Yazar: Murat Sav

  • Byzantion’un (İstanbul) Pagan Tapınakları


    istanbul, pagan dönemde “byzantion” adını taşıyan trak-helen karışımı bir kültüre sahip, helen inanç yapısını benimsemiş bir kentti. hristiyanlığın kabul edildiği 379 yılına kadar varlığı faal olarak devam eden tapınaklardan belki de en önemlileri (helios, artemis ve aphrodite) imparator ı. theodosius tarafından kapatıldı ve farklı işlevler verildi. 5 ve 6. yüzyıllarsa kentteki tüm tapınakların aşamalı olarak yok edildiği bir yüzyıl oldu. ancak ne bu tapınakların hatıraları ne de pagan inancın izleri belleklerden silinmedi.

    Günümüz İstanbul sınırlarının içinde Paleolitik dönemden başlanarak çok sayıda yaşam alanı oluşmuştur. Demir Çağı’ndan itibaren ekonomik, askerî ve sosyal alanlardaki kırılmayla birlikte yeni ve daha düzenli kentler ortaya çıkmaya başlamıştır. Haliç’in bitiminde, Alibeyköy-Kâğıthane arasındaki Semystra (Eyüp) yerleşimi bunlardan biriydi. Diğer yandan Plinius, Naturalis Historia’sında Byzantion’un eski adının “Lygos” olduğunu yazarken, bu adın Byzantion’un yerinde kurulmuş bir yerleşim olup olmadığını ya da konumunu paylaşmamıştır. 

    Byzantion’un Kuruluş Efsanesi
    Üzerini Topkapı Sarayı’na ait kompleksin kapladığı ve “Sur-u Sultani” denilen duvarlarla çevrili Sarayburnu ile yakın çevresi, MÖ 7. yüzyılın ortalarından itibaren Byzantion kentinin iç-dış kalesini, yani yerleşim-yaşam alanını oluşturmuştu. Peki, bu kent ne zaman ve kim ya da kimler tarafından kurulmuştu? Hikâye şöyle: Delphoi’deki Apollon Bilicilik Merkezi’ne danışan Megaralı göçmenler, yeni kuracakları kentin yerinin körlerin ülkesinin karşısı olduğu cevabını alırlar ve deniz yoluyla Semystra’ya gelirler. Yeni kenti buraya kurmak için kurban adadıkları sırada bir kartal, kurbanın parçasını alarak havalanır ve Sarayburnu sırtlarına getirir. Bunu işaret olarak algılayan Megaralılar Byzas önderliğinde yeni kentlerini kurar. Kurucusundan dolayı da kent “Byzantion/Bizantion” olarak anılır ve 4. yüzyıla kadar da resmî olarak bu ad kullanılır. 

    Byzantion’un İnanç Dünyası
    Tanrı ve tanrıçalar, insanlar için birer rehberdi. Olympos Dağı’ndaki panteonları, onların yaşam sürdüğü, eğlendiği, kararlar aldığı ihtişamlı, ulaşılmaz bir güç odağıydı. Tüm panteonun başında Zeus veya Roma dönemindeki adıyla en büyük gezegene de ad olarak konan Jüpiter bulunuyordu. Zeus “kurtarıcı”, “her şeye hâkim” bir Tanrı olarak kabul edilirdi. Olympos tanrıları ve tanrıçaları, olmuş olayları yorumlama ve olacaklardan haber verme, esinlenme sağlayan varlıklardı. Sonsuz suların tanrısı Poseidon (Neptün), üç dişli yabasını yere vurduğunda depremler yaratan bir kudrete sahipti. Evin ve ocağın koruyucusu Hera (Juno), sadakatin sembolüydü. Ekinlerin yeşermesi, tabiatın doğuşu, canlanması ve ölümü Demeter ile (Ceres) sembolize edilirdi. Kızı Kore’yi yeraltı ülkesine kaçıran ve yılda bir kez Demeter’in görmesine izin veren ve aslında “On İkiler”de adı sayılmayan Hades ise tüm yeraltı olaylarından sorumluydu. Güneş Tanrısı Apollon hem biliciydi hem de güzel sanatlara hükmederdi. Kardeşi Artemis (Diana) ise tabiat ve hayvanlardan sorumluydu. Zeus’un beyninden doğan Athena (Minerva) zekânın timsaliydi ve haksız savaşlarda haklıların tarafını desteklerdi. Karşıtı olan Ares (Mars) ise doğrudan savaş tanrısıydı. Ticaret, Hermes’ten (Merkür) sorulurdu. Eğlence denince akla hiç kuşkusuz üzümle sembolize edilen Dionysos (Baküs) gelirdi. Aşkın olduğu kadar sevgi ve güzelliğin tanrıçası ise Aphrodite (Venüs) idi.


    “haliç boyunca yüksekteki burunlarda bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında darius önderliğinde kenti kuşatan persler yıkmıştı. yakınlardaki pluton tapınağı’nı ise büyük iskender’in babası ıı. philippos yine byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı.”

    Belli Başlı Tapınaklar ve Kutsal Yerler
    Akropol (Yüksekteki Kent) içinde önemli tanrı ve tanrıçalar için inşa edilen tapınaklar sıralanıyordu: Artemis, Apollon, Aphrodite… Sarayburnu’nun kuzeydoğusunda, Boğaz’ın girişinde, Sarayburnu’nun uç kısmında Poseidon Tapınağı ve Athena Ekbasia’ya (karaya adım atan) adanan kutsal alan uzanıyordu. 2. yüzyılda yaşayan Byzantionlu Dionysos’un yazdıklarına göre Poseidon Tapınağı deniz kıyısındaydı. Günümüzde üzerini Hippodrom’un (At Meydanı/Sultanahmet Meydanı) kapladığı yer ile bitişiğinde, yani Ayasofya Meydanı’na doğru Zeus Hippios’a adanan kutsal alan ile Herakles Koruluğu bulunmaktaydı. 

