Yazar: Murat Söylemez

  • Kanla karışık satırlar, savaşa ışık tutan tanıklıklar

    Kanla karışık satırlar, savaşa ışık tutan tanıklıklar

    1.Dünya Savaşı cephelerinde yaşanan gerçek hadiselere dair, Türk tarafındaki belki de en ayrıntılı tanıklıklar Abidin (Ege) Bey’e aittir. Çanakkale’den İran’a tüm cephelerde savaşan Abidin Bey; 1915 Ağustos’unda Arıburnu sektörü-Kireçtepe hattındaki kanlı muharebelerin detaylarını da, arazi üzerinde bulduğu İngiliz askerin defterine devamla yazmıştı.

    Kireçtepe… 1915’teki Çanakkale muharebe­lerinin en dehşet verici sahnelerinin yaşandığı kanla sulanmış toprakların sadece bir bölümü. Anafartalar sahilinin kuzey sınırını çizen tepeler hat­tı. Türk savunmasının sağ kolu.

    1915’in 18 Mart’ında Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen İtilaf kuvvetleri, bunu gerçek­leştirmek için Rumeli yaka­sındaki Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmek mecburiyetinde olduklarını anlamışlar (burada­ki Türk topçusunu devredışı bı­rakmak; Boğaz’daki mayınları temizleyip, gemilerine İstanbul yolunu açmak için). 25 Nisan’da başlayan çıkarmaların ve kara muharebelerinin temel strate­jisi bu. Ancak fedakar askerin direnci ve özellikle Mustafa Kemal’in Arıburnu sektörün­deki ilk günkü inisiyatifleriyle bunu başaramamışlar; kıyı şeritlerinde ve biraz içerde tutunabilmişler.

    HarpTarihi-3
    Kireçtepe silsilesinde 1915 Ağustos ayından itibaren yaşanan muharebelerde, Türk ve İngiliz siper hatları… Günümüzden “drone” görüntüsü

    Arıburnu ve Seddülbahir’de tıkanan düşman, Temmuz ayında yaptığı yeni planla sava­şı daha kuzeye kaydırarak yeni bir cephe açmaya karar vermiş. Buna göre İngiliz kurmay­larının Kahire Metropolitan Oteli’nde yaptıkları toplan­tıda belirledikleri yeni harp meydanı, adı o an için bilin­meyen fakat savaşın sonunda asla unutulmayacak bir yer: Anafartalar… Bu doğrultuda 6 Ağustos’ta çok daha büyük bir kuvvetle Anafartalar sahilleri­ne bir çıkarma daha yapmışlar. Ancak karşılarında “maale­sef” yine Mustafa Kemal var! Kocaçimentepe silsilesini kapa­tıp, karşı saldırılarla düşmana geçit vermiyor. Anafartalar ovasında ve civarında kanlı muharebeler yaşanıyor. İki taraf da Kireçtepe hattının ne kadar hayati olduğunun farkın­da; zira burası hem bütün Türk savunmasını muhafaza edi­yor hem de İstanbul’dan kara yoluyla gelecek takviye askerin Yarımada’ya ulaşıp ulaşamaya­cağını tayin ediyor.

    HarpTarihi-1
    Abidin Bey’in Çanakkale cephesine gitmeden önce İstanbul’daki ilk Müslüman stüdyosu olan Resne Fotoğrafhanesi’nde çektirdiği fotoğrafı (üstte) ve Irak cephesinde bulunduğu sırada Halep’teki Ermeni Mısırlıyan Fotoğrafhanesi’nde çektirdiği kabin fotoğrafı (altta).

    Bu sarp, kayalık ve belki de Yarımada’nın savaşmak için en zorlu arazi yapısına sahip olan tepeler silsilesi, İzmirli genç bir Türk subayının da ölüme karşı ilk büyük sınavını verdiği yer aynı zamanda. Abidin Bey’in burada yaşanan muharebeler esnasında şahit oldukları, Türk tarafında bugüne ulaşan sınırlı kaynaklar içerisinde en kıy­metlilerden.

    HarpTarihi-2

    1893 İzmir doğumlu Abidin Bey, 1913’te İstanbul/Halkalı Ziraat Mektebi’nden birincilikle mezun olur. Hemen ardından başlayan 1. Dünya Savaşı, birçok genç gibi onun da geleceğini değiştirir; hayatının baharın­da en güzel zamanlarını dahi yaşayamadan kendisini haki üniforma içinde Gelibolu’nun kan ve barut kokan toprakların­da bulur.

    2. çıkarmanın başladığı 6 Ağustos 1915 tarihinden itiba­ren bir tarafı Saros Körfezi’ne diğer tarafı Küçükanafarta Ovası’na bakan Kireçtepe silsilesi üzerinde, Sivritepe- Aslantepe-Kanlıtepe hattında dehşetli mücadeleler yaşanır, her iki taraf da ağır kayıplar verir. Öyle anlar gelir ki tek bir tepe aynı gün içinde birkaç defa el değiştirir. Yeni çıkar­manın daha ilk haftasında Anafartalar muharebelerinin kaderi de belli olmaya başlar. Mustafa Kemal’in başarılı 10 Ağustos Conkbayırı süngü hücumu, İngiliz komutasının hantallığı ve Kireçtepe’de şehit olan Gelibolu Seyyar Jandarma Taburu Komutanı Yüzbaşı Kadri Bey gibi kahramanların fedakarlığı sayesinde ibre Türk tarafına döner.

    HarpTarihi-4
    Abidin Bey’in Çanakkale muharebe alanında bulduğu ve kendi notlarıyla devam ettirdiği defter, daha önce İngiliz askerler Mathieson (üstte) ve Atkinson tarafından kullanılmıştı.

    5. Ordu’da ihtiyat zabiti (ye­dek subay) olarak görev yapan Abidin Bey, muharebelerin en hararetli günleri olan 15-16 Ağustos’ta Kanlıtepe’de bulun­duğu esnada şahit olduğu bu korkunç sahneleri yazıya döker; çizdiği detaylı muharebe kro­kilerini de notlarının arasına ilave eder.

    HarpTarihi-5

    Kireçtepe silsilesinde ilk gün kaybedilen Sivritepe haricinde İngilizlere bir adım dahi attır­mayan kahramanlarla omuz omuza çarpışan Abidin Bey, gurur ve hüznü birarada yaşar. Vatan için Kireçtepe’den geçit yok derken, bunun bedeli her gün verilen şehitler ve yaralı­lardır. Ateşin kısa süreliğine kesilip yaralıların toplandığı, defin işlerinin yapıldığı bir gün, Abidin Bey hayatını kaybet­miş bir İngiliz askerine ait bir defter bulur. Yazılmış kişisel notlardan Kıdemli Onbaşı John William Atkinson’a ait olduğu anlaşılan bu harp yadigarı; ar­tık genç Türk subayının korku­larını, hayallerini, yitirdiklerini dile getirdiği 15 defterlik harp günlüğü serisinin dördüncüsü olacaktır.

    Abidin Bey seferberlikle beraber askere alınmasından itibaren gün gün tuttuğu hatı­ralarını, Çanakkale’de, içinde bulunduğu korkunç kaosun ortasında da yazmaya devam eder; ancak bu defa not aldığı küçük defter kendine değil, boğaz boğaza çarpıştığı düşma­nına aittir. Çanakkale muhare­belerine, özellikle Kireçtepe’de yaşanan kanlı vuruşmalara dair Türk arşivlerinde bulunan kaynakların yetersizliği düşü­nülürse, bu hatırat günümüze ulaşabilmiş paha biçilmez bir hazinedir.

    Muharebelerin şiddetiy­le el değiştiren siperler gibi bu defter de el değiştirmiş; İngiltere’nin puslu havasın­da bir üniformanın cebinde yola çıkan sayfaların hikayesi, Gelibolu’da bir Türk askerinin ellerinde yeniden can bulup devam etmişti.

    23 Aralık 1895 Hull-İngiltere doğumlu John William Atkinson deftere yer aldığı bir­lik için; 2494 künye numarayla 10. İrlanda Tümeni’ne bağlı 6/Royal Munster Fusiliers, 7. Müfreze yazmıştı. Atkinson’un İngiliz arşivlerinde yer alan şahsi dosyasında, ait olduğu birlik için yine Kireçtepe’de bu­lunan 7/Royal Munster Fusiliers denmektedir; dolayısıyla görevi esnasında bir yer değişikliği yapılmış olmalıdır. Atkinson defterin ilk birkaç sayfasına birliğindeki askerlerden kimi­lerinin isimlerini yazmış; takip eden sayfalarda da bunların yanına ölü, yaralı ve kayıp olmak üzere çeşitli notlar ilave etmiştir.

    HarpTarihi-6
    Atkinson’un silah arkadaşlarının durumlarını-ölümlerini not ettiği sayfalar (üstte) ve Abidin Bey’in defterde çizmiş olduğu Kanlıtepe muharebesini gösteren kroki. Çizimde Türk ve İngiliz ön hatlarıyla Kanlıtepe- Aslantepe-Sivritepe silsilesi detaylıca gösterilmiş.
    HarpTarihi-7
    HarpTarihi-8

    Ancak defterin ilk sayfasın­da karalanmış bir başka isim olması, ilk sahibinin başka bir asker olduğu ihtimalini kuv­vetlendirmektedir. Burada ismi geçen Paisley, İskoçya doğumlu 1033 künye numaralı Kıdemli Onbaşı John Mathieson 1914’te orduya katılmış, İngiltere’de se­ramik üreten Doulton & Co.,Ltd. şirketinde çalışan bir işçidir. Mathieson, 6/Royal Munster Fusiliers B Bölüğü’ndedir ve 7 Ağustos 1915’te, Anafartalar çıkarmasının ilk sabahında Gelibolu Jandarma Taburu’na karşı savaşırken Sivritepe’de hayatını kaybettiğinde 25 ya­şındadır. Defteri onun üzerin­den aldığı düşünülen Atkinson da, Gelibolu cehennemini henüz kelimelere dökeme­den, Kireçtepe Sırtı’nın güney yamacında yaşanan muhare­belerde, 2 gün sonra hayatını kaybedecektir. 9 Ağustos 1917 tarihli The Daily Mail gazetesin­de yayımlanan iftihar listesin­de Atkinson için şu sözlere yer verilmiştir:

    “Çanakkale’deki askerî harekatta aldığı yaralar sonucu 22 yaşındayken ölen, Annie Atkinson’ın kocası, onbaşı John William’ın [Jack] sevgi dolu anısına… Karısı, bebeği, kayın­validesi ve kayınpederi Bay ve Bayan Harry Bell tarafından sonsuza kadar hatırlanacak.”

    Abidin Bey’in elinde kalan bu harp yadigarındaki iki isim, daha ziyade muharebe arazisinde kayıp olan askerler anısına Seddülbahir’de yapılmış olan Helles Anıtı’nda, 186-192 numaralı panelde yer almak­tadır. Bu da bizlere Atkinson ve Mathieson’un bilinen bir mezar­larının olmadığını ve kuvvetle muhtemel Türk birliklerince muharebe bölgesinde defnedil­diklerini göstermektedir.

    KİREÇTEPE / KANLITEPE ÖLÜM HATTI

    ‘Ateş etmeye lüzum kalmamıştı, süngüsüne güvenen atılıyordu…’

    “Şimdi artık bu yalçın ve sarp tepe bir mahşere benziyordu. Adeta tutuşmuş yanıyordu. Çünkü kucak kucağa gelen muharipler birbirini taşlarla, yumruklarla mahvetmeye, bayırdan aşağı yuvarlamaya, paralamaya, dişleriyle birbirinin gırtlağına sarılmaya, elleriyle diğerinin boğazını sıkarak birbirini boğmaya çalışıyordu”.

    “Yirmi dört saat devam eden bu muharebe pek kanlı ve feci olmuştur. Düşman her türlü fedakarlığı göze alarak bu hakim tepeyi ele geçirmeye çalışıyor. Bizimkiler de Allah’ın takdir edeceği bir azim ve metanetle bu tepeyi düşmana vermemek için arslanlar gibi çarpışıyordu. Muharebe şu suretle cereyan etti: Düşman Kanlıtepe’yi yirmi dört saat gayet şiddetli bombardıman ederek altüst ettikten sonra süngü takarak tepeye hücum etti. Bizimkiler de karşılık verdi. Tekrar eden hatlar ve takviyelerle durmadan düş­man tepeye hücum ediyor, sürü sürü kırıldığı halde verdiği dehşetli kayıplara önem vermeyerek mutlaka tepeye çıkmaya çalışıyordu.

