Yazar: Mehmet Berk Yaltırık

  • Eski İstanbul Edebiyatında Yeniçeri Zorbaları


    yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.

    Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
    Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.

    Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
    Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır. 

    Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
    Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:

    Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
    Deli poyraz şahin başımda eser.
    Taban deperiz hep dilber yolunda,
    Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
    Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
    Biri hoşnud olsa öbürü küser.
    Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
    Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
    Sanman güzeller hep vefasız olur,
    Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
    Her güzelin vardır amma engeli,
    Sureti beşerde ejderi heftser.
    Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
    Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
    Geçdi cümle bıçağımın altından.
    Civan idim henüz nev tıraş püser,
    Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
    Kalsın rûzigâra bizden de eser.1

    Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
    Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #

    DİPNOTLAR
    1 Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, “Bıçak Altından Geçirme” maddesi.
    2 Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında, Oğlak Yayınları, İstanbul 2011, s. 19-20.
  • Kayıtlara Geçmiş İlk Vampir Histerisi

    Kayıtlara Geçmiş İlk Vampir Histerisi


    hırvatistan’da ücra bir köy, son yıllarda turistlerin, sosyal medya içerik üreticilerinin ve hayalet hikâyeleri meraklılarının akınına uğruyor. zira kringa köyü, tanıkları ve belgeleriyle avrupa literatürüne geçmiş ilk vampir histerisinin yaşandığı yer. 1672’de jure grando aliloviç adlı köylünün öldükten sonra hortlayıp dehşet saçtığına inanılması, dönemin tarihçisi johann weikhard von valvasor’un tanıklığı sebebiyle hâlen bugün dünya çapında konuşuluyor…

    Adsız tasarım - 1

    Kimi ülkelerde vampirlerden kaynaklı toplu histeri vakaları salt Aydınlanma Devri öncesine ait zannedilse de 2000’lerde dünya çapında haber mecralarına yansımış güncel olaylar da söz konusudur. 2003’te Romanya’da Toma Petre’nin, 2007’de Sırbistan’da Slobodan Miloseviç’in mezarında görülen kazık çakma ritüelleri, 2012’de yine Sırbistan’da Zarozje köyünde Sava Savanoviç (vampir) efsanesinden kaynaklı huzursuzluk bu olaylardan bazıları ki kırsal yerleşimin yaygın olduğu Balkan ülkelerinde yerel gazeteler tarandığında bu tip paranormal söylencelere, histeri vakalarına denk gelinebilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar neticesinde Osmanlı döneminde bile Ebussuud Efendi’nin hortlak fetvalarından Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ndeki vampir anlatılarına, Tırnova’ya korku salan vampir yeniçerilerin hikâye edildiği meşhur “Tırnova cadıları vakası”na kadar muhtelif dönemlerden ve bölgelerden “vampir histerisi” örneklerine rastlayabiliyoruz. Bu tip vakalar genelde ya dinî otoriteler tarafından tartışmalar çerçevesinde yahut adli vakalar çerçevesinde kayıtlara geçtiği için incelenebiliyor. Avrupa tarihinde bu türde olup kayıtlara geçen ilk vakanın bu açıdan Balkan coğrafyasının bir ucunda, Hırvatistan’da yaşanmış olması pek de tesadüf olmasa gerek.

    Vampir_Görsel 1
    Kringa köyünün 1679’daki bir tasviri. Johann Weikhard von Valvasor’un Die Ehre deß Hertzogthums Crain (Carniola Dukalığının İhtişamı) eserinden.

