Yazar: Mete Aktaş

  • Dünya basketboluna yukarıdan bakan marka

    Dünya basketboluna yukarıdan bakan marka

    19. yüzyıl sonunda icat edilen, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kuralları yeniden düzenlenen basketbol, dünyanın en popüler spor dallarından biri. Basketbolun kalbi ise senelik geliri 8.5 milyar Dolar’a ulaşmış, maçları 200’ü aşkın ülkede gösterilen dev bir global marka: NBA. Sezonu zirvede bitiren takıma dünya şampiyonu unvanını yakıştıracak kadar iddialı, yüz milyonları peşinden sürükleyecek kadar heyecanlı 75 yıllık maceranın dönüm noktaları, efsane kahramanları…

    Amerika Birleşik Dev­letleri’nin Massachu­setts eyaletinde, işçi çocuklarının çoğunlukta oldu­ğu Springfield YMCA Koleji’n­de görev yapan 30 yaşındaki Kanadalı beden öğretmeni Dr. James Naismith; kışın iyiden iyiye bastırması yüzünden öğ­rencilerin okulun kapalı spor salonunda oynayabilecekleri bir oyun icat ettiğinde takvim­ler 21 Aralık 1891’i gösteri­yordu.

    Naismith, yemekhaneden aldığı iki büyük şeftali sepeti­ni salonun 3.05 metre (10 fe­et) yüksekliğindeki balkon de­mirlerine karşılıklı astırmış ve yüksekteki bu iki “kaleye gol” atmayı amaçlayan oyunun adı­nı “basket ball”’ yani “sepet to­pu” koymuştu. Bu yeni oyun 2 yıl içinde önce YMCA okulları­na, oradan da tüm ABD’ye ya­yılarak çok sevilen bir spor ha­line geldi.

    açılışsayfası2
    NBA, kimi zaman engebeli yollardan geçse de 75 yıllık tarihinde sadece spor değil, tüm alanlarda dünya çapında marka olmaya çalışan kurumlara örnek bir model sundu.

    19. yüzyılın son yıllarında basketbolun yaygınlaşmasıy­la birlikte profesyonel takım­lar ortaya çıkmaya başladı. Bu yeni spordan para kazanan ilk takım ise Trenton Nationals’tı. 7 Kasım 1896’da Brooklyn YM­CA takımını 16-1 yenmiş ve adam başı 5 doları cebe indir­mişlerdi.

    ABD’de 1900-1945 arasında 20 farklı irili ufaklı basketbol ligi kurulsa da 1. Dünya Sava­şı, Büyük Buhran ve arkasın­dan 2. Dünya Savaşı gibi fela­ketler yüzünden birçoğu uzun ömürlü olamamıştı. Bu zorlu dönemde ayakta kalabilen ve ulusal anlamda ses getiren iki lig oldu: 1925’te oluşan Ameri­can Basketball League (ABL) ve 1935’te General Electric, Fi­restone, Goodyear firmalarının önderliğinde Midwest Basket­ball Conference (MBC) adıyla kurulan, 2 yıl sonra da­ha geniş kitlelere hi­tap etmek için Natio­nal Basketball League (Ulusal Basketbol Ligi) adını alan NBL. Ancak bu liglerde­ki takımlar 1-2 bin kişilik ufak spor salonlarında, hatta bazen balo salonu, depo gibi mekan­larda mücadele etmek zorunda kalmış, dolayısıyla gelir üret­mekte zorlanmışlardı.

    İlk_şampiyon _1946-47-philadelphia-warriors
    NBA’nın ilk şampiyonu 1946-47 Philadelphia Warriors takımı.

    2. Dünya Savaşı’nın biti­miyle birlikte ABD’de gündelik hayat yavaş yavaş normale dönerken halk da üzerin­deki baskıdan kurtulmanın verdiği rahatlamayla eğlence sektörüne para harcamaya başlamıştı. Girişimciler savaş zamanı biriktirdikleri paraları harcamaya hazır halk kitlelerinin vakit geçirmesini sağlayacak yeni organizasyonlar üretmek için harıl harıl çalışıyordu.

    NBA’nın temelleri buz hokeyiyle atıldı

    1936 Kış Olimpiyat Oyunları’ndan son­ra Boston, New York, Detroit, Chicago gibi kentlerdeki salon­ların sahipleri, buz hokeyi ta­kımları kurarak tesislerini dolu tutacak bir işe imza attılar. An­cak salonların hiç iş yapma­dığı günler de oluyordu ve bu boşluğu madridbet doldurup para ürete­cek bir girişime ihtiyaç vardı. İşte bu düşünce doğrultusunda Boston Garden’ın sahibi Wal­ter Brown ve yakın arkadaşı Cleveland Arena’nın patronu Albert Sutphin’in öncülüğünde NBL’ye rakip olacak bir bas­ketbol ligi oluşturma fikri doğdu.

    6 Haziran 1946’da New York City’deki Commodo­re Oteli’nin toplantı salonun­da, biri Kanada’nın Toronto şehrinden olmak üzere, her bi­ri kendi buz hokeyi takımına sahip 11 salon patronu NBA’in temelini oluşturacak Basket­ball Association of America’yı (BAA-Amerika Basketbol Bir­liği) kurdu. BAA’da yer alan 11 takım ise Boston Celtics, Chi­cago Stags, Cleveland Rebels, Detroit Falcons, New York Knickerbockers, Philadelphia Warriors, Pittsburgh Iron­men, Providence Ste­amrollers, St. Louis Bombers, Toronto Huskies, Washin­gton Capitols olmuştu.

    BAA takımla­rı büyük şehirlerde ve büyük salonlarda maçlarını oynasa da, 1935’ten beri faaliyette olan NBL, daha yetenekli oyuncu­ların boy gösterdiği bir lig ola­rak dikkati çekiyordu. Kolejden mezun olan oyuncuların ilk tercihi henüz rüştünü ispat et­memiş BAA değil, NBL oluyor­du. Örneğin NBA’nın ilk süper yıldızı kabul edilen; gözlükle­ri, “çengel atışı” denen kendine has şut stili ve 2.08’lik devasa boyuyla George Mikan, 1946’da DePaul Üniversitesi’nden me­zun olduğunda NBL’yi tercih etmişti.

    GeorgeMikan1
    NBA’in ilk yıldızı George Mikan, DePaul Üniversitesi’ndeki günlerinde (1945).

    Kulüp sahipleri belki bas­ketbol konusunda tecrübesiz­lerdi, ancak ticaret konusun­da her türlü deneyime sahip­tiler. NBL’nin en büyük silahı olan Mikan’ı buradan kopara­bilirlerse bu ligin sonunu ge­tirebileceklerini düşündüler. BAA yönetimi Mikan’ın takı­mı Lakers ve üç takımı daha NBL’den daha çok gelir elde edecekleri bir iş planına ik­na etti. Bu hamle sonrası NBL kendini lağvetme kararı alır­ken, BAA 3 Ağustos 1949’da National Basketball Associa­tion (Ulusal Basketbol Birliği) adını alarak yola devam etti. NBA’nın basketbolun zirvesine giden yolu işte böyle başladı.

    1950’lerin ilk yarısında ligi domine eden takım, beklendiği gibi Mikan’ın oynadığı Minne­apolis Lakers’tı. Mavi-beyaz­lılar 1949-1954 arasında üçü artarda olmak üzere 5 şampi­yonluk kazandı. Lige olan ilgi her geçen sezon artsa da salon­lara seyirci çekmek hâlâ zordu. Temel şikayet oyunun yavaş­lığı ve skorların düşüklüğüy­dü. Maçların ilk üç çeyreği he­yecanlı geçerken son çeyrekte üstün olan taraf topu dilediği süre potaya hiç bakmadan ve şut atmadan rakip yarı saha­da geçirebiliyordu. Bu da maç sonlarını izleyiciler için adeta bir işkenceye dönüştürebili­yordu. Bunun en saçma örneği 22 Kasım 1950’de Fort Wayne Pistons’ın son şampiyon Min­neapolis Lakers’ı 19-18 yendiği maç olmuştu. İki takımın kay­dettiği 37 sayı, lig tarihinde bir maçta atılan en düşük sayı ola­rak rekor kitaplarındaki yerini koruyor.

    Giderek daha fazla başları­nı ağrıtan bu sorunu NBA yine kendi içinde çözdü. Syracu­se Nationals’ın sahibi Danny Biasone, takımların 24 sani­ye içinde hücum etmelerini sağlayacak bir şut saati fikrini geliştirdi. Bu basit buluş ligin kaderini değiştirdi. 1953-54 sezonunda takımlar ortalama 79.5 sayı üretirken, şut saatiy­le birlikte oyun temposu yük­selince 1955-56 sezonunda bu ortalama 100’e ulaştı. Artık oy­nanan basketbol göze daha hoş geliyor; hız kazanan, oyuncula­rın bireysel ve atletik yetenek­lerini daha fazla gösterebildiği akıcı oyun, salonların dolması­nı sağlıyor; bunun neticesinde de gelirler artıyordu.

    Devlerin düellosu: Russell ve Wilt

    russell_wilt
    Dev’ mücadele: Russell ile Wilt
    Boston Celtics’in 1956’da “draft ettiği” 2.08’lik pivot Bill Russell ile 1959’da Philadelphia Warriors’ın seçtiği 2.13’lük Wilt Chamberlain, lig tarihinin tanık olduğu en büyük rekabetlerden birine imza atacaktı.

    Mikan 1958’de profesyonel ka­riyerini noktalarken sahneye çıkan iki dev adam onun boş­luğunu dolduracak ve NBA’nın popülerliğinin ABD sathında iyice perçinlemesini sağlaya­caktı.

    Boston Celtics’in 1956’da “draft ettiği” 2.08’lik pivot Bill Russell ile 1959’da Philadelp­hia Warriors’ın seçtiği 2.13’lük Wilt Chamberlain, lig tarihinin tanık olduğu en büyük reka­betlerden birine imza atacaktı. Russell savunmasıyla önplana çıkan gerçek bir takım oyun­cusuydu. Irk ayrımcılığının do­ruk noktasında olduğu bir dö­nemde Russell, muhafazakar beyazların kalelerinden Bos­ton’un takımı Celtics’in 1956- 1969 arasında tam 11 kez NBA şampiyonu olmasında başrol oynayacaktı.

    Chamberlain ise inanılmaz cüssesiyle rakiplerini domine ediyordu. Bugün bile birçok­larınca lig tarihinin en baskın oyuncusu olarak değerlendi­rilen Chamberlain, şampiyon­luk yolunda çoğu defa Russell’a takılıp, o dönem sadece bir şampiyonluk sevinci yaşamış olsa da bireysel istatistikleriy­le akıllara durgunluk veriyor­du. 2 Mart 1962’de New York Knicks’e karşı oynanan maçta Warriors formasıyla tam 100 sayı kaydeden Wilt’in bu reko­runun kırılması beklenmiyor.

    ABA’nın doğuşu ve irtifa kaybı

    Tüm olumlu gelişmelere rağ­men NBA için 70’ler pek de parlak geçmedi. 1967’de ku­rulan ve ilk başkanlığını Mi­kan’ın yaptığı ABA, NBA’ya ciddi bir rakip olarak çıkmış­tı. Üç sayılık atışın uygulandı­ğı, yüksek tempolu, renkli ka­rakterlere sahip bu lig, yüksek meblağlar karşılığında kolej li­gi NCAA’dan Julius Erving ve Moses Malone gibi yetenekli oyuncuları alarak NBA’yı eli boş bırakıyordu. Gişe gelirle­ri yıllar sonra inişe geçmişti. Ligin gözden düşmesinin ne­denlerinden biri de, 1970’lerde ülke sathında patlama yaşa­nan uyuşturucu kullanımının NBA’ya da sıçramış olmasıy­dı. Uyuşturucunun pençesine düşerek yeteneklerine rağmen heba olup giden oyuncu sayısı azımsanmayacak boyuttaydı. İnsanlar uyuşturucuyla anılan bir lige rağbet etmiyor, çocuk­larının burayı takip etmesine sıcak bakmıyordu.

    bird_mj_magic
    NBA’nın rüya takımı
    “Rüya Takım” lakaplı 1992 ABD Millî Takımı’nda birlikte oynayan Michael Jordan, Magic Johnson ve Larry Bird, “NBA’nın hayatını kurtaran üçlü” olarak değerlendiriliyorlar.

    NBA, yıllar önce “ayağını kaydırdığı” NBL’nin yolunda ilerlerken iki olay ligin kaderi­nin yeniden yazılmasını sağla­dı. İlki ABA’nın 1976’da teslim bayrağını çekmesiydi. Lig hızlı büyümüş, ancak NBA ile yete­nekli oyuncuları kapmak adına kızıştırdığı transfer piyasası, oyuncu ücretlerinin fırlaması­na neden olmuştu. Çoğu daha küçük pazara sahip ufak şehir­lere ait takımlar bu yükselen piyasaya daha fazla direneme­miş ve iflas etmişti. Ayakta ka­labilenler de NBA’ya katılma kararı almıştı. İkinci neden ise 1980’lerin arifesinde iki genç yıldızın lige girmesiydi.

    Yıldızlar dönemi: Magic, Bird, Jordan

    Michigan State’in 20 yaşın­daki “Magic” lakaplı 2.06’lık oyun kurucusu Earvin John­son ile Indiana State’in 23 ya­şındaki forveti Larry Bird, 26 Mart 1979’da kolej basketbo­lu ligi NCAA tarihinin bugü­ne dek en çok izlenen finalin­de kozlarını paylaşmıştı. İkili, 1979-80 sezonu başlarken Los Angeles Lakers ve Boston Cel­tics formalarıyla lig tarihinin en büyük mücadelesi olan La­kers-Celtics rekabetinin fitili­ni yeniden ateşleyeceklerdi.

    Magic Johnson-Larry Bird ve Lakers-Celtics çekişmesi sıradan bir basketbol rekabe­ti değildi. Aynı zamanda farklı tarzların ve sosyal yapıların da rekabetiydi. Gülümsemesiyle girdiği yerin havasını değişti­ren, atletik ve heyecanlı siyah oyuncu Magic Johnson, adeta Los Angeles’ın şaşaalı ve egzo­tik atmosferinin parkeye yan­sımasıydı. ABD’nin orta batı­sındaki Indiana eyaletinde yer alan French Lick adlı küçük bir kasabadan gelen Bird ise beyaz bir oyuncu olarak hızlı olma­yan, fazla zıplayamayan, ancak çalışkanlığıyla yeteneklerini zirveye çıkaran sokaktaki “orta­lama adamı” temsil ediyordu.

    Giannis_LeBron
    Zirve elden ele
    Michael Jordan’dan NBA bayrağını devralan LeBron James artık kariyerinin sonbaharında ve aldığı bayrağı Giannis Antetokounmpo gibi isimlere devretmeye hazırlanıyor.

    İki oyuncunun sürükledi­ği Lakers’la Celtics, 1980’ler­de 3 kez finallerde karşı karşıya gelirken Magic’li Lakers iki kez gülen taraf olmuştu. 80’ler sona erdiğinde ise Magic ve Bird’ün önderliğinde Lakers 5, Boston ise 3 defa şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Magic-Bird düello­ları izlenme rekorları kırarken, 1984 sonbaharında Chicago Bulls formasıyla lige dahil olan bir genç, NBA’yı hayal bile ede­meyeceği bir noktaya getirecek­ti. O isim Michael Jordan’dı.

    Magic Johnson, 7 Kasım 1991’de düzenlediği basın top­lantısıyla HIV virüsü taşıdığı­nı açıklayıp basketbolu bırak­ma kararını duyurduğunda tüm dünyayı şoke etmişti. Bir sene sonra Larry Bird kronikleşen bel ve sırt rahatsızlıkları nede­niyle emekliye ayrıldı. Onların sahneden çekilmesiyle NBA tamamen Michael Jordan’ın hakimiyeti altına girecekti. Chi­cago Bulls, 1991-1998 arasında 6 kez NBA şampiyonu olur­ken MJ de 6 defa finallerin en değerli oyuncusu seçildi. 1993 Ağustos’unda babası James Jordan’ın hunharca katledilme­si sonrası onun hayallerini ger­çekleştirmek adına basketbolu bırakıp 1.5 sene beyzbol oyna­mamış olsa, belki bu şampiyon­lukların sayısı 8 olabilirdi.

    Teknolojinin ve internetin çağı olan 2000’lerde NBA, güçlü altyapısı, yenilikçi anlayışı sa­yesinde basketbolun zirvesi ol­mayı sürdürdü. Shaquille O’Ne­al, Kobe Bryant, Allen Iverson gibi yıldızlar Jordan’dan aldık­ları bayrakla ligin popülarite­sini 2010’lara taşırken günü­müzde de LeBron James, Kevin Durant, Stephen Curry, Giannis Antetokounmpo bu bayrak yarı­şını sürdürüyor.

    1992 Olimpiyat Oyunları’n­da tüm dünyayı büyüleyen Rüya Takım’ın etkisi ve Jordan gibi ikonların itici gücüyle popü­lerliğini yeni ufuklara taşıyan NBA, 1990’larda “Global Düşün, Yerel Hareket Et” düsturuyla Johannesburg’dan Londra’ya, Rio de Janeiro’dan Şanghay’a kadar birçok yerde ofisler açıp varlığını tüm dünyaya taşıdı. Bu ofisler sayesinde ürün satışın­dan, bölgesel televizyon yayın haklarına kadar birçok konuda doğrudan söz sahibi oldu.

    NBA, 75 yıllık tarihinde ki­mi zaman engebeli yollardan geçse de 2021-22 sezonu baş­larken sadece spor değil, tüm alanlarda dünya çapında mar­ka olmaya çalışan kurumlara ve organizasyonlara örnek teş­kil ediyor.

    OSSIE SCHECTMAN / KNICKS

    İlk maç, ilk basket ve ilk galibiyet…

    NBA tarihinin ilk basketi, 1 Kasım 1946’da Toronto Huskies ile New York Knicks arasında oynanan maçta Knicks’ten Ossie Schectman tarafından kaydedildi. Maçı kazanan da Knicks oldu.

    İLKBASKET2
    NBA tarihinin ilk sayılarını kaydeden Ossie Schectman (1913-2013) ilk maçın istatistik kağıdıyla birlikte…

    NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun baş­langıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’n­da, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazan­dıktan sonra ilk hücumda sayı bula­mazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den al­dığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.

    NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun baş­langıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’n­da, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazan­dıktan sonra ilk hücumda sayı bula­mazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den al­dığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.

    NBA’da resmî kayıtlara göre 2021-22 sezonunun baş­langıcına kadar oynanmış tüm müsabakalarda kaydedilen sayı toplamı 12.838.829. İlk sayı için 1 Kasım 1946’da oynanan Toronto Huskies-New York Knicks maçına gidiyoruz. Her ne kadar ligin adı henüz BAA olsa da NBA tarihinin ilk karşılaşması kabul edilen bu maç, Toronto’daki Maple Leafs Salonu’n­da, içeri girebilmek için 75 cent-2.5 dolar arasında ücret ödemiş 7.090 biletli seyirci karşısında oynanmıştı. Huskies takımı hava atışını kazan­dıktan sonra ilk hücumda sayı bula­mazken dönen topta hızlı hücuma kalkan Knicks’te Leo Gottlieb’den al­dığı pası turnikeyle baskete çeviren Ossie Schectman, NBA tarihinin ilk sayılarını atan oyuncu olarak tarihe geçmişti. Knicks, maçı da 68-66 kazanarak ligde ilk galibiyeti elde eden takım olmuştu.

    NBA KADROSU: NİJERYA’DAN SIRBİSTAN’A

    ‘Amerikan Oyunu’ndan küresel lige doğru…

    NBA bugün dünyanın pek çok ülkesinden oyuncuya evsahipliği yapan küresel bir lig. 41 ülkeden 107 uluslararası oyuncu forma giyiyor.

    doncic_jokic_giannis
    NBA’nın Avrupalı süper yıldızları Slovenya’dan Luka Doncic, Sırbistan’dan Nikola Jokic ve Yunanistan’dan Giannis Antetokounmpo.

    İtalya’da doğup, Kanada’da yetişen Henry Biasatti, Toronto Huskies formasıyla 6 maçta yer aldığı 1946-47 sezonunda NBA’da oynayacak yüzlerce uluslararası oyuncuya öncülük ettiğinin muhtemelen farkında değildi. Biasatti’den 75 yıl sonra NBA, 41 ülkeden 107 uluslararası oyuncunun forma giydiği küresel bir lig haline dönüşmüş durum­da. Sloganı yıllarca “America’s Game” (Amerika’nın Oyunu) olan NBA’nın normal sezonunun son MVP’si Sırp Nikola Jokic. Son finallerin MVP’si ise Milwaukee Bucks’ı 50 yıl sonra tarihinin ikin­ci şampiyonluğuna taşıyan Nijer­ya asıllı bir Yunanistan vatandaşı olan Giannis Antetokounmpo.

    NBA’nın bugün küresel çapta bir lig olmasına önayak olan kişi, geçen sene ölen eski NBA Baş­kanı David Stern’dü. 1984-2014 arası 30 sene boyunca ligi yöne­ten Stern, 1988’e kadar amatör­lerin mücadele ettiği Olimpiyat Oyunları’nda profesyonellerin de yer almasını sağlayan girişimde büyük rol oynarken; 1992 Barce­lona’da ABD’nin Magic Johnson, Larry Bird, Michael Jordan, Karl Malone gibi 12 NBA oyuncu­sundan oluşan “Rüya Takım” kadrosuyla mücadele etmesini mümkün kılmıştı. O kadro altın madalyaya rakiplerini ezerek uzanırken tüm dünyaya NBA’nın seviyesini gösterdi ve genç bas­ketbolculara ilham kaynağı oldu.

    TÜRKLER NBA’DA

    Mirsad, Hido, Memo…

    1998’de NBA’ya giden ilk Türk Mirsad Türkcan’dan bu yana Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur da başarılarıyla adlarını lig tarihine yazdırdılar. Bu sezon ise basketbolun zirvesinde Türkiye’den 5 oyuncu yer alıyor.

    hedo
    Hidayet Türkoğlu, 2008’de “En Çok İlerleme Kaydeden Oyuncu” ödülünü alırken.

    NBA’da 2021-22 sezonu başlarken takımların kad­rolarında Türkiye’de doğmuş 5 oyuncu bulunuyor. NBA’daki ilk sezonlarını geçirmeye hazırla­nan Alperen Şengün (Houston) ve Ömer Faruk Yurtseven (Mi­ami) dahil bugüne dek 14 Türk oyuncu ligde forma giydi. NBA kapısından ilk giren oyuncumuz ise 1998’de Houston tarafın­dan draft edilen ve 1999-2000 sezonunda Milwaukee ve New York formalarıyla toplam 17 maça çıkan Mirsad Türkcan oldu. 2008’de NBA’nın “En Çok İlerle­me Kaydeden Oyuncusu” seçilen Hidayet Türkoğlu, 2000-2015 arasında 6 farklı takım forma­sıyla 997 normal sezon maçına çıkarak NBA’da en uzun kariyere sahip oyuncumuz olarak kayıt­lara geçti. 2002-2012 arası 10 sezon boyunca ligde top koştu­ran Mehmet Okur ise 2004’te Detroit Pistons’ta oynarken NBA şampiyonluğu sevincini yaşayan ve 2007’de Utah Jazz’dayken, “all-star” seçilen bugüne kadarki ilk ve tek oyuncumuz.

  • Yaşayan efsanenin tarihle karşılaşması

    Yaşayan efsanenin tarihle karşılaşması

    Dünya çapında sporu felç eden pandemi döneminde, Netflix üzerinden gösterime giren “The Last Dance” (Son Dans) belgeseli, aksiyona hasret kalmış sporseverlere ilaç gibi geldi. NBA tarihinin yaşayan efsanesi Michael Jordan’ın kariyer ve yaşam hikayesi, 90’lı yıllara damgasını vuran Chicago Bulls hanedanını da mercek altına alıyor. Anlatılan ve anlatılmayanlarıyla, spor belgeselciliğine yeni bir soluk getiren belgeselin analizi.

    Chicago Bulls genel menajeri Jerry Krause, 1997 Temmuz’unun sıcak bir gününde koç Phil Jackson’a 6 milyon dolar değerindeki 1 yıllık sözleşmeye imza attırdıktan hemen sonra soğuk bir tonda iki kısa cümle sarfetti: “Önümüzdeki sezon 82 maçın tamamını da kazansan umurumda değil. Bu, senin Chicago’daki son sezonun”. 1990’ları domine eden bir basketbol hanedanı için adeta sonun başlangıcı; 23 yıl sonra rating rekorları kıracak bir belgesel içinse yepyeni bir başlangıç noktasıydı.

    Bir süre sessizliğini koruyan Michael Jordan, 1997 Ekim ayında hazırlık kampı başladığında “Eğer Phil seneye burada olmayacaksa, ben de kesinlikle olmayacağım” diyerek zaten hazzetmediği Krause’a karşı tavrını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Bulls hanedanı için “son dans” başlamıştı.

    23 Numara: Michael ‘Air’Jordan ESPN tarihinin en çok izlenen belgeseli ‘The Last Dance’, Chicago Bulls’un 1997-98 sezonuyla birlikte basketbol tarihinin en büyük efsanelerinden Michael Jordan’ın da hikayesi…

    Spiritüel felsefe ve Zen Budizm’e olan tutkusuyla meslektaşlarından farklı bir portre çizen “Zen Master” lakaplı Phil Jack- son, bazı oyuncuların zihinsel ve ruhsal gelişimine katkı sağlamak için onlara verdiği ki- taplarla sıradışı bir motivasyon tekniği uyguluyordu. O nahoş imzadan sonra hazırlık kampının ilk günü oyuncular toplandıklarında, soyunma odasındaki dolaplarında birer kitapçık bulmuşlardı. Üzerinde büyük harflerle “Son Dans” yazıyordu.

    ESPN tarihinin en çok izlenen belgeseli “The Last Dance” her ne kadar Chicago Bulls’un 90’lı yıllardaki 6. şampiyonluğuyla sonuçlanan 1997-98 sezonunun hikayesini işlese de, belgeselin ana teması birçoklarınca basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük oyuncusu olan Michael Jordan
    (MJ) ve görkemli kariyeri. MJ, Bulls formasıyla 13 sezonda 5 kez normal sezonun, 6 kez NBA finallerinin, 3 kez All-Star maçlarının MVP’si (en değerli oyuncu) seçildi. 6 kez NBA şampiyonluğu, 10 kez sayı krallığı kazanarak adeta başarının sözlükteki karşılığı hâline geldi.

    Jordan’ın, Chicago Bulls formasını son defa giymesinin üzerinden 22 sene geçmiş durumda. Kırmızı-siyahlılar 1998’de 6. şampiyonluğunu kazandığında dünyaya gelen bir nesil için, Michael Jordan sadece Youtube videolarında gördükleri, büyüklerin adından övgüyle ve hayranlıkla sözettikleri, geçmişte önemli işlere imza atmış bir oyuncudan fazlası değil. Z kuşağı olarak adlandırılan bu jenerasyonun büyük kısmı için gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu, son yıllarda elde ettiği başarılarla “tüm zamanların en iyisi” olma iddiasını artıran LeBron James. “The Last Dance” belgeseli, Jordan için hem Z kuşağına dokunabilmek hem de James’in estirdiği rüzgarın yanında bir yakın tarih kasırgasını hatırlatmak adına büyük bir araç oldu.

    The Last Dance belgeselinin yönetmeni Jason Hehir, kamera arkasında Michael Jordan’a soruları da soran kişiydi.

    Yönetmen Jason Hehir, 10 bölüm boyunca MJ’in çocukluk ve kolej günlerinden NBA’deki ilk yıllarına, kısa süren beyzbol macerasından Bulls’la gerçekleştirdiği ikinci “three-peat”e (üstüste üç kez şampiyon olma) kadar flashback’lerle, izleyiciyi etkileyici bir zaman yolculuğuna çıkarmayı başarıyor.

    Belgeselde Wilmington-North Carolina’da ufak bir kasabadaki orta direk bir siyah aileden çıkan MJ’nin, New York’tan Paris’e attığı her adım takip edilen global bir kültür ikonuna dönüşmesine şahit oluyoruz. Jordan’ın yalnızca oyunculuğu değil kişiliği, karakteri, düşünce yapısı, duygusal yönleri de önplana çıkarılıyor. Henüz 21 yaşında bir çaylak oyuncu olarak uyuşturucu ve alkolün etkisinde bataklığa sürüklenen bir kulübün liderliğini kısa sürede ele geçirmesinden; babasının katledilmesinden üç yıl sonra bir Babalar Günü’nde yeniden NBA şampiyonu olduğunda soyunma odasında yere yığılıp hüngür hüngür ağlamasına kadar birçok çarpıcı sahne belgesele farklı bir boyut katıyor.

    Eleştiriler ve Jordan’ın tanıklığı

    Bunların yanısıra, döneme damgasını vuran birçok hadise de belgeselde yer bulmuş. Mesela 1992’de Barcelona Olimpiyat Oyunları’nda gövde gösterisi yapan “Rüya Takım” lakaplı, Magic Johnson’lı, Larry Bird’lü efsane ABD Millî Takımı’nın seçilmesi hikayesi. Jordan’ın, 80’li yılların en başarılı oyun kurucularından Isiah Thomas’ın takıma seçilmesine engel olduğu, hatta “takıma onu alırsanız beni unutun” dediği çokça gündeme gelmişti. MJ millî takım seçicilerine rest çektiğine dair söylentileri belgeselde kesin bir dille yalanlıyor.

    Bir diğer önemli konu da Jordan’ın kariyeri boyunca politikadan uzak durması ve bu nedenle özellikle Afro-Amerikan toplumunun eleştiri oklarına hedef olması noktasında. 1990’da memleketi North Carolina’daki senato seçimlerinde, Demokrat Parti’nin siyah adayı Harvey Gantt’i, ırkçı bir geçmişe sahip olduğu bilinen Cumhuriyetçilerin adayı Jesse Helms’e karşı desteklememesi büyük tepki çekmişti. Jordan’a atfedilen “Cumhuriyetçiler de ayakkabı (Nike-Air Jordan) satın alıyor” sözüyle bunun rasyonalize edilmesi, onun kamuoyu imajında ilk çiziğe yol açmıştı. 30 yıl sonra Jordan kamera karşısında bu sözü söylediğini itiraf ediyor ve kendisini hiçbir zaman bir rol model olarak görmediğini ifade ediyor.

    Altısı bir yerde Chicago Bulls’un 1990’lı yıllarda kazandığı altı Larry O’Brien kupası yan yana.

    Ona yöneltilen kişisel eleştirel arasında uzak ara ilk sıradaki mesele, takım arkadaşlarını aşırı zorlaması: “Kazanmanın bir bedeli vardır. Liderliğin de bir bedeli vardır. Takıma katıldığında benim standartlarıma ulaşmanı beklerim, daha azını kabul etmem. Eğer bu biraz seninle uğraşmamı gerektirecekse, uğraşırım. İnsanlar bunu izleyince ‘pek de iyi bir adam değilmiş. Hatta zorbanın tekiymiş’ bile diyebilirler. Sence öyle olabilir çünkü sen hayatında hiçbir şey kazanmadın. Ben kazanmayı istiyordum ama aynı zamanda onların da kazanmanın bir parçası olmalarını istiyordum. Bunu yapmak zorunda değildim. Yaptım, çünkü ben böyle bir adamım. Ben oyunu böyle oynarım. Benim zihniyetim buydu. Eğer sen öyle oynamak istemiyorsan o zaman oynamazsın… Ara verelim”.

    Michael Jordan 7. bölümün sonunda sorulan “yıllar içinde o hırslı hâlinin iyi bir adam olarak anılmamana neden olduğunu düşünüyor musun?” sorusuna yukarıdaki cevabı verirken gözlerinin dolması ve ağlamamak için çekime ara verdirmesi, “The Last Dance”de duygu yoğunluğunun zirve yaptığı anlardan biri.

    Başarının bedeli

    Belgesel, Jordan’ın hedeflerine ulaşıp, zirvedeki yerini korumak için yaptığı fedakarlıkları ve verdiği mücadeleleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken, aynı zamanda başarıya giden yolda acımasız, vasatlığa karşı tahammülü olmayan, ürkütücü sayılabilecek yüzünü de göstermekten çekinmiyor. Kendisini motive etmek için ufacık bir jesti, mimiği veya karşı görüşü kendisine meydan okuma olarak algılaması ve bunlara dair belgeselde anlatılan anılar, Jordan’ın narsisizmin eteklerinde dolanan kişiliğini ortaya koyuyor. Ancak yönetmen, MJ’nin bu narsisizminin salt bir kişilik özelliği, başka bir deyişle bir tür kendini beğenmişlik olmadığını gayet iyi anlatmış. Maçlar sırasında kimi zaman kimi rakip oyunculara “takması” veya onlarla özel olarak uğraşması; onun yüksek konsantrasyon sağlamak ve başarıya ulaşmak için “kullandığı” ve takıma teçhiz ettiği bir silaha dönüşüyor.

    Hanedanın son dansı Chicago Bulls’un efsanevi kadrosundan (soldan sağa), Dennis Rodman, Scottie Pippen, Michael Jordan, Ron Harper ve Roni Kukoc sahada.

    Jordan’ın, Chicago Bulls formasını son defa giymesinin üzerinden 22 sene geçti. Kırmızı-siyahlılar 1998’de 6. şampiyonluğunu kazandığında dünyaya gelen bir nesil için, Michael Jordan sadece Youtube videolarında gördükleri, büyüklerin adından övgüyle ve hayranlıkla sözettikleri, geçmişte önemli işlere imza atmış bir oyuncudan fazlası değil. Z kuşağı olarak adlandırılan bu jenerasyonun büyük kısmı için gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu, son yıllarda elde ettiği başarılarla “tüm zamanların en iyisi” olma iddiasını artıran LeBron James. “The Last Dance” belgeseli, Jordan için hem Z kuşağına dokunabilmek hem de James’in estirdiği rüzgarın yanında bir yakın tarih kasırgasını hatırlatmak adına büyük bir araç oldu.

    Bir aile dramı Michael Jordan, 1993 şampiyonluğunu, 33 gün sonra bir cinayette öldürülecek olan babasıyla birlikte kutlamıştı.

    Aile trajedileri ve bahsedilmeyenler

    “The Last Dance” her ne kadar spor belgeselciliğine yeni bir heyecan getirmesi açısından büyük övgü toplamış olsa da eleştirilerden de nasibini almış durumda. En önemli eleştiri belgeselin tarafsız bir bakışaçısına sahip olmaması. Bunun ana nedeni ise belgeselin yapımcıları arasında Michael Jordan’ın iş partnerleri Estee Portnoy ile Curtis Polk’un yanısıra Jordan’ın prodüksiyon şirketi Jump23’nin yer alması ve belgeseldeki her detayda son karar vericinin bizzat Jordan olması.

    Bir başka eleştiri noktası ise belgeselde Jodan’ın ailesinden bahsedilirken bazı figürlerin bilinçli olarak devre dışı bırakılması. Örneğin 17 yıl evli kaldığı, iki çocuğunun annesi Juanita Vanoy ve ablası Deloris Jordan’ın adları hiç geçmiyor.

    Boşanmalarının üzerinden 14 yıl geçse ve aralarında medeni bir ilişki olsa da, anlaşılan Jordan, kendisini sadakatsizlikle suçlayan ve boşanma tazminatı olarak 168 milyon dolar ödediği Vanoy’u belgeselde konuşturmaya hazır değildi.

    Babasını kaybettikten 3 yıl sonra bir Babalar Günü’nde yeniden şampiyon olduklarında ise soyunma odasında yere yığılmış ve gözyaşlarına boğulmuştu.

    Jordan ailesinin işlendiği kısımlarda ablanın yok sayılmasının nedeni ise çok daha trajik. Deloris Jordan, 2001’de piyasaya çıkan In My Family’s Shadow (Ailemin Gölgesinde) adlı kitabında, MJ’nin “en büyük idolümdü” dediği ve 1993’te bir cinayete kurban giden babası James Jordan’ın kendisine 5 yıl boyunca tecavüz ettiğini iddia etmişti. Daha vahimi annesini bu durumdan haberdar ettiğinde kendisine inanmayıp evden kovduğunu yazmıştı. MJ’in ablasıyla uzun yıllardır görüşmediği biliniyor.

    Kırılan kalpler: Takım arkadaşları

    “The Last Dance” sadece Michael Jordan’ın değil Bulls takımının önemli rol adamlarının da kariyer öykülerini ele alıyor. Ancak bu isimlerden bazıları belgeselin yayınlanmasının ardından kendilerinin karalandığını öne sürerek tepki gösterdi. Jordan’ın Bulls’ta geçirdiği 13 sezonun 10’unda sahadaki sağ kolu olan ve 6 şampiyonlukta büyük payı bulunan Scottie Pippen bunlardan biri. Jordan’ın belgeselde Pippen’ın kimseye haber vermeden 97-98 sezonu öncesi ameliyat olmasını “bencilce” olarak nitelemesi efsane forvetin öfkelenmesine neden oldu. ESPN yazarı David Kaplan, Pippen’ın bu yorumdan ötürü büyük hayalkırıklığı yaşadığını ve Jordan’a kırgın olduğunu ifade etti.

