Yazar: Mehmet Şenol

  • Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?

    Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?


    istanbul’da beş yıl süren işgal dönemi (13 kasım 1918-6 ekim 1923), paradoksal bir şekilde henüz emekleme döneminde olan futbolun büyümesine ve halkın spora ilgisinin artmasına neden oldu. bunun esas nedeni ise işgal günlerinde şehrin merkezinde, beyoğlu’nda yepyeni bir futbol stadının ortaya çıkmasıydı. yaklaşık 20 yıl boyunca türkiye’de futbola damgasını vuran taksim stadı’nın ortaya çıkma süreci, yakından bakıldığında, bu dönemde işgalci güçler ile şehrin futbol dünyası arasındaki karmaşık ilişkilerin de ortaya çıktığı bir örnek olay olmuştur.

    İstanbul’da işgalin başladığı Kasım 1918’de derme çatma da olsa bir stat vardı. On yıl önce Moda’da oturan İngilizler, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla güçlenen İttihat ve Terakki’nin güçlü isimleriyle Union Club şirketini kurmuştu. Bedava maç seyredilen Kadıköy’deki Papazın Çayırı’nı önce ahşap perdelerle çevirmiş, ardından içinde locası bile olan ahşap bir tribün inşa ederek tıpkı İngiltere’deki gibi biletle girilebilen bir stat hâline getirmişlerdi. 

    Şirketin adını taşıyan Union Club Stadı’nın yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngilizlerin şehri terk etmek zorunda kalmasıyla tamamen İttihatçıların eline geçti. Adı da İttihat Sahasıoldu. 

    Kisla_1) kışla ve talmhane
    1806’da inşa edilen Topçu Kışlası, anıtsal giriş kapılarıyla Osmanlı ordusunun modernleşmesinin simgelerindendi. 1913’te zor günler yaşayan hükümet tarafından yanındaki talim alanıyla birlikte Fransızlara satılmıştı.

    İşgal başladığında bu saha bir süre İngiliz askerler tarafından kullanılmış, daha sonra da bakımsız hâliyle âdeta terk edilmişti. Ancak binlerce işgalci askerin bir sosyal etkinlik olarak kendi aralarında ve hatta şehrin diğer kulüpleriyle futbol oynayabilmesi için özellikle Avrupa Yakası’nda sahaya ihtiyaç olduğu açıktı. İşgal kuvvetleri kumandanları futbolu şehir halkıyla iyi ilişkiler kurmak ve sempati toplamak için de kullanmak istiyordu. Bu da Beyoğlu’ndaki boş ve açık alan olan Topçu Kışlası’nın, Avrupa Yakası’nın ilk stadyumuna dönüşmesinin yolunu açtı. 

    Deniz Gören Lüks Apartmanlar
    Aslında Topçu Kışlası ve karşısındaki talim yeri bir şirkete aitti. Ortaklarının çoğunluğu yabancılardan oluşan Ticaret ve Ziraat Sanayi Şirket-i Osmaniyesi, 1913’te yapılan bir sözleşmeyle 400.000 lira ödeyerek tüm bölgeyi almıştı. Hazırladıkları projeye göre kışla yıkılacak, yerine “deniz gören lüks apartmanlar” yapılacaktı. Ancak savaş ve devleti yönetenlerin aralarındaki bitmek bilmeyen paylaşım kavgası, projenin hayata geçmesine engel olmuştu. İşgal başladığında ne kışla yıkılabilmiş ne de apartmanların yapımına başlanabilmişti. Şirket, Malta kökenli bir Rum olan, Galatasaray Sultanisi’nin eski etüt muallimlerinden Joseph Borg’u kışlanın kiracısı yapmış, geçici kiralamalardan elde edilen gelirlerle inşaata başlayacağı günü beklemişti. Kışla binalarını Fransa işgal kuvvetlerinin Senegalli askerleri de bir süre kullanmış, ortadaki geniş avlu için başka kiracılar da bulunmuştu. Kışla, Bolşevik Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslar’ın başlattığı tombaladan at yarışlarına hatta böcek yarışlarına dek yepyeni merakların da merkezi olmuştu.

    Kisla_2) apartman projesi
    Fransız bankacılarının kurduğu İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi’nin satın aldığı Topçu Kışlası ve talim yeri arazisi için geliştirdiği “deniz gören lüks apartmanlar” projesi.
    Kisla_4) sait çelebi
    Topçu Kışlası avlusunun Taksim Stadı’na dönüştürülmesinde Fenerbahçeli Çelebizâde Said Tevfik öncü rol oynadı.

