Yazar: M. Melih Güneş

  • Bir kültür varlığı: Bergama, Troya, Boğazköy neyse Nâzım da odur!

    Bir kültür varlığı: Bergama, Troya, Boğazköy neyse Nâzım da odur!

    Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir kültür mirasıdır. Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısı, Moskova’da kalan eşyaları, müzeleşememiş, bir araya getirilememiş, dağınık bir şekilde önümüzde durmaktadır… Ölümünün 55. yılında bilinmeyen şiirleri, mektupları ve yaşamıyla Nâzım Hikmet.

    Selanik’te 1902’nin ilk günlerinde dünyaya gelen Nâzım Hikmet, doğumgününü bilmediğinden ya da emin olamadığından karısına, İstanbul’daki Münevver Andaç’a yazdığı mektupta şöyle der: “Yahu ben hangi tarihte, hangi yılda, hangi ayda, ayın kaçında doğmuşum, şunu birisinden öğrenip bana yazsan iyi olacak. Neden mi? Burda bu merasime pek önem veriyorlar, ben ne zaman doğduğumu bilmiyorum, deyince numara yaptığımı sanıyorlar”.

    Münevver Hanım da 16 Mart 1959 Pazartesi tarihli 521 numaralı mektubunda, Vâlâ Nurettin’e gittiğinden bahsedip “Senin doğum gününü Vala’ya sordum, 15 Ocak dedi, çok iyi biliyor, demek ki benim 2 Ocak diye bilmem yanlış değil, eski takvime göre, yani sen eski takvime göre 2 Ocak’ta (yani yılın ilk ayı) doğmuşun, ama yeni takvim kabul edilince 15 Ocak olmuş, malum ya, on üç gün fark vardır iki takvim arasında” diye yazar. Ancak bu tarih Rusya’da 20 Ocak olarak bilindiğine göre, Nâzım Hikmet de 20 Ocak deyip geçiştirmiş muhtemelen. Neyse ki o yılın miladi takvimiyle basılan ve ilk kez bu dergide yayımlanacak bir gazete haberindeki bilgiyle bu karışıklık giderilmiş olacak. Ölüm tarihi ise herkesçe bilinen ve resmî belgesiyle (Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu / Nâzım ve Vera Moskova’dan İstanbul’a, Haz. M. Melih Güneş, YKY, İstanbul, Ocak 2008, s. 158) 3 Haziran 1963; bu ay da şairin 55. ölüm yılı.

    Topluma yön vermiş kişilerin doğum ve ölüm tarihleri önemli midir, hatırlanmalı mıdır? Bu anmalarda ölçüyü kaçırmak, amacından sapmak olası mı? Eserleri ve ömrüyle efsaneleşmiş, hatta kimileri için tabulaşmış Nâzım Hikmet gibi bir devse sözkonusu olan; sağduyuya dikkat edilmezse mümkün…

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.25.30
    Nâzım’ın elyazısı ve çizimiyle Nâzım Hikmet’in Rusya Edebiyat ve Sanat Devlet Arşivi’nde korunan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son elyazılı düzeltmelerine yaptığı kapak.

    Nâzım Hikmet’in “ömrü”, ölümüyle sonlanmamış, sürmektedir. Bunun göstergeleri olarak ölümünün hemen ertesinde SSCB’de, Merkezi Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde adına bir fon açılarak kendisiyle ilgili elyazması ve eserlerin tek bir merkezde toplanma çalışmaları; yapıtlarının ölümünden sonra Türkiye’de ilk kez yayımlanmaya başlaması; Türkiye’de kendi adını taşıyan bir vakfın kurulması; adını taşıyan merkezler açılması; doğum yıldönümlerinde kabri başındaki kalabalığın artık Ruslardan çok Türklere dönüşmesi (hatta kabrinin yılın her mevsimi ziyaretçilerle dolup taşması); vatandaşlığını iptal eden Bakanlar Kurulu kararının geri alınması; Türkiye’de heykellerinin alanlara yerleştirilmesi; Moskova’daki evinden bazı eşya ve elyazmalarının İstanbul’a getirilip sevenleriyle bir sergide buluşturulması, son dönemlerde bulunan ya da gün ışığına çıkan şiirleri, oyunları, senaryosundan yapılan filmler, çizgi filmler; doğumunun 75., 90. ve 100. yıldönümlerindeki coşkulu ve görkemli anmalar sayılabilir… Nâzım Hikmet hem doğum hem ölüm gününde kutlanan-anılan nadir kişilerdendir.

    Prof. Dr. Svetlana Uturgauri’nin dergimizde okuyacağınız incelemesinde belirttiği gibi, “ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için” bu coşkuya esas kendi halkının ihtiyacı olduğu ortada. O, Yaşar Kemal’in bir çırpıda tariflemesiyle Homeros’tan sonra Anadolu topraklarından çıkmış en büyük destan şairidir.

    Ahmet Oğuz Saruhan adıyla çevirdiği 1949’da yayımlanan La Fontaine’den Masallar’ı ve yalnızca Zeki Baştımar’ın adıyla 1943-1949 arasında yayımı tamamlanan Harb ve Sulh’u (Türkçeye çeviri) saymazsak, ülkesinde özellikle 1938-1965 arası hiçbir kitabı yayımlanmamıştır. Şiirleri Şerif Hulusi ve Asım Bezirci’yle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenerek 8 cilt halinde toparlanıp yayımlanmaya 1975 yılında başlanmıştır. 1989’dan itibaren de “tüm külliyatın gözden geçirildiği” belirtilerek Adam Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Aynı gözden geçirilmiş baskılar ve yeni günışığına kavuşan eserlerinin birkaçı, 2002’den bu yana Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

    Nâzım Hikmet için yapılabilecek onca şey varken, eserleriyle de olsa yurduna dönmüş olduğu içtenlikle söylenebilir mi? Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısının varlığı, ilgili ve sorumlu kişilerce yıllardır bilinmekte. Yayımlanmamış eserleri bir yana, yayımlanmış eserlerindeki bilinen eksiklik ve yanlışlıklar bile giderilmiş değildir. Öncelikle bu nedenle, ölümünün 55. yılında büyük değerimiz Nâzım Hikmet’i belgeler ışığında ve farklı yönlerden ele alalım istedik. Bu vesileyle hazırladığımız dosyada Nâzım Hikmet’e ve edebi mirasına, yani “kültür dünyasına ait bir değer olarak Nâzım Hikmet”in ve “edebiyat dünyasına ait bir değer olarak eserleri”nin durumuna birkaç örnekle de olsa bakmaya çalışacağız. Nâzım Hikmet’in seksen yıl önce yazdığı ve külliyatına hâlâ girmemiş şiiri de bunlar arasında.