    Haliç boyunca yüksekteki burunlarda da bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. Hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında Darius önderliğinde kenti kuşatan Persler yıkmıştı. Yakınlardaki Pluton Tapınağı’nı ise Büyük İskender’in babası II. Philippos yine Byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı. Hatta kentin Philippos’un elinden kurtuluşu Tanrıça Artemis veya Hekate Phosphoros’a bağlanıyordu. Kimi anlatı da Artemis’in de adının geçtiği öyküye göre Philippos, Byzantion’a gece tünel kazıp surlardan içeri girerek saldırmak ister. Ancak gece tam saldırı başlayacakken dolunay olunca Makedonların emeli ortaya çıkar ve Byzantionlular bu saldırıya engel olur. Olayın anısına Byzantionlular, Hekate için “Phosporion/aydınlatan” adıyla bir tapınak inşa eder. Günümüzdeki Sirkeci Marmaray İstasyonu’nun bulunduğu yer, Antik dönemin “Phosphorios Limanı” idi. Ancak tapınağın konumu bilinmemektedir. Hatta bir Hekate tapınağının Hippodrom civarında olduğu da belirtilmektedir.

    Tapınaklardan ikisinin yaklaşık olarak yapım dönemini, Herodotos’un anlatımından biliyoruz. Buna göre Persler, İskit seferine katılan devletlerin adlarının yazılı olduğu biri Asurca diğeri Helence olan iki sütunu (MÖ 514-512) Boğaz’a dikti. Bir süre sonra Byzantionlular bu sütunları kente getirerek Koruyucu Artemis’e yaptıkları tapınakta (Olasılıkla günümüzde Topkapı Sarayı sınırlarındaki) kullandılar. Asur yazılı sütunun kaidesini de yerini kestiremediğimiz Dionysos’a adadıkları tapınağın yanına koydular. 

    Günümüzün Mercan Yokuşu’nun yukarısında ve belki de Büyük Valide Hanı’nın alanında tüm tanrı ve tanrıçaların anası Ge’ye (Gaia: Yeryüzünün Anatanrıçası) adanan ve üzeri özellikle açık bırakılan tapınak ve Demeter ile kızı Kore’ye ait tapınaklar yer alıyordu. Gaia Tapınağı’nın üzerinin açık oluşu, gökyüzü ile birleşerek dünyayı meydana getirdiğine inanılmasının sonucuydu. Yağmurların da yeryüzünü dölleyerek tabiatın oluşmasını sağladığına kanaat edilirdi. Her ne kadar Byzantion’un sur haricinde kalsa da günümüzün Altımermer semtinde Zeus kutsal alanı ile Haseki’de Apollon Tapınağı bulunmaktaydı. Apollon’un bilicilik yerlerinden olan Kalkhedon’da da bir tapınağı yer alıyordu. 

    Günümüzün Unkapanı bölgesinde yine Zeus’a adanan bir kutsal alan mevcuttu. Haliç’e bakan burunlarda Pluton ve Hera’ya adanmış kutsal yerler uzanmaktaydı. Hera Tapınağı ve Pluton Tapınağı yıktırılsa da geriye sadece bulundukları burunlara verilen adları kalmıştı. Bu iki tapınak, Mercan-Küçükpazar arasındaki burunlarda olmalıdır. 

    Romalılar Gelince
    Rakibi Pescennius Niger’i destekleyen Byzantion’u kuşatarak yerle bir eden İmparator Septimius Severus, oğlu Caracalla’nın isteğiyle Byzantion’un imar edilmesine izin verir ve 197 yılında başlayan çalışmalar yaklaşık 20 yıl sürer. Byzantion artık tam bir Roma kenti olur. Hatta Caracalla’nın adına izafeten kente verilen “Antoninia” adı halk arasında tutunamaz. İşte bu imar sırasında Apollon Tapınağı (büyük olasılıkla yenilenerek) inşa edilir. Ve yine büyük olasılıkla bu kez “Helios/Güneş Tanrı” adına onurlandırılır. Kentin güneyine doğru yamaçta bulunan tiyatro yenilenir. Aphrodite’ye adanan tapınağın da bu bölgede olduğu bilinmektedir. 


    “4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün ayasofya meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. bu tapınaklar, byzantion’u ‘yeni roma’ adıyla kuran constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.”

    Roma döneminde günümüz Galata’sında Mısır Tanrısı Serapis ve İsis adlarına tapınaklar yapılır. En önemli tapınaklardan ikisi ise Aksaray yakınlarındaki Forum Amastrianon’a komşu olan Helios (Güneş) ve karşısındaki Selene (Ay) tapınaklarıydı. 4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün Ayasofya Meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası Rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası Tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınaklar, Byzantion’u “Yeni Roma” adıyla kuran Constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.

    Kentin Diğer Yerleri ve Anadolu Yakası
    MÖ 3. yüzyılda Serapis ve İsis adlı Mısır kökenli iki tanrı için Salıpazarı-Fındıklı arasında iki tapınak inşa edilmiştir. Hatta Galata-Salıpazarı arasında bir zamanlar Aphrodite, Artemis ve Apollon adına yapılmış bir kutsal alan uzanmaktaydı. Tanrılaştırılan yöneticilerden Ptolemaios II. Philedelphos’un Byzantion’a yaptığı askerî yardım sonrası Byzantionlular onun adına günümüz Fındıklı-Kabataş civarında bir tapınak inşa etmiştir. Ayrıca Beşiktaş yakınlarında da bir Apollon Sunağı bulunuyordu.

