Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • İşgal ve esaretin acılı başkentleri

    İşgal ve esaretin acılı başkentleri

    Tarihte kaldırımları düşman çizmesi altında çiğnenmeyen büyük başkent bulmak zordur. Paris, Brüksel, Viyana, Berlin, Roma, Varşova, Madrid, Lizbon, İstanbul, Pekin, Tokyo… Bu başkentlerin hepsi geçmişlerinin bir döneminde işgal acısını tattılar, buralardaki insanlar özgürlüklerine yeniden kavuşmak uğruna ağır bedeller ödediler.

    Norman istilasından beri işgal edilmeyen Londra, büyük başkentler içerisinde işgal acısı yaşamayan tek kenttir. Zaten Normanlar da işgal ettikleri topraklarda kalıp İngiltere halkının bir parçası olmuşlardı. Bunun dışında işgale uğramamış bazı küçük ve yeni başkentler vardır. Napoléon işgalinden sonra fiili başkent olan Bern gibi, İngiliz işgali sona erince başkent olan Dublin gibi… Ancak Dublin zaten işgal yönetiminin merkeziydi. Yani aslında onlar da işgal acısını çok iyi bilir. Tüm bunlar, dünyanın mevcut siyasi yapısının son derece yeni ve kırılgan olduğunu hatırlatır: İstikrar, hiçbir zaman garanti değildir.

    Kül olan zafer: Napoléon, Moskova’ya girdiğinde kent valisinin emriyle yakılan yitik şehir ile karşılaştı.

    Yüz yıl sonra dünyanın süper güçlerine başkentlik yapacak olan Moskova ve Washington’un ikisi de 1812 savaşlarında (birincisi savaşın başında, diğeri sonlarına doğru) işgal edildiler. Bunlar ayrı, ancak birbirleriyle bağlantılı savaşlardı; şöyle ki her ikisi de İngiltere’nin Napoléon’a karşı kıta Avrupa’sına koyduğu ambargo nedeniyle çıkmıştı. Rus çarı Alexander İngilizlerin denizden koyduğu ambargoya karşı Napoléon’un kıtadaki İngiliz ticaretini yasaklamasından rahatsızdı. Nihayet gerilim tırmandı ve 1812 yılında Napoléon “Grande Armée”(Büyük Ordu) denilen yarım milyondan fazla askerle Rusya’ya yürüdü. 22 Haziran’da Niemen Nehri’ni geçerek uçsuz bucaksız bu ülkeye girdi.

    129 yıl sonra Hitler de aynı gün aynı kadere yürüyecekti. Ne var ki 1941 kışında Moskova’ya ancak tramvay hattının banliyödeki son istasyonuna kadar yaklaşabilecek, Alman askerleri uzaktan parıldayan kubbelerini gördükleri Kremlin’e ulaşamayacaklardı.

    Rusların antlaşmaya yanaşmamasıyla geri çekilen Fransız ordusu, 10 askerinden 9’unu soğuk ve tifüs nedeniyle kaybetti (en üstte)

    Moskova 1812: İşgalden hezimete

    Ruslar 1812’de “yanmış toprak” politikası uygulayarak çekildiler. Yol boyunca tek bir çuval buğday, tek bir canlı hayvan bırakmadılar. Sadece Borodino’da büyük bir muharebe yaptılar. İki taraf da muazzam kayıp verdi ama, ertesi gün Rus ordusu bütünlüğü bozulmadan çekildi. Eylül ayında Napoléon Moskova’ya girdi ama onu karşılayan yoktu. Terkedilmiş kentte boşaltılan hapishanelerden çıkan mahkumlar ve kenti yakmaya hazırlanan ajanların dışında tek tük yoksullar kalmıştı.

    Moskova o dönemde ağırlıkla ahşap binalardan oluşuyordu. Kentin valisi Fyodor Rostopçin’in emriyle hazırlanmış kundaklar tutuşturuldu. Evlerin üçte ikisi, kiliselerin üçte birinden fazlası yandı. Napoléon bile alevlerden zor kurtuldu. Napoléon için tek çare çekilmekti, çünkü Ruslar antlaşmaya yanaşmayacaklarını kendi başkentlerini ateşe vererek en net şekilde anlatmışlardı. Napoléon, gene de basireti bağlanarak birkaç hafta bekledi. Çekilme emri verdiği zaman soğuklar başlamıştı. Grande Armée’yi, her on askerden dokuzunun yok olacağı korkunç bir ölüm yürüyüşü bekliyordu. Bu ricat imparatorluğun sonu oldu. Napoléon ertesi yıl bir ordu daha topladı ama, artık dünya onu tasfiye etmeye karar vermişti. Önce Leipzig, sonra Waterloo ile bitti. Moskova’ya gelince, yangın, kentin yeniden inşa edilmesine olanak sağladı.

    Tolstoy’un kaleminden 1812 Moskova işgali

    Dünya klasikleri arasında olan Harp ve Sulh romanında, 1812 Savaşı’nın tarihî çerçevesi içerisinde Moskova’nın işgaline yüzlerce sayfa ayrılmıştır. İlgili bölümde Napoléon’un Moskova’ya girmeden önce kentin temsilcilerini bekleyip durması, maiyetin kentin terkedildiğini ona anlatamama sıkıntısı ifade edilir. Majesteleri nihayet beklemekten bunalır ve kente girme emri verir. “O sırada Moskova boştu. Gerçi içinde daha insan vardı, halkın ellide biri hâlâ oradaydı; ama kent boştu. Tıpkı arı beyini elden kaçırmış, ölmeye mahkum bir arı kovanı gibi boştu… Bakımsız kalmış, kirlenmiş kovanın içinde amaçsız, cansız, yarı ölü ya da tamamen ölmüş arılar, uzatılan eli sokmaya bile mecali kalmamış arılar vardı…

    Fransızların yağmaladıkları kentten çıkıp gitmeleri de şöyle anlatılır: “Hepsinin amacı artık Moskova’ya girişte olduğu gibi fethetmek değildi. Sadece ele geçeni yitirmemekti. Bir maymun, boynu dar bir testinin dibine elini daldırıp da bir avuç fındık aldığı vakit, avucuna aldığını elden kaçırmamak için nasıl yumruğunu bir türlü açmazsa, belliydi ki Fransızlar da Moskova’dan çıkarken aynı şekilde soyduklarını birlikte götürmeden yapamıyorlardı, bu yüzden mahvolmaya mahkumdular”

    (Tercüme: Leyla Soykut).

    Washington 1812: Başkent düşüşü

    Gelelim Atlantik’in öte yakasına… Orada da Amerikalılar İngiliz ambargosundan son derece rahatsızdı. Dahası, İngilizler Amerikan gemilerine el koyuyor, tuttukları kişileri de zorla donanmada hizmete sokuyorlardı. İngilizler henüz kırkını çıkarmamış genç cumhuriyetin ilk savaş gemilerine saldırınca, çatışmanın resmen savaşa dökülmesi kaçınılmaz oldu. Amerikalılar da aslında bunu bir fırsat olarak gördüler. Şöyle ki, Kanada’nın denizden uzak, yani İngiliz donanmasının yardıma gelemeyeceği iç bölgelerini işgal ederek, ülkelerini büyütme hırsına kapıldılar. 1812 Savaşı böyle başladı.

    Beyaz Saray yanıyor: 1814’deki Bladensburg muharebesini kazanan İngiliz general Robert Ross başkenti işgal etmiş ve diğer kamu binalarıyla birlikte Beyaz Saray’ı da ateşe vermişti.

    Ne var ki İngilizler bu kez daha hazırlıklı idi. Ayrıca, ABD’nin bağımsızlığından sonra Kanada’ya sürülmüş olan İngiltere’ye sadık ahali, bir kez daha evlerini ve topraklarını ABD’lilere kaptırmamak için canla başla savaşacaklardı. Savaş karada, denizde, göllerde ve nehirlerde sürdü. Napoléon Elbe Adası’na sürülünce İngilizler yeni birlikler de getirdiler. 1814’te Amerikalılar bir dizi yenilgiye rağmen New York’u kurtardılar ama Washington’un düşmesini engelleyemediler. İngiliz birlikleri genç başkente girince Kongre’yi, Beyaz Saray’ı ve kamu binalarının çoğunu ateşe verdiler. 1814 Aralık ayında yapılan Ghent Antlaşması ile ABD ile Kanada arasındaki günümüzdeki sınır belirlenmiş oldu.

    Bu savaşın diğer önemli bir sonucu da, İngilizlerle birlikte savaşan Kızılderililerin çok kayıp vermesi, böylece Amerika’nın orta-batısında kurulması düşünülen bir Kızılderili ülkesinin olanak dışı kalmasıydı. Amerikalılar savaştan sonra Washington’u hızla yeniden inşa ettiler.

    Madrid 1808: Yaşasın ölüm!

    Dünyada en çok başkent işgal eden kişilerden birinin Napoléon olduğu bilinir. Moskova’yı işgalinin aslında büyük bir yenilgi olduğu ve sonunu getirdiği haklı bir görüştür. Ama, Moskova’dan önce Lizbon ve Madrid’i işgali, onu çok daha fazla yıpratmıştı.

    Fransız ordusu 1807’de İspanyolların desteği ile Lizbon’a girdi. 1808’de ise Napoléon İspanya’yı da imparatorluğuna katmak için harekete geçti. 24 Mart’ta bir Fransız ordusu Madride girdi, ancak kısa süre içerisinde kentte çok kanlı ayaklanmalar başgösterdi. Müthiş bir vahşet yaşandı ki, bu Goya’nın tablolarında çok canlı bir şekilde resmedilmiştir.

    İspanyollar zorbalara karşı: Goya, kurşuna dizilen İspanyolları gösteren ünlü tablosu “Madrid’de Mayıs’ın 3’ü” (El 3 de mayo en Madrid) için “Avrupa’nın zorbalarına karşı giriştiğimiz şerefli ayaklanmanın olağanüstü ve kahramanca hareketlerini fırça darbeleri ile ebedileştirmek” yorumunu yapacaktı.

    Napoléon, kardeşi Joseph Bonaparte’ı İspanya’ya kral yaptı, ancak bu direnişi daha da artırdı. Yıl sonunda imparatorun kendisi büyük bir orduyla Madrid’e girdi ama artık Fransa, İspanya batağına saplanmıştı.

    Bundan sonra altı yıl boyunca, Wellington Dükü komutasında İberik yarımadasına çıkan İngiliz ordusunun etkili desteği ile İspanyol direnişi Fransa’nın kaynaklarını tüketti. Gerilla sözcüğü de bu tarihte askerî literatüre girdi. Yüz binlerce Fransız askeri, İspanyol kentlerinde garnizon görevinde kaldı, konvoyları yollarda pusuya düşürüldü. Napoléon kıtada sıkıştıkça İspanya’dan asker çekti, kalan askerler uzun bir çekilme sonrasında Pirenelerden Fransa içlerine kadar takip edildiler. Bu sırada Moskova’dan dönmüş olan Napoléon son barutunu kullanıyordu.

    Paris 1871 / 1940: Alman çizmesi

    I.Napoléon, sefil St. Helena adasında sürgünde öldükten 27 yıl sonra, maceracı yeğeni Louis Napoléon 1848’de önce ikinci Fransız Cumhuriyeti’nin seçilmiş cumhurbaşkanı, dört yıl sonra da ikinci imparatorluk döneminin ilk ve tek imparatoru oldu. Muazzam bir baskı ve sansür uygulayarak muhalifleri sindirdi. Victor Hugo, o gidinceye kadar sürgünde kaldı ve özel afla dönmesi için yapılan teklifi kabul etmedi. O çok sevdiği Paris’ten uzakta sürgündeyken, yeğen Napoléon, Baron Hausmann’a Paris’i yeniden inşa ettiriyor, geniş bulvarlar açtırıyordu. Böylece 1789, 1830 ve 1848 İhtilallerinde olduğu gibi barikat kurmak artık daha zorolacaktı.

    Napoléon 1870’de Almanya’ya meydan okuyunca, Moltke’nin yeni ordusu imparatorun birliklerini göz açıp kapayıncaya kadar dağıtıp Paris’e ulaşacaktı. Kuşatılan kent 28 Ocak 1871 tarihinde teslim oldu. 17 Şubat günü muzaffer Alman birlikleri kentte bir zafer geçidi yaptılar (Bunu 69 yıl sonra, 2.Dünya Savaşı sırasında tekrarlayacaklardı).


    Hitler, Eyfel Kulesinde: Hitler ve kurmayları Fransa’nın teslim olduğu gün Eyfel Kulesini ziyaret etmiş, Hitler asansörü çalışmayan kuleye merdivenden çıkmıştı.

    Ancak söz konusu günlerin çok önemli bir olayı, sonbaharda Versailles’ı işgal etmiş olan Prusyalıların, burada Alman imparatorluğunun birleşmesini ve I.Willhelm’in imparatorluğunu ilan etmeleridir. Almanların bu ilan için işgal altındaki Versailles Sarayı’nı seçmeleri, I. Napoléon tarafından maruz kaldıkları aşağılanmanın intikamıydı. Olayın devamına gelince… Almanların koyduğu aşağılayıcı şartlar ve muazzam savaş tazminatı, ayaklanmaya ve 18 Mart 1871 günü Paris Komünü’ne yol açtı. Komüncüler, 21 Mayıs günü başlayan “Kanlı Hafta” boyunca Baron Hausmann’ın açtığı bulvarlardan ilerleyen ve işgalci Almanlarla işbirliği yapan Fransız ordusu tarafından katledildi. Gene bazı barikatlar vardı ama, 28 Mayıs’ta her şey bitmişti.

    I. Wilhelm’den sonra tahta çıkan ikincisinin, 1914’te Paris’i tekrar almasına ramak kalmıştı ki, Fransızların yüz binlerce kayıp verdikleri muharebelerle bu önlendi. Paris’e yaklaşan Alman ordularının cephesi anlık olarak açık kalınca, buraya hücum eden Fransız birliklerinin Paris taksileriyle taşınması, bu tarihteki en ilginç hadiselerden biridir. 1. Dünya Savaşı’nı İngilizlerin, Amerikalıların ve Rusların sonsuz fedakarlıkları sayesinde muzaffer bitiren Fransızlar, 1918 sonunda Paris yakınlarında bir demiryolu vagonunda Almanlara aşağılayıcı bir ateşkes imzalattılar. 22 yıl sonra Adolf Hitler, artık savaş iradesi zayıflamış olan Fransızları bir kez daha yenip Paris’i tekrar işgal etti ve aynı vagonda kendi aşağılayıcı ateşkesini imzalattı.

    Fransızlar 50 ay boyunca işgal altında yaşadılar. Amerikan 4. Tümeni ve Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılan 2. Zırhlı Tümen’i kente yaklaşıp Almanlar çekilince, 19 Ağustos günü Hür Fransız Kuvvetleri ayaklandı! Ama bu, Rezistans efsanesinin sahnelerinden biriydi ve Almanların Paris komutanı von Choltitz, Hitler’in bizzat verdiği “Paris’i yakın” emrini uygulamamıştı. 29 Ağustos’ta Amerikan 28 Tümen’i kentte zafer yürüyüşü yaptı. Bu günlerin en çarpıcı sahnelerinden biride, De Gaulle kurtuluş konuşması yaparken çatılardan ateş eden Alman keskin nişancılarla çatışılmasıdır.

    70 yılda üç büyük savaş ve Paris’in iki, Berlin’in bir işgali sonrasında gündeme gelen Fransız-Alman barışı, bugün Avrupa Birliği’nin temelini oluşturdu.

    Roma 1943: İşgalciler değişti

    “İtalyanlar hiçbir savaşı girdikleri tarafta bitirmemiştir” denir. 1 Dünya Savaşı’na İttifak güçleri tarafında katılacakken, bir anda ayak değiştirip İtilaf cephesine katılmıştı. 2. Dünya Savaşı’na da Hitler’in müttefiki olarak girdiler; ama 1943’te yenilgi belli olunca ve Ağustos ayında Sicilya’yı yitirince, Mussolini’yi düşürüp Müttefiklerle görüşmelere giriştiler. Plana göre Amerikan 82. Paraşütçü Tümeni Roma’ya inerken Salerno’ya da çıkarma yapılacak ve İtalya’nın durumu son ana kadar gizli tutulacaktı. Ne var ki Almanlar durumu sezmiş, 2. Paraşütçü ve 3. Panzergranadier tümenlerini kenti her an işgal edebilecek şekilde konuşlandırmışlardı.

    İtalya’nın bu saf değiştirme durumu, ancak Amerikalılar karaya çıkıp Roma’ya doğru ilerlemeye başlayınca açıklanacaktı. Ne var ki çıkarmadan bir gün önce BBC radyolarından bu durum ilan edilince, Almanlar hemen Roma’yı işgal ettiler. Bu arada Amerikan çıkarması da kıyıya saplanıp kalmıştı. Romalılar, Müttefikler güneyden ilerleyip kenti alıncaya kadar dokuz ay boyunca çok ağır koşullarda yaşadılar.

    İtalya’da ilerleyen Amerikan ordularının komutanı Mark Clark şöhrete aç, yanında gazeteci ordusuyla gezen bir subaydı. Roma fatihi olmak için yanıp tutuşuyordu. Nihayet 4 Haziran günü Roma’ya girdi ve ertesi gün 5 Haziran’da, Capitoline Tepesi’nde basın toplantısı yaptı. Ama söyledikleri daha yayınlanmadan Normandiya Çıkarması başlamış, sahnesi çalınmıştı. Clark, Amerikan tarihindeki en sevilen general olmak istiyordu; bir an önce Roma’yı almak için binlerce askerin boş yere ölmesine neden olduğu için en nefret edilen oldu.

    Roma halkına gelince… “İşgalcinin değişmesi”ni gene de bayram yaparak karşıladılar. Alman Mareşal Kesselring işgalde sert davranmış, ama son anda “açık şehir” ilan ederek Roma’yı kurtarmıştı. Birkaç ay sonra von Choltitz de aynı şeyi Paris için yapacaktı. Ne var ki Doğu Avrupa başkentleri o kadar şanslı olmayacak, Varşova ve Budapeşte tarihin en büyük yıkımlarına sahne olacaktı.

    Açık Şehir: 1943’te Roma’daki Nazi işgali, iki yıl sonra Rossellini’nin yönetmenliğini yaptığı “Città Aperta” (Açık Şehir) isimli filmine konu olmuştu. Filmde Roma’da yaşayan bir grup insanın, işgal sırasındaki yaşantısı ve mücadelesi anlatılıyordu.

    Varşova 1939: İki kasap arasında

    Polonya yakın tarihte Almanya, Avusturya ve Rusya tarafından üç kez paylaşılmıştı. Özellikle Almanya ve Rusya, Polonyalı çiftçileri toprak-sız işçi haline getirip nüfusu dağıtmak için muazzam çaba gösterirken 1 Dünya Savaşı patlak verdi ve iki ülke arasında bağımsız Polonya devleti kuruldu. Bu ne Hitler’in ne de Stalin’in kabul edebileceği bir şeydi.

    Polonya’nın işgali sırasında Varşova’da iki büyük ayaklanma tarihe geçti ki, ikisi de insanlık tarihinin en acı olayları arasındadır. Bunlardan ilki Yahudilerin 1943’teki Getto direnişidir. Almanlar burada topladıkları 300 bin Yahudiyi ölüm kamplarına göndermeye başladıktan sonra 19 Nisan 1943 günü kalanlar birkaç tüfek, yüzden az tabanca ve biraz el bombasıyla direnişe başladı. Direniş 13 Mayıs günü sona erdiğinde, 13 bin kişi öldürülmüştü. Direniş sırasında Yahudiler Polonyalılardan yardım görmediler.

    Ertesi yıl Rusların büyük taarruzu başladı ve Alman cephesi Vistül ve Karpatlara kadar geriledi. Varşovalılar Rusların hemen yanı başlarındaki nehre kadar geldiklerini görünce ayaklanıp kenti kendileri kurtarmak istediler. Ne var ki Ruslar Vistül’ü geçmeyip Almanların 200 bin Polonyalıyı direnişçiyi daha öldürmesini izlediler. Ruslar 17 Ocak günü Varşova’ya girdiler. Herhalde en az sevinçle karşılanan kurtuluşlardan biri oldu, çünkü % 85’i yanıp yıkılmış olan kentten bir işgalci gitmiş bir diğeri gelmişti.

    Savaşın suçları:

    Naziler, savaşın sonlarına doğru aralarında öğretmenler, doktorlar, profesörlerin bulunduğu Varşovalı direnişçileri katlederken, şehri kuşatmış Kızıl Ordu, Stalin’in emriyle müdahale etmedi!

    Budapeşte 1944: Almanlar, sonra Ruslar

    2 Dünya Savaşı’nın en uzun çatışmalarından birisi olan Budapeşte Muharebesi de 1944 sonunda başlamıştı. Savaşa Almanlarla müttefik olarak başlayan Macaristan, üç yıl süren Rusya seferinde büyük kayıplar verdikten sonra İtalya gibi savaştan çekilmeye çalıştı. Ancak Almanlar 1944 Mart’ında emrivaki ile Macaristan’a girdiler. Ekim ayında Amiral Horty ülkesinin savaştan çekildiğini açıklarken Almanlar tarafından tutuklandı ve yerine işbirlikçi faşist Ferenç Szalasi getirildi; böylece o zamana kadar fazla zarar görmemiş olan Macar Yahudilerinin imhasına girişildi.

    Ruslar Budapeşte’ye girdikten sonra Alman asıllı Macarları işçi olarak Rusya’ya taşıdılar ve bunu Macarlar izledi. Zorla götürülen insanların sayısı, üçte ikisi Alman asıllı olmak üzere yarım milyondur.

    Budapeşte de, kurtarıcıdan daha çok çeken bir kent oldu. Zaten kurtarılırken, kentin neredeyse tamamı harabeye dönmüş, Tuna üzerindeki tarihî köprüler bile Almanlar tarafından havaya uçurulmuştu. Bu kentte kadınlara yapılan saldırlar da dikkati çekici oranda yüksekti.

    Utanç duvarı: 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı, hem işgalin hem Soğuk Savaş’ın en kuvvetli sembolüydü. 1989’da yıkıldı ve Almanya yeniden tek devlet oldu.

    Viyana 1945-55: Galibin işgali

    Avrupa’da savaş sonrası düzen tartılırken, Almanya ve Berlin gibi, Avusturya ve Viyana’nın kaderine de ortak işgal düşmüştü. 1945’den 1955’e kadar on yıllık süre içerisinde ülke ve kent dört galip ülkenin yüksek komiserleri tarafından yönlendirildi, yönetildi. Bu dönem Soğuk Savaş’ın dorukta olduğu yıllardı. Ruslar, iki sistem arasında “demir-perde” adı verilen bir tecrit uygulanmışlardı. Ortak işgal bölgesi olan Viyana bir yandan yıkıntılarını kaldırıp yeniden inşa ediliyor, diğer yandan da casusların cirit attıkları bir ortak alan işlevi görüyordu.1955’te Ruslar tarafsız kalması koşuluyla Avusturya’dan çekilmeye karar verince, bu diğer müttefikler için bir şok oldu. Özellikle Berlin ve Almanya’nın ortak işgali sürerken, Konrad Adenauer’in bu oldubittiye çok kızdığı bilinir.

    Berlin 1945: Ruslara acı ikram

    Berlin’in Napoléon tarafından işgali Alman milliyetçiliğinin dönüm noktasıydı. Sayısız küçük devletçiğe ve prensliğe bölünmüş olan Alman ulusunun Prusya Krallığı’nın öncülüğünde inşası, bilinçli bir şekilde tam da bu işgal sonrasın-da başlamıştı. İmparatorluğun işgal altındaki Versailles’da ilanı, bu tepkinin devamıdır. 1945’te Amerikalılar Berlin’i alabilecek durumdaydı. Ancak Berlin Muharebelerinin 100 kayba neden olacağını hesaplayıp, bu işi delice hevesli olan Stalin’e bıraktılar. Oda 20 milyondan fazla kayıp veren insanlarına hiç acımadan Berlin’i alma şerefi için 100 bin insan daha harcadı.

    Almanya işgal bölgelerine ayrılınca Berlin bir ada olarak Rus işgal bölgesinin hayli içinde kaldı. 1948’de Berlin’de huzursuzluklar artınca Ruslar dörtlü işgal konseyinden çekildiler. Batılı ortaklar da buna karşı yeni bir para birimini devreye soktular. Ruslar, karşılığında Berlin’e giden tüm demir ve kara yollarını kestiler. Bu büyük kenti açlıkla teslim alabileceklerini düşündüler. Ne var ki hesapları tutmadı. Amerikalılar bütün dünyadan çektikleri nakliye uçaklarıyla hava köprüsü kurdular. 1948’in Haziran ayından 1949’un yazına kadar müttefikler 277.264 uçak indirip, 2.343.313 ton ihtiyaç maddesini Berlin’e ulaştırdılar. Olayın tüm dünyada prestijlerini yıktığını gören Ruslar pes edip yolları açtılar. Bu, Soğuk Savaş’ta Batı’nın en önemli zaferlerinden birisini teşkil etti.

    Akabinde Batı Almanya NATO’ya alındı ve Ruslara karşı Avrupa’daki en büyük kara gücü oluşturuldu. 1953 yazında Stalin ölünce, Rus işgal bölgesindeki genel grev ve ayaklanma tanklarla bastırıldı. İnsanların sürekli olarak Batı’ya kaçmaları üzerine, 1961’de Berlin Duvarı yapıldı. Bunu izleyen yıllarda duvarı kaçak aşmak isteyen çok sayıda Doğu Alman vatandaşı öldürüldü. Nihayet 1989’da duvar yıkıldı ve iki Almanya birleşti.

    Tokyo ve Mac Arthur

    Douglas Mac Arthur, Amerikan generalleri içerisinde burnu en büyük olanıydı ve kendisini daima özel ve dokunulmaz bir konumda görmüştü. Eski Genelkurmay Başkanı, Filipinler komutanı, Manila’yı geri alan ve zafere büyük katkısı olan askerî lider vasıfları bulunduğu için çok da haksız sayılmazdı. Tokyo Körfezi’nde Missourri zırhlısında yapılan teslim töreninin de kıdemli komutanıydı. İşgal komutanı olarak Tokyo’ya tayini de kaçınılmaz gibiydi. Japonya’yı adeta imparator kendisiymiş gibi yönetti ama, bu süreçte imparator Hirohito ile iyi diyalog kurdu.

    Mac Arthur, Japonya’yı kendi kafasındaki şekilde “demokratik bir ülke” haline getirmeyi amaçlıyordu ve bu alanda ciddi adımlar atılmıştır. Bunların en önemlileri kadınlara yüksek eğitim ve topluma katılma kapılarını açması, sendikacılık ve siyaset anlayışını değiştirmesi ve Japonya’da toprak reformu yaparak ülkenin daha hızlı gelişmesinin önünü açmasıdır. 1950’de Kore Savaşı Amerikalıları hazırlıksız yakalayınca, hızla toparlanan güçlerle çok parlak bir karşı hamle yapıp durumu tersine çevirdi. Ne var ki Çinlilerin savaşa girmesi konusunda yanılınca ve atom bombası kullanılmasını savununca çizmeyi aştı. ABD’de o kadar çok desteği vardı ki kendisini dokunulmaz sanıyordu, ama görevden alındı. Bu haber bomba etkisi yarattı ve sonunda Tokyo’dan ayrıldı. Kore savaşı Amerikan-Japon ilişkilerinde de yumuşama getirdi ve işgalin kalkma süreci başladı.

    Savaşın bittiği an: Japonya’nın Dışişleri Bakanı Mamoru Shigemetsu, Mac Arthur ve temsilci heyetin önünde Japonya’nın teslimiyet belgesini imzalıyor. 23 dakika süren tören, 2. Dünya Savaşının fiilen ve hukuken bittiği andı. Başkent Tokyo da, artık Amerikan idaresine giriyordu.

    İstanbul 1918-23: 465 yıllık başkentin sonu

    İstanbul beş yıl işgal altında kaldı. İşgalden kurtulduğu zaman artık başkent değildi. Mondros Mütarekesi’nden kısa bir süre sonra 13 Kasım 1918 tarihinde başlayan işgal, 6Ekim 1923 tarihinde sona erdi. İşgal yönetimlerine yaltaklanan Türkler, Millî Mücadele’ye karşı tavır alanlar, taşkınlık yapan Rumlar ve bunlara karşı direniş örgütleyen kahramanlar, Sultanahmet mitingleri, kelle koltukta depolardaki silahları Anadolu’ya kaçıranlar iç içe yaşamıştır. Bunlara ek olarak İngiliz işkencehaneleri, Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilen yurtseverler, ihtilalden kaçan Ruslar, İtalyan ve Fransız birlikleri, Dolmabahçe önüne demir atan Yunan zırhlısı Kılkis, Ankara ve tüm diğer merkezlerin ajanları, işbirlikçi ve yurtsever basın bu dönemin karmakarışık manzarasını artırır. 16 Mart tarihinde işgal kuvvetleri kışlaları basıp uyuyan askerleri öldürmüşler, akabinde komutanları tutuklayıp Meclisi kapatmış, bir kısım asker ve politikacıyı Malta’ya sürmüştür. Ne var ki bu süreçte Ankara yönetimi İstanbul’un ülkeyle bağlantısını giderek koparmış ,işgal altındaki yönetimi etkili şekilde tecrit etmiştir.

    13 Kasım 1918: Galata Kulesi önündeki İngiliz işgal kuvvetlerini gösteren tarihi fotoğraf Temmuz 2015 sayımızda Zaman Kayması’na konu olmuştu.

    Pekin, Atina, Bağdat Kabil ve diğerleri

    İki dünya savaşında da, Avrupa’da tarafsız ülkeler dışında bütün başkentler işgal edildi. Kimisi teslimiyet, kimisi de direniş efsaneleriyle hatırlanıyor. Atina, Belgrad, Brüksel, Kopenhag, Oslo ve diğerleri… Elbette, kurtuluştan sonra direnişler abartılmış, şerefi kurtarmanın bir yolu olarak görülmüştür. 20 yüzyılın başında sadece Avrupalı güçlerin değil, ABD ve Japonya’nın da fiili ortak sömürgesi olan Çin’in başkenti Pekin’in, Boxer isyanı sırasında uluslararası bir güç tarafından 1900 yılında işgali “Pekin’de 55 Gün” isimli filmde anlatılmıştır. Daha sonra Çin büyük bir karmaşa ve savaş dönemine girdi. Başkent 1928’de Nanking’e taşındı. 1937’de Japonlar Pekin’i işgal ettiğinde başkent değildi ama, Japonlar orada kukla bir hükümet kurarak sözde başkent yaptılar. 1949’da Pekin tekrar başkent oldu.

    Asya’da birçok kez işgal edilmiş ve her seferinde hayatı işgalcilere dar ederek çekilmelerine yol açmış bir başkent ise Kabil’dir. İngilizler 1838’de Kabil’e girdiler ama çekilmek zorunda kaldıktan sonra yolda tamamen imha edildiler. Sadece bir kişi hayatta kalabildi. İngilizler sonra tekrar geldiler ama işgal uzun sürmedi.