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.25.45
    Nâzım Hikmet Varşova Garı’nda Anjel Açıkgöz ölmeden çok kısa bir süre önce, eşi Hayk Açıkgöz’ün Varşova Garı’nda çektiği bu fotoğrafı M. Melih Güneş’e bağışlamıştı. Varşova ve Leipzig’te yaşayan Açıkgöz’ler Nâzım’la kardeşçesine bir yakınlık kurmuştu. Hayk ve Anjel Açıkgöz’ün aziz hatıralarına…

    Ülkesine dönmeyi bekleyen, sadece Nâzım Hikmet’in edebi mirası mı? Moskova’daki evinde bulunan eşyaları, özellikle çalışma odası, masasından perdesine kadar kendi ölümünden bu yana 55, karısı Vera Tulyakova Hikmet’in ölümünden 17 yıl geçmesine rağmen, Vera’nın kızı, Nâzım Hikmet’in “Anuşka”sı Anna Stepanova tarafından hâlâ titizlikle korunmaya çalışılmakta. Bunda Stepanova’nın kültür bilinci ve kişisel gayretinin yanısıra tanıdığı, oyunlar oynadığı, kendisine şiir yazan “Nâzım Amca”sına olan sevgisi, ve sanatına olan saygısının katkısı olsa gerek. Ancak bunların yeri artık Türkiye olmalıdır; hatta şairin hasta yatağında yazdığı bir şiire hürmetle “Anadolu’da bir köy…” belki…

    Bir yandan eserleri ve ömrüyle efsane olmuş bir büyük şair; bir yandan Nâzım Hikmet’e ait gözden geçirilmesi gereken, eksik ve yanlışlar barındıran bir külliyat; bir yandan sağlığında Rusça olarak yayımlandığı halde Türkçede yayınlanma kararı bile hâlâ verilmemiş eserler; diğer yandan müzeleşememiş, biraraya getirilememiş dağınık bir kültür mirası önümüzde durmaktadır…

    Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir “kültür mirası”dır. Kültür varlığı yalnızca tarihî yapılar, arkeolojik kalıntılar, doğal sitler ya da birkaç bin yıllık elyazmaları değildir. Bir kültür varlığı olarak Nâzım Hikmet de Bergama Sunağı, Troya Hazinesi, Boğazköy Tabletleri gibi ülkesinin yurtdışında kalmış yitik bir hazinesidir.

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.27.02

    SANATI VE HAYATIYLA GURUR KAYNAĞI

    Bir şair, bir insan bir kahraman…

    Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı profesörü Svetlana Uturgauri, 1925 doğumlu bir Rus biliminsanı. Çağdaş Türk edebiyatı ve yakın tarih üzerine yaptığı önemli çalışmaları ile tanınan Uturgauri, Nâzım Hikmet’i de tanımıştı. Kendisinin 1982’de yazdığı “Nâzım Hikmet’in Düzyazı Sanatı/Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanı” incelemesinden bir alıntı.

    SVETLANA UTURGAURI

    Uzun zamandır tanıdığı bir arkadaşına, yeni tanıştığı bir kişiye, karşısına rastgele çıkan birine ve sorular sormaya hazırlanan nöbetçi bir polise “dinle kardeşim!” diye hitap ederdi.

    Yaşamının sonuna kadar bütün halkların, bütün ülkelerin kardeş olacağı günün geleceğine sarsılmaz bir biçimde inandı ve billur gibi, melodik, yenilikçi şiirlerinde tutkuyla “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” isteğini dile getirdi.

    İçinde insanlara karşı tükenmeyen bir sevgi, ekmeğini şerefiyle kazanan herkese iyi şeyler sunma isteği hüküm sürüyordu. Yalınlığı, yumuşaklığı, nezaketi ve cazibesi, olağanüstü çelik gibi iradesiyle içiçeydi.

    Özgür ruhlu bir insandı: Düşündüğünü söyler, her türlü kötülüğe açıkça karşı çıkarak istediğini yazardı.

    Türk’tü ve büyük bir bağlılıkla seviyordu halkını; ama yanındayken başka bir halk hakkında da kötü tek bir söz söylenemezdi. Milliyetçiliği kesinlikle yadsıyordu. Yalandan, ihanetten, ikiyüzlülükten, cimrilikten ve diğer insan zayıflıklarından da nefret ederdi.

    Ülkesindeki cezaevlerinde uzun yıllarını geçirdi. Kitapları yasaktı. Şiirlerini okumak insanların özgürlüğüne maloluyordu. Çetin bir kaderi olan bu adam daha yaşarken efsaneleşmişti. Adı şiirlerinde, düzyazısında, tiyatro oyunlarında somutlaşan, tam anlamıyla gerçekten kahramanlıkla dolu biyografisinin romantizmini taşır.

    Onun adı Nâzım Hikmet…

    O, Fransız Louis Aragon, Şilili Pablo Neruda, Kübalı Nicolás Guillén, İspanyol Federico García Lorca, Çek Vitezslav Nezval ve Alman Bertolt Brecht’den oluşan yenilikçi şairler kuşağından, geçen yüzyılın sanatsal çehresini pek çok açıdan belirleyen bir kuşaktan gelmektedir.

    Nâzım Hikmet’in yapıtları dünyanın pek çok ülkesinde okunuyor. Bu yapıtlar Türkiye’ye 1965 yılında “geri döndüler”. Tamamen yasaklanmalarının üzerinden yaklaşık çeyrek yüzyıl geçtikten ve şairin ölümünden iki yıl sonra “geri döndüler”. Onları yazan kişinin ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için geri döndüler.

    (Rusçadan çeviri: Prof. Dr. E. Zeynep Günal).

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.27.52
    Moskova’da Türkologlarla Nâzım Hikmet Moskova Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkologlarla. Sol başta Ekber Babayef, Nâzım’ın sağında koluna girmiş olan Lev Sta.
  • Nâzım külliyatında eksik-gedik kabul edilemez

    Nâzım külliyatında eksik-gedik kabul edilemez

    Yayımlanan Nâzım Hikmet eserlerinin tam ve yanlışsız olduğu söylenemez. Şairin Türkiye’de ve SSCB’de dağınık geçen ömrü; Türkçe elyazmalarının çevirmenlerde kalmış, yitmiş olma ihtimali; sağlıklı ve güncellenmiş bir bibliyografyasının hâlâ yapılmamış olması; arşivlerin ve yayınların yeterince incelenmemesi bu durumun başlıca nedenleri. Orijinal belgelerin rehberliğinde çeşitli örnekler…

    Nâzım Hikmet’in 3 Haziran 1963’te ölümünden sonra SSCB Yazarlar Birliği’nin öncülük etmesiyle kurulan Nâzım Hikmet’in Edebî Mirası Komisyonu’nun 25 Haziran 1963 tarihli toplantısında alınan kararlardan biri, toplu eserlerinin Türkçe olarak Bulgaristan’da basımının sağlanmasıydı. Bu görevi şairin yakın dostu türkolog Ekber Babayev üstlendi. 1967-1972 arasında külliyat, toplam 4164 sayfa tutan 8 ciltte Sofya’da basıldı. Türkiye’de ise 1938’den beri yayımlanmayan yapıtları, 1965’te yeniden yayımlanmaya başladı.

    Cem Yayınevi sahibi Oğuz Akkan, Ekber Babayev ve Abidin Dino’nun yanısıra SSCB Yazarlar Birliği’nden Konstantin Simonov ile türkolog Vera Feonova’nın da yardımıyla bulunan bazı yapıtları, Nâzım’a yaraşır bir “Tüm Eserleri”nin tamamlanması dileğiyle Yayınlanmamış Eserler ismiyle 1977’de yayımlandı (Yayınlanmamış Eserler, Nâzım Hikmet, Cem Yayınevi, İstanbul, 1977).

    Cem Yayınevi henüz 1975’te Nâzım Hikmet’in şiirlerini  “Tüm Eserleri” adlandırması altında, editoryal açıklama ve karşılaştırmalarla yayımlamaya başlamıştı. Kitabı hazırlayanlardan Şerif Hulusi’nin ölümüyle yalnız kalan Asım Bezirci tüm çalışmayı üstlendi ve 1980’de son 8. ciltle şiirleri tamamlarken “Yine de şiirlerin son biçimlerinin, ancak Moskova’daki Nâzım Hikmet Arşivi’nde bulunan metinlerin yayımlanışından yahut incelenmesinden sonra kesinleşeceğini belirtmek isteriz” diyerek sonrası için önemli bir not düştü (Tüm Eserleri 8, Nâzım Hikmet, Haz. Asım Bezirci, Cem Yayınevi, İstanbul, 1980, s. 209)

    İlk kitap: Güneşi İçenlerin Türküsü

    Nâzım Hikmet şiirlerinden derlenmiş ilk kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde, Bakü’de 1928’de Türkçe olarak yayımlanmıştı.