    Kitabı Geographika’yı MS 1. yüzyılda yazan Amasralı Strabon’un değindiği üzere İstanbul Boğazı’nda Kalkhedonlar Tapınağı bulunuyordu. Ama Strabon tapınağın yerini tanımlamamaktadır. Strabon’dan yaklaşık 400 yıl kadar önce Perslerin İskit seferini anlatırken Herodotos, Pers Kralı Darius’un Boğaz’ın üzerinde yapılmış tapınakta oturup Karadeniz’e baktığını yazarken akla, bir zamanlar Yoros Kalesi’nin yerinde olduğu sanılan Zeus Orios Tapınağı gelmektedir. Rumelikavağı’nda Serapis (Serapeion) kutsal alanının yanı sıra yakınlarda bir de Artemis Tapınağı bulunuyordu. Kalkhedon içinde Apollon Bilicilik Merkezi, Aphrodite ve İsis kutsal alanı ve tapınakları ile Herakles kutsal alanı önde gelen inanç noktalarıydı.

    Tapınak Törenleri
    Her tanrı veya tanrıçanın yıllık tören günleri vardı ve tümü birbirinden farklıydı. Tanrı veya tanrıçanın temsil ettiği içeriğe göre adaklar veya sunular yapılırdı. Bu nedenle her tapınağın birer adak yeri bulunuyordu. Genellikle sunaklarda kurban kanı akıtılmaktaydı. Bazı ritüeller kent dışındaki kutsal alanlarda yapılırdı. En belirginlerden biri, Dionysos için yapılanıydı. Byzantion’da mevcudiyetini bildiğimiz ancak yerini bilmediğimiz Dionysos Tapınağı’ndan ilk söz eden kişi, “Tarihin Babası” sıfatıyla tanınan Herodotos’tan başkası değildir. Büyük bir eğlenceye dönüşen törenlerin asıl icra yeri Trakya topraklarıydı. Demeter ve Kore’ye adanan tapınaklarda ölüm-yeniden doğuş seremonisi yılda birer kez canlandırılır, törenler sırasında ilahiler okunurdu. 

    “Dioskurların Hakkı İçin”
    Pagan dönemin insanları, tıpkı günümüzde sürdürüldüğü gibi yemin ve güvenirlik göstergesi olarak bazı tamlamalar kullanırdı. Hiç kuşkusuz bu sözlerin dayandığı kimlikler, o dönemki inanç sisteminin temeli olan varlıklardı; tanrı, tanrıçalar veya ilişkili varlıklar. Örneğin, bir ünlem olarak kullanılan “Tanrılar aşkına!” sözü günümüzde “Tanrı veya Allah aşkına” tamlamasıyla devam etmektedir. Belki de en büyük yeminlerden biri olarak, “Bütün tanrı ve tanrıçalara yemin ederim ki!” sözünün benzerleri yine günümüzde kullanılmaya devam etmektedir. Farklı bir söz olarak “Dioskurların hakkı için”, anlamı derin bir cümleydi. Dioskurlar, biri Zeus’tan olan ikizlerdi ve dostluğun simgeleriydi. Ölümsüz olan Polydeukes bir kavgada yaralanıp Kastor öldüğünde, Zeus kardeşleri ayırmamak için her ikisini de göğe yükselterek ikizler burcuna çevirmişti. # 

    KAYNAKÇA
    Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.
    Byzantios, Dionysios, Boğaziçi’nde Bir Gezinti, çev. M. Fatih Yavuz, YKY, İstanbul, 2008.
    Altunay, Erhan, İstanbul’un Pagan Çağı, Destek Yayınları, İstanbul, 2019.
    Yavuz, Mehmet Fatih, Byzantion: Byzas’tan Constantinus’a Antik İstanbul-Antik Edebi Kaynaklar, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2014.
    Tekin, Oğuz, Eskiçağ’da İstanbul: Byzantion, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996.
    Plinius, Naturalis Historia, London, MDCCCLV.
    Strabon, Geographika, çev. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2000.
    Müller-Wiener, Wolfgang, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, çev. Ülker Sayın, YKY, İstanbul, 2007.
    Xenophon, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü), çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1939.
  • Hippodromdaki Araba Yarışları

    Hippodromdaki Araba Yarışları


    hippodromun inşaatını, 200’lerin başlarında roma imparatoru septimus severus’un oğlu caracalla başlatmıştır. imparator constantinus zamanında ise kentin imar çalışmaları kısa sürede tamamlanmış, kent 11 mayıs 330’da kutsanarak tören eşliğinde açılmıştır. bu imar çalışmalarının önemli bir ayağını da hippodrom oluşturmuştur. hippodrom, constantinus tarafından tamamlatılarak araba yarışları, kutlamalar ve sirk gösterileri yapılmak üzere hizmete açılmıştır.

    Araba_Yarislari_1) thumbnail_1.Hippodrom,O.Panvivio (DE ludis circensibus,Venedik,1600, XV.yüzyılda yapılan gravür
    Bizans döneminde hippodromu harabe hâlde gösteren O. Panvinio’ya ait gravür. (DE ludis circensibus, Venedik, 1600).

