“Yangın var” dendiğinde ilk akla gelen isimlerden Nurhan Damcıoğlu’nun aramızdan ayrılmasıyla neşemiz biraz daha eksildi. Damcıoğlu, yalnızca bir kanto icracısı değil, eski kantoları bulup çıkaran, dinleyiciye sunan bir araştırmacıydı da. Önemi de buradaydı. Ankara’dan başlayan ve bir ülkenin kalbinde yer eden fıkır fıkır bir ömür.
Bir geleneğin son temsilcilerinden Nurhan Damcıoğlu, 5 Haziran’da 82 yaşında hayata veda etti. Kantoyu geçmişten günümüze taşıyan Damcıoğlu, bilhassa 1970’lerde yaptığı çalışmalarla bu geleneği yeniden izleyicinin karşısına çıkardı. Elbette bunu yaparken tek başına değildi: Başta Huysuz Virjin olmak üzere, Oya Alasya’dan Ayben Erman’a o dönem gazino programlarında ya da plaklarda kanto söyleyen isimler, bu türü hep gündemde tutmuştu. Yine de kanto denince akla gelen ilk (ve çoğu zaman tek) isim hep Nurhan Damcıoğlu oldu.
Çok çocuklu bir ailenin üyesiydi Damcıoğlu. Hep kafasına koyduğunu yaptı; babası ve annesi de ondan desteklerini esirgemedi. Kulislere aşinalığı operada terzilik yapan annesinden geliyordu. Bale eğitimi alırken TRT Ankara Radyosu bünyesinde Çocuk Kulübü Korosu’nda şarkı söylemeye başladı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çocuk bölümüne girdi.
Cüneyt Gökçer, azmiyle dikkatini çeken Nurhan Damcıoğlu’nu Eskişehir’de yeni kurulan Şehir Tiyatrosu’na konuk oyuncu olarak gönderdi. Damcıoğlu, oradan da İstanbul’a sıçradı. Nisa Serezli’den Engin Cezzar’a, Sadri Alışık’tan Gülriz Sururi’ye büyük isimlerle çalıştı. Bunlar arasında biri özellikle önemli: Arena Tiyatrosu’nda yöneticiliğini yapan Mücap Ofluoğlu, ona kanto söylemesini öneren isim. Bir oyunda Toto Karaca’dan dinlediği “Fındıkkurdu” kantosuna vurulan Damcıoğlu, sonrasında onun peşine düşüyor. Bestecisi Fehmi Ege, ona bu kantoyu öğretmekle kalmıyor, başka kantoları da önüne yığıyor. Sonrası, kantolarla geçen bir ömür… Damcıoğlu, yalnızca kanto söyleyen değil, tarihini de araştıran, bulduklarını heyecanla dinleyicilerin önüne çıkartan bir isim. Önemi de burada.
1970’lerde yaptığı “Kantolar” uzunçalarının kapak fotoğrafında Nurhan Damcıoğlu.
Damcıoğlu, 12 Eylül sonrasında söyledikleri ve yaptıkları “genel ahlaka mugayir” bulunduğu için TRT’den veto yedi. Onu Ramazan’da hatırlayan yapımcılar, bu karar sonrasında tamamen unuttu. Oysa 1972’de katıldığı bir TRT programında Niko, Anjel ve İsmail Dümbüllü’den el almış; bu üç duayen bayrağı ona devretmişti. Neyse ki sahnelerden çekilmedi, hep halk huzurunda kaldı.
Nurhan Damcıoğlu, arada yaptığı “aranjman” denemelerini saymazsak, hep kanto söyledi. Kayıtlara geçsin diye altını çizeyim: Kıbrıs Harekatı sonrasında Ecevit’i destekleyen bir plağa da imza attı. Plakta, sözleri dönüştürülmüş iki kanto vardı: “Zafer Kantosu (Koşa Koşa)/ Yunanın Hâline Vay (Kabağı da Boynuma Takarım)”. Ardarda yaptığı iki albüm, “Kantolar (1977) ile “Direkler Arasında 12 Koca” (1978) ve Almanya piyasasına sunulmak üzere yaptığı “Disco Kanto” (1980) ilk dönem albümleriydi. Kanto külliyatının en bilinen eserleri bu albümler aracılığıyla evlere girdi.
Nurhan Damcıoğlu’nun aramızdan ayrılmasıyla neşemiz biraz daha eksildi. Neyse ki eski görüntüleri, kayıtları hep bizimle kalacak.
2 Nisan’da ani bir beyin kanamasının ardından 50 yaşında hayata veda eden müzik yazarı Tolga Akyıldız; çalışkanlığı, üretkenliği, gençlere olan desteği, en önemlisi de onun çağrısıyla başlayan Müzik Yazarları Derneği’ni kurma girişimiyle, Türkiye’nin müzik tarihinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Murat Meriç, dostu Tolga Akyıldız’ın ardından yazdı.
Şunu en başta söyleyeyim: Bir dostun ardından yazmak zor. Tanıdığım, tanıştığım insanları bir şekilde anlatabiliyorum ama bu, birlikte yola çıktığım, yoldaşlık yaptığım, aynı masaya oturduğum, sırlarımı paylaştığım, plakçı dolaştığım bir insansa, arkadaşım, dostumsa cümleler boğazımda düğümleniyor. Tolga böyle bir insan. Bunun için bu yazı çok zor.
Pat diye gitti. Ne olduğunu anlamadık. 2 yıl önce kaybettiğimiz kadim dostu, yoldaşı, canımız Çağlan Tekil gibi. Neredeyse aynı günlerde, aynı sebeple. Mart başında telefon etmiş, Karakarga bünyesinde başlattığı Müzikmentor Kitaplığı’nın son kitabını göndermek istediğini söylemişti. Konuşmayı “en kısa zamanda buluşalım” temennisiyle kapatmıştık. Kitap geldi ama buluşamadık. O kadar ani oldu gidişi.
Tolga’yla buluşulamazdı zaten. Sürekli bir işi vardı. Ancak çaldığı ya da düzenlediği gecelerde yanyana gelirdik -ki ben bunları arkadaşlarını, dostlarını görmek için yaptığını düşünüyorum. Ne zaman sözleşsek araya bir iş girerdi ve biz yine ya bir toplu yemekte ya da bir kuliste karşılaşırdık. Çalışkandı. Gençlerin elinden tutmayı, onları hayallerine yönlendirmeyi severdi. Babası, döneminin iyileri arasında anılan bir gazeteciydi; onu örnek almıştı ama babasıyla çok vakit geçiremediği için şanssızdı. Belki de bu yüzden, sevdiği insanlarla yanyana gelmeye, onları biraraya getirmeye bayılırdı.
Tolga Akyıldız, müzik yazarlarını örgütlemek için çabalamış; genç müzisyenler için Açık Sahne’ler düzenlemişti.
Dikkatliydi. Gözünden bir şey kaçmazdı. Alanına dair her şeyi okur, yeni çıkanlarla ilgilenir, bir şeyleri ıskalamak istemezdi. Iskalamak ne kelime, keşfetmeyi severdi. Düzenlediği Açık Sahne’lerde onca meşhur ismin yanına iliştirdiği gençler sonradan sükse yaptığında içten içe ve haklı olarak övünürdü.
Yazmaya başladığımda örnek aldığım isimlerdendi. Arkadaş olduğumuz andan itibaren onlarca projede yanyana geldik, omuz omuza yürüdük ve birlikte bir çok işe imza attık… En önemlisi, Tolga’nın coşkulu çağrısıyla başladığımız Müzik Yazarları Derneği kurma girişimi. Yazık ki başarısız oldu. Bu en büyük hayaliydi ama örgütlenmenin ne kadar zor olduğunu, toplantılarda ve sonrasında yapılan yazışmalarda anlamıştık. Olmadı, olduramadık. Kimbilir, belki bir gün…
Tolga denince aklıma tek bir cümle geliyor: “Senin destek verdiğin, içinde olduğun her projede koşulsuz varım”. Bunu, sonradan tamamlanamayan bir proje için yardım istediğimde kurmuştu ama bu cümle hep karşılıklıydı.
Hiç yarı yolda bırakmadı. Bu gidişini saymazsak. Çağlan’ın ardından kurduğu cümle, son noktayı koysun: “Yol biter, yoldaşlık kalır”.
Geçmişten aldığı mirası bugüne getiren, onu yeniden şekillendiren, geleceğe uzanan büyük bir miras bırakan sanatçı Timur Selçuk. Şarkılarının her biri ayrı güzel. Amiyane tabiriyle “boş yok”. Hepsini ince ince işlemiş, özenle süzgecinden geçirmiş. Yaptığı bütün şarkılarıyla hayatımıza etki etmiş bir ikinci isim yok. Hep yaşayacak.
Kimi onu romantik şarkılarından tanır, kimi alanlarda söylediği devrimci marşlardan. 60’ların ikinci yarısında “Münir Nurettin Selçuk’un yetenekli oğlu” olarak girdiği müzik piyasasında ana arteri şekillendiren isimlerden biri oldu. Çağdaşları yabancı şarkılar üzerine söz yazılarak oluşturulmuş “aranjman”ları söylerken, Timur Selçuk kendi besteleriyle dinleyici karşısına çıktı ve bu yolda uzun süre tek başına yürüdü.
Sözlerini kendi yazmıyor, bir söz yazarıyla çalışmıyor, çağdaş şairlerin şiirlerini besteliyordu. Tek istisna, Ümit Yaşar Oğuzcan. Başta onun şiirlerini de bestelerken aralarında başlayan abi-kardeş ilişkisi, ilerleyen yıllarda Oğuzcan’ın Selçuk bestelerine söz yazmasıyla sürdü.
