Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • ‘Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar’

    Osmanlılar’da rüşvet ve yetki suistimalinin yaygınlığı efsaneleşmiştir. Benzer durumlar her toplumda bulunur ama bizde daha fazla olmasının önemli nedeni, yönetimin Kapıkulu bürokrasisinin elinde olmasıdır. Yükselmek ve makam kapmak buradaki fraksiyonlardan birine mensup olmakla mümkündü ve her grup bir çıkar çetesi halinde çalışıyor, her fırsatta diğerinin ayağını kaydırmaya çalışıyordu. Bürokrasiye haraç vermeden varlık sürdürmek, toplumdaki tüm mülk sahipleri için imkansız bir durumdu. Böylece toplumda servet birikimi ve iktisadi faaliyetin gelişmesi olanaksız hale geliyordu. Bürokrasinin elinde toplanan kaynaklar çoğunlukla askerî seferlere ve donanmaya, bazen anıtsal binalara, nadiren de kamu işlerine harcanıp gidiyordu.

    Kanunî döneminin dâhi şairi Fuzulî, ünlü Şika­yetname’sine “Selam verdim rüşvet değildir diye al­madılar” sözleriyle başlar. Bu padişahın zamanı, Osmanlı­lar’ın en ihtişamlı çağı olarak bilinir ama onun hükümdarlığında büyük bunalım çoktan ortaya çıkmış, ayaklanmalar birbirini izlemeye başlamıştı.

    Osmanlı tarihinde görü­len en büyük kişisel servetler­den birine, belki de birincisine sahip olan ve “kehle-i ikbal” (ikbal biti) denilen Sadrazam Rüstem Paşa da aynı yılla­rın ürünüdür. “Kanunî’nin tek damadı, Mihrimah Sultan’ın kocası ve Hürrem’in fitne ale­ti” olarak tanımlanan Rüstem 1561 yılında öldüğü zaman, 15 milyon düka altını tutan bir serveti olduğu görülmüştür. Birbirinden biraz farklı liste­ler vardır ama hemen hep­sinde 2.900 at, 1100’den fazla deve, binlerce altın ve gümüş kakmalı zırh, eğer ve kılıç, iki bin yükten fazla kumaş, 1.700 köle, çok değerli mücevher­ler, kervansaraylar, 78 bin duka altını ve 2 milyon duka altını tutarında diğer nakit, inanılması zor olduğu için buraya yazmaya çekindi­ğim sayıda çiftlik ve değirmen ve çeşitli mülk, altın işleme­li hilatlar ve daha ne­ler neler… Ve sözkonusu servet 15 seneye yakın bir sürede biriktirilmiş. Bu dev­şirme vezir, söylendiğine göre rüşveti tarifeye bağlamış. Bir keresinde Erzurum Beylerbe­yi’nin verdiği 5.000 altından 2.000’ini iade etmiş, “bu iş için 3.000 yeter” demiş oldu­ğu rivayet ediliyor. İşler daha onuncu padişahın dönemin­de bu hale nasıl gelmişti?

    Osmanlılar’da rüşvet ve yetki suistimalinin yaygınlı­ğı efsaneleşmiştir. Benzer du­rumlar her toplumda bulunur ama bizde daha fazla olması­nın önemli bir nedeni, yöneti­min Kapıkulu bürokrasisinin elinde olmasıdır. Yükselmek ve makam kapmak bu bürok­rasideki fraksiyonlardan biri­ne mensup olmakla mümkün­dü ve her grup bir çıkar çetesi halinde çalışıyor, her fırsatta diğerlerinin ayağını kaydır­maya çalışıyordu. Bürokrasi­ye haraç vermeden varlık sür­dürmek, toplumdaki tüm mülk sahipleri için imkansız bir du­rumdu. Böylece toplumda ser­vet birikimi ve iktisadi faali­yetin gelişmesi olanaksız hale geliyordu. Bürokrasinin elinde toplanan kaynaklar çoğunluk­la askerî seferlere ve donan­maya, bazen anıtsal binalara, nadiren de kamu işlerine har­canıp gidiyordu.

    Avrupa merkantilist politi­kalarla ihracat yapıp altın bi­riktirirken her alanda üretim ve ticareti teşvik ediyor, Os­manlılar’da ise hırslı paşalar, kadılar ve mültezimler bul­dukları her kuruşa el koymaya çalışıyordu. Tabii aralarında düzgün insanlar da vardı ama, onlara düşen bu hazin manza­raya üzülmekten ibaretti. Dö­nemin insanları arasında olayı ahlaksızlığın artmasına bağla­yan Koçi Bey gibi “risaleciler” çıktı. Paşaların tımar ve zea­metleri boşaltıp akrabalarına ve nüfuzlulara paylaştırdığını, bunun hem orduyu bozup hem de halkı birbirine düşürdükle­rini yazmıştı.

    Elbette bu işte rüşvetle da­ğıtım da önemli yer tutuyordu. Tımarların yeni sahipleri te­baalarının aşırı sefaleti paha­sına belirlenen miktardan çok daha fazla para topluyordu. Ancak Koçi Bey’in bozulma­yı paşaların açgözlülüğüne ve namussuzluğuna bağlaması, bürokratik yapının kaçınılmaz olarak bu durumu üreteceğini gözden kaçırmasına yol açar. Niyazi Berkes ise bürokrasiyi oluşturan kul taifesinin üreti­min dışında bir kesim oldu­ğunu ancak sömürünün aracı olarak kullanıldıklarını yazar. Padişahlar kullarının canla­rını alıyorlardı ama kullar da kısa sürede güçlerinin farkı­na varıp padişahları tahttan indirmeye, hatta katletmeye başladılar.

    Gene Berkes, padişah, ule­ma ve kul üçlüsünden ikisi bir araya geldi mi üçüncüsünün kaybetmeye mahkum olduğu­nu, süreçte her türlü kombi­nasyonun yapıldığını ve her üçünün de diktatörlük yarı­şına girdiğini anlatırken, IV. Murat’ı örnek verir. O, kullara dayanarak ulemayı, ulemaya dayanarak kulları ve nihayet ikisine birden dayanarak halkı ezen bir terör sistemi kurmuş­tu. II. Osman ve III. Selim ise her ikisini de kazanamadıkları için canlarından oldular. İşte bu ortamdan istikrarlı bir ikti­sadi ve siyasi hayatın çıkması olanaksız, yönetim bozukluğu ve suistimalin yaygınlaşması kaçınılmazdı. Sistem, can ve mal güvenliğini hiçkimse için sağlayamıyordu.

    Padişahlar da rüşvet alırdı

    Sultan İbrahim’in katli için ulemanın kaleme aldığı fetva­da onun rüşvet aldığı ileri sü­rülmüştü. Bunun doğruluğuna işaret eden anlatılar vardır. İ. H. Danişmend, Sultan İbra­him devrinde Kara Musta­fa Paşa’nın veziriazamlık için padişaha 300.000 kuruş rüş­vet verdiğini, tayin edildiği­ni ancak göreve başlamak için İstanbul’a geldiğinde kendisi­ni azledilmiş bulduğunu yaz­maktadır.

    Bu arada, Peçevi’nin kita­bında ilginç bir anlatıya rastlı­yoruz. Tabii o da duyduklarını yazmış ama genellikle iyi ha­ber alan devlet makamların­da bulunmuş inandırıcı bir ki­şidir. III. Murad’ı kastederek, dönemin önde gelenlerinden Şemsi Paşa’nın, padişaha rüş­vet aldırttığını söylediğini ifa­de eder: “Bugün Kızılahmet­li’nin öcünü Osmanlılar’dan aldım. Onlar bizim ocağımıza su döktükleri gibi, ben de on­ların ocağını söndürecek bir başlangıç düzenledim, onlara rüşveti tattırdım”. Bu olayın ne vesileyle olduğunu bilmi­yoruz ama başka bir kaynak­ta, aynı dönem için şöyle bir değinme vardır: “Halep Bey­lerbeyi padişaha 40.000 duka altınının yanısıra paşaya da birçok hediyeler göndermesi­ne rağmen tutuklandı, Yediku­le’ye atıldı”. Keza Koca Sinan Paşa’nın adı da, bu göreve gel­mek için padişaha büyük rüş­vet vermiş kişilerin arasında geçer.

    Padişahın ve yüksek görev­lilerin sürekli hediye aldıkları bir dönemde, bunun genellik­le görev ve yetki dağıtımında kayırmaya yol açtığı oranda rüşvet sayılacağı açıktır. İdari sistem bozuldukça, hem yıllık atamalar hem de bunların ye­nilenmesi için para alınması genel usul haline gelmişti. Bu­na “caize” denilmiştir. Bu ilk başta şairlerin methiye düzme karşılığında aldıkları paraya verilen bir isimdi (ki, şairle­rin giderek dilenci haline gel­mesine neden olmuştur). Za­manla memurların amirlerine verdikleri hediyelere de caize denmeye başlandı. Sadrazam­lar, büyük memurlar ve hatta padişahlar caize alırdı (Baş­bakanlık arşivi 1180/1121’den: “Vezirlik verilen kişilerin ‘rüt­be-i vezaret tevcih edilen ze­vatın Enderun-ı Hümayun ha­zinesine 22.500 kuruş verme­leri kanun icabı olduğu…”).

    “Caize” ödemesi bir kez makama atanmış olmakla bit­miyordu. Ödemenin her yıl de­vamı gelmeliydi, yoksa hemen yerine başka biri tayin edilir­di. Caize verenler de bu para­yı çıkarmak için gasp, şan­taj, usulsüz vergi toplanması, ödeyemeyenin tüm mallarına el konulması gibi uygulama­ları en acımasız ve haksız bir şekilde, mağdurların gözyaşı­na bakmadan asırlar boyunca uyguladı.

    Kimin eli kimin cebinde Osmanlı bürokrasisinde yükselmek ve makam kapmak için farklı fraksiyonlardan birine mensup olmak gerekiyordu. Her grup bir çıkar çetesi halinde diğerlerinin ayağını kaydırmaya çalışırken mülk sahiplerinin de bürokrasiye haraç vermeden varlık sürdürmeleri imkansızdı.

    I. Mahmud 1834’te görevli­lerin kendi paralarını toplama usulünü kaldırmaya başladı ve 1838’de yıllık atama sistemi­ni tamamen iptal ederek ma­aş usulü getirdi. Bu sistem ilk başlarda iyi işlemedi, çünkü maliyenin oldukça yüksek be­lirlenmiş bu maaşları verecek gücü yoktu. Memurların hem maaş alıp hem de eski usul para toplamaya devamından korkuldu. Bu nedenle keyfi müsadere yapmaları ve idari ceza uygulamaları yasaklandı. Ertesi yıl Gülhane Fermanı bu tedbirleri pekiştirdi ama geçi­şin kolay olmadığı ve sorunun bitmediği açıkça görülüyordu. Osmanlı devleti modernleş­meyi hızla yürütecek kadro­lara ve mali olanaklara sahip değildi.

    16. yüzyıldan 19. yüzyıla atlamış olduk ama arada sayısız rüşvet hikayesi, bu nedenle idam edi­len kaç tane vezir-i azam, kaç paşa, kaç görevli var, saymakla bitmez. Örneğin da­ha III. Mehmed zamanında Vezir-i Azam Hadım Hasan Paşa rüşvet nedeniyle azledi­lip idam edilmiştir. I. Mustafa döneminde idam edilen Mere Hüseyin Paşa da başka şeyle­rin yanısıra soygunculuğuy­la bilinirdi. Bir başka örnek de Sürmeli Ali Paşa’nın hazineye borçlu olduğunun tespit edilip azlinden hemen sonra idamı­dır.

    II. Abdülhamid’in yiyici paşaları II. Abdülhamid döneminde rüşvetle zenginleşmiş ve ikbal sahibi olmuş paşalar II. Meşrutiyetin ilanından sonra mizah yayınlarına malzeme olmuşlardı.

    Bazılarının da rüşvet al­madıkları halde, rakiplerinin iftirasına kurban giderek öldü­rüldüğü söylenir. Örnek olarak III. Osman zamanında Bıyıklı Ali Paşa’nın idamının iftiraya dayandığı ve padişahın hemen akabinde pişmanlık duydu­ğu kaydedilmiştir. Pirî Reis’in katli de birkaç farklı rüşvet hikayesine bağlanır. Birinci­si Basra Beylerbeyi’ne gani­metten uygun hediyeler (ya da pay) vermediği şeklindedir. Bir başka iddia ise kafirlerden rüşvet alarak Hürmüz kuşat­masını kaldırdığı şeklinde­dir. İkinci iddia pek inandırıcı değildir ama gene de idamına ferman çıkarılmıştır.

    İstanbul bir fesat yuvasıy­dı ve herkes birbirinin ayağını kaydırmak için sürekli komp­lo ve iftira peşindeydi. Yalan olması çok muhtemel rüşvet iddialarından birisi de İstan­bul’un fethinden sonra idam edilen Çandarlı Halil Paşa’nın Bizans’dan para almasıyla il­gilidir. Bunun esası Fatih’in devletin çehresini ve idaresini değiştirme isteğidir. O, İstan­bul’da kapıkulu bürokrasisini öne çıkarmaya karar vermişti.

    Söz denizcilikten açılmış­ken donanmada da büyük bir yiyiciliğin olduğunu belirt­meden geçemeyiz. Kaptanlar personele erzak alınması için verilen paranın bir kısmını ce­be atarlar ve fazla para almak için personeli olduğundan çok gösterirlerdi. Bazen de kalaba­lık bir personel ile denize açıl­dıktan sonra bunların bir kıs­mını uygun bir kıyıya bıraktık­ları olurdu. Kaptan-ı deryalık makamı 1324 ‘ten 1867’ye ka­dar 543 yıl sürmüş ve bu arada 200 kişi bu makama atanmış­tır. Atananların çoğu deniz­cilikle ilgisi olmayan paşalar olup, saraya yakınlıkları do­layısıyla bu göreve getirilerek denizciliğe çok zarar vermiş­lerdi. Hatta Osmanlı denizci­liğinin çöküşündeki en temel etkenin bu olduğu söylenebi­lir.

    Selim Melhame Paşa II. Meşrutiyet’te görevinden alınan Selim Melhame Paşa aldığı rüşvetlerle birlikte İtalya’ya kaçarken karikatürize edilmiş.

    Sözkonusu paşaları bu ma­kama cezbeden şey, Ege’ye açılıp adalardan vergi toplama ayrıcalığına sahip olmalarıydı. Bunun bir kısmını kişisel ser­vetlerine katarlardı. Ama sıkı­yı görünce kaçmak için rüşvet verenler de olmuştur. Örneğin çok kanlı Girit Savaşları sıra­sında bu göreve getirilen Ha­lep Valisi Mustafa Paşa denize açılmaktan korktuğu için 200 kese altın rüşvet vererek Mısır valiliğine tayinini sağlamış­tı. Buradan, Halep’te iyi servet yaptığı anlaşılıyor.

    Donanmada bu kadar rüş­vet olur da, orduda olmaması elbet düşünülemez 17. yüzyıl­da Yeniçeri ocağında her tür­lü disiplin sona erip de bun­lar İstanbul’u haraca kesme­ye başlayınca, onların maaş defterleri de piyasada dolaş­maya başladı. Yeniçeri ağaları bu defterlere göre hazineden maaş çekerlerdi ama etrafta defter sayısı kadar adam yok­tu. Ağa, örneğin 170 adam için para çeker, ama aslında orta­sında 80 kişi vardır. Kadroda 30.000 asker görünür, savaşa giden 12.000’dir. Geri kalanın maaşları ve diğer tahsisatla­rı subayların cebine giderdi. 1778’de bir süre sadrazamlık da yapan Mehmed Paşa’nın üzerinde 600 askerin esamesi bulunduğu anlaşılınca görev­den alınmıştı. Ne var ki ceza­lar rüşveti asla azaltmıyordu, çünkü sistemin tümü buna da­yanıyordu.

    Çöküş döneminde felaket­ler birbiri ardına geldikçe, ma­li sorunlara paralel olarak dinî kurumlarda da çürüme art­tı. Özellikle kadı atamaların­da rüşvet öne çıktı. Kadılar ve diğer görevliler, atanmak için ödedikleri rüşvetleri elbette, makamlarını kullanarak fazla­sıyla çıkarıyorlardı.

