Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • İnsanlık durumundan, insanlık dramına…

    İnsanlık durumundan, insanlık dramına…

    İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez dünyada mülteci sayısı 40 milyonu geçti. 1945 yılında da buna yakın sayıda mülteci Avrupa’nın dört bir yanında aç, sefil dolanıp duruyordu. Şimdi, en kalabalık kafileler, savaşlar ve katliamların paramparça ettiği Ortadoğu ülkelerinden dünyaya dağılıyorlar. İlk durakları komşu ülkeler, yolları da çoğu zaman Akdeniz oluyor, ama hiçbir yolu denemekten vazgeçmiyorlar. Savaş nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin başlangıç noktası tabii ki İkinci Dünya Savaşı değil. Her savaş aynı zamanda bir göç nedeni ve insanlar en eski zamanlarından beri savaşıyorlar. Bu dosyada, günümüzde artık hemen her ülkede günlük gerçekliğin huzursuz edici bir parçası olan zorunlu göç sorununu ele alıyor, tarih boyunca yaşanan büyük sürgünlerin oradan oraya savurduğu insanların ayak izlerinden yürüyoruz…

    Her savaş insanları öldürmekle kalmaz, aynı zamanda birçoğunu yerinden yurdundan eder. Çoğu zaman, bunları savaş istatistiklerinde de göremeyiz. Nispeten az bir kısmı ne yapıp edip eski yurtlarına dönerler ama, çoğu için hayat artık sonu gelmeyen bir sürgün acısı üzerine yeniden kurulur. Bizim neslimiz yetmiş yıldır mülteci kamplarında sürgün üzerine sürgün, katliam üzerine katliam yaşayan Filistinlileri, Bulgaristan’dan göçe zorlanan halkımızın Sirkeci garında trenden inişini, sonra da sınırlarımızdan içeri giren, sokaklarımızı, parklarımızı dolduran Irak ve Suriyelileri izleyerek yaşlandı. Bu acı olaylar çok göz önünde olduğu için dikkati çekti. 

    Halbuki ülkemizde her iki aileden en az birisinde Balkanlar’dan, Kırım’dan, Kafkaslar’dan veya daha uzak yerlerden gelen “muhacirler” vardır. Kimileri bunu unutmayı ve geçmişe gömmeyi tercih ederken, kimileri için de kuşaktan kuşağa geçen bir travma vardır. Atalarımız, Filistinlilerden çok daha büyük katliamlara uğradıktan sonra göçe zorlandılar. 

    Savaş sürgünlerinin bir kısmı, yeni bölgeleri işgal eden galipler tarafından kovulur. Eski sakinler artık yüzyıllardır yaşadıkları bölgelerin istenmeyen kişileridir. Devletler onları gönderip kendi uluslarından bir nüfus yaratacaklardır. Zorunlu göçlerin altında yatan temel mesele budur. Gönderilenlerin yerine yerleştirilenler de bir nevi sürgündür ve bir süre sonra tekrar sürülme ihtimalleri büyüktür. 

    Örneğin, 2. Dünya Savaşı’nda Baltık ülkelerine yerleştirilen Rusların bir kısmı, SSCB yıkılınca yeni yurtlarında baskıya uğramaya başlamış, tekrar eski yurtlarında kendilerine yer aramak zorunda kalmıştır. Ama aradan üç nesil geçmiş, eskiyle hiçbir bağlantı kalmamış, eski yurt da artık onlar için yabancı bir yer olmuştur. Böylelikle yeni bir süreç başlar. 

    Zorunlu göç için başka nedenler de vardır. Örneğin iç savaşlarda kaybeden taraf, katliam korkusuyla ülkeden giderken, bu göç galipler tarafından teşvik edilir. Muhaliflerinden kurtuluyorlardır. Farklı dinden, mezhepten, inançtan olanların tasfiyesi için göçe zorlananlar da vardır. Güneyimizden, en profesyonel şekilde elektronik medyaya servis edilen videolu vahşet görüntüleri son tahlilde buna hizmet etmektedir: “Bakın, istediğiniz kadar nefret edin ama mutlaka korkun.” Örnekler zaten kendilerini açıklayacaktır, ancak zorunlu göçün yeni bir şey olmadığını, tarihin çok eski dönemlerinden beri varolduğu görülür. 

    Uzak geçmişteki zoraki göçler arasında en çok bilinenler Mezopotamya ve Bereketli Hilal çevresinde meydana gelmiştir. İran’da Kambiz ve Darius döneminde kaydedilmiş olaylar vardır ama en çok üzerinde durulan, çok daha sonra 542 yılında Sasani kralı I. Hüsrev zamanında 292 bin kişinin, büyük bir merkez haline getirilen Ctepiphon kentine sürülmesidir. Tabii bu kadar kesin bir rakam pek de inandırıcı değildir, çünkü hem o kadar büyük bir nüfusun beslenmesi o dönemde olanaksız gibidir, hem de o kadar hassas kayıt 20. yüzyılın olaylarında bile yoktur. Ama en azından böyle olayların olduğunu gösterir. 

    Tarihte, efsaneyle karışık büyük sürgünler arasında Yahudiler ile ilgili olanlar daha çok bilinir. Tevrat’ta geçen Mısır sürgünüyle ilgili hikayelerin doğrulanması olanaksızdır ama, Babil sürgünü ile Romalılar dönemindeki olaylar bu ulusun tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Son büyük Babil kralı Nabukadnezzar Yakın Doğuyu hakimiyeti altında birleştirmişti. Yahudilerin isyanı karşısında MÖ 605’te başlayan savaş ve kuşatmalardan sonra MÖ 587 yılında Kudüs’ü alarak yıktı. Bu dönemde (güvenilirliği kuşkulu rakamlara göre) 200 bin kadar Yahudi dalgalar halinde Babil’e sürüldü. Bunların Nabukadnezzar’ın başkentini güzelleştirmek üzere Babil’in Asma Bahçeleri’nde çalıştırıldıkları rivayet edilir. 

    Yahudilerin sonraki sürgünleri 19 yılında Tiberius ile başlayıp 135 yılında Hadrianus’a kadar devam etmiş, aradaki Roma imparatorlarının hepsi bu uygulamayı az veya çok sürdürmüştür. Bunun sonucunda Yahudiler imparatorluğun ve Avrupa’nın her tarafına dağıldılar. Çok sonraları Hıristiyanlar İspanya’yı fethettikleri zaman buradan Akdeniz’in dört köşesine göç ettiler, çoğu İtalya ve Mısır’a gitti, bir kısmı da Osmanlı ülkesine geldi. 

    Tarihin eski dönemlerinde büyük güç haline gelenler, fethettikleri yerlerden üretici ve özellikle de sanatçı ve zanaatçıları kendi ülkelerine zorla getirirlerdi. Bunlara çoğu zaman iyi davranılır, üretken olmaları için ev ve iş verilir ancak ayrılmalarına müsaade edilmezdi. 

    Uzak tarihteki olaylar önemlidir, çünkü dünyadaki kültür alışverişini hızlandırmışlar ve tarihe yön veren bazı dinamikleri oluşturmuşlardır. Örneğin İstanbul’un fethi sonrasına İtalya’ya göç eden bilgili kişilerin ve sanatçıların Rönesans’a katkısı olduğu düşünülür. Bir başka örnek de Timur’un Anadolu’dan çekilirken bir grup Türkmen’i yanında götürmesidir. Bunları Erdebil şeyhlerinin yanında bırakmış, onlar da bunları yetiştirdikten sonra Şii Safavi yayılmacılığının öncüleri olarak kırmızı börklü (kızıl başlı) dervişler olarak Anadolu’ya göndermiş, böylece günümüze kadar uzanan, acı olaylarla örülü uzun bir süreç başlamıştır. Bütün bu zorunlu göçlerin listesini çıkarmak bile pek zordur ama biz şimdi yakın tarihte meydana gelen olaylara bakalım. 

    AMERİKAN DEVRİMİ

    Önce majestelerinin işbirlikçileri, sonra Kızılderililer

    Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin mücadelesi 1773 yılındaki “Boston Çay Partisi”nden dokuz yıl sonra, 1782 yılında bağımsızlığın kabul ettirilmesiyle sonuçlandı. O dönemde bu kolonilerin toplam beyaz nüfusu 2.5 milyon olup, bunların beşte biri İngiltere’yi desteklemişti. 

    Bu anlamda Bağımsızlık Savaşı, daha sonraki benzerlerinin hepsinde görüleceği gibi, aynı zamanda bir iç savaştı. Bağımsızlık taraftarları savaşı kazanınca “Loyalist” adı verilen İngiltere yanlıları için hayatın kolay olmayacağı belliydi. Nitekim yüz bin kişi derhal ülkeden kovuldu. Bir kısmı İngiltere’ye döndü ki, bunlar genellikle daha zengin olup parasını kurtarabilen bir kesimdi. Çoğunun bütün varlıkları gasp edildi. Sayıca az olan bir kesim Karayipler’deki İngiliz kolonilerine, çoğunluk ise Kanada’ya gitmeyi tercih etti. O zamanlar nüfusu çok az olan Kanada, bu insanları memnuniyetle kabul etti ve onlar da ülkenin gelişmesinde ciddi katkıda bulundular. Geride kalan “Loyalist”lerin üzerine fazla gidilmedi ve onlar da zamanla bu geçmişlerini unutturarak bir daha gerginlik oluşturmadılar. Bu sürgünde da yağma dürtüsü önemli bir yere sahiptir. 

    Loyalistlerin gelişi Henry Sandham imzalı tablo Birleşik Krallık Loyalistlerinin New Brunswick’e varışlarını romantik bir biçimde gösteriyor.
    Takriben 1783 yılı.

    Yağma, ABD tarihinde daha sonra da büyük bir rol oynayacak, Kızılderililere önce rezervasyonlar tahsis edilecek, sonra bunlar da bin bir hile veya zorla ellerinden alınacak ve yerli halkın büyük bölümü sürgün yollarında öldürülecekti ki, Cherokee halkının sürgün yollarında imha olması bunun en bilinen örneklerindendir. Georgia ve Tennessee’den Teksas’a kadar uzanan topraklarda yaşayan bu halka tahsis edilen geniş alanların sonradan tekrar yağmalanması gündeme geldi. 1836 ile 1839 yılları arasında Oklahoma’ya sürülürken binlercesi yollarda açlık ve hastalıktan öldü. 

    ABD’den söz ederken, bu ülkenin İç Savaş’ında da yüz binlerce kişinin ilerleyen orduların önünden kaçarak savaş mültecisi durumuna düşmüş olduklarını kaydedelim. 

    POLONYA İŞGALLERİ

    Hitler’den önce Yahudi düşmanlığı

    Almanya’da Leh ve Yahudi düşmanlığının Hitler zamanında meydana gelen bir olay olduğu düşünülür. İşin aslı öyle değildir. Badem bıyıklı onbaşı diktatör olmadan yüz elli yıl önce, Prusya Kralı Büyük Friederich ülkesini büyütmek üzere Orta Avrupa’da çoktan seferlere başlamıştı. İlk olarak doğuya yönelmiş, nitekim 1772 yılında Avusturya ve Rusya ile birlikte Polonya’nın ilk paylaşımı gerçekleşmiştir. Bunu 1793-95 yıllarındaki paylaşımlar izleyecektir ama 1815, 1832, 1846 ve 1939’da başka paylaşımlarda vardır. Friederich 300 bin Almanı Polonya topraklarına yerleştirmiş, 1830 ve 1848 ihtilalleri yeni göç dalgaları yaratmıştır. 1885 yılında Prusya İskan Komisyonu merkezi bütçeden parayla toprak alıp Alman kolonicilere dağıtmaya başladı. Komisyonun zorla satın alma yetkisi vardı ve faaliyetleri 1908’e kadar devam etti. Komisyon 150 bin Almanı daha Polonya arazilerine yerleştirirken, itiraz hakkı olmayan Polonyalıların 500 bini son derece düşük ücretlerle mülteci işçi haline geldi. 200 bin Polonyalı Alman bölgelerinde, daha fazlası da Rus egemenliği altındaki yerlerde çalışıyordu. O dönemde daha çok tarım arazilerine göz dikildiği için, kentlerdeki Yahudiler nispeten daha az baskıya maruz kalmıştı. 

    Yanaluklar, Almanya’dan göçen bir Slav ailesi

    AVRUPA’DAKİ TÜRK VARLIĞI YOK EDİLİYOR

    Balkan göçü: Ya öl ya git

    Orta Avrupa’ya yerleşen Türklerin geri dönüşü 1683’teki ikinci Viyana bozgunuyla başladı. Ordunun bakiyesi zorlukla Belgrad kalesine çekilirken, yollarda daha sonra iki yüz elli yıl boyunca tekrarlanacak acıklı göçmen manzaraları göze çarpmaya başladı. Gerçi Osmanlılar bir kez daha toparlanıp Pasarofça ile dengeyi sağladı ama Kırım’ın yitirildiği 1768-74 savaşından itibaren işler hep yokuş aşağı gidecekti. Sırp isyanını takiben, 1821 yılında başlayan Mora isyanında çok kısa sürede 35 bin Türkün öldürülmesi Balkan Hıristiyanları için model olacak, yüz yıl içerisinde öldürülenlerin sayısı bir milyonu geçecektir. En yoğun katliamlardan birisi 1877-78 savaşında yaşandı ve Rus ordusunun Bulgar çeteleriyle birlikte 300 bin Türkü katletmesi üzerine bir milyona yakın Türk göç etmek zorunda kaldı. 

    Nüfus ve göçler konusunda en kapsamlı araştırmaları yapan Prof. Kemal Karpat 1783 ile 1914 arasında Osmanlı topraklarına 7 milyon 425 bin kişinin göç ettiğini ortaya koymaktadır. Tabii bunların bir kısmı Lübnan, Ürdün ve Filistin’e, ayrıca Mekke, Medine ve Bingazi’ye yerleştirildi. Bir kısmı da Tuna boyuna iskan edildi. Karpat, sadece Doğu Anadolu ile Irak ve Suriye’nin kuzeyinde 5 bin yeni köy kurulduğunu kaydetmektedir. Keza Dobruca’da kurulan Mecidiye kentinden söz eder. Yeni kurulmuş olan Meclis-i Ebniya (Osmanlı Binalar Kurulu) tarafından çizilen plana göre inşa edilen bu kent düzgün sokakları ve kamu binalarıyla dikkat çekmekteydi. 1878 yılında Berlin Antlaşmasıyla Romanya’ya terk edilirken nüfusu 15 bini bulmuştu. Bu kent günümüzde nüfusu 80 bin olan önemli bir yöresel merkezdir. 

    Dönüşü olmayan göç Evleri yakılıp yıkılan, hayvanlarına el konan Müslüman ahali Anadolu’ya doğru göç yolunda. Ayaklar çıplak, çocuklar ve kurtarılan eşyalar sırtlanmış. Bir daha hiç dönemeyecekleri yurtlarını terkediyorlar.

    Karpat’ın rakamlarına göre Kırım ve Kuban’dan 1783-1914 yılları arasında toplam 1 milyon 800 bin kişi, Kafkasya’dan 1862 ile 1900 yılları arasında 2 milyon 625 bin kişi, Balkanlardan ise 1877-78 savaşında 800 bin, bu tarihten Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı 1914’e kadar 2 milyon 200 bin kişi göç etti. Türklerin en büyük zorunlu göçü 1912-13 Balkan Savaşları sonrasında meydana geldi. 1878 yılında Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgalinin de küçümsenmeyecek bir göç yarattığı kaydedilmelidir. 

    Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra da Balkan Türklerinden kalanlar ağır baskı altında göçe zorlandılar. Özellikle Bulgaristan’dan yapılan göç bazen dalgalar halini almakla birlikte, her zaman az-çok devam etti. Bütün bu göçlerin sonunda Anadolu’daki Türk ve Müslüman varlığı güçlendi. Bu kişilerin çoğu iyi yetişmiş ve meslek sahibi kişiler olduğu için ülkemize yararları büyük oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın dinamik gücünü oluşturdular. Cumhuriyet’in ilanı da bu kesimlerin desteğiyle mümkün oldu. Osmanlıların son dönemi ile Cumhuriyet’in sosyal ve siyasi yapısında, son göçlerle gelenler ile Anadolu’ya daha önce yerleşmiş olanlar arasındaki kültür farklarının yarattığı gerilim son derece belirleyici olmuştur. Her siyasi ve düşünsel farklılığın altında bu arka plan vardır. 

    ÇERKES SÜRGÜNÜ

    Rusların Müslümanlara zulmü

    Rusya yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için zorla Ortodoks dinini kabul ettirme politikası uygulamış ve Müslümanları daima düşman görmüştür. Kiliselerin tepesine yerleştirdikleri hilale saplanmış haç sembolü, bu anlayışlarını temsil etmektedir. İdil-Ural Türkleri ve Kırımlılardan sonra Kafkasya’ya yönelen Ruslar burada Çerkesleri büyük baskı altına alarak göçe zorladılar. En büyük bölümü 1864-65 yılları arasındaki göçlerde farklı kabilelerden 1.2 ila 1.5 milyon arasında Çerkes yola çıkarılmış, bunların 400 bin’i yolda açlık ve hastalıktan ölmüştür. Ruslar, geri gelme ihtimallerine karşı önce boşalan evleri ve bahçeleri yakmış, sonra bir kısım Hıristiyan ahaliyi yerleştirmişlerdir. 1878 Savaşı sonrasında da, nüfusun artma olasılığına karşı tekrar göçe zorlananlar olmuştur. Esas olarak Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler ülkede nüfus yapısının değişmesine katkıda bulunmuş, yıllar içerisinde bir kısmı başka ülkelere göç etmiştir. 

    1900’lerin başında Kabardey bir aile.

    ANADOLU’DAN HIRİSTİYANLARIN TASFİYESİ

    Tehcir ve mübadele

    Tehcir ve mübadele 1911-1922 yılları arasında süren savaşlar dizisinin sonucudur. Türkler Balkan Savaşı’na kadar şu veya bu şekilde Osmanlıcılık politikasını sürdürmüşler ancak 1913 yılında Türkçülük politikası öne çıkmıştır. Katliamdan kurtulup sürülen Türk göçmenlere karşılık, o yıl Ege Rumları göçe zorlanmaya başlanmıştır. Türklerin Makedonya’dan sürülmesi için uygulanan modelin Doğu Anadolu’da tekrarlanacağının görülmesi üzerine, İttihatçılar büyük güçlerin zoruyla 8 Şubat 1914 tarihinde imzaladıkları reform planının uygulanmasını savaş çıkıncaya kadar geciktirdiler. Tayin edilen valiler Hoff ve Westenek’in bölgeye gelmesini önlediler. 

    Ermeni kadın ve çocuk mülteci gıda yardımı alıyorlar.

    1915 Nisan ayında Ermeni tehciri, yani sürgün olayı başladı. 950 bin Ermeni Suriye’nin Deyrizor mıntıkasına sürüldü. Savaş koşullarında yarısından fazlası açlık ve hastalıktan öldü. Bunu 1922 yılında Yunan Ordusuyla birlikte çekilen Rumlar izledi. 1923 yılında yapılan bir antlaşmayla nüfus mübadelesi yapıldı. 1.5 milyon Ortodoks ile 500 bin Türk yer değiştirdi. Ne var ki antlaşmanın dil ve kökene bakmadan sadece din üzerinden yapılması Türkçe konuşan Gagavuzların ve Karamanlı Ortodoksların da zorla ve istemeden göç ettirilmesiyle sonuçlandı. Bunlar büyük sıkıntı çektikten sonra sadık Helen vatandaşı oldular. Aynı şekilde Türkiye’ye gelenler arasında Pomaklar, Arnavutlar ve diğer bazı gruplar da vardı. Kısaca, bu aslında çok kaba bir şekilde uygulanan etnik temizlikti. 

    Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesi Türkiye’yi sosyal, kültürel ve ekonomik olarak geriye götürdü. Bugün de bunun sıkıntılarını yaşıyoruz. Bu kişilerin bıraktıkları varlıklar sermaye birikimi sürecinin bir parçası oldu. Siyasi olarak da çoksesliliği azalttı. Yunanistan’a gidenler de bu ülkenin politikasında önemli rol oynadılar. Bir kısmı Venizelos’u destekledi. Orta vadede, Yunan Komünist Partisi gücünü önemli ölçüde Anadolu göçmenlerinden aldı. 

    Pontus Rumu mülteciler açık trenle sürgüne gönderiliyor.

    BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

    İki milyon mültecinin hâlâ bitmeyen çilesi

    Ağustos 1914’te savaşın birkaç ayda biteceğini sanan Avrupalılar aniden kitlesel mülteci akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Almanya’nın Schlieffen Planı çerçevesinde tarafsız Belçika’ya saldırıp büyük kısmını işgal etmesi sonucunda (buna o dönemde “Rape of Belgium” deniliyordu) 250 bin Belçikalı İngiltere’ye götürüldü. Ayrıca bir kısmı da işgal edilen Kuzey Fransa ahalisiyle birlikte bu ülkenin güney bölgelerine gitti. Ancak bu savaşın en büyük mülteci sorunu Habsburg İmparatorluğu’nun dağılması üzerine kurulan ulusal devletler arasındaki nüfus değişimi oldu. Avusturya, Macaristan, Romanya, Polonya (kısmen), ileride tekrar bölünüp yeni mülteciler yaratacak olan Çekoslovakya ve Yugoslavya (kısmen) Habsburg sınırları içerisindeydi. Kısa vadede 2 milyon insan yer değiştirdi ama sorunlar çözülmedi. Örneğin Romanya ile Macaristan arasında hala süren bir Transilvanya meselesi vardır. Burada yaşayan çok sayıda etnik Macar 1918 ve 1945 paylaşımlarının çözülmemiş sorunlarından sadece birisidir. Romanov ve Osmanlı İmparatorluklarının dağılmasıyla ilgili sorunlar ise Ukrayna ve Baltık ülkelerinde, Kafkasya’da, Balkanlarda, Yakın Doğu’da hala devam etmektedir. 