    1987’de Nâzım Hikmet’in yapıtlarının yayın hakkını Adam Yayınları aldı. Memet Fuat’ın editör, Asım Bezirci’nin araştırmacı olarak birlikte çalışmasıyla, şairin tüm yapıtlarının, yazılarının, bazı mektuplarının 1990 yılında 29 ciltte tamamlandığı bildirildi.

    2001’de, şairin doğumunun 100. yıldönümüne doğru yayın haklarını alan Yapı Kredi Yayınları “yeniden gözden geçirilerek” yayımlandığını belirttiği külliyatı; şiirleri 8, oyunları ve yazıları 6’şar, romanlar ile masalları 3’er, hikâyeler ve çeviri hikâyeleri 3’er ciltte, toplam 25 kitaptan oluşacak şekilde piyasaya sundu. Son yıllarda Fatma, Ali ve Diğerleri oyunu, Hanene Huzur Dolsun, Sevdalı Bulut çizgi filmleri gibi günışığına çıkan bazı yapıtlarıyla birlikte yayınevinin Nâzım Hikmet’le ilgili yayımladığı kitapların sayısı şimdilik 50’yi aşmıştır.

    Tüm bu çabalara rağmen Nâzım Hikmet külliyatının eksiksiz ve yanlışsız olduğu söylenemez. Şairin Türkiye’de ve SSCB’de dağınık geçen ömrü, yurtdışında geçirdiği sürede Türkçe elyazmalarının çevirmenlerde kalmış, yitmiş olma olasılığı, sağlıklı ve güncellenmiş bir bibliyografyasının hâlâ yapılmamış olması, arşivlerin ve yayınların yeterince incelenmemesi hatta inceleme kaygısı duyulmaması, bu durumun başlıca nedenleridir. Bir başka etken de yayınevlerinin ve hedefi Nâzım Hikmet’in eserlerini doğru bir biçimde geleceğe aktarmak olan adını taşıyan kurumların gerekli çalışma, dikkat, özen ve titizliliği göstermemiş olmasıdır. Bu da yanlış ve eksiklerin sürmesine yol açmıştır. Hatta Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanında olduğu gibi, yanlışlıklar yıllarca çevirilere de yansımıştır. Bu farklılıkların dışında son zamanlarda bulunan şiirleri, oyunları, senaryoları ve yazılarını kapsayan, bazılarının varlığı elyazılarıyla, görsel kanıtlarıyla da bilinen yapıtları; mevcut kitaplar sanki “dokunulmaz” gibi külliyatın yeni baskılarında yer almamaktadır. Nâzım Hikmet’in varlığı bilinen yayımlanmamış oyunları, senaryoları, yazıları dışında külliyatında olmadığı saptanmış onlarca şiiri vardır. Külliyattaki eksik gediklere, yanlışlara birkaç örnek vermeye çalışacağız.

    Şairin edebî mirasını korumada, başta yayıncılar ve/veya adını taşıyan, amacı bir kültür mirası olan Nâzım Hikmet’i gelecek nesillere olabildiğince doğru aktarmak olan kurumlar hassas ve titiz davranmalıdır.

    Bir ve tek Nâzım Hikmet’imiz var!..

    Nâzım Hikmet, Znamya Stroitelya gazetesinde. Moskova, 15 Kasım 1961.

    Nâzım’ın 80 senedir yok sayılan şiiri

    17 Ocak 1938 akşamı bir grup polis, karısı Piraye Hanım, karısının iki çocuğu, üvey annesi Cavide Hanım ve kendi baba bir kardeşleriyle kaldığı Nişantaşı’ndaki evlerine; diğer bir grup da İpek Film Stüdyosu’na baskın yaparak Nâzım Hikmet’i aramışlardı. O sırada bir dergi çıkarmak isteyen halasının oğlu, yazar Celalettin Ezine’nin evinde olan Nâzım Hikmet, Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde yargılanmak üzere aynı gece tutuklanmıştı. Ertesi günü 3. sınıf bir yolcu vagonunda Ankara’ya sevkedilerek Ankara Hapishanesi’nde bir hücreye kapatıldığında neyle suçlandığını bile bilmiyordu.

    Nâzım Hikmet o akşamı yıllar sonra Moskova’da şöyle anlatacaktır:

    “…İri göğüslü, şık giyimli, gencecik hizmetçi kız ansızın gelip ‘Nâzım Bey, sizi istiyorlar’ dedi. Gittim, ne göreyim, tanıdık bir polis hafiyesi kapıda durmuyor mu? Adam evin kapısını hemen kapattı ve bana ‘Karakola kadar gideceğiz’ dedi. Yağmur yağıyordu. ‘Yağmurluğumu alayım’ dedim, bırakmadı. Kuzenim geldi, ‘Ne var?’ diye sordu. ‘İşim var’ dedim. Sokakta bir polis arabası bekliyordu. Zengin bir evde, zengin bir sofrayı, yarılanmış şarabımı öylece bıraktım. Askeri savcının talimatıyla beni hapishaneye götüreceklerini söylediler. Götürdüler. Tek başıma bir hücreye tıktılar… Nereye kaybolduğumu, ne şehirde, ne evde hiç kimse bilmiyordu…” (Nâzım’la 7 Yıl, Galina Kolesnikova, Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, Halkevleri, İstanbul 2006, s.14)

    Suçlamanın “askerleri askerî disipline karşı kışkırtmak” olduğunu öğrenince, böyle bir şey sözkonusu olmadığı için çok yakında salıverileceğini düşündü. Oysa ki hapislik hayatı Temmuz 1950’ye kadar, 12 yıldan fazla sürecekti! Ankara Hapishanesi’ndeyken mektup yazmasına, tutuklanmasından 10 gün sonra izin verildi. Bu süreçteki durumunu ve yaratıcılığını “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları”başlığı altında şiirleştirdi.

    Aşağıda sıralanan kaynaklarda bu başlık altında bulunan ve Nâzım Hikmet’in külliyatına dahil edilmeyen “Sana fevkalâde mühim bir fikir söyleyeyim” dizesiyle başlayan şiirini de Ankara Hapishanesi’ndeyken yazmış olmalı… Tam 80 sene evvel.

    ‘Fevkalade’ kitaplar… Nâzım Hikmet’in “Sana fevkalade mühim bir fikir söyliyeyim…” dizesiyle başlayan şiirinin yayımlandığı bazı kitaplar.

    Şiir, yazıldığı yıl olan 1938’de ve 1946’da, toplam iki kez yayımlanmış. Nâzım Hikmet de sağlığında SSCB ve İtalya’da yayımlanan bazı kitaplarında bu şiire “Hapisaneden Mektuplar”ana başlığı altında bizzat ve bilhassa yer vermiş. Şiir Türkiye’de de 1969 ve 2003 arasında Nâzım Hikmet’e dair bazı kitaplarda zaman zaman yayımlanmış. Ama nedense bu şiir, şairin Türkiye’deki kendi kitaplarına ısrarla alınmamış,  alınmamakta. 80 senedir adeta yok sayılmakta…

    Bu şiirle ilkin Rusça bir kitapta rastlaştım.

    Nâzım Hikmet’in kendisinin, 1921-1961 yılları arasını kapsayan şiirlerinden seçerek oluşturduğu, 1961’de Kırk Yıl başlığıyla SSCB’de (Rusça) yayımlanmış kitabını incelerken (Sorok Let, izbrannıestihi [Kırk Yıl, Seçilmiş Şiirler] “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” bölümündeki bir şiirin, Nâzım Hikmet, Hudojestvennaya Literatura Yayınevi, Moskova 1962, s. 249) Türkçesini son toplu baskılarında bulamamış, yaptığım anlamsal çevirisiyle soruşturduğum kişilerden de bilgi alamamıştım. Şiir bilinmiyordu.