    Yakın tarihteki Rus işgali de onları çekilmek zorunda bırakan bir direnişle sona erdi. Daha sonraki Amerikan işgali de müttefiklerine rağmen büyük sorunlar yaşadı. Bunu izleyen Bağdat’ın işgali de bu kentin bölünmesine ve son derece kanlı olaylara sahne oldu. Tabii, bu arada 2 Dünya Savaşı sırasında Tahran’ın işgalini de hatırlatmak gerekir. İkmal yolunu açık tutmak için Ruslar kuzeyden, İngilizler güneyden aniden ülkeye daldılar. Ordu savaşmakta o kadar isteksizdi ki, Rıza Şah genelkurmay başkanının kafasına bastonu indirip, elleriyle rütbelerini söktü. İngiliz yanlısı Başbakan Ali Mansur’u değiştirdi ama, kaderi değiştiremedi. İşgal üç yıl sürdü ve savaş bittikten sonra Ruslar antlaşmaya rağmen bir yıl daha ülkeden çekilmediler. Aynı dönemde komşumuz Atina’nın da işgal sırasında Almanlardan çok çektiği ve binlerce Atinalının açlıktan öldüğü hatırlanır. Türkiye Atinalılara sadece birkaç gemi yiyecek gönderebilmiştir.

  • Yeni savaşların eski silahı

    Yaygın kullanımı 14. yüzyılda başlayan ateşli silahlar, 19. yüzyılın ortalarına kadar zahmetli araçlar olarak kaldılar. Kaval namlunun yerini yivli namluya bırakması, misket merminin konik forma bürünmesi, atış ve yükleme sistemlerinin gelişmesi tüfekleri hem daha pratik hem de etkili silahlar haline getirdi. Seri atış mekanizmasının icadıyla tüfek gerçek bir ölüm makinasına dönüştü. Silah teknolojisi bugün robot savaşçılar üzerinde çalışacak kadar gelişmiş olsa da, mertliği bir kez bozan tüfek hâlâ savaş alanlarının en acımasız katili olmaya devam ediyor.

    I. Dünya Savaşı’nda bir Alman makinalı tüfek birliği, Tirlancourt’ta (Fransa) Rus ordusundan ele geçirdiği altı PM 1910 model Pulyemot Maxima’yla, 1916.

    Son yüz küsur yıl içeri­sinde 200 milyondan fazla insan hemcinsle­ri tarafından öldürüldü. Tarih öncesinde ilk kurbanının ha­yatına muhtemelen taş veya sopayla son veren homo sa­piens, nihayet işi bu raddeye getirdi. Aklını, zekasını, ölüm araçlarını geliştirmek için kul­landı. Eski çağlara ait bulun­tular neredeyse her beş veya altı insandan birinin hem­cinslerinin kurba­nı olduğunu göste­riyor. Bu toplumdan topluma değişse de, çoğu kafatasların­da olan şiddet izleri buna işa­ret ediyor. Günümüzde ise her elli kişiden biri hemcinsleri tarafından doğrudan şiddetle öldürülüyor. 20. yüzyılda ya­şamış olan 10 milyar insanın yüzde 2’si bu şekilde öldü.

    200 milyon küsur ölümün bir kısmı toplu imha yöntem­leriyle gerçekleştirildi. Top­lama kampları, gaz odaları, sözde çalışma kampları, kül­tür devrimleri, hava bombar­dımanı, zehirli gaz ve biyolo­jik silahlar da homo sapiens’in öldürme konusunda ne kadar yaratıcı olduğunu gösterir. Günümüzde insanların kör bıçaktan lazerli füzeye kadar çok geniş bir araç yelpazesi var. Ama, hiçbir cephaneliğin vazgeçemeyeceği tek silah, çe­şitli otomatik tüfeklerdir.

    Ateşli silahlar yaygın kul­lanıma girdikleri 14. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar çok zahmetli araçlardı. Fitilli tüfeği ateşlemek için namlu­yu temizlemek, hazneye barut koymak, fitili yerleştirmek, kurşunu koyup çaputla sıkış­tırmak, fitili yakmak, nişan almak, sarsmadan beklemek, bu arada yağmurda, çamurda barutu hep kuru tutmak gere­kirdi. Çakmaklı tüfek işi biraz daha pratik hale getirdi ama gene de elli metreden bir ada­mı vurmanın garantisi yoktu. Bu nedenle bölükler sıkışık düzende toplu halde ateş eder, birinci saf ateş edip çekilir­ken ikinci saf tüfeği doldurur, üçüncü saf ise ateş etmek için aralarından öne geçerdi. Su­baylar ve çavuşlar bağırıp du­rur, yakın mesafeden karşılıklı ateş yiyen safları terk edenleri vururlardı. Askerin düşman­dan çok kendi çavuşundan ve hepsinin de başçavuştan kork­ması esastı. Takım subayı, elinde tabanca ve kılıçla, saf­ların eriyinceye kadar yerinde kalmasına nezaret eder, şans eseri ayakta kalanlar ya da ar­kada bekleyen takviyeler sün­gü hücumuna geçerdi. O dö­nemin büyük yuvarlak kurşun mermileri değdiği uzvu par­çalar, ölüm oranı çok yüksek olur, hayati yara almayanların bir kısmı da kan zehirlenme­sinden giderdi. Cerrahın elini yıkaması, ameliyat gereçleri­nin sterilizasyonu ancak 19.yüzyılın sonlarında yerleşme­ye başlayan bir adetti. Serum ve antibiyotikler ise ancak 20. yüzyılın ortalarında çıkacaktı. Yani, eskiden çoğu yaralanma ölümle sonuçlanırdı.

    Amerikan İç Savaşı’nda Kuzey saflarında savaşan Afrika kökenli askerler, ağızdan dolma Springfield piyade tüfekleriyle.

    19. yüzyılın ortalarından itibaren kaval namlunun ye­rini yivli namlu alırken, konik hale dönüşen mermi de ko­vanı ve ateşleyici kapsülüyle birlikte tek parça haline geldi. Bunu seri ateşli mekanizma­ların izlemesi kaçınılmazdı. Amerikan İç Savaşı bu alan­daki gelişmeleri hızlandır­dı. Boer Savaşı’nda ise Alman Mauser tüfekleriyle donanmış gerillalar İngilizlere kan kus­turmuştu. İngilizler de nişan­cılık eğitimine hız verdiler ve Birinci Dünya Savaşı’na 400 metreden etkili ateş açabi­len Lee-Enfield piyade tüfeği ile girdiler. Piyadeler artık si­perden o kadar kolay çıkamı­yorlar, düşmana ulaşmak için yeni taktikler bulmak zorun­da kalıyorlardı. Ancak, bu zo­runluluk subaylar tarafından anlaşılıncaya kadar milyon­larca asker iki siper arasında­ki alanda telef olacaktı. Piyade tüfeği daima savaş alanlarının temel silahı olmuştur. Ama tüfeklerin birçok varyasyonu olacaktı. Önce makinalı tüfek­ler ve keskin nişancı tüfekleri, sonra da hafif makinalılar ve hücum tüfekleri.

    Fitilli tüfek

    14-19. yüzyıllar arasında kullanılan fitilli tüfekler hiç de pratik silahlar olmamalarına rağmen savaşların seyrini değiştirecekti. 30 Yıl Savaşları’nda atışa hazırlanan bir asker, 17. yüzyıl gravürü.

    Seri katil: Makinalı tüfek

    Makina çağında akla makinalı tüfeğin gelmemesi olanaksız­dı. İlk model sayılan çok nam­lulu Gatling öncelikle sömür­ge savaşlarında yerlilere karşı kullanıldı. Avrupalılar mızrak­lı Zulu savaşçılarını bunlarla biçtiler. Bugünkü modellerin yakın atası olan Maxim ve Vi­ckers ise 20. yüzyılın başında, açıkta ilerleyen safları biçmek üzere bütün ordularda yerini almıştı. O dönemde muhare­benin son noktası, hala, süngü hücumuyla düşmanı bozmak ve imha etmek şeklinde düşü­nülüyordu. Bu konuda Fran­sız muharebe doktrini en tipik örnektir.

    Fransızların “sonuna kadar hücum” şeklinde bir yaklaşımı vardı. Buna göre 75’lik hafif toplarıyla düşmanı baskı altı­na alacak, ordunun şerefi sa­yılan kırmızı pantolon ve mavi ceketli piyadeleri süngü hücu­mu ile düşman siperlerine gi­recekti. Birinci Dünya Savaşı öncesinde herkes gibi gri-yeşil üniforma giymeleri önerilince bir generalleri “Asla!, kırmızı pantolon… bu Fransa’nın şe­refidir” diye tepki göstermişti. Fransız sahra talimatı düşman etkili ateşe başlayıncaya kadar geçecek 20 saniye içerisin­de askerlerin 50 metre ilerle­yebileceklerini yazıyordu; ne var ki 1914’te savaş başlayın­ca Almanlar 8 saniye içerisin­de makinalı tüfeklerini kurup kırmızı pantolonlu sıraları biçtiler. 12.500 adet Maxim makinalı tüfeğini birliklerine dağıtmışlardı. Sınır savaşları­nın ilk dört gününde Fransız ordusu 140.000 kayıp verdi. İlk iki ayın sonunda bu rakam bir milyona yaklaşacak, ertesi yıl sadece Fransızlar 1,3 mil­yon kayıp daha vereceklerdi. Ancak diğer orduların kayıpla­rı da buna yakın olacaktı.

    Yeni mekanizma

    Fransız subayı Jean Etienne Minie tarafından 1847 yılında geliştirilen Minie mermisi kundak tarafından doldurmayı pratik hale getirdi. Bu sayede yeni doldurma ve ateşleme mekanizmaları geliştirildi, seri ateşli tüfeklerin yolu açıldı.1849’da Fransızlar Minie tüfeğini, 1853’de İngilizler Enfield’i, 1861’de Amerikalılar Springfield’i ürettiler.

    En eski makinalı tüfekler ağır, taşıması ve mevzilenmesi zor olan silahlardı. İlk kulla­nışlı alet 1884 yılında Hiram Maxim tarafından yapılmış olup, bunun Birinci Dünya Sa­vaşı’nda Almanlar tarafından imal edilen MG08 modeli 69 kilo geliyordu. 38.5 kiloluk üç ayağın üzerine oturtulan 26.5 kiloluk silahın soğutma haz­nesine de 4 kilo su dolduru­luyordu. Bu hantal aletin dört kişilik mürettebatı vardı ve 250 atımlık cephane kutuları da on kilo ağırlığındaydı. An­cak o kadar yoğun bir ateş gü­cü sağlıyordu ki, vazgeçilme­si mümkün değildi ve sayıları giderek arttı. 1912 yılında bir Amerikan piyade alayında sa­dece dört ağır makinalı tüfek varken, 1919’da bu sayı 336’ya çıkmıştı. Zaman içerisinde da­ha hafif modelleri yapıldı. Ör­neğin bir Amerikan tasarımı olup İngiltere’de imal edilen Lewis sadece 13 kilo ağırlığın­daydı. Bunlar 1914’ten, Kore Savaşı’nın sonuna kadar kulla­nıldı. İngilizler ayrıca 23 kilo ağırlığında olan su soğutmalı Vickers ağır makinalı tüfeğini de kullandılar ki, bunun mü­rettebatı üç kişiydi. Tabii, bel­ki de bütün makinalı tüfekle­rin en iyisi sayılabilecek olan 12.7 mm’lik Browning’in ilk modeli M2 de bu dönemde or­taya çıkmıştır. Ancak Alman MG42’nin bu silahların kralı olduğunu savunanlar da az de­ğildir.

    Boer savaşçıları Mauser piyade tüfekleriyle Birleşik Krallık ordularına kan kusturdular.
    Ağırlığı 23 kilo I. Dünya Savaşı’ndaki Somme Muharebesi sırasında, Ovillers yakınlarındaki siperde bir Vickers makinalı tüfek yuvası ve yüzlerine gaz maskesi takmış İngiliz mürettebatı, Temmuz 1916.

    İlk makinalı tüfeğin mucidi Richard J. Gatling, bir prototipiyle, 1893.

    Hitler’in testeresi ve efsanevi Browning

    İkinci Dünya Savaşı’nda Hit­ler’in testeresi olarak anılan MG42, daha hafif olan MG34’ün hemen arkasından birliklere dağıtılmıştı. İki ve üç ayaklı versiyonları var­dı. Üç ayaklı versiyonu, ideal durumda yedek namlular ve cephane taşıyıcılar ile birlikte altı kişilik bir tim tarafından kullanılırdı. Dakikada 1.800 atımlık hız ile namlu çok ça­buk ısınır ve çok sık değiştiril­mesi gerekirdi. Sesi düşman saflarında şok yaratırdı. Ancak tek atım yapamaz, tetiğe do­kununca şeridi hemen yer, bi­tirirdi. Bu silah halen bazı or­dularda kullanılmaktadır. Ne var ki, bu satırların yazarına göre makinalı tüfeklerin kralı 12.7’lik Browning’dir. Birin­ci Dünya Savaşı’nın sonunda tasarlanmış olan bu silah, ara­dan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen hala imal edilmekte ve yaygın kullanıl­maktadır. Sadece piyade des­tek silahı olarak değil, uçak­larda, helikopterlerde, her cins zırhlı ve zırhsız kara araçla­rında ve her boy teknede ana silah veya yakın savunma si­lahı olarak yer almaktadır. Ayrıca tek atım yapabilmek­te, teleskop ile keskin nişancı silahı olarak kullanılmaktadır. Keskin nişancı silahı olarak 2.250 metreden tescilli vuru­şu vardır.

    Hitler’in testeresi’ yemek molasında II. Dünya Savaşı’nda bir Alman askeri, dakikada 1800 mermilik seri atış özelliğiyle önüne çıkanı biçtiği için “Hitler’in testeresi” olarak anılan MG42’nin iki ayaklı versiyonunu yanına bırakmış, karnını doyuruyor, 1942.

    Bunların yanı sıra daha hafif makinalı tüfekler de çok yaygın kullanılmıştır. Bun­lar içerisinde Browning’in 0.30’luk (M1919) modeli yak­laşık 5 milyon adet imal edil­miş olup, bizde de 7.62’lik modeli ­askerliği biraz eskimiş olan herkesin hatırındadır. Keza bir dönem İngilizlerin Çek’lerden uyarladığı Bren ve Amerikalıların BAR (Brow­ning Automatic Rifle) da son derece yaygın otomatik silah­lardı. 20 mermilik şarjörü olan BAR 1918’den 1970’lere kadar kullanılmış olup, İkinci Dün­ya Savaşı’nda her mangada bir veya iki tane bulunurdu. Viet­nam Savaşı sırasında Ameri­kalılar M60’ı çok yaygın kulla­nıma soktular ama sonra bunu daha güvenilir olan MG240 ile değiştirdiler. Hafif maki­nalı tüfekler genellikle 7.62 ve­ya buna yakın çapta mermiler kullanmakla birlikte, 5.56’lık daha hafif silahlar da Viet­nam’dan beri yaygınlaşmıştır. Bunların en tanınmış modeli Minimi’dir. Avantajı daha çok mermi taşınabilmesidir ama etkisi düşük olduğu için 7.62 kadar yaygın değildir. Bun­lar yüzlerce model arasından öne çıkan modellerdir. Bizim ordumuzda standart manga otomatik silahı MG3 makinalı tüfeğidir. Ancak başka silahlar da kullanılmaktadır ki bunlar arasında teröristlerin de kul­landığı Bixi ve Doçka silahla­rı vardır.

    Keskin nişancılar

    Düşman savaşçılarını çok uzak mesafeden beklemedik­leri bir anda vurmak çok arzu edilen bir durum olup, karşı tarafın faaliyetini büyük öl­çüde kısıtlamakta ve keskin nişancılar, savaşlarda giderek daha fazla kayba neden olmak­tadır. Elbette, zırhsız araç­lar ve diğer kıymetli hedeflere karşı da kullanılırlar. İlk özel keskin nişancı tüfeği İngiliz Whitworth olup, yapımcısı­nın adıyla anılmıştır. Dürbün­lü nişangah Kırım Savaşı sı­rasında denenmiş ve ABD İç Savaşı’nda başarıyla kullanıl­mıştır. Ancak keskin nişan­cılık mesleği, esas olarak Bi­rinci Dünya Savaşı sırasında yaygınlaşmıştır. Siperlerden kafasını kaldıramayanlar, düş­mana zayiat verdirmek için bu alana önem verdiler. Bilme­yenler için, bu son derece zor bir iştir. Kamuflaj içerisinde santim santim elverişli bir atış pozisyonuna sürünmek, saat­lerce, bazen günlerce kımıl­damadan beklemek, gözlemek ve atış yaptıktan sonra gene saatlerce sürünüp dönmek. Bi­rinci Dünya Savaşı’nda Kana­dalı Kızılderili nişancı Francis Pegahmagabau’nun 378 onaylı vuruşu vardır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-258-1024x859.png
    Beş milyon üretildi 30 kalibrelik Browning M1919 daha çok II. Dünya, Kore ve Vietnam savaşlarında kullanıldı. 7.62’lik versiyonu Nato ordularınca hâlâ kullanılıyor. Amerikan askerleri M1919 Browning’leriyle Aachen’da Nazilere karşı sokak savaşında, Ekim 1944.

    Lakabı keskin nişancı tüfeğine isim oldu

    Şapkasına beyaz bir kuş tüyü taktığı için Vietnamlılarca Beyaz Tüy lakabıyla anılan Amerikan deniz piyadesi Carlos Hathcock ironik “Vietnam Avcılık Kulübü” panosu önünde (soldaki). Vietnam’da 93’ü tescilli 300’den fazla ölümcül vuruş yaparak efsane olan Hathcock, savaştan sonra lakabı bir M25 keskin nişancı tüfeğine isim olarak verilerek onurlandırıldı.

    Keskin nişancıların ideal olarak 400-800 metre ara­sında atış yaptıkları ifade edilir. Daha uzak mesafeler­de de atışlar vardır. Dürbün­lü 12.7’lik ile en uzak mesafeli ölüm vuruşu 2.250 metreden yapılmıştır. Özel keskin nişan­cı tüfekleri ile 1250 metrenin ötesindeki atışlar arasında vu­ruşu teyit edilmiş en uzak me­safeli olanlar, Afganistan’da İngiliz Onbaşı Craig Harrison tarafından 2.475 metreden ya­pılmıştır. Mesafesi daha sonra helikopterden lazerle ölçülüp onaylanan bu atışlarla iki Ta­liban makinalı tüfekçisi vurul­muştur. Bunu Kanadalı keskin nişancı timinden Rob Fur­long’un 2.430 ve Aaron Per­ry’nin 2.310 metrelik atışları izlemektedir. Bu listedeki atış­ların çoğu Afganistan ve Irak savaşlarına aittir. Vietnam, Kongo ve 19. yüzyıl Amerikan savaşlarına ait çok uzun vu­ruşlar da vardır. Ancak, 1250 metreden uzak vuruşlar çok az sayıdadır. Bu mesafeye atış yapan nişancının havadaki nemi, rüzgarı ve hatta dünya­nın dönüşünden kaynaklanan Cariolis etkisini hesaplama­sı gerekir. Bir nişancı, şiddetli rüzgarda 10 metrenin üzerin­de bir sapma hesaplayarak çok uzak vuruş yapmıştır. Gene de nişancıların 1000 metrenin üzerine çalıştıkları çok nadir­dir. Keskin nişancı olarak en yüksek skora sahip kişi olan Finli Simo Hayka’nın İkin­ci Dünya Savaşı’nda 500’denfazla öldürücü vuruşu olmuştur. Bu savaşta Rus kadın nişancı Lyudmila Pavliçenko ise 309 Almanı saf dışı etmiştir. Günümüzde Rusların en tanınmış keskin nişancı silahı Kanas’tır. Türkiye’de aralarında Rus yapımı Dragonov’un bulunduğu birçok başka keskin nişancı tüfeğinin yanı sıra, MKE tasarımı ve üretimi JNG-90’ı kullanılmaktadır.

    Bayan ölüm II. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu saflarında savaşan 2.000 kadın keskin nişancıdan biri olan Lyudmila Pavliçenko, savaş boyunca 36’sı keskin nişancı olmak üzere 309 Alman askerini öldürdü. Hikayesi “Sivastopol Muharebesi” ve “Yokedilemez” filmlerine konu olan tarihin en başarılı kadın keskin nişancısı Pavliçenko, Tokarev SVT-40 yarı otomatik dürbünlü tüfeğiyle.

    Hücum tüfekleri ve hafif makinalılar

    Bunlar piyadenin ateş gücünü artırmak için giderek tek atışlı veya M1 gibi yarı otomatik piyade tüfeklerinin yerini almıştır. Tek, gruplu veya seri atış yapabilen, şarjörlü silahlardır. İlk hücum tüfeklerinin Almanlar tarafından 1944 yılında kullanıma alınan Stg 44 olduğu ifade edilmiştir. Tüm dünyada gerilla silahı olarak bilinen AK-47 Kalaşnikof ve M-16 da bu kategoriye girer. Günümüzde bunlar, keskin nişancı tüfekleri hariç, standart piyade silahı olmuştur. Hafif makinalılar ise yakın mesafeden ateş gücünü artırmak için Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında yaygın şekilde kullanılmıştır. Bunlar arasında en çok bilineni, Amerikalıların gene Birinci Dünya Savaşı sonunda geliştirmiş olduğu Thompson makinalı tabancadır. Genelde 30’luk düz veya 50 ya da 100 mermilik tamburalı şarjör ile kullanılan bu silaha, iki savaş arasındaki dönemde gangsterler tarafından kullanıldığı için “Şikago daktilosu” denilmiştir. 1938’den itibaren yapılan ordu versiyonları milyonlarca üretilmişti. Alman MP40, İngiliz Sten, İsrail yapısı Uzi ve MP5’de yüzlerce model arasında öne çıkanlardır. İngilizler Sten’i ucuz bir model olarak yapmışlar ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı direnişçilere çok sayıda atmışlardı. Ancak bu, yakın mesafeden etkili olan bir silahtı. Savaştan sonra çeşitli ülkelerin polis kuvvetleri tarafından kullanılmıştır.

    Bay Kalashnikov ve şaheseri(!) Mikhail Kalashnikov, üretimine 1949’da başlanan efsanevi saldırı tüfeği AK-47 ile poz veriyor. Meşhur silah, ismini kazandığı tasarım yarışmasının düzenlendiği yıl olan 1947’den alıyor.
    Nerede savaş, orada keleş Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetlerinden üstteğmen Ayella Gissa, bir eğitim tatbikatında AK-47’yle temsili düşmana nişan alıyor, 27 Aralık 2006.

    Diğer silahlar ve havadan gelen ölüm

    Büyük birliklerin ağır silahlarla muharebesinin sonunda iş bir noktada gene tarafların küçük birliklerle yaptıkları bire bir çatışmalara gelir. Büyük savaşlarda askerlerin çoğu, daha düşmanı hiç görmeden, aniden tepelerine inen topçu ateşiyle telef olmuşlardır. Topçu ateşinin doruk noktası Birinci Dünya Savaşı’dır. Daha sonraları buna uçakların yakın hava desteği de katılmış­tır. 20. yüzyılın büyük savaşla­rında top ateşi ve uçak hücu­munu atlatan askerleri havan ve ağır makinalı tüfekler, kes­kin nişancılar, alev makinala­rı, bomba atarlar, el bombaları, mayınlar ve yakın mesafe ro­ketleri beklerdi. Tüm bunların yanı sıra, tüfek ve hafif otoma­tik silahlarla yakın muhare­be yapılırdı. Kayda geçen son süngü muharebesi, 1950’lerin başında Kore’de yapılmıştır. Vietnam’da helikopterler çok yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. ABD ordusu bu uzun savaşta 7.000’e yakın uçak ve helikopter kaybetti. Afganis­tan ve Irak savaşları sırasında ve sonrasında İnsansız Hava Araçları (İHA’lar ya da dron­lar) yaygınlaştı. Bunlar ilk baş­ta sadece keşif ve hedef belirle­mek için kullanılıyordu. Hatta, bazen bunlar hedefi lazer ile işaretliyor ve buraya çok uzak­tan güdümlü füze atılarak he­def vuruluyordu. Daha sonra­ları İHA’lara silah yüklenmeye başlandı. Bunlar 24 saat hedef bölgesi üzerinde kalabilmek­te, gece ve gündüz belirlenen hedefleri ateş altına alabilmek­tedir. Bunun, çok garip bir dizi ahlaki sorun yarattığı aşikardır. ABD’de işe geldiği üste masa­sına oturarak on bin kilometre uzakta bir dronu uydu aracılı­ğıyla yöneten pilotun, ekran­da birer nokta olarak gördü­ğü hedefleri düğmeye basarak öldürdükten sonra eve yemeğe gitmesi, öğleden sonra tekrar öldürmeye devam etmesi en azından gariptir, ama günümüz savaşlarının çirkin bir özelli­ğidir. Çoğu asker, hedefi doğ­ru dürüst tanımlamadan, hiç görmeden, ekran üzerinden ta­nımlaması olanaksız hedefleri imha etmektedir. Nitekim, ba­zen dost kuvvetleri, bazen dü­ğüne giden insanları, çoğu hal­de alakasız sivilleri öldürdük­leri anlaşılmaktadır.

    Kod adı Biksi 1961’de hizmete giren ve başka bir Mikhail Kalashnikov tasarımı olan PK’ların üretimi bugün hem Rusya’da hem de birçok başka ülkede sürüyor. Ayak üzerine monte edilen ağır modeli PKS’in İngilizce okunuşunun (Pi-key-es) yanlış telaffuzuyla silah Ortadoğu’da Biksi adıyla tanınıyor. Musul yakınlarındaki bir rafineride, göğsünde AK- 47’si, elinde Biksi’si nöbet tutan bir Peşmerge, 22 Haziran 2014.

    Dushka’dan Doçka’ya

    Sovyetler’de 1938’de üretilmeye başlanan ve resmi adı DShK (Dushka) olan ağır makinalı Doçka’lar Rusya’da halen üretilmeye devam ediyor, günümüz Ortadoğu savaşlarının gözde silahları arasında yer alıyor. Sovyet-Afganistan savaşında Cemiyet-i İslami mücahitleri bir Doçka’yla techiz edilmiş mevzilerinde Sultan Vadisi’ni gözlüyor,1987..

    Sınırlarımız ve yeni savaş

    Çok uzun zamandır ilan edil­memiş savaşlar yaşıyoruz. Sı­nırlarımızda ve çevre ülke­lerde her an düzinelerce İHA uçuyor, keskin nişancılar he­def arıyor, bombalar patlıyor. Gözlem, tespit, hedefleme, tevcih ve imha yapan teknolo­jiler için aralıksız yatırım ve araştırma yapılıyor. Gecenin karanlığı, sızma yapan zayıf güçlerin dostu olmaktan çıkı­yor. Keza dağlar ve ormanlar da artık uzaktan yapılan sü­rekli gözlem nedeniyle güvenli birer sığınak ve çekilme alanı sayılamaz. Tespit edilen he­defler 200 kilometre uzaktan nokta atışıyla vurulabiliyor.

    TSK’nın standart tüfeği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin standart piyade tüfeği G3’lerle silahlanmış TSK komandoları bir operasyon sırasında.

    Bu yeni savaşta, zayıf olan taraf 24 saat sürekli gözlem altında, her türlü hareketi kı­sıtlanmış olarak yaşıyor, nadi­ren yapılan telsiz haberleşme­si dışında elektronik ortamdan uzak duruyor, telefon veya bil­gisayar kullanmıyor. Sığınaklar bile artık yerin 6 metre derini­ne inip orada patlayan bomba­lar nedeniyle emniyetsiz. Biraz bu nedenlerle, biraz da nüfus kayması nedeniyle kent savaşları giderek öne çı­kıyor, ancak bunun teknoloji­leri ve yöntemleri de geliştirili­yor. Yüz elli yıl içerisinde kaval namlu tüfekten uzay ve İHA teknolojisine geçildi. Birçok te­rörist uzaydaki keşif uydusuyla tespit edilip uzaktan bomba­lanıyor. Bundan sonra sırada robotlar var. Onlarla savaşmak gerçekten çok daha zor olacak. Buna rağmen her çeşit tüfek ve makinalı tüfekler savaş alanla­rının vazgeçilmez silahları ol­maya devam ediyor.

    Milli keskin nişancı Jandarma Genel Komutanlığı ve MKEK’nın ortak çalışmasıyla üretilerek TSK envanterine giren 7.62’lik keskin nişancı tüfeği Bora 12’nin (JNG-90) etkili menzili 1200 metre

    BEYAZ PERDENİN EN KESKİN NİŞANCILARI

    12’den vuran film: Kapıdaki Düşman

    2001 yılında çekilen “The Enemy at the Gates” (Kapı­daki Düşman) isimli filmde oyun­cu Jude Law Rus keskin nişancı Vasili Zaytsev’i canlandırmıştı. Stalingrad Muharebeleri sırasın­da meydana gelen bir olaydan esinlenen filimde, Ed Harris, Zaytsev’i öldürmeye gönderilen Alman keskin nişancı subay Erwin König’i oynuyordu. Bob Hoskins ise Stalingrad’ı savunan Soyyet komiseri Kruşçev rolün­deydi. Gerçekte Berlin Keskin Nişancı okulu komutanı olan König adında bir kişi yoktu ama film iki keskin nişancı arasındaki düello üzerine kurulmuştu. Hi­kayenin bu kısmı hayali idi ama daha önemlisi, filmin o savaşın atmosferini başarıyla yansıt­masıydı. Ancak, birçok keskin nişancının buna çok benzeyen sıkıntı ve tehlike içerisinde görev yaptığı bilinir. Bir bölgede faaliyet gösteren keskin nişan­cılar ortaya çıktığında, karşı tarafın da onları avlamak üzere en iyi nişancılarını getirdiğine dair gerçek olaylar vardır.

    “Kapıdaki Düşman” filminin orijinal afişi.
  • Dinden siyasete şeyhler ve şövalyeler

    Her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Ortaçağ’ın sayısız fetih ve istila hareketi, St. John şövalyelerinden Hasan Sabbah’ın fedailerine, dinî ideolojileriyle etki yaratan örgütler tarafından ateşlendi.

    Tarih incelemelerinden çıkan en temel dersler­den birisi, nerede bir güç varsa, bunun mutlaka siyasi amaçlar için kullanılmış olma­sıdır. Bu, ekonomik güç olabile­ceği gibi, inançlarla ilgili de ola­bilir. Çoğu zaman ekonomi, din ve siyaset tamamen içiçe geçer ki, bunun sayısız örneği içe­risinde en açık şekilde ortada olanlardan biri Vatikan’dır.

