardı.”

    kapdos-murat-5
    15 Aralık 1930’da New York limanına yanaşan Alesia gemisinde Türkiye’den tahta sandıklar içinde gönderilen 490 kilo morfin yakalandı. Bu, o zamana kadar ABD’ye girerken yakalanan en yüklü miktardı.

    15 Aralık 1930’da New York limanına yanaşan Alesia gemi­sinde 490 kg. morfin yakalan­ması, İstanbul’daki fabrikaların uluslararası bir sorun hâline gelmesi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. O güne kadar yakalanan en büyük parti olan yarım tona yakın morfinle ilgili 27 Türk kaçakçıdan sözeden Amerikan gazeteleri, artan uyuş­turucu bağımlılığının sorumlusu olarak Türkiye’yi gösterip Türk ürünlerine boykot çağrıları yapmış, bu da Ankara’da büyük rahatsızlık yaratmıştı. Cengiz Er­dinç bu süreçte Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve Başbakan İsmet Paşa’nın Türkiye’nin uyuşturucuyla ilişkilendirilme­sinden rahatsız olduğunu ama buna rağmen dönemin Bakan­larından, milletvekillerinden ve bürokratlarından güç alan uyuşturucu lobisinin ülkenin en güçlü 2 liderine nasıl direndiğini kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor.

    kapdos-murat-6
    1930’da New York’ta Alesia gemisinde yakalanan yarım ton morfinin sahibi olan Eliopoulos kardeşlerden Elie Eliopoulos hakkında Milletler Cemiyeti’nde tutulan kayıtta parmak izi örnekleri ile ilişkide bulunduğu kaçakçıların isimleri yeralıyor. Eliopoulos 1894’te Pire’de doğmuş, İstanbul’da Robert Kolej’de okumuştu.

    Alesia gemisi vakasından sonra ABD’nin Türkiye’ye sert bir nota vermesi üzerine, Bakanlar Kurulu 15 Şubat 1931 tarihli kararnameyle İstanbul’daki fabrikaların “afyon ve afyon türevlerinin ihracatıyla ilgili düzenlemeler yapılana kadar” geçici olarak kapatılmasına, fabrikaların ellerindeki ürün­leri devlete teslim etmesine karar verdi. Ancak uyuşturucu lobisinin direnci bu kararın uygulanmasını da olanaksız kılacak ve fabrikalar ellerindeki eroini teslim etmeyip, el altından satmayı sürdüreceklerdi.

    Mayıs 1932’de ABD’nin Tür­kiye Büyükelçisi olarak emekli general Charles H. Sherrill’in atanması İstanbul’daki fabri­kaların kaderini değiştirecekti. Sherrill asker olmanın avantajıy­la Mustafa Kemal Paşa ile yakın ilişki kurdu ve Türkiye-ABD ilişkilerinde 1 numaralı sorun olan afyon konusunu tekrar gündeme taşıdı. Afyon lobisiyle içiçe bürokratlar ve hükümet üyelerine karşı Gazi’ye doğrudan ulaşmak bir avantaj olmuştu.

    Büyükelçi Sherrill, Mustafa Kemal Paşa’yla 22 Aralık 1932 günü kritik bir görüşme yaptı. Ertesi gün ABD Dışişleri Ba­kanlığı’na gönderdiği “Gazi’nin Uyuşturucuya Karşı Kutsal Sava­şı” başlıklı raporunda, sunduğu bilgilerden Paşa’nın etkilendiği­ni, afyon ticaretinin politikacılar ve bürokratlar tarafından destek­lendiğini gösteren bulgulara sinirlendiğini yazıyordu. Aynı gü­nün akşamı Mustafa Kemal Paşa kabineyi bizzat başkanlık ederek toplamıştı. Konu afyon kaçakçılı­ğının takibi ve bazı “sıhhi, iktisadi ve zirai meseleler”di. Kabine toplantısı saatlerce sürdü. Ertesi gün de gece yarısından sonrasına uzanan toplantıda aynı konu üzerinde uzun süren tartışmalar yapıldı. Nihayet, 14 Ocak 1933’te Türkiye’nin Cenevre Afyon Sözleşmesi’ni imzalaması kararı Meclis’te kabul edildi. 3 fabrika kesin olarak kapatılıyor, eroin de ilaç olmaktan çıkarılıp uyuşturu­cu olarak kabul ediliyordu.

    1933 yılının dünya eroin tra­fiğini etkileyen ikinci büyük ha­disesi ise ABD’de içki yasağının sona ermesiydi. 13 yıllık yasak boyunca yasadışı içki satışından gelir elde eden mafyanın yeni ürünü morfin ve eroin olacaktı. Fabrikalar kapanmış olsa da, eroin ve morfinin hammaddesi afyonun en kalitelisi Türkiye’de yetişiyordu. Cengiz Erdinç fab­rikalar kapandıktan sonra ham afyonun Türkiye’den Lübnan’a kaçırılmaya başlandığını, deniz yoluyla götürüldüğü Marsilya’da Korsikalıların hakim olduğu laboratuvarlarda eroine dönüş­türüldükten sonra Küba üzerin­den Kuzey Amerika’ya ulaştığını Milletler Cemiyeti raporlarına dayanarak anlatmış. Bu ticareti organize edenlerin ABD’deki İtalyan mafyası olduğunu da bu bölümden öğreniyoruz. Bu mafya mensuplarının en önemlisi, en alt basamaklarından yetişip 1 numarası olduğu İtalyan maf­yasının kurallarını değiştiren meşhur Lucky Luciano. Eroinin kaynağına sahip olanın pazara sahip olacağını farkeden Luciano, birlikte çalıştığı meşhur Yahudi gangster Meyer Lansky’i 1936’da büyük bir dünya seyahatine göndermişti. Asya’dan Orta­doğu’ya kadar afyon, morfin ve eroin kaynaklarını kalıcı anlaş­malarla sağlama alan Lansky’nin duraklarından biri de İstanbul olmuştu.

    kapdos-murat-7
    19. yüzyıldan beri afyon üretimi ve ticaretiyle uğraşan Taranto ailesinin İzmir’deki afyon tarlası (altta). Ailenin girişimi olan Haliç’teki eroin fabrikasının müdürü Leon Taranto’nun bir ayağı da New York’taydı (üstte).
    kapdos-murat-8

    Eroinin yasadışı ilan edilmesi ve fabrikaların kapatılması, Türkiye’de birinci eroin ba­ğımlılığı dalgasını sona erdirdi. Her şeyden önce fiyatlar birkaç kat artmış, bağımlıların artık eczanelerden alamadıkları eroine ulaşmaları da zorlaşmıştı. Fabrikalar kapatıldıktan sonra işsiz kalan ve eroin üretimini bilen bazı ustalarsa yeraltına geçip yasadışı laboratuvarlar kurdular. 2. Dünya Savaşı’nda dünya ticaretinin küçülmesi, çiftçilerin askere alınması gibi nedenlerle azalan afyon üreti­mi, savaşın ardından yeniden canlandı; kaçakçılık, morfin ve eroin kullanımı arttı.

    1950’li yıllar, Türkiye’deki hayatın her alanında olduğu gibi afyon ve uyuşturucu ticareti açısından da bir değişim ve dönüşüm dönemiydi. Tek parti döneminde devlet gölgesinde kalan organize suç, bu dönemde yayıldı. 19. yüzyıldan itibaren afyon ticaretine hakim olan Ermeni, Rum ve Yahudi unsurlar yerlerini ağırlıkla Karadeniz kökenli “millî” kaçakçılara bırakıyordu.

    kapdos-murat-9
    Uyuşturucu gelirleri sayesinde büyüyen ABD’deki İtalyan mafyasının lideri Lucky Luciano (soldan ikinci), birlikte çalıştığı meşhur Yahudi gangster Meyer Lansky’i (sağdan ikinci) 1936’da afyon anlaşmaları yapmak üzere İstanbul’a göndermişti.
    kapdos-murat-10
    Türkiye’de üretilen eroinin bağımlılık patlamasına yol açtığı Mısır’daki Narkotik Büro’nun 1932’de Milletler Cemiyeti’ne sunduğu raporda Avrupa’nın uyuşturucu baronu olarak gösterilen Türkiye bağlantılı kacakçılar: Yunan David Gourevidis, Fransız Paul Ventura ve İstanbullu Yahudi Elie Ebuishak.

    Bu dönüşümün en önemli öznesi de Demokrat Parti iktidarının gözde polis müdürü Kemal Aygün’dü. Cengiz Erdinç, 1950’li yıllarda İstanbul Emni­yet Müdürü ve Emniyet Genel Müdürü olarak görev yapan ve bizzat kurdurduğu suç çetelerini yöneten Aygün döneminde, özellikle İstanbul’da polisle yeraltı dünyasının içiçe geçti­ğini, polis müdürlerinin ran­devuevlerini ve kumarhaneleri nasıl haraca bağladığını isim isim anlatıyor. Verdiği ilginç bilgilerden biri de, 1950’lerde tüm kaçakçıların Demokrat Parti’ye üye olması. Öyle ki, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, üst rütbeli bir polis yetkilisine “neden hep Demokrat Parti üyelerini yakalıyorsunuz?” diye sorduğunda “çünkü bütün kaçakçılar Demokrat Partili” cevabını almış.

    Devlet-mafya işbirliği gele­neğinin başladığı bu dönemden itibaren yerel kaçakçılar önce bölgesel, sonra da uluslararası tedarikçilere evrilirken; Ana­dolu’nun “kendi hâlinde kaçak­çıları” ve İstanbul’un organize suça yönelen eski kabadayıları, afyonun itici gücüyle Türk mafyasının ve uluslararası pi­yasanın önemli isimleri oldular. 1955’te dünyanın en önemli üreticilerinden İran’da afyon ekiminin ABD baskısıyla yasak­lanması, Türk afyonunu daha da kıymetli hâle getirdi. Yükselen taleple iyice büyüyen kaçakçılar, 1960’larda küçük laboratuvar­lardan çıkıp büyük çapta eroin üretimine de başladılar. 12.500 Dolar toptan fiyatla New York’a giren saflık düzeyi yüksek 1 kilo eroin, birkaç aşamada seyrel­tildikten sonra yaklaşık 200 bin Dolar’a satılıyordu.

    1975’te Amerika kıtasındaki en büyük afyon tarlalarının olduğu Meksika’nın 2 yıl sürecek bir operasyona başlaması ve 34 binden fazla afyon, 22 binden fazla esrar tarlasını yoketmesi, Türkiye rotasını daha kritik hâle getirmişti. Meksikalı suç örgüt­leri afyon ve esrardan vazgeçip kokain ticaretine yönelerek bugünkü kartel yapılanmasının temellerini atarken; Türk maf­yası da hem ülkede üretilen hem de Asya’dan gelip Türkiye’den geçirilen eroini kontrol ederek güçleniyordu. Sevkedilen uyuş­turucu miktarı ve elde edilen gelir inanılmaz seviyelere yük­selmişti. Bu noktada İstanbul Kapalıçarşı merkezli karapara aklama mekanizmaları devreye girecekti.

    kapdos-murat-11
    1978-1983 arası İstanbul Emniyet Müdürü olan Şükrü Balcı, Kapalıçarşı’daki karapara trafiğini yönlendirdiği, kaçakçılardan ve mafya babalarından rüşvet aldığı iddiasıyla yargılandı ama, tanıkların son anda ifade değiştirmesi üzerine beraat etti.
    kapdos-murat-12
    Eroin fabrikaları kapandıktan sonra bazı ustalar yeraltına geçmiş ve çok sayıda küçük ev laboratuvarında üretime başlamıştı. 1933’ün gazeteleri polisin bu mekanlara yaptığı baskınların haberlerine sık sık yer veriyordu.

    Bu dönemde mafya baba­larının devlet içindeki gücü de doğal olarak artmıştı. Cengiz Erdinç’in kitabına göre, 1950’lerin emniyet müdürü Kemal Aygün’ün suç dünyasıyla kurduğu ilişkilerin çok daha geniş çaplısı 1970’lerde ve 1980’lerin başında sözkonusuy­du. İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın, Kapalıçarşı’da karapara trafiğini yönlendi­renleri, kaçakçıları ve mafya babalarını haraca bağladığı iddiaları ortada dolaşıyordu. Balcı rüşvet aldığı iddiasıyla yargılanacak, ama tanıkların son anda ifade değiştirmesi üzerine beraat edecekti.

    kapdos-murat-13

    Türkiye’de siyasal çatış­malarla geçen 1970’lerde, politik hareketlerin katı tutumu nedeniyle gençler arasında uyuşturucu yaygın değildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra siyaset yasaklanınca uyuştu­rucu kültürünün önü açıldı ve Türkiye tarihindeki “ikinci eroin bağımlılığı dalgası” başladı. Gazetelerin eroin bağımlısı olan ünlülerle ve hayatını kaybeden bağımlılarla ilgili haberlere sık sık yer verdiği, konuyla ilgili on­larca Yeşilçam filminin çekildiği dönem 1980’lerin ikinci yarısına kadar sürecekti.

    Türkiye 1990’lı yıllara mafya grupları arasındaki çatışmalar ve uyuşturucu bağlantılı cina­yetlerle girdi. Basına sızdırılan MİT raporları ve 1996’da patlayan Susurluk Skandalı sonrası ortaya saçılan bilgiler, çok sayıda devlet görevlisinin uyuşturucu trafi­ğinin tam ortasında olduğunu gösteriyordu. Bu süreçte devlet, eroin ticaretini yönlendiren Kürt mafyasının üzerine gitmiş, çok sayıda Kürt kaçakçı tasfiye edilerek Karadenizli ve Kilisli kaçakçıların önü açılmıştı.

    1993’te arka arkaya gelen aşırı dozdan ölüm haberleriyle karakterize olan “üçüncü eroin bağımlılığı dalgası” başladı. Cengiz Erdinç, bu dalganın se­bebini şöyle açıklıyor: “Devletin Kürtlere yaptığı operasyonlar uyuşturucu trafiğini değiştiri­yordu. ‘Devlet çetesi’ oluşturan bir grup kamu görevlisi, bazı önemli Kürt dağıtıcıları dev­reden çıkarmış, ancak Avrupa pazarına giremedikleri için ellerinde kalan malı iç piyasaya sürmüşlerdi. Öldürülen ya da haraca bağlanan Kürt kaçakçı­lar, Afganistan’dan Avrupa’ya ulaşan eroin trafiğini kontrol ediyordu. Avrupa pazarı da ağırlıkla Kürt ailelerin sultası altındaydı. İngiltere, Hollanda ve İspanya gibi toptan ticaretin üssü olan ülkeler Kürtler tara­fından sokak pazarına kadar kontrol ediliyordu. Türkiye’deki ticarette hakimiyet sağlayan güçler pazarın son halkasına ulaşamamış, biriken mallar iç piyasaya yönelmişti. Bir anda Türkiye’de eroin bollaştı ve ucuzladı.” Eroinin bir de ekonomik yönü vardı elbette. Er­dinç’in aktardığı verilere göre, 1991-1998 ara­sında Türkiye’de eroin ticaretin­den elde edilen gelir 100 milyar Dolar’dı!

    kapdos-murat-14
    Meksikalı suç örgütleri 1970’lerde başladıkları kokain ticaretiyle yola çıkıp günümüzdeki kartel yapısının temelini oluşturdu. Siyasal sistemi yozlaştırıp çalışamaz duruma getiren kartellerin 10 binlerce silahlı adamı ülkede dehşet saçıyor.

    Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgal etmesi ve 10 yıllık savaşın ardından 1989’da yenilgiyi kabul edip geri çekil­mesi, bir anda parçalı bir yapıya bürünen Afganistan’daki afyon üretimini patlattı. Evvelden beri esrar ve afyon üretilen Afganis­tan, bu tarihten itibaren dün­yanın en büyük afyon merkezi oldu. 2001’deki ABD işgali sonrası azalacağı beklenen üretim tam aksine arttı ve dünya piyasası bir anda Afgan afyonundan üretilen eroinle doldu. Bu durum 2003’te Türkiye’de “dördüncü eroin bağımlılığı dalgası”na yol açacak, sadece İstanbul’da 1 yıl içinde 70’in üzerinde kişi eroinden ölecekti.

    kapdos-murat-15

    Afgan eroininin bollaşmasının kâr marjlarını düşürdüğü kaçak­çılar da alternatif ürünlere yönel­mişti. Türk mafyası, 1970’lerden beri uyuşturucu işinde partneri olan İtalyan mafyasıyla eroin-ko­kain takasına başladı. Eroini İtalya’ya götüren Türk kaçakçılar, karşılığında kokain alıp Türkiye ve Avrupa pazarına sürüyorlardı. 2000’lerde kokain de Türkiye’de rahatlıkla bulunabilen bir uyuşturucu oldu.

    kapdos-murat-16

    Kokain ticaretinin patlama­sıyla hemen hemen aynı dönem­de metamfetamin de Türkiye’de görülmeye başlandı. Türkiye’de ilk defa 2009’da 119 kiloluk bir parti yakalanmıştı. Giderek daha büyük partilerle Türkiye’ye giren metamfetaminin kaynağı İran’dı. İran’dan gelen sıvı for­mundaki metamfetamin farklı illerdeki küçük laboratuvarlarda kristal hâline dönüştürülüp piyasaya sürülüyordu. 2022’de 16 ton metamfetamin yaka­landı, polis kayıtlarına giren 246 bin uyuşturucu olayının 3’te 1’ini, tedavi için sağlık kurumlarına başvuran 320 bin kişinin %37’sini metamfetamin bağımlıları oluşturdu! Eroin ba­ğımlılarının bir bölümü de daha ucuz ve kolay ulaşılır olduğu için metamfetamine yönelmişti.

    kapdos-murat-17
    1996’da patlayan Susurluk Skandalı sonrası ortaya saçılan bilgiler, çok sayıda devlet görevlisinin uyuşturucu trafiğinin tam ortasında olduğunu gösteriyordu.

    Cengiz Erdinç, kitabında atıksu analiz raporlarına dayanarak Türkiye’nin güncel uyuşturucu kullanım haritasını da çıkarmış. Kamuoyunun ilk defa Erdinç’in kitabından öğren­diği atıksu analiz sonuçlarına göre eroin kullanımında ilk üç sırada Isparta, Denizli ve Edirne; kokain kullanımında İstanbul, İzmir ve Antalya; ekstazi kullanımında Kara­man, Mersin ve Konya; esrarda ise Adıyaman, İzmir ve Bursa yer alıyor. Raporlar her çeşit uyuşturucunun büyük­şehirlerin ötesine geçip Anadolu’nun içlerine yayıldığını göstermesi açısından elbette endişe verici. Diğer taraftan, tespit edilen eroin, kokain, eks­tazi ve esrar kullanım miktar­ları, Avrupa ülkelerinin atıksu analiz raporlarıyla karşılaştırıl­dığında epey düşük kalıyor.

    Giderek kabusa dönüşen metamfetaminde ise adeta alarm zilleri çalıyor. Metamfe­tamin kullanımında ilk üçte yer alan Aydın, Uşak ve Bursa’daki 1000 miligramı aşan tüketim, Avrupa’da metamfetamin kullanımında ilk sıralarda yer alan Ostrava, Brno ve Prag gibi Çek şehirlerine yaklaşıyor.

    ‘BREAKING BAD’

    Metamfetamini ‘patlatan’ dizi

    Bundan 2 yıl önce üst düzey bir emniyet yetkilisi, metam­fetaminin dünyada ve Türkiye’de yaygınlaşmasının sebeplerinden biri olarak Amerikan yapımı televizyon dizisi “Breaking Bad”i gösterdiğinde kimseleri inandıramamış, sosyal medyada da alay konusu olmuştu. Cengiz Erdinç kitabında, 2008-2013 arası 5 sezon devam eden dizinin gerçekten de böyle bir etkisi olduğu­nu ve 2010-2020 arasındaki küresel metamfetamin salgınını tetiklediğini şöyle anlatıyor: “Pek çok ülkede gösterilen ‘Breaking Bad’, zaten bili­nen metamfetamini özendirmekten çok, basit kimya bilgisi ve her yerde ulaşılabilecek malzemelerle; efedrin, psudoefedrin, tarımsal gübredeki amonyak ve kibrit uçlarındaki kırmızı fosforla üretilebileceğini gösterdi. Kişisel kullanım için küçük miktarları mümkün kılan ‘salla-pişir’ yöntemi ve bir çevrimde 2 kiloya kadar üretim yapabilen küçük girişimciler metam­fetamin üretiminin patlamasına yol açtı. Küçük üretimlerde gramı 20 do­lara mal olan metamfetaminin sokak fiyatı 300 doları buluyordu. ‘Aşçıların’ yöntemlerini kolaylıkla öğretebilme­si, yabancılara satılan kokain ya da eroinden farklı olarak metamfetami­nin yerel üretimini ve sosyal ağlarda satışını mümkün kıldı.”

    kapdos-murat-kutu-1

    OVERDOSE TÜRKİYE’NİN YAZARI CENGİZ ERDİNÇ:

    ‘Türkiye’deki suç örgütleri sofistike niteliklere sahip’

    Eskiden resmî ağızlardan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin dünya eroin rotasında olduğu kabul edilir ama ülke içinde uyuşturucu kullanımının çok düşük olduğu söylenirdi. Bir ülkenin uyuşturucu rotası üzerinde olup da bağımlılık sorunundan uzak kalması düşünülebilir mi?

    Tabii düşünülemez. Afganistan’da eroin üretimi patlaması yaşanan 1990’lara bakalım. Ülkeden çıkarılan eroin birkaç rotayı izleyerek Batı ülkelerine gönderiliyor. Bu rotalardan birinin üzerinde bulunan Kazakistan, Özbekistan, Türkme­nistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da binlerce bağımlı ortaya çıktı. Uyuşturucu en büyük tahribatı da uyuşturucu suç­larının katlanarak arttığı Rusya’da yarattı. Bu, 50’den fazla ülkede 300 binden fazla elemanı olduğu tahmin edilen Rusça konuşan suç ağlarının kontrolünde, Afganistan’dan Moskova’ya ve oradan Avrupa’ya ulaşan eroin rotasının bir sonucuydu. Türkiye’nin üzerinde bulunduğu rotada da aynı şey oldu. Pakistan, İran ve Türkiye’de bağımlılık patladı.

    kapdos-murat-kutu-3

    Ayrıca, narkotik kaçakçılığı hemen her zaman karmaşık ve işbölümüne dayanan bir işleyişe sahip. Büyük patronlar ya da büyük hissedarlar maksimum kâr için varlıklarının büyük bölümünü bu işe yatırıyor ve işleyişte paketçilik, nakliyecilik, saklama gibi faaliyetlerin görece küçük payları nakit olarak değil uyuşturucu olarak veriliyor. Bunlar da iç piyasaya yöneliyor.

    1970’lerden itibaren Türk mafyası uyuşturucu trafiğinde İtalyan mafyasından sonraki en etkili güce dönüşüyor. 1990’larda Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra ise Rus, Arnavut, Sırp mafyaları çıkıyor ortaya. Meksika kartelleri büyüyor. Türk mafyası, suç dünyasının yeni aktörlerine rağmen etkinliğini nasıl koruyabildi?

    Türk mafyası 1970’lerden beri Avrupa uyuşturucu paza­rında önemli bir role sahip, kimi ülkelerde pazara hakim. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışından hemen öncesi ve sonrasında Avrupa’nın kriminal haritasında yaşanan değişikliklere kolaylıkla adapte oldu. Çok da üzerinde durulmayan kokain-eroin takasının stratejik bir üstünlük sağladığı Türk mafyasının farklı ülkelerde kokain pazarı için de çatışabildiğini görüyoruz. 40-50 yıldır yasadışı para, mal ve insan trafiğini sürdüren bir yapıdan sözetiğimizi de unutmamalıyız.

    Kitapta anlattığınız, Türkiye tarihi boyunca yaşanan 4 ayrı eroin salgını ciddi zararlar vermekle birlikte, son 5-10 yıl içinde sönümlenmiş. Peki, şu anda dünyayla birlikte yaşadığımız metamfetamin bağımlılığı salgını da böyle mi olacak?

    Metamfetamin şu anda bile eroin epidemilerinden daha yıkıcı bir güç ve hızla ilerliyor. 10 yıl önce başlayan bir süreçten sözediyoruz ama henüz zirve noktasını bile görmediğimizi düşünüyorum. Tahminde bulunmak güç ama, veriler, artan bağımlılık hızı, vakalar ve şüpheli sayıları bu salgının gelip geçici olmayacağını, eğer çok ciddi önlemler alınmazsa tahribatın büyüyerek süreceğini gösteriyor.

    Türkiye’de son yıllarda uyuşturucu ve organize suç ekseninde yaşananlara baktığınızda, bağımlılığın yayılması dışında bizi ne gibi tehlikeler bekliyor?

    Türkiye’nin şu anki manzarası Meksika ve Kolombiya’nın 1980’lerdeki hâline benziyor. Aynı oralardaki gibi küçük ve güçlü gruplar, bunların giderek artan ciroları ve gelişen iç piyasaları var. Güney Amerika’da bu yapı Meksika’dan başlayarak işbölümünde uzmanlaşmayla süper kartel­leri doğurdu. Türkiye bu aşamayı andırsa da, bir fark var; Güney Amerika kartellerini klasik, hiyerarşiye dayanan çeteler oluşturmuşken, Türkiye’deki çetelerin hızlı öğrenen, teknoloji kullanan, sofistike niteliklere sahip ve ulus ötesine uzanan bir ağ yapısında hareket edebilen nitelikleri var. Bundan dolayı, geleneksel mafya klanlarıyla kontak içinde olsa da, onları aşacak bir potansiyel taşıyor. Bu yeni nesil yapıların kartelleşme olasılığının Güney Amerika’daki tarihî çizginin ötesinde sıçramalara sahip bir organize suç man­zarası oluşturacağını, siyasetle ilişkisinin de çok daha farklı ve girift olacağını düşünüyorum.

    kapdos-murat-kutu-2
  • Başıboş hayvan sorunu yok, başıboş insan sorunu var!

    Başıboş hayvan sorunu yok, başıboş insan sorunu var!

    Evrendeki her şeyin insana hizmet için yaratıldığına ve “işine yaramayan” her şeyi yoketme hakkı olduğuna inanan hastalıklı kafa, 20. yüzyılı Türkiye’deki sokak hayvanları için bir vahşet dönemine çevirmişti. Geçen ay Meclis’te kabul edilen yeni yasa ise daha öncekilerden de büyük çapta bir köpek katliamının önünü açıyor.

    Birçok araştırmacıya göre, yüzyıllarca İstanbul’un toplumsal yaşamının önemli unsurlarından biri olan sokak köpekleriyle insanlar arasındaki ilişki, 19. yüzyılda başlayan Batılılaşma hareketiyle birlikte bozulmaya başlamıştır. Araştırmacı-yazar İrvin Cemil Schick’e göre ise meselenin Batı­lılaşmayla bir ilgisi yoktur. Sokak köpekleriyle aramızdaki ilişkinin bozulma sebebi, kentleşme ve mekanlar arasındaki insan hare­ketliliğinin artmasıdır. Kentleş­me, mahallelerarası bir ulaşım düzeyi gerektiriyor; köpekler ise bunu engelliyordu (Toplumsal Tarih, Sayı 200).

    Daha eski tarihli örnekler olmakla birlikte bu durum 19. yüzyılda belirgin hâle gelmişti. 2 defa toplu hâlde Hayırsızada’ya sürülen, Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898’deki ziyareti ön­cesinde “sokakların temizlenme­si” bahanesiyle kıyıma uğrayan köpekler için İstanbul giderek zor yaşanır bir yere dönüşüyordu.

    1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra iktidara egemen olan İttihat ve Terakki dönemin­de, İstanbul’u köpeklerden temiz­leme hamlesi hız ve süreklilik kazandı. 2. Abdülhamid devrinde Avrupa’da yaşamak zorunda kalan birçok muhalif aydın, 2. Meşrutiyet’in ardından ülkeye geri dönmüştü. Bunlardan kimi­leri, Avrupa kentleriyle karşılaş­tırdıkları İstanbul’un durumun­dan memnun değildi: Altyapı berbattı, sokaklar düzensiz ve pisti, ulaşım yetersizdi; binlerce sokak köpeği de büyük bir dertti. Oysa İngiltere daha 18. yüzyılın sonlarında tüm sokak köpekleri­ni öldürmüştü. Yıllara yayılan bu itlaf kampanyası diğer ülkelerde de uygulanmış, 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa sokaklarında köpek kalmamıştı. Eğer İstan­bul modern Avrupa şehirlerine benzeyecekse ilk iş köpeklerden kurtulmak gerekiyordu!

    gundem-hayvanlar-2
    1923 tarihli fotoğrafta, Paris’te benzeri görülen “havagazıyla zehirleme odası”, 1927’de İstanbul Hayvanları Koruma Cemiyeti Hastanesi’ne de kuruldu ve toplanan sokak hayvanları uzun yıllar boyunca burada öldürüldü.

    Köpekleri yoketme düşüncesi­nin en büyük savunucularından biri, Batılılaşma akımının önde gelen aydınlarından Doktor Ab­dullah Cevdet’ti. “Köpek düşma­nı” olarak tanınmasına yol açacak İstanbul’da Köpekler adlı risale­sini 1909’da Kahire’de yayım­lamıştı. Risalede “Etiyle, sütüy­le, yünüyle bize onca faydası olan koyunları boğazlıyoruz, parça­lıyoruz, yiyoruz da; mahalleleri­mize taun saçan, sokaklarımızda bizi rahat gezdirmeyen, uykumu­zu rahat uyutmayan bu köpeklere bu nâ-pâk, bu sefil, bu hafiyyeşiâr hayvanlara gösterdiğimiz alaka nedir?” diye soruyordu.

    Artık insanlara ait alanları işgal ettiği düşünülen köpeklerin “gereksizliği”, eskiden olmadığı kadar yaygın bir düşünceydi. 29 Mayıs 1910’da (yani İstanbul’un fethinin yıldönümünde) köpekle­rin Hayırsızada’ya sürülmelerine karar verildi. Kıskaçlarla topla­nan onbinlerce köpek feryatlar içinde kafeslere yerleştirildi ve mavnalara yığılıp üzerinde ot bitmeyen Hayırsızada’ya yollandı.

    Hayırsızada’da başıboş bir hâl­de bırakılan, çuvallarla getirilen kuru ekmekle ve adadaki yetersiz suyla ayakta kalmaya çabalayan 80 bin köpek açlıktan, susuzluk­tan veya birbirini parçalayarak öldü; çığlıkları İstanbul’dan duyuluyordu. Buna rağmen kısa sürede şehirdeki köpek nüfusu yeniden onbinlerle ifade edilir duruma gelecekti.