    I. Dünya savaşı’nda Avusturya birlikleri Sırbistana ilerlemeden önce göç eden Sırplar.

    KIRIM VE KAFKASYA

    Slavlaştırma politikası

    Rus çarlarının Slavlaştırma politikası SSCB tarafından da sürdürülmüştür. Çok kısa bir intibak döneminin ardından, halklar üzerindeki baskılar ağırlaşarak devam etmiştir. Ukraynalılar Ruslara karşı en uzun süre direnen grup olmuşlar, bunun karşılığında 1930’ların başında Holomodor adı verilen kırımı yaşamışlardır. II. Dünya Savaşı da Ruslara Slavlaştırma politikası için yeni fırsatlar yaratmıştır. Almanlar Kırım’a girince bir kısım halkın Almanlarla işbirliği yapması bahanesiyle Kırım Türkleri Orta Asya’ya sürüldü. Ayrıca Çeçenler, İnguşlar, Volga Türkleri, Azeriler, Karaçaylar ve Budist bir halk olan Kalmuklar da sürgün yollarında sayısız ölü verdiler. Öte yandan, çarlık zamanından beri baskı altında olan Ahıska Türkleri de fırsattan istifade sürgün edilmiş, aylar süren Orta Asya yolculuğunda 17 bini ölmüş, yüz binden fazlası yurtsuz bir şekilde dağıtılmıştır. SSCB’nin çökmesinden sonra Ahıskalılara dönme olanağı tanınmış ama kentlerini işgal eden Gürcü ve Ermeniler tarafından engellenmişlerdir. 

    Kırım Tatarı ressam Rüstem Eminov’un “Sürgün” isimli çalışması.

    FAŞİZM ÇAĞINDA DOĞU AVRUPA

    Yahudi soykırımı ve diğer kurbanlar

    Doğu Avrupa üç büyük imparatorluk arasında sıkışan ulusların karıştığı ve bu nedenle faşizm çağında büyük huzursuzluklar yaşayan bir bölgeydi. Yahudiler bütün ülkelerde ortak istenmeyen unsur olarak en büyük soykırıma uğradılar.
    6 milyonu öldürüldü, sağ kalanların 300 bin kadarı (esas olarak Rus işgal bölgelerinden) İsrail’e gönderildi ve bu ülkenin kuruluşunu mümkün kıldı. Onları Almanlar ve Polonyalılar izler. 1939 sonbaharında Polonya tekrar paylaşıldıktan sonra Almanya’da yaşayan 1 milyondan fazla Polonyalı Nazi işgal bölgelerine sürülürken, Rus işgal bölgesinden de 2 milyon kadar Polonyalı Sibirya’ya sürüldü. Ruslar bu sırada gelecekte Polonya’ya liderlik yapabilecek seçkin kişileri, başta subaylar olmak üzere öldürdüler. Onların yerine yaklaşık aynı sayıda Rus ve Ukraynalı yerleştirildi. Rusların işgal ettiği Baltık ülkelerinden de yaklaşık 200 bin kişi doğuya sürülürken, bölge Almanları da batıya gittiler ki, bunların sayısı 130 bin civarındadır. İki yıl sonra Nazi’ler Rusya’ya girince bu kez Rus ve Ukraynalılar gene yollara düştüler. Bu arada Ruslar sayıları yaklaşık yarım milyon olan Volga Almanlarını (Karadeniz kıyıları ve Kafkasya’da yaşayanlar dahil) Sibirya’ya sürdüler, Romanya ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş 730 bin Alman da savaşın seyri ters dönünce batıya gittiler. Bu dönemde yaklaşık 8 milyon kişi toplu olarak yer değiştirmiş ve sayısız milyon hayatını yitirmiştir. 

    Yakalanan Yahudiler Alman askeri birlikleri öncülüğünde sürgün için toplanma noktasına götürülüyorlar.

    İKİNCİ SAVAŞ SONRASI

    Oradan oraya savrulan insanlık

    Nazi Almanyası’nın çökmesi ve Rusların Doğu Avrupa’yı işgali muazzam bir yeni göç dalgası daha başlattı. Polonya’nın doğusu Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilirken, Almanya’nın doğusundan alınan bazı topraklar da tazminat kabilinden bu ülkeye katıldı. Bu karmaşa içerisinde yeniden Rus işgaline giren Baltık ülkelerinden 300 bin kişi bu kez batıya giderken, Ruslar bir o kadarını da gene Sibirya’ya sürdüler. Rus işgal bölgesinden yaratılan Doğu Almanya ile Polonya ve ilhak edilen Doğu Prusya’dan 11.6 milyon Alman batıya aktı. Ruslar diğer işgal bölgelerindeki Almanları da zorla batıya gönderdiler ki bunlar arasında Südet Almanları ile Macaristan’da yaşayanlar önce gelir. Bunların sayısı da yaklaşık 4 milyondur. Küçültülmüş Batı Almanya, savaşta epey nüfus yitirmişti ama kısa sürede 15 milyondan fazla soydaşını kabul edip yerleştirmek zorunda kaldı. Bu arada Ruslar, ülkelerinin batısında genişlettikleri topraklara 2.3 milyon Rus ve Ukraynalıyı yerleştirdiler. Ayrıca ilhak ettikleri Polonya topraklarından 4.5 milyon kişiyi de, batıya kayan yeni Polonya’ya sürdüler. Gene aynı dönemde 320 bin Yahudi daha İsrail’e gitti ki, bunun yüzde doksanı Doğu Avrupa ve Balkanlar’da hayatta kalabilenlerdi. Türkiye’den de 30 bine yakın Yahudi bu göçe katıldı.

    II. DÜNYA SAVAŞI

    Nazilerin elinde 12 milyon esir işçi

    Almanya savaş ilerledikçe büyük bir işgücü sıkıntısı yaşamaya başladı. Cepheler her ay yüz binlece insanı yutarken bütün Avrupa’dan zorla evlerinden koparılan insanları çalışmak üzere “Büyük Reich”a getirmeye başladılar. Bunlar savaşın sonuna doğru toplam işgücünün yüzde 20’sine ulaştı. Bu konuda genel kabul edilen rakam 12 milyondur çünkü müttefikler savaşın sonunda buraya zorla getirilmiş 11 milyon işçi buldular. Bunların ülkelerine iadesi öncelik verdikleri konu olmakla birlikte yanıp yıkılmış bir ulaştırma şebekesi, çoğunun hasta olması ve iaşe sorunu son derece büyük sıkıntı yarattı. Bir kısmı her ülkede evlerinden zorla toplanmış insanlar, bir kısmı da savaş esirleriydi. Son derece kötü koşullarda çalıştırıldıkları belgelenmiş olup, o kadar çoğu açlık ve hastalık nedeniyle ölmüştür ki, sürekli yenilenme yoluyla asıl rakamın 15 milyona yakın olduğu düşünülmektedir. Savaştan sonra sınırlar değişmiş, bir kısmı yaşadığı kentin başka ülkede kaldığını görmüştü. Bu nedenle yanıp yıkılmış kıtada gerçek rakamları bulmanın hiçbir olanağı yoktu. 

    Zwangsarbeiter Almanya’nın işgal ettiği topraklardan getirilen esirler Alman savaş sanayii için zorla çalıştırıldı.

    İSPANYA İÇ SAVAŞI

    Önce çocuklar sürüldü

    İspanya İç Savaşı (1936-1939) büyük bir mülteci sorunu yaratmıştı. Savaşın ilk yıllarında iki taraf da çocuklarını yabancı ülkelere göndererek korumak istediler. Milliyetçiler Portekiz, Almanya, İtalya, Hollanda ve Belçika’ya, Cumhuriyetçiler ise İngiltere, Belçika, Rusya ve Meksika’ya gönderdiler. Çocukları İngiltere’ye götüren 800 kişilik Habana gemisinde 3.840 çocuk ve 200 kadar da öğretmen ve yardımcı vardı ve İngilizler de bu sayı karşısında şaşırmışlardı. Bunlara o dönemde “Bask mültecileri” deniliyordu. Rusya’ya giden çocuklar Stalin tarafından geri gönderilmedi, Franko da onları istemedi. Bir kıs- mı ancak 1956’da dönebildi. Savaş’ın son aylarında, yenilmekte olan Cumhuriyetçilerin bir kısmı Meksika ve Rusya’ya gitti ama büyük göç Fransa’nın başına kaldı. 500 bin İspanyol bu ülkeye geçti. Fransa bunları istemiyordu. Bu nedenle iyi davranmadılar ve yaklaşık yarısı geri dönmek zorunda kaldı. 10 bin İspanyol göçün ilk aylarında kötü koşullar nedeniyle açlık ve hastalıktan öldü. Göçmen kampları inşa halindeyken İkinci Dünya Savaşı başladı. Ertesi yıl Naziler Fransa’yı işgal ettiler ve düşman gördükleri bu insanların bir kısmını Malthausen toplama kampına göndererek öldürdüler. Bir kısım mülteci de kamplardan kaçarak Pirene dağlarında ilk direniş gruplarını oluşturdular. Bu arada 6 bin kadarı da Fransızlarla birlikte savaşırken öldü. Nihayet, savaştan sonra bunların bir kısmı gerilla birlikleriyle Pirenelerden İspanya’ya girerek bir ayaklanma başlatmak istedi ama başarısız oldular ve çok kısa sürede imha edildiler. 

    İspanya İç Savaşı’nda çocukların tahliyesi.

    FİLİSTİN

    1948 yenilgisinden bugüne vatanları mülteci kampları

    Mülteci kamplarında 1948’den beri ba- rınan Filistinliler, çağımızın en büyük acılarını yaşamaya devam etmektedir. İngiliz işgali altındaki, Araplar, 1921, 1929 ve 1936-39 yıllarındaki mücadeleleriyle Yahudilerin teşebbüslerini engellemeyi başaramadılar. 1948 yılında da İsrail karşısında ezici bir yenilgiye uğradılar. Bu dönemde Filistin’deki Arap nüfusun % 85’i olan 720 binden fazla kişi ülkelerini terk ederek mülteci haline düştü. Bunlar ağırlıkla Batı Şeria ve Gazze şeridi ile Lübnan, Suriye ve Ürdün’e gittiler. Aradan geçen 70 yıl içerisinde dört nesil Filistinli bu kamplarda yaşadı ve büyüdü. Günümüz- de sayıları 5 milyona yakındır. 

    1967 savaşında 325 bin Filistinli tekrar mülteci oldu. Bir kısmı ilk kez, bir kısmı yirmi yıl içinde tekrar yollara düştü. Bu savaş sonrası kurulan 10 yeni kamp ile birlikte mülteci kamplarının sayısı 59’a çıktı. Günümüzde yaklaşık 2 milyon Filistinli Ürdün’de, yarımşar milyon Lübnan ve Suriye’de ve çeyrek milyon da Suudi Arabistan’da yaşıyor. Gerisi dünyaya yayılmış durumda. Filistinliler gittikleri ülkelerde tehdit olarak görülüp birçok kez katliama uğradılar. 1970 yılında Ürdün’de Kara Eylül katliamında on bine yakın Filistinli öldürüldü. 1982 yılındaki Lübnan savaşında ise Sabra ve Şatilla kamplarında Hıristiyan milisler binden fazla kişiyi katlettiler. 

    İsrail-Arap savaşları sırasında bir mülteci kampı

    PAKİSTAN’IN KURULUŞU

    Hindular ve Müslümanlar yer değiştirirken dökülen kan

    İngiltere 1947 yılında alt kıtadan çekilirken, Hindular ile Müslümanlar arasında milyonlarca kişinin yer değiştirmesi ve bu olaylar sırasında yüz binlerce kişinin ölmesi çağımızın sayısız trajedisi arasında en büyüklerinden birisidir. Hindistan’ın o dönemde tek yönetim altında 390 milyon nüfusu vardı. Bölünmeden sonra Pakistan doğu ile batı arasında eşit olarak bölünmüş 60 milyon nüfusla kurulurken, Hindistan’da 330 milyon kişi kaldı. Sınırlar belli olunca ilginç bir tesadüf, 7.25 milyon Hindu ile aynı miktarda Müslüman yer değiştirdi. Bu göçlerin dörtte üçü batıda gerçekleşti. 14.5 milyon kişi göç yollarında iken taraflar birbirlerine girdiler ve bu çatışmalarda ölü sayısı için 200 bin ila 1 milyon arasında değişen ölü sayıları verilmektedir. Söz konusu olayların acılarını artıran bir olgu da çok sayıda kadın ve kızın kaçırılması oldu. Hindular 33 bin Hindu ve Sih kadın ve kızın, Müslümanlar da kendilerinden 50 bin kişinin kaçırıldığını söylediler. İlerideki yıllarda bunların bir kısmı bulundu, bazıları ailelerine iade edildi, ancak önemli bir kısmı kabul edilmeyecekleri ve tekrar şiddet görecekleri korkusuyla geri dönmedi, kendilerini kaçıranların yanında kaldılar. 

    Eylül 1947, Hindistan’ın bölünmesi; Pakistan’a gitmek için ayrılmayı bekleyen Müslümanlar Delhi’deki Purana Qila’ya gidecek güvenli bir yol arıyorlar.

    TİBET’İN İŞGALİ

    Dalai Lama ve 150 bin müridi

    Komünistler Çin’de 1949 yılında iktidarı ele geçirdikten hemen sonra, tarihi iddiaları olan Tibet’i işgal ettiler. Tibet’in, bu ordulara karşı uzun süre direnecek bir gücü yoktu. Bu nedenle 150 bin kadar Tibetli, işgalin ardından ülkeyi terk eden Dalai Lama’ya katıldı. Tabii, bunların hepsi bir anda gitmedi. İşgalin ardından kısa süre içerisinde yaklaşık 80 bin kişi gitti ve diğer mültecilerin önemli bir kısmı da 1955 ile 1959 yılları arasındaki başarısız ayaklanmaların ardından ülkeden ayrıldı. Nitekim, 1959 ile 1961 yılları arasında ülkede altı bin kadar budist manastırın tahrip edildiği söylenmektedir. Günümüzde sürgündeki Tibetlilerin yaklaşık üçte ikisi Hindistan’da, geri kalanı ise başta Nepal ve Bhutan olmak üzere dünyaya yayılmış bulunmaktadır. 

    1960’ların başında Hindistan’a varan Tibet’li çocuk mülteciler.

    SOVYET UZAK DOĞUSU

    Casusluk bahanesiyle kovulan 172 bin Koreli

    Korelilerin 1930’lu yıllarda Sovyet Uzak Doğu’sundan Kazakistan ve Özbekistan’a taşınmaları, SSCB’de bir ulusal grubun tümüyle sürülmesinin ilk örneğini teşkil etmiştir. 1850’lerden itibaren daha iyi geçim olanakları için Rusya’ya iltica etmiş olan Koreliler zamanla Vladivostok bölgesindeki nüfusun dörtte birini teşkil edecek sayıya ulaşmışlardı. Bu durum SSCB yöneticileri tarafından potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiş ama resmi gerekçe olarak bölgede Japon casusluk faaliyetlerini artıyor olması gösterilmişti. 1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı. Yaklaşık 100 bini Kazakistan’ın ıssız bölgelerine, geri kalanı Özbekistan’a yerleştirildi. İkinci Dünya Savaşı çıktığı zaman ırkçı bir anlayışla savaş birliklerine alınmadılar ama işçi taburlarında son derece kötü koşullarda madenlerde ve diğer zor işlerde çalıştırıldılar. Küçümsenmeyecek bir kısmı açlıktan öldü. Bununla birlikte Koreliler çalışkanlıkları sayesinde giderek kendilerini kabul ettirdiler ve günümüzde çoğu Orta Asya cumhuriyetlerinde olmak üzere yarım milyona yaklaşan bir nüfusa ulaştı. 

    1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı.

    FİNLANDİYA’NIN İŞGALİ

    Başarıyla karşı koydular ama ülkelerinde mülteci oldular

    Finliler Çarlık Rusyası yıkılırken başarılı bir kurtuluş mücadelesine girişerek bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Stalin İkinci Dünya Savaşı’nı 1918’de yitirdikleri toprakları geri kazanmanın bir vesilesi olarak kullanmaya karar verdi ve üzerinde birçok devlet kurulmuş bu ülkelerin hepsini ele geçirmeye yöneldi. Nitekim Kars ve Ardahan ile Finlandiya’nın büyük kısmı hariç, bunların hepsini, hatta fazlasını aldı ama SSCB yıkılınca, Ruslar, birkaç istisna dışında hepsini tekrar yitirdiler. 1939 yılında Stalin o dönemler Leningrad denilen St. Peterburg’un savunması için kentin kuzeyindeki Karelya berzahını istedi. II. Dünya Savaşı’nın en iyi askerleri arasında tartışmasız ön sırada yer alan Finliler başarıyla karşı koydular ama kırk bin kadar kayıp verdikten sonra savaşa
    son verdiler, aksi halde 4 milyonluk nüfuslarını yenilemeleri olanaksız hale gelecekti. Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk etti. Bir daha dönemeyeceklerdi. Savaş koşullarında bunların yerleştirilmesi ve beslenebilmesi için bir “Acil İskan Komisyonu” kuruldu. 1941’de Hitler Rusya’ya girince Finliler Karelya’yı geri aldılar ama Almanlar çekilirken bu kez Petsamo’yu da katarak gene ülkenin büyük bölümünü terk etmek zorunda kaldılar. 

    Karelya işgali Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk ettiler.

    AFGANİSTAN MESELESİ

    Rus işgalinden günümüze milyonlarca sahipsiz insan

    Orta Asya’nın talihsiz ülkesi Afganistan’da mülteci sorunu Rus işgaliyle başlamış, İç savaş ve Taliban dönemlerinden sonra Amerikan işgaliyle birlikte tekrar büyük bir göç dalgası ortaya çıkmıştır. Afganistan mültecilerinin sayısını bulmak zordur çünkü örneğin İran’daki 2.4 milyon mültecinin sadece 800 bininin kayıtlı olduğu ifade edilmektedir. Keza Pakistan’da bulunan ve bu ülkede derin sorunlara yer açan 2.5 milyon mültecinin % 40’ı kayıtsızdır. Bunların dışında Rusya, Orta Asya ülkeleri ve dünyanın diğer bölgelerine yayılmış mülteci sayısının da 200 bini geçtiği anlaşılmaktadır. Böylece asgari olarak 5.1 milyon rakamı ortaya çıkıyor. Ayrıca ülke içinde mülteci haline düşen 1 milyon kişinin eklenmesiyle, bazı kaynaklarda ifade edilen 6.3 milyon sayısının doğruya yakın olduğu kabul edilebilir. 1979 yılının sonunda başlayan Rus işgalinden beri mültecilerin bir kısmının sınırlardan defalarca geçtikleri de göz önüne alınırsa, gerçek rakamın tespit edilemeyeceği anlaşılır. 

    Peşaver yakınlarındaki Mardam mülteci Kampı’nda çadır kurmak için hazırlık yapan Afganlar.

    KÖRFEZ SAVAŞLARI VE ARAP BAHARI

    Kalıp mı ölmeli, kaçıp mı ölmeli?

    Irak’da savaş nedeniyle meydana gelen göçler on yıllardır artıyor. Baas döneminde baskıdan kaçanlar olduğu gibi, Körfez Savaşı ile işgal dönemiyle birleşen İç Savaş göçleri toplamını tespit etmek çok zordur. 3.2 milyon Iraklının ülke içinde yer değiştirdiği, 2 milyonunun bölge ülkelerine gittiği ve 200 bin kadarının da dünyaya dağıldığı şeklindeki rakamlar olsa olsa bilgili bir tahmin sayılabilir. Göç etmek zorunda kalanların ağırlıkla Sünni olduğu ifade edilmektedir. Bunların IŞİD örgütüne taban sağladığı da görülmektedir. İşgal altında yürütülen karşılıklı katliamlar Bu örgüt Suriye Sünnileri ile birleşerek etki alanını iki ülkenin geniş bölgelerine yerleştirmek istemektedir. Suriye’de ise 6 ila 6.5 milyon kişi ülke içerisinde yer değiştirmiş, yaklaşık 4 milyon kişi de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere ve bir kısmı da dünyaya dağılmıştır. Bitmeyen bir iç savaşa sahne olan Libya’da nüfusunun üçte birini sürgüne gönderen talihsiz bir ülkedir. Tunus’a sığınan mülteci sayısının 1 milyonun üzerinde olduğu ifade edilmektedir ve daha yüksek rakamlara da rastlamak mümkündür. Bunlara, diğer bölge ülkeleri gibi BOP kurbanları demek mümkündür. 

    Ezidlilerin göç çilesi Yerlerinden edilen Ezidi azınlıklar Şengal kasabasındaki İŞİD yanlılarının şiddetinden Suriye sınırına doğru kaçıyorlar.