Onu tanıdığımız dönemde Fransa’dan Türkiye’ye gelmiş, eğitimini sürdürürken iki plak yapmış ve hızla Paris’e dönmüştü. “Ayrılanlar İçin” ve “Sen Nerdesin”, adını duyduğumuz ilk şarkılar. Her iki plağın diğer yüzünde birer Fransızca şarkı var -ki bu, aslında Fransa’da Timour adıyla şansını denediği dörtlü plaktaki şarkılardı.
Timur Selçuk, babası Münir Nurettin Selçuk’la birlikte.
1969’da yayımlanan üçüncü plağı, iki yüzünde iki ayrı şaheser barındırıyor: “İspanyol Meyhanesi” ve “Beyaz Güvercin”. Sonrasında art arda yaptığı 45’lik plaklarla -ki bunların neredeyse her biri klasikler arasında yerini aldı- bir anda büyük bir hayran kitlesi oluşturdu. Bu noktada şunu söyleyelim: Yayımlanmış Timur Selçuk şarkılarının her biri ayrı güzel. Amiyane tabiriyle “boş yok”. Hepsini ince ince işlemiş, özenle süzgecinden geçirmiş. Bu, bizim şansımız. Bu ince eleyiş şarkılarının sayısını sınırlıyor belki ama, yaptığı bütün şarkılarıyla hayatımıza etki etmiş bir ikinci isim yok.
Çiğdem Talu’yla çalışmaya başlaması bambaşka bir macera. Onunla birlikte devrimci şarkılara yöneldi. Ankara Sanat Tiyatrosu’nca (AST) sahnelenen oyunlar için yaptıkları şarkılar tiyatro sahnesinden alanlara çıktı ve özgürlük sloganları atan gençlerin sesine ses kattı; bir yandan onlara güç verirken seslerini duyulur kıldı.
“Nereye Payidar” oyunu için yazdıkları aynı adlı şarkı, hâlâ alanlarda söylenir. Aynı oyunda yer alan “Kasa Şarkısı”, “Kasa Can Çekişiyor” ve “Direniş Türküsü”, güncelliğini yitirmeyen şarkılar. Yine Çiğdem Talu’nun dokunuşuyla dillere düşen “Türkiye İşçi Sınıfına Selam”, onun, sendikalarla yakınlaşmasını sağlayan şarkı. 1977’de yaptığı mavi kapaklı albümde bu şarkıları yanyana getirdi ve dinleyiciye sundu belki ama aslında şarkılar, sendikaların düzenlediği dayanışma gecelerinde yine onun piyanosu eşliğinde kitlesini çoktan oluşturmuştu.
Piyanosunu her zaman devrimci bir enstrüman olarak kullandı. 1976-78 arasında ODTÜ’de düzenlenen konserlerde bu durum öğrencilerce tartışılmış, yapılan forumlarla emperyalist piyanonun devrimci amaçla kullanılabileceğine kanaat getirilmişti!
Yıllar sonra, 1991’de yinelenen ODTÜ konserinde, bu dönemde söylediği şarkıların bir kısmını “derin derin düşünelim” diyerek söylemiş, başlamadan önce şu konuşmayı yapmıştı: “Bizim 1976-78’de burada okuduğumuz şarkılardan bazıları bunlar; tümünü sunmak mümkün değil. Kanımca doğruların ve yanlışların iyi ayırtedilebilmesi için en doğru yol, geçmişten korkmamak, çekinmemek ve gençlerin anlayışına, bilincine güvenmek. Bu şarkıların nereleri ne kadar doğru, sözlerin hangi kısmı bugün için de geçerli, hangi kısmı değil, müzikleri ne dereceye kadar başarılı… Hepsini sizler bugünkü berrak bakışınızla, kafalarınızla değerlendireceksiniz. Ancak bir şey doğrudur sevgili arkadaşlar, ona bugün imzamı atarım, yaşadığım sürece de imzamı atacağım: Bu şarkıların hazırlanışındaki ortamda bu şarkılara inanan tüm insanların coşkusu ve namusu kusursuzdur”.
1983’te yayımlanan “Dünden Bugüne”de 1977’de kurduğu İstanbul Oda Orkestrası eşliğinde romantik şarkılarını yeniden söylerken devrimci duruma yakışan oyun müziklerini bunların arasına serpiştirdi. 1992’de, “25 Yıl” başlıklı albümünü “Genç Timur’a veda” notuyla yayımladı. Sonrasında, Münir Nurettin Selçuk bestelerini kendince yorumladığı “Babamın Şarkıları”nı ve yeniden yayımlanan albümlerini saymazsak yeni bir albüm yapmadı ama konserlerinde bu şarkıları her zaman söyledi.
Romantik devrimci Kiminin romantik şarkılarından, kimininse devrimci marşlarından tanıdığı Timur Selçuk, 6 Kasım 2020’de hayatını kaybetti.
1984’te 12 Eylül sonrası mecburen yaşanan sessizliğini Nükhet Duru’yla çıktığı “Bizim Şarkılarımız” başlıklı bir turneyle bozdu. Yıllar sonra aynı konserleri biraz daha farklı bir repertuvarla yeniden tekrarladıklarında büyük ilgi görmeleri şaşırtıcı değil. Nükhet Duru, kariyerinin hemen başında “Beni Benimle Bırak”ı plak yaparken tek bir şart koşmuştu: “Şarkımı Timur Selçuk düzenlesin”. Doğru yerden başlamak, biraz da böyle bir şey.
Timur Selçuk çok iyi bir besteci, kendine yeten bir piyanist, özgün bir yorumcu. Geçmişten aldığı mirası bugüne getiren, onu yeniden şekillendiren, geleceğe uzanan büyük bir miras bırakan bir sanatçı.
Bununla kalmıyor ama: Düzenlemesini yaptığı, orkestrasıyla eşlik ettiği şarkılar, şarkıcılar, saymakla bitmez. Tiyatro ve film müzikleri, oda müziği eserleri ve 90’lı yılların hemen başında İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sergilenen “Bir Uzay Müziği” başlıklı pop-opera, yaptığı “iş”lerden sadece birkaçı. Yazılarını hesaba katmıyorum bile.
1977’de açtığı Çağdaş Müzik Merkezi’nde yetiştirdiği öğrencileri ve kullandığı enteresan eğitim sistemi pek çok ismi tanımamıza sebep. Dokunduğu herkesin üzerinde iz bırakmış.
Peki hiç kötü tarafı yok mu? Bir dönem çok çektiği TRT Hafif Müzik Denetleme Kurulu’nun başına geçtiğinde başkalarına çok çektirdi belki ama, koyduğu yasakların hepsini, altını doldurduğu açıklamalarla insanlara anlattı. Yasak, kabul edilebilir bir durum değil şüphesiz ama, onu bile en iyi şekilde yaptı.
Çok nadir bir sanatçıyı kaybettik. Tesellimiz, şarkılarının kuşaklarca dinlenecek olması. Biz gideceğiz, adımız unutulacak belki ama Timur Selçuk şarkılarıyla hep yaşayacak.
Pop müziğimizin iz bırakan topluluklarından Mavi Işıklar’ın unutulmaz solisti, 60’lı yılların karakteristik sesiydi Nejat Toksoy. Kendine has yorumu, bitmeyen heyecanı ve yüksek enerjili sahne performansıyla hep hatırlanacak. Sessiz sedasız gidişiyse, beyefendiliğinden.
Türkiye’de 1960’lı yıllardan söz ederken ıskalanmaması gereken isimler, ekipler var. Bunlardan biri, Mavi Işıklar. Onlar için, “memleket müziğinin seyrini değiştiren topluluk” diyebiliriz; zira yaptıkları “iş”le bugüne uzanan bir yolu açtılar ve bu yolda ilk adımları attılar.
Ekip sağlam: Nejat Toksoy, Metin-Çetin Yavuzdoğan kardeşler, Zamir Manisa ve Cihat Günaydın. Enteresan bir topluluk bu: Kararlarını oybirliğiyle alıyorlar ve dönüşümlü olarak içlerinden biri “şef” oluyor. Sahneye bir örnek çıkıyorlar ve her zaman çok şıklar. Her anlamda öyleler. Topluluğun sesi, o güne dek alışılmamış tarzıyla dikkat çeken Nejat Toksoy –ki sonrasında da onun gibisi gelmedi.
Nejat Toksoy geçen ayın başında, uzun süredir savaştığı hastalığa yenik düştü ve sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Sessizliği, beyefendi hâllerinden. Tanıdığım en güzel insanlardan biriydi. 2000’li yılların başında kesişen yolumuz, küçük karşılaşmalarla bugüne geldi ama her karşılaşmamızda bir kere daha beni kendine hayran bıraktı.
Toksoy 1946 doğumlu. 73 yaşındaydı, verimli çağındaydı. Heyecanını hiçbir zaman kaybetmemiş, sahnede devleşen bir isimden söz ediyorum. Son dönemde verdikleri konserlerde üstünden gömleği atan, performansı boyunca bir an bile enerjisini kaybetmeyen bir insandan sözediyorum.
Kurucu kadro Mavi Işıklar’ın kurucu kadrosu (soldan sağa): Metin Yavuzdoğan (klavye), Zamir Manisa (davul), Çetin Yavuzdoğan (bas gitar), Nejat Toksoy (vokal), Cihat Günaydın (solo gitar).