    İstanbul’un işgali dönemin­de, Fransız ve İngiliz askerlerin talebiyle sokak köpeklerini öldürme faaliyetlerine hız verildi. 1920’lerden itibaren sürekli hâle gelen köpek itlafının bir sebebi ise dönem dönem yaşanan kuduz paniğiydi. Kuduz, Louis Pasteur 1885’te aşısını keşfedene kadar kesin öldürücü bir hastalık­tı. İnsanlara genellikte kuduz hayvanın ısırmasıyla bulaşıyor ve korkunç bir ölüme yol açıyordu. Pasteur’ün bulduğu aşı ölümleri engelliyordu ama etkili olması için 1 gün içinde yapılması gere­kiyordu. Günümüzde diğer aşılar gibi küçük bir enjektörle koldan 4 doz uygulanan kuduz aşısı, 40-50 doz arası karından ve kocaman bir şırıngayla uygulanıyordu. Yani tedavisi de meşakkatli ve birçok insan için ürkütücüydü.

    gundem-hayvanlar-1
    İstanbul’da sokak köpekleri son iyi zamanlarını 20. yüzyıl başlarında yaşadılar. O yıllarda Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki sokak köpekleri ve onları besleyen bir vatandaş.

    Belediye sokak köpeklerini zehirleyerek öldürüyordu. Bunun için sokaklara içine “striknin” adlı kuvvetli zehirden yapılma hapların konulduğu yiyecekler bırakılıyor, bunları yiyen kö­pekler saatlerce çırpınarak can veriyordu.

    1912’de kurulup 1. Dünya Sava­şı nedeniyle kapatılan ve Türki­ye’nin ilk hayvanseverler derneği olan İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti, 1924’te yeniden faali­yete başlamıştı. Cemiyet, 1927’de İstanbul Belediyesi’ne sokak köpeklerinin zehir yerine “acısız, insani ve fenni bir yöntem olan” gazla öldürülmesini ve yurtdışın­dan gerekli donanımı getirtmeyi önerdi! Buna göre cemiyetin Nişantaşı’ndaki hayvan hastane­sinde bir gaz odası oluşturulacak ve sokak hayvanları burada öldü­rülecekti. Belediye teklifi kabul edince gaz odası hemen oluştu­ruldu ve hayvanların bir bölümü burada öldürülmeye başlandı. Belediye hayvanların naklinin zor olması gerekçesiyle köpekleri zehirlemeye de devam edecekti.

    gundem-hayvanlar-3
    Hayvanları Koruma Cemiyeti, yıllık raporlarında cemiyetin hastanesindeki gaz odasında öldürülen hayvan sayısını da açıklıyordu.

    Köpekler kadar tehlikeli sayılmasalar bile kuduz bulaştı­rabildikleri gerekçesiyle kediler de hedefteydi. Ancak zehirli yiyecekleri koklayıp uzaklaş­tıkları için kediler kıskaçlarla boğularak öldürülüyordu. Cemiyet, kedileri de gaz odasın­da “insani usullerle” öldürmeye başlamıştı. 1929 yılı Cemiyet raporunda “Hastanemizde 1 sene içinde 3 bin 309 köpek, 807 kedi, 47 beygir, insani bir tarzda öldürülmüştür” yazıyordu. 1930 rakamları ise 1309 köpek, 982 kedi, 27 beygirdi. Belediyenin zehirli yiyeceklerle öldürdüğü açıklanan köpek sayısı cemiyet tarafından öldürülenlerin 3-4 katı civarındaydı.

    1932 yazında yaşanan kuduz paniği sonrası belediye ekipleri 24 saat köpek itlafına başladı. Köpek öldürüp kuyruğunu geti­rene de ödül veriliyordu. 4 ayda öldürülen köpek sayısı 40 bini geçmişti. 1950’lerden itibaren yoğun göçle kentin büyümesi ve gecekondu mahallelerinin orta­ya çıkmasına kadar sokaklardaki köpek sayısı bir daha 1932’deki seviyeye ulaşamadı.

    Gelişmiş ülkelerde artık sonu gelen kuduz vakalarının Türki­ye’de görülme sebebi uzmanların tüm çağrılarına rağmen karan­tina uygulamasına gidilmeme­siydi. Avrupa ülkeleri ve ABD, kuduz görülen bölgelerin 2 ay tecrit edilip hayvan giriş-çıkışına kapatılmasını öngören sıkı ka­rantina uygulamaları sayesinde kuduzdan daha 1920’li yıllarda kurtulmuştu. O kadar ki, 1937’de İngiltere’de doktorların incele­mesi için kuduz hayvan beyni bulunamamış ve Türkiye’den istenmişti. Salgının en önemli tedbiri olan karantina, Türkiye’de ancak 1960’lı yıllarda kural ola­rak uygulanmaya başlandı.

    1930’lardaki düzeye ulaş­mamakla birlikte sonrasında da sokak köpeklerinin itlafına devam edildi. 1949-1956 arasın­daki 7 yılda İstanbul’da 141 bin 713 köpek ve 1639 kedi öldürüldü. Öl­dürülen köpek sayısı 1960’larda yıllık ortalama 7 bin, 1970’lerde 5 bin civarındaydı.

    Sokak hayvanları için en kötü dönemlerden biri de 12 Eylül 1980 darbesiyle başladı. Darbecile­rin İstanbul Belediye Başkanı atadığı Abdullah Tırtıl, 26 ekibin gece-gündüz sokak hayvanlarını öldürmeye başladığını açıklayıp vatandaşlardan destek istemişti. Kedileri koyduğu çuvalın ağzını bağlayıp denize atanlara bile rastlanıyordu. Belediye zehirle­me için 60 yıl öncesinde olduğu gibi “striknin” hapı kullanıyor, hayvanlar ıstırap çekerek ölüyor­du. Üstelik o yıllarda aşı teknolo­jisi artık iyice gelişmişti ve sokak hayvanlarına önleyici kuduz aşısı yapmak zehirlemekten daha ucuza maloluyordu.

    gundem-hayvanlar-4
    Sokak hayvanlarını öldürmek için dönem dönem farklı yöntemler kullanıldı. 1983’te İstanbul’da çekilen fotoğrafta görüldüğü gibi, fişekle öldürmek de bunlardan biriydi

    1984’te İstanbul Belediye Başkanı seçilen ve bir seferinde hayvan hakları savunucularını “Güney Kore’den turist getir­tip sokak köpeklerinin hepsini yedireceğim!” diye tehdit eden Anavatan Partili (ANAP) Bedret­tin Dalan döneminde de sokak hayvanlarının öldürülmesine devam edildi. 1987 yazında ANAP’lı belediye başkanları yurt genelinde bir katliam dalgası başlattılar. Dalan, Kore’den turist getirtme projesini hayata geçi­rememişti ama belediye ekipleri yaz boyunca kedi-köpek avın­daydı. İzmir Belediye Başkanı Burhan Özfatura ile Vali Vecdi Gönül, itlaf kampanyasında halktan destek istiyor; Tem­muzda Bursa Belediye Başkanı Ekrem Barışık’ın 1747 kedi ve köpeği fırında diri diri yaktırdığı ortaya çıkıyordu.

    Ak Parti iktidarının geçen ay cansiparane bir mücadele vererek geçirdiği, 17 maddelik “160 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılma­sına Dair Kanun Teklifi” de İttihat Terakki dönemini, 1930’ları ve 1980’leri hatırlatacak, hattâ o zamankileri aratacak çapta bir köpek katliamının önünü açma potansiyeli taşıyor.

    gundem-hayvanlar-5
    Bir köpeğin barınaklarda sağlıklı yaşaması için minimum 7-8 metrekare alana ihtiyacı var. Türkiye’deki mevcut 322 barınağın ezici çoğunluğu bu kriteri yerine getirmiyor.

    Halbuki, 2004’ten beri yürür­lükte olan yasa, belediyelere hem barınak açma hem de hayvanları toplayarak düzenli kısırlaştırma yapma sorumluluğu vermişti. Belediyelerin ezici çoğunluğu bu görevi yerine getirmedi. Bu işler için ayrılması gereken bütçeler 20 yıl boyunca kimbilir nerele­re harcanırken, kısırlaştırma görevini yapmayan belediyeler yüzünden sokak hayvanlarının sayısı katlandıkça katlandı. Şimdi bunun bedeli sokak hayvanlarına ödetilmek isteniyor.

    Eski yasaya göre, sokaktaki hayvanları tedavi ya da kısırlaş­tırma amacı olmaksızın topla­yıp yerinden etmek kanunen yasaktı. Yeni yasa, sokaktaki tüm köpeklerin toplanarak sahiplen­dirilinceye kadar barınaklarda bakılmasına hükmediyor. Yerel yönetimlere ise barınak kurma­ları ve mevcut şartları iyileştir­meleri için 31 Aralık 2028’e kadar süre tanınıyor.

    Birçok kişinin sokak köpek­lerine sağlıklı yaşam sunan bir çeşit bakımevi ya da pansiyon zannettiği barınaklar, aslında birer cezaevi ve hattâ toplama kampı. Bunu bir kenara bıraksak bile, 20 yıl boyunca “topla, aşıla ve kısırlaştır, yerine bırak” diye özetlenebilecek, çok daha kolay bir işi yapmayan belediyeler; 4 yıl içinde hükümetin açıklamasına göre sayıları 4 milyon olan sokak köpeğini barındıracak kapasitede barınaklar kurmak zorunda. Şu anda ülke genelindeki 322 barı­naktaki toplam kapasitenin 105 bin olması bile bunun imkansıza yakın olduğunu gösteriyor.

    Kuduz Köpekler
    Belediye ekipleri kıskaçlarla yakaladıkları köpekleri şırıngayla zehir verip öldürüyor. 1980’li yıllar.

    Yasa metni özellikle muğlak ifadelerle doldurulmuş. Örneğin, “olumsuz davranışları kontrol edilemeyen” köpeklerin veteriner gözetiminde öldürülebileceği belirtiliyor. Artık isteyen beledi­ye, sokakta havladığı gerekçesiyle topladığı köpekleri bile “olumsuz davranışlarını kontrol edemedik” diye öldürebilecek. Daha Meclis görüşmeleri sürerken yasadan cesaret alan bazı belediyelerle “sivil caniler” de işe koyuldular ve Türkiye’nin her yanından köpek katliamı haberleri gelmeye başladı. Bunlar yakın gelecekte neler olabileceği net bir şekilde gösteriyor.

    Dergimizin Aralık 2016 tarihli 31. sayısının kapak konusunu Türkiye’de hayvan hakları ihlal­lerinin tarihine ayırmış; Osmanlı döneminde el üstünde tutulan, mahallenin sakini kabul edilen sokak hayvanlarının toplu hâlde katledilmeye başlandığı 20. yüz­yılı “sokak hayvanlarının en kötü yüzyılı” olarak nitelendirmiştik. Yanılmışız; büyük konuşmuşuz. Hayvanların en kötü yüzyılı yeni başlıyormuş.

    gundem-hayvanlar-kutu-1
    Üstteki haber kedilerin öldürülmeye
    başlandığı dönemde, 6 Nisan 1937’de
    Tan gazetesinde yayımlanmış. Fare
    istilasını aktaran haberse, 6 Şubat
    1938 tarihli Kurun gazetesinden.

    Kedi katliamının sonu farelerin istilası oldu

    1937 yılında kedilerin toplu hâlde öldürülmesi sonrası İstanbul’u fareler istila edince kedi öldürmek yasaklanmıştı. Birkaç ay önce kedi öldürene para ödülü veren belediye, esnafa kedi beslemeyi tavsiye ediyordu.

    İstanbul’da 1932’deki kuduz paniği sırasında onbinlerce köpeğin öldürülmesinden sonra, yeni hedef kedilerdi. 1937’de başını gazete­ci-yazar Vâlâ Nureddin’in çektiği kedi karşıtı bir kampanya başladı. Kedileri “kaplan cücesi yaratık” olarak adlandıran Vâlâ Nureddin, “köpeklerin hepsini öldürmüş olsak bile kediler de kuduz yayabilir” demekteydi. Çağrısı karşı­lıksız kalmadı ve kedi itlafına başlayan İstanbul Belediyesi ayrıca kedi getirenlere 5 kuruş ödeneceğini duyurdu. Sokaklarda kedi avı başlamıştı. Normalde ayda 100-200 kedinin öldürülmek üzere getirildiği Hayvanları Himaye Cemiyeti’ne “kampanya”nın ilk 4 gününde teslim edilen kedi sayısı 2300’dü. Birçok ev ke­disi de dışarıda oldukları sırada kedi toplayan­ların çuvallarına tıkılmaktan kurtulamamıştı.

    gundem-hayvanlar-kutu-2

    Birçok uzman kedilerin tükenmesi duru­munda ortalığı farelerin saracağı ve bunun daha tehlikeli olduğuna dikkati çekiyordu. Cumhuriyet gazetesi 1900 yılında Fran­sa’nın birçok kentinde kediler öldürüldüğü için ortalığı farelerin istila ettiğini, Fransızların Tunus ve Cezayir’den kedi getirmek zorunda kaldığını hatırlatıyordu. Bu uyarıları yapanların haklı olduğu birkaç ay sonra anlaşıldı ve 1938 başlarında İstanbul fare istilasına uğradı. Ga­zetelerin ilan sayfaları fare zehiri reklamlarıyla dolup taşıyor, birkaç ay önce kedileri öldüren belediyeler, gıda maddesi satan dükkanlara kedi beslemelerini tavsiye ediyordu. Durum daha da tehlikeli bir hâl alınca kedi öldürülmesi yasaklandı. Yaz aylarından itibaren kedi sayı­sının yeniden artmasıyla fare sorunu da bitti.

  • Terkedilen bebeklere,kabus gibi isimler vermek

    Terkedilen bebeklere,kabus gibi isimler vermek

    1950’lerden 2000’lere kadar, aileleri tarafından terkedilen ve sokakta bulunan bebeklerin ad ve soyadları, teslim edildikleri karakoldaki polisler tarafından veriliyordu. “Yaratıcılıkta sınır tanımayan” memurların verdikleri kimi isimler, çocuklara ileride daha da büyük bir yük oluyordu: Karakol, Bostan, Öksüz, Perişan…

    Aileleri tarafından terke­dilip sokağa bırakılan ve vatandaşlar tarafından bulunan bebekler 1950’lere ka­dar karakola teslim ediliyor; po­lisler tarafından Çocuk Esirge­me Kurumu’na götürülüyordu. Nüfus kayıtlarında kullanılacak isim tutanakları da burada hazırlanıyor; çocuklara kurum görevlilerinin uygun gördüğü adlar ve soyadları veriliyordu.

    1950 başlarında kural değişti; terkedilmiş bebekler karakolda polisler tarafından isim tutanağı düzenlendikten sonra Çocuk Esirgeme Kuru­mu’na teslim edilmeye başlan­dı. Kurum, çocuklara kimlik düzenlerken isim tutanaklarına göre hareket etmek zorundaydı. Karakolda hazırlanan tutanak­ta ana adı hanesine genellikle Havva, baba adı hanesine de Âdem yazılıyor; ardından sıra polislerin çocuklara ad ve soya­dı vermesine geliyordu.