    Elbette İslâmi gruplar içe­risinde de aynı şeyi görebiliriz. 18. yüzyıldan beri Suudîlerle iş­birliği yapmış olan Vehhabîle­rin, özellikle 1973 krizi sonra­sında ellerine geçen muazzam miktarda petro dolarları kulla­narak dünya çapında giriştikleri faaliyet, bu cenahtan en çarpıcı örneklerden birisidir. Bunlar, si­yasi kabul görerek meşrulaşmış, hatta bir şekilde devletleşmiş, ancak faaliyetlerini genel kabul gören usullere aykırı biçimler­de sürdüren oluşumlardır. Va­tikan’ın banka skandalları ve Soğuk Savaş’ın son yıllarında Polonya Dayanışma Hareketi’ne fon aktarması gibi siyasi işleri açığa çıkmıştır. Devlet dışında olan veya devletlerle gayriresmî ilişki içerisinde varlık ve faali­yet sürdüren inanç grupları fev­kalade çok sayıdadır.

    Tarih boyunca dinî toplu­luklar örgütlü ve silahlı güce dönüşerek devlet erkine sahip çıkmaya çalışmışlar, bazen bu­nu başarmışlar, kimi zaman da devlet karşıtlarıyla birlikte ol­muşlardır. Buna karşı devletler de dinî kurumları otoriteleri al­tına almak istemişlerdir. Avru­pa’da çağlar boyunca Kilise ile hükümdarlar arasındaki çatış­malar bunun örneğidir.

    Katolik kilisesi sadece laik otoritelerden bağımsız kalma­mış, aynı zamanda uzun süre egemen toprakları olan bağım­sız bir devlet olarak yaşamıştır. Ancak bu tekdüze bir süreç de­ğildir. Konstantin daha 4. yüz­yılda Hıristiyanlığı Roma’nın resmî dini haline getirirken, kuşkusuz ki esas olarak politik endişelerle hareket ediyordu. Avrupa’nın dört köşesine yayıl­makta olan bu dini, imparator­luğu birleştirebilecek bir güç olarak düşündüğü açıktı. Ancak, Roma önce bölünüp, bir süre sonra batıdaki otoritesi çökün­ce, Katolik Kilisesi’nin bağım­sızlığı için koşullar daha elve­rişli hale geldi. Papalık 8. yüz­yılda bağımsız bir devlet oldu; Roma, Lazio, Marche, Umbria, Romagna ve Emilia bölgeleri üzerinde bin yıl politik egemen­lik sürdü. Napoléon zamanın­da birkaç kez Fransa tarafından ilhak edilip yeniden kuruldu. Bu devlet ancak 1861 yılında İtal­ya Krallığı tarafından fethedil­di. 1870 yılında İtalyan birliği kurulurken tarihten silindi. Pa­pa, buna karşı kesin tavır aldı. Mussolini iktidara gelince, La­teran Antlaşması ile papanın günümüzdeki Vatikan üzerin­deki egemenliğini kabul ederek bu hasımlığa son verdi.

    Hıristiyan şövalyeler, Müslüman fedailer… Gerek St. John Şövalyeleri (üstte) gerekse Hasan Sabbah’ın “assassin” adı verilen fedaileri (en üstte), dinî temelli gizli örgütlenmeleriyle tarihte etkili oldular; modern zamanlarda hem Batı hem Doğu kültürlerinde fetiş haline geldiler.

    Batı’daki bu durumun ak­sine, Ortodoks kilisesi her za­man devletin vesayeti altında olmuştu. İstanbul’daki patrik, devletten bağımsız hareket ede­mez ya da çok sınırlı bir şekilde edebilirdi. Daha sonra İstanbul Osmanlıların eline geçince de, şeyhülislamlık kurumu devle­tin merkezî kurumlarının bir parçası olarak hareket etmiştir. Yani Bizans ile Osmanlılar (ve Moskova) arasında bir devamlı­lık mevcuttur. Doğuda din dev­let tarafından çok daha yakın­dan denetlenmiştir ama, buna karşın özellikle İslâm toplum­larında çok sayıda mezhep ve inanç grubu, tarikat ve cema­at oluşmuştur. Başka şekilde ifade edersek, bu dinî gruplar, otoriteye karşı muhalefetin bir aracı ya da kurumsal çerçeve­sini oluşturmuştur. Örneğin Emeviler İran’ı işgal ettikleri zaman, onlardan gayrimüslim­lerden alınan ek haraç vergisi tahsil ediyorlardı. İranlılar bir süre sonra “biz de Müslüman olduk, artık bunu vermeyece­ğiz” dediklerinde, Arap maliye­si bu büyük gelirden olmamak için “ama siz sonradan Müslü­man oldunuz, onun için gene de vereceksiniz” şeklinde ısrar etti. Sonuçta İranlılar isyan edip ye­ni bir mezhep çıkardılar ve “siz de Ali’ye haksızlık etmiştiniz” dediler.

    Şiiler daha sonra İsmailî ta­rikatına dayanarak Fatimi yö­netimleri oluşturdular ama gizli faaliyet denilince akla ilk gelen Hasan Sabbah’ın fedaileridir. O sırada Iran’da politik egemenli­ğe sahip olan Sünnî mezhebine bağlı Selçuklular taht kavgala­rı içerisinde birbirlerini yerken, Hasan Sabbah (1034-1124) İs­mailî koluna bağlı gizli bir örgüt kurarak Büyük Selçuklu devle­tinin her kademesine sızdı. Ala­mut Kalesi’ndeki merkezinden her yere fedailer gönderdi ve vezir Nizam-ül Mülk’ü öldürttü. Batı dillerindeki “assassin” (su­ikastçı) terimi bu mezhebe bağlı “haşhaşin” fedailerinden gelir. Bölgemizdeki bu mezhep çatış­maları bin yılı aşkın bir süredir insanlara sonsuz acı çektirir.

    Haşhaşilerin Nizamülmülk’e suikasti Selçuklu veziri Nizamülmülk, 1092 yılında Haşhaşiler tarafından öldürülmüştü. Kendisine derviş kılığında yaklaşan fedainin, veziri bıçaklamasını tasvir eden çizim 16. yüzyılda bulunmuştu.

    Uzun süre varlıklarını ka­bul ettirmek için büyük sıkıntı çeken Hıristiyanlığın aksine, İslâm inancını yayanlar daha en başından bir devlet kura­rak sadece zihinleri değil, ay­nı zamanda çok geniş toprak­ları fethetmeye girişmiştir. Hz. Muhammed sadece bir peygamber değil, aynı zaman­da bir devlet kurucusudur. O zamana kadar dağınık şekilde yaşamış olan Arap kabilelerini biraraya getirerek devletleş­tirmiştir. Hükümdarlara mek­tuplar göndermiş, yeni dine derin bir inançla bağlananla­rın enerjisini bunu fetihle yay­maya yönlendirmiş, İslâmiyet göz açıp kapayıncaya kadar Horasan’dan İspanya’ya kadar olan çok büyük alanlara yayıl­mıştır. Gerçi kadim tarihte her devlet dinle içiçedir ama, hiç­birisi İslâm dininin ilk yayılışı kadar hızlı bir büyüme göster­memiştir.

    Öte yandan, dinle devlet ilişkisi çok farklı biçimler al­mıştır. Örneğin, St. John şöval­yelerinin Malta devletine dö­nüşen yapısı, Katolik bir tarikat tarafından kurulan bir yöne­timdir. Bunların geçmişi Haç­lıların Filistin’e yerleşmeleriy­le başlar. Aslıda daha da önce Mısır’a yerleşmiş olan bazı İtal­yanlar Haçlı seferlerinin baş­larında, ilk olarak 1113 yılında, şeklen Papalığa bağlı Hospita­lier tarikatı olarak Filistin’de hacılara hizmet eden hasta­neler kurmuşlardı. Kısa süre­de buraların savunulması için silahlı bir güç haline geldiler. Büyük üstatları da bağımsız bir devletin başı gibiydi. 1291’de Haçlılar Filistin’den atılınca önce Kıbrıs, sonra da Rodos’a geldiler. 1307’de, Doğu Akde­niz yolu üzerindeki bu stratejik adada bağımsız bir yönetim ol­dular. Fatih’in seferini püskürt­tüler ama, Kanunî tarafından Rodos’tan çıkarıldılar ve 1530 yılında onlara Malta verildi. Donanmalarıyla Türklere kar­şı her sefere katıldıkları gibi, Osmanlı Devleti’nin kuşatma­sını da püskürtmeyi başardı­lar. Onların bağımsız varlığına son veren Napoléon’dur. Keza Töton Şövalyeleri de önceleri Filistin’de Akka civarını bağım­sız bir Haçlı yönetimi olarak yönettiler. Filistin’den kovulun­ca önce Transilvanya’ya yer­leştiler. En sürekli çabaları ise Baltık kıyılarında Slavlara karşı Germen yayılmacılığının hiz­metinde olmalarıdır.

    Katolik din devleti Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca bağımsız bir din devleti olarak hüküm sürdü. Papa, Francesco Bassano’nun 1592 tarihli tablosunda, Venedik dükasına kutsanmış kılıcı veriyor.

    Genel olarak bakıldığında, din temelli siyasi yapılar Akde­niz ve Batı Asya’da daha güçlü gibidir. İberik yarımadasında da Hıristiyanların bir çok askerî tarikatı vardı. Montera, Aviz, Alcantra vs. Bunlar papalıktan aldıkları yetki ile sivil otorite­den tamamen bağımsız idi.

    Bununla birlikte tarikattan devlete geçmenin bütün dün­yadaki en tipik örneği belki de İran’daki Safevî devletidir. Er­debil şeyhleri tarafından kuru­lan bu devlet, Osmanlılara karşı ardıardına savaşlara girişmiş ve büyük bir Türk kitlesini Şii mezhebine çekerek sonu gelme­yen bir bölünme yaratmıştır.

    Erdebil şeyhlerinin 1301 yılında başladığı kabul edilir. Bunların en önemlisi Akko­yunlularla birlik olup Fatih’e karşı savaşan Şeyh Cüneyt’tir. Bu kişi aynı zamanda Trabzon Rum imparatorunun damadı idi ve Venediklilerle de ilişkisi vardı. Onun oğlu Haydar za­manında güç kazanan mezhep, torunu İsmail zamanında Sa­fevî devletini kurup Yavuz ile savaştı. Timur’un vaktiyle As­ya’ya dönerken Erdebil şeyh­lerine teslim ettiği Anadolulu esirler, zamanla Şii dervişler olarak eğitilip başlarına giydik­leri kızıl börk ile Anadolu’’ya gönderildi. Görevleri Safevîle­rin ilerlemesini kolaylaştıracak ayaklanmalar çıkarmaktı. Kı­zılbaş lafı buradan doğmuştur.

    Musevi siyaseti içerisinde de Tevrat’ı rehber olarak kabul edenler çoktur. Dine dayalı bir­den fazla önemli Yahudi siyasi hareketi vardır. İlk kongresini 1905 yılında Avrupa’da yapan Mizrahi bunlardan birisiydi. Siyonist hareket Musevi dinin­den kaynaklanmakla birlikte, bu hareket zaman içerisinde dine farklı yaklaşımları olan gruplara bölünmüştür. Bunlar İsrail millî kimliğinin sadece Tevrat ile tanımlanabileceği görüşündedir. Onlara göre Ya­hudi halkının dünyaya kültürel katkısı İncil idi, ancak Tevrat’a dayanmayan bir Yahudi varlığı asimile olmaktan kurtulamaz­dı. Ayrıca, devlet erkine kavuş­manın anlamı, geleneklerine göre yaşama olanağından baş­ka bir şey olamazdı. Bu neden­le İsrail’ın kuruluş sürecinde cemaatler için geçerli olan ku­ralların devlet için nasıl geçerli hale getirilebileceği konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır. Görüldüğü gibi her üç İb­rahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüş­türme veya bunları bağdaştır­ma eğilimleri mevcut olmuştur. Hıristiyanlar da Müslüman­lar da din ile siyaset ve askerlik arasında sayısız bağ kurmuş­lardır. Fetihçi gaza ile fetihçi Haçlı seferi arasında bu bağ­lamda fark yoktur.

  • Yeniçerilerden TSK’ya Türk ordusunun modernleşememe tarihi

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından, askerî lise ve Harp Akademileri ani bir kararla kapatıldı. Ulus devlet inşasında modernleşmenin başını çeken Türk ordusunun 18. yüzyıldan bu yana devam eden reform çabaları; siyasi otoritelerin basiretsizliği, tutuculuk ve vizyonsuzlukla akamete uğradı. Efsaneler, gerçekler ve yenilgiler…

    Osmanlı ordusu yük­selme döneminde üç özelliği ile yenilmez olmuştu.

    Bunlardan birincisi ateşli silahların muharebede tak­tik kullanımını çözmesi ve “tabur savaşı” adı verilen uy­gulamayı, tarihî bozkır tak­tikleriyle ve akıncı kuvvetle­riyle birleştirmesiydi. İkinci özelliği disiplinli bir merkezî ordu kurmasıydı. Gerçi Yeni­çeri ortaları daima söylenip sorun yaratmışlardı ama, 16. yüzyılda bu homurdanmaları çoğu zaman kontrol edilebi­liyordu. Üçüncüsü ise mü­kemmel ikmal sistemleriydi. Osmanlı askerleri, istisnai durumlar dışında, sefer sıra­sında Batılılardan kat kat iyi besleniyor ve düzenli maaş alıyorlardı.

    En acı mağlubiyet

    1.Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesinde. Fiilen 22 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı sırasında, Bulgar, Sırp ve Yunan kuvvetleri 8 günde Makedonya ve Trakya’yı ele geçirmişti.

    17. yüzyılın başında bu durum tersine döndü. Yeni­çeri disiplinsizliği her türlü kontrolden çıkarken, Avru­palılar da Maurice of Nas­sau’nun (Moritz von Ora­nien, 1567-1625) şahsında, disiplinli ve iyi ikmal edilip düzenli maaş alan birlikler kuran bir komutan bulmuş­lardı. Diğer Avrupa ordula­rı da hızla bu sistemi taklit ederken, Osmanlılar her fır­satta kazan kaldıran kapıku­lu askerleri ve artık önemi artan kale garnizonlarında işe yaramayan tımarlı sipa­hilerle başbaşa kaldılar.

    Bu dönemde yazan Koçi Bey, çürümenin Kanunî’den sonra başladığını, yetenek­siz kişilerin yüksek görev­lere getirildiğini, paşaların ve ulemanın bozulduğunu, lükse düşüldüğünü, cahil ka­dıların çıkarcılığını, tımar sisteminin işe yaramaz hale gelmesini, kırların sahipsiz kalarak eşkıya zulmü altında inlediğini anlatır. Bunların elbette coğrafya keşiflerin­den, büyük dünya enflasyo­nundan, ticaret yollarından ve imparatorluk sınırları­nın aşırı genişlemesinden kaynaklanan daha temel ne­denleri bulunmaktaydı. Ama bunlar o dönemde henüz net bir şekilde anlaşılmıyor, akıllı ve güçlü sultanların durumu düzelteceği sanılı­yordu. Dünya, Osmanlıların ayak uyduramayacağı kadar hızlı değişiyordu. İşin aslına bakılırsa, Avrupa uygarlığı­nın değişim hızı, kendi içeri­sinde bile birçok unsuru hız­la tasfiye etmeye başlamıştı.

    Osmanlılar 17. yüzyıl­da giderek artan yenilgiler­le karşılaşmaya başladılar. Karada uğranılan yenilgi­ler daha çok örgütlenme bo­zukluğu ve disiplinsizlik­ten, denizdeki yenilgiler ise örgütlenme bozukluğunun yanısıra bilgi ve teknoloji ek­sikliğinden kaynaklanıyordu.

    Kara savaşlarının tekno­lojisinde 19. yüzyılın ortala­rına kadar radikal bir deği­şim görülmedi. Top, aynı ka­val top, tüfek aynı boruydu.

    Donanmanın imhası Kırım Savaşı içerisindeki Sinop Muharebesi’nde, Osmanlı donanması Ruslar tarafından tamamen imha edilmiş, 3000 şehit verilmişti, 30 Kasım 1853.

    1834’te bir Fransız generali: “Osmanlı ordusunda adaletsiz bir askere alma sistemi, bilgili ve yetenekli subay eksikliği ve yanlış taktikler var”

    Sadece tüfekte fitil yeri­ne çakmak getirilmişti. Ama organizasyon çok önemliydi. Osmanlı ordusunda ve gemi­lerinde her çapta ve uzunlukta birçok top yanyana diziliyor, doğru dürüst salvo atışı yapı­lamıyordu. Batılılar ise stan­dartlaşmış bataryalar ile çok etkili ateş açıyordu. Osmanlı­lar bir türlü standart kalibre­lere geçemediler. Hatta, çoğu zaman eldeki güllelerin çapına göre top döküyorlardı. Bu bir zihniyet meselesi olarak kaldı. Şöyle ki, uzun vadeli planlama çok nadiren yapılıyor, eldeki olanaklarla bir şekilde idare edilmeye çalışılıyordu.

    Her halükârda, Osmanlı­larda askerî reformun donan­mada başladığını söylemek ge­rekir. Kadırga yerine kalyona geçilmesi de 17. yüzyılda 25 yıl süren Girit Savaşı’nın büyük bölümlerinde Venediklilerin Çanakkale Boğazı’nı kapatma­sı, hatta bazen Boğaz’a girerek orada bekleyen donanmamızla savaşması nedeniyle hızlan­dırıldı. Bir asır önce denizle­re hakim olan donanmanın Çanakkale’den çıkamaz hale düşmesi büyük zuldü. Yeni ge­miler yapıldı ama mürettebat eksikliği çoktu. Üstelik kadır­gaların yerine yapılan kalyon­larımız da çok iyi değildi. İlk modern okulun da 18. yüzyıl­da denizcilikle ilgili olması tesadüf değildir: Mühendis­hane-i Bahr-i Hümayun. Ne var ki, gerekli personel gene de yetiştirilemedi, çünkü bu­nun altyapısı olan ticari filo­lar son derece zayıftı. Ticari denizcilik zayıf ise, donanma­nın da zayıf kalması her ülke için geçerlidir. Bu koşullarda bir dönem donanmada yelken­ciler Rum, silahbaşı yapanlar Türk idi ama, bu da yürümedi. Zaten Yunan isyanından son­ra donanma bu kaynaktan da yoksun kaldı.

    Kara ordusuna gelince… Yeniçeriler çok uzun süre başkenti haraca kesip, devlet hazinesini (ve bazen ahaliyi) yağmalamışlardır. Tâlim de yapmazlar, eskiden yasak olan ama fiilen kabul ettirdikleri esnaflıkla uğraşırlardı. Kadro­ları şişirilir, esame defterine yazılanın ulufesini alırlardı. Savaş zamanı, defterlerde ola­nın yarısı kadar asker ortaya çıkmazdı. 18. yüzyılda “Eldeki orduyla kıyamete kadar harp edilse, düşmana karşı zafer kazanmak mümkün değildir” denmişti.

    Sürdürülemeyen reformlar Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla (1826) başlayan orduda reform hareketleri amacına ulaşamamış, kıyafet, teçhizat, komuta, disiplin sorunları artarak devam etmiş, Osmanlı ordusu her bakımdan bir yamalı bohça görüntüsü almıştı.

    Aslında Yeniçeriler o hale gelmişlerdi ki, İstanbul’u bir Rus baskınına karşı korumak üzere tâlimli hazır kuvvet ku­rulması gündeme getirildiğin­de açık ve samimi bir şekil­de itirazlarını yapmışlardı: “Eğer top ve tüfenk talimi için başlarımız bağlanacaksa ar­tık esnaflıktan vazgeçmek ve tâlim ile meşgul olmak lazım gelecek, üç ayda bir hizmet­siz ulufe almak da mümkün olmayacak… Tâlim dediğin bir sıkı hizmettir. Bizi sefere gön­derirlerse elimizdeki tüfengi atarız, dal kılıç olup Moskof ordusunu birbirine katarız. Allah-ü bala ocağımıza, ağa efendimize zeval vermesin, ulufe aldıkça keyfimize baka­rız…” Bunlar her türlü reform girişimine karşı çıktılar. III. Mustafa’nın 1773’te kurdu­ğu, 1782’de Mühendishane-i Bahr-ı Hümayün adını alan deniz okulunun yanı sıra, III. Selim 1795’te Mühendisha­ne-i Berr-i Hümayun’u, yani kara okulunu açtı (O dönemde bütün ülkelerde askerî okullar istihkam temelli olduğu için “mühendishane” adı verilmiş­ti).

    Ne var ki bu okullardan is­tenilen sonucun alınması için daha çok uzun bir zaman geç­mesi gerekecekti. İstanbul’da Patrona Halil isyanı, Nizam-ı Cedit’i savunan kadroların Yeniçeriler tarafından katli, Alemdar Mustafa Paşa’nın ha­kim olduğu kısa devir, sonra onun Yeniçerilerle birlikte ha­vaya uçması, Sekban’ı Cedit’in kurulması, ayanların Sened-i İttifak’ı imzalatması, III. Se­lim’in katli, II. Mahmut’un Se­ned-i İttifak’ı yok etmeye ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmaya ahdedip bunu gerçekleştirme­si, birçok dış savaşla birlikte sürekli bir kargaşalıklar süre­ci oldu. O dönemde Napoléon, Mısır’ı işgal etti, İngiliz do­nanması Çanakkale’yi aşıp İstanbul önüne geldi, kıyılara toplar yerleştirildi, Ruslarla savaş edildi, Kavalalı ve Yunan isyanları, Navarin baskını ol­du. Donanmamız bir kez daha yakıldı, Mısır kuvvetleri Kü­tahya’ya kadar ilerledi vs.

    Osmanlılar bu kargaşa içe­risinde istedikleri reformları zaten yapamazlardı. 1834’de Osmanlı ordunu izleyen bir Fransız generali olumsuzluk­ları temelde üç faktöre bağla­maktaydı: “Adaletsiz bir aske­re alma sistemi, bilgili ve yete­nekli subay eksikliği ve yanlış taktikler”. Aynı yıllarda Os­manlılara karşı savaşan Mısır ordusunun komutanı ve Kava­lalı’nın oğlu İbrahim Paşa ise şunları söylemişti: “Mahmut reform işinde başarısız oldu çünkü … işin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gere­kirdi…” İleride Prusya ordu­su genelkurmay başkanı olarak ardı ardına büyük zaferler kazanacak olan Helmut von Moltke de 1835’de Osmanlı ordusunda hizmet etmek için gelmiş, ancak eğitim düzeyinin düşüklüğü ve disiplinsizlik karşısında hayrete düşmüştü. Çok büyük fedakârlıklarla oluşturan ordular, İbrahim Paşa karşısında ilk çatışmada dağılıp yok olmuşlardı.

    Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa: “Mahmut, reform işinde becerisiz oldu çünkü… İşin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gerekirdi”

    İbrahim Paşa haklıydı ama, onların Mısır’da çok daha kapsamlı bir reform çabasıyla oluşturdukları ordu da sadece Osmanlı ordusunu yenebilmişti. Orada birçok kışlalar, tersaneler, silah ve malzeme fabrikaları açmışlardı. Ancak köylerden topladıkları zavallı adamlar ilk fırsatta kaçıyor, kalanların önemli bir kısmı hastalıktan ölüyor, yıllar süren askerlik sonrasında çok azı sakat ve kırgın insanlar olarak, çoktan umut kesilmiş ve unutulmuş oldukları köylerine dönebiliyordu. Ordu bir ulus inşa etmenin aracıydı ama, insanları birkaç yıl içerisinde dönüştüremiyordu. Kavalalı bir gün Mısır gemilerinin birlikte seyir yaptıkları Fransız gemilerinin manevralarını yapmalarını istemiş ve aynı işi tam üç kat sürede yaptıklarını görünce umutsuzluğunu gizlememişti.

    19. yüzyıl ortalarında Osmanlı piyadesi ve süvarisi.

    Osmanlı yöneticileri durumun fazlasıyla farkında idiler. Sonuçta yitirilen her savaş en çok onların gözü önünde cereyan ediyor ve ağırlaşan yükler getiriyordu. Ellerinden geleni yaptılar. Yeni silahlar aldılar, Avrupa’ya öğrenci gönderdiler, okullar açtılar. Nihayet 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edildi. Ancak reformlar çok yavaş ve kararsız bir şekilde yürütüldü. Bunun birinci nedeni, reformları hayata geçirecek kadrolar ve kaynakların çok sınırlı olmasıydı. İkincisi de reformu yürütenlerin bu işi idare-i maslahatçılık ile yapmaları, radikal tedbirlerden korkmalarıydı.
    Bu reformların durumu A. H. Ongunsu tarafından Tanzimat ve Amillerine Umumi Bir Bakış adlı kitabında şu sözlerle çok özlü şekilde ifade edilmiştir: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurula-mayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakarlık ettikleri görülmektedir”.

    Moltke: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekileri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu”

    Esasen bunlar sahibi olmayan reformlardı. Devlet kademelerindeki bir avuç çaresiz yönetici tarafından başlatılıyor ve toplum içerisinde sadece durumun farkında olan çok küçük bir azınlıktan des­tek bulabiliyordu. Bu nedenle Tanzimat topal, Islahat Fer­manı sahipsiz, 1. Meşrutiyet de ömürsüz olmaya mahkum­du. 2. Meşrutiyet ancak Ha­reket Ordusu tarafından kur­tarılmış, Cumhuriyet ise sü­rekli darbelere ve komplolara maruz kalmıştır. Reformların sahipsizliğinde bunların Ba­tı’yı model almasının da payı vardır. Batı’dan alınan model de aslının silik bir taklidi oluyor, dolayısıy­la asılları, hatta daha iyi tak­litleri karşısında sürekli yenil­giye uğruyordu.

    Reformların, tarihçi Enver Ziya Karal’ın deyimiyle “geli­şigüzel, plansız ve kısmî olu­şu” kaçınılmazdı, çünkü savaş ve ticaret dışında temasları yoktu. Daha sonraki yıllarda Batılılar kendi çıkarlarına hiz­met edecek okullar açınca, Ba­tı kültürünü daha iyi tanıyan bir kesim yetişti ama bu impa­ratorluğun ancak son yılları­na rastladığı gibi, burada oku­yanlar arasında orduya kabul edilmeyen azınlıkların oranı yüksek idi. Böylece ortaya had safhada bir kadro sıkıntısı çık­maktaydı.

    Osmanlı sınır devriyesi, 19. yüzyıl.

    II. Mahmut zamanın­da orduda taburdan bü­yük birlikleri yönetecek subay yoktu.1848’de ilk kurmay subaylar orduya katılmaya başladı. Ama Balkan Savaşı öncesin­de subayların durumu­nu ölçmek için yapı­lan çalışmalarda, bunların ezici çoğunluğunun bir birliğin ha­rekatını yöne­tecek emirleri yazma kabili­yetinden dahi yoksun olduğu görüldü. Nitekim Mahmut Şevket Paşa da alaydan bü­yük birlikleri yönete­mediklerinden şikayet ediyordu. Ordudan alay­lı subayların ayıklanma­sı ancak 31 Mart Ayaklanması sonrasında başladı ve esas ola­rak 1913’te, Balkan Savaşı son­rasında tamamlandı. Bunun subay kadrosunda meydana getirdiği sarsıntının 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar sürdü­ğü İsmet Paşa tarafından ifade edilmiştir.

    Ordu kadrolarında 27 Ma­yıs İhtilali sonrasında bir dü­zenlemeye gidildi. Ama elde bunu yapacak para yoktu. Bu­nun için ABD’den 11.5 milyon dolar civarında bir para geldi. Sonrası bir örtülü tasfiyeye dönüştü. Emekli edilecek su­baylara ait listelerin hiç bek­lenmedik şekilde kimler tara­fından yapıldığı çok spekülas­yona neden oldu ama, parayı verenin etkisi kaçınılmazdı. Bu arada ordu artık sayısız cunta oluşturan bir kurum ha­line gelmişti. Ordunun sürek­li iç siyaset içerisinde olması ve ülke yönetimine karışması, sonraki yıllarda savaş gücü­nü son derece olumsuz etkile­miştir.

    1826’da, İstanbul halkının ordunun bazı unsurlarıyla bi­raraya gelip, ilk yağmayı yap­tıkları 1481’den beri şehirleri­ne kan kusturan Yeniçeri Oca­ğı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırması büyük bir olaydır. Devlet ve halk birleşip ken­di ordusunu imha ediyordu! Ne var ki bundan sonra ordu çok uzun süre savaş kabiliye­tine sahip olamadı. Donanma 1827’de Navarin, 1853’de Si­nop’ta baskına uğrayıp, iki kez daha yakıldı. 1828 ve 1878’de Rusya, 1833 ve 1839’da Mısır ordusu karşısında ardı ardı­na perişan oldu. 19. yüzyıl­da sadece 1897’de Dömeke’de Ethem Paşa’nın kazandığı za­fer vardır. Akabinde Balkan bozgunu ve devletin dağılma­sı geldi.

    III. Mustafa’dan beri ya­pılan tüm çabalar, Selim’in Nizam’ı Cedit girişimi, onu izleyen Asakir-i Mensure, Se­raskerlik ve Harbiye Nezare­ti, kurmay okulları ve tüm di­ğer çabalar istenilen sonucu vermemişti. Harp okullarına girecek öğrencileri çekirdek­ten yetiştirmek için 19. yüz­yılın son çeyreğinde açılan askerî ortaokul ve liseler ise en iyi olasılıkla geç kalmış bir girişim sayılabilirdi. Öyle ki, II. Meşrutiyet’e gelindiğinde 27 bin subayın sadece 9 bini mektepli, geri kalanı alaylı idi. Balkan Savaşı’nda ise bu sayı ancak 12.024’e çıkmıştı.

    En az bu kadar önemli bir başka husus da, bir ordunun yönetiminde son derece önem taşıyan astsubay ve yedek su­bay eksikliği idi. Sınıf okulları­nın çoğu da bu dönemde açıl­dı. Astsubay yetiştirilmesi için okullar ancak 1909’da eğitime başladı ve bu yeterli olamazdı elbet. Balkan felaketinde hiç­bir birlik hücum kabiliyetine sahip değildi. Sadece topçular teknik sınıf olarak biraz varlık gösterebildi.

    A. H. Ongunsu: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurulamayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakârlık ettikleri görülmektedir”

    Bozgun sonrasında donan­ma İngilizlere, ordu Almanlara teslim edildi. İngilizler hiçbir zaman doğru düzgün teknik ve taktik bilgiler aktarmadı­lar. Zaten Yunan donanması­nı destekliyorlardı. Almanlar ise bir miktar yarar sağladılar ama, bunun için korkunç bir bedel tahsil ettiler. 1912-13’de dağılan ordu 1914’te hızla toparlanmaya çalışıldı; ancak Sarıkamış ve Kanal felaketleri gene kor­kunç talihin değişmeyeceğini gösterir gibiydi. Nihayet Ça­nakkale’de ordunun belli bir muharebe gücüne kavuştuğu­nu görebiliyoruz. Bu zaferden sonra Rusya’nın zayıflaması ve 1917’de savaştan çekilme­si sayesinde Filistin ve Irak cepheleri tutulabildi. Galiçya ise bizim için büyük bir israf­tan başka bir şey değildi. Bun­lar, tıpkı Sarıkamış ve Kanal operasyonlarında olduğu gi­bi, ordusunu Alman tesirine terk eden Enver’in affedilmez suçlarıdır. Bununla birlikte, 1. Dünya Savaşı boyunca Al­man subayların Osmanlı su­baylarının eğitimine katkıda bulundukları kuşku götürmez. 1914-18 savaşlarını atlatabi­len subaylar, Kurtuluş Sava­şı’nı başarıya götürecek bilgi ve tecrübeyi ateş sınavlarında edinmişlerdi.

