Yazar: Mehmet Perinçek

  • ‘Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak’

    ‘Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak’

    Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde olduğu süre boyunca eşi Münevver Andaç ve oğlu Mehmet Hikmet hep gözetim altındaydı. 1951’den 1955’e kadar mektup almaları-yazmaları yasaktı. O sıralar uluslararası girişimlerle en azından kısmen de olsa bir mektup ve hediye trafiğine izin verildi. İşte 50’li yılların sonlarında, Mehmet’in özlem dolu satırları…

    Nâzım Hikmet’in “Kore’ye Giden Gemi” şiirine de yansıyan oğlu Mehmet’e özlemi tek taraflı değildi. Mehmet, büyüdükçe daha bebekken ayrılmak zorunda kalan babasını tanımaya başlamış; ona şiirler, mektuplar yazıp resimler çizmiştir. Bu mektupların bir kısmı, Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’ndeki (RGALİ) Nâzım Hikmet koleksiyonunda bulunmaktadır. 

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak
    Mehmet’in babasına gönderdiği fotoğraflardan. Arkasında el yazısıyla “Nisan 1955. Babama. Mehmet” yazılı (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 10 ve arkası)

    1951’den Türkiye’den kaçırıldıkları 1961’e kadar, Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Andaç ile oğlu Mehmet Hikmet hep gözetim altında tutulmuş, kapılarının önünde bir polis cipi bekletilmiş, pasaport istekleri sürekli geri çevrilmiştir. Hatta 1955’e kadar mektuplaşmaları dahi yasaktır (Me- met Fuat, Nâzım Hikmet: Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, 2015, s. 579) 

    Nâzım Hikmet, “Postacı” başlıklı şiirinde şöyle yazmıştı:

    MEHMET’TEN NÂZIM’A / 1. MEKTUP

    ‘Canlanacak yavrusu Hayalinde babamın. Mektubumu alınca’

    “ Babacığım bu şiiri Sana yazıyorum.

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak
    Fotoğrafın arkasına Münevver Andaç, Nâzım’a hitaben şöyle yazmış: “Nisan 1955. Mehmet huysuzluk etmek üzere iken böyle bir hal takındı. Böyle durduğuna bakma” (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 11 ve arkası).

    Mektup
    Şu, küçük zarfın içi
    Sözlerle dolu sıcak.
    Biraz sonra uçakla
    Babama ulaşacak

    Götürecek gönlümü
    Satılardan kanatla
    Dil dökecek babama
    Sevgi dolu bir tatla

    Canlanacak yavrusu
    Hayalinde babamın.
    Mektubumu alınca
    Babacığım bu şiir bitti. Şimdi Asıl Mektup başladı
    Babacığım bana ne zaman pul yollayacağın.

    MEHMET
    Kadıköy

    MEHMET’TEN NÂZIM’A / 2. MEKTUP

    ‘Annemi hiç üzmüyorum çok çok selam ederim…’

    Salı 18-II-1958

    BABA.

    BEN OKULA GİDİYORUM. OKUMA YAZMA ÖĞRENDİM. ANNEMİ HİÇ ÜZMÜYORUM. SANA ÇOK ÇOK SELÂM EDERİM ELLERİNDEN ÖPERİM. ŞEYTANLA [Nâzım Hikmet’in Moskova’daki köpeği] RESMİNİ GÖRDÜM. ÇOK SEVİNDİM. SAĞ OL. İKİNCİ KARNEM HEP PEKİYİ OLACAK.

    Oğlun mehmet

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 2)

    MEHMET’TEN (VE RENAN’DAN) NÂZIM’A / 3. MEKTUP

    ‘Gönderdiğiniz beyaz pabuçlara çok sevindim’

    9-2-1959

    Dayıcığım

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak

    Nasılsın iyi misin? Seni çok özledim. Ben, Mehmet, annem pek çok iyiyiz. Sen orada iyi misin? Annem geçen gün bize senin için üşütmüş olduğunu söyledi. Geçmiş olsun. Şimdi hastalığın geçti mi? İnşallah geçmiştir. Benim ve Memo’nun dersleri ve karneleri iyi. Şimdi 15 gün tatiliz. Dayıcığım gönderdiğin blüzlara çok sevindim ve çok teşekkür ederim. Çok beğendim. Herkes de çok güzel olduğunu söylüyor. Zaten burada öyle şeyler hiç yok, olsa bile çok pahalı. Memo ne fazla yaramaz ne de fazla uslu. Ancak ikisinin ortası. Fakat böylesi daha iyi. Dayıcığım bilemem biliyor musun bu sene HULA-HOOP modası var. Biz çok güzel çeviriyoruz. Ama öyle 100, 50 defa değil. Onun da üstünde 2066 defa. Fakat nedense annem çeviremiyor. Çeviremediği için de çok kızıyor. O ancak 2 defa çevirebiliyor. Zaten büyükler, küçüklerden daha az çevirebiliyorlar. Dayıcığım pullar o kadar çok oldu ki 2 kalın ciltli defter az geliyor. Biz de çok seviniyoruz. Memoyla ara sıra hafif olarak şakadan veya sahiden kavga ediyoruz ama fazla değil. Dayıcığım şimdi sana yazarken (Memo gel sen de yaz) dedim. O da arka sahifaya yazdı. Onun için oraya bakıver lütfen. Artık sana sık sık metup yazmağa çalışacağım. Dayıcığım burada mektubumu bitirmeye mecburum. Çünkü daha Mehmet yazıcak. Geç de oldu. Gözlerinden ve ellerinden öperim.

    R. Berk

    Babacığım.

    Size şimdi ablam yazarken ben de yazıyorum. Nasılsınız? Ben çok iyiyim. Derslerime çok çalışıyorum. Karnem de güzel. Gönderdiğiniz beyaz pabuçlara çok sevindim. Teşekkür ederim. Sizin orada işleriniz nasıl gidiyor? Annem de çok iyi. Ben sık sık sokağa çıkıp arkadaşlarımla oynuyorum. Biz çarşamba günü Ayşe teyzemin kızı Fatoş’un doğum gününe gidiyoruz [Ayşe teyzeden kasıt, Münevver’e Bursa Cezaevi’nde Nâzım’ı ziyaretleri sırasında eşlik eden Dündar Baştımar’ın eşi Ayşe Baştımar, Fatoş da onun kızı Fatma olabilir]. Her halde çok eğleneceğiz. Babacığım burada mektubuma son verirken gözleriniz ve ellerinizden öperim babacığım.

    Oğlunuz:

    Mehmet Andaç

    (Mektubu Münevver Andaç’ın ilk eşi ressam Nurullah Berk’ten olan kızı Renan Berk (ileride Genim soyadını alacaktır) ve Mehmet Hikmet, arkalı önlü birlikte yazmışlardır / RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 3, 3 arkası)

    MEHMET’TEN NÂZIM’A / 4. MEKTUP

    ‘Biraz da ev ve okuldan bahsedelim’

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak
    Arkasında “Sevgili babama. Mehmet. Ağustos 1956. Caddebostan” yazılı (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 15 ve arkası).

    2-4-960

    Babacığım.

    Size çoktan beri mektup yazmadığım için özür dilerim. Biraz da ev ve okuldan bahsedelim:

    Evde annem bana aritmetiğim iyi olması için hergün “10”ar hesap yaptırıyor.

    Okulda ise herşey iyi. Bugün Türkçeden yazılı imtahan olduk. 5 aldım. Notlarımız 5 üzerinedir.

    Ablamın da notları çok iyi. Tatile yaklaştık 2 ay var. Tatiller artıyor. Şimdiye kadar 4 tatil geçti. Annem ablama 125 lr bir mayo aldı.

    Doğum günüm 2 hafta evvel oldu.

    Gelenler:

    Fatma, Ömer, Ayşe, halam, Ayşe teyzem, Mualla teyzemdi.

    Halam da 2 hafta evvel geldi. Hikmet ağabeyle Ayşe ablamlar gelmemişti ve 4 gün kaldıktan sonra Ankara’ya gitti.

    Doğum günümde birçok hediyeler geldi. İsimleri şapka, basketbol ve inşaat oyunu idi.

    Sıhhatınız nasıl ben çok iyiyim.

    Mektubuma burada son verirken gözlerinizden öperim babacığım

    Oğlunuz

    (İmza)

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 4)

  • ‘Kore’ye Giden Gemi’: Nazım Hikmet’in, tamamı ilk defa yayımlanan şiiri

    ‘Kore’ye Giden Gemi’: Nazım Hikmet’in, tamamı ilk defa yayımlanan şiiri

    1951’de tekrar ağır hapis cezalarına çarptırılan dünya şairi Nazım, çok sevdiği vatanından ayrılmak ve SSCB’ye gitmek zorunda kalmıştı. Tam o sıralar bütün şiddetiyle devam eden Kore Savaşı, şairin hem günlük hayatına hem de unutulmaz dizelerine yansıdı. O dönem yazdığı “Kore’ye Giden Gemi” şiiri, daha sonra Türkçede kısaltılarak yayımlanmıştı. Mehmet Perinçek, Moskova’da şiirin orjinalinden yapılan Rusça çevirisini buldu ve tekrar Türkçeye kazandırdı.

    Nâzım Hikmet 1951 yazında SSCB’ye geldiği zaman, ilk yıllarındaki edebiyat ve siyasal yaşamında Kore Savaşı (1950-1953) önemli rol oynamıştı. Ayrıca ölene kadar oğlu Mehmet’e duyduğu özlem de hiçbir zaman eserlerinin gündeminden düşmedi. Büyük şair, 1953’te yazdığı bir şiirinde ise bu iki temayı birleştirmişti. Ancak “Kore’ye Giden Gemi” başlıklı şiirin özgün Türkçe metni bugünlere ulaşmadı. Sadece şiirin içinden küçük bir kısmı, Nâzım’ın ölümünden sonra farklı bir başlıkla Türkçe olarak yayımlandı. Şiirin tamamına Rusça çevirisinden ulaştık ve Türkçe olarak okuyucusuyla ilk kez bu sayfalarda buluşuyor. 

    “Kore’ye Giden Gemi” adlı şiir, ilk defa SSCB Yazarlar Birliği’nin günlük yayın organı Literaturnaya Gazeta’nın 9 Temmuz 1953 tarihli sayısında yayımlandı. Gazetenin birinci sayfasında manşetten verilen şiiri, Muza Pavlova Rusçaya çevirmişti. Şiir daha sonra Nâzım’ın Moskova’da 1953’te Rusça basılan Seçme Eserler’inde (İzbrannoe, s. 266-268) yer aldı. “Kore’ye Giden Gemi”, şair hayattayken yakını da olan A. K. Sverçevskaya’nın hazırladığı Rusça Nâzım Hikmet Bibliyografyası’na da (Nâzım Hikmet: Bibliografiçeskiy Ukazatel, 1962, s. 52) girmiştir. 

    Kore’ye Giden Gemi
    Nâzım’ın oğlu Mehmet (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, 2006, s.96)

    Nâzım’ın ölümünden sonra şiirin Kore Savaşı’yla ilgili olan geniş bir kısmı çıkarılmış, eser Türkçede sadece oğluna hasretini dile getirdiği dizeler bırakılarak, “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor” başlığıyla yayımlanmıştır (Türkçe ilk yayımlandıkları yerler için bkz. Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri VII: Saat 21-22 Şiirleri ve Eserlerine Girmeyen Şiirleri, 1979, s. 504-505).

    Tabii şiiri kimin kısalttığını, hatta ana gövdesini çıkarttığını söylemek zor. Bu kadar geniş çaplı olmasa da, şairin kendisinin gençlik yıllarındaki şiirlerini daha sonradan değiştirdiği, kısalttığı ya da onlara eklemeler yaptığı biliniyor (bkz. Mehmet Perinçek, “Bilinmeyen şiirleri ve dizeleriyle… Nâzım Hikmet”, #tarih, Ocak 2019, s. 36-39). Ancak bu şiir, Nâzım’ın sağlığında ne Türkçe ne de Rusça olarak kısaltılmamıştır ve şiirin başlığı değiştirilmemiştir. Ayrıca şairin ölümünden 1 sene önce çıkan bibliyografyada da “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor” başlıklı bir şiir bulunmamaktadır. 

    Kore’ye Giden Gemi
    Münevver Andaç, Müzehher Hanım, Vâlâ Nureddin, Nâzım Hikmet, Zekeriya Sertel, Renan, arabada Mehmet. Mühürdar Bahçesi 1951 Haziran (RGALİ fond 250, liste 1, dosya 495, yaprak 3).

    Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Türkçe baskılarda “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”un altına 1954 tarihi düşülmüştür. Oysa “Kore’ye Giden Gemi” şiiri 1953’te yazılmıştır (dolayısıyla bu tarih de düzeltilmelidir). 

    Şiire dair tartışılması gereken diğer bir nokta ise şu dizelerdir: 

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz? Elâleme haset mi ediyoruz?”

    Bu dizeler Türkçe baskıda da vardır. Ancak Nâzım’ın sağlığında yapılan Rusça çeviride “kader” değil, tam olarak “keder”e denk düşen bir kelime kullanılmıştır. Altını çizmek gerekir ki, büyük Türk şairi, şiirlerinin çevirileri üzerinde titiz bir şeklide çevirmenlerle birlikte çalışmakta ve olabildiği kadar kendi ifadelerine sadık kalınmasını tercih etmektedir (Nâzım Hikmet’in şiirlerinin Rusça çevirisine dair bir konuşmasından bu temeldeki ifadeleri için bkz. Nâzım Hikmet, “Şair Olacaklara Bazı Öğütler”, Sözcükler, Ocak-Şubat 2019, s. 31-32). Şairin elyazısı veya notları okunurken ya da şiir Türkçe olarak dizilirken bir hata yapılmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Zekeriya Sertel, kitabına “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”u alırken de “keder” yazmıştır (Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, 1978, s. 68). Daha sonra Cem Yayınları’ndan çıkan Toplu Eserler’de bu farklılığa işaret edilerek Sertel’in dizgi hatası yapmış olabileceği belirtilmiştir (Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri VII: Saat 21-22 Şiirleri. Eserlerine Girmeyen Şiirleri, s.505). Bu baskıda daha önce çıkan yayınlardaki “kader” kabul edilmiş ve bugüne de öyle gelmiştir. Ancak Nâzım hayattayken yapılan Rusça çeviri, şiirin içindeki anlamı ve Nâzım’ın üslubu “keder”i daha ağır kılmaktadır. Biz de o sebeple “keder”i tercih ettik. Tabii işin aslı, ancak Nâzım’ın kendi notlarına ulaşılınca ortaya çıkacaktır. 

    Sertel, 1953’te Kazakistan ve Özbekistan’ı ziyaret ettikten sonra geldiği Moskova’da Nâzım’la görüşmüş ve “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”daki dizeleri şairin kendisinden dinlediğini seneler sonra yazmıştır. Tabii dinlediği şiir, “Kore’ye Giden Gemi” de olabilir. Şiirin tam yazılıp yayımlandığı dönemdir. Seneler sonra Türkçe yazılı olarak sadece kısa halinin olmasından dolayı kitabına onu almış olması da mümkündür. Sertel’in aşağıdaki tanıklığı, şiirin 1954’ten önce yazıldığını ta o yıllarda dahi göstermiştir: 

    “Nâzım Hikmet karısı Münevver Hanım’la oğlu Memet’i fotoğraflardan izliyordu. Masanın camı altında Münevver’in ve Memet’in boy boy resimleri vardı. Duvarlara da onlara ait çeşitli anılar asılmıştı. Nâzım bu bekâr evinde onlarla beraber yaşıyordu. Münevver’le Memet bir an gözünün önünden gitmiyor, dilinden düşmüyordu. Hele hastalandıktan sonra bu özlem bir kat daha artmıştı. Masa etrafında oturduk. Üçümüzden başka kimse yoktu ortada. Nâzım ağlayan, titrek bir sesle okumaya başladı” (Zekeriya Sertel, s. 67). 