    Gelmiş geçmiş en köklü imparatorluk hangisidir? Bu sorunun yanıtı için akla gelebilecek ilk devlet, Roma İmparatorluğu’dur. MÖ 8. yüzyılda adını, kurucusu Romulus ve Romus adlı kardeşlerden alan Roma kenti, zamanla imparatorluğa adını veren bir başkente dönüşmüştür. Hristiyanlığın yaygınlaştığı yıllarda devlet hem kavimler göçünün yıkıcılığıyla hem bulaşıcı hastalıklarla hem de bozulan ekonomiyle meşguldü. Bu ortamdan Roma’nın kurumsallığı ve yapısı zarar gördüğünden 3. yüzyıl sonlarında, İmparator Diocletianus’tan itibaren yöneticiler farklı çareler aramaya başlamıştı. İşte bu sırada İmparator Constantinus sahne almış ve eski Byzantion kentini, yani İstanbul’u merkez kent olarak benimsemişti.

    Bir Güç Gösterisi ve Güneş Tanrısı Sol Invictus’un Mekânı Olarak Hippodrom
    Hippodrom ve burada yapılan yarışlarla ilgili bilgilerin önemli kısmı, 10. yüzyılda İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un yazdığı Törenler Kitabı’ndan edinilmektedir. Seyyahların anlatımları dışında Bizans döneminin bazı yazarlarının kitaplarından da kısa bilgiler öğrenilmektedir.

    Dilimize yerleşmiş hâliyle “Hipodrom” adını kullansak da aslında orijinal ad, iki “p” harfiyle yazılan (Hippodromos=At Meydanı) şeklindedir. Hippodromosun Osmanlı döneminden beri kullanılmaya başlanan karşılığı olan “At Meydanı” tabiri günümüze kadar gelmiştir. Hippodromlar, Roma İmparatorluğu’nda resmî idarenin gücünün arenalarıydı. Kentin nabzının attığı, önemli bir propaganda yeriydi. İmparatorlar, seçildikleri zaman halk tarafından hippodromda selamlanır, burada tören yapılırdı. İstanbul’un kuruluş günü, 11 Mayıs’ta hippodromda kutlanırdı. İmparatorlar, güneşle eş değer kabul edilirdi ve hippodromda, onlara ayrılan “kathisma” adlı seyir yerine gelirken, güneş olarak selamlanırlardı. Yaklaşık 440×115 metre ebatlarındaki hippodromda imparatorun locası, günümüzün Sultanahmet Camii avlusunun meydana bakan cephesine denk gelmekteydi. “Sphendone” adı verilen yarım dairesel uç kısmı günümüze ulaşan hippodromun batı ucu hariç, seyircilerin oturması için yapılmış basamaklı oturma sıraları bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_2)-thumbnail_2.
    Üzerinde Hippodrom tasviri bulunan yüzük taşı. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)
    Araba_Yarislari_5) thumbnail_9
    Yılanlı (Plataia) Anıt’tan kalan kısım ve yılanlardan birine ait baş parçası. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri).
    Gökyüzünden İstanbul
    Havadan Hippodrom’un bugünkü hâli.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arabaların tur attığı hippodrom arenasını ortadan ikiye bölen ve “spina” adı verilen duvarın üzerinde çeşitli heykeller bulunmaktaydı. Aslan, deve, ayı, boğa, at gibi hayvan heykellerinin dışında bazı kaynaklara göre, MÖ 4. yüzyılda yaşamış, antik dünyanın önde gelen heykeltıraşlarından Praksiteles’in “Knidos Aphrodite” heykeli, Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’un bronz heykel grubu ile araba yarışı kulüpleri Maviler ve Yeşiller adına zaferler kazanan yarışçıların heykelleri de spina’da sıralanmaktaydı. Anıtlar arasındaki boşluklarda küçük havuzlar (Phiale) bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_5.1) thumbnail_9.1

    İstanbul Hippodromu, güneş tanrısı kültüne uygun bir tasarımla şekillendirilmişti. Bundan dolayı imparator locası doğu cephesinin ortasındaydı. Spina’daki günümüze ulaşan üç anıt da güneş inancıyla bağlantılıydı. Mısır’ın 18. sülale hükümdarlarından III. Thutmose (Tutmosis, MÖ 1502-1488?) adına, MÖ 1450’ye doğru “Karnak Amon-Ra” mabedinin önüne dikilen ve 4. yüzyılda İstanbul’a getirtilen obeliskin tepesinde güneşin sembolü, yaldızlı bir küre bulunuyordu. Hippodromdaki örme obelisk de benzer anlam taşımaktaydı. Yılanlı Anıt, Perslerle yapılan, MÖ 480’deki Salamis Savaşı ve 479 yılında kazandıkları Plataia Savaşı’nın anısına birleşik Yunan şehir devletleri tarafından yaptırılarak, zaferin adağı niyetine Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na sunulmuştu. Birbirine sarılmış, şifa sembolünü barındıran üç yılan ve taşıdıkları üç ayaklı kazan, Güneş Tanrısı Apollon’un simgelerindendi.

    Araba Yarışlarından İki Büyük Grubun Mücadelesine…
    Araba yarışlarının kutsal mabedini anlattıktan sonra sıra Roma ve Bizans döneminin en sevdiği eğlencelerden biri olan araba yarışlarını anlatmaya geldi. Romalılar için başlangıçta yalnızca taraftarı oldukları sporcuların başarıları önemliydi. Tuttukları takımın renklerinde kıyafetler giyer, bayram havasıyla hippodromdaki yarışlara koşulurdu. Ancak bir süre sonra araba yarışları, yarışma ruhundan çok dinsel, sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklılaşan iki büyük grubun mücadelesine dönüşecekti.