    Karakolda isim konulması konusunda yazılı olmayan bazı kurallar vardı. Ramazan ayında bulunan erkek çocuğa Ramazan ya da Oruç, bayramda bulunana Bayram adı koymak kaçınıl­mazdı. Cuma günü bulundukla­rı için Cuma adı konulanlar da vardı. Kız çocuklarda Kader’in yanısıra Güler ve Gülsün gibi geleceğe dair iyi temenniler içeren isimler yaygındı. Erkek­lerde ilk sırada Ümit ismi yer alıyordu.

    Soyadı seçimleri ise polis­lerin ruh hâline göre değişi­yordu. Kimi karakol görevlileri Öksüz, Talihsiz, Üzgün, Yoksul gibi bebeğin acıklı durumunu yansıttığı düşünülen soyadları seçerken, kimileri de tam ter­sine Bahtıaçık ya da Bahtıgüzel gibi soyadlarını tercih etmiş­lerdi. Eğer bebek kışın soğukta bulunduysa, Üşümez soyadı koymak da bir polis âdetiydi.

    huzursuz-insanlar

    Sokakta “bulunmuş” ço­cuklara Buluş adı konulması polislere çok parlak bir buluş olarak görünmüş olmalı ki, 1950’lerden 2000’lere kadar pek çok kimsesiz çocuğun adı veya soyadı da Buluş olmuştu. Örneğin, İstanbul-Tahtakale’de polisler Ağustos 1981’de bulu­nan bir bebeğe 1981’in Atatürk Yılı ilan edilmiş olması vesile­siyle Atatürk’ün annesi Zübey­de Hanım’ın ismini vermişler, soyadını da Buluş koymuşlardı.

    Kimi zamansa, Mehtap So­kak’ta bulunduğu için Mehtap adı verilen bebek örneğindeki gibi, çocuğun bulunduğu mevki önem kazanıyordu.

    Buraya kadar adı-soyadı zikredilenler şanslı sayılırlardı. Hattâ 1974 Kıbrıs Harekatı sıra­sında bulunduğu için Mücahit Kıbrıslı; adliyede bulunduğu için Adli; Boğaziçi Ekspresi tre­ninde bulunduğu için Boğaziçi Buluş; seçim sabahı bulunduğu için Seçim adı verilen bebekler dahi şanslıydı diyebiliriz.

    Polis memurlarının yaratıcı­lıkta sınır tanımadığı örnekler de vardı. Bunlar, terkedilmenin üstüne hayat boyu acayip isim­ler taşımak zorunda kalmak gibi ikinci bir talihsizliğe uğra­yan çocuklardı. Gazete haber­lerine yansıyan bu isimlerden kimileri şöyleydi: Karakol (karakol yakınında bulunan kız), Bulduk (parkta bulunan kız), Bostan (karpuz sergisinde bulunan erkek)…

    Yine bazı gazete haberle­rinden, polislerin bu işi iyice benimsedikleri ve kimi du­rumlarda kimsesiz olmayan çocuklara da isim koyduklarını anlaşılıyordu. Örneğin, Tercü­man gazetesinin 19 Şubat 1964 tarihli haberine göre Akhisar’da pazardan evine dönerken yolda doğum yapan kadın, polisler ta­rafından bebeğiyle birlikte has­taneye götürülmüştü. Sıra isim koymaya gelince artık alışıldığı üzere polisler devreye girmiş ve erkek bebeğe Hemengeldi adını koymuşlardı!

    2000’lere gelindiğinde ise polisler daha çok gündemdeki ünlü isimlerini seçmeye başla­dılar. 2003’te Çocuk Esirgeme Kurumu’nun açıkladığı verilere göre son 3 sene içinde terkedil­miş çocuklara polisler tarafın­dan en çok verilen isimler, Gül­ben Ergen, Hasan Şaş, Tarkan ve Gülşen’di. Aynı verilerdeki soyadı tercihi sıralamasına bakıldığında işler iyice tuhaf­laşıyordu. 1999 depreminin etkisiyle Deprem, milenyuma girişin etkisiyle İkibin soyadla­rının seçilmesi bir yere kadar anlaşılabilirdi ama, listedeki şu 3 soyadı karakolda isim koyma akımının 50 yıllık tarihinin belki de zirvesiydi: Kimsesiz, Yolsuzlar ve Perişan!

    Çocuk Esirgeme Kurumu’nun 2003’te terkedilmiş bebekle­re konulan ad ve soyadlarıyla ilgili verileri açıklaması da bir ilkti. Kurum senelerdir devam eden ve birçok kimsesiz çocuğa ilerleyen yaşlarında ayrı bir yük getiren meseleye kamuoyunun dikkatini çekmek istemiş ve açıklanan veriler 31 Ağustos 2003 tarihli gazetelerde haber olarak yer almıştı. Haberler etki yaratmış olmalı ki, o yıldan iti­baren çocukların nüfus kaydın­da esas alınacak isim tutanakla­rı karakollarda değil, eskisi gibi Çocuk Esirgeme Kurumu’nda düzenlenmeye başlandı.

  • Asipin Kenan Asabrin İsmet Asipirol Necati Asepitin İdris!

    Asipin Kenan Asabrin İsmet Asipirol Necati Asepitin İdris!

    Türkiye’de 1920’lerde piyasaya sürülen Aspirin’in ağrı kesici piyasasına egemen olması üzerine yerli eczacılar da harekete geçmiş ve Aspirin’i çağrıştıran Asipin, Asabrin, Asipirol, Asepitin gibi markalarla ilaç üretimine başlamıştı. Bu ilaçlar eczanelerde Aspirin’le birlikte satılıyor, yeni alfabeye henüz geçildiği için birçok kişi yazım farkını anlayamıyordu.

    Bayer ilaç firmasının 1899’da toz, 1915’te tablet olarak piyasaya sürdüğü Aspirin, kısa sürede büyük satış rakamlarına ulaşmıştı. Türki­ye’de cumhuriyetin ilanından sonra satılmaya başlanınca da aynı şey oldu ve Aspirin kısa sürede en bilinen ağrı kesici markası durumuna geldi.

    Markanın başarısı sahteci­lerin de gözünden kaçmadı­ğından, piyasaya sahte Aspirin sürülmesi fazla zaman almadı. Sahteciler bazı ecza depolarıyla anlaşıyor ve kutuların içindeki ilaçların yarısını sahtesiyle de­ğiştirip piyasaya öyle veriyordu.

    HuzursuzInsanlar

    Sahte ürünlerle mücadele eden Bayer’in bir sorunu da, Aspirin’i çağrıştıran isimlerle piyasaya sürülen yerli ağrı kesi­cilerdi. O yıllarda kendi mar­kalarıyla çeşitli müstahzarlar (kullanıma hazır ilaçlar) üreten İstanbul’daki bazı ecza labora­tuvarları, 1929’dan itibaren As­pirin ismini çağrıştıran Aspis, Asabi, Fenaspin, Asipirol, Asipin, Asepitin, Asporal, Asabrin, Has­pirin gibi ağrı kesicileri satışa sunmuştu. Bu ilaçlar eczaneler­de Aspirin’le birlikte satılıyor, yeni alfabeye kısa süre önce ge­çildiği için vatandaşların kafası karışıyor ve birçok kişi gerçek Aspirin ile diğerleri arasındaki yazım farkını anlayamıyordu.

    Bayer’in buna karşı önlemi büyük bir reklam kampanya­sı oldu. Üzerinde “İzmir Lüks İnciri” yazan bir kutuyla Aspirin ambalajı çiziminin olduğu ilan­larda şöyle deniyordu: “Avrupa­lılar iyi ve nefis incir almak iste­dikleri vakit alameti farikasına dikkat etmek suretiyle halis TÜRK İNCİRLERİ talep ederler. Aspirine ihtiyacı olanlar da aynı şeyi yaparak hakiki ALMAN AS­PİRİNİ talep etmeli ve alameti farikası olan salip (haç) şeklin­deki BAYER isminin her paket ve tablet üzerinde bulunmasına dikkat eylemelidir.”

    İncirli reklamın tütünlü ver­siyonunda ise “Tütüncünüzden her zaman içtiğiniz sigaradan istediğiniz vakit sizi başka ucuz sigaralardan almanız için iknaa çalışırlarsa ne cevap verirsiniz? Tabiatıyla istediğiniz marka­yı almakta ısrar edeceksiniz. Şimdi size başka bir misal: Ec­zaneden Aspirin istiyorsunuz. Satıcı elinize hakiki olmayan bir Aspirin veriyor ve ‘bu da o kadar iyidir’ diyor. Hayır, bu bir taklittir ve hiçbir zaman aslı kadar iyi olamaz. Aspirin dün­yayı kaplayan şöhretini yoktan kazanmamıştır.”

    “Yerli Aspirinler” ise Bayer’in reklam kampanyasından pek etkilenmişe benzemiyorlar­dı. Hattâ kendilerine taklitçi denilmesine bozulmuş gi­biydiler. Örneğin, Asipirol’un gazete ilanlarında “Asipirol, yerli Aspirin değildir. Avru­pa’da üretilen benzerlerinin fevkindedir. Faydasızlığını ispat edene ikramiye verilir” denili­yordu. Reklam sloganlarından biri “Asipin alırsan, hacı yatar sen yatmazsın” olan Asipin’in ilanlarında ise “fahiş fiyatla sa­tılan ecnebi markalardan, tesiri aynı olmakla beraber fiyatça ehvendir. Kıymeti olmadığını ispat edene 1000 lira ikramiye verilir” denilmekteydi.

    Bir süre sonra Aspirin rek­lamlarındaki Bayer logosu daha büyük kullanılmaya başlandı. Ancak Asabrin’in üreticisi İsmet Bey’in de bir planı vardı. Kudret Emiroğlu’nun Gündelik Hayatımızın Tarihi kitabında aktardığına göre, 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca kendisine Ba­yer soyadını almıştı; fakat Bayer firmasının avukatları “Yok artık! Bu kadarı da fazla” diye­rek mahkemeye başvurunca vazgeçmek zorunda kalacaktı.

    O yıllarda Afyon’da eczacılık yapan Hüsnü Bey ise gözler­den uzakta olmanın avantajını kullanmış ve kendisine Bayer soyadını almayı başarmıştı. Sonradan İstanbul’a taşınıp önce “şifa kaynağı millî marka” diye tanıttığı Asporal’ı üretip, gazete ilanlarında Bayer logo­sunu andıran ama ondan çok daha havalı olan Hüsnü Bayer logosunu kullandı; arkasından Haspirin’i piyasaya sürdü.

    Bayer firması, 1930’lu yıl­larda birkaç kez Aspirin ismini çağrıştıran markalarla ilgili tedbir kararı aldırmıştı. Bunun üzerine diğer markaların sahibi eczacılar da ilaçların adına kendi isimlerini eklemeye baş­ladılar. Asipin Kenan, Asipirol Necati, Asepitin İdris ve Asabrin İsmet markaları böyle doğdu. Bunların üretimine ve satışına yasal bir engel yoktu.

    2. Dünya Savaşı sonrası çıkarılan yeni yasalar nede­niyle Aspirin’i çağrıştıran tüm markalara yasak geldi. Bunun üzerine üretici firmalar Nev­rol, Derman, Alpogan, Sefalin, Nevrozin, Neokürin ve Fevrozin gibi Aspirin’i çağrıştırmayan yeni isimlerle yollarına devam etti. Ancak 1950’lere gelindi­ğinde ithalatın kolaylaşması ve ilaç piyasasında yapılan düzen­lemeler nedeniyle küçük ecza laboratuvarlarının çoğu ilaç üretiminden çekildi ve eczane olarak hizmet vermeye başladı. Bayer firması Aspirin’i 1954’ten itibaren Türkiye’de de üretmeye başlayacaktı.

  • Kıbrıs Türk toplumu: Önce ‘millet-i hakime’sonra ‘millet-i mahkume’

    Kıbrıs Türk toplumu: Önce ‘millet-i hakime’sonra ‘millet-i mahkume’

    Kıbrıs’ın resmen İngiliz sömürgesi olduğu 1925 yılı, 1878’de Osmanlı Devleti’nden resmen kopmasından sonraki dönüm noktasıydı. Önce Rumlar sömürge yönetimine karşı ayaklandılar; sonrasında Kıbrıslı Türklerle Rumlar çatıştılar. Türkiye ve Yunanistan’ın dahil olması işleri iyice karıştıracak, iki toplum arasındaki köprüler atılacaktı.

    Kıbrıs’ın Osmanlı yöneti­minden çıkıp İngilizlerin eline geçtiği 1878’de 180 bin civarında olan nüfusunun %74’ü Rumlardan, %25’i Türkler­den, %1’i Maruniler, Ermeniler ve diğer topluluklardan oluşuyordu. Osmanlı millet sistemine son veren İngilizler modern bir devlet yapısı kurma çalışmalarına baş­ladılar. 1882’de Yasama (Kavanin) Meclisi açıldı. 24 kişilik Meclis’te 12 Rum ve 3 Türk temsilci ile 9 İngiliz üye yer alıyordu.

    Yeni dönem, 3 asırdan beri devam eden Osmanlı döneminde “millet-i hakime” olarak idari kadroları elinde tutan Kıbrıslı Türkler için büyük bir şok oldu. Bu dönemde, Anadolu’daki Müslümanlar gibi Kıbrıslı Türkler de ticarette ilerleyememişler, ticarete dayalı bir orta sınıf da ortaya çıkmamıştı. Yönetici-me­mur elitler dışında Kıbrıs Türk toplumunun büyük çoğunluğunu yoksul köylüler oluşturuyordu.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-2
    İngiliz dönemi başladıktan hemen sonra Ortodoks din adamlarının Lefkoşa’daki Faneromeni Kilisesi’ndeki Britanya bayrağını kutsama törenini gösteren çizim. Kilise günümüzde Rum tarafında, sınıra 250 metre uzaklıkta. (The Graphic, 17 Ağustos 1878).

    Osmanlı yönetiminin bitişini sevinçle karşılayan Rumlar ise yeni döneme avantajlı girmişti. Zaten Ada’daki en güçlü kurum, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ydi. İstanbul Fener Rum Patrikha­nesi’nden bağımsız olan Kilise, Ada’nın Katolik egemenliği altında bulunduğu Lusignanlar dönemi (1192-1489) ile Venedikliler dönemin­de (1489-1571) baskı altına alınmıştı. Buna karşın Ada’nın çoğun­luğu Ortodoks inan­cını muhafaza etti. Kıbrıs 1571’de Osmanlı yönetimine girdikten sonra Anadolu’dan göçmenler getirilse de Ortodoks nüfusun çoğunluk yapısı değiş­medi. Osmanlı Devleti, Venediklileri destek­lediğini düşündüğü Kıbrıslı Katoliklere Ortodoks ya da Müslüman olma ya da Ada’yı terketme seçe­neklerini sunarken, Ortodoks Kilisesi’ne birçok imtiyaz tanıdı. Artık kilisenin başı olan başpis­kopos, Ortodoksların lideri ve ulusal sözcüsü (etnarh) olarak tanınacaktı.

    Kilise 1660’tan itibaren Or­todoksların vergilerini toplayıp kendi payını almaya da başladı. Müslüman azınlık payitahtla ancak valilik üzerinden ilişki kurabilirken Ortodokslar ara­cısız görüşebiliyordu. En güçlü zamanını Osmanlı yönetiminde yaşayan Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, İngiliz döneminde vergi toplama gibi önemli imtiyazlarının bir bö­lümü geri alınsa da Rum toplumu içindeki gücünü korumuştu.