    RAKAMLAR ÜZERİNE ÖNEMLİ BİR AÇIKLAMA

    İstatistiklere dahi giremeyen kurbanlar

    Yakın veya uzak tarihte meydana gelen savaş, katliam ve göçlerle ilgili rakamlar daima sorunludur. İlk olarak, mültecilerin çoğu kayıtlara geçmez veya kimi halde birden fazla kayda geçtiği için mükerrer sayım olabilir. Kamplara girip çıkanlar izlenemez. Kayıtsız giren veya üç kez giriş yapan da olabilir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ancak mertebe düzeyinde rakamlara sahiptir. Son yıllarda Akdeniz’de kaç mülteci boğulmuştur? Bin mi, on bin mi? Ayrıca, kendi ülkesi içerisinde mülteci duruma düşenler çoğunlukla göz önünde değildir. Şiddetten kaçarak bir şehirden diğerine gitmiş, bazıları kamplara sığınmış, kimileri kaçırılmış, yolda ölmüş ve kimliği belirsiz bir şekilde gömülmüştür. Savaş esirlerinin bir kısmı ülkelerine dönmemiş, başka bir hayata başlamıştır. Bir kısmı işçi olarak çalıştırılanlara karışmış, kayıtlar yitip gitmiş ve çoğu zaman da devletler tarafından gizlenmiştir. Örneğin Rusya İkinci Dünya Savaşı sırasındaki kayıplarını
    uzun süre saklamış, gerçeğe yakın rakamlar ancak SSCB’nin tarihe karışmasından sonra ortaya çıkmıştır. Sayılar bir taraftan abartılırken, diğer taraftan da gizlenmeye, az gösterilmeye çalışılır. Örneğin Ukrayna katliamı olan Holomodor ile ilgili olarak 1.5 milyondan başlayarak 7 milyona kadar çıkan rakamlara rastlanır. 10 milyonun üzerine çıkanlar bile vardır. Gerçek rakam muhtemelen 2 milyon civarındadır. Ama kesin rakam asla bilinmeyecektir. Bunları bırakın, çoğu zaman asker kayıpları bile tam bilinmez. Örneğin büyük savaşlarda hastanelerde yüz binlerce yaralı vardır. Bazıları çürüğe ayrılırken diğerleri kendi birliklerine dönmez, depo birliklerine gider, oradan başka birliklere dağıtılır ve izlenemez hale gelir. Elektronik kayıt öncesinde bunların derlenip düzenlenmesi olanaksızdı. Ayrıca, kayıp olarak kayda geçenlerin bir kısmının cesedi bulunamamıştır ama diğerleri esir, bazıları da firaridir ve kesin rakamlar asla bilinemez. İkinci Dünya Savaşı esirlerinin bir kısmı Almanya’ya ancak 1956 yılında dönmüştü. Bu kargaşalık içerisinde doğru rakamı seçmek için önce kayıtlara bakıyoruz, karşılaştırıyoruz, sonra abartılanları veya eksik gösterilenleri elemeye çalışıyoruz. Gene de verdiğimiz her rakamın ancak mertebe olduğunu ve kesin sayıların hiçbir zaman bilinemeyeceğini hatırlatmak isteriz. Bu basitçe olanaksızdır. Hiçbir çaba bunun üstesinden gelemez. 

  • Milyonlar ölürken milyarlar kazandılar

    Milyonlar ölürken milyarlar kazandılar

    1. Dünya Savaşı’nda kullanılan silahları üretenlerin, olağanüstü servetleri oldu. Cephede havaya uçan Alman askerleri, ölürken bile Krupp’a para kazandırdığını bilmiyordu.

    Q 30016
    1. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere-Nottinghamshire’da en büyük silah ve mühimmat üreten fabrikalarından biri.
    grosz1
    Alman sanatçı George Grosz’un kaleminden 1. Dünya Savaşı zenginleri.

    Büyük Savaş’a giden yolda, krizler birbiri ardına dünyayı sarsarken Avrupa güçleri muazzam bir silahlanma yarışına girmişti. 1913’te yayımlanan Jarbuch der Millionǽre yani Alman “Milyonerler Yıllığı”, Bertha Krupp’un 283 milyon mark servetiyle Baron Rotschild (163 m) ve Prince Henckel von Donnersmark’ı (254 m) geçerek ülkenin en zengin insanı olduğunu yazdı. Krupp’lar Avusturya’da metalurji fabrikalarından Yeni Kaledonya’daki nikel madenlerine kadar dünya çapında sayısız yatırım yapmışlardı. Ancak işin ilginç tarafı İngilizlerin de bu yatırımlara ortak olmalarıydı. Ve şimdi sıkı durun: İngiliz Vickers şirketi 1896’da Krupp patentli fünyelerin lisansını almış, 1904’te de anlaşma yenilenmişti. İngiliz topçusu 1. Dünya Savaşı’nda bunları kullanacaktı! 

    1915’te İngiliz Avam Kamarası’nda, üretilen her top mermisi için Krupp ailesine bir şilin ödenip ödenmediği sorulmaktaydı. Hükümet, anlaşmanın 16 Temmuz 1914 tarihinde sona erdiğini, o tarihten itibaren ödeme yapılmadığını ve ülkeler savaşta olduğu için ödenmesinin de düşünülemeyeceğini açıkladı. Ama bu bir yalan beyandı ve iki firma da gizli kayıt tutuyordu. Krupp, Albert Vickers’in her ölü Alman askeri için kendisine 60 mark borçlandığını hesaplamıştı. Cephede havaya uçan Alman askerlerinin hiçbiri, ölürken bile Krupp’a para kazandırdığını bilmedi. 

    95b/25/huch/1091/12
    Kadınlar fabrikada
    1914-18 arası, Avrupa’daki kadınların önemli kısmı silah fabrikalarında çalışıyordu.

    Krupp savaşın bitiminden üç yıl sonra 1921’de, Sheffield’e faturasını gönderip patentinin savaşta kullanılması karşılığında 260.000 sterlin istedi (Bugünün değeriyle 43.3 milyon TL) Bu iddiaya göre İngilizler 4.100.000 top mermisi atmışlar ve her iki mermi ile bir Alman öldürmüşlerdi. Olay İngiliz-Alman Uzlaşma Mahkemesine gitti ve sonuçta galipler mağluplara sadece 40.000 sterlin (6.7 milyon TL) ödediler. İngilizlerin sadece 640.000 mermi atmış oldukları kabul edildi ve her bir merminin dört Almanı öldürdüğü varsayıldı. Bu bile, savaş sonrası koşullarda Krupp için büyük sevinçle karşılanan bir paraydı. 

    1479-15.jpg
    Ölüm firmaları
    Büyük Savaş sırasında en büyük silah üreticileri Krupp ve Vickers firmalarıydı. Onları Schneider, Armstrong ve Mitsui takip ediyordu.

    20. yüzyılın başlarında dünyanın bütün devletleri büyük silah şirketlerine para aktarmak için çırpınıp duruyordu. Bunların başında Krupp, Schneider (Fransız), Armstrong ve Vickers (İngiliz) ile Mitsui buluyordu. Aralarına katılan altıncı şirket de muazzam bir gelişme gösteren Skoda fabrikalarıydı. Bu arada İsveç ve Rusya da sahneye çıkmışlardı. Ancak Krupp ve Vickers o kadar öndeydi ki, Avrupa ordularında bunlardan para almayan yüksek rütbeli subayların parmakla gösterilecek kadar az olduğu söyleniyordu. 

    Basil Zaharoff: Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlıların sponsoru

    Muğla doğumlu Rum hemşerimiz, Küçük Asya seferi için Yunan hükümetine yaklaşık 5.5 milyar TL “bağış”ta bulunmuştu.

    Savaş zenginleri deyince, Muğlalı hemşerimiz Sir Basil Zaharoff’dan söz etmemek olmaz.

    1849’da Muğla’da doğan bir Rum olan Basil’in Zaharoff soyadı, ailesinin 19. yüzyılın başlarında bir süre Rusya’da yaşadığı zamandan kalmadır. Aile daha sonra İstanbul’da şimdiki adı Kurtuluş olan Tatavla semtine yerleşmiş, büyük oğul Basil genç yaşta ticaret için Londra’ya gitmiş, usulsüz işlere karışınca soluğu Atina’da almıştır. Burada punduna getirip savaş toplarıyla ünlü Nordenfelt firmasının temsilciliğini alan Basil Zaharoff, daha sonra kendi adıya ünlenecek makineli tüfeği icat eden Hiram Maxim ile ortak oldu. Bu ortaklığı, 1897’den 1927’ye kadar çalıştığı İngiliz Vickers’e taşıdı. Esas olarak İngilizlerle çalışmakla birlikte Fransız silah sanayi ile ilişkilerini de hiç kesmedi. Öyle ki 31 Temmuz 1914 tarihinde, savaşın başlamasına saatler kala Fransız hükümetinden Légion d’Honneur nişanı aldı. Bu aynı zamanda Jean Jaurès’in de öldürüldüğü gündü.

    zaharoff-basil-kırık-kulak
    TENTEN
    Tenten, silah tüccarı Bazaroff’a karşı
    Basil Zaharoff, Basil Bazaroff adıyla meşhur çizgiroman Tenten’e de konu olmuş, Kırık Kulak macerasında yine bir silah taciri olarak yer almıştı.

    Zaharoff’un bir dolandırıcı olduğu, çoğu zaman savaşan iki tarafa silah ve malzeme sattığı, gene çoğu zaman iki tarafa da bozuk malzeme verdiği bilinmiyor değildi. Ama silah satışları o derece kârlıydı ki, ülkeler bu işi yapanların bütün ahlaksızlıklarına göz yummaktaydı. Zaharoff kirli işlerini yürütmek için Fransa’da bir banka satın almış, Fransız hükümetine de Olimpiyat oyunları için büyük bir bağış yapmıştı. Savaş sırasında da mağdurların aileleri için yüklü bir çek göndermişti. Ne var ki esas faaliyet alanı İngiltere idi. Bu ülkeden hem vatandaşlık, hem de “Sör” unvanı aldı. Elbette, İngiliz hükümetine de yüklü bağışlarda bulundu ama aldığı %7’ye varan komisyonlar sayesinde savaştan o kadar çok para kazanıyordu ki, arada bir verdiği birkaç milyon sterlin onu sarsmıyordu bile.

    99s/31/huty/13591/11
    Savaş sırasında milyar dolarlar kazanan Zaharoff (1850-1936), savaşan bütün taraflara silah satmıştı.

    Ortağı olduğu Vickers, 1. Dünya Savaşı sırasında 4 zırhlı, 3 kruvazör, 53 denizaltı, 3 yardımcı gemi, 62 hafif gemi, 2.328 top, 8 milyon ton cephane ve malzeme, 90.000 mayın, 22.000 torpil, 5.500 uçak ve 100.000 makinelitüfek sattı. Savaştan sonra serveti bir efsane halini almıştı. Zaharoff en büyük bağışı ise Yunanistan’a yaptı. 1919’da başlayan Küçük Asya seferinin finansmanı için Yunan hükümetine yarım milyon altın frank (yaklaşık 5.5 milyar TL) verdi ve karşılığında Anadolu demiryollarının imtiyaz hakları sözünü aldı. Kazandığı paranın önemli bir bölümünü, eski vatandaşlarını safdışı etmek için harcadı.

    Savaş gemileri: Denizde dretnot yarışı

    dave13/first/fww/sea/00646

    İngiltere’nin 1906’da denize indirdiği H.M.S Dreadnought daha önceki bütün gemileri klas dışı bırakınca, Almanya ile İngiltere arasında amansız bir donanma yarışı başladı.1914’e gelindiğinde 22 İngiliz dretnotu karşısında Almanların 16 dretnotu bulunuyordu. Bu gemilerin her biri, küçük bir kenti inşa edecek kadar pahalıya mal oluyordu. Öyle ki 1914’de donanma için altı yılda 229 milyon sterlin (78.5 milyar TL) harcamış olan İngiltere, Almanya’ya şunu söylemeyi düşünüyordu: “Siz iki geminizin yapımını bir yıl erteleyin, biz de aynısını kendi dört gemimiz için yapalım. Böylece siz 6, biz de 12 milyon sterlin tasarruf ederiz”. Bu teklif resmen yapılmadı, çünkü Almanların tasarruf edecekleri parayı kara kuvvetlerine harcayacakları düşünüldü. Ama harcamalar savaştan önce bile korkunç bir noktaya gelmişti.

    Maxim makinelitüfeği: Maksimum ölüm

    MAXIME

    Hiram Maxim geri tepme gücüyle çalışan makinelitüfeğini yaptığı zaman, bu, o zamana kadar kilit ve levye vasıtasıyla kullanılmış kovanı geri çeken Gatling veya eski Nordenfelt’den çok daha ileri bir sistemdi. Silahın başındaki tek kişi, teorik olarak dakikada 600 mermi atabilirdi. Ancak silahı ve ayağı taşıyanlar, hedef tespit edip nişancıyı yönlendirenler, cephane ve soğutma suyunu taşıyanlarla birlikte bir makinelitüfek timi oluşturulması gerekmekteydi.

    Her hâlükârda bu o kadar başarılı bir silahtı ki, 1. Dünya Savaşı’nın en etkili katillerinden birisi oldu. Hücuma kalkan birlikler iki siper hattı arasında makinelitüfeklerle biçildiler. Zaharoff bu silahı gördüğü zaman önemini kavradı ve Nordenfelt ile çalışmaya başlamış olan Maxim’e ortak oldu. 1897’de ise bunlar “Vickers” ile birleşip “Vickers, Sons & Maxim Ltd.”e dönüştü. Müşteriler sıra beklerken, Zaharoff için pazarlama sorunu diye bir şey olmayacaktı.

    Big Bertha topu: 1160 kiloluk mermi

    96e06/hdpj/3261/445x4

    Krupp’un yaptığı 42 cm. (16.8 inç) çapındaki bu silah, 1914’te dünyanın en büyük çaplı obüs (veya havan) topuydu. 150 ton ağırlığındaki silah, 1160 kiloluk bir mermi atıyordu. Beton bir zemin inşaatına yerleştirilen bu silahın daha hafif ve betona gerek duyulmayan seyyar bir modeli de yapıldı ama, bu da 43 ton geliyor ve 830 kiloluk mermi atıyordu. Gamma adı verilen bu silah 12 demiryolu vagonunda taşınıyor ve 24 saatte ateşe hazır hale getiriliyordu. Ateş ederken mürettebat 300 metre uzağa koştuğu halde kulak zarları patlayabilmekteydi. Big Bertha’nın mermisinin düştüğü yerdeki dehşet ise o kadar büyüktü ki, buna mâruz kalan Verdun istihkâmlarındaki personel çılgına dönüp koşuşturmaya başlamasınlar diye mahzenlere kilitleniyordu. Patlamayan bir merminin dahi 2 metre toprak, 3 metre çelikli beton ve nihayet 1 metrelik bir duvarı delip geçtiği görülmüştü. Almanlar 2. Dünya Savaşı sürecinde, aynı serinin devamı olan ve menzili 47 km.’ye ulaşan dev toplar yapmaya devam ettiler.

    Paris topu 130 kilometrelik menzil

    French_Railway_Gun_27627u

    Paris topu da Krupp’un 1. Dünya Savaşı’nda cepheye (piyasaya) sürdüğü ve tasarımı baş uzmanı Prof. Fritz Rausenberger tarafından yapılan özel bir ölüm makinesiydi. 106 kiloluk bir mermiyi 130 kilometre uzaklığa fırlatabiliyordu. Cephe 100 kilometre uzaktayken Almanlar 1918 Mart’ında Paris’i bombalamaya başlayınca insanlar önce ne olduğunu anlamadılar ve Zeplin bombardımanına uğradıklarını sandılar.

    ANALİZ

    Ölüm endüstrisinin boyutu ve yükselişi

    Milyonlarca insanın refahına harcanabilecek olan kaynaklar, top mermileri şeklinde hızla eridi. Her salvo sadece can almakla kalmadı, toplumları mâli olarak da borçlandırarak yıkıma götürdü.

    97n/18/huty/6989/26

    Krupp 1914’te, yarısı Essen kentinde bulunan 82.000 çalışana sahipti. Bu sayı kısa sürede 150.000’e çıktı ki, aralarında 20.000 kadın vardı. Bunların önemli bir kısmı, hassas bir iş olan fünye atölyelerinde çalışıyordu. Savaşın ilk yılında 35 yeni fabrika kurdular; en büyüğü 1915 yazında faaliyete geçen mermi fabrikasıydı. Bu fabrika savaşın ikinci yılında 8 milyon top mermisi imal etti. Üçüncü yılda ise korkunç bir tempoya çıkıldı. Krupp cephelere ayda 9 milyon mermi ve 3.000 top gönderiyordu. Bu arada donanma için zırh yapımı da sürmekteydi. Krupp ve Vickers birarada muazzam bir üretim kapasitesine ulaşmışlardı ama, gene de cephelerde sık sık cephane krizleri çıkıyordu. Nasıl olmasın? Almanlar sadece Verdun’deki muharebenin ilk haftasında 13 kilometrelik bir cephede 1400 top ve ağır havan kullanarak 2.5 milyon mermi attılar. Savaş sırasında Essen’deki fabrikaları ziyaret eden tarafsız bir gazeteci, 7 bin kişinin aynı anda yemek yediği ve gün boyu aralıksız olarak 35 bin kişiye servis yapan bir yemekhaneyi görünce şaşkınlığa düşmüştü. Savaş üretimi de savaşın kendisi gibi yeni bir düzende yürümeye başlamıştı.

    1. Dünya Savaşı siperlerinde top mermisi harcaması o düzeye çıkmıştı ki, Fransızlar bu sorunu çözmek için cepheden tam 287.000 askerlerini kimya ve metalurji fabrikalarına geri çekmişlerdi. Almanya’nın yarı nüfusuna sahip bu ülkenin, savaşın ilk altı haftasında 1 milyon kayıp verdiğini ve son derece büyük bir asker sıkıntısı çektiğini düşünürsek, durumun ciddiyeti anlaşılır. Fransızlar ciddi yatırım ve gayretlerle birara günlük top ve havan mermisi üretimini 80.000 adede kadar çıkardılar, ama bu dönemde kalite sorunu ortaya çıktı. Bu mermilerin yarısı düştüğü yerde patlamamıştı ve 600 yüz top ateş ederken infilak etmişti. Normalde her yarım milyon ateşte bir top infilak ederken, şimdi bu her 3 bin atışta bir meydana gelince, üretimi düşürüp kaliteyi artırdılar.

    42fa07f87a878cfe8a07c5d39cd9ab97
    4dafc230a8127c539b3db28b6d9c10b1
    917_05_014719
    Hem öldürdüler hem para istediler
    Savaşa katılan devletler, ölüme yolladıkları vatandaşlarından da para talep ettiler. Savaş sırasındaki propaganda afişlerinin önemli bir bölümü, bağışta bulunmayı veya devlet tahvili alınmasını teşvik ediyordu.

    Savaşın başında aşırı kayıp vermiş olan Fransız piyadesi, sonuna yaklaşıldığında sadece topçunun koruması haline düşmüştü. Savaşa 990 adet meşhur 75’lik hafif batarya ve sadece 50 ağır batarya ile giren Fransız ordusu, dört yılın sonunda 1.014 ağır batarya oluşturmak durumunda kalmıştı. Milyonlarca insanın refahına harcanabilecek olan kaynaklar, karşılıklı siperlere fırlatılan top mermileri şeklini alarak hızla erimekte, her salvo sadece can almakla kalmayıp, toplumları mâli olarak da borçlandırarak yıkıma götürmekteydi.

    Savaşın korkunç giderleri vergilerin artırılmasının yanı sıra iç ve dış borçlanma ile karşılanmaya çalışıldı. Kısa sürede bütçeler aşıldı. Ekonomik düzen altüst oldu ve hayat ancak savaş disiplini ile devam etti. Savaşın cephelerde getirdiği yıkıma, kitlelerin yaşam standardındaki düşme eşlik etti.

    Nihayet bu Almanya’da olduğu gibi açlık seviyesine çıktı. Para değerindeki düşüş, gıda kıtlığı ile birleşince salgın hastalıklar kol gezmeye başladı ki, savaş sonunda çıkan influenza (İspanyol gribi) salgınının dünyada 50 milyon ila 80 milyon kişinin ölümüne neden olduğu hesaplanıyor.

    Sonuçta, savaştan sonra birçok ülke totaliter rejimlerle ayakta kalabildi. Açlık ve siyasi istikrarsızlık tüm ülkelerde kitleleri şu veya bu oranda demokrasiden uzaklaştırdı. Rusya Bolşevik diktatörlük sayesinde dağılmaktan kurtulurken, Almanya da krizlerden Nazi rejimiyle çıkabildi. Bu iki dev totaliter rejim bir süre sonra birbirlerinin boğazına sarılacak ve dünya daha büyük bir kan deryasına sürüklenecekti.