    Dehşetler Coğrafyasının Ortasında Küçük Bir Köy…
    Hırvat ahalinin “Kringa” adını verdiği, İtalyanca kaynaklarda “Corridico” adıyla geçen, Istria’nin Tinjan bölgesindeki bu küçük köy, yüzyıllar önce civara dehşet saçmasına dair efsanelerin hâlen anlatıldığı ünlü vampir Jure Grando (Giure Grango Aliloviç) ile anılıyor. Burasının konumu da oldukça enteresan. Kuzeybatısında delilerin kapatıldığı manastırları, ekseriyetle sisli havasıyla, Carlo Ginzburg’un Gece Savaşları’nda (1966) bahsettiği cadılarla savaşan “Benandanti”leriyle İtalya’nın Friuli bölgesi bulunuyor. Daha da kuzeyde, Avusturya tarafında Sheridan Le Fanu’nun Bram Stoker’ın Dracula’sından (1897) 25 yıl önce yazdığı Carmilla (1872) novellasının başkarakteri ünlü kadın vampir Carmilla’nın memleketi Stirya yer alıyor ki, her bir köşesinde vampirlere, perilere dair muazzam bir sözlü kültür hazinesine haiz Balkan coğrafyasının bulunması, ilk “vampir histerisi” vakasının Kringa’da kayıtlara geçmesini pek de şaşırtıcı kılmıyor. Günümüzde pek az kişinin yaşadığı bu köy, son yıllarda burayla ilgili folklor ve tarih çalışmalarının artmasıyla popülerlik kazandığı için turistleri, “korku turizmi” meraklılarını kendisine çekiyor. Asırlık savaşların neticesinde köyün eski yapılarından ve dehşetengiz olayların geçtiğine inanılan kadim mezarlığından eser kalmasa da eski bir okuldan bozma vampir temalı bir yerel müze ve kafe bulunuyor.

    Vampir_Görsel 2
    Kringa’dan genel görünüm.
    Vampir_Görsel 4
    Valvasor’un 1689’da yayımlanan Carniola Dukalığının İhtişamı adlı eseri.

    Grando’nun Hortlama Sebebi Kimliği mi?
    “Kringa vampiri”nin bu denli meşhur olmasının sebebi, histeri yaşandığı esnada bölgede bulunan bir tarihçinin çalışmasında bu olayı aktarması. Carniolalı (Kranjska) Sloven bilim insanı Janez Vajkard Valvasor (1641-1693), Jure Grando Aliloviç’in yaşamı ve yaptıkları hakkında, 1689’da yayımlanan The Glory of the Duchy of Carniola (Carniola Dukalığının İhtişamı) adlı kapsamlı eserinde Kringa’ya seyahatlerinden bahsettiği kısımda yer veriyor.

    Vampir_Görsel 3
    Kringa’daki vampir histerisini kayda geçiren Karniolalı soylu ve polimat Johann Weikhard von Valvasor.

    Buna göre 1672’de mezarı açılıp “yeniden öldürülene” kadar Kringa köylülerine rahat vermeyen Jure Grando çok sayıda kişinin ölümüyle suçlanıyor. 1579-1656 arasında yaşamış taş ustası Jure Grando Aliloviç’in usulünce gömülmediği için hortladığı zira yaşarken hastalanarak ölümüyle geri döneceğine inanıldığı öne sürülse de bu sebepler efsanede açıklanmıyor. Ancak “Aliloviç” yani “Haliloviç”, “Haliloğlu” sanını taşımasına bakarsak olası kimliği bize hortlaklık atfedilmesine dair bir ipucu verebilir. Köklerinden bahsedilmese de sanından hareketle en azından ailesinin Müslüman olması yahut kendinin eskiden Müslüman olması, Balkan folklorunda dinden çıkan yahut dine aykırı hareket eden kişilerin vampir olup hortladığına dair eski batıl inanışları akla getiriyor. Nitekim Cemal Kafadar’ın 2022’de yayımlanan “Vampire Trouble is More Serious Than the Mighty Plague” adlı Osmanlı vampir histerileri ile ilgili makalesinde de belirttiği üzere, dinî ve millî sınırların sıklıkla değiştiği Balkan coğrafyasında neden bu denli yoğunlaşmaya başladığına dair çıkarımlarını da pekiştiriyor. Hırvat folklorunda ve kendisinin bahsinin geçtiği kayıtlarda Grando, “štrigon” (şıtrigon) veya “štrigun” olarak tanımlanıyor ki Rumenlerin meşhur vampir motifi “strigoi” ile Arnavutların hem cadı hem de vampir özelliği gösteren “shtriga” (şıtriga) adlı motifini, Venedik civarında da “Stregon” adı verilen büyücü-cadı motifini hatırlatıyor. Farklı bölgeler söz konusu olsa da hepsi Latince kocakarı ve kanatlı hayvan şeklinde tasvir edilen korkunç cadı anlamına gelen “stryx” tabirine dayanıyor. Her şey Jure Grando Aliloviç’in ikiz çocuklarına hamile karısı Ivana’yı dul bırakıp esrarengiz bir hastalık sebebiyle ölmesiyle başlıyor…


    “efsaneye göre jure grando ölümünden 16 yıl sonra hortlayarak köyüne dehşet saçmaya başlıyor. grando’nun kızı ana ile oğlu nikola aliloviç, babalarının hortlamasına dair söylentiler çıkınca genç yaşta ıstria’dan kaçarak italya’nın volterra bölgesine yerleşmek zorunda kalıyor.”

