Yazar: Murat Beşer

  • Grünberg Ailesi

    Grünberg Ailesi


    verilen minicik bir karar daha sonraki kuşakların kaderini belirleyebilir mi? şayet bu karar üzerine alınan sorumlulukları yerine getirebilecek kadar cesaret ve bilinç varsa evet. grünberg sülalesinin kaderini belirleyen kırılma anlarından birisi, jak grünberg’in, sahibinin sesi’nin türkiye temsilcisi nobert şor (schorr) ve aram gesaryan’ın yeni plak işlerinde çalışması için kendisine bulunduğu teklife “hayır” demesiydi. bay jak bu teklifi kabul etmiş olsaydı, türkiye’nin müzik tarihi bambaşka bir doğrultuda yazılacak, muhtemelen sahip olduğu zenginliklerin bir kısmından mahrum kalacaktı.

    Odeon_1) 03
    Odeon’un merkez ve şubeleriyle ilgili “Jak Grünberg Halefleri Hugo ve Leon Grünberg” ilanı.

    Grünberg ailesi 1907 yılında Çarlık Rusyası’ndan kaçarak önce Ukrayna ve Kafkasya’ya, oradan İstanbul’a göçmüştü. Haim Grünberg’in iki oğlundan Jak, Tünel’de gramofon ve fonograf işi yapan Bluementhal Biraderler firmasında çalışırken firmanın Odeon Türkiye temsilcisi olmasına ve Orfeon’u kurmasına tanık olmuş, daha sonrasında ise kendi işini kurmuştu. Grünberg Ticaret (Grünberg ve halefleri), 1922 yılında elektrik işi yapmış, sonra müziğe dönmüştü. Bay Jak, kapı kapı dolaşarak mumlu gramofon iğnesi ve gramofon satıyordu.

    Jak Grünberg, Odeon’un Temsilcisi Oluyor
    Bluementhal Biraderler, yeni aldıkları plak firmasının işleri için Bay Jak’a yeniden teklifte bulunmuş, o ise cevap için müsaade istemişti. Ancak Odeon’un serbest olduğunu öğrenince bu işi kendi hesabına yapmanın daha doğru olacağına kanaat getirerek trenle Almanya’ya gitmiş ve firmanın Türkiye temsilciliğini alarak Nobert Şor (Schorr) ve Aram Gesaryan’a durumu bildirmişti. Aralarında bir müddet sonra oluşacak rekabet, dostluklarını hiç zedelememişti.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batılılaşma ilkesini uygulayan yönetim, müziğe önem veriyordu. Böyle bir ülkede gramofon ve taş plakların geleceği vardı. Aslında Odeon, Bay Jak’tan önce 1903 yılında İstanbul’da faaliyete geçmişti. Sonradan Orfeon Record’u kuracak olan Bluementhal Biraderler, Odeon’un temsilciliğini almıştı. Türkiye’de plakçılık 1910-12 yıllarında onlarla başladı. Bluemanthal Biraderler fabrika kurduktan sonra araya savaş yılları girmiş, Odeon ortadan kaybolmuştu. Odeon firmasının 1911 ila 1925 yılları arasındaki tarihi ise bazı bilinmezlikler içermekteydi; savaşta bazı belgelerin yok olması, arşiv yapılamaması, kayıt tutulamaması gibi nedenlerle… O sürecin ilk yıllarında Bluementhal Biraderler stokları eridikten sonra Odeon etiketi altında plak basmaya devam etmişti. Almanya’da bulunan merkez savaş nedeniyle denetleme yapamadığından Bluementhal Biraderler kendilerini fiilen temasta bulunamadıkları şirketin vârisi olarak görüyordu. 

    Odeon’un temsilciliği için Bay Jak zorlukla karşılaşmamıştı; zira Türkiye Cumhuriyeti iyi bir pazardı. Bay Jak, temsilciliği isterken “Garanti verebilir misiniz?” sorusuna kravatındaki iğneyi göstermişti, üzerinde ufak da bir inci vardı. Bay Jak, 1925 yılında Odeon’un temsilcisi olmuştu. İlk iş olarak meşhur stüdyo rejisörü Hafız Aşir Efendi’yi müzik danışmanı olarak işe almış ve plaklarını yayımlamıştı. Odeon, Sirkeci Sultanhamam’da Hamdi Bey Geçidi’nde bulunan (İçinde Favorite Record firmasının da bulunduğu) Topalyan Han’da faaliyete başlamıştı. 

    Odeon_2) 01. odeon 1937-38
    1937-1938 yılları arasında yayımlanan plakları içeren kataloğun kapağı. 
    Odeon_3) 02. odeon 1952-53
    1952-1953 yılları arasında yayımlanan plakları içeren kataloğun kapağı. 