    Cumhuriyetin ilk döne­minde ülke çok fakir, ordu hantal, donanma ise aşırı za­yıftı. Genelkurmay donanmayı ancak yardımcı bir güç olarak görüyordu. Osmanlı Devleti son savaşlarının hepsinde do­nanmayı asker taşımak veya uygun olan kıyılarda seyyar topçu bataryası olarak kullan­mıştır. Açık deniz muharebesi asla düşünülmüyordu. Abdü­laziz dünyanın üçüncü büyük donanmasını yapmış, bunun için devleti büyük bir borç yü­kü altına sokmuştu. Ama do­nanma Hüseyin Avni Paşa’nın Abdülaziz’i tahttan indiren darbesine katılınca, Abdülha­mit bu donanmayı Haliç’e ka­patıp çürüttü. Bunun sonucu Ege’nin yitirilmesi oldu. Tek­rar açık denize çıkan bir do­nanma, ancak yarım asır sonra yapılabildi. O da komplolar ve sızmalarla yıpratıldı.

    Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…

    Orduya gelince… Teknik sınıfların giderek öne çıkması orduya avantaj sağladı, çünkü bunlar ister istemez daha sıkı bir eğitim gerektiriyordu. Bu­na rağmen kara ordusu uzun süre aşırı büyük ve hantal bir yapı olarak kaldı. Mekanize bir tugayın büyük bir tümen­den daha iyi olduğunu gören­ler vardı belki ama, asker bol, mekanize tugayı hazırlayacak para, kadro ve zihniyet yoktu. NATO’ya girişimiz bazı şeyle­ri değiştirdi. İlk dönemde bu hantal yapı korundu, ancak ateş gücü ve diğer olanaklar biraz artırıldı ve bazı prose­dürler getirildi. Bazı özel bir­likler kuruldu ki, bunlar ileri­de çok kritik görevlerin başa­rılmasını sağlayacaktır. Bunlar arasında 20 Temmuz 1974 sa­bahı Kıbrıs’a paraşütle atlayan hava indirme tugayı ile deniz piyade tugayı öne çıkar. Savaş gücü yüksek başka birlikler de vardı ama bu Kıbrıs harekâtı tüm başarısına rağmen ordu­nun eksikliklerini günyüzü­ne çıkardı. İletişim güvenliği ve hareketliliğin artırılması öncelikle gerekiyordu. Buna yönelik tedbirler gecikmeyle de olsa REMO (reorganizas­yon/modernizasyon) planı ile alınmaya başlandı. Hantal tü­menlere dayanan kolordular yerine, hareketli motorize ve mekanize tugaylara geçilmesi çok olumluydu.

    Ne var ki Soğuk Savaş so­na yaklaşırken Türkiye hazır olmadığı tehditlere karşı gene hazırlıksız yakalandı. Güney­doğu’da başlatılan gerilla sava­şına karşı geleneksel birlik­lerle ve profesyonel olmayan eratla başarılı olma şansı yok­tu. Bunlara karşı özel birlikle­rin ve olanakların geliştirilme­si yavaş ve gecikmeli oldu. Bu süreçte ordu psikolojik olarak da yıprandı. Nihayet cema­at örgütlenmeleri sızmalar­la, kumpas davalarıyla orduyu büsbütün yıprattı.

     Doğu’da felaket yılları 93 Harbi (1877 Rus-Osmanlı Savaşı) sırasında Ardahan Kalesi’nin düşüşü. Ardahan bu hadiseden sonra, 1917 Rus Devrimi’ne kadar 40 yıl boyunca Rusların hakimiyetinde kalacaktı.

    Ancak tüm bunlara rağ­men, cemaat örgütlenmesi ol­masaydı bile, ordunun bu öl­çüde bürokratlaşmış bir yapı içerisinde kendisinden bek­lenen etkinliği göstermesinin olanaksızlığını görmek lazım gelir. Evet, teçhizat eksikliği çok büyük bir gecikmeyle gi­derilmiştir ama, savaşta esas olan teçhizat değil, komutan­ların savaş lideri olarak yete­nekleridir. Savaş lideri, bilgi, basiret ve cesaret sahibi olma­lıdır. Bürokratlaşmış terfi ve tayin sistemi içerisinde, çok az subay bunlara sahip ola­bileceği bir çalışma içerisine girmektedir. Büyük kısmı, he­le paşalık umudu yoksa, başı­nı belaya sokmadığı taktirde erişmesi kaçınılmaz olan al­baylıktan emekliliğini bekler.

    Çok önemli bir başka nokta da, askerî okullara girenlerin seçildiği tabanın giderek daral­ması ve sonra daha da daral­tılmasıdır. Eğitimli toplumsal kesimlerin çocukları artık bu mesleğe nadiren ilgi duymak­ta, bu kesimden askerî okul­lara giren tek tük adaylar da son dönemde tasfiye edilmek­teydi. Subay çıkarılmak üzere okullarda bırakılan ve haksız şekilde sınav kazandırılanlara gelince… Hem toplumun nis­peten daha eğitimsiz kesimle­rinden geliyor hem de tek yanlı bir eğitimle bakışları daraltılı­yordu. Askerî okulların ve öğ­rencilerin yabancı güçlerin de­netimindeki cemaatlerin eline terkedilmesi ise zaten felake­tin kendisiydi ve TSK’nın için­de bulunduğu zaafın ve liderlik yoksunluğunun en temel gös­tergesi olarak ortaya çıktı.

    Ayrıca Batı ülkelerinde su­bay adayları ve subaylar için zorunlu olan “okuma”nın çok azının yapıldığı bilinmelidir. Bir savaş lideri olarak subay, tarih, toplumsal konular, dil, felsefe, coğrafya, kültürel in­celemeler, bilimler ve yöne­timle ilgili dallarda sürekli bil­gi geliştirmeli, bu arada kendi branşında uzmanlığını artır­malıdır. Askerlik, vergi daire­sinde kayıt tutmak gibi, emek­lilik beklenen bir iş olamaz; ama ne yazık ki öyle bakanlar pek çoktur. Okuma üşengeçliği oraya yansımıştır elbette.

    Sonuç olarak sorun, örgüt­lenme sistemi veya donanım­da değildir; geniş bakışaçısı kazanmaktadır. ABD-Irak sa­vaşında bir komutan, “elimiz­deki tüm silahları değiş tokuş etmiş olsaydık bile sonuç de­ğişmezdi” demişti. Zihinleri geliştirecek bir eğitim siste­mine geçilmemesi ve aday se­çiminin bozulması yıkıcı ol­muştur. Gelişmiş bir zihin ise meslek okulunda verilemez. Harp okulları üniversite değil meslek okuluydu.

    18-20. YÜZYILLAR

    Osmanlı ordusunun yenilgiler silsilesi

    1768-1774 OSMANLI-RUS SAVAŞI: Çeşme felaketinde do­nanma imha edilirken 1770 Kartal Meydan Muharebesi’nde Osmanlı ordusu zayıf bir Rus kuvveti karşı­sında dağıldı.

    1787-92 RUS SAVAŞLARI: Os­manlı yenilgileriyle sonuçlandı.

    1806-1812 RUS SAVAŞLARI: Osmanlı yenilgileriyle sonuçlandı.

    1828-29 OSMANLI-RUS SAVA­ŞI: Balkan ve Kafkas cephelerinde yenilgiler birbirini izledi. Ruslar Edirne ve Kars’a girdiler.

    KAVALALI İSYANI: 1831’de Şam’a kadar ilerleyen Kavalalı kuvvetleri, Çukurova ve Anado­lu’da ileri harekata devam edip Kütahya’ya kadar ilerlediler. 1833’te asilerle Kütahya Antlaş­ması imzalandı.

    1939 NIZIP MUHAREBESI: Osmanlı ordusu Kavalalı İbrahim Paşa karşısında muharebenin ilk dakikalarında dağıldı, kelimenin tan anlamıyla eriyip yok oldu.

    1853-1956 OSMANLI-RUS SA­VAŞI: Osmanlılar ancak İngiltere ve Fransa’nın desteği ile Rus saldırısını durdurabildiler.

    1977-78 OSMANLI-RUS SAVAŞI: İstanbul’a kadar ilereyen Ruslar, Balkanlar’da ve Kafkasya’da büyük kazanımlar elde etti.

    1897 OSMANLI-YUNAN SAVAŞI: Osmanlı ordusu bu savaşta zafer kazandı ama planlandığı gibi Yunan birliklerini imha etmeyi başaramadı, sürekli çekilmeye mecbur bıraktı.

    1911-12 TRABLUSGARP SAVAŞI: İtalyanların kazanımıyla sona erdi.

    1912-13 BALKAN SAVAŞI: Türk tarihinin en büyük felaketi yaşandı.

    1914-18 BIRINCIDÜNYA SA­VAŞI: Çanakkale ve Kut başarı­larına karşın Sarıkamış ve Kanal felaketleri ile Nablus Meydan Muharebesi Osmanlı Devleti’nin sonu oldu.

    1919-1922 İSTİKLAL HARBI: İşgal ve dağılmadan kurtulup Tür­kiye Cumhuriyeti’nin kurulması, 1911-1918 savaşlarında yetişen subay kuşağı sayesinde başarıldı.

    1000 YILIN EN KÖTÜ DÖNEMİ

    Yeniçerilik kaldırıldı, perişanlık daha da arttı

    Nizip Muharebesi (1839) sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Moltke, eski ordunun hiç değilse kalıntılarını görmeyi ummuş, fakat bundan hiçbir iz bu­lamamıştı. O sırada eski olan her şey çökmüş, ama yeni olan hiçbir şey yerine oturmamıştı. Osmanlı tebaası devletle bağını koparmış, devlet de örgütlenme gücünü yitirmişti.

    Moltke şöyle diyor: “Küçük Asya’da her birinin menfaati ayrı olan ve birbirini kıskanan dört komutan vardı. Ayrıca asker kaçaklarını getirenlere verilen mükafat giderek arttırılıyor ve bu işten servetler kazanılmasına rağmen firar asla azalmıyordu. Kıtalar emir dinlemiyor, kışladan çıkan hiçbir birliği dağılmadan bir­kaç kilometre yürütmek mümkün olmuyordu…”

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-468-885x1024.png
    100 yıl sürecek gerileme Nizâm-ı Cedit askerleriyle orduya bir nizam gelmediği gibi, 1913 Balkan Savaşı’na kadar uzanacak ağır yenilgiler dönemi de başlamış oluyordu.

    Moltke, özellikle Doğu’dan alı­nan askerlerin çoğunun düşmana olduğu kadar kendi subaylarına ve askerlerine ateş ettiğini, dağ yollarını keserek eşkıyalık yaptığı­nı anlattıktan sonra II. Mahmut’u Büyük Petro ile karşılaştırır. Her iki memlekette de yenileşmenin yukarıdan geldiğini, ancak Osmanlı sultanının gelişmeyi önleyen geleneklerin esiri olduğunu ifade eder. Mah­mut’un 1826’da yeniçerileri kaldırdıktan sonra, bölgele­re hakim olan derebeylerine boyun eğdirmeye giriştiğini söyler. Şu sözleri de çarpı­cıdır: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu.” O günlerin ordusu işte böyle karma­karışık bir güruh olup, donanma da kaptan paşa tarafından Mısır’a ka­çırılmış, İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmişti.

    Bu yıllarda beş kez İstanbul’da İngiliz elçiliği yapmış olan Stan­ford Canning’in değerlendirmesi ise şöyledir: “Mahmut çok geniş görüşlü değildi ama hükümet ve idare alanında yapılması gereken yeniliklerin asgarisini kavrayıp harekete geçti. Daha müsait koşullarda ülkesini kurtarabilirdi. Yunanistan’ın kaybı ve Edirne Antlaşması’nın yol açtığı yıkım sul­tanın itibarını ve cesaretini kırdı”.

    İşte, Yeniçeri Ocağı’nın kal­dırılmasından sonraki ilk yıllarda durum bu kadar zor ve sıkıntılıydı. Bu ortamda reformu destekleyen unsurlar da bir avuç bürokrattan ibaretti. Zorla, ite kaka yapılan değişimin sonucu da belliydi.

    İTTİHAT VE TERAKKİ’DEN CUMHURİYETE

    Ordu: Ulus yaratmanın olmazsa olmaz bir aracı

    Avrupa’da 1790’larda başlayan Sanayi Devrimi, değişim temposunu başdöndürücü bir hıza çıkarırken, bunun etkileri dalgalar halinde dünyaya yayılıyordu. Değişimin yavaşlığından şikayet edilen ülkelerde bile sarsıntılar gö­zle görülenden, örneğin limanlar­dan içerlere uzanan demiryolların­dan, çok daha derinden işliyordu. Ve dönemin başında, 1800’lerde dünya nüfusunun sadece yüzde 3’ü kentlerde yaşıyordu. Bu rakam 1900 yılında % 14 olup, ancak 1950 yılında % 30’lar seviyesine çıktı.

    19. ve 20. yüzyıl dünyasının yöneticileri için en temel sorun, nüfusun ezici çoğunluğunu teşkil eden köylüleri yurttaş yapmaktı. Ne var ki eski rejimler içerisin­de böyle bir sorunu olmayan köylülerin, şimdi önlerine koyulan yurttaşlık yükümlülüklerini üstlen­mek gibi bir dertleri yoktu. Hatta, çoğu yerde bundan kaçmanın tüm yollarını denediler. Ne var ki devletler, kendilerine birer ulus inşa etmedikleri taktirde, bunu yapanlar tarafından yutulacakları­nın pekala farkında idiler.

    Çok tipik bir örnek Na­poléon’dur. O imparator olduğu zaman, Fransa’da yaşayanların üçte biri Fransızca bile bilmiyor, yerel dilleri konuşuyordu. Dünya­da ilk kez Fransız İhtilali ile gelen genel askerî hizmet yükümlü­lüğü, hepsini “Fransız” yapmak için iyi bir fırsattı ve her yıl gelen kuralar bu tornadan geçmeye başladı. İkinci olarak, ülkenin her yerinde binlerce ilkokul açılmaya başlandı. Bu örnek çok kısa süre içerisinde bunu yapabilen tüm ülkelerde uygulanmaya başlandı. Ayrıca, büyük öğretmen ihtiyacını karşılamak için açılan öğretmen okullarından mezun olanlar, hem ulusu oluşturan temel bilgileri çocuklara veriyor hem de askerde son derece kritik olan “yedek subay” ihtiyacını karşılıyordu. Bal­kan ülkeleri bunu Osmanlılardan daha önce yaptılar ve Osmanlıları korkunç bir yenilgiye uğratarak coğrafyalarından kovdular.

    Türkiye, onların 19. yüzyılda yaptıklarını ancak 20. yüzyılda yap­maya başladı. Bununla birlikte, 19. yüzyılda askerî okullardan yetişen subaylar, ülkenin modernleşme ihti­yacını çok yakından hissederek bu­nun için siyasi faaliyete geçmişlerdi. İttihat ve Terakki’nin esas gücü as­kerlerdi. II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında duruma hakim olamadılar ama, 1913’ten itibaren ordudan başlayarak sivil hayatta da bir dizi reforma giriştiler. 1914’te yılında kapitülasyonları kaldırdılar. Savaş içerisinde medeni kanunda iyileş­tirmelere gittiler, kadınlara evlilik konusunda bazı haklar getirdiler, okulları milli eğitime bağladılar, hukuku tekleştirdiler vs.

    Kısaca, cumhuriyet reformları­nın başlangıcı, İttihatçıların Büyük Savaş içerisinde yaptığı işlerdir. Mustafa Kemal liderliğindeki reformcu askerlerin desteğiyle kurulan Cumhuriyet, bu “inkılap”­ları toplumdan gelen muhafazakar direncin aşamayacağı noktaya kadar ileri götürmüştür. İnkılapçı dönemin genel olarak 1930’a kadar sürdüğü görülür.

  • Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı

    1916’ın 29 Nisan’ında, Bağdat’ın 170 km. güneyindeki Kut kasabasında kuşatılan İngiliz kuvvetleri Osmanlılara teslim oldu. Tümen komutanı General Townshend dahil, 13.309 İngiliz askeri esir alındı. 1. Dünya Savaşı’ndaki bu son taktik zafer sonun başlangıcı olacak, bir yıla kalmadan Kut, sonra Bağdat ve Kudüs düşecek, Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı son bulacaktı.  

    İtilaf kuvvetlerinin 1916 ba­şında Çanakkale’den çe­kilmesiyle büyük bir moral kazanılmış olmakla birlikte, Kafkasya, Irak ve Filistin cep­helerinde muharebeler sürüyor­du. Savaşın ilk günlerinde Fao Yarımadası üzerinden Basra’ya çıkan İngilizler, buradaki za­yıf Türk birliklerini iterek 1915 boyunca yavaş da olsa sürekli ilerlemişler ve 1916 başlarında Dicle’nin dirsek yaptığı Kutülamare’ye gelmişlerdi. Bu bölgede Türk birlikleri ise ancak topar­lanmaya başlamışlardı.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kut için verilen liyakat madalyası 1915’te Irak Cephesi’nde 13. Kolordu Kurmay Başkanlığı, 1916-1917 arasında 35. Tümen Kurmay Başkanlığı görevini yürüten Yüzbaşı Ömer Halis’e (Bıyıktay), Kuttülamare kuşatmasına katılması dolayısıyla verilen “Kutü’l Amare” yazılı liyakat madalyası (üstte)

    1916 Nisan sonundaki Kut zaferinin önemini anlayabilmek için biraz geri gidelim. Balkan Savaşında Osmanlı ordusunun elindeki 43 tümenin 17’si tü­müyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar da kötü örselenmiş ve sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmıştı. 1913’te ço­ğu yedeklerden kurulu 30 tü­men Trakya’da iken, Kafkasya, ve Irak’da ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’de Irak’taki ordu kağıt üzerinde 3 tümene çıkarılmıştı ama İngi­lizler Fao’ya çıktığında, burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamla­yamamıştı. Hemen arkasın­dan gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin hatta Irak’tan bazı birliklerin aci­len Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı. Her halükarda, İngilizleri karşılayan ilk güç, sadece dört top ve 350 askerden ibaretti. Sonra birkaç tabur daha geldi.

    İngilizler 22 Kasım 1914 gü­nü Basra’yı işgal ettikten sonra, savaş çabaları için hayati öne­mi olan Abadan petrol bölgesi­ni sağlama almış sayılırdı ama, karşılarındaki savunma çok za­yıfken fırsattan istifade etmek istediler. Kuzeye ilerlemek için ağırlıkla nehir ulaşımını kul­lanmayı seçmişlerdi, çünkü o günlerde, motorlu taşıtları çöl­de hızlı bir ilerleme yapacak ni­telikte ve sayıda olmadığı gibi, Basra bataklıkları da ayrı bir engel oluşturuyordu.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kuşatma altındaki İngilizler siper kazıyor.

    İngilizler büyük sıkıntı çek­meden karaya çıktıktan sonra yığınaklarını yaptılar. Kuzeye hücum için Hindistan’dan ge­len ve General Townshend’in komutasına giren 6. Poona Tü­meni görevlendirildi. İngiliz ilerlemesi ilk andan itibaren ba­şarılı oldu. Silahlı gemileri hem yollarını açtı, hem de gerektiği zaman çok sayıda sal ve sandala bindirilmiş birlikleri ve malze­meyi çekerek ulaşımı sağladı.

    Hücumun geleceği yer apa­çık belli olduğu halde, Osman­lı ordusu Basra bataklıklarında bunu karşılayamamıştı. Eği­tim, teçhizat ve silah yoksun­luğu çok barizdi. Bu açıdan İn­giliz başarısının temel nedeni teknik olanaklarının üstünlü­ğü ve buradaki Türk birlikleri­nin her anlamda hazırlıksızlığı idi. Nehir gemilerinin hem ye­terli ikmal sağlayacak, hem de İngiliz gemilerinin top ateşine karşı koyacak ateşgücüne yok­tu. Marmaris ve Musul gambot­larının karşısına İngilizler çok kısa sürede Espiegle, Odin, Clio isimli gambotları, Shaitan ve Lewis Pelly isimli silahlı römor­körleri ve Sumana isimli mo­torbotu çıkarmışlardı. Ayrıca Comet isimli bir yandançarklı­ları vardı.

    Bunun ötesinde, havadan da destek alıyorlardı. Hemen ar­kasından çok daha kuvvetli ve zırhlı nehir gambotları getirdi­ler. Yukarıda saydıklarımızdan Shaitan ile aynı sınıftan Miner ve daha sonra hizmete giren Fi­refly adlı gambot batırıldı ama “fly” sınıfından gemilerin sayısı on altıyı bulmuştu.

    Kumsal adalara mevzilenen Türk birlikleri de İngiliz top ateşine karşı korugan yapama­mışlardı, çünkü Mezopotam­ya’nın güneyinde kereste temin etmeye yarayacak ağaç bulun­muyordu. Kumdan ve çamur­dan yapılan desteksiz siperler ise top, hatta makinelitüfek ate­şine karşı bile koruma sağla­madı. Türk mevzileri muhare­be başladıktan çok kısa bir süre içerisinde aşırı kayıp vererek savaş gücünü yitirdiler ve çekil­diler. Bu safhada İngiliz ilerle­mesinin sınırını ikmal sorunla­rının ve hastalıkların teşkil etti­ği söylenebilir.

    Etkili bir direniş örgütleye­meyen Süleyman Askeri Bey, Nisan ayında intihar etmiş ve yerine Kurtuluş Savaşı’nda Sa­kallı Nurettin Paşa olarak tanı­nacak olan Albay Nurettin Bey tayin edilmişti. Irak’ta 6. Or­du kuruluncaya kadar ilk elde Nurettin Bey’in elinde sadece 3.000 mevcudu olan 35. Piya­de Tümeni ile 3.500 mevcudu kalan 38. Piyade Tümeni vardı. Topçu ve süvarisi de bir avuç­tan ibaretti.

    İngilizler iki nehrin birleş­tiği yerdeki Kurna’yı aldılar. 1915’in Haziran ayında Fırat üzerindeki Nasıriye ve Dicle üzerindeki Amara İngilizlerin yakın hedefi haline geldi. Bu iki noktayı aldıkları taktirde hem Türklerin bir karşı taarruzunu uzaktan önleyebilir, hem de ni­hai hedefleri olan Musul’a doğ­ru ilerlemeyi sürdürebilirlerdi. Haziran başında Dicle üzerin­deki Amara, Temmuz sonun­da ise Fırat üzerindeki Nasıriye İngilizlerin eline geçti. Bundan sonraki hedefleri Dicle üzerinde sıralanmıştı: Kutülamare (kısa­ca Kut), Bağdat, Samara, Tikrit ve altın elma Musul (Amerikan ordusunun 90 yıl sonra karadan ama Dicle’ye paralel olarak izle­yeceği yol da bu olacaktı).

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    İngilizlerin teslim sahnesi Kutülamare’de İngiliz generali Townshend’in Halil Paşa’ya teslim olmasını canlandıran Alman illüstrasyonu. Bu çizim, çok sayıda basılan propaganda kartpostallarında kullanılmıştı.

    İngilizler kuzeye ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaş­tılar. Kendi ikmal hatları uzar­ken, hasımlarının yolu kısalı­yordu. Ayrıca, Irak ve havalisin­deki tüm Osmanlı birlikleri 6. Ordu adı verilen Irak ordusuna bağlanmış ve başına Türkiye’yi iyi tanıyan yaşlı Mareşal Col­mar von der Goltz getirilmişti.

    Ordu Bağdat’ta karargahını kuruncaya kadar savunma esas olarak Albay Nurettin Bey ko­mutasında, 13. Kolordu tarafın­dan yürütüldü. Ne var ki Nuret­tin Bey’in Kutülamare önünde kurduğu savunma hattı Towns­hend’in başarılı bir aldatma manevrasıyla yarıldı. Towns­hend daha zayıf olan Türk sağ kanadına bir aldatma taarruzu yaptı ve güçlü sol kanadı arka­dan çevirmek üzere askerlerini uzakta bir noktadan nehrin kar­şısına geçirip çölde yürüttü. Bu sırada Hint ordusundan kaçan bazı Pencaplı askerler bu planı Türklere ifşa ettiler ama, Nu­rettin Bey aldırmadı ya da bel­ki bunu aldatmanın bir parçası sandı. Her halükarda İngilizler Türk hatlarını kuzeyden çevirip bastılar ve iki ateş arasında ka­lan Türkler çok sayıda yaralıla­rıyla birlikte, 700 şehit ve 1.289 esir bırakarak düzenli bir şekil­de çekildiler.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Esaret hatırası Kut kuşatması sonucu İngiliz birliklerini teslim alan 6. Ordu’nun komutanı Halil Paşa (sağda oturan), esir alınan İngiliz tümeninin komutamı General Townshend (ortada oturan ve diğer üst düzey Osmanlı ve İngiliz subayları.

    İngilizler 29 Eylül’de Kut’a girdiler. Townshend takibi sür­dürerek 5 Ekimde Kut’un 100 kilometre kuzeyinde olan Azizi­ye’ye ulaştı. Ancak Nurettin Bey de yenilgiye rağmen birliklerini kurtarmayı başardı ki, bu du­rum kısa sürede işleri değiştire­cekti. Bu arada 13. Kolordu tak­viye edilmekte ve 18. Kolordu da kuruluşunu sürdürmekteydi.

    Townshend, Kut’u alınca burasını Bağdat’a ilerlemek için bir üs olarak kullanmak üzere hazırlanmaya başladı ve cephe komutanı General Nixon’dan takviye istedi. O sırada Londra, Çanakkale’deki umutsuz durum karşısında çekilmeyi planlıyor­du. Bunun yaratacağı olumsuz havayı, hiç değilse Bağdat’ı ala­rak telafi etmek istediler ama, ellerinde hemen gönderebile­cekleri takviye yoktu. İlerleme kararını Nixon’a bıraktılar.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    İkdam Gazetesi’nde çıkan Kut zaferi haberi.

    Bu sırada Osmanlı 6. Ordusu toparlanmış ve Selmanpak’da (Ctesiphon) yeni bir savunma hattı oluşturmuştu. 22 Kasım 1915 günü 6. Poona Tümeni bu­rada dört koldan hücuma geç­ti. O güne kadar her hücumda Türkleri dağıtmayı başarmıştı. Ne var ki bir miktar ilerlemele­rine karşın çok kanlı bir savaş­ta iki taraf da aşırı kayıp verdi. Öyle ki Townshend tek günde 371 İngiliz subayından 130’u, 255 Hintli subaydan 111’ini yi­tirdi. 400 kişilik İngiliz sahra hastanesinde 4.000 yaralı vardı. İkinci günün sonunda İngilizler gene büyük kayıp verirken Türk kayıpları da ölü ve yaralı olarak 6.188 kişiye ulaşmıştı.

    İkinci akşam iki tarafın da aklı karışmış durumdaydı ve çekilmeyi düşündüler. Ne var ki karşı tarafın çekildiğini ilk keşfeden Türk süvarileri oldu. Takibe başlayan taraf zaferi el­de etti. Townshend Aziziye’yi de bırakıp Kut’a çekildi. 7 ile 9 Aralık günleri arasında Kut ku­şatıldı. İçeride 11.600 muha­rip ve 3.550 muharip olmayan personel, 60 günlük gıda stoku ve bol cephane bulunuyordu. Ayrıca Townshend güçlü ne­hir filotillası ile destek alacağı­nı umuyordu ve Hindistan’dan gelen yeni birliklerin kuşatmayı kaldıracağından emindi. Kısa­cası, bu safhada kuşatılmaktan endişe duymadı.

    Türk tarafında ise 6. Ordu 1916’nın başında nihayet ciddi bir muharebe gücüne kavuş­muştu. Savaşın başından beri sürekli kayıp veren 38. Tümen lağvedilmişti. 13. Kolordu 35. ve 52. , 18. Kolordu da 45. ve 51. pi­yade tümenlerinden oluşturul­du. Yeni gelen birliklerle, savaş arzusu olmayan ve ilk fırsatta firar eden Arapların yerine de Türk askerler geçmişti. 18. Ko­lordu Kut’u muhasara ederken, 13. Kolordu da 30 kilometre da­ha güneyde, yardıma gelen İngi­liz kuvvetlerinin önünü kesmek üzere mevzi aldı.

    Ne var ki bu kez bir komu­ta anlaşmazlığı ortaya çıktı. Nurettin Bey, elindeki tüm ola­naklar ile derhal Kut’a saldıra­rak sonuç almak istiyor, Goltz ise takviye gelmeden buna karşı çıkıyordu. Aralık ayında kendi insiyatifi ile yaptığı üç saldırı­da büyük kayıp veren Nurettin Bey görevden alındı ve yerine Halil Bey atandı. Nurettin Bey şayet yeterli topçu gücü olsaydı çok dar bir alanda yoğunlaşmış İngiliz piyade ateşini bastıra­bilirdi. Bu olmayınca, boş yere kayıp verdirmesi elbette doğru değildi.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Türk askeri: Aslan terbiyecisi Kut zaferinden sonra Alman basınında çıkan bir karikatür

    İngilizler Aralık ayını ha­zırlıkla geçirdikten sonra 6-7 Ocak günlerinde nihayet Türk hatlarını yoklamaya başladılar. 8 Ocak günü yaptıkları saldırı püskürtüldü. 16 ve 21 Ocak’da yapılan İngiliz saldırıları da so­nuç vermedi. Süvari ile kuşat­ma manevraları da Türk süva­risi tarafından engellendi. Halil Bey, yiyeceği tükenen İngilizleri açlıkla teslim almayı düşünü­yor ve bu nedenle Arap ahalinin kasabadan ayrılmasını engelli­yordu. Ayrıca topla sürekli taciz atışı yaptırıyor ve Kut üzerinde uçak bulunduruyordu.

    Her an diken üzerinde kal­mak, açlık çekmeye başlayan İngilizleri büsbütün yıprattı. Telsizle durumu izleyen İngiliz­ler kurtarma çabalarını yoğun­laştırmakla birlikte ilerleyemi­yorlardı, çünkü hücum istika­metlerinin belli olması tedbir alınmasını mümkün kılmak­taydı. Türk yığınağı artık cephe ihtiyatı bulunduracak kadar bü­yümüştü. 8 Mart ve 6 Nisan’da püskürtülen İngilizler, 17-18 Ni­san günlerinde üç tümenle bü­yük bir saldırı daha yaptılar ve büyük kayıp vererek çekildiler. 19 Nisan’da Türk karşı saldırısı da kayıplarını artırdı. Bir süre­dir tifüsten hasta olan Goltz Pa­şa ise aynı gün öldü.