    Gece Çökünce Kringa’da Dehşet Başlıyor!
    Efsaneye göre Jure Grando ölümünden 16 yıl sonra hortlayarak köyüne dehşet saçmaya başlıyor. Grando’nun kızı Ana ile oğlu Nikola Aliloviç, babalarının hortlamasına dair söylentiler çıkınca genç yaşta Istria’dan kaçarak İtalya’nın Volterra bölgesine yerleşmek zorunda kalıyor. Anlatılanlara göre 16 yıl önce (1656’da) Jure’u defnetmiş olan Rahip Giorgio, geceleri birilerinin köydeki evlerin kapılarını çaldığını, kapısı çalınan kişinin de birkaç gün içerisinde öldüğünü keşfediyor ki bu motif Ebussuud Efendi’nin hortlak fetvasını da anımsatıyor. Valvasor’un aktardığına göre ölen yedinci kişi Rahip Giorgio’nun evinden geç bir vakitte ayrıldığı için gece dolaşan Jure Grando’yla karşılaşıyor. Dehşetli olaylar Jure’un geceleri dul eşi Ivana’nın yatak odasında görünerek ona musallat olmasıyla devam ediyor. Ivana’nın şikâyeti üzerine eve gelip nöbet tutan Rahip Giorgio’nun, gece çöktüğünde karşısında bizzat kendisinin yıllar önce defnettiği Jure Grando’yu “Yüzünde gülümseme ve nefes nefese kalmışçasına solur vaziyette” gördüğü ifade ediliyor. Rahip Giorgio’nun vampirle yüz yüze geldiğinde önünde bir haç tuttuğu ve “İsa Mesih’e bak vampir! Bize işkence etmeyi bırak!” diye haykırdığı, böylece kaçmasını sağladığı rivayet ediliyor.

    Vampir Jure Grando’nun Mezarı Kazılınca…
    Valvasor’un yazdığına göre söylentiler ayyuka çıkınca Pazin županı (jupan) yani bölge valisi Miho Radetič bizzat harekete geçiyor, yanına dokuz kişi alıyor: Stipan Milašič, Matej Hrvatin, Nikola Macina, Jure Macina, Juraj Žužič, Martin Udovič, Nikola Krajša, Lupoglava’dan Pavlin (Pauline, Aziz Paul Tarikatı) keşişleri Peder Juraj ve Nikola Nyena. Avcılar, gece vakti haçlar, fenerler ve alıç ağacından kazıklarla Kringa köyünün mezarlığına girer. Alıç ağacının ve bu ağaçtan yapılan tahta kazıkların Sırp folkloru başta olmak üzere Balkan halk inançlarında önemli yeri olduğu bilinmektedir. Vampirler, cadılar ve hastalıkları temsil eden kötü ruhlara karşı mücadelede (tıpkı sarımsak gibi) popüler bir silah olan alıç, hortlağın kalbine saplanacak kazıkların tercih edildiği ağaçlardandır. Jure’nin tabutu açıldığında cesedin yüzünde bir gülümseme ile hiç bozulmamış vaziyette yattığını görürler. Kalbini alıçtan kazıkla delmeye çalışırlar ancak ilk seferde bunu başaramazlar. Keşişlerden Peder Juraj bazı şeytan çıkarma (egzorsizm) duaları okumaya başlayıp: “Bak, Štrigon (vampir)! Bizi cehennemden kurtaran ve bizim için ölen İsa Mesih var.” dedikten sonra, Peder Nikola Nyena hortlağın kafasının kesilmesini önerir. Bunun üzerine köylülerden Stipan Milašic testereyle Jure’nin kafasını gövdesinden ayırmayı başarır. Rivayete göre testere derisine saplanınca vampir çığlık atar ve kesikten kan akmaya başlar. İnanışa binaen kafası kesilince hortlaklığı sona erer.