    “Mini Olimpiyatlar” İçin Yer Arayışı
    Kışla avlusunun stada dönüştürülmesi, 1921 yılı sonunda başlayan bir dizi çok ilginç olayın ardından gerçekleşti. Bu süreç, Millî Mücadele’nin hızlandığı bir dönemde yaşandı ve âdeta şehirde yaşanan “ikili hayat”ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “derbeder” hayatın bir simgesi oldu. Bir yanda Anadolu’da devam eden mücadeleyle yükselen milliyetçilik bayrağına sıkı sıkıya bağlanan futbol camiasının Türk grupları, diğer yanda şehirde bu sporu başlatan, o günlere taşıyan ve şimdi işgalle yeniden güç kazanan şehirdeki İngilizler ve diğer azınlıklar… Ve elbette bu gerilimin içinde bir “ticari potansiyel” gören, bunu kullanmak isteyen zeki, yine futboldan gelme isimler…

    Kisla_3) mini olimpiyat
    İşgal kuvvetlerinin şehir halkı nezdinde sempati kazanmak için düzenlediği “Mini Olimpiyatlar”ın oynanacağı uygun saha arayışı, Taksim Stadı’nın ortaya çıkmasına sebep oldu.

    Süreç, varlığını sempati ağıyla güçlendirmek isteyen işgal yönetiminin İstanbul’daki bütün spor kulüplerinin davet edileceği bir “olimpiyat oyunları” düzenleme kararıyla başladı. Kurulan hazırlık komitesinde İstanbul futbolunun iki etkili ismi, aynı zamanda yakın arkadaş olan Galatasaraylı Ahmet Robenson ile Fenerbahçeli eski sporcu ve yönetici, dönemin en etkili spor mecmuası Spor Âlemi’nin sahibi Çelebizâde Said Tevfik de vardı. Peki, Said Tevfik Bey neden bu komiteye davet edilmişti?

    Talimhane Meydanı’nda art arda oynanan açık hava maçlarının gördüğü büyük ilgideki potansiyel ticari değerin farkına varan ilk isim, Said Tevfik olmuştu. Avrupa Yakası’ndaki bu ilgi, Beyoğlu gibi herkesin gelip geçtiği bir yerde iyi bir gelir kapısı olabilirdi. 

    Said Bey, aslında Avrupa Yakası’nda stat fikrini ortaya atan ilk isimdi. Dergisinin daha ilk sayısında İstanbul Şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa’ya açık bir dilekçe yazıp yeni bir stadyum yapma çağrısında bulunmuştu. Bir zamanlar Kadıköy’deki İngilizlerin Union Club şirketine ortak olan ancak “para getirmeyince” ayrılan Cemil Paşa’dan çağrısına yanıt alamamıştı ama bu fikri ilk kez ortaya atmasının faydasını şimdi komiteye davet edilerek görüyordu. Nitekim komite, planladığı “Atletizm ve Futbol Şampiyonası”nın yapılacağı yeri bulma görevini Said Bey’e vermişti.

    Said Bey’in görünürdeki tek alternatifi, Kadıköy’deki İttihat Sahası’ydı ancak saha, futbol camiasının büyük ittihatçısı, Altınordu’nun kurucusu Aydınoğlu Raşit Bey’in elindeydi. Raşit Bey, sahayı İngilizlerle “iş tutan”, üstelik kendi kulübünün son yıllarda çok didiştiği en büyük rakibi olan Fenerbahçe’nin yöneticisi Said Tevfik’e kiralar mıydı? Her ne kadar savaşı kaybetmiş olsa da İttihat Terakki ruhu şehirde varlığını sürdürüyordu. Sessiz direniş şehrin her yerindeydi. Said Tevfik Bey, Aydınoğlu Raşit Bey’i ikna edebilmek için her ne kadar “Memleketimizde futbol şampiyonu diye geçinen bazı Hristiyan takımlarına haddini her vakit bildirebilecek bir Türk takımı” kurup oynatmayı, hatta ortaya “Üç yüz lira tutan büyük ve muazzam bir şilt” koymayı vadetse de Raşit Bey’i ikna edemedi. Raşit Bey, “O tarihlerde biz de spor bayramı düzenleyeceğiz.” diyerek Said Tevfik’i başından savdı. Said Bey, büyük hayal kırıklığı yaşamıştı ama vazgeçmesi artık mümkün değildi. Avrupa Yakası’ndaki diğer çayırları araştırmaya başladı ancak önerdiği hiçbir çayır, komite tarafından yeterli bulunmuyordu. 