    Nâzım Hikmet, Türkçe olarak tamamını ilk defa yayımladığımız “Kore’ye Giden Gemi”de, oğluna duyduğu özlemi Kore Savaşı temasıyla birleştirmişti. Aslında Mehmet daha ilk doğduğunda, Nâzım Hikmet “Doğum” şiirinde de Kore’ye göndermeler yapmıştı: 

    “Anası bir oğlancık doğurdu bana; kaşsız, sarı bir oğlan,
    masmavi kundağında yatan
    bir nur topu, üç kilo ağırlığında.

    Benim oğlan 

    dünyaya geldiği zaman,
    çocuklar doğdu Kore’de,
    sarı ay çiçeğine benziyorlardı.
    Mak Artır [Douglas MacArthur] kesti onları,
    gittiler ana sütüne bile doymadan (…)”

    Şairin o dönemde Kore Savaşı’na dair çok sayıda şiir kaleme aldığı biliniyor: “Bir Hazin Hürriyet”, “Seni Düşünüyorum”, “Kore Türküsü”, “Mektup”, “23 Sentlik Askere Dair”, “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri/Diyet”. Aynı konuyu “Bir Hazin Hürriyet”, “Doğum”, “Gazete Fotoğrafları Üstüne/Korku” şiirlerinde de işlemiştir. Hatta birçok farklı ülke ve şehirde sıkça sahnelenmiş olan “Fatma, Ali ve Diğerleri” isimli bir tiyatro oyunu da yazmıştı (Mehmet Perinçek, “‘Fatma, Ali ve Diğerleri’, ‘İnek’ ve ‘Prag Saat Kulesi’: Nâzım Hikmet Kendi Piyeslerini Anlatıyor”, Toplumsal Tarih, Ağustos 2017, s. 72-79). 

    Nâzım Hikmet daha Moskova’ya ayak basar basmaz Demokrat Parti hükümetinin Kore Savaşı’na katılmasını sert bir şekilde eleştirmeye başlamış ve ilk günlerindeki yazı, konuşma ve demeçlerinde bu konuya sıkça değinmişti (Mehmet Perinçek, “Nâzım Hikmet Moskova’da: İlk Yazıları, Konuşmaları, Demeçleri”, Toplumsal Tarih, Temmuz 2017, s. 40-52). Kore’ye asker gönderilmesi, Nâzım’ın ilk dönemki yurtdışı gezilerinde de en fazla vurgu yaptığı konular arasındaydı. Hâliyle bu durum, Nâzım’ın merkezinde yer aldığı TKP’nin gündemine de yansımıştı. Ayrıca 1958’den itibaren yayına başlayan TKP’nin “Bizim Radyo”su için yaptığı yorumlarda da Kore Savaşı temasına rastlarız. 

    Kore’ye Giden Gemi
    Nâzım Hikmet, Moskova’daki evinde oğlu Mehmet’in fotoğraflarına bakıyor. (V. L. Vorobyov, A. A. Kolesnikov, Nâzım Hikmet Sudba Poeta, 2016)

    Nâzım Hikmet, 5 Eylül 1951 tarihli Trud gazetesinde çıkan Türkçede yayımlanmamış “Türk Halkı Mücadele Ediyor” başlıklı yazısında ise Kurtuluş Savaşı’nı Kore Savaşı’yla şöyle karşılaştırmıştı: “1. Dünya Savaşı’ndan sonra halkımız millî bağımsızlığı için Amerikan, İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalistlerine ve onların Yunan kuklalarına karşı savaştığı zaman bir tek Sovyetler Birliği, bu zor zamanda ona yardım etmiş, maddî ve manevî destek göstermişti. Ancak bu yardım sayesinde emperyalist işgalciler Türk topraklarından kovuldu. (…) Gerici hükümet ve partilerin alçak politikası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin Amerikan emperyalistlerinin sömürgesine ve ABD’nin askerî üssüne dönüşmesine yol açtı. Bugünkü iktidar sahipleri, halkın millî çıkarlarını açık bir şekilde ayaklar altına alıyor. Onlar, bir avuç dolar için ülkeyi Wall Street’e sattılar ve şimdi de Türk halkının evlatlarını Amerikan bankerlerinin kârı uğruna kan dökmeleri için Kore’ye gönderiyorlar. Babaları ve abileri 1919-1923 yıllarında emperyalistlere karşı savaşta düşen gençler, şimdi emperyalist orduların safında Kore halkına karşı savaşmaya, Amerikalı generallerin emirleri doğrultusunda Koreli kadın ve çocukları öldürmeye zorlanıyorlar (…) 

    İşçiler, grev ilan ediyor, Türkiye’ye gelen Amerikan silahlarıyla dolu gemilerin yükünü indirmeyi reddediyorlar. İşçiler, Komünist Parti’nin, özgürlüğün ve ekmeğin partisinin, millî bağımsızlığın partisinin, barışın partisinin saflarında mücadele ediyorlar. (…) Anadolu’nun köylerinde köylüler, Ankara hükümetini Amerikalılara Türk halkının evlatlarını satmakla damgalayan türküler yakıyor. Halk, hep bir ağızdan Kore’ye Türk askerini gönderenleri lanetliyor”. Nâzım, daha sonra Türkiye’deki Barış Derneği’nin, Behice Boran ve arkadaşlarının mücadelesini, karşılaştıkları baskıları anlatmıştır. Ona göre Kore’ye asker göndermek, vatana ihanet ve halka karşı cinayettir (Nâzım Hikmet, “Turetskiy Narod Boretsya”, Trud, 5 Eylül 1951, s. 3) 

    Şair, “millî çıkarları pazarlayan hükümet”in Kore’ye asker göndermesine karşı tavrını özellikle kadınlara yönelik yayın organlarında ortaya koyuyordu. Türkiye’de eşlerinin, çocuklarının, erkek kardeşlerinin Amerikan çıkarları adına ölmesine itiraz eden kadınların mücadelesini anlatıyor, Behice Boran’ı anmayı bu yazılarında da ihmal etmiyordu (Nâzım Hikmet, “Protiv Rejima Goloda i Smerti”, Sovyetskaya Jenşina, No. 6, 1951, s. 52; Nâzım Hikmet, “Protiv Bespraviya i Nişetı”, Krestyanka, Aralık 1951, s. 23). Çocuk gazetesine de yazsa konu kesinlikle Kore Savaşı’na geliyordu (Nâzım Hikmet, “Pravda o Turtsii”, Pionerskya Pravda, 8 Şubat 1952, s. 4). Victor Hugo’nun 150. doğum günü dolayısıyla 26 Şubat 1952 günü Moskova’da düzenlenen törende kürsüye çıktığında dahi söze Kore Savaşı’yla başlamıştı: “Dostlar! Ben burada vatanı Amerikan emperyalistlerine satılmış, kardeşleri zorla dünyanın bir ucundaki Kore’ye ölmeye ve katil olmaya gönderilen bir Türk şairi olarak konuşuyorum…” (“150 Let So Dnya Rojdeniya V. Gyugo”, Literaturnaya Gazeta, 28 Şubat 1952, s. 1). 

    Kore’ye Giden Gemi
    Nâzım Hikmet, Victo Hugo’nun 150. doğum yıldönümünde söze Kore Savaşı’yla başlamıştı. Moskova, Mart 1952 (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, s.114).

    Kore’ye Giden Gemi

    Nazım Hikmet’in 1953’te yazdığı “Kore’ye Giden Gemi” şiirinin, Türkçede ilk defa yayımlanan tam hali (Mavi dizeler, Rusça çevirisinden çevrilmiştir. Türkçe olarak “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”la örtüşen dizeler ise “siyah” olarak bırakılmış ve özgün metni korunmuştur).

    “Türkiye’de, şu an Kore’de bulunan Türk tugayının personelinin yenilenmesi için gönderilecek olan yeni askeri birlik tamamlandı.
    Savaş sırasında Kore’de Türk tugayının personeli dördüncü kez yenileniyor. 

    ***

    Türk hapishaneleri, Türk birliklerinin Kore’ye gönderilmesine karşı çıkan yurtseverler ve barış taraftarlarıyla doldu. Tutuklular arasında işçiler, köylüler, zanaatkârlar, erkek ve kız öğrenciler, aydınlar bulunuyor. Askerî hapishanedeki tutuklular, eziyet ve işkencelere maruz kalıyor. Askerî savcı, onlar için asılarak ölüm cezasına çarptırılmalarını talep ediyor. 

    Gazetelerden. Babasının gözü önünde büyür

    elâlemin yavrusu,

    ona doğru emekler,

    doğrulur dizlerinin üstüne,

    açıp gözlerini dikip,

    “baba” demesiyle

    evi alır bir heyecan.

    Benim oğlan fotoğraflarda büyüyor,

    sessiz

    ve hareketsiz.

    Elâlemin oğlunun elini babası tutar,

    götürür gezmeye,

    tanıştırır böceklerle,

    ağaçlarla,

    tramvayla,

    Rahmi Bey’in [!] köpekleriyle.

    Elâlemin babası eve ekmek, 

    oğluna uçurtma getirir. 

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın.

    Gitmez gözümden hayali Haliç’e inen yolun,

    İki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış 

    evlât hasretiyle hasreti İstanbul’un. 

    Ey Nâzım Hikmet

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kederimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbul’da hapiste,

    Elâlemin oğlunu asmak istiyorlar. 

    yol ortasında 

    güpegündüz.

    Bense burada, Moskova’da 

    çoktandır unuttum demir parmaklıkların ardını. 

    Rüzgüâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum, 

    ama henüz küçüksün Memed’im, 

    asılamıyacak kadar küçüksün henüz. 

    Gemi İzmir’den uzaklaşıyor,

    incirle mi yüklü keresteyle mi?

    Gemi uzaklaşıyor İzmir’den,

    insan etiyle yüklü. 

    Gemi ilerliyor masmavi denizde,

    hep daha hızlı,

    daha hızlı.

    Acı taşıyor taşıyor gemi tonlarca

    Kore’ye 

    Kore’ye…

    Kardeşler!

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    Gemiler İzmir’de insan etiyle değil, 

    İncirle, keresteyle yüklensin diye,

    acı taşımasınlar diye Kore’ye, 

    orda onlar aldı göze ipi. 

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    daha sesli bağırın silah patlamalarından

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin, 

    cellât geçirmesin ipi.” 

    1953

    (!) Rahmi Bey ve köpekleri Nâzım’ın başka şiirlerinde de geçmektedir. ”Hapisten Çıktıktan Sonra” başlıklı şiirinde ”Ajans haberlerini okuyor radyosu Rahmi Beylerin” dizesi yer akırken, “Macaristan Notlarında da “Karıcığım,/geceleri kapatıp pencereleri/radyoda Moskova’yı bulup/Erdem’i dinliyorsundur yine,/mürettip Şahap’ın anasıyla beraber,/Ve harap mahallede, yıldızların altında Ağustos böcekleri:/düdükleri bekçilerin,/bir de Rahmi Beylerin artsız arasız uluyan köpekleri.” dizeleri bulunmaktadır. Rahmi Bey’in Nazım Hikmet’lerin İstanbul’dan komşusu olduğu düşünülebilir).

  • Oğlum Ajitprop, gel bakayım buraya!

    Oğlum Ajitprop, gel bakayım buraya!

     Ekim Devrimi’nin ardından Sovyet iktidarının çocuklarla ilgili gerçekleştirdiği köklü değişimin bir izdüşümü de isim meselesinde yaşandı. Özellikle 1920’li ve 30’lu yıllarda “Granit” gibi jeolojik terimlerden “Anarşi” ve “Ütopya” gibi devrimi çağrıştıran adlara, üç bine yakın yeni çocuk ismi ortaya çıktı. 

    Rusya’da Stalin dönemi anaokullarında, sosyalizmi inşa görevi verilen “küçük devrimciler”in tamamı her gün şu sloganın yazılı olduğu posterlerle güne başlıyordu: “Mutlu çocukluğumuz için teşekkür ederiz, Yoldaş Stalin!”. Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikler, gelecekte komünizmi kuracak çocukların, doğumlarından itibaren yetiştirilmesi görevini üstlendiler. 

    Sovyet iktidarının temel amacı, küçük çocukları aile, kilise ve Çarlık Rusyası’nın çökmüş değerlerinden uzak, devrim ideallerine uygun yetiştirmekti. Diğer taraftansa kadınların “verimsiz ve zihni uyuşturan” ev işlerinden kurtarılması ve üretime katılması hedefi benimsenmişti. Ülke sanayileştirilmeliydi ve bunun için ek işgücüne ihtiyaç vardı. Fabrikalarda çocuk yuvaları açıldı; kadınlar gece dahil üç vardiya çalışmaya başladılar. 

    Yuvalarda çocuklara kolektif içinde yaşamak ve çalışmak öğretiliyordu. Çocuklar, oyun odalarını kendileri topluyor, bahçeyi ekip biçiyor, hayvanlara bakıyorlardı. Ayrıca devrimci gün ve bayramların kutlanması gibi politik mesajlar da çocuklara aktarılıyordu. 

    Devrimden sonra hukuk alanında da çocukları koruyan tedbirler alındı. 7 Mart 1918’de reşit olmayan çocukların yargılanması ve hapsedilmesi yasaklandı. Ancak 8 Nisan 1935’te 12 yaşından itibaren çocukların işlediği hırsızlık, yaralama, cinayet gibi suçlar, tekrar cezai ehliyet kapsamına alınacaktı. 

    Lenin ve Çocuklar isimli çocuk kitabından… 

    1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan içsavaşla birlikte, sayıları ciddi şekilde artan sokak çocuklarının bakımı ve topluma kazandırılmasıyla ilgili ciddi bir mücadele başlatıldı. Bu konuyla bizzat Vladimir Lenin, Feliks Dzerjinski ve Anatoli Lunaçarski gibi devletin en üst kademelerinde bulunan isimler ilgilendi. 

    Çocuklarla ilgili konularda yaşanan köklü değişimin bir izdüşümü de isim meselesinde görüldü. 20. yüzyılın başlarına kadar, yeni doğan çocuklara isim vermek için, Ortodoks Kilisesi’nin aziz ve azizelerin isimleriyle hazırladığı takvimler yaygın olarak kullanılıyordu. Bu takvimlere göre, azizlere atfedilen belli günlerde o ismi taşıyan kişiler isim günlerini kutluyor, hatta isim günleri doğum günlerinden bile daha önemli kabul ediliyordu. Ancak “yeni toplum”da, kilisenin isim konusunda koyduğu sınırlamalar kaldırıldı. Özellikle 1920 ve 30’lu yıllarda SSCB’de yeni isimler konusunda adeta bir patlama yaşandı. Bu dönemde “Granit” gibi jeolojik terimlerden “Anarşi” ve “Ütopya” gibi devrimi çağrıştıran adlara, üç bine yakın yeni isim ortaya çıktı. Beryoza (kayın ağacı), Gvozdika (karanfil), Mimoza gibi doğadaki ağaç, çiçek isimleri de ilk kez o dönemde çocuklara verilmeye başlandı. 

    Ancak bunların arasında en ilginç olanları, farklı isim, kelime ve sloganların biraraya getirilmesinden meydana getirilen uydurma isimlerdi. Hatta açıklayıcı kitaplar ve “Devrimci İsimler Takvimi” bile hazırlandı. İçlerinden bazıları oldukça popüler oldu ve yaygınlık kazandı. Adı, “Devrimci İsimler Takvimi”nden yola çıkarak verilen birçok devlet ve biliminsanı, yazar, sanatçı vb. yetişti. 

    Bu arada hem coğrafi yer isimleri hem de fizik ve kimya alanından seçilmiş teknik tabirler de kimi zaman aynen korunarak kimi zaman da “ideolojik dokunuşlarla” çocuklara verilmeye başlandı. 

    POLİTİKA VE TERMİNOLOJİ

    Rus Devrimi’nden sonra çocuklara verilen isimler

    1917’den itibaren Rus çocuklarına verilen isimler arasında, coğrafi-siyasi terimler ile fizik/kimya terimleri dikkati çekiyordu. 