    Vampir_Görsel 6
    Kringa köyünde yaşanan vampir histerisinden bahseden 2006 tarihli Hırvatça anıt levha.

    Efsanesi “Yeniden Öldürülmesinden” Sonra da Devam Etti
    Vampir salgınlarıyla alakalı ilk belgelerden sayılan Grando’nun Valvasor tarafından aktarılan hikâyesi, daha detaylı ve hikâyeyi hayli ilginç hâle getiren detaylarla Erasmus Francisci ve Johann Joseph von Goerres’in 1855’te yazdığı La mystique divine, naturelle, et diabolique (İlahi Mistik, Tabiat ve Şeytani) adlı eserde yer alıyor. Son yıllarda popülerliği arttığı için Hırvatlardaki “Štrigon” folkloruna ve histeri vakasına dair çalışmaların, edebiyat eserlerinin artması söz konusu. Kringa ahalisinin hâlen anlatageldiği hikâyelerde Jure Grando’nun geceleri hâlâ omuzlarında ölü bir koyun ve kara bir kediyle dolaştığı rivayet ediliyor, yaramazlık yapan çocuklar onunla korkutulmaya devam ediyor. Eski mezarlığın yeri çoktan kaybolsa da kimi köylülerin burayı rahatsız etmemek(!) için bilmemezlikten geldikleri ifade ediliyor.

    Vampir_Valvasor’un Carniola Dukalığı haritası (Günümüzde Slovenya'da). (Kaynak Wikimedia)
    Valvasor’un Carniola Dukalığı haritası (Günümüzde Slovenya’da).

    “krınga ahalisinin hâlen anlatageldiği hikâyelerde jure grando’nun geceleri hâlâ omuzlarında ölü bir koyun ve kara bir kediyle dolaştığı rivayet ediliyor, yaramazlık yapan çocuklar onunla korkutulmaya devam ediyor.”

    Efsane o kadar popülerleşmiş ki bugün “Jure Grando Vampir Müzesi” ve vampir temalı bir kafe açılmasının haricinde Kringa köyüne efsaneyle ilgili bilgi veren Hırvatça şu levha yerleştirilmiş:

    “Kringa bölge ahalisinden Miho Radetič, Stipan Milašič, Matej Hrvatin, Nikola ve Jure Macina, Juraj Žužič, Martin Udovič, Nikola Krajša ve Lupoglava’dan Pavlin (Pauline, Aziz Paul Tarikatı) Keşişleri Peder Juraj ve Nikola Nyena, 1672. Yıllar önce bölge mezarlığında vampir Juri (Jure) Grando’ya karşı savaştılar ve Kringa’yı gece saldırısından sonsuza dek kurtardılar, bunu Johann Weikhard von Valvasor’un kayıtları da kanıtlıyor. Bu plaket 5’inci Fantastik Edebiyat Festivali katılımcıları ve Tinjan Belediyesi tarafından onların anısına düzenlenmiştir. Kringa, 11 Ağustos 2006.” #

  • Hayduklar

    Hayduklar


    osmanlı’nın özellikle siyasal ve toplumsal yaşamını etkilemesi bakımından balkanlar’daki “eşkıyalık”ın kökeni, ortaya çıkışı önemlidir. dilimizdeki “haydut” kelimesinin asıl kaynağı olan “hayduk” tabirinin balkan dillerine macarcadan veya türkçeden geçtiği düşünülmektedir. kırcalılar zamanının ünlü hayduku ındzhe (ince) voyvoda’nın önce bulgar yazar yordan yovkov’un “ince” adlı öyküsüne sonra da yaşar kemal’in ince memed adlı ünlü romanına ilham vermesi ise kültürel etkileşimin bir örneğidir.

    Hayduklar
    Sırp hayduklar, 1800’lerden bir illüstrasyon. / Paja Jovanović’in fırçasından Takovo İsyanı-İlk Sırp Ayaklanması, 1894.