    Ve Karar Veriliyor
    Yer meselesine nihayet komitenin beşinci toplantısında karar verildi. Said Tevfik Bey, komite üyesi Ahmet Robenson’un tavsiyesiyle Topçu Kışlası’nı şirket adına işleten Mister Borg’la görüşüp anlaştı. Kışla avlusunun yeniden düzenlenmesi hâlinde oyunlar için en ideal yer olacağını kabul ettirmeyi başardı. Said Bey’in önerisine göre, “Meydanın ortasındaki betondan çeşme sökülüp üzerine hafif bir toprak örtülerek futbol sahası hazırlanacak, kenardaki pist, koşular için daha müsait şekle sokulacak. Cadde tarafında birkaç basamak ile çıkılan merdivenlerse aynı şekilde bırakılacak”tı. Epey masraflı olacaktı ama İstanbul da bir saha kazanacaktı. Çıkan masraf 3.700 liraydı. Bunun 2.000 lirası sahanın yapılması için kullanılacaktı. 

    Kisla_5) CÖ_1922 İşgal Dönemi.İstanbul Taksim stadı önünde tanklar
    İstanbul Taksim Stadı önünde işgal kuvvetleri tankları. 1922 işgal dönemi. 

    İşgal güçleri bu masrafı karşılamayı kabul etti. Oyunları iyi bir ticari yatırım olarak gören Said Bey’in de kalan masrafları üstlenmesiyle kollar sıvandı. Said Tevfik Bey’in bu yükün altına girmesinin bir nedeni de yeni kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın da oyunların hazırlıklarında yer almayı kabul etmesiydi. Hatta yeni teşkilatın başkan yardımcısı Burhan Felek de komite çalışmalarına katılmaya başlamıştı. Said Bey, Türk kulüplerinin de düzenlenecek oyunlara katılacağından artık emindi.

    Tanıtım ve Reklam Faaliyetleri Başlıyor
    Said Bey, oyunların tanıtımı, madalya ve şiltlerin yaptırılması, afişlerin hazırlanması, gazetelere haberlerin yaptırılması ve bilet gelirleri için organizasyonun teşkil edilmesini üstlenmişti. Maddi yükünü karşılamak için bir arkadaşından ve Spor Âlemi’ni basan matbaanın sahibinden borç almış, yetmeyince annesinin mücevherlerini Emniyet Sandığı’na yatırarak para bulmuştu. Bunlar da yetmeyince kredi almış ama artık alacaklılarla da “kovalamaca” oynamaya başlamıştı.

    Yeni stadın hazırlanması çalışmaları 1922 yılı başında böyle başladı. Bir yandan kışlanın içine sokulan amelelerle inşaat çalışmaları yapılırken diğer yandan tanıtım seferberliği başlatıldı. Said Tevfik Bey, darphane müdürü Niyazi Bey’in yardımıyla yaptırdığı madalyaları, İttihat Kulübü Reisi Raşit Bey’i etkilemek için bahsettiği o büyük şilti Cadde-i Kebir’deki bir mağazanın vitrinine sergilemek için koymuştu bile. O zamana kadar asılan afişlerin dört katı büyüklüğünde renkli afişler hazırlamış, bastırmış, civardaki bütün sokaklara astırmıştı.

    Kisla_6) taksim stadyumu tabelası
    Topçu Kışlası’nın ortasındaki eğitim avlusu futbol ve atletizm sahası hâline getirildikten sonra anıtsal giriş kapılarına “Taksim Stadyumu” tabelası asıldı.