    ‘Hırsızlık milyonları’ Arap İzzet Holo Paşa II. Abdülhamid döneminde Mâbeyn-i Hümâyun Başkâtibi ve hafiye örgütünün yöneticisiydi. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yayımlanan bir karikatürde üst başlıkta “Arap İzzet kaçıyor”, sol yanyazıda “aman kaçacak yer”, sağ yanyazıda “işte bir milyon”, ellerindeki torbalardaki yazılarda “hırsızlık milyonları” denerek resmedilmiş.

    Burada kadılar ve mülte­zimler arasındaki çirkin işbir­liğine de değinmemiz gerekir. Bilindiği gibi mültezimler bir yörenin devlet vergilerini top­lamayı açık arttırma yoluyla üzerine alıp, buna karşı hazine­ye belli bir para verirlerdi. Bu usul 1856’da resmen kaldırıl­dı ama bazı yerlerde bu hemen mümkün olmadı. Yüzyıllar bo­yunca mültezimler ödedikleri paraları çıkarmak için köylere ve kasabalara gelir, kadılar da onlara refakat ederdi. Bunla­rın ahaliyi tam olarak soyun­caya kadar birkaç hafta süren ağırlanmaları da ahaliye yıkım olurdu. Ödeyemeyenlerin mal­larına, mülklerine el konur, el­lerinde para olan paşalar bun­lar haraç mezat yok pahası­na toplardı. İşler bazı yerlerde o kadar çığırından çıkardı ki, rastgele tutuklama yapılır, içe­riye atılanlardan kurtarmalık akçe istenirdi. Mültezimler ka­dılara, onlar da paşalara yas­lanır, elbirliği halinde ahaliyi soyar ve kadılara soygunu kita­bına uydurmak düşerdi. Tabii hepsi de vergilere kendi ceple­ri için mümkün olan en büyük ekleri yapardı. Bu konuda bir­çok şikayet gelir, bazen gereği yapılırdı. Kayıtlarda, görevini kötüye kullanan kadılarla ilgili listeler vardır. Kestel kadısının 6.000 akçe rüşvetinin ortaya çıkması, Güzelcehisar kadısı­nın usulsüzlüğü, birçok kez ko­runup görevde kalan Halep ka­dısının idamı vs. diye gider.

    Bunlar görevden alınır ama bazıları başka yere yeniden atanırdı. Arasıra çok ileri gi­denlerin idamı da bu rezilliği durduramamıştır. Bir kayıt­ta “Reayanın parasını çalan Yusuf Paşa ve adamlarının toptan idam edildiği” yazı­lı. 50’den fazla veziriazamın, yani her dört başbakandan bi­risinin idam edildiği Osman­lı sisteminde bunlar zaten “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek yiyicilik ve zulüm ya­pan, merhametten yoksun in­sanlardı ve kimi zaman arala­rından bir kısmı sürgün veya idamla cezalandırılsa da, sis­tem asırlar boyu devam etti.

    İlk kuruluş döneminden, özellikle Fatih’ten sonra Os­manlılar’ın sahibi bürokra­siydi. İstanbul’da Kapıkulu askerlerinin ve bürokrasinin ilk yağması ve istediği şehza­deyi padişah yapmak için etki­li müdahalesi, Fatih’in ölümü üzerine ortaya çıkmıştır. Bun­ları dışarıdan denetleyebile­cek güçlü odaklar yoktu. Ken­di içerisinden yapılan denetim ise bürokrasinin fraksiyonla­rı arasındaki güç dengeleri­ne ve çatışmalara bağlı olup, çoğu zaman komplolarla bir­likte yürürdü. Ayrıca, devlet görevlileri herhangi bir yerde uzun kalmazdı. Bazı ülkeler­deki büyük mülk sahipleri gibi bulundukları yeri imar etme, bağımsız zanaatçı ve imalat­çıları teşvik, ticareti destekle­me dürtüsü yoktu veya üretim çabası ağırlıkla askerî seferleri desteklemeye yönelikti.

    Rüşvet ağında en baştakiler Rüşvet şüphesiz sadece Osmanlı bürokrasisine has bir durum değildi. Fransa’da 1831’de yayımlanan La Caricature dergisindeki karikatürde sanatçı Honoré Daumier, Fransız Kralı Louis-Phillipe’i Rabelais’nin ünlü hicviyesindeki doyumsuz Gargantua karakterine benzeterek çizmiş.

    İç pazarlar ve denizcilik başta olmak üzere ulaşım za­yıflığı kentlerin ticaret ve ta­rımdışı üretim açısından cılız ve küçük kalmasına yol açtı. Bunlar ekonomik ve sosyal alanda güçlü adımlar atacak halde olmayıp, 16. asırda büyük ticaret yollarının Batı’ya geç­mesi karşısında gelişme ola­nakları daha da kısıtlandı. He­men ardından “büyük kaçgun” denilen dönem geldi. Afetler, sürekli isyanlar ve istikrar­sızlık toparlanma olanakları­nı yok etti. İşte bu koşullarda göreve gelen paşalar, kadılar, mültezimler ve diğer görevliler kısa görev sürelerinde en fazla çalıp çırparak oradan gitmek­ten başka şey düşünmediler. En üst makamlara gelip servet sahibi olanların bazıları, adla­rını yürütmek için anıtsal bi­nalar yapmakla yetindiler. Her­hangi bir makamı veya beldeyi benimseyip hizmet yapanlar azınlıkta kaldı.

    Rüşvet ve suistimal yay­gınlığının temel nedeni budur. Ama gene de yüzlerce yıl bo­yunca ülkeyi bunlarla müca­dele eden dürüst bürokratlar ayakta tuttu. Reform yanlıla­rının girişimlerinin zayıf kal­ması nedeniyle onları eleştir­mek doğru değildir, çünkü çok büyük bedeller ödediler ve ar­kalarında onları destekleyecek üretici kesimler yoktu. Burada bürokrasinin ikili yapısını iyi anlamak, iyilerin ve kötülerin birlikte varlığını görmek ve ço­ğu zaman umutsuzca giriştik­leri çabaları takdir ve teslim et­mek gerekir. Onlar olmasaydı, Osmanlı atalarımız çok önce tarihten silinirdi; ama binbir güçlükle ayakta tuttukları sis­temin çürümesini engelleyecek güçleri de yoktu.

  • Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun engellenemez yıkılışı

    Bundan 26 yıl önce, Aralık 1991’de SSCB fiilen sona erdi. 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren iktidarı elinde tutan komünist rejimin orak-çekiçli bayrağı indi, yerine üç renkli Rusya bayrağı çekildi. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam sürecin kilometre taşları.

    Fransız İhtilali’nin 200. yıldönümün­de, Doğu Avrupa kimilerinin dev­rim dediği bir dizi büyük değişime sahne oldu. Olup bitenlerin sadece iki yıl içerisinde SSCB’nin tarihe karışmasıyla sonuçlanacağını, 1989’da çok az kişi tah­min edebilmişti.

    Doğu ve Orta Avrupa ulusları bağım­sızlıklarını kazanmaya çalışırken, diğer yandan da Rusya ve diğer Doğu Bloku ül­kelerinde reformcularla eski parti çizgi­sini savunanlar arasında adı konulmamış bir içsavaş yaşanıyordu. Muhafazakarlar Gorbaçev’in değişimlerine karşı çıkıyor, reformcular ise değişimin yeterince hızlı olmadığını ileri sürüyordu ki, ikinci ke­simin içinde birkaç yıl sonra SSCB’yi ip­tal eden kararı imza edecek olan Yeltsin de vardı. Bu mücadele 1991 Ağustos’un­da eski ekolden komünist bürokratların açık bir darbe girişimine dönüştü; ancak tarihin çarkları artık geriye dönemezdi. Darbenin bastırılmasında öne çıkan Rus­ya Federasyonu başkanı Yeltsin, Gorba­çev’in Kırım’dan Moskova’ya gelmesini sağladı. Ancak ar­tık ipler onun elindeydi. Gücü elinden kayıp giden Gorbaçev 25 Aralık 1991’de istifa etti ve Yeltsin hemen ertesi gün SSCB’nin sona erdiğini ilan etti. Moskova’da tüm yetki şimdi ona aitti (Gorbaçev’in daha sonraları “Yeltsin’in Po­litbüro’dan uzaklaşmasından sonra tekrar önemli görevlere gelmesine izin vermek en bü­yük hatalarımdan biriydi” de­diği öne sürülmüştür).

    Kremlin’de dalgalanan orak-çekiçli bayrak indiri­lerek yerine üç renkli Rus­ya bayrağı çekildi. SSCB, ku­ruluşunun 69. yılında tarihe intikal ederken, komünistler de 1917 İhtilali’nin 74. yılında sahneden çekiliyordu. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam süreci bi­raz daha geriden alalım.

    1980’li yıllarda Sovyet sis­temi tüm haşmetine rağmen içten içe çürüme ve dağılma sürecine girmişti. Aksi hal­de Gorbaçev gibi reformist bir kişi Politbüro’ya giremez, bu kurumun önemli işlerini yönetemez ve Mart 1985 ta­rihinde genel sekreterliğe ge­tirilemezdi. 1964’den 1982’ye kadar parti genel sekreterliği yapmış olan Brejnev döne­minde iyice hantallaşmış olan yapı, Yuri Andropov’un iki, Konstantin Çernenko’nun sa­dece bir yıl süren yönetimle­rinde değişmediği gibi, gidişat da artan bir endişe uyandır­maktaydı. Böylece, açık farkla en genç Politbüro üyesi olan 54 yaşındaki Gorbaçev’in li­derliğinden medet umuldu. O da hiç vakit yitirmeden kolla­rı sıvadı. Önünde, son derece verimsiz bir ekonominin mo­dernizasyonu ve parti başta olmak üzere her alanda hantal bir yapı arz eden bürokrasi­yi etkin kılmak gibi çok zor iki görev vardı.

    Kremlin’de kitleler Ağustos 1991’deki darbe girişiminden sonra halk sokağa dökülerek Gorbaçev’e destek verdi (üstte). Yüksek Sovyet toplantısında Gorbaçev ve Yeltsin el sıkışması yeni Rusya Federasyonu’nun habercisiydi (solda).

    Ekonomideki yeniden ya­pılandırmaya “peresteroyka” adını verdi. Stalin döneminden kalma merkezî planlamayla yö­netilen ekonominin teknik ve organizasyon olarak yenileş­tirilmesi için halkın desteğine ihtiyacı vardı. Geniş kesim­leri politik olarak kazanmak için açıklık politikasını öne sürdü ki, buna da “glasnost” adı verildi. Bu iki terim derhal dünya siyasi literatürüne gir­di. Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev döneminde uç verme­ye başlayan ancak kısa süre­de durdurulan yumuşama, bu ikinci gelişinde geri dönülmez bir şekilde ülkeyi sardı. İfade ve eleştiri özgürlüğü artarken, yıllardır sansüre takılmış ki­taplar basıldı, oyunlar sahne­lenmeye başlandı. KGB bile eleştiriliyordu ama, diğer ülke­lerde olduğu gibi paçayı kolay kaptırmayacaktı.

    Elbette ki tüm bu değişim­ler çok kısa sürede gerçekleş­medi. Ressamlar, müzisyenler ve diğer sanatçılar istedikleri gibi çalışmak üzere çok zorlu mücadeleleri sürdürdüler, ifade özgürlüğü hiçbir alanda kolay kazanılmadı ama Pandora’nın Kutusu bir kez açılmıştı. Her ne kadar Komünist Partisi’nin önderliği henüz sorgulanmıyor­sa da, bunu sona erdirecek güç­ler artık harekete geçmişti.

    Gorbaçev’in işi kolay de­ğildi. Bugün durumun umut­suzluğu daha iyi değerlendiri­lebiliyor. Rus ordusu 1979’dan beri Afganistan’da sonu görün­meyen bir asimetrik savaş yü­rütüyor, silahlanmanın yükü, kaynaklar üzerinde büyük bas­kı yapıyordu. Ayrıca 1986’da Çernobil’deki nükleer facianın günlerce halktan gizlenmesi hiç de yerinde bir tutum olmamış, ancak radyasyonun İsveç ma­kamları tarafından keşfedilme­sinden sonra açıklama ve tahli­ye yapılmıştı. Çarlık dönemin­den Bolşeviklere geçen sansür ve kapalılık alışkanlıkları o ka­dar kısa sürede geride bırakıla­mazdı.

    Ancak, bunlardan çok daha önemli bir başka husus vardı ki, o da nüfus artış hızının 1950 ile 1981 arasında % 1.8’den % 0.8’e düşmüş olmasıydı. Bu, ülke­de uzun vadede bir nüfus krizi yaşanacağına işaret ediyordu. Bebek ölüm oranı binde 25 gi­bi oldukça yüksek bir düzeyde idi. Kürtaj sayısı doğumların çok üzerinde olup, nüfus yaş­lanıyordu. Etnik Ruslar ayrıca SSCB nüfusu içerisindeki pay­larının son 30 yıl içerisinde % 55’den % 51’e düşmüş olmasın­dan da hoşnut değillerdi. Bun­lar rejimin geleceği açısından, suç oranı ve alkolizm sorunun­da çok hızlı artışla birlikte, de­rin tehlike arz ediyordu. Ülke üretmiyor, tüketmiyor ve üre­miyordu.

    Glasnost kör-topal ilerle­yedursun (Stalin’in milyonlar­ca cinayeti açıkça tartışır hale gelmişti), perestroyka bir türlü başarılı olamıyordu. İşletmele­re devlet sübvansiyonu kesil­se bile üretkenlik artışı ve en azından kendisini çevirecek kadar kârlılık sağlanamıyordu. Keza tarım alanında da 50.000 kolektif işletme veya devlet iş­letmesinde, çalışanlara teşvik verilmesine ve küçük özel çift­çiliğin özendirilmesine rağmen üretim artmadı. İşletmelerin büyük bölümü zarar ediyor ve devlet fonlarıyla ayakta tutulu­yordu. Çoğu yerde bir kişilik iş için üç-dört kişiye maaş öden­mekteydi. Ortada tam bir “dev­let maaş verir gibi yapıyor, işçi­ler ve memurlar da çalışır gibi yapıyorlar” durumu vardı.

    Darbe girişimi sırasında Moskova Darbe girişimi sırasında Moskova’da tanklar kol gezerken halk darbecilere direnmişti (üstte). Moskova’daki Lubyanskaya meydanında bir grup, Sovyet istihbarat örgütü Çeka’nın kurucusu Dzerjinski’nin heykelinin yıkılışını izliyor (altta).

    1989’a gelindiği zaman, 1917 sonundan beri ilk kez, çok sa­yıda adayın yarıştığı seçimler yapıldı. Oy verenler 2.250 üyesi olan Halk Temsilcileri Kong­resi’ni seçti, onlar da 542 üye­li yasama organı olan Yüksek Sovyet’i oluşturdular. Ayrıca, beş yıl için seçilen bir başkan olacaktı. Bu seçimin niteliği, rekabete rağmen tartışmalıy­dı; çünkü sandalyelerin üçte bi­ri parti ve bağlı kuruluşlar için ayrılmıştı. Buna rağmen yeni muhalefet partileri, resmen ol­masa da fiilen oluşmaya baş­ladı.

    1990’da Gorbaçev, Batı’da­ki yetkili başkanlık modeline yakın bir statüyü kabul ettirdi. İşler bu safhaya geldiğinde çok önemli bir değişiklik daha orta­ya çıkmaktaydı. Devletin parti­ye üstünlüğü öne çıkmakta ve kabul edilmekteydi. Ne var ki her büyük kriz döneminin ge­nel özellikleri, SSCB’de de orta­ya çıktı. Yapılanlar ve yapılma­yanlar kimseyi tatmin etmiyor, ülke bölünüyordu. Reformları çok yavaş bulanlar ile çok aşı­rı bulanlar giderek daha kızgın tartışmalara girdiler. Ama bu­nun ötesinde, 200’e yakın etnik ve dinî gruptan oluşan ülkede özerklik ve bağımsızlık iste­yenler seslerini yükseltiyor, es­ki düşmanlıklar canlanıyordu. Azeriler ve Ermeniler toprak savaşına başlarken, Gürcistan ve diğer Kafkasya toplulukları arasında da çatışmalar yüksel­di. Baltık ülkeleri bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Böyle bir ortamda reformların yürü­tülmesi çok daha zor hale geldi. Ve işte, tam da bu dönemde Do­ğu Avrupa ülkelerinde bir dizi büyük siyasi değişim veya baş­ka bir deyişle “devrim” patlak verdi (Hangi terimin kullanıla­cağı nihayetinde bir tanım me­selesidir).