    Bir an geldi ki askerimizle düşman askeri kucak kucağa geldiler. Bu hakim tepede adeta talim meydanlarında yapılan süngü muharebesi gibi süngü hücumu oluyordu. Artık taşlar ve kayalar arkasına saklanıp mevzi almaya, ateş etmeye lüzum kalmamıştı. Süngüsüne ve pazusunun kuvvetine güvenen olanca saldırganlığıyla düşmanı sün­gülüyor ve öldürüyordu. Şimdi artık bu yalçın ve sarp tepe bir mahşere benziyor. Adeta tutuşmuş yanıyordu. Çünkü kucak kucağa gelen muharipler birbirini taşlarla, yumruk­larla mahvetmeye, bayırdan aşağı yuvarlamaya, para­lamaya, dişleriyle birbirinin gırtlağına sarılmaya, elleriyle diğerinin boğazını sıkarak birbirinin boğmaya çalışıyorlar.

    Gerek bizim ve gerek düşmanın topçusu bütün şidde­tiyle hep bir noktayı, yani bu kanlı sırtı dövüyor, bombalar patlıyor, her taraf ateş ve alev içinde yanıyordu. Bu gırtlak gırtlağa ve kucak kucağa devam eden dehşet verici harp iki saat kadar devam etti. Her taraf cesetle dolmuştu. Şim­di ancak orada kalabilen beş on cengâver Türk kahramanı bu pek mühim tepeye hakim olarak sırttan aşağıya kaçıp giden ve binlerce ölülerini çiğneyerek firardan başka çare bulamayan vahşi düşmana galip ve gururlu bakışlarla bakıyorlardı.

    Bu muharebeden sonra tam üç gün gece gündüz cesetler defnetmekle ve yaralı toplamakla uğraştığımız halde ancak bitirebildik. Birçok yaralı düşman askeri topladık. Birçok da taşların arkasına gizlenip kalmış esir askeri tuttuk. Düşmanın burada gösterdiği inatçı hücum neticesinde verdiği kayıp pek dehşetli idi. Esirler hücuma katılan askerlerin 12.000 kişi olduğunu, bunlardan yarısının mahvolduğunu söylüyorlardı.”  

    HARP MEYDANINDA

    ‘Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı…’

    “Akşam oldu hava hazin ve sakin. Tek tük kurşun vızıltılarından başka bir şey yoktur. Bu sırada fırkanın mızıka­sı geldi. Tabur karargahının önün­de gayet güzel parçalar çalmaya başladı. Ah işte harp meydanı, şimdi tiyatro sahnesinde oynanan güzel bir dram hâlini almıştı. Bir taraftan mızıka hazin ve ahenkli hareketlerle “Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı” marşını çalarken etrafımız­dan vızlayıp geçen kurşunlar bu istisnai manzaraya başka bir harika renk veriyordu! Evet, bu harp man­zarası herkese nasip olamazdı.”  

    ABİDİN (EGE) KİMDİR?

    ‘Hatırat’ değil, ‘o an’ tutulan günlükler

    HarpTarihi-Kutu-1
    Aziz Nesin, köşe yazarlığı yaptığı Günaydın gazetesinde Abidin Bey’in şahitliklerine kayıtsız kalmamış ve onun hatıratının bir kısmını 1973’te dizi olarak yayımlamıştı (üstte). Ege’nin günlükleri, 2011’de Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmıştı (allta).

    Abidin (Ege) Bey, sonradan 1. Dünya Savaşı adını alacak Büyük Savaş’ın başlamasıyla beraber 1914 sonbaha­rında cepheye sevkedilir ve Gelibolu Yarımadası’nda görev alır. 4 yıl sürecek askerliği sırasında, Çanakka­le’den sonra Doğu cephesinde ve Irak-İran cephelerin­de de görev yapar. Bu süre zarfında sürekli olarak günlük tutmuştur ve bunlar toplamda 15 defterdir (bunlardan 2’si günümüze ulaşmamıştır ve biri, Çanakkale cep­hesine ilk geldiği sırada tuttuğu günlüktür). Rahmetli harp tarihçisi Şahin Aldoğan, eldeki bilgilere dayanarak kendisinin Çanakkale cephesinde büyük ihtimalle 2. Tümen, 1. Alay’da görev yaptığını belirtmiştir.

    HarpTarihi-Kutu-3

    Çanakkale cephesi Aralık 1915-Ocak 1916’da tahliye edilir. İtilaf güçleri Yarımada’yı geçemez ve ağır bir mağlubiyet sonrası çekilir. Ancak Abidin Bey’in askerliği de diğer binlerce Türk subayı gibi Çanakkale’de bitmeyecektir. Önce Doğu cephesinde, ardından Irak ve İran cephelerinde görev alacak, hayatının 4 yıl 3 ay 27 günü askerlikle geçecek ve 1. Dünya Savaş’ından sağ çıkacaktır.

    Abidin Bey savaşın sona ermesinin ardından 8 Ka­sım 1918’de Bursa Ziraat Mektebi’ne öğretmen olarak döner ve bu görevinin yanında Bursa Askerî Rüştiyesi’n­de “Doğa Bilimleri”, Bursa Sultanisi’nde “Fizik” dersleri verir. 1934’te kabul edilen yeni kanunla “Ege” soyadını alan Abidin Bey, ardından yurtdışında birçok farklı ülkede ziraat alanında araştırmalar yapar. 1944’te ise Denizli milletvekili olarak mecliste görev alır.

    Yazdıklarının bir kısmı 1973’te Günaydın gazetesin­de Aziz Nesin tarafından “Ölümle Kolkola” adı altında yayımlanan Çanakkale kahramanlarından Abidin Ege, 11 Kasım 1962’de İstanbul’da vefat eder. Abidin Ege’nin günlükleri Çanakkale, İran ve Irak Cephelerinden Harp Günlükleri adıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2011’de basılır. Bırakmış olduğu paha biçilmez hazine ise günümüzde gelini Reyhan Ege ve ailesi tarafından özenle saklanmakta ve harp tarihçilerine ışık tutmaya devam etmektedir.

    Gerek Çanakkale gerekse 1. Dünya Savaşı’nın diğer cephelerinde görev almış Türk subayları arasında, mu­harebeler sırasında günlük tutanların sayısı pek azdır. Hadiseler olup bittikten sonra yazılan “hatırat”lar ol­makla birlikte, savaşın gerçek yüzünü ve gerçekte olup bitenleri anında yansıtmış bu belgeler temel referanstır.

    HarpTarihi-Kutu-2
    Belgeleri koruyarak günümüze ulaşmasını sağlayan Abidin Bey’in gelini Reyhan Ege ve Murat Söylemez
  • Yavuz: Parçalandı, jilet oldu Averof: Çalıştırıldı, müze oldu

    Ünlü geminin ünlü türküsü “Yavuz geliyor Yavuz da denizi yara yara/ Biz düşmanı yeneriz de başına vura vura” diyordu. Böyle olmadı. Tarihe damgasını vuran ünlü savaş gemisi önce hurdaya çıkarıldı, sonra parçalanarak kilosu 0.50 kuruşa satıldı! Aynı dönemin en az Yavuz kadar ünlü Yunan zırhlısı Averof ise tekrar çalıştırıldı ve müze olarak tarihe kazandırıldı. Düşmanı yendik, tarihimizi de tıraş ettik!

    Güzel bir bahar günü Atina’nın en güzel mu­hitlerinden olan Paleo Faliro’da bulunan Flisvos Ma­rina’da kahvemi yudumlarken, pahalı yatların direklerinin ar­dında görünen 3 büyük gri baca dikkatimden kaçmamıştı. Me­rakla yanına gittiğimde, daha dün denize indirilmiş kadar te­miz ve bakımlı görünen bu ge­minin, günümüzde Yunanistan ile zaman zaman yaşanan Ege Adaları geriliminin mimar­larından olan meşhur Averof zırhlısı olduğunu gördüm.

    Yunanlar tarafından “Şans­lı George”, Türkler tarafından “Şeytanın Gemisi” olarak anı­lan Averof, 1909’da İtalya’da yaptırıldı ve 24 milyon Drah­mi’ye satın alındı. Bede­lin üçte biri, bir Yu­nan işadamı Georgios Averoff’a ait vakıf tarafından ba­ğışlandı. Bu­nun karşılığı ise, 12 Mart 1910’da denize indirilen modern savaş gemisine ve­rilen isim olacaktı.

    Yavuz zırhlısı 70’lerin ortasında sökülürken.

    Averof’u bizim tarihimize sokan İmroz Deniz Muharebe­si, 1. Balkan Savaşı sırasında Seddülbahir Burnu ve İmroz Adası (Gökçeada) açıklarında Türk ve Yunan gemileri arasın­da yaşandı. 16 Aralık 1912’de Çanakkale Boğazı çıkışında­ki Yunan egemenliğini kırmak isteyen Ramiz Numan Bey ko­mutasındaki Osmanlı filosu, bölgede bulunan Pavlos Kun­duriotis komutasındaki Yunan filosuyla karşılaştı. Yaşanan muharebede Averof zırhlısı be­raberindeki es­ki gemilere göre daha hızlı olma­sının ve üstün atış yeteneğinin avantajını kul­lanarak filodan ayrıldı ve nispe­ten daha etkisiz Osmanlı gemile­riyle tek başına çarpıştı. Averof zırhlısı muharebede 5 büyük, 15 orta ve küçük çapta mer­mi isabeti aldı. 1 saatten biraz uzun süren ve iki tarafın gemi­lerinin de hasar aldığı muhare­bede Türk donanmasının tek kaybı Barbaros gemisinde gö­revli er Zonguldaklı Sait oğlu Arif olmuştu.

    Sonuçta Averof’un önder­liğindeki Yunan filosu, Türk­lerin Ege Denizi’ne açılması­nı önleyerek buradaki hakimi­yetini sürdürdü. Bölgede daha fazla adayı işgale yönlenen Yu­nanistan, Kuzey Ege’de kendi avantajındaki stratejik duru­mu günümüze dek korudu.

    Mondros Bırakışması’y­la başlayan işgal dönemin­de, Boğazlar’dan geçerek 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen ilk Yunan gemisi yi­ne Averof olmuştu. 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işga­linden kurtarılması üzerine Anadolu’dan kaçmak zorunda kalan Yunan askerlerinin ve gayrimüslim halkın Ege ada­larına taşınmasında da kulla­nılan Averof, sonraki yıllarda okul gemisine dönüştürültü; ancak 2. Dünya Savaşı’nın baş­lamasıyla tekrar Yunan donan­masında görev yaptı. 1 Ağustos 1952’de hizmetdışı bırakılan geminin hikayesi böyle bitmeyecekti.

    1984’te Yunan yetkilileri, ta­rihsel Yunan denizcilik gelene­ğini korumak ve gelecek nesil­leri buna teşvik etmek amacıyla Averof’u bir müze olarak restore etmeye karar verdi ve gemi aynı yıl Atina’daki Paleo Faliro’ya çe­kildi. Burada yıllarca ziyaretçi­lerini ağırladıktan sonra ülkede tarihî bir karar alındı: Averof’u dünyanın en eski operasyo­nel çelik savaş gemisi yapmak! Zırhlı tekrar çalışır hale geti­rilmesi için 26 Nisan 2017’de bulunduğu müze iskelesinden Elefsis’teki Skaramangas Ter­sanesi’ne çekildi ve burada son derece zor ve masraflı bir ba­kım ve onarımdan geçti. Sonun­da 5 Ekim 2017’de Averof’un buhar kazanları tekrar çalıştı ve rıhtımından ayrılan ihtiyar delikanlı gemi Selanik’e doğru ta­rihî seyrine baş­ladı.

    Averof gü­nümüzde halen çalı­şır durumda ve ziyaretçilerini ağırlamakta!