    Araba_Yarislari_7) thumbnail_5.2.
    İmparator I. Theodosius ve mahiyeti ile seyirciler yarışları izlerken. (Hippodromdaki Mısır obeliskinin mermer kaidesi).
    Araba_Yarislari_6) thumbnail_3..Dört atlı araba (Guadrika),Aachen'daki Charlemagne'in mezarından çıkmış,VI.YY'ye ait Bizans ipek kumaşı.
    Aachen’daki Charlemagne’in mezarından çıkmış dört atlı yarış arabası tasviri. 6. yüzyıla ait Bizans ipek kumaşı.

    Yarışları Seyreden İbn bin Yahya’nın Anlattıkları
    Kenti zaman zaman ziyaret eden, farklı coğrafyalardan gelen seyyahların da tanık olduğu yarışlar hakkında bilgi veren kaynaklardan biri, 9. yüzyılda Filistin’in Ascalon şehrinden savaş esiri olarak getirilen İbn bin Yayha olmuştu. Yarışları izlemiş, altın dokumalı giysiler içindeki sürücülerin kullandığı dört atlı ve yaldızlı arabaların hızlı biçimde arenayı üç kez döndüklerini, yarışı kazananın İmparator tarafından bir altın kolye ve altın para verilerek ödüllendirildiğini yazmıştı. Yarışları izlemenin bir ayrıcalık olduğunu belirtmesi, yaşadığı heyecanı göstermektedir. 4 ila 6. yüyıllar arasında yarışı kazananlara Praefectus (Belediye Başkanı) tarafından bir palmiye dalı; İmparator tarafından da altın bir taç, gümüş miğfer, kemer ve altından arma şeklinde bir madalyon verilmekteydi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki büyük yarışçı Porphyrius’a ait kabartmada da bazı ödüller görülebilmektedir.
    Bir Meydan Okuma… Ve Yarış Başlıyor…

    Doğu tribününün ortasındaki “Kathisma” iki katlıydı ve “Daphne” adlı imparatorluk sarayıyla bağlantılıydı. İmparator, üst katta yarışları takip ederken mahiyeti, “Kaykellon” adıyla anılan bir alt kattan yarışları izlerdi. Saray kadınları yarışmaları hippodromda izleyemese de İmparator locasında, kimse tarafından görülmeyecek şekilde yarışları takip ederdi. Kathismanın üzerindeki dört adet bronz at heykeli Latin istilası sırasında Venedikliler tarafından kaçırılarak San Marco Kilisesi’nin cephesine yerleştirilmişti. Hippodromun, “Sphendone” adı verilen yarım dairesel bölümünün içinde, önceleri yarışmalarda kullanılan malzemelerin, belki atların ve vahşi hayvanların içeride tutulduğu çeşitli odalar bulunmaktaydı. Sonradan sphendonenin altı sarnıca çevrildiğinde bu odalardaki bazı detaylar da belki yok olmuştur.

    Kazanılan bir zaferin şerefine, imparator veya imparator ailesinden birinin doğum gününde, yabancı bir yöneticinin onuruna, İstanbul’un kuruluş günü, dinsel önem taşıyan bir günde veya eski pagan geleneklere bağlı olarak yıl sonunda yapılan “brumalia şenlikleri” veya “lupercus” adı verilen kurt bayramında yarışlar düzenlenebilirdi. Yarışların düzenlenmesi işiyle kentin valisi (praefectus) sorumlu olurdu. İmparator, senato, konsül veya sezar yarış için gerekli kaynağı oluştururdu. Araba yarışlarına katılacakların seçimi de bu yöntemle belirlenir, yarışlarda kullanılacak atlar özenle seçilirdi. Yarış gününün duyurulması amacıyla birkaç gün öncesinden hippodromun yüksek noktalarına bayraklar çekilirdi. Hıncahınç dolu tribünler önünde ve büyük tezahüratlar eşliğinde halkı selamlayarak locasına geçen İmparator, yarışın başlaması için valiye onay verirdi.

    Yarışı Kazanmak Yetmez
    Hippodromdaki uğultular giderek artarken her takımın seyircisi kendi oluşturduğu koroyla takımına destek olurdu. Günümüzde, üzerinde Alman Çeşmesi’nin bulunduğu nokta civarındaki “Carceres” adı verilen start yerinden yarış başlardı. Başlangıç dönemlerinde dört takım olduğu için yarışma dört araba arasında yapılırken sonradan bu sayı ikiye inecekti. Arabalar önceleri arenada yedi tur atarken sonraları kuralların değiştiği, İbn bin Yahya’nın anlattıklarından anlaşılmaktadır. Yarışı kazanan için asıl yarış bundan sonra başlardı çünkü kaybedenin arabasıyla bir daha yarışmak zorundaydı. O zaman gerçek zafer elde edilirdi. Yarışlar devam ederken aralarda sirk gösterileri dediğimiz dans, pandomim, müzik ve akrobatik hareketlerle seyirciler eğlenirdi.

    Seyirciler, tuttukları takımlara göre otururdu. Başlangıçta dört kulüp vardı: Kırmızılar, Beyazlar, Maviler ve Yeşiller. İmparator locasının sağı ve solu, Kırmızılar ve Beyazlar’a ayrılmıştı. Diğer tüm tribünler Maviler ve Yeşiller içindi. Kırmızılar ve Beyazlar sonradan Mavi ve Yeşiller’e katılınca onlara ait tribünler de Maviler ve Yeşiller arasında paylaşıldı. Dört takım, çoğunlukla kozmosun dört ögesiyle bütünleştirilmişti. Yeşil renk Aphrodite, bahar, toprak ve doğuşa işaret etmekte; Mavi renk Uranüs, sonbahar ve denize; Kırmızı renk Savaş Tanrısı Mars, yaz ve ateşe; Beyaz renk ise Jüpiter, kış ve gökyüzüne işaret etmekteydi.