    Savaşları, savaş sanayicileri çıkarmadı elbette; ama bundan muazzam çıkar sağladılar. Krupp savaştan sonra da bir sanayi devi olarak büyümeye devam etti ve Nazileri destekledi. Zaharoff ise parasının bir kısmını Megalo Idea oyununda yitirdikten sonra petrol işine girdi. Bu arada Monte Carlo kumarhanelerine de yatırım yaptı. İngiliz Vickers ile Armstong firmaları 1927’de birleşip elli yıl boyunca silah üretmeye devam ettiler. Rus Putilov fabrikaları devletleştirildi. Habsburg imparatorluğu dağılınca Steyr Avusturya’ya, Skoda sonradan dağılan Çekoslavakya’ya kaldı.

    1914’de savaşa giren Japonlar, Pasifik’teki birkaç minik Alman kolonisini ele geçirdikten sonra ürettikleri her şeyi alan Avrupa ülkelerine malzeme satmaya başladılar. Mitsui gibi şirketler Kitsui Bussan gibi büyük ticaret şirketleri vasıtasıyla satışa mal yetiştiremiyorlardı. Burada yapılan birikim, Japonya’nın yayılma iştahını kabartmaktaydı. ABD’de ise silah sanayi esas itibariyle 2. Dünya Savaşı sırasında bir dünya gücü haline gelecek, Eisenhower bile “military-industrial complex” dediği bu güçten endişeye kapılacaktı. Bu arada kaynaklarını hızla tüketerek ABD’ye borçlanan Batı Avrupa ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’na kadar ayakta kalabilecek, akabinde dünya politikasında bu ülkenin yedeğine girerek ikinci sınıf bir güç haline düşeceklerdi.

  • Ölümcül ittifak: Askerî zeka ile teknolojik deha

    Ölümcül ittifak: Askerî zeka ile teknolojik deha

    1. Dünya Savaşı’nın adları pek bilinmeyen genç subayları, geliştirdikleri yeni yaklaşım ve tekniklerle çoğu kez muharebelerin kaderini tayin ettiler. Taktik anlayışta, havada, karada ve denizde askerî devrim yaratan öncüler…

    Tarihe biraz merakı olan herkes 2. Dünya Savaşı’nın büyük komutanlarını tanır. Rommel ve Mont- gomery’nin çöl savaşları, Patton’un ataklığı, Guderian’ın “blitzkrieg” ile Fransa’yı dize getirmesi, belki de en büyük operatif dehaya sahip olan von Manstein’ın Fransa ve Rusya’daki müthiş manevraları ve Zhukov’un taarruzları, hayalleri kamçılar. Doenitz’in denizaltıları ile Goering’in uçaklarını da unutmamalı. Biraz daha ilgili olanlar ise öne çıkmış düzinelerce komutanı bir çırpıda sayabilir. Bunun nedeni, bu generallerin motorlu araçlar sayesinde muazzam manevraları yapabilmiş olmalarıdır.

    1. Dünya Savaşı’nın komutanları ise kısa sürede ordularını çamura batırarak Batı cephesinde 51 ay boyunca milyonlarca piyadeyi siperler arasında katlettiler. Uzak cephelerde de büyük başarılar nadiren gerçekleşti. Demiryolları ve at arabalarının arasında tek tük göze çarpan motorlu araçlar, henüz onlara hızlı manevra olanağı sağlayacak sayıda ve kapasitede değildi. Uçaklar daha emekleme çağındaydı. Buna rağmen en büyük ilerleme belki de havacılık alanında oldu. Denizaltılar savaşın biçimini ve gidişatını değiştiren birer araç olarak kendilerini ispatladılar ama büyük filoların amiralleri, zırhlılarını çok iyi kullanamamıştır.

    Atın ölümü tankın yükselişi Atların ve süvarilerin son büyük savaşıydı 1. Dünya Savaşı. Fransa’da Mark IV tankı eşliğinde ilerleyen (geri çekilen?) İngiliz askerleri. Arka plandaki yapı da bir başka ironiyi yansıtıyor: Ölüler için de mezartaşı yapan mermerci dükkanı.

    Bu nedenle 1914-18’in generallerinin ve amirallerinin çok azı geniş kitlelerin hafızasına yerleşmiştir ve onlar da genellikle iyi anılmaz. Haig, Nivelle ve Mangin kasap unvanı layık görülenlere örnektir. Siper savaşını anlamayıp, boş yere milyonları katlettirdikleri söylenir. Bu yanlış da değildir ama tüm askerlerin böyle inatçı ve dar kafalı olduğu sanılmamalıdır. Bunlar daha çok yaşlı üst kademe arasından çıkıyordu ve ne yazık ki siper muharebelerinin ölümcül kararlarını onlar verdi. Ama özellikle orta kademede durumu çok iyi analiz edip ona göre yeni taktikler ve operatif kavramlar geliştirenler vardı. Keza, onlara yeni silah sistemlerini ve araçları sağlayan mühendisleri ve imalatçıları da unutmamalı.

    Havada ve karada gelişmeler gerçekten son derece hızlıydı. Teknik adamların yeni sistemleri düşünceden proje ve prototip imalatına, oradan da seri üretime geçirmeleri son derece hızlı şekilde gerçekleşiyordu. 2. Dünya Savaşı’nda yaygınlaşan hemen her şey 1914-18 döneminde geliştirilmiş, en azından düşünülmüştü. Bombardıman uçakları ve zeplinler Londra’yı bombalamış, alev makineleri tahkimatlardaki askerleri kavurmuş, zehirli gaz onbinleri kör etmiş, ya derhal veya birkaç yıl içinde öldürmüş, ölüm artık sanayileşmişti.

    Taktik savunma ve saldırıda, havada, denizde ve motorize araçlarda 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirenler…

  • Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    Tarihi insanlar yaptı ama kumandayı doğanın ele aldığı dönemler de yaşandı. Bunun çarpıcı örneği, ‘Küçük Buz Çağı’dır. Soğukların felakete, sellerin afete dönüştüğü; kıtlık, hastalık, göç ve toplu ölümlerin hüküm sürdüğü bu uzun kış boyunca tarihi biraz da doğa yazdı. Tabiat insana soğuk yüzünü gösterdi, bütün büyük olayların iklimle şu ya da bu düzeyde ilişkisi oldu.

    Dünya soğudu uygarlık buz kesti

    Tarihin liderlerin eseri olduğu hayalinden kurtulmaya başlayalı çok olmadı. Toplumların, kitlelerin ve liderlerin dışında, doğa olaylarının tarihi ne denli etkilediği, belirlediği iklim araştırmalarıyla her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Kuraklıklar, seller, afetler, hastalıklar toplumları bazen tarihten siliyor, bazen de yerlerinden yurtlarından edip yollara düşürüyor. Kimisini zenginleştirip, kimisini esarete sürüklüyor. Liderlerin giriştikleri teşebbüslerin ancak sınırlı bir biçimde etkili olabileceği görülüyor.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    16. yüzyıl ressamlarının eserlerinde sık sık tasvir ettikleri ağır kış koşulları, Pieter Bruegel’in Karda Avcılar (1565) tablosunun da temasıydı.

    Uzak geçmişte iklimin, çevrenin ve insan faaliyetlerinin birbiri üzerinde yol açtığı değişimleri antropologlar ve arkeologlar inceleyedursun, biz burada yakın tarihin -yani son bin yılın- bazı olaylarına göz atalım. Bu dönemde insanlığın kaderini etkilemiş olan en önemli hadise, 1300’den 1850’lere, bazı görüşlere göre 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüş olan “Küçük Buz Çağı”dır. İngilizce’de “Little Ice Age” adı verilen bu olgu, literatürde yerini almıştır. 1954’te İstanbul Boğazı’nın buzlarla kaplanması, muhtemelen bu dönemin son uzantılarından biridir. Söz konusu dönemdeki bütün büyük olayların iklimle şu veya bu düzeyde ilişkisi vardır. İşin dikkati çekici tarafı, soğukların bazen kuraklık, bazen de aşırı yağış ve sellerle birlikte gelmiş olmasıdır. Bütün dünyayı etkileyen bu olaylara, kendi geçmişimizden, neredeyse bütün tarihi Küçük Buz Çağı’nda seyreden Osmanlı İmparatorluğu’ndan çarpıcı bir örnekle, Celali isyanlarıyla başlayalım.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Hendrick Avercamp, Kış Manzarasında Buz Patencileri, 1608

    İsyanların Anadolu’daki büyük nüfus artışıyla ilgisi, tarihçiler tarafından daha önce de birçok kez ifade edilmişti. 16. yüzyılda bölgedeki nüfus iki katına kadar çıkmış, bu da ciddi bir huzursuzluk kaynağı olmuştu; çünkü o günün teknolojisiyle daha verimsiz toprakları işleyerek üretimde artış sağlamak olanaksızdı. Nüfus fazlası kentlere taşıp düzeni sarsmaya başlarken, Kıbrıs Seferi’nin bile bu insanlara yer bulmak için açıldığı şeklinde yorumlar vardır. Ancak bu nüfusun yarıdan fazlası, 1600’lerin başlarında dağılacak veya yok olacaktı. O kadar ki, imparatorluğun bazı bölgelerinde 1800’lerin ilk yarısında bile nüfus 1590’dakinden daha düşüktü.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Osmanlı ordusuna iklim darbesi Lehistan seferinin ilk adımı 1620 Çuçaro zaferinden sonra 1621’de Hotin üzerine yürüyen Sultan II. Osman, Leh ve Boğdan kuvvetleri karşısında imparatorluk tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğradı. Ordu erken bastıran kış yüzünden kırıldı. Genç sultan hezimetten isteksiz savaşan yeniçerileri sorumlu tutacak ve canından olacaktır.

    Felaketler 1560’lardan itibaren dalgalar halinde gelmeye başladı. 1564-65, 1570-71, 1574, 1579 ve 1583-85 yıllarında kuraklık ve kıtlık ardı ardına imparatorluğu vurdu. İbrahim Peçevi, Tebriz Seferi sırasındaki büyük soğuklardan söz eder: “Soğuklar o kadar arttı… köyler ve yollar belli olmaz hale geldi. Ne yol, ne kılavuz, ne arpa, ne yiyecek vardı… her şeyi kaplayan cansıkıcı kardan başka şey yoktu. Dokuz Ulum adlı büyük suyun kıyısına ulaşıldığı zaman sular kabarmış, ırmak taşmıştı… suda boğulanların sayısı da hesapsız idi”.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Ölüm her yerde
    Soğuk, yokluk, kıtlık ve hastalıktan yüz binlerce insanın kırıldığı kıta Avrupa’sında ölüm günlük hayatın sıradan bir simasıydı, her an her yerde herkesin karşısına çıkabilirdi.

    1621 yılı olayları arasında İstanbul Boğazı’nın donmasını ise gene Peçevi, tarihinde Haşimi’nin şiiriyle aktarılır:

    “İstanbul Üsküdar arası dondu, kış katı oldu

    Geçer her canibe adem yürür havf etmeyip buzda

    Denizle yer bir oldu, var ona ibret gözüyle bak…”

    Arkasından Neşati’nin dizelerini koymuştur:

    “Emr-i Hak ile İstanbul’da olan kış bu sene

    Belki dünya duralı olmadı bir böyle şita

    Üskidar ile İstanbul dondu, derya kurudu

    Her gören sanırdı deniz olmuş sahra…”

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Donmuş Göl, Isaac van Ostade, 1648.

    Kuraklıktan kaynaklanan kıtlıklarla birlikte, “Küçük Buz Çağı”nın en soğuk dönemlerinden biri 1580-1630 arasında meydana geldi. Susuzluk ve soğuklar ile barış zamanı toprağı ekip biçen tımar askerinin savaşa gitmesi tarım üretimine darbe vururken, 1593’te başlayan Avusturya savaşlarının 1606’ya kadar sürmesi kaynak sıkıntısını arttırdı. Kaldı ki, 1579’dan 1590’a kadar süren İran savaşları ülkeyi zaten çok yıpratmıştı. 1590’da imparatorluk altı yüzyıldır görülen en büyük kuraklıkla karşılaştı ve bu durum aralıksız beş yıl sürdü. Zaten ertesi yıl Celali İsyanları yeniden ve çok büyük ölçekte patlak verecekti. O kadar ki, bu isyanların ilk büyük lideri olan Karayazıcı Abdülhalim, Ankara’dan Urfa’ya kadar olan geniş bölgelerin hakimi haline gelmişti. İsyan, Karayazıcı’ya Amasya Sancak Beyliği verilerek bir süreliğine yatıştırılabilmişti. Daha sonra 1600 yılında ikinci bir sefer düzenlendi ve Abdülhalim yenilgiye uğratıldı ama huzursuzluk azalmadı, isyanlar yakın aralıklarla birbirini izleyen dalgalar halinde devam etti. Birçok Osmanlı birliği asilerin karşısında yenilgiye uğrayarak kalelere çekilmek zorunda kaldı. Açlık ve asayişsizlik o kadar artmıştı ki, insanlar ovaları ve büyücek yerleşimleri terkedip uzaklara veya işler düzelince geri dönme umuduyla yaylalara, orman köylerine kaçtılar. Ama dönemediler ve oralarda yoksullaşıp kültür birliğini daha da yitirdiler. “Büyük Kaçgun” adı verilen bu olay, Anadolu’da ekonomik hayatın yanı sıra kültür hayatını da yıkıntıya uğratmış, ahali kentleşmenin ve kentler arasındaki ilişkilerin getirebileceği avantajlardan yoksun kalmıştır. Söz konusu dönemlerde havanın soğuması, çoğu zaman diğer aşırı iklim olaylarıyla birlikte geliyordu. İlkbaharlar bazen kurak, bazen de yazlarla birlikte aşırı yağışlı geçerek ürünlerin küflenmesine yol açıyordu. Ayrıca soğuklar nedeniyle yüksek bölgelerde tarım üretimi yapılamaması da mahsulü azaltıyordu. Bu durum ahalinin açlık nedeniyle direncinin düşmesine ve salgın hastalıklara daha açık hale gelmesine neden olmuştur.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Göç ettiren kıtlık
    1845-46’da Çankırı ve havalisinde görülmemiş bir kıtlık yaşandığından aç kalan ahalinin yurdunu, evini terk ederek başka yerlere göç ettiğini belirten üç sayfalık defterin son sayfası.

    Aynı dönemlerde Avrupa da büyük felaketler yaşadı. Açlığın boyutlarını anlatmak için 17. yüzyılda Avrupalıların boy ortalamasının, 16. ve 18. yüzyıllardan iki santim daha kısa olduğunu belirtmek yeterlidir. Kaldı ki, 18. yüzyıl da genelde kıtlıkların devam ettiği bir dönemdi. Soğuklar aynı zamanda kemirgenlerin evleri istila ederek, doğudan gelen hıyarcıklı veba salgının daha hızlı yayılmasına da yol açmıştır. 1333’te Çin’de başlayan ve gemilerin taşıdığı farelerle yaygınlaşan salgın, 1348’de İngiltere’ye kadar ulaşmıştı. Kara Ölüm denilen veba, 1390’a kadar Avrupa’nın soğuk ve açlıktan iyice zayıf düşmüş nüfusunun üçte birini yok etti. İzlanda’nın nüfusu ise hastalık değil ama tarım ve hayvancılık yapılamaması nedeniyle yarı yarıya azaldı. Bazı Avrupa kentlerinin üniversiteleri bir daha açılmamak üzere kapandı. Ama esas değişim sosyal alanda gerçekleşti. Emek o kadar azaldı ki, özellikle İngiltere’de serflik yerini ücretli işçiliğe bıraktı. İşlenemeyen topraklar bölünüp satıldı ve para daha az kişinin elinde toplanmaya başladı. Tüm bunlar kapitalizme geçişin koşullarına etki etti. Feodalizm hızla çözülürken, merkeziyetçi monarşik devletler için daha elverişli koşullar meydana geldi. Ancak kralların koydukları yeni vergiler de köylü isyanlarına yol açacaktı. Kötü muamele, açlık veya vergiler nedeniyle isyan eden köylüler, düzenin direği ve en büyük toprak sahibi olan Katolik kilisesinden meşruiyet sağlayamayınca, farklı dini yorumlar ve mezhepler için potansiyel oluşturdular. Dönemle ilgili bir ayrıntı da 14. yüzyılda soğukların başlamasıyla birlikte Kuzey Avrupa bağlarının yok olması ve burada şarap yerine arpa-bira kültürünün hakim olmasıdır.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda soğukların yarattığı bir başka felaket ise 1. Viyana Kuşatması’dır. Osmanlı ordusu iklim koşullarını gözönüne alarak hazırlık yapar, genellikle seferlere 3 Mayıs’ta Hızır İlyas gününde başlar ve Ruz-i Kasım denilen 5 Kasım günü ordu dönmüş olurdu. Bu tarih aşılırsa askerler ve atlar, açlık ve soğuktan kırılırdı. 1529 seferinde Kanuni’nin 10 Eylül’de Budin’i teslim aldıktan sonra geri dönmesi gerekirdi. Ne var ki Macarların kutsal tacı Viyana’ya kaçırılırken, İzvornik Sancakbeyi Bali Bey tarafından ele geçirildi ve 14 Eylül’de Zapolyai’nin başına kondu. Bu arada Bali Bey, Alman öncü kuvvetlerini Viyana’nın 15 kilometre yakınına kadar izleyip kesin yenilgiye uğratmıştı. Kanuni bu durumdan yararlanma dürtüsüne kapıldı ve 27 Eylül’de Viyana önlerine geldi. Bu tarih değil Viyana, herhangi bir kalenin kuşatılması için dahi çok geçti. 14 Ekim’e kadar süren kısa kuşatma sırasında açlık ve yağmur büyük sıkıntı yarattı. 15 Ekim’de ilk kar yağdı. Ordu çadırlar dahil ağırlıklarını yollarda terkederek ve açıkta kamp yaparak İstanbul’a ancak 16 Aralık günü varabilmişti. Kayıplar için 14 ila 25 bin arasında rakamlar verilmiştir ama, bunların ne kadarının soğuk ve hastalıktan öldüğü bilinmemektedir. Akıncı birlikleri düşmanın takibini önledikleri için, kayıplar örneğin Napoléon’un Rus seferindeki kayıp oranının çok altında olmuştu ama, Osmanlılar tabiatın koyduğu sınırları aştıkları için gene de ağır bir ceza ödediler.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    12. Karl’ın uğursuz kışları 1709 “Büyük Kış”ında Rusya seferinde zorlu hava şartlarına yenilerek Osmanlılar’a sığınan İsveç Kralı “Demirbaş” Karl, 1718’deki Norveç seferinde vurularak öldü. Cenazesi İsveç’e omuzlarda taşınarak götürüldü.
    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Açlıktan ölüyoruz!
    Rus halkını açlık kurbanlarına yardıma çağıran 1899 tarihli afiş.
    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Etkileri on yıllarca süren “Büyük Patates Kıtlığı”ndan yaklaşık 30 yıl sonra New York’ta yayınlanan Harper’s Weekly dergisinin 28 Şubat 1880 tarihli kapağı: “İrlanda’da açlıktan ölüyoruz”.

    17. yüzyıla gelindiğinde özellikle Doğu Avrupa ve Rusya’da açlık can almayı sürdürdü. 1600’lerin hemen başında çok sayıda Rusun açlıktan öldüğü, İskandinavya’daki kıtlığın İsveç’in Polonya ve Baltık kıyılarını işgal nedenlerinden biri olduğu ifade edilmiştir. Yüz yıl sonra 1709’daki büyük kışın, ordusuyla Rusya’da bulunan İsveç Kralı 12. Karl’ın (Demirbaş Şarl) yenilgisinin temel nedeni olduğundan söz edilir. Bu yılın soğuklarına İngiltere’de “Great Frost,” Fransa’da ise “Le Grand Hiver” denmişti. Güneş Kral 14. Louis sarayında titrerken hayvanlar ahırlarda donmuş, halk için büyük ateşler yakılmıştı. Bu koşullarda zayıf düşen İsveç ordusu (ki o dönemde henüz hiç yenilgi tatmamıştı) Poltava’da, Büyük Petro’ya yeni ordusunu kurduğundan beri beklediği zaferi bırakarak dağılmış; Karl da Osmanlı topraklarına sığınarak yıllarca Bender kalesinde zoraki misafirlik yapmıştı.

    18. yüzyıla gelmeden önce sadece iki ülke, Hollanda ve İngiltere dış ticaretle zenginleşerek 17. yüzyılda kıtlıkların açlık boyutuna ulaşmasını engellemişti. İngiltere’de son kitlesel açlık 1623-24 yıllarında görüldü. İngiltere ve Hollanda tahıl açıklarını karşılayacak paraya ve o dönemde bunu taşıyacak yegane vasıta olan gemilere sahiptiler. Diğer ülkelerde bunların ikisi de kafi miktarda yoktu. O dönem Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’nın bazı olanakları varsa da, bu yeterli değildi. Fransız İhtilali öncesinde, özellikle 1784 yılından başlayarak Avrupa’da soğuklar artmış ve yazlar da kurak geçmişti. 1785 yılında yem üretilememesi nedeniyle hayvanların kesilmesi daha sonra gıda fiyatlarını artırdı. Öyle ki yoksullar gelirlerinin yarısından fazlasını sadece ekmek almak için harcamak durumundaydı. 1780’lerin sonunda Fransız maliyesi iflas etti. Asiller ve ruhban sınıfının vergi vermeyi reddetmesi ise siyasi krizi başlattı. Kral ve varlıklı kesimler arasındaki çekişmenin siyasi krizin gelişmesindeki ilk adım olduğu açıktır. İhtilalciler, siyaset sahnesine aristokrasinin direnişiyle açılan bu çatlaktan çıkmış, bu nedenle Fransız İhtilali’nde kıtlığın rolü olduğu vurgulanmıştır. İhtilalin yarım yüzyıl sonrasında ise, hızla Avrupa’yı saracak olan demiryolları sayesinde kıtlık olan bölgelere tahıl taşınabilecekti. Nitekim 1848’e kadar olan ihtilallerde kıtlıkların rolüne işaret edilmiş ve bu tarihten sonra açlık nedeniyle hiçbir ihtilal olmadığına da dikkat çekilmiştir.