    Fransız Devrimi’nin 200. yılı dolayısıyla 1989’da SSCB’de basılan pul: Marat, Danton, Robespierre. Birçok Sovyet çocuğuna onların isimleri verilmişti. 

    Agitprop (Ajitasyon propaganda), 

    Alfa (Alfa), 

    Altay (Altay), 

    Amper (Amper), 

    Arvil (Armiya V. İ. Lenina – V. İ. Lenin’in ordusu), 

    Avangard (Öncü), 

    Avksoma (Rusça Moskova’nın tersten yazılışı), 

    Avrora (Bir savaş gemisi), Barrikad (Barikat), 

    Bebel (August Bebel’den), 

    Bestreva (Beriya, straj revolyutsii – Beriya, devrimin bekçisi), 

    Beta (Beta), 

    Bonapart (Napoleon Bonaparte’tan), 

    Borets (Savaşçı), 

    Darvin (Charles Darwin’den), 

    Demir (Dayoş mirovuyu revolyutsiyu! – Haydi dünya devrimine!), 

    Garibaldi (Giuseppe Garibaldi’den), 

    Geliy (Helyum), 

    Gipotenuza (Hipotenüs), 

    Granit (Granit), 

    İskra (Kıvılcım), 

    İstmat (İstoriçeskiy materializm – tarihsel materyalizm), 

    İzil (İspolnyay zavetı İliça – İliç’in öğütlerini yerine getir), 

    Kapitalla (Das Kapital), 

    Krarmiya (Krasnaya Armiya – Kızıl Ordu), 

    Kromvel (Oliver Cromwell’den), 

    Kyuri (Marie Curie’den), 

    Lelyud (Lenin lyubit detey – Lenin çocukları sever), 

    Lestak (Lenin, Stalin, komünizm), 

    Luidjia (Lenin umer, no idei jivı – Lenin öldü, ama fikirleri yaşıyor), 

    Lyublen (Lyubi Lenina – Lenin’i sev), 

    Marat (Jean-Paul Marat’tan), 

    Marlen (Marx ve Lenin), 

    Marseleza (Marseillaise’den), 

    Mauser (Bir tüfek markası), 

    Mor (Thomas More’dan), 

    Ninel (Lenin’in tersten yazılışı), 

    Okean (Okyanus), 

    Om (Om), 

    Papir (Partiynaya piramida – Parti piramidi), 

    Parijkomma (Paris Komünü’nden), 

    Partizan (Partizan), 

    Pervomay (1 Mayıs), 

    Pores (Pomni reşeniya syezdov – Kongre kararlarını hatırla), 

    Proletar (Proleter), 

    Pyatvçet (Pyatiletku v çetıre goda – Beş Senelik Kalkınma Planı dört senede), 

    Revmark (Revolyutsionnıy Marksizm – Devrimci Marksizm), 

    Revo ve Lyutsiya (Revolyutsiya ‘Devrim’, iki kardeşe verilmek üzere), 

    Partiya (Parti), 

    Robespyer (Maximilien Robespierre’den), 

    Roblen (Rodilsya bıt lenintsem – Leninist olmak için doğdu), 

    Russo (Jean-Jacques Rousseau’dan), 

    Serp ve Molot (Orak ve Çekiç, iki kardeşe verilmek üzere), 

    Spartak (Spartaküs’ten), 

    Stator (Stalin torjestvuet – Stalin zafer kazanıyor), 

    Telman (Ernst Thälmann’dan), 

    Traktor (Traktör), 

    Uryurvkos (Ura, Yura v kosmose Oley – Yura (Yuriy Gagarin) uzayda), 

    Vektor (Velikiy kommunizm torjestvuet – Yüce komünizm zafer kazanıyor), 

    Vist (Velikaya istoriçeskaya sila truda – Emeğin büyük tarihi gücü), 

    Vojd (Önder), 

    Volga (Volga), 

    Volt (Volt), 

    Vosmart (Vosmoe Marta – Sekiz Mart), Yaslenik (Ya s Leninım i Krupskoy – Lenin ve Krupskaya (Lenin’in karısı) ile birlikteyim), 

    Yevraziya (Avrasya).

  • Nâzım Hikmet’te Türklük ve millîlik

    Nâzım Hikmet’te Türklük ve millîlik

    Her tarihsel dönem, kendi anlamları-anlatımları doğrultusunda bir terminoloji oluşturur. Bugün özellikle ülkemizde, iyiden iyiye günlük siyasetin yörüngesine göre şekillenen bu kavramlar, ünlü şair Nâzım Hikmet’in döneminde de tartışma konusuydu. “Vatan haini” olarak damgalanan Nâzım’ı o dönemde destekleyenler ise, onu “Türk dünyasının, Türk milletinin müstesna bir kıymeti” olarak selamlamışlardı. Arşiv belgeleri konuşuyor… 

    “Kendimi ilk önce komünist, sonra Türk, artık sonrasında da yazar olarak görüyorum.” 
    Nâzım Hikmet 

    “Nâzım, şu kadar yıldır yurdundan uzak olduğu halde, Türk kalmasını bildi!” 
    Aziz Nesin 

    Türkiye’de “Türk”, “Türkiyeli”, “millîlik” vb. kavramlar üzerinden tartışmalar sürerken Nâzım Hikmet’in açlık grevine başlamasıyla ateşlenen özgürlük kampanyası, konuya dair önemli örnekler barındırıyor. Bu kavramlara Türkiye’deki sosyalist hareketin o dönem nasıl baktığını göstermek açısından bunlardan bazı örnekler sunmak faydalı olacaktır. Dönemin sosyalist hareketinin enternasyonalizmle yurtseverliği birbirinden kopmaz bağlarla birarada gördüğü, millî olunmadan enternasyonalizmin, enternasyonalist olunmadan da millîliğin içinin boşalacağını değerlendirdiği net bir şekilde tespit edilmektedir. 

    Türkiye Komünist Partili (TKP) gençlerin öncülüğünde kurulan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, Nâzım Hikmet’e dair bildirilerinde söze başlarken “yarın memleketimizin mukadderatını eline alacak olan ve bunun sorumluluğunu bütün varlığı ile duyan Türk Gençliği adına” hareket ettiklerini vurgulamıştır (Halk Gençliği, 7 Temmuz 1950). Bu gençler “Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği hakiki Türk gençliğini temsil” ettikleri iddiasındadır (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). Nâzım’ın yoldaşlarına göre şairin açlık grevi, “Türk vatanını yalnız kendi inhisarları altına almak ve her türlü vasıta ile bunu temin etmek isteyenlere karşı”dır (Nâzım Hikmet gazetesi, 23 Mayıs 1950). 

    Nâzım Hikmet gazetesinden çağrı 30 Mayıs 1950 tarihli Nâzım Hikmet gazetesinin birinci sayfası. (TÜSTAV Arşivi) 

    İstiklal Marşı konusundaki tavır 

    İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, 15 Mayıs 1950’de Lâleli Çiçek Palas’ta Nâzım Hikmet’e özgürlük talebiyle bir eylem de düzenlemiştir. Orada toplanan sosyalist gençler için Nâzım, “Türk milletinin en yavuz evladı” ve “Türk milletinin gözbebeği”dir (Nâzım Hikmet, 18 Mayıs 1950, s.3; Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). O eylemi provoke etmek isteyenler de cevaplarını ilerici gençlerden alacaklardır. TKP çevresinin çıkardığı Nuhun Gemisi gazetesi ve Bulgaristan Komünist Partisi gençlik teşkilatının Türkçe yayın organı Halk Gençliği, o gün yaşananları sayfalarına şöyle taşımıştır: 

    “Büyük şairimiz Nâzım Hikmet’i kurtarmak için Yüksek Tahsil Gençlik Derneği tarafından 15 Mayıs [1950] Pazartesi günü saat 14’te Lâleli Çiçek Palasta bir toplantı tertip edildi. Hak ve sanat sever gençlerle, aydın ve işçilerden mürekkep bir kalabalığın iştiraki ile yapılan bu toplantı çok heyecanlı oldu (…) Toplantı temiz bir hava içinde devam edip giderken, yavaş yavaş içeriye sızan bazı kimselerin bağırıp çağırdıkları, hatiplerin sözlerini kesmeğe çalıştıkları görülüyordu. Toplantıyı tertip edenlerden bir genç, polislerden bu uygunsuz hareketi önlemelerini rica etmişse de bu teşebbüsten hiçbir müspet netice alınmamış ve toplantı bu asabî hava içinde devam etmiştir. Bu adamlar bir aralık her zamanki yaptıkları gibi İstikâl Marşımızı kendi bozguncu maksatlarına âlet etmek istemişlerdir. Fakat toplantıya iştirak edenler, İstiklâl Marşımızın böyle çatlak bir sesle söylenmesine tahammül edememişler, marşımızı vakur ve gür sesle okuyarak bu çatlak sadaları bastırmışlardır (…) Polisin gevşekliğinden faydalanan bu kötü niyetlilerin tecavüzü artırmaları üzerine toplantıya İstiklâl Marşı ile son verilmiştir. Bu sırada kapıyı tıkamış olan tahrikçilerden biri: 

    – Haydi arkadaşlar nasyonalistler dışarı! diye bağırınca bir başkası: 

    – Hayır arkadaşlar, faşistler dışarı hitabiyle hakikî hüviyetlerini açığa vurdular…” (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950; Halk Gençliği, 20 Haziran 1950) 

    Nâzım Hikmet, Bursa, 1943. (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, s.80) 

    Nâzım, TİP lideriyle

    Nâzım Hikmet, Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde Mehmet Ali Aybar’la, Nisan1950 (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, Eylül 2006 s.89)

    Nâzım Türk bayrağıyla

    Nâzım, Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki duvarında Türk bayrağı asılı sayfiye evinde. Bulgaristan’da yaşayan Türk komünistlerinden Fahri Erdinç, 1956 yılında bu eve girdiği zamanı anlatırken şu satırları yazmıştır: “Duvarda, en görünür yerde, spor takımlarının alıp verdiğine benzer bir üçgen bayrak, ayyıldızlı bayrağımız.” (Fahri Erdinç, Kalkın Nazım’a Gidelim, Varlık Yayınları, İstanbul,1987, s.52)

    ‘Türk dünyasının gözbebeği’ 

    Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise “Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için” TBMM Başkanlığı’na gönderdiği ve Nuhun Gemisi’nde tam metni yayımlanan 5 Mart 1950 tarihli mektupta şu ifadelere yer vermiştir: “Türk Milleti Türkiyeden Padişahı ve hilâfeti söküp atmak ve hür bir hayata kavuşmak için 30 sene evvel kanını dere gibi akıttı ve Cumhuriyeti kurdu. Bu suretle istibdadı, irticaı ve sömürgeci-yabancıları vatandan atan Türk milleti başta sevgili Atatürk olduğu halde bir çok yenilikler yaptı. Cumhuriyetten istifade ederek ilimde ve fende yükselmeği bir ödev olarak bildi. Halbuki bugün dünyada Halk Demokrasilerinin ilerlediği bir zamanda Türk milletinin gözbebeği olan Büyük Şair Nazım Hikmetin Cumhuriyet idaresinin kanunlarına aykırı olarak zindanlara atıldığını görüyoruz ki Kemalist Türkiyenin ceza kanunları buna müsaade etmemektedir. Nazım Hikmet dünya çağında yüzümüzü güldüren, göğsümüzü kabartan ve bütün Avrupa ediplerinin takdirle andıkları büyük bir şairimizdir, ve Kıbrıs Türk işçileri onunla iftihar etmektedir” (Nuhun Gemisi, 15 Mart 1950). 

    Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise o dönemde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderdiği mektupta da Nâzım’ın “Türk dünyasınca büyük bir ehemmiyete haiz” olduğunu vurgulamış ve şairi “Türk dünyasının gözbebeği” şeklinde tanımlamıştır (Nâzım Hikmet, 6 Haziran 1950) 

    Siyasi mizah dergisi Nuhun Gemisi 17 Mayıs 1950 tarihli Nuhun Gemisi gazetesinden. (TÜSTAV Arşivi) 

    Nâzım’ın millîliği 

    Aynı zamanda Nâzım’ın dostları, özgürlüğe kavuşturulması için yürütülen mücadele sırasında şairin “gayri millî” olduğuna dair yapılan propagandalara da çok net şekilde cevap vermiş ve şairin açlık grevine başlamasının ardından uğradığı haksızlıklarla mücadele için çıkan fikir ve politika gazetesi Nâzım Hikmet’te “Sanatta ‘Millilik’ Meselesi” başlıklı bir yazı kaleme almışlardır. Yazı, millîlik ile evrenselliği bir bütün olarak ele almaktadır: 

    “Fikri görüşleri, miyop bilgi dağarcıkları fakir kişiler, Nâzım’ı gayri millî olmakla ithama kalkışmışlardı. Cemiyetini inkâr ediyor, kendini inkâr ediyor demişlerdi. Bugün Nâzım san’atın öyle yüksek zirvelerinde ki hasımları bile onu kabul etmek zorunda kalıyorlar. (Bedreddin Destanı), (Büyük Destan), (Memleketimin İnsan Manzaraları) bu topraklarda yeni birer dağ silsilesi gibi yükseliyor. (Büyük Destan) bütün olarak neşredilip, halk oyuna sunulduğu gün, Atatürk’e basma kalıp methiyeler yazanlar, onun 26 Ağustos Gecesi’nin yanına hangi mısralarını koyup da boy ölçüşebilecekler. Hangi şairimizin dili, Türkçenin güzelliklerini ve zenginliğini Nâzım kadar bize bol bol ve cömertçe veriyor? Yalnız şuna da işaret etmeliyim ki, (Bedreddin Destanı) ve (Büyük Destan) ne kadar (milli) iseler, bizimseler, (Taranta Babu) ve (Benerci) de aynı derecede edebiyatımızın öz malıdır. Aynı derecede (millidir). Nâzım’ı bu memleket çıkartmıştır ve eserleri bu memleketin tarihinin, kültürünün, dilinin, hayatının eserleridir. (…) 

    Bizim olan bu şiirlerin muhtevasında ve şeklinde insanî olanı, dünya çapında olanı görmemek için insanın miyop değil, doğrudan doğruya kör olması lâzım. Ve yine, Nâzım san’attaki başarıları için kendi memleketinin kültürüne ve tarihi serine ne kadar borçlu ise, aynı zamanda dünya fikir, edebiyat ve inkılâp hareketlerine o kadar borçludur.” (Nâzım Hikmet, 13 Haziran 1950) 

    Sadece Türkiye’den değil, yurtdışından bakınca da Nâzım, evrenselliğinin yanında Türk milletinin şairidir. Sovyet siyaset-sanat çevreleri ve basını, batısından doğusuna dünyanın ilerici hareketleri, bu nitelemeden geri durmamıştır. 

    Prag’da öğrenim gören ve şairin özgürlüğü için Türk hükümetine telgraf gönderen Irak, İran, Endonezya, Hollanda, Trieste, Hindistan, Nijerya, Vietnam, Kıbrıs, Arjantin, Yunanistan, İtalya, Kanada, Arap, Filistin, Ekvador, Meksika, İspanya ve Norveç’ten üniversite öğrencileri için Nâzım, “Türk millî şairi”dir (Handan Durgut, Nâzım’ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları, s.124-125) İranlı devrimciler, Nâzım’ın “Türk milletinin hürriyeti için” çalıştığını yazarken (Nâzım Hikmet, 4 Temmuz 1950), Irak’ın ilerici çevreleri şairin “Türk milletine yaptığı hizmetler”in altını çizmektedir (Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1950). 

    NÂZIM’A 19 MAYIS MEKTUBU

    Emperyalizme karşı millî bağımsızlık davası

    Nâzım’ın yoldaşları, şairin özgürlüğe kavuşup Sovyetler Birliği’ne yerleşmesinden sonra da “milliyetçilik” konusunda aynı tavrı sürdürmüşlerdir. TKP’lilerin yurtdışında kurdukları İleri Jön Türkler Birliği adına Doğan Aksoy tarafından 19 Mayıs 1952’de gönderilen mektup, bunun tipik bir örneğidir. Orijinali Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi’nde (RGASPİ) saklanan mektuptan parçalar ilk kez yayımlanmaktadır: 

    “Çok sevgili Nâzım yoldaş, 

    Türk halkının emperyalist istilacılara karşı silahlı ayaklanmaya kalkışının 33’ncü yıldönümüne rastlayan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız şu sırada, milli kurtuluş gençliğinin büyük rehberi, ilhamcısı ve dostu olan size, yurtdışındaki vatansever Türk gençliğinin sevgilerini ve bağlılık selamlarını yolluyoruz. 