Tartışmasız, bütün zamanların en iyi topluluklarından biri Mavi Işıklar. Şahane düzenlemeleri ve repertuvar seçimleri kadar Toksoy’un karakteristik sesi de bunda etkili. Topluluğun kuruluşu 55 yıl öncesine dayanıyor: 7 Eylül 1964. Sahne aldıkları ilk konser, Tercüman gazetesi tarafından düzenlenen bir çekiliş. Sonrası, Lale Sineması’nda düzenli olarak yapılan şovlar –ki adlarını bunlarla duyuruyorlar. Efsane gibi anlatılan bir konserleri var: Sahnede beş yatağın olduğu bu konserde, başlama saatinde çalan zillerin sesiyle ve pijamalarla yataktan çıkıyorlar, çalmaya başlıyorlar. İzleyenler anlatıyor: Her konser, ayrı bir olay! Konser öncesinde hayranlarının aklında tek bir soru var: “Bu defa ne yapacaklar?”
Toksoy, dönemin karakteristik sesi. Gittiği her yere yorumunu da götürüyor. Son deminde, onu sahnede izleyenler, nasıl güzel bir sahne insanı olduğunu bilirler. Döneminde izleme şansına sahip olanlar, elbette bir adım ilerideler. Her şey bir yana, sahiden çok büyük bir ismi, çok büyük bir sesi kaybettik. Şunu söylemek yanlış değil: Nejat Toksoy’un aramızdan ayrılmasıyla, sadece Mavi Işıklar değil, memleket müziği de yetim kaldı.
İzninizle, yaşadığım, beni çok gururlandıran bir hadiseyi sizlerle paylaşmak isterim. Hadise dediğime bakmayın, masal gibiydi! 2016’nın 20 Şubat gecesi, Beyoğlu’nun şahane mekânlarından COOP’ta bir gece düzenlenmiş; Mavi Işıklar yıllar sonra o gecede The Ringo Jets’le birlikte sahne almıştı. Nejat Toksoy’un 70. doğum gününe denk gelmişti gece ve sahnede onun için küçük bir kutlama yapılmıştı. Konser öncesi Toksoy yanıma yaklaştı ve Mavi Işıklar’ın aldığı kararı bana bildirdi: O gece, topluluğu benim takdim etmemi istiyorlardı. Gurur duydum, heyecanlandım, sahneye çıktım ve dilim döndüğünce oraya gelenlere Mavi Işıklar’ı anlattım. Hayatımın en heyecanlı gecelerinden biriydi, hep öyle kalacak.
Topluluk ertesi yılın yaz aylarında bu kez Burgazada’da Cennet Bahçesi’nde bir konser verdi. Tantana Records tarafından düzenlenen ve Nejat Toksoy’un şahane rock’n’roll performansıyla tarihe geçen bu konser, tanık olduğum son Mavi Işıklar konseri.
Kadronun kıdemlilerinden Cihat Günaydın’ı kısa süre önce kaybetmiştik. Nejat Toksoy, geçen ay aramızdan ayrıldı. Kalan üyelere elbette sabır diliyorum ama asıl temennim, uzun ömürlü olmaları. Uzun ömürlü bir topluluk bu ve Nejat Toksoy’un mirası artık onlarda. Öyle güzel bir miras ki bu, ömre değer.
JOÃO GILBERTO (1931-2019)
Bossa Nova’nın utangaç efsanesi
Bossa Nova’nın babası João Gilberto 88 yaşında hayata veda etti. Miles Davis, Brezilyalı ünlü müzisyen hakkında “Telefon rehberini bile okusa kulağa güzel gelir” demişti.
Dünya üzerindeki hiçbir dilde tam karşılığı olmayan bir kelime, Portekizce “saudade”… Bir zamanlar tutkuyla sevilen bir kişinin, yerin ya da duygunun kaybının ardından hissedilen derin nostalji, melankolik özlem, sevilenin bir daha asla dönmeyebileceğini kabullenememe ve sonsuza dek bir daha asla tamamlanmış hissedememe hali…
1931’de Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan ve Afro-Brezilya kültürüyle birlikte sambanın da doğum yeri kabul edilen Bahia eyaletinde dünyaya gelen João Gilberto, 1959’da 27 yaşındayken sambanın ateşli, yüksek ritmini gitarıyla yumuşatarak caza yaklaştırdığı 12 parçayı “Chega de Saudade” albümünde birleştirdi. Albüme ismini veren ve Bossa Nova’nın doğuşunu müjdeleyen parçada “Artık yeter” dediği bu derin özlem, Gilberto’nun fısıltılı, hüzünlü sesinin milyonlarca hayranının, onun 6 Temmuz 2019’da hayata gözlerini yummasının ardından hissettiklerini de özetliyor.
Bahia’dan Rio de Janeiro’ya, oradan ABD’ye uzanan yolculuğu boyunca Gilberto, “The Girl from Ipanema”, “Desafinado”, “Corcovado” gibi kayıtlarının her birinde, ‘Yeni Stil’ anlamına gelen Bossa Nova’ya yeni bir soluk getirmeyi takıntı haline getirmişti. Bu çabası onun nezdinde Brezilya müziğini dünya çapında tanınır hale getirirken müzisyene de iki Grammy Ödülü kazandırdı. Bossa Nova, Brezilya sınırlarını aşarak Miles Davis’ten Frank Sinatra’ya pek çok caz ve pop sanatçısının parçalarına sızdı.
88 yaşında hayata gözlerini yuman ve Brezilya’da “o mito” (efsane) olarak anılan Gilberto, son on yılını Rio de Janeiro’da bir apartman dairesinde, sahnelerden ve stüdyolardan uzak, neredeyse hiç ziyaretçi kabul etmeden yalnızlık içinde geçirdi; ama hiçbir zaman kusursuz ritmi aramaktan vazgeçmedi.
Dünyanın en iyi 5 caz sanatçısından Amerikan caz dergisi DownBeat, Brezilya’da “O Mito” (Efsane) olarak anılan Gilberto’yu tüm zamanların en iyi 75 gitaristi ve beş caz sanatçısı arasında gösterdi.
Yaptığı besteler, kurduğu orkestralar, düzenlediği şarkılar, çalıştığı sesler, parlattığı yıldızlar ve getirdiği yeniliklerle müzikal yakın geçmişimizin hemen her sayfasında imzası olan büyük bir müzisyen, bir beyefendiydi. Memleketin ortak hafızasının oluşmasında önemli bir rol oynadı.
Attila Özdemiroğlu, Türkiye’de popüler batı müziğinin temel taşlarından biri. Adı “hafif müzik”ken o vardı, “pop”a dönüşme evresinde yaptığı “iş”lerle süreci hızlandırdı. Bir anda çıkıp hızla yok olmadı. Sessiz ve derinden ilerledi. Geri planda gibi görünürdü ama aslında hep başroldeydi. Hafif Müzik Derneği’nden ŞAT Yapım’a, dönemin neredeyse bütün müzisyenlerini aynı çatı altında toplayan büyük örgütlerin kurucularındandı. En büyük kavgasını, telif hakları için verdi ama ne yazık ki müzik piyasasındaki bölünmüşlük yüzünden bu savaşı sonlandıramadı. Son dönemlerde memleketin gidişatını beğenmiyordu ve bunu her fırsatta her yerde dile getiriyordu. Sözünü sakınmayan, gücünü esirgemeyen bir insandı ve her zaman doğru bildiğinin tarafında oldu. Onu “güzel” ve özel yapan, biraz da buydu.
Attila Özdemiroğlu besteciydi. İyi bir besteciydi. “Delisin”den “Pet’r Oil”e, “Atlantis”ten “İnsanız Biz”e memleketin Eurovision tarihine damga vurmuş besteler onundu. “Firuze” ve “Sevda” gibi şarkıları, arabeske alternatif olarak üretti. “Rakkas”tan “Kalbim Ege’de Kaldı”ya her telden Sezen Aksu şarkılarıyla onu ayrı bir yere koyduk belki ama “Yedi Kocalı Hürmüz”den “Arabesk”e oyunlar ve filmler için yaptığı şarkılar, bambaşkaydı. Bunlarla, hem Türkiye’de pop müziğin gelişimine katkıda bulundu hem de memleketin ortak hafızasını oluşturma yolunda önemli bir görev üstlendi.
Müziğe ve hayata soldan bakardı. ’80 öncesinde Zülfü Livaneli’yi tanımamıza sebep albümlerin (“Atlının Türküsü” ve “Nâzım Türküsü”) düzenlemelerini yapan oydu; ’80 sonrasındaki en önemli iki albümüne (“Ada” ve “İstanbul Konseri”) yapımcı olarak imza attı. Şan Tiyatrosu’ndaki unutulmaz bir dizi Livaneli konserlerinde sergilenen şarkılar, onun düzenlemeleriyle dinleyiciye ulaştı. Yaylıları pop müziğe katan, onları bir senfoni edasıyla ince ince işleyen insanlardan biriydi – bir diğerini, Ergüder Yoldaş’ı, çok yakın zamanda kaybettik.
Şanar Yurdatapan’la birlikte pek çok “iş”e imza attı ve bir dönem, memleket pop müziğinin beste fabrikası gibi çalıştı. Birlikte kurdukları ŞAT Yapım, Sezen Aksu’dan Esmeray’a, İskender Doğan’dan Nilüfer’e pek çok insanı bize tanıttı. Onları, sağlam Şanar – Attila besteleriyle ve kimi zaman ortak kullandıkları Tuğrul Dağcı imzasıyla ürettikleri “hafif” şarkılarla tanıdık.
Attila Özdemiroğlu, çok iyi bir müzisyendi. Bütün enstrümanları çalardı. Dün – Bugün – Yarın ve İstanbul Gelişim Orkestrası, onunla büyüyen eşlik orkestralarıydı. Durul Gence’den Erol Pekcan’a pek çok mühim isimle çalıştı, memleket popunda kırılma yaratan düzenlemelere imza attı.