    Bütün yardım taarruzla­rı püskürtülen Townshend’in birlikleri açlıktan ölme noktası­na gelmişti. 27 Nisan’da teslim için görüşmek istedi. Gözü bağ­lı subaylar gidip gelirken Halil Bey’e de 1 milyon sterlin (rüş­vet) karşılığında çekilmesine izin verilmesini istedi. Halil Bey ise koşulsuz teslimde ısrarlıydı. Nihayet 29 Nisan günü teslim gerçekleşti. İngilizler bu sürede silah ve cephanelerinin büyük kısmını imha etmişlerdi.

    Kut’ta 13.309 askerin tes­lim olması İngiltere için çok büyük bir utanç vesilesi oldu. 3.248 destek personelinin ya­nı sıra 272 İngiliz ve 204 Hintli subay ile 2.592 İngiliz ve 6.988 Hintli er esir edildi. 1136 hasta ve yaralı İngiliz, aynı sayıdaki Türk esir ile değiştirildi. 1783 yılındaki Yorktown yenilgisin­den beri imparatorluk birlikleri ilk kez böyle bir durum yaşıyor­du (Bundan sonraki büyük tes­lim ise 1942 yılında Singapur’da meydana gelecekti).

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Esir İngilizler Anadolu yolunda Kut’ta İtilaf Kuvvetlerine bağlı 13 bin 309 asker esir düşmüştü. Bunların en az bin 500’ü Anadolu’daki esir kamplarına doğru uzun yürüyüşün ilk haftalarında hayatını kaybetmişti.

    Townshend ve refakatinde­ki grup, motorbotla Bağdat’a, sonra Pozantı’ya getirilerek özel trenle İstanbul’a ulaştırıl­dı. Diğer askerler ise uzun bir yürüyüşle iç bölgelere götürül­dü. Bursa, Kastamonu ve Yozgat gibi kentlerde savaşın sonunu beklediler.

    Ne var ki açlıktan son dere­ce bitkin düşmüş askerlerin bir kısmı o günün koşullarında bu yürüyüşe dayanamayıp yolda öldüler. Bütün kafilelere yeter­li gıda ve sağlık olanakları sağ­lanmadığı da ifade edilmiştir. Sonuçta esirlerin ne kadarının öldüğüne dair farklı rakamlar bulunmakta olup, bunlar 4 ila 5 bin arasında değişmektedir. Ne kadarının yolda öldüğü de tam bilinmemekle birlikte, en az 1.500’ünün ve muhtemelen da­ha fazlasının bu ilk haftalardaki yürüyüş sırasında hayatını kay­bettikleri anlaşılmaktadır.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Ele geçirilen İngiliz topları “Irak’ta İngilizlerden zapt ve kendilerine karşı isti’mal eylediğimiz (kendilerine karşı kullandığımız) seri ateşli toplardan”.

    Savaşın ilk birbuçuk yılın­da İngilizler Irak’ta 40 bin ka­yıp vermişlerdi. Bu, Avrupa cepheleriyle karşılaştırıldığın­da büyük bir rakam sayılmazdı (Örneğin 1916’daki Somme mu­harebesinin sadece ilk günün­de hafif yaralılar hariç İngilizler 57.470 kayıp vermişlerdir).

    İngilizler Avrupa cephele­rinde büyük bir insan gücü sı­kıntısı çekmelerine rağmen, 1916 yılında Irak’ta büyük bir yığınak yaptılar. Başarısız sayı­lan generaller görevden alına­rak cephe komutanlığına Gene­ral Sir Stanley Maude atandı. Yeni komutan 1916 sonuna ka­dar yeni bir taarruza girişmedi. Ordusunu ve ikmal olanakla­rını, sıhhiye teşkilatını takviye etti. Ordusuna taze gıda sağla­mak için sebze ve tavuk çiftlik­leri bile kurdu. Topçu, süvari ve uçak filolarıyla takviye edilmiş 5 tümeni ve destek birlikleri­nin toplamı 166.000 personele ulaşmıştı. Ayrıca nehir filosuna güçlü gemiler kattı.

    Kut zaferi sonrasında yeni unvanı ile Halil Paşa ise aynı ölçüde takviye alamadığı gibi Irak cephemiz Enver Paşa tara­fından yapılan bir başka büyük stratejik hatanın kurbanı oldu. 18. Kolordu İngilizler tarafın­dan yalnız bırakılarak 13. Ko­lordu boş yere İran’a gönderil­di. Enver’in aklında Hamedan ve Tahran yoluyla Afganistan ve Orta Asya hayalleri vardı. Bu kolordu İran’daki Rus birlikleri tarafında kolayca püskürtülür­ken, 18. Kolordu tek başına ka­larak büyük bir yenilgiye uğradı. Orta Asya hakkında bir şey bil­meden hayallere kapılan basi­retsiz bir liderin nelere mal ola­cağı bir kez daha ortaya çıktı.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kolumuz kesilmede
    272 İngiliz 204 Hintli subay esir düşmüştü Teslim olan İngiliz erleri yayan subayları atlarıyla esir kamplarına doğru gidiyorlar.

    Maude 1916 Aralık ayında yavaş bir ilerleme ile Kut’a yak­laştı. Güç üstünlüğü sayesinde gösteriş taarruzları yaparken, daha büyük kuvvetleri tom­baz köprülerle nehrin istediği tarafına kaydırıyor ve çevirme manevrası yapabiliyordu. 17 Şubat 1917 günü büyük bir ta­arruza geçerek, 22 Şubat günü Kut’un üzerinde köprü kurdu. 18. Kolordu hemen çekilmeye başladı ama artçı muharebele­rinde büyük kayıp verildi. 45. Tümen lağvedilerek, kalıntıları yeni gelen iki alayla birleştirilip 14. Tümen kuruldu. Halil Paşa, Bağdat’ın 10 kilometre aşağısın­da son bir savunma hattı kur­du ama, İngilizler 4 Mart günü tekrar taarruza geçti. Türk kuv­vetleri, birkaç gün sonra aşırı kayıp verince Bağdat’ı savun­ma olanağı kalmadı. Halil Paşa kentin kuzeyine çekilirken, Ge­neral Maude 11 Mart 1917 günü Bağdat’a girdi. Irak cephesinde­ki yenilginin temel faktörü, im­paratorluğun çöküş aşamasında olmasıydı. Balkan Savaşı’ndan sonraki tek yıl, ordunun yeni­den örgütlenebilmesi için yeter­li olmamıştı. Buna rağmen ordu çok daha iyi yönetilebilirdi ama, Başkomutanlığa vekalet eden Enver binbaşılıktan sıçramış muhteris bir maceraperestti ve Alman yönlendirmesi altında Türk askerini boş yere kırdırıp durdu.

    İtilaf Devletleri Çanakka­le’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kut zafe­rini sağlamıştı. ama, bu İngiliz­lerin nihai ilerlemesini geciktir­mekten başka bir işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında, en güçlü dört tümenden olu­şan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya göndermiş, 13. Kolordu da İran bozkırlarında perişan olmuştu. Halbuki bu iki kolordu güney cephesinin savaşın sonuna ka­dar tutulmasını sağlayabilirdi, tabii diğer büyük hatalar yapıl­masaydı.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kuşatılan İngiliz birliklerinin pozisyonunu gösteren kroki.

    Enver Paşa emretti, İngiliz kılıçları Askerî Müze’ye gitti

    Kutülamare’deki İngiliz kuvvetlerinin komutanı General Townshend, 29 Nisan 1916’da 4 ay 23 gün süren kuşatmanın ardından kur­tulma ve kurtarılma ümitlerini tamamen kaybetmiş ve teslim olmak zorunda kalmıştı.

    Townshend’ın, bütün silah ve mühimmatı teslim etmek ve bir milyon İngiliz sterlini vermek karşılığında kendisi ve askerlerinin serbest bırakılması teklifi, Kutüla­mare’yi kuşatan Türk ordusunun komutanı Halil Paşa tarafından kabul edilmemiş, kayıtsız-şartsız teslim olmaları bildirilmişti. Bu yüzden İngilizler teslim olmadan önce toplarını, tüfeklerini tahrip etmişler, askerî mühimmatı kullanı­lamayacak hale getirmişlerdi. Ama şahsi eşya saydıkları tabanca ve kılıçlarını el konulmaz diye umarak tahrip etmemişlerdi.

    Askerî gelenek gereği teslim olan bir garnizondaki subaylar baş­ta komutanları olmak üzere silah­larını galip kuvvete teslim ederdi. İşte bu geleneği iyi bilen Enver Paşa, teslim günü (29 Nisan 1916) Halil Paşa’ya gönderdiği telgrafta; daha sonra askerî müzede korunmak üzere esir alınan İngiliz subaylarının kılıçlarının birbirine karıştırılma­dan, her birinin üzerine kime ait olduğunun ve birliğinin yazıldığı bir etiket konarak bu kıymetli hatıratın dağılıp kaybolmamasına özen gösterilmesini emretmişti.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Enver Paşa’nın tarihî telgrafı Enver Paşa’nın Halil Paşa’ya gönderdiği ve İngiliz subay kılıçlarının Askerî Müze’de koruma altına alınmasını isteyen 29 Nisan 1916 tarihli telgrafı.

    Kutülamare’de kılıç teslimi ciddiyetle uygulandı. 30 Nisan günü 6. Ordu komutanı Halil Paşa Kutülamare’ye gelerek Towns­hend’in ikamet ettiği eve giderek ziyaret etti. Mağlup komutan kılıç ve tabancasını Halil Paşa’ya uzattı. Halil Paşa kendisine uzatılan kılıç ve tabancayı almadı; “şimdiye ka­dar olduğu gibi yine ve daima sizin olarak kayacaktır” diyerek sahibine iade etti. Tıpkı Plevne’de Gazi Osman Paşa ile Rus çarı arasında olduğu gibi.

    Subayların da aynı şekilde Kutü­lamare’ye girmiş olan 3. Türk Alayı komutanı Nazmi Bey’e kılıçlarını teslim etmeleri Townshend tara­fından emredildi. İngiliz subayları kendi kılıçlarının Türkler tarafından iade edileceğini umuyordu. Bu olmayınca şaşkınlık geçirdikleri hatıratlarında kayıtlıdır. Buna rağ­men İngiliz ordu komutanlığından bütün subaylara kılıçlarını teslim etmeleri emredilince subaylar bu emre uydu. Kılıçları teslim alan 3. Alay Komutanı Binbaşı Nazmi Bey, İngiliz subayları kılıçlarını sunarken eğiliyor, büyük bir nezaketle ellerini sıkıyordu.

    Ancak esir alınan subay sayısı kadar kılıç teslim alınmamıştı. Bu işle ilgilenen 3. Alay Komutanı Nazmi Bey ordu komutanına yazdığı raporda; “generallere kadar bütün kılıçlı zabitan bana kılıçla­rını teslim ettilerse de bazılarının tahrip edilmiş olduğu muhtemeldir. Çünkü henüz zabitan sayısı kadar kılıç teslim edilmediğinden bugün Townshend’in kurmay başkanı vasıtasıyla tekrar ilan ettirdim”.

    Kılıçların eksik çıkmasının iki sebebi vardı: Birincisi emre rağmen kılıcını teslim etmek istemeyen subayların kılıcını tahrip etmesi, ikincisi ise kasabaya giren Türk subaylarından bazı­larının hatıra olmak üzere İngiliz subaylarından kılıç alması.

    Tam olarak teslim alınamasa da ele geçirilen İngiliz kılıçları İs­tanbul’a gönderildi. Enver Paşa’nın takdir edilecek bir hassasiyet ve ön­görüyle bu kılıçların koruma altına alınarak Askerî Müze’ye gönderil­mesine vesile olması, 100 yıl sonra bu tarihî olayın kıymetli bir hatırası olan kılıçları görme imkanını bize bahşetti.

    Harbiye Askerî Müze’de 29 Ni­san 2016 tarihinde açılacak olan Kutülamare sergisinde, bu önemli ve anlamlı tarihi olaya ait pek çok askerî malzeme ve objenin içinde İngiliz subayların kılıçları da olacak.

    Harbiye’deki Askerî Müze’de Kut sergisi açılıyor

    Kutülamare Kuşatması ve Zaferi’nin 100. yıldönümü münasebetiyle Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı’na bağlı Harbiye Askerî Müzesi Şehit Hasan Rıza Sergi Salonu’nda 29 Nisan 2016 tarihinde (İngilizlerin teslim olduğu gün) bir sergi açılıyor. Sergide 1. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’ne ait 100’e yakın fotoğraf, döneme ait orijinal tarihî eserler (üniforma, tüfek, kılıç, madalya, sancak, bayrak, tabanca, matara vb.), bu dönemdeki yerli-yabancı basın haberleri, belge, harita ve krokiler yer alacak.

  • Terörün engellenemez yükselişi

    Terörün engellenemez yükselişi

    1800’lerin sonlarında bireysel anarşist eylemlerle başlayan, 1. Dünya Savaşı sonrasında giderek sistemli bir yapı kazanan şiddet hareketleri, günümüzde dünya çapında “düşük yoğunluklu savaş” ortamı yarattı. 20. yüzyıl boyunca gerek devletler gerekse gayrı nizami örgütler tarafından uygulanan terör eylemleri, artık uluslararası ölçekte, büyük kentlerde ve insanların günlük hayatını altüst eden bir seviyede hüküm sürüyor.

    SUNUŞ

    Savaş içinde birarada yaşamak

    Sekiz milyarlık dünya­mızda beş milyar yok­sul insan şehir merkez­leri ve civarındaki kuşaklar­da yaşıyor. Varolan yönetim ve üretim biçimleri, eşitsizli­ği gidermek bir yana daha da arttırıyor; hoşnutsuzluk, mut­suzluk içindeki geniş kitleler, kimlik, din, mezhep, aidiyet ve diğer farklı ideolojiler kullanı­larak, terörün içine çekiliyor. Türkiye’ye de sıçrayan kent savaşları, büyük merkezler­de patlayan bombalar, öldürü­len çocuk ve kadınlar, her gün duyduğumuz şehit haberleri, günlük hayatın normal seyrine imkan vermiyor.

    Siyasetin çözüm üretmek­te zorlandığı, etki-tepki meka­nizmasıyla körüklenen terör faaliyetleri, yine günlük “la­netlemeler” veya politikacı­ların karşılıklı suçlamalarıyla gündemi şekillendiriyor.

    Bu sayımızda, terörün ve terörü yöntem olarak benim­seyen hareketlerin 19. yüzyıl sonundan 21. yüzyıl başına ka­dar uzanan uluslararası ma­cerasına ışık tutmaya çalıştık. Özellikle son on yılın değişen dünyasına nereden geldiğimizi anlamak için.

    İnsanlık tüm tarih boyun­ca şiddetle iç içe yaşamış­tır. Son yüz yıldır ise, her gün ortalama 4 ila 5 bin insan, hemcinsleri tarafından şiddet kullanılarak hayattan koparılı­yor. Savaşlarda bu sayı artmak­ta, sair zamanlarda düşmekte­dir ama, bu kadar yaygın olan şiddet içerisinde “terör” katego­risini ayırmak gerçekten kolay değil.

    Terör resmi veya gayrıresmî örgütler tarafından uygulanabi­leceği gibi, bazılarının terör ola­rak nitelendirdiği şiddet, baş­kaları tarafından pekala son de­rece meşru görülebilmekte. Bu nedenle, terörden söz ederken, bunun hangi bağlamda kulla­nıldığına dikkat etmek gerekir. Ancak, en genel olarak baktığı­mızda, terörün, devlet otoritesi­nin zaafa uğradığı veya çöktüğü dönemlerde tırmanışa geçtiği­ni söylemek mümkündür (Bu durum, devlet terörünü elbet­te dışlamaz). Örneğin 1905’te Rusya’da, Çarlık dönemindeki Kanlı Pazar katliamında oldu­ğu gibi, devlet otoritesinin en sağlam göründüğü dönemde de terör vardır. Ama bunlar, 1914 Ağustos’unda başlayan siper te­rörünün ve bunun sonucu ola­rak 1917’de Çarlık devletinin yıkılmasıyla başlayan uzun iç savaşlarda meydana gelen te­rörle karşılaştırılamayacak ka­dar küçük kalır. Yüzler ve binler mertebesinden çıkıp, milyon­lar ve on milyonlar mertebesi­ni konuşmaya başlarız. Sembo­lik olarak, bu dönemin karşılıklı beyaz terörü ile kızıl terörünü sıçrama noktası olarak almak, tarihî gerçekliğe de uygun dü­şer. Bu tarihte Rusya’da baş­layan iç savaşla birlikte, terör dünya çapında olağanüstü yay­gınlaşmıştır.

    Terörün engellenemez yükselişi
    Wall Street’te faili meçhul patlama New York’un finans merkezi Wall Street’te patlayan bomba 38 kişinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına neden oldu. Faillerin İtalyan anarşistler olduğu iddiası söylentide kaldı, olayı gerçekleştirenler yakalanmadı, 19 Nisan 1920

    Tarihte kamu otoritesinin çökmesi terörü artıran baş et­kenlerden biri olmakla birlikte, kamu otoritesinin yeniden tesis edilmesi de muazzam terörle olmuştur. Çin’de 1911’de impa­ratorluğun yıkılıp cumhuriye­tin kurulmasından, 1960’ların sonlarında “Kültür Devrimi” bi­tinceye kadar geçen sürede, en muhafazakar tahmine göre elli milyon insan öldürülmüş veya ölümcül koşullarda bırakılarak hayatını yitirmiştir. Bunun bir kısmı beyaz terör, bir kısmı Ja­pon işgali, bir kısmı iç savaş ve nihayet bir kısmı da komünist­lerin iktidarında yapılan katli­amlardır.

    Terörün engellenemez yükselişi-8
    Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, 100 milyonlarca insanın kötü muameleye maruz kaldığı Çin Kültür Devrimi (1966-1976) sırasında parti sekreteri Wang Yilun, boynuna asılan “karşıdevrimci-revizyonist” yaftasıyla üniversite öğrencilerinin karşısında özür dilemeye zorlanıyor, 23 Ağustos 1966.

    Kabile terörü, devlet terö­rü, inanç terörü, fetih terörü, kölecilerin terörü, ideolojik te­rör, engizisyon, anarşist terör, haşhaşinler… Bunlar insanlık tarihinin ayrılmaz parçalarıdır. Örneğin Reformasyon döne­minin 30 Yıl Savaşları gibi şid­detin son derece yaygınlaştığı dönemler de vardır. Ama, 30 Yıl Savaşları’nın sonunda kurulan Avrupa uluslar sisteminin ge­tirdiği nisbi barış ve Fransız İh­tilal savaşları sonrasında oluş­turulan Metternich sisteminin göreceli istikrarı, 1910’larda bir daha asla geri gelmeyecek şe­kilde bozulmuştur. Dolayısıyla 1910’lu yılları dünyada terörün tırmanışının dönüm noktası olarak görmek oldukça mantık­lıdır. O tarihten bugüne kadar 200 milyondan fazla insan terör olaylarında öldürülmüştür. Bu nedenle, Pandora’nın kutusu­nu açan 1. Birinci Dünya Savaşı, “tüm savaşların anası”dır.

    Napoléon’dan bu yana dünya nüfusu sekiz kat arttı. 1800 yı­lında gezegenimizde 978 milyon kişi yaşıyordu. 1850’de 1.266, 1900’de 1.650, 1950’de 2.521 mil­yon olduk. 21. yüzyıla girerken 6 milyardık. Dört yıl sonra 8 mil­yara iyice yaklaşmış olacağız. Ancak çok önemli bir gelişme daha var. Son iki yüzyılda dünya nüfusu sekiz kat artarken, kent­lerin nüfusu en az 150 kat artmış olacak. Şu anda dünya nüfusu­nun % 55’i kentlerde yaşıyor. 2050’de 9.2 milyar olması bek­lenen nüfusun neredeyse dört­te üçü olan yaklaşık 6.5 milyar insan kentli olacak. Bunların da önemli bir kısmı, nüfusu 10 mil­yonun üzerinde olan mega kent­lerde yaşayacak.

    Günümüzde bu dünya­ya çoktan adımımızı attık bile. Ama önce 19. yüzyıla kısa bir dönüş yapalım.

    Terörün engellenemez yükselişi-11
    26 Ağustos 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskının gerçekleştirdikten sonra Fransa’ya sığınan Ermeni komitacılar kendilerini Marsilya limanına getiren gemiden indikten hemen sonra
    Terörün engellenemez yükselişi-1
    Ocak 1905’te Rusya’da tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen hadisede askerler göstericilerin üzerine ateş açıyor. “Dokuz Ocak” isimli filmden bu anı canlandıran sahne, 1925

    Anarşizmin doğuşu ve yükselişi

    19. yüzyılın son yıllarında, Ba­tı Avrupa ve ABD’yi titreten bir terör dalgası meydana gelmişti. Kahramanları kişiler değil fikir­ler, bunları yayan da bizzat ey­lemlerin kendisi olacaktı. İşte, anarşistler sahneye böyle çıktı­lar. Bu umutsuz romantiklerin hayalinde her yönetim tiran­lıktı. Ama o yıllarda, anarşist­lerin iradesini ayakta tutacak korkunç bir yoksulluk, baskı ve vahşi grev kırıcılığı vardı. On­lar da Amerikalı hakimlerin evlerini, polis merkezlerini, İs­panya’da opera seyreden orta sınıftan burjuvaları ve nihayet Fransız Meclisi’ni bombaladı­lar. Avusturyalı ve İtalyan aris­tokratları öldürdüler.

    Anarşistler Paris’te sıradan halkın gittiği kafelere bomba koyup terörü yaygınlaştırmaya çalıştılar ve Başkan Sadi Car­not’yu öldürdüler. Bunu ABD başkanı McKinley’e yaptıkları suikast izledi. Terör bu dönem­de gerçekten de Batı’nın kentle­rini ciddi bir korku ve endişe­ye boğmuştu. Polis teşkilatları toplantı üzerine toplantı yapıp bunlarla nasıl başa çıkacakları­nı bulmaya çalışıyorlardı. Ama anarşist hareketin sonunu biz­zat kendi niteliği getirdi. Bir­leşmekten aciz, kendi araların­da örgütlenmeyi bile hiyerar­şik baskı olarak gören, sistemli politika yapmaktan uzak olan bu insanlar teker teker kıstırılıp öldürüldü. Anarşistler sansas­yonel eylemlerle seslerini duyu­rabileceklerini düşünmüşlerdi. Sesleri duyuldu ama kimse kar­şılık vermedi.

    Terörün engellenemez yükselişi-6
    Yemek boğazlarında kaldı Paris’teki Yahudi lokantası “Chez Jo Goldenberg”e el bombaları ve makinalı tüfeklerle düzenlenen terör saldırısında ikisi Amerikalı altı kişi öldü, 22 kişi yaralandı. Eylemi, El Fetih’ten ayrılan Abu Nidal grubu üstlendi, 9 Ağustos 1982.

    Bununla birlikte, anarşiz­min insanların son bireysel çığ­lığı, kitleler arasında bireysel özgürlüğün son savunusu ol­duğu ifade edilmiştir. Bundan sonra devlet, parti ve sendika örgütleri herkesi denetim altına alacak, “terör yapılacaksa, ör­gütlü terör olacak”tı.

    Gecekondu iktidarları

    20. yüzyılın kentleşmesi, anar­şistleri ortaya çıkartan gettolar­dan sonra, bir gecekondu pat­laması yarattı. Dünyanın küçük bir bölümü zenginleşip kentle­rini düzene sokarken, yüzlerce büyük kent gecekondular tara­fından kuşatılmaya başlanmıştı bile. Çin’den Brezilya’ya, Türki­ye’den Hindistan’a kadar sayısız ülkenin, bu yerleşimi düzenle­yecek ne kadrosu, ne de yeterli kaynağı vardı. Böylece kentler gecekondu kuşaklarının içeri­sindeki adalar halinde kaldılar. Birçok ülkede, gecekondular resmî makamların denetimi dı­şında bir hayat geliştirdiler.

    Bunun sonuçları, kırsal kesimde meydana gelenden farklıydı. Kırda yaşayanlar, ne kadar yoksul olurlarsa olsun­lar, çoğunlukla kendi geçimlik üretimleriyle yılı atlatan, suya, elektriğe para vermeyen aileler­di. Kente gelince bunlar birer altyapı ihtiyacı haline dönüş­tüğü gibi, çöp toplanması, yol ve haberleşme gibi daha önce olmayan ihtiyaçlar eklendi. Gı­da da, çarşı pazardan satın alı­nan bir şey haline geldi. Eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçlar daha ön plana çıktı. Ve gene bunla­rın hepsinin yanına, gelenek­sel dayanışmadan boşalan yeri doldurmaya aday gayrıresmî örgütler çıktı. Söz konusu boş­luk, kent insanlarının zaman­la tarikatlar, cemaatler ve suç şebekelerinin eline düşmesiyle sonuçlandı. İnsanlar bu grupla­ra aidiyet sayesinde dayanışma boşluğunu dolduruyorlar, ço­cuklarını büyütüyor, iş buluyor, iş kuruyor ve toplumda yer sa­hibi olmayı başarıyorlardı. El­bette, sahip oldukları yeni güç ve para, zamanla politik güce dönüşüyordu.

    Bu durum elbette her ülke­de veya bölgede farklı şekiller­de tezahür etmiştir. Kimi yer­de, gecekondularda serpilme ve büyük paralar kazanma olanağı bulan cemaatlere dayanan siya­si partiler meclislere girmekte, hatta iktidar olmaktaydı. Kaldı ki, kentin oy sahibi yeni insan­ları da geleneksel olarak kayır­macılığa ve rüşvete dayanan bürokrasi içinde yer almakta, bazen buna hakim olmakta, ba­zen de bu yönetim mekanizma­larının alternatiflerini yarat­maktaydı.

    Narko-kültür ve etkileri

    Latin Amerika ülkelerindeki uyuşturucu kartelleri, hem te­rör, hem de sosyal yardımlaş­ma yoluyla ikili bir görünüm arz eden ve “narko-kültür” adı verilen alternatif örgütlenme­lerin bir örneğidir. Uyuşturu­cu baronları bir yandan sürekli terör ile binlerce kişiyi öldü­rürken, diğer yandan da önce köylerde, giderek gecekondu mahallelerinde yaptıkları yar­dımlarla sosyal bir taban sahibi olmuşlardı. Meksikalı uyuştu­rucu patronu, “El Chapo” lakap­lı Joaquain Guzman yakalan­dığı zaman, iş ve para sağlamış olduğu kadınlı erkekli binlerce kişi onun için gösteri yapmış, serbest bırakılmasını isteyen pankartlarla yürümüşlerdi.

    Terörün engellenemez yükselişi-7
    Meksika’da uyuşturucu karteli lideri El Chapo’nun militanları.

    Karteller, terör + sosyal da­yanışma formülünü o kadar iyi oturtmuşlardı ki, ABD’nin hiç­bir çabası onları yerlerinden edememektedir. Bu tür uyuştu­rucu patronları Güney Asya’da, Afganistan’dan Hindiçin’e ka­dar uzanan bir kuşakta da göze çarpmaktadır. Uzun Vietnam Savaşı sırasında, Batılı istihba­rat örgütleri buradan dünyanın dört bir yanına yapılan uyuştu­rucu trafiğine karışmış, bundan elde edilen parayı destekledik­leri güçlere yönlendirmişlerdi. Daha sonra bunun yanına dün­yanın dört bir yanına dağılmış destekçilerinden topladıkları büyük fonlar da eklendi. Bunlar sayesinde örneğin Arap ülke­lerinde büyük sosyal yardım­laşma ağları kurabiliyorlar ki, bunlar sonu gelmez bir savaşçı kaynağı ouşturuyor.

    Alternatif cemaatler

    Yeni haberleşme olanakları da bu tür dayanışmacı suç örgütle­ri tarafından kullanılmaktadır. Latin Amerika kartelleri veya İslâm dünyasındaki cemaatler şimdi sosyal medya üzerinden hem haberleşiyorlar, hem de propaganda yapıyorlar. Cep te­lefonlarından çok önce de, İran­lı radikaller o zaman yaygınlaş­mış olan ucuz Japon kasetça­larları kullanarak Humeyni kasetlerini, sonra da videolarını dağıtmışlardı.

    İslâm ülkelerinde, gelenek­sel devlet mekanizmalarının çö­zülmesi, yıkılması veya etkisiz kalması sonucunda alternatif cemaat yönetimlerinin şiddet­le iç içe gelişmesinin çok sayıda örneği bulunmaktadır. Bunlar­dan biri Gazze’de yönetimi elin­de tutan Hamas’tır. 1967 Sava­şı’nda İsraillilerin kolayca ele geçirdikleri bu bölge, çok kısa sürede müthiş bir nüfus patla­masına neden olmuştu. Burası, aralarında balıkçı köylerinin de olduğu toplam 350 bin nüfuslu bir bölgeden, bir buçuk milyo­na yakın insanın yaşadığı bir kent-gecekondu karışımı bölge­ye dönüştü. El Fetih ve diğer ör­gütlerin ardı ardına yenilgiler­den sonra etkilerini yitirmesini takiben FKÖ’nün yerine Hamas devreye girdi ve Filistin yöne­timi içerisinde oluşan boşluğu çok kısa sürede doldurdu. For­mül gene aynıydı. Bir yandan Gazze ve Batı Yakası’nda sosyal yardımlaşma işlerinin yarısını yapar hale gelirken, diğer yan­dan da askerî kanadıyla etkili eylemler gerçekleştiriyordu.

    Sürekli direniş İsrail’ın bu bölgeyi işgalini aşırı zor ve pa­halı kılınca, buradaki yerleşim­lerini bırakıp çekildiler ama dışarıdan etkili bir abluka ge­liştirdiler. Böylece Batı yakası ve Gazze, duvarlar ve diken­li tellerle çevrili “kalabalık ce­hennemler”in oluşturulmasın­da günümüz için çok kötü birer örnek de teşkil etti. Eskiden duvarlar kentleri korurken, ge­leceğin dünyasında istenme­yen nüfusları kentsel alanlara hapsetmek için kullanılacakmış gibi daha şimdiden sürekli yeni­leri inşa ediliyor. 1945-48 yılları arasında Arapları sindirmeye çalışırken, Kudüs’te İngilizlere karşı yoğun bir terör kampan­yası ile onları çekilmeye zorla­yan Yahudiler, bu kez kendi ba­şa çıkamadıkları bir Arap şidde­ti yaratmış oldular.

    Terörün engellenemez yükselişi-5
    Madrid’deki El Pozo tren istasyonundaki bir trene yerleştirilen bombaların patlaması sonucunda yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetti, 11 Mart 2004.

    1996-2000 Grozni

    19. yüzyıla kadar, yeni dünyada­ki bazı istisnalar dışında, kent­ler surlarla çevrili olup bunun içerisinde korunurdu. Çoğu kentte, ayaklanma ve sızmala­ra karşı bir de iç kale bulunur­du. Kentleri kuşatanlar surları bir kez aştıkları zaman, savun­macıların hiçbir şansı kalmaz, kent teslim olmak zorunda ka­lırdı. 20. yüzyılda ise kentler surlardan çıktı ama betondan birer savaş alanı geldi. Yıkılmış binalar çok daha iyi savunma sağlayan birer mevzi haline dö­nüştüler. Böylece kent terörü­nün yanısıra, kent savaşları da hayatın bir parçası oldu. Varşo­va, Berlin, Budapeşte, Manila, Stalingrad, Hue, Beyrut, Bağdat, Vukovar, Saraybosna, Felluce, Grozni ve Halep, yüzlerce kent savaşı içerisinde öne çıkanlar­dır. Bunların bazılarında tam teşekküllü ordular birbirleriyle, bazılarında da derme çatma si­lahları olan gruplarla aylarca ve bazen defalarca savaştılar. Bu durumun bazı temel özellikleri­ni örnekler üzerinden anlatma­ya çalışalım.