    Nâzım Hikmet, yaklaşık 150 şiirinden oluşan ve 40 yıllık seçmelerini içeren bu kitabında, 1938’e tarihlenen şiirine,  “Hapisaneden Mektuplar”başlığı altında seçtiği 26 şiir içinde ikinci şiir olarak, “Senin Adını Kol Saatımın Kayışına Tırnağımla Kazıdım”ile “Bugün Pazar” şiirlerinin arasında yer vermiş. Bildiğimiz şiirlerden birinin Rusçaya çevrilirken bambaşka bir hale gelmiş olacağını bile düşünmeye başlamıştım ki, şiirin Türkçesini bir kaç yıl sonra, Ekber Babayev’in hazırladığı 1967 Sofya baskısında, başka bir araştırmam sırasında tesadüfen buldum (Bütün Eserleri, Cilt 2, Şiirler, Nâzım Hikmet, Haz. Ekber Babayev, Narodna Prosveta Yayınevi, Sofya 1967, s. 436-437).

    Şiir ulaşabildiğim kadarıyla ilk kez Behçet Kemal Çağlar, Orhan Burian ve Halûk Y. Şehsuvaroğlu’nun “tertip ettiği”, 1938’te yayımlanmış Mütarekeden Sonrakiler başlıklı kitapta yer almıştır (Yücel Kitapları, İstanbul 1938, s. 105. Kitabın kapağında 1939, iç kapakta ise 1938 tarihi yazılıdır). Kitap 1918-1938 arasını kapsayan bir şiir antolojisidir. 212 sayfalık kitapta 28 sayfa ayrılan Nâzım Hikmet kısaca şöyle anlatılır: “… Çarpık da olsa bir şeye inanmasıdır ki ona güzel ve tesirli şeyler yazmak imkânını veriyor. O, edebiyatımızın imanla haykıran şairlerinden biridir; ne çare ki imanı çarpık ve zararlıdır… Şair, aynı zamanda, bir zaviyeden görüşün insanı anlamaktaki noksanlığını duymıya başlamış görünüyor”.

    . Aynı antoloji 1946’da Orhan Burian tarafından bu kez Kurtuluştan Sonrakiler (Yücel Yayınevi, İstanbul, s. 102-103) başlığı altında yayımlanır.

    Zekeriya Sertel’in ilk baskısı 1969’da yapılan Mavi Gözlü Dev kitabında da bu şiiri görürüz (Mavi Gözlü Dev / Nâzım Hikmet ve Sanatı, Zekeriya Sertel, Ant Yayınları, 1969, s. 245).

    Aynı kitap 2016 Ağustosu’nda YKY ve Can Yayınları’nın ortaklaşa kitabı olarak yayımlanırken şiir nedense olduğu gibi çıkarılır, yayımlanmaz (Mavi Gözlü Dev, Zekeriya Sertel, Yapı Kredi Yayınları-Can Yayınları, İstanbul 2016).

    Aydın Aydemir, şairin kız kardeşi Samiye Yaltırım ve yakınlarındaki diğer kaynaklara dayanarak yazdığı, ilk 1970’de basılan Nâzım kitabında ve sonraki baskılarında aynı şiire yer vermiştir. Aydemir, şairin karısı Piraye Hanım’a yazdığı ve şairin annesi Celile Hanım’ın  evrakları arasında bulunduğunu belirttiği “Kol saatim bozuldu. Ben de mekanizmayı çıkardım. Çerçevenin içine sizin resimlerinizi koydum…” diye başlayan 24 Mayıs 1938 tarihli mektubunun Nâzım Hikmet’e “Senin adını / kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım” dizesiyle başlayan şiir dizisine kaynak olduğuna dikkati çeker. Sözkonusu yitik şiir, kitapta bu dizinin dördüncü şiiri olarak yer alır.

    Asım Bezirci araştırmasında, “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” ile ilgili olarak Orhan Burian’ın Kurtuluştan Sonrakiler adlı şiir antolojisinden ve Ekber Babayef’in hazırladığı Sofya baskılarından da söz eder.“Sana fevkalâde mühim bir fikir söyliyeyim”dizesiyle başlayan sözkonusu şiir her iki kitapta da olmasına karşın, Bezirci bu şiirden söz etmez; aynı dizideki bazı dizelerle ilgili olarak, Nâzım Hikmet’in daha sonra şiirini işleyerek bazı yerlerini attığını, değiştirdiğini ya da genişlettiğini belirtmekle yetinir (Tüm Eserleri 4, Nâzım Hikmet, Haz. Asım Bezirci, Cem Yayınevi İstanbul, 1976, s. 227).

    Kitaplığımdaki birkaç kitabı incelediğimde şiirin Nâzım Hikmet’in sağlığında SSCB’de Rusça basılan Şiirler ve Uzun Şiirler kitabında da (Stihi i Poemi-Nâzım Hikmet, Molodaya Gvardiya Yayınevi, Moskova 1957, s. 98, 99. Şiir Rusça başka yayınlarda da bulunmaktadır); 60 Şiir (Nâzım Hikmet, İzd. İnostrannoy Literaturı, Moskova 1958, s. 72) ve iki ciltlik İtalyanca çevirilerin Poesie cildinde (Nâzım Hikmet, Haz. Giovanni Crino, Editori Riuniti, Bologna, Kasım 1960, s. 252, 253) aynı dizideki diğer şiirlerle birlikte yer aldığını gördüm. Başka kitaplarda da yer verilmiş olması muhtemeldir.

    Orhan Burian’ın Kurtuluştan Sonrakiler kitabı 57 yıl sonra 2003 yılında YKY’de aynı başlıkla çıkarken, şiir önceki yeri ve haliyle aynen korunur (Kurtuluştan Sonrakiler, Haz. Orhan Burian, YKY, İstanbul, Mayıs 2003, s. 142) ama şairin külliyatına yine alınmaz.

    2013 Ekim’inde Bilkent Üniversitesi’ndeki Nâzım Hikmet Sempozyumu’nda sunduğum bildiriyle bu şiirin yanısıra Nâzım Hikmet’in “Henri  Marten’in Sesi” başlıklı şiirinin Rusçadan yapmaya çalıştığım çevirisini ilk kez günışığına çıkarırken külliyata dikkat çekileceğini, büyük şairimize dair eksik ve yanlışların giderilmeye başlanacağını ummuştum.

    Şiirin bu yıla kadar olan yayımlanma hikâyeleri kısaca böyle… (Şiir, Kemal Tahir’in o zamanlarki karısı Fatma İrfan’a yazdığı mektupları içeren kitapta da vardır: Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar, Sander Yayınları, 1979, s. 227. Mektuplar parça parça ve açıklamasız yayımlandığı için şiiri Kemal Tahir yazmış gibi bile anlaşılabilir).

    Şairin elyazısı Bu yıl başında yayımlanan Aşk ve Şiir Notları (1937- 1942) kitabındaki şiirlerin, Nazım Hikmet tarafından yazılan orijinal halleri (YKY, Ocak 2018).

    Bu yıl Ocak ayı ortasında Yapı Kredi Yayınları’nın, Nâzım Hikmet’in Pirayende Altınoğlu’nda kalan bazı defterlerini Nâzım’ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları (1937-1942) başlığıyla yayımlamasıyla şiirin elyazması ortaya çıktı. Yayının 7. cildi olan Zeyl’de “fazlalık” tanımlamasıyla yer alan bu şiirin (s. 78) şiir dizisinden “çıkarıldığı” ve “Nâzım Hikmet’in basılan şiirleri arasında bulunmayan bu şiirin yazarının belirsiz olduğu” vurgulanıyor (s.166).

    Başta da belirtildiği gibi bu şiir, Nâzım Hikmet’in bizzat yalnızca SSCB’de, İtalya’da (ve belki başka dillerde de) değil, kendi seçmeleri içinde, hatta şairliğinin 40 yılını içeren seçmeleri arasında da özellikle yer verdiği bir eseridir.