    Bir zamanlar sarp geçitlerden gün ışığı değmez sık ormanlara Balkan dağlarında dolanan mahallî eşkıyalar olan “hayduklar” (hajduk, haidut), birçok ülkenin tarihine ve folkloruna mal olmuştur. Dilimizdeki “haydut” kelimesinin asıl kaynağı olan “hayduk” tabirinin Balkan dillerine Macarcadan veya Türkçeden geçtiği düşünülmektedir. Osmanlı döneminde Türklerin, Macar paralı askerlere Macarca “hajdo”dan hareketle “hajduk” demeye başladığı öne sürülmektedir ki bu eşkıya motifinin temelinde de aslında bu silahlı milis mahiyetindeki kimseler vardır. Günümüzde Balkan ülkelerinde “hayduk” isimli futbol takımlarına ve taraftar gruplarına denk gelinmesi, bu motifin hâlen halk dimağında canlı olduğunu göstermektedir. Tıpkı “bir yeri basıp götürmek” anlamına gelen “çapmak” tabirinden “çapul” ve “çapulcu” kelimelerinin türemesi gibi, muhtelif Balkan dillerinde “haydamak”, Rumeli Türklerinin hatta Kırım sahasında Kırım Tatarlarının da ağızlarında “aydamak” şeklinde geçen ve “halletmek, becermek” anlamlarına gelen bir kelime türemiştir. Örneğin 1850’ler-1860’lar arasında Kırım’da yaşamış Kırım Tatarlarının Köroğlu’su Azamatoğlu Alim yani Halim’in lakabı “Aydamak”tır, folklor derlemelerinde ve kayıtlarda “Alim Aydamak” diye geçmektedir.

    Hayduklar, Dağlılar/Kırcalılar, Âyanlar
    Özellikle 18’inci yüzyılın sonları ile 19’uncu yüzyılın başlarında (1700’lerin sonu, 1800’lerin başı) Balkanlar’da üç önemli mefhumdan (kavramdan), toplumsal realiteden biridir “hayduk”lar. Diğerleri ise “dağlılar/Kırcalılar”, “âyanlar”dır. Balkan tarihi ve folklorunda eşkıyalık vakalarının nerede durduğunu anlatmaları ve “haydukların” varlığını anlayabilmek açısından önemlidir. Çünkü “hayduk”lar bu coğrafyanın koşullarında ortaya çıkmışlardır.
    1780’lere doğru kaynaklarda geçen ve 1820’lere kadar kullanılan bir tabir olup; “Dağlılar”, “Kırcalı askeri”, “Kırcaalililer”, “Kırcaali askeri”, Osmanlı belgelerinde de yaygın olarak “Dağlı eşkıyası” olarak bahsedilen eşkıya grupları, tıpkı “hayduk”lar gibi ünlü eşkıya motiflerinden biridir. Bunlar 1766-1774 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında ahaliden düzensiz olarak toplanıp silahaltına alınmış, savaştan sonra da başıboş kalarak soyguna, çapula çıkan çeteler hâline gelmişlerdir. Kimi zaman Osmanlı’dan başına buyruk hareket eden âyanların ordularına katılmışlar kimi zaman da eşkıya grupları hâlinde, Celaliler dönemindeki sekbanlar, sarıcalar gibi köyleri, şehirleri vurup talan etmişlerdir. Nitekim 1791-1808 arasında Osmanlı Rumelisi’nde bu şekavet hareketliliği (Yücel Özkaya’nın tespiti ve tarifiyle) “Dağlı İsyanları” olarak tarihe geçmiştir. Birçok Türk, Arnavut, Boşnak, Bulgar eşkıyanın türediği bu dönemi Bulgar tarihçi Vera Mutafçieva, “Kırcalılar Zamanı” (Kırcaliysko vreme) diye de isimlendirmiştir.

    Hayduklar_1) 1703 tarihli bir Hayduk tasviri
    1703 tarihli bir Hayduk tasviri.