    1996 ve 2000 yıllarında Grozni’de yapılan savaşlar, kent savaşlarının birçok özelliklerini taşır. Beton yapılar çok iyi birer mevzi olduğu gibi, kanalizas­yon şebekesi de görünmeden hareket olanağı sağlamaktaydı. Tanklar ise toplarını binaların üst katlarına ateş edecek şekil­de yükseltemiyorlardı. Kaldı ki, dar sokaklar da ateş alanlarını ve gözlem olanaklarını kapat­maktaydı. Ayrıca Çeçenler ya­kın mesafeden savaşarak Rus­ların kendi birliklerini vurma korkusuyla ağır silahlar kullan­malarını önlüyordu. Böylece Ruslar kent ortamında sayısal ve silah avantajlarını kullana­madılar. Tüm kent tek bir savaş potası haline geldi. Ne var ki 1996 yazındaki savaşta şiddetin yoğunluğu nüfusun kenti terk etmesine yol açtı. Çeçen savaş­çılar yalnız kaldıkça Ruslar on­ların yerini daha rahat belirle­meye başladı.

    2000 yılının başında Ruslar tekrar taarruza geçtiler. İkin­ci savaşta ağır silahlı birlikleri savaşa girmedi ama kenti sıkı bir şekilde kuşatıp tecrit etti­ler. İçeri giren keşif birlikleri uçaklar, topçu ateşi ve -bu kez aynı terimin sadece aktarıcı­sıyız- tüm bombaların anası diye adlandırılan termobarik bombalarla Çeçen direnişçile­ri imha ettiler. Atom bombasın­dan sonra en kuvvetli şok ve ısı etkisi yaratan bu bombalar tüm canlıları adeta buharlaştırmak­taydı. Kayıplarını karşılayacak olanaklardan yoksun olan Çe­çenlerin savunmasının çökmesi kaçınılmaz hale geldi.

    Terörün engellenemez yükselişi-4
    Ankara kana bulandı “Barış Bloğu”nun düzenlediği mitingde Ankara Garı önünde kısa aralıklarla intihar saldırganlarının üzerlerinde patlattığı iki bomba 107 kişinin ölümüne, 500 kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu hadise, Türkiye’nin tanık olduğu en kanlı terör saldırısıydı.

    Irak’ta savaş ve terör

    Irak, yakın tarihte bir dizi önemli örneğe sahne oldu. Irak ordusunun direnişini kısa sü­rede kıran Amerikalılar Bağ­dat’ı işgal ederken, Mukteda El Sadr kentin büyük yoksul mahallelerindeki örgütlenme­sini pekiştirmekte, buradaki dinî/sosyal yardım merkezleri onun kontrolüne geçmekteydi. Bu örgütlenme, ABD’nin Irak’a taşıyıp dağıttığı uçaklar ve TIR’lar dolusu paradan çok da­ha büyük bir etki yapmaktay­dı. Kerbela’ya düzenlediği dinî ziyaretler de buna hizmet ama­cı taşıyordu. Bu şekilde kont­rol ettiği mahallelerde, Ame­rikalıların müdahalesine karşı yıpratıcı ve sürekli bir terör kampanyası başlattı. Amerika­lılar bunun üzerine Bağdat’ın Şii yoğunluklu yoksul mahal­lelerini duvarlarla çevirmeye başladılar. Bu duvarın inşaa­tı sırasında hazırladıkları ateş alanlarına intihar saldırısı ya­pan yüzlerce militanı öldürdü­ler. Ne var ki, onları söküp ata­madılar. Formül gene aynı idi: Çürümüş ve suistimallerle gü­venini yitirmiş bir rejime alter­natif gölge yönetimler kurmak, halkın temel ihtiyaçlarını sağ­layıp iş olanakları yaratmak ve nihayet seçici şiddet kullana­rak işgalcileri ve/veya yönetimi yıpratmak, alternatif yönetimi sürekli kılmak.

    Terörün engellenemez yükselişi-3
    Suriye halkı hem devletin hem muhalif grupların terör eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. İçsavaş sırasında 250 binden fazla insan hayatını kaybetti.

    Barış içinde değil “savaş içinde birarada yaşama” tabi­ri bu nedenle giderek yaygın­laşmaktadır. Ya da en doğru terimi ararsak “düşük yoğun­luklu savaş içinde birarada var olmak” diyebiliriz. Burada gay­rı-nizami kuvvetler genelde büyük çatışmalara girmeden, büyük hedef teşkil etmeden, uzun bir yıpratma savaşı yü­rütür ve resmî otoritenin halkı kazanmasını önleyecek, bu tür girişimleri sabote edecek bir hat izler. Bu tür mücadelelerde iki taraf da tayin edici bir dizi muharebe ile zafere ulaşamaz. Milis kuvvetleri yenemeyecek­leri düzenli orduya karşı ağır­lıkla pusu ve sabotaj eylemleri yaparken, kuvvetli ordu da kar­şısında yeneceği bir düşman birliği bulamaz. İki taraf da halkın desteğini kazandıkları oranda güçlenirler.

    Sekiz milyarlık dünyadaki beş milyar yoksul kentli, denet­lenebilir bir güç değildir. Bazı bölgelerde belli örgütler öne çıksa da, genellikle çok sayıda örgütün bir arada barındığı bir yapılaşma görülür. Örneğin Su­riye’de o kadar çok örgüt vardır ki, bunların çoğu, ancak içinde yer aldıkları kümeler içinde sa­yılıp geçilir. Çoğu zaman bunlar etnik veya din veya mezhep te­melinde farklılaşır. İdeolojileri bu temeller içerisinde önemsiz­leşir. Varolmak ve etkinliklerini artırmak için sosyal tabanlarına olanak sağlamak ve belli bir si­lahlı güç bulundurmak zorun­dadırlar.

    ‘KİRLİ SAVAŞ’* ÖNCESİNİN BÜYÜK TERÖR EYLEMLERİ

    1. YÜZYIL

    Günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce, 1. Roma-Yahudi Savaşı’nda Kudüs’e giren Yahudi köktendinci Zealotlar 700’den fazla Roma askerini pelerinlerinin altına sakladıkları hançerlerle öldürdüler.

    Terörün engellenemez yükselişi-10

    16 EYLÜL 1920

    New York’un finans merkezi Wall Street’te gerçekleştirilen terörist saldırıda bir at arabasına yerleştirilen 47 kilo dinamit patlatıldı. 38 kişi öldü, 400’den fazlası yaralandı. Failler bulunamadı.

    22 TEMMUZ 1946

    Radikal Siyonist grup Irgun’un İngilizlerin Filistin’de karargah olarak kullandığı King David oteline yerleştirdiği bomba patladı. Bina yıkılırken farklı tabiyetlerden 91 kişi öldü, 46 kişi yaralandı.

    Terörün engellenemez yükselişi-9

    19 AĞUSTOS 1978

    İran’ın Abadan kentindeki Rex sinemasında çıkan yangın 470 kişinin hayatına mal oldu, cesetlerin çoğunun kimliği tespit edilemedi. Yangını Şah karşıtı bir grubun başlattığı anlaşıldı.

    20 KASIM 1979

    Kendini “Mehdi” ilan eden Muhammed Adbullah El Kahtani’ye bağlı militanlar hac sırasında Kabe’yi bastı. Kutsal mekanda çıkan çatışmalar sırasında 255 hacı öldü, 500’ü yaralandı.

    23 EKİM 1983

    Lübnan İç Savaşı’nda, İslami Cihad’ın (Hizbullah) terörist eyleminde, TNT yüklü iki ayrı kamyon uluslararası kuvvetlerin kışlalarında patlatıldı. 241 Amerikalı, 58 Fransız görevli hayatını kaybetti.

    21 ARALIK 1988

    Londra’dan New York’a uçan Pan American uçağı Libyalı iki ajanın yerleştirdiği bombanın infilak etmesi sonucunda İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düştü. Yolcu ve kasaba sakini toplam 270 kişi öldü.

    Terörün engellenemez yükselişi-2

    11 EYLÜL 2001

    El Kaide militanlarının kaçırdığı uçaklar Manhattan’daki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine çarptırılarak infilak ettirildi. Tarihin bu en ölümcül terörist saldırısında yaklaşık 3000 kişi can verdi.

    12 EKİM 2002

    Endonezya’nın Bali şehrinde radikal İslamcı intihar bombacılarının bir gece kulübüne ve Amerikan konsolosluğuna düzenlediği saldırılarda 38’i yerel halktan, 164’ü turist toplam 202 kişi öldü.

    15/20 KASIM 2003

    İstanbul’da beş gün arayla Bet İsrail ve Neve Şalom sinagoglarına, İngiltere konsolosluğuna ve HSBC binasına bombalı intihar saldırıları düzenlendi. İki günün acı bilançosu 59 ölü, 750 yaralı oldu.

    11 MART 2004

    Avrupa’nın o güne kadar tanık olduğu en büyük terör eylemlerinden biri olan saldırıda, Madrid’de, Cercania trenine yerleştirilen bombalar eşzamanlı olarak patlatıldı, yaklaşık 200 kişi can verdi.

    14 AĞUSTOS 2007

    Musul yakınlarındaki Kahtaniye ve Cezire’deki Ezidileri hedefleyen tarihin en ağır ikinci terör saldırısında, üç bomba yüklü kamyon ve bir benzin tankeri havaya uçuruldu: 500 ölü, 1500 yaralı.

  • Birileri tetiğe bastı, onlar deklanşöre…

    Her zaman dünyanın en tehlikeli mesleklerinden biriydi, günümüzün kirli savaşı onu daha da riskli hale getirdi. Çatışma alanlarında haber peşinde koşarken ölümle köşe kapmaca oynayan gazeteciler ve onların unutulmaz kareleri… Savaş muhabirleri yaklaşık 200 yıldır cephelerde yaşanan trajedileri dünyaya duyuruyorlar.

    Savaş muhabirliği, gazete­ciliğin Napoléon savaş­larından beri var olan bir dalıdır. 19. yüzyılda savaş muhabirleri karargâhlarda centilmen­lere yaraşan izzet ikramla misa­fir edilir, sükunet içerisinde sa­vaş alanlarını gezer ve teleskop dürbünüyle çatışmaları uzaktan gözlerlerdi. Fakat zamanla bu meslek giderek daha riskli hale geldi. Günümüzde savaş mu­habirleri, toz toprak içinde ateş hattında sürünen ve ölümle bu­run buruna yaşayan dijital ka­meralı haber kahramanlarına dönüştüler.

    1. Dünya Savaşı’nda çarpış­maları aktarırken ölen gazeteci sayısının sadece 2 olduğu ifade ediliyor. 2. Dünya Savaşı’nda bu sayı 69’a çıkıyor. Bu anlaşılabilir bir artıştır, çünkü savaş muha­birleri artık bombardıman uçak­larına binip akınlara katılıyor ya da en ön saftaki piyadelerin hayatını paylaşıyordu. O yıllar­da en tehlikeli görevlere giden muhabirlerin savaşı Avrupa üzerinde bombardıman yapan uçaklardan aktaranlar olduğunu kaydetmek gerekir. Her akında uçakların % 5 veya 6’sı düşü­yordu. Çok az pilot eve dönme hakkını elde ettiği 25 uçuşu ta­mamlayabilmişti. Gerektiğinde kullanmaları için makineli tüfek eğitimi de verilen bu muhabir­lere ““Writing 69th” adı veril­mişti. Daha 2. Dünya Savaşı’nda ateş hattından haber geçerken alınan risk ciddi olarak büyü­müştü.

    Kore Savaşı’nda ölen ga­zetecilerin sayısı ise 17 olarak veriliyor. Vietnam, 63 muhabir kayıbıyla tek başına 2. Dünya Savaşı’na yaklaşmış. 2003 yı­lında Irak’ın işgali sırasında sa­dece ilk iki haftada 16 gazeteci ölmüş ve sayı sürekli artmıştı. Bugün Suriye için en iyimser tahminler ise şimdilik 130’dan başlamaktadır. Elbette bu ra­kamlara durumun vahimliği­ni ölçen yuvarlamalar olarak bakmak gerekir. Çapraz ateşte kalan, helikopteri düşen, mayı­na basan, suç örgütleri tarafın­dan siyasi misilleme nedeniy­le öldürülenler vardır. Ayrı­ca, ideolojik gerekçelerle veya propaganda için öldürülen sa­vaş muhabirleri birden fazla kategoriye konulabilmektedir. Farklı kaynaklar günümüzde o kadar değişik rakamlar veri­yor ki, bunların tam listesini yapmak olanaksız hale geliyor. Ama ateş hattında can veren savaş muhabirlerinin hızla art­tığı tartışmasız bir gerçek.

    Savaş muhabirlerinin hedef alınmaması gerektiği fikri esas olarak Bosna Savaşı’nda terk edilmiştir. Yüksek ücret alan de­neyimli savaş muhabirleri ye­rine düşük rakamlara çalışan, tecrübesiz ve ne yaptığını pek bilmeyen serbest muhabirlerin çoğalmasının da ölümleri artır­dığı anlaşılıyor. Öte yandan artık savaşlar daha kirli hale gelmiş, cepheler belirsizleşirken sivil­ler askerlerden daha çok hedef alınmaya başlanmıştır.

    Savaş muhabirliğinin ne za­man başladığını, ilk savaş mu­habirinin kim olduğunu kesin tespit etmek kolay değildir. Ör­neğin Nelson’un hayatını kay­bettiği 1805 Trafalgar Muhare­besini The Times’a aktaran Teğ­men William Hicks gazeteciden sayılmayabilir. Öte yandan, aynı gazetenin Wellington’un sefe­rini aktarmak üzere İspanya’ya gönderdiği Henry Crabb Robin­son’un ilk gerçek savaş muha­birlerinden biri olduğu söylene­bilir. Ancak bu mesleğin ilk bü­yük ismi, fotoğrafçı Fenton’dan sonra Kırım’a gönderilmiş olan William Howard Russell’dır. Ba­laclava Muharebesi’nde İngiliz cephesini koruyan tabur için söylediği “Thin Red Line” (İnce Kırmızı Hat) lafı meşhur olmuş, hatta 1998’de çekilen en güzel savaş filimlerinden birisine adı­nı vermiştir.

    ROGER FENTON (1819-1869)

    Tam teşekküllü savaş fotoğrafçısı

    İngiltere’nin ve dünyanın ilk savaş fotoğrafçılarından birisidir. Kırım Savaşı’nı bel­gelemiş ve bunlar çok olum­suz yorumları olan Russell’ı dengelemek için savaşa daha az eleştirel bakan The Illust­rated London News dergisin­de yayınlanmıştı. Fotoğraf malzemesi o kadar ağır ve ha­valeliydi ki, bunları özel ya­pılmış kapalı bir at arabasıyla taşıyor, cephe gerilerini asis­tanı Marcus Sparling ve özel uşağı William’ın refakatinde geziyordu.

    Roger Fenton

    ÖLÜM TARLALARI (1862)-ALEXANDER GARDNER 1856’da ABD’ye göç eden bir İskoç olan Gardner (1821-1882) Amerikan İç Savaşı ve Başkan Lincoln ile ilgili fotoğraflarıyla tanınır. Antietam muharebesinden sonra savaş alanındaki cesetleri gösteren fotoğraf (1862), tüm zamanların en unutulmaz savaş fotoğrafları arasında yer alır. Gardner savaştan sonra bir süre daha fotoğrafçılık yapmış ve Kızılderili portreleri ile tarihe belge bırakmayı sürdürmüştür.

    WILLIAM HOWARD RUSSELL (1820-1907)

    Florence Nightingale’i hemşire yapan haberci

    Savaş muhabirleri arasın­da özel bir yeri vardır. The Times tarafından gönderildiği Kırım’da 22 ay kaldı, Sivasto­pol kuşatması ve Hafif Süva­ri Alayı’nın hücumunu izledi. Oradaki kötü koşulları anlat­ması İngiltere’de o kadar bü­yük bir etki yaptı ki, Florence Nightingale onun yazılarından etkilenerek hemşireliğe baş­ladığını söyledi. Daha sonra Amerikan İç Savaşı ile Prus­ya’nın Avusturya ve Fransa ile yaptığı savaşları da takip etti.

    SURIBASHI TEPESİ’NİN ZAPTI (1945)-JOE ROSENTHAL 2. Dünya Savaşı’nda gözlükleri nedeniyle orduya kabul edilmeyen Rosenthal (1911-2006) henüz isimsiz bir muhabirken çektiği Pasifik cephesinin en çetin muharebelerinden bazılarına sahne olan Iwo Jima adasında Amerikan bayrağının Suribashi tepesine dikilişini gösteren bu fotoğrafıyla (23 Şubat 1945) Pulitzer ödülü kazandı. Fotoğrafta yer alan altı askerden üçü izleyen günlerde öldü. 2006’da yönettiği “Atalarımızın Bayrakları” (The Flags of Our Fathers) filminde Clint Eastwood bu fotoğrafın hikayesini ve savaş propagandası için nasıl kullanıldığını anlattı.

    RICHARD HARDING DAVIS (1864-1916)

    Cephedeki yandaş medya mensubu

    Basının savaşa müdaha­lesiyle ilgili birçok olay içerisinde Hearst’a bağlı ga­zetelerin İspanya-Amerika savaşını başlatmak ve sürdür­mek için gösterdiği gayret en bilinen örnektir. Savaş kış­kırtıcılığı yapan Hearst bası­nında çalıştığı için eleştiril­miş olan Davis, İspanya-ABD savaşında yakın arkadaşı ol­duğu Theodore Roosevelt’le ve “Rough Riders” adı verilen süvarilerle ilgili şişirme efsa­nelerin yaratılmasına katkı­da bulunmuştur. Daha sonra Boer ve 1. Dünya Savaşlarını izlemiştir.

    ELLIS ASHMEAD-BARTLETT (1881-1931) KEITH MURDOCH (1885-1952)

    Çanakkale Muharebelerinin sonunu getiren muharrirler

    Ashmead-Bartlett ve Mur­doch’un Müttefiklerin Çanakkale’deki savaş yöne­timini eleştiren rapor ve ha­berleri Gelibolu’daki kötü durumu İngiliz ve Avustral­ya yönetimlerinin gözlerinin önüne tüm açıklığıyla sermiş­ti. İki gazeteci Gelibolu yarı­madasından sonra biraraya geldikleri Gökçeada’da duru­mu tartıştılar. Murdoch, eleş­tirilerinden dolayı daha sıkı sansür altında olan Bartlett’in mektubunu Londra’ya götüre­cekti. Fakat planları öğrenildi ve mektup yolda Murdoch’tan alındı. Ama Murdoch durumu kendi kalemiyle yazacak ka­dar iyi bilmekteydi. Durumu aktardı ve bu arada Bartlett de Londra’ya ulaştı. Eleştirileri, Churchill ve Hamilton’un iti­bardan düşerek görevden alın­masına ve Çanakkale’den çe­kilme kararının verilmesinde etkili oldu.

    MARTHE GELLHORN (1908-1998)

    En çok savaş gören gazeteci

    ABD’de adına bir gazeteci­lik ödülü bulunan Mart­ha Gellhorn, İspanya’dan Arap-İsrail savaşlarına kadar, tarihte en fazla savaşı takip et­miş gazeteci olarak bilinir. 2. Dünya Savaşı sırasında bir sü­re için Hemingway’in üçüncü eşi oldu ve Çin’e birlikte gitti­ler. Gellhorn aynı zamanda iyi bir romancı ve seyahat yaza­rıydı. Gazeteciler serisi pullar­da yer alan yegâne kadın gaze­teci odur. The Face of War adlı eserinde (1959) savaş anılarını anlatmıştır. 2012 yapımı Phi­lip Kaufman’ın yönettiği He­mingway & Gellhorn filmin­de Nicole Kidman tarafından canlandırıldı.

    ERNST HEMINGWAY (1899-1961)

    Ritz Oteli’nin barını Almanlardan kurtardı!

    Savaş muhabirliği tarihin­de İngiliz ve Amerikalılar açık farkla öndedir. Hem bu ülkelerde basının diğerlerin­den daha önce gelişmesi, mad­di zenginliği hem de adı ge­çen ülkelerin dünyada hemen her savaşa katılmaları farkın önemli nedenleridir. Ayrıca, bu muhabirlerin çoğu sade­ce savaşı aktarmakla kalma­mış, aynı zamanda şu veya bu şekilde savaşa karışmışlardır. Örneğin John Steinbeck New York Herald Tribune muhabi­ri olarak savaşa gitmiş, ancak bu arada CIA’nın öncüsü olan OSS’de çalışmış, 1944 yılında Akdeniz cephesinde akınlara katılmış, Thompson makineli tabancasıyla Alman ve İtalyan askerlerini esir almış ve yara­lanmıştı.

    20. yüzyılın büyük roman­cılarından Ernst Hemingway de aynı zamanda bir savaş mu­habiriydi. 1. Dünya Savaşı’nda İtalya’da ambulans şoförlüğü yapmış, İspanya İç Savaşı’nı iz­lemiş ve 1944 yazında ilk gün Normandiya’da kıyıya çıkmıştı. Müttefik orduları Paris’e yakla­şırken çatışma hevesine kapıl­mış, askeri üniformasıyla ara­larına katıldığı direnişçilerle poz vermişti. Muhabirlerin sa­vaşa karışmaları yasak olduğu için azarlandı ama üç yıl sonra savaşı en iyi şekilde anlatmak için gösterdiği çaba nedeniy­le Bronz Yıldız madalyasıyla ödüllendirildi..

    KIZIL BAYRAK REICHSTAG’DA (1945)-YEVGENI KHALDEI Kızılordu fotoğrafçısı olarak bu tarihi kareyi Mayıs 1945’de çeken Khaldei (1917-1997)savaştan sonra çalıştığı TASS ajansından atılmasını o dönemde Rusya’da başlayan Yahudi aleyhtarı kampanyaya bağlamıştı. Yevgeni Khaldei, Nürnberg duruşmalarını da izlemiştir.

    ERNIE PYLE (1900-1945)

    Siperlerde yaşadı, çatışmada can verdi

    Görev başındaki ölümü hem askerler, hem de okurlar arasında en çok üzün­tü yaratan savaş muhabirle­rinden birisi Amerikalı Ernie Pyle’dır. 2. Dünya Savaşı’n­da erlerle birlikte siperlerde yaşayan ve piyadenin duru­munu en iyi anlatan muha­bir olarak askerlerin çok sev­dikleri bir kişiydi. Cepheden gönderdiği haberler günlük 400 ve haftalık 300 gazetede yayınlanıyordu. 1945’te Oki­nawa’da, çatışmalar bitmek üzereyken son anda açılan bir makineli tüfek ateşiyle haya­tını kaybetti.

    SOKAKTA İNFAZ (1968)-EDDIE ADAMS İlk savaş deneyimini Kore’de yaşayan Eddie Adams’ın (1933-2004) Vietnam Savaşı’nı Associated Press adına izlerken çektiği fotoğrafı Pulitzer ödülü kazanmıştı. Polis şefi Nguyen Ngog Loan, adaşı Vietkonglu mahkum Nguyen Van Lem’i sokak ortasında infaz ediyor, 1 Şubat 1968.

    ROBERT CAPA (1913-1954)

    Her zaman ateşe en yakın muhabir

    Savaş fotoğrafçılarının en iyi­leri arasında gösterilen “Fo­toğrafın iyi değilse, yeterince yakın değilsindir” lafının sahibi Robert Capa’nın savaş fotoğraf­çıları arasında özel bir yeri var­dır. İspanya İç Savaşı sırasında vurulan asker fotoğrafının kur­maca olup olmadığı tartışılsa da, Çin-Japon Savaşı, Norman­diya çıkarması, 1948 Arap-İs­rail Savaşı ve Hindiçin’den çok önemli kareleri tarihe kaydet­miştir. Vietnam’da konvoyun önünden koştururken bir mayı­na basarak can verdi.

    MARIE COLVIN (1956-2012)

    Önce gözünü, sonra hayatını kaybetti

    Marie Colvin bütün ha­yatını dünyanın dört köşesindeki çatışmaları izle­meye hasretmişti. Çeçenya, Kosova, Sierra Leone, Zim­babve, Timor, Sri Lanka’da gerçekleşen çatışmaları takip eden ve ölmeden bir yıl ön­ce Kaddafi ile yaptığı müla­katla bir kez daha dikkatleri çeken Marie Colvin, Doğu Ti­mor’da kuşatılmış halde bu­lunan 1500 kadın ve çocuğun yanından ayrılmayarak ha­yatlarını kurtarmıştı. İngiliz basını için çalışan Amerikalı gazeteci verdiği bir röportaj­da kendini “dünyadaki yan­gını söndürmekle görevli bir itfaiyeci” olarak tanımlamış­tı. Fakat 2012’de Suriye İç Sa­vaşı’nı takip ederken Humus şehrinde geçici basın merkezi olarak kullandıkları ev Esad güçlerinin bombardımanında yangın yerine döndü, dünyaca ünlü gazeteci olayda hayatını kaybetti.

    REMI OCHLIK (1983-2012)

    Kısa bir yaşamdan yürekli kareler

    Humus kentindeki rejim güçlerinin bombardı­manı sırasında Marie Colvin ile birlikte hayatını yitiren Ochlik, genç yaşına rağmen Afrika ülkelerindeki karı­şıklıklar, Kahire’deki Tahrir Meydanı olayları ve Libya’da Trablus’un düşüşü sırasında çektiği fotoğraflarla tanın­mıştı.

    TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI OBJEKTİFLERİ

    Türkiye dünya çapında haberci yetiştiremedi ama, uluslararası ölçekte birçok savaş muhabirimiz dünya basınının sayfalarında fotoğraflarıyla yer aldı.

    Yeni nesilde bir hayli başarılı savaş muhabirleri yetişti­ren ülkemizde, bu alanın yüz yıla yaklaşan bir geçmişi var­dır. Ne var ki, örneğin 1. Dünya Savaşı boyunca 27 sayı çıkan Harp Mecmuası’nda yer alan yüzlerce önemli fotoğrafın sa­hipleri hakkında bilgi konulma­mıştır. Bu ve diğer kaynaklarda ancak tanınmış yazarların isim­leri zikredilmektedir. 1911-1922 dönemi savaşlarıyla ilgili bir Türk gazetecilik tarihi çalışma­sına ihtiyaç vardır.

    Türkiye’nin ilk kadın savaş muhabiri Semiha Es.

    Uluslararası anlamda savaş muhabirliği yapan gazetecile­rimiz arasında Hikmet Feri­dun Es ve eşi fotoğrafçı Semiha Es’in Kore’deki çalışmaları bir kilometre taşı sayılır. 2012 yı­lında 100 yaşında iken İstan­bul’da hayata veda eden Semiha Hanım, aynı zamanda ülkemi­zin ilk savaş fotoğrafçısıdır. Ko­re’de görev yapan muhabirler arasında Faruk Fenik ve Alaa­din Berk’i de anmak gerekir.

    Keza Gökşin Sipahioğlu (1926-2011) 1961 Küba Krizi’ni, 1956 Mısır-İsrail Savaşı’nı ve 68 Paris olaylarını belgeleyerek uluslararası üne kavuşmuştur. Fransa’da kurduğu SIPA Fo­toğraf ajansı dünya basınında büyük prestij sahibi bir kurum olmuştur. Savaş muhabirliğiy­le ünlü diğer bir gazeteci ve fo­toğrafçımız olan Coşkun Aral da Polonya Gdansk grevini, İran olaylarını, Kuzey İrlanda, Afga­nistan, Çad, Lübnan ve Uzakdo­ğu’da çeşitli sıcak çatışmalarda görev yapmıştır.

    ABD Irak’a girmesinden bir hafta sonra, 2003.

    1974 Kıbrıs Çıkarması sı­rasında Ergin Konuksever ile Adem Yavuz’un özellikle anıl­ması gerekir. Konuksever bir­çok fotoğraf çektiği bu harekat sırasında yaralanmış, kendi­siyle birlikte görev yapan AA muhabiri Adem Yavuz’un esir düşmüşken vurulmasını an­latmıştır.

    Sonraki dönemlerde yine sıcak çatışma noktalarında ça­lışan Savaş Ay, Ramazan Öz­türk, Sedat Aral, Sebati Kara­kurt, Murat Sezer, Bülent Kı­lıç, Selçuk Şamiloğlu, Levent Kulu, Bünyamin Aygün, Emin Özmen, Osman Örsal, Emrah Gürel, Sedat Suna, Uğur Can, Hüseyin Sarı, Erdem Şahin ve Kürşat Bayhan da, uluslararası çap ve kalitede işler ortaya ko­yan savaş ve foto muhabirleri oldular.

  • SON 30 YILDA KAOS KURAL OLDU

    1. Dünya Savaşı’nda ölenlerin yüzde 90’ı asker, yüzde 10’u sivildi. Günümüz savaşlarında ise sivil kayıpların oranı yüzde 90’ı geçiyor. Eskiden uzak sınırlarda yapılan muharabeler son yıllarda kentlere, mahallelere taşınıyor. En korkunç savaş suçlarını bile propaganda malzemesi olarak kullanmaktan çekinmeyen ‘yeni savaş’, dünyanın tamamını kanlı bir cepheye dönüştürüyor.

    Savaşın neredeyse bir me­deniyet göstergesi haline geleceğini kim tahmin edebilirdi? Tarafların kendi ordularıyla sivil halktan uzakta er meydanına çıktığı ve ‘centil­mence’ çarpıştığı eski savaş­ların nostaljik güzellemelerle anılabileceği kimin aklına ge­lirdi? Dünyanın tamamını cep­he ilan eden, sivil-üniforma­lı ayrımı gözetmeyen, taşeron güçler üzerinden yürütülen; başı sonu, cephesi tarafı belir­siz günümüz savaşlarına tanık oldukça, insanın geçmişin ‘ma­sum’ savaşlarına özlem duyası geliyor. Günümüzde her şey gi­bi savaşlar da bozuluyor.

    Sivil kıyımları


    Genç bir adam Suriye kuvvetlerinin varil bombası saldırısında yaralanan küçük bir kızı taşıyor. Halep, Haziran 2014.