    Kayıtlar önce Beyoğlu’nda bir apartman katında yapılırken, 1926 yılından sonra devreye elektrik girince (İpekçi’lere ait) Melek Sineması’na taşınmıştı. Ses yalıtımı uygulanmış bu sahne, kayıt firmalarının kiralama yoluyla ortak kullanımına açıktı. Odeon bazı erken dönem kayıtlarını Almanya’da yapmış olmakla birlikte, altyapılar için eş zamanlı olarak Melek Sineması sahnesini de kullanmıştı. Yeşilköy fabrikası açılına kadar taş plak kayıtları burada sürdürülmüştü. 

    Güç Birliği ve Yayımlanan Plaklar
    Bu arada Columbia ile Odeon birleşmiş, Kurtuluş’ta bir fabrikada plak basıyorlardı. Derken bu iki markaya yeni bir isim daha eklenmişti: Sahibinin Sesi. Avrupa’da bu üç isim tek bir şirket adı altında birleşti. Türkiye’de de bir fabrika kurmaya karar verdiler, Yeşilköy’de… Bunun üzerine Kurtuluş’taki fabrika kapandı.

    Odeon dönemin tutulan, sevilen sanatçılarının plaklarını yayımlamayı politika edinmişti. İlk Odeon kataloğu Arap ve Latin harfleriyle, Fransızca çevrim yazıyla Türkçe basılmıştı. 501’e kadar numaralandırmış plakları içeriyordu ama imalat ve kalıp numaraları yazılmamıştı. Bu katalogda 1904 ila 1911 yılları arasında yapılan kayıtlar da yer aldı. 1’den 6’ya kadar olan plaklar 35 cm’lik, Hafız Aşir ve Hafız Sami’ye ait; 7’den 14’e kadar olan plaklar 30 cm’lik, Hafız Aşir ve Karakaş Efendi’ye ait plaklardı. Kataloğun ağırlığını 15’ten 501’e kadar 27 cm’lik plaklar oluşturmaktaydı ve bir plağın iki yüzünde farklı sanatçıların yer almasıyla basılmışlardı. Odeon yenilikçi bir yönetime sahipti. 1926’dan sonrasını içeren ikinci katalogda tüm bu hamleleri gözlemlemek olasıydı. Burada kalıp ve katalog numaraları bulunmakla birlikte, plaklara eşleme numarası eklenmişti. Plaklar kahverengi-kırmızı-menekşe olmak üzere üç farklı renk göbekle basılmış, 25-27-30 cm olmak üzere üç farklı boyutta basılmıştı. En çok kullanılan 27 cm, daha uzun eserlerin kaliteli ses kaydıyla basılmasına olanak veriyordu. Bir de plağın iki yüzünde de aynı sanatçının yer alması uygulaması başlamıştı.

    Hafız Burhan ile Hafız Ahmet Efendi Rekabeti
    Odeon’un ilk plağı Hafız Ahmet Efendi tarafından okunmuştu. Bu isim Colombia’nın ünlü solisti Hafız Burhan’a rakip olarak düşünülüp bulunmuştu. Hafız Ahmet Efendi’nin Odeon’da 50’den fazla plağı olmuştu. En ünlülerden biri Her Yer Karanlık plağıydı. Plağın üzerine sadece Karanlık diye yazılmıştı. Hafız Ahmet Efendi, sonradan firmanın baş sanatçısı ünvanını almıştı. Plaklara tıpkı Hafız Burhan gibi şarkılar, gazeller, kantolar, türküler okumuştu.

    Odeon_04
    Dönemin dergilerine verilen ilk plak ilanlarından biri.
    Odeon_05. hugo grunberg
    Şirketin ikinci kuşak yöneticilerinden Hugo Grünberg, Milas Han’da bulunan merkez binasındaki ofisinde.

    Odeon Türkçe Plakları Umumi Kataloğu şirketin üçüncü kataloğuydu ve Harf Devrimi’nden sonra Latin harfleriyle Türkçe basılmıştı. “Erkek Sesleri”, “Kadın Sesleri”, “Heyetler”, “Oyun Havaları”, “Taksimler”, “Monolog”, “Komikler”, “Marşlar”, “Laz Havaları” gibi bölümlerden oluşmuştu. Firmanın sanat danışmanı (stüdyo rejisörü) Hafız Aşir’in son plakları bu katalogda yer almıştı. “Kadın Sesleri” bölümünün ilk sayfasında yer alan Afife Hanım (Tanyeli), Fransa’da konservatuar eğitimi gören ilk kadın sanatçılarımızdandı; fokstrot, çarliston, tango gibi dans parçalarını Türkçe sözlerle okuyarak aranjman akımının ilk temsilcilerinden biri olmuştu. Ali Baba plağının ticari başarısı münasebetiyle Bay Jak tarafından Fransa’ya gönderilmiş, Paris Odeon Stüdyoları’nda “Ramona” isimli şarkıyı okuyarak bir ilke imza atmıştı. Müteakip yıllarda sanatçı transferleri başlamış, bu yarıştan galibiyetle çıkan Odeon olmuştu, zamanın sanatçılarının ilk tercihi bu firma olmaya başlamıştı.

    Odeon_06. leon grunberg muzeyyen senar 2006
    Leon Grünberg uzun süre birlikte çalıştığı Müzeyyen Senar ile yıllar sonra 2006 yılında verdikleri bir albüm lansmanının kokteylinde yeniden görüşmüştü.