    19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı Türk gençliğinin emperyalizme ve irticaa karşı, milli bağımsızlık, barış ve daha [Burada “geleceği” niteleyen bir sıfatın yazılmasının unutulduğu anlaşılmaktadır] bir gelecek için savaş günü olarak kutlarken, Türk halkının milli kurtuluş savaşına genç yaşta bilfiil katıldığınız 1919 yılından bugüne kadar, milli ve sosyal kurtuluş, demokrasi ve barış davası için yürüttüğünüz kahramanca ve amansız mücadele vatansever Türk gençliğinin önünde en değerli, en parlak bir örnek olarak durmaktadır. 

    Vatanımızı bir Amerikan müstemlekesi ve dostumuz Sovyetler Birliği’ne karşı bir tecavüz üssü haline sokan vatan haini, harp kundakçılarının sizi Türk vatandaşlığından atma iddiaları, şahsınıza karşı adi yalan ve iftira kampanyaları, Türk halkını milli bağımsızlık ve barış davasını nasıl tükenmez bir enerji ve dirayetle savunduğunuzu göstermektedir. Sizin düşmanlarınız milli bağımsızlığın ve barışın düşmanlarıdır. Ve dolayısile Türk halkının ve milli kurtuluşçu Türk gençliğinin düşmanlarıdır. 

    Sizin 1919’dan bugüne kadar emperyalizme karşı yurdumuzun milli bağımsızlık davası için, hapislere ve ölüm tehditlerine rağmen yürüttüğünüz mücadeleyle 1919 milli kurtuluş davasına sonuna kadar sadık kaldınız. İşte bunun için milli kurtuluşçu Türk gençliği sizi, Türk halkının emperyalizme karşı mücadelesinin şampiyonu olarak selamlıyor ve size layık antiemperyalist mücahitler olmaya savaşıyor. (…)” (Türkçe orijinali için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 108, 108 arkası. Rusça çevirisi için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 103-106. Mektubun zarfı için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 107, 107 arkası). 

    Doğan Aksoy’un Nâzım Hikmet’e mektubu.

    BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN COŞKUSU

    Camilerde mevlitler gümbür gümbür ama…

    Bir Bulgaristan Türkünün Türkçe olarak gönderdiği ve Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunan aşağıdaki mektup da Nâzım Hikmet’in Türklük ve millet bahsinde o dönem yarattığı etki ve düşünceyi ifade etmektedir. Tam metnini sunduğumuz ve orijinal diline dokunmadığımız mektup, ilk kez yayımlanmaktadır: 

    “24 Eylül 1959 

    Kızanlık 

    Sayın Nazım Hikmet yoldaş! 

    Ey Türk milletinin karanlık gecelerinin nurlu yıldızı bay Nazım Hikmet yoldaş. Bütün dünyada anılmış, hürriyet seven milletlerin ruhunu uyandıran ve göklere seda eden kardeşimiz. Kalbimizde milli sevgisi duygusu olan iki samimi arkadaş, Kızanlık kasabasının köylerinde doğan ve faşist idâresinin acısına katlanan, tozmoz edilenlerin duyguları olup da ve Türk milletinin çekisini anlayanlar ve bu milletin hürriyetini düşünenleriz. 

    İngiliz ve Amerikan sömürgecilerinin pençeleri altında Türk milletinin kanını emen ve kanını emdiren ibrikçilerden kurtuluş çaresini düşünüp de, sizlere yüz sürüp imdada ve malumata bu mesele hakkında ihtiyacımız var. Bu sevgili anavatanımızda biz çok hürriyet için çalışan ve milli ruhu düşünceli gençlerle acep nasıl olup da biri birimizle fikir değiştirmek olabilir? Bu milletin arasında bulunan gençler sizin tutmuş olduğunuz yoldan gidiyorlar mı? 

    Ey güzel anavatan, bir gün gelecekte ve al kırmızı sancağın altında güneş gibi parıl parıl parıldayacaksın. Bu fakir yoksul halkımız dünyada o kadar mı talihsiz de, daha hürriyete kavuşamadı? 

    Milletin hükümdarları kendi intereslerine [çıkarlarına] bakıyorlar ve kendi ceplerini doldurup da milleti fakir bırakıp ve millet için hiçbir kolaylık düşünmüyorlar. Gün gelip de soru ve suallere nasıl cevap verebilecekler? 

    O ak sarıklı hocalar, koca amucalar camilerde mevlitleri gümbür gümbür yapıyorlar, öte yanda ise insanlığa yakışmayıp kef kemâller ediyorlar. E böyle bir milletin işi ileri gider mi? Gemileri batmayıp da ve uçakları hükümdarlarla yere düşmez mi? Siz tabi soracaksınız acaba kim bu milli hürriyeti düşünen gençler. Bunların geçmişlerine bilginizin ihtiyacı vardır. İşte birinci arkadaşımız ismi şudur: Terzi Aptulla İbrahimov: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmâl ettim ve sonra ise Eski Sağra kasabasına sanat öğrenmeğe vardım. Bir zengin çorbacının [Osmanlı döneminde taşrada ileri gelen Hıristiyanlara verilen ad] kolu altında sanata devam etmiştim. 1943’üncü yılda Hitlerci hükümdarları Bulgaristan’da durmalarına rağmen Türkleri, komünistleri ve Yahudileri tozmoz etmeğe başladılar ve uyanık Türk gençlerini birer birer sürgün ettiler. İşte bu gençlerin arasında ben de bulunuyordum. 3 gün ve 3 gece trenlere sımsıkı yükletilmiş Pirin Dağlarına sürüldük. Burada bize dediler ki siz sürgünsünüz. Aç, susuz, yedi yemedi, odundan ve tozmozdan 7 günde bütün saçlarım başımdan döküldü ve bunun için ben onlara bir yerde rahat vermiyecem, her yerde bulup onların başlarını eğeceyim’. 

    İkinci arkadaşımızın ismi şudur: Öğrenci Osman Bülbül: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmal ettim ve sonra ise Kızanlık kasabasında orta tahsilde devam ediyorum. Bu yıl birinci yılımızdır, daha çokça Bulgar tahsil okullarında devam ediyoruz. Onun için bir yerimde yanlışımı bulursanız af edin, sade IV. sınıfı Türk okulunda bitirmişim. Kalanlarını ise Bulgar okullarında bitireceyim. İlerde meram var Sofya’da yüksek tahsilimi partiyna şkolasında [parti okulunda] almam mümkündür’. 

    Mektubumuza son verirken özlemiş selamlarımızı sunar ve büyüklerin ellerinden sıkar ve küçüklerin (milletin) gözlerinden öperiz ve bu yol üzerinde yorulmadan çalışmalarına candan dileriz. Acele karşılık bekliyoruz. 

    SON 

    Adresim şudur: Aptulla İbrahimov 

    Kızanlık 

    St. Oreşkov Caddesi, No. 1” (RGALİ fond 2250, liste 119, dosya 20, yaprak 20 arkası) 

  • Bilinmeyen şiirleri ve dizeleriyle…

    Bilinmeyen şiirleri ve dizeleriyle…

    Ünlü dünya şairi Nâzım Hikmet’e ait kimi şiir ve dizeler, Rus arşivlerinde ilk kez açığa çıkarıldı. 1920’lere tarihlenen bu eserler, şairin erken dönemine ve Rusya’daki devrimin ilk yıllarındaki heyecana tanıklık ediyor. Nâzım’ın Türkçede yayımlanan kimi şiirlerinde de, ilk yazıldığı versiyonlarına kıyasla farklılıklar izleniyor. Ünlü şairin peşinde bir arşiv yolculuğu…

    Nâzım Hikmet, 19211928 yılları arasında ki 6-7 aylık bir dönemi saymazsak, SSCB’de yaşamıştı. Genç bir üniversite öğrencisi olan Türk şair, Rusça bile konuşamadığı o dönemlerden itibaren Sovyetler’de adından bahsettirmeye başlamıştı. Şiirleri Türkçe ya da Rusça, Sovyet dergilerinde yayımlanmış, kitapları çıkmış, basında ondan sözedilir olmuştu. Bu süreç 1930’ların başında da devam etti.

    Bu yayınların ciddi bir kısmı o günden bugüne ulaşmadı ve basıldıkları sayfalarda kaldı. Hatta şiirlerinin birçoğu Türkiye baskılarında değişikliğe uğramış, azımsanmayacak sayıdaki dize şiirlerden çıkarılmıştı. Hatta şiirlerinden biri, hiçbir şekilde tekrar yayımlanmadı.

    FOTO 4_1
    FOTO 2_1
    FOTO 3_1
    “Kızıl Şark” dergisinin 4-5 nolu sayısının kapağı, künye sayfası ve dergide Nâzım’ın şiirinin basıldığı sayfa.

    Bilinmeyen şiir

    Nâzım’ın Sovyetler’deki ilk şiirleri, Moskova’da Arap harfleriyle Türkçe basılan Kızıl Şark dergisinde çıkmıştır. Bu popüler bilim, siyaset ve edebiyat dergisinin amacı Türk kökenli işçi ve köylülerine anlaşılır ve sade bir dille Marksizmi anlatmak, Doğu’da Komintern’in fikirlerini yaymak, millî ve sömürgeler sorununun teori ve pratiğini incelemek ve Doğu’daki millî bağımsızlık hareketlerine ve proleter devrimci güçlere dikkati çekmektir. Derginin Moskova, Petrograd, Bakû, Kazan, Ufa, Tiflis, Taşkent, Batum, Erivan, Petrovsk, Vladikafkaz, Simferopol, Gence, Aşkabat, Buhara, Nalçik, Batalpaşinsk, Türkiye ve İran’daki Rus ve Türk devrimci ve komünist basınının çalışanlarının katılımıyla çıktığı ifade edilmiştir.

    f_nazim_05

    Merkezî Şark Neşriyatı tarafından Moskova’da basılan derginin Ocak-Şubat 1923 tarihli 2-3 no’lu sayısında Nâzım’ın “2000 Senesinin Sanatkârlarına” başlıklı şiiri yer almıştır. Bu şiir, sağlığında Nâzım’ın herhangi bir kitabına girmemiştir. Ölümünden sonra yayınlanan eserlerinde ise eski yazıdan dolayı yanlış okumadan kaynaklı olabileceği düşünülen farklılıklar vardır. (Bu ve bundan sonraki karşılaştırmalarda esas alınan baskı Kaynakça’da gösterilmiştir.) Türkiye baskısındaki “Şarkın ‘Futurist abidesi’ yükselen meydanlarda” dizesindeki “Şark” ifadesi yanlış okunmuştur. Doğrusu “say” (emek, iş, çalışma) olmalıdır. “Yüzlerle içindeyiz” dizesi ise “Bu zelzele içindeyiz” olmalıdır. Ayrıca Türkiye’deki baskısından farklı olarak dergide şiirin sonuna Moskova’da yazıldığı notu düşülmüştür.

    Derginin bir sonraki sayısında Nâzım’ın bir şiiri daha yayımlanır. “Kahrolsun ‘Anarko-Sendikalistler’!!” başlıklı şiir, ne Türkiye’deki basımlarda ne de Sofya’daki Türkçe baskısında bulunmaktadır. Tamamını burada sunduğumuz şiir, elimizdeki bilgilere göre Kızıl Şark dergisinden sonra ilk defa okuyucuyla buluşmaktadır.

    Şiirinin çıktığı ilk kitap

    Nâzım Hikmet’in SSCB’de diğer bir şiiri Kreml (Kremlin) isimli bir kitapçıkta yayımlanır. Bu kitapçık, 1923 yılında Merkezî Şark Neşriyatı tarafından Moskova’da eski Türkçe 3000 adet basılmıştır. Merkezî Şark Neşriyatı, Milliyetler Halk Komiserliği’ne bağlıdır ve kitapçık yayınevinin Azerbaycan seksiyonu tarafından çıkarılmıştır. (Azerbaycan seksiyonu, aynı sene Tevfik Fikret’in şiirlerini de yayımlamıştır.)

    Kitapta üç şairin “Kremlin” temalı üç farklı şiiri vardır. Kitapçık, Nâzım’ın 1923’te kaleme aldığı “Kremlin’e Mukaddime” şiiriyle başlar. Ardından Nuşirevanzade’nin “İran Kesri ve Kremlin”, en sonda da Lahuti’nin “Kremlin” şiirleri yer alır. Bu üç ismin de yukarıda bahsi geçen Kızıl Şark dergisinde yazı ve şiirleri yayımlanmıştır. Kitabın kapağına ise “Kreml” başlığının dışında Lahuti’nin Farsça şiirinin birinci ve ikinci dörtlüklerinin ilk iki dizesi konulmuştur.

    Nâzım Hikmet’in bu kitapçıktaki şiiri, Türkiye’de “Lahuti’nin ‘Kremlin’ine Mukaddeme” başlığıyla bilinmektedir. Şiirin Moskova ve Türkiye baskıları arasında bir fark bulunmamaktadır.

    FOTO 6_1
    “Kreml” kitabının ön ve arka kapakları.
    FOTO 5_1

    Lahuti ve Nuşirevanzade

    Abulkasem Lahuti (G. Lahuti-1887-1957), İranlı devrimci bir şairdir. 1917-1921 arasında İstanbul’da yaşamış ve Pars isimli Fransızca ve Farsça bir dergi çıkarmıştır. 1922’de Tebriz’de (İran) başlattıkları bir isyanın bastırılmasının ardından Sovyetler Birliği’ne kaçmış ve hayatının sonuna kadar da orada yaşamıştır. Nâzım, şiirinin yayımlandığı ilk kitapta birlikte yer aldıkları Lahuti ile aynı mezarlıkta (Novodeviçiy Mezarlığı) yatmaktadır.

    FOTO 1
    Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile Ankara yolunda, Kastamonu, 1921. (Samiye Yaltırım Albümü)

    Kitapta şiiri bulunan diğer bir isim Ziynetullah Nuşirevanzade (Nevşirvanov), Ufalı bir Tatardır. 1. Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’ye gelip İstanbul Üniversitesi’nde okumuştur. Rusya’da Sâkin Türk Tatarlarının Haklarını Müdafaa Cemiyeti yöneticilerinden olan Nuşirevanzade’nin 191517’de Türk Yurdu dergisinde birçok makalesi yayımlanmıştır. Komünizmi 1919’da benimsemiş, 1920 Ağustos’unda Anadolu’ya geçerek Hafî Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olmuştur. Sonradan merkez komitesi üyeliğine seçilmiştir. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) kurucu ve yöneticileri arasında yer almış, parti programını hazırlamıştır. TBMM Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi’nde Rusça mütercimi olarak çalışmış, ayrıca Sovyet elçiliğinde de görev yapmıştır. THİF’in kuruluş Beyannamesi’ni imzalamakla elçilik kurallarını çiğnediği gerekçesiyle Sovyet elçiliğindeki görevine son verilerek ülkesine geri gönderilmesine karar verilmiştir. Bu arada 1921’deki THİF davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış, Eylül 1921’de çıkan özel afla özgürlüğüne kavuştuktan sonra eşiyle birlikte Nisan 1922’de Sovyet Rusya’ya geri dönmüştür.
    Nâzım, Lahuti ve Nuşirevanzade’nin yolları bu kitapta bir kez daha kesişmiştir.