    Yalnızca Yarıştan İbaret Değildi Her Şey
    Maviler ve Yeşiller… Yalnızca birer yarış kulübü müydü? Değillerdi. İki büyük toplumsal birlikti. Sosyal hayatı, derinden etkilemekteydiler. İmparatorluğun önde gelen şehirlerinde de taraftar grupları vardı. Başta Roma olmak üzere Antiokheia (Antakya), Aleksandropolis (İskenderiye) ve Thessalonika (Selanik) grupların etkin olduğu yerlerdi. Bu gruplar, şehir surlarının inşasında ve şehir savunmalarında rol oynamaktaydı. İki gruptan Maviler’in başkanı, Roma aristokrasisinden gelen büyük toprak sahibi insanlardan seçilirdi. Yeşiller’inki daha çok zanaat veya ticaret erbabı olurdu. Yeşiller, İsa Mesih’in tek tabiatlı olduğu inancına dayanan “monofizit” ilkesini kabul ederken Maviler, Ortodoks görüşün temsilcisiydi.

    Doğudaki eyaletlerin kaybedilip, salgınların ve askerî başarısızlıkların artmasıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle birlikte, 7. yüzyıldan başlayarak grupların gücü azalmış, 10. yüzyıldan itibaren neredeyse ortadan kalkmıştı. Seyrekleşen araba yarışları, 1204 yılındaki Latin işgaliyle tarih sahnesinden tamamen çekilmişti çünkü Latinler hem hippodromu yağmalamış hem de yerel gelenekleri çiğnemişti. Dana sonrasında ise sphendone duvarından kalan sütunların bazıları Süleymaniye Camii’nin inşaatında kullanılırken taşları ise Topkapı Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nın inşaatlarında kullanılacaktı.

    Araba_Yarislari_8) thumbnail_10
    Gelmiş geçmiş en önemli araba yarışçısı Porphyrius adına dikilen heykellerin kaideleri. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

    Tarihin En Ünlü Yarışçısı Porphyrius’un Hikâyesi
    Tüm yarışların en çok zafer kazananı ve en önemli araba yarışçısı Porphyrius, İmparator Anastasios döneminde (491-518), Kuzey Afrika’dan getirilerek eğitilmişti. Porphyrius, zaman zaman Maviler, zaman zaman da Yeşiller adına yarışmıştır. Bu yüzden adına anıt-heykeller dikilerek zaferleri taçlandırılmıştır. Porphyrius kadar önem taşıyan diğer bir yarışmacı da Thomas’tır. Tahminlere göre erken devirlerde, başarılı olan yarışçılar adına pek çok anıt dikilmiştir; ancak bunlar ya yok olmuş ya da henüz ortaya çıkarılamamıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen ve ünlü yarışçı Porphyrius’a ait olan iki heykel kaidesi, Iustinianus döneminden kalmadır (527-561). Ayrıca, Iustinianus zamanında Porphyrius için (kentin farklı yerlerinde olmalı) yedi heykelin dikildiği, bunlardan beşinin tunç, birinin tunç-gümüş, diğerinin de tunç-altın alaşımından olduğu bilinmektedir. Heykellerin tamamına yakını, Latin istilası sırasında tahrip edilmiştir. #

    KAYNAKÇA
    Porphyrogénete, Constantin, Le livre des cérémonies I. Commentaires, Paris, 1935.
    Dagron, Gilbert, Konstantinopolis Hipodromu, çev. İsmail Yerguz, İstanbul, 2014.
    Seidler, G.L., Bizans Siyasal Düşüncesi, çev. Mete Tunçay, İstanbul, 1997.
    Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan Duru, İstanbul, 2008.
  • Enrico Dandolo Neden Ayasofya’ya Gömülmek İstedi?

    Enrico Dandolo Neden Ayasofya’ya Gömülmek İstedi?


    enrıco dandolo’nun ölümünden önce kendisini ayasofya’ya gömdürmek istediği bilinmekteydi. hazırlık da buna göre yapılmış olmalıydı. bizzat eliyle katolik katedraline dönüştürdüğü bir yapıyı ebedî yeri olarak seçmesi doğal gibidir. peki, mezarı ayasofya’nın neresine yapılmıştı? günümüzde, üzerinde adının yazılı olduğu mermer parçasının yeri gerçekten mezarı mıydı? istanbul, efsane misali yaşanmışlıklarıyla geçmişi ve bilinmezlikleri bir arada barındırmaya devam ediyor.

    Enrico Dandolo Neden Ayasofya’ya Gömülmek İstedi?
    Tintoretto tarafından yapılan bir resimde Enrico Dandolo’nun portresi.

    12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gün ve gece boyunca devam eden çarpışmanın ardından kent düşmüştü. Belki de Roma ülkesi için bir vedaydı bu. Bir daha hiçbir zaman eski güzel, şaşaalı ve zengin günler geri gelmeyecekti. Ve 57 yıl sürecek uzun bir sürgün hayatı yaşanacaktı. İşte bu sonun hazırlayıcılarının başında bir Venedik Doge’si olacaktı: Enrico Dandolo. Bizans’ın hanedan üyeleri arasındaki sonu gelmez yönetim ihtirasları, belki de Dandolo ve Avrupa’nın batısı için büyük bir fırsat doğuracaktı. Zenginlik ve belki bir intikam için. 4.-6. yüzyıllar arasında Roma’nın batısını çökerten grupların bir kısmı artık gözlerini, kalan Roma topraklarına dikmişti. Sonun başlangıcı 1203 yılında başlamış ve bir bahar sabahı sonuca ulaşmıştı. İşte bu sırada, kiliselerin anası Ayasofya ve onu Latin katedraline dönüştürecek Enrico Dandolo için başka bir hikâye yazılacaktı.