    İklim ve kıtlıktan söz ederken İrlanda’ya değinmeden geçemeyiz. Bu ülkede iki büyük açlık vardır. Birincisi 1740-41 yıllarında meydana gelmiş olup, aşırı soğuklar ve yağışın yoksul halkın temel besini olan patatesi çürütmesiyle ortaya çıkmıştır. Diğer olay ise 1845-52 yılları arasında, yine “büyük patates açlığı”dır. 1 milyon kişinin ölüp, daha fazlasının da göç ettiği bu ikinci hadise, İrlanda’daki iklimden çok bu ülkedeki İngiliz politikaları ve İngiltere’deki olumsuz iklim koşullarının yarattığı gıda talebi nedeniyle meydana gelmiştir. İngiliz toprak sahipleri para eden ürünleri İngiltere’ye gönderirler ve işgalden sonra eski topraklarında işçi haline düşmüş olan İrlandalılar da patates yerdi. Yoksul halkın besini olan patates rutubet artışına bağlı olarak gelişen bir küf nedeniyle mahvolmuş, ancak bu sırada İrlanda’dan, uzaktaki İngiliz toprak sahiplerine ait 4 bin gemi dolusu tahıl ihraç edilmiş ve İngiltere hükümeti piyasa kendisini düzeltir fikrine ve Tanrı cezalandırıyorsa bir bildiği vardır bahanesine dayanan liberal bir yaklaşımla gıda yardımını uzun süre reddetmiş, hatta engellemiştir. Bu katı tutumun sonucu, yarım yüzyıl sonra İrlanda’da bağımsızlık mücadelesinin geri dönülmez şekilde yükselmesi ve 1916’daki ayaklanma olmuştur. 

    Küçük Buz Çağı’nın dönüm noktaları

    1250

    Kuzey Atlantik’in güney bölgelerinde buzadalar görüldü. Grönland’daki yerleşim bölgeleri genişleyen buzulların tehdidi altında kaldı.

    1275-1300

    Buz tabakalarının altında kalarak ölen bitkiler üzerinde yapılan radyokarbon tarihlemelerine göre, buzulların yayılması hızlandı.

    1270-1475

    Büyük Okyanus adalarında yapılan oksijen izotopu analizleri sıcaklığın yaklaşık olarak 1,5 derece düştüğü sonucunu verdi.

    1300

    Kuzey Avrupa’da yazlar serinledi; hayvanların üreme, bitkilerin gelişme mevsimleri olumsuz etkilendi.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1300-1400

    Buzulların ve buzla kaplı yüzeylerin genişlemesi Grönland’daki İskandinav yerleşimcileri yaşam alanlarını terk etmeye zorladı.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1500

    Sertleşen kışlar İngiltere, Hollanda ve Kuzey Fransa’daki akarsu ve kanalları dondurdu. Londra’daki Thames ve Paris’teki Seine nehirleri her yıl buz tutmaya başladı.

    1520-1670

    Güney Amerika’da ikinci soğuk dönem başladı.

    1607

    Donan Thames Nehri üzerinde ilk panayır kuruldu.

    1607-1608

    Kuzey Amerika’ya yerleşen öncü Avrupalı göçmenler Superior Gölü’nün Haziran ayına kadar buzla kaplı olduğuna tanık oldu.

    1658

    Kopenhag’ı istilaya giden İsveç ordusu denizi buzlar üzerinden yürüyerek geçti. 17. yüzyılın sonu Kıtlık Kuzey Fransa’dan Norveç, İsveç, Finlandiya ve Estonya’ya sıçradı.

    1777-78

    General George Washington komutasındaki Amerikan Devrim Güçleri, Valley Forge’da soğuktan dağıldı.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1780

    New York limanı dondu. 19. yüzyılın başı Montana’daki Glacier Ulusal Park’ındaki buzulların genişlemesinin durduğu kaydedildi.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1814

    “Thames Nehri Buzüstü Panayırları”nın sonuncusu düzenlendi.

    19. yüzyıl sonu

    Kaydedilen küresel ısı artışlarına göre, Küçük Buz Çağı’nın sonuna gelindi.

    Günümüz tarihçileri artık “hava durumu”na bakıyor

    1950’li yıllara kadar tarihte iklim olaylarına neredeyse hiç değinilmez, belki birkaç satırla geçiştirilirdi. Waterloo’da yağmur yağmasa, Moskova Seferi’nde karakış erken bastırmasa gibi. Ne var ki iklim olaylarının toplumların tüm hayatını belirlediği, isyanların ve savaşların tetikleyicisi olduğu giderek daha fazla tarihçinin dikkatini çekmeye başladı. Braudel’in 1949 tarihli önemli kitabı Akdeniz (La Méditerranée et le Monde Méditerranéen à l’Epoque de Philippe II) her ne kadar çok ayrıntılı olmasa da bu alana değinen ilk çalışmalardan biriydi, ama o kitabın yazıldığı tarihte iklim araştırmaları henüz emekleme çağındaydı ve destekleyici çalışmalar yoktu. 1960’larda Fransız tarihçi Emmanuel Le Roy Ladurie Les Paysans du Languedoc isimli doktora tezinde iklimin tarihi olaylarla bağlantısını daha ayrıntılı şekilde ortaya koyarak ilk çevre tarihçilerinden biri oldu. Buzullar, hasat tarihleri, günlükler, ağaç halkalarından çıkan iklim serileri ve diğer kaynaklardan gelen veriler tarih yazımını beslemeye başladı. Tarihi olayların iklimden bağımsız ele alınamayacağı, tartışma götürmez bağlantılar karşısında herkes tarafından kabul edildi.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Küçük Buz Çağı’nın artçı dalgaları
    Küçük Buz Çağı’nın artçı dalgaları 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Kapağındaki kara gömülmüş Pera fotoğrafıyla, Servet-i Fünûn Dergisi’nin 10 Şubat 1904 tarihli nüshası, bu duruma tanıklık ediyor.

    Sam White’ın 2011 yılında yayımlanan Osmanlı İmparatorluğunda isyana yol açan iklim koşullarıyla ilgili çalışması Osmanlı’da İsyan İklimi bize kendi tarihimizle ilgili yararlı bilgiler sağladı. Yeni bir çevre krizine doğru gidiyor olmamızın da her alandaki bilim insanlarını iklim konusunu ele almaya yönelttiği düşünülmelidir. Gelecekte tarihçiler muhtemeldir ki, Suriye’de uzun süren kuraklıktan sonra aile işletmelerinin çöküp hayvanların öldüğünü, dolayısıyla milyonlarca çiftçinin köylerini terk edip kentlere sığındığını ve buraya akan yoksulluğun örgütler tarafından kullanılmaya hazır kitleler oluşturduğunu yazacaktır.

  • Felaket ve fedakarlık

    Felaket ve fedakarlık

    Osmanlı ordusunun bu kadar kayıpla ve çok ciddi hatalara rağmen bu savaşı yürütmesi muazzam bir iştir. Burada en takdire şayan husus, yenilgiler karşısında hızla yeniden örgütlenilebilmesi ve çok kısıtlı kaynakla da olsa tedbir alınabilmesiydi. Ama bu kaçınılmaz savaş çok daha iyi yürütülebilirdi. 

    Osmanlılar kendilerinden sayıca kalabalık ve çok daha iyi donatılmış birliklere karşı savaşın sonuna kadar mücadele ettiler. 25 milyonluk Osmanlı İmparatorluğu’nda bu yük 11 milyonu biraz aşan Türk nüfusun sırtına kaldı. Azınlıklar ile devlet arasındaki bağ kopmuş olduğu için istisnalar dışında bunlar ağırlıkla geri hizmetlerde kullanıldı. Zaten bunlar savaşın içerisinde başlıca örnekleri Van ve Arabistan olan isyanlarla ayrı cepheler açtılar. Yükün eşitsiz dağılımı Türk nüfusun en genç ve verimli unsurlarının büyük kısmını tüketti. Ayrıca, farklı kesimler arasındaki ahengi bozarak uluslaşma sürecini başından yaraladı.

    Ordu, çok olumsuz koşullara ve devasa kayıplara rağmen örneğin 1917’de Rusya’da olduğu gibi savaştan çekilmedi. Bunun bir ölüm kalım savaşı olduğu bilinci vardı. Yüksek gayret savaşın sürdürülmesini sağladı. Savaşın sonunda yarısından fazlası hastalıktan meydana gelen siviller de dahil 800 bin ölüm vardı. Ayrıca savaş boyunca 750 bin civarında asker yaralanmıştı ki yüzde 40’ıağır vakalardı. Bunların yanı sıra 200 binin üzerinde esir verilmiş, firari sayısı ise yarım milyona yaklaşmıştı. Bu kadar kayıpla bu savaşın yürütülmesi muazzam bir iştir. Burada en takdire şayan husus, yenilgiler karşısında hızla yeniden örgütlenilebilmesi ve çok kısıtlı kaynakla da olsa tedbir alınabilmesiydi. En olumsuz durum ise Alman çıkarları için aşırı riskli operasyonlar yapılmasıydı. Bunlar çok daha başka şekillerde yapılabilirdi ama hem baskıya boyun eğildi, hem de taktik ve operatif esneklik son derece zayıftı. Ne var ki stratejik planda yapılan hatalar bunlardan çok daha vahimdi. Savaşa hazırlıksız girilmiş, koşulları hesaplamadan Kafkasya, İran ve Süveyş maceralarına girişilmiş, güç dağılımı yanlış yapılmıştı. İtilaf Devletleri Çanakkale’den çekildikten sonra burada toplanan birliklerin diğer cephelere tahsisinde çok büyük hatalar birbirini izlemiştir. Bunun çok önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz ki, Enver Paşa’nın demokratik bir sivil otoritenin ve Meclis’in denetimi dışında olmasıydı, ama o koşullarda böyle bir sivil otorite teşekkül edemezdi. Bu tür bir siyaset ve komuta yapısının felaket getirmesi şaşırtıcı değildir. Aslında Rusya da bu nedenle felakete uğramış, ayrıca Almanya sivil ve askeri otoritenin tekleşmesi nedeniyle barış olanaklarını reddedip felakete kadar savaşmış, Avusturya-Macaristan da çokuluslu bir imparatorluk olmanın yarattığı koşullara yenik düşüp dağılmıştır. Yani bunlar sadece Osmanlılara has sorunlar değildi. İmparatorluklar ve hanedanlar çağının sonu gelmişti ama, bu durum liderlerin sorumluluklarını ortadan kaldırmıyordu.

    Balkan Bozgunu’nu henüz yaşamış bir halkın bu mücadeleyi yürütmesinde olağanüstü dönemin olağanüstü fedakarlık gerektirdiği bilinci vardır. Ne var ki savaşa Alman emrivakileriyle girmek yerine daha fazla hazırlıkla başlanabilir ve savaş çok daha iyi yürütülebilirdi. Ancak şu da teslim edilmelidir ki, Kurtuluş Savaşı’nı yapacak olan kadrolar bu ateş deryası içerisinde yetişmişlerdir. 1919’daki subay kadroları, 1912 felaketini yaşayanlardan çok farklıydı.

    Felaket ve fedakarlık
    Türk ordusunun yaklaşık 250 bin askeri, Sibirya’dan Korsika’ya, Mısır’dan Burma’ya kadar geniş bir coğrafyada esir kalmıştı.

    BÜYÜTEÇ

    1915 ÇANAKKALE

    Çanakkale kara muharebeleri 8,5 ay boyunca hem siperlerde, kurşun, bomba ve şarapnel yağmuru altında, hem de yeraltı tünellerinde patlatılan lağımlar eşliğinde yaşandı. Karşılıklı siperler arasındaki mesafenin kimi zaman 8 metreye düştüğü Bombasırtı mevkii (Quinn’s Post), savaşın trajik sembollerinden biri olmuştur. Muharebeler sırasında yapılan Yeni Zelanda krokisine göre bire bir yapılan bu illüstrasyon, hem askerlerin karşılıklı olarak aynı cehennem içinde nasıl bir hayatta kalma savaşı verdiklerini gösteriyor hem de dönemin karmaşık siper sistemlerini anlaşılır kılıyor. Tan Berk Kurtcebe tarafından hazırlanan bir Çanakkale filmi projesi için sanatçı Hans Jenssen’in yarattığı bu müthiş ayrıntılı eser, iki sene kadar önce Bombasırtı’nın bulunduğu noktada bir panoya işlenmiş ve buraya gelen ziyaretçiler için kısa süreliğine zengin bir bilgi kaynağı yaratmıştı. Çanakkale muharebe alanlarında bugün de var olan çeşitli tabela, yazıt, işaret, levhaların “kalite”sinden çok yukarda olduğu için, bir müddet sonra kaldırıldı.

    Felaket ve fedakarlık

    1  Yüksek sırt

    2  Pope Tepesindeki Anzak siper hattı

    3  Bayraklı V siper hattı*

    4  Kanlı Köşe’den gelen Türk ateşine karşı inşa edilmiş teras duvarı
    * Pope’s Hill 

    5 Bombasırtı terasları

    6  Siper yapımından artakalan malzemelerin yığınağı

    Felaket ve fedakarlık

    7  Anzak ön siper hattı

    8  Türk el bombalarına karşı döşenmiş tel ağla

    9 Kum torbaları

    10 Siper duvarı

    11 El bombası  atabilmek için Türk tarafına doğru kazılmış siper 

    12 Dikenli teller 

    13 El bombası ve havantoplarının açtıkları kraterler 

    14  El bombalarına karşı üzeri korunaklı siper

    15  Havan Topu

    16  Ölü Adam sırtı

  • Batı cephesinde eski bir acı var

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Birinci Dünya Savaşı, Fransız İhtilali sonrasında dünya tarihinin en büyük dönüm noktasıdır. 1789’da başlayan bir çağ sona ermiş, Sombart’ın “1914 Nietzche’nin savaşıdır” dediği bu muazzam olayda, uluslar topyekûn bir mücadele içerisinde birbirlerinin gırtlağına sarılmıştır. Bu savaşla birlikte hanedanlar ve imparatorluklar yıkılmış, birçok yeni devlet kurulmuş ve ulusların yanı sıra ideolojiler de çatışmaya başlamıştır. Tabii temel amaç, sömürge elde etmek ve hasımlarını sindirecek gücü kazanmaktı ve bu yolda milyonlarca insan ölüme gönderildi.

    1. Dünya Savaşı’nın nedenleri ve sorumluları üzerindeki tartışma, insanlık var oldukça sürecektir. Galipler, 1919 Versay Barışı ile son derece ağır koşulları kabul ettirirken, Almanları rahatsız eden esas konu savaşı çıkarma sorumluluğunun onların üzerine yıkılmış olmasıydı. Barışın imzalanması, İmparator Willhelm’in Hollanda’ya ebedi sürgüne gitmesinden sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti’ne kalınca bu kararsız rejim, antlaşmanın manevi yükünü kaldıramadı ve 15 yıl sonra yerini Hitler iktidarına bıraktı. Halbuki savaşın çıkmasında Almanya ilk sırada olsa bile, diğer bütün büyük devletlerin de sorumlulukları vardı.

    1914’te büyük bir hevesle cephelere koşan Avrupa halklarının nasıl bir cehennemden geçecekleri konusunda en ufak bir fikirleri bulunmuyordu. Savaşın sonlarında kurulan Rusya’daki Bolşevik iktidarının veya İtalyan faşizminin, Nazi yönetimi gibi demokrasiden ne kadar uzak rejimler olacağını bilselerdi acaba gene aynı milliyetçi coşkuları duyarlar mıydı? İşin ilginci, savaşın tüm yıkımına rağmen milliyetçiliği daha da öne çıkarmasıdır. Ne var ki 1914’te “olduklarından daha fazla Alman olmak için” savaştıklarını söyleyen Almanların kısa süre içerisinde Nazizme yönelmeleri hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer ülkeler de aynı ölçüde milliyetçilik dalgasının esiri olmuşlardı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Zehirli gazdan etkilenen ve gözleri görmeyen askerler tedavi kuyruğunda…

    Başlangıçta en fazla birkaç ay içerisinde sonlanacağı düşünülen sıcak çatışmalar giderek yayılmış ve dört seneye yayılacak “Büyük Savaş” olarak tarihe geçmiştir.

    28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın öldürülmesi savaşın şüphesiz en önemli tetikleyicisiydi. Ancak bu tarihten yaklaşık 1 ay sonra işlenen daha az meşhur bir cinayet, savaşın dönüm noktalarından birini oluşturur. İşte Jean Jaurès’in öldürülmesinden savaşın sonuna dek geçen dört yılın tayin edici olayları…

    JAURÈS’İN ÖLDÜRÜLMESİ 31 TEMMUZ 1914

    İlk kurşunu milliyetçilik attı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Fransız sosyalist Jean Jaurès 31 Temmuz akşamı, ülkesinin savaşa girmesinden 24 saat önce öldürülürken, bu savaşın en önemli sorularından birisi de yanıtlanmış oluyordu. Yıllardır beklenen savaşa nasıl karşı çıkacaklarını planlamaya çalışan sosyalist 2. Enternasyonal partileri, genel greve gitmek bir yana, tüm güçleriyle devletlerini destekleyeceklerdi. Savaştan önceki son hafta bütün ülkelerin sosyalist basını militarizm karşıtı yayınlar yaparken, Enternasyonal’in Brüksel bürosu acil bir çağrı yaptı.

    Savaş karşısında en faal tutum alan J. Jaurès ile Rosa Luxemburg, Keir Hardie ve diğer liderler 29 Temmuz’da Brüksel’de biraraya geldikleri zaman birbirlerine ne yapacaklarını sordular. Hiçbir somut planın ve aynı zamanda ciddi bir niyetin olmadığı ortaya çıktı. Milliyetçilik ağır basmıştı. Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilanını duydular. Toplantıya ağır bir umutsuzluk havası hakim olurken ertesi gün herkes dağıldı. Savaşa karşı tutumunu sürdüren Jaurès Paris’e döndü. L’Humanité gazetesinden çıkıp akşam yemeği için gittiği Café Croissant’da arkası pencereye dönük otururken, onu pasifist ve hain olarak niteleyen genç bir adam tarafından vuruldu.

    Ertesi gün Fransa ve Almanya seferberlik ilan ederken mecliste oyların dörtte birinden fazlasına sahip olan Alman sosyalistlerinin 111 milletvekilinden sadece 14’ü savaş oylamasına karşıydı ama onlar da parti disiplini uğruna savaş için oy verdiler. Kayzer “bu andan sonra hiçbir parti tanımıyorum, sadece Almanları tanıyorum” dedi. Tüm diğer partiler de aynı milliyetçi tutum içerisinde tavır aldılar. Avrupa işçileri kendilerine gösterilen ulusal tehlikeler karşısında sınıf dayanışmasını bir anda silip atmıştı. Devletler işçilerinden korkmadan savaşa girdiler. Savaş sonrasındaki krizler ise bu korkuyu yeniden öne çıkaracak ve baskıcı rejimler birbirini izleyecekti.

    MARNE MEYDAN MUHAREBESİ 5-12 EYLÜL 1914

    Paris’e bir adım kala

    Schlieffen Planı uyarınca Fransa’ya saldıran Almanlar, zafere çok yaklaşmışken Fransızlar tarafından durduruldu. Artık 1. Dünya Savaşı’nı karakterize eden siper savaşları dönemi başlıyordu.

    Marne, savaşın askerî anlamda ilk büyük dönüm noktasıdır. Almanlar bu muharebeyi kazanmış olsalardı savaş muhtemelen kısa sürede biter ve dünya tarihi bambaşka bir yön alabilirdi. Aslında, Almanlar tam da böyle bir muharebeyi yapmadan 39 gün içerisinde Fransa’yı yenmek üzere hazırladıkları Schlieffen Planı’nı hayata geçirmek üzere, Jaurès’in cenazesinin kaldırıldığı 4 Ağustos günü Belçika’ya girdiler. Bu ülkeyi kısa sürede aldıktan sonra, Manş kanalını teğet geçerek Paris üzerine kıvrılmayı öngören bir manevraydı bu. Plana göre 15 Ağustos günü Fransa’ya gireceklerdi, Belçikalıların direnişi bunu iki gün geciktirdi. Ne var ki Belçika tarafsızlığının bu şekilde ihlali İngiltere’nin tereddütlerini yok ederek savaşa girmesine neden olmuştu. Alelacele kıtaya çıkan İngiliz Seferi Kuvveti (BEF) 23 Ağustos’da Mons’da Almanları bir gün daha oyaladı. Ayrıca geri çekilen Belçikalılarla birlikte tuttukları mevziler Almanları biraz doğuya itti. Bu sırada 1870 savaşında yitirdikleri Alzas ve Loren’i geri almak için ileri atılan Fransız orduları da çok büyük kayıplarla ricat etmek zorunda kalmıştı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Marne Muharebesi’nde Fransız askerleri, Eylül 1914.