    Rusça yayımlanan ilk şiir

    Nâzım Hikmet’in 1923’te SSCB’de yayımlanan diğer bir şiiri ise “Meyerhold Tiyatrosu’na” olur. “Meyerhold’a” başlığıyla S. Tretyakov tarafından Türkçeden çevrilen ve altında “Doğu Halkları Komünist Üniversitesi: Nâzım” imzası bulunan şiir, haftalık Zrelişa (Gösteri) dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında basılmıştır. Bu, Nâzım’ın Rusça yayımlanmış ilk şiiridir. Sovyet gösteri sanatları dergisi, Meyerhold’un 25. sanat yılı dolayısıyla sayfalarında Lunaçarskiy’in, Troçki’nin, Sovyet devlet ve sanat kurumlarının mesajlarının yanında Nâzım Hikmet’in şiirine de yer vermiştir.

    Nâzım, bu şiiri kısa bir süre önce 2 Nisan 1923 günü Bolşoy Tiyatrosu’nda düzenlenen Meyerhold’un 25. sanat yılı gecesinde Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) temsilcisi olarak sahneden coşkuyla Türkçe okumuş ve ardından S. M. Tretyakov, Rusça çevirisini sunmuştur.

    Aynı şiir, o sene “Nâzım” imzasıyla ve “Yaşasın Meyerhold!” başlığıyla V. E. Meyerhold’un 20. yönetmenlik, 25. oyunculuk yılı dolayısıyla basılan bir derleme kitapta da yer almıştır. Kitapta KUTV’da hoca olan Ahmet Cevat (Emre)’ın da bir yazısı bulunmaktadır. “Meyerhold Tiyatrosu” başlıklı yazıda Ahmet Cevat, bu tiyatro anlayışının Türk ortaoyunuyla benzerliklerini ele almaktadır.

    FOTO 8
    Lahuti, Nâzım’la aynı mezarlıkta yatıyor. (Novodeviçiy Mezarlığı, Moskova)

    Hakkında çıkan ilk yorumlar

    Aynı yıl sanat-edebiyat dergisi Gorn’da, Sovyet tiyatro adamı A. V. Fevralskiy’in (19011984), “B. Vasilyev” imzasıyla yazdığı bir yazıda Nâzım Hikmet’e değinilmiştir. “Batı’nın Devrimci Sanatı (Komintern Üyeleriyle Sohbetten)” isimli yazıda “Türkiye” başlığı altında şu satırlar yer almıştır:

    “Şimdi Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde öğrenci olarak bulunan yoldaş Nâzım, genç Türk şairleri arasında büyük bir ilgi çekiyor. Şiirleri, kavramsal bakımdan son derece özgün. Ses uyumundan (fonetik) özellikle de kendi yarattığı sözcüklerden geniş ölçüde yararlanıyor. Kısa, vurgulu cümleler.”

    Diğer taraftan Nâzım’ın o yıllardaki tiyatro çalışmaları da Sovyet basınına yansımıştır. Pravda gazetesi dahi Nâzım’ın sahnelediği oyunun haberine sayfalarında yer vermiştir. Gazetenin 12 Mart 1924 tarihli sayısında çıkan “Türk ajitasyon gösterisi” başlıklı haber şu şekildedir:

    “12 Şubat’ta Kalyayev Krasnopresnenskiy Bölge Tiyatrosu’nda Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi öğrencilerinin Türkiye’deki gericiliğin paralı askerleri tarafından haince öldürülen, başta Suphi yoldaş olmak üzere 16 Türk komünistinin anısına düzenledikleri bir gece gerçekleşti. Gecenin resmî bölümünden sonra, Türk tiyatro topluluğu, üyelerinden Nâzım yoldaşın, üzerinde tüm toplulukça çalışılmış ve V. Meyerhold Tiyatrosu çalışanı Ekk yoldaş tarafından sahnelenen bir piyesini sergiledi. Oyunun ilginç bir kurgusu var. İlk sahnede, komünist yoldaşların 28 Ocak 1921’de bir gemi sintinesinde katledilmeleri veriliyor. İkinci sahnede komünist bir yeraltı matbaası ve hafiyelerin buraya baskını ve üçüncü sahnede, (bir İstanbul sokağında), polisin 28 rakamını taşıyan her şeyi izlemesine bağlı olarak bir dizi inanılmaz ve kimi zaman gülünç olaylar. Dördüncü sahnede, şu ya da bu biçimde 28 rakamıyla ilişkili insanların yargılanmasını ve tüm mahkemeyi gerçek bir komünist gösterinin kaplamasını izliyoruz. Oyun, ulusal giysilerle sahnelenmiş. Sahneye konuş biçimi yalın. Pek çok başka milliyetlerin temsilcilerinden oluşan ve bu bakımdan büyük çoğunluğu Türkçe bilmeyen seyirciler, yine de büyük bir ilgiyle izlediler ve oyundan etkilendiler.”

    Bu oyunun metni ne yazık ki günümüze kalmamıştır.

    Herhangi bir kaynak göstermemekle birlikte Kemal Sülker’in anlatımına göre Nâzım’ın Azerbaycan’da, özellikle Bakû’de yayımlanan dergilerde (1927) Türkçe şiirleri de çıkmış, dört-beş dergide ve kitapta Türk şaire övgüler yazılmış, resimlerine de yer verilmiştir.

    Aziz Nesin ise ölümünün ardından şair üzerine Alman Neues Deutschland gazetesi için kaleme aldığı “Büyük Şairimiz Nâzım Hikmet” başlıklı yazıda o döneme dair şunları belirtmiştir:

    “Nâzım, Moskova’daki üniversite çevresinde pek çabuk tanındı, sevildi. Ünü, üniversite çevresinden sanatçılar çevresine taştı. Şiirleri beğeniliyor ve Nâzım Hikmet topluluklar önünde şiirlerini okuyor, alkışlanıyordu. Türkçe yazdığı şiirlerini Alimof adındaki Azerbaycanlı Rusçaya çeviriyor ve bu şiirler Moskova’daki dergilerde yayınlanıyordu.” (Yazının Türkçe daktilo metni için bkz. Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi (RGALİ) fond 2250, liste 1, dosya 454, yaprak 7)

    FOTO 9
    Ziynetullah Nuşirevanzade, eşi Cemile Hanım ve çocuklarıyla. (TÜSTAV Arşivi Görsel-İşitsel Fonu)

    Güneşi İçenlerin Türküsü

    Ancak Nâzım’ın ilk kitabı 1928’de Azer Neşr tarafından Arap alfabesiyle Bakû’de basılacaktır: Güneşi İçenlerin Türküsü. 3000 tirajlı kitaptaki şiirler, daha sonradan biri (“Kom-Genç” Birliklerine) hariç şairin Türkiye’deki eserlerinde de yer bulmuştur. Fakat bunlar karşılaştırıldığında belirli bölümlerin Türkiye’deki basımlardaki şiirlerden çıkarıldığı veya bazı eklemeler yapıldığı veya bazı yerlerin değiştirildiği görülmektedir.

    Bütün bu değişiklikler, Nâzım hayattayken çıkan Türkiye baskılarında yapılmıştır. Bunların da farklı gerekçeleri olduğu düşünülebilir. Bir kısmı beğenilmeyip, bazıları hukuki gerekçelerle (komünizm propagandası vs.), bazıları değişen fikirler sebebiyle (konstrüktivizm gibi) şair tarafından çıkarılmış olabilir. Belki bazılarının Türkiye’ye gelirken asıllarının kaybolmuş olması veya SSCB’den döner dönmez tutuklanması sırasında kaybetmesi de olasılıklar arasında sayılabilir.

    FOTO 10_1
    Nâzım’ın “Yaşasın Meyerhold!” başlıklı şiirinin yayımlandığı “Meyerhold” kitabının kapağı ve şiirin yer aldığı sayfa, 1923.
    FOTO 11_1

    Kitapta, bahsi geçenler dışında şu şiirler de yer almıştır: “Veda”, “Onbeşlerin Kitâbesi”, “Grev”, “Aydınlık”, “Aydınlıkçılar” ve “Komsomol”.

    Türkiye’ye dönüş ve TKP muhalefeti

    FOTO 17
    FOTO 18
    “Güneşi İçenlerin Türküsü”nün kapağı, 1928 ve Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” kitabında kullanılan fotoğraf.

    Nâzım bu kitabın çıkışını gördü mü bilemiyoruz. Çünkü dünya komünist hareketinde “sola doğru bir sıçrayış” oluşturan Komintern 6. Kongresi’ni izledikten sonra 1928 Temmuz’unda sınırı Laz İsmail (Marat, İ. Bilen) ile birlikte gizlice geçerek Türkiye’ye dönmüştür. Nâzım’ın daha Türkiye’ye yeni ısınmakta olduğu günlerde, 1929 ilkbaharında TKP, 1927 Tevkifatı’ndan sonra oluşmuş Muvakkat Merkez Komitesi üyelerinin de içinde yer aldığı yine büyük bir tevkifata uğramış ve zaten dağınık haldeki parti tümden başsız kalmıştır. İşte bu koşullarda, KUTV’da oluşmuş yoldaşlıkları, yakınlıkları çerçevesinde

    FOTO 19
    Nâzım Hikmet, Azerbaycanlı halk ozanı Süleyman Rüstem’le, Moskova, 1928. (Aziz Nesin Arşivi)

    Nâzım da TKP’de Komintern 6. Kongresi’nin estirdiği yeni rüzgâra uygun olarak biçimlenen muhalefet örgütlenmesinin içinde yer alır. 1934’te Moskova’da yapılan TKP Merkez Komitesi Genişletilmiş Dış Büro Toplantısı’nda, “polisçi Troçkist muhalefete katıldığı gerekçesiyle” de partiden ihraç edilmiştir. (Nâzımlara karşı Troçkist suçlaması, Troçki’nin şahsına ya da örgütüne bağlı olmak ya da “Tek Ülkede Sosyalizm” siyasetini reddetmek anlamından ziyade gevşek anlamıyla bir kötüleme sözü, bir çeşit ajan provokatörlük olarak kullanılmıştır.) TKP Merkez Komitesi Politik Büro üyesi Marat Yoldaş’ın (İsmail Bilen) verdiği bilgiye göre, 1935 yılında TKP Politik Bürosu bu kararı feshetmiştir.

    Ancak bu süreçte dahi Nâzım’ın kitapları ve şiirleri SSCB’de yayımlanmaya devam etmiştir. Sovyet basınında Nâzım’ın şiirini öven yazılar çıkmıştır.

    İlk Rusça kitap

    Nâzım’ın SSCB’de ilk Rusça kitabı ise 1932’de, şair artık Türkiye’deyken, Stihi (Şiirler) başlığıyla Moskova’da yayımlanacaktır. Kitapta şairin “Piyer Loti” (“Şark-Garp” başlığıyla), “Neftin Cevabı”, “Şair”, “Güneşi İçenlerin Türküsü”, “Seyahat Notları” (“Nefte Doğru” başlığıyla), “Yalnayak” (“Anadolu’nun Hasreti” başlığıyla) ve “Orkestra” (“Yeni Sanat” başlığıyla) şiirleri yer alır.

    FOTO 15
    Lev Nikulin’in portresi. (Ressam: Y. P. Annekov, 1929)

    Nâzım’ın Şiirler kitabındaki şiirlerinin çoğunluğunu şairin yakın arkadaşları olan Eduard Bagritskiy (1895-1934) ve Nikolay Dementyev (19071935) birlikte çevirmiştir. Her iki isim de kitabın çıkmasından birkaç yıl sonra hayata veda edecektir. Kitaptaki iki şiirin çevirisi ise V. Bugayevskiy’e aittir. Çevirilerinde şiir lerin Bakû’de basılan Güneşi İçenlerin Türküsü’ndeki uzun halleri esas alınmıştır. Ancak kitapta, özellikle de “Seyahat Notları”nın çevirisinde Nâzım Hikmet’in önceki basımlarında yer almayan ve ona ait olmadığı anlaşılan bazı dizelere rastlanmaktadır. Çevirmenlerin tahminen anlamı daha iyi vermek adına, özgün metinde hiçbir şekilde bulunmayan, klasik bir çeviri sınırını aşan bazı dizeler, benzetmeler, ifadeler vs. ekledikleri görülmektedir.

    Diğer yandan kitapta herhangi bir sunuş yazısı da bulunmamaktadır.

    FOTO 14_1
    Nâzım Hikmet’in 1932’de Moskova’da basılan “Stihi” (Şiirler) kitabının kapağı.

    Sovyet basınında Nâzım

    Nâzım’ın bu kitabından alıntılar da Sovyet basınının sayfalarında yer bulmaya başlar. Türk edebiyatının Claude Farrère ve Pierre Loti’lerin oryantalizminden kurtuluşunu ele alan “Türk Edebiyatının Yıkılan Putları” başlıklı bir yazıda, Nâzım’ın bu kitabındaki “Piyer Loti” şiirinden dizeler aktarılarak örnek gösterilmektedir. 12 Mayıs 1932 tarihli Literaturnaya Gazeta‘nın (Edebiyat Gazetesi) birinci sayfasında çıkan makalenin yazarı Y. Galperin, “genç Türk şair Nâzım Hikmet”in şiirinin ardından şu satırlarla sözlerine son vermiştir:

    “Bu şekilde Türkiye’de siyasi ve kültürel devrim, Türk edebiyatında da değerlerin yeniden ele alınmasına yöneldi. Eski putlar, Loti ve Farrère putları da yıkıldı. Artık taklitçi olmayan, yeni, millî bir edebiyat doğdu ve gelişiyor ve bu yeni edebiyatta, yukarıdaki dizelerin gösterdiği gibi, bambaşka, taze ama kimi zaman da kuzey rüzgârı esiyor.”


    O dönemde Nâzım, Sovyetler’de artık adından yavaş yavaş bahsettirmeye başlamıştır. Sovyet yazar, şair ve gazeteci Lev Nikulin (1891-1967), 1933’te İstanbul’a geldiğinde Darülbedayi’de Muhsin Ertuğrul’u da ziyaret eder. Muhsin Ertuğrul’un çalışma odasında Nâzım Hikmet’le de karşılaşır. Nikulin’in ifadesiyle Türk şairin geniş omuzları, parlak zekâsı, aydınlık kafası ve güçlü sesi odayı kaplamıştır. Sovyet yazar, bu sesi tüm gücüyle iki kez duymuştur, ancak şairin şiirlerinin özel gücünün ve tınısının farkına varmıştır. Nikulin, şiirlerinin ritmini ve içeriğini kendilerine yakın bulmakta ve Mayakovskiy’in devrimin başlarındaki dönemine benzetmektedir. Nikulin’e göre Nâzım’ın şiirlerini çevirmeye gerek yoktur, çünkü insanlığın yeni çağının savaşçı ruhuyla ortaya çıkan bu şiirlerin manası anlaşılmakta ve ritmi hissedilmektedir.

    Nikulin, 1935 yılında basılan, sıcağı sıcağına kaleme aldığı Türkiye izlenimlerinde Nâzım’a dair sözlerini şöyle sonlandıracaktır:

    “Belki de onun şiirleri bizi bir de Hazar’dan ve Hazar’ın dalgalarının kırılmasından bahsettiği için mutlu ediyordu ve bunu memleketten uzakta Boğaziçi kıyılarında dinlemek hoştu.”

    FOTO 16_1
    Nâzım Hikmet ve Piraye Hanım, 1930’lar. (Radiy Fiş, Nazım Hikmet, “Molodaya Gvardiya”, Moskva, 1968)

    Sovyet yazar, seneler sonra Nâzım’ın ölümünün ardından da Türk şairle 1933’teki bu ilk buluşmasını anımsayacaktır. Nikulin, onun boyuna, azametine, altın sarısı saçlarına, güçlü, genç sesine ve enerjik jestlerine dikkat çekmiştir. O zaman Rusçası daha iyi olmadığından Fransızca sohbet etmişlerdir. Daha sonra birlikte Kadıköy’e geçmişler ve bir İstanbul yayınevinde çalışan bir kadın edebiyatçıya gitmişler, Nâzım orada da şiirlerini okumaya devam etmiştir. Nikulin, küçük ve mütevazı bu dairedeki gecenin unutulmaz olduğunun altını çizer. Sovyet yazar, orada bulunan çok sayıdaki gencin, belki de daha sonra Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının kahramanları olduğunu düşünür.