    Yavuz ardında şanlı bir geçmiş ve unutulmayacak türküler bıraktı.

    Ve Yavuz…

    Averof’u güneşin altında parla­yan gövdesi ve rengarenk fla­malar içinde gördüğümde, aynı zamanda doğumgünüm olan 8 Haziran 1973 tarihinde Hürri­yet gazetesinin devasa manşe­tini hatırladım hüzün içinde: “Elveda şanlı Yavuz…”

    Adına türküler yakılan, şi­irler yazılan Yavuz, Averof’tan daha mı önemsizdi ya da Tür­kiye ne derece yokluk içindeydi ki de ülke tarihine damgasını vurmuş olan bir değerden çı­kacak hurda demirin parasına ihtiyacı vardı? Hayır! Mesele sadece bakış, vizyon ve liyakat meselesiydi; günümüzde de ol­duğu gibi.

    Tarihimizde Osmanlı Dev­leti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokan gemi olarak anılan bu drednot, yaşadığı ve yaşattıklarıyla jilet olmayı asla hak etmiyordu. 28 Ağustos 1911’de Hamburg’ta SMS Goeben ismiyle denize in­dirilen Moltke sınıfı bu zırhlı, Alman donanmasına önemli bir güç katmıştı. Savaşın baş­lamasıyla Temmuz 1914’te Akdeniz’de SMS Breslau hafif kruvazörü ile İngiliz donanma­sından kaçarak İstanbul’a de­mirlemesi; ardından gemilerin Osmanlı hükümetince Yavuz ve Midilli isimleri verilerek sa­tın alındığının açıklanması, o dönem İtilaf Devletleri’ni tat­min etmemişti.

    Averof şu anda çalışır durumda ve ziyaretçilerini ağırlamakta

    29 Ekim 1914’de araların­da Yavuz’un da bulunduğu Os­manlı filosunun Karadeniz’e açılarak Rusların Odessa, Feo­dosya, Sivastopol ve Novoros­siysk’deki askerî tesis ve am­barlarını bombalaması ve bunu harp ilan etmeksizin yapması üzerine Rusya, 1 Kasım’da Os­manlı Devleti’ne savaş ilan etti. Böylelikle Yavuz, 600 yıllık bir imparatorluğun son savaşının sebeplerinden biri oluyordu.

    20 Ocak 1918’de Çanakka­le Boğazı’ndan çıkan Yavuz ve Midilli yanlarında dört torpi­do muhribi olmak üzere Gök­çeada’da demirli İngiliz savaş gemisi HMS Raglan ve M28 monitörünü batırdı ve Kefalos Burnu’ndaki telsiz istasyonu­nu imha etti. Ancak bu harekat esnasında her iki gemi de böl­gede bulunan mayınlara çarptı. Midilli’nin battığı bu görevde ağır yara alan Yavuz, Çanak­kale Nağra Burnu’na çekilerek baştan kara yapıldı.

    Averof zırhlısı müze olarak yeniden tarihe kazandırıldı.

    Yavuz, Averof’tan farklı olarak 1926’ya kadar İzmit’te terkedilmiş bir durumda kal­dı; sadece iki kazanı çalışır du­rumdaydı ve 1918’de çarptığı mayınlardan kalan hasar hâlâ tamir edilmemişti. Sonunda Yavuz’un onarımı için Alman­ya’dan 26 bin tonluk bir yüzer havuz satın alındı. Ancak bu­nun alımında yolsuzluk yapıl­dığı iddiasıyla açılan soruştur­ma sonunda Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz görevden alındı ve ardından Denizcilik Bakan­lığı lağvedildi. 1927’de Göl­cük Donanma Tersanesi’nde başlayan tamiratlar esnasın­da satın alınan yüzer havuzun bazı bölümleri çöktü. Bundan Yavuz’da nasibini alarak tek­rar hasar gördü; yüzer havuzun tamiratı ise geminin onarım sürecinin uzamasına sebep ol­du. Onarım sürecinde yapılan genel tamir işleminin yanında buhar kazanları da yenilendi ve ana topları için Fransa’dan alı­nan ateş kontrol sistemi kurul­du ve yenilenen Yavuz 1930’da cumhuriyetin yeni Türk do­nanmasına katılarak bayrak gemisi oldu. Aynı yıl alınan bir kararla zırhlının Yavuz Sul­tan Selim olan tam adı Yavuz Selim, 1936’da alınan yeni bir kararla da Yavuz olarak değiş­tirildi.

    Cumhuriyet döneminin ilk ve son Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz, anılarında Atatürk’ün Yavuz’u ziyaretinde söyledikle­rine şöyle yer vermişti:

    8 Haziran 1973 tarihli Hürriyet gazetesinin 1. sayfasında Yavuz’un hurdaya çıkarılması haberi.

    “Biliyor musun? Vasıtala­rın da insanlar gibi kaderleri var. Kimisinin adı ona yad edil­meye layık hizmetlere imkân vermiş insanların isimleri ve emekleri unutulmasına rağ­men, hafızalarda baki kalıyor. Mesela Yavuz’u yapan mühen­dis, imkanı temin eden hükû­met, hatta onu bize kazandı­ranlar hatırlanmıyor da, güver­tesinde oturduğumuz bu gemi, hiçbir zaman ölmeyecek, kay­bolmayacak varlıkmışçasına hafızalarımızda…’ dedi. ‘Şimdi bu gemi, teşhisimizin hakikat abidesi oluyor. Çünkü içinde siz varsınız’ cevabını verdim. Gülümsedi ve ‘Bizler gelip ge­çiciyiz. Asıl mesele, böyle var­lıkları daima aranır, özlenir hâlde tutabilmekte… Tamir ta­mamlansın da uzun yolculuk yapmak isterim’ dedi”.

    Maalesef Atatürk’ün bu isteği ancak cenaze törenin­de gerçekleşecek; 19 Kasım 1938’de Haydarpaşa önünde demirli bulunan Yavuz’a nakle­dilen Atatürk’ün aziz naaşı, bu­radan İzmit’e taşınacaktı.

    Yavuz, 20 Aralık 1950’de aktif görevden alındı ve Ekim 1954’de donanma kadrosundan çıkarıldı. 9 sene sonra ise yü­rek burkan ilk olay gerçekleşti: Türk hükümeti 1963’te gemi­yi hurda fiyatına (2.5 milyon sterlin) Almanya’ya satma tek­lifinde bulundu. Amaç, bizim yapamadığımızı Almanların yapması ve geminin bir müze­ye dönüştürülmesiydi; fakat bu teklif kabul görmedi. Hamburg gazetesi 22 Ekim 1972 tarihin­de “Dünya’nın En Eski Kruva­zörü Hurda Oluyor” başlığıy­la Türk hükümetinin Yavuz’u sökülmek üzere Makine Kimya Endüstrisi’ne 20 milyon TL’ye sattığını haber veriyordu. 7 Ha­ziran 1973’te İzmit Seymen’de­ki söküm alanına çekilen Ya­vuz, Şubat 1976’da tam olarak sökülmüştü. Metalinin kilosu 0.50 kuruşa satılan efsane ge­mi, tüm dünya donanmaların­da kalan son drednot’tu. Ardın­da şanlı bir geçmiş ve unutul­mayacak türküler bıraktı.

    Türkler tarafından “Şeytanın Gemisi” olarak anılan Averof zor ve masraflı bir bakım ve onarımdan sonra bugün hala yaşıyor.

    Yavuz, Nusret, Muavenet-i Milliye ve Bandırma, ülkenin temellerinin atılmasında çok önemli yerleri olan yitik değer­lerimizden sadece birkaçı; top­lumsal hafızamızın zayıflığının denizler üzerine bir izdüşümü. Üzerinde gururla görev yapan onlarca isimsiz kahramanın anılarıyla beraber tarihe tanık­lık eden bu simgeleri koruya­madık. Tarihimizin tanıkları eskimiş gazete kupürlerinde tozlandıkça unutulurken; baş­ka ülkelerin özenle korunmuş tarihî simgelerini görmek ise belki en acısı.

    İstinye’de denize karşı kah­vemi yudumlarken gözlerimi kapatıyorum ve rengarenk fla­malar çekilmiş, pruva direğin­de Türk bayrağı dalgalanan şanlı Yavuz’u yıllarca sığınağı olmuş bu küçük limanda hayal ediyorum.

    Averof’u işgal yıllarında İstanbul’da betimleyen tablo.
  • Çanakkale: Bizde evliyalar Batı’da önyargı ve UFO’lar

    Çanakkale: Bizde evliyalar Batı’da önyargı ve UFO’lar

    Türk tarafında Çanakkale Muharebeleri’yle ilgili fantastik anlatım ve kurgu eserler nasıl gerçek tarih kitaplarından fazlaysa, Batı’da da özellikle bir dönem “uzaylı” hikayeleri oldukça popülerdi. Ancak Türklerin “barbarlığı” üzerine inşa edilen dezenformasyon sektörü, “teslim olduktan sonra öldürülen” İngiliz askerlerini değil gerçekleri kurban etmişti.

    Savaşlar her zaman bera­berinde trajediler doğu­rur. Kimi hadiseler yıl­larca yazılır-konuşulur; kimi­leri ise efsaneleşir, gerçekliğini yitiririr, soru işaretleriyle dağı­lır. Dünya savaş tarihine dam­ga vuran Çanakkale Muhare­beleri sırasında da, daha sonra literatüre girmiş meşhur bir hikaye vardır: Kaybolan İngiliz bölüğünün hikayesi!

    1915 Ağustos başında, mu­harebelerin ikinci aşamasında Anafartalar sektöründe yaşa­nan bu hadiseyle ilgili, İngil­tere başta olmak üzere bir­çok ülkede sayısız araştırma, dokü-drama, belgesel yapıl­dı. İngiliz 1/5 Norfolk Tabu­ru’nun bu kaybolan bölüğü -ya­ni Sandringham Bölüğü- aynı zamanda 20. yüzyıl dünyasına her alanda damgasını vuran UFO hikayelerinin de ilham kaynaklarından biri oldu. Zi­ra bu askerler -16 subay, 250 er- 12 Ağustos öğleden sonra Anafartalar ovasının ilerisinde Türk hatlarına doğru hareke­te geçmiş; sonrasında hiçbirin­den bir daha haber alınama­mıştı.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Küçükanafarta Ovası İngilizlerin bölgeyi Türk keskin nişancılarından temizlemek için 12 Ağustos 1915’te yaptıkları harekatı gösteren kroki.

    Peki nereye gitmişlerdi? Türk tarafında bir bilgi var mıydı? Hadise nasıl gelişmişti?

    Çanakkale: Bizde evliyalar

    Konunun o dönemde bile bir mesele hâline gelmesi, as­lında pek görülmüş bir gelişme değildi. Zira yine o dönemdeki adıyla Büyük Savaş (1. Dün­ya Savaşı) sırasında, cephede ve cephe gerisinde 10 milyona kaybet­miş; yine yaklaşık aynı sayıda sivil ölmüş; savaşın bitiminde 3 sene boyunca tüm dünya­yı sarsan büyük grip salgını da en iyimser tahminlere göre 20 milyon insanın canını almıştı. Kısacası dünya ateşe düşmüş­tü ve kimsenin pek ölüleri dü­şünecek hâli yoktu.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Gelibolu Muharebeleri’ne katılan İngiliz askerleri

    Ancak Çanakkale’de “kay­bolan” askerler bir istisna teş­kil etti. Bunun nedeni, Sand­ringham Bölüğü’ndeki asker­lerin, dönemin İngiliz Kralı 5. George’un yazlık sarayında ça­lışan ve Kral’ın bizzat tanıdığı insanlardan oluşmasıydı. Mali­kanede görevli ve kraliyet aile­sinin yakından tanıdığı muha­fız, kahya, seyis, bahçıvandan oluşan personel, 1915’in orta­sında gönüllü olarak Çanakka­le cephesine gitmişti. Dolayı­sıyla bu askerlerin akıbetinin belli olmaması Kral’ın canını sıkmış ve konuyla ilgili yazış­ma ve araştırmalar henüz sa­vaş sürerken başlamıştı.