    Almanlar Ağustos’un ikinci yarısında savaşı tümüyle Fransa sınırları içine taşımışlar ve Belçika üzerinden Fransızların beklediğinden iki kat fazla güç sevk etmişlerdi. Her gün çekilen Fransızlar ve müttefikleri dağılmanın eşiğine gelmişlerdi. Ne var ki bu sırada Almanlar bir dizi endişenin pençesine düşerek plandan adım adım saptılar. Önce, Rusların iki orduyla ilerlemesinden korkarak, Belçika’dan çektikleri bir kolorduyu doğuya gönderdiler. Halbuki bunlar trenden ininceye kadar Rus orduları çoktan bozguna uğratılmıştı. Sonra, kuzey Fransa’da ilerleyen iki ordu arasında boşluk doğmasından korkarak esas çevirmeyi yapan 1. Ordu’yu (Kluck) içeriden ilerleyen 2. Ordu (Bülow) emrine geçici olarak verdiler. Bülow 1. Ordu’yu kendisine yaklaştırınca Kluck batıya ilerleyip kuşatma manevrasını tamamlayamadı. Ağustos’un son haftasında İtilaf Devletleri durumu görerek bir yandan yeni bir ordu kurmaya, diğer yandan da güneye ve doğuya çekilmeye başladılar. Kluck batıya gitmesi gerekirken, Paris garnizonuyla birleşmelerini önlemek üzere, ricat halindeki Fransızları izlemeye başladı. Bu sırada İtilaf kuvvetleri Almanların Marne kıyısındaki cephelerinin açık kaldığını keşfettiler ve Paris birliklerini de alarak 5 Eylül günü buradan karşı hücuma geçtiler. Dengeleri bozulan Almanlar ilerleyişi durdurup Aisne üzerinde cephe oluşturdular.

    Paris kurtulmuş ve Fransız ordusu büyük personel ve toprak kaybına rağmen ayakta kalmıştı. Bundan sonra İngilizlerin büyük desteğiyle direnecekler ve dört yıl sonra Amerikalılar gelince hücuma geçeceklerdi. Bu muharebenin sonucunu psikolojik faktörlerin tayin ettiği ifade edilmiştir, ancak stratejik ve taktik hatalarına rağmen mükemmel bir seferberlik yapan Fransız ihtiyatlarının isabetle sevk edilmeleri de belirleyici olmuştur.

    TANNENBERG MUHAREBELERİ 26-30 AĞUSTOS 1914

    Rusların büyük hezimeti

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Tannenberg Muharebesi’nde tutsak düşen Rus ordusu askerleri, 30 Ağustos 1914.

    Alman gücü Fransızların beklediğinden çok daha büyük çıkınca, Fransızlar Rusları çılgınca yardıma çağırmaya başladılar. Böylece iki Rus ordusu hazırlıklarını tamamlayamadan 17 Ağustos günü harekete geçti. Almanlar küçük bir taktik ricat yapınca Ruslar ilerlediler ama ikmal sistemleri ve irtibatları bozuldu. Hindenburg ve Ludendorf komutasındaki Almanlar, Ağustos’un son haftasında önce Samsonov, sonra Rennekkampf ordularını çevirip imha ettiler. Ruslar, yarısı ölü ve yaralı diğer yarısı esir olmak üzere 180 bin asker kaybettiler. Çarlık Rusyası bu bozgunların etkisinden hiç kurtulamayacaktı. Nitekim 1917 İhtilali’ne giden yol da bir anlamda buradan başladı.

    SOMME-VERDUN-YPRES-ÇANAKKALE 1915-18

    Siper edilen göğüsler yok edilen nesiller

    Dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca asker, Batı’da bir çıkmazın ortasında kaldı. İtilaf Devletleri düğümü açmak için Çanakkale’ye yöneldi ancak bu çaba da boşa çıkacaktı.

    Almanlar savaşın ilk altı haftasında her yerde başarı kazanmışlar ama zafere ulaşamamışlardı. İş bundan sonra bir siper ve topyekun kaynak savaşına dönüşecekti. Somme, Verdun, Cambrai, Ypres, Caporetto muharebeleri ile, Rus ve Osmanlı cephelerinde milyonlarca asker boş yere ölürken, ülkeler sakatlarla dolacaktı. Aylar süren Verdun muharebelerinde iki tarafın ölü ve yaralı olarak toplam kaybı 700.000, Somme’da ise 1.290.000 idi. Bu arada muazzam topçu parkları kurulacak, siperler zehirli gaz ve tanklar ile geçilmeye çalışılacaktı; ama bu boşuna bir çabaydı. Milyonlarca asker düşmanı hiç görmeden üzerine yağan top mermileriyle hayatını yitirdi. Bunlar arasında sadece Avrupalılar değil, Afrika ve Asya’nın dört bir yanından derlenen sömürge askerleri de vardı. Genç nesilleri kırıp geçiren katliam aynı zamanda eski rejimlere olan güveni yok etti. O kadar ki, bu savaşı izleyen çeyrek yüzyıl içerisinde Avrupa dünyanın önde gelen gücü olmaktan çıkacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Arıburnu cephesinde süngü takmış hücum emri bekleyen 27. Alay 3. Tabur askerleri.

    Çanakkale seferi ise, Batı cephesinde sıkışan savaşın büyük çıkmazına bir çözüm olarak düşünülmüştü. Batı’da siper hatlarının aşılamayacağı ortaya çıktıkça, bunların etrafından dolaşılması fikri giderek ağırlık kazandı. O günün ulaşım olanakları dahilinde bunun yegane yolu Boğazlar’dan Rusya’ya ulaşılması ve bu ülkenin büyük asker rezervlerinin daha iyi donatılarak, İtilaf ordularıyla birlikte daha etkili hale getirilmesiydi. Ama bunun için önce Çanakkale geçilmeliydi.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Verdun Muharebesi’ne katılan bir askerden geride kalan.

    Osmanlı ordusunun Balkan Savaşları sırasındaki kötü performansı, İtilaf Devletleri’nde bunun o kadar da zor olmayabileceği kanısını uyandırdı. İlk önce donanma ile geçilmesi planlandı. Ancak 18 Mart deniz muharebesi, İngilizlerin azmini kırdı. Sonrasında bir dizi çıkarmayla başlayan kara muharebelerinde de, İtilaf Devletleri’nin özellikle taktik-operasyonel yetersizliği, yoğun ateş altında pişen Osmanlı askerinin büyük direnci ve Mustafa Kemal gibi genç subayların tayin edici inisiyatifleri belirleyici oldu. Bu İtilaf için büyük bir yenilgiydi ama esas etkisi Rusya’da oldu. İngilizler Rusya’ya ulaşsalar ihtilal olmayabilir, Osmanlı Devleti en kısa sürede dağılabilir ve gene tarihin seyri değişebilirdi.

    JUTLAND MUHAREBESİ 31 MAYIS-1 HAZİRAN 1916

    Almanlar yendi İngilizler kazandı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Alman Kraliyet Donanması’ndan SMS Seydlitz, arkasında Moltke ve Hindenburg gemileri seyir halinde.
    Batı cephesinde eski bir acı var

    Bu olay İngiliz ve Alman donanmaları arasında cereyan eden yegane büyük muharebedir. Bütün dünya denizlerindeki varlıklarını ve hayati öneme sahip konvoylarını denizaltılara ve akıncı gemilerine karşı korumak zorunda olan İngiltere, Alman Açıkdeniz Filosu’nun Kuzey Denizi’ne çıkmasını önlemek için Anavatan Filosu’nu sürekli hazır halde tutmak zorundaydı. Bu muazzam bir külfetti ama İngiltere’nin başka çaresi yoktu; çünkü aynı zamanda Fransa’daki ordularının ikmal yollarını da açık tutmalıydı. Bu koşullarda, Alman filosu, bütün gücünü toplu halde bulundurduğu halde sadece bir kez denize açıldı ve iki filo Jutland açıklarında karşılaştılar. Burada İngilizlerin 28 zırhlı ve 8 muharebe kruvazörüne karşı Almanların 22 zırhlı ve 5 muharebe kruvazörü vardı. Ancak gemilerine güvenen Almanlar İngiliz gruplarını ayrı ayrı yakalayıp üstünlük kurmayı, bu arada denizaltılar ile av yapabilmeyi umuyordu. 31 Mayıs 1916 tarihinde karşılaşan iki filo da ihtiyatlı davrandı, çünkü bunların kaybı telafi edilemez sonuçlar doğurabilirdi. Taktik üstünlük Almanlarda kaldı; 6 ağır kruvazör ile 8 destroyer batırdılar. İngilizlerin 112 bin tonajlık gemi ve 7 bine yakın personel kaybına karşı, Almanlar 62 bin ton tutarında 1 zırhlı, 5 kruvazör ve 5 destroyer yitirdiler, üç bine yakın denizcileri öldü.

    Ne var ki, stratejik zafer İngilizlerindi. Çünkü Alman Açıkdeniz filosunu Atlantik’e çıkarmadılar. Bir Amerikan gazetesi, “Alman donanması gardiyanlarına saldırdı ama hâlâ hapisteler” şeklinde yorum yaptı ki, durum bundan ibaretti. Almanların donanmaya yatırdıkları muazzam kaynaklar İngiltere’yi tedbir alma sıkıntısına sokacak ama başka bir işe yaramayacaktı.

    LUSITANIA’NIN BATIRILMASI 7 MAYIS 1915

    Batan gemi ve ABD’nin çıkışı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Lusitania’nın İngiltere’ye askerî teçhizat taşıdığı sonradan anlaşılacaktı.

    Almanlar büyük tartışmalardan sonra sınırsız denizaltı savaşı ile İngiltere’nin denizden ikmalini kesip dize getirebileceklerini düşündüler. O dönemde denizaltı avcılığı teknikleri çok ilkeldi ama İngilizler konvoy sistemini geliştirip birçok başka önlemle kayıplara rağmen deniz yollarını açık tuttular. Ne var ki savaşın ikinci yılında U-20 denizaltısının batırdığı Lusitania transatlantiğinde boğulan 1195 yolcudan 128’i Amerikan vatandaşıydı. Bu olay, iki sene sonra ABD’nin savaşa girme kararını almasına vesile oldu. Avrupa tükenirken Amerika’nın büyük insan ve malzeme kaynaklarını İtilaf Devletleri lehine devreye sokması, savaşın sonucu için tayin edici olacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Amerikalıları orduya katılmaya çağıran J. M. Flagg imzalı afiş.

    İMPARATORLUK MUHAREBESİ MART 1918

    Kayzer’in son büyük hamlesi

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Fransız askerleri taarruzda.

    Rusya’da devrim olduktan sonra Almanlar büyük kuvvetleri Batı Cephesi’ne kaydırmaya başladılar. Burada büyük bir kuvvet üstünlüğü kurabilecekler, savunmaya ayırdıkları birliklerin dışında 100 tümen ve 1000 ağır topçu bataryası ile hücum edebileceklerdi. Bunu güçlü bir Amerikan ordusunun cepheye gelmesinden önce yapmaları zorunluydu. Böylece Almanlar son büyük hücumlarını hazırladılar. Bu aslında bir kumardı çünkü başarısızlık halinde ellerinde 1900 doğumlulardan oluşan 300 bin kişi dışında ihtiyat kalmayacaktı.

    21 Mart günü 6.608 top İngiliz siperlerine cehennemi bir ateş açtı. Sarsılan İngilizler çekildiler. Yıllardır yarı aç savaşan Alman askerleri ele geçirdikleri İngiliz depolarındaki bolluk karşısında adeta şok geçirdiler. Ne var ki İngilizler çekildikleri yerlerde derhal yeni savunma hatları oluşturuyorlardı. Almanların giderek zayıflayan hücumları siperler önünde eridi. İki taraf yarımşar milyon daha kayıp verdikten sonra Almanya tükendi. Mayıs ayında Amerikan tümenleri cepheye gelmeye başladı. Almanya son bir saldırı daha yaptı. Temmuz ayında Reims kenti civarında 51 tümenle hücum ettiler ama bu çaresizlik içerisinde yapılmış boş bir girişimdi. Akabinde İtilaf Devletleri hücuma geçtiler. 8 Ağustos’tan itibaren tanklar ve uçakların desteğinde aralıksız hücumlar Alman komutanlığını umutsuzluğa sürükledi. Halk da açlıktan ölmeye başlamıştı. Almanya pes ederken Türkiye ve Bulgaristan da Selanik ve Filistin’den yapılan hücumlarla dağılmaya başladı. 11 Kasım’da Batı cephesinde silahlar sustu. Toplar yirmi yıl sonra tekrar gürleyecekti.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Soissons yakınlarındaki muharebede, el bombası atan bir Alman askeri.

    MAKİNELİ TÜFEK

    Romantik süngü savaşları dönemi sona ererken…

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Makineli tüfekler piyade ateşini çok daha yoğun ve ölümcül hale getirdi. Fransızlar, seri ateşli 75’lik hafif toplarıyla düşman askerlerini ateş altında tutarken, askerlerinin iki siper arasındaki mesafeyi hızla geçip süngüyle zaferi kazanacakları gibi bir hayale sahiplerdi. Halbuki daha Amerikan İç Savaşı’nda bile, yarım saatte derme çatma bir siper hazırlayan tarafın, hücum edenleri rahatça biçtiği görülmüştü. Plevne, Boer ve Rus-Japon savaşları da moral üstünlüğün siperlerden açılan ateş karşısında eridiğini tekrar tekrar ispatlamıştı. Nihayet Balkan Savaşı’nın dersleri vardı. Ancak Fransızlar hücuma körü körüne inanmaya devam ettiler. Sınır savaşlarının sadece dört gününde 140.000 zayiat verdiler. Ne var ki, düşman hatlarını yarıp geçmekten başka bir taktik bilmeyen komutanlar savaşın sonuna kadar askerleri boş yere ölüme sürdüler. Çanakkale cephesi de bu anlamsız saldırıların kanlı sahnelerinden biri oldu.

    TOP-TOPÇU

    Muharebelerin efendisi, seri katili…

    1. Dünya Savaşı topçunun doruğa çıktığı ve muharebe alanlarının tartışılmaz efendisi olduğu bir çatışmadır. Milyonlarca asker daha düşmanı hiç görmeden üzerlerine yağan top mermileriyle hayatlarını veya uzuvlarını yitirdi. Savaşa 990 adet 75’lik hafif batarya ve sadece 50 ağır batarya ile giren Fransızlar, savaşın sonunda 1.054 ağır bataryaya sahip olacaklardı. Almanlar ise her tümene 18 orta ve her kolorduya 16 adet ağır obüs vererek savaşa girdiler. Fransızların 300 ağır topuna karşı 2.000 ağır, 1.500 de orta top ve obüse sahiplerdi. Büyük muharebelerden önce cephede büyük topçu parkları oluşturuluyor ve bunlar bazı yerlerde kilometre başına 200 adede kadar çıkıyordu. Milyonlarca top ve havan mermisi yığıyor, hazırlık ve yıpratma ateşi bir haftaya kadar sürüyordu. Bu cehennemi ateş çoğu zaman hücum edenler için de zararlı oluyor, askerler sıvılaşmış çamur içerisinde ilerleyemiyor, birçok kez de boğuluyordu.

    ZEHİRLİ GAZ – MAYIN

    Dumanla ölmek, canlı canlı gömülmek

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Savaş kısa sürede genel bir vahşete dönüştü ve siperleri aşmak için her yol mubah sayıldı. Önce Almanlar, sonra da İtilaf Devletleri zehirli gaz kullanmaya başladılar. Ne var ki her an değişiveren rüzgarların altında bu gazı kontrol etmek adeta olanaksız gibiydi. Gene de yüzbinlerce asker bu nedenle öldü ya da sakat kaldı. Gaz maskesi standart techizat arasına girdi.

    Keza alev makineleri de koruganlar içerisinden ateş eden askerler için büyük bir korkuydu. Düşman bunu kullanacak kadar yaklaştığı taktirde onları korkunç bir ölüm bekliyordu. Bu arada İngiliz madencilerinin Messines’de Alman siperleri altına açtıkları galerilere yerleştirilen yarım milyon kilo patlayıcı ile cephenin delinmesi amaçlandı. Patlama yüz kilometre öteden bile duyuldu ama İngiliz askerleri açılan kraterde sıkışıp kalınca bu da bir işe yaramadı.

    YENİ TAKTİKLER

    Cephe taarruzu yerine, sızma ve çevreleme

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Almanlar, bu savaşta daha üstün taktik çözümler ürettiler. Tüm sınıfların birbirini destekleyerek, ama bir anlamda bağımsız savaştıkları alaylar ve tümenler yerine bütün sınıfların muharebenin gereksinimlerine göre esnek şekilde biraraya toplandığı muharebe grupları oluşturdular. Makineli tüfekler ve havanlar piyade bölüklerinin organik parçası oldu ve bunlar hücum topçusu, ağır havan ve istihkamcılarla birleştirilerek büyüklükleri taburdan tugaya kadar değişen muharebe grupları kuruldu. Sonraları, bunlara zırhlı araçlar da eklenecekti.

    Bu sistemi ilk geliştiren subay Alman Generali Otto von Hutier’dir. Ne var ki mevzilerin çok daha sıkışık ve kademeli olduğu batı cephelerinde bu taktikler o kadar başarılı olamıyordu. Öte yandan savunma da gelişti. Siperler derinleşti, birbirine bağlandı, kademelendi, mayın ve dikenli teller çekildi, korunaklı makineli tüfek yuvaları yapıldı, ihtiyatlar ve ileri karakollar oluştu.

    TANK

    Geleceğin silahı savaş alanlarında tatbikat yaptı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Tanklar makineli tüfek ateşine rağmen siperleri aşmanın aracı olarak düşünüldü. İngilizler ilk tankları 1916’da kullandı. Bunlar engebeler önünde duran ve ateşe dayanıksız vasıtalardı ve taktik olarak nasıl kullanılacağı bilinmiyordu. Tankların uzun menzilli stratejik manevra yapabilmeleri için teknik olarak geliştirilmeleri, zırhlı piyade ve kundağı motorlu topçu ile desteklenmesi 2. Dünya Savaşı’nda gerçekleşecekti. İngilizlerin başlattığı bu işi Almanlar mükemmel hale getirerek yıldırım savaşı yapacaklardı.

    UÇAK – ZEPLİN

    Önce keşif yaptılar, sonra ölüm yağdırdılar

    İlk uçaklar daha çok keşif amaçlı araçlardı. Ne var ki havacılık hızla ilerledi ve bir yıl içerisinde pervane arasından makineli tüfek ateşi yapabilen avcılar ile orta menzilli bombardıman uçakları yapıldı. Savaş boyunca 150 binden fazla uçak imal edildi. Bu arada özellikle Almanlar zeplinle bombardıman yaptılar. Havacılık geliştikçe as pilotlar ortaya çıktı, çeşitli uluslardan 14 pilot 50’den fazla uçak düşürdü.

    DENİZALTI

    Gemi avcısı U-bot’lar zafere yetmedi

    Batı cephesinde eski bir acı var

    20. yüzyılın başında etkili bir silah haline getirilmiş olan denizaltılar savaşta yaygın kullanıldı. Rekoru belki de hiç kırılamayacak olan U-35’in komutanı Lothar Arnold de la Periere, toplamı yarım milyon tonu geçen 224 tekne batırdı. Almanya Atlantik cephesine ağırlık vererek abluka ile İngiltere’yi barışa zorlamak istiyordu. Ne var ki sadece 1917’nin ilk dört ayında 2 milyon tondan fazla gemi batırmalarına rağmen sınırsız denizaltı savaşı ABD’nin savaş ilanına yol açınca, bunun çok zararını gördüler.

    LOJİSTİK

    1. Dünya Savaşı’nın en çarpıcı özelliklerinden biri orduların lojistik hizmetlerinde yaşandı. Haberleşme ve ulaştırma teknikleri büyük orduların merkezden etkili bir şekilde yönetilmesini zorlaştırıyordu. İkmal meselesi ise adeta bir kabusa dönüştü. Bunlar giderek tıkanan çamur yollarda işlerini yapmaya çalışırken her ilerleme daha zor yapılır hale gelmekteydi. Motorlu araçlar ise ordulara yeni girmeye başlamıştı.

  • Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı

    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı

    İmparatorluklar çağının sonunda, İngiltere-Almanya-Rusya-Fransa arasındaki güç mücadelesi savaşa evrildi. 1905’te başlayan krizler savaşa doğru sertleşirken, hanedanlar politikacılara ve genelkurmaylara teslim oldu. Büyük devletlerin diplomatik-askerî girişimlerinin analizi…

    Büyük Savaş’a giden yolda, klişe açıklamaların başında Alman ekonomisinin hızlı gelişmesi ve büyük devletler arasındaki rekabet gelir. Akabinde bunu ispatlayan istatistikler, demir ve kömür üretimi, demiryollarının uzunluğu, vesaire ortaya konulur. Yanlış değildir elbette ama, bunlar sadece arka plan bilgisidir. Konu ekonomi ise, savaşlı çözümler daima daha pahalıdır ve devletler bunu elbette bilir. Buna rağmen savaşa karar verilir, çünkü devletlerin temel bir varlıklarını koruma refleksleri ve üstünlük kurma arzuları vardır.