    Âyanlar ise ilkin Osmanlı taşra teşkilatında şehir ve kasabalarda devletle halk arasındaki ilişkileri düzenleyen kimseler, ileri gelenler, oranın temsilcileri konumundayken, daha sonra merkezî otoritenin karşısında konumlanan örfi, maffios otoriteler hâline gelmişler ve nüfuzlu aileleriyle yerel hanedanlara dönüşmüşlerdir. 17’nci yüzyılda Celali İsyanları ve takip eden dönemde eşkıyalık vakaları artınca âyanların güç kazanmalarına göz yumulmuş, 1683’teki Viyana Bozgunu sonrasında bazı topraklar para karşılığı malikâne usulüyle bunlara işlettirilmeye başlanınca güçleri artmaya başlamıştır. Nihayetinde 18. yüzyılın ortalarına doğru, kısmen de merkezdeki yeniçeri zorbazları nedeniyle İstanbul’un taşradaki gücünün giderek azalması, âyan ailelerinin kendi bölgelerinde devamlı olarak yöneticilik yapmaya başlamasına, akabinde de âdeta bir hanedan hüviyeti kazanan büyük ailelere dönüşmelerine olanak sağlamıştır. Rumeli sahasında Tirsiniklioğlu ile Alemdar Mustafa, Rusçuk dolaylarında; Pazvandoğlu Vidin’de; Tepedelenli Ali Paşa ile oğulları da Yanya ve çevresinde bir anlamda kendi idarelerini tesis etmişlerdir ki köy köy, kasaba kasaba detaylara indiğimizde başka âyanlar da söz konusudur. Daha sonra Sultan II. Mahmud devrinin başlarında 1808’de bu odakların bir kısmıyla meşhur Sened-i İttifak imzalanacaktır.

    Hayduklar_Delyo Haydut anıtı-Zlatograd (Darıdere) Bulgaristan
    Delyo Haydut anıtı, Zlatograd (Darıdere),  Bulgaristan.

    Haydukların, Âyanların Asi Unsurlara Dönüşmesi
    Hayduklar, âyanların ve Dağlı eşkıyasının mücadeleleri esnasında bölgedeki sosyal bunalımlar neticesinde asi unsurlara dönüşüp milli-kültürel mahiyet kazanmaya başlamışlardır. Aslında hayduklar başlangıçta eşkıya çetelerinden çok farklı ordulara hizmet veren milislerdir. Osmanlı ordusunda da paralı askerlerin, yeri geldiğinde silah taşımasına müsaade edilen gayrimüslimlerin de kullanıldığı bilinmektedir. Martolozlar, voynuklar, akıncılar gibi barış zamanı başka iş yapıp, savaşa çağrılan bir nevi milisler söz konusudur. Hayduklar da ilk zamanlar bu unsurlardandır. Çünkü 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı dâhil o bölgedeki pek çok ülkede, ta Lehistan’da bile yardımcı asker mahiyetinde kullanılmışladır. Suraiya Faroqhi’nin de vurguladığı üzere bunların sonraki yüzyıllarda eşkıya çetelerine dönüşmelerinin sebebi, kırsal nüfusun ve paralı milis unsurların büyük bölümü gayrimüslim olduğu için daimi silahaltında bulunamamaları, işsiz kalan askerlerin de (Tıpkı Celaliler devrindeki kapısız, paşasız leventler ve sarıcalar gibi) soygunculuğa yönelmeleridir.


    hayduklar, âyanların ve dağlı eşkıyasının mücadeleleri esnasında bölgedeki sosyal bunalımlar neticesinde asi unsurlara dönüşüp milli-kültürel mahiyet kazanmaya başlamışlardır.

    Hayduklar_3) Bartosz Paprocki'den Leh Hayduklar tasviri-1578
    Bartosz Paprocki’den Leh Hayduklar tasviri, 1578.

    Yani ilk başlarda Osmanlı egemenliğine karşı ayaklanan asi figürü söz konusu değildir. Hayduklar ilk göründükleri zamanlarda yani 1500’ler ila 1600’lerde, serhat boylarında (sınır bölgeleri) yaşayan, vergiden yahut kanundan kaçan, çobanlık eden, kimi zaman sürü kaçıran, esir ticareti dâhil her türlü “al vur işi” yapan, daima müsellah (silahlı) kimselerdir. Serhat sınır bölgelerinde bu tiplere sıkça rastlanabilir. Mesela Ukrayna’da, Zaporijya Kozakları akla gelebilecek ilk örnektir. 1600’lere doğru Zaporijya’da Kırım’dan, Polonya’dan, Ruslardan vs. kaçan silahlı gruplara, çetelere, onların al-vur’a dayanan yaşantısına Taras Bulba (Nikolay Gogol, 1835) ve Ateş ve Kılıç (Ogniem i mieczem-Henryk Sienkiewicz, 1884) gibi romanlardan, bunlardan uyarlanan filmlerden de aşinayız.