Her şey bir yana, Attila Özdemiroğlu, bizi biz yapan değerlerdendi. Yukarıda söyledim, altını bir kere daha çizeyim: Şu belleksiz toplumda, bizi bir araya getiren ortak hafızamızı, biraz da onun şarkılarına borçluyuz. Bu kadar önemli, bu kadar güçlü bir besteciydi. Eksikliği, eksikliğimiz.
Popüler müziği bir sosyal tarih alanı olarak ele aldığımız bu yazıda, son günlerde hep birlikte maruz kaldığımız kasvetli dünya ahvalini daha da ağırlaştırmak istemedik. Bu nedenle, yakın geçmişimizde bolca bulunan trajik hadiseler hakkında yazılmış eserler yerine, biraz gururları okşayan vakalardan esinlenen parçalara, biraz sıkıntılara mizahla yaklaşan şarkılara yer verdik. Yazar Murat Meriç, bu ay yayımlanacak kitabı 100 Şarkıda Memleket Tarihi’nden sizler için tebessüm ettiren 10 şarkı seçti.
Tarih şarkılarla anlatılabilir. Türküler, alaturka eserler, arabeskçilerin söyledikleri karamsar havalar, devrimci marşlar, çocuklar için yazılmış olanlar, hafifmeşrep pop şarkıları ve hatta senfoniler, yazıldıkları döneme ait ipuçlarını bugüne taşıyor. Geçmişe bakanları ve gelecek hakkında öngörüde bulunanları da katarsak, muazzam bir külliyat üzerinden yeni ve farklı bir tarih yazımının mümkün olduğunu görürüz. Bu hesapla, popüler müziği bir sosyal tarih alanı olarak ele almak çok da yanlış sayılmaz.
Bu yoldan gidersek, resmî tarihin oldukça dışında bir akışla karşılaşırız. Şarkılar, bu noktada, sivil ve “yeni” bir tarihi kurmak adına önemli belgeler olarak karşımıza çıkıyor. Kiminin güftesi, bilmediğimiz bir tarihi ortaya çıkartan bir yap-bozun eksik ve nadide parçası gibi: Bize, bambaşka bir bakış açısı sağlıyor.
Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde, “şarkılı memleket tarihi” adıyla yıllardır anlattığım şey, tam da bu. Bunun üzerine çok yazı yazdım, tarihi olaylardan yola çıkarak yapılmış şarkıları değişik başlıklarda derledim. Biraz zorlamayla her güne bir olay ve bu olay üzerine yapılmış bir şarkı bulabiliyoruz. Türkçe şarkılardan söz ediyorum. Şarkıların işaret ettiği, sadece memlekette meydana gelmiş olaylar değil ama. “Dışarıda” olan gelişmeler de bizi etkilemiş. Deştikçe enteresan şeylere rastlamak mümkün: Ay’a ayak basıldığında uzaylı şarkılar ortalığı sarmış; Muhammed Ali, “s(i)por dünyasının bok(u)s dalında” şampiyon olmuş ve plaklarda kendisine övgüler dizilmiş; Robert Kennedy öldürülmüş, üzülen bir halk ozanı onun ardından ağıt yakmış. Daha neler neler…
Davulcu ve orkestra şefi Vasfi Uçaroğlu İstanbul sokaklarında bateri çalarak gösteri yapıyor, 11 Temmuz 1969.
İnsanımızın dünyaya ve hayata bakışını da özetleyen şeyler elbette bunlar. Kars’taki bir halk ozanının ya da genç bir pop şarkıcısının ülkede ve dünyada meydana gelen gelişmeler üzerine kurduğu cümleler ya da daha doğru bir deyişle yazdığı güfteler, onları tanımamız için bir araç aslında. Buna “bilmediğimiz dünyalara açılan kapı” da diyebiliriz. Şarkıları, bu açıdan yaklaşarak dinlediğimizde, ufkumuzun açıldığı da muhakkak. 3-5 dakikalık bir eğlence nesnesinden öte kısa ve eğlenceli bir tarih dersi olarak baktığınızda çok şeyin değiştiğini siz de fark edeceksiniz.
Dünya ahvali bir yana, memlekette olan biten üzerine yazılmış şarkı elbette daha fazla. En popüler şarkılarda bile memleket halleri üzerine yazılmış sözlere rastlamak mümkün. Kimi geçim sıkıntısından söz etmiş, kimi gururlandığı bir olayı anlatmış. Hayatı “zorlaştıran” grevlerden ya da iktidara gelen sevdiği politikacıdan söz eden de var. Yazık ki, memleketten bahis açan şarkılarda durum biraz dertli. Eskiden beri böyle bu. Yapılan şarkıların çoğu, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ya da felaketler, savaşlar, acılar üzerine yazılanlar… Şu kara günlerde onları anmak çok da mânâlı değil. Bu yüzden, bu derlemede, yakın geçmişimizin trajik hadiseleri üzerine yazılan şarkılardan ziyade, yurdum insanının ulusal gururunu okşayan olaylardan, dönemlerden esinlenerek yapılan ya da sıkıntılara, acılara mizah yoluyla yaklaşan şarkılara yer verdik. Yüzünüze, küçük de olsa bir gülümseme yerleştirebilmek için.
METİN OKTAY’IN JÜBİLESİ / SON MAÇ – YILDIRIM GÜRSES (1969)
Taçsız krala müzikli veda
Metin Oktay, sahalarımızdan gelmiş geçmiş en büyük futbolculardan biri olarak kabul edilir. Bunda iyi oyununun yanı sıra centilmenliğinin de büyük etkisi var. 16 yaşında başladığı profesyonel futbol hayatını Galatasaray’da sonlandırdığında, tarihler 23 Ağustos 1969’u gösteriyordu. Mithatpaşa Stadyumu’nda Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan ve 1-1 sonuçlanan maçın son on dakikasında Fenerbahçe kaptanı Can Bartu ile formalarını değiştirmesi, rakip takımın formasıyla futbol hayatını sonlandırması, centilmenliğinin göstergesi.
Son resmî maçı Deplasmanda Şekerspor’u 2 – 1 Yenen Galatasaray, 1968 – 1969 sezonunun şampiyonu olurken, kaptan Metin Oktay, Göztepeli Fevzi Zemzem ile 17’şer golle gol krallığını paylaştı. Futbolu bıraktığını açıklayan Metin Oktay son resmi maçı sonrasında sahayı omuzlarda terk etti.
Bu maç, Yıldırım Gürses’in Grand 7’li Orkestrası eşliğinde seslendirdiği bir şarkının doğmasına sebep: Son Maç. “Bir devri sen yaşattın / Bir devir senle dolu / Emsalsiz goller attın / Sana âşık Türk Sporu // Sana gönülden sevgi / Sana krallar feda / Bu son maç, son hatıra / Metin sana elveda…” Plağın arka yüzünde Son Gol var. Dönemin mühim spor spikerlerinden Necati Karakaya, büyük golcünün Türkiye liglerinde attığı son golü anlatıyor.
Metin bahsinde, sahalarda fırtına gibi eserken yapılan bir plağı da anmadan geçmeyeyim. 1965’te, Ezgi Plak tarafından başlatılan “Spor Serisi”nin ikinci plağı, Metin Oktay için yapılmış: Metin Geliyor Metin. Sözlerini Halit Kıvanç’ın yazdığı şarkıyı, Şevket Uğurluer ve Arkadaşları seslendiriyor: “Meşin topun kralı / Goller goller sıralı / Ağlar bile delindi / Metin topa vuralı…” Plağın arka yüzünde Kralın Golleri var.
Alamanya meselesi, 60’lardan sonra memleketin mühim meselelerinden biri hâline geldi… 1961’de resmen başlayan işçi akını, 1973’de yine resmen durduruluncaya kadar hızlanarak arttı. Türkiye’den Almanya’ya yapılan göç ve sonrasında Avrupa’ya yayılma hâli, karşılığını şarkılarda bulmaktada gecikmedi. Almanya’ya gidenlerin dertleri, Türkiye’de kalanın çektiği çile, orada görülenler bir bir şarkılarda anlatıldı.
Avrupalı bayanlar çok hovarda! Almanya’ya giden işçilerin çoğunluğu gurbet ellere önce yalnız başlarına çıktılar. Bazıları sıladaki bekarlık günlerinde ailelerini yanlarına aldırmak için para biriktirmeye çabalarken, bazıları “şeytana uyup” yoldan çıktılar.
Şüphesiz, en çok ilgiyi çekenler, Avrupalı kızlar. Bu konuda dikkat çekici iki plak var. İlki, Avusturya’dan bildiren Koryanalı kemençeci Hüseyin Köse’ye ait, Avrupa’nın Kızları: “Avrupa’nın kızları ne ocaklar söndürdü / Ne Müslüman gençleri Katoliğe döndürdü…” Köse, kızlara bakanlara çatıyor: “Aldanma kardaş, hangi yola gidersin / Çocuklarına alır gavur kızınla yersin /…/ Nasıl bu hareketi yakıştırdın aslına? / Aslın Türk değil midir, yazıklar olsun sana!” Plağın arka yüzünde, Gittim Avusturya’ya adlı şarkı var. “Biraz da anlatayım size Avusturya’dan,” diye başlıyor ve çuvaldızı kendisine batırıyor: “İstikbal kurtarmaya / Gittim Avusturya’ya / Kızlardan kurtulup da / Dönemedim sılaya…” “Pamuk gibi kızlar”dan söz eden Köse’nin derdi büyük; şarkının sonunda ağızdaki bakla çıkıveriyor: “Bu kızlardan bir tane / Edemedim Müslüman…”
Diğerinde Dursun Mercankaya Hollanda’yı şaşarak ve biraz da hasetle anlatıyor. İçli, tren düdüğüne benzeyen bir kavalla açılıyor şarkı ve ilerliyor: “Hollanda’nın kızları / Sarı sarı saçları / Doğuştan zannetmiştim / Hep boyama saçları // Hollanda’da kadın kız / Caddede kahvelerde / Utanmak ne bilmezler / Sevişirler her yerde // Hollanda’da kız kadın / Hepisi çalışırlar / Cumartesi olunca / Âşıklar buluşurlar // Hollanda’da gezen gençler / Kadın kız peşinde / Türkiyeli gidemez / Kararsızlık yüzünden // Hollanda / Dikkat edin bayanları çok hovarda…”
MİLLÎ PETROL HAMLESİ / RAMAN ALPAY (1969)
Bu petrol Türk’ün petrolü kardeşim
Bir dönem “millî petrol” davamız vardı: Raman’dan çıkartılan “yerli” petrolü kullanmaya teşvik için yapılan çalışmalar, gazete ilanlarından plaklara uzandı. Bu esnada, beklenmedik hamleler yapıldı. Bunlar arasında bir promosyon plağı da vardı.