    Türk Birliği Komiteden Çekiliyor
    Ancak bütün bu hazırlıklar yapılırken, şehirde giderek yükselen tansiyon hiç hesaba katılmamıştı. 1922’nin ilk yarısında, Millî Mücadele’nin en kritik günleri yaşanıyordu. Ankara Hükümeti orduyu nihai savaşa hazırlıyordu. Komitedeki hazırlık çalışmalarına sonradan katılan Türk Birliği komiteden çekildiğini açıkladı. Sebep çok açıktı: “Toplantılar Amerikan kulübünde yapılıyor, temas etmek istemediğimiz milletler esas olarak oyunlara katılıyor…”İttihat Sahası’nı oyunlara vermeyen, onu “Türklerin stadı” olarak görmeye ve göstermeye devam eden Aydınoğlu Raşit Bey, yeni ittifakı da yanına çekmişti. Elbette açıkça ortaya atılmayan bir başka neden daha vardı: Yeni statla ileride büyüyecek yeni bir pasta da ortaya çıkıyordu ve bundan Türk kulüplerinin değil, yabancıların ve onlarla birlikte çalışanların faydalanması istenmiyordu.

    Nihayet Stat Açılıyor!
    Açılışı gecikse de kışlanın stadyuma dönüştürülmesi çalışmaları sonunda tamamlandı. Tarihler 9 Haziran 1922’yi gösterirken İstanbul Mini Olimpiyatları başladı. Birkaç Türk sporcu dışında İstanbul’un gayrimüslim okullarındaki amatör sporcuların kurduğu, 12’si Ermeni, 11’i Rum, 2’si Musevi, toplam 44 kulüpten tam 1.447 sporcu günlerce şehrin yeni stadında atletizmden futbola değişik dallarda yarıştı. Kışlanın meydana bakan girişine asılan “Taksim Stadyumu” levhası, ülkenin spor tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı. Bu levha, İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki ilk stadı gösteriyordu. 

    Kisla_7) img113
    Kisla_7.1) img115
    Kisla_7.2) img120
    Taksim Stadı, bütün saha zorluklarına rağmen yıllarca Türk futbolunun gelişmesine hizmet etti. 1930’lu yıllarda futbol müsabakaları. 

    Taksim Stadı, Cumhuriyet’in ilanından sonra da hizmet vermeye devam etti. Futbola ilgi arttıkça stat da büyüdü; büyük giriş kapısının yer aldığı binanın avlu duvarlarına iki ahşap tribün eklendi, diğer tarafı da zemini meyilli olarak yükseltilerek açık tribün hâline getirildi. Hatta iki ahşap tribün arasına bir de “şeref balkonu” sıkıştırıldı. Sert toprak zemini sürekli sakatlanmalara hatta birçok futbolcunun futbol hayatının bitmesine sebep olsa da stat artık ülke futbolunun merkezi olmuştu. 

    Taksim Stadı, 1941’de Henri Prost’un şehir planı doğrultusunda yıkılana kadar İstanbul takımlarının hep gözbebeği oldu. Burada yıllarca oynayan futbolculardan Galatasaraylı Aslan Nihat (Bekdik) stadı şöyle anlatıyordu:

    “Taksim sahası belki medeni memleketlerdeki futbol sahalarının en iptidaisi [ilkeli], en berbatı idi. Muhtelif zamanlarda yerden küflenmiş çatal, bıçak, kaşık, kocaman temel çivileri çıkarmışımdır. Bu derece feci bir yerdi. Fakat buna rağmen Türkiye’de futbolun inkişafına [gelişmesine], büyük bir alaka uyandırmasına amil olmuştu.”

    Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza (Sporel) da stadın “ruhu”nu şu cümlelerle vurgulamıştı: 

    “O toprak sahada her maçtan yara bere içinde çıkardık. Bizi görenler sanki maçtan değil, harpten çıkmış sanırdı. Lakin şimdi o demler ne kadar tatlı geliyor. Keşke gene genç olsaydım. Gene toz toprak, yara bere içinde futbol oynamağa razıyım…” #

  • Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!


    her kurumun, kuruluşun “ilk” kurucusu, başkanı vardır. bazı kurucuların, başkanların kurdukları ya da inşa ettikleri kurumlar ise bir ülkenin, toplumun gelişmesinde, ilerlemesinde yol gösteren harita görevi görür. ali sami yen de sadece galatasaray spor kulübü’nün 1 numaralı kurucusu değil, ülkemizdeki pek çok spor dalının öncüsü olarak bu görevi yerine getirmiştir.