    1900’lerin başlarındaki sömürgeler dünyasında, İngiltere, Fransa ve Rusya dünya yüzölçümünün yarısından fazlasını doğrudan veya dolaylı olarak denetliyordu. Çok dinamik bir kara gücü olarak öne fırlayan ancak sadece birkaç küçük sömürgesi olan Almanya’nın, 20. yüzyılın başında büyük bir donanma inşasına girmesi öncelikle İngiltere’yi son derece tedirgin etti. Almanya, bu ülke entelektüellerinin gözünde düşman konumuna girdi ve çocuk romanlarında bile bu konu işlenmeye başlandı. 1870 savaşında Alzas ve Loren’i Almanya’ya kaptıran Fransa ise rövanş peşindeydi ama bu ülkenin karşısında giderek geride kaldığı için tek başına kazanma şansı olmadığını biliyordu. Rusya’yı ittifaka razı etmek için çok uğraştı ve sonunda başardı. Böylece Üçlü İttifak’ın koşulları oluştu.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Kayzer Wilhelm II, büyük devletler arasındaki dengeleri ustaca gözeterek Almanya’nın siyasal birliğini pekiştiren Bismarck’ı 1890 yılında görevden aldı ve ülkesini felaketli bir yola soktu. Bismarck’ın binbir güçlükle inşa ettiği diplomasi geleneğinin terkedilmesi diğer ülkeleri endişeye ve birleşmeye itti. Tek müttefiki olan Avusturya sayısız sorunla boğuşan ve ömrünün son demlerine gelmiş bir imparatorluktu. Bu devleti oluşturan halklar bağımsızlık için fırsat kolluyordu. Nitekim savaş, kendi Slav halklarını aksi halde denetleyemeyeceğinden korkan Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilan etmesiyle başlayacaktı. Bu, savaşa giden yoldaki altıncı büyük krizdi.

    İlk krize Tanca krizi veya Birinci Fas Krizi adı verilir. Kayzer 1905’te Tanca’ya yaptığı ziyarette Fas üzerinde emelleri olan Fransa’nın kararlılığını sınadı. Ancak 1906 Elcezire Konferansı’nda yalnız kaldı.

    1908’de Avusturya’nın 30 yıldır işgal ettiği Osmanlı toprağı Bosna-Hersek’i ilhak etmesi üzerine Balkanlar’da büyük emelleri olan Rusya müdahale etmeye çalıştı ama Almanya’nın Avusturya’yı desteklemesi üzerine geri adım attı. Çarlık rejimi henüz Japon Savaşı’ndaki yenilgisinin ve 1905 İhtilali’nin yaralarını sarmakla meşguldü. Ancak bu ikinci krizde geri adım atmasının sıkıntısı, 1914’te savaşa gitmesinin psikolojik nedenlerinden birisi olacaktı.

    Üçüncü kriz 1911’de meydana geldi. İkinci Fas Krizi adı verilen bu olayda Alman savaş gemisi Panther, Agadir’de boy gösterdi. Amaç Afrika’da toprak pazarlığı için Fransızlara baskı yapmaktı ama İngiltere buna mahal vermedi. İngilizler, 16. yüzyıldan beri Avrupa’da hakimiyet kurmaya girişen her gücü engellemişlerdi. Şimdi bu politikayı daha güçlü şekilde devam ettireceklerdi.

    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı
    Paris’e atış müsabakasına
    Cepheye giden Alman askerleri, Schlieffen Planı doğrultusunda Fransa’ya saldıracaktı. Vagonların üzerine “Paris’e atış müsabakasına” yazdılar.
    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı

    1912’de Balkan Savaşı sonunda Sırbistan’ın Arnavutluk’u işgal ederek denize ulaşması, dördüncü krize yol açtı. İtalya ve Avusturya Sırbistan’a geri adım attırdılar ve Rusya Sırbistan için savaşa girmedi. Ama 1914’te iş farklı olacaktı.

    1913’te Liman von Sanders’in Osmanlı ordusunda reform için İstanbul’a gelmesi, Boğazlar’ı işgal hazırlıklarına başlamış olan Rusya’nın büyük tepkisiyle karşılaştı. Bu beşinci kriz, Sanders’in 1. Ordu Komutanlığı yerine müfettişliğe getirilmesi gibi sözde bir çözümle atlatıldı.

    Altıncı ve son kriz, Sırp komitacılarının Saraybosna’da Arşidük Ferdinand’ı öldürmesi üzerine çıktı.

    Balkan Savaşı’nda Sırbistan’ı destekleyip Bulgaristan’ı küstürmüş olan Rusya, şimdi Sırpların arkasında durmadığı taktirde bölgede nüfuzunun kalmayacağından çekindi. Bu arada, Boğazlar’ı işgal hazırlıklarının Türkiye tarafından öğrenilmesi, İstanbul’u Alman nüfuzuna daha fazla itmekteydi. Yunanistan ve Bulgaristan’ın Türkiye’den yeni toprak kazanma peşinde olması ise aynı bölgelerde gözü olan Rusya için büyük bir endişe kaynağı idi. Bu da Sırpları desteklemesi için başka bir nedendi.

    Savaşın siyasi koşullarının yanı sıra, seferberlik planları da önem taşımaktadır. Almanya, tarihî korkusu olan iki cepheli bir savaşta ezilmemek için Schlieffen Planı’nı hazırlamıştı. 1905’te dönemin Genelkurmay Başkanı Kont Alfred von Schlieffen tarafından tamamlanan plana göre 39 gün sürecek hızlı bir seferle Fransa yenilgiye uğratılacak, Almanlar bunun ertesinde güçlerini Rusya cephesine kaydıracaklardı. Demiryolu ağı henüz zayıf olan Rusya’nın bu tarihe kadar doğudaki bir örtme kuvvetiyle tutulması, sonra ezilmesi düşünülmüştü. Bu nedenle, seferberliğin ve Belçika üzerinden Paris’e ilerlemenin aşamaları asker trenlerinin hareket saatine kadar planlanmıştı. Ne var ki Belçika tarafsızdı. Alman genelkurmayı bu tarafsızlığı ihlalin pratikte çok önemli olmayacağını düşündü ama yanılıyordu. İngiltere’nin bir an önce savaşa girmesinde bunun büyük bir rolü olacak ve İngiltere’nin alelacele göndereceği ilk seferî kuvvet Schlieffen Planı’nın gecikmesi ve nihai başarısızlığına katkı yapacaktı.

    Avrupa’da bir ülke seferberlik ilan edince, diğerleri de otomatik olarak bunu izlemek zorundaydı; çünkü dönemin orduları büyük piyade tümenlerine dayanıyordu. Bu sistemde, geciken ülkenin seferberliği bozulacak ve yenilgisi kaçınılmaz hale gelecekti. Ayrıca, ittifaklardan kaynaklanan yükümlülükler bir ülkede başlayan seferberliğin kıtaya yayılmasını zorunlu hale getirmişti. Yani bir kez seferberlik ilan edildikten sonra zincirleme tepkiler başlıyor, savaştan kaçınma olanağı son derece zor, hatta olanaksız hale geliyordu. Olay tam da böyle gelişti. 1914 Temmuzunun son haftasına kadar, sadece Avusturya ile Sırbistan arasında bir mesele var gibiydi. Sonrasında Sırbistan, Avusturya’nın tehditleri üzerine ayın 25’inde seferberlik ilan etti ve olaylar birdenbire büyük bir hız kazandı. İngiltere savaşı önlemek istiyordu ama 26 Temmuz’da donanmasını hazırlık seviyesine geçirdi. Almanya da savaş filosuna toplanma emri gönderdi. Avusturya 28 Temmuz’da sekiz kolorduyu seferber edince, Rusya 29’unda Sırbistan’ı korumak üzere on iki kolorduyu seferber etti. Avusturya bunun üzerine seferberliğini topyekûn seviyeye çıkarınca, Rusya 30 Temmuz’da tam seferberlik emri verdi. Antlaşmaların gereğini yerine getirmek üzere Almanya Avusturya’nın, Fransa da Rusya’nın yardımına koşmak için seferberlik ilan etti. Sadece tek ülke, Almanya ve Avusturya ile ittifak antlaşması olan İtalya yükümlülükten kaçtı ve bir süre sonra taraf değiştirdi. İtalya 2. Dünya Savaşı’nda da aynı şeyi yapacak ve Alman ittifakından ayrılıp Müttefikler’e yanaşacak, böylece “savaşı asla başladığı tarafta bitirmeyen ülke” unvanını alacaktı.

    Bu günlerde, II. Wilhelm ile kuzeni Çar II. Nikolay arasındaki mesajlaşma, dönemin havasını yansıtması açısından ilginçtir. Wilhelm ilk mesajında soruna savaşsız çözüm umduğunu söylerken, çar da ondan Avusturya’yı dizginlemesini istiyordu. Ne var ki ikisi de 28 Temmuz tarihli bu mesajları okurken savaş hazırlıkları başlamış ve işler genelkurmayın eline geçmişti. Ayın 29’unda Wilhelm (kuzenine gönderdiği mesajları “Willy” diye imzalıyor, Çar da bazen Nikolay, bazen “Nicky” imzasıyla yanıtlıyordu ) Rusya’nın itidal göstermesini istiyor, Nikolay ise durumun Lahey’de yapılacak bir konferansta ele alınmasını öneriyordu. Saatler hızla birbirini kovalarken 30 Temmuz günü “Nicky”, beş gün önce Avusturya’nın hazırlıkları nedeniyle karar verdikleri genel seferberliği başlattıklarını bildiriyordu. Bu, savaş anlamına geliyordu.

    Almanya, Fransa ve Rusya’ya kabul edilemeyecek şartlar öne sürerek savaşı kaçınılmaz kılmayı amaçlıyor ve Avusturya’yı da perde arkasından sert tutuma itiyordu. Schlieffen Planı’nı uygulamaya karar vermişti ve bunun için kritik son günlerde barış yollarını tıkayacaktı.

    31 Temmuz günü Fransa’ya Alman-Rus savaşında tarafsız kalıp kalmayacağı soruluyordu. Gene 31 Temmuz gece yarısı Almanya, Rusya’ya 12 saat içerisinde seferberliği durdurması için ültimatom gönderdi. Bunun iyi niyet taşımadığı açıktı. 1 Ağustos öğle saatlerinde Almanya tam seferberlik ilan etti. “Nicky” sonraki mesajında seferberliği teknik olarak engellemesinin olanaksız olduğunu bildirdi ama Almanya hareket etmezse hücuma geçmeyeceklerine dair şeref sözü verdi. “Willy” ondan askerî tedbirleri durdurmasını isteyince “Nicky”nin son telgrafı durumu anladığını ama Tanrı’nın yardımıyla kan dökülmesini önleyebileceğini umduğunu ifade ediyordu. 1 Ağustos akşamı saat 19.10’da resmî savaş ilanı geldi. “Nicky”nin hayal bile edemeyeceği kadar çok kan dökülecek ve o da ailesiyle birlikte bu kan deryasında yok olacaktı.

    Savaşın dumanları dağılmadan Romanov, Hohenzollern, Habsburg, Osmanlı hanedanları da tarihe karışacaktı.

    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı
    19 yaşındaki tetikçi Arşidük Ferdinand ve hamile karısını vurarak öldüren 19 yaşındaki Gavrilo Princip, suikastten hemen sonra yakalanmıştı. Tetikçinin arkasında ise milliyetçi bir Sırp örgütü vardı.

    SAVAŞIN ÇIKIŞINA DAİR FARKLI BİR ANALİZ

    3. Balkan Savaşı 1. Dünya Savaşı oldu

    Avustralyalı tarihçi Prof. Christopher Clark’ın kitabı, savaşın sorumluluğunu Almanya’ya yükleyen klasik yaklaşımları eleştiriyor.

    TUNCAY YILMAZER

    Hangi ülkeler 1. Dünya Savaşı’na neden oldu, sorumlular kimdi? Savaşın bitiminden bir yıl sonra imzalanan Versailles Antlaşması, doğal olarak suçlunun savaşı kaybeden Almanya ve müttefikleri olduğunu ilan etmiş, sonraki yıllarda da etkinliğini koruyan bu yaklaşım akademik çevrelerde de genel olarak kabul görmüştü. Kayzer Wilhelm ve generalleri bütün Avrupa’yı kana bulayan bu felaketin baş sorumlularıydılar.

    2. Dünya Savaşı’nın yol açtığı korkunç sonuçlar, ilkinin nedenleri ve seyrinin araştırılmasını bir ölçüde maskeledi. 1914-1918 dönemi, Batı cephesinde uzayıp giden çamurlu siperler içerisinde yaşam mücadelesi veren asker imajıyla sembolize edilen bir trajik romantizme indirgendi.

    “İngiltere, Rusya ve Fransa pek mi masumdu”nun ötesine geçen belki de ilk sistematik ve kapsamlı eser, 2012 başında Avustralyalı tarihçi Prof. Christopher Clark tarafından kaleme alındı: Sleepwalkers How Europa Went To 1914? (Uyurgezerler-Avrupa 1914’te Savaşa Nasıl Sürüklendi?). Clark’ın kitabı, kendine özgü tezleri ile epey ses getirdi. Eserin en önemli özelliği, savaşın çıkışında Fransa-Almanya-Britanya-Rusya eksenini değil; Sırbistan-Avusturya Macaristan İmparatorluğu arasında özellikle 1908’den sonra giderek gerginleşen, Balkan Savaşlarından sonra zirveye ulaşan anlaşmazlığı temel alması.

    Yazara göre, sonradan “Apis” kod adıyla da anılan Dragutin Dimitriyeviç adlı bir Sırp subayın önderliğindeki gizli örgütün 11 Haziran 1903’te yaptığı darbenin Sırbistan’da yol açtığı iktidar değişikliği ve Karayorgeviç hanedanının başa gelmesi; Belgrad’ın Viyana ile olan ilişkilerinde bir dönüm noktası yarattı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu her türlü etnik sorunlarına rağmen istikrarın ve ekonomik zenginliğin adeta sigortası gibiydi. Dönemin büyük güçleri bu devletin güvenlik sorunlarına “İkinci bir hasta adam” yakla- şımıyla yeterince eğilmediler. Sırbistan ile ilgili sorunlarında da yeterince duyarlı davranmadılar. İtalya’nın Trablusgarp işgali sonrası Avrupalı büyük güçlerden tepki görmemesi de, Balkan devletlerini cesaretlendirdi. Balkan Savaşları sonunda topraklarını ikiye katlayan Sırbistan, Viyana için ciddi bir tehdit oldu. Büyük devletler Londra Konferansı sonrasında stabilizasyonu sağlayamadılar.

    Apis’in Bosna’daki milliyetçi Sırp terör unsurlarına her türlü desteği sağladığını belirten Clark, Arşidük Franz Ferdinand’a düzenlenecek suikastten Sırp hükümetinin haberinin olduğunu, önlemek için hiçbir şey yapmadığını iddia ediyor. Dolayısıyla Viyana, ültimatomunda haklıydı. Rusya ve Fransa bu krizi bilinçli şekilde yükselttiler.

    Almanlar ise Rusların gücünü sınamak istemişlerdi. Fransa Cumhurbaşkanı Poincaré’nin müttefiki Rusya’yı ziyareti sonrasında St. Petersburg’un seferberlik ilanı, krizi savaşa dönüştürdü. Clark’ın özellikle daha önceki tezlerin aksine Sırbistan, Fransa ve Rusya’yı sorumlu tutması;

    “3. Balkan Savaşı’nın 1. Dünya Savaşı’na döndüğünü” belirtmesi; Sırp milliyetçiliğine dikkati çekerek 1992’deki Bosna Savaşı ile benzerlikler kurması; Kayser Wilhelm’in savaşın çıkmasında çok etkili olmadığını belgelemesi; Fransızların Almanya’nın muhtemel bir savaşta Belçika üzerinden kendilerine saldıracaklarını (Schlieffen Planı) zaten çok önceden bildiklerini yazması, kitabı ilginç hale getiriyor.

    Savaşa en hazır ülke Çarlık Rusyası’ydı

    July 1914: Countdown to War (Temmuz 1914: Savaş İçin Gerisayım) kitabının yazarı Koç Üniversitesi Tarih bölümünden Amerikalı tarihçi Sean McMeekin, #tarih’in sorularını cevapladı.

    Franz Ferdinand suikastından sonra, bu çatışmanın global bir savaşa dönüşeceğini öngörebilen bir politikacı var mıydı?

    Viyana, Berlin, St. Petersburg ve Paris’teki politikacılar Saraybosna suikastından kısa süre sonra, bu olayın bir savaşa yol açacağının farkındaydılar diye düşünüyorum. Durumun ciddiyeti bu başkentlerde neredeyse hemen idrak edildi. Paris ve Londra’da durum biraz daha soyut kalmış olabilir, ancak Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a yolladığı 23 Temmuz 1914 tarihli ültimatomla, özellikle Londra’da taşlar tam olarak yerine oturdu. O noktada Belgrad dahil olmak üzere bütün başkentlerdeki politikacılar olayın gidişatını açık şekilde görebiliyordu.

    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı
    Kritik ay
    Türkçeye çevrilmeyen July 1914 kitabı, savaştan önceki son ayda Avrupa’da yaşanan siyasi askerî gelişmeleri analiz ediyor.

    Avusturya’nın Sırbistan işgali savaşın genişlemesinin asıl sebebi miydi?

    Avusturya’nın, Almanların tam desteğiyle Sırbistan’a verdiği ültimatom açık bir şekilde savaş için bahane olarak kullanıldı. Ama bu ne Almanya, ne de Avusturya-Macaristan’ın ültimatomla bir savaş başlatmak istediği anlamına gelmiyor. Berlin ve Viyana’nın istediği senaryo, büyük güçlerin karışmadığı Franz Ferdinand suikastından sonra, bu çatışmanın global bir savaşa dönüşeceğini öngörebilen bir politikacı var mıydı? Viyana, Berlin, St. Petersburg ve Paris’teki politikacılar Saraybosna suikastından kısa süre sonra, bu olayın bir savaşa yol açacağının farkındaydılar diye düşünüyorum. Durumun ciddiyeti bu başkentlerde neredeyse hemen idrak edildi. Paris ve Londra’da durum biraz daha soyut kalmış olabilir, ancak Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a yolladığı 23 Temmuz 1914 tarihli ültimatomla, özellikle Londra’da taşlar tam olarak yerine oturdu. O noktada Belgrad dahil olmak üzere bütün başkentlerdeki politikacılar olayın gidişatını açık şekilde görebiliyordu.

    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı
    28 Haziran’da öldürülen Avusturya Macaristan Arşidükü’nün kanlı üniforması bugün Viyana’daki askerî müzede sergileniyor.

    Avusturya’nın Sırbistan işgali savaşın genişlemesinin asıl sebebi miydi?

    Avusturya’nın, Almanların tam desteğiyle Sırbistan’a verdiği ültimatom açık bir şekilde savaş için bahane olarak kullanıldı. Ama bu ne Almanya, ne de Avusturya-Macaristan’ın ültimatomla bir savaş başlatmak istediği anlamına gelmiyor. Berlin ve Viyana’nın istediği senaryo, büyük güçlerin karışmadığı ve Sırbistan’ı cezalandırmaya yönelik gerçekleştirilecek bir Avusturya saldırısıydı. Rusya’nın ültimatoma karşı, Fransız desteğiyle aldığı seferberlik kararı çatışmanın hızla yayılmasına önayak oldu. Dahası Rusya’nın seferberlik kararı Avusturya Sırbistan’ı işgal etmeden önce alınmıştı (Avusturya-Macaristan 12 Ağustos 1914’e kadar işgale hazır hale gelemedi; Rusya ise seferberlik çalışmalarını 25-26 Temmuz gecesi başlattı ve 30-31 Temmuz gecesi genel seferberlik ilan etti).

    1914 Temmuz’unda hangi ülke global ölçekte bir çatışmaya niyetli veya hazırdı?

    Şahsen Rusya diyebilirim; ancak bunu Rusya’nın savaşın tek sorumlusu olduğu şeklinde yorumlayamayız. Daha ziyade Rusya, Avusturya-Macaristan’ın ültimatomu sonrası vuku bulabilecek gelişmeler karşısında, Fransa ve Birleşik Krallığı yanına çekerek yerel bir çatışmayı Avrupa’ya taşımayı kendi açısından daha yararlı bir sonuç olarak gördü. Temmuz 1914’te Saraybosna krizi büyük bir hızla ülkeleri savaşa sürüklerken, müttefiklerinin Almanya ve Avusturya-Macaristan’a karşı Rusya ve Sırbistan’ın yanında olacağından emin olmak istediler ki, bu da savaşın evrensel bir boyut kazanmasına yol açtı.

    Suat Alper Orhan

    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı
    İngiliz gönüllüler Savaş kararının ardından askere yazılmak için toplanan İngiliz gönüllüler. Avrupa’da savaş çılgınlığına kapılmamış insan sayısı çok azdı.

    ALMANYA VE FRANSA

    Milliyetçi damarı kabaran sosyalistler

    Almanya’nın Rusya’ya savaş açmasından üç gün sonraydı. 4 Ağustos 1914’te Almanya meclisinde savaş kredileri için yapılan oylama beklenmedik şekilde sonuçlandı. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) savaş kredileri lehine oy kullandı. 1912 seçimlerinde %35 oy ile 110 milletvekili olan bu sol partinin ikisi hariç bütün milletvekilleri evet oyu verdiler. O güne kadar üyelerini savaş karşıtlığı temelinde eğitmiş olan partinin genel başkanı Hugo Haase, ülke herhangi bir saldırı altında olmamasına rağmen, “anavatanımızı bizlere ihtiyaç duyduğu bir anda terk etmeyeceğiz” diyerek Kayzer’in takdirini kazanmıştı.