Petrol Ofisi tarafından basılan ve benzin istasyonlarında dağıtılan plak, o dönem reklamcılık yapan Alpay’ın “iş”iydi. Alpay, plakta Batı müziği enstrümanları eşliğinde üç türkü söylüyor ve yeni palazlanan Anadolu-pop akımına katkıda bulunuyordu. Bir de didaktik “konuşma” vardı plağın içinde: “Bu dağ benim dağım kardeşim, eteğinde kar, başında duman. Toprağını sürdüm, yolunu teptim, çıplak sırtında geceledim çok zaman. Bu dağ senin dağın kardeşin. Sen de çok geceledin eteğinde. Bakmazsan dağ, bakarsan bağ olur demişler. Raman’ı sen bağ yaptın kardeşim. (…) Çalıştık çabaladık canımız dişimizde, güçlerimiz birleşti hep bu yola adandı. Bunlar bizim dağlarımız kardeşim. Sen bilgin ben gücümle el eleyiz. Bu petrol Türk’ün petrolü kardeşim. Sen buldun, ben çıkardım, kullanacak bizleriz.” Tanıtım için Petrol Ofisi istasyonlarında pompa başına geçen Alpay, benzin alanlara plağı imzalıyordu.
Petrol Ofisi bunu yaparken “ilk millî petrol dağıtım şirketi” Türkpetrol boş durmadı ve 1000 adet basılan bir Âşık Veysel plağını promosyon olarak dağıttı. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) hamlesi daha da enteresandı: 1965 yılında başlayan Altın Mikrofon Armağanı yarışmasına ertesi yıl dahil olan TPAO Batman Orkestrası, üç yıl üst üste yarıştı ve son yılında Altın Mikrofon’u kazandı. Rafineride çalışmak üzere oraya tayin edilen “şehirli” gençlerin bu “şaşırtan” başarısı o dönem çok alkışlanmıştı.
KIBRIS HAREKATI / YAŞASIN ASLAN ECEVİT – ÖĞRETMEN NECATİ DEMİR (1974)
Millî heyecandan ırkçı hezeyana
Benim nazarımda her şeyi başlatan plak! Bu plağı bulana kadar masum bir pop, rock toplayıcısıydım, bu plaktan sonra memleket meselelerini anlatan plaklara yöneldim.
1993 yılında, Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katılmıştım. “Solcu” bir radyoydu bu. İlk yayın döneminde, Çarşamba geceleri, Dünden Yarına adlı bir program hazırlıyordum. Programa gitmeden önce çoğu zaman İtfaiye Meydanı’nda bulunan plakçılara uğruyor, plaklara bakıyordum. Radyoya gittiğim günlerden birinde bulduğum bir plağı hiç unutmam. Bir yüzünde Kahraman Mehmetçik, diğer yüzünde Yaşasın Aslan Ecevit adlı şarkıların yer aldığı bu 45’lik plağın kapağına tav olmuştum: Süngülü bir tüfeğin ucuna takılmış gül, nerede olursa olsun “barış”ı çağrıştırır. Heyecanla stüdyoya geldim, yayın esnasında pikaba yerleştirdim ve dinlemeye başladım. Birazdan canlı yayında soğuk terler dökecektim:
“Hazırdır Türk ordusu / Atatürk’ten aldı kursu / Kimseden yoktur korkusu / Yaşasın aslan Ecevit / Alçak Yunan, kalleş, it.” Bu kadar da değil, plağın arka yüzündeki Kahraman Mehmetçik’in sözleri de en az o kadar korkunçtu.
Hazırdır Türk ordusu, Atatürk’ten aldı kursu Kıbrıs Harekatı’nın ilk gününde adaya çıkarma yapan Türk komandoları sivil giyimli EOKA’cıları teslim alıyor, 20 Temmuz 1974.
KISMET’İN DÜNYA SEYAHATİ / KISMET – BERKANT (1968)
Selam olsun Barbaroslara!
Kısmet, Sadun Boro’nun teknesi. 17 Temmuz 1964’te denize indirildi, bir yıl sonra dünya turuna çıktı. Boro, 1952’de Ling adlı tekneyle 6 ayda Atlas Okyanusu’nun aşmış, o zamandan bunu planlamaya başlamıştı. Hayaller, on üç yıl sonra gerçek oldu: Sadun Boro ve eşi Oda’nın seyahatine, Kanarya Adaları’nda buldukları ve Miço adını verdikleri küçük kedi de katıldı. Üç mürettebatlı yolculuk, nice badireler atlatılarak 22 Ağustos 1965 – 15 Haziran 1968 tarihleri arasında yaklaşık üç yıl sürdü. Hürriyet tarafından tefrika edilen ve sonrasında Pupa Yelken / Kısmet’in Dünya Seyahati adıyla kitap olarak basılan hatırat, büyük ilgi gördü.
Bu ilginin değişik alanlara yansıması kaçınılmazdı. Dönemin “çalışkan” söz yazarı Sezen Cumhur Önal, hikâyeyi şarkı sözüne dökmekte gecikmedi. Turgut Dalar’ın bestelediği sözleri, Vasfi Uçaroğlu Orkestrası eşliğinde Berkant yorumladı ve bu şarkı bir 45’lik plak üzerinde dinleyiciye ulaştı: “Kısmet / bir gün çıktı dünya turuna / Yelkenlerini etti fora / El sallayıp bana vatana // Kısmet / LasPalmas’ta ve Barbados’ta / O yarıştı dev dalgalarla / Yılmadı ne Sadun ne Oda // Kısmet / Boyun eğmedi okyanusa / Dinlemedi tayfun fırtına / Selam olsun Barbaroslara (…)
Sadun Boro, 5 Haziran 2015’te öldü. Kısmet, Rahmi Koç Müzesi’nde sergileniyor.
İstanbul’un güzel süsü,ısmarlamadır türküsü
1973 yılında, Cumhuriyet’in 50. yılı kutlanırken, memlekette bir başka sevinç yaşandı: Temeli 20 Şubat 1970’te, 21 pare top atışı eşliğinde Süleyman Demirel tarafından atılan Boğaziçi Köprüsü, Demirel’in “siyasi nedenlerle” katılamadığı bir törenle, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından 30 Ekim 1973 tarihinde açıldı. Açılışın, “bayram”ın ertesi gününe denk getirilmesinin sebebi, “Cumhuriyet’in 50. yılı kutlamalarına gölge düşürmemek”ti. Ansiklopedilerde, “İstanbul Boğazı üzerinde, Ortaköy ile Beylerbeyi semtleri arasında yer alan ve Asya ile Avrupa’yı birleştiren asma köprü,” cümlesiyle tanımlanan ve yapıldığı dönemde dünyanın en uzun dördüncü asma köprüsü olan Boğaziçi Köprüsü’nün açılışına, dünyaca ünlü sinema oyuncusu Danny Kaye ve mehter kıyafetleriyle Kurtalan Ekspres eşliğinde Barış Manço katıldı.
İstanbul Boğazı’nın iki yakasını ilk kez bir araya getiren Boğaziçi Köprüsü’nün inşasının son aşamaları, 10 Eylül 1973.
Açılıştaki en enteresan ayrıntı, on binlerce insanın aynı anda köprüyü geçmek istemesi üzerine oluşan sallantıdan korkan yetkililerin köprüyü boşaltmasıydı.
Doğrudan Boğaziçi Köprüsü’nü konu edinen ona yakın şarkı var. Açılışa denk getirilerek birbiri ardına çıkartılmış plakların en önemlisi, Yusuf Nalkesen’in “Boğaz Köprüsü” adlı şarkısı. Sözlerini İnci Nalkesen’in yazdığı şarkıyı Süheyl Denizci Orkestrası eşliğinde Emel Sayın seslendirmiş: “Semada nazlı bir heybetle durur / Sahili sahile bağlayan budur / En büyük mutluluk, en büyük gurur // Kıyıdan kıyıya bir ışık uzar / Sahiller sevinçli, mutlu yalılar / İstanbul bahtiyar, Boğaz bahtiyar // Cumhuriyetin ellinci yılında / Bağlandı Rumeli Anadolu’ya / Hayaller hakikat oldu sonunda…”
Hey, 28 Kasım 1973 tarihli sayısında şarkı hakkında şu değerlendirmede bulunuyor: “… ısmarlama bir beste havası içinde. Emel Sayın’ın belirli bir zorlama içinde olduğu, bu parçayı okurken açıkça ortaya çıkıyor.”