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!
    Ali Sami Yen ve eşi Fahriye Hanım. | FOTOĞRAF: MEHMET ŞENOL ARŞİVİ

    Galatasaray Spor Kulübü’nün 1 numaralı kurucusu Ali Sami Yen’i sadece bir “kurucu” olarak anlatmak çok doğru değil. Atatürk’le çağdaş, yaklaşık olarak aynı dönemlerde doğmuş, aynı hayaller, aynı ideallerle yaşadıkları dönemde birçok ilki başarmış bir kuşağın spordaki öncü temsilcisi olarak çok renkli, yeniliklere açık, aynı zamanda çok meraklı bir kişilikti…

    Ali Sami Yen’in hayatını yönlendiren de bu bitmek bilmeyen hayaller, idealler, tutkular oldu. Yeni bir oluşumu başlatmak, organize etmek, yönlendirmek, yenilikleri getirmek, uygulamak… Cumhuriyet ilan edildiğinde 38 yaşındaydı. Türkiye’de modern spor namına kurulan, oluşturulan ne kadar kurum varsa, yapılan ne kadar iş varsa hepsinde onun katkısı ve imzası vardı. Birini bitiriyor, diğerine geçiyordu.

    1922 tarihinde kurulan ve ülkenin ilk spor teşkilatı olan İdman Cemiyetleri İttifakı’nın başkanı olmuştu. O dönemde sadece futbolda değil, gelişmekte olan diğer spor dallarında da federasyon kurulmasına öncülük etmişti. Hatta bu spor branşları için gerekli yönetmelikleri yabancı dillerden bizzat kendisi tercüme ederek yürürlüğe koyan da oydu. Yetmedi, aynı zamanda Romanya karşısında ilk maçına çıkan Millî Takım’ın teknik direktörü de Ali Sami Bey’di. Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ertesinde, 1924 yılında genç Cumhuriyet’in ilk Olimpiyat deneyimini yaşamak üzere Paris’e giden kafilenin başkanı da Ali Sami Bey’di. Genç Cumhuriyet’in modern yüzüyle ilk kez Paris’teki oyunlarda sergilenebilmesi için defalarca Ankara’ya gidip gelerek Mustafa Kemal’i ve İsmet Paşa’yı ikna eden de oydu.

    İlklerin İnsanı…
    İlk Türk takımının kurucusu, bugünkü Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün kurucusu, ilk Türk Millî Futbol Takımı’nın teknik direktörü, ilk Türk hakem, ilk Türk teknik direktör, bir Türk takımının ilk yurt dışı seyahatinin organizatörü… Ali Sami Yen, Türk sporunun Cumhuriyet’le başlayan yolculuğuna yüklendiği tüm bu görevlerle âdeta yön vermişti. Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün Genel Sekreterliğini yapan gazeteci ve edebiyatçı Ruşen Eşref Ünaydın, onun bu “örgütçü” ve yenilikçi yönünü şöyle anlatır: “Ali Sami koşmak, oynamak, bağırıp çağırmaktan hoşlanmaz; zayıf, uzunca boylu, çok nazik ve terbiyeli bir arkadaştı. Oyununda iş yoktu. Mektepteki oyunlarda birkaç defa kaleci durmuş, büyük bir iş görememişti. Fakat idare hususunda muvaffakiyetliydi [başarılıydı]. Arkadaşları bir araya getirir, nizam ve intizam temin ederdi. Nitekim, Galatasaray Kulübü teessüs ettiği [kurulduğu] zaman da idareciliği ile temayüz etmiş [öne çıkmış], kulübün reisi olmuştu.”1

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!
    Ali Sami Yen ve Fahriye Yen Belgrad’da molada.

    “türkiye’de modern spor namına kurulan, oluşturulan ne kadar kurum varsa, yapılan ne kadar iş varsa hepsinde onun katkısı ve imzası vardı.”

    Aile ve Mektebi Sultani
    Daha 19 yaşındayken ülkede koyu bir baskının yaşandığı bir ortamda futbol takımı kurabilecek cesareti kendinde bulan, bu kadar güçlü ve saygın kişiliğinin kökenlerinde ne yatıyordu?

    Elbette ailesi ve okuduğu okul. Daha doğrusu “kültür” ve “eğitim”. Müthiş bir aile ortamının içinde dünyaya gözlerini açtı Ali Sami. 20 Mayıs 1886 tarihinde İstanbul’da, ünlü dil bilimci ve yazar Şemseddin Sami’nin oğlu olarak, Kandilli’deki bir evde doğdu. “Fraşeriler” olarak bilinen ve bugün Arnavutluk’un bağımsızlık mücadelesinin öncüsü olan bir sülalenin üyesi olarak…

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!
    İtalya seyahati dönüşünde Türkiye sınırında, arkada muhacirler.