    Bay Jak’ın Oğulları Bay Hugo ve Bay Leon
    Bay Jak’ın oğulları Bay Hugo ve Bay Leon, 1936 yılındaki vefatına değin babalarına yardımcı olmuşlardı. Bay Hugo, Unkapanı yolculuğunun ilk adımlarını atmış, Balet Plak’ın kuruluşunda aktif rol almıştı. Aynı zamanda şirketin dış ilişkilerini yönetiyordu. Bay Leon da üretim ve satışla ilgilenmişti. Bay Hugo’nun 1971 yılındaki vefatından sonra şirket yönetimi Bay Leon tarafından yürütülmüştü. Leon Grünberg 17 yaşında iş hayatına atılmıştı. Sözüne sadık, vergi kaçıranlardan uzak, her şeyi nizami yapan bir iş adamıydı. Sesler konusunda keşif yapmaktan çok hoşlanıyor, bunun için Anadolu’yu geziyordu. Türkiye’nin plak kaydı olarak ilk prodüksiyon işi Leon Grünberg döneminde 1955-56 yıllarında yapıldı. Teknoloji ilkeldi; eserler borular aracılığıyla mum kalıba okunup Almanya’ya gidiyor, taş plağa basıldıktan sonra Türkiye’ye ithal ediliyordu. Bu kayıtlar yılda bir iki kez Türkiye’ye gelen Alman ses teknisyenlerinin gözetiminde yapılıyor, kalıplar trenle Almanya’daki merkeze gönderiliyordu. Alman mühendis bir ay fabrikada kalıp her şirket için ayrı zaman ayırıyordu. O bir ay içinde ne yapılırsa yapılıyor, sonra dönüyordu. Almanya’da basılan plaklar 50 plaklık ambalajlar hâlinde geliyordu; trenle ve kamyonetlerle memleketin her ucuna gidiyordu. 

    Odeon_07. cd fab 1992
    Grünberg’lerin 1992 yılında açtığı CD fabrikasının kurdelesini Cumhurbaşkanı Turgut Özal kesmişti. Fotoğrafta Roni Grünberg ile tokalaşırken görülüyor.

    Üçüncü Kuşak Grünberg’ler
    Roni ve Dani Grünberg üçüncü kuşak yöneticilerdendi. Roni Bey müzikle alakadar olmamakla birlikte modern bir yönetici vizyonuna sahipti, şirkete zor zamanlarda format atmıştı. Dani Bey ise öğrenimini yurt dışında tamamlamış, Türkiye’den 1978 yılında ayrılıp Warner Bros için çalışmıştı. Askerlikten sonra kredi departmanında çalışmış, ardından müzik departmanına geçmişti. Eşi, Arif Mardin’in yeğeniydi. Yurt dışında Mardin’ler ile on, bağımsız olarak dört yıl çalışmıştı. Yokluğunda yapım olmamış, sadece fason kaset-CD basmışlardı. Firma seksenli yıllarda müzik faaliyetlerini yavaşlatmış, sanayici taraflarını öne çıkarmıştı. 1984 yılında Plaksan AŞ’yi kuran Odeon, 1992’de de CD fabrikası kurmuştu. Açılışı Cumhurbaşkanı Turgut Özal yapmıştı. Fabrika kurulunca Avrupa ülkelerinde basılan albümler burada üretilmeye başlamıştı. Fabrika 1992 yılının Eylül ayında, Plaksan’ın hemen bitişiğinde faaliyete geçmişti. Bu hamle Raks’ın da harekete geçmesine neden olmuş; onlar da bir CD fabrikası için düğmeye basmıştı. Bu arada Türkiye’deki kaset fiyatları Avrupa ülkelerine göre üçte bir fiyatta olduğu için turistler kaset konusunda “bavul ticaretine” bile başlamıştı. Fabrika on yıl içinde üretim hacmini yılda 15 milyon CD’ye çıkarmıştı. Firmanın yan kuruluşu olarak faaliyet gösteren Plaksan ise 25 milyon kaset üretiyordu. İSO 9001 kalite belgeli Odeon tesisi, 1987 yılında Yeşilköy’den Avcılar’a taşınmıştı.

    Odeon_08. dani grunberg 2001
    Şirketin üçüncü kuşak yöneticilerinden Dani Grünberg, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş derlemelerini yaptığı günlerde, yıl 2001.

    İlk Arşiv Çalışmaları 
    Dani Bey on dört yıl sonra dönünce sorduğu ilk soru “Bizim arşivimiz nerede?” oldu. Fabrikanın çatısında, demir dolapların içinde bantlar hâlinde devasa bir arşiv vardı. Arşive sahip çıkamadıkları düşüncesiyle hızlıca işe girişti. Bantları dat’lara aktarmakla işe koyuldular. Aşağı yukarı üç bin şarkılık bir repertuar çıkmıştı; TSM, THM ve Türk Pop Müziği dallarında. Ellerinde resmî kâğıtları olmadığı için izinlerini yeniden almaya yani işe sıfırdan başlamışlardı ancak bazılarını çeşitli nedenlerle alamadılar. Bu ağır mesai sonunda katalogda yüzde ellilik bir azalma meydana gelmişti. 1950’den önce yapılan taş plak kısmına hiçbir şey yapamadılar. Bak Bir Varmış Bir Yokmuş derlemelerini yaptılar. Bu çalışmalar esnasında danışman Nino Varon’un eşi rahatsızlanmıştı, yerine Hakan Eren başlamıştı. O süreçte çok değerli derlemeler çıktı; Nesrin Sipahi’den Yaşar Özel’e, Tanju Okan’a…

    Odeon her dönem dinlenen ve tüm zamanlar satacak işler yapmıştı; günübirlik, mevsimlik, yazlık, genel geçer popülist anlayıştan uzak. Bu anlamda arşiv çalışmalarını ilk başlatan firmaydı. Bilhassa arşiviyle müzik tarihimizin abidevi firmasıydı. Trend yaratan firmaydı; o güne değin örneği bulunmamasına rağmen Fransızca şarkıya Türkçe söz yazan Fecri Ebcioğlu’nun denemesini İlham Gencer’e okutup piyasaya sürerek bir ilke imza atmıştı. Ne var ki Grünberg’lerin dördüncü kuşağında bu işe gönül verecek kimse yoktu; bu kuşak farklı konularda yetişmiş ve çalışmaya başlamıştı. Artık müzik işinden çekiliyorlardı. Ve derken şirket tarihinin en büyük hatası yapıldı; Odeon kataloğu 2011 yılında Avrupa Müzik’e satıldı. #

  • Unkapanı’nda Var Bir Atılgan Uzay Gemisi

    Unkapanı’nda Var Bir Atılgan Uzay Gemisi


    unkapanı manifaturacılar çarşısı bir dönem müziğin kalbiydi. ses kayıtlarının yapıldığı, kasetlerin doldurulup piyasaya sunulduğu seksenli yıllar, emek yoğun üretimin egemen olduğu zamanlardı. halim ener (halil baba) de bu yıllarda yaptığı kaset dolum makinesiyle sektöre yön veren, yol gösterenlerden biriydi. üretim teknolojileri gelişip fabrikalar dolu kaset üretmeye başlayınca halim baba hemen anlayıverirdi gelmekte ve gitmekte olanı. yirmi yıllık bir maceranın sonunda tasını tarağını topladı ve kendini emekliye ayırdı.

    Unkapanı’nda  Var Bir Atılgan Uzay Gemisi
    Bir zamanlar fabrika gibi işleyen dolum ünitesi, şimdilerde çarşıda bir iki dükkânda kolilerin arkasında kaldı, sırtını duvara yaslamış nostaljik obje niyetine…

    Doksanlı yılların başında kendimi Güzel Sanatlar Okulu’nun hayal dünyasından koparıp Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı’nın gerçekçi kollarına attığımda muazzam bir kaset fırtınası esiyordu. Kasetler tüm dünyada diğer formatlarla maliyet açısından kafa kafaya yarışırken bizde sudan ucuzdu ve bu nedenle de yabancılar tarafından koli koli, bavul bavul yurt dışına götürülüyordu. Hızına rüzgârın bile yetişemeyeceği ölçekte bir kaset üretimi söz konusuydu. Kabaca düşündüğünüzde bu kasetlerin nizami yollardan bu hızda bir fabrikada hazırlanması olanaksızdı. Kasetlerin hızlıca nasıl üretildiğine o yıllarda tanık olduğumda ise neredeyse küçük dilimi yutacaktım. O makineyi ilk kez gördüğümde şapkam havaya uçtu ve aklıma Sait Faik Abasıyanık’ın “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı hikâyesi geldi: “Vay canına” dedim, “Unkapanı’nda var bir Atılgan uzay gemisi!”

    Unkapani_2) halim ener ve esi nedret ener
    Kaset dolum makinesinin mucidi Halim Ener ve eşi Nedret Ener evliliklerinin ilk yıllarında…

    Makine Mucidi Baba ve Yönetmen, Senarist Oğul
    Dükkânın bir duvarını boydan boya kaplamıştı. Çaresizlik ve ihtiyaçların insan zekâsını nasıl devreye soktuğunun kanıtıydı bu makine. İnsanımıza, bizim kültürümüze has bir yaratım ve üretim biçimiydi. Takdirle karışık hayretle seyrettiğim pratik çözüm mucizesi bu makinenin mucidi Halim Baba lakaplı Halim Ener idi.
    ***
    Hem yaşça herkesten büyük hem de biraz asabi görünmesine karşın babacan biri olduğu için Halim Baba diye hitap ediyordu herkes ona Çarşı’da. Dört çocuğu vardı; bir kız, üç erkek… Erkek çocuklarından ikisi “çocuk çırak” olarak yanında çalışmıştı; biri Bedii, diğeri Nezihi. Diğer oğlu Vecihi ise babasının işiyle ilgilenmiyor, sinemacı olma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Bu tutku üzerine okumakta olduğu ortaokulu bile terk etmeyi göze almıştı. Baba ise demokrat ve aydın görüşlü bir insan olduğundan oğluna kızmıyor, baskı yapmıyor, karışmıyordu. Şakayla karışık, “Ne hâlin varsa gör!” deyip rahat bırakmıştı onu.

    Nihayetinde oğlan başarmıştı. Koçum Benim, Haziran Gecesi, Mahallenin Muhtarları gibi yapımlarla tanınan görüntü yönetmeni, yönetmen ve senarist Vecihi Ener idi bu çocuk.

    Atatürk’ü Misafir Eden Aile ve Bir Askerlik İzi
    Yedi kuşak Ankaralı Urgancılar sülalesinden geliyordu Halim Baba. Babası Aptül Bey, Atatürk’ün ilk kez Ankara’ya gelişinde karşılayan, köşklerinde misafir eden kişiydi. Halim Baba ise elektronik okumuş, bu esnada amatör olarak da boks yapmıştı. İri kıyım, dağ gibi bir adamdı ama kulağı ağır işiyordu, dipten azıcık duyuyor, cihaz kullanıyordu. Kulağının sağırlığı zannedildiği üzere boks yaptığı günlerden kalma değildi; askerlik günlerinde kullandığı uçak piste çakılınca başına gelmişti bu araz. Belki de bu sağırlık yüzünden konuşkan değildi ve uzaktan bakınca asabi görünmesine sebebiyet veriyordu. En çok sinirlendiği kişi de bulunduğu kata her gün uğramadan edemeyen, en tiz perdeden “Simitçiii!” diye bağıran simitçiydi.

    Unkapani_3) nedret ener

    Halim ve Nedret Ener…
    Çalışanlarına babalık ederdi, yanında çok insan yetişmişti Halim Baba’nın, örneğin başından sonuna kadar yanında olan bir çırağı daha vardı, Behçet adında. Behçet’in ömrünün üçte ikisi onun yanında geçmişti. İnsan sarrafıydı Halim Baba, işinde son derece ciddi ve disiplinliydi.

    Halim Baba’nın da çarşıya ilk gelen tüm esnaf gibi bir Doğu Bank geçmişi vardı ama onunki esnaflıktan değil, eşi Nedret Hanım’dan ötürüydü. Nedret Hanım bir 45’lik doldurmuştu, Hülya Plak’tan. A yüzünde “Bir Plak Yolladım Sana”, B yüzünde ise “Şeytana Uyduk Bir Kere” adlı şarkılar vardı. Nedret Hanım’ın şarkıcılık macerası tek plakla sınırlı kalmış, ardından peş peşe gelen dört çocuktan ötürü evine çekilmişti.

    Unkapani_3) nedret ener plak a
    Halim Baba’nın eşi Nedret Hanım bir 45’lik plak çıkarmıştı, Hülya Plak’tan. A yüzünde “Bir Plak Yolladım Sana”,
    Unkapani_3) nedret ener plak b
    B yüzünde “Şeytana Uyduk Bir Kere” adlı şarkılar bulunuyordu.

    Türkiye’de İlk Kaset Dolum Makinesi…
    Seksenli yılların başında Türkiye’de kaset dolum fabrikaları yoktu. Herkes kendi kaydını elindeki kısır imkânlarla, çift kasetçalarlarla kendisi yapıyordu. Göbek etiketleri de Cağaloğlu’nda bir matbaaya bastırılıyor, sonra hepsi tek tek elle kasetlerin üzerine yapıştırılıyordu. Kasetin üstünde sanatçının ve albümün adı vardı, diğer bilgileri basacak klişeler sonradan çıkmıştı. Ancak bu üretim şekli son derece hantaldı ve ihtiyacı karşılamıyordu. Halim Baba da bu boşluğu dolduran ilk kişi olmuştu. Türkiye’de ilk kez bir kaset dolum makinesini üretmişti. Mekanik ve elektronik bilgisi fevkaladeydi, kimin teknik konularda başı sıkışsa soluğu onda alırdı.

    Unkapani_4) kaset iç etiket kalip
    Kasetler dolduktan sonra sıra baskı aşamasına gelir. Matbaada etiketleme sistemiyle yapılan işlemler zaman alıcı ve masraflı olduğu için kasete ait bilgiler daha sonraları çelik klişe üzerine oyulmuş bir slikon baskı sistemiyle yapılmaya başlandı.

    Dükkânı çarşının beşinci bloğundaydı. Hem kaset dolumu yapıyor hem de bu dolum ünitelerini (Biz ona kaset doldurma makinesi diyelim.) üretiyordu. Ürettiği makinelerin aslında çok basit bir düzeneği vardı. Araba teypleriyle başlamıştı üretime. Bunları birbirine paralel bağlayarak çoklu üretim yapıyordu ancak sonradan düşük kalitesi nedeniyle kasetçalar mekaniğine geçmişti.


    “seksenli yılların başında türkiye’de kaset dolum fabrikaları yoktu. herkes kendi kaydını elindeki kısır imkânlarla, çift kasetçalarlarla kendisi yapıyordu.”

    İlk yaptığı makine dikey değil yataydı ve 10 kaset kapasiteliydi. Bunu büyücek bir masanın üzerine yatırarak kullanıyorlardı. Sonradan kapasiteyi arttırmak ihtiyacı doğunca çareyi bu makineyi dikey formatta duvardan duvara üretmekte bulmuştu. Tek tek üzerindeki (O zamanlar Almanya’dan gelen) kayıt mekaniklerini alıp bir şasenin üzerine yerleştiriyordu. Bu mekanikleri yurt dışından permi ile getirilen kasetçalarlardan söküyor, çalma kafasını ayırıyor, sadece kayıt kafasını alıp metal panonun üzerine yerleştiriyor, bunları devreler vasıtasıyla birbirlerine bağlıyordu.

    02984bd2-031a-4623-9d57-8cc5e0f63f85
    Kasetlerin iç etiketleri yapıştırıldıktan sonra sıradaki iş, kapakları ile birlikte kutulara yerleştirmekti ki bu da tek tek elle yapılıyordu.

    Birden fazla ünite birbirine paralel bağlanarak kayıt yapılabiliyordu. Makinelerin arasında amfiler bulunuyor, bunlar aracılığıyla birbirlerine bağlanıyor; örneğin yüzlük beş ünite bağlanarak tek seferde 500 kaset doldurma imkânı yakalanıyordu. Dolum ayarları çok kritikti. Dolum başlamadan evvel bu ayarların muhakkak yapılması gerekiyordu çünkü en ufak bir hata o partinin çöpe gitmesi demekti. Bu makinenin üzerinde VU-meter’ler bulunan bir tür ekolayzır bulunuyordu ve ayarlar onun üzerinden yapılıyordu.

    Kasetleri dizmeden önce her kaydedicinin kafası tek tek saf alkolle siliniyordu. Her 100’lük makinenin başında bir eleman bulunuyor, ilk sıradaki “kayıt” dediğinde hepsi birden master çalıcının düğmesine aynı anda basıyordu. O an 500 kaset birden kayda geçerdi. Kasetlerin A yüzü dolduğunda, otomatik olarak stoplardı. O zaman elemanlar kasetlerin B yüzlerini çevirir ve aynı işlemi yapardı. Kayıt bittiğinde herkes makinesindeki kasetleri çıkarıp kendi önüne koyar, kontrol işlemine başlardı. Altıgen biçiminde 50 tane kaseti birden alan, bakırdan yapılmış bir çubuk vardı. İki deliği var; takıyorsun, çeviriyor.

    Bu çevirme işlemini kontrol teyidi olarak yaparlardı. Kontrol bittikten sonra şayet B yüzü A yüzünden kısaysa bant başa sarılır, ardından etiketler hazırlanırdı. Göbek etiketini yapıştırıp içine daha önce konmuş kutulara yerleştirirler ve ütü makinesinde tek tek jelatinlerlerdi. 10’luk kutulara yerleştirilmelerinin ardından da hangi sanatçının hangi albümü olduğunu gazlı kalemle üzerine yazarlardı: Örneğin Duran Duran topluluğunun “Arena” kaseti… Son yolculuk ise 200’lik koliler olurdu.
    ***

    Teknolojik Gelişmeler ve Bir Devrin Kapanışı
    Halim Baba ilk dönem ağırlıklı olarak Yeşil Giresunlu’nun başında olduğu Balet Plak’ın işlerini yapıyordu. Ancak bazı firmalar kayıtlarını kendileri yapmak istemiş; bunun üzerine ona makine siparişi vermeye başlamıştı. Birdi, ikiydi derken tüm çarşı kapısını çalmaya başlamıştı. Kaset doldurma makinesini farklı kapasitelerde; isteyene 30’luk, isteyene 50’lik, isteyene 100’lük olmak üzere sipariş üzerine yapıyordu. Örneğin Halim Baba EMI firmasının mümessilliğini alan Kent’e de her biri 100 kapasiteli beş dolum makinesi yapmıştı.

    Kasetler 30-45-60-120 dakikalık olup, kayıt işlemi tamamlanmadan evvel, içine kaydedilecek albümün süresine göre de kesilerek kısaltılabiliyordu.

    kasetmakinesi
    Kasetlerin 200’lük kolilere girmeden evvelki son işlemi, yine elle tel tek yapılan jelatinlemeydi. Bu ütüye benzer ısıtılmış bir plakanın üzerinde yapılıyordu. 