    Bu yıl başında yayımlanan Aşk ve Şiir Notları (1937- 1942) kitabındaki şiirlerin, Nazım Hikmet tarafından yazılan orijinal halleri (YKY, Ocak 2018).

    Şairin çeşitli dillerde yayımlanan ilk kitaplarından sayfalar…

    Şairin çeşitli dillerde yayımlanan ilk kitaplarından sayfalar…
    Şairin çeşitli dillerde yayımlanan ilk kitaplarından sayfalar…

    Tek başına bu şiirin hikayesi bile Nâzım Hikmet külliyatının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğinin önemli bir kanıtıdır.

    (Yayımlar arasındaki en büyük farklardan biri “girer gibi ılık / rahat / ışıltılı bir suya” dizelerindedir. 1946 ve 2013 Orhan Burian baskılarında “girer gibi ışık / rahat / ışıltılı bir suya”, Ekber Babayev’in Sofya baskısında “girer gibi ılık / rahat bir suya”, Aydın Aydemir’in kitabında ise “girer gibi rahat, / ılık bir suya” dır. Rusça baskı dahil yayımlanan kitaplarda, “Kapımın sürgüsünü açıp / duvarlarımı yıkan uykuyu” olarak yer alan dizeler, elyazısında “duvarlarımı yıkıp / kapımın sürgüsünü açan uykuyu” olarak görülmektedir. Burada, Nâzım Hikmet’in sağlığında olması nedeniyle, Mütarekeden Sonrakiler’de yayımlandığı hali esas alınmıştır.)

    “Sana fevkalâde mühim
    bir fikir söyliyeyim:
    Yerine göre değişiyor insanın huyu.
    Ben burda dehşetli seviyorum
    Kapımın sürgüsünü açıp
    duvarlarımı yıkan uykuyu.
    Sanki bir dost elinin itişiyle
    -hani o beylik benzetişiyle-
    Girer gibi ılık,
    rahat,
    ışıltılı bir suya
    bırakıyorum kendimi uykuya.
    Rüyalarım mükemmel:
    Hep dışardayım.
    Kâinat güneşli, kâinat güzel.
    Rüyalarımda daha bir kerre bile hapis olmadım
    bir kerre bile bir dağdan
                              yuvarlanmadım uçuruma.
    “Uyanışların korkunç oluyor ama”
    diyeceksin.
    Hayır karıcığım
    Rüyanın payını rüyaya verecek kadar
                                                    cesaretim var.”

    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim‘de “Tekrarlılık

    Nâzım Hikmet önceleri Romantika adını verdiği son romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’de otobiyografik anılar yüklediği iki kahramanından biri olan Ahmet’e şunları söyletir:

    “Bütün bu düşündüklerim, biliyorum, bütün bunlar romantika. Kaç yıldır ömrüm romantika. Kerim’inki de, daha tanımadığım, ama tanıyacak olduğum bir yığın insanınki de, Suphi’ninki de, Petrosya’nınki de, Marusa’nın, Anuşka’nınki de romantika. Kim bilir, belki çok eziyetli, belki de kanlı, ama dört nala koşan atının üstündeki Kızıl Çetecinin romantikası. Atlı nereye koşuyor? Çoğu kere ölüme. Ama  yaşamak için, daha güzel, daha haklı, daha dolgun, daha derin yaşamak için” (Nâzım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, YKY, İstanbul Aralık 2017, s.157)

    Romanına son halini verdikten sonra da bir kağıdın sol alt köşesine deniz dalgası ve bir güneş deseni çizip, sayfanın üst kısmına el yazısıyla “Yaşamak güzel şey be kardeşim” yazarak romanının adını değiştirir ve adeta kapağını da tasarlar (Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra karısı Vera Tulyakova Hikmet bu taslağı, eserin diğer elyazmalarıyla birlikte Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ne vermiştir. RGALİ, 2250-1-71-I., M. Melih Güneş e-arşivi).

    Romanın son sayfası

    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son sayfası. Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat arşivlerinde son elyazılı düzeltmelerin bulunduğu müsveddenin son yaprağında, “Komunistim” kelimesi açıkça görülüyor.

    Romanla ilgili ilk çalışmalarını, yazdığı bir mektupta Münevver Andaç’la paylaşır:

    “Canım efendim,

    Moskovaya döndüm. 10 gün yattım. Yüreğim durup dururken kahbelik etmeğe kalkıştı. Ama 10 günlük tedaviden sonra şimdi yine yoluna girdi. Berline yolladığın bir mektubu burda aldım. Çalışıyorum romana. 925 yılları, İzmir ve Moskova. Bilmem sana anlatmış mıydım, o tarihlerde İzmirde başımdan bir kuduz köpek meselesi geçmişti. Bir yandan da o devir İstiklâl Mahkemesi arıyordu beni. Sonra Moskovadaki talebelik filân işte bu fonda bir roman. Fena olmuyor” (Mektup, Aydın Aydemir arşivinde korunmaktadır).

    Roman ilkin Nâzım Hikmet’in sağlığında ve Rusçaya tercümesinde bizzat birlikte çalıştığı Lev Starostov’un çevirisiyle SSCB’de 1963 Ekim’inde 700 000 tirajla yayımlanır (Nâzım Hikmet, Romantika, Çev. Lev Starostov, Roman Gazeta, sayı 19 (295), 1963. Nâzım Hikmet’in sağlığında gazetelerde bazı bölümleri tefrika edilmiştir). Yazarın ölümünden sonra Fransızcaya çevirisi Münevver Andaç’a önerilir. Andaç, Abidin Dino’ya Varşova’dan gönderdiği 21 Haziran 1963 tarihli mektubunda, henüz okumadığı romanın içerik ve niteliğini bilmediği için, çevirdikten sonra kendilerinin beğenme durumuna göre yayına Louis Aragon’la birlikte karar verilmesinin uygun olacağını yazar. Andaç’ın çevirisi Les Romantiques (Romantikler) adıyla 1964 yılında Fransa’da yayımlanır (Nâzım Hikmet, Les Romantiques, Çev. Münevver Andaç, les editeurs français réunis, Paris, 1964).

    Yani elimizde, romanla ilgili güvenilebilecek başta Rusça olmak üzere iki çeviri ve üç elyazması var. Elyazılı müsveddelerden biri Anjel Açıkgöz’ün ölmeden 11 ay önce bana bağışladığı, Nâzım Hikmet’in kendisine dikte ettirdiği ilk müsveddelerden. Nâzım Hikmet bu müsveddede, romanın sonundaki “Konuklarım” başlığı altına kendini de ismen romana dahil etmiş:

    “Ben, Nâzım Hikmet, bu kitaba Ahmedin, İsmailin, Ziyanın, Anuşkanın, Nerimanın, Sagamanyanın istekleriyle 1960da başladım. Ayını hatırlamıyorum. (Kerim öldü. Timarhanede de değil. İyileşip çıktı ordan. Veremden öldü 1950nin mayısında). Yirmi, yirmi beş yaprak kadar yazdım. Bıraktım. Yürümedi.

    Ahmedin, İsmailin, Ziyanın, Anuşkanın, Nerimanın yakamı bırakmıyan ısrarlarıyla işe, 1962nin 8 Ağustosunda yeniden koyuldum. Aynı ayın 26sında bitirdim kitabı…”

    Yazarın el yazısıyla düzeltmelerinin olduğu son daktilo edilmiş sayfalarda ve basılı romanda ise Nâzım Hikmet ismi yer almasa da“Konuklarım” bölümünün yazarın ağzından olduğu anlaşılmaktadır.

    Romanın bitişi basılı kitapta şöyledir:

    “Marusa’yla Anuşka’ya şiiri Rusçaya çevirdim.