    Birbiri ardına yazdığı kitaplar, romanlar ve sözlüklerle bugün de kültür hayatımızın referans isimlerinden olan entelektüel babası Şemseddin Sami’nin bir çocuğa ilham veren atmosferinde yaşadı. Ancak bu atmosfer aynı zamanda epey zorluydu da. Annesini daha yedi yaşındayken kaybetti. Teyzesi Ayşe Hanım’ın yanında, kuzenleriyle birlikte büyüdü. Soylu bir sülale olan Fraşeriler, geniş aile olarak yaşıyordu. Kendi töreleri, gelenekleri vardı (Örneğin, eşi ölünce Ali Sami’nin babası, ölen amcasının eşiyle evlenmişti). Dört kardeşin en büyüğüydü. Sorumluluk alma, mücadele etme, pes etmeme yönünü de bu ortamda aldı.

    İlk tahsilini babasından alan Ali Sami, ardından dönemin önde gelen okullarından Galatasaray Sultanisi’ne gönderildi. Orada çok şey öğrendi. Modern spor anlayışından Fransızcaya, dönemin edebiyat akımlarından siyasal gelişmelerin tümüne… Ama bir şeyleri sıfırdan oluşturmayı, oluşturduktan sonrada azimle onu geliştirmeyi ve kurumsallaştırmayı da babasından öğrenmişti.

    Ali Sami, çocukluğunda edindiği bu birikim ve devraldığı bu gelenekle 1930’lu yıllara kadar süren müthiş yaratıcı günler yaşadı. Örgütçülüğü ve liderlik yetenekleriyle birçok yeniliği getirdi, yepyeni kurumların ortaya çıkmasını sağladı. Ancak 1930’lu yıllarla birlikte yavaş yavaş arka plana doğru çekilmeye, spor yöneticiliğinden elini eteğini çekmeye başladı. Bunda dönemin spora giderek egemen olan tek parti dönemi siyasetinin etkisi de olmuş olabilir.

    Otomobil_2 Ali Sami Yen ve Fahriye Han_m Sa raybosna'ya giderken bir köyde
    Ali Sami Yen ve eşi Fahriye Hanım Saraybosna’ya giderken bir köyde.

    Dünyayı Pembe Gösteren En Güzel Gözlük!
    İşte otomobil sevdası kendini geriye çekmeye başladığı bu yıllara denk geliyor. Bu sevdanın nasıl başladığını Ali Sami Yen, Vakit gazetesinden Reşid Halid Gönç’ün kendisiyle yaptığı söyleşide yönelttiği, “Şimdi en çok sevdiğiniz spor hangisidir ve hangisini yapmak kudretindesiniz?” sorusuna cevap verirken şöyle anlatmıştı:

    “Bu iki suali birleştirdiğinize çok iyi ettiniz. İnsan her yaşta bir spor yapabilir. En çok sevdiği spor, tatbik edebildiği, vücudunun seve seve kolaylıkla tahammül edebildiği spordur. Sporu tatbikatsız ve nev platonizm içinde sevmek eksik bir duygudur. Eskiden dansı çok severdim. Hâlâ da severim. Fakat adalenin elastikiyeti ve kudreti ile ahenk bozulmaya başlayınca, aynı cazibenin kalmasına imkân yoktur. Bugün en çok sevdiğim spor otomobilciliktir. Bu merakı da bana 1931’de bir talebem aşıladı. ‘Bu medeni vasıtayı kullanma mecburiyeti düşebilir.’ diyordu. Haklı buldum. Şoförlük, makinistlik dersleri aldım. Tamiratı kendim yapa yapa bir meleke tayin ettim. Ve bu sayede şoförsüz dört uzun seyahat yaptım. İmkân bulanlara tavsiye ederim. Dünyayı pembe görmek için bundan güzel gözlük olamaz. Vapur ve şimendifer seyahati bunun yanında bir karikatür kalır. Çünkü bu vasıtalar kendileriyle beraber her gittikleri yere standardize edilmiş ruhlarını da götürürler ve asıl güzelliği taşıyan teferruatın üzerinden atlarlar.”2

    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-1
    Ali Sami Yen’in çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946.
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-2
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-3
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-4
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-5

    Yolsuz, Köprüsüz, İstasyonsuz Bir Tutku…
    1931 yılından söz ediyor Ali Sami Yen. Bu cesaretinin arka planını daha iyi anlayabilmek için 1930’lu yılların başlarındaki Türkiye’nin fiziki koşullarını hatırlamak şart.