    Hayduklar_4) Starina Novak (1885'te yapılmış bir tasvir)
    Starina Novak, 1885’te yapılmış bir tasvir.

    Yine de 1600’lere doğru Osmanlılara karşı savaşlarda rol aldıkları için kahraman hüviyeti kazanmaya başlamalarından söz edilebilir. Örneğin ünlü Sırp hayduk “Baba Novac” yahut “Starina (İhtiyar) Novac”, kendisine işkence yapan yeniçerilerin elinden kurtulduktan sonra bir “harambaşa” (harami başı) çetesine katılıp Sırp ormanlarında nam salan bir hayduk olmuştur. Daha sonra 1595’te Osmanlılara karşı isyan eden Eflak Voyvodası Cesur Mihael’in çağrısıyla kendisine bağlı çeteleri alıp Erdel (Transilvanya) topraklarına geçmiş, akıncı ocağının büyük kısmının katledildiği 1595 Köprü Faciası’nda (Yergöğü Savaşı) bulunmuş ve Tuna Nehri’nin güneyindeki şehirleri emrindeki çetelerle yağmalamıştır. Bu açıdan kendisi Sırp folklorunda da Rumen folklorunda da yer bulmuş, popüler şarkılara dahi konu olmuştur (Transsylvania Phoenix grubunun 2005 tarihli Baba Novac albümü gibi).

    Hayduklar_2) 1800'lerden Sırp Hayduklar illüstrasyonu
    Sırp Hayduklar illüstrasyonu, 1800’ler.

    Keza babası da bir dönem “hayduk” iken sonradan domuz ticaretiyle uğraşan, köyüne haraç kesmeye gelen yeniçerilerle çatıştıktan sonra kırsala kaçıp Sırp hayduklara katılıp kendisi de “hayduk” olan Kara Yorgi de epey ünlüdür. 1800’lerin başındaki “Prvi Sırpski Ustanak” yani “İlk Sırp İsyanı”nı başlatan ve kendi adıyla anılan kraliyet hanedanını kurup Sırp Prensliği’nin başına geçmiştir. 1800’lerin sonuna doğru geldiğimizde daha komitacılar yani siyasi çeteler zamanı yeni başlarken hayduklar yerini yavaş yavaş bunlara bırakmaya başlamıştır. Örneğin “Son Hayduk” lakaplı ünlü Bulgar çeteci İlyo Malişevski yahut Dedo İlyo (İlyo Dede) 1899’da öldüğünde hayduklar çağının son nüvesidir.

    Hayduklar_6) “Son Hayduk” lakaplı ünlü Bulgar çeteci İlyo Malişevski yahut Dedo İlyo (İlyo Dede)
    “Son Hayduk” lakaplı ünlü Bulgar çeteci İlyo Malişevski yahut Dedo İlyo (İlyo Dede).

    Haydukların folklordan popüler kültüre uzanan etkileri hâlâ mevcut. Mesela 1700’lerin başında Rodoplar’da Osmanlılara karşı çetesiyle misillemelerde bulunan Delyo (Deli) Voyvoda’ya yakılmış “Izlel e Delyo haydutin” adlı ağıt dünya çapında tanınıyor. Bulgar halk şarkıcısı Valya Balkanska’nın icrasını ise uzaya gönderilen “Voyager 1” ve “Voyager 2” uyduları için çok kültürlü bir müzik seçkisi içeren Altın Plak Kaydı’nda yer alması bu denli ünlü kılıyor. Kırcalılar zamanının ünlü hayduku, 1821’de Moldova’da Filiki Eterya milisleriyle Osmanlı kuvvetlerine karşı savaşırken öldürülen Indzhe (İnce) Voyvoda, önce Bulgar yazar Yordan Yovkov’un “İnce” adlı öyküsüne ilham oluyor. Bu öykü de Yaşar Kemal’in İnce Memed adlı ünlü romanına ilham veriyor. 1800’lerin başında Istranca havalisinde Osmanlı vergi tahsildarlarının yolunu keserek ele geçirdiği büyük hazinenin söylentisi, hâlen Bulgar ve Türk definecilerin arasında hararetle anlatılan ve inanılagelen Valchan Voyvoda da popülaritesini hâlen koruyor. #