Televizyon yayınlarının başlaması, Türkiye’de beklenmedik bir hamle olarak nitelendirilmiş, televizyon çılgınlığı, 1970’lerin ortalarında bütün ülkeyi sarmıştı. Televizyonu olan evlere giden misafirler, “telesafir” olarak nitelendirildi. Bunun üzerine yapılan ilk şarkılardan biri, 1977 tarihli Şanar Yurdatapan şarkısı Televizyon. Dönemini özetleyen şarkıyı, Yurdatapan’ın o dönemki kayınvalidesi Rüçhan Çamay seslendiriyor: “Kim bulmuşsa Allah razı olsun / Sen gelmeden çok mutsuzmuşuz / Geldin kuruldun en baş köşeye / O gün bugündür sana tutkunuz [hapı yutmuşuz] // Kırk yıldır görmediğimiz eşe dosta / Kavuşturduğun yetmez mi zahir / Her akşam çoluk çocuk ihtiyar [komşular] / En azından on beş telesafir [misafir] // Allah var ya ödeyemem hakkını / Erkekleri eve bağladın / Bir dileğim var TRT’den / Lütfen [aman] her gün maç yayınlayın // (…) / Vergisini vermeye gelince // Televizyon televizyon ah seni gidi televizyon…”
BANKER KASTELLİ’NİN KAÇIŞI / POP KAÇTELLİ (1983)
Kastelli Kastelli, paralar gitti besbelli
Banker Kastelli adıyla isim yapan ve ünlülerle gerçekleştirdiği reklam kampanyalarıyla finans dünyasında “şöhret” olan Abidin Cevher Özden, 80’li yılların en büyük hadiselerinden. Kastelli’nin çöküşü, çıkışı gibi bir anda oldu. Özden, batması, 1982’de Cenevre’ye kaçması ve hapse girmesini takiben, 2 Haziran 2008’de, Kadıköy’deki işyerinde intihar etti. Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler oyununa “Ceyar Özden namıyla maruf Banker Kastıbelli” olarak giren Banker Kastelli, plaklara Kaçtelli adıyla sızmayı başardı. Adını taşıyan, “marifetlerini” dinleyiciye ulaştıran plağın sahibi belli değil ama anlatılan, adlı adınca onun hikâyesi: “Kastelli Kastelli / Paralar gitti besbelli // Bir sazım var üç telli / Paraları yedi Kastelli / Hiç kimse uyanmadı / Bu işin sonu belli…”
Pop Kaçtelli adlı plağın sonraki dakikalarında şöyle şarkılara da rastlıyoruz: “Vaziyetler oldu bozuk / Hep oluyor bize yazık / Önüne gelenden kazık / Yemiyoz mu yemiyoz mu…” Plakta, bildiğimiz Mastika şu hâle gelmiş: “O ooo, mastika mastika / Banker kurdu bir sürü fabrika // Alayım sana bir sertifika / İstediğin yere tıka.
ÖZAL’LI YILLAR / TOMBULUN TÜRKÜSÜ – OĞUZ ABADAN (1986)
Milleti zamlarla aptal eyledim
12 Eylül sonrasındaki ilk seçimlerde 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal, başbakanlık koltuğuna oturdu. Şortla askerî birlik denetlemesi, eşi Semra’yla sürekli el ele dolaşması onu kısa sürede “halkın adamı” yapıverdi. Özal, bütün fenalığına rağmen bugünden baktığımızda sevimli görünüyor. Fakat her yeri “duble” yollarla donatma sevdası, ikinci köprü heyecanı ve inşaat çılgınlığı bugünün önünü açan hamlelerinden bazıları…
80’lerin kasvetli ortamında, pop dahil her şey karanlığa gömülmüşken, ortalığı saran mizah plakları, her eve giriyor, tuhaf bir şekilde çok satıyordu. GırGır’ın milyon sattığı, Turgut Özal’ın yerden yere vurulduğu yıllar bunlar. Bugün yapılsa, bir sürü patırtıya neden olabilecek karikatürler ve şarkılar, o gün serbestçe yayımlanabiliyordu. Sadece birine kulak verelim, gerisini varın siz düşünün: “Köprüler yaptırdım hisse satmaya / Çeşme yaptırdım ama su yok akmaya, karam / Karar verdim halkı aç bırakmaya / Boşa ümitlenme insaf eylemem, karam // Ahlatı ayıdan ithal eyledim / Ucuzluk lafını iptal eyledim, karam / Milleti zamlarla aptal eyledim / Boşa ümitlenme insaf eylemem, karam”. Oğuz Abadan Orkestra ve Vokal Grubu tarafından selendirilen Tombulun Türküsü albümünden bu şarkı.
GEZİ DİRENİŞİ / GAZ MASKESİ ALA BENZİYOR – BOĞAZİÇİ CAZ KOROSU (2013)
Çapulcular tarih sahnesinde!
Müzik Gezi’den hiç eksik olmadı. Destek her yerden geldi: 5 Haziran’da, Borusan Filarmoni Orkestrası, Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’sini çaldı. Ertesi gün, Boğaziçi Caz Korosu, Muammer Sun’un meşhur Entarisi Ala Benziyor düzenlemesini, yeni ve güncel sözleriyle seslendirdi: “Gaz maskesi ala benziyor / Biber gazı bala benziyor / Benim TOMAm bana sıkıyor / Bulunur bir çare, halk ayaktadır / Taksim yolunda barikattadır // Çapulcu musun vay vay / Eylemci misin vay // Gaz maskesi biçim biçim / Yürüyorum Taksim için / Üşenme gel hakkın için / Bulunur bir çare, halk ayaktadır / Taksim yolunda barikattadır // Gaz maskesi çeşit çeşit / Gezi Parkı senle yaşıt / Vur tencere çatal kaşık / Bulunur bir çare, halk ayaktadır / Taksim yolunda barikattadır…”
Direnişin şüphesiz en eğlenceli şarkılarından biriydi. Koro, 19 Mayıs 2015’te NTV’nin “19 Mayıs Coşkusu” yayınında canlı söyledikleri türküyü “Çapulcu musun?” diye bitirdi. Sadece bu değil, Kızılcıklar da güncel düzenlemesiyle koronun repertuvarına giren türkülerdendi: “Çapulcular oldu mu / Meydanlara doldu mu / Gönderdiğin TOMA’lar / Beşiktaş’a vardı mı // Maskeyi yüzüne / Maske taktım yüzüme / Biber gazı yollamış / Emniyet gözlerime // Barikatı aşmalı / Şu Taksim’e varmalı / Gezi pek güzel ama / Polisi olmamalı…”
Halk ayaktadır, Taksim’de barikattadır Yaşam biçimi müdahalelerine ve baskılara karşı kendiliğinden bir halk hareketi şeklinde gelişen Gezi direnişi; mizahıyla, müziğiyle benzersiz bir sivil itaatsizlik külliyatı oluşturdu. Duvarlar yaratıcı sloganlarla süslendi, barikatlardan “hınzır” direniş türküleri yükseldi.
12 Eylül müziğin üzerine karabasan gibi çökerken, az sayıda grup ve müzisyen umudun türküsünü çığırmaya cesaretle devam etti. ‘Eski dost’ arabesk ve kerameti kendinden menkul yeni icat müziklerle ağırlaşan kasveti, cümbüşlü, şamatalı mizahi plaklar dağıtmaya çalıştı.
Askerî müdahale, her şeye olduğu gibi müziğe de indirilmiş bir darbedir. 12 Eylül sonrasında popüler müzik ciddi bir durgunluk dönemine girer. Piyasa zaten krizdedir. Sınırlı sayıda birkaç isim TRT ekranlarında “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” icra ederken, Eurovision şarkı yarışması dışında ciddi çalışmalara rastlanmaz. Bir dönemin çok satan pop plaklarının yerini arabesk plaklar alır. Kasetin ortaya çıkışıyla plaklar ortadan kalkar: Kasetçilerde korsan olarak üretilen karışık kasetlerin çok sattığı dönemdir bu.
Zülfü Livaneli, darbeden sonra müzik çalışmalarına yurtdışında devam etti. Oberhausen konseri, Almanya (1982)
Patlamayı, dönemin genç grubu Mazhar Fuat Özkan, 1984’te, “Ele Güne Karşı Yapayalnız” albümüyle yapar. Aynı yıl, Sezen Aksu’nun “Sen Ağlama” albümü de ciddi satış rakamlarına ulaşır. Nur – Ergüder Yoldaş ikilisinin “Sultan-ı Yegâh”ı, dönemin ıskalanmaması gereken albümlerindendir.
Sezen Aksu’nun 84 yapımı Sen Ağlama’sının başarısı, müzik piyasası rotasını yeniden pop’a çevirdi.
12 Eylül karanlığında müzik yapmak zordur. Şanar Yurdatapan’dan Cem Karaca’ya, Selda’dan Timur Selçuk’a pek çok müzisyen, sürgünde, hapiste ya da evdedir. Konserlerin engellendiği, albümlerin basılamadığı bir dönemdir bu. Aradan sıyrılan, üniversite grupları olur: Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Mozaik gibi topluluklar, bu yılları “şenlendirir”. Yıldırım Gürses icadı “çoksesli Türk hafif sanat müziği” ve o fasla kanarak alaturkaya meyleden popçular bir yana, arabeskin hüküm sürdüğü yıllardır bunlar. Çocuk şarkıcıların birbiri ardına piyasaya çıktığı bu dönemde söylenmek istenen, daha ziyade, Hurşid Yenigün’ün başını çektiği mizahî plaklarla insanlara aktarılır.