    Osmanlı döneminde “millet-i mahkume” olarak sınıflandı­rıldıkları için idari kadrolardan uzak kalan Rumlar, bun akarşın Kıbrıs ticaretine hakimdi. İngiliz dönemiyle birlikte yeni yolların yapılması iç piyasayı geliştirmiş, dış ticaret hacmi de büyümüştü. Rumlar, Ada’nın sermaye biriki­mine sahip tek toplumu olarak yeni iş alanlarına da egemen oldular. İngilizlerin tarıma açmak için satışa çıkardıkları büyük araziler de sermaye birikimi sayesinde Rumların eline geçti.

    Osmanlı döneminde açıktan faaliyet yürütemeyen Enosis (Yunanistan’la birleşme) yanlıları da atağa kalkmıştı. Bayraktar­lığını Kilise’nin yaptığı Enosis düşüncesi, onyıllardır zaten Ada Rumlarının gündemindeydi. Kıbrıslı Rum gönüllüler, 1821’de başlayan Yunan ayaklanma­larına da katılmış ve Osmanlı yönetimi buna birçok Ortodoks din adamını idam ederek cevap vermişti. Kıbrıslı Rumların Helen milliyetçiliğine aidiyet duygusu zaman geçtikçe daha da güçlendi. İngiliz egemenliği 25. yılını doldurduğunda Yunanistan’da kutlanan tüm bayramlar Kıbrıslı Rumlar tarafından da kutlanıyor; okullarda Yunanistan’dan gelen kitaplar okutuluyor; öğretmenler öğrencilerine, kiliselerde papaz­lar cemaatlerine Helen milliyet­çiliği aşılıyordu. Dinsel kimlikle ulusal kimlik eklemlenmeye, Rumların ulus bilinci Kıbrıslı Türklerden daha erken dönemde oluşmaya başlamıştı.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-1
    İngiliz gezgin John Thompson’ın, 1878 sonbaharında Mağusa’nın Ovgoros (bugünkü Ergazi) köyünde fotoğraflarını çektiği Kıbrıslı Türkler.

    Kıbrıslı Rumlara Enosis düşüncesinin hayalden ibaret olmadığını gösteren en önemli gelişme ise Ortodoksların 19. yüzyıl boyunca defalarca ayaklandığı Girit’in 1898’de fiilen Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasıydı. Girit’in Enosis idealini gerçekleştirmesi Kıbrıs Rum toplumunda büyük coşkuyla karşılandı, kutlamalar yapıldı.

    Ne ekonomik güce ne de Ortodoks kilisesi gibi güçlü ve bağımsız, toplumu harekete geçirme kapasitesine sahip bir kuruma sahip olmayan Kıbrıslı Türkler, Ada’nın da Yunanistan’a bağlanmasının yüzyıllardır yaşa­dıkları toprakları terketmeleri anlamına geleceğini biliyorlardı. Kendi derdine düşmüş Osmanlı Devleti’nin de Kıbrıslı Türklerle ilgilenecek durumu yoktu.

    Osmanlı Devleti 1. Dünya Sa­vaşı’na İttifak Devletleri safında katılınca, İngilizler 1878’den beri yönettikleri Kıbrıs’ı 1914’te ilhak ettiler. İngilizler ertesi yıl, Yunanistan’ın 1. Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri safında katılıp Bulgaristan’a savaş açması kar­şılığında Kıbrıs’ta Enosis’i kabul etmişlerdi ama, birçok başka sorunla boğuşan Yunanistan kralı buna yanaşmamıştı.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-3
    Lozan Antlaşması sonrası Türkiye vatandaşlığını seçen Mehmet Mustafa Bey ve Halide Hanım’la iki çocuklarının Ağustos 1926’daki Türkiye’ye geçiş belgesi.

    Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nı Kıbrıslılar da yakından takip etti. Yunan ordularının Anadolu’da ilerlemesine Rum­lar, savaşın sonucuna Türkler sevindi.

    1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, Kıbrıs’taki fiili İngiliz işgalini resmîleştirdi. Kıbrıslı Türkler, Türkiye veya İngiliz vatandaşlıklarından birini seçeceklerdi. Türkiye vatandaşı olanlar Anadolu’ya göçetmeye başladılar. İngiliz vatandaşlığını seçenlerin bir bölümü de İngil­tere’ye veya Britanya kolonisi ülkelere göçetti. Zaten sömürge yönetimi uzun zamandır Kıbrıslı Türklerin göçünü teşvik ediyor­du. 10 Mart 1925’te Kıbrıs resmen majestelerinin sömürgesi (Crown Colony) ilan edildiğinde, 1878’de 180 bin olan Kıbrıs nüfusu 250 bine çıkmış; Rum nüfusun oranı %74’ten %80’e yükselirken, Türklerin oranı %25’ten %20’nin altına düşmüştü.

    Sömürge ilanından he­men sonra Rumlar arasında sömürgecilik karşıtı bir mu­halefet hareketi oluşmaya ve hızla güçlenmeye başladı. Ekim 1931’de Rumlar, ilk isyanı çıkardı. Ada’nın dörtbir köşesindeki resmî İngiliz binaları saldırıya uğradı, Lefkoşa’daki isyancılar sömürge valisinin konağını ateşe verdi. Koloni yönetiminin buna yanıtı sert oldu. Yasama Meclisi feshedildi, partiler ve sendikalar kapatıldı. Belediye seçimleri askıya alındı.

    Kıbrıslı Türkler ise kendi aralarında ikiye bölünmüşler­di. İlk grup, Osmanlı dönemi elitlerinin öncülük ettiği geleneksel Müslümanlardı. Bu grup cumhuriyet devrimlerine mesafeli durmuş, sözgelimi feslerini çıkarmamışlardı. Diğer grupta, cumhuriyetin ilanından sonra Kıbrıs’ta da şekillenmeye başlayan Türk kimliği etrafında birleşen Kemalist milliyetçiler vardı. İlk gruptakiler sömürge yönetimiyle bütünleşmişlerdi ve Helen milliyetçiliğinin üzerine bir de Türk milliyetçiliğiyle uğraşmak istemeyen İngilizlerin yakından izlediği Kemalist grubun faaliyetlerini sömürge yönetimine rapor ediyorlardı!

    İngiliz yanlısı kesimin en önemli ismi, günümüzde Kıbrıslı Türklerin “Sir Münir” olarak ha­tırladığı Mehmet Münir Bey’di. İngilizler, Osmanlı bakiyesi vakıf mallarını yöneten Evkaf (Vakıf­lar) İdaresi’nin başına 1925’te Mehmet Münir Bey’i getirmişti. Böylece 1948’e kadar uçsuz-bu­caksız vakıf arazilerinin ve diğer mülklerin nasıl el değiştireceğini veya nasıl değerlendirileceğini, kuşkusuz İngilizlerin gözetimin­de, Mehmet Münir Bey belirledi. Hizmetleri elbette karşılıksız kalmamıştı. 1928’de Kral 5. George’la görüştürüldü; 1931’de Britanya İmparatorluk Nişanı ile ödüllendirildi; 1937’de Kral 6. George’un taç giyme törenine 1931 İsyanı sonrası sömürge yönetiminin baskısı nedeniyle Enosis yanlısı hareket büyük oranda yeraltına çekilmişti. 1940’lara gelindiğinde Rum siyasetinin tüm kesimleri Enosis düşüncesine inanıyordu. İngilizlerin 2. Dünya Savaşı nedeniyle baskıları gevşettiği 1941’de kurulan komünist AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) bile, 1943’te “Türklere de eşit haklar tanıyan bir Enosis”ten yana olduğunu açıklamıştı.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-5
    1950’lerin başlarında Atina’da üniversite öğrencilerinin düzenlediği Enosis mitinginde Britanya bayrağı yakılıyor.

    Savaş sonrası yeniden şekillenen dünya 1950’li yıllara ABD öncülüğündeki Batı Bloku ile Sovyetler Birliği öncülüğün­deki Doğu Bloku arasındaki Soğuk Savaş’la girdi. 1990’lara kadar dünyadaki hiçbir siyasi gelişme, bu iki blok arasındaki mücadeleden bağımsız düşünü­lemeyecekti.

    Türkiye, Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra Boğazlar’da askerî üsler kurma ve sınır değişikliği gibi taleplerde bulunmasıyla başgösteren Sovyet yayılmacılığı tehdidine karşı Batı Bloku’nda yer almaya çalışıyordu. Yunanistan’da ise 1946’da komünistler ayak­lanmış ve 3 yıl sürecek içsavaş başlamıştı. ABD Başkanı Harry Truman 1947’de Türkiye ve Yuna­nistan’ın Sovyet yayılmacılığına karşı korunmasını amaçlayan ve Truman Doktrini diye anılan planı açıkladı. 1949’da Yunanistan’daki komünist isyan bastırıldı. Yuna­nistan ve 1950’de Kore Savaşı’na asker gönderen Türkiye, 1952’de NATO üyesi oldular.

    Yunanistan ve Türkiye artık Batı Bloku’nda yer alan iki müttefik ülkeydi ama tarihin garip bir cilvesiyle 1930’da Atatürk ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’un başlattığı dostluk siyaseti, her iki ülkenin NATO ittifakında buluştuğu 1950’lerde Kıbrıs anlaşmazlığı yüzünden son bulacaktı.

    1950’de Ada’nın kaderini etkileyen bazı gelişmeler yaşan­mıştı. Rumlar, 15 Ocak 1950 günü düzenlenen dinî törenden sonra Ortodoks Kilisesi’nin komünist AKEL’le anlaşarak düzenlediği referandum için sandık başına gitmiş ve oy kullananların %97’si Yunanistan’a bağlanma yönünde tercih bildirmişti.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-4
    Rumların Ekim 1931’de başlayan Enosis ayaklanması sırasında Lefkoşa sokaklarında 2 Britanya askeri ve yardımcı polis olarak çalışan Kıbrıslı Türk. Türkiye’deki cumhuriyet devrimlerini benimsemeyen Kıbrıslı Türkler feslerini henüz çıkarmamıştı.

    Referandum yapılması kararında etkili olan Enosis yanlısı din adamı Makarios’un Başpiskopos seçilip Kıbrıslı Rumların ruhani lideri olması da 1950’nin önemli olaylarından biriydi. Başpiskoposluk görevine başlarken Enosis için çalışacağı sözünü veren Makarios art arda yaptığı Yunanistan ziyaretle­rinde, kamuoyunu kullanarak Yunan hükümetini etkilemeyi planlamıştı ve başarılı da oldu. Yunanistan’ın dörtbir köşesinde Kıbrıs’ta Enosis talep edilen mitinglere katılım artıyordu.

    1950’lere girilirken Türki­ye’nin, Ada’daki statükonun korunması dışında bir Kıbrıs politikası yoktu. Enosis talebine karşı Kıbrıslı Türklerle daya­nışma için büyük kentlerde düzenlenen mitingler başlamış olsa da, ne kamuoyunda ne de siyasette kuvvetli bir Kıbrıs duyarlılığından sözetmek mümkün değildi. Öyle ki Dışiş­leri Bakanı Necmettin Sadak, Rumların kendi aralarında düzenledikleri referandumdan 10 gün sonra, 25 Ocak 1950’de yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: “Kıbrıs meselesi diye mesele yoktur. Çünkü Kıbrıs bugün, İngiltere’nin hakimiyet ve idaresi altındadır ve İngiltere’nin Kıbrıs’ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğiliminde olmadığı hakkında kanaatimiz vardır. Bu böyle olunca, gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar, gereksiz yere yoruluyorlar.”

    Yunanistan’ın 1954’te konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıyarak ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesinin Kıbrıs’ta da uygulanmasını ve Ada’da bir referandum yapılmasını talep etmesi ise Türkiye’de kamuoyu­nu hareketlendirdi.

    Kıbrıs mitingleri Anadolu’ya yayılıp kitleselleşmeye başladı. Özellikle Hürriyet gazetesi bu süreçte önemli bir rol üstlendi. Miting meydanlarında “Kıbrıs Türk’tür” sloganları atılırken, 24 Ağustos 1954’te başkanlığını Hürriyet’te çalışan gazeteci Hikmet Bil’in yaptığı Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruldu. Hürriyet öylesine heyecanlıydı ki, Doğan Nadi Cumhuriyet’te Hürriyet’in sahibi ve başyazarı Sedat Simavi’yi kastederek “Yahu üzmeyelim Sedat’ı bu kadar, versinler şu adayı çocuğa, ondan değerli mi?” mealinde, işi şakaya alan yazılar yazıyordu.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-7
    Sömürge askerleri, 1 Nisan 1955’teki EOKA saldırılarından sonra toplumsal olaylara müdahale tatbikatında. Kamyonetin üzerindeki pankartta İngilizce, Yunanca ve Türkçe “Dağılmazsanız vuracağız” yazıyor.

    Temmuz 1952’de Makarios’un da katılımıyla Atina’da yapılan ve hem Kıbrıs’tan hem Yunanis­tan’dan milliyetçilerin katıldığı bir toplantıda Enosis’i hedefleyen illegal bir örgüt kurma düşüncesi ortaya atılmıştı. Bir süre sonra Yunan Ordusu’nda görev yapan ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki Trikomo (bugünkü Yeni İskele) doğumlu olan faşist Albay Georgios Grivas, Makarios’u gerilla savaşının başarılı olacağına ikna etti. Böy­lece 1953’te, EOKA (Kıbrıslıların Ulusal Mücadele Örgütü) kurul­du. Ada’dan topladığı gönüllüleri Yunanistan’a götürüp eğitmeye başlayan Grivas, orduyla resmî bağı kalmaması için emekli edildi ve 1954’te karargahını Kıbrıs’a taşıdı. Grivas 1919-22’de Anado­lu’daki işgalci Yunan Ordusu’nda görev almış ve Yunanistan İçsa­vaşı döneminde de komünistlere karşı savaşmıştı.

    EOKA, sömürge yönetimine yönelik ilk saldırıları 1 Nisan 1955 gecesi, birçok İngiliz hedefini bombalayarak gerçekleştirdi. İlk eylemler Rum toplumunun sempatisini kazanınca EOKA saldırılarını arttırdı; Yunanis­tan’dan Kıbrıs’a gönderilen silah ve mühimmatın gizlice Kıbrıs’a sokulmasının da yardımıyla kısa sürede güçlü bir örgüt durumuna geldi.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-6
    1950’de Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu seçildiğinde Enosis için çalışacağı sözünü veren Makarios, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olacaktı.

    Kıbrıs’ta polis olmak Rumlar tarafından “sömürgeci işbir­likçisi” olarak nitelendirilmek anlamına geldiği için, o zamana dek polislik mesleğine daha çok Türkler ilgi göstermişti. EOKA eylemlerinden sonra İngilizler yeni kadrolar açıp çok iyi koşullar sunarak daha fazla Kıbrıslı Türk’ü polis olarak işe almaya başladı. Sömürge yönetimi böylece Rumların silahlı örgütü­ne karşı bir alternatif geliştirip iki toplum arasındaki güç farkını kısmen de olsa dengelemeyi ve Rum tarafındaki ayaklanmaları daha kolay bastırmayı amaçla­mıştı. 1958’e gelindiğinde Ada’da 1.700 Türk, 70 Rum polis vardı. Yedek polis gücünde ise 542 Türk’e karşılık hiç Rum bulun­muyordu.

    Bu dönemde nihayet Ankara da artık Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde söz hakkı olduğunu ifade etmeye başladı. Dışişleri Bakanlığı’nda bir Kıbrıs Komis­yonu kuruldu. İngiltere, Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için 29 Ağustos 1955’te Londra’da başlayan konferansa Türkiye’yi de davet ederek Yunanistan’ın Kıbrıs’ta referandum talebini savuşturmak istiyordu; öyle de oldu ve konferans sonuç alına­madan dağıldı.