    Enrico Dandolo ve Constantinoupolis
    İşgalin iki tanığı Robert de Clari ve Geoffroi de Villehardouin’in gözünden Dandolo ile ilgili kısa tanılar vardır. Bizans tarafından olayların tanığı, Niketas Khoniates’dir. Geoffroi de Villehardouin’in IV. Haçlı Seferi’nin Kronikleri’nde Enrico Dandolo, bilge ve dindar olarak tanımlanır. Dandolo’nun kendi ağzından “hasta, yaşlı ve zayıf” olduğunun belirtilmesi, buna rağmen seferin başına geçmesi tezatlık olsa bile bunlar Dandolo’nun hırsını da göstermektedir. Seferin başına geçme şartı olarak koştuğu, kendisinin boşaltacağı Venedik’teki koltuğa oğlunun oturması konusunu herkese kabul ettirmesine bakılacak olursa yine siyaseti hiçbir zaman ihmal etmemektedir.

    Ayasofya_2) thumbnail_4-Latinleriin İstanbulu Kuşatması, gethistory.co.uk
    Latinlerin İstanbul kuşatmasına ait bir minyatür sayfası, 1300’ler.
    KAYNAK: GETHISTORY.CO.UK

    Buna ilaveten, kafasına aldığı yaradan dolayı gözlerinin hiçbir şey görmediği aynı kronikte belirtilir. Ancak 16. yüzyılda M. Antoine Marin, Enrico Dandolo’nun, elçi olarak Constantinoupolis’te bulunduğu yıllarda dönemin İmparatoru Manuil’in onun gözlerine mil çektirdiğini, bu nedenle Enrico Dandolo’nun Bizans’a karşı olumsuz duygular beslediğini belirtir. Ancak Villehardouin’in de Latin İstilası’na katılanlardan biri oluşu, anlatımının daha gerçekçi olabileceğini göstermektedir.
    Dandolo, 1171-72 ve 1183-84 yıllarında Venedik’le Bizans arasında yaşanan siyasal krizden dolayı elçi olarak İstanbul’a gelmişti. Adı geçen yıllarda Venedik’in zorlu rakiplerini destekleyen Bizans tarafıyla hayli mücadele etmişe benzemektedir. Constantinoupolis’i ve bu kadim kentin zenginliklerini gözleriyle gören Dandolo, mezhepsel açıdan farklı taraflarda olduğu bu kentin insanlarıyla nasıl anlaştı? Bilinmez. Ama kentin işleyen limanları, ekonomik açıdan orayı besleyen hinterlandı, Boğaz’ı, şaşaalı yapılarıyla Constantinoupolis iştah kabartıcı olmalıydı.

    Enrico Dandolo ve Ayasofya
    Peki, Ayasofya ile olan bağın kökeninde ne yatmaktaydı? 1098 yılında Bari’de yapılan ve Roma ile Constantinoupolis kiliselerinin birleşmesini sağlamak amacını güden çabalar boşa çıktığından, mezhep ayrılığı devam etmekteydi. Ortodoksluğun büyük kilisesi Ayasofya aynı zamanda dinsel yönden bir kaleydi. Dandolo’nun, işgalle birlikte Ayasofya’nın yağmalanmasından sonraki işi, yapıyı bir Katolik katedraline dönüştürmek olacaktı. Yeni Latin imparatorları da taçlarını bu mabette takacaklardı. Bu tutum, Katolik inancın, Ortodoksluğu denetim altına alması ve hatta Katolikleştirme çabalarının bir göstergesi gibidir. İşte Dandolo gibi siyasal olduğu kadar dinsel yönleri ve güçlü hitabet yapısıyla insanları kolaylıkla etkileyebilen birinin Ayasofya’yı başkalarına bırakması, beklenebilecek bir gelişme olmamalıydı.

    Ayasofya_4) thumbnail_3-DSC_1512
    Ayasofya’nın dış cepheden görünüşü.

    Enrico Dandolo’nun ölümünden önce kendisini Ayasofya’ya gömdürmek istediği bilinmekteydi. Hazırlık da buna göre yapılmış olmalıydı. Bizzat eliyle Katolik katedraline dönüştürdüğü bir yapıyı ebedî yeri olarak seçmesi doğal gibidir. Ebedî olması konusu ise şüphelerle doludur. Peki, mezarı Ayasofya’nın neresine yapılmıştı? Günümüzde, üzerinde adının yazılı olduğu mermer parçasının yeri gerçekten mezarı mıydı? Şimdi bazı anlatım ve kanıtlardan yola çıkarak bunları anlamaya çalışalım.

    Ayasofya_5) thumbnail_8-DSC_5553
    Enrico Dandolo’ya ait mezar olduğu iddia edilen yer ve yazıtlı mermer.