    İsmail cıgarasını, cıgaramdan yaktı:
    -İyi yazmışsın, iyi, dedi. Sonra ayağa kalktı, pencereyi açtı, güneş girdi odaya.
    Anuşka’nın ak, uzunca parmaklı, tombul avucunda Ahmet’in eli.
    Neriman kalınca sesiyle tekrarladı kocasının sözünü:
    -Yaşamak güzel şey be kardeşim.
    Konuklarım kocalmamış. Onları son görüşümde kaç yaşında bırakmışsam o yaştalar, ama ben altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem…”
    Oysa çevirilerde ve düzeltmeleri Nâzım Hikmet tarafından elyazısıyla yapılmış son müsveddede, bu son bölüm (sayfalardaki yazım biçimi ve hataları korunarak) şöyledir:

    Marusayla Anuşkaya şiiri rusçaya çevirdim.

    İsmail cıgarasını, cıgaramdan yaktı:
    -İyi yazmışın, iyi, sonradedi , sonra ayağa kalktı, pencereyiperdeyi açtı, güneş girdi odaya: İsmail
    -Yaşamak güzel şey be kardeşim, dedi .
    Anuşkanın ak, uzunca parmaklı, tombul avucunda Ahmedim eli.
    Neriman kalınca sesiyle tekrarladı kocasının sözünü:
    -Yaşamak güzel şey be kardeşim .
    Konuklarım kocalmamış. Onları son görüşümde kaç yaşındaysalar bırakmışsam o yaştalar, ama ben altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem….”

    “Tekrardaki mucize”yi (Sebastian Bah’ın 1 Numaralı Dominör Konçertosu, Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, YKY, İstanbul, 2017, s.1629) seven Nâzım Hikmet, romanına adını veren cümleyi tekrarlatır: “Yaşamak güzel şey be kardeşim”diye diye. Ancak Türkiye’de ilk yayımlandığı (Nâzım Hikmet, Yaşamak güzel şey be kardeşim, Gün Yayınları, İstanbul, 1967) yıl olan 1967’den beridir onca yayınevi daha önce nerede tekrarlanmış bu cümle diye kaygılanmamış ya da dikkat etmemiş. Roman Türkiye’de ilk çıkarken muhtemelen “Yaşamak Güzel Şeydir Kardeşim” başlıklı 1964 Sofya baskısı olduğu gibi yayımlanmış olsa gerek ki, romana adını veren cümle de yarım asırdan fazladır bugüne kadar Sofya baskısındaki gibi hep eksik kalmış. 2017 Aralık’ta bir kurulca gözden geçirilerek yapıldığı duyurulan son baskısında da elyazmalarına ve yazarın sağlığında yapılmış çevirilere itibar edilmeye gerek görülmemiş. Yine Sofya baskısı dikkate alındığı için bir şiirinde “Tekrardaki mucize gülüm / tekrarın tekrarsızlığı” diyen yazarına rağmen “tekrarsızlığın tekrarı” sürmüş.

    Üstelik romanda İsmail, “pencereyi” değil “perdeyi” açmıştır güneş girsin diye. Öyle ya, pencereyi açsa hava girerdi içeriye. Starostov’un Rusça çevirisinde de, İsmail pencereyi değil, “pencerenin perdesini” açar. Yazar kitaptaki gibi “… kaç yaşında bırakmışsam o yaştalar” değil, elyazmasında “kaç yaşındaysalar o yaştalar” demiştir. Belli ki yazar, konuklarını “bırakmamıştır”. Nâzım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i eleştirmesi için bir müsvedde gönderdiği Fahri Erdinç’e “eleştiri dinlerim, ama virgülümü vermem” dediğini hatırlamanın tam sırası sanki… (M. Melih Güneş, “Leipzig’te Bir Akşam Yemeğinde Fahri Erdinç’in Nâzım’a Sataşması”, Sözcükler Dergisi, sayı 68 (Temmuz-Ağustos 2017), s. 16.)

    Müsveddelerdeki düzeltme yaptığı sayfaların üstüne yazdığı “dikkat”in eski Türkçe olması ayrıca dikkate değerdir.

    Yazım kuralı olarak; Nâzım Hikmet’in basılı tüm kitaplarında iki nokta üst üste işareti ile önceki sözcüğün arasında ille de bir boşluk vardır. Nâzım Hikmet’in basılı kitaplarında nedense bu ayrıcalık yalnızca iki nokta üst üste işaretinedir. Nâzım’ın yazımı dikkate alınıyorsa bu boşluk; nokta, virgül gibi bütün noktalama işaretlerinin öncesinde de olmalı.

    Gelelim Nâzım Hikmet’in romanda Rusçaya çevirdiğini söylediği şiirine. Bilindiği gibi şiir “emekçi” olmakla “komünist” olmak birbirine ne kadar ve kimlerce denk görüldüyse, Aralık ayındaki son baskıya kadar yarım asırdır “komünistim” yerine “emekçiyim” diye yayımlandı. Romanın müsveddeleri ve elyazmaları dışında, şairin tamamen kendi elyazısıyla ise 1962 yılına ait Kiril alfabesi bir telefon fihristinin son sayfalarında (M. Melih Güneş e-Arşivi, VTH Bölümü) bulunan şiir “Komünistim” değil, “Komunistim” dizesiyle başlamaktadır. Eserin tek başına şiir olarak da şairin “Bütün Şiirleri”ne girmesi gerekir:

    “Komünistim” yerine “emekçiyim” yazıldı Nâzım Hikmet’in kendi elyazısıyla bir telefon defterine yazdığı, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının sonunda yer verdiği şiiri. Bu şiirdeki “komünistim” kelimesi, geçen yıl sonuna kadar tüm kitaplarında “emekçiyim” olarak yayımlandı ve çevirileri de buna göre yapıldı.

    “Komunistim,
    Sevdayım tepeden tırnağa,
    sevda: görmek, düşünmek, anlamak,
    sevda: Doğan çocuk, yürüyen aydınlık,
    sevda: salıncak kurmak yıldızlara,
    sevda: Dökmek çeliği kanter içinde,
    Komunistim,
    sevdayım tepeden tırnağa…”

    Romanla ilgili olarak 50 yıldan fazladır süregiden yanlış, eksiklik ya da farklılıkların yalnızca birkaçına “arşiv belgelerinin ışığında dikkat çekmek” amacını taşıyan bu yazı, bir edebiyat ya da kitap incelemesi değildir. İhmalkarlık sürdükçe, belgeler kişilerde kaldıkça ya da ortaya çıkmadıkça, üstelik bilinenler incelenmedikçe; sağlıklı ve doğru bir Nâzım Hikmet külliyatı mahrumiyeti de sürecektir.

    Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam, neden yok?

    Bundan 11 yıl önce YKY tarafından bir kitap yayımlandı: Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam (Nâzım Hikmet’in Azerbaycan’daki İzleri ‘1921-1963′, Aslan Kavlak, İstanbul, Ekim 2007). Kitap iki yıl içinde bir baskı daha yaptı. Aslan Kavlak’ın Bakü’de yaşadığı dönemde toparladığı, konusunda oldukça önemli belge ve bilgileri içeren bir kitap bu. Nâzım Hikmet’in 11 Ekim 1957’de yazdığı belirtilen şiir kitaba da adını vermiş. Kaynak olarak kitapta, 16 Ekim 1957 tarihli Komünist (Azerice) ve Bakinski Raboçi (Rusça) gazeteleri gösterilir (Aslan Kavlak’la görüşme – 06.05.2018).