    Bu noktada önce Sand­ringham Bölüğü ve içinde bu­lunduğu 163. Tugay’ın Ça­nakkale’ye gidiş hikayesini ve hadisenin meydana gelişini özetleyelim. Bu tugay içinde bulunan Norfolk Alayı, Bri­tanya Ordusu’nun en eski ve seçkin alaylarından biriydi. 4 Ağustos 1914’te savaş ilan edil­diğinde, alayın ilgili taburu da silah altına alındı. 14 Kasım’da 1/5 Norfolk Taburu’nun komu­tasına Albay Sir Horace Geo­rge Proctor Beauchamp geti­rildi. 52 yaşında göreve tekrar çağrılan bu emekli asker son 8 yıldır aktif görev almamış; hiz­meti süresince orduda süva­ri olarak görev yapmış, piyade görevinde bulunmamıştı. Yaşlı komutanın komuta etme kabi­liyetindeki yetersizlikler sert ve agresif tavırları ile birleşin­ce subay ve asker üzerinde mo­ral bozukluğu oluşturmuştu.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Kral 5. George’un Ian Hamilton’a yolladığı ve kaybolan askerler için duyduğu endişeyi dile getirdiği telgrafı (üstte). Yüzbaşı Beck’in savaştan sonra muharebe arazisinde bulunup ailesine teslim edilen Half Hunter marka cep saati (altta sağda ).

    Tabur, her biri yaklaşık 100 subay ve erden oluşan toplam 8 bölükten meydana geliyor­du. Birlik, birkaç aylık eğitim sonrası 29 Temmuz 1915’te Liverpool’a ulaştı. İçlerinde Kral’ın özel personelinin de bulunduğu E Bölüğü (Sandrin­gham Bölüğü), HMHS Aquita­nia’ya bindiğinde, artık istika­metlerinin Fransa ve Batı cep­hesi değil Osmanlı Devleti’nin başkentine giden suyolunun kilidi Gelibolu Yarımadası ol­duğunu biliyordu.

    Askerler uzun ve sıkıntılı bir yolculuk sonrası 6 Ağustos 1915’te Limni (Lemnos) Ada­sı’na ulaşarak Akdeniz Seferî Kuvvetler’ine (Mediterrane­an Expeditionary Force) dahil oldu; 9 Ağustos’ta ise Gökçe­ada’ya (Imbros-İmroz) doğru yola çıktı. Askerleri taşıyan gemi 10 Ağustos saat 16.00’da Suvla (Anafartalar) sahilinin yarım mil açığında demirledi ve 1/5 Norfolk, 17.00 civarında Softatepe karşısındaki A sahi­line karaya ayak bastı; kumsal boyunca Büyük Kemikli Burnu yönünde hareket ederek Gazi Baba yakınlarındaki açık ordu­gaha ulaştı.

    10

    İngiliz taburu 11 Ağustos şafak vakti ileri harekata baş­ladı. Bu sırada Türk topçusu­nun Pırnartepe doğusundan yaptığı şarapnel ateşiyle tabur ilk zayiatını vermeye başla­dı. İlerleme durdu ve askerler kayaların arkasındaki derin hendeklere sığındı. 12 Ağustos sabahı bilinen ve subaylar ara­sında paylaşılan gerçek, Türk­lerin gücünün tahmin edile­mediği ve engebeli, dikenli, kurumuş su yatakları ile dolu yabancı bir arazide ilerlene­ceği idi. Emirler net değildi. Taburun birçok subayı sargı yerlerinin, yedek cephanenin, makinalı tüfeklerin hatta tugay karargahının yerini bilmiyor­du. Onlara sadece, donanma­nın bombardımana başlayacağı ve ilerlemeleri emredilmişti.

    Donanma bombardıma­nı 16.00’da, taarruz ise 16.45’te taburların siperlerinden çıka­rak bir hat üzerinde ilerleme­siyle başladı. Taburlar, daha önce keşfi yapılmamış olan en­gebeli arazide, ne hedeflerine ne de Türklerin arazideki yer­leşimlerine dair bir fikirleri ol­madan harekete geçtiler.

    Belirsizliklerle dolu hare­kat, karışık emirlerle ve ileti­şim sorunlarıyla devam etti. İngiliz birliklerinin temizle­meyi planladığı Tekketepe ve Kavaktepe yamaçlarındaki böl­ge, Yarbay Münip Bey’in 36. Alay’ının 1. Taburu ile Yarbay Abbas Bey’in 35. Alayı’nın 3. Taburu tarafından savunulu­yordu. Münip Bey iki taburun­dan birisini cepheye yerleştir­miş, diğerini de ihtiyatta tut­muştu.

    36. Türk alayının birlikle­ri İngilizlerin ilerleyişini yo­ğun makineli tüfek ve şarapnel ateşi engellemeye çalışırken, aynı anda arazide yayılmış bu­lunan Türk keskin nişancıla­rının da etkili ateşleri İngiliz kayıplarını gitgide artırıyor­du. İngilizler, kaos içinde ha­reket ettikleri sık fundalıklar arasında taburlar arasındaki tüm bağlantıyı kaybettiler. Bu esnada diğerlerine göre ileride ve açıkta kalmış olan 1/5 Nor­folk Taburu askerleri, ateş ve şarapnel yağmuru altnda yakı­cı Ağustos sıcağı ve susuzlukla da mücadele ediyordu: “Susuz­luktan öleceğimi sandım. Su­suzluk çok kötüydü ve dilim ve dudaklarım şişti. İlerlerken bir ara neredeyse ölmüştük ve su­bayımız bize sadece bir yudum daha almamızı söyledi, fazla­sını değil” / Er Cliff Harrison, 1/5 Norfolk.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Harekattan sonra kendisinden haber alınamayan Yüzbaşı Frank Reginald Beck

    Yine bu sırada, İngiliz Kralı 5. George’un da yakından tanı­dığı Yüzbaşı Frank Beck’in E Bölüğü askerleri, kendilerini bir anda Türk birliklerinin or­tasında buldu:

    Çanakkale: Bizde evliyalar

    “… Fundalıklar alev almış­tı, bunlar küçük küçük yangın­lardı ama aralarında yatamı­yordun. O sırada sağ kolumdan vuruldum. Ateş ediyordum ve kurşunu omuzumun hemen al­tına yedim. Geri dönmem ge­rektiğini biliyordum. Yanım­da bir grup adamım vardı ama hepsi öldürülmüşlerdi. Çevre­miz sarılmıştı. Taburun çoğu farkına varmadan Türk hatla­rını aşmıştı… Tek umudum ge­ri dönebilmekti. Gelibolu için ben yoktum artık. O sırada Ça­vuş Aymers’in komutasında E Bölüğü’nün (Sandringham Bö­lüğü) ki kırk kişi falandılar, bir samanlığa sığınmış oldukla­rını gördüm. Fundalık tutuş­muştu, çevreleri hemen hemen Türklerle sarılmıştı ve keskin nişancı ateşi altındaydılar. Du­rumları çok umutsuzdu. Orada hepsi yaralandılar ve öldüler herhalde” / Er Tom William­son, 1/5 Norfolk. Yüzbaşı Beck, siperlerden çıktıkları noktadan yaklaşık 1500 metre ileride yorgunluk askerleri­ne liderlik etmeye çalışıyordu. Tam o anda yakınında patla­yan bir mermi sonrası bir da­ha ayağa kalkamadı. Sonrala­rı C Bölüğü’nden Er John Dye, Yüzbaşı Beck’i en son bir ağa­cın altında başı önüne düşmüş halde gördüğünü fakat ölmüş mü, yaralı mı yoksa yorgun mu olduğunu bilmediğini söyle­yecekti. Frank Beck’i bir daha gören olmadı. Onun gibi 1/5 Norfolk Taburu’nun komuta­nı Albay Beauchamp da birçok askeriyle beraber gözden kay­boldu. İngiliz ileri harekatı so­na ermişti.

    İtilaf Devletleri askerleri 1915 Ağustos sonlarına kadar Gelibolu Yarımadası’ndaki ile­ri harekatlarını sürdürdüler. Ancak bilindiği gibi, karşıların­da başta Mustafa Kemal olmak üzere büyük bir direnç göste­ren Türk askeri; onların hâkim tepeler silsilesini (Kilitbahir Platosu) ele geçirip Boğaz’a in­mesine ve İtilaf donanmasına İstanbul yolunu açmasına izin vermeyecekti.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Norfolk taburundan Yüzbaşı Cedric A.M. Coxon’un esir düştükten sonra ailesine gönderdiği mektup ve tutanak, askerlerin esir alındıktan sonra vurulmadığını kanıtlıyordu..

    Britanya kamuoyu hadisey­le ilgili ilk açıklamayı 6 Ocak 1916 tarihinde duydu. General Hamilton’ın raporunda, 163. Tugay’ın 12 Ağustos 1915 mu­harebelerindeki hareketine da­ir dikkati çekici bir kaç nokta­ya değiniliyordu:

    “Çatışmalar esnasında 163. Tugay’a büyük bir şöh­ret kazandıran gizemli bir olay gerçekleşti. Savaş sahasının sağında bulunan 1/5 Norfolk Taburu öyle bir an geldi ki, kendini tugayın diğer kısmın­dan da az mukavemet eden bir bölgede buldu. Düşmanın se­bat göstermeyen kuvveti kar­şısında cesur ve özgüveni çok olan Albay Sir Beauchamp, düşmanı pek ciddi ve şiddetli bir sürede tazyik ederek tabu­run en seçkin askerleri tara­fından takip edildi. Çatışma­lar gittikçe şiddetlendi ve arazi de gittikçe ormanlık ve sarp bir şekle dönüşmeye başladı. Savaşın bu aşamasında birçok asker yaralandı ve susuzlu­ğun da etkisiyle bitkin düş­tüler. Bunlar gece karargaha dönebilmek için yol buldular. Fakat 16 subay, Albay ve 240 asker düşmanı sıkıştırmaktan ve sürmekten geri durmadılar. Bu cesur ve kahraman asker­ler arasında Kraliyet Sandrin­gham Malikanesi’nden aske­re yazılmış bir bölük asker de vardı. O zamandan beri bun­lardan hiçbir haber alınama­dı. Bunlar ormanlığa daldılar ve kaybolup gittiler. Bunlardan hiçbiri bir daha geriye dönme­di. Gece kaybolup gittiler”. Hamilton’un resmî rapo­runda kullandığı bu ifadeler İngiliz kamuoyunda infial ya­rattı. Eastern Daily Press, 7 Ocak 1916’da“Sandringham as­kerleri kayboldu” başlığını attı. Makalede ise 16 subay ve 250 askerin düşman hattının arka­sına geçtiği ve gözden kaybol­duğu belirtildi.

    Hadisenin bundan sonraki gelişimini ve günümüze uza­nan etkilerini, Dr. Tuncay Yıl­mazer daha önce “geliboluyu­anlamak.com” sitesinde (ht­tp://www.geliboluyuanlamak. com/791_uydurmadan-gerce­ge-canakkale-savasinda-bu­lutlar-icerisinde-kayboldu­gu-iddia-edilen-norfolk-ta­buru-tuncay-yilmazer.html) etraflıca ele almıştı. Mustafa Onur Yurdal da #tarih dergi­sinin Ekim 2018 sayısında bu acı hadisenin sonradan nasıl istismar edildiğini belgeleriyle ortaya koymuştu.

    Çanakkale: Bizde evliyalar
    Çanakkale: Bizde evliyalar
    BBC dizisi Gelibolu Muharebeleri sırasında, Anafartalar Ovası’nda kaybolan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan askerlerin hikayesini konu alan BBC belgeseli “All The King’s Men” dizisi, İngiliz askerlerinin teslim olmalarına rağmen öldürüldüklerini iddia
    ediyor.