    1930’larda tüm Türkiye’deki otomobil sayısı 4.500 civarındaydı ve çok büyük çoğunluğu devlete aitti. Kara yollarında benzin istasyonu olmadığından zaten az sayıdaki otomobil sahibi olan insanlar, büyük şehirlerdeki sınırlı sayıdaki istasyonlardan bidonlarını da doldurarak yola çıkmaktaydı. Peki, 1930’lu yıllarda Türkiye’de kara yolları nasıldı? Esas olarak Anadolu’nun yüzlerce yıl kullanılan İpek Yolu izlekleri kullanılıyordu. Askerî ihtiyaçları karşılamak için kara yolu ağları tüm Anadolu’da geliştirilmişti. Ama yine de kötüden biraz halliceydi. İstanbul-Ankara arasındaki zorlu yol, otomobille -o da hiç arıza, teknik problem vs. olmazsa- ancak 80 saatte gidilebilmekteydi. En büyük problem ise köprüsüzlüktü. Atatürk Cumhuriyeti, başlangıçta bütün enerjisini demir yolu yapımına ayırsa da 1929’dan itibaren kara yolları da hızla gelişmeye başladı. 1930’ların başında ülkede otomobille gidilebilecek yaklaşık 16.000 km yol vardı. Genel olarak kötü durumda, tamire muhtaç, bakımsız iz şeklinde yollar… Dolayısıyla bu yollarda yolculuğa çıkmak, öncelikle büyük cesaret ama hemen ardından mekanik bilgisi gerektiriyordu…

    Otomobil_4 Macaristan'da Galatasaray'_n kald_ ğı otelin önünde arabasıyla,1935
    Ali Sami Yen, Macaristan’da Galatasaray’ın kaldığı otelin önünde arabasıyla, 1935.

    Tamircinin olmadığı, benzinliklerin sadece şehirler ile büyükçe kasabalarda olduğu yollarda seyahat… Ama bakir, müthiş bir yolculuk duygusu veren, Ali Sami’nin müthiş tanımlamasıyla, “Dünyayı pembe görmek için bundan güzel gözlüğün olamayacağı” yollar…

    Otomobil_5 Ali Sami Yen Turing Umumi Heyeti'nde, 1937
    Ali Sami Yen, Türkiye Turing ve Otomobil Kulübü Umumi Heyeti’nde, 1937.

    Türkiye’den Avrupa’ya Uzanan Otomobil Seyahati
    Ali Sami, “asıl güzelliği taşıyan teferruat”ları yakalamak üzere Türkiye’yi karış karış gezdi. Bursa’ya, Ankara’ya, İzmir’e gitti, Trakya’yı dolaştı. Hatta Türkiye sınırlarını da aşarak Avrupa yollarına da otomobiliyle çıktı. Aralıklı olarak eşi Fahriye Hanım’ı da yanına alarak her biri bir aya yakın süren tam dört Avrupa seyahati düzenledi. İstanbul’dan düzenli kalkan vapur seferleriyle İtalya’nın Brindrisi Limanı’na otomobiliyle ayak bastıktan sonra, bu seyahatlerde hemen hemen bütün Avrupa ülkelerini gezdi. Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Yugoslavya hatta İngiltere, Ali Sami Bey’in otomobille 1930’lu yıllarda seyahat ettiği ülkelerden bazılarıydı.

    Tüm seyahatlerinde titizlikle günlük olarak notlarını aldı. Hangi ülkede, hangi şehirde nerede kalınır; nerede lastik tamir ettirilir, tamirciler nerelerde bulunur… Tümünü ayrıntılı yazarak İstanbul’a döndüğünde kendisi gibi otomobil meraklısı arkadaşlarıyla paylaşmaktan geri durmadı. Hatta kurucusu olduğu Galatasaray’ın 1935’te Macaristan’a, 1938 yılında Yugoslavya’ya düzenlediği turnelere kendi otomobiliyle giderek katıldı. Her gittiği yeri fotoğrafladı; bu fotoğraflardan geniş seyahat albümleri hazırladı.