    Parti ve devlet reformu, ekonomik değişim için başarı­sız çabalar, siyasi muhalefetin açık hale gelmesi, 64 bin kayıp verilen Afganistan işgalinin sona erdirilme çabaları, etnik çatışmalar ve bağımsızlık ha­reketleri ile Doğu Avrupa’daki olayların hepsi üstüste gelince, hâlâ çok verimsiz olan bir sis­temin tüm bunlarla aynı an­da başa çıkması imkansız hale geldi. Çöküşün koşulları ortaya çıkmıştı. Şimdi bağımsızlık ha­reketleriyle birlikte, dış olayla­ra bir göz atalım.

    SSCB’nin 15 Temmuz’u Moskova’da kalabalık grupların darbe girişimi sırasında askerî araçların Kızıl Meydan’a ilerleyişini durdurması 15 Temmuz ile benzer manzaralar meydana getirmişti.

    Glasnost ile başlayan mu­halefet hareketleri önce Rusya’da yükselmiş, bu Doğu Avru­pa’daki gelişmeleri tetiklemişti. Ruslar kendi basın özgürlükle­rini genişletirken, diğer ülke­lerin 2. Dünya Savaşı sonra­sından kalan Stalinci parti şef­lerinin sansürüne tâbi şekilde yaşamaları elbet kabul göre­mezdi. İlginçtir, bu kez de Doğu Avrupa’daki olaylar ters yön­de etki yaparak Rusya’yı daha derinden sarsacaktı. Pandül “doğu-batı-doğu” diye sallandı, sallanırken de dünyayı sarstı.

    Estonya’da ve Kazakistan’da huzursuzluk daha 1986-87’de ortaya çıkmaya başlamıştı. Kısa süre içinde tüm Baltık ülkeleri bağımsızlık hazırlığına başladı. 1988 Şubatı ile 1989 Ağustos’u arasında Kafkasya, Ukrayna, Baltık ülkeleri ve Moldavya’da olaylar yükseldi. Aynı dönemde Doğu Ukrayna, Batı Sibirya ve Kuzey Kafkasya’da çok yaygın madenci grevleri görüldü. Hazi­ran 1989’da Fergana vadisinde Özbekler, Stalin’in buraya sür­düğü Mesket Türklerine saldı­rıp 115’den fazla kişiyi öldür­dü. Karadeniz çevresinde ise Abhazlar Gürcülerle, Kazaklar da Lezginler (veya Lezgiler) ile çatışmaya başladılar. İşler gün be gün kontrolden çıkıyordu. Doğu Avrupa daha fazla daya­namazdı.

    SSCB’nin kaderinin belirlendiği yıllar Darbe girişimi sırasında Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin hükümet binasının önünde halkı darbeye karşı genel greve çağırmakta (üstte). 1990’da Moskova’da ilk McDonalds açıldığı gün Moskova’daki restoranı otuz bin kişinin ziyaret etmesi Sovyet Ekonomosi’nin sona erdiğini simgeleyen fotoğraflardandı (altta).

    1980’leri yaşayanlar Polon­ya’da Lech Walessa ve Daya­nışma Hareketi muhalefeti­ni çok iyi hatırlar. 1970’lerde reformcu Edmund Gierek’in zamanında gelişen bu hareket, Rusya’nın Polonya üzerinde­ki ağır baskısıyla sona erdiril­mişti. Gierek’in yerine parti ve hükümet lideri olarak General Jaruzelski getirildi. Gösteriler ve grevler yasaklandı, Wale­sa tutuklandı. Fakat küskün bir işçi sınıfıyla sorunları çözeme­yeceğini gören Jaruzelski, işçi liderlerini serbest bırakıp sıkı­yönetimi kaldırdı. Ancak 1985- 89 arasında direniş giderek arttı ve nihayet Dayanışma’ya seçimlere katılma izni veril­di. Komünistlere gene konten­jan ayrılmıştı ama 40 yıldır ilk kez yapılan serbest seçimler­de Dayanışma, rakiplerini silip süpürdü. Geçmişinden kopmak isteyen Polonya Komünist Par­tisi dağılırken, Batı tipi bir sos­yalist partiye dönüştü.

    Polonya, barışçı bir şekil­de sistemden çıkmıştı. Polon­ya’dan sonra Macaristan da ha­rekete geçti ve 1989 Eylül’ünde Batı ile sınırını açarak değişime katıldı. Akabinde Doğu Alman­ya’daki büyük değişim başladı. Onlar da kapıları açtılar ve ser­bestlik olunca Batı’ya ilticanın azalacağını düşündüler. Ne var ki, 1989/90 kışında yarım mil­yondan fazla kişi Batı’ya kaçtı ve ülke hızla boşalırken yıl so­nuna doğru Berlin Duvarı açıl­dı. 2.4 milyon üyesi olan Doğu Alman Komünist Partisi de hız­la çözüldü. Arkasından ABD ve SSCB, savaş sonrası sınırla­rının değişmeyeceği garantisi şartıyla iki Almanya’nın birleş­mesine muvaffakat ettiler.

    1989’un değişim fırtınala­rında Çekoslovakya’nın özel bir yeri vardır. 1968’deki halk ayak­lanmasının Varşova Paktı ordu­ları tarafından işgalle bastırıl­masından 21 yıl sonra Prag’da gösteriler o kadar etkiliydi ki, genel grev karşısında çaresiz olduklarını anlayan parti ve hü­kümet yetkilileri derhal istifa ettiler. 68’in kahramanı Dub­çek, yeni başbakanın yanında halkın karşısına çıkarak, onun özgürlük vaatlerini destekle­di. Gorbaçev de ülkedeki Rus askerlerini çekmeyi kabul et­ti. Muhalif yazar Vaclav Havel geçici başkan olurken, bir ülke daha eski sistemi yıkmış oldu. Tüm bunlar kan dökülmeden, sadece muhalefetin ezici güç gösterisi sayesinde gerçekleşti.

    Benzer bir değişim, halkın tek parti diktatörlüğüne artık tek bir gün dahi dayanmak is­temediği Bulgaristan’da tekrar­landı. 1954’den beri iktidarda olan Todor Jivkov’un Kasım ayında görevden alınması üze­rine yönetime getirilen Peter Mladenov, 11 Aralık 1989 tari­hinde Komünist Parti’nin artık iktidarda olmadığını açıkladı. Bu karar bir ay sonra parla­mento tarafından onaylana­caktı ama, ahalinin kızgınlığı çabuk geçmemiş olacak ki 1990 yazında kızgın bir grup Komü­nist Parti binasını ateşe verdi.

    Sovyet rejiminde yumuşama dönemi Ekonomide açıklık anlamına gelen ve Sovyet rejiminin yumuşatıldığı Perestroyka döneminde yasaklı tüm kitaplar yeniden basıldı (sağda). Bu dönemde popülerleşen çocuk diplomasisiyle 1988’de Los Angeles’tan 9 yaşındaki bir öğrenci Rusya’ya barış mesajı getirdi (üstte).

    1989 Aralık ayına gelindi­ğinde, Doğu Avrupa’da Çavu­şesku’nun Romanya’sından başka diktatörlük kalmamıştı. Tüm bu olaylar olurken ikti­dardakiler durumu adeta uzak­tan seyretmişlerdi. Ne var ülke için için kaynıyordu ve yılın son günlerinde olaylar aniden patlak verdi. Ordu, hüküme­tin “halka ateş” emrine uyma­dı. Çavuşesku’nun özel muha­fızları devreye girdi ve yüzler­ce kişinin öldürüldüğü şiddet eylemlerine girişildi. Bunun üzerine ordu da Çavuşesku’nun muhafızlarına hücum ederek onları dağıttı. Çatışmalar sü­rerken Bükreş’ten kaçan dik­tatör yakalanarak “ayaküstü mahkemesi”nde ölüme mah­kum edildi. Noel günü karısıyla birlikte kurşuna dizildi. Böyle­ce Doğu Avrupa’daki son dikta­törlük de tarihe karışmış oldu. Şimdi tarihin pandülü tekrar SSCB’ye doğru sallanacak ve oradaki işini tamamlayacaktı.

    1990 ve 1991’de SSCB’yi oluşturan tüm cumhuriyet­ler durumu görmüş ve dağılma sonrasındaki bağımsızlık için hazırlanmaya başlamışlardı. Bunlar arasında üç Baltık cum­huriyeti, Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlık ilan ettik­ten sonra SSCB bunu tanıma­mıştı. Henüz buna hazır değildi. Bir yandan görüşmeleri sürdü­rürken diğer yandan da bu ülke­lerdeki duruma darbe girişim­leri ve askerî operasyonlarla müdahale etmeye çalıştılar ama direniş karşında geri çekildikleri gibi, Batı ül­kelerinin bu bağımsız­lıkları tanıması karşı­sında çaresiz kaldılar. Bu süreçte Gorbaçev’e Nobel barış ödülü veril­miş ve perestoroyka ser­best piyasaya geçişin hız­landırılmasıyla sürdürül­meye çalışılmıştır ama, söz konusu günlerde siyaset öne çıkmış, ekonomiye kulak asan pek kimse kalmamıştı.

    1991’de üç Baltık ülkesi ve Gürcistan’ın bağımsızlık ila­nından sonra, diğerleri de on­ları izledi. Bu dağılma süreci­ni askerî darbeyle durdurma yolunda beyhude gayret sırası, şimdi Rusya’daki bir grubun eline kalmıştı. Ne var ki dağıl­mayı önlemek bir yana, Ağus­tos ayında bu grubun yarattı­ğı kriz tam tersine kopmaları hızlandırdı ve hemen ertesinde bağımsızlık ilanları resmî hale getirildi. Darbenin bastırılma­sıyla, 15 devletin egemenliğinin resmen tanınması önünde bir engel kalmadı. 1991 sonunda SSCB tarihe karışırken, Baltık ülkeleri ve Gürcistan dışın­da kalanlar Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) oluşturdu­lar ama, bu, egemen devletler arasında bir işbirliği antlaşma­sından ibaretti. Gürcistan bir ara katılıp sonra tekrar ayrıldı. Yeltsin ise BDT’den ayrı ola­rak, hiç değilse gevşek bir Slav birliği oluşturmaya çabaladı. Rusya, Belarus, Ukrayna ve Ka­zakistan’ın yoğun Rus nüfusa sahip Kuzey bölgesini BDT’nin ötesinde birleştirme çabaları başarılı olmadı. Öte yandan da­ğılma da kolay olmamıştı. Zira tüm ülkelere dağılmış Rusların ve Rus birliklerin geri çekilme­si, üslerin ve tesislerin paylaşıl­ması, yeni orduların yaratılma­sı, her ülkede kalan azınlıkla­rın durumu, Kırım ve Donetz’in tartışmalı toprakları gibi sayı­sız sorun ortaya çıktı ve bunlar günümüzde de bu ülkeleri sars­maya devam ediyor.

    ANALİZ

    SİSTEM NEDEN-NASIL YIKILDI?

    Savaşta, sürgünde, angaryada milyonlarca kişi can verdi…

    Stalin dönemi katliamlarından ekonomik baskılara, silahlanma yarışından kapalı toplum yapısına…

    Hiç kuşku yok ki en temel­deki neden, Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve ilhak edilen ülkelerin, bunun komünistlerin eliyle devamını kabul etmeme­sidir. SSCB tüm halkların gönüllü birliği üzerine kurulmuş olduğunu iddia etmiş olsa da, bu saf bir pro­pagandaydı. Bu “birlik” Kızılordu sayesinde zorla oluşturulmuştu; direniş ise hiçbir zaman sona ermemiş, açık veya kapalı bi­çimlerde sürmüştü. Komünistler işgal, asimilasyon, sürgün, toplu nüfus transferleri gibi yollarla Çarlık politikalarını devam ettir­diler. Örneğin Baltık ülkelerini denetlemek için buraya yer­leştirilen Ruslar her zaman kanayan bir yara oldu ki, bu her ülkede belli ölçülerde vardı. Stalin, Finlandiya (ki 1941’deki savaşla bu ülkeden de Karelya’yı almıştır) ile Kars-Ardahan hariç, Çarlık döneminde ilhak edilmiş top­rakların hepsini tekrar işgal etmiştir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-278.jpg

    İkinci faktör, Gor­baçev’in glasnost ile aşılmaya çalışılan kapalı toplum mesele­sidir. Ülke, her zaman ağır baskı, yasaklar ve sansürle yönetilmiş, muhalif görüş sahipleri kitlesel imha veya sürgünle karşılaşmıştı. Büyük bir toplumun uzun süre bu kadar ağır baskı ve zulümle yöne­tilmesi olanaksızdı. Bu nedenle parti ve devlet mekanizmaları sorgulamayan, eleştirmeyen, sadece yerli-yersiz talimatları uygulayan memurcuklarla (apa­ratchik) dolmuştu. Keza, bu ül­kede tarihî kökleri çok derin olan yabancı düşmanlığı ile sınırların kapatılması, ahalinin seyahatinin bile sınırlanması, artık bu çağda sürdürülemezdi.

    Üçüncü faktör, ekonomik başarısızlıktır. Endüstrileşme için birikim, işçi sınıfına çok az ücret verilmesi ve köylülerin elindeki ürüne zorla el konulması pahasına gerçekleşmişti. Sayısı asla bilinmeyecek kadar köylü, tüccar, işletme sahibi ve okumuş insan kolektifleştirme sırasın­da öldürülmüş veya açlıktan hayatını yitirmiştir. Bunun etnik temizlikle birleştirilmesi (örneğin Ukrayna’daki Holomodor) bu ülkedeki yarayı kapatılmaz hale getirdi. Kurulan devlet işletmeleri ve kolektif çiftliklerde verimlilik son derece düşük kalmış, bunun sonucunda tüketime arz edilen ürün miktarı ve çeşidi çok sınırlı kalmıştır. Ayrıca hizmet sektörünün ihmal edilmesi de hayat kalitesini düşüren çok temel bir etkendi. Uzun çalışma saatlerinden sonra la­hanadan başka mal kalmamış olan dükkanlarda sıraya giren insanlar mutlu olamazdı. Bol olan tek şey, alkolizmi yaygınlaştıran içki arzıydı.

    Dördüncü faktör silahlanma ve uzay yarışına ayrılan dev fonlardır. Depolarda ve limanlarda çürüyen on binlerce uçak, tank, gemi ve füze yerine biraz daha azı yapılsa, hatta her yıl hiç değilse bir-iki nükleer denizaltı ve geminin parası halkın refahı için harcansa, insanlar biraz daha mutlu olabilirdi. Her alanda kapitalist ülkeleri geçme iddiası, ancak daha özgür, mutlu ve şevkli bir ahaliyle başarılabilirdi. Kaldı ki, örmeğin bilim alanında Lysen­ko gibi sözde materyalist bilim sahtekarları nedeniyle Vavilov gibi gerçek âlimlerin öldürülmesi ülkeye sonsuz zararlar vermiştir.

    Beşinci faktör, planlamanın sorunlarının teknik olarak çözülme­miş olmasıdır. Böylece sürekli yanlış kaynak tahsisi yapılmış, tüketim ve yatırım sektörleri arasında dengeler oluşturulamamış, verim artırılama­mıştır. 1970’lerde Sovyet sanayisi aynı üretim için gelişmiş ülkelerden en az iki kat daha fazla işgücü ve enerji kullanıyor, ayrıca ekolojik felaketler de birbirini izliyordu.

    Ekonomik başarısızlık Stalin’den beri devam eden korumacı Sovyet ekonomisinde, çöküşe doğru temel tüketim mallarına erişimin zorluğu yeniden ortaya çıktı. 1940’lardan beri görülmeyen ekmek kuyrukları 1991’de kendini tekrar göstermişti.

    Nüfus meselesi de altıncı faktördür. 1. Dünya Savaşı ve onu izleyen uzun içsavaş sırasında milyonlarca insan yokolmuş, bunu zorla kolektifleştirme ve parti temizlikleri ile muhaliflerin yoke­dilmesi sırasında öldürülen kitleler izlemişti. Nihayet 2. Dünya Savaşı sırasında yapılan büyük hataların kayıpları artırması nedeniyle, dört yılda 26 milyon insan yitirilmiştir. Sayısız milyonlar da sürgünde, çalışma kamplarında ve angaryada hayatını kaybetmiştir. Bu konuda araştırma yapanlar saçlarını başları­nı yolar, çünkü gerçek rakama ulaş­mak mümkün değildir. Belki biraz yaklaşan tahminler yapılabilir. Her halükarda 1914 ile Stalin’in ölümü arasındaki 39 yıldaki insan kaybı 40 ila 50 milyon arasındadır; muh­temelen 50’ye yaklaşmış veya az aşmıştır. Ahalisi bu kadar ezilen bir sistemin bu kadar ayakta kalması bile mucizedir. Gerçi, Bolşeviklerin 1917’den sonra ülkeyi ayakta tu­tacak yegane güç oldukları yaygın kabul görür; ancak bu doğru olsa bile, dağılmayı sadece bir süre, yani 74 yıl için ertelemiş oldular.