    Konferansın sürdüğü 5 Eylül 1955’te Kıbrıs Türktür Cemiye­ti’nin yaptığı açıklama ertesi gün Hürriyet’in manşetinde “Kıbrıs’ta tedhiş için Yunanlılara ihtar” başlığıyla yer almıştı. Aynı gün yine aynı cemiyetin önayak olduğu, İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik 6-7 Eylül Pogromu başlayacaktı. Olayların bahanesi Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba konulduğu haberle­riydi ama, gerekli zemini aylardır süren Kıbrıs gerilimi sağlamıştı. 7 Eylül’de Kıbrıs Türktür Cemi­yeti kapatıldı ve yönetim kurulu üyeleri tutuklandı.

    1955’te Mısır’ın İngiliz askerlerinin ülkeden ayrılması kararını alması, Kıbrıs’ı İngiliz­ler için stratejik hâle getirmiş, 1956’daki Süveyş Krizi ise Ada’nın askerî önemini bir defa daha hatırlatmıştı. 1930’lardan beri Kıbrıs’ın geleceğiyle ilgili politikaları tam net olmayan İngilizler, bu gelişmelerden sonra Kıbrıs’taki varlıklarını sürdürmeye karar verdi.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-8
    1955’te Bursa’da düzenlenen Kıbrıs mitingi.

    Türkiye bu süreçte, Enosis talebine karşılık Ada’nın iki toplum arasında paylaşılmasını (taksim edilmesini) öngören “Taksim tezi”ne geçti. Taksim önerisi İngilizler için çok kulla­nışlıydı ve Enosis karşısında bir dengeleme aracıydı. Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının mimarı olan Fatin Rüştü Zorlu Dışişleri Bakanı olduktan 2 ay sonra, 26 Ocak 1958’de, Başbakan Adnan Menderes, Türkiye’nin “Taksim tezi”ne geçtiğini ve Ada’nın Rum­larla Türkler arasında adaletli bir şekilde bölünmesi yolunda çaba harcayacaklarını açıkladı.

    Ertesi gün bu açıklamayı kutlamak için Lefkoşa Sara­yönü’nde gösteri düzenleyen ve çoğunluğu lise öğrencisi olan Kıbrıslı Türkler, sömürge askerlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı ve tarihe 27-28 Ocak Olayları diye geçen olaylar başla­dı. 5’i Lefkoşa’da 2’si Mağusa’da 7 Kıbrıslı Türk’ün öldüğü, 30’unun yaralandığı bu hadise, Kıbrıslı Türklerle sömürge yönetiminin fiziki olarak karşı karşıya geldiği ilk hadiseydi.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-9
    1955’in yaz aylarında İstanbul’da yapılan Kıbrıs mitinglerinden birine babasıyla katılan çocuğun vücuduna Kıbrıs haritası çizilip “Kıbrıs Türktür” yazılmış. (Cengiz Kahraman Arşivi)

    Türkiye, “Taksim tezi”ne geçtikten sonra Kıbrıs’taki çatışmalara doğrudan dahil oldu. EOKA’nın Kıbrıslı Türklere yönelik saldırılara da başladığı 1957’de, Kıbrıslı Türk liderler Rauf Denktaş ve Burhan Nal­bantoğlu ile Türkiye konsolos­luğunda çalışan Kemal Tanrı­sevdi illegal silahlı örgüt Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular. Resmî tarih anlatısına ve kuruculardan Denktaş’ın sonradan anlattıklarına göre, kurucular arasında konsolos­luk görevlisi olmasına karşın TMT’nin ilk dönemde Türkiye’y­le organik ilişkisi yoktu. Örgüt 1958’in yaz aylarında doğrudan Türkiye’nin kontrolüne girecek; TMT’yi örgütlemek için Kıbrıs’a banka müfettişi ve öğretmen kimliği altında Kore’de savaş tecrübesi edinmiş subaylar gönderilecekti.

    Günümüzde KKTC’de kimi siyasi partiler ve dernekler, TMT’nin kuruluş gününü Türki­ye’den gönderilen ilk subay olan Albay Ali Rıza Vuruşkan’ın TMT yönetimini devraldığı 1 Ağustos 1958 olarak kabul ederek her yıl 1 Ağustos’ta kutlama yapıyor (buna karşın, İngiliz arşivlerinden çıkan ve yakın zamanda hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de med­yaya yansıyan bazı “TMT Merkez Komitesi” imzalı bildiriler, örgütün bu tarihten önce silahlı eylemlere başladığını kanıtlıyor).

    TMT ilk zamanlarında Kıbrıs Türk toplumuna kendi meş­rebince “çekidüzen vermeye” girişmiş, toplum liderliği gibi düşünmeyen Solcu Kıbrıslı Türklere baskı kurmuştu. İki toplumun ortak sendikası PEO’ya üye yüzlerce Kıbrıslı Türk işçi, TMT’nin tehditleri sonucu istifa edip yeni kurulan Türk sendika­larına üye olmaya zorlandı.

    Kıbrıslı Türklerle Rumların birlikte kutladığı 1958 1 Mayıs’ın­dan sonra muhalif Türklere yönelik şiddet eylemleri başladı. 22 Mayıs’ta PEO’nun Türk Bürosu Başkanı Ahmet Sadi uğradığı silahlı saldırıdan eşiyle birlikte yaralı kurtuldu. 2 gün sonra İnkılapçı gazetesinin yazı işleri müdürü Fazıl Önder, 1 hafta sonra berber Ahmet Yahya öldürüldü. 26 Mayıs 1958 tarihli “TMT Merkez Komitesi” imzalı bildiri­de, “satılmış Kızıl soysuzlar hak ettikleri cezayı buldular” ifadesi kullanılıyor; 31 Mayıs 1958 tarihli bildiride ise Ahmet Yahya’nın öldürülmesi “gerçek Türk olmayan bir hain daha, vurucu timlerimiz tarafından yokedil­miştir” denilerek üstleniliyordu. TMT’nin 3 Temmuz 1958’e kadar devam eden silahlı saldırılarında Ahmet İbrahim öldürüldü, 5 Kıbrıslı Türk yaralandı (TMT kurucularından Rauf Denktaş, bu cinayetleri örgütün işlediğini hiçbir zaman kabul etmedi ve “karanlık güçlerin işlediği faili meçhul cinayetler” olarak nitelendirdi).

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-10
    1958’de EOKA militanlarına yönelik Mağusa’daki operasyonda gözaltına alınanlar.

    EOKA ve TMT’yi değerlendi­rirken, 1950’lerde NATO üyesi ülkelerde “komünizm tehlikesine karşı savaşmak için” kontrgerilla organizasyonlarının kurulduğu­nu, her iki örgütün arkasında da “anavatan”lardaki bu yapıların olduğunu hatırlamak gerekir. Türkiye’de bu örgütlenme 1952’de Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Hususi ve Yardımcı Muharip Birlikleri adıyla kurulmuş, ertesi yıl adı Seferberlik Tetkik Kurulu olarak değişmişti. 1955’te kurulan Yunanistan’daki muadili ise Dağ Baskın Birlikleri adını taşıyordu. En büyük siyasi partisi komünist AKEL olan Kıbrıs, her şey bir yana, NATO üyesi Türkiye ve Yunanis­tan için komünizm tehdidi altında bir yerdi.

    1958’in yaz aylarında EO­KA’nın Kıbrıslı Türklere yönelik artan saldırılarına TMT’nin de karşılık vermesi üzerine toplum­lararası çatışmalar şiddetlendi. EOKA’nın 12 Temmuz 1958’de Sinde Katliamı olarak bilinen saldırıda 5 Kıbrıslı Türk’ü öldür­mesiyle başlayan bir dizi kanlı olay yaşandı. Aynı gün Gönyeli’de 8 Rum öldürüldü. 13-20 Temmuz tarihleri arasındaki 4 ayrı EOKA saldırısında ise aralarında çocukların da olduğu 11 Kıbrıslı Türk öldürülecekti. İngiltere’nin Yunanistan ve Türkiye nezdin­deki girişimleriyle 4 Ağustos’ta ateşkes ilan edildi.

    Ateşkes sonrası ortalık sakin­leşmişti. Ancak iki taraf da bunun geçici bir durum olduğunun farkındaydı ve boş durmuyordu. TMT, Türkiye’ye silahlı eğitim için gönüllü göndermeye ateşkes kararından hemen sonra başladı. Eğitimi tamamlayanlar bir yan­dan Ada’daki TMT hücrelerinde görevlendiriliyor, bir yandan da gençlere silah eğitimi veriyor­lardı. Türkiye’den “bereketçiler” denilen balıkçıların getirdiği silahların bir bölümü zamanı gelince kullanılmak üzere “çanak” adı verilen çukurlara gömülüyordu.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-11
    İki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin zeminini hazırlayan Zürih Antlaşması’nın Şubat 1959’da imzalanmasından sonra Ankara’dan Lefkoşa’ya dönen Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük (ortada) ve yardımcısı Rauf Denktaş (solda) binlerce kişi tarafından karşılanıyor.

    Kısa sürede büyüyüp pro­fesyonelleşen TMT üyelerine “arı” adı veriliyordu. Bu “arı”lar birleşerek “oğul” birimlerini oluşturuyor, “oğullar”ın birleş­mesine “petek”, “petek”lerin içinde bulunduğu bölge örgütüne “kovan” deniliyordu. “Kovan”lar kasabalarda “serdar”lara, kent­lerde “sancaktar”lara bağlanırdı. 6 sancaktar Lefkoşa, Lefke, Mağusa, Limasol, Baf ve Larnaka bölgelerinden sorumluydu. “San­caktar”ların ve dolayısıyla tüm teşkilatın başında ise “bayraktar” vardı. Kıbrıs’taki ilk bayraktar, Türkiye İş Bankası müfettişi Ali Conan kimliği ile Lefkoşa’ya yerleşen Albay Rıza Vuruşkan’dı.

    Ateşkesten sonra Yunanistan ve Türkiye arasında başlayan müzakereler, 1959’da Londra ve Zürih Antlaşmaları’yla sonuçlan­dı. Bu iki antlaşmayla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garan­törlüğünde 16 Ağustos 1960’ta ilan edilecek bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temelleri atıldı.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-12
    1963 sonunda başlayan toplumlararası çatışma döneminde Beşparmak Dağları’ndaki Saint Hilarion Kalesi’ni savunan TMT mücahitleri (üstte, solda) ile mücahitlere karşı mevzilenen EOKA milisleri. (Birleşmiş Milletler Arşivi)

    Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi­ğinde, Rumlar Ada nüfusunun %80’ini, Türkler %18’ini oluştu­ruyordu. Yeni sistemde cumhur­başkanı Rum, yardımcısı Türk olacak; Meclis’teki sandalyeler %70-30 oranında paylaşılacaktı. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan garantör ülkelerdi. Ada’ya 950 Yunan, 650 Türk askeri yerleşti.

    Nüfus oranıyla karşılaştırı­lınca Türk tarafının kârlı çıkan taraf olduğu açıktı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra idam edilecek Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve ekibinin diplomatik başarısıydı bu.

    Tüm dünyada sömürgelerin tasfiye edildiği bir dönemde İngilizler de hem Ada’daki varlıklarını korudukları hem de iki taraf arasında hakem rolünü üstlendikleri için memnundu.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-13

    Ancak daha iki yıl önce sona eren çatışmaların yarattığı kin bir tarafa, birbirlerinin çarşı­sından alışveriş bile etmeyen iki toplumun bağımsız bir ülke bayrağı altında birleşmeleri ve bu yapıyı sorunsuz sürdürme­leri büyük bir sürpriz olurdu. Nitekim Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios, aradan 3 yıl geçmeden anayasa­da değişiklik talebinde bulundu. Makarios anti-komünist bir din adamı olarak komünist AKEL’le Kilise’yi müttefik yapmayı başarmış ama EOKA’yı memnun edememişti. Anayasada yapıla­cak değişikliklerin hem Kıbrıslı Türklerin karar mekanizma­larındaki etkisini kıracağını hem de EOKA’yı yatıştıracağını düşünüyordu. Ancak Türkiye, Kıbrıslı Türklerin kazanılmış haklarından taviz verilmeyece­ğini söyleyerek talebi reddetti. Bu süreç, Aralık 1963’te Rumların Kanlı Noel diye bilinen silahlı saldırılarıyla başlayacak ve 1974’te Türkiye’nin müdahalesi­ne kadar süren aralıksız şiddete sahne olacaktı.

    TEK BİRLİK-BERABERLİK 2. DÜNYA SAVAŞI’NDA

    Kıbrıslı Türkler ve Rumlar aynı saflarda çarpışıyor…

    Sömürge yönetimi 2. Dünya Savaşı başlayınca Kıbrıslı gençleri Britanya Ordusu’na katılmaya çağırmış ve savaş boyunca 16 binden fazla Kıbrıslı Türk ve Rum orduya yazılarak farklı cephelerde görev yapmıştı. Savaş süresince 374 Kıbrıslı asker hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı, binlercesi esir düştü.

    Kıbrıslı Türklerle Rumların 2. Dünya Savaşı’nda Britan­ya ordusu saflarında birlikte savaştıkları Türkiye’de pek bilinmiyor. Savaş 1939’un Eylül ayında patlak verince İngiliz Vali William Battershill, genç Kıbrıslıları Britanya Or­dusu’na katılmaya çağırmıştı. Resmî kayıtlara göre savaş süresince 16 bin 642 Kıbrıslı orduya yazıldı. Bu kişilerden kaçının Kıbrıslı Türk, kaçının Rum olduğuna dair malumat yok, ama bu dönemde orduya yazılan ilk Kıbrıslının Lefko­şa’dan Nevzat Halil olduğu biliniyor.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-KUTU-2
    1939’da Britanya Ordusu’na yazılan ve ertesi yıl Yunanistan cephesine gönderildikten 1 ay sonra esir düşüp 1945’e kadar toplama kamplarında kalan Fikret Demirağ’ın Şu Müthiş Savaş Yılları kitabı, konuyla ilgili Türkçe yayımlanmış tek anı kitabı (Galeri Kültür Yayınları, 1999).

    Kıbrıslılar başlangıçta daha çok ekonomik sebep­lerle Britanya ordusuna katıldılar. İşsizliğin kol gezdiği bir zamanda İngilizler çok iyi olanaklar sunuyordu. Maaşlar çok iyiydi. Yaralanma ya da hastalık durumunda ordudan ayrılacaklar ve ölecek olanların eşlerine ya da bir başka yakınlarına emekli maaşı bağlanacaktı. Askerliğe yazıl­maya rağbet olmayan bazı bölgelerde İngilizlerin kömür madenlerinde üretime ara vermesi de kimilerini mecbu­ren orduya katılmak zorunda bırakmıştı.

    Orduya katılanların yaklaşık 3’te 1’i olan 5 bin 155 kişi ise bu kararı 1940’ta İtalya Yunanistan’ı işgal ettikten sonra vermişti. İngilizlerin Kıbrıs’taki orduya çağrı afişleri de değişiyordu: “Yunanistan’ın özgürlüğü ve kendi özgür­lüğünüz için savaşmak üzere Britanya Ordusu’na katılın!” İngilizler bu değişikliği Rumları cezbetmek için yapmıştı ama “Hep Rumlar asker olup savaşı kazanırlarsa, dönüşte ‘savaşan bizdik’ deyip İngiliz’den Ada’yı isterler” kaygısı nedeniyle Kıbrıslı Türkler de gençleri asker olmaya teşvik ediyordu.