    Piyasada format olarak kaset patlamıştı. Askerden yeni gelen biri vardı çarşıda, adı Kemal (Kevork) Olva… firmasının adından dolayı Polin Kemal diyorlardı. Müzisyendi ve kayıt teknolojilerine meraklıydı. O da kaset dolum işine girince Halim Baba’nın makinelerini modifiye ederek geliştirme ihtiyacı duymuştu. Halim Baba’nın yaptığı devrelerin hepsi bir yerden bağlıydı. Arka kısma bağlanan bir su motoru kayışlar vasıtasıyla üniteye bağlanıyordu. Bu da hafif bir dip gürültüsüne sebebiyet veriyordu. Yanı sıra başka teknik sorunlar da mevcuttu. Polin Kemal önce hızlı devirden yavaş devire dönmüş, kaydedici mekanikleri yenilemişti. Bu da başta dip sesi yok etmiş ve kayıt kalitesini arttırmıştı. Kültür Bakanlığı’na başvuruda bulunarak “Kapasite Raporu” almış ve bu işi ufak ufak devralmaya başlamıştı.

    Bandrolü önce dolumcular alıyordu ama sonra yasalar değişince bu işi plak firmaları yapmak zorunda kaldı. Bu da Halim Baba’nın yaptığı iş kalemlerinden birinin daha azalması anlamına geliyordu. Zamanla plak fabrikaları açılmaya başladı; önce Plaksan kuruldu, ardından sırasıyla Nora, Kamel ve Raks geldi. Bunlar boş kaset üreten fabrikalarken, üretim teknolojileri gelişmeye ve dolu kaset üretmeye başlayınca Halim Baba’nın işleri azalmaya başladı. Zaten fabrikaların seri üretimleri maliyetleri de düşürmüştü. Zeki adamdı Halim Baba; hemen anlayıverirdi gelmekte ve gitmekte olanı. Bir devrin kapandığını çarşıdaki heyecanlı devinimden net olarak görüyordu. Milenyuma girilirken tasını tarağını topladı ve çarşıyı terk ederek kendini emekliye ayırdı.

    Halim Baba bu işe seksenlerin hemen başında başlamış, 2000 yılına ramak kala kapatmıştı. Yani yaklaşık 20 yıllık bir macera olmuştu bu iş onun için. Unkapanı piyasasının tarihinde kritik bir zaman dilimine damgasını vurmuş ama perde arkasında kalmış gizli kahramanlardan biriydi. Çok insan onu tanımadı ama plakçılar çarşısı tarihimizin bir dönemini kavramak adına kritik adamdı. Gözümde âdeta bir Edison ya da Gutenberg idi, icat ettiği makinenin başında dikilen (Kaptan Kirk değil) bir Mr. Spock idi. #

  • Ruhun sesi sustu

    Ruhun sesi sustu

    Tüm zamanların en güçlü seslerinden olan Aretha Franklin’in ne kendisinden sonra gelen sayısız şarkıcıyı etkilemesi ne Rolling Stones’un ‘Tüm Zamanların En İyi 100 Şarkıcısı’ listesinde yer alması ne de Time’ın kapağında boy gösteren ikinci siyah kadın olması şaşırtıcıdır. O sadece iyi şarkıcılığıyla tarif edilemez. Aretha’nın hikayesi verdiği insanlık ve onur kavgalarıyla birlikte anılmalıdır.

    Aretha Franklin’in soul müziğinin kraliçeliğine uzanan yolu zahmetsiz ve engelsiz değildi, kısa desen hiç değildi. Belki de onu 1966 yılında Atlantic Records’a transfer eden yapımcı Jerry Wexler ile yolları kesişmeseydi, Aretha pop müzik tarihinde silik bir satır olarak kalakalacaktı.

    Aretha Franklin, Atlantic Records ile sözleşme imzalamadan evvel onun doğal yeteneğini keşfedemeyen, ona sıradan bir gece kulübü şarkıcı muamelesi yapan, onu standart şarkıların ötesine geçmeyen bir repertuvara mahkûm eden Columbia firması ile tam altı yılı ve dokuz albümü harcamıştı.  

    Yavan pop şarkıları zinciriyle bağlandığı eski işvereni Columbia’nın prangaları, bu genç ve yetenekli yapımcı sayesinde parçalanmış ve onun insanı mest eden sesi ve yürek kabartan özgür ruhu serbest kalmıştı.

    NUP_113280_0010
    Ünlü şarkıcı Andy Williams televizyon şovunda şarkı söylüyor, 1969.

    1967 yılında çıkan ilk Atlantic etiketli albüm “I Never Loved A Man The Way I Love You”da Waxler, Aretha’nın sesini Memphis kökenli Muscle Shoals Sound Rhythm Section ile buluşturmuştu. Aretha bu albümde dört şarkıya söz yazmış, piyano çalmış ve geçmişten gelen bazı alışkanlıklarını bir kenara bırakarak, hem kendisi hem de genç kulaklar için yeni bir sayfa açmıştı. Piyano sitili Ray Charles ile karşılaştırılıyordu ama, sesini daha önce olmadığı kadar serbest kullanıyordu.

    Albümün açılışında yer alan Otis Redding bestesi “Respect”, Aretha’nın dilinde adeta feminist bir marşa dönüşmüş, Sam Cooke’un insan hakları klasiği olan “A Change is Gonna Come”da benzer şekilde kadın haklarına işaret edercesine okunmuştu. “Dr. Feelgood” ise yüklendiği aşırı özgüven sayesinde, daha önce hiçbir siyah kadında rastlanmayan cinsten bir cinselliğe bürünmüştü. Bu albüm, Aretha Franklin’in duygularını en yüksek seviyede ifade etmiş,  ona soul kraliçesi olma yolunu açmıştı.

    Atlantic etiketli üçüncü albüm “Aretha: Lady Soul” ile sa- natçı artık resmen taç giyiyordu. Bu albümde aynı derecede tutkulu olduğu iki türü, R&B ile gospeli buluşturmuş, açılıştaki “Chain Of Fools” ile büyük sükse yapmıştı. “Good To Me as I Am To You” parçasında gitar çalan Eric Clapton, albüme güncel blues dokunuşlar yapmıştı.

    ct-aretha-franklin-photos-20180813
    ‘Lady Soul’ Aretha Franklin 20’li yaşlarının ortalarında bir stüdyo çekiminde.

    Sadece bariyerleri aşan bir şarkıcı olarak değil, politik tutumuyla da dikkatleri üzerinde topluyordu Aretha Franklin. Örneğin 1970’de tutuklu bulunan siyah kadın eylemci Angela Davis için istenen kefalet parasını ödemeyi teklif etmiş; ardından “komünizme inandığım için değil, siyah bir kadın olduğu için ve siyahlara özgürlük istediği için teklif ediyorum bunu” demişti.

    Aretha Franklin’in gospel şarkıcısı, aynı zamanda Baptist din adamı C. L. Franklin’in kızı olduğu her halinden belliydi. Hakkında bazı çok çirkin iddialar bulunsa da, Baba Franklin 1963’te Detroit’teki Özgürlüğe Yürüyüş eylemini organize etmişti ki bu o zamana değin ABD’de düzenlenen en büyük sivil haklar eylemiydi. Martin Luther King iki ay sonra Washington’da düzenlenen büyük yürüyüşten önceki ünlü “Bir Rüyam Var” başlıklı konuşmasının provasını burada yapmıştı.

    Siyah hareketin yeni yeni bayrak kaldırmaya başladığı günlerde, babasının görev yaptığı kilise korosunda şarkı söylemeye başlayan Aretha, bilhassa yorumladığı şarkılara kendine has kadınsı tehditkâr tavrı ustaca yansıtarak, yeni kuşaklar üzerinde rol model oluyordu. Kendisine “Ree Teyze” diye hitap Whitney Houston’ın vaftiz annesiydi.

    Tüm zamanların en güçlü seslerinden biri olan Aretha’nın ne kendinden sonra gelen sayısız şarkıcıyı doğrudan etkilemesi ne de Rolling Stones dergisinin ‘Tüm Zamanların En İyi 100 Şarkıcısı ’ listesindeki ilk sırasındaki yeri şaşırtıcıydı. Zira, o kariyerinde kazandığı 18 Grammy ödülü, yaptığı 42 stüdyo albümü, listelerden inmeyen şarkıları ve 75 milyon albüm satışı ile taçlandırmıştı müzik tarihini. Rock’n Roll Hall of Fame’e kabul edilen ilk kadın sanatçıydı. Time dergisinin kapağında yer alan ikinci siyah kadındı. 

    Time 28 Haziran 1968
    Time dergisi, Aretha
    Franklin’i 28 Haziran 1968
    tarihli sayısında kapağına
    taşımıştı.

    Sinema perdesinde de boy göstermişti Aretha Franklin. Dan Aykroyd ve John Belushi, “Blues Brothers” filmi için Aretha’yı düşünmüş, ancak Universal Stüdyoları beyaz bir kadın isteyerek bu öneriyi reddetmişti. İkili bu şartlarda filmi çekmeyeceklerini söyleyerek direnince, tüm dünya Aretha’yı bir de “Think” karakteriyle tanımış ve sevmişti.

    Çok abartılı bir yorum olduğu düşünülmesin: Bugün şöhretin zirvesinde ve para destelerinin üzerine kurulmuş divaların sürdükleri sefanın bedelini yıllar önce ödemiş birkaç isimden biriydi Aretha. Her türlü ırkçılığı ve ayrımcılığı yaşamış, bu adaletsizliğe karşı sesini yükseltmekten çekinmemiş bir insanlık tarihi değeriydi. İlk çocuğunu 12, ikincisini 14 yaşındayken doğurmuş olması, onun kadın hakları konusundaki hassasiyetini bileyen bir travmaydı. Benzer nedenlerle çok genç yaşta alkol ve sigara bağımlısı olmuştu. Yaptığı evliliklerin ve yaşadığı ilişkilerin bazılarında şiddet görmüştü.

    16 Ağustos 2018 tarihinde 76 yaşındayken pankreas kanserine yenilen Aretha Franklin’i sadece bir müzisyen olarak tarif etmek her zaman eksik kalır. O, aynı zamanda verdiği insanlık ve onur kavgalarıyla birlikte anlatılacak, anılacak, dinlenecek.