    Savaşın yeni yüzü bir yan­dan tarihte gördüğümüz bir­çok şeye benziyor, bir yandan da hiçbir şeye tam benzemiyor. İlan edilmeden başlamaları, ta­rafların sayısının değişkenliği, müdahillerin tam belli olma­ması, iç içe geçmiş birçok savaştan oluşan karma­şık yapıları yeni sa­vaşları garip bir mü­cadeleler silsilesi haline getiriyor. Günümüzde sa­vaşların nasıl başladığı kıs­men anla­şılsa bile, “hangi koşul­lar ger­çekleşirse bu savaş sona erer” sorusunu kimse yanıtlayamı­yor. Çok farklı dinamiklerle beslenen şiddet dalgaları bir yükseliyor, bir sönüyor. Bunu, fırtına sonrasının ölü dalgala­rı gibi, Avrupa kıyılarına vuran mülteci dalgaları izliyor. İçin için yanan ateş bir Mezopo­tamya’da, bir Filistin’de parlı­yor, kimi zaman Lübnan ve Su­riye’de alevleniyor. Bazen Kör­fez’e veya Libya’ya uzanıyor. Ama tehdidin ucu bucağı yok. Paris’e, Kaliforniya’ya, Ken­ya’ya, Bombay’a, Endonezya’ya, Azerbaycan’a, Çeçenistan’a da sıçrıyor. Kaos dünyayı sarar­ken, hiçbir gerçekçi çözüm üretilemiyor. Oysa tarih, bugünü anlamak için vardır. O halde biz de sü­rekli ama düşük yoğunluklu bu savaşın nasıl geliştiğini yakın ve uzak geçmişte arayacağız.

    Amerikalı yardım gönüllüsü Peter Kassig’in IŞİD tarafından katledilmesi, Kasım 2014.

    Bugün yaşanan ne sade­ce Batılıların ileri sürdüğü gibi ABD’nin bugüne kadar uğruna bir buçuk trilyon dolar harca­dığı “teröre karşı küresel sa­vaş”tan ibarettir, ne de İslam’ın bir kısmına atfedilen cihat­tır. Bileşiminde birçok yeni­den yapılandırma ve sınırları değiştirme projesi, kimi dev­letlerin uzun vadeli güvenlik kaygılarının giderilmesi, enerji ve su kaynaklarının denetimi ve geçmişten kalan hesapların kesilmesi gibi unsurlar vardır. Tarihi Şii-Sünni çatışmaları, imparatorlukların paylaşımın­dan kalan 1918 hesaplarıyla iç içe geçer. Osmanlı toprakları­nın yeniden paylaşımı bunun bir parçasıdır. Sünni radikalizmine karşı besledikleri derin endişe, tüm nüfuz sorunları­na karşın Rusları da Suriye’ye çekmiştir.

    Birinci Dünya Savaşı’n­da ölenlerin yüzde 90’ı asker, % 10’u sivillerden oluşuyor­du. İkinci Dünya Savaşı’nda bu oranlar % 50-50 oldu. Günü­müzde ise ölenlerin en az %90’ını siviller oluşturuyor. Ade­ta soykırıma dönüşen savaşlar­da cephe kavramı da değişiyor, ülkelerin ve hatta dünyanın tümü cephe haline geliyor. Es­kiden uzak sınırlarda yapılan muharebeler şimdi kentlere ve mahallelere taşınıyor. Bü­tün ordular kent savaşlarına hazırlanıyor. Bu biraz dünya­nın büyük bölümünün kentlere göçmesinden, biraz da savaşın yeni niteliğinden kaynaklanı­yor. Zayıf olan taraflar kent­lerde daha rahat barınabiliyor. Çünkü, dağlarda gezenleri ve konuşanları uzaydan bile tes­pit eden inanılmaz teknoloji­ler var. Ayrıca, savaşın politik niteliği askeri niteliğine ağır basınca, büyük kitlelerin oldu­ğu yerler savaş mahalli haline geliyor. Tabii, dağlar gene de çekilme mahalli olabiliyor, ama önemleri eskisiyle kıyas bile edilemez. Aslında savaş, tam anlamıyla yeryüzüne yayılıyor.

    Şehirler de güvenli değil İç savaş sırasında ateş altında kalan sivilleri korumaya çalışan Bosnalı bir asker. Saraybosna, 1992.

    Modern savaşın çok kabaca sanayi devrimi ile başladığını düşünebiliriz. Yani, büyük or­duları donatabilecek seri üre­timin olması gerekir. Ancak bu yeterli olmaz. Bu orduları ve atlarını doyurabilecek ta­rım üretiminin de hiç değilse kısmen makineleşmesi koşu­lu vardır. Sanayi devriminin 1790’larda ortaya çıktığı söy­lenir. Nitekim Fransız İhti­lal Savaşları sırasında Avrupa atölyeleri yüz binleri bulan or­duları donatılıp besleyebilmiş­tir ama bunlar üretim merkez­lerinden fazla uzaklaşamamış­lar, uzaklaştıkları her durumda desteksiz kalarak perişan ol­muşlardır. Bu nedenle modern savaşın ilk aşaması buharlı makinelerin, yani istimbot ve demiryolları ile telgrafın yay­gınlaşmasıyla tanımlanabilir. İlk örnekleri Kırım Savaşı ile ABD İçsavaşı’dır. Fransa’nın İtalyan bağımsızlığını destek­lemek için Avusturya’yı yen­diği Solferino Muharebesi de bunlara eklenmelidir. Burada­ki kıyım gözlemcileri o kadar etkilemiştir ki, hemen erte­sinde Kızılhaç teşkilatı kurul­muştur. Akabinde, Prusya’nın Alman Birliği’ni kurarken ka­zandığı Danimarka, Avusturya ve Fransa savaşlarını görürüz. 1870-71 yıllarına rastlayan so­nuncusu ayrı bir önem taşır. Fransız İmparatoru teslim ol­muş, orduları dağılmıştır ama Fransa halkı teslim olmayı reddederek gerek ülkenin di­ğer bölgelerinde, gerekse de Paris’te savaşı sürdürmüş, ye­ni ordular kurarak büyük çaba göstermiştir. Krallar belli bir kayba uğrayınca veya parala­rı tükenince savaşa son verir­lerdi. Halklar birçok kez bunu reddederek, büyük kayıplar pahasına uzun savaşlara giriş­mişlerdir.

    Modern savaşta ikinci aşa­ma kendisini içten patlamalı motorlar ve telsiz ile gösterir. Kamyonlar, tanklar ve uçak­ların sahneye çıktığı Birinci Dünya Savaşı bu aşamanın ilk büyük örneğidir. Onun deva­mı olan İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte üçüncü bir aşama orta­ya çıkar: Nükleer savaş. Atom bombası sadece iki kez kulla­nılmıştır ama 45 yıl süren So­ğuk Savaş nükleer silahların gölgesinde devam etmiş, dolaylı savaş yöntemlerinin alabildiği­ne gelişmesine sahne olmuştur. Aslında, günümüzdeki kaotik savaşın temellerinin de bu dö­nemde geliştirildiğini söylemek mümkündür. Kara propagan­da, gizli ordular, uluslararası terör bu dönemde büyütülüp beslenmiştir. Bunlar modern savaşın dördüncü aşaması olan siber savaş ve/veya elektronik savaşla devam eder. Çok uzun bir zamandır, silahlanmaya ay­rılan fonların en az yüzde kırkı, birçok durumda daha fazlası bu alana ayrılmaktadır. Bazı tip­lerdeki savaş uçaklarının ma­liyetinin üçte ikisi elektronikle ilgilidir. Elektronik savaş hem her kuvvette büyük yer kapla­makta, hem de özel bir alan ha­line gelmiş bulunmaktadır. Bu alan sadece tespit, hedefleme, sevk, aldatma, önleme gibi kri­tik unsurlardan ibaret değildir. Hasmın komuta ve iletişim sis­temlerini felç etmeyi de amaç­lamaktadır. Ayrıca propagan­da, istihbarat, dezenformasyon için yaratılan olanaklar kullanı­lır. Nihayet, ülkelerin ekono­milerini, bankacılık ve ticaret faaliyetlerini, enerji üretim ve dağıtımını yürüten sistemlerin sabotajı kolaylaşmış, bunu ön­lemek için dev yatırımlara giri­şilmiştir. Günümüzde bunla­rın hepsi kullanılmakta, dahası, her an tepemizde düzinelerce uydu ve insansız hava aracı do­laşmaktadır.

    Lübnan İç Savaşı’nın derin izleri, Beyrut.

    Elektronik savaş aşama­sının diğer bir unsuru da ha­vacılığın gelişim günlerinden itibaren tartışılmaya başlanan “terör bombardımanlarının” devamıdır. İkinci Dünya Sa­vaşı’nın başlarında, sirenleri­ni açarak dalışa geçen Alman Stuka uçaklarını gören Fransız birliklerinin paniğe kapılıp da­ğıldıkları bilinmektedir. Lond­ra ve Berlin üzerindeki karşı­lıklı terör bombardımanları, hatta daha önceki Madrid’in bombalanması da hatırda ka­lan örneklerdir. Fakat klasik terör bombardımanları bekle­nildiği kadar etkili olamamış, düşman ülke halklarının savaş azmini kıramamıştır. İngiliz Bombardıman Gücü komuta­nı Harris, 1944’e kadar Berlin’e yapılan akınların bu ülkeyi teslime zorlayacağını savun­du. Ama Alman kenti son ana kadar direnecekti. İngiltere ve özellikle Almanya kentlerin bombalanması sonucunda tes­limiyetçi eğilime girenlere kar­şı ciddi tedbirler aldılar. Ancak atom bombasını da terör bom­bardımanı olarak düşünmek gerekir ve bunun Japonya’nın teslimini sağladığı tartışma­sız bir gerçektir. Amerikalılar bunu Irak’ta “shock and awe” (şok ve dehşet) terimiyle ifade ettikleri korku bombardımanı­na dönüştürdüler. Bu tekno­lojiye ve kaynaklara sahip ol­mayan terör örgütleri ise aynı etkiyi korkunç katliamlarının videolarını dağıtarak sağlama­ya çalışıyorlar.

    Yukarıda saydığımız unsur­ların çoğunu bir araya getirdi­ğimiz zaman, modern savaşın beşinci ve şimdilik son aşama­sına gelmiş oluruz. Bu, büyük güçlerin bazen kendi silahlı kuvvetlerini savaşa sürdükle­ri, ama çoğu zaman dolaylı ola­rak yönlendirdikleri yerel veya uluslararası güçleri kullandık­ları, genelde düşük yoğunluk­lu, cepheleri çok net olmayan, sürekli değişen bir savaştır. Karakteristik özelliklerinden biri de etnik ve dini ayrılıkların çokça kullanılmasıdır. Ne var ki, kullanılan örgütlenmelerin bir kısmı zamanla kendi politi­kalarını geliştirmişler, arkala­rındaki güçlerle karmaşık iliş­kilere girmişlerdir.

    Donetsk şehrinde Rus yanlısı sivil bir eylemci Ukrayna polisinin önünde gösteri yapıyor, 28 Nisan 2014.

    Günümüzde tüm İslam coğ­rafyasını ve kısmende Doğu Avrupa’yı saran bu savaşların ortak özelliği ilan edilmeden başlamalarıdır. Esasen çoğu zaman karşıda bir muhatap da görülmez. Kontrolden çıkan kitle hareketleri ve terör kol kola yürür, sonra kitle hareket­leri sönerken, terör örgütleri işin kontrolünü ellerine alırlar. Ulusçu hareketlerin başarı­sızlıkları sonucunda kitlelerin İslami radikalizme yönelmele­ri gerçeği de global oyunun bir parçasıdır. Bu durum örneğin Filistin’de çok net bir şekilde görünür. FKÖ ve diğer örgüt­lerin başarısızlığı, Filistin ve Lübnan’da Hamas ve Hizbul­lah gibi örgütlerin öne çıkma­sıyla sonuçlanmıştır. Benzer durumlar Kafkasya’da da be­lirgin şekilde göze çarpar. Çe­çenistan tipik bir örnektir. İş bu hale geldiği zaman, söz ko­nusu örgütlerin hangilerinin, hangi ölçülerde büyük güçlerin denetiminde olduğunu ortaya koymak zor hale gelir. Evet, Şii İran’ın ve karşısındaki Sün­ni yönetimlerin hangi örgütle­ri destekledikleri bilinir ama ABD ve Rusya gibi devletlerin tüm örgütlerle bağlantıları var­dır. Bunlar nerede başlar, nere­de biter bilinmez. Ama sonuç­ları aşikardır. Örneğin bugün Libya, halkının yarısına yakın bir kısmının komşu ülkelere veya İtalya üzerinden Avru­pa’ya kaçtığı bir enkaz haline getirilmiştir. Suriye ve Irak yı­kıntıdır. Afganistan ve Pakis­tan savaş bölgesidir. Ve bu hale getirilmek istenen birçok ülke daha hedeftedir, hemen hepsi İslam coğrafyasına aittir. Uk­rayna gibi uzun bir gerilla sa­vaşına sahne olmuş ülkeler de fiilen parçalanmıştır.

    Bir açıdan bakınca, parça­lanmakta olan ülkelerin hemen hepsinin Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni rejim­ler olduğu görülür. Soğuk Savaş biter bitmez 1918’de kurulan Çekoslovakya ve Yugoslavya tarihe karıştı. Birincisinde bu kolay halledilirken, ikincisin­de yıllar süren kanlı bir iç sa­vaş sürdü. 1918’den itibaren bir dizi işbirlikçi yönetime ve ay­rılıkçı harekete sahne olan Uk­rayna da fiilen dağıtıldı. Azer­baycan toprakları işgal edil­di. Kafkasya kargaşa içerisine düştü. Ne var ki daha büyük fe­laketler eski Osmanlı coğrafya­sında yaşanacaktı.

    Gündelik hayatın parçası ‘yeni savaş’ Kuzey Suriye’nin İdlib kentinde bir adam 11 yaşındaki Bilal’e roketatar kullanmayı öğretiyor, Mart 2012.
    Türkiye’nin güneydoğusunda süren savaş kazılan hendeklerle şehirlere taşındı, 2015.

    Yeni savaşın bir başka özel­liği de son derece kirli bir savaş olmasıdır. Gerçi hiçbir savaş temiz değildir ama sivillerin bu kadar hedef alındığı, bilgi kirli­liği yaratıldığı, savaş suçlarının propaganda olarak kullanıl­dığı örnekler tarihte nadirdir. Naziler bile yaptıklarının suç olduğunu biliyor ve gizlemeye çalışıyorlardı. Yeni savaşın hiç­bir etik kaygısı yok. Hedef alı­nanların iradesini kırmak için yalan ve katliam, şok ve kor­ku, olabildiğince kullanılıyor. Kuşkusuz ki nüfus artışı, iklim sorunları ve kaynak sıkıntıla­rı krizlere, dolayısıyla kitlele­rin radikalizme kaymasına yol açıyor. İşsiz ve geçim olanağın­dan yoksun kitleler için ya göç yolunun bilinmeyeni ya da ra­dikal örgütlerin militanlığı gibi seçenekler kalıyor. Bunu de­ğerlendiren güçler, bu kitlele­ri dolaylı olarak yönlendiriyor ama nadiren istedikleri oranda kontrol edebiliyor.

    İklim felaketi, açlık ve nü­fus artışı 17. yüzyılda Avru­pa’da Otuz Yıl Savaşları’na, Osmanlılarda ise ardı arkası kesilmeyen isyanlara yol aç­mıştı. Mezhep savaşları veya isyanlar şeklinde tezahür eden bu savaşların arka planında ik­lim felaketinin yattığı ancak son yıllarda ortaya konulabil­di. Muhtemeldir ki, geleceğin tarihçileri de günümüzün bu garip savaşlarının arka planın­da yatan unsurları açıkılığa ka­vuşturacaklardır.

    VİETNAM’DAN IRAK’A

    Ezberi şaşan düzenli ordular

    Vietnam’a atılan bomba­ların miktarı İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm ülkelere atılanlardan daha fazlaydı. Buna karşın Amerikalılar 7 bine yakın uçak ve helikopter yitirdiler. Vietnam direnmişti. Sovyetler’in Vietnam’ı ise Af­ganistan oldu. 1979’da baş­layan Sovyet işgali, 1989’da son buldu. Amerikalılar Vietnam’dan 30 yıl sonra Irak’ta Saddam ordularını “shock and awe” (şok ve dehşet) taktikleriyle kısa sürede dağıttılar. Ancak bundan sonra işler karıştı. Irak’ı yönetemedikleri gibi, işgalin yol açtığı bir buçuk milyon ölüm ve sayısız göç dalgası etnik ve dini bölünme­leri düşmanlığa dönüştürdü. Merkezi otorite dağılınca, parayla ve bağışlarla beslenen bir dizi küçük ve kapalı yöne­tim doğdu. Vietnamlılar gibi “saklanacak tropik ormanları olmayan” Iraklılar savaşlarını kentlerde, Bağdat’da, Ker­kük’de, Felluce’de, Telafer’de sürdürdüler. IŞİD’de bu kaos­tan doğdu.

    Afganistan’ın Nangahar bölgesinde devriye gezen Amerikan askeri, 2012.

    SURLAR GERİ DÖNDÜ

    Yeni utanç duvarları

    Berlin Duvarı yıkıldı ama günümüzde farklı dünya­ları birbirinden yine duvarlar ayırıyor. Kudüs ve Betyüllahim civarında binlerce bahçe ve zeyin ağacını yok ederek inşa ettikleri duvara İsrailliler “Gü­venlik Duvarı”, Filistinliler ise “Irkçı Duvar” diyorlar. Strateji uzmanlarının büyük çoğun­luğu dünyanın duvarlarla bölünmesinin düşük yoğun­luklu ama sürekli çatışmalara engel olamayacağı düşünce­sinde. Buna rağmen, aralarında Türkiye’nin Suriye sınırının da bulunduğu dünyanın pek çok yerinde güvenlik duvarları yaygınlaşmaya devam ediyor. Halbuki dünya son 200 yıldır surlar ve duvarlar içerisinde yaşamaktan kurtulmuştu.

    İsrail’deki Pisgat Za’ev yerleşimini Shufat mülteci kampından ayıran güvenlik duvarı. Temmuz, 2012.
  • İlk modern savaş: Made in USA

    İlk modern savaş: Made in USA

    Mesele sadece köleliğin ipleri germesinden ibaret değildi. Tarımsal güney, sanayileşmiş kuzey tarafından yutulmaktan korkuyordu. 1861’de iki ayrı zihniyet, iki ayrı yaşam biçimi arasında beklenen fırtına koptu. Teknolojik ve stratejik birçok yeniliğe sahne olan “ilk modern savaş” 600.000 kişiyi yok ederken, ufuktaki harplerin yıkıcılığını da haber veriyordu.

    Amerikalıların kendi aralarında kıyasıya bir savaşa girmelerinden bu yana 150 yıl geçti. 1861’den 1865’e kadar süren bu boğuşmada 600 bin ölü verdiler. Bu, ABD’nin 1. ve 2. Dünya Savaşları ile Kore ve Vietnam’da verdiği ölülerin toplamından fazladır.

    Birbirlerine niçin bu kadar şiddetle saldırdılar ve bu kadar hırsla öldürdüler, niçin tükeninceye kadar barış yapmadılar? Bunun tek bir yanıtı yok. Kölelik yakıcı bir sorundu evet. Ama tek sorun bu değildi. Kuzeyde ve güneyde iki farklı zihniyet, iki farklı hayat tarzı gelişmişti. Tarımsal güney, sanayileşmiş ve büyük sermaye birikimi olan kuzeyin karşısında ezilmeyi zül görüyordu. Konfederasyonun cumhurbaşkanı olan Jefferson Davis daha Mississippi senatörüyken şunları söylemişti: “Sizi ilgilendiren kölelik veya insanlık değil, Kongre ve hükümeti ele geçirip bunları Kuzeyin büyümesinin bir aracı olarak kullanacaksınız”. Bu, yerinde bir öngörüydü.

    Gettysburg muharebesi 2 Temmuz 1863’teki Gettysburg savaşında Birlik kuvvetlerinin süngü hücumu, Don Troiani imzalı resimden detay.

    İç Savaş’ın tohumları aslında daha ülkenin ilk kuruluşunda mevcuttu. Bizim eyalet adı verdiğimiz ilk 13 koloni kendilerini bağımsız birer devlet olarak görmüşler ve birliğe katılma konusunu yıllarca tartıştıktan sonra kendi içlerinde oylamışlardı. Bununla birlikte politik birer varlık olarak kendi haklarından (state rights) vazgeçmemişlerdi, gönüllü girdikleri birlikten çıkma haklarının olduğunu düşünüyorlardı.

    Ülke batıya doğru genişledikçe yeni kurulan her eyalette köleliğin serbest olup olamayacağı konusunda gerilim yaşandı. Daha 1820’de Senato pazarlıkları sonucunda Maine özgür bir eyalet olarak katılırken Missouri köleci bir eyalet oldu ve bu uzlaşma geçici de olsa bir çözüm sayıldı. Bundan sonra 36.30 kuzey enlemi, köleci ve özgür eyaletler arasında sınır olacaktı. Teksas 1845’de köleci bir eyalet olarak kabul edilince bu grup güç kazandı ama Kaliforniya özgür bir eyalet olarak gelince Güneyliler gene gerildiler. 1854’de Kansas ve Nebraska’da kölelik meselesi tekrar alevlendi. John Brown kölelik taraftarlarına karşı ilk silahlı mücadeleyi burada, kölecilerin yaptıkları katliama tepki olarak başlattı.

    Siperde gergin bekleyiş General T.H. Brooks’un komutasındaki Birlik tümenine bağlı askerler, Rappahannock nehrinin batı kıyısındaki siperlerinde, 3 Mayıs 1863’de Fredericksburg’da gerçekleşecek muharebeden önce dinleniyorlar. Amerikan Ulusal Arşivi tarafından Matthew Brady’ye mal edilen bu fotoğrafın aslında A.J. Russell tarafından çekildiğine dair kuvvetli kanıtlar ileri sürülmüştür.

    Zencileri eşit kabul etmemeye kararlı olan geniş bir kesim sürekli olarak Kuzeye ve federal hükümete karşı öfke içerisindeydi. Tabii köleliğe karşı olanlar da tepkiliydi. Öte yandan bir başka sorun da, güneyli çiftçilerin federal vergi ve gümrüklerden zarar gördüklerini düşünmeleriydi. Kısacası, bu, uzun süre tüttükten sonra alevlenen bir yangındı.

    Abraham Lincoln daha savaşın başında önemli olanın kölelik değil birlik olduğunu ifade etmişti. Birliği, köleliği muhafaza ederek sağlayacaksa öyle yapacağını, köleliği kaldırarak sağlayabilecekse de o yolu izleyeceğini söylemişti. Ama savaş topyekun bir hale dönüşünce 1862 sonunda köleliğin kaldırılması için çalışmaya başladı ve 1 Ocak 1863 tarihinden itibaren herkes özgür sayıldı.

    Bunda insani kaygıların yanı sıra, Güneyin insan gücünü zayıflatma hedefi de rol oynadı. Lincoln savaşın bitimini takiben Ford Tiyatrosu’nda oyun izlerken suikaste kurban gidince yerine geçen Grant’ın uzlaşma siyaseti güneyli beyazların siyahiler üzerinde terörle yeni bir baskı kurmalarını kolaylaştırdı. Grant zencilere karşı uygulanan yeni terörü görmezden geldi. Böylece Amerika bu büyük savaştan köleliği resmen kaldırmış ama sosyal eşitsizliğe dokunmamış olarak çıktı. Siyahilerin eşitlik sorununun ciddi şekilde tekrar el alınması için tam yüz yıl geçmesi gerekecek, bu arada KuKluxKlan faaliyetlerini rahatça sürdürecekti.

    Cold Harbor ceset tarlası General Lee komutasındaki Konfederasyon kuvvetleri (Kuzey Virginia Ordusu) ile General Grant emrindeki Birlik güçleri (Potomac Ordusu) Cold Harbor’da Amerikan İç Savaşı’nın en kanlı muharebelerinden birini yaptılar (31 Mayıs-12 Haziran 1864). Birlik yenildi, ölen binlerce askerin cesedi bir yıla yakın savaş meydanında kaldı.

    Güç ve strateji meseleleri

    Savaş aniden gelişmedi. Güneyli milliyetçiler rahatça toparlanabildiler çünkü ortada bunu önleyecek bir güç yoktu. Çok küçük Amerikan ordusu, 1.105 subay ve 15.259 erden oluşuyordu. Çoğu eksik kadrolu 197 bölüğün 179’u batıdaki uzak kalelerde Kızılderilileri gözlüyor, 20’si de Kanada sınırı ve Atlas Okyanusu kıyısında bulunuyordu. 1860 sonunda yapılan seçimleri kazanan Lincoln, 11 Şubat’ta Washington’a doğru yola çıkarken, Davis de çok yakındaki Konfederasyon başkenti Richmond’a gitmek üzere aynı gün evinden ayrılıyordu. İkisi de ordularını oluşturmak için gönüllüleri çağırdılar ve savaş 12 Nisan günü Güneylilerin Charleston limanındaki Sumter kalesine top ateşiyle başladı.

    Strateji eldeki güce göre tayin edilir. 22 milyon nüfusu, 22 bin mil demiryolu olan Kuzey, 1.300.000 sanayi işçisinin çalıştığı 110.000 işletmeye sahipti. Buna karşı, 9 milyon nüfusu ve ilginçtir, gene 9 bin mil demiryolu olan güneyin sadece 110.000 işçisi olan 18.000 işletmesi vardı. 1860’da lokomotiflerin sadece % 4’ü, silahların ise % 3’ü güneyde yapılıyordu.

    Buna rağmen Güneyliler çılgınca bir üretim çabası, ithalat ve Kuzeylilerden ele geçirdiklerini birbirine ekleyerek yeterli piyade silahına sahip oldular. Ancak topçuları daha zayıf kaldığı gibi, Kuzeyin donanmasına denk bir şey yoktu ellerinde. Yenilmeleri kaçınılmaz görünüyordu. Ancak 2.5 milyon kilometrekare toprakları ve kuzeydekilerden çok daha savaşçı bir ahalileri vardı. Kırlarda yaşayanlar, daima kent ahalisine göre daha iyi asker olur. Ayrıca Güneyin generalleri de, özellikle ilk yıllarda daha iyiydi. Kuzeyliler daha örgütçü, Güneyliler ise daha savaşçıydı. Tarihte birçok örnekteki gibi, uzun vadede örgütçüler çok iyi kadrolar yetiştirip savaşçıları yendi.

    Bu koşullarda Kuzeyin zafer yolu, savaşın ilk günlerinde Meksika Savaşı’nın komutanı yaşlı Winfried Scott tarafından çizilmişti. Anaconda Planı olarak anılan strateji, Güneyin denizden ve karadan ambargoya alınıp zayıflatılmasına, sonra Mississippi’den ikiye bölünmesine ve bunun ertesinde de parça parça ezilmesine dayanıyordu. Yani bir yıpratma savaşı öngörülmekteydi. Scott hemen akabinde emekliliğe ayrıldı ama savaş tam da onun gösterdiği şekilde kazanılabildi. Güneyin tek umudu, direnmeyi uzatarak Kuzeyin savaş arzusunu kırmaktı. Ne var ki Kuzeyde “birlik” iradesi çok yüksekti ve birliği masaya yatıracak hiçbir uzlaşmaya yanaşamazlardı. Bu nedenle savaş çok kanlı oldu. Kuzeylilerin en korktuğu şey Güneylilerin yenildikten sonra dağlara çekilip sonu gelmeyecek bir gerilla savaşına başlamalarıydı. Savaşın sonunda güneydeki sivil halkı da hedef alan topyekun bir dizi muazzam saldırıya giriştiler. Güneyin Başkomutanı Lee savaşın dördüncü yılı biterken teslim olduğunda, yanında kalan alayların sancakları birer avuç yalınayak ve aç asker tarafından taşınıyordu.

    Öte yandan Güneyin uzun kıyılarında bulunan 189 liman tam bir ambargoyu olanaksız kılmaktaydı. Bu nedenle özellikle savaşın ilk yıllarında Güneyin gemileri kuşatmayı delip o dönemde Avrupa’da çok aranan pamuğu götürüp silah getirebiliyorlardı. Tabii Kuzeyin tedbirleri arttıkça ve ellerindeki limanlar azaldıkça bu çok seyrekleşti.

    Savaş coğrafyasının en ilginç özelliği, iki başkentin birbirlerine çok yakın olmasıydı. Adeta kafalarından birbirlerine bağlanmış iki güreşçinin boğuşması gibiydi. Buna rağmen Kuzeylilerin Washington’a sadece 100 mil uzakta olan Richmond’a yaptığı seferler başarısız olurken, Güneylilerin yaptığı bir akın ise Washington’da epey heyecan yarattı. Kuzeylilerin Potomac Nehri’ni aşarak ilk ilerleme girişimleri Bull Run’da bozguna dönüştü. Uzun savaşların hepsinde olduğu gibi zamanla yeteneksiz subaylar elendi, savaş liderleri ortaya çıktıkça o tarihe kadar dünyanın gördüğü en güçlü orduların başına geçtiler.

    Cephede bir başkan Başkan Abraham Lincoln, Antietam muharebe alanında Kuzey birliklerini teftiş etmeden önce maiyeti ve General McClellan ile birlikte Potomac Ordusu’nun karargahında, 3 Ekim 1862.

    Kuzeyliler Potomac Ordusu’nu örgütçü ama aşırı pasif General McClellan’ın emrine verdiler. Bıktırıcı uzunlukta hazırlıklardan sonra büyük güç üstünlüğüne rağmen, istihbarat taşeronluğu yapan Pinkerton ajansının aşırı abartılı raporlarını süzgeçten geçirmeden, her operasyonu çok yavaş ve temkinli yaparak Güneylilere tedbir alma fırsatı yarattı.

    Savaşın burada kazanılamayacağı ortaya çıkınca operasyonlar Missisippi’ye kaydı. Shiloh’da sıkışan ama yenilmeyen Grant, kısa süre sonra bu nehrin merkezi sayılan ve çok iyi korunan Vicksburg’u alarak Konfederasyonu ikiye böldü. Bir başka birlik gücü denizden New Orleans’a çıkarak kuzeye ilerledi. Tam da bu tarihte, Lee, Kuzeyi kendi topraklarında sıkıştırıp tayin edici bir muharebe yapmak üzere Pennsylvania’ya girdi. Ne var ki savaşın en kritik muharebelerinden biri olan Gettyssburg’da büyük güç yitirerek çekildi.

    Temmuz 1863 böylece savaşın dönüm noktası oldu. Artık Güney’in tek umudu savaşı uzatıp yıldırma stratejisini sürdürmekti. Ne var ki Kuzey çok kararlıydı. Savaşın başından beri savaşçı general arayan Lincoln sonu gelmeyen muharebelerden sonra Vicksburg fatihi Grant’ın gerektiği gibi savaşacağına karar verip 1864 başında onu başkomutan yaptı. Grant düşmana toparlanma fırsatı veren uzun aralıklarla yapılan muharebeler yerine aman vermeden ardı ardına yapılacak hücumlarla savaşı kazanmaya karar verdi. Atlas Okyanusu kıyısında ilerleyerek hasmını buradaki büyük kentleri savunmak için büyük kuvvetler ayırmaya mecbur bıraktı. Bu sırada Kuzeyin operatif anlamda en yetenekli generali Sherman, toplamı yüz bin asker olan dört kolorduyla muazzam bir akın yaparak güneyin kalbi sayılan Georgia’dan denize ulaştı. Atlanta dahil her yeri yakıp yıkarak topyekun savaşı düşmanın sivil ahalisine taşıdı. Bu, 20. yüzyılda her savaşta tekrarlanmaya çalışılacaktı. Özellikle düşman ordusunu besleyecek çiftlikler yakıldı, hayvanlar öldürüldü. İsyanın başlatıcısı olarak görülen Güney Carolina’da yıkım, intikamcı şekilde daha vahşi oldu. Bu sırada Potomac Ordusu’nun başında ilerleyen Grant ve süvari komutanı Sheridan, Lee’ye her fırsatta hücum ederek nefes aldırmadılar. Orduları eriyen Lee l9 Nisan günü teslim oldu. Beş gün sonra da Lincoln bir suikaste kurban gitti.