    FOTO 13
    Nâzım Hikmet, SSCB’den dönüşünde annesi ve kız kardeşiyle, 1924. (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989)

    Diğer taraftan Nikulin’in İstanbul’da buluştuğu eski Osmanlı diplomatlarından 1850 doğumlu şair Rasin’den Nâzım’la ilgili güzel sözler duymak çok hoşuna gitmiştir. 80 yaşını aşmış olan Rasin, Nâzım’ı Türk şiirinin “umudu ve yıldızı” olarak nitelendirmiştir. Birçok farklı konulara değindikleri sohbetlerinin, Nikulin’e göre, en güzel tarafı yaşlı Türk şairin yeniyi reddetmemesi ve devrimci Nâzım Hikmet’in yeteneğine ve mizacına gereken değeri vermesidir. Sovyet yazarın ifadesiyle Rasin, gençlerin yeni fikir arayışlarına hak vermiş ve yeni dönemin şairini kabullenerek klasik şair, bilgeliğini ve zamanın ruhunu anladığını göstermiştir.

    1933’ün Kasım ayında cumhuriyetin 10. yıldönümü dolayısıyla Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Halk Komiserliği’nin (Bakanlığı) Görsel Sanatlar Kurumları İdaresi’nin yayın organı Sovyetskoe İsskustvo (Sovyet Sanatı) gazetesinde çıkan “Yeniden Doğan Ülkenin Sanatı” başlıklı yazıda da Nâzım Hikmet’e şu sözlerle değinilmiştir:

    “Türk edebiyatının ve sanatının en sol kanadında ise şair Nâzım Hikmet durmaktadır. O, Türk çevrelerinde Türk Mayakovskiy’si olarak anılıyor. Şiirinin kendine özgü şekli ve melodisi ve eserlerinin zengin içeriği onu Türkiye’nin öncü şairi yapmaktadır”.

    Üç yeni şiir çevirisi

    Nâzım’ın bu dönemde şiirlerinin çevirileri yayımlanmaya devam eder. Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin yayın organı İnternatsionalnaya Literatura (Uluslararası Edebiyat) dergisi, 1934 senesindeki 2 no’lu sayısında Türk şairin üç şiirine sayfalarında yer verir: “Bu Yazı Uzun Seneler Dünya Emperyalizminin Şarkta Kanlı Bekçiliğini Yapan Çarlık Rusyasının Ne Suretle Öldüğüne Dairdir”, “Haber” ve “Portatif Karyola”.

    Şiirleri Türkçeden D. Magazanik ve M. Mihaylov çevirmiş, Georgiy Şengel ise çevirilerin üstünde çalışmıştır. Dergide Nâzım ise şu şekilde tanıtılmıştır:

    “Nâzım Hikmet, büyük Türk şairi. Kitleler tarafından anlaşılan diliyle, şiirinin müzikalliğiyle, parlak tarzıyla ve devrimci temalarıyla dikkat çekmektedir. Nâzım Hikmet, Türk edebiyatının bir nevi Mayakovskiy’sidir. Ülkede [Türkiye’de] oldukça popülerdir. Onun ekolüne V. Nail, İsmet Hüsnü vd. dâhil edilebilir”.

    Burada bahsedilen ilk isim Nail V. (Vahdeti) Çakırhan’dır (1910-2008). Kemal Tahir ise Fatma İrfan’a gönderdiği farklı mektuplarda İsmet Hüsnü’nün Nâzım Hikmet’e ithaf ettiği Bir Yıldız Aktı isimli kitabının toplatıldığından ve onunla ortak bir kitap yazacaklarından bahsetmektedir.

    Dergide hemen Nâzım’ın şiirlerinin ardından, Türkiye’de kadın hakları savunucularından edebiyatçı Şükûfe Nihal (Başar)’ın (1896-1973) da “Celaliye Köyü’nde İki Gün” başlıklı öyküsü yayımlanmıştır.

    Nâzım’ın, tespit edebildiğimiz kadarıyla bundan sonra Sovyet basınında ismi, 17 Ocak 1938 günü tutuklandığında geçecektir. 26 Ocak 1938 tarihli İzvestiya gazetesi, Nâzım’ın tutuklanmasını birkaç satırla haber verecektir: “Ünlü Türk şair Nâzım Hikmet, komünizm suçlamasıyla İstanbul’da tutuklandı. Gazetelerin bildirdiğine göre Hikmet’le ilgili mahkeme Ankara’da görülecek”.

    Artık bundan sonra Nâzım Hikmet’in adı ve eserleri, tutukluluğunun uzamasıyla da dünya çapında ve SSCB’de özgürlük ve barış mücadelesiyle birlikte daha sık anılacak ve hapishane duvarlarını aşarak yeryüzünün her köşesinde yankılanmaya başlayacaktır.

    NOT: Eski Türkçe metinlerin okunmasındaki katkılarından dolayı Musa Sarıkaya’ya teşekkür ederim.

    KAHROLSUN “ANARKOSENDİKALİSTLER”!!

    Kısalıyor git gide merkezle muhit arasındaki boşluk!
    Artık beş parmağı dağınık bir tokat değil düşman!
    Demir muştasında sıkılmış bir yumruk inmek üzere beynimize!!.
    Yoldaş gözet kendini düşman merkezileşiyor!!
    Eğer sen merkezileşmesen bir kağıt külah gibi ezer kafatasını!.
    Merkeze yoldaş zafer için merkeze!!
    Kahrolsun “Anarko-Sendikalistler”!!
    9 Mayıs – Moskova

    “KOM-GENÇ” BİRLİKLERİNE!

    Elimizde kırkikiliktir bizim:
    Marksizm!
    Ateş!..
    “Kom-Genç” birlikleri!.
    İleri!.
    Kızıl bayraklar hazır!.
    Duvarlara beyanname!. Şarkılar, türküler, matem marşı, Enternasyonal!.
    Dar sokaklarda her kapıyı çal!.
    Meydanlarda miting!.
    Sendikalar kırmızı!.
    Grevler arka-arkaya!.
    Bomba, mavzer, gazete, resim, kitap!.
    Fayrap!
    Son sürati ver!..
    Kızıştır!..
    Kızıştır!..
    Kardif kömürlerine Bakü petrollerini boşalt!
    Alt, üst!.
    Üst, alt!.
    Dinamolar!.
    100 milyar volt!.
    Aşınıyor, aşınıyor!.
    Kömür, duman, neft, kurum!.
    Radyum!.
    Alev!… He…..v!..
    Grrrrrum!. Yı-kıl-dı!.
    Yıkıldı!.
    Hari, hari, Hurrra, hurrra, hurrrra!.
    Geçti bize diktatura!…
    1922, Moskova

    KAYIP MISRALARIN PEŞİNDE

    Türkiye baskılarında değişen-değiştirilen dizeler

    Nazım’ın şiirleri, kimi zaman şairin bilgisi dahilinde kimi zaman ise siyasi gerekçelerle değişti, değiştirildi. İşte Güneşi İçenlerin Türküsü’nün Türkiye baskılarında ilk halinden farklılıklar taşıyan veya tamamen çıkarılan mısralar.

    Nâzım Hikmet’in 1928 yılında Bakû’de yayımlanan Türküsü başlıklı kitabıyla Türkiye baskıları karşılaştırıldığında, Tür Güneşi İçenlerinkiye’de yayımlanmayan ve şiirlerden çıkarılan yerler şöyledir. Türkiye baskısında yapılan az sayıdaki eklemelere işaret edilmemiştir:

    Bakû baskısında “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri, Türkiye’deki baskılardan farklı olarak “Mukaddime: ‘Gayemin yolcularına’”, “Türkü” ve “Hitame” başlıklı bölümlere sahiptir.

    Türkçe baskılarda “Bir Hintlinin Ağzından” başlıklı şiir, Bakû baskısında “SSSR ve Şarklı” başlığıyla geçmektedir. Şiirde “Haydi uzat kollarını,/beni kucaklasana!” dizelerinin ardından gelen aşağıdaki bölüm Türkiye’deki baskıda yer almamıştır:

    “Ey!.
    Gönülde onu, görmek arzusunu, sıla hasreti gibi derinlediğim!.
    Ey!
    Kıvrımları kalbi saran türkülerini anamın sesi gibi dinlediğim!.
    Ey!.
    Asya güneşleri gibi kırmızı sıcak bayrakların sıtmalı rüyama giren!.
    Kahramanlarının adı kan içinde şaha kalkan elleri yada getiren, ey beni bir ihtilal gibi feryada getiren diyar!.
    Gözümde bir pul etmez artık ne yer ne yar!.
    Şimale akan rüzgârlarla aşmışım Asya’nın yollarını, ulaşmışım sana!.
    Haydi uzat kollarını, beni kucaklasan a!..”
    Aynı şiirde “Ben onların/dolu dizgin feryadıyım!..” dizelerinden sonra gelen şu bölüm de Türkiye’deki baskılarda bulunmamaktadır:
    “Geldim senin eşiğine, ihtilalin beşiğine, gözlerime nur istiyorum, şuur istiyorum!..”
    Şiirin son iki dizesi ve tarih ve yazılan yere dair düşülen not, Türkiye baskılarında mevcut değildir:
    “Oraya tez dönmeliyim, orda kızıl gömleğimle görünmeliyim!.
    1925 Türkiye”

    “Açların Gözbebekleri” şiirinin Bakû baskısında “1921 açlığına” şeklinde bir alt başlık bulunmaktadır. Ayrıca şiirin sonuna Türkiye baskısından farklı olarak “Moskova” ibaresi de düşülmüştür.

    Türkiye baskılarında “Sanatkâr Heyecanı” olarak bilinen şiir, Bakû baskısında “Heyecanımız!” başlığıyla geçmektedir. Aynı şiirde “Onu kuvvette tekamül gibi yükselttik!.” dizesinin ardından gelen şu dizeler Türkiye baskısında yoktur:
    “Şimdi o bizim, o bizim şuurumuzun oğlu!”
    Ayrıca şiirin sonuna Türkiye baskısından farklı olarak “Moskova” ibaresi de düşülmüştür.

    Türkiye baskılarında “Gözlerimiz” ismiyle bilinen şiir, Bakû baskısında “Müşterek Zahmet” olarak adlandırılmıştır. Bu şiirde bazı dizelerin yerleri değişmekle birlikte, bazı kelimelerin yerine başkalarının tercih edildiği (kelek-kabak gibi), bazı fiillerin farklı çekildiği de görülmektedir. İşaret edilen değişiklikler dışında iki baskı arasındaki en büyük fark “Müşterek zahmetin şah eserini yakan,/onu bücür bırakan/istismar ateşini” dizelerinin Türkçe baskıda “Ve gözlerimizi yakan/gecenin ateşini” halini almasıdır.
    Bakû baskısında bu şiirin Moskova’da yazıldığı da sona not olarak düşülmüştür.

    “1923 Almanya İnkılâbını Beklerken” şiirinde “yeniden can bulacak mı Karl Libkneht?…” dizesinin ardından gelen “Avrupa yüceliyor!.” dizesi Türkiye baskılarında yoktur.
    “Yayından Fırlayan Ok” şiirinin Bakû baskısındaki alt başlığı “Dünya hareketi tarihine” şeklindedir. Türkiye baskısında şiirin şu son dizeleri ve yazıldığı yer de bulunmamaktadır: “Dede tarih yayı veren, biziz geren, uçan ok ki, kavgamızdır, kuş misali!. Hedef kurtuluş misali!. Türkiye 1925”

    4

    “Berkley” şiirinde ise Bakû baskısındaki “Kalın etten vücuduyla senin dışında değil miydi” dizesi, Türkiye baskısında “Senin dışında değil miydi” şekline dönüşmüştür. Aynı şiirde “Dinle Berkley!./dinlemesen de olur,” dizelerinden sonra gelen “bizimkiler dinlesin,” dizesi Türkiye baskısında yoktur. Diğer yandan Türkiye baskısındaki “Toprakdaki saltanatın” dizesi, Bakû baskısında “Toprakdaki sınıf-ı saltanatın” şeklindedir.
    Bakû baskısında şiirin yazıldığı yer olarak “Moskova” notu da düşülmüştür.

    Türkiye baskılarındaki “Mektup” şiiri, Bakû baskısında “‘Maksim Gorki’ye Açık Mektup” olarak geçmektedir ve şiirin hemen başındaki şu satırlar Türkiye baskısına konmamıştır:
    “Benim için Lenin…
    Büyük Petro, Lomonosof ve sairleri gibi Rus tarihinde her zaman ani bir surette doğan adi korkunç ve biraz efsanevi insanlardan biridir…
    Benim için Lenin bir efsane kahramandır…
    … Lenin haricen tıpkı balığın pullarla olduğu gibi kelimelerle muhattır…
    … Lenin bir akşam Moskova’da madam ‘Paşkova’nın’ evinde Bethoven’in sonatlarını dinlerken…
    … ‘Kapri’ balıkçıları Lenin’e bir ehemmiyet-i mahsusa atfetmişlerdi…’ (Maksim Gorki’nin Aydınlık mecmuasının 18 Şubat 925 tarihli 31 numorosunda Burhan Asaf tarafından nakledilen “Bir İnsan” isimli makalesinden…)”

    Bu şiirde geçen “bogatır” kelimesine Bakû baskısında bir dipnot düşülmüş ve “Rus halk efsanelerinin kahramanlarına verilen isim” denilmiştir. Türkiye baskısında böyle bir dipnot yoktur.

    Türkiye baskısındaki “Ustamızın Ölümü” şiirindeki “Ses”, “Yankı” ve “Yankının Yankısı” bölüm başlıkları, Bakû baskısında “Seda”, “Aksi Seda” ve “Aksi Sedanın Aksi Sedası”dır. Bakû baskısında geçen “Okuyun yüksek sesle!.” ve “Okuyun!.” dizelerine de Türkiye baskısında yer verilmemiştir.

    Türkçe baskılardaki “Kalbim” şiirinin adı, Bakû baskısında “On Beş Yara: On beşlerimize”dir. Şiirdeki “kanlı bir yaprak gibi çarpıyor,” dizesi Bakû baskısında “kanlı kızıl bir yaprak gibi çarpıyor,” şeklindedir. Şiirin Türkiye’de yazıldığı da not olarak düşülmüştür.

    Bakû baskısındaki “Anadolu: 1920 seyahat notlarından” başlıklı şiir, Türkiye baskılarında “Yalnayak” ismiyle yayımlanmıştır.

    Türkiye baskılarında “Piyer Loti” başlığıyla yayımlanan şiir, Bakû baskısında “Şark – Garb: ‘Esir Şark’ın kurtuluş gününe” ismini taşımaktadır. Şiirin “Hatta sen!/sen/Piyer Loti!..” dizelerindeki ikinci “sen” Türkçe baskıdan çıkarılmıştır. Şiir 1925’te Türkiye’de yazılmıştır.

    Nâzım’ın Bakû baskısındaki “‘Kom-Genç’ Birliklerine” başlıklı şiirine Türkiye’deki hiçbir baskıda yer verilmemiştir. Şiirin sadece son beş dizesi, “Komsomol” şiirinin altında “***” işaretiyle ayrılarak ve “Moskova 1922” notuyla birlikte Türkiye baskısında bulunmaktadır. Şiir, aynı şekilde Nâzım Hikmet’in Sofya’daki toplu eserlerinin 1. cildine de girmiş, daha sonra 2. cildin arkasında yer alan 1. cilde ilişkin Yanlış-Doğru Cetveli’nde bir önceki ciltte şiirin sadece birkaç dizesinin çıktığı belirtilerek tamamına yer verilmiştir. Ancak Bakû baskısındaki şiir ondan da uzundur. Şiirin tamamı, burada yayımladığımız gibidir.