    Şiirin resmedilişinden yani dize dizilişinden kuşkuya düşüp araştırınca, külliyatta ve başka bir kitapta olmadığını gördüm. Şiir Nâzım Hikmet’in aynı yayınevindeki kitaplarına da alınmamış. Herhangi bir dipnot bilgisi verilmeden Azerice’den Türkçeye kitabın yazarı tarafından çevrilerek aşağıdaki haliyle kitaba alınmış:

    “Moskova’dan yola çıktım bu akşam, 
    Vagonumun kapıları aynalı. 
    Bakü’ye gidiyorum, ay balam, 
    Bakü Aslı, ben Kerem. 
    Bakü gençliğim demek: 
    Dost eline emanet ettiğim yürek, 
    İliç’in bulağından içtiğim su, 
    Kardeş sofrasında kestiğim ekmek. 
    Damda yârin yüzünde yıldızların uykusu; 
    Bakü gençliğim demek. 
    Bakü’ye gidiyorum, ay balam, 
    Bakü Aslı, ben Kerem.”

    Vera ve ‘Avuçlarından Akamayan Aydınlık’

    Nâzım Hikmet ile Vera Tulyakova, balayı niteliğindeki Kislovodsk seyahatinden dönmüş, Moskova’daki evde yaşıyorlardır artık. O aylarda yazdığı şiirlerden “Vera’nın Uykudan Uyanışı” adlı şiirindeki eksik dizeyi Nâzım Hikmet’in evindeki çalışmalarım sırasında farketmiştim ve bu konu 2010’da kitap-lık dergisinde ayrıca yayımlanmıştı (sayı 141, s. 10). Nâzım Hikmet bu şiiri iki pelür kağıdına yazmış. Basılı kitaplara geçmeyen dize de ilk sayfanın en altında kalmış. Muhtemelen kaynak olarak alınan kopyalarda bu alt satır çıkmamıştır. Şiirde çok belirgin olan sinematografik anlatım, sözkonusu “aktı avuçlarından senin”dizesiyle adeta bağlanıp tamamlanmaktadır.

    Şiirin ilgili dizeleri külliyatta şöyledir:

    “…evin içinde dışında uyandı aydınlık
    doldu saçlarına senin
    dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.”
    Elyazmasında ve şairin kendi sesinden kayıtta ise şöyledir:
    “…evin içinde dışında uyandı aydınlık
    doldu saçlarına senin
    dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.”

    Yeni Şiirler adıyla Moskova’da 1961’de Rusça basılan kitapta da (Novie Stihi [Yeni Şiirler],Nâzım Hikmet, Sovyetskiy Pisatel Yayınevi, Moskova, Kasım 1961, s.67) bulunan bu dizenin farkında olan Asım Bezirci, şiire son halini verirken bu dizeye yer vermez (Tüm Eserleri 5 / Şiirler 5/ Rubailer, Yeni Şiirler, Nâzım Hikmet, Haz. Asım Bezirci, Cem Yayınevi, İstanbul, Haziran 1976, s.319). Hem 2010’da kitaplık dergisinde hem de 2011’de Büyük İnsanlık (Kendi Sesinden Şiirler, Nâzım Hikmet, YKY-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ocak 2011, s.44 – CD ses kaydı sırası: 36) kitabında şairin kendi sesinden de yayımlanmasına rağmen hâlâ Bütün Şiirleri’nde (Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, Ocak 2017, s.1731) bu eksiklik giderilmemiştir. Nâzım Hikmet’in halihazırda yayımlanmış bulunan eserlerinde adeta bir dokunulmazlık vardır sanki; Memet Fuat dokunulmazlığı!.. Ve işte şiirin tamamı:

    “Bu da senin için yazıldı Vera”

    ”Vera’nın Uykudan Uyanışı” şiirinin Vera Tulyokava Hikmet Arşivi’nde korunan orjinali ve Nâzım Hikmet’in elyazısıyla yanına aldığı not.

    Vera’nın Uykudan Uyanışı

    İskemleler ayakta uyuyor
    masa da öyle
    serilmiş yatıyor sırtüstü kilim
    yummuş nakışlarını
    ayna uyuyor
    pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
    uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
    karşı damda bacalar uyuyor
    kaldırımda akasyalar da öyle
    bulut uyuyor
    göğsünde yıldızıyla
    evin içinde dışında uykuda aydınlık
    uyandın gülüm
    iskemleler uyandı
    köşeden köşeye koşuştular
    masa da öyle
    doğrulup oturdu kilim
    nakışları açıldı katmer katmer
    ayna seher vakti gölü gibi uyandı
    açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
    uyandı balkon
    toparladı bacaklarını boşluktan
    tüttü karşı damda bacalar
    kaldırımda akasyalar ötüştü
    bulut uyandı
    attı göğsündeki yıldızı odamıza
    evin içinde dışında uyandı aydınlık
    doldu saçlarına senin
    aktı avuçlarından senin
    dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.

    Mayıs 1960, Moskova

    ‘Paris’in Damlarını Aşamayan’ dizeler

    Nâzım Hikmet 1962’yi 1963’e bağlayan yılbaşı gecesini geçirmek üzere karısı Vera Tulyakova ile birlikte Paris’tedir. Eski dostları Abidin ve Güzin Dino’larla buluşmuş; Yaşar Kemal, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cihat Burak, Avni Arbaş, Hıfzı Topuz gibi pek çok kişiyle görüşmüştür. Coşku içindedir.

    Kendilerinden önce ressam Max Ernst’in yaşadığı, Nâzım Hikmet’in “ölümsüz dostlukların gemisi” olarak tanımlayacağı bir çatı katında yaşayan Dino’lar, Nâzım Hikmet ve karısı Vera Tulyakova’yı hiç değilse bir akşam evlerinde ağırlamak isterler. Ancak onca merdiveni çıkması sağlığı nedeniyle sakıncalı olan Nâzım’ı merdivenlerde “eyleme-dinlendirme” görevi Yaşar Kemal’e verilir. Yaşar Kemal, basamakların ardı sıra her sahanlıkta, durduklarını hissettirmeden Nâzım’a hikâyeler anlatacak, lafa tutacaktır… Evde bekleyen sofra, Şakir Eczacıbaşı’nın İstanbul’dan gönderdiği midye dolması, yaprak sarması, pastırmayla donatılmıştır. Nâzım, cebinde taşıdığı 1962 yılının telefon defterinin son sayfasına, yılın son gününde (belki de son saatlerinde) aşağıdaki şiiri yazar:

    Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve Vera Tulyakova Paris’te, 1961.

    “Sen-Mişel rıhtımında beşinci kattan çıkar yola
    Yüzer bacaların üstünde
    Dino’ların tavan arası
    burası ölümsüz dostlukların gemisi
    tuvallerde Antip denizi cıvıl cıvıl
    ve sofrada midye dolması İstanbul’umdan
    ve duvarda Ah’ın iki gözü iki çeşme
    ve Güzin ablam zeytin dalıdır
    Verusam püsküllü mısır
    Abidin dümeni güneydoğuya kıvır
    Aşalım Paris damlarını
    Varalım Emirgâna”.

    31/XII/1962 Paris

    Nâzım Hikmet bu şiiri yazdıktan beş ay sonra vefat edecektir.

    Şiirse basılı kitaplarına, 1 günlük farklı bir tarihle ve “Sen-Mişel” yerine “Saint Michel”, “Antip” yerine “Antibes” gibi terbiye edilmiş/yeni yazım kuralına uydurulmuş bir yazma biçimiyle aktarıldığı gibi, her nasılsa sondan ikinci dizesi “Aşalım Paris damlarını” olmaksızın, eksik geçer. Bu da şiirin sinematografisinde zayıflığa, aceleye getirilmişliğe yol açar. Halbuki Güzin Dino’yla yapılan bir röportajda da bu şiir “Aşalım Paris damlarını” dizesiyle aktarılmaktadır. Bu dize olmayınca Abidin Dino dümeni kıvırınca Seine Nehri’nden geçip (Manş üzerinden!) Boğaz’a varacakları bile anlaşılabilir. Oysa şair belli ki Emirgân’a Paris damlarını aşarak, uçarak varmak istemektedir.