    Türkiye’de Motor Sporları ve Ali Sami Yen
    Otomobil merakı sadece bir hobi olarak da kalmadı. Yabancı dillerden motor sporları yönetmeliklerini tercüme ederek motor sporlarının ülkemizdeki ilk yazılı kurallarını hayata geçirdi. Kırklı yıllarda Seyrüsefer Komisyonu üyeliğiyle Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun otomobil kısmının başkanlığı görevini üstlendi. Önce “Türk Seyyahîn Cemiyeti” sonra “Türkiye Turing Klöbü” (Touring Club Turc) adlarını taşıyan kurumda görev yaptığı dönemde Türkiye’nin ilk tanıtım afişleri, ilk turistik rehberleri hatta ilk kara yolu haritası basıldı. Bir spor kulübünün kurucusu olan Ali Sami Bey, elbette Türkiye’deki motor sporlarının da ivme kazanmasına öncülük etti. Dönemin hazırladığı altyapıyla motor sporları kırklı yılların sonlarından itibaren Türkiye’de de yapılmaya başlandı.

    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-1
    İtalya seyahati albümünden, 1934.

    Ali Sami Yen için otomobil aslında sadece bir çocukluk hayali değil, aynı zamanda bir özgürlük sembolüydü. Sultan Abdülhamid, babası Şemseddin Sami’ye ev hapsi vermişti. Erenköy’deki köşkte geçirdiği bu yıllar, içinde büyüyen hürriyet tutkusunun alamet-i farikası olmuştu. Payitahtta her şey gibi otomobil de yasaktı. Sultan Hamid, kendisi için de sipariş ettirmiş olmasına rağmen, her zamanki korkularıyla İmparatorluğa Avrupa’dan otomobil sokturmuyordu. Ama o, yasağa rağmen matbuatta Fransa’dan tercüme edilen otomobil haberlerini okuyarak büyümüştü. İçinde kaçıp gitme, uzaklaşma arzusunu uyandıran büyülü haberlerin hepsini kesip saklamıştı.

    Mektebi Sultani’ye girdiğinde, dönemin adlandırmasıyla velospite (bisiklete) düşkün olmasının sebebi de oydu. Hiçbir zaman otomobil sahibi olamayacağını biliyordu ama binbir yalvarmanın ardından babasını ikna edebilmiş ve bir velospit aldırabilmişti. Sınıf arkadaşları Aziz ve Rana ile velospitle Üsküdar’a, oradan Çamlıca’ya gitmekten, Beykoz’a inmekten büyük mutluluk duyuyordu. İşte 1931’de Reji’de (Tekel) çalışırken nihayet 716 plaka numaralı (Daha sonra 1686 plaka no.) bir Ford otomobilin sahibi olmayı da başarmıştı. Artık hayallerini gerçekleştirebilecek, dünyayı bu “pembe gözlüklerle” görmeye başlayabilecekti. Bunun için yapması gereken sadece otomobili her yönüyle öğrenmek, mekaniğini hatmetmek, dağ başında bozulsa da tamir edebilecek düzeye ulaşmaktı ki bu da onun gibi meraklı ve tutkulu biri için çok kolaydı.

    Ali Sami Yen, 29 Temmuz 1951 günü sabaha karşı geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayata veda etti.


    “o, atatürk’ün deyimiyle, ‘muasır medeniyet’e yüzyıllarca uzak kalmış ülkenin insanlarına yaptıklarıyla, başardıklarıyla ilham kaynağı olmuş; merak etmeyi, cesareti, yeniliklere hep açık olmayı ve sürekli ilerlemeyi asla vazgeçilmeyecek bir miras olarak bırakmıştı…”

    O, sadece Galatasaray Spor Kulübü’nün ve Türkiye’de modern spor kurumlarının kurucusu ve yöneticisi olarak tarihe geçmemişti. Genç Cumhuriyet’in kurucu kuşağının üyelerinden biri olarak, Atatürk’ün deyimiyle “muasır medeniyet”e yüzyıllarca uzak kalmış ülkenin insanlarına yaptıklarıyla, başardıklarıyla ilham kaynağı olmuş; merak etmeyi, cesareti, yeniliklere hep açık olmayı ve sürekli ilerlemeyi asla vazgeçilmeyecek bir miras olarak bırakmıştı… #

    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-2
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-5
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-4
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-3
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-6
    DİPNOTLAR
    Ruşen Eşref Ünaydın, Galatasaray ve Futbol, Yenilik Basımevi, İstanbul, 1957.
    Vakit, 27 Mayıs 1946