Atatürk’ün doğumunun 100. yılında yaptırılan zorlama Atatürk şarkıları, Yeşilçam’dan müzik piyasasına bulaşan seks furyası, Zülfü Livaneli’nin sazdan caza geçişi, Beş Yıl Önce On Yıl Sonra gibi tuhaf topluluklar derken, bu yılların sonlarına doğru tanıştığımız Grup Yorum, albümleriyle dönemin vakanüvisi gibi, olanı biteni kayıt altına alır. Ahmet Kaya karanlığın içinde bir meşaledir, yaptığı şarkılar ve tanıttığı şairlerle pek çok insanı derinden etkiler. Konserleri bir çılgınlığa dönüşürken hayranları onun için kendini parçalar. Sürgündeyken zamansız ölümü, arabeskten rock’a uzanan şarkılarına sevda ve hasretle sarılma sebebimiz. Grup Yorum gibi, dönemin izlerini onun şarkılarında bulmak mümkün.
Ahmet Kaya: Şarkıları sağcısıyla solcusuyla dillerde, iki plağı ise sadece koleksiyoncuların arşivlerinde.
Cunta’ya karşı mizah
80’lerin karanlık ve kısır ortamında en çok ses getiren plaklar, mizahi olanlar. Rejimin baskısından bunalan insanlar, teselliyi mizahta aramış. Başta Hurşid Yenigün Orkestrası ile Nurtaç Düzgit’in Dokuz Ay Önce, Dokuz Ay Sonra Topluluğu ve onları takip eden isimler, “Cafer Ortadirek”ten “Tombul’un Türküsü”ne, “Pop Fıstıkiye”den “Gırgır-SEKSeniki”ye, “Tonton Amca”dan “(O Biçim Steryo) Boş Seda”ya, bugün yapılsa sahibini kolaylıkla hapse götürebilecek, lastikli sözleri cinsel imalar içeren pek çok şarkı ve pek çok plak üretir. Bütün evlere giren, dinlenen çalışmalardır bunlar. Sayılarının çokluğu bundandır.
Pop deyip geçmeyin. Zaman içinde kantodan tangoya, Türkçe sözlü Batı müziğinden Anadolu-pop’a, arabeskten rock’a birçok kılığa giren bu müzik türü geçmişi günümüze taşırken, bir nevi “şarkılı memleket tarihi” yazılıyor.
Her şey onunla başladı: Kanto. Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde ortaya çıkan “muzır” eğlence. Her halin sirayet ettiği “edepsiz” şarkılardan müteşekkil, memlekete özgü ve bugünkü anlamıyla “pop”un ilk örneği. Yapısı itibariyle Batılı, söylenişiyle Doğulu, çalınışıyla geleneksel, anlattıklarıyla asrî. Otomobilden daktiloya, bütün “yenilik”lerin girdiği ilk şarkılar, kantolar.
Cem Karaca’nın Dervişan’dan sonraki grubu Edirdahan adını Edirne ve Ardahan kelimelerinin bileşiminden alıyordu. (1978-79)
Hemen ardından, tam da Batılılaşma döneminde hayatımıza giren tango, bizzat yönetenlerin himayesinde sürdürmüş varlığını. Kirli, haşin ve erotik şarkılar, biraz da bu yüzden, karşımıza ziyadesiyle temizlenmiş olarak çıkmış ve bir dönem “zerafetin simgesi” kabul edilmiş. Buna rağmen, kelime olarak, “rahat” (ya da TDK deyişle “müsait”) kızları anlatmak için kullanılmış tango.
Hem Batılı, hem bizden Erkin Koray, insanları kötülükten “arınma”ya özendirmek için 1970’de çıplak poz vermişti.
1950’lerde, Türkiye çok partili sisteme alışmaya çalışırken, hedef belirlenmiş: Küçük Amerika olmak! “Dostluk Şarkısı”nın yapıldığı, Amerika’ya bağlılığımızı ilan ettiğimiz dönem bu. Marshall yardımıyla başlayan rüya kısa sürmüş ama: 1961’de, Türkiye’nin ilk “hit”i kabul edilen İlham Gencer plağı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” raflarda yerini aldığında, yan raftaki plak, Âşık Mahzuni Şerif ’in “Katil Amerika”sı. Türkiye’nin ilk popüler orkestralarından Deniz Harp Okulu Orkestrası, 1955 sonrasında memlekette rock’n’roll fırtınası estirirken, “çılgın” gençlerin art arda sökün etmesiyle işin seyri değişiyor. Batı müziğini Batılı gibi icra eden, şarkıları orijinaline en yakın şekilde söylemek için çabalayan bu gençler, iki şeyin farkına varmış: Batı müziği Türkçe söylenebilir ve kökünü memleketten alan ezgiler ve ritmlerle, ona yeni bir yol verilebilir. Dahası, memlekette olanları anlatan şarkılar yapılabilir! Başta, biraz da o dönem ortalığı saran Anadolu-pop akımının etkisiyle, başlık parasından göçe “kırsal” sorunlar işlendi, sonrasında pahalılıktan trafiğe kentin sorunları şarkılara sirayet etti.
Hem Batılı, hem bizden Tülay German 1964’te seslendirdiği Burçak Tarlası’yla yıllar sonra Anadolu-pop adını alacak türün ilk yıldızı oldu.
Aynı dönemde çıkan aranjmanlar memleket meselelerine eğilmezken, 70’lerde, Türkiyeli bestecilerin dokunuşuyla, şarkılar bambaşka bir hal aldı: Plaklarda fabrika kızının sorunları ya da Almanya’da çalışan işçilerin dramları anlatılıyor, grevlerden dem vuruluyor, kardeşin kardeşi kırmasına karşı çözüm üretilmeye çalışılıyordu. Türkiye’nin tarihindeki çalkantıların müziği etkilediği, Anadolu-pop yapanların giderek politikleştiği yıllar bunlar. 1980 darbesiyle kesintiye uğrayan müzik, açılımını pop-arabesk flörtünün yaşandığı yıllarda “özgün müzik”le yaptı. Ahmet Kaya’dan Grup Yorum’a uzanan hatta üretilen şarkılar, bir anlamda tanıklıklar…
90’larda yaşanan ikinci pop patlaması derin devletin toplumsal psikoloji üzerinde yarattığı depresyonu az da olsa hafifletti. Birçok yeni şarkıcı, yeni şarkı ortaya çıktı. Bu dönemde tarih, sosyal sorunlara duyarlılıkla yaklaşan sanatçıları da kaydetti. Yükselen milliyetçilik dalgası ise, 90’ların ikinci yarısına damgasını vurdu.
Hem Batılı, hem bizden Barış Manço, kariyerinin başlarında.
Bakmayın “beni sizler var ettiniz” demesine, o onun nezaketi, onun zarafetiydi. Zeki Müren’in yaratıcılığının çok yönlülüğüne hayran kalmamak biz sıradan ölümlüler için mümkün müdür? Onu göksel bir dokunuş var etti ve bizlere armağan olarak gönderdi, gerçek bu. Dokunaklı sesi, kusursuz Türkçesi, plakları, konserleri, filmleri, sergileri, hatta şiirleriyle yüreklerimize nüfuz etti. Getirmedik yenilik, devirmedik tabu bırakmadı. Bize sadece onu doğumunun 83’üncü yılı ve hakkındaki sergi vesilesiyle sevgi ve saygıyla alkışlamak kaldı.
Ertan Anapa’nın 1968 tarihli bir şarkısı şöyle başlar: “Cumartesi Pazar/Buluşur aşıklar/Dolar pavyonlar/Cumartesi Pazar/Söylenir şarkılar/Zeki Müren de var/Sonra Gönül Yazar…” Genç solist Gönül Yazar ve sahnelerin kıdemlisi Zeki Müren’in bu şarkıda karşımıza çıkması tesadüf değil. “Aranjman” modasının ortalığı sardığı yıllar bunlar ve seri üretim sürerken tıkanan söz yazarları etraflarına bakıyor: Andığımız şarkının (Cumartesi Pazar) sözlerine imza atmış Sezen Cumhur Önal, bir yandan o yıl dünya turundan dönen Kısmet’i anlatıyor bir şarkısında, diğer yandan Zeki Müren’i. Henüz “san’at güneşi” ünvanını almamış, “paşa”lık mertebesine ulaşmamış Müren. Ancak Maksim’deki programı büyük ilgi görüyor ve gazinonun kapısında kuyruk oluşuyor. Bir diğer kuyruk, yeni gösterime giren filmi “Kâtip” dolayısıyla sinemaların kapısında. O güne kadar yaptığı 45’liklerden derlenen ilk Zeki Müren albümünün de aynı yıl piyasaya çıktığı düşünülürse, 1968, onun için iyi bir yıl. Şarkılara konu olması kaçınılmaz.
“Adam olacak çocuk” dedikleri Zeki Müren, Bursa’da, “sanat hayatı”nın ilk yıllarında, işveli pozlarından birini veriyor. Yuvarlak gözlükleri, uzun süre kendisine eşlik edecek.
‘Üşüdüm üstümü örtsene anne’ Zeki Müren’in en önemli özelliklerinden biri, hemen her şeyi biriktirmesi. Annesi, çocukluk anılarını biriktirmiş, o, “sonrasını” üzerine koymuş. Mektuplar, notlar, fotoğraflar. Bu “albüm”ün oluşmasına katkıda bulunan her şey, özel arşivinden. Yukarıdaki fotoğraf, genç Zeki’nin ilk aile fotoğraflarından: Çok sevdiği annesi Hayriye ve babası Kaya Müren’le birlikte. Annesiyle mektuplaşmaları, bir kitabı dolduracak kadar çok, çekinerek okuyacak kadar özel.