    Haziran 1943’te komünist AKEL’in Nazilere ve faşist­lere karşı savaş çağrısından sonra da orduya katılım arttı.

    Fransa, Doğu Afrika, Yunanistan, Girit, Suriye ve İtalya’daki pek çok cepheye gönderilen Kıbrıs Alayı’nda katır sürücüleri, genel ulaşım ekipleri, çıkarma ekipleri, 1 piyade birliği ve 1 mühendis birliği vardı.

    Savaş boyunca, bugün mezarları 23 farklı ülkede bulunan 374 Kıbrıslı asker hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı, binlercesi esir düştü. Yalnızca Nisan 1941’de Yunanistan’da 2.500 Kıbrıslı esir düşmüştü. Almanya, Belçika, Çekoslovakya, Yugoslavya ve İtalya’daki toplama kamplarına götürülen esirlerden sağ kalabilenler ancak savaşın sonunda özgürlüklerine kavuştular.

    KAPAK-DOSYASI-MURAT-TOKLUCU-KUTU-1
    Britanya Ordusu’na bağlı Kıbrıs Alayı’ndaki Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Mısır’da. (Ulus Irkad Arşivi)
  • 3 tavuk 8 yumurta 18 portakal 1 kilo helva 2 ekmek…

    3 tavuk 8 yumurta 18 portakal 1 kilo helva 2 ekmek…

    1950’li yıllarda gazetelerin en çok sevdiği haber türlerinden biri, Anadolu’nun dörtbir köşesinden gelen oburluk rekoru haberleriydi. Rekor denemelerinin sürekli haber yapılması, iddia konusu yiyecek miktarını da arttırıyordu. Sözgelimi birisi 20 tabak pilav yemişse, haber olabilmek için en az 21 tabak pilav yemek gerekliydi. Bir dönemin rekortmenleri…

    Geçmişte birçok Anadolu kenti ve kasabasının en büyük eğlencelerinden biri de oburlardı. Çok yemek yemenin yiğitlik olarak görül­düğü o yıllarda, birçok kentin meşhur oburları vardı. Oburlar iddia üzerine çok fazla yemek yedikleri gösteriler yapar, yüz­lerce kişinin izlediği bu hadise­ler de gazetelerde haber olurdu. 1950’li yıllar oburluk rekorları açısından Türkiye’nin altın çağı oldu. Bunun sebebi, rekor girişimlerinin gazetelerde sü­rekli haber olması; bu haberleri okuyan diğer oburların da yeni bir meydan okumayla ortaya çıkmasıydı.

    1950’ler, 1948’de yayın haya­tına başlayan Hürriyet’in öncü­lük ettiği kitle gazeteciliğinin ilk dönemiydi ve tiraj reka­betindeki gazeteler okurların ilgisini çektiğini düşündükleri oburluk rekoru haberlerine kimi zaman 1. sayfalarında bile yer veriyorlardı.

    Dönemin ilk oburluk haberi 1950 Şubat’ında Zonguldak’tan geldi. 2 kişi iddia üzerine 4 kilo ekmek, yarım kilo helva, yarım kilo peynir ve 2 kilo pırasa yemişti. Ertesi hafta yeni rekor girişimleri oldu; Rizeli berber kalfası Ahmet Çakır 2 saat içinde 20 tabak pilav yerken, Karabüklü Kemal 20 tabak kuru fasulye yemişti. Kilis’ten gelen haberde Salih Sarı adlı gencin 15 ekmek ve 2 kilo şeker yediği yazıyordu. Antalya’da ise bir kişi 3 kızarmış tavuk, 8 yumurta, 18 portakal, 1 kilo helva, 2 ekmek ve 3 tabak pilav yemişti.

    Rekor denemelerinin sürek­li haber yapılmasının zarar­lı tarafı, iddia konusu olan yiyecek miktarının sürekli artmasıydı. Birisi 20 tabak pilav yemişse, haber olabilmek için en az 21 tabak pilav yemek gerekiyordu.

    1955 sonlarında Akhisarlı iki arkadaş 40 kiloluk bir koçla 5 kilo domates ve 4 köy ekmeğini yiyerek diğer oburlara meydan okudular. Diyarbakırlı Terzi Vahap Tokay ise bütün 1 kuzu­yu 8 ekmekle yiyerek iddialı olduğunu göstermiş, ertesi hafta da 42 haşlanmış yumurta yemişti. İznikli İsmail adlı genç 120 kurabiye yiyip 18 bardak boza ve 32 bardak çay içerek göz doldururken; Bursa’da 4 tavuk, 1’er kilo tulumba tatlısı ve ekmek kadayıfı, yarım kilo börek yiyip 10 şişe bira, 5 bar­dak su, yarım kilo süt içen Ha­lit ise kırılması zor bir rekora imza atmıştı. Bunun ardından Aydın’da 25 yaşındaki Osman Çakar’ın 3 litre rakı içip 4 tavuk yediği haberi geldi. Akşehir’de de 32 yaşında bir adam 2 kilo haşlanmış buğday, 5 kilo por­takal, 34 patates, 2 haşlanmış mısır, 2 kilo kuruyemiş yiyip 10 bardak su içmişti.

    Görüldüğü gibi 1 yıl içinde rekor denemelerindeki yemek miktarları inanılmaz seviye­lere yükselmişti ve yeni rekor kırmak neredeyse imkansızdı. Bu noktadan sonra rekor de­nemelerinin içeriği değişmeye başladı. Yeni akımı başlatan kişi, 2 kilo portakalı kabuğuyla yiyen Sivaslı Ahmet Öncel oldu. Öncel, birkaç hafta sonra da 1 kilo kestaneyi kabuklarıyla yi­yip gündeme oturacaktı. Yine aynı kentte yaşayan bir adam 10 cm’lik 20 balığı çiğ yerken, bir diğer Sivaslı Nurettin Öz­tosun 1.5 buçuk kilo çiğ kıyma yiyerek Sivas’ın bu alanda ne kadar iddialı olduğunu göster­mişti. Bunun ardından Mersin­li Rahmi adlı gencin çiğ keklik, Bozüyüklü Mustafa’nın bütün 1 çiğ tavuk, Burdurlu Memiş Kesici’nin 3 canlı kurbağa yediği haberleri geldi. Bursa’da Hasan adlı şahıs, iddia üzerine 50 sinek yemiş, kendisi değil ama seyircilerinden birisi fenalaşmıştı. Bu akımın zirve noktası ise Urfalı Abdülcam­baz Canlatan adlı bir gencin 50 liralık iddia uğruna 3 canlı fareyi yemesi oldu.

    Bu arada tabii birçok rekor denemesi hastanede sonuç­lanıyordu. 23 şişe gazoz içen Tokatlı Nurettin; 1 sepet incir, 3 kilo kavurma, 2 kilo kebap, 3 kilo balık, 4 koyun kellesi, 1 tepsi tatlı yiyen Antalyalı Ab­dullah; 35 kilo et, 17 kilo yoğurt, 7 kilo ekmek yiyen Akhisarlı 2 arkadaş, 3 kilo Konya kebabı ve 60 lokum yiyip 3 kase pekmez içen Konyalı Mehmet ve yine Konya’nın Ilgın ilçesinde 52 bardak çayın üzerine 2 kilo lokum yiyen Feyzullah Şahin tedavi altına alınmıştı.

    Mideleri yıkanarak hayata döndürülen bu kişiler yine şanslıydı. İzmir’de arkadaş­larıyla 10 litre şarap, 5 bira ve yarım litre rakı içip 2 kilo patates kızartması, 2 kilo da kuruyemiş yiyeceğine iddiaya giren Tahsin adlı genç daha biralara geçemeden hayatını kaybetmişti. Gaziantep’te ise yine arkadaşlarıyla iddiaya gi­ren Mehmet Kaya adlı bir genç 3 kilo ekmek, 3 kişilik yemek, 18 yumurta, 2 kilo peynir ve 1.5 kilo soğan yedikten sonra öldü. Arkadaşları, Ali’nin yaşasaydı iddiadan kazanacağı 15 lirayı cenazeden sonra ailesine gön­dererek büyük bir alicenaplık örneği göstermişlerdi.

    HUZURSUZ-INSANLAR
  • Eve yılan atanlar, çatı söküp merdiven yıkanlar

    Eve yılan atanlar, çatı söküp merdiven yıkanlar

    2. Dünya Savaşı yıllarında sınırlanan kira artış oranı, 1955’te yeni kiralanacak evler için serbest bırakılmış, ama eski kiracıların zam oranı sınırlandığı için evsahipleri pek memnun olmamıştı. Kararın ardından evlerini daha yüksek fiyata kiralamak isteyen kimi evsahipleri, kiracılarından kurtulmak için akıl almaz yöntemlere başvurdular.

    Kira artışlarına 2022’de sınırlama getirildiğinden beri, evsahipleriyle kira­cılar arasındaki çekişmelere dair haberler günlük hayatımızın bir parçası oldu. Birçok kentte kira anlaşmazlıkları yüzünden kav­galar çıktı, hatta cinayetler işlen­di. Bunlar dışında, evsahiplerinin kiracılarını evden çıkarmak için kullandığı bazı ilginç yöntemlere de tanıklık ettik: Evin elektrik, su ve doğalgaz aboneliğini iptal ettirenler, kapının kilidini değiş­tirenler, kanalizasyon giderini tıkayanlar, kiracılar evde yokken eşyalarını sokağa attıranlar… Bu akımın zirve noktası ise geçen yıl Ankara’da bir evsahibinin, evden çıkaramadığı kadın kiracısı adına bir “flört uygulaması”nda hesap açması oldu.

    Huzursuz-Insanlar

    Türkiye’de evsahipleriyle kiracılar arasındaki ilişkiler hiç bu kadar gerilmemişti ama, geçmişte de kimi zaman iki taraf arasındaki tansiyon yükselmiş; ev sahiplerinin kiracılarını evden çıkarmak için kullandığı akıl almaz yöntemler gazete haberle­rine konu olmuştu. Sorunun kay­nağı yine kira artışı meselesiydi.

    2. Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında kiracıları korumak için çıkarılan kanunla kira üst sınırı belirlenmişti. Her mahallenin rayiç bedeli belliydi ve daha yük­sek fiyatlara ev kiralanamıyordu. Kira artış oranları da sınırlan­mıştı. Savaştan sonra dernek kurup örgütlenen evsahiplerinin yıllar süren baskısıyla 1955’te kiralar serbest bırakıldı. Ancak bu kural yeni kiralamalar için geçerliydi; eski kiracılar yine be­lirlenen oranda zam yapacaklar­dı. Bu kararın ardından evlerini daha yüksek fiyattan kiralamak isteyen bazı evsahipleri eski kira­cılarından bir an önce kurtulmak için ellerinden geleni yapmaya başladı.

    1955’teki ilk vakalarda, İstan­bul Şişli’deki bir evsahibi kiracı­ların oturduğu evin kaloriferleri­ni bozmuş; Samatya’daki 4 katlı ahşap evde yaşayan kiracılarını çıkaramayan ev sahibi ise evin merdivenlerini yıktırmıştı.

    Çatıdaki kiremitleri kaldırmak da evsahiplerinin yıldırma yön­temlerinden biriydi. 1956’da İzmir’de bir evsahibi evin kiremit­lerini kaldırıyor, yağmur yağınca eşyalarını kaybeden kiracı dava açıyordu. İstanbul Teşvikiye’de çatıdaki kiremitleri söktürerek kiracıları kaçıramayan emekli general ve eski milletvekili Ali İh­san Sabis de Hürriyet gazetesine göre, “kadın kiracılarına panto­lonunu indirerek edep yerlerini göstermişti.”

    1957’nin yıldızı ise Beyoğlu’n­daki bir evsahibi oldu. Cumhuri­yet gazetesinin haberine göre 50 yaşındaki adam “karşı apartma­nın pencerelerinde mütemadi­yen kukla oynatmak suretiyle asabını bozduğu kiracısını evden kaçırtmayı başarmıştı.”

    Hayvanlardan destek alan evsahipleri de vardı. 1958’de İstanbul Tarlabaşı’nda, birkaç hafta boyunca bahçede asılı çamaşırlarına kül ve çöp döke­rek yıldıramadığı kiracılarını korkutup kaçırtmak isteyen ev­sahibi, döşemesinde delik açtığı eve yüzlerce akrep ve solucan sokmuştu. Aynı yıl Fatih’teki bir evsahibi de kiracılarını eve bıraktığı 60 santimetrelik yı­lanla korkutmaya çalışıyor, olay yerine gelen polislerin elkoy­duğu yılan hayvanat bahçesine gönderiliyordu.

    1962’de Şişli’de yaşanan kor­kutma girişiminde ise ünlü bir doktor olan evsahibi 2 metrelik bir bezle hortlak kılığına girip karanlıkta kiracısının önüne atlamıştı. Ancak 7 aylık hami­le kiracı korkup çığlık atınca komşular yetişmiş ve yakala­nan evsahibinin foyası ortaya çıkmıştı.

    Yine 1962’de Çarşıkapı’daki bir evsahibi ise restorasyon izni aldığı evin kapısını mühürle­terek kiracıların eve girmesini engelliyordu. Ancak restorasyon bir türlü başlamayınca, kira­cı mahkemeye başvurup eve zemin kat penceresinden girip çıkma izni almıştı. 63 yaşında­ki engelli kiracının en büyük sorunu, pencereden sığmayan karısının eve girememesiydi.

    Evsahiplerinin hamlelerini zirveye taşıyan olay ise 1964’te Kadıköy Hasanpaşa’da yaşanıyordu. Kiracısını hapse attırıp evini başkasına kiralamayı planlayan ve aynı mahallede 15 evi daha bulunan 80 yaşındaki evsahibi, kiracısının evine esrar yerleştirmişti.

    Neyse ki mutlu sonla biten olaylar da vardı. Üsküdar’da yaşayan 4 kişilik Kurt ailesi, kiracıları Süha Bey’i çıkarıp kendi evlerinde oturmak istiyorlardı. Ancak Süha Bey haftalarca ara­masına karşın uygun fiyatlı bir ev bulamayınca hep birlikte aynı evde yaşamaya başlamışlardı. “Tarafların gül gibi geçindiğini, kardeş gibi yaşadığını” yazan Hürriyet gazetesinin haberinde kiracı Süha Bey salondaki ka­nepede uyurken, Kurt ailesinin hemen yanıbaşındaki masada kahvaltı yaptığı bir fotoğraf kullanılmıştı.

    Evsahipleriyle kiracılar arasında 10 yıl süren ilk büyük savaş, 1965’te çıkarılan ve kira artışlarını kurallara bağlayan yasayla son bulacaktı.

  • Türk diye bağrımıza bastık Ermeni çıkınca sarsıldık…

    Türk diye bağrımıza bastık Ermeni çıkınca sarsıldık…

    “Korkunç Türk” lakaplı Ali Baba’nın 1936 Mayıs’ında ABD’de Dünya Profesyonel Güreş Şampiyonu olması Türk basınına bayram sevinci yaşatmıştı. Ancak minderde zeybek oynayan, kemençe çalan, hatta maç öncesinde namaz kılar gibi yapıp “Allah” diye nara atan Ali Baba’nın Harry Ekizyan adlı bir Ermeni olduğu anlaşılınca durum değişecekti.