    Kaybolan dize Nâzım Hikmet’in “Sen Mişel rıhtımında beşinci kattan çıkar yola…” dizesiyle başlayan şiirinin, Vera Tulyakova arşivinde bulunan bir cep defterindeki orijinali. Yayımlanmayan “Aşalım Paris damlarını” dizesi açıkça görünüyor.

    “Martılara Rastlamadım” şiiri nasıl kayboldu?

    Nâzım Hikmet’in Vera Tulyakova’ya Stockholm’den gönderdiği “Martılara rastlamadım” dizesiyle başlayan bir şiiri, ilk kez 30 yıl önce Nâzım’la Söyleşi (Vera Tulyakova Hikmet, çev. Ataol Behramoğlu, Cem Yayınları, İstanbul, 1988, s. 273) kitabında Rusçasından çeviri olarak yayımlanmıştı. Şiirin orijinali Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde yaptığım çalışmalar sırasında bulundu ve şairin Türkçesiyle ilk kez Vera Tulyakova Hikmet’in Bahtiyar Ol Nâzım kitabında yayımlandı (Çev. Hülya Arslan, YKY, İstanbul, Şubat 2008, s. 135). Bu Şehir Güzelse Senin Yüzünden kitabında da yayımlanan şiir, nedense 10 yıldır külliyata girmemiştir:

    ‘Martılara rastlamadım…’ Nâzım Hikmet’in “Martılara rastlamadım…” dizesiyle başlayan şiiri, Vera Tulyakova’ya Stockholm’den gönderdiği bir kartpostalın arkasına yazılmıştı. Şiirin Türkçe orijinali ilk defa 2008 Ocak ayında Tulyakova’nın Bahtiyar Ol Nazım kitabında yayımlanmıştı. Nedense 10 yıldır Nâzım külliyatına girmemiştir. Kartpostalın arkası

    “Martılara rastlamadım
    balıklar kovalamadı dümen suyunu
    ve üç gün üç gece
    bulutların önünden
    ağır bir keder gibi akıp geçti Baltık denizi
    ve ben ordaydım yine sensiz
    ve içimde seni yitirmenin korkusu
    dönüp bulamamak seni
    seni ve şehri bulamamak yerinde
    seni, şehri ve dünyamızı.”

    8 Mayıs 1959, Stockholm

    Ön yüzü

    Külliyata girmeyen ‘Anuşka’ şiiri

    Nâzım Hikmet’in, karısı Vera Tulyakova’nın kızı Anna Stepanova’ya 9. yaşı için yazdığı ve “Bitirdin dokuzunu Anuşka”dizesiyle başlayan şiiri, ilk kez yaklaşık 30 yıl önce Nâzım’la Söyleşi kitabında Rusçasından çeviri olarak yayımlanmıştı (Vera Tulyakova Hikmet, Çev. Ataol Behramoğlu, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989, s. 172).

    Bu şiirin Türkçesi de Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde yaptığım çalışmalar sırasında bulundu ve ilk kez Vera Tulyakova Hikmet’in Bahtiyar Ol Nâzım kitabında yayımlandı. Bu şiir de en az 10 yıldır külliyata girmeyi bekliyor.

    “Bitirdin dokuzunu Anuşka
    sanırsam oldukça değişecek
                   yüzün gözün
                              boyun bosun
                                        aklın fikrin
                                            doksanını bitirdiğinde.
    Bitirdin dokuzunu Anuşka
    değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek
                                            doksanını bitirdiğinde”

    12/XI/1961, Moskova

    “Bitirdin dokuzunu Anuşka”

    Şairin, Vera Tulyakova’nın kızı Anna Stepanova’ya yazdığı “Bitirdin dokuzunu Anuşka” dizesiyle başlayan şiirinin orijinal elyazması.

  • Şair’in odası: Başlı başına bir sanat eseri

    Şair’in odası: Başlı başına bir sanat eseri

    Evi eser kılan dost armağanı usta işi resimler, küçük heykeller, objeler değil; hepsiyle birlikte oluşan yaşanmışlık ve sürgitlik. Nâzım Hikmet’in odası da bir sanat eseri ve kültür mirası olarak Türkiye’ye getirilmeli; korunup sergileneceği mekânın bir ‘Nâzım Hikmet Merkezi’ne dönüştürülmesi sağlanmalı.

    Nâzım Hikmet’in Türkiye’den ayrıldıktan sonra Moskova’da yaşayıp öldüğü evi; vefatının üzerinden 55, Vera Tulyakova’nın ölümünden bu yana 17 yıl geçmesine rağmen, özellikle eserlerini yarattığı “çalışma odası” perdesi dahil, hemen herşeyiyle hâlâ büyük ölçüde korunmaktadır. Şairin kullandığı daktilolar, radyosu, mektup açacakları, halk işi biblolar, şiirlerine konu olan objeler ve elbette çalışma masası da… Sağlığında dünyanın çeşitli ülkelerinde, çeşitli dillerde yayımlanmış ve bibliyografyasında bile olmayan pek çok kitabı ile zaman içinde Vera Tulyakova’ya armağan edilmiş Nâzım Hikmet kitapları da bu odada yerli yerindedirler.

    O güne değin gezip gördüğüm ev-müzelerden daha farklı bir ayardaydı Nâzım’ımızın evi; yaşamaktaydı ve gerçekti. Örneğin Puşkin ve Dostoyevski evlerinde onların kullanmadığı eşyaları “döneme uygun” olduğu için dekorasyon ögesi olarak yerleştirebiliyorlardı. Bu müze evde ise her şey gerçekti; Nâzım Hikmet’in eli değmese de gözü muhakkak değmişti:

    Nâzım Hikmet’in çalışma odası ve daktiloları.

    “Vera Tulyakova’yı ziyaretlerimde huzurlu bir seremoninin içinde hissederdim kendimi. Başlarda bunu ‘Nâzım Hikmet’in evinde’ oluşuma verirdim. Oysa şimdi düşündüğümde biliyorum ki, memleketinden kaçmak zorunda kalmış büyük bir şairin evinde olmaktan daha farklı bir durum sözkonusuydu. Şairliği ve etkisi büyüktü, tartışılmazdı. Ama esas ömrü, olumsuz giden her şeye karşın ilmek ilmek umutlu dokuduğu, kendisini yarattığı ömrü başlı başına bir sanat eseriydi. Yaşayıp öldüğü ev de bu büyük eserin içindeki eserlerden biriydi ve tek başına bir enstalasyondu. Evi eser kılan dost armağanı usta işi resimler, küçük heykeller, objeler değil; hepsiyle birlikte oluşan yaşanmışlık ve sürgitlikti.

    Vera Tulyakova’nın kendinin de dahil olduğu, devam eden bir ömrün içine giriyorduk eve girmekle.

    Ve o ömür, başlı başına bir başyapıttı.

    (Nâzım Diye Diye, M. Melih Güneş; (Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında, Haz. Arif Keskiner-M. Melih Güneş, Mitos-Boyut Yayınevi, Ocak 2016).

    ‘Şair’in odası’, dağınık yaşamak zorunda kalmış Nâzım Hikmet’in olduğu gibi kalabilmiş, korunmuş yegâne mekanıdır. Nâzım Hikmet’le ilgili olarak, Moskova’daki arşivin benzeri daha geniş kapsamlı bir merkez İstanbul’da rahatlıkla oluşturulabilir. Odanın bir sanat eseri ve kültür mirası olduğu kabul edilerek Türkiye’ye getirilmesi ve korunup sergileneceği mekânın bir ‘Nâzım Hikmet Merkezi’ne dönüştürülmesi sağlanmalıdır.

    Nâzım Hikmet’in daktiloları.