    4 Ağustos’ta Reichstag’da bulunan bütün parti temsilcilerini toplayan II. Wilhelm bundan böyle partilerin değil, yalnızca Almanların varolduğunu söylüyordu.

    SPD sosyalizmden de vaz geçmiyor, Rusya’da yarı feodal çarlığın devrilmesinin ve Alman emperyalizminin zaferinin “bir ilerleme olacağını” belirtiyordu.

    Fransa’da ise 31 Temmuz’da bir suikaste uğrayan Jean Jaurès’in ölümüyle savaş karşıtı hareket sanki son bulmuştu. Genel seferberlik ilan edildiğinde davete icabet etmeyenlerin oranı % 1,5 gibi oldukça düşük bir oranda kaldı.

    Bir kez daha milliyetçiliğin en güçlü duygu olduğu ve yarım kalmış hülyaların ardından toplumun bütün kesimlerinin savaşçı ruhun esiri haline geldiği görülecekti.

  • ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle…

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle…

    19. yüzyılın ortasında Osmanlı Devleti artık ‘hasta adam’dı. Ama İngiltere ve Fransa’nın esas problemi, giderek güçlenen Ruslardı. Kırım Savaşı başlangıcında Rusya’ya karşı birleşen Müttefikler için, Bulgaristan’daki Silistre şehri ve kalesi hayati önemdeydi. Osmanlılar, 1854’de kaleyi kuşatan Ruslara karşı yapılan efsane savunmayla, “henüz ölmedik” dediler.

    Kırım Savaşı (1853-1856) tarihte Osmanlılar ile Ruslar arasında yapılan onbir büyük savaşın dokuzuncusu olup, aynı zamanda Napoléon savaşlarıyla 1. Dünya Savaşı arasındaki en büyük mücadeledir. Rusya, yıkılmasını beklediği Osmanlıların gösterdiği askerî ve diplomatik başarılar karşısında geri adımlar atmış ve Batılı devletlerin Osmanlıları desteklemesi üzerine barış imzalamak zorunda kalmıştır. Silistre Savunması bu savaşın en önemli adımlarından biriydi. Böylece Ruslar bir önceki 1828-29 ve bir sonraki 1877-78 savaşlarında yaptıkları gibi Balkanlar’dan Trakya’ya ulaşıp İstanbul yakınlarına kadar ilerleme fırsatı bulamadan çekildiler.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...

    Osmanlı Devleti 19. yüzyıla büyük bir dağınıklık içerisinde girmişti. Ardı ardına patlak veren ayaklanmalar, III. Selim’in öldürülmesi, âyanın zorladığı ve Mahmut’un iptal etmeye çalıştığı Sened-i İttifak, Yeniçeri ocağının kaldırılması, yeni ordu henüz kurulmadan yapılan felaketli savaşlar ve Kavalalı İsyanı ülkeyi çöküntünün eşiğine getirmiş, “hasta adam” terimi yerleşmişti. Tanzimat reformlarının yüzeysel etkisi dahi henüz kendisini pek göstermemişti. Devleti yeniden örgütlemeye çalışan II. Mahmut’un vefatını takiben Abdülmecit bu zorlu görevi çok genç yaşında devraldı. Karşısına derhal dev gibi sorunlar yığıldı. Rusya isyan halindeki Balkan Slavlarının koruyucusu olarak müdahaleci tutumunu ısrarla sürdürüyor, gemileri için Boğazlar’dan serbest geçiş hakkı istiyordu. Bu talep doğal olarak reddedildiği gibi Ortodoksların Kudüs’te daha önce sahip oldukları bazı ayrıcalıkların iptal edilerek Katoliklere verilmesi de gerginliği artırdı. Keza, Rusya’nın o dönemde bizde Eflak veya “Memleketeyn”, Batı’da (Boğdan ile birlikte) ise “Prenslikler” olarak adlandırılan Romanya’yı işgal için yıllardır gösterdikleri yoğun çaba Avrupa’da büyük bir endişe uyandırmış ve bu durum krizin gelişimde çok etkili olmuştu.

    1853 başında İstanbul’a gelen bir Rus heyeti, taleplerini kışkırtıcı bir üslup içerisinde Osmanlı hükümetine sunarken, savaş hazırlıkları örtülü olarak başlamıştı. Osmanlıların ılımlı tekliflerini reddeden Ruslar 21 Mayıs’ta İstanbul’dan ayrıldılar. Sefaret görevlilerini de yanlarında götürmeleri, savaş niyetlerini açıkça ortaya koyuyordu. Temmuz ayında büyük bir Rus ordusu Eflak-Boğdan’a girerek Bükreş’i işgal etti. Bunu izleyen on hafta, büyük güçlerin karıştığı yoğun müzakerelerle geçti. İstanbul’da 26 Eylül’de toplanan devlet şurası, Avrupalı devletlerin garantisini beklemeden savaş ilanına karar verdi ve 29 Eylül günü seferberlik emri gönderildi. 22 Ekim günü Osmanlı ordusu Tuna’yı geçerken Kafkasya’da çatışmalar başlamıştı. İlk muharebelerde Osmanlı kuvvetleri başarılı olurken İngiliz savaş gemileri bir Fransız filosu ile birlikte Çanakkale’den İstanbul’a geldi. İngiltere Rusya’ya bir ültimatom vererek Karadeniz’deki gemilerini Sivastapol’dan çıkarmamasını talep etti. Ne var ki Rusların çekilme niyetleri yoktu ve hatta bir savaş filosunu Sinop’a göndermişlerdi.

    30 Kasım günü altı savaş gemisi ve iki firkateynden oluşan Rus filosu Sinop’a baskın yaparak limanda yatan Osmanlı filosunu imha etti. Hemen akabinde Kafkasya’da Rusların Osmanlı kuvvetlerini yendikleri haberi gelince, İngiltere ve Fransa, Rusların güneye ilerlemesinden korkarak Karadeniz’e donanma yolladı. 1854 Mart’ının son günlerinde İngiltere ve Fransa, Rusya’ya savaş ilan etti. Bir süre sonra bunlara Piyemonte de katıldı. Donanmanın yanı sıra, önce Varna’da toplanan birlikler gönderdiler.

    Savaşın başında Osmanlı ve Rus kuvvetleri Tuna’nın iki yakasında muharebe ettiler. Osmanlı birliklerinin 1953 sonbaharında Tuna’yı geçip Kalafat’ı işgal etmeleri üzerine Ruslar büyük takviye kuvvetleri getirdi. Ciddi kayıplar verip Tutrakan’dan püskürtülmelerine rağmen diğer yerlerde ilerleyerek Nisan ortasında Silistre önlerine geldiler. İlk çatışmalardan sonra Ruslar, Mayıs ortasında ana kalenin önüne yaklaştılar ki, esas kuşatmanın bu ayın 15’inde başladığı kabul edilir.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Osmanlının Askerî Fotoğrafı ve Muzaffer Türkler Solda Karol Szathmari’nin Silistre’de çektiği bu fotoğraf, büyük ihtimalle Osmanlı askerinin tarihte bilinen ilk fotoğrafı (The Crimean War, Orlando Figes). Sağda 18 Haziran 1854 tarihinde, kuşatma altındaki kaleden çıkıp karşı saldırıya geçen Osmanlı askerleri… Dönem illüstrasyonu, zamanın The London Illustrated News dergisinde yayınlanmış.

    Tuna’nın güneyinde Dobruca bölgesinde bulunan Silistre 1811-12 ve 1828-29 savaşlarında da Rus işgali altında kalmıştı. Rusların güneye ilerleme yolu üzerinde olduğu için 1811 Savaşı’nın başında kentin surları inşa edilmiş, Kırım Savaşı’ndan önceki yıllarda da ana kalenin etrafı bir dizi tabya ile takviye edilmişti. Bunlar sırasıyla Küçük Tabya, Mecidiye Tabyası, Ornu Tabya, Değirmen Tabya ve Arap Tabyası olarak anılıyordu. Tabyalar sadece bir yönde değil, çepeçevre savunma yapacak birer küçük kale olarak inşa edilmiş olup, her türlü ateşe karşı korumalı duvar ve mahzenleri bulunmaktaydı.

    Silistre’yi savunan Osmanlı kuvvetlerinin komutanı Musa Hulusi Paşa’ydı. Komutasındaki askerlerin sayısı hakkında 10 ila 18 bin arasında değişen bilgiler verilmekle birlikte, sayının alt sınıra daha yakın olduğu ifade edilebilir. Ruslar ise ilk başta 30 bin askere sahiplerdi ama kısa süre içerisinde bunu 50 bine çıkardılar ve sonra tekrar arttırdılar. Rus kuvvetlerinin başındaki General Paskeviç, yirmi beş yıl önceki 1828-29 seferine katılmış tecrübeli bir askerdi ve aynı zamanda bu cephedeki tüm birliklere komuta ediyordu. Serdarıekrem (başkomutan) Müşir (Mareşal) Ömer Paşa ise Tuna boyundaki birlikleri, Rusların Silistre’yi aşmaları halinde ilk hedefleri haline gelecek olan Şumnu’dan yönetiyordu. Mayıs’ın ikinci yarısında bölgeye gelen Fransız komutan St. Arnaud ve İngiliz komutan Lord Reglan ile görüşmek üzere Varna’ya gitti. Müttefik birliklerin gelmesi Ömer Paşa’ya Vidin ötesine kadar yayılmış birliklerini derlemek ve başka bölgelerden kuvvet çekerek Silistre’ye takviye göndermek üzere fırsat yarattı.

    Çatışmalar Rusların bombardıman şemsiyesi altında kazdıkları zigzag şeklindeki siperleri surlara yaklaştırmaları şeklinde, yani kuşatma istihkamcılığın en klasik taktiği ile sürdü. Daha önceki kuşatmalardan farklı olarak, yeni kullanılmaya başlanan patlayıcı gülleleri fırlatan 130 büyük top, savunmacıları daha zor durumda bırakmaktaydı. Buna rağmen, savunma istihkamları eğimli ve güçlü bir şekilde inşa edildiği için top ateşinin etkisi azaltılmıştı.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Başıbozuk ve kadın arkadaşı Kırım Savaşı’nda Osmanlı ordusuna bağlı görev yapan ve Başıbozuk olarak nitelenen gönüllü askerler de yer aldı. Yine bu savaşta görev yapan İngiliz Roger Fenton’la birlikte dünyanın ilk foto muhabiri kabul edilen Polonyalı Karol Szathmari’nin çektiği tarihi kare.

    Savunmacıları yeterince yıprattıklarını düşünen Ruslar, Mayısın son günlerinde büyük bir hücuma giriştiler ama püskürtüldüler. Kilometrelerce uzanan siperler ve irtibat yolları kazarak kaleye yaklaşmalarına ve elli bin top mermisi atmalarına rağmen ilerleyemediler. Ayrıca kazdıkları altı lağım da (tünel) sonuç vermedi. Yoğun top ateşi savunma istihkamlarını yer yer tahrip etmişti ama, yıkılmış duvarlar da piyadeler için iyi bir siper oluyordu. 15 Haziran günü savunmacıların yaptığı bir huruç harekatı Rusları beklemedikleri kayıplara uğratarak iradelerini kırdı. Rusların dokuz generallerinin öldüğü, dördünün de yaralandığı düşünülürse, savaşların ne kadar çetin geçtiği anlaşılır. Musa Paşa da kuşatmanın kaldırılmasından üç gün önce bir Rus güllesiyle hayatını kaybetti. Bir gün önce mareşal rütbesini almıştı.

    Ruslar, ana kaleye yaklaşım yolları üzerinde bulunan ve ilerleyen birlikleri yanlardan ateş altına alan tabyaları almadıkça başarılı olamayacaklarını görüp, öncelikle bunlara yüklenmeye karar verdiler. Haziranın ortalarında en dışarıdaki Arap Tabya’yı ele geçirdiler. Ne var ki bu tarihe gelindiğinde Ömer Paşa hem bir yardım kuvvetini göndermiş hem de Rusların dikkatini dağıtacak şekilde başka bölgelerde hücumlara girişilmişti. Ayrıca Avusturya da Prusya’nın desteğini alarak Rusya’nın Eflak-Boğdan’dan çekilmesi için bir ultimatom göndermiş ve Galiçya ile Macaristan’da seferberlik emri vermişti. Bütün Avrupa’nın karşılarına dikildiğini gören Ruslar, Silistre’de ısrardan vazgeçtiler ve çekilmeye başladılar. Tuna’nın kuzey kıyısına döndüler. Kuşatma, ön çatışmalar hariç 15 Mayıs ile 25 Haziran arasında 41 gün sürmüştü. Ruslar çekilirken Osmanlı ordusu takibe başladı. 7 Temmuzda yapılan Yergöğü muharebesine büyük kayıp vermelerine rağmen Rusların çekilme düzeni bozulmadı. Ağustosta Osmanlı Ordusu Bükreş ve İbriş’i, Avusturyalılar da Yaş kentini aldı. İki ordunun birden bölgede varlığı gerilim yaratırken, İngiliz ve Fransızlar da Baltık denizini denetime aldılar.

    1954 Eylül ayında müttefikler Rusya’yı barışa zorlamak üzere Kırım’a çıktılar. Sivastopol kuşatıldı ve Ruslarla yapılan bir dizi muharebeden sonra bu büyük kale alındı. Ne var ki bu arada Kars kalesi öncelikle açlık nedeniyle 4.5 aylık bir kuşatmadan sonra teslim olmuştu. Bundan sonra muharebeler tüm cephelerde sona erdi. 30 Mart 1856 tarihinde yapılan Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kars’ı, Rusya’da Kırım’ı geri aldı. Karadeniz tarafsız hale gelip ticaret serbest olacak ama bütün ülkelerin savaş gemilerine kapatılacaktı. Bu, Türkiye için çok avantajlı bir husustu. Osmanlılar için en önemli kazanç ise bir Avrupa ülkesi olarak kabul edilip toprak bütünlüğünün imzacı devletler tarafından garanti edilmesiydi. Tüm bu maddeler ileride yok sayılacaktı ama Osmanlı Devletine zaman kazandırdığı kaydedilmelidir.

    Vatan yahut Silistre: İlk Türk piyesi

    Namık Kemal’in yazdığı ve savaştan 19 yıl sonra ilk kez sahnelenen meşhur tiyatro oyunu, uzun yıllar kahramanlığın sembolü oldu.

    Kırım Savaşı’na gönüllü asker olarak katılan İslam Bey ile onun peşinden Silistre’ye giden Zekiye adlı genç kızın aşkını anlatan Namık Kemal’in ünlü eseri Vatan Yahut Silistre, Türk Edebiyatı’nın Batılı anlamda yazılıp oynanan ilk tiyatro oyunuydu. Gerçek adı Vatan olan eser, yayımlandıktan sonra sansür ve yasaklar nedeniyle Silistre diye sahnelendi ve daha sonra da Vatan Yahut Silistre olarak yaygınlaştı. Namık Kemal’in 1872’de Gelibolu Mutasarıflığına gitmeden evvel yazdığı oyun, azledilip İstanbul’a dönüşünde ve sağlığında sahnelenen tek oyundur. İlk temsili 1 Nisan 1873 tarihinde Gedikpaşa Tiyatrosu’nda Güllü Agop Kumpanyası tarafından sahnelenmesinde izleyeciler oyunun etkisinde kalmış ve heyecanlarını gizleyemeyip “Yaşa Kemal” tezahüratlarıyla gösteriler yapmıştı. Hadiseler padişaha karşı bir komplo olarak yorumlandı ve Namık Kemal Magosa’ya sürüldü. Yazar burada tam 38 ay geçirdi ve bu yazarın sürgün hayatının başlangıcı oldu.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Oyunun gerçek kahramanı mı?

    Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sindeki karakterlerden Abdullah Çavuş’un, gerçekten de Silistre’de savaşmış bir kahraman olduğu; yazarın da buradan hareketle eserini kaleme aldığı döneminde iddia edilmişti. Silistre’den 56 sene sonra 1910’da yayımlanan Servet-i Fünûn dergisinde, o sırada 95 yaşını aşmış olan Abdullah Çavuş’un Askerî Müze’ye konulmak üzere çekilen fotoğrafı yer almış; hükümet tarafından Aydın Vilayeti’ndeki köyünde aranıp bulunduğu ve kendisine 300 kuruş maaş bağlandığı belirtilmişti.
    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Osmanlı askerleri Silistre Kalesi’nden Rus ordusunu püskürtüyor.

    Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa: Hırvat doğdu, Osmanlı oldu

    Kırım Savaşı’nın başkomutanı parlak bir stratejist, öncü bir subay ve diplomat bir idareciydi.

    Osmanlılar birçok farklı ulusun bir arada yaşadığı büyük bir imparatorluk kurmuşlardı. Birçok Avrupalı asker ve denizci, her dönemde Osmanlı ordusunda ve donanmasında hizmet etmiş ve bunların birçoğu da Osmanlı uyruğuna geçerek bizim bir parçamız olmuş; ülkeye aramızda doğanların bir çoğundan daha büyük sadakat göstermiştir. Hırvatistan’da Matthias Lattas olarak doğan ve Avusturya ordusunda görev alan Ömer Paşa da bunlardan biridir.

    1820’lerde Osmanlı ülkesine kaçmış ve Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra kurulmasına başlanan yeni orduda eğitmen ve subay olarak görev almıştı. II. Mahmut tarafından Abdülmecit’in eğitimi için görevlendirildi ve onun tahta çıkmasından sonra günümüzde tuğgeneral karşılığı olan mirlivalığa terfi ettirildi. 1842 ile 1947 arasında Lübnan, Suriye ve Doğu Anadolu’daki isyanları bastırmasından sonra müşir yapıldı. 1848’de Rumeli’de bulunan 3. Ordu’nun komutanı olarak Vidin’e geldi, Bosna ve Karadağ’dan Eflak’a kadar olan geniş bölgelerdeki huzursuzluklarla uğraştı. Bunlar askerlik kadar yöneticilik ve diplomatik beceri isteyen görevlerdi. Kararlı ama adil ve tutarlı olması isyanların sona ermesinde etkili oldu ve yönetici olarak önemli reformlar yaptı. 1848 ihtillalleri sonrasında Osmanlılara sığınan Macar ve Polonyalıları himaye etti. Avusturyalılar Ömer Paşa’yı şikayet ederek, onun bu kişileri zorla Müslümanlaştırıp iade etmeyi reddettiğini söylediler. Halbuki bunların bir kısmı gönüllü olarak Osmanlı tabiyetine geçerek çok ihtiyaç duyulan subay kadrolarını temin etmişlerdi.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Ömer Paşa, Kırım Şavaşı devam ederken Sivastopol’daki İngiliz Genel Karargahı’nın önünde, 1855.

    1850-52 yıllarında Karadağ isyanını bastırınca Avusturya ve Rusya’nın şikayeti üzerine azledildi ama bu kriz iki ülke arasındaki uzlaşmanın da sonunu getirdi ve 1853’te başlayan savaşta Rusya yalnız kaldı. Ömer Paşa, Rumeli orduları başkomutanlığına getirildi ve aynı yılın sonlarında Rusların Tuna’yı geçmek üzere yaptıkları üç büyük hücumu geri püskürttü. 1854’te Kırım’a çıkan Türk kuvvetine komuta etti ve Gözleve (Eupatoria) limanını başarıyla savundu. Savaş sona ererken Ömer Paşa İstanbul’a döndü ve Bağdat valiliğine atandı. 1871’de vefat etti.

    19. yüzyılda gelen Batılı subaylar, modern eğitim ve disiplin anlayışını Osmanlı ordusuna
    ve donanmasına yerleştirmekte büyük güçlük çekmişlerdi. Ömer Paşa’nın birçoklarından daha başarılı olmuştur. Bunda askerlik ve yöneticilik becerilerinin yanı sıra Osmanlı kültürünü anlamasının da büyük rolü vardır.

    Tolstoy: Türkler katliam yaptı

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Kırım Savaşı’nda genç Tolstoy.

    Kırım Savaşı’nda subay olarak görev yapan ve 26 yaşında Silistre kuşatmasına katılan
    büyük Rus yazar Lev Tolstoy, Silistre Kuşatması’ndan Hatıralar adlı kitabında Osmanlı askerlerini ağır şekilde suçlamış, Rusların üstünlüğünün sona ermesinden dolayı büyük hayal kırıklığı yaşamıştı:

    “… Çelişkiye düşme korkusu yaşamadan şunu söyleyebilirim ki, hepimiz – askerler, subaylar ve generaller – için çok talihsiz bir haberdi. Silistre’den gelen casusların sürekli ve çok sık olarak belirttikleri gibi, eğer kale düşseydi, şüphe yok ki şehir de iki veya üç gün içinde teslim olacaktı… Türklerin canavarlığından kurtarmak için neredeyse 7 bin Bulgar aileyi yanımızda götürdük. Şüphelerime rağmen varlığına inanmak mecburiyetinde olduğum bir canavarlıktı. İşgal ettiğimiz Bulgar köylerinden çekildikten hemen sonra Türkler geldi ve haremlerine katacakları genç kadınlar dışında herkesi katlettiler.”