    Nihayet yedinci faktör olarak bu dağılma sürecinde dış ilişkilerin rolünden de söz etmek gerekir. Sta­lin yıllarında Komünist Enternasyo­nal’in tamamen Rus çıkarlarının bir aracı olması, bu ülkenin ilk yılların­da görülen uluslararası dayanışma ve yardımlaşmayı yıkmıştır. Ayrıca, başta Çin olmak üzere diğer ülkeler­le ilişkiler çok sorunluydu. İşgal et­tikleri ülkelerle kurdukları Varşova Paktı da faydasından daha fazla yük getirmekteydi. Batılı güçler bu ülke­lerdeki muhalefeti her yolla destek­leyerek SSCB’yi sıkıştırdılar, Soğuk Savaş’ı yitirmesinin koşullarını oluşturdular. Bu arada yumuşamayı da aynı amaçla kullandılar. 1973’te başlayan Helsinki Görüşmeleri ve bunu izleyen antlaşmalar, SSCB tarafından mevcut statünün kabulü için bir fırsat olarak görülmüş ve çok istenmişti. Bu antlaşmalarda öngörülen ve güvenlik şartlarına ek olarak Batı’nın ısrar ettiği özgürleş­me, işbirliği, insan hakları konuları, Doğu Avrupa’daki muhaliflerin bi­raz olsun nefes almasını sağlayarak 1989 olaylarının koşullarını olgun­laştıracaktı. Soğuk Savaş Batılıların zaferiyle biterken, sadece eski, SSCB toprakları değil, Balkanlar ve Ortadoğu’da da karışıklar artırıla­cak ve kanlı olaylar yaygınlaşacak­tı. Yeni dünya düzeni, yeni güçleri harekete geçirmekte hiç gecikmedi.

  • Nizami harpler şeytani hileler

    Nizami harpler şeytani hileler

    Bundan 25 asır önce Sun Tzu, aldatmanın savaşın temeli olduğunu söylüyordu. Ona göre güçlüyken zayıf, güçsüzken kuvvetli görünmek gerekirdi. Bu temel prensibi uygulayan birlikler, birçok defa tarihin akışını değiştirdi. 1. Dünya Savaşı sırasında sistemleşmeye başlayan dezenformasyon ve aldatma teknikleri, 2. Dünya Savaşı’nda tayin edici bir karakter kazandı.

    6 Haziran 1944 sabahı bin lerce Müttefik gemisi Normandiya sahillerine asker çıkarırken, gökyüzüne hakim olan İngiliz ve Amerikalıların on bin sortisine karşı Luftwaffe sadece birkaç yüz etkisiz çıkış yapabildi. Buradaki Alman 7. Ordusu, üzerine gelen kuvvetler karşısında sıkıştı, çaresiz, direnerek çekilmeye başladı.

    Çıkarmanın ilk saatlerinde Müttefikleri denize dökebilecek zırhlı birliklere hareket emri de verilmedi. Bunu izleyen kritik günlerde, az kuzeyde Calais kıyılarını tutan 15. Ordu, 7. Ordu’nun yardımına koşacak yerde, hiç gelmeyecek olan “asıl çıkarma”yı bekledi, bekledi, bekledi… Sonra da tek başına kalıp dört Müttefik ordusuna karşı direnme olanağını yitirdi. Böylece Almanlar Paris’i boşaltırken zafere giden yolda en korkulan aşama geride bırakılıyordu. “Asıl çıkarma” devasa bir aldatma planından ibaretti.

    20 dakikada savaşa hazır! II. Dünya Savaşı’nda İngiliz mekanize kuvvetlerinin Almanların gözünü korkutmak için kullandığı şişirilebilir sahte tanklardan birinin başında nöbet tutan iki asker. Bu tanklardan birinin kullanıma hazır hale getirilmesi yaklaşık 20 dakika sürüyordu.

    Almanlar batıdan gelmesi kaçınılmaz olan Müttefik istilasına karşı Atlantik duvarını inşa ederken, çıkarmanın nereye yapılacağını öğrenemediler. Böylece ordularını Normandiya ile Calais arasında böldüler. Tarihin en büyük ve en karmaşık aldatma operasyonları başarıya ulaşmıştı: Fortitude adı verilen esas aldatma operasyonunun yanı sıra, Vendetta, Ironside, Zeppelin ve Diadem adınını taşıyan diğer operasyonlar Alman ordularını çok uzak bölgelerde tutmak üzere aylardır yürürlükteydi. Hepsi başarılı oldu. Tecrübeli Alman kurmaylarının aklı gerçekten karıştırılmıştı. Savunmacılar güçlerini yaymak zorunda kalmasaydı, çıkarmayı kıyıda karşılayan birliklerin yanıbaşında mevzilenmiş iki panzer tümeninin hücumu, Müttefikleri pekala denize dökebilirdi. Ama onlar tarihte savaş aldatmacalarına kurban giden ilk komutanlar değildi, sonuncu da olmayacaklardı.

    En iyi düşman aldanmış düşmandır Nazilerin çekilirken cephede bıraktıkları makinalı tüfek süsü verilmiş bir kütük.

    Zayıf noktalar ve aldatma tekniği

    Savaş aldatmacaları, hasmı beklemediği yerden ve beklemediği zamanda ya da en azından beklemediği şekilde vurmak için yapılır. Bazen de onu belli eylemlerden vazgeçirmek veya belli eylemlere sürüklemek için kullanılır. Savaşın en önemli konuları olan baskın, emniyet ve ağırlık merkezi prensipleriyle ilgilidir. Tayin edici noktada gücünüzü yoğunlaştırırken, hasmınızın gücünün dağılmasını ya da en azından dengesini yitirmesini sağlarsınız. En kısa ifadesiyle savaş aldatmacası, olan şeyleri yokmuş, olmayan şeyleri varmış gibi, yani her şeyi olduğundan farklı göstererek düşman komutanının kafasını karıştırmak, onu hatalı yollara yöneltmektir. Bozkır süvarilerinin sahte çekilme içeren hilal taktiği, sayısız muharebede Türklere zafer kazandırmıştır. Osmanlılar’ın Haçlı rakipleri bunu bildikleri halde çoğu zaman sahte çekilmeyi gerçek sanmış, zaferi kazandıklarını sanarak coşkuyla ilerlemiş, tuzağa düşüp imha olmuşlardır.

    Örneğin 1396’da Niğbolu’da çoğu Fransız olan Haçlı şövalyeleri Türkleri tanıyan Sigismund’un tavsiyesine rağmen öne geçip şan kazanmak için yarış edince Yıldırım’ın eline düştüler. 1444 Varna Muharebesi’nde de bu kez Janos Hunyadi’nin ısrarı, Haçlılar’ın merkezden hücuma geçip Türk kanat unsurları tarafından kuşatılmalarını önleyemedi. Kendilerine aşırı güvenen Batılılar, Osmanlıları iyi tanıyan Balkan liderlerini dinlememenin cezasını ağır şekilde çektiler.

    II. Dünya Savaşı sırasında, Okinawa’daki Kadena Town yakınlarındaki havaalanında Amerikan pilotları tarafından defalarca vurulmuş Japon ‘maket’ uçakları.

    Kosova ve Haçova muharebeleri

    Bundan dört yıl sonra Haçlılar uzun süre için son büyük kara seferini açtılar. Sonuç II. Kosova Muharebesi’nde belirlendi. Bu, o dönem için olağandışı bir hadise oldu. Meydan muharebelerinin genelde tek günde bittiği bir çağda, muharebe üç gün sürdü. İlk gün karşılıklı yoklamayla geçti ve ikinci gün taraflar büyük bir çatışmaya girmelerine rağmen sonucu belirleyemediler. Üçüncü gün Türk ordusu çekilmeye başladı ama kanatlar merkezden daha yavaş çekilirken Haçlılar gene tuzağa düştü. Bu yenilgiden sonra yeni bir sefer açacak halleri kalmadı ve İstanbul’un fethi gerçekleşti.

    Söz konusu taktik Batılıların zihnine o kadar kazınmıştı ki, Osmanlılar’a bedavadan bir zafer de kazandıracaktı. Bu olay 1596’da, Batılıların Keresztes dediği Haçova muharebesinde meydana geldi. Osmanlı ordusunun bozulduğu ve Haçlıların III. Mehmet’in gözü önünde Osmanlı ordugahını yağmalamaya başladığı sırada yapılan mevzi bir karşı hücum, her şeyin bittiği bir anda düşmanın yersiz paniğe kapılmasına neden oldu. Felaket, bir anda büyük bir zafere dönüştü; çünkü Avusturyalıların liderliğindeki Haçlılar Osmanlı hilal pususuna düştüklerini sandılar. Kuşkusuz ki, bunun nedeni Osmanlıların hâlâ güçlü olduğu imajının sürmesiydi. Halbuki çürüme başlamıştı ve bu bir daha tekrarlanmayacaktı. Haçova, savaşanların zihin durumlarının mücadele için ne kadar önemli olduğuna mükemmel bir örnektir. İnsanlar gerçekte neyin olup bittiğine göre değil, durumu nasıl kavradıklarına göre davranır.

    Savaş sanatı ve Sun Tzu’nun kitabı

    Bundan 25 asır önce savaş sanatı üzerine yazmış olan Sun Tzu, aldatmanın savaşın temeli olduğunu söylüyordu. En kuvvetli ordu dahi buna başvurmalıydı. Ona göre güçlüyken zayıf, güçsüzken kuvvetli görünmek gerekir. Özellikle zayıf görünmek, düşmanı aşırı güvene ve tedbirsizliğe sevk edebilirdi. Keza düşmana yakınken uzak, uzaktayken de yakındaymış gibi görünmek önemliydi ve şayet düşman ajanları kontrol altına alınıp, onlar vasıtasıyla sahte bilgiler gönderilebilirse, bu da çok iyi olurdu. Düşmanı tanıyan ama onun kendisini tanımasını önleyen komutan, başarıya en yakın olandı.

    Sun Tzu’yu okuduklarını sanmıyoruz ama Osmanlılar genişleme döneminde bunu akıncı kollarıyla çok iyi başarırlardı. Bunlar orduyla düşman kuvvetleri arasında bir perde oluşturur, kendileri keşif yaparken birçok koldan ilerler, düşman keşif kollarının faaliyetine olanak vermezlerdi. Akıncılar kapıkulu paşalarının hırsına kurban gittikten sonra ordu bu avantajını yitirdi. Bir süre Kırım süvarileriyle bu iş yürütülmeye çalışıldı ama, onların Viyana’daki ihaneti, Osmanlı gerilemesinin en önemli hezimetine yol açtı.

    Osmanlı savaş kültürünün bu kaybına karşı, Osmanlı ordusunda yetişen subaylar, son savaşları olan 1922’deki Büyük Taarruz öncesinde çok kapsamlı bir aldatma planı uygulamayı başardılar. Birlikleri gece yürüyüşleriyle kaydırırken, Meclis’ten ordunun kıpırdayacak durumda olmadığı söylentisi yayılıyor, kritik bölgelerde ise haberleşme kesilip gerekirse boşaltma yapılıyordu. Bu tedbirler savunma amaçlıymış gibi gösterildi. Komuta heyetinin hareketi de farklı gerekçelerle gizlendi. Tüm bunların sonucunda operatif ve taktik anlamda baskın gerçekleştirildi ve zafere ulaşıldı.

    Arap-İsrail savaşları ve karşılıklı aldatma

    1948 savaşları İsrail’in kuruluş karmaşası içinde, 1956 savaşı da İngiltere ve Fransa’nın müdahalesine paralel bir seyir izledi. 1967’ye gelindiğinde İsrail tepeden tırnağa silahlanmış Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak ordularının saldırıya hazırlandığını biliyordu. Bu nedenle bir baskın hazırladılar. Öncelikle hava kuvvetlerinin, inen uçakları hızla yeniden yükleyerek 10 dakika içerisinde yeni bir sortiye gönderme olanağı kazandığını gizlediler. 700 uçak karşısında kendi 196 uçaklarıyla tek şansları, ardı ardına havalanıp gün boyu Arap hava kuvvetlerini yerde imha etmekti. İkinci olarak da savaştan önceki gün binlerce askeri plajlara, tatil yerlerine gönderip savaşın uzak olduğu havasını yarattılar. Ne var ki hava karardıktan sonra gevşeklik görüntüsüne ihtiyaç kalmamış ve askerler üslerine dönmeye başlamıştı. Ertesi sabah, tam da Mısırlı pilot ve radar operatörlerinin nöbet değiştirdikleri sırada üslerini bastılar. İlk gün İsrail uçakları ortalama beşer sortiden tam 1.000 uçuşa çıktılar ve 300 Arap uçağını, ezici çoğunluğu yerde olmak üzere imha ettiler. Hava üstünlüğünü elde ettikten sonra yer hedeflerine yönelip kesin bir zafer kazandılar. Ne var ki, bu durum bölgeye barış getirmedi. Bu kez savaşı 1967’deki zaferin ganimetlerini hâlâ tam sindirememiş olan İsrail başlatmayacaktı. Bu defa Mısır istihbaratı mükemmel bir kampanya yürüttü. 1972 başından itibaren basına sürekli olarak Mısır ordusunun yetersizliklerine, yedek parça ve cephane eksikliklerine ve uçak kazalarına dair haberler sızdırılmaya başlandı. Suistimallerin yaygınlığı, ordu moralinin bozuk olduğu, pilot bulunmadığı vs. gibi haberler 1967’deki büyük zaferlerinden sonra Arapları küçümseme eğilimine girmiş olan İsraillileri rehavete yönlendirdi.

    Beyrut gazetelerindeki SSCB ile Suriye’nin arasının açıldığı haberleri ve özellikle de Temmuz 1973 tarihinde Kahire yakınlarında yapılan bir tatbikata çağrılan askerî ataşelere büyük acemilikler sergilenmesi de planın bir parçasıydı. Bu sayede İsrail istihbaratı kendisine ulaşan birçok doğru bilgiyi gereken şekilde değerlendirmeye almadı ve İsrailliler 6 Ekim günü baskına uğrayarak çok sıkıntılı bir duruma düştüler. Ancak çok büyük bir gayretle Mısır 3. Ordusu’nu kuşattılar ama epey prestij yitirdiler ve savaştan sonra Sina Yarımadası’nı terketmek zorunda kaldılar. Savaş hazırlıklarının tümüyle gizlenmesi olanaksızdı. Nitekim bu konuda İsrail’e birçok bilgi sızmıştı ama, bunların yanlış değerlendirilmesi sağlandı. Bu karmaşık dezenformasyon planında Arapları silahlandıran Rusların epey yardımı olduğu öne sürülmüştür.

    Aldatma içinde aldatma

    Laf Mısır’a gelmişken, 1942 sonbaharında, bu ülkenin Batı Çölünde, İkinci El Alamein Muharebeleri öncesinde General Montgomery tarafından yapılan ve “Operation Bertram” adı verilen aldatma operasyonlarına değinmeden geçmeyelim. Burada birçok düzeyde şaşırtmaca vardı. Öncelikle, bugüne kadar çöl savaşlarında tüm taarruzlar Akdeniz tarafından değil, güneyden, çölün lojistik olarak mümkün olduğu kadar derinliklerinden zırhlı birliklerle çevirme yapmak suretiyle gerçekleşmişti. İngilizler batıya, Rommel de doğuya ilerlerken bu yolu seçmişti. Şimdi, son aşamaya yaklaşılırken, Montgomery hem güneyden, hem de kuzeyden taarruz edecek ama esas darbeyi kuzeyden vuracaktı. Ne var ki, bunu yapması için ileri hatlara büyük güç yığınağı ve bunları için yakın mesafede depolar inşa etmesi gerekiyordu. Çöl koşulları, bunları düşmanın keşif uçuşlarından saklamayı olanaksız kılmaktaydı. Alanın darlığı da, manevra yoluyla yapılacak baskınları olanaksız hale getirmişti. Zaten, 1. Alamein’de Rommel burada alanın daralması sayesinde durdurulabilmişti. Şimdi bu dar alandan hücuma geçilirken düşmanın aldatılması daha bir önem kazanıyordu, ama nasıl?