    Türkiye baskılarındaki “İzmir’den Akdeniz’e Dökülen ve Yakında Bombay’dan Hint Denizi’ne Dökülecek Olan Emperyalizmin Şarkı Saran Duvarı Hakkında Yazılmıştır.” başlıklı şiir, Bakû baskısında “O Duvar” ismiyle yayımlanmıştır ve “Maarif ve Medeniyet Mecmuası’ndan” notu düşülmüştür. Şiirde “Orda,/o duvarda,/o duvarın dibinde/ bizimkilerin bağlandı kolları.” dizelerinin hemen öncesinde gelen “Komünistlerin kurşunlandığı duvar” dizesi ve “ölüm şuaı satan kimyager,” dizesinden sonra gelen “kuru kemik kafası, kurşun ‘çelenkli’ meçhul asker,” dizesi Türkiye baskısında mevcut değildir.

    “Cevap” şiirinde ise Bakû baskısındaki “Komünist demek:/Adımlarını tarihin akışına/uyduran/temelleri çöken bugüne vuran/yarını kuran/kahraman/demektir” dizeleri, Türkiye baskısında “Biz,/adımlarını tarihin akışına uyduran/temelleri çöken emperyalizmi vuran,/yarını kuranlarız.” halini almıştır.

    Bakû baskısında “Yanardağ” şiirinin 1925’te Türkiye’de yazıldığı notu da düşülmüştür.

    “Yangın” şiirinde ise “A….h!” dizesinden sonra gelen “Gece sallanıyor, yer sallanıyor,/fener sallanıyor,/fenerde hastaların gözleri yanıyor!.” dizeleri Türkiye baskısından çıkarılmıştır. Şiir, ayrıca 1925’te Türkiye’de yazılmıştır.

    “Gövdemdeki Kurt” şiiri, Bakû baskısına göre 1922’de Moskova’da yazılmıştır. Türkiye baskısında ise farklı bir şekilde sadece “1924” ibaresi vardır.

    “Şairin Bir Dakika Tembelliği” şiirindeki “Dumandan atlara binmiş dumandan süvariler:/Eridiler!.” dizeleri Türkiye baskısında “Dumandan süvariler eridiler..” şeklindedir. Ayrıca şiirin son dizeleri, Bakû baskısında “boş fıçılar gibi boş oturanları/kürenin derdini süpürenlerin/hizmetine.” şeklindeyken Türkiye baskısında “boş fıçılar gibi boş oturanları” ifadesi geçmemektedir.

    Türkiye baskılarında “Rodos Heykeli” başlığını taşıyan şiirin Bakû baskısındaki ismi “Ölüm-Vazife: Hasta iken”dir. Bakû baskısında “Moskova 922” notu düşülmüşken Türkiye baskısında 1923 senesine işaret edilmektedir.

    Türkiye baskısındaki “Orkestra” şiiri Bakû baskısında “Yeni Sanat” ismiyle üç bölümden oluşmaktadır: “Seda”, “Aksi Seda”, “Aksi Sedanın Aksi Sedası”. Şiirde “başladı orkestram” dizesinden sonra gelen “Ona/kommuna/maestro!.” dizleri Türkiye baskısında yoktur. Ayrıca Bakû baskısında şiirin 1922’de Moskova’da yazıldığı notu düşülmüşken, Türkiye baskısında 1921 olarak belirtilmiştir.

    “Şair” başlıklı şiirde “Fakat asıl/şah eserime/ başlamak için” dizlerinin ardından Bakû baskısında “‘Konstruktivisto – Marksist’ romanıma başlamak için” dizesi gelirken, bu dize Türkiye baskısında çıkarılmıştır. Bakû baskısına göre şiir Moskova’da 1922’de yazılmıştır. Türkiye baskısı ise 1923’e işaret etmektedir.

    Bakû baskısında Türkiye baskısından farklı olarak “Ayağa Kalkın Efendiler!..” şiirinin bir de altbaşlığı vardır: “Burjuva sanatkarlarına”. Şiirin İstanbul’da yazıldığı da sadece Bakû baskısında ifade edilmiştir.
    Türkiye baskılarındaki “Seyahat Notları” şiirinin Bakû baskısındaki adı “Nefte Doğru”dur ve “Yolculuk notlarından” alt başlığına sahiptir. Hemen altına şu not düşülmüştür:
    “Düşünen beyni Moskova ise ülkemizin Taze kan dağıtan kalbidir Bakû!..”

    19

    Bakû baskısında “Bir baş uzandı omuzumdan pencereye/genç bir kadın başı,” dizelerinin ardından “sarı saçlı, mavi gözlü bir komsomolka başı…” dizesi gelmektedir. Bu dize, Türkiye baskısından çıkarılmıştır.

    Yine Bakû baskısında “gömleklerimiz reçine kokuyor/reçine…” dizelerinin ardından Türkiye baskısında olmayan şu dizeler vardır:
    “Akıyor tarlalar iki yandan suları altın ışıklı bir nehir gibi, bu altın sularda yükseliyor zaman-zaman fabrikalar yekpare bir şehir gibi…
    Beyaz duvarlı, saman damlı köyleri geçiyoruz.
    Toprak çanaklarda kaynamış süt içiyoruz.
    Köylü çocuklar bağrışarak düşüyor peşimize!
    “Day Gazet!. [Gazete ver!]. Day Gazet! Day Gazet! Day!”
    Bu ses yalvarmıyor, emr ediyor bize:
    Day Gazet!. Day!…
    Bu ses, İsa’nın köşesine Lenin’in resmini asan Rus köylüsünün sesi!.
    Bu ses, kara toprağın üstünde nefes alan, dirilen sarı saçlı, mavi gözlü dev ölüsünün sesi!…
    Bu gün ikinci günü yolculuğumuzun. Menzile bir gün daha yaklaştık.
    Menzile yaklaştıkça bana günler uzun geliyor, yollar uzun…..”
    Aynı şiirde “ölçmek istiyorlarmış gibi geçtiğimiz yolu…” dizesinin ardından Bakû baskısında Türkiye baskısında olmayan şu dizeler gelmektedir:
    “Dışarda, uzaklarda, yükseliyor, dumanlı başı karlı “Kazbek”in!
    Bol ağaçlı tarlalarda biçilmiş ekin.
    İnce belli kısraklar, kokluyor çayırları.
    Yeşil rengin envai ile işlenmiş ipekli bir halı gibi Kafkas kırları…”
    Aynı şiirde “Oturmaktan uyuşan/vücudumla gerindim!…” dizelerinin ardından gelen şu dizeler Türkiye’deki baskılarda bulunmamaktadır:
    “Gök yüzü renkli rüyalarla dolu bir uyku gibi, durgun ışıklı koyu mavi bir su gibi içimde bir ses diyor ki: Bak bu suya!.
    Yıldızların altında yat uykuya!…
    Yükseldikçe fakat kumların üzerinden yağlı bir neft kokusu, dağılıyor gözlerimden bu yorgun yaz uykusu!…”
    Şiirin Türkiye baskısında 1929 yılında yazıldığı ifade edilirken, Bakû baskısında “1927 ‘Moskova-Bakû’ yolu” ifadesi geçmektedir. Zaten kitap da 1928 yılında basılmıştır.

  • Nâzım Hikmet: Türkçenin büyükelçisi

    Nâzım Hikmet: Türkçenin büyükelçisi

    Dünya şairi Nâzım Hikmet’in şiirleri, onlarca dile çevrildi, milyonlarca kişiye ulaştı. Şairin SSCB’de olduğu dönemde kendisine yollanan Türkçe mektuplar, bugün Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunuyor. Bu mektuplar Türkçeye olan tutkuyu ve en önemlisi Türkçe konuşan halkların dillerinin korunmasında ve Türkçenin yaygınlaştırılmasında Nâzım Hikmet’in ne kadar önemli bir rol oynadığını gösteriyor.

    Azerbaycan’a birkaç kez gittiğimde, oradaki Türkçü ve milliyetçi çevrelerde dahi Nâzım Hikmet’e büyük sevgi ve saygı beslendiğini görmüştüm. Duydukları bu sevgiyi de en çok “onun sayesinde Türkçemizi koruyup geliştirebildik” sözleriyle açıklamışlardı. 

    Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) yaptığım araştırmalar esnasında bu sözlerin değerini çok daha iyi anladım. Nâzım’a okurlarından gelen çok sayıda mektubu incelerken, özellikle SSCB dışındaki diğer ülkelerden yollanmış Türkçe mektupların sayısı hiç de azımsanmayacak kadardı. Bu mektuplar, özellikle de sosyalist blok içinde yer alan farklı ülkelerdeki Türk azınlıkların anadillerini bir yönüyle de Nâzım sayesinde koruduğunu ve geliştirdiğini gösteriyordu. Nâzım’a Türkçe şiirlerini göndermesi ricasıyla çok sayıda mektup yazılmış, bunlarda Türkçeye olan tutku dile getirilmiştir. Mektup yazanlar arasında sadece Türk azınlıklar değil, Türkçeyi sonradan öğrenmiş kişiler ya da Türkiye’den uzun seneler önce göçetmiş olanlar da vardır. 

    Nâzım Hikmet, Bulgaristan’ın Kırcaali şehrinde Türk nüfus tarafından ekmek ve tuz ile karşılanıyor, Eylül 1951 (Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, “Nâzım Hikmet ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti”, BAL-TAM Türklük Bilgisi, No. 20, Mart 2014, s.75). 

    Nâzım, o dönem şiirleri ve diğer eserleriyle adeta Türkçenin dünyadaki büyükelçisi gibidir. Nâzım’ın şiirleri, Türkiye haricinde sadece çevirileriyle değil, Türkçeleriyle de elden ele dolaşmış, insanların yüreklerine işlemiştir. Ve en önemlisi Türkçe konuşan halkların dillerinin korunmasında ve Türkçenin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır. 

    Tam metinlerini sunduğumuz mektupların hepsi Türkçe yazılmıştır ve mektuplardaki açık yazım yanlışları dışındaki hiçbir noktaya dokunulmamıştır. Mektupların tamamı ilk kez yayımlanmaktadır. 

    Nâzım’ın bu mektuplara elinden geldiğince cevap verdiği ve okurlarının böylesi taleplerini yerine getirmeye çalıştığı bilinmektedir. İnsan, bu mektuplara Nâzım’ın verdiği cevapların şimdi nerelerde olduğunu düşünmeden edemiyor. 

    Türkçe olarak basılan Seçilmiş Şiirler kitabı.

    ROMANYA: TÜRK OKULU ÖĞRENCİLERİ

    Türkçe kitaplarınıza kavuşursak bize ne mutlu!

    “8 Mart 1952 

    Sayın yoldaş 

    Nâzım Hikmet 

    Biz Rumen Halk Cumhuriyeti’nde Cerna-Voda (Boğas köy) Türk ilkokulu öğrencileri, sizin dünyada barışı korumak ve demokrasi uğrunda sarsılmaz büyük bir şair olduğunuzu öğrendik. Burada kalmış Türk azlığın en küçük köyüne kadar kendi dilinde okulları var, işçi partisi sayesinde serbest ve eyi yaşamaktadırlar. Fakat Türk olmak itibarile, okuyacak ders kitaplarından başka kitaplarımız yok. 

    Hele sizin güzel manzumeleriniz bizi ne kadar çok meraklandırıyor. Gazetelerde sizin için yazılmış parçaları toplayıp, tutuyoruz. Lâkin Türkçe bir yazınızı elde edemedik. Bunun için size yakarmayı düşündük. Eğer bu küçük mektubumuzla sizin bir resminize ve bazı Türkçe kitaplarınıza kavuşursak bize ne mutlu! 

    Var olun büyük şair! 

    Türk okulu öğrencileri”

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 7) 

    Nâzım Hikmet’in Bulgaristan Komünist Partisi Yayınevi tarafından Sofya’da (1951).

    BULGARİSTAN: NÂZIM HİKMETYARATICILIK DERNEĞİ

    Büyük şairin adına yaratıcılar derneği…

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 55.-SAYI-5.jpg

    Türkçe olarak basılan Zoya kitabı.

    “26 Ocak 1963 

    Literaturnaya Gazeta 

    Moskova 

    Redaktör yoldaş, 

    Müsaade ediniz de, gazeteniz vasıtasiyle, büyük Türk şairi ve dünya barış mücahidi Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümü münâsebetiyle hararetli selâmlarımızı ve insanî temennilerimizi sunalım. Biz, Bulgaristan’ın Kırcali sancağı Studenkladenets köyü “Kalinin” internat [yatılı] okulu öğrencileri bu ders yılı esnasında büyük şairin adını taşıyan yaratıcılar derneği kurduk. Dernekte bir yönden edebî bilgilerimizi genişletmekte, edebiyat nazariyesinin ışıkları altında sanat, gerçi, insanî sanat ummanına dalmakta, diğer yönden tarihin yarattığı, halk felsefesinin gıdalandırdığı dünya progresist [ilerici] edebiyatı büyüklerinden Şekspir, Göte, Hayne, Şiler, Puşkin, Tolstoy, Gorki ve onların gerçi yolundan insanlık namına şaheserler veren ve vermekte olan Mayakovski, Nâzım Hikmet, Pablo Neruda, Lui Aragon, Go Mo Jo, Corci Amaru, Nikolas Gilyen, bizim Nikola Vaptsarof gibi kalem ve kalbiyle sınıfsız çağ hizmetkârlarının hayat ve yaratıcılıklariyle tanışmaktayız. Pek yakınımızda olan kardeş çağının [Yakın gelecekteki kardeşlik çağı] hakîkî hizmetkârları olacak olan bizler, büyük Türk şairi ve Dünya barış lavriyatı [ödülü sahibi] Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümünü mutantan [görkemli] bir şekilde karşılamak için hazırlık yapmaktayız. 7 Şubat tarihi [Nâzım Hikmet’in doğum günü 15 Ocaktır. Bahsedilen tarih şairin doğum günü dolayısıyla yapılacak etkinliğin tarihi olmalıdır] yaratıcılar derneğimizin bir bayramı olacaktır. 

    “Nâzım Hikmet” yaratıcılar derneği azaları, bütün öğretmen ve öğrenciler yıldönümü münasebetiyle büyük şaire başsağlığı [‘başsağlığı’ sözünden Türkiye’de kullanıldığı üzere vefat için değil kelimenin birebir karşılığı olarak sağlık dileği anlaşılmalıdır] diler, yaratıcılığında, biz, komünizm neslinin hizmetine, terbiyesine meşale olacak büyük başarılar temennî eder ve dâhi Lenin’in memleketinde hakikî yaratıcılık hürriyeti bulan şaire uzun ömürler dileriz. 

    Saygılarımızla: 

    Dernek yönetmeni Mahmut Çavuş, 

    Dernek sorumluları: Rasim Tahir ve Bojidar Petkof “

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 32) 

    Nâzım Hikmet’in Halk Gençliği Yayınevi tarafından Sofya’da (1950)

    YUGOSLAVYA: ŞAİR ADAYI NİMETULLAH

    Şiirlerinizi okurken yüreğimde bir ağır taş büyüyor

    “Saygıdeğer Büyük Türk şairi Nâzım! 

    Bu ilk mektubumu isterdim ki sizlere çok güzel bir mektup yazayım. Fakat nedense istediğim gibi olmuyor. Çünkü sizlere bütün yazmak ve söylemek istediğim şeyleri şu kâğıda sığdıramayacağım. 

    Ben Yugoslavya’da doğmuş, büyümüş bir Türküm. Bir kardeşim İstanbul’da Teknik fakültesinde işlemektedir, öbürü ise Yugoslavya’nın Zagreb kentinde tahsil görmektedir. Ben bu yıl liseyi bitirmiş, gazeteci işini görmekteyim. Bu gelecek okul yılında ben de İstanbul’da tahsil görmeyi düşünüyorum. Bu okula kabul olunmazsam Belgrad’a gideceğim. İşte on yıl şiirlerle yaşayan bir gencim. Bu yıl şiirlerimin bir kitap halinde basılmasını beklemekteyim. 

    Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1967) Türkçe olarak basılan Sevdalı Bulut kitabı. 