    Umutsuz taarruz 29 Kasım 1863’te General Longstreet komutasındaki Konfederasyon kuvvetleri, General Burnside komutasındaki Birlik kuvvetlerinin kontrolündeki Fort Sanders’a umutsuz bir akın gerçekleştirdi. Knoxville savaşının sonunda Tennesee eyaletinin kaderini belirleyen saldırı başarısızlıkla sonuçlanırken, güneyliler 8’e karşı 129 kayıp verdi. “Fort Sanders Taarruzu”, Allison ve Kurtz imzalı kromolitografi, 1891.

    Savaş taktikleri

    19. yüzyılın subayları Napoléon hayranıydı. Onu okuyarak yetişmişlerdi ve onun hücumlarını tekrarlamak istiyorlardı. Ne var ki ateşgücü artmaktaydı. Ağızdan dolma tüfeklerle tek el ateş edildikten sonra süngü hücumuna kalkan taburlar daha düşman siperine varmadan perişan oluyordu. Askerler bunu generallerden önce kavradılar. Alelacele derme çatma bir siper hattı kurup gerisine yerleşince, hele de şarapnel atan birkaç topları varsa, adeta yenilmez oluyorlar, önleri, hücuma kalkan düşman zayiatıyla doluveriyordu. Taktik savunma hücumdan çok daha üstün bir pozisyon olmuştu. Stratejik saldırıda yapılan taktik savunma ise en iyi durumdu. Subaylar bu dersi yüz binlerce askeri telef ederek öğrenecekler, sonra bu dersler unutulacak ve 1. Dünya Savaşı’nın siperlerinde tekrar öğrenilecekti.

    Ancak ABD İç Savaşı’nın daha sonra 1941’e kadar tekrarlanmayan bir özelliği süvari birlikleri tarafından düşmanın geri bölgelerine yapılan akınlardı. Güneyliler bu konuda daha üstündü. Bunlardan Morgan, 2.500 süvariyle Ohio ve Pennsylvania’da aylarca at koşturdu, büyük zarara yol açtı, yakalandı ve hapisten kaçıp 3.000 süvariyle tekrar kuzeye daldı. 1864 yılında ihanete uğrayıp öldürüldü. Buna karşı Kuzeylilerin Richmond yakınlarına yaptıkları Dahlgren akını başarısızlıkla sonuçlandı. Bu tür operasyonlar ancak Amerika gibi çok geniş bir ülkede yapılabilirdi.

    Savaşın sonunda, 240 bin Güneyli askeri öldürmek için 360 bin Kuzeyli asker hayatını yitirmiş oldu. Ancak teslimden sonra özel suçlar dışında güneyli asker ve subayların evlerine dönmesine izin verildi. Korkulan gerilla hareketi ise birkaç vaka dışında gerçekleşmedi.

    DÖNEMİN AMERİKASI

    Sermaye savaşta birikti, kapitalizm vahşi doğdu

    ABD’de toprağın zenginliği sanayileşme için yeterli bir birikim sağlıyordu. Ayrıca demiryolları ve ulaştırmaya elverişli nehir ve göller, uzun kanallarla birbirlerine bağlanmaktaydı. Böylece muazzam bir iç pazar oluşmaktaydı. Güneyin korktuğu şey, Kuzeyin denetiminde gelişen bu pazar içerisinde ezilen taraf olmaktı. İnanılmaz bir dinamizm vardı ve hiçbir şey imkansız görünmüyordu. İnsanlığın kaderini değiştiren on binlerce icadın bu ortamda çıkması hiç de şaşırtıcı değildir. Amerikan Patent Dairesi her hafta yüzlerce berat başvurusunu inceliyordu. İki taraftan toplam 3 milyona yakın kişi askerden geçti. ABD sanayi üretiminin en az yarısı bunların ihtiyaçlarını karşılamaya kullanıldı. Dupont, Remington gibi bugün adını bildiğimiz birçok Amerikan firması bu savaşta büyüdü. Savaşın getirdiği sermaye temerküzü sanayileşmeyi azdırdı. Aynı zamanda hırslı insanlar öne çıkmış, adetler değişmiş, yeni şeylerin kabulü kolaylaşmıştı. Petrol ve çelik krallarının, sığır tüccarlarının, büyük bankaların dönemine girilmekteydi. Bunu elektrik, şehirleşme, tüketim malları, basın ve diğerleri izledi. Büyük baronlar artık kılıçla değil parayla hükmediyordu. Bu dönemin ilk yarısı Mark Twain, ikinci yarısı ise Yurttaş Kane’in dünyasıdır.

    Üretim tam gaz! İç savaş boyunca her iki taraftan toplam üç milyon kişi askere alındı, bunların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan sanayi üretimi sermaye birikimi sağladı. Savaş sırasında Pennsylvania’da işletilen bir petrol sondaj sahası, 1864.

    TEKNOLOJİK, STRATEJİK VE TAKTİK YENİLİKLER

    İç Savaş hangi “ilk”lere sahne oldu?

    ABD İç Savaşı 1. Dünya Savaşı’nın habercisi gibidir. Uzun ve kanlı yıpratma muharebelerinin ardından gelen aralıksız bir seri hücumla bitmiştir. 1918’deki Müttefik Başkomutanı Foch, 1918 Ağustos’unda başlayan son büyük hücumları yaparken 1864-65 hücumlarını tekrarladığını çok iyi biliyordu.

    Modern savaş mekanik güç ve elektriğin kullanımıyla tanımlanabilir. İlk dönemde bunlar demiryolları, istimbot ve telgraftı. Amerikan İç Savaşı’nda demir-yolları çok önemli bir rol oynadı. Tümenler, kolordular, hatta bazen süvari birlikleri bile trenlerle taşındı, daha önemlisi ikmalleri yapıldı. Ayrıca telgraf, haberleşmeye büyük hız kazandırdı. Bu nedenle demiryolları ve telgraf telleri savaş sırasında akıncı kollarının ilk hedeflerinden birisi oldu. Buharlı gemiler de kuzeye güç ve esneklik kazandırdı. Birçok noktaya asker çıkarıp hasımlarını zor durumda bıraktılar. Modern savaşların öncüsü Kırım Savaşı’nda bunların yeni yeni kullanıma girdiği ve harbin kaderini etkilemediği göz önüne alınırsa, “modernitenin asri imkanları”nın seferber edildiği ilk savaşın ABD İç Savaşı olduğu kabul edilmelidir.

    Bu savaşa ilk modern savaş nitelemesini kazandıran bir başka husus da, sivil halkın birçok kez hedef alınması, kuşatılan kentlerde bombalanması ve savaş çaba- sının topyekun hale gelmesidir. Ayrıca, gazeteciler ve fotoğrafçılar her şeye burunlarını sokarak komutanları kızdırmıştır.

    Keza, en başından 19. yüzyılın ortalarına kadar ateşli silahların hepsi ağızdan doldurulan kaval namluya sahipti. Bu savaşta yivli namlular, kundaktan doldurma mekanizmaları, seri ateşli tüfekler, revolverler ve konik mermiler kullanıma girdi. Ayrıca mayınlar, dikenli teller, el bombaları, balonlar devreye sokuldu, hatta güneyliler, kuzeylilerin eline geçtiği için kullanmaya fırsat bulamadıkları bir denizaltı bile yaptılar.

    Mobil ateş gücü 9 Haziran 1864-25 Mart 1865 tarihleri arasında devam eden Petersburg kuşatması sırasında vagona monte edilerek hareket kabiliyeti kazandırılan toplar da kullanıldı.

    SİLAHLAR

    Ateşler serileşti, menziller uzadı

    ABD İç Savaşı başladığında iki taraf da eski tip namlu ucundan dolmalı kaval tüfekler kullanıyordu. Ancak aralarında Colt ve Smith Wesson’un da bulunduğu revolverler yaygınlaşmıştı. Savaş ilerledikçe, yedi mermi atan seri ateşli Spencer gibi karabinalar kuzeyde kullanılmaya başlandı. Bunlar ilk başta daha çok süvari birliklerine dağıtıldı. Kaval piyade tüfekleri süreç içerisinde kundak tarafından doldurulan, namlusu yivli olduğu için daha uzağa nişan alınabilen, metal kovanla konik minie mermisi atan tüfeklerle değiştirildi. Bunlar seri ateşli değildi ama daha kolay doldurulup daha hızlı ateş sağlanıyor, asker tüfeği doldurmak için ayağa kalkmak zorunda kalmıyordu. Savaşın sonunda altı namlulu, dakikada 350 mermi atabilen Gatling makinelitüfeği sahneye çıktı. Taktikleri değiştirecek kadar uzun süre kullanılamadan savaş bitti. Topçuda ise yivli ve kundaktan doldurulan silahlar henüz çok yeniydi. Bu alanda esas gelişme organizasyonda oldu. Napoléon topçusu gibi piyade hattında ateş edip hücumda etkili olamıyorlardı, çünkü menzili artan piyade tüfeklerinin etkisi altına girdiler. Buna karşın savunma için giderek büyüyen ve merkezileşen büyük topçu birlikleri oluşturuldu. Bunlar piyade hattının gerisinden karşı saflara etkili ateş açabiliyor ve eğik mermi yollu obüslerin oranı artıyordu. Ayrıca balon, mayın ve el bombalarının yanı sıra, Güneylilerin çok yadırgadığı dikenli teller de siper savaşlarının öncüsüydü.

    Yorktown kuşatmasında Birlik topçu bataryası, 1862

    Zırh kuşanan savaş gemileri

    Tarihte, tümüyle demir iki geminin ilk çatışması 9 Mart 1862 tarihinde James Nehri’nin ağzında meydana geldi. Merrimac adındaki gemiyi ele geçirip tamir eden güneyliler buna Virginia adını vermişlerdi. Kuzeyliler ise Monitor adını verdikleri gemiyi hazırladılar. 8 Mart günü Merrimac bölgede ambargo uygulaması yapan Birlik gemilerine saldırdı. Cumberland ve Congress isimli gemileri batırdı. Ertesi gün Monitor ile karşılaştı. İki gemi saatlerce çatıştılar ve sonunda ikisi de geri çekildi. Mermiler ikisini de yaralamış, ama zırhlarını delememişti. Bunu gören Avrupa donanmaları demir gemilerin inşasına geçtiler. “Monitor” ise daha çok nehir ve sığ sularda görev yapan alçak siluetli gemi tipinin genel adı oldu..

    Yaralı Monitor, Virginia (Merrimac) ile kapışmasından sonra limanda.
  • Kurallar kalkınca, ahali çıldırınca

    Kurallar kalkınca, ahali çıldırınca

    Dionisos şenliklerinden günümüze Batı’nın günlük hayatın tekdüzeliğinden, derdinden kaçış yolu oldu karnavallar. Eski Mısır’dan Roma’ya, Ortaçağ Avrupası’ndan modern zamanlara coşku ve serbestlik her toplumda az ya da çok tepkiyle karşılandığından, şenlikler yılın belli tarihlerinde hep otoritenin gözetimi altında yapıldı. Sosyal gerilim karnavallarla azaltıldı, istimini boşaltan ahali evine, işyerine rahatlayarak döndü.

    Bilinen en eski karnaval benzeri kutlamalar hasatla ilgili pagan törenleridir. Eski Yunanlılar tanrı Dionisos adına şenlikler düzenlerdi. Bunlar, Roma kültürüne Dionisos’un o dönemdeki ismi Bakküs’le bağlantılı olarak Roma kültürüne Bacchanalia adı altında geçmişti. Burada şarap, sarhoşluk, özgürlük ve zevk alma esas idi. Keyifli zaman geçirmenin yanı sıra, hasadın bolluğuna şükredilir ve gelecek hasadın bol olması için tanrılara dua edilir, kurban adanırdı. Bütün yıl kıt kanaat geçinen, yarı aç yatan insanlar, kısa süreliğine de olsa bir bolluk yaşar, ziyafetlerde doyar, kurtlarını dökerdi. Bayramlarda eğlence ve geçici bolluk yaşama geleneği günümüzde de sürmektedir. Bireysel ve sosyal olarak önemli işlevleri olan bir olaydır. Oruç veya perhizden önce veya sonra yapılan bayramlar ve karnavallar aslında çok eski geleneklerin devamıdır. Hıristiyan festivallerinin çoğu da söz konusu dinde artık pek uygulanmayan “lent”, yani müminlerin kendilerini bütün zevklerden uzak tutmaya çalıştıkları kırk günlük büyük perhizin öncesinde yapılırdı. Esasen, karnaval kelimesinin de “ete veda” anlamına gelen “carna vale” kelimelerinden türediği üzerinde görüş birliği vardır. Dini perhiz dönemlerinde et ve kaliteli gıdalardan uzak durulur, sade suya çorbalar, lapalar yenilerek nefis terbiyesine çalışılır, bunun öncesinde veya sonrasındaki bayram veya şenliklerde ise nefse konan frenler kaldırılırdı. Müslümanların oruç ayı Ramazan ile onu takiben kutlanan Ramazan Bayramı arasında da benzer bir ilişki vardır. Ve elbette ziyafetsiz tören olmaz. Geçmişte sefere çıkacak askerler de daima ziyafetle uğurlanmış, ordular seferde genelde açlık çekmiş, dönüşte nadiren ziyafetle karşılanmıştır. Ancak, bazı toplumlarda muzaffer dönenler için ayrı zafer alayı yapılırdı. Örneğin Roma’da buna özen gösterilirdi ve sadece zafer alayı sırasında, askerler komutanları için açık saçık şarkılar söyleyerek yürüyebilirdi. Sezar ve Pompey gibi en büyük komutanlar bile, yendikleri Roma düşmanlarıyla “özel” ilişkilerini ima eden açık saçık şarkılara aldırmazlık etmek zorunda kalmışlardı. İstimin bir yerden bırakılması gerekiyordu.

    Bağbozumu ve şarap Andrea Mantegna’nın 1480 tarihli erken Rönesans resminde bağbozumunu şarap içerek kutlayanlar. New York Metropolitan Müzesi.

    Karnavalların tarihinde eski Mısır’ın da adı geçmektedir. Bunlar arasında Romalıların Navigium İsis dedikleri tören vardır. Eskiden gemiler kışın denize açılmaz, Mart sonundan Ekim sonuna kadar uygun rüzgar bekleyerek Akdeniz’de gidiş-dönüş bir veya en çok iki sefer yaparlardı. Bu seferler de çok riskli olup, işlerin rast gitmesi için tanrı İsis heykeli kıyıya taşınır, bu arada süslenmiş bir gemi maketi denize indirilir, maskeler takılarak tören yapılır, gemilerin kazasız, belasız dönmesi için dua edilirdi. Bunların, Akdeniz’in Hıristiyan bölgelerinde Meryem heykelinin omuzlarda taşındığı ve maskeler takıldığı günümüz karnaval törenlerine şaşırtıcı ölçüde benzediği dikkatlerden kaçmaz. Kucağında Horus’u taşıyan İsis’in yerini kucağında İsa’yı taşıyan Meryem almıştır. Tarihte devamlılıklar, kopuşlardan daha fazladır.

    Tanrılar için karnaval Eski Mısır’da gemileri sefere gönderirken tanrıların gönlünü hoş tutmak için düzenlenen görkemli bir Navigium Isis töreni. “Tören Alayı”, Frederic Arthur Bridgman, 1902.

    Roma eski geleneklerin günümüze aktarılmasında en önemli yere sahip olmuştur; hem Akdeniz’i birleştiren bir imparatorluk olarak, hem de Hıristiyanlığın kurulduğu yer olarak. Roma’nın uzun süren büyümesi sırasında Yunanlılar İtalya yarımadasının önemli kısımlarını kolonileştirmişlerdi. Güney İtalya’ya “Büyük Yunanistan” adı verilen “Magna Grecia” denilirdi. Paesum kenti İtalya’daki Yunan varlığının en önemli kalıntılarından biri olup, hala ihtişamını korumaktadır. Sicilya’daki en önemli Yunan kolonisi ise Arşimed’in memleketi Siraküza idi. Böylece, Yunan-Roma kültürel alışverişi daha başından itibaren kolay olmuştur. Kaldı ki, Romalılar devlet örgütlenmesi, askerlik ve inşaat konularında ileri olmalarına rağmen, asla yetişemedikleri Yunan bilim ve felsefine hayran idiler. İleride Doğu Roma, giderek Yunan kültür alanında yer alacaktı. Ayrıca Hıristiyanlık da kültür alışverişi için büyük bir vasıta oldu. Bu dinin temelini oluşturan Aziz Paulus Yunanca bilen Yahudi bir Roma vatandaşıydı. Yunan düşüncesini bu dine soktu. Hıristiyanlığın esaslarını koyan Kilise babaları da eski Roma inanışlarının kurallarını getirdiler. Böylece, pagan gelenekler Hıristiyanlık içerisinde yeni Avrupa’ya taşındı. Karnavallar da bunların arasında kalıcı oldu.

    Kurtları dökme zamanı Dionisos şenliklerinin Roma’daki devamı Bacchanalia’da kısa süreliğine de olsa bütün yılın sıkıntıları unutulurdu. Lovis Corinth, 1898.

    Roma’nın karnavallara temel teşkil eden bayramlarının en önemlisi Satürn adına yapılan “Saturnalia” dır. (G 21) 17 Aralık’ta başlayan bu şenlikler günlerin uzamaya başladığı 25 Aralık tarihine kadar devam ederdi. Güneşin dönüşünü simgeleyen bu günlerin dünyanın birçok bölgesinde özel önem taşıdığı bilinir. Saturnalia’da adet olan hediye verme ve mum yakma geleneği günümüzde Hıristiyan Noel’inde aynen sürmektedir. Bu kuzeyde Germenlerin evlerini her daim yeşil cam ağacının dallarıyla süslemesi adetiyle de birleşmişti. Ancak, daha eski mozayiklerde de, törenlerde çam dalı taşındığına dair motiflere rastlanır. Saturnalia’nın bir başka özelliği ise köle sahiplerinin bir gün için kölelerine hizmet etmeleri âdetiydi. Efendiler için bu elbette simgeseldi ve zaten asla mutfağa da girmezlerdi; ama köleler, sahipleri için hazırlanmış gibi kurulan sofradan kalktıktan sonra, efendiler için ayrı bir sofra daha kurulurdu. Bu adetin bir benzeri 19. yüzyılda bile Avrupa’da devam etmiştir. Büyük toprak sahipleri Noel’de yoksul çalışanlara ziyafet verir ve sofrayı şereflendirerek ilk ikramı yapardı. Feodal dönemde karnavallar fakir ve zengin, üst ve alt sınıflar, genç ve yaşlılar, kadın ve erkekler arasındaki farklılıkları kaldırır, bu arada kilisenin maddi dünya üzerinde hakim kılmaya çalıştığı “ruhani” otoritesini de geçici olarak hafifletirdi. İnsanlar arasındaki tüm hiyerarşik farklar ve engeller geçici olarak görmezden gelinirdi.

    Sefihler ve softalar Resmin solunda güney Hollanda’da düzenlenen yerel bir karnavalda eğlenenler, sağında ise Paskalya’dan önceki altı haftayı kapsayan kutsal “lent” dönemi sırasında kilise önünde toplanan sofular görülüyor. Piter Bruegel’in “Karnaval ile Lent Arasındaki Savaş” isimli 1559 tarihli resmi, bir müzayedede 6.873.250 sterline satılarak ressamın eserleri arasında dünya rekoru kırmıştı.

    Feodal dönemde karnavalların sadece birkaç günlük bollukla ilgili olduğu düşünülmemelidir. Burada yerleşik düzenin, yani kilisenin ve feodal otoritenin yönetimindeki resmi bayramlara karşı bir tutum vardır. Karnaval ve festivallerde kilisenin sevmediği içki ve aşırı tüketimin yanında erotizm, açık saçık hikayeler, edepsiz veya en azından aykırı olarak nitelenebilecek davranışlar halkın tepkisini başka kanallara aktarır. Kilise ve egemenlerle alay edilebilir, seks ve yeme içmeyle ilgili tüm tabular bir süre için kenara itilir. Adeta insanlara “bakın, hayatta çalışmanın dışında da bir şeyler var” denilmektedir. Bir nevi kaçış olanağıdır. Ne var ki, her şeye rağmen karnavallar kaotik değildir. Kendi kuralları vardır ve karnavalın anarşik ve özgür ortamında baskılar bir süreliğine unutulsa da, bu az sonra bitecek, izinli bir çılgınlıktır. Bu nedenle toplumun marjinal sayılan kesimleri de çoğu zaman kimliklerini bu tür karnavallar sırasında sergilemeyi tercih ederler. Ancak, kriz zamanlarında egemenler karnavalları daha sıkı gözetim altında tutarlardı. Öyle ya, öfkeli bir ahalinin, üstelik sarhoşluk gırla giderken ne yapacağı hiç belli olmazdı. Zincirlerinden boşanan kalabalıkların aynı zamanda örtülü niyetler için fırsatı ganimet bildiği de açıktır. Maskelerin arkasında keyif peşinde koşuşan insanlar sokakları doldurmuşken, suikastten hırsızlığa, casusluktan kaçakçılığa kadar birçok şey kolaylaşırdı. Nitekim, bu durum birçok sanatçı, edebiyatçı ve senarist için esin kaynağı olmuştur.

    Günümüzde karnavalların bazıları pagan veya Hıristiyan geleneklerini en azından şeklen sürdürmekle birlikte, esas olarak birer şenlik ve turizm sektörünün yararlandığı bir iş olanağı haline dönüşmüştür. Turizm operatörleri tarih veya inanç turizmi gibi, burada da satacak bir “meta” bulmuşlardır. Örneğin Venedik karnavalı her yıl üç milyon turisti bu tarihi kente çekmektedir. Günümüzde Güney Afrika’dan Doğu Asya’ya kadar her yerde karnavalların yapılmasında bunun payı büyüktür. Biraz folklor, biraz da dans ve müzik kat, birkaç yemekle birlikte al sana karnaval. Bazı karnavallar ise, gene birer turizm vesilesi olmakla birlikte, ahalinin tekdüze yaşamdan bir süreliğine kurtulmasını sağlayan yerel bir olay olma özelliğini sürdürmektedir. Şimdi önemli karnavalların geçmişine bir göz atmanın zamanı gelmiş bulunuyor.

    Eğlenelim, güzelleşelim Alexandre de Rogissart’ın 1707 tarihli “Venedik Karnavalı” isimli taşbaskısından detay. Roma döneminde 17-25 aralık tarihleri arasında Satürn’ü kutsamak için düzenlenen “Saturnalia”da eğlence sınır tanımazdı. “Çöken Roma”, Thomas Couture, 1847, Orsay Müzesi.

    Kentin simgelerinden birisi haline gelmiş maskeleriyle ünlü Venedik karnavalının kökleri 1162 yılında kazandıkları bir zafere dayanmaktadır. Ahali San Marko meydanında toplanarak eğlenmiş ve bunun yıl dönümlerinde devamı adet olmuştur. Napoléon Venedik’in siyasi varlığına son verdiği 1797 yılında bu karnavalı da yasaklamış ve ara daha sonraki Avusturya işgali, hatta bağımsızlıktan sonra da süregelmiştir. Nihayet, 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde İtalyan hükümeti bu geleneği canlandırmaya karar vermiş ve maskeli insanlar tekrar sokakları doldurmaya başlamıştır. Bu maskelerin belli anlamları vardır ve her yıl maske ve kıyafet konusunda ödüller verilmektedir.

    Brezilya karnavalları ise başlı başına bir âlemdir. Bunların en büyüğü olan Rio de Janeiro karnavalı samba okullarının hazırladığı saatler süren muazzam geçit resimleriyle sürer. Ancak düzinelerce başka kentte de farklı karnavallar yapılır. Hepsinin kendine has özellikleri
    ve gelenekselleşmiş stilleri vardır. Bu ülkede siyaset ve karnavallar biraz daha iç içe geçmiş gibidir. Samba, Getulio Vargas’ın milliyetçi diktatörlüğü sırasında adeta resmi müzik haline gelmişti. 20. yüzyılın büyük bölümünü ciddi sosyal huzursuzluklarla geçiren Brezilya’da karnavalların birleştirici fonksiyonu devlet tarafından desteklenmesine yol açmıştır. Samba bir anlamda Afrika kültürünün Brezilya ile bütünleşmesini simgelemektedir. Buna karşı sol hareketlerin arttığı 1960’larda rağbet gören “bossa nova” ise samba-caz karışımı olup, Brezilya’da “favela” adı verilen gecekondu semtlerinde yaşayan yoksul kesimlerin tepkisinin dile gelmesi olarak görülür. Öte yandan, karnavalın bu tepkiyi sistem içi kanallara aktardığını söylemek de mümkündür. Her halükarda müzik Brezilya festivallerinde diğer ülkelerde olduğundan daha temel bir unsurdur. Bu arada büyük samba okullarının yerel etkinlik sahibi oldukları, gerek büyük kurumlardan, gerekse de kara paranın döndüğü çevrelerden destek aldıkları ifade edilmektedir. Gerçekten de hazırlanması bütün yıl süren paralar geçitleri için ciddi kaynak harcanmaktadır ve bu paranın mut- laka sosyal hayatta belli karşılıkları olmalıdır. Bu arada başta Rio de Janeiro olmak üzere Brezilya karnavallarının da her yıl yarım milyon turist çektiği gözden kaçırılmamalıdır.

    New Orleans’ta düzenlenen Mardi Gras karnavalında büyük geçit töreni, 1907.

    Afrika etkisi Karayip kentlerindeki karnavallarda da görülür. Bunlar çoğu zaman buraya göç eden Avrupalılar ile köle olarak getirilen Afrikalıların yaşayan kültürlerinin yan yana sergilendiği olaylardır. Ancak Brezilya’da Afrika etkisinin daha çok olmasına karşın, Karayiplerde

    Fransız etkisi daha belirgindir. Nitekim ağırlıkla Katoliklere ait olmasına rağmen birçok ülkede yapılan Mardi Gras karnavallarının en tanınmışının New Orleans’da olması tesadüf sayılamaz. Bilindiği gibi Louisiana’nin başkenti New Orleans, tüm Missisippi havzasıyla birlikte 19. yüzyılın başına kadar Fransa’ya aitti. Napoléon İngilizler karşısında deniz üstünlüğünü yitirince günümüzde kısmen veya bütün olarak bir düzineden fazla eyaleti kapsayan bu muazzam toprakları 15 milyon dolar karşılığında Amerikalılara verdi ki, bu dünyanın en ucuz toprak satışıydı. Gene de, ABD’de Fransız etkisinin en yoğun görüldüğü yer New Orleans’dır.

    Karnavalla özdeşleşen şehir: Rio 1840’dan beri düzenlenen ve her yıl Paskalya öncesindeki perhizin ilk çarşambasına kadar bir hafta boyunca devam eden Rio Karnavalı, gezegenin en büyük partisi kabul edilir, 1951.

    Mardi Gras Fransızca “Yağlı Salı” anlamına gelir. Bu da perhize girilmeden önce son gün yağlı gıdalar alınmasını simgeler. Bazı toplumlarda kışa girilirken fazla yağın tüketilmesi amacını taşıdığı da düşünülmüştür. Almanlarda buna benzer Schmutziger Donnerstag veya Fetter Donnerstag (yağlı Perşembe) vardır. Bu karnaval da diğerleri gibi maskeler ve kostümlerin geçidi haline gelir. Afrika ve Fransız kökenlilerin damgalarını vurduğu törenler sokakta yapılan çılgın bir partidir aslında. Mardi Gras, New Orleans’da İkinci Dünya Savaşı sırasında iptal edilmiş, 2005 yılındaki Katrina kasırgası kenti yıkıp geçtikten sonra devam ettirilmesi tartışılmış, gene de devam etmiştir. Bir geleneğin devamı, muhtemelen, o yıkıntı içerisinde dahi her şeyin normale döneceği inancını güçlendirmişti. 

    TÜRK VE MÜSLÜMAN ŞÖLENLERİ

    Yenilir, içilir, çılgınlık yapılmaz

    Şenliklerde coşana iyi gözle bakılmaz. Coşku dışa vurulamayınca, olmadık yerde taşkınlıklar yaşanır.

    Avrupa etkisinde kalsın, kalmasın, karnaval etkinlikleri İslam dünyasında görülmez. Her şeyin kısa süreli de olsa tersine döndüğü, kadınların erkek, erkeklerin kadın kıyafeti giydiği, zengin ve yoksulun birbirlerini taklit ettikleri, coşkular üzerine konulan kısıtlamaların kaldırıldığı türden olaylar İslam kültürü tarafından kabul edilmez. Karnaval olmadığı gibi, bayramlar da ölçülü bir huzur içinde idrak edilmeye çalışılır. Ne var ki, kent hayatı, hele giderek büyüyen metropoller bu huzuru bozar. Coşkunun ifadesi için kanallar tıkanınca, bunlar stadyumlarda veya yılbaşı kalabalıklarında istenmeyen taşkınlık haline dönüşür. Yeni yıl dahil, her türlü kutlamaya karşı tepki artar. Aslında, Hıristiyan karnavalları da geçmişte sofu kesimden yoğun tepki görmemiş değildir ama fazla engellenememiş veya engellenmemesi sistem açısından uygun görülmüştür. Geçici de olsa çılgınlığa ve tüketime izin verilmiştir. Türklerde çılgınlık yoktur, bu tür tüketim ise sadece bayramlarda yapılır. Ama çok eskiden, Orta Asya Türk devletlerinde devlet adamları ve beyler yıl boyu herkese açık sofra kurarlar ve bunu yapmayanlar aşırı yadırganırdı. Zaten yapılmaması düşünülemezdi bile. Açık sofra Anadolu Türk beyliklerinde de sürmüştür. Osmanlı döneminde ise paşalar Ramazan boyunca ahaliye sofra kurarak bu geleneği sürdürmüşlerdir. Şimdi, büyük kentlerde belediye çadırlarında sürdüğünü görüyoruz. Bunun kökeninde, toplanan gelirin bir kısmının tekrar halka aktarılması vardır. Ama “devletlü kapusunda aş yeyüp” fakir evine dönenler ile tüm ailenin birlikte sokaklarda eğlendiği batı alemi arasında her konuda fark olacağı açıktır.

    Damak şenliği

    1720 yılında gerçekleşen ve 15 gün 15 gece süren III. Ahmed’in dört şehzadesinin sünnet düğününden bir ziyafet sahnesi. Levni, Surname-i Vehbi.