    Enrico Dandolo’nun Ölümü
    1107 yılında Venedik’te doğan Dandolo, 1205 yılının yazına doğru, 97-98 yaşlarında Constantinoupolis’te ölür. Villehardouin, Dandolo’nun hastalanarak öldüğünü yazar. Devamında ise büyük bir tören yapılarak Ayasofya’ya gömüldüğünü belirtir. Anlaşıldığına göre bu olay mayıs ayında olmuştur. Her ne kadar ikna edici bir delil olmasa da mezarın nartekste bir yerlerde veya naosun iç nartekse bakan yönünde bir yerlerde olabileceği üzerinde durulmaktadır. 1261 yılında İstanbul geri alındığı sırada mezarının tahrip edildiği düşünülmekte, mevcut mezar taşının da 1847-49 yılındaki Ayasofya restorasyonu sırasında Fossati tarafından yapılarak galeriye yerleştirildiği sanılmaktadır.

    Ayasofya_6) thumbnail_7-DSC_5548
    Galeri katındaki Deesis sahnesinin önündeki alan ve Enrico Dandolo yazısının bulunduğu nokta.

    Enrico Dandolo’nun Mezarının Ayasofya’daki İzleri
    Ayasofya’nın güney galeri katındaki desis mozaiğinin karşısındaki taşıyıcı duvarın önünde bulunan ve 1204 yılındaki İstanbul’un işgali sırasında Haçlı Seferi’nin başında olan Enrico Dandolo’ya ait olduğu iddia edilen ve üzerinde adı yazılı olan bir mermer parçasından ibarettir. Ancak Bizans dönemine ait devşirme bir mermer… Üzerinde kabartma şeklinde büyükçe bir haç varken, kazınarak yerine “Henricus Dandolo”nun Latince olarak adının yazıldığı bu mermerin bir zamanlar nerede kullanıldığı meçhulse de çok önemli bir delil vardır önümüzde. O da galerilerde, ana mekâna bakan sütunlar arasında, üzerlerinde globuslu kabartma haçların bulunduğu mermer korkuluklar. Mevcut mezar taşı, olasılıkla Bizans döneminden kalma bir korkuluk levhasının bir parçasıdır. Mermerin üzerindeki “HENRICUS DANDOLO” yazısının özellikle “U” ve “E” harflerinin yazım karakterleri, Ortaçağ Latince harf karakterleriyle tutmamaktadır. Ayrıca gerek Palaiologoslar dönemi ve gerekse Osmanlı dönemlerinde Ayasofya’yı ziyaret eden hiçbir seyyah, Enrico Dandolo’nun mezarından söz etmemektedir.

    Ayasofya_7) thumbnail_5-DSC_5619
    Galeri katındaki korkuluklardan birinin görünüşü.
    Ayasofya_8) thumbnail_10-DSC_5432
    Ayasofya’nın galeri katı.

    Gelelim, Dandolo’nun Ayasofya’ya gömülmesine. 1204 yılında ölen soylulardan Champagneli Champlitte ölünce Havarion Kilisesi’ne defnedilmişti. Venediklilerle Fransızlar arasında ganimet paylaşımında büyük sorunlar yaşanmış hatta kanlı çarpışmalar olmuştu. Özellikle güzel evlerin paylaşımı büyük mücadeleye sahne olmuştu.

    Olayların tanığı olarak Georgios Akropolites’in yazdığına göre kent, Latin ordusu sefere çıktığı bir sırada, surlardaki bir gedikten faydalanılarak, 1261 yılının 15 Temmuz günü Aleksios Strategopoulos’un önderliğindeki Rum ve İskitlerden oluşan ordu tarafından gizlice ele geçirildi. Olayları ve akışını üst perdeden sunan Akropolites ne Dandolo’ya ne de mezarına değinir. Ancak kentin geri alınışından sonra, 1204’te Ayasofya’yı Latin katedraline dönüştüren ve sefere önderlik ederek tüm Bizans İmparatorluğu’na büyük acılar yaşatan Dandolo’nun mezarının, en önemli Ortodoks dinî yapısında korunmaya devam edildiğini düşünmek fazla iyimserlik olacaktır.


    “kuruluşundan beri ilk kez kaybeden kentin ilk zafer kazanan yabancısı. yaşamının son yılını geçirdiği kentte ebedî uykusuna yatan ama sonrası bir parça meçhule karışmış bir kimlik.”

    Diğer önemli sorulardan biri, Dandolo’ya ait olduğu iddia edilen mezarda iskelet var mı? sorusunun cevabıdır. Bu soruya kesin cevap, Reşad Ekrem Koçu’dan gelmektedir. 1958 yılından 1970 yılına kadar yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’nin 3. cildinin 1453. sayfasında (Ayasofya maddesinin altında) şöyle demektedir: “Bu orta salonun cenubi şarki köşesinde 1204’te İstanbul’u zapteden haçlı ordusuyla Venedik kuvvetlerine kumanda etmiş ve 1205’te İstanbul’da vefat etmiş olan Doge Hanrica Dandolo’nun bir mezar taşı varsa da bunun altında hiçbir şey bulunamamıştır.” Bu cümlelerden, mevcut mermerin altına bakılmış olduğu anlaşılmaktadır.

    Ayasofya_10) thumbnail_9-DSC_5556
    Yazıtlı taşta, üzeri kazınan haçın kolu (Kırmızı renkle belirginleştirilmiş).

    12. yüzyılda siyasal açıdan Venedik’e damga vurmuş biri… Zaman zaman yolunun kesiştiği, Kentlerin Kraliçesi Constantinoupolis… Kuruluşundan beri ilk kez kaybeden kentin ilk zafer kazanan yabancısı. Yaşamının son yılını geçirdiği kentte ebedî uykusuna yatan ama sonrası bir parça meçhule karışmış bir kimlik. İstanbul, efsane misali yaşanmışlıklarıyla geçmişi ve bilinmezlikleri bir arada barındırmaya devam ediyor. #