    “… İngilizler savaştan son­ra, Mütareke döneminde bu hadisenin peşine düştüler. Zi­ra kaybolan bölük, esas ola­rak Kral’ın yazlık sarayında (Sandringham) görevli gö­nüllü askerlerden, hanedanın bizzat tanıdığı insanlardan oluşuyordu. 5. George’un da arkadaşı olan birlik komutanı Yüzbaşı Frank Beck’ten haber alamayan annesi de, hâliy­le Kral’a başvurmuştu. Geli­bolu Yarımadası’nda kurulan Mezar Kayıt Birimi’ne (Gra­ve Register Unit) tayin edilen din işlerinden sorumlu subay Leonar Egerto-Smith, kayıp askerlerin hikayesini şöyle nakledecekti: ‘Uzun süre ara­malardan bir sonuç alınamadı. Daha sonra tamamen tesadüf eseri hemen hepsinin ceset­leri bulundu. Görevli askerle­rimizden biri muharebeler sı­rasında Türklerin elinde olan bölgede bugün bulunan bir çiftlikten erzak alırken çift­çinin üzerinde kolye olarak kullanılan Norfolk alay roze­tini görmüş. Çiftçi bulduğu ye­ri gösterdikten sonra yapılan araştırmalarda 114 ceset bu­lundu’.

    Bu cesetler bölgedeki Az­mak Mezarlığı’na nakledilip, defnedildi. Ancak bu hadise­ye yeniden ivme kazandıracak gelişme, Çanakkale Muhare­beleri’nin 50. yılında, 1965’te meydana gelecekti… Olaylar sırasında daha güneyde, AN­ZAC sektöründe bulunan 3 as­kerin noter onaylı ifadeleri; 12 Ağustos’taki taarruz sırasın­da havanın açık olmasına rağ­men ‘250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 metre eninde bir bulutun yere doğru indiği­ni, askerlerin bunun içine gir­diğini ve kaybolduğunu’ beyan ediyordu! (Biz de bu efsaneyi, yani ‘bir bulutun Norfolk as­kerlerini alıp götürmesi’ efsa­nesini, 2002’de çıkan Buket Uzuner’in yazdığı Uzun Beyaz Bulut romanıyla ithal edecek­tik).

    İfadelerin oluşturduğu san­sasyon dalga dalga yayıldı ve 1992’de Nigel McCrery tara­fından yayımlanan The Vanis­hed Battalion (Kayıp Tabur) kitabıyla, konu tekrar günde­me geldi. 1998’de ise, bu kitabı esas alan ve kaybolan askerle­rin muharebe esnasında teslim olmalarına rağmen öldürül­düklerini iddia eden BBC yapı­mı “All The King’s Men”le ko­nu iyice popüler oldu… Filmde, Türk hatlarının gerisine düşen Norfolk askerlerinin bir çift­lik evine kadar takip edildi­ği; onları dışarı çıkarmak için buranın ateşe verildiği; dışarı çıkanların ise esir alınmak ye­rine başlarından vurularak öl­dürüldüğü bir katliam sahnesi canlandırılıyordu!.. İşin gerçe­ği ise, Türk hatlarının gerisine düşen İngiliz askerlerinin bir­çoğunun muharebe sırasında hayatını kaybettiğiydi. Yara­lananlar tedavi edilmiş, hatta bunlardan ikisi İstanbul’a gö­türülerek bakılmış ve hastane­de ölmüşlerdi. Mezarları bu­gün Haydarpaşa’daki CWGC (Commonwealth War Graves Commission) alanındadır.

    Sonuçta Sandringham Bö­lüğü’deki askerleri ne uzaylılar götürmüştü ne de Türkler esir almayıp öldürmüştü. Onların sonunu hazırlayan İngiliz ko­muta kademesiydi ve efsane olmayan gerçek buydu.

    Murat Söylemez’in Çanakkale Muharebeleri içerisinde Anafartalar sektöründe yaşananları detaylı şekilde ele aldığı kitabı yakında piyasaya çıkacak.

  • Japonlarla savaştı, atom bombasını taşıdı, köpekbalıklarına yem oldu

    ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndaki meşhur savaş gemisi USS Indianapolis, Pasifik muharebelerinde etkin bir rol oynadıktan sonra, 1945 Ağustos’unda Hiroşima’ya atılacak atom bombasının ana parçalarını bölgeye taşıdı. 1945 Temmuz’unda bir Japon denizaltısı tarafından torpillenen gemiden kurtulanlar 4 gün boyunca okyanusun ortasında dehşeti yaşayacak; günümüze kadar uzanan acılar sona ermeyecekti.

     Amerikan Deniz Kuv­vetleri için New York Shipbuilding Corp. ter­sanesinde kızağa alınan sıra­dan bir savaş gemisi 7 Kasım 1931’de Camden-New Jer­sey’de denize indirildiğinde, kimse bu geminin henüz çık­mamış bir savaşı bitirecek ka­dar önemli şeyler yapacağını hayal edemezdi.

    10.903.200 dolara mâlo­lan ve yapım aşamasında ince zırhı nedeniyle hafif kruva­zör olarak tasarlanan gemi CL-35 (Light Cruiser) olarak sınıflandırılmıştı. Ancak sa­hip olduğu 8 inç (203 mm) ça­pındaki topları Londra Deniz Antlaşması uyarınca gemiyi Portland sınıfı ağır kruvazör klasmanına sokacak ve sınıf kodu CA-35 (Heavy Cruiser) olarak değişecekti. Gemi 186 metre uzunluğunda ve 9.950 ton ağırlığındaydı. 9 adet 8 inçlik batarya ve 8 adet 5 inç (127 mm) uçaksavar batarya­sı ile teçhiz edilmişti. 4 buhar türbinini döndüren 8 kazanla çalışan motorlar gemiyi 32.7 deniz mili sürate kadar çıka­rabiliyordu.

    15 Kasım 1932 tarihinde donanma hizmetinde göre­ve başlayan USS Indianapolis (Indy), Kaptan John M. Sme­allie komutasında 8 yıl boyun­ca Scouting Filosu’nda bayrak gemisi olarak hizmet etti. 7 Aralık 1941 Pearl Harbor bas­kınından sonra bölgeye gelen Indianapolis, Japon denizal­tılarının cirit attığı sularda arama görevleri yaptı. Mart 1942’de geminin yeni görevi Yeni Gine’de Japonlara kar­şı Coral Sea ve Midway mu­harebelerine katılacak olan uçak gemilerinin korunma­sıydı. Indy aynı dönem içinde Japonya’nın menzilinde olan Tarawa, Kwajalein, Guam ve Iwo Jima gibi adaları ateş altı­na alan gemilerden biriydi.

    1943-1944’te Pasifik’te görev yapmaya devam eden geminin kaptan köşkünde Kasım 1944 itibarıyla bu kez kusursuz bir sicile sahip olan ve 3 kuşak denizci bir aileden gelen Amiral Charles Butler McVay oturmaktaydı; gemi bu defa da Amiral Spruance ko­mutasındaki 5. Filo’nun bay­rak gemisiydi. Indy, Pasifik’te bulunduğu süre boyunca çok sayıda göreve katılmış ve 10 Muharebe Yıldızı ile ödüllen­dirilmişti. Mart 1945’de 7 gün geçirdiği Okinawa harekatın­da donanma gemilerine sal­dıran Japon uçaklarına karşı ciddi bir başarı göstererek 6 uçağı düşürmüş ve 2 tanesi­ne de ciddi hasar vermişti. Midway savaşında kamika­zeler, USS Enterprise ve USS Bunker Hill gemisini savaşdı­şı bırakmıştı. İki Japon uçağı da USS Franklin’e ağır hasar vermişti.

    31 Mart 1945’te Amerikan birliklerinin Okinawa çıkar­ması öncesinde yapılan bom­bardıman esnasında bir Ja­pon Nakajima Ki-43 Hayabu­sa avcı uçağı, yaptığı intihar saldırısında taşıdığı zırh deli­ci bombayı denize düşmeden hemen önce Indianapolis’in 8 metre üzerinde bırakmayı başarmıştı. Bu kez McVay ve mürettebatı hayat mücadele­si veriyordu. Bomba, geminin güvertesini delerek yemek­hane, yatakhane ve su arıtma tesisiyle beraber yakıt tank­larının yanından geçip gemi boyunca büyük bir delik aça­rak dışarı çıkmış ve geminin hemen altında infilak etmiş­ti. Bu saldırıda 9 denizci can verdi. Gemi ağır hasar alması­na rağmen McVay ve müret­tebatının olağanüstü çabala­rı ile kurtarılmış, daha büyük can kayıplarına sebep olma­dan San Francisco’nun 40 km kuzeydoğusunda bulunan ve ABD’nin ilk donanma üssü olan Mare Adası’na ulaşmayı başarmıştı. Burada yaklaşık 3 ay süren büyük çaplı bir tamir ve revizyon sonrası Indy’nin mürettebatının neredeyse üç­te biri tecrübesiz denizcilerle değiştirilmişti. Tam da bu es­nada gelen son derece gizli bir görev emri, bu yeni personelin eğitimlerinin kısa kesilmesi­ne sebep olacaktı.

    12 Temmuz’da Kaptan Mc­Vay’in aldığı yeni emre göre Indianapolis Pasifik’teki Ti­nian Adası’na gizli bir taşıma gerçekleştirecekti. Kendisine “Bu paketi erken götürdüğü­nüz her gün savaştan eksilen bir gündür” dendiğinde, Indi­anapolis mürettebatı bu özel kargonun içeriğinin ne oldu­ğunu bilmiyordu.

    Büyük bir ahşap sandık ve bir adet 46 cm’lik metal bir kutudan oluşan gizli yük gemiye alındı. Sandık uçak taşımada kullanılan bir han­gara sabitlenirken, ağır metal kutu amiralin emir subayının odasına yerleştirildi. Verilen emirde, geminin batması duru­munda bu 2 kargonun bir fili­kaya taşınarak mutlaka korun­ması gereği ayrıca bildirilmişti. Ulusal güvenliği ilgilendiren bu yük, 2. Dünya Savaşı’nın kade­rini değiştirecek olan tarihin ilk atom bombasının parçaları­nı barındırıyordu. Büyük ahşap sandıkta, Hiroşima’yı yerlebir ederek 66.000 insanın ölümüne ve 69.000 insanın da yaralanma­sına sebep olacak “Küçük Ço­cuk” (Little Boy) adlı bombanın montajı için gerekli parçalar bu­lunmaktaydı. Metal kutuda ise atom bombası için zenginleşti­rilmiş Uranyum 235 vardı.

    Bombaların hedefinde 31 Mart 1945’te Okinawa çıkarması öncesinde bir Japon Nakajima Ki-43 Hayabusa avcı uçağı, taşıdığı bombayı Indianapolis’in 8 metre üzerinde bırakmıştı.

    Indianapolis 16 Temmuz 1945’de San Francisco’nun Hunters Point Donanma Tersa­nesi’nden demir aldı. Görevin gizliliği sebebiyle Pasifik boyun­ca eskortsuz olarak ortalama 29 knotluk (54km/h) rekor bir hızla seyreden gemi, 74 buçuk saatlik yolculuk sonrasında 19 Temmuz günü Hawaii Pearl Harbor’a ulaştı. İlk nükleer kar­goyu teslim ettiğinde, tarihler 26 Temmuz’u gösteriyordu.

    Teslimat sonrası yeni tali­matları almak üzere buradan Guam’a giden Indy’nin mürette­batının bir kısmı burada değiş­tirildi ve 28 Temmuz’da gemi, rotasını Filipinler’deki Leyte Körfezi’ne çevirdi. Burası Indi­anapolis’in yeni personelinin eğitim alacağı ve Amiral Jesse B. Oldenfort komutasındaki fi­loya (Task Force 95) katılmadan önceki son durağı olacaktı. Se­fer öncesinde Leyte’ye ulaşabil­mek için McVay’in önünde iki seçenek vardı. 27 Temmuz’da yola çıkıp, 24-25 deniz mili hızla seyrederek 30 Temmuz sabahı Leyte’de demirlemek veya 28 Temmuz sabahı ayrılıp 15.7 de­niz mili ile buraya 31 Temmuz sabahı varmak. McVay’in seçimi 28 Temmuz’da yapılacak düşük hızlı bir seyir olmuştu. Bu karar onu yeni bir mücadeleyle yüz­leştirecekti.