Zeki Müren’in konuk olduğu tek şarkı bu değil. Aylin Aslım, İşte Sana Bir Tango’nun girişindeki tekerlemede “Bisiklete binersin/Bizim ordan geçersin/Gözlükleri takınca/ Zeki Müren’e benzersin” diyerek selam çaktığı “paşa”yı şarkıda da anıyor: “Ağladım Zeki Müren’le/Coştum Müzeyyen’le/N’olmuş canımı yaktıysa/O yâr benim kime ne?” Zeki Müren’in şarkıları, Zeki Mürenli şarkılar derken ilerleriz ama burada bırakıp “sahibinin sesi”ne döneyim…
Gözlük, vazgeçilmez aksesuarlarından. Hayat boyu, yanından neredeyse hiç ayrılmadı.
6 Aralık 1931, Müren’in doğum tarihi. Bütün şarkıları hakkıyla seslendiren, ruhunu katan, şarkıları kanatlandıran bir yorumcu. Bütün zamanların şarkıcısı. Popüler olmayan bir şarkıyı söylememiş, söylediklerini meşhur etmiş. Tertemiz Türkçesi ve eze eze seslendirdiği sözcükler, alameti farikası. Son döneminde ağdalı bir yorumu tercih etti ve kendisi gibi söylemeye çalıştı belki ama bu, “öncesi”ni görmemize engel değil. 1984 yılında TRT’den yayınlanan Bodrum konserini müteakip sahneyi bırakması, yılda bir kere, sadece albüm doldurmak üzere stüdyoya girmesi, sonunu getirdi. Sürekli tekrarladığı “beni sizler var ettiniz” cümlesi ve o meşhur şarkısında geçen “alkışlarla yaşıyorum” dizesi, böylelikle anlam kazanıyor.
Şüphesiz koskoca Zeki Müren’in bir sonu olamaz. 50’li yıllardan 80’lere kadar sürekli zirvede: Resim yapıyor, desen çiziyor, kostüm tasarlıyor, şiir yazıyor, besteliyor, yorumluyor ve kendini beyazperdede canlandırıyor. Televizyon programları derseniz, bir hipnoz: Gördüğünüz anda kaçmanız mümkün değil. Sahnede kademeli olarak getirdiği yenilikler, onu “devrimci” olarak anma sebebimiz. Türkiye’nin toplumsal yapısına son derece aykırı duruşu, buna rağmen hep el üstünde tutulması, dokunulmazlığı ve her şeyden öte halkla içiçeliği, Zeki Müren’i Zeki Müren yapan özellikler.
BOĞAZİÇİ LİSESİ’NDEN SANAT AKADEMİSİ’NE 1953’te, Güzel Sanatlar Akademisi’nde, arkadaşlarıyla birlikte. Onu şekillendiren, ince ince işleyen bir dönem bu: Şarkıdan resme uzanan, arada şiirden geçen yolun başı.
Radyo, Zeki Müren’in sırdaşı, arkadaşı. Hem de onu tanımamıza vesile. Yukarıdaki portresi, radyoya girdiği 1950’lerin başında çekilmiş. Kimbilir kaç kişi onu dinleyerek hayallere daldı?
Çocukken kartondan yuvarlaklar kesip üzerine adını yazıp onları pikaba koyarak “seslendirdiğini” söyleşilerinde anlatır. 1950’de girdiği radyo sınavını, üstatlardan oluşan jürinin mutlak mutabakatıyla kazanması ve sonrasında verdiği ilk konser, onu tanımamıza vesile. Sonrası malum: Art arda yapılan plaklar, konserler, televizyon programları, filmler, sergiler ve arada bir de şiir kitabı! Manolyam’dan Şimdi Uzaklardasın’a, Eskimeyen Dost’tan Beklenen Şarkı’ya, yüzlerce şarkıyı haiz repertuarı kalbimizi hep inceden sızlattı. İşvesi, edası, nazıyla bizi hep mutlu etti. Sadece alaturka hattından ilerlemedi, türküler ve “aranjman”lar söyledi. O kadar ki, kimse yapmazken yabancı şarkılara söz yazan, onları sahnede seslendiren, Zeki Müren’in ta kendisi. Her anlamda bir öncü.
Sahnelere getirdiği yenilikler, T sahneden değişik tablolara uzanan dekorlar, etkileyici kostümleri ve janjanlı ayakkabılarıyla bir sihirbaz. Bugün Morrissey’in ağzında Zeki Müren adı var, Gotan Project repertuarına Zeki Müren şarkısı giriyor, hayranı olduğu Ümmü Gülsüm, Zeki Müren’den etkilendiğini söylüyor. Dünyayı etkileyen, sınır tanımayan bir sanatçımız olması, az şey değil. Liberace’den David Bowie’ye karşılaştırıldığı isimler, bir dönemin tabu yıkıcıları. Zeki Müren, onların da fersah fersah ötesinde. “Zeki Müren göbeği” adlı tatlıdan ve “Zeki Müren kirpiği”olarak anılan örgü tarzından hiç söz etmeyeyim bile… Zeki Müren, satırlara sığmayacak kadar uzun bir roman ama aslında tek bir kelime: İnsan.
ZEKİ MÜREN’DE BİZİ GÖRECEK Mİ? Zeki Müren’in 1963 sonlarında yaptığı Amerika seyahati mühim: “Çocukluğumdan beri en büyük hayalimdi Yeni Dünya” diyor, bir söyleşisinde. Bir muhabir gibi iki hafta ülkeyi gezmiş, gördüklerini bir yazı dizisi haline getirmiş. Onca şey arasında büyülendiği, New York’taki otel odasında karşısına çıkan televizyon! Karşısına heyecanla uzanmış, çocukluğunda kaçırdığı eski filmleri seyretmiş. Bir gün o ekranda olma hayalleri kurarak…
Genç, dinamik “muhabir” Zeki, çok merak ettiği Las Vegas âlemlerini teftişi sırasında.
Zeki Müren’in filmlerinde de kullandığı meşhur Chevrolet Impala’sı. Ses’te, arabının en mühim özelliklerinden birinin “air-condition denilen sıcak ve soğuk hava tertibatı” olduğu yazılmış.
ZEKİ MÜREN ARTIK BİR ‘MARKA’ Zeki Müren her yerdeydi: Sahnede, beyazperdede ve hatta dükkanında tezgah başında! Halktan kopuk olmayı sevmeyen, daima onlarla içiçe olan Müren, sahne kostümlerine ayrı bir özen gösterirdi. Fotoğraf, Tepebaşı Bahçesi’nde çekilmiş. Arkasında vazgeçemediği eşlikçileri Hakkı Derman (keman) ve Selahattin Pınar’ı (tanbur) görüyoruz.
Müren’in 1955’te, 6 – 7 Eylül olaylarını takip eden günlerde Galatasaray’da açtığı “mücevherat, bijutöri, parfümöri, tuhafiye” mağazasına halk büyük alaka göstermişti.
HAYALDEN GERÇEĞE Beklenen Şarkı, Zeki Müren’in hayatında önemli bir dönüm noktası. Sadece fim değil, şarkı da öyle. Kriton İlyadis’in bu meşhur fotoğrafı, filmin afişi olmuş. Çocukluğundan beri hayranlıkla seyrettiği Cahide Sonku, hem rol arkadaşı hem de filmin yönetmeni. İlk makyajını Sonku’nun yaptığını, bir söyleşisinde heyecanla anlatıyor.
ULUDAĞ ONUNLA ÖZDEŞLEŞTİ Zeki Müren Uludağ’ı ve“meşhur”larla gezmeyi severdi. Arkadaş canlısıydı. Zaman zaman yalnızlığı seçse de hep insanlarla içiçeydi. Bu, halktan kopuk olduğu mânâsına gelmesin ama: Hiçbir zaman kendisini saklamadı, hep sevenlerinin yanında oldu, onları yanında görmek istedi.
Bir dönem büyük sükse yapan ayakkabıları ve “dudaklı” kostümü: Onu “janjanlı” yapan, edası işvesi kadar kostümleri de…
Aralık 1967, Levent’teki evinde verdiği 36. doğum günü partisinde, Semiramis Pekkan, Neriman Köksal ve Ajda Pekkan’la dans ederken.
Cüneyt Arkın’la, Şile’de. Dostuklara önem veren, sevdiklerini ihmal etmeyen bir isim Zeki Müren. Fotoğraf, onun nişanelerinden.
Uzaydan gelen prens 1974’te büyük sükse yapan meşhur kostüm “Uzaydan Gelen Prens”. Ayaklarındaki platformları şöyle anlatıyor: “Biliyorsunuz ayda yerçekimi az. Astronotlar zor yürüyorlar. Ben de o nedenle bu çizmeleri giydim”.
Ankara’da, Gaziosmanpaşa’daki evinde. Pek sevdiği enteresan pozlarına bir küçük örnek.
Şarkılarının ortalığı kasıp kavurduğu dönemde, Vakko, piyasaya bir mendil serisi çıkarttı. “Manolyam”, bunlardan biri.
BODRUM’DA AMA HEP AKILLARDA Günde 200 mektup alırmış Zeki Müren ve hepsiyle tek tek ilgilenirmiş, öyle söylüyor. Sadece mektup değil telefonla da ulaşabiliyor hayranları ona. Bodrum’da şimdi müze olan evinde, onu ziyaret edenlerle hasbihal ettiği bir oda bile yaptırmış. Zeki Müren olmasının, öyle kalmasının sırrı, belki de burada…
“Paris Geceleri”, en sevdiği kostümlerinden. Köln’de bir revüde görmüş, kaynağını araştırmış, Şanzelize’de bir terziye ulaşmış ve aynısından yaptırmış.
Göz önünde olduğu son yıllarda, çok sevdiği Bodrum’da. 1984’te verdiği konserin ardından inzivaya çekilen, ölümüne dek Bodrum’da yaşayan Zeki Müren’in son bakışlarından biri bu.