    Türkiye’de önceleri “pank­reas güreşi” denilen, 1990’lardan itibaren özel televizyon kanallarının yakış­tırdığı “Amerikan güreşi” adıyla anılmaya başlanan profesyonel güreş, 19. yüzyılda bir karnaval eğlencesi olarak Batı Avrupa’da ortaya çıktı; ilk büyük atılımını ise 1920’li yıllarda ABD’de yaptı. Sporcuların kısıtlı hareketler yapabildiği geleneksel güreşi sıkıcı bulup pek yüz vermeyen Amerikalılar, spordan çok teatral bir gösteri olan ve sporcuların minderde değil ringde mücadele ettiği daha eğlenceli profesyonel güreşi hemen benimsemişti.

    Maçlarda yapılacak hareketler önceden çalışılıyor, güreşçiler ve hakem kimin kazanacağını önceden biliyordu ama bu durum Amerikalılar’ın ilgisini azaltmadı ve profesyonel güreş kısa sürede büyük bir sektöre dönüştü. Maçın senaryosu seyircilerin reaksi­yonuna göre şekillendiği için, her zaman tribünlerin en çok ilgi gösterdiği güreşçiler kazanıyor­du. Kimin kazanacağına karar veren organizatörlerin tek derdi de daha çok bilet satmak oldu­ğundan, ringde yalnızca güreş hünerlerini göstermek yetmiyor, işin içine seyircilerin sempatisini ve desteğini kazanmaya yaraya­cak şov unsurlarını da katmak gerekiyordu.

    Spor-Toklucu-3
    Ali Baba’nın dünya şampiyonluğunu 8 Mayıs 1936’da haber yapan Son Posta gazetesi, şampiyon güreşçinin Ermeni olduğunu 2 Haziran’da büyük bir üzüntüyle duyurmuştu.

    1932’de ilki düzenlenen profesyonel güreş dünya şampi­yonaları kısa sürede Amerika’nın en çok ilgi gören spor organizas­yonlarından birisi oldu. Dünya­nın dört bir yanından gelen ve çeşitli eyaletlerde ringe çıkan güreşçiler, seyircilerin gösterdiği ilgiye göre New York’ta yapılan finallere kadar yükselebiliyordu.

    Spor-Toklucu-4

    1936’daki Dünya Ağırsıklet Profesyonel Güreş Şampiyona­sı’nda, Alman rakibi Dick Shikat’ı yenen “Korkunç Türk” lakaplı Ali Baba şampiyon oldu. Ali Baba, rakibine karşı ilk galibiyetini 24 Nisan 1936’da Detroit’te 8 bin seyirci önünde almış, 2 hafta sonra New York’ta 30 binden fazla kişinin izlediği müsabakayı da kazanıp şampiyonluğunu ilan etmişti.

    8 Mayıs 1936 tarihli Türk gazetelerinin birçoğunun ilk sayfasında Anadolu Ajansı’nın New York mahreçli şu kısa haberi vardı: “Dev cüsseli Türk pehliva­nı Ali Baba serbest güreş dünya pehlivanı unvanını kazanmıştır. Ajansın notu: İsmi geçen Türk pehlivanının Amerikan halkının kendisine Ali Baba namını ver­dikleri Kara Ali olduğunu tahmin ediyoruz.”

    Birçok gazete AA’nın tahmi­nini doğru kabul edip şampiyon Ali Baba’nın 1931 ve 1932’de Türkiye’de başpehlivan seçilen Bandırmalı Kara Ali olduğunu duyurmuştu. Bazı gazeteler ise dönemin meşhur pehlivanların­dan Dinarlı Mehmet’in açıklama­larına dayanarak, Ali Baba’nın uzun süredir Amerika’da yaşa­yan Elazığlı pehlivan Ali Hasan olduğunu yazıyordu.

    İzleyen günlerde, Bandırmalı Kara Ali’nin Manisa’da güreş­lerde olduğu ortaya çıkınca, tüm gazeteler şampiyon Ali Baba’nın Elazığlı Ali Hasan olduğunda uzlaştı. Gazeteler, “Göğsümüzü kabartan özbeöz Türk çocuğu” ve “Koca Yusuf ayarında bir cihan pehlivanı” diye selamladıkları Ali Baba’yı yere göğe koyamıyordu.

    Basının coşkusu gö­rülmeye değerdi ama önemli bir sorun vardı. AA’nın ilk haberin­de “serbest güreş dünya pehlivanı unvanını ka­zandı” yazdığı için, gazeteler Ali Baba’nın geleneksel güreşin serbest stilinde dünya şampiyonu olduğunu sanıyordu. Geleneksel güreşle profesyonel güreş arasındaki fark sonradan anlaşılacaktı ama, büyük bir millî coşku yaşayan gazeteler birkaç hafta boyunca Ali Baba’ya geleneksel güreş şampiyonu mu­amelesi yapıp övgüler düzmeye devam ettiler. Ta ki, 3 hafta sonra gelen habere kadar…

    Spor-Toklucu-1
    1.67 boyundaki 93 kiloluk ‘Korkunç Türk’ Ali Baba en çok bıyıklarıyla meşhurdu.

    Son Posta gazetesinin ABD temsilcisi Tevfik Sadullah’ın, Türk basınını elem ve kedere boğacak haberi 1 Haziran 1936’da yayımlandı. Habere göre Ali Baba takma isimli güreş­çi Türkiyeli bir Ermeni’ydi ve gerçek adı da Artin Ekizyan’dı! Bu tarihten itibaren gazetelerin tavrı değişecekti. Tan gazetesi “Görülüyor ki bize evvela ma­sum bir sevinç ve iftihar veren bu şampiyonluk hikayesinin içyüzü yüreklerimizi en haklı isyanlarla dolduracak kadar iğ­rençtir” diye yazarken, Son Posta gazetesi Ali Baba’yı “Türklüğe kasteden serseri bir Ermeni” olmakla suçlamıştı.

    Profesyonel güreşin ne oldu­ğunu henüz tam idrak edemeyen Türk basını, Ali Baba’nın şov amaçlı yaptığı hareketleri de yerden yere vuruyordu. Gazetele­rin en çok sinirlendiği şey, Ali Ba­ba’nın fes takıp kemençe çalması, maç öncesinde namaz kılar gibi yapıp “Allah” diye nara atması, maçtan sonra da zeybek oynamasıydı. Akşam gazetesi tüm bun­ları “ancak köy düğünlerinde görülebilecek şaklabanlıklar”a benzetirken, Ali Baba’nın güreş değil palyaçoluk yaptığını öne süren Son Posta gazetesi şunları yazmıştı: “Bıyıklarını ayakkabı cilasıyla parlatan, ringde birta­kım uydurma hareketler yapan, maçtan önce namaz kılıp maçtan sonra zeybek oynayan bu serseri Ermeni’nin, Türk adı altında bir sirk hayvanı şeklinde teşhirine son verilmesi için teşebbüslerde bulunulmasını istiyoruz.”

    Ali Baba’nın Ermeni olmasına en sert tepki ise kendisini daha önce efsane Türk pehlivanı Koca Yusuf’a benzeten Haber gazete­sinden gelmişti. Ermeni güreş­çinin Türk ismi kullanmasını “millî haysiyetimize yapılan bir suikast” olarak nitelendiren ga­zete, “Amerika’da ‘bilmemne yan’ adında mısır püsküllü bıyıklı bir Ermeni, hiçbir devirde yaşama­mış bir Müslüman Türk sporcusu tipi icat ediyor, Türk pehlivanlığı namına yemedik herze, kırmadık ceviz, devirmedik çam, karıştır­madık halt bırakmıyor. Sesimizi çıkarmıyoruz” diye yazıyordu.

    Spor-Toklucu-2
    Ali Baba 10 Şubat 1937’de Missouri eyaletinin St. Louis kentinde Everett Marshall’ın karşısında. Tribünlerde 10 bini aşkın seyirci var.

    Gazetelerin öfkesi, profes­yonel güreşin spordan çok bir eğlence dalı olduğunu anlamala­rının da etkisiyle, çabuk geçe­cekti. Nitekim Ali Baba ertesi yıl da farklı turnuvalarda şampiyon olunca basının tavrı değişti. Ünlü güreşçiyle yapılan söyleşilerde sinema yıldızları kadar para kazanmasından ve dünyaya yayılan şöhretinden gizli bir gururla bahsedilmeye başlandı. Ekizyan da söyleşilerinde, Türk güreşçileri Amerika’da efsane gibi anıldığı için Ali Baba ismini kullandığını, bir Türkiyeli olarak Türk ismi kullanmasında kötü niyet aranmaması gerektiğini söylemişti.

    Ali Baba, 1938’deki dünya şampiyonası finallerinden önce çıktığı Boston’daki maçta Miço Sarandos’a yenildi. İşin ilginç tarafı, Sarandos da İstanbullu bir Rum’du. Sirkeci’de bir otobüs ta­mirhanesinde çalışırken yaptığı kuvvet gösterilerine tanık olan bir Fransız organizatör tarafın­dan keşfedilen Sarandos önce Fransa’ya ardından Amerika’ya götürülmüş ve ünlü bir güreşçi olmuştu.

    Sarandos’a yenildikten sonra da profesyonel güreşin önemli isimlerinden biri olmayı sür­dürdü Ali Baba. Birçok dünya turnesine çıktı. Bileğini büken rakibi İstanbullu Sarandos’la birlikte kamera karşısında yap­tıkları güreşler sinemalarda film aralarında gösteriliyor ve çok ilgi görüyordu.

    Spor-Toklucu-5
    Ali Baba’nın (en solda) 1932 yapımı “Island of Lost Souls” (Kayıp Ruhlar Adası) filminde küçük bir rolü vardı.
    Spor-Toklucu-6
    ABD’nin önemli güreş dergilerinden Wrestling Magazine 18 Mayıs 1936 tarihli sayısında Ali Baba’dan “Her zaman kazanamayabilir ama daima renkli, sevimli ve dinamiktir” diye bahsediyordu.

    Peki bu Türkiyeli Ermeni’nin gerçek hikayesi neydi? Ameri­ka’ya ne zaman ve hangi sebeple göçmüş, bu kadar meşhur bir güreşçi olmayı nasıl başarmıştı? 1936-38 arasında Türk basınında yayımlanan söyleşiler ve ha­berlerdeki bölük pörçük bilgiler birleştirilirse ortaya şöyle bir özet çıkıyor: Ali Baba, 1901’de Har­put’ta doğmuştu. 1920’de ABD’ye göç etmiş, Massachusetts’e yer­leşip bir balık halinde hamallık yaptıktan sonra donanmaya katı­larak 8 yıl görev yapmıştı. Güreş kariyerine de burada başlayan ve Donanma Güreş Şampiyonu olan Ekizyan, ABD’ye yerleşince Harry adını aldığını ve 1932’de ordudan ayrıldıktan sonra profesyonel güreşçi olduğunu anlatıyordu.

    Son Posta gazetesinin 18 Hazi­ran 1936’da “Ali Baba, Türkiye’nin şark vilayetlerinde doğmuş bir Ermeni’dir. Serseri tabiatına ma­lik olması dolayısıyla memleke­tinden dışarı çıkmış, Arabistan’ı, Fransa’yı, İngiltere’yi gezmiş ve Amerika’ya gitmiştir” yazmasını saymazsak, dönemin Türk ga­zetelerinde Ekizyan’ın 1901’deki doğumundan 19 yaşında ABD’ye göç edene kadar ne yaptığına dair bilgiye rastlanmıyor.

    Ekizyan’ın hayatının ilk dönemlerine dair bilgileri, ünlü güreşçi hakkında kapsamlı bir araştırma yapan gazeteci Liana Aghajanyan’ın yazısından öğreniyoruz. Orijinali 21 Nisan 2014’te Ianyan Magazine’de, Türkçe çevirisi 7 Haziran 2014’te Agos’ta yayımlanan yazıda Ekiz­yan’ın 1901’de Harput’ta değil, Samsun’da varlıklı bir tütün tüccarının oğlu olarak doğduğu bilgisi var. Ekizyan’ın ülkesin­den ayrılmasının sebebinin Son Posta gazetesinin iddia ettiği gibi “serseri tabiatı” olmadığı da şu satırlardan anlaşılıyor:

    Spor-Toklucu-7
    Harry Ekizyan, donanma günlerindeki bir halat çekme oyununda gücünü sergiliyor.

    “(1915’te) Osmanlı hükümeti Ermeni, Süryani ve Rum nüfu­sunu yoketmek için sistematik çabalarını hayata geçirdiğinde, Ekizyan daha 14 yaşındaydı. Daha sonradan öğreneceği üzere, Ermeni Soykırımı’nda ölen 1 milyon kişi arasında, asılan babası da vardı. Reisinden mah­rum ailesiyle ölüm yürüyüşüne çıkarıldığında travma daha yeni başlıyordu. Küçük erkek karde­şi yolda açlıktan öldü, birlikte mağaralarda saklandıkları ablası ve annesi ortadan kayboldu. Sonrasında Ekizyan, Araplar ta­rafından esir alınarak köle olarak satılmış ve 4 yıl boyunca ağır iş yapmak zorunda bırakılmıştı. Onu tuttukları ahırda yatağı bile yoktu. Nihayet 4 yıl sonra kaçtı ve İstanbul’da ablasıyla buluştu. Ekizyan, Dorchester’da (Massachusetts) yaşayan amcası Garabed’in yardımlarıyla 1920’de ABD’ye gelerek onun balıkçı dük­kanında çalışmaya başladı.”

    Spor-Toklucu-8
    Sirkeci’de bir otobüs tamirhanesinde çalışırken yaptığı kuvvet gösterilerine tanık olan bir Fransız organizatör tarafından keşfedilen İstanbullu Rum güreşçi Miço Sarandos ve Ali Baba.

    1924’te ABD Donanması’na ka­tılan Ekizyan’ın, 1927’de Kopen­hag’da Donanma Güreşi Dünya Şampiyonu unvanını aldığını ve Başkan Calvin Coolidge’in Beyaz Saray’da verdiği bir resepsiyonda ağırlandığını yazan Aghajan­yan’ın verdiği ilginç bilgilerden biri de, ünlü güreşçinin bazı büyük Hollywood yapımlarında küçük roller alarak sinemada da şansını denemiş olması. Ekiz­yan, 1932 yapımı “Island of Lost Souls” ve 1935 yapımı “Man On The Flying Trapeze” filmlerinde rol almış.

    Ekizyan’ın 2 kez evlenip 3 çocuk babası olduğunu; güreşi bıraktığı 1955’ten sonra bir çiftlik satın alarak narenciye yetiştir­diğini; aynı zamanda kuvvetli parmaklarını maharetle kulla­nan usta bir masör olup masaj salonu işlettiğini; 70’li yaşlarına kadar her gün 8 kilometre koşup 1.000 mekik, 500 şınav çektiğini ve 1981’de 80 yaşındayken ani bir felç sonucu hayatını kaybettiğini de aynı yazıdan öğreniyoruz.

    32 yıllık kariyeri boyunca 3.500’den fazla maça çıkan Ali Baba ya da Harry Ekizyan’ın şam­piyon olduğu 1936, günümüzde profesyonel güreşin gösterişli dö­neminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Ali Baba da Hulk Hogan, Undertaker, Steve Austin ve The Rock gibi, oluşturdukları imajla milyonlarca seyirciyi peşlerin­den sürükleyen güreşçilerin ilk örneği olarak gösteriliyor.