    Sefer öncesinde Kaptan Mc­Vay’e gelen istihbarat raporları son derece yetersizdi. Kendi­sine, yapılan dinlemelere göre bölgede bulunan Japon deni­zaltılarıyla ilgili ciddi bir tehdit olmadığına dair bilgi verildi ve eskort talebi reddedildi. Oysa gerçek bundan çok farklıydı. Gemi, tehdit seviyesi düşük ola­rak nitelendirildiğinden dolayı Guam-Leyte arasını korumasız olarak seyredecekti. Kader Indi­anapolis için ağlarını örüyordu.

    Indy Guam’dan ayrıldıktan 36 saat sonra ay ışığının olmadı­ğı, görüşün de düşük olduğu ge­cede sakin bir seyir izliyordu. Bu esnada McVay dinlenmeye çe­kilmeden hemen önce denizaltı tehdidinden korunmak için ya­pılan zik-zak manevralarından yolu uzatarak kasvetli havadan bir an önce kurtulmayı geciktir­diği için vazgeçildi. Artık Ley­te’ye erken ulaşmak için düz bir rotada ilerlenmeye başlanmıştı. Komuta subaylarının bilmedi­ği ise tam da o esnada devriyede olan Japon I-58 denizaltısının rotası üzerinde olduklarıydı. Ta­rih 30 Temmuz’u gösterdiğinde yol neredeyse yarılanmıştı.

    USS Indianapolis, Pearl Harbor baskınından sonra arama görevi yapmıştı.

    Saat geceyarısını çeyrek ge­çe, gecenin karanlığını geminin sancak tarafında meydana gelen iki patlama aydınlattı. Sessiz­ce devam eden seyir, 95 tipi iki Japon torpidosunun ardarda ya­rattığı ateş, karmaşa ve kaos ile sona ermişti.

    Japon Kaptan Mochitsu­ra Hashimoto, başlangıçta New Mexico sınıfı bir savaş gemisi olan Idaho zannettiği Indy’nin korumasız olduğunu hayretler içinde tespit etmiş, I-58 ’in üze­rinde taşıdığı insanlı kamikaze denizaltısı Kaiten’i göreve hazır ederken ilk torpidoyu kruvazöre 1.500 metre mesafeden gönder­mişti. Torpido, geminin 1 numa­ralı taretinin önünden çarpmış ve pruvayı yırtarak dakikalar içinde geminin bölmelerini ton­larca suyla doldurmuştu. İkinci torpido ise kazan dairesine gi­rerek yarattığı hasarla önce 1 ve 4, ardından 2 numaralı motoru durdurmuştu. Gemide sadece 10 gündür başmühendislik yapan Teğmen Richard B. Redmayne, köprüyle irtibatı kopunca çalı­şan 3 numaralı motoru tam hıza çıkarma kararı aldı ve bu durum geminin daha fazla su almasına sebep olarak batışı hızlandırdı. Dakikalar içinde elektrik gücü­nün tamamını kaybeden ve 60 derece yatan gemide gecikmeli de olsa tahliye emri verildi. Kısa süre sonra gemiden gelen tüm patlama sesleri sustu ve Indy sadece 12 dakika içinde tama­men ters dönerek 1.196 müret­tebatının 330’unu da beraberin­de götürerek Pasifik sularında gözden kayboldu. İletişim sis­temi hasarlanan gemiden yapı­lan yardım çağrıları hiçbir yere ulaşmamıştı…

    Hashimoto, 30 Temmuz 1945 günü saat 01.45’de Ku­re’deki donanma üssüne gön­derdiği şifreli mesajında, koor­dinatlarını da paylaştığı “Idaho savaş gemisi”nin üç torpido isa­beti ile batırıldığını belirtiyordu. Her ne kadar koordinat faslı tes­pit edilemeyen bu mesaj Mütte­fik istihbaratınca yakalansa da, düşmanın bir yanıltma taktiği ya da abartısı olduğu düşünül­düğünden dikkate alınmamıştı.

    Sulara gömülen mürettebat Indy 12 dakika içinde tamamen ters döndüğünde 1.196 mürettebatının
    330’uyla birlikte Pasifik sularına gömüldü (üstte). Torpidoları gönderme kararı, Japon Kaptan Mochitsura Hashimoto’dan geldi (altta)..

    Artık en yakın karaya 1.000 km uzaklıkta, Filipinler Deni­zi’nde yüzlerce denizci sadece birkaç can salı ile yaşam müca­delesindeydi. Yakıt deposu tor­pido hasarıyla parçalanan gemi­nin batışından hemen sonra, ok­yanusun üzeri kalın bir fuel oil tabakasıyla kaplanmıştı. Yüzey­de kalmayı başarabilen yüzlerce denizci tuzlu suyla beraber gemi yakıtını da yutuyordu. İçlerinde Kaptan McVay’in de bulunduğu denizcilerin başına gelenlerden kimsenin haberi yoktu. 25 millik alana yayılmış 860 adam, gece­nin ortasında tamamen kaderle­riyle başbaşaydı…

    Denizin ortasında gruplar halinde hayatta kalmaya çalışan mürettebatın bir kısmı yaralıydı. Gündüzleri aşırı sıcak, gecele­ri ise soğukla başetmeye çalışan kazazedeleri şimdi yeni ve vahşi bir düşman bekliyordu: Köpek­balıkları. Su üzerinde ilk yüzgeç görüldüğünden itibaren korku ve panikle gelen her çırpınış daha fazla köpekbalığını üzer­lerine çekiyordu. Çok sayıda denizci, arkadaşlarının gözleri önünde Kaplan ve Okyanus Be­yaz Yüzgeçli cinsi köpekbalıkla­rı tarafından parçalandı. Steven Spielberg’in 1975 yapımı “Jaws” filminde de yer bulmuş olan bu kabus 4 gün boyunca devam etti.

    Aşırı susuzluk ve açlık ha­yatta kalabilen adamların da­yanma gücünü yoketmişti. İşin kötüsü kimse onları aramıyor­du; çünkü başlarına gelenden donanma karargahının dahi ha­beri yoktu. Birkaç gün üstlerin­den yüksek irtifadan uçaklar geçmişti ama kimse onları far­ketmemişti. Kurtarılmaya dair en ufak umutları kalmayan bu adamlar için ölüm, hayatta kal­maktan çok daha kolaydı. Ara­larından bazıları bilinçli olarak tuzlu su içiyor; mental çöküş sonrası şiddetli halüsinasyonlar görenler oluyor; yaralı arkadaş­larını öldürenlerin de olduğu söyleniyordu.

    Hadiseden 84 saat sonra ru­tin denizaltı keşif uçuşu yapan Lockheed PV1 Ventura tipi uça­ğın pilotu Teğmen Wilbur C. Gwinn, uçağın altında bulunan arızalı bir izleme antenine ta­mir etmek için aşağı bakarken şans eseri denizi kaplamış olan yakıt tabakasını gördü. Ardın­dan yaptığı alçak uçuşta yaralı bir Japon denizaltısı ya da kargo gemisi görmeyi beklerken deniz üzerinde yağ içinde 30 adamı ve 150 kişilik ayrı bir kazazede grubunu farketti. Amerikalı ol­duklarını düşündüğü gruba bir sonar şamandırası ve can salı atan Gwinn, ardından kurtar­ma gemisi ve hava desteği çağ­rısı yaptı.

    1 saat içinde bölgeye ula­şan Teğmen Robert A. Marks’ın PBY Catalina tipi deniz uçağı, sudaki cesetlerden beslenen kö­pekbalıklarını farketti. Marks tekrar havalanamayacağını bil­mesine rağmen kuralları bir ke­nara bırakarak dalgalı denize riskli bir iniş yaptı. Hasar gören uçağı bir kurtarma filikası gibi kullanan Marks 56 kazazedeyi uçağın içine ve kanatlarına al­mayı başardı.

    Dört günlük kabusun ardından 4 gün boyunca okyanusun ortasında açlık, susuzluk, hipotermi ve köpekbalığı saldırılarıyla mücadele eden mürettebattan 316 denizci sağ kurtarıldı. Hemen hepsinin gözlerini kaplayan katran sebebiyle görme problemi vardı ve yaraları iltihap kapmıştı.

    Geceyarısı Cecil J. Doy­le (DE-368) muhribi bölgeye ulaştı. Kuralları bir köşeye atan sadece Marks değildi; Doyle’un Kaptanı W. Graham Claytor Jr. da günlerdir denizde olan kaza­zedelerin umutlarını taze tut­mak için bölgede bir düşman denizaltısı olduğunu bilmesi­ne rağmen millerce mesafe­den görülebilen arama ışıkları­nı yakmıştı! İlerleyen saatlerde bölgeye 6 gemi daha kurtarma için gelecekti. Kaptan McVay’in içinde olduğu grup rüzgarla epey kuzeye kaymış olması ne­deniyle öğlen 13.00’ten hemen sonra gemilere en son alınan­lar oldu. Sağ kurtarılan 316 de­nizci gemilere çıkarıldığında, yaşadıkları acı ve dehşet gözler önüne serilmişti. Hemen hemen hepsinin gözlerini kaplayan kat­ran sebebiyle görme problemi vardı ve yaraları iltihap kapmış­tı. 4 gün boyunca açlıktan, su­suzluktan, hipotermiden ve kö­pekbalığı saldırılarından çektik­leri acılara dayanamayıp intihar eden arkadaşlarını görmüşlerdi. Kurtarılan denizciler götürül­dükleri Samar ve Peleliu ada­larındaki hastanelerde bir süre tedavi edildikten sonra Guam’da son kez biraraya geldiler.

    880 denizcisini kaybeden USS Indianapolis’in parçalarını taşıdığı özel kargodaki “Küçük Çocuk”, mürettebattan kalanla­rın kurtarılmasından 4 gün son­ra Hiroşima’yı yoketti (6 Ağustos 1945) ve Japonlar 2 hafta sonra teslim oldu. Tek seferde en çok kaybın verildiği Indianapolis tra­jedisi, Amerikan donanma tari­hinin en büyük deniz faciasıydı. 2 hafta boyunca halktan gizli tu­tulan olay, teslim olan Japonlar ve savaşın sona ermesi yanında ikinci haber olarak verildi.

    Trajediyi soruşturacak olan kurul Amiral Chester Nimitz başkanlığında 13-20 Ağustos’ta Guam’da çalıştı. Savaşta kaybe­dilen yüzlerce gemi için yapıl­mayan bu kez yapılıyor, yaşanan facianın boyutları sebebiyle bu defa bir günah keçisi aranıyordu. Zaferi gölgeleyen bu olayda bu­lunan suçlu, Kaptan McVay’den başkası değildi. Kurul McVay’in verdiği geç tahliye emrinden ve seyirde zik-zak manevrası yap­mamasından dolayı askerî mah­kemeye çıkarılmasını tavsiye etti. Amiral Nimitz, McVay’e yöneltilen suçlamalarda hemfi­kir değildi ve kendisine sadece bir kınama mektubu verilmesini tavsiye etti. Ancak heyetin diğer üyeleri bu kadar kayıp verilen bir olayın yargıya taşınması ko­nusunda ısrarcıydı. Aralık’ın ilk haftasında Washington’da yapı­lan mahkemede McVay’e karşı tanıklık edecek olan ise Ameri­kan istihbaratı değil, gemisini batıran I-58’in kaptanı Hashi­moto’ydu.

    Beyazperde USS Indianapolis Mürettebatın denizin ortasında yaşadığı kabus, Steven Spielberg’in 1975 yapımı gerilim klasiği “Jaws”ın (üstte, solda) yanısıra Nicholas Cage’in başrolünde olduğu 2016 yapımı “USS Indianapolis: Men of Courage” adlı filme de (üstte) ilham vermişti.

    Hashimoto mahkemede ver­diği ifadede, McVay’in yapacağı hiçbir manevranın onları kur­taramayacağını söyledi. Yapılan zik-zak veya rastgele manevra­ların denizaltıların işini zorlaş­tıracağı biliniyordu; ancak Has­himoto 6 torpido ateşlediğini ve geminin bu saldırıdan yara al­madan kurtulmasının mümkün olmadığı gerçeğini anlatmış­tı. Mahkemede verilen kararda McVay tahliye emrinin zaman­laması konusunda aklandı; an­cak seyirde protokole uymayıp zik-zak manevrasını uygulama­dığı ve gemisini denizaltı saldı­rısına açık hedef haline getirdiği için suçlu bulundu; savaşın sona ermesindeki payı gözardı edile­rek kıdem düşürme cezası aldı.

    McVay o güne kadar sahip olduğu kusursuz sicili sebebiyle, suçlu bulunmasına rağmen ce­za almadı; bir daha asla denizde komutanlık yapmayacaktı. Buna rağmen hizmete geri döndü ve 1949’da emekli oldu.

    Donanmanın çıkardığı ders­ler de vardı elbette. Artık müret­tebatı 500 kişiden fazla olan hiç­bir donanma gemisi eskortsuz göreve gitmeyecekti. Bir noktaya varışı 5 saatten fazla geciken her geminin derhal rapor edilmesi ve araştırılması konusu bir ge­reklilik hâline getirildi. Ayrıca Pasifik’te görev yapan kaptan­ların inisiyatifinde olan zik-zak manevrası yapma yetkisi ellerin­den alındı ve bu tip seyir zorunlu kılındı.

    Kaptan’a iade-i itibar Kaptan McWay, zafere gölge düşüren facianın günah keçisi ilan edilmiş; olay siciline işledikten 20 sene sonra 1968’de intihar etmişti. Silah arkadaşları 1999’da itibarının iade edilmesi için bir mücadele başlattı.

    20 sene sonra, takvimler 6 Kasım 1968’i gösterdiğinde Indy meselesinde bir trajedi daha ya­şandı. Zaman içinde gerek ba­zı kurban ailelerinden gerek­se halktan gelen aşağılayıcı ve suçlayıcı aramalar ve mektuplar, Kaptan McVay’in içine düştü­ğü bunalımın etkilerini daha da ağırlaştırmıştı. Kaptan o sabah evinin önündeki verandada si­lahıyla başına tek el ateş etmiş halde bulunduğunda, sol elinde babasının ona küçükken hediye ettiği denizci anahtarlığı duru­yordu. Indianapolis’in son kur­banı kendisi olmuştu.

    Kaptanlarının trajik sonun­dan sonra, silah arkadaşları ken­disine itibarının iade edilip ceza­sının sicilinden silinmesi için bir mücadele başlattılar. Mürettebat 1999’da gemileriyle aynı ismi ta­şıyan USS Indianapolis (SSN- 697) denizaltısının kaptanı Wil­liam J. Toti’yle beraber mücade­leye başladı.

    Donanma yeniden soruş­turma başlatmayı reddetse de Kongre aksi yönde karar verdi. 2000’de Clinton yönetimi sıra­sında toplanan deliller doğrultu­sunda açılan yeni soruşturmay­la, Kaptan McVay silah arkadaş­ları sayesinde aklandı.

    Geçen yıllar içinde her sene biraraya gelmeye çalışan Indy mürettebatına 2001’de yeni bir konuk katılacaktı; I-58 ’in kap­tanı Hashimoto’nun torunu At­suko Lida. Hayatta olan kazaze­delerden Dick Thelan, Atsuko ile tanıştıktan sonra şöyle ko­nuşmuştu: “Ona gemiyi batırdı­ğı için dedesini silemeyeceğini söyledim. Tek yaptığı görevini yerine getirmekti; onu da çok iyi yaptı. Savaştaydık, basit. Sorun değil”.

    Indianapolis kağıt üzerinde onore edildikten sonra Kaptan McVay ve mürettebatına öden­mesi gereken bir gönül borcu daha vardı. Halen kayıp olan en­kazın bulunması…

    Indy donanmanın verdiği koordinatlarda defalarca aran­mış ancak batık bir türlü bulu­namamıştı. 19 Ağustos 2017’de USS Indianapolis, işinsanı Paul Allen ve ekibi tarafından yürü­tülen projede, Kuzey Pasifik’te 12°02’00.0″K 134°47’60.0″D koordinatlarında 5.500 metre derinlikte bulundu. 72 yıl son­ra 330 denizcinin mezarı artık ortaya çıkarılmış, yürekler bir nebze olsun rahatlamıştı.

    Facianın üzerinden tam 76 yıl geçti. Mürettebatın aileleri, günümüzde hayatta olan 7 de­nizci ve Kaptan Toti, Indy’nin mirasını yaşatmaya devam ediyor.

  • 1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    İngiliz uçakları 1916 Nisan’ında İstanbul üzerine gelerek Bakırköy ve Zeytinburnu’ndaki askerî hedeflere bomba atmıştı. Bu saldırıda yer alan pilot K. S. Savory, 9 Temmuz 1917’de Handley Page O/100 model uçakla İstinye Koyu’nda bulunan Goeben (Yavuz) ve Breslau’yu (Midilli) hedef almış, hafif hasar verdirdikten sonra üssüne dönmüştü. Uçak 23 Mayıs’ta Londra’dan kalkmış, Fransa-İtalya-Yunanistan-Mondros üzerinden İstanbul’a gelmişti. Aynı uçak daha sonraki görevinde Haydarpaşa Garı’nı bombalayacak, sonrasında Suvla Körfezi’ne mecburi iniş yaparak suya gömülecekti. 

    Peşlerindeki İngiliz donanmasını atlatan Goeben zırhlısı ve Breslau kruvazörü, 1914 yılının 10 Ağustos’unda Çanakkale’ye, 11 Ağustos’ta İstanbul’a geldiler. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da bulunan büyükelçileri bu duruma hemen itiraz ettiler. Zira Ağustos sonunda savaş fiilen başlamış, ancak Osmanlı Devleti henüz savaşa girmemişti. Tarafsızlık kuralı gereği ya bu iki gemiyi Boğaz dışına çıkarmalıydı ya da silahlarından arındırmalıydı. Sonunda bir çözüm olarak bu iki geminin Almanya’dan satın alındığı İtilaf Devletleri’ne bildirildi. Gemiler Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Alman mürettebatıyla birlikte Türk donanmasına katıldılar. 

    Goeben ve Breslau 600 yıllık İmparatorluğun sonunu getiren savaşa girilmesinin gerekçelerinden en önemlisi Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye gelen iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau olmuştu. Solda Goeben, sağda Breslau Tarih 15 Haziran 1916, Alman Zeplini SL-10 tarafından İstinye üzerinden çekilen fotoğraf. 

    İki ay sonra, 29-30 Ekim 1914’te bu iki gemi Amiral Souchon komutasında Türk tarafından sadece Enver, Cemal ve Talat Paşaların bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarak harp ilan etmeksizin Rus limanlarına saldırdılar ve savaşın fitilini ateşlediler. 

    Haydarpaşa-İstinye-Büyükdere rotasıyla Karadeniz’e çıkan donanmaya saat 17:00 itibariyle Yavuz’dan “Gemilerdeki gizli emir zarflarını açınız” mesajı çekilmişti. Zarfta saldırı planının yanında “Türkiye’nin geleceği için gerekenin azamisini yapınız” emri verilmekteydi. Özellikle 28 Mart 1911’de denize indirilen dönemin son teknoloji ürünü Goeben-Yavuz muharebe kruvazörü, Türk halkının da moral kaynağı olmuştu. 

    Dönemin kartpostallarında Karadeniz baskını ve Goeben zırhlısı 

    Tarihî görevin tecrübeli ‘talihlisi’ 

    1916 sonlarında İngilizlerin Kraliyet Donanma Hava Servisi’nden (RNAS) Filo Komutanı Kenneth S. Savory son derece gizli bir görev için Ege’deki görevinden donanma karargahına geri çağrılmıştı. 

    Donanma Hava Departmanı tarafından verilen brifingden sonra kendisinden İngiliz bombardıman uçaklarının en yeni ve en büyüklerinden biriyle Osmanlı Devleti’nin başkentini ve donanmasının en güçlü silahı olan Yavuz zırhlısını vurma olasılığını araştırması ve bir plan tasarlaması istendi. Savory’nin bu göreve seçilmesindeki ana sebep, 14-15 Nisan 1916 akşamı Türk başkentine yapılan hava saldırısında yer alarak edindiği tecrübeler ve yeni görevde yaşanması muhtemel tehlikelerden haberdar olmasıydı. 

    Bu ilk görevinde, 14 Nisan Cumartesi akşamı Limni’den kalkış yapan B.E.2Cs uçağının ekibi, filo komutanı Smyth-Piggott, teğmenler K. S. Savory, C. W. Dickinson ve J. H. W. Banarto’dan oluşuyordu. Uçak, yağmur ve gökgürültülü bir havada 360 mil uçtuktan sonra gece saat 22.30’da İstanbul üzerine gelerek Bakırköy’e, Zeytinburnu’ndaki barut fabrikasına ve Yeşilköy’deki uçak hangarlarına 11 bomba ile beraber çeşitli propoganda beyannameleri atmıştı. Savory’nin yeni görev için seçilmesinde, bu operasyonda edindiği deneyim rol oynamıştı. 

    Planlama ve hazırlıklar 

    Başta bir Handley Page O/100 model ağır bombardıman uçağıyla yapılacak torpido saldırısı düşünülüyor olsa da, gemilerin anti-torpido ağları ile korunduğu fikri ağır bastığından saldırının 112 librelik bombalarla yapılması kararlaştırıldı. 

    Plan dahilinde uçulması gereken yol çok uzundu. Olası kötü hava şartları ve aşılması gereken engel-ler sebebiyle sefer oldukça zorluydu. Handley Page filosunun bulunduğu Kent’teki Manston’dan, Yunan adası Limni’ye kadar uçulacak yaklaşık iki bin mil mesafe vardı ve bu rota iki yüzer millik mesafelerde molalar verilecek şekilde çizildi. Planlama sürecinde uçulacak rotanın hemen hemen tamamının deniz üzerinde olmasından dolayı, görevde kullanılacak olan O/100 uçağını yüzebilecek şekilde modifiye edilmesi istenmiş, fakat bu düşünce üretici firma tarafından uygulanabilir bulunmamıştı. 

    Artık tarihin ilk kıtalararası bombalamalarından birini gerçekleştirmek için gerekli kapsamlı hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Bu görevde yer alacak uçuş ekibi, komutan Savory ile birlikte yardımcı pilot teğmen Mc Clellan, seyrüsefer subayı teğmen P. T. Rawlings ve iki uçak teknisyeninden oluşuyordu. 

    Nisan 1916’da İstanbul’u bombalayan BE.2c uçağı. Solda Savory ve sağda Dickinson. 

    Uçulacak yolun uzunluğu sebebiyle göreve tahsis edilen 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağına ekibin konforu için hamaklar ve yeterli miktarda yiyecek stoku yüklenmişti. Yapılan hazırlıklar çerçevesinde yeni bir Rolls-Royce Eagle IV motor yapmaya yetecek kadar yedek parça uçağa yüklendi. Ayrıca gövdenin üstüne bağlanmış olan dört kanatlı yedek bir pervane ve kişisel ekipmanlar da vardı. 

    Zorlu rota, uzun yolculuk 

    23 Mayıs 1917 tarihinde güzel bir havada üç buçuk saatlik bir seyirle İngiltere Hendon’dan Fransa’ya ulaşılarak Paris yakınlarında Villacoublay’e iniş yapıldı. Ertesi günkü varış noktası Lyon yakınlarındaki Fort Bron havaalanıydı. Buradan da Rhône vadisi takip edilerek Frejus’a ulaşıldı. Düşük görüş şartları buradan yapılacak olan Pisa seyrini üç gün erteleyecekti. Fransa’yı terkettikten sonra İtalya sahil şeridinde yapılan bu uçuşta karşılaşılan kuvvetli rüzgarlar sebebiyle, Savory deniz üzerinde dört yüz feet irtifaya kadar alçalmak zorunda kalmıştı. 

    Ertesi günkü Roma seferi tamamen yağmur altında yapıldı; hava şartları ekibe yardımcı olmuyordu. Roma’dan direkt olarak Selanik’e uçma planı ise beraberinde acilen çözülmesi gereken yeni bir problem getiriyordu: Sorun, Arnavutluk’un yüksek dağlarıydı. Bunun için yapılan yeni düzenlemeye göre en emniyetli rotanın Napoli ve Otranto üzerinden Adriyatik Denizi’ne çıkmak olduğuna karar verildi. 

    Bir sonraki gün kısa bir seyirle Napoli’ye ulaşıldı fakat İngilizleri burada yeni bir sorun bekliyordu. Böylesine büyük ve yeni nesil bir bombardıman uçağının İtalya hava meydanlarına uğramış olması basında yer almıştı ve bu İngilizler için başlı başına bir istihbarat açığı olacaktı. Tek teselli son varış noktasının deşifre edilmemiş olmasıydı. Sonunda 3 Haziran’da Otranto’ya varıldı. 

    İtalya’dan sonraki durak olan Selanik için kalkış yapıldıktan sonra Arnavutluk dağlarının haritalar-da gösterilenden daha yüksek olduğu ve yüklü uçağın bu bölgeyi katedemeyeceği anlaşıldığından Otranto’ya geri dönmek zorunda kalındı. Burada bazı yedek parçaların indirilerek gemiyle gönde-rilmesine karar verildi ve böylelikle uçağın ağırlığı azaltıldı. Sonunda sarp dağlar aşılarak 7 Haziran’da Selanik’e iniş yapılabildi. Ertesi gün, Haziran ayının ilk haftasının sonunda 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağı Mondros’a ulaştı. O ana kadar uçulan 1955 mil, toplamda 31.5 uçuş saatinde katedilmişti. 

    Zahmetli rota İngiltere’den Mondros’a uçulacak rota Akdeniz kıyıları üzerinden Adriyatik denizi olarak çizilmişti. Katedilmesi planlanan 1955 millik uçuşta toplam sekiz iniş yapılacaktı. 

    Sona doğru 

    3 Temmuz öğleden sonra uçağa bombalar yüklendi. Her şey, herkes uçuş için hazırdı. Karanlık çökerken kalkış yapıldı; fakat öngörülemeyen sıcak güney rüzgarının içinde kalan iki adet Rolls-Royce Eagle motor aşırı ısınmıştı, soğutulmalarında sorun yaşanıyordu. Yüklü uçak ani olarak irtifa kaybetmiş ve Savory denize temas etmemek için birkaç bombasını bırakmak zorunda kalmıştı. Göreve devam edilemeyeceği anlaşılınca, kalan bombaları da Bolayır’a atan uçak mecburen geri döndü. 

    Aynı gece Türk savunmasını şüphelendirmemek adına birkaç B.E.2Cs ve Henry Farman uçağı aynı bölgeye gönderildi. İki gün sonra 5 Temmuz’da uçuş için elverişli bir günde Handley Page’e bir kez daha bombalar yüklendi; ekip motor çalıştırdı ve kalkış rulesine başlandı. Fakat tam o esnada yaşanan lastik patlamasıyla Savory kalkıştan vazgeçecek ve tarihî görev bir kez daha ertelenecekti. Patlayan lastiğin tamir edilmesinden sonra ertesi akşam üçüncü kez İstanbul için kalkış yapıldı ama daha yolun yarısında karşılaşılan olumsuz hava koşulları ekibin bir kez daha geri dönme kararı almasına sebep olmuştu. 

    İngiliz basınında bombardıman “Savory ve Dickinson’un İstanbul görevi İngiltere’de gazete ve dergilerin manşetlerine taşınırken, basın Edirne’nin de bombalandığından bahsediyordu” 

    Sonunda 9 Temmuz akşamı saat 20.47’de Limni’den sorunsuz teker kesen O/100, Çanakkale-Şarköy üzerinden uçarak mehtaplı bir gecede İstanbul semalarına ulaştı. Yeşilköy Hava Okulu üzerinden Zeytinburnu’na ulaşan Savory, buradan Üsküdar istikametine devam etti ve Maslak rotasını takiben geceyarısına beş dakika kala hedefine ulaştı. İstinye koyunda demirli olan Yavuz’un Savory tarafından farkedilmesi çok da zor olmayacaktı. 

    Şaşan hedefler ve nihai sorti 

    Uçuş ekibi, gelinen onca yoldan sonra yapılacak bir hatayla başarısızlığa uğramamak ve gözü ku-lağı burada olan komuta kademesini hayalkırıklığına uğratmamak için kısa bir keşif turu planladı. Bunun için gemiye paralel iki tur atıldı. Zaman gelmişti; son turdan sonra uçak yaklaşık sekiz yüz feet yükseklikten dört bomba bıraktı. Detaylı keşfe rağmen yapılan bu ilk saldırıda Yavuz isabet almamıştı. İngilizlerin varsayımına göre iki bomba yakınlardaki bir bahçeye düşerken diğer ikisi rıhtımda bulunan bir ya da iki denizaltıya isabet etmişti. 

    Atlantik’i de geçti Atlantik Okyanusu’nu uçarak geçen Arthur Brown John Alcock dönüşte ’Sir’ ünvanı ile ödüllendirildi. Alcock sadece birkaç ay sonra bir Vickers deniz uçağını Paris’e götürürken Normandiya yakınlarında düşerek 18 Aralık 1919’da hayatını kaybedecekti 

    Fakat aslında onların düşündüklerinin aksine bunlar denizaltı değil birbirlerine bordalanmış olan Numune-i Hamiyet ve Yadigar-i Millet torpido botlarıydı. İlk sortinin sonunda Numune-i Hamiyet küçük çaplı bir hasar almış olsa da Yadigar-i Millet torpidobotu yaklaşık 45 dakika sonra batacak ve toplam zayiat Numune-i Hamiyet torpidosunda 4 şehit, Yadigar-i Millet torpidosunda ise 25 şehit ve 9 yaralı olarak kayıtlara geçecekti. 

    İlk saldırının başarısızlığı Savory’i daha dikkatli bir şekilde yapacağı ikinci sortiye hazırlamıştı. 

    Bu kez bırakılan dört bombadan biri, ışıkları kapatılan Yavuz’a direkt bir vuruş yaptı. Uçuş ekibi gemi vurulduktan sonra Haliç’e paralel uçarak önce Alman kadrolarına karargah görevi yapan S.S General gemisine ardından da Harbiye Nezareti binasına 1300 feet’den ikişer bomba bıraktı. Nezaretin avlusundaki bir ahıra isabet eden bombanın burada bulunan iki hayvanı öldürdüğü ve başka zayiat olmadığı daha sonra öğrenilecekti. 

    HANDLEY PAGE TYPE O/100YAPI: Çift kanatlı, ahşap gövde, Cam vizör, ekip ve motorların koruması için zırhlı kaplama (ağırlık sebebiyle daha sonra çıkartılmıştır). EKİP: Dört ya da beş (pilot, rasıt ve iki ya da üç silahçı). MOTOR: İki adet Rolls Royce 260hp Eagle II, V-12 silindir su soğutmalı motor. BOYUTLAR: Kanat genişliği 30,5m, uzunluk 19,1m, yükseklik 6,1m. SEYIR SÜRATI: 6500 ft (1850m) irtifada 76mph (122kph) 
    MAX SEYİR İRTİFASI: 8500ft (2590m). SİLAH DONANIMI: Bir ya da iki 7.7mm Lewis makinalı tüfek. MAX BOMBA KAPASİTESİ: Bomba kompartımanında sekiz adet 250lb (93kg) ya da on altı adet 112lb (42kg) ve gövdenin dışında 626kg bomba taşıma kapasitesi.

    Bu arada Türk savunması da boş durmuyor, gecenin karanlığında İngiliz uçağına mermi yağdırıyordu. Saldırı yaklaşık 35 dakika sürmüş, görev sonunda Mondros’a iniş ise saat 03.40 civarında gerçekleşmişti. İniş sonrası yapılan kontrolde uçakta yirmi altı mermi girişi bulunmuş, ayrıca motorlardan birinin de aldığı hasardan dolayı görev yapamaz hale geldiği anlaşılmıştı. 

    Çelişen açıklamalar, çıkarılan dersler 

    Operasyondan sonra İngiltere Doğu Akdeniz Kuvvetleri’nin yayımladığı resmî tebliğde “Deniz uçaklarımız pazartesi gecesi İstanbul önlerinde bulunan Türk-Alman donanmasına başarı ile taarruz etmişlerdir. Özellikle harp gemileri ve denizaltılarla emniyeti sağlanan Yavuz zırhlısının yeri tespit edilerek 800 kademden bombardıman edilmiş ve atılan bombalardan isabet alan gemide yangın çıkmış, bu taarruzdan sonra uçaklar Türk Savaş Ofisi’ni bombardıman etmiş ve bu harekatta Türkler gafil avlanmış, uçaksavarlar bombalar atıldıktan sonra çalışmaya başlamış ve harekata katılan uçaklar kayıp vermeden üsse dönmüşlerdir” deniliyordu. 

    Saldırı sonrası yapılan resmi Türk açıklaması ise biraz farklıydı. Tebliğde “Saldırıda bir destroyerin batırıldığı ve bir nakliye gemisinin hasar gördüğü, ancak Yavuz’un vurulmadığı” bildiriliyordu. Resmî rapora göre bombalar, S. S. General’in yakınlarına düşmüş ve Harbiye Nezareti’ne yakın bir kitapçı tahrip edilmişti. Türk tarafı toplam zayiatın 29 ölü ve 5 yaralı olduğunu ifade ediliyordu. 

    Sonuçta operasyon Savory için başarılı sayılabilirdi: Yavuz batırılamasa da görev yerine getirilmiş ve görevden tek parça olarak kayıpsız geri dönülmüştü. 

    1917’deki bu son saldırıdan sonra Türk Başkomutanlığı, Muhaberatı Havaiye Komutanlığı adında yeni bir komutanlık kurma kararı aldı. Bu birim “Çeşitli yönlerden İstanbul’a doğru gelen düşman uçaklarını haber vermekle görevli bütün birlikler veya gözetleme postalarından gece ve gündüz alınan haberleri telgraf veya telefonla ve diğer muhabere araçlarıyla Başkomutanlığa, Yeşilköy Hava İstasyonu’na, hava savunma birliklerine, donanmaya, emniyet müdürlüğüne ve merkez komutanlığına bildirecek, şehir güvenlik görevlileri de ışıkların söndürülmesini sağlayacak”tı. 

    Son uçuşunu da İstanbul’a yaptı 

    11 Temmuz 1917 İstanbul’a yapılan hava saldırısı İngiliz gazetelerinin manşetlerinde yer almıştı. 

    İstanbul’un bombalanması görevinden sonra yedek parça eksikliğinden dolayı O/100 uçağı Limni adasında kalmaya devam etti. Burada kaldığı sürede ekip değiştirerek denizaltı keşif görevlerinde, 4 ve 7 Ağustos’da Bandırma’ya, 1 Eylül’de de Edirne’ye yapılan hava saldırılarında kullanıldı. 

    Limni’den sonra Thasos’da bulunan yorgun Handley Page, son uçuşunu gene İstanbul’a yapacaktı. 30 Eylül 1917 günü Haydarpaşa tren istasyonunun bombalanması görevine katılan uçak, yağlama borularından birinin kırılması üzerine motor kaybı yaşamış ve bombalarını bıraktıktan sonra Suvla Körfezi’nin beş mil kuzeyinde denize acil iniş yapmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık iki saat su üzerinde kalan uçağa yardım gelmeyince, mürettebat teğmenler Wise, H. R. Aird ve John W. Alcock kıyıya yüzmeye karar vermiş, ardından da Türk birliklerince esir alınarak İstanbul’a getirilmişti. 

    Mütareke sonrası biten esaretin ardından İngiltere’ye dönen ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli olan Teğmen John Alcock, iki yıldan daha kısa bir süre sonra Arthur Whitten Brown ile beraber 14 Haziran 1919 tarihinde bir Vickers Vimy uçağı ile Atlantik Okyanusu’nu 16 saat 12 dakikada geçerek ismini havacılık tarihine yazdıracaktı. 

    İlk defa kıtalararası bombardıman görevine katılarak tarihe ismini yazdıran ve muhtemelen hâlâ Çanakkale Suvla Körfezi açıklarında bir yerde bulunmayı bekleyen 3124 kuyruk numaralı bombardıman uçağı ise havacılık meraklıları ve tarihseverler için ilgi kaynağı olmaya devam ediyor.