    Bunun için dahiyane bir yol bulundu. Hareketler gizlenemeyeceğine göre olduğundan farklı gösterilecekti. Gerçek yığınak, sahte gibi sunulmalıydı. Tahtadan, kullanılmış petrol bidonlarından ve brandadan yapılmış maketler İngiliz hatlarını doldurmaya başladı. Kuzeyde de çok sayıda nakliye aracı göze çarptı. Ama bunlar haftalar boyunca aynı yerde kalınca Alman ilgisi dağıldı. En ilerideki yeni siper hatları dikkatlerini çekti ama onlar da değişmiyordu.

    Bu sırada, daha gerideki toplanma bölgelerinde gerçek tanklar ve diğer araçlar yığılmaya başladı. Almanlar bunların muharebe hattına ancak iki günde ulaşabileceğini hesapladılar. Keza güneye giden bir boru hattı ve su dağıtım istasyonları gördüler. Bu bölgedeki zırhlı birliklerin açıkça mevzilendikleri göze çarpıyor, ayrıca harekata hazırlanan bir tank birliğinin telsizleri dinleniyordu. Ne var ki düşman bu boru hattının kullanılmayan petrol varillinden yapıldığını, bir zırhlı tümenin sessizce güneydeki mevzilerden ayrıldığını ve geride maketler kaldığını, kuzeyde ise maketlerin yerini gerçek vasıtaların aldığını göremiyor, bilemiyordu. Keza, piyadenin önceden kazılan siperlere doğru ilerlediğini de izleyemediler. Böylece Montgomery rahatça istediği yığınağı yaptı ve güney taarruzuna paralel olarak kuzeyde büyük bir yıpratma savaşına girerek Rommel kuvvetlerini tüketti. Gerisi Tunus’a kadar sürecek bir uzun bir kovalamaca oldu.

    Kıbrıs Harekatı’nda başarı ve trajedi

    1974 Kıbrıs Harekatı’nda Türk Silahlı Kuvvetleri zor bir operasyonu başarırken bir yandan başarılı bir aldatma yaptı diğer yandan da bir aldatma süphesine kurban gitti. Öncelikle, çıkarmanın Magosa tarafına yapılacağı izlenimini vermek için yük gemilerinden oluşan bir konvoyu o bölgeye gönderdiler. Bunlar radarda görününce, Rumlar adanın doğusunda önemli bir kuvvet bulundurmak zorunda kaldılar. Esasen Magosa kalesinin güçlü bir mevzi olarak Türk Mukavemet Teşkilatı’nın elinde bulunması bu fikri güçlendiriyordu. Buna ek olarak hava indirme birliklerinin kullanılması Rum güçlerini daha da dağılmasına yol açtı. Böylece, Girne yakınlarında hiç beklenmedik bir plaja yapılan çıkarma, ilk anda yeterli güç çıkamamasına rağmen başarılı oldu. Taşıma kapasitesindeki eksiklik, aldatma planıyla telafi edildi.

    Ahşaptan Japon topu

    II. Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesinde, Japon sahil savunmasının kullandığı ağaç gövdesinden yapılma sözde bir AA topu.

    Buna karşılık, Türk gemilerinin aynı modeldeki Yunan gemileri sanılarak bombalanması ve Kocatepe felaketi, Türk gemilerine konulan işaret levhalarının aldatma sanılması nedeniyle gerçekleşti. Gerçi, havacılar durumdan kuşkulanmamış değillerdi ama, deniz kuvvetleri karargahındaki yetersiz ve yeteneksiz nöbetçi subayın son soruya “orada gemimiz yoktur” yanıtını vermesi felaketin asıl sorumlularının bu karargahta olduğuna işaret etmekteydi. Belli ki orada yeterli kadro bulundurmayan üst komutanlar da sorumluydu. Ayrıca, Akdeniz’de seyreden farklı ülkelerin gemilerini uzaktan Yunan konvoyu olarak değerlendiren ve yakın keşiften kaçan deniz karakol uçağı pilotları da çok hatalıydı. Yaz güneşinde Akdeniz’e kuzeyden güneye doğru bakınca karaltılardan başka bir şey görülemeyeceği denizcilerin temel bilgileri arasında olmalı, tam rota istenmeli ve bu bilgiler en azından üst karargahlarda tekrar değerlendirilmeliydi. Onlar da hatalıdır. Kesin emir alan Hava Kuvvetleri pilotlarının diğer işaretleri savaş aldatmacası sayması ise normal bir durumdu. Kaldı ki, Yunanlıların muhtelif tatbikatlarda en azından telsiz aldatmacası yaptığına birçok kez şahit olunmuştu.

    Tanklarımız öyle çok ki! Gerçeğinin yanında duran bir İngiliz tank maketi. II. Savaş’ta ordular kendi kuvvetlerini olduğundan daha güçlü göstermek için sık sık bu savaş aldatmacasına başvurmuşlardı.

    Aralarında 18 asır olan iki büyük komutanın, düşmanın tuttuğu bir nehri geçmek için buldukları yaratıcı çözümler ilginçtir. Sezar düşman arazisinde bir nehrin kıyısında ilerlerken, hasım ordu da karşı kıyıda ona paralel yürüyor, geçişine izin vermiyordu. Bir sabah Sezar ordusunun bir kısmını ormana gizledi ve diğer grubu biraz daha dağınık düzende yürüyüşe geçirdi. Hasım ordu ana grupla birlikte uzaklaştıktan sonra kalanlar ortaya çıkıp nehri geçtiler ve tahkimat yaptılar. Sezar döndü ve iyi korunan köprübaşından geçerek düşmanı bozguna uğrattı. Napoleon ise Po Nehri’ni geçerken Avusturyalıları ana kuvvetiyle köprü inşa edecekmiş gibi yaparak aldattı. O sırada gizlice ileriye gönderdiği bir grup, uygun bir yerde geçiş yapıyordu.

    Dünya Savaşı’nda ‘Operation Mincemeat’

    İngilizler tarafından 2. Dünya Savaşı sırasında gayet başarılı bir aldatma faaliyeti gerçekleştirildi: Mincemeat Operasyonu! Sicilya’ya çıkmaya hazırlanan Müttefikler, Almanları Sardinya ve Yunanistan’a çıkılacağına inandırmak istiyordu. Bu nedenle ölen bir alkoliğe komando subayı üniforması giydirip İspanya’da kıyıya sürüklenecek şekilde denize bıraktılar. Bileğine kelepçelenmiş bir evrak çantasında planlar ve sözde Binbaşı Martin’e nişanlısından gelen aşk mektupları vardı. Ceset ortaya çıkınca İngilizler onu almak için muazzam bir gayrete giriştiler. Bu arada Times’da yayınlanan kayıp listelerinde de adı vardı. İspanyollar ise beklendiği gibi belgeleri Almanlar’a iletti. Sonuçta Almanlar Sicilya, Korsika ve Yunanistan’a takviye gönderdiler. Gerçi Sicilya’ya ya da gönderdiler ama bunlar Müttefikleri’ durduracak sayıda değildi.

    Maskirovka ve Ruslar’ın başarılı eylemi

    Ruslar tarafından kullanılan bir terim olan “maskirovka”, askerî aldatma faaliyetlerinin tümünü içerir. Aldatıcı gösteriler, kamuflaj, dezenformasyon, sahte tehdit oluşturma vs. Bu konudaki en başarılı çalışmalardan birisi 1944 yazında, Alman Merkez Ordular Grubu’nun imha edildiği “Bagramyan” operasyonu öncesinde yapılmıştır. Bilindiği gibi bu cepheler Karadeniz ile Baltık arasındaki iki bin kilometreye yayılmış olup, girinti çıkıntılar ile çok daha uzundu. Ruslar Belarus cephesinde hazırladıkları hücumu gizlemek için güneydeki Ukrayna cephesi ile kuzeydeki Baltık cephesini hareketlendirdiler. Bu cephelere açıkça takviye gönderdiler, sonra bunları gece yürüyüşleriyle merkeze çektiler. Almanlar ihtiyatlarını güneye gönderince merkez cephesinin çökmesi kolaylaştı. 30’a yakın Alman tümeni imha edildi ve bundan sonra bir daha inisiyatifi ele geçiremediler.

    Körfez Savaşı’nda aşikar bir aldatmaca

    Bir ordu ne kadar kuvvetli olursa olsun, her operasyon planına ek bir aldatma planı yapılır. Bu planlar, bazen operasyon planından bile daha kapsamlı ve karmaşıktır ama bazen de kolayca anlaşılır. Bu nedenle muhtemel hasım güçlerin askerî eğitimi ve doktrinleri iyice anlaşılmaya çalışılır.

    Körfez Savaşı sırasında da Amerikalılar bazı çıkarma gemilerini göndererek, deniz piyadeleriyle çıkarma yapacakları izlenimi vermek suretiyle büyük bir Irak gücünü kıyıya bağladılar. Esas saldırıyı karadan geniş bir çevirme hareketi şeklinde yaparak kıyıya yığılan birlikleri tecrit ve imha ettiler. Bu aslında bizim bile o günlerde rahatlıkla gördüğümüz, aşikar bir aldatmacaydı. Amerikalıların, karadan ilerleme olanağı varken daha zor bir çıkarmaya girişmeyecekleri gün gibi açıktı. Ama Iraklılar yemi yuttular. Kaldı ki Saddam ve kurmayları savaşı zaten tümüyle yanlış yönettiler ve bu hataları yenilmelerini hızlandırdı.

    2. DÜNYA SAVAŞI

    Normandiya ve sonrasında aldatmaca operasyonları

    Fortitude, Vendetta, Ironside, Zeppelin ve Diadem. Bunların hepsi, bir bütünün parçaları olarak, Normandiya çıkarmasıyla ilgili karmaşık aldatma operasyonlarına verilen adlardır. Genel amaç karşı tarafı Norveç’e veya başka bir yere çıkarma yapılacağına inandırmak, Batı Fransa’ya yapılacak çıkarmanın yerini ve zamanını gizlemek ve nihayet çıkarma yapıldıktan sonra da düşmanı hatalı taktik tertiplenmelere zorlamaktı.

    Fortitude planı ikiye ayrılmıştı. Fortitude North, Hitler’in Norveç takıntısından istifade ederek onu burada büyük bir güç tutmaya devam ettirmekti. Bu nedenle İskoçya’da İngiliz 4. Ordusu adı verilen, sözde 350.000 kişilik bir güç kuruldu. Kod adı “Syke” olan söz konusu aldatma operasyonu, bin kadar İngiliz askeriyle yürütüldü. Bu sözde güç, gerçekte var olan 15. Amerikan Kolordusu ile birlikte Norveç’i istila için tatbikat yapıyor, birlik karargahlarını temsil eden birimlerin haberleşmesi Almanlar tarafından dinleniyordu. Sonuçta, Hitler, tüm cephelerde sıkışmasına rağmen savaşın sonuna kadar 27 tümenlik bir gücü orada tuttu.

    Fortitude South ise çok daha karmaşıktı. Sadece bir ordu değil, sahte bir ordular grubu yaratılıyordu. Güney İngiltere’de Montgomery’nin 21. ve Bradley’in 12. ordular grubu yığınak yaparken, Almanlar güneydoğu İngiltere’de, en yakın Fransa sahili olan Calais’ye çıkacak üçüncü bir ordular grubunun hazırlandığına inandırılacaktı.

    FUSAG (First United States Army Group) adı verilen bu hayali güç, Almanlar Normandiya’ya yapılacak tali taarruz için buradaki kuvvetlerini güneye gönderince, sözde derhal Calais’ye yüklenecekti.

    Hepsi olmasa da yeteri kadar Alman “Quicksilver” adı verilen bu aldatmaya inandı ve 15. Ordu Calais’de e bekleyip durdu. Bu arada havadan yapılan hazırlık bombardımanlarının Calais çevresinde yoğunlaştırılması da aldatma tedbirlerinin önemli bir parçasıydı. Çok popüler Amerikan dergilerinde sözde yanlışlıkla FUSAG amblemi taşıyan askerlerin resmi basıldı ve bir iki gün sonra bunlar aceleyle toplatılarak bu ordular grubunun var olduğuna inandırma çabasına ek bir boyut getirildi.

    Sahte gemiler Normandiya çıkarması öncesi Almanlara yem olarak yerleştirilen sahte İngiliz çıkarma gemileri.

    Bunların dışında Biscay Körfezine çıkacak gibi yapıp Alman 1. Ordusu’nu Bordeaux havalisinde tutacak Ironside, güneydeki Alman 19. Ordusu’nu Marsilya civarlarında oyalayacak Vendetta, Balkanlarda baskı yapmayı sürdürecek Zeppelin ve İtalya’daki Alman ordularını yeni operasyon beklentisine sokacak Diadem operasyonları yürürlüğe konuldu. Bunların yanında, Alman ordularını Normandiya’dan uzak tutacak daha düzinelerce küçük operasyon planlandı. Tüm bunlar son derece titiz bir hazırlık ve koordinasyon gerektiriyordu. Ayrıca açık verilmemeliydi; çünkü Almanlar Londra sokaklarındaki inzibat jeeplerinin telsizlerini bile dinleyebiliyordu. Bu arada FUSAG’a inandırıcılık katmak için düzinelerce havaalanı ve üs inşa edilip maket uçaklar, toplar, tanklar ve kamyonlar yerleştirildi. Sahte karargahların yayınlarının planları ifşa etmemesi ancak çok sıkı bir denetimle sağlanabildi. 1944 baharında İskoçya’daki İngiliz 4. Ordusu ve FUSAG’ın hayali birimleri alt ve üst karargahlarla şifreli ve şifresiz binlerce telsiz konuşması yapıyordu.

    Bu oyuna Ruslar da katıldılar. Temmuz’a kadar büyük bir hücuma geçemeyecekleri izlenimi yaratmaya çalıştılar. Buna göre, Norveç veya Balkanlar’a yönelecek Rus orduları Alman ihtiyatlarını bağlayacak ve çıkarma ancak ondan sonra yapılacaktı.

    1. DÜNYA SAVAŞI

    Çanakkale ve Filistin’de hileli düzenlemeler

    Düşmanı şaşırtmak, zayıflat mak ve neticede yenmek amacıyla savaş hilelerinin kullanılmasına Çanakkale Savaşı esnasında çok defa başvurulmuştur.

    Daha ziyade İngiliz-Fransız müttefik ordusunun düzenlemiş olduğu savaş hileleri ve aldatma hareketleri en çok 25 Nisan çıkarmalarında ve Çanakkale’nin tahliyesinde görülür:

    Soba borusu ve ahşap malzemeden sahte top imali: Çanakkale Boğazı’nın Müttefik filo tarafından zorlandığı sırada Boğaz’ı savunan Türk komutanlığının yapmış olduğu bir savaş hilesidir. Düşman donanmasının tabyaları bombardıman etmesini önlemek için hazırlanan sahte toplar, içinden duman çıkarılarak düşmana ateş eden top görünümü vermekte ve gerçek toplar yerine bu sahte toplar gemi ateşini üzerlerine çekmekteydi.

    River Clyde kömür gemisinin çıkarma gemisine dönüştürülmesi: 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir’de Ertuğrul Koyu’na yapılan çıkarmada River Clyde kömür gemisi, üzerinde bazı değişiklikler yapılarak çıkarma gemisine dönüştürülmüştü. Gemiye bindirilen iki bin asker Seddülbahir sahiline baştankara edilecek gemiden hızla inip Türk siperlerini işgal edecekti. Ne var ki gemi sahilin uzağında karaya oturunca askerler karaya çıkamamış, çıkmak isteyenler Türk askerleri tarafından avlanınca iki bin askerin büyük kısmı karaya çıkabilmek için havanın kararmasını beklemek zorunda kalmıştı. Truva Şavaşı’ndaki meşhur Truva Atı’ndan esinlenerek yapılan bu aldatma çok da başarılı olamamıştı.

    Boş gemilerin sahillere yaklaştırılması: 25 Nisan çıkarmalarında Müttefiklerin aldatma harekâtlarından birisini “gösteriş çıkarması” denilen, boş gemileri Bolayır ve Beşige koylarına yaklaştırarak bu bölgelerdeki Türk birliklerini meşgul edip esas çıkarma alanından uzak tutma hilesiydi. Bu hile bir ölçüde amacına ulaşmıştı. Türk ordusu komutanı olan Liman Paşa düşmanın Bolayır’a çıkarma yapmasından hep endişe ettiğinden, Bolayır’a yaklaşan boş gemileri bir gün boyunca izlemiş ve buradaki tümeni ancak bir gün sonra esas çıkarma bölgesine gönderebilmişti.

    Geri çekilme esnasında aldatma örnekleri: Çanakkale’de Müttefikler’in tahliye harekâtı, on beş günlük bir dönemde kademeli olarak gerçekleşmişti. Cephede azalan askerlerin yerine kukla askerler, gemilere nakledilen topların yerine de ahşap malzemeden toplar koymak, boş çadırlarda ışık ve ateş yakmak gibi hilelerle savaş alanındaki eksikler gizlenmeye çalışılmıştı. (Muzaffer Albayrak)

    İngilizlerin Çanakkale hileleri İngilizler, Gelibolu Yarımadası’nı tahliye planlarına çeşitli aldatmacaları dahil ettiler. Asker görünümü verilmiş manklenler ve su mekanizmasıyla kendi kendine ateş eden tüfekler, Türk savunmasını oyalamıştı.

    Filistin cephesinden bir savaş hilesi

    İngiliz ordusu, Filistin cephesinde bulunan Gazze-Birüssebi hattını savunan Türk birlikleri mağlup edip kendilerine Kudüs ve Şam yolunu açmak için 1917 Mart ve Nisan aylarında iki teşebbüste bulunmuştu. 1. ve 2. Gazze Muharebesi adı verilen bu muharebelerde İngilizler Türk birlikleri tarafından mağlup edilmişti.

    İngilizler 1917 Ekim ayı sonunda üçüncü defa yapacakları taarruz öncesi oldukça büyük bir kuvvet topladıkları gibi Türk ordu komutanlığını aldatmak için de filmleri aratmayacak bir hile tertiplediler.

    Buna göre Filistin cephesindeki İngiliz ordusunda görev yapan Meinertzhagen isimli Hollanda asıllı bir İngiliz istihbaratçıya ait çanta, hazırlanan taarruz planlarının tam tersi bilgileri içerecek şekilde Türklerin eline geçecekti. Meinertzhagen, bu hileyi uygulamak için Türk hatlarına doğru atıyla gidip bilerek bir Türk keşif kolunun önüne çıkmış ve onlarla kısa süreli bir kovalama ve karşılıklı ateşten sonra çantasını düşürüp kaçmıştı.

    Meinertzhagen, çantanın üzerine atının kanını sürerek sanki yaralanmış da düşürmüş izlenimi vermişti. Ayrıca inandırıcı olması için kendisine ait özel mektupları ve gözlük vs. şahsi eşyasını da çantada bırakmıştı. Çantayı ele geçiren Türk komutanlığı bunun bir savaş hilesi olduğu ihtimalini düşünmekle birlikte çantadaki bilgiler doğrultusunda tedbir almaktan geri durmamıştı.

    Esasında İngilizlerin böyle bir senaryo hazırlamalarına gerek de yoktu. Zira topladıkları 100 bin kişilik taarruz gücünün karşısında ancak 23 bin Türk askeri vardı. Yeterli şekilde takviye edilmeyen Gazze-Birüssebi hattı bir hafta içinde düşecek ve İngilizler bir ay içinde Kudüs’ü ele geçirecekti. İngilizlerin bu “çanta hilesi”, 1987 yılı yapımı “The Lighthorsemen” filminde ayrıntılı işlenmiştir.

  • Kuzeyden ve doğudan Avrupa’yı istila eden iki savaşçı kavim

    Kuzeyden ve doğudan Avrupa’yı istila eden iki savaşçı kavim

    Bir tarafta İngiltere kıyılarını yağmalayan, Paris’te hakimiyet kuran ve Slavları ilk kez bir çatı altında toplayan Normanlar, diğer tarafta Hazar Denizi’nin güneyinden ve kuzeyinden Batı’ya ilerleyen, Bizans’a gazâ akınları düzenleyen Türkler. Benzerlikleri ve farklılıklarıyla Kuzey’in ve Doğu’nun iki savaşçı halkının 9. yüzyılda hareketlenen tarihi…

    Dokuzuncu yüzyılda, çoktan yıkılmış olan Batı Roma ve hâlâ ayakta duran Doğu Roma dünyalarının sınırları, iki savaşçı kavmin, daha doğrusu iki kavim grubunun istila dalgalarıyla sarsılmaya başladı. Kuzeyden Normanlar, doğudan ise Türkler geliyordu. Her ikisi de homojen birer topluluk değildi ama güçlüydü.

    Bu dalgaların yarattığı gerilimler günümüzü hâlâ derinden etkiliyor. Birçok ulus bu göçlerin etkisi (ya da katkısıyla) oluştu, Haçlı Seferleri bunların devamı oldu, Doğu Roma’yı bunlar yıktı ve sarsıntıları dinmek bilmiyor. Normanlar ve Türkler bu süreçte birçok ülkede egemen oldular, ama azınlıkta kaldıkları tüm ülkelerde yerel halklara karıştılar. Ortaçağ tarihinin birkaç ana konusundan biri olan Norman istilalarının izleri çok fazladır; ancak bugün ilk çıktıkları İskandinavya dışında herhangi bir yerde egemenlikleri yoktur. Türkler de çoğu aynı dönemde olmak üzere 100’e yakın devlet kurmuşlar, ama bunların çoğunda ya eriyip gitmiş, ya da azınlık olarak kalmışlardır. Normanlar ve Türkler, benzerlikleri ve farklılıklarıyla dünya tarihinin en müthiş gerçek hikayelerinin kahramanlarıdır.

    Türk kılıcı (3B modelleme).

    9. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden beri dört asır geçmiş, ama Batı dünyası hâlâ tam bir düzen kuramamıştı. Frankların kralı Charlemagne’ın, savaşlarla dolu kırk beş yıllık hükümdarlığında kurmayı başardığı imparatorluk, ölümünden sonra oğulları arasında paylaşılıp dağılmıştı. 843 yılındaki Verdun Antlaşması ile yapılan bu paylaşım, dil birliği veya ulus gibi -o zamanlar bilinmeyen- kavramlar etrafında yapılmamıştı ama, yüzyıllar içerisinde Avrupa uluslarının oluşum haritasını belirlemiş oldu. Doğu’da ise İslâm 8. yüzyılda büyük bir yayılma gösterdikten sonra durmuş, iç çatışmalarla parçalanmaya başlamıştı. Bizans, giderek zayıflayan bir güç olarak, eski parlak dönemlerinin gölgesini oynuyordu. Türkler Hazar’ın güneyinden ve kuzeyinden batıya ilerlemeye başlamışlardı.

    İşte, Norman istilaları da tam bu ortamda başladı.

    Çağdaş Batı kaynaklarından Türk savaşçı illüstrasyonu.

    9. yüzyılda İngiltere kıyılarına ulaşıp yağmaya girişen Normanların çoğu bugünkü Danimarkalılardı. Northumbriya kıyılarındaki ilk manastırın yağmalanması 793 yılına rastlar. Kırlara dağılmış manastır ve kiliseler çok cazip bir hedef oluşturuyordu. Bunlar korumasız oldukları gibi, yüzyıllar içerisinde kimsenin dinî saygıdan dolayı dokunmadığı hazineler biriktirmişlerdi. Vikingler giderek daha büyük kitleler halinde buraya gelip yerleştiler. İngiltere ahalisi bunlara karşı kaleler inşa ettilerse de, akınları önleyemedi. Nihayet son çare olarak Vikingler’e “danegeld” adı verilen bir haraç ödemeye başladılar.

    Erken dönem Viking savaş baltası (3B modelleme).

    9. yüzyıldan itibaren Danimarka dilinden çok sayıda kelime (take, call, window, sky, ugly, happy) İngilizce’ye girdi, “by” ve “thorpe” ile biten yer adları da (örneğin Grimsby ve Althorpe) Danimarka kökenini gösterir.

    Ne var ki, bir kez yerleştikten sonra Vikingler de karşı hücumlara maruz kaldılar. 10. yüzyılda, 954 yılında, York bölgesindeki son İskandinav kral buradan atıldı; İngiltere ilk kez birleşmiş bir krallık haline geldi. Ancak, 980 yılından itibaren akınlar çok daha örgütlü bir şekilde yeniden başladı. İskandinav kralları ve prensleri, daha önce savaşçı liderlere bıraktıkları akınların başına geçtiler. Danimarkalı Cnut 1016’da İngiltere kralı oldu. Egemenlikleri altındaki bölge Danelaw olarak anıldı. Ne var ki kendisi 1035, oğulları ise 1042’de ölünce tekrar İngiliz bir hanedan başa geçti.

    1066’da İngiltere iki Norman istilasıyla birden karşılaştı. Kuzeye çıkan Norveçliler, Stamford Bridge muharebesinde yenilerek çekildiler. Ama hemen aynı günlerde Normandiya dükü William güney kıyısına çıktı ve Hasting muharebesinde Anglo-Saksonlar’ı yenerek İngiltere’ye hakim oldu.

    Norman güzeliyle İngiltere tarihi Başta Stamford Bridge muharebesi olmak üzere İngiltere ile Normanlar arasındaki çekişme ve Norman bakışaçısıyla erken İngiltere tarihi, “Bayeux İşlemesi” adı verilen 70 metrelik halıda ayrıntılarıyla işlenmiştir.

    Fransa’nın bugün Normandiya olarak anılan bölgesine gelince… Bu toprakların 861 yılında, Fransa kralı tarafından, kendi hizmetine girmiş olan Norman şefi Rollo’ya (Hrolf) verildiğini, kendisinin dük ilan edildiğini ve sonraki düklerin onun soyundan geldiklerini ekleyelim. Normandiya onların adıyla anılır oldu ve buradaki genetik izleri, tıpkı karşıdaki Kent bölgesinde olduğu gibi, hâlâ net şekilde görülür. Koenigsberger’in Medieval Europe adlı mükemmel eserinde İngiltere’deki Normanların Fransızca konuşmaya devam ettiklerini, Anglo-Saksonlar ile evlendiklerini ve bu iki dilin birleşerek yeni bir İngiliz dilinin ortaya çıkmasının iki yüz yıldan daha uzun sürdüğünü yazar.

    Böylece Normanlar hem Fransız, hem de İngiliz tarihinde ve bu ulusların bileşiminde yer almış oldular. Fransa’nın Atlantik kıyılarında yer edinen Norman baronlar, kuzeyden gelen yeni Viking dalgalarını, savaşçı kaynağı olarak uzun süre kullandılar.

    Normanların Paris kuşatması 9. yüzyıldaki Paris kuşatması Fransa tarihinin bir dönüm noktası oldu. Paris’i alan Vikingler, Kasım 885’in sonunda şehrin dışına çıktılar ve haraç talep ettiler.

    İngiltere’de Norman istilacılara karşı direniş dörtyüz yıl kadar sürdükten sonra yavaşladı. Tabiatıyla direnişe karşı Norman baskısı ve zulmü geldi. Robin Hood’un Norman kralın hizmetindeki Nottingham şerifine karşı mücadelesi ve fakirlere yardımı bu dönemin efsanesidir. Sadece köylüler değil, Anglo-Sakson asillerin arazileri de gasp edilerek Norman asillerine verildi. Şövalyelere verilen küçük toprakların yanısıra kral, kilise ve hemen hepsi kıtadan gelen 250 Norman aile, İngiltere arazilerinin büyük çoğunluğuna sahip oldu. Böylece İngiltere Keltlerin yanı sıra Anglo-Sakson, Norman ve bir ölçüde Fransızlardan oluşan bir ülke haline geldi. İngiltere kralları yüzyıllar boyunca Fransa’yı istila ederek bu ülkenin tahtı üzerinde hak iddia ettiler. Yüz Yıl Savaşları bu mücadelelerin bir parçasıdır. Ancak biz 11. asra dönelim ve bu konuyu kapsamlı şekilde incelemek isteyenler için ülkemizdeki en iyi kaynaklardan birisinin Marc Bloch’un Feodal Toplum isimli kitabı olduğunu da belirtelim.

    Dük William’ın İngiltere’ye çıktığı dönemde Robert Guiscard adlı bir başka savaşçı lider gene Normandiya’dan, ama tam aksi yöne, İtalya’ya yöneldi. 1085’te Güney İtalya’nın tartışılmaz lideriydi. Kardeşi Roger Guiscard ise 1061 ile 1091 arasındaki otuz yılda Sicilya’yı Arapların elinden aldı. Bizans bu yıllarda bir yandan batıdaki topraklarını Normanlardan, Anadolu’yu ise Türklerden korumaya çalışıyordu.

    Hastings Savaşı ve “Fatih William” Normandiya dükü William İngiltere tahtında hak iddia ederek 1066’da yaklaşık 7000 asker ve süvariyle Hasting Savaşı’nı başlattı. Anlatıma göre Kral II. Harold, kanlı savaşta Normanlar tarafından öldürüldü. “Fatih William” Noel gününde İngiltere’nin ilk Norman Kralı oldu.

    1096’da Haçlı Seferleri başlayınca İngiltere ve özellikle de Fransa’daki Norman dükler ile onların İtalya’ya giden akrabaları, bunun doğuda onlara büyük servetler, topraklar ve hükümdarlıklar sağlayabileceğini gördüler. Nitekim, Levant topraklarında yerleşen Haçlıların çoğu Fransızca konuşurdu. Bunlar arasında bulunan Robert Guiscard’ın oğlu Bohemond, ilk Haçlı Seferi sırasında İstanbul’dan geçtiği sırada, I. Alexius’un kızı Anna Komnena onun hakkında şunları söylemişti: “Aşağı tabakadan ve fazla parası yok ama muazzam hırsları var”. Bohemond İstanbul’da iken imparatoru etkilemek istemiş, ama zehirlenmekten korktuğu için ikram edilen güzel Bizans yemeklerini yanındakilere yedirip, kendisi için gene imparatorun gönderttiği etten özel yemek pişirttirmişti.

    Elbette, Alexius da Haçlılardan haklı olarak şüphelenmekteydi ve onlara Türkler’den alacakları arazileri imparatora verecekleri konusunda yemin ettirmişti. Haçlılar bu sözleri hemen unuttular ve Levant’da kurdukları devletlerin başına geçtiler. Bohemond Antakya prensi oldu, oğlu ise daha sonra Antakya kralı ilan edildi.

    Konu Haçlı Seferleri’ne gelmişken, Norman istilasının bunların başlamasındaki rolüne değinmeden geçemeyiz. Viking akınları köyleri yakmış, buraların sakinleri öldürülmüş veya kaçmıştı. Toprak ekilemiyor, ayrıca, Karolenj imparatorluğu yıkılırken toprak üzerindeki haklarını sürekli kılan kontlar ve diğer feodal beyler avlandıkları ormanlardan vazgeçmiyordu. Bu anlamda Norman istilaları feodalizmin gelişmesinde de pay sahibi olmuştu. Feodal himaye dışında kalanlar eşkıya veya rakip feodaller tarafından yağmalanıyor, yokluk kol geziyordu. 1094’te sel, açlık, kuraklık ve salgınlar birbirini izlemişti. Clermont Konseyi’nde bitmez tükenmez sıkıntı ve kargaşalıktan söz eden Papa Urban, nüfusu Kutsal Topraklara götürmekten başka çare olmadığını söylüyordu. Ve işte tam da bu dönemde Bizans, Türk tehdidine karşı Batı’dan asker istiyordu. İstediğinden çok fazlası yola çıkacaktı. Ne var ki, bunlar Kutsal Topraklara yerleşmeye giderken yolda Türkler tarafından o kadar kırılacaklardı ki, orada kurdukları devletler kalıcı olamayacaktı.

    Bu arada, Haçlı Seferleri’nin başlamasından kısa bir süre önce Malazgirt Muharebesi ve onu izleyen olaylardaki Norman rolünden de kısaca söz etmek gerekir. Romen Diyojen’in ordusundaki Frank ve Norman paralı askerler bu muharebe sırasında onun yanında olmamışlar ve yağma amacıyla Anadolu’da dolaşıp durmuşlardı. Bizans hezimetini takiben, bunların şefi Roussel de Bailleul, Orta Anadolu’da merkezi Ankara olan küçük bir devletçik kurdu. Ne var ki Bizans bu dönemde Selçukluları yardıma çağırdı ve onların başa çıkamadığı Norman şövalye Türkler tarafından esir edilip İstanbul’a gönderildi, idam edildi. Norman ihanetleri ve faaliyetleri, Bizans’ın Anadolu’yu savunma olanaklarını daha da zayıflatmıştı. Türkler böylece Orta Anadolu’ya daha rahat bir şekilde yerleşip Bizans’ı en büyük insan kaynaklarından mahrum ettiler.

    Gelelim kuzey steplerine… Gene 8. yüzyılın ortalarından itibaren daha çok İsveçlilerden oluşan küçük İskandinav grupları, Baltık ile Hazar Denizi arasındaki nehirlere girerek ticaret ve yağma akınları yapmaya başlamışlardı (Bunlara “Rus” veya “Rhos” adı veriliyordu ve Rusya adı onlardan miras kaldı). Bunlar dağınık Slav kabileleri arasındaki savaşlara bulaştılar, Slav kadınlarla evlendiler ve kendi prensliklerini kurarak Batı Avrupa’daki Normanlar ve Vikingler gibi hükümdar hanedanlar oluşturdular. Bunlar arasında Rurik adlı bir lider Rusya’nın ruhu sayılan Novogorod’u kurarak Slav kabileleri ilk kez bir devlet yapısı içerisinde bir araya getirdi. 9. yüzyıl sonlarında Rurik, Kiev’i alarak ikinci büyük kenti oluşturdu ve hanedanı yüzyıllar boyu bu toprakları yönetti; ama bunlar hızla Slavlaştılar ve aynı zamanda Grek-Ortodoks kültür çevresine girdiler.

    Rusların Viking babası Rurik Viking lideri Rurik (d. ?- ö. 879) “Rusya’nın ruhu” Novogorod’u kurdu, daha sonra Kiev’i aldı ve dağınık Slav kabilelerini ilk kez bir devlet yapısı altında topladı. İleride Vikingler hızla Slavlaşacaktı. Hollandalı illüstratör H. W. Koekkoek’in (1867-1929) Rurik illüstrasyonu.

    Vikingler ya da Normanlar ya da “Rhos” akıncılarını tam olarak tefrik etmek mümkün değildir. Bunlar iki ana yoldan güneye indiler. Birincisi Dinyeper üzerinden Karadeniz ve İstanbul, ikincisi ise İdil (Volga) üzerinden Hazar Denizi’dir. Rusya’nın oluşum sürecindeki diğer bir önemli etki de, Latinler’den daha hızlı davranan Yunan Ortodoks Kilisesi’dir. Ne var ki bu sırada bazı Türk kavimleri de bölgede bulunuyor, bazıları İslâm, bazıları da dünyadaki yegâne Sami olmayan Yahudi topluluğunu oluşturacak şekilde bu dini kabul etmiş bulunuyordu. Hazar Türklerinin bir kısmının Museviliği kabul ederek Doğu Avrupa’daki Eşkenazi topluluğunun ataları olup olmadıkları, yüzyıllardır sonuca ulaşmayan büyük bir tartışmadır. Durum ne olursa olsun, Kiev prensesi Olga 957 yılı civarında Ortodoks dinini kabul etmişti ve torunu Vladimir 988 yılında Hıristiyanlığı tüm krallığı için resmî din haline getirdi. Böylece Bizans Grek kültürü Rus topluluğunun dinî ve politik hayatında hakimiyet kurdu.

    Ortodoks Olga ve Normanlar

    Kiev prensesi Olga 10. yüzyılda Ortodoksluğu kabul etti. Bu Bizans – Yunan kültürünün, Rhoslar üzerinden Normanlara resmen geçmiş olduğunun göstergesiydi.

    8.-11. yüzyıllarda Hıristiyan dünyası iki dev akın arasında kaldı. Ne var ki kuzeyden gelen Normanlar bunu takip eden iki asır içerisinde Hıristiyan dünyası içerisinde erirken, Türkler İslâmiyet’i kabul ederek Hıristiyanlara karşı fetih savaşları yaptılar. 1096’da başlamış olan Haçlı seferleri, 14. yüzyılın başlarında Osmanlı imparatorluğu kurulduktan sonra da devam etti. Örneğin II. Murat zamanındaki Varna ve I. Bayezid zamanındaki Niğbolu zaferleri, her anlamıyla Haçlı ordusu denilebilecek birleşik güçlere karşı kazanılmıştı ve aynı durum, örneğin bir buçuk asır sonraki İnebahtı yenilgisi için de hiç tereddütsüz geçerlidir.

    Türkler, fethettikleri birçok yerde ordu kademelerinin belkemiğini oluşturdular ama devlet bürokrasisi için yeterli tecrübeye sahip değildiler. Bunun için eski devletlerin kadrolarını kullanmaktan başka çareleri yoktu. İran’ı fetheden Selçukluların bu ülkeyi yönetmek için Fars bürokrasisine muhtaç kalıp, zaman içerisinde giderek erimeleri, bunun en tipik örneklerinden birisidir. Fethedenlerin çoğunlukla yerli kadınlarla evlenip aile kurmaları sonucunda da, çocukları birkaç nesil içerisinde fethedilenlerin arasına karılıp gittiler. Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi kitabında 13. yüzyılda Hindistan’da kurulan Delhi Türk Sultanlığı’nı örnek verir ama, pekala 15. yüzyıldaki Cevanpur ile 14. ila 16. yüzyıllar arasında varlıklarını sürdürmüş olan Bengal, Gacarat ve Madura sultanlıklarından da söz edilebilir. Malva, Dekkan ve Handeş sultanlıkları da aynı duruma düşmüşlerdir. Türk göçü azaldıkça ordu için Habeşistan’dan “Dekkaniyan” adı verilen köleler getirildiği ve bunların, yabancı anlamında “Gariban” denilen Türklerle birçok kez çatıştıkları kaydedilir. Dekkan Sultanlığı parçalanıp yerlerine beş ayrı sultanlık oluşmuş, bunların bazıları tekrar birleşmiş, diğerleri Babürlüler devletine katılarak tarihe karışmıştır.

    Sadece Hindistan’da değil, Asya’nın diğer Türk (ve aynı zamanda Moğol) devletlerinde de istikrarsızlık en temel karakter olmuştur. Türk geleneğinde bir hanedan kanunu olmaması bunları iç çatışmalarla daha da zayıflatmıştır ama, fetihçi unsurların kalabalık yerel nüfus içerisindeki erimeleri de Normanların durumuna benzemektedir. İsmail Tokalak’ın Bizans-Osmanlı Sentezi isimli kitabında aktardığı Fransız tarihçi Michel Bolivet, Ortaçağ’da Türkler  adlı çalışmasında bu konuya ilk dikkati çeken kişilerden birisidir. Norman ve Türk istilaları arasındaki ortak noktalardan birisinin, her iki kavmin de egemen oldukları topraklarda azınlıkta olmaları ve devlet aşamasına geldiklerinde, yönetici grupların yabancılardan teşekkül ettiğine değinir. Türklerin Batı Asya’daki ülkelerde (buna pekala Kuzey Afrika’yı da ekleyebiliriz) azınlıkta olmalarını, Normanların Güney İtalya, Sicilya ve Antakya prensliğindeki durumlarına benzetir. Göçebe savaşçılar olan Normanlar ve Türklerin istila ettikleri Roma-Bizans kültüründen çok şey öğrendiklerini, kendilerine özgü sentez yapmaya başladıklarını ileri sürer. Anadolu Türkleri, Bizans kurumlarını ve geleneklerini daha fazla alarak, Hıristiyan ve diğer unsurları devlet kademelerinde kullanarak bu sentezi daha ileri taşımıştır. Öte yandan, Sicilya’daki Norman Kralı II. Rogerio’nun haremi ve hadımları Müslüman asıllı idi. Çevresinde Latin, Rum, Yahudi, Yunan ve Arap alimleri, Lombardiyalı sanatçılar ve Bizanslı mozaikçiler vardı. Yani hem Normanlar hem de Türkler mümkün olan tüm unsurlardan istifade etmişlerdir.

    Önemli bir başka husus da, Normanların Eski Roma dünyasını istila eden diğer barbarlar gibi Roma Katolik Kilisesi’ni korurken, Türklerin de Bizans Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza etmeleridir. Ne var ki Normanlar Hıristiyan topluluklar içerisinde erirken, Türkler Müslüman oldukları için böyle bir akıbete uğramamış, tam tersine Bizans kurumlarını alıp geliştirerek tarihteki yegane uzun ömürlü Türk devletini kurmuşlardır.

    NORMANLAR KİMDİR?

    Nam-ı diğer Vikingler!

    Normanlar ya da Vikingler, İskandinavya’nın çiftçilik ve balıkçılıkla geçinen ama savaşçı nitelikleri çok yüksek halkıydı. Norman kuzeyli anlamına gelir. Norse, Noroman, Normand, Nordik vs. her dilde biraz değişir. Bugün Danimarkalı ve İsveçli dediklerimizin ataları çoğunlukta idiler ama, o dönemde tabii ulus anlamında bir bölünmeden sözedilemez. Kabile veya topluluklar kimi zaman birlikte akın ve/veya ticaret yapar, nehirler boyunca tahkimli ticaret kolonileri oluştururlardı. Bunları tam olarak ayırmak zordur.

    Viking kelimesi ise yüzlerce yıl unutulduktan sonra 19. yüzyılda tekrar öne çıktı. Genel kanıya göre, koy veya bük anlamına gelen “vik” kelimesinden gelir. Eskiden koylara (vik) saklanan İskandinav korsanlar, kıyı kıyı giden teknelerin aniden önüne çıkıp bunları yağmalardı. Yani “viklemek-viking”. Ancak bunun halk Almancasındaki köy veya pazar anlamına gelen “wik” kelimesinden türediğini öne süren bazı alimler de vardır. Yağmanın yanısıra kimi zaman silahlı ticaret de yapmaları, bu görüşe makul bir olasılık kazandırır.

    Vikinglerin demircilik konusunda ilerlemiş olmaları Türkleri hatırlatır. Bu alanda beceriksiz olanların savaşçı olması zaten imkansız gibiydi.

    Ne var ki Vikingler Türklerden farklı olarak denizcilikte de çok ileri gitmişlerdi. Uzun, dar ve hafif tekneleriyle nehirlerde ilerler, gerekirse bunları nehirden nehre çeker, her yere ulaşırlardı. 8. yüzyılın sonlarında okyanusa açılabilen daha iyi tekneler yapınca İskandinavya’dan fırlayıp dünyaya yayıldılar. Kuzeyin soğuk iklimle kısıtlanan zayıf tarımı ve Baltık ticareti, bunların artan nüfusunu zaten besleyemez hale gelmişti. İlk başta İskoçya ve İrlanda’ya, sonra İngiltere’nin tümüne akın yaptılar, yerleştiler. Bazıları İzlanda ve Amerika’ya ulaştı. Newfoundland’da izleri tespit edilmiştir. Sonra Avrupa’nın tümüne, Akdeniz ve Karadeniz’e, nihayet Hazar Denizi’ne kadar gittiler. Rusya’nın kuruluşunda büyük payları oldu.

    Çağdaş Batı kaynaklarından Viking Savaşçı illüstrasyonu.

    KARŞILAŞTIRMA

    En iyi paralı askerler: Normanlar ve Türkler

    Normanlar 9-11. yüzyılların en becerikli ve profesyonel askerler olarak Avrupa’nın her ülkesinde aranırdı. Türkler de Bağdat ve Mısır’a profesyonel asker olarak gelip kısa sürede iktidarı ellerine alarak hanedanlar kurmuştur ki bunlar arasında İhşidiler, Toluniler ve Memlûkleri sayabiliriz. Gerçi Memlûklerin tamamı Türk değildi ve bazen Çerkez fraksiyonlarla çatışırlardı. Elbette, paralı asker olarak Normanlar da son derece güvenilmezdi. Manastır tarihçisi Malmesbury’li William bunlar hakkında şöyle söylemiştir: “Normanlar savaşsız yaşayamaz. Tebalarını başkalarından korurlar ama kendileri yağmalar. Efendilerine sadık görünürler ama hepsi ihanete hazırdır. İhanet edip etmeme kararını ise bunun başarı şansına göre verirler”.

    Bu açılardan oldukça benzerlikler görülür ama, ihanet meselesi tarih boyunca tüm paralı askerler için geçerlidir. Bizans’ın pek çok ülkeden gelen paralı askerleri vardı. Bunlar içerisinde Türkler muhtemelen ilk sırayı alır. Bizans’ın, Hıristiyanlaşmış Alanlar ve Gagavuzlar, Kumanlar, Peçenekler ve nihayet Anadolu Türklerinden derledikleri “Turkopoli” adı verilen birlikleri vardı. İskandinav savaşçılar ise Rusya ve İtalya üzerinden olduğu gibi, İngiltere’den de gelirdi. “Varanj” denilen ve esas olarak İskandinavlardan oluşan kuzeyli birliklerin yanısıra, İngiltere’den gelen Norman ağırlıklı askerlere de  “Englingvarrangoi” denilirdi. Böylece Türkler ve Normanlar Bizans için kimi zaman gene Türkler ve Normanlara karşı birlikte savaşırlar, bazen de son anda taraf değiştirirlerdi.

  • Dünden Bugüne: İNTİHAR SAVAŞÇILARI

    Dünden Bugüne: İNTİHAR SAVAŞÇILARI

    20. yüzyıl öncesinde savaşlarda ölenlerin %90’ı asker, %10’u sivil iken, günümüzde bu oran tam tersine dönmüş durumda. Savaşlar daima korkunçtu ama, artık çok daha çirkin ve kalleş yöntemlerle yürütülüyor. Sivilleri değil de askerleri hedef alan, ölümün kesin olduğu intihar saldırıları ise artık neredeyse 20. yüzyılda kalmış “klasikler” sayılıyor. İntihar saldırılarının psiko-tarihsel analizi. 

    İnsanlık savaş felaketinden kurtulamıyor. Bu nedenle, şiddetin nedenleri ve şekli konusunda sayısız araştırma yapılıyor. Şiddet, şayet genetik değil de kültürel ise, insanlığın ileride bir gün bundan kurtulabileceği umut ediliyor. Bir başka tartışma ise daha demokratik toplumların -en azından birbirleriyle- daha az savaş yaptığını öne sürerek, şiddeti yönetim biçimine, yani demokrasi kültürüne veya bunun yokluğuna bağlamaya çalışıyor. Bu tartışmaların hiçbiri kesin sonuca ulaşabilmiş değil ve bu arada savaşlar hiç durmadan insanlığı yakıp yıkmayı sürdürüyor.

    Savaş süredursun, bizim en azından savaşın belli kurallar içerisinde yapılması gerektiği şeklinde bir telakkimiz var. Bunun en önemli unsuru, savaşçıların masum insanlara en azından kasıtlı olarak zarar vermemesidir. Ama işler tam tersine gelişiyor. 20. yüzyıl öncesinde savaşlarda ölenlerin % 90’ı asker, % 10’u sivil iken, günümüzde bu oran tam tersine dönmüş durumda. Yani savaşlar daima korkunçtu ama, artık çok daha çirkin ve kalleş yöntemlerle yürütülüyor. 

    İntihar uçuşu: Kamikazeler İntihar uçuşuna gönüllü olan “Kamikaze” pilotları savaşın son aylarında 368 gemiyi hasara uğratıp 34 gemiyi batırdı. Fotoğrafta bir Amerikan gemisini hedef almış “Kamikaze”, 1945.

    İkinci bir telakkimiz de savaşçıların hiç değilse makul bir hayatta kalma şansı olmasıdır. Bazılarının öleceğini bilirsiniz ama, herkesi veya belli bir kişiyi mutlak ölüme göndermek istenmez. Günümüzde bu da intihar bombacıları sayesinde olabildiğince yaygınlaşıyor. Filistin’de intihar bombacıları duvar gazetelerinde şehit ve kahraman ilan ediliyor. Ailelerini gururlandırdıkları söyleniyor. 

    Bir başka boyutunu esas olarak IŞİD terör örgütünde görüyoruz. Üzerinde durulması gereken bir başka çok önemli husus da, intihar bombacılarının mutlaka belli devletler tarafından yönlendirilen terör örgütleri tarafından gönderilmesi. Bu artık dünyanın her gün burun buruna geldiği bir tehdit.

    Masada’da ölümü seçenler Romalılar 73 yılında Masada kalesini yakın kuşatmaya aldıklarında Yahudiler esir olmak yerine intiharı seçmişti. Efsaneyle karışık olay, birçok kitaba, filme konu oldu. 

    Peki insanları şiddete sevk eden, daha da önemlisi hayattan vazgeçmeye razı kılan şey nedir, veya nelerdir? Bunu anlamak için belki “umutsuzluk” kavramından yola çıkmak gerekir. Medeniyet denilen ve insanlığı yüz binlerce yıl boyunca günü gününe yiyecek bulma eziyetinden kurtaran olgu, önce tarım, sonra da köle emeği üzerine kurulmuştur. Verimli ovalarda çoğalan kimi kent devletleri fetih ve ittifaklar ile büyüyerek imparatorluk haline geliyor, fethettikleri kentlerin erkeklerini öldürüp, kadın ve çocuklarını alıyorlardı. Romalıların kuruluş döneminde Sabin erkeklerini öldürüp kadınlarını aldıkları en bilinen örnektir. Mezopotamya veya Yunan devletleri arasında da durum buydu. Ancak erkek köleler para ettiği taktirde, bir kısım esirin hayatı bağışlanırdı. Kentlilerin komşularını fethetmenin yanısıra, esir toplamak için dağlık bölgelere akın yapmaları da yaygındır. İşte, bu esaretten kurtulmak, sonuna kadar savaşmak için bir neden oluşturuyordu. İntiharın bir metot olarak öne çıktığı tarihsel olaylara, Roma işgallerinden, iyi bilinen bir örnekle başlayalım. 

    Saipan’da uçurumdan aşağı 1944’ün yazında Japon ordusunun Amerikan kolordusuna karşı yenilgisi kesinleşince, Saipan adasındaki sivil Japonlar “Bonzai Burnu” denilen kayalıktan atlayarak intihar ettiler. 

    Masada: 960 Yahudi

    Filistin’de Roma istilasına karşı yapılan bir savaşta, Masada kalesine sığınan 960 Yahudi, esir olmamak için intihar etmişti. Romalılar 73 yılında kaleyi yakın kuşatmaya alarak etrafını bir duvarla çevirdiler. Bu noktadan sonra kuşatılanların kaçması olanaksızdı ama her tarafında 400 metrelik duvar gibi dik uçurumla çevrili kalenin direnme gücü çok yüksekti. İki kişinin bile yanyana yürüyemeyeceği çok dar bir patikadan kaleye çıkılıyordu. 

    Romalılar yıllarca onların yiyeceklerinin tükenmesini beklemeye niyetli değillerdi. Binlerce ton kaya taşıyıp bir rampa inşa etmeye başladılar. Kuşatılanların taş atarak inşaatı engellemelerini önlemek için de esir Yahudileri kullandılar. Rampa aylar sonra koçbaşı kurulacak noktaya geldikten sonra, kuşatılanlar “utanç içinde yaşamaktansa, şanlı bir ölümü tercih ederek” uçurumdan atladılar. Sadece iki kadın ve beş çocuk sağ kaldı; en azından dilden dile anlatılan böyle. Ama uçurumdan atlayarak ölüm olaylarının birçok başka örneği var. Üstelik bir tanesi o kadar yakın tarihte meydana geldi ki, bazı şahitleri hâlâ yaşıyor. 

    Saipan uçurumları 

    1944 yılının Haziran ve Temmuz aylarında bir Amerikan kolordusu büyük bir Japon nüfusun yerleştirildiği Saipan adasına çıktı. Çok çetin çatışmalardan sonra yenilgi kesinleşince sivil ve asker Japonlar “Ölüm Burnu” veya bazen “Banzai Burnu” denilen bir kayalıktan atlayarak intihar etmeye başladılar. Bu, işgal edilenler arasında Japon sivil nüfusun çok olduğu ilk adaydı. Amerikalılar hemen siviller için bir kamp yaparak sivilleri buraya çağırdılar. Ancak Japon yöneticiler, bunun daha sonra başka yerlerde de sivillerin teslim olması için örnek teşkil edebileceği endişesiyle onları intihara teşvik ettiler. Amerikalılar bazılarının atlayışlarını ve denizde yüzen cesetleri uçurumun diğer tarafından filme almışlardır. 

    Japonlar esir düşmeyi o kadar şerefsizlik sayıyorlardı ki, kendilerine esir düşenlere de son derece kötü davranmış ve aralarında yüksek bir ölüm oranı olmuştur. Bu, Almanların ve Rusların esirlerini karşılıklı öldürme olayından farklıdır. Onlar birbirlerini ve her ikisi de Polonyalıları imhaya yönelmişlerdi. 

    Direnç veya teslim 

    Teslim veya intihar savaşı tercihi için kural yoktur. Bir kural varsa, bu umutsuzluğun ve moralin derecesiyle, bazen de düşmanın tutumuyla ilgilidir. Örneğin Ukraynalılar başta olmak üzere Sovyet askerleri, 1941 yazında Nazi kuşatması altında hemen teslim oluyorlardı. Ama esirlerin ve sivillerin hunharca öldürüldüğü öğrenildikçe, sonuna kadar direnmeye başladılar. 1941/42 kışında her iki tarafın askerleri de kuşatıldıkları zaman teslim olmuyorlardı ve bunun nedeni sadece diktatörlerin zorlaması değildi. 

    Ertesi kış Stalingrad’da her iki tarafın askerleri sonuna kadar direndi. 300.000 kişilik Alman 6. Ordusu’ndan sadece tahliye edilen 25 bin kadar uzman ve yaralı ile esaretten dönebilen 5 bin kişi sağ kaldı. Ancak, bu ordu tüm umutlar tükendikten sonra iki ay daha direnmiş olmasaydı, Kafkasya’da bulunan Alman ordular grubu da ricat edemeyecek ve elden çıkacaktı. 

    Aynı günlerde Singapur’da koca bir İngiliz ordusu Japonlar karşısında moral çöküntüsüne uğrayarak hemen teslim oldu. Sayısız farklı örnek vardır. Rotterdam kenti Alman saldırısı karşısında bir gün içerisinde teslim olurken, Leningrad halkı tam 900 gün kuşatmaya direndi. Günlük ekmek tayınının bir ara sadece 62.5 grama düştüğü kentte, 630 bin sivil sadece açlık ve soğuk nedeniyle öldü. Toplam kayıp 1 milyonu aştı. 900 gün direnmek, dile bile kolay gelmiyor. 

    Verdun’deölüm tuzağı 1916’da Alman general von Falkenhayn Verdun muharebesini Fransız ordusu için bir ölüm tuzağına çevirmişti. Yoğun top ateşi altındaki bölgede tahkimli siperlere karşı intihar saldırılarına gönderilen Fransızlar, her alayda yaklaşık 1400 kayıp ve toplamda da yarısı ölü 377 bin kayıp verdi. 

    Verdun: Boş yere ölmek 

    1916’da Fransız ordusundaki 330 alaydan 259’u von Falkenhayn’ın onlar için hazırladığı Verdun ölüm tuzağında savaştı. Amaç onları top ateşiyle büyük kayıp verecekleri bir ölüm bölgesine çekmekti ki, plan “Fransa kan kaybından bembeyaz olacak” sözleriyle formüle edilmişti. Cepheleri çökmedi ama Fransızlar burada yarısı ölü, 377 bin kayıp verdiler. Her alay ortalama 1.400 kayıp vermişti. Tahkimli siperlere karşı sürekli intihar saldırısına gönderilen askerler sonunda isyan ettiler. 1917 başında 112 tümenin 68’inde isyan havası vardı. Sonunda liderler taktiklerini değiştirmek zorunda kaldılar. 432 kişi ölüm cezasına çarptırıldı ve bunlardan 55’i infaz edildi. Bu arada yüzbinlerin hayatı kurtarılmış oldu, çünkü intihar saldırıları yerine daha akıllı savunma ve hücum taktikleri geliştirildi.

    Bağdat: Ölüm emrine karşı

    2004’ün Ekim ayında Bağdat’ta 20 kadar Amerikan askeri, zırhsız petrol tankerlerini sürmenin intihar anlamına geldiğini öne sürerek görevi reddettiler. Bu, emre itaatsizlik anlamına geliyordu. Bir süre tutuklanıp disiplin kovuşturmasına uğradılar. Ancak üzerlerine fazla gidilmedi ve olay gündemden düşürüldü. 

    Oysa Amerikan askerleri tarih boyunca birçok yerde sonuna kadar savaşmayı bilmiştir. Örneğin 1944 sonunda Leyte Körfezi muharebesinde birkaç destroyer ve korvet, çıkarma sahiline baskın yapan muazzam bir Japon filosuna karşı hiç düşünmeden intihar saldırısı yapıp zırhlıların ateşiyle paramparça olmuşlar, ama bu arada refakat filosunun mahvolmasını önleyecek zamanı kazandırmışlardı. Ama Bağdat örneğinde ölüm riskini kabul etmediler. 

    Varşova’nın üç kuşatması

    2. Dünya Savaşı’nda Varşova üç kez kuşatılarak Alman güçlerine karşı büyük bir direniş gösterdi. Bunların birincisi savaşın ilk günlerinde, 1939 Eylül’ünde meydana geldi. Ağırlıkla subay ve astsubaylardan oluşan birlikler, sivillerin desteği ile başkentlerini savundular. Almanlar kentin altyapısını yoğun bir bombardımanla yıkıp susuz bıraktılar ve Rusların da doğudan saldırması karşısında direnişçiler teslim oldu. 

    İkinci ayaklanma ise Varşova gettosunda kalan Yahudilerin 1943’te Treblinka ölüm kampına tahliyesi üzerine gerçekleşti. Burada Almanlar gene çok vahşi yöntemlerle ayaklanmayı bastırıp hayatta kalanları da öldürdüler. Sadece birkaç kişi hayatta kalabildi. Burada sonuna kadar direnişin amacı, gettoya yığılan insanların zaten ölüyor ve ölecek olmasıydı. 

    Son ayaklanma Rusların Varşova önlerine gelmesiyle 1944 Ağustos ayında başladı. Almanlar 1945 Ocak ayına kadar, kentin % 35’ini blok blok yıkarak ayaklanmayı bastırdılar. Ruslar da harekete geçmek için Almanların Polonyalı direnişçileri sonuna kadar öldürmesini bekledi. Varşova’ya girdikten, hatta savaş bittikten çok sonra da hayatta kalmış direnişçileri buldukça öldürmeye devam ettiler. Üç direnişin sonunda Varşova’nın % 85’i tamamen yanıp yıkıldı. 

    Alamo’da sonuna kadar direniş 1836’da Amerika bağımsızlığını ilan edince, Texas’taki Alamo Kalesi’nde mahsur kalan Amerikalılar Meksikalılara teslim olmama kararı aldı. İki hafta süren direnişin ardından, 200 kadar Amerikalı 2000 Meksikalı tarafından kılıçtan geçirildi. 

    2. Dünya Savaşı pilotları 

    Bu savaşta İngiliz ve Amerikalılar muazzam miktarda bombardıman pilot ve mürettebatı yitirdiler. 1943 sonlarında uzun menzilli avcı uçakları bombardıman filolarına refakat etmeye başlayıncaya kadar, her akında uçakların % 10’u düşürülüyor ve her uçakta 7 ila 10 kişi ölüyor, çok azı paraşütle atlayıp esir kampında savaşın sonunu bekliyordu. Zaten kanadı kopup spirale giren uçaktan atlamak, imkansız gibiydi. Pilotlar kimi zaman mürettebata atlama şansı vermek için kendilerini feda ettiler. 

    25 bombardıman görevine katılan, ülkeye dönme hakkı kazanıyordu. Ama % 10 kayıp oranıyla 25 görevi sağ salim tamamlama şansı % 5 civarındaydı. Bazı görevlerde kayıp oranı % 15 idi ve bu hesapla 25 görevi tamamlama oranı % 5’in de altına düşüyordu. Buna rağmen pilotlar ve mürettebat eksiği fazla çekilmedi. Savaşın ilk yıllarında bombardıman filosuna tayin olmak % 95 ölüm anlamına gelmekteydi ve hesap bilen her mürettebat bunu başından görebilirdi. Başından göremiyorsa da filoda birkaç uçuş sonra kesinlikle görüyordu. Onuncu görevde bile filonun üçte ikisi ölmüş oluyordu. 

    Alamo: Amerikan efsanesi 

    1836’da Teksas’ta bulunan Amerikalılar bağımsızlık ilan ederek birliğe katılmak isterken, Meksikalılar da onları kendilerine ait bu topraklardan çıkarmak istiyorlardı. Meksikalılar kuzeye ilerlerken Amerikalılar önce Alamo’da bulunan topları kuzeye taşımak için küçük bir grup gönderdiler ama bunları çekecek hayvan yoktu. Bu sırada gelenler, Alamo’nun düşmesi halinde Teksas’ı savunacak başka mevzi olmadığına inandılar ve dörtbir yana haber salıp takviye istediler. Ancak Meksikalılar kuşatmayı tamamlayıncaya kadar çok az takviye geldi. 

    Amerikalıların ilk başta sonuna kadar savaşmaya niyetleri yoktu ve çekilmelerine izin verilmesini istediler. Buna karşı General Santa Anna kayıtsız şartsız teslim koşulu öne sürünce savaşa karar verdiler. Gerçekten de Santa Anna kansız bir zafer istemiyor, Amerikalıları dehşete düşürecek bir örnek yaratmak istiyordu. 13 gün süren kuşatmanın sonunda 200 Amerikalı, 2.000 bin Meksikalı tarafından kılıçtan geçirildi. Kaçmak isteyenler de, teslim olanlar da öldürüldü. 

    Bazı köleler ve kadınlar olup bitenleri anlatıp korku salmaları için serbest bırakıldı. Ancak bu tam ters bir etki yarattı. İntikam arzuları kabaran Teksaslılar hemen bir ordu toplayıp kısa süre sonra Meksikalıları bozguna uğrattılar ve Santa Anna’yı esir aldılar. 

    Kayıtsız şartsız teslim

    1943’ün Ocak ayında Roosevelt’in Casablanka Konferansı’nın basın toplantısında “kayıtsız şartsız teslim” konusunu ifade etmesi dünyada bomba gibi patladı. O tarihe kadar Almanlar Alamein’den başka büyük yenilgi almamışlar ve Stalingrad felaketi de henüz sona ermemişti. Japonlar ise Midway ve Guadalcanal’da yenilmişlerdi ama Pasifik ve Asya’da fethettikleri her yer henüz ellerindeydi. Bu nedenle kayıtsız şartsız teslim koşulunun bu ülkelerde her ne pahasına olursa olsun direniş azmi yarattığı çok tartışılmıştır. 

    Kuşkusuz ki bu durum, yönetimlerden ziyade çok sıradan askerler ve siviller için geçerliydi; çünkü Mihver güçleri bu tarihe kadar barış müzakeresi yapamayacak kadar savaş suçu işlemiş olup, ölüm fabrikaları çoktan faaliyete geçmişti. Ayrıca 1919 Versailles Antlaşması ile gelen teslimin utancını tekrar yaşamak istemeyeceklerdi. Ancak, bu açıklamanın savaş azminde tek başına ne kadar payı olduğu daima tartışma götürecektir. Muhtemelen olayların seyri değişmeyecek, ama belki bazı muharebelerde sonuna kadar direnmeyeceklerdi.

    Ölüme uğurlanan Kamikaze pilotları 2. Dünya Savaşı’nda “Kamikaze” pilotlarının, hedefi vurduktan sonra dönüşü için benzini ya da ölümden kurtulmak için paraşütü yoktu. Pilotlar uçuştan önce son bir kadeh sake içiyorlar. 

    Kamikaze: Korkunç çaresizlik

    Kamikazeler savaşın son aylarında intihar uçuşuna gönüllü olmaya zorlanan pilotlardı. Aksi halde ailelerinin şerefsiz kalıp dışlanacağı tehdidi altında kaldılar. Ölümden kurtulmak için hiçbir şansları yoktu. Paraşütleri olmadığı gibi, dönüş için yakıt da konmuyordu. Son bir kadeh sake içirilip törenle ölüme uğurlanıyorlardı. Ve boş yere. 

    Savaşın son aylarında Kamikazeler 34 gemi batırıp 368 gemiyi hasara uğrattılar. Son iki çıkarma olan Iwo Jima ve Okinawa’da ise ölü ve yaralı olarak sırasıyla 26.000 ve 49.000 kayıp veren Amerikalılar savaşı ne pahasına olursa olsun bir an önce sona erdirmek için her şeyi yapacak bir ruh hali içine girdiler. Sonuçta Kamikazeler ile intihar savaşları, Japonlara atom bombaları olarak geri döndü. 

    Öte yandan, savaşın son aylarında Almanlar da Amerikan uçaklarına çarparak onları düşüren bir filo kurdular. Ama onlar pilota kurtulma şansı veriyorlardı. Pilot, kanadıyla bombardıman uçağının dikey kuyruğunu parçaladıktan sonra paraşütle atlıyordu. Ancak bu da umutsuz bir girişimdi; savaş zaten çoktan yitirilmişti. 

    Osmanlı’da intihar görevleri: Serdengeçtiler 

    Hayatta kalma şansının çok az olduğu intihