Yazar: Merve Küçüksarp

  • Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü

    Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü


    cumhuriyet’in kurucu kadrosu, rejimin bekası ve modernleşme projesinin başarısı için ideal türk kadınının çağdaş, çalışkan ve özverili bir yurttaş; vatana ve millete faydalı nesiller yetiştirecek “iyi anne” ve “iyi eş” olmasını hedefler ve bunun için çeşitli inkılaplar yapar. kadının kamusal alandaki imajı ise inkılaplara doğrudan konu olmasa da ele alınan meselelerin başında gelir. atatürk döneminde düzenlenen güzellik yarışmaları, bu bağlamda osmanlı ile bağını keserek çağdaşlaşan yeni türk kadınının imajının ve ulusal öz güvenin yaratılmasında önemli bir işleve sahip olur. 

    İlk Güzellik Yarışmaları
    Türkiye’de ilk güzellik yarışması Miss Globe International’ın çatısı altında, 1925 yılında İpek Film Şirketi tarafından Melek Sineması’nda düzenlenir. Birinci olarak seçilen Araksi Çetinyan, sinemada yer gösterici olarak çalıştığından yarışma sonucunun şaibeli olduğu söylentileri çıkar, yarışma iptal olur.1 Cumhuriyet dönemindeki kurumsal güzellik yarışmalarının selefi sayılan ilk etkinlik ise Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilen “Güzel Bacak Yarışması”dır. 30 Ağustos 1925’te Atatürk’ün Kastamonu’da şapka giymesinden sonraki günlere rastlayan, 4 Eylül 1925 tarihinde, -şimdiki Gezi Parkı’nın yerinde bulunan- Taksim Bahçesi’nde yapılan yarışmayı, başvuruda bulunan dört kişinin arasından o sıra Amerikan Koleji’nde okuyan Enise isimli bir kız kazanır. Benzer bir yarışmayı 1931 yılında Vakit gazetesi de düzenler. “En güzel bacak kimin?” sloganıyla halka duyurulan, müstearla (takma ad) katılımın kabul edildiği organizasyona başvuran adaylardan bacak bileğinin, baldırın ve diz kapağının kalınlığı, bacağın uzunluğu gibi ölçülerin yanı sıra -çoraplı veya çorapsız- çekilmiş bacak fotoğrafları talep edilir. Aday olan kızlardan her gün birinin bacak fotoğrafı gazetede yayımlanır.2

    1930 Güzellik Yarışması Adayları
    1930 Türkiye Güzellik Yarışması finalistleri (Feriha Tevfik, ortada).
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Güzellik_Yarismalari_2) IMG-20250305-WA0027
    Türkiye Güzelleri: Feriha Tevfik-1929, Mübeccel Namık Hanım-1930, Naşide Saffet Hanım-1931, Keriman Halis-1932, Nazire Hanım 1933.

    4 Şubat 1929 tarihinde, “Türkiye’nin en güzel kadını kimdir?” sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, Cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, Avrupa’da ve Amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır. Kadın bedenine atıfta bulunmaktan kaçınan gazete, daha ziyade yarışmanın yeni Türk kadını imgesi yaratmasına, kültürlü, eğitimli ve faziletli anneler ve kadınlar yetiştirilmesine hizmet ettiğini vurgular. Yarışmaya katılan adayların 16 ila 25 yaş aralığında olmaları gerektiği, yalnızca yüz güzelliği değil, endam tenasübünün (boy pos uygunluğu) de arandığı yarışmaya her “namuslu” Türk kızının katılabileceği, ırk, din ve mezhep farkı gözetilmeyeceği, “bar kadınlarının” yarışmaya katılamayacağı, arzu edenlerin yarışmaya müstearla katılabileceği gibi şartlar da halka iletilir.

    İlk Resmî Türkiye Güzellik Yarışması
    Resmî ilk “Türkiye Güzellik Yarışması” Cumhuriyet gazetesinin öncülüğünde 1929 yılında gerçekleşir ve bu gelenek 1933 yılına dek devam eder. Bu dönemde güzellik yarışmalarının Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilmesi tesadüfi değildir. Zira Cumhuriyet gazetesi resmî ideolojinin o günkü yayın organı olduğundan, muhakkak ki böyle bir organizasyon iktidar kadrolarının isteği ve siyasi hedefleri doğrultusundadır. Nitekim bu etkinlikler, önemli siyasi hadiseler gibi manşette yer bulur.


    “4 şubat 1929 tarihinde, ‘türkiye’nin en güzel kadını kimdir?’ sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, avrupa’da ve amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır.”

    Yarışmaya 125 kişi başvurur ve adayların başvuru sırasında gönderdiği fotoğraflar her gün gazetede yayımlanır. Adayların seçimi sırasında okurların da fikri alınır, hatta gazeteye kuponla fikir beyan eden okurlara kura ile hediyeler verilir. Böylece yarışmanın halk arasında popülerleşmesi sağlanır. 

    Başta Bedia Muvahhit, Abdülhak Hamit Tarhan ve eşi Lüsyen Hanım, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Cenap Şahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, İbrahim Çallı, Vasfi Rıza Zobu, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail ve Mesut Cemil Tel olmak üzere hatırı sayılır isimlerden meydana gelen bir jüri, final yarışmasında Feriha Tevfik’i birinci, Semine Nihat’ı ikinci, 1925 yılında Melek Sineması’nda düzenlenen yarışmada birinci seçilen ve sonrasında tacını yitiren Matmazel Araski’yi ise üçüncü olarak belirler. Feriha Tevfik bu yarışmadan elde ettiği derece sayesinde çeşitli filmlerde, tiyatro oyunlarında rol alır, plak doldurur. 

    “Millî Bir Vazife”
    1929 yılında yapılan güzellik yarışması, zaman zaman muhafazakâr ve muhalif eleştirilere hedef olsa da Türk halkı tarafından olumlu karşılanır. Kadının statüsü ve dış görünüşüne dair geleneksel algıyı değiştirmede bir merhale olur. Öyle ki bu rüzgârı arkasına alan Cumhuriyet gazetesi 9 Ocak 1930 tarihinde “millî bir vazife” diye nitelendirdiği bir başka yarışma daha düzenler. Çeşitli mağazalar, terzihaneler, kuaför salonları yarışmaya destek vereceğini açıklar. Kırk dört başvurunun arasından Mübeccel Namık Hanım birinci, şansını bir kez daha denemek isteyen Feriha Tevfik ise ikinci olur. Paris’te düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’na ve Rio de Janeiro’daki Dünya Güzellik Yarışması’na katılan Mübeccel Namık Hanım, bu yarışmalarda derece alamaz ancak yurt içinde ve yurt dışında Türk kadınının değişimini ele alan çok sayıda yazıya konu olur. Basında Mübeccel Namık Hanım’ın voleybol oynamasının, bu yarışmada öne çıkmasında etkili olduğu vurgulanır, Türk kızları spora teşvik etmeye çalışılır. 

    Güzellik_Yarismalari_3) Feriha Tevfik birinci, Semine Nihat ise ikinci -IMG-20250305-WA0039
    1929 yılında gerçekleştirilen güzellik yarışmasında Feriha Tevfik birincii (solda), Semine Nihat ise ikinci olur.
    Güzellik_Yarismalari_4) NaşideSaffet2
    1931 yılındaki yarışmada Naşide Saffet Hanım birinci olur.

    Mübeccel Namık Hanım’ın katıldığı uluslararası yarışmalarda derece alamaması, yarışmalara duyulan ilgiyi bir müddet için azaltsa da Cumhuriyet gazetesinin tanıtımları sayesinde 1931 yılındaki yarışmaya katılım yoğun olur. Finalde Naşide Saffet Hanım birinci, Saniha Hanım ikinci, Selma Hanım üçüncü seçilir. Naşide Saffet Hanım’ın öğretmen oluşu çeşitli tepkilere yol açar ve Maarif Nezareti’nden kendisine uyarı gelir. Öğretmenliği bırakan Naşide Saffet Hanım daha sonra katıldığı Avrupa Güzellik Yarışması’nda dördüncülük derecesine erişir, bunun yanı sıra güzel göz kraliçesi de seçilir. 

    Güzellik_Yarismalari_5) KerimanHalis4
    Keriman Halis, Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir.

    Dünya Güzellik Kraliçesi: Keriman Halis
    1932 yılında düzenlenen yarışmada, edebiyat ve sanat dünyasının başını çektiği maruf isimlerden oluşan jüri, Keriman Halis’i güzellik kraliçesi seçer. Fevziye Okulları’ndan mezun, Fransızca bilen, yüzmeye, biniciliğe, dikiş dikmeye ve yemek yapmaya ilgisi olan Keriman Halis’in büyük dedesi Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi, bir diğer dedesi Sultan Abdülaziz’in başmabeyincisi Hurşit Bey, amcası operet bestecisi Muhlis Sabahattin Ezgi, halası ise bestekâr Neveser Kökdeş’tir. Keriman Halis, sahip olduğu niteliklerin yanı sıra kökleri Osmanlı’ya dayanan, sanatla iç içe bir aileden gelmesi sebebiyle basının ilgisini çeker. 

    Noter huzurunda yapılan yarışmadan sonra mazbatasını alan Keriman Halis’in şerefine Taksim Bahçesi’nde bir parti tertip edilir ve bu partiye daha önceki güzellik kraliçeleri de davet edilir. Parti halka açık, sokaklara ve caddeye taşan yirmi bin kişiye yakın bir kitlenin katılımıyla gerçekleşir.3


    “keriman halis daha sonra belçika’da düzenlenen dünya güzellik yarışması’nda ‘dünya güzellik kraliçesi’ seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. o, artık yeni türk kadınının idolüdür. cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise ‘türklük’ kavramına vurgu yaparak bu başarının türklüğün batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder.”

    Keriman Halis daha sonra Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. O, artık yeni Türk kadının idolüdür. Cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise “Türklük” kavramına vurgu yaparak bu başarının Türklüğün Batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder. 

    1933 yılında ise o güne dek Turkuaz Salonu’nda gerçekleşen yarışma, bu kez Maksim Salonu’nda tertip edilir, sonuçları Tokatlıyan Oteli’nde açıklanır. Nazire Hanım birinci, Feriha Hanım ikinci olur. Ne var ki sonuçlara şike karıştığına dair olumsuz haberler çıkınca 1929 Ekonomik Buhranı sebep gösterilerek uzun bir müddet güzellik yarışması düzenlenmez. 1951’de yapılan yarışmada ise güzellik kraliçesi Günseli Başar olur. Günseli Başar, 1952 yılında Avrupa Güzellik Yarışması’nda birinci seçilir ve ülkemizin ilk Avrupa güzeli ünvanını alır. 

    Güzellik_Yarismalari_5.1) Keriman Halis-IMG-20250305-WA0032
    Keriman Halis’in “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilmesi Cumhuriyet gazetesinin manşetinde.
    Güzellik_Yarismalari_6) MübeccelNazım
    1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım.

    Beden ve Moda Algısındaki Değişim
    1930’lu yıllarda bu yarışmaların, toplumun dikkatini beden ve güzellik kavramına çekmesiyle kadınların bedenleriyle ilişkileri değişir. Gazetelerde ve dergilerde nasıl genç kalınacağı ve güzel olunacağıyla ilgili görüş ve öneriler geniş bir kesim tarafından ilgiyle takip edilir, 

    kozmetik ve güzellik ürünlerinin reklamlarına yer verilir. Güzellik kavramı ve ölçülerinin ne olduğu çeşitli tartışmalara konu olurken yarışmalarda derece alan kızlar da kimi zaman bu tartışmaların odağına yerleşir, eleştirilerin hedefi hâline gelir. Keza 1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım’ın “kilolu” olarak görülmesi bu tartışmaları ayyuka çıkarır, aynı yarışmada ikincilik derecesi alan Feriha Tevfik’in, Mübeccel Hanım’ın kilolarına dair verdiği demeçle birlikte başlayan polemik o günlerin gündemine damgasını vurur. 

    Bu yarışmalar şehirli kadınların görünümlerini ve modaya bakışlarını da önemli ölçüde belirler. Güzellik kraliçesi seçilen kızların yarışma sırasında ve sonrasında basına poz verirken tercih ettiği giyim kuşam orta ve üst gelir grubundaki kadınlara örnek olur. Bunun farkında olan dönemin giyim, kundura ve kozmetik markaları, terzihaneler, kuaför ve fotoğraf stüdyoları bu yarışmalara destek oldukları gibi, derece alan kızlara hediyeler sunarak kendi reklamlarını yapmaya çalışırlar. Bilhassa Keriman Halis’in seçtiği giysiler geniş bir kesim nezdinde moda olurken kendisi yeni Türk kadınının simgesi hâline gelir.4

    1929 ila 1933 yılları arasında gerçekleşen güzellik yarışmaları, kadın bedenine dair kimi tartışmaları beraberinde getirmiş hatta muhafazakâr cenah tarafından eleştirilere hedef olmuşsa da şu bir gerçektir ki bu yarışmalar, kadın bedenini estetik veya ekonomik bir çarkın parçası kılmakla ilgili değildir. Batı’nın Türk kadını hakkındaki yargılarını yıkarak kadın üzerinden çağdaş bir kimlik ve millî öz güven inşa etmek içindir.5 Basın ise bu öz güvenin inşasında her zaman olduğu gibi kaldıraç görevi üstlenir. # 

    DİPNOTLAR
    1  Ferzan Petek, “Türkiye Güzellik Yarışmalarının Tarihçesi”, (2014), https:/www.dergibursa.com.tr/guzellik-yarismalarinin-tarihcesi (Erişim tarihi: 07.03.2025)
    2  Mehmet Gündüz, “Atatürk Döneminde Toplumu Dönüştürmenin Aracı Olarak Cumhuriyet Gazetesinin Düzenlediği Güzellik Yarışmaları”, Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, s. 41, 2022.
    3  Filiz Yıldız, “Türkiye’de İlk Güzellik Yarışmaları ve Basının Öncü Rolü: Genç Cumhuriyetin Asri Güzelleri”, Etkileşim, s. 4, 2019.
    4  Emine Koca ve Fatma Koç, “Güzellik Yarışmalarının Türkiye’deki Moda Bilincinin Oluşumuna Etkileri”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, s. 1, 2010.
    5  Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
  • Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadın Giyim Kuşamının Tarihsel Serüveni

    Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadın Giyim Kuşamının Tarihsel Serüveni


    tanzimat’tan cumhuriyet’e uzanan türk modernleşmesi, nüvesinde batı kültürünün yer aldığı çok yönlü bir dönüşüm projesidir. bu proje kapsamında önce tanzimat ve meşrutiyet dönemi yöneticileri, daha sonra ise cumhuriyet’in kurucu kadrosu halkın zihniyetini, davranışlarını, günlük hayatını düzenleyerek toplumu modernleştirmeye çalışır. bilhassa yüzyıllardır denetim altında tutulan kadınların kamusal alandaki varlıkları ve nasıl göründükleri her devirde ele alınan meselelerin başını çeker. türk modernleşmesinde kadın, millî kimliğin oluşmasında kritik bir figür, modern temsilin unsuru olur. kadınların giyim kuşamı ise bu projenin bir tezahürüdür.

    Tanzimat Sonrası Giyim Kuşamdaki Değişim

    Osmanlı Döneminde Kadınlar
    Küçüksu’da Mihrişah Sultan Çeşmesi önünde kadınlar; Arap Bacı, seyyar satıcılar…

    Osmanlı’da kadınlar her dönem geleneğin ve dinin sınırlarına uygun davranırken, Tanzimat’tan sonra kamusal alanda daha çok boy göstererek geleneğin sınırlarını genişletirler ve bu durum giyim kuşamlarına da yansır. Dışarıda tek parçalı, baştan aşağı uzanan kolsuz bir giysi olan çarşafı kullanmaya başlarlar. Kimi zaman da çarşaf yerine kışın çuhadan, yazın ise ipekli kumaştan dikilen, kolları bol, eteği yere kadar uzanan, yuvarlak veya “V” yakalı, cepli bir dış giysi olan feraceye ve burun ortasından başlayıp bütün göğsü kaplayarak göbeğe kadar inen yaşmağa meylederler.1 Peçe ve çarşafa ilgi ise Sultan II. Abdülhamid’in saraya mensup olmayan kadınları ferace giymekten men etmesinden sonra -çarşaf güvenlik gerekçesiyle yasaklanana dek- yeniden artış gösterir.2

    İç giyim söz konusu olduğunda kadınlar entari, şalvar gibi giysilerini oya, dantel ve yaldızlı geniş parlak harçlarla süsler, bunu kıyafetlere pili ve yakaların eklenmesi gibi yenilikler takip eder. Bilhassa saray kadınları Paris modasını yakından izleyerek, oradan gelen model sayfalarını Beyoğlu’ndaki namlı terzihanelere gönderip elbiselerini diktirirler.

    Kadınların kamusal alandaki davranışlarında ve giyim kuşamlarında meydana gelen değişim, kısa zamanda, sayıları gitgide artan gazete ve dergilerdeki yazarların üzerine kalem oynattığı meselelerden biri olur. Modernleşme ile gelenek yanlıları arasında zaman zaman kadın konulu ihtilaflar baş gösterir. Gelenekçi cenah, kadınların dışarı çıkmalarını, dans etmelerini, fotoğraf çektirmelerini, yüzlerinin görünmesini ve Batılı giyim kuşamı benimsemelerini olumsuz karşılarken, modernleşme yanlıları aksi görüştedir.

    II. Meşrutiyet Dönemi
    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başlattığı isyan neticesinde 1908’de Sultan II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet’i ilan eder ve yeni bir dönem başlar. İktidarın yeni paydaşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti zaman zaman otoriter eğilimler gösterse de şu bir gerçek ki 1908 ila 1918 yılları arasında, daha sonraki yıllarda bu dönemin “Cumhuriyet’in laboratuvarı” olarak isimlendirilmesine sebep olacak reformlar gerçekleştirilir. Bu reformların bazıları da kadınlara dairdir. Zira Halide Edib, Emine Semiye, Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin, Şükûfe Nihal ve Ulviye Mevlan gibi isimlerin başını çektiği kadın hareketi kendi derneklerini, dergilerini kurarak kadın hakları konusunda çalışmalar yapmış, bu reformların yeşereceği iklimi hazırlamışlardır.


    “halide edib, emine semiye, fatma aliye, nezihe muhiddin, şükûfe nihal ve ulviye mevlan gibi isimlerin başını çektiği kadın hareketi kendi derneklerini, dergilerini kurarak kadın hakları konusunda çalışmalar yapmış, bu reformların yeşereceği iklimi hazırlamışlardır.”

    Giyim-Kusam_2) img437
    Giyim kuşamdaki modernleşme, magazin basını ve kadın dergilerinin de etkisiyle yayılır. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Her daim olduğu gibi giyim kuşamda modernleşme akımı ilk göze çarpan yeniliklerdendir. Giyim kuşamdaki değişiklikler magazin basını ve kadın dergileri sayesinde ekonomik açıdan orta ve üst gelir grubuna mensup kadınlar arasında yayılır. Bu dönemde kadınlar ev içinde başlarını, süslü bir başlık, türban ya da başörtüsü ile kapatır. Ekonomik durumlarına göre taşlı ya da sade kemerle süsledikleri şalvar ve gömlek de sıkça tercih edilen başka bir kıyafettir. Üst sınıfa mensup kadınlar kürklü mantolarla, mücevher ve süs eşyalarıyla giyimlerini zenginleştirirken, deve kuşu tüyü ve iğneler kıyafetlerde dikkat çekici bir aksesuar olarak yer alır.3

    Etekler ipek ya da yün kumaştan dikilir, pililer ve kırmalarla donatılır. Elbiseler ise gerdan ve boğazı kapatacak şekilde tüller ve dantelle süslenir. Karnı düz, beli ince gösteren korselerin kullanımı yaygınlaşır. Bluzların kolları büzgülü ve bilekleri örtecek şekilde uzundur.4

    Dönemin gazete ve dergilerinde kadınların giyim ve kuşamına dair çeşitli görüşler yer alır. Bilhassa popüler bir dergi olan Kadınlar Dünyası’ndaki yazılar kadınların tesettürlerini kaldırmaya yönelik olmamakla birlikte daha ziyade peçe üzerinden ilerler. Peçenin kadını toplumsal hayattan dışlayan özelliğinin ve çiftlerin peçe yüzünden birbirini tanımadan evlenmelerinin üzerinde durulur. Kadın hareketinin hatırı sayılır simaları kadınların çağdaş bir görüntüye sahip olmaları gerektiğini her fırsatta dile getirir. Hatta Halide Edib’in Yeni Turan (1912) romanında peçesiz, başörtülü, mantolu kadın temsili yer alır. Çarşaf gitgide etek ve pelerin olarak iki parçaya ayrılarak Batılı tarz tayyörler içinde silikleşir.

    Giyim-Kusam_3) Millî Mücadele esnasında Halide Edip (Adıvar) Hanım onbaşı iken.
    Millî Mücadele esnasında Halide Edip (Adıvar) Hanım onbaşı iken.

    Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti kendini topyekûn bir seferberliğin içinde bulur. Savaşa giden erkeklerden boşalan işlerde kadınların yer alması, haneyi geçindirme yükümlülüğünün onların sırtına binmesi de pratik ve rahat giyinmelerinin, çarşaf ve peçe kullanmaktan vazgeçişlerinin önünü açar. 1917 Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin İstanbul’a gelişlerinden sonra Rus kadınlarından Müslüman kadınlara sirayet eden sıkma baş türban modası da benzer bir şekilde çarşaf alışkanlığının azalmasına sebep olur.

    1923 yılına gelindiğinde, çarşaf ve peçe kullanımının yerini manto ve sıkma baş almış, peçe ve çarşafta ısrar eden kadınlar ise peçe yerine ince bir tül veya pelerin, çarşafı ise modaya uygun bir şekilde kullanmaya başlamışlardır.

    Giyim-Kusam_4) img575
    Kadının görünüşü ve giysisi dönemin özelliklerine göre ideolojik bir enstrümana dönüşmüştür. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Cumhuriyet Dönemi ve Şapka Kanunu
    Osmanlı kadın hareketinin de katkılarının bir neticesi olarak erken Cumhuriyet döneminde kadınlara yönelik yapılan -1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ve 1926 yılında Medeni Kanun’un kabulü, 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi gibi- reformlar yalnızca kadınların erkeklerle eşit haklar elde etmelerini ve kamusal alanda görünür olmalarını sağlamaz, aynı zamanda kadınları yeni rejim için “ideal bir yurttaşa” dönüştürmeye çalışır. Bu minvalde yeni rejim için kadının görünüşü ve giysisi ideolojik bir enstrümandır. İdealize edilen kadın, eski dönemle bağlarını tamamen koparmış, “Erkeğe eş olan, çalışan ama eğlenmesini de bilen, ince bedenli, iyi giyimli ve ölçülü” kadındır. Bu kadının iş hayatında, sosyal hayatında, katılacağı kültürel ve sportif etkinliklerde kullanacağı çeşitlilikte giysiler gardırobunda mutlaka bulunmalıdır.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün kadınların giyim kuşamına yönelik tavrı yasaklamaya veya kanun çıkarmaya değil, modernliği teşvik etmeye yöneliktir. Nitekim Atatürk, kadınların modern olmalarını arzuladığını sık sık dile getirir, kadınların peçe takmalarından rahatsız olduğunu, tesettürün kadını toplumdan soyutlamaması gerektiğini yurt içi ve yurt dışı gezilerinde belirtir. Meclisinde modern giyimli ve kültürlü kadınları bulundurur. Hatta eşi Latife Hanım’ın çağdaş ve eğitimli duruşunun bütün kadınlara örnek teşkil etmesini ister.


    “1925 yılında çıkarılan şapka kanunu her ne kadar kadınları doğrudan ilgilendirmese de giyim kuşam konusunda topyekûn bir değişim için işaret fişeği olur.”

    1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu her ne kadar kadınları doğrudan ilgilendirmese de giyim kuşam konusunda topyekûn bir değişim için işaret fişeği olur. Bu rüzgârı arkasına alan Sivas, Tirebolu, Trabzon, Mersin, Rize, Adana, Ordu, Konya, Muğla, Sinop, Yozgat, Afyon, Aydın, Antalya, Maraş, Mardin gibi yerel yönetimler merkezden herhangi bir emir almadan peçe, çarşaf, peştamal ve şalvarı yasaklar.

    Giyim-Kusam_5) img450 (1)
    Şapka Kanunu doğrudan kadınlara yönelik olmasa da giyim kuşam konusunda değişim için işaret fişeği olur. 1930’lu yıllar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Memleketin dört bir yanında çıkan yasaklara basın geniş yer verir, aydınlar arasında ihtilaflar baş gösterir. Ancak meselenin modernlik-geleneksellik dışında başka boyutu vardır ki, o da yoksul kadınların yeni kıyafetler edinmelerinin güçlüğüdür. Keza Vakit gazetesi ekonomik açıdan sıkıntı yaşayan kadınların manto giyebilmeleri için halkevlerinin maddi kaynak aradığından bahseder, terzilerden manto dikimlerinde ücret almamaları talebinde bulunur.5

    Giyim-Kusam_1900'ler
    1900’lü yılların başında kadınlar, İstanbul.
    FOTOĞRAF: CENGİZ ÖZKARABEKİR ARŞİVİ

    Kadınların giyim kuşamı zaman zaman güvenlik meselesi olarak da ele alınır. 1930 yerel seçimlerinde çarşaf ve peçe kullanarak erkeklerin fazla oy kullanmış olduğu, bu açıdan bu konunun gündeme alınması gerektiği dönemin gazetelerinde bildirilir. Hatta 1935 Seçim Kanunu’na kimliği ve yüzü belli olmayan seçmenlerin oylarının kabul edilemeyeceğine dair bir madde eklenerek yasaklamalar hızlandırılır.

    Giyim-Kusam_6) img688
    Kız Enstitüleri ve Akşam Kız Sanat Okulları, giyim kuşamın modernleşmesi ve halkla buluşmasında önemli bir işlev görür. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Seçimlerden sonra da peçe, çarşaf ve peştamal üzerine yerel yönetimlerce yasaklar devam ettirilir. Hatta bu mesele 1935 yılında düzenlenen CHP Kurultayı’na taşınarak hararetli tartışmalara sebep olur. Ülke genelinde kadınların kılık kıyafetine yönelik bir karar alınması tepkilere sebep olacağından bu konunun zamana bırakılmasına karar verilir ancak kadınların giyim kuşamını şekillendirecek birtakım mekanizmalar oluşturulur. Keza kadınların el becerilerinin gelişmesi, giyim ve sanat hakkında bilgilerinin artması amacıyla kurulan Kız Enstitüleri ve Akşam Kız Sanat Okulları giyim kuşamın modernleşmesi ve halkla buluşması açısından önemli bir işleve sahip olur.

    Kadınlar, onlara, kamusal alanda çağdaş bir kimlikle var olmalarının yolunu açan Cumhuriyet reformlarının üzerinden bir asır geçmesine rağmen, hâlâ nasıl davranacaklarını, konuşacaklarını, güleceklerini ve ne giyeceklerini denetim altında tutmaya çalışan hegemonik erkekliğe karşı mücadele etmeyi sürdürüyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan zorlu hak arayışı serüveninde mücadele etmiş hemcinslerinden aldıkları mirası çoğaltarak bugün kendi yollarında emin adımlarla yürüyorlar. #

    DİPNOTLAR
    1 Çilem Tercüman, Türk Romanında Moda ve Toplumsal Değişim (1923-1940), İletişim Yayınları, İstanbul, 2018.
    2 Deniz Güner, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kıyafet Yasakları”, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, s. 37, 2023.
    3 Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul, 2010.
    4 Fatma Barbarosoğlu, “Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1994.
    5 Rıfat Aydın, “Türk Modernleşmesinde Bir Görünüm ve Değişim Temsili Olarak Kıyafet”, Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, s. 3, 2018.
  • Osmanlı’dan Günümüze Kadınların Beyaz Perdedeki Serüveni

    Osmanlı’dan Günümüze Kadınların Beyaz Perdedeki Serüveni


    lumıére kardeşler’in sinematograf denen aleti icat etmesiyle dünya tarihinde ilk sinema filmi paris’te seyirciyle buluştu (1895). osmanlı’da ise halka açık ilk film gösterimi 1896’da gerçekleşti. osmanlı’daki ilk filmi manaki kardeşler çekmişse de (1905) tarihteki ilk türk filmi fuat uzkınay’ın ayastefanos’ta rus abidesi’nin yıkılışı (1914) kabul edilir. ilk filmden bugüne (osmanlı’dan günümüze) kadının beyaz perdedeki serüveni, toplumsal gelişim ve dönüşümümüzün de serüvenidir.

    Bedia Muvahhit
    Bedia Muvahhit (1897-1994), genç Cumhuriyet’in idealize ettiği, “çağdaş kadın”ın sinemadaki temsili olur.

    Dünya tarihinde ilk sinema filmi, sinematograf denen aletin Lumiére Kardeşler tarafından icat edilmesiyle Paris’te 1895 yılında seyirciyle buluşur. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise halka açık ilk film gösterimi Beyoğlu’nda bulunan Sponeck Birahanesi’nde 1896’da gerçekleşir. Sinema, Osmanlı halkı tarafından kısa zamanda benimsenir, çeşitli mekânlarda yapılan sessiz film gösterimleri ilgiyle izlenir.

    İlk dönemde sinemada ithal filmlerin yanı sıra ordunun yan kuruluşu olan cemiyetlere gelir getirmesi amacıyla yapılan yerli filmler gösterilir. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk filmi Manaki Kardeşler 1905 yılında çekmişse de tarihteki ilk Türk filmi Fuat Uzkınay’ın yapımını üstlendiği Ayastefanos’ta Rus Abidesi’nin Yıkılışı’dır (1914). Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin görevlendirmesi neticesinde ise Sedat Simavi, Pençe (1917) ve Casus (1917) isimli filmleri çeker. Bu filmleri Malul Gaziler Cemiyeti çatısı altında çekilen Ahmet Fehim’in Mürebbiye (1919) ve Binnaz (1919) isimli filmleri takip eder.

    Müslüman kadınların sahneye çıkma yasağı olduğundan, Cumhuriyet öncesi ilk Türk filmlerinde gayrimüslim kadın oyuncular rol alır. Bu oyuncuların yer aldığı ve dikkatleri üzerlerine çektiği Pençe ve Mürebbiye, geleneği kıran filmlerdir. Her ne kadar Pençe günümüze ulaşmadıysa da hakkında yazılanlardan yola çıkarak filmde ilk defa cinselliği arzusunca yaşayan bir kadının anlatıldığı, kadın bedeninin sinema perdesinde özgürce yer aldığı bilinir. Bir kadın karakter üzerine kurulan ve sansüre uğrayan ilk Türk filmi olan Mürebbiye’de de benzer bir temsil söz konusudur. Başrol oyuncusu Madam Kalitea ise Türk sinemasında öpüşen ilk “vamp” kadındır.1

    Tiyatrocular Dönemi (1922-1939)
    “Tiyatrocular Dönemi” olarak addedilen 1922 ila 1939 yılları arasında toplumsal dönüşüm oldukça hızlıdır ve çağdaşlaşma toplumun her alanında olduğu gibi sinemaya da sirayet eder. Yazarlar, Müslüman Türk kadınların sahneye çıkma yasağının kaldırılması için yazılar kaleme alır. Bu rüzgârı arkasına alan Muhsin Ertuğrul, Halide Edib’in Ateşten Gömlek isimli romanı için çekmeyi düşündüğü filmde, 1923 yılında ilk defa bir Türk kadınına rol verir. Filmdeki Ayşe karakterini Bedia Muvahhit, Kezban’ı ise Neyyire Neyir oynar. Muvahhit, genç Cumhuriyet’in idealize ettiği, “güzelliği ve dişiliği ön planda olmayan, iyi eş, fedakâr anne, çağdaş kadın”ın sinemadaki temsili olur.

    Genç Cumhuriyet, bir yandan “erkeklerle omuz omuza çalışan, fedakâr, toplumsal normlara uyumlu, cinsiyetsiz” kadın ideali yaratmaya çalışsa da 1930’lu yıllarda beyaz perdede görünen kadın oyuncular, yeteneklerinin yanı sıra güzellikleriyle de övgü almaya başlar. Gitgide sayıları artan dergiler, okurlarına bu oyuncular gibi “güzel” olmanın püf noktalarını sunar ve kadın oyuncular toplumsal estetik standartlarının oluşmasına katkıda bulunur. Öyle ki kadınlar modayı önceden takip etmek için sinemaya gider, oradaki kadın oyuncuların makyajını, giyim ve kuşamını kendilerine örnek alır.

    1930’lardan itibaren Türk sinemasında yükselişe geçen bir isim de Cahide Sonku’dur. Sinemamızın ilk kadın yıldızı olarak addedilen ve kendisinden sonra gelen kadınlara yıldızlık yolunu açan Sonku, Ertuğrul’un yönettiği, Aysel: Bataklı Damın Kızı (1934) ve Şehvet Kurbanı (1940) filmleriyle ünlenir, güzelliği ve cazibesiyle ikonik bir kadın hâline gelir. Hatta Aysel filminde taktığı eşarp, “Aysel eşarbı” olarak akıllara kazınır. Sonku, adını tarihe ilk Türk kadın yönetmen ve senarist olarak da yazdırır.0

    Yeşilçam Öncesi Türk Sineması (1939-1960)
    Yapılan devrimler ve inkılaplar toplumu hızla dönüştürürken sinemada kararsız bir duruma sebep olur. Yönetmenler bir yandan modernleşmeyi sinemaya taşımaya çalışırken geleneksel değerleri de içsel olarak korur. Keza geleneğe bağlı kalan kadınlar “iyi” kadın olarak karakterize edilirken, geleneği zorlayan kadınlar “kötü” kadın olarak addedilir ve filmin sonunda cezalandırılır. Cahide Sonku, Feriha Tevfik, Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir, Semiha Berksoy, Halide Pişkin, Samiye Hün, Necla Sertel, Nezihe Becerikli ve Şevkiye May bu yıllar arasında etkin olan oyunculardandır.0

    Film : Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı
    1950’li yılların sonunda sinema sektörü yerli yıldızlarını üretmeye başlar. Neriman Köksal da bu oyunculardan biridir.

    1940’lı yılların sonlarına doğru büyüyen sinema sektörü 1950’li yılların sonunda enikonu ticarileşir, yerli yıldızlarını üretmeye başlar. Tiyatrocu yönetmenler sektördeki ağırlığını kaybeder ve filmlerin niteliği değişir. Lütfi Akad, Metin Erksan, Memduh Ün, Osman F. Seden, Atıf Yılmaz dönemin yeni yönetmenlerindendir. Yeni kadın karakterler ve temsiller de türer. Sinema dergileri kadın yıldız yaratmakta oldukça etkili olur. Belgin Doruk, Muhterem Nur, Neriman Köksal, Sezer Sezin gibi oyuncular öne çıkar.

    Yeşilçam Başlıyor!
    1960’lı yıllarda Yeşilçam’da birbiri ardına çekilen melodramlarda kadın karakterler ya “masum”, “namuslu”, “vefakâr”, “iyi anne”, “sadık eş”, jön ne yaparsa yapsın bağışlayan ve sonunda ödüllendirilen kadın tipleri olarak temsil edilir -ki bunlar başroldeki kadın oyunculardır- veyahut “kötü”, “fettan”, “vamp”, evlilikleri bozan, jönün tükenişine sebep olan ve sonunda cezalandırılan kadınlar olarak… Bu dönemde çekilen filmlerde başroldeki kadın oyunculara daha az replik verilmekle birlikte -dans edip şarkı söylenen bölümler hariç- kadın karakterler erkeklere nazaran ekranda daha az görünürdür.0 Filmlerin yönetmenleri ise kadını âdeta erkeğin seyrine ve hazzına hizmet eden fetişleşmiş bir nesne olarak ele alır. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın, Yeşilçam melodramlarının en önemli kadın oyuncularındandır.

    1970’lerde sağ sol çatışmalarının etkisiyle sinemada melodramlar ağırlığını yitirmeye başlar. Köyden kente göçteki artışın nihayetinde arabesk film furyası baş gösterir. Diğer bir gelişme ise evlere televizyonun girmesiyle sinema salonlarının kan kaybetmesinin önüne geçmek için salon sahiplerinin, kadın bedenini sömürü nesnesi hâline getiren erotik filmleri oynatmaya başlamalarıdır.

    Fatma Girik
    Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın, Yeşilçam melodramlarının en önemli kadın oyuncularındandır.
    Film: Son Hıçkırık
    Film : Sürtük

    Bu dönemde görülen bir diğer sinema akımı ise Lütfi Akad’ın başını çektiği toplumsal gerçekçi filmlerdir. Gelin (1973), Düğün (1974) ve Diyet (1975) gibi filmlerde kadınlar köyden kente göç ettiklerinde, kentin kimi kanunlarıyla mücadele ederken bir yandan da eril tahakküm karşısında dik durmaya çalışırlar. Bu açıdan kadınlar, geleneğin kırılmasında ve çağdaşlaşmaya uyum sürecinde başrol oynar. Lütfi Akad sinemasından etkilenen ve kendine özgü bir sinema kuran Yılmaz Güney’in filmlerinde ise önceki dönemlerdeki hâkim anlayış olan güzel kadın, yakışıklı erkek temalı anlatı kırılsa da erkek hikâyeleri ekseninde film ilerler ve kadınlar, kimi zaman cinsellik ve şiddetin nesnesi hâline dönüşerek erkekle ilişkisi bağlamında yer alırlar.

    1980 Sonrası Kadın Filmleri
    1980 sonrası her alanda olduğu gibi sinemada da değişim gözlenir. Bunda 1980 sonrasında ülkemizde de kendini gösteren İkinci Dalga Feminizm’in katkısı büyüktür. Kent yaşamının yaygınlaşması, kadınların eğitim seviyesindeki artış ve çalışma hayatında yer edinmesiyle toplumsal rolleri değişime uğrar. Kadınların ilişkilerde ve evlilikteki rolü, beklentileri ve toplumda tek başına birey olarak ayakta durma çabası filmlerde ele alınan konuların başında gelir. Çok sayıda kadın filmi ortaya çıkar. Atıf Yılmaz’ın çektiği Mine (1982),
    Asiye Nasıl Kurtulur (1986), Dağınık Yatak (1984), Adı Vasfiye (1985), Dul Bir Kadın (1985), Ah Belinda (1986) ve Kadının Adı Yok (1987); Üç Halka Yirmi Beş (Bilge Olgaç, 1986), On Kadın (Şerif Gören, 1987), Dünden Sonra Yarından Önce (Nisan Akman, 1987),
    Yarın Cumartesi (Bilge Ortaç, 1988) gibi filmler bu bağlamda öne çıkan kadın temalı filmlerdir. Müjde Ar ise bu dönemin yükselen yıldızıdır.0

    Yeşilçam Portreler
    1980 sonrası kadın temalı filmlerin yükselen yıldızlarından biri de Müjde Ar’dır.

    Ancak yine de söz konusu filmlerde yer alan eksikliği belirtmekte fayda var ki, o da bu filmlerde kadınların yalnız, iletişim kuramayan, mutsuz kadınlar olarak yer almaları ve cinselliklerini özgürce yaşarken perdede bedenlerinin bir seyir nesnesi hâline dönüşmesidir. Zira kamera daha önceki dönemlerde olduğu gibi kadın karakteri gözetleyen ve nesneleştiren bir konumdadır ve seyirci hangi cinsiyette olursa olsun, filmi âdeta bir erkeğin gözleriyle seyreder.

    1990’larda sessizleşen Türk sineması, Eşkıya’nın (Yavuz Tugrul, 1996) yüksek gişe hasılatı yapmasıyla yeniden hareketlenir. Ancak 1990’lı yıllarda çekilen filmlerdeki kadınlar yine sorunlu, yabancılaşma çeken, kimlik ve aidiyet sorunlarıyla uğraşan, yaşadıkları toplumdan yalıtılmış, yalnızca kendileriyle uğraşan karakterler olarak temsil edilirler. Seni Seviyorum Rosa (Işıl Özgentürk, 1992), Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri (İrfan Tözüm, 1992), Sarı Tebessüm (Seçkin Yasar, 1992), Bir Kadının Anatomisi (Yavuz Özkan, 1995) ve Mum Kokulu Kadınlar (İrfan Tözüm, 1996) gibi filmlerde kadınların toplumsal hayatta işlevleri eril kodlarla verilmekle birlikte kadın bedeni eril bakış bağlamında yer bulur ekranda.

    2000’li Yıllarda Sinemada Kadın
    2000’li yıllarda artan teknolojik ilerlemelerle filmlerin görüntü kaliteleri ve estetik özellikleri iyileşme gösterir. Bu dönemden sonra gişe hasılatı yakalayan filmlerin yanı sıra yurt içinde ve yurt dışında başarı gösteren, bireyin yalnızlaşmasını, kent yaşamının içinde tutunma mücadelesini ve aidiyetle ilgili meselelerini odağına alan sanat filmleri de çekilir. Bu filmlerde kadınlar zaman zaman önceki dönemlere nazaran daha güçlü, bireyleşmiş karakterler olarak karşımıza çıksalar da daha ziyade varoluş mücadelesi veren erkeğin arkasında, onu etkileyen, ikinci planda kalan, görünmez olabilen kişilerdir. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Özcan Alper, Emin Alper, Reha Erdem ve Derviş Zaim bu dönemin öne çıkan yönetmenlerindendir.


    “bugün kadınlar, yüzyıl sonra dahi hâlâ eril bir alan olmayı sürdüren sinemada hem kamera arkasında hem de perdede önlerine çıkan tüm zorluklara karşın, bedia muvahhit ve neyyire neyir’in kendilerine açtığı yolda kadınlık bilinci ile yürüyorlar.”

    Tereddüt, Antalya Film Festivalinde
    Yeni sinemada, kadın sorunlarını ele alan kadın yönetmenlerden biri de Yeşim Ustaoğlu’dur (ortada).

    Ancak yine de bu yeni sinemada, -az da olsa- kadın yönetmenlerin filmlerinde kadın sorunları da yer alır. Kadına ve çocuğa şiddet, kimlik politikaları kimi filmlerde hayat bulur. Bilhassa Yeşim Ustaoğlu’nun çektiği Bulutları Beklerken (2003), Pandora’nın Kutusu (2008), Araf (2012) ve Tereddüt (2016); Deniz Gamze Ergüven’in Mustang (2015), Belma Baş’ın Zefir (2015), Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi (2012) ve İşe Yarar Bir Şey (2017) filmleri yeni dönem Türk sinemasında kadın sorunlarını anlatan, yer yer eril bakış açısını yıkan eserlerden bazılarıdır.

    Bugün kadınlar, yüzyıl sonra dahi hâlâ eril bir alan olmayı sürdüren sinemada hem kamera arkasında hem de perdede önlerine çıkan tüm zorluklara karşın, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir’in kendilerine açtığı yolda kadınlık bilinci ile yürüyorlar. Kitleleri bilinçlendirmede sinemanın gücünün farkında olan, kadınların yaşadıkları sorunları, şiddeti, ayrımcılığı ve zorlukları anlatan yönetmenler sayesinde kadın sorunları sinemamızda yer buluyor ve erkeğin arzusuna hizmet eden eril klişeler her geçen gün daha da kan kaybediyor. #

    DİPNOTLAR
    1. Agâh Özgüç, Türk Sinemasının Kadınları, Agora Kitaplığı, 2008, İstanbul. ↩︎