    Chicago’nun 1991-92-93’te kazandığı üstüste üç şampiyonluğun mimarlarından Horace Grant ise bir adım daha ileri giderek Michael Jordan’ı yalancılıkla suçladı. Belgeseldeki hikaye anlatıcılarından biri olarak karşımıza çıkan Grant, “The Last Dance”in bir belgesel değil, adeta bir Jordan güzellemesi olduğunu ifade ediyor: “The Last Dance eğlenceli mi? Eğlenceli ama Jordan ile soyunma odasında yaşayan birisi olarak belgeselin %90’ının yalan olduğunu söyleyebilirim. Jordan’ın takım arkadaşlarına söyledikleri ve aldığı cevaplar belgeselde yok. Tabii buna belgesel denirse”.

    Kötü adam: Jerry Krause

    “Star Wars”un Darth Vader’ı, “Batman”in Joker’i varsa “The Last Dance”in de Jerry Krause’u var.

    Aldığı radikal kararlarla Bulls hanedanını yer ile yeksan eden adam olarak gösterilen kulübün basketbol operasyonlarından sorumlu başkan yardımcısı ve genel menajeri Krause…

    “Şampiyonlukları organizasyonlar kazanır, oyuncular veya koç değil” sözüyle Chicago’nun zaferlerinde en az oyuncular kadar payı olduğunu iddia etmesi, düzenin ana dişlileri Michael Jordan, Scottie Pippen ve Phil Jackson’la devamlı sürtüşmesi, Krause’u kötü adam olarak göstermek için aslında yeterli diyebilirsiniz.

    Ancak 1985’ten 2003’e kadar Bulls’a hizmet vermiş ve kulüp tarihindeki tüm başarılarda yönetici olarak izleri bulunan Krause’un oyuncular ve takım aleyhine gözüken kararlarının altında fiziksel görünüşünden (kısa boylu ve obez) kaynaklı kompleksli bir kişiliğin yattığının ima edilmesi, en hafif tabirle “sığ” bir bakışaçısını yansıtıyor. Kaldı ki Krause, Mart 2017’de, çekimlerin başlamasından dört ay önce vefat ettiği için zaten kendisini savunamazdı.

    Sonu başlatanlar Jerry Krause ve Phil Jackson sürtüşmesi Chicago Bulls hanedanının sonunu getirdi.

    Her ne kadar belgeselin son bölümünde Jordan ve Pippen, Krause’un iyi bir yönetici olduğunu söyleyip hakkını teslim etseler de, kamuoyu Krause’u çoktan yargılayıp sosyal medyada linç etti bile. Krause ölümünden önce, 40 yılı aşan yöneticilik hayatını ve Bulls’daki yıllarını anlatan anılarını bir kitapta toplamayı planlıyordu. Hatta kitabın büyük bir kısmı hazırdı. Ne var ki ömrü bu eseri tamamlamaya yetmedi. “The Last Dance”in yayınlanmaya başlamasından sonra ailesi Krause’un kaleme aldığı anılarından bir kısmını medyada paylaşmaya karar verdi. O kısımlardan biri de “hanedanın yıkılması” ile ilgiliydi.

    Krause özetle, yönetim olarak bu kadar başarı elde etmiş bir ekibi bozma kararını kolay vermediklerini, ancak Jordan’ın Jackson’dan başka bir koçla çalışmak istemeyişi, Dennis Rodman’ın ilerlemiş yaşı, Pippen’ın kronik bel sakatlığı ve takımın ekonomik sıkıntılarının onları bir yol ayrımına getirdiğini ifade ediyor.

    Pippen hadisesi: Peki kim haklı?

    Scottie Pippen’ın 1991 yazında imzaladığı 7 yıl ve 18 milyon dolarlık sözleşme, yıllar içinde NBA ve takımların gelirlerinin yeni televizyon yayın anlaşmaları, artan salon gelirleri ve ürün satışlarına bağlı olarak yükselmesi ve bu sayede oyunculara ödenen ücretlerin de astronomik seviyelere ulaşması yüzünden adeta çerez parasına dönmüştü.

    “Pip”, NBA’in en iyi 10 oyuncusundan biri olarak gösterildiği günlerde, trajikomik bir şekilde ligin en çok kazanan 122. ismiydi. Oysa Jerry Krause ve takımın sahibi Jerry Reinsdorf, Pippen’ı NBA’de ekonomik olarak dengelerin oyuncuların lehine değişmesinin an meselesi olduğu ve 7 yıllık sözleşmenin birkaç sene sonra çok da cazip görünmeyebileceği hususunda uyarmışlardı.

    Pippen, Arkansas’ın Hamburg şehrinde yaşayan 12 çocuklu fakir bir ailenin 11. çocuğuydu ve çok zor şartlarda yetişmişti. Babası ve bir kardeşi felçliydi. Ufak bir koleje kapağı attığında boyu 1.85’ti. Dört yıl sonra mezun olduğunda boyu 2.01 olmuş, performansıyla NBA yetenek avcılarının gözüne takılmış ve nihayetinde Krause’un yeteneğine inanmasıyla 1987 draftı gecesi bir takasla 5. sırada seçildiği Seattle Supersonics’ten Chicago Bulls’a transfer edilmişti.

    Basketbolun Batman ve Robin’i Michael Jordan ve Scottie Pippen pek çok otoriteye göre NBA tarihinin gelmiş geçmiş en iyi ikilisi…

    Pippen ilk dört senesinde gösterdiği gelişimle Bulls’un değerli bir parçası oldu. Michael Jordan takımın Batman’iyse, Pippen da Robin’iydi. 1991’de Chicago’nun ilk şampiyonluğunda büyük payı olan Pippen için sözleşme zamanı gelmişti. Sırtında ilk kez o dönem ortaya çıkan ve ilerde müzminleşecek sakatlıkları ve memleketinde eline bakan geniş bir akraba topluluğunun varlığı ve baskısı, 25 yaşındaki genç basketbolcunun gelecek üzerine fazla kafa yormadan 7 yıllık sözleşmeye imza atmasına neden oldu.

    Zaman Krause’u haklı çıkartırken, Pippen’da memnuniyetsizliğe yol açtı. Krause’un Pippen’ı iki başarısız girişimle 1994’te Shawn Kemp karşılığında Seattle’a, 1997 yazında ise Tracy McGrady için Toronto’ya takas etmeye çalışması Pippen-Krause ilişkisinde tarafları yüzyüze bakamayacak hâle getirdi. Pip, Krause’u her fırsat bulduğunda aşağılıyor, hakaret ediyordu. Bunu, takımın önünde, herkesin duyacağı şekilde yapıyordu. Zaman zaman koç Jackson veya takım arkadaşları araya girip Pippen’ı sakinleştiriyorlardı.

    Araları yüzyüze bakamayacak kadar bozulan bir diğer ikili Scottie Pippens ve Jerry Krause idi. Pippens istediği parayı alamasa da emekli olduğunda toplam kariyer kazancı 110 milyon dolara ulaşmıştı. Jordan ise kariyeri boyunca 93 milyon dolar elde edebildi.

    Her şeye rağmen Jerry Krause, Pippen’ın yaşadığı mağduriyetin farkındaydı. Krause anılarında Pippen’la 11 yıllık birlikteliklerini sonlandırırken en azından bu mağduriyeti giderdiklerini şu sözlerle ifade ediyor:

    “… Scottie son iki yılda iki ciddi ameliyat geçirmişti. Üstelik bunlardan birini, ona sezonda maç kaçırmaması için yazın erkenden olmasını istediğimiz halde bilerek geç bir dönemde olmuştu. Bir süperyıldız kadar kazanmak istiyordu ve buna hakkı da vardı… Ocak 1999’da Pippen’ın menajerleri bizden Scottie’ye bir iyilik yapmamızı istedi. Scottie’nin fazladan 20 milyon dolar kazanmasına yardım edebilirdik. Jerry (Reinsdorf ) ve ben ona bu veda hediyesini verdik ve Houston’a gitmesini sağladık”.

    Jordan’dan daha uzun bir kariyeri olan Pippen, sadece basketboldan ona kıyasla daha çok para kazanmıştı. Şaka değil gerçek.

    20 yıllık bekleyiş ve belgesel kararı

    Krause’un Bulls hanedanının ipini çekmeye hazırlandığı o günlerde, bugünün NBA başkanı Adam Silver’ın başında olduğu NBA Entertainment departmanı 1997-98 sezonu boyunca Bulls’u sınırsız erişim hakkıyla takip edip bir belgesel yapmak için kolları sıvıyordu. Silver ve ekibi uzun görüşmeler sonucu Bulls yönetimini, koç Jackson ve Jordan’ı bu projeye ikna etmeyi başardılar. MJ’in sadece tek bir şartı vardı: Kendisi onay vermeden görüntüler asla kullanılmayacaktı.

    Prodüksiyon ekibi hummalı bir çalışmayla, 1997-98 sezonunda Michael Jordan’ın Salt Lake City’de oynanan final serisinin 6. maçında Utah Jazz’a karşı şampiyonluğu getiren son basketiyle bitene kadar 500 saatin üzerinde bir film arşivi elde etmişti. Ancak Jordan’dan bir türlü izin kopartılamayınca bu devasa arşiv yaklaşık 20 yıl boyunca NBA’in New Jersey’deki ofisinde bir kasada kilitli kaldı.

    6. maçın son 6.6 saniyesi Michael Jordan’ın 1998 NBA finalinin 6. maçında, maçın bitimine 6.6 saniye kalmışken attığı bu şut, takıma şampiyonluğu getirmişti.

    Altın değerindeki onlarca film rulosunun tozlu arşivlerden çıkamayacağı düşünülürken, 2016’da yayımlanan bir belgesel beklenmedik bir şekilde “The Last Dance”in doğmasına önayak olacaktı.

    ESPN’de yapımcı olarak görev alan ve 2003’te Jordan’ın o dönemki menajeri David Falk’tan arşivin varlığını öğrenen Mike Tollin, Şubat 2016’da harekete geçmek için doğru zamanın geldiğini hissetti. 450 dakikalık O. J. Simpson belgeselinin gördüğü ilgi üzerine harekete geçmişti.

    Kilidi çözen kişi: Mike Tollin

    Tollin, MJ’in en güvendiği iş ortakları Curtis Polk ve Estee Portnoy’dan bir randevu kopardı. Aklında 6 ila 8 bölümden oluşacak bir belgesel fikri vardı. Birkaç toplantı sonrası, 22 Haziran 2016’da son onayı verecek kişi olan Jordan’la masaya oturdular. Tollin’in sunumunun ilk sayfası kendi elyazısıyla kaleme aldığı bir mektuptu: “Sevgili Michael, ofisime her gün senin ayakkabılarını giyen ama seni basketbol oynarken hiç görmemiş çocuklar geliyor. Artık zamanı geldi”.

    Belgeselin adı, takımla son bir sezon için sözleşme imzalayan koç Phil Jackson’ın bu sezonun teması olarak belirlediği The Last Dance / Son Dans’tan geliyor.

    Jordan bu mektuptan da, Tollin’in sunumunun geri kalanından da etkilenmişti. Ekibin hazırladığı bölüm skeçlerine son bir kez göz gezdirdi. Tollin için bir asır gibi gelen birkaç dakikalık sessizliğin ardından yakın gözlüğünü çıkardı ve yıllardır beklenen o cümleyi söyledi: “Haydi yapalım”.

    Şimdiden spor belgeselciliğine yeni bir soluk getiren “The Last Dance”in bir bakıma isim babası olan Phil Jackson da belgeselin ilk bölümünde şöyle diyor: “Oyuncuların hepsine özellikle bu son sezonumuzda tam anlamıyla birlikte olmanın ne kadar önemli olduğundan söz ettim. Yaşayacaklarımızın tadını çıkarmalarını istiyordum, çünkü bunun son kez gerçekleşeceğini biliyordum. O yüzden buna ‘Son Dans’ dedim”.

    THE LAST DANCE / SON DANS
    YÖNETMEN: JASON HEHIR YAPIMCI: NETFLIX, ESPN, MANDALAY SPOR MEDYA, NBA BÖLÜM SAYISI: 10
    YAPIM SÜRESI: 2 YIL