    Sizin Üsküp’te Şiirler ve Taranta Babuya Mektuplar, İstanbul’da Yeni Türk Şiiri Antolojisi yayımlanan kitaplarında şiirlerinizi okumuş, “Bizim Radyodan” [Türkiye Komünist Partisi’nin Türkçe yayın yapan radyosu] ve “Budapeşte Radyosundan” [Budapeşte Radyosu’nun Türkçe yayın servisi] şiirlerinizi işitmiş, yazmış, sevmişimdir. Daha geç “Budapeşte Radyosundan” adresinizi arattırmaya düşüncede iken, bir gün Zagreb’den Belgrad’a giderken bir Sırp profesörüyle tanışıp adresinizi aldım. Buna ne kadar sevindiğimi yazı ile tarif edemem. Şimdilik en büyük isteğim sizlerle mektuplaşmak, şiirlerinizi elde etmek hem de şiirlerinizi Yugoslavya’da yayımlamaktır. Eğer bu isteğimi kabul ederseniz beni en büyük sevinçlere gark etmiş olursunuz. Ötesini size bırakıyorum. Ben de elimden geldiği kadar buradan veya Türkiye’den kitap ve dergi aratıp sizlere göndermekten çekinmeyeceğim. 

    Ey Türk şairi Nâzım. Bu yazılarımı dizerken birkaç şiirlerin yanımda duruyor. Onları okurken ve sizi düşünürken yüreğimde bir ağır taş büyüyor, kabarıyor, sanki iğnelerle kalbimin duvarlarını deliyor da deliyor!.. 

    Ey her şeyden en çok sevdiğim büyük Türk şairi Nâzım. Bu defa yeter olsun yazdıklarım. Şimdilik sizden sabırsızlıkla bir küçücük yazı alacak umuduyla kalıyorum. 

    Son olarak sabırsızlıkla şiirlerinizi bekler sevgi ile saygı ve selamlarımı sunarım, şairim Nâzım. 

    Nimetullah 

    Adresim: Nimetullah Hafız, Bosanska – 11, Prizren, F.N.R. Yugoslavya”

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 293, yaprak 17, 17 arkası) 

    Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1967)

    İSRAİL: ESKİ TÜRKİYE YAHUDİSİ

    Yürek koparan şiirleriniz bana öyle tesir etti ki…

    “29 Mayıs 1956 

    Yoldaş Nâzım Hikmet’e selamlar 

    Mektubuma başlamadan evvel sizin kıymetli vaktinizi bu birkaç satırımla kayıp ettirdiğimden dolayı sizden özür dilerim. 

    Fakat sizin yürek koparan şiirleriniz bana öyle tesir etti ki size bu satırları yazmaktan kendimi alı koyamadım. Yisrael’e Türkiye’den 11 sene evvel geldiğime rağmen (on beş yaşımda iken) şiirleriniz beni maziye öyle yaklaştırdı ki daha dün Türkiye’yi bıraktım hissi verdirdi. 

    Kibutsunda [kolonide] birkaç Türkçe bilen arkadaşlarımla beraber bize Türkçe şiirlerinizi yollamanızı rica ederiz. İbranice yazılmış şiirlerinizi adeta ezbere öğrendik. Eğer ricamızı yerine getirirseniz kendimizi mesut hissedeceğiz. 

    Mektubuma son verirken ümit edelim ki Türkiye imperyalizm bağlarından kurtulur, ve sizin şiirleriniz Türkiye’de gün görür. Saygılarımla şalom şalom. 

    [İmza] 

    Adresim: Yakov Kohen Kibuts Ruhama Daar Na Negev / Yisrael”

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 293, yaprak 2) 

    Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1964) Türkçe olarak basılan “Bulutlar Adam Öldürmesin” kitabı. 

    MACARİSTAN: ESKİ BİR SAVAŞ ESİRİ

    Belki Türkçe yazabildiğime taaccüp [hayret] edersiniz

    “Budapeşte, İkinci Kânun [Ocak] 22, 1962 

    Sevgili Yoldaş Nâzım Hikmet!

    Altmış yaşınızı doldurduğunuzdan Népszabadsag [Halk Hürriyeti] Macar gazetesi vasıtasile haber aldım ve aynı gazetede “İnsanların Şarkıları” başlıklı manzumenizin Macarca tercümesini de okudum ve onu çok beğendim. 

    Müsaadenizle bu münasebetle size candan gelen en iyi tebriklerimi arz eder, halkınızın ve dünya sulhu menfaatine çalışacağınıza çok muvaffakiyetler dilerim. 

    Belki Türkçe yazabildiğime taaccüp [hayret] edersiniz. Ben bunu size kısaca izah etmek isterim. Daha 1917 senesinde Rus esaretinde, Sibirya’da Türklerle bir binada oturup onlardan güzel lisanınızı öğrendim ve hatta vatanıma 1920 senesinde avdet ettikten sonra da Budapeşte’deki Türk talebeleri beni uzun senelerce okutmuşlardır. 

    Ne yazık ki İkinci Dünya Harbi’nden sonra çok meşgul olduğumdan dolayı temrin [alıştırma] için vaktim kalmadı ve Türkçe kitaplarım da yoktur. Türkçeyi unutacağımdan endişe ederim. 

    Böylelikle, eğer siz bana en sevdiğiniz şiirlerinizden birkaç tane göndermek lütfunda bulunursanız, ben çok memnun ve minnettar olurdum. 

    Sizi rahatsız ettiğim için özür diler ve sizi candan selamlarım. 

    [İmza] 

    Vallay K. Friges 

    Hizmetten çekilmiş banka memuru 

    Budapest, XI., Bereck-utca 25. 

    P.S. Melfufen size Népszabadsag gazetesi 1962 İkinci Kânun tarihli nüshasının bir sayfasını gönderiyorum.”

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 30) 

    BULGARİSTAN: TÜRK MASALLARINI DERLEYEN MUHİTDİN

    Eserleriniz mükemmel, okuyoruz kana kana…

    Nâzım Hikmet’in Frunze’de (bugünkü Bişkek) (1969) Kırgızistan Türkçesi olarak basılan Salkım Söğüt kitabı. 

    “4 Haziran 1961 

    Muhterem ağabeycim, 

    Küçük mektubumla sizleri biraz rahatsız etmiş olacağım belki. İlk önce affınızı dilerim. Sizleri çok gördüğüm ve dinlediğim var. Sözleriniz daha kulağımda henüz. Siz Türk halkının sevimli bir evladısınız. Eserleriniz mükemmel. Okuyoruz kana kana. Hattâ çoğunca Rusça bile. Yine güzel. Bulgarca da olsa, nasıl olursa olsun mükemmeldirler. 

    Ağabeyim, ben Bulgaristanlıyım. Filoloji tahsilim var. Bundan beş sene evvel Türk halk masallarını toplamıya başladım. Bugün elimde oldukça masal var. Çok güzel, çok verimli hoş, halk kokuyorlar mis gibi, gül gibi. Ne güzel ne güzel. Şimdi onları işlemiye düşünüyorum. Bu hususta ilk önce sizlere de bazı şeyleri sormak istiyorum. 

    Topladığım masalların hepsi halk diliyle. Gramer kaideleri biraz ört-pas edilmiş. Süs biraz az. Hadiselerin seçimi de öyle. Bu hususiyetleri düzeltebilirim mi? Kendimden de katabilirim mi? Öyle ki, esas ide ve fikir yine hakim kalsın. 

    Eflatun Cem’in “Bir Varmış, Bir Yokmuş” masalları elimde. O, onları işlemiş. Bana öyle geliyor. Ben nasıl yapayım! Faydalı olabileceğim mi, bu inandığım ve 5 senelik emeğimle? 

    Ağabey, bana yol gösterici bir cevap yazsanız pek çok memnun kalırım. 

    Hoşça kalınız. Binlerce selâmımı kabul edin. Vazifenizde semereli iş temenni ederim. 

    Gönderen: Muhitdin 

    Adresim: Bulgaristan, Kolorovgradski, Muhitdin M. Mehmedov.”

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 283, yaprak 30-31) 

  • Sen savaşın ve umudun posterini yapabilir misin Viktor?

    Sen savaşın ve umudun posterini yapabilir misin Viktor?

    Evet, çizmişti. En ünlü Sovyet posterlerine imza atan Viktor Borisoviç Koretskiy, şairin isteği üzerine onun Türkiye’de Fatma, Ali ve Diğerleri olarak bilinen, SSCB’de Rasskaz o Turtsii (Türkiye Üzerine Bir Hikâye) olarak sahneye konan oyununun afişini hazırlamıştı. Koretskiy’in ‘Barış İçin Savaşırken Unutma’ serisini oluşturan ünlü posterlerinin tanıtımını da Nâzım Hikmet yapmıştı.

    Nâzım Hikmet’in şairliğinden sonra belki de en belirgin özellikleri arasında dünya barış hareketi içerisindeki aktif mücadelesini sayabiliriz. Dünya Barış Konseyi üyesi olan Nâzım, barış mücadelesinin Asya ve Afrika halklarının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesiyle sıkı bağını her fırsatta vurgulamıştır. Şair, barış ve bağımsızlık mücadelesine özgülenmiş sanat çalışmalarına da özel bir ilgi göstermiştir.

    Bunun önemli örneklerinden biri, en ünlü Sovyet posterlerine imza atan Viktor Borisoviç Koretskiy’in (1909-1998) hazırladığı “Boryas Za Mir – Ne Zabıvay” (Barış İçin Savaşırken Unutma) başlıklı poster dizisidir. Sergilenen barış ve bağımsızlık mücadelesi temalı bu poster serisi 1962 yılında Moskova’da yayımlanmış ve önsözü de Nâzım Hikmet tarafından kaleme alınmıştır.

    1909’da Kiev’de doğan ve 1930’da güzel sanatlar okulunun grafik bölümünü bitiren V. B. Koretskiy, sanatına 1929’da reklam afişleri çizerek başlamıştır. İki kez Stalin Ödülü’nü alan Sovyet sanatçının özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında çizdiği çarpıcı posterler, tüm SSCB’de büyük ün kazanmış, savaşın propaganda cephesinde önemli rol oynamıştır. “Kızıl Ordu Askeri, Kurtar!” (1942) posteri, o dönem farklı Sovyet dillerinde 14 milyon tiraja ulaşır. Koretskiy’in çizdiği ve sayıları 600’ün üzerinde posterlerin birçoğu, bugün de dünya çapında tanınmaktadır. Sanatçının SSCB’nin son yıllarında yaptığı resimler de bulunmaktadır.

    Viktor Koretskiy

    Nâzım’la Koretskiy’in son güne dek sürecek olan dostluğu, Türk şairin 1951’de Sovyetler Birliği’ne geldiği ilk döneme kadar dayanmaktadır. Sovyet sanatçının hayatı boyunca hazırladığı iki tiyatro dekorundan biri, Nâzım’ın Türkiye’de Fatma, Ali ve Diğerleri olarak bilinen SSCB’de Rasskaz o Turtsii (Türkiye Üzerine Bir Hikâye) adıyla basılan ve sahnelenen eserine aittir. Nâzım’ın SSCB’de ilk yazdığı bu oyunun afişini de Viktor Koretskiy çizmiştir. Sovyet sanatçı, 13 Ocak 1962 tarihinde Türk şairin 60. doğum günü şerefine Moskova’daki Politeknik Müzesi’nde düzenlenen gecede ilk tanışmalarını şöyle anlatır:

    “Nâzım Hikmet, ilk kez 1952 yılının sıcak bir Haziran akşamı atölyemi aradı: ‘Merhaba, yoldaş (konuşmada “yoldaş” kelimesi Türkçe ifade edilmiştir)’ dedi. ‘Sizin posterlerinizi beğeniyorum. Arkadaşım Nikolay Ekk’ten (Sovyet sinema ve tiyatro yönetmeni, oyuncusu, senaristi, 1902-1976), ‘Türkiye Üzerine Bir Hikâye’ başlıklı piyesimi sahnelemesini istedim. Bu oyunu, komünist arkadaşlara, onların ülkemdeki barış mücadelesine adadım. Kabul etti, şimdi ise ressam gerekiyor. Prorokov (Sovyet ressam ve grafiker, 1911-1972), seni aramamı tavsiye etti. Giriş bence, altından kalkarsın, piyesimdeki düşünceleri sen dekore et”.

    Nâzım’ın Koretskiy imzalı oyununun afişi

    Sovyet poster sanatçısı Viktor Koretskiy’in çizdiği, Mossovyet Tiyatrosu’nda Türkiye Üzerine Bir Hikâye ismiyle sahnelenen Nâzım’ın Fatma, Ali ve Diğerleri oyununun afişi.

    Türk şair ile Sovyet sanatçının bir sonraki ortak çalışması Koretskiy’in “Barış İçin Savaşırken Unutma” başlıklı poster serisi olur. Sosyalist gerçekçiliğin poster alanındaki en önemli temsilcilerinden Koretskiy’in bu serisinin teması, hem 2. Dünya Savaşı hem de savaş sonrası dönemi kapsamaktadır. Faşist ve emperyalist saldırganlığa karşı barış ve bağımsızlık mücadelesi ön plana çıkarılmıştır.

    Sanatçı, serinin en önemli posterleri arasında sayılan “Gerilla Beşiği” üzerinde, 1942-1961 yılları arasında çalışmıştır. Eser daha sonra Avrupa’nın en büyük müzelerinden biri olan Dresden Galerisi tarafından edinilmiştir. Koretskiy serinin son posterinde ise uzaya ilk çıkan Sovyet kozmonot Yuriy Gagarin’i geleceğin insanı olarak çizmiştir. Bu çalışmanın ortaya çıkmasını ardından sanatçı, ABD’den “Posteriniz insanların vicdanına sesleniyor” ifadesi geçen bir mektup almıştır. Koretskiy, cevabında “Farklı kıtalarımızda aynı şey hakkında, barış hakkında düşündüğümüz için mutlu ve sevinçliyim” diyecektir.

    Nâzım Moskova sendika evinde Nâzım’la ünlü Sovyet poster sanatçısı Koretskiy’in dostlukları şairin Sovyetler Birliği’ne geldiği ilk döneme kadar dayanmaktaydı. Sanatçı hayatı boyunca sadece iki kez tiyatro dekoru tasarlamıştı. Bunlardan biri Nâzım’ın oyunuydu.

    Nâzım’ın önsözü

    Bu posterler, daha Sovyet sanatçının atölyesinin kapısından çıkmadan Nâzım Hikmet’i oldukça etkilemiştir. Nâzım bu seri için şu önsözü yazacaktır:

    “Poster, güzel sanatların en zor dallarından biridir. Onun temel sergi alanı, caddeler, yollardır; izleyicileri ise acele ve telaşla yoldan geçenlerdir. Çoğu zaman posterler, büyük çağdaş şehirlerin caddelerinde baş döndüren hareketliliğin, gözleri kamaştıran renk, ışık ve vitrinlerin arasında ve çoğu sefer de reklamların yanında asılı durur.

    Yoldan geçenler, çoğunlukla posterin önünde durmadan, sadece ona bir anlık bakış atarak içeriğini kavrarlar. Bu sebeple poster, olabildiğince özlü olmalı, en yüksek yaratıcı buluşların dilini konuşmalıdır. En önemlisi ise poster, hem çok zekice hem de çok canlı olmalıdır.

    Bana göre poster sanatındaki farklı stiller arasında Viktor Koretskiy’in posterleri, Sovyet posterleri tarihinde özel bir yere sahip. Ben, Viktor Koretskiy’deki canlılığı, her posterindeki yeni buluşları, özlülüğünü, gerçekçiliğinin derinliğini seviyorum.

    Farklı tarzlarda çizilmiş savaş karşıtı çok poster gördüm. Koretskiy’in ‘Barış İçin Savaşırken Unutma’ serisini oluşturan posterleri, trajik öğeleri ön plana çıkartarak savaşa karşı mücadele veriyor. Bu posterler, en büyük şehirlerin en hareketli, en renkli caddelerinin ortasında, birçok posterin arasında sizi durdurabilmeye ve savaşa karşı seferber etmeye ehildir”.

    1962 yazında Dünya Silahsızlanma ve Barış Kongresi’nin (9-14 Temmuz, Moskova) toplandığı günlerde yayımlanan, Nâzım’ın önsözünü yazdığı bu albüme, dönemin Sovyet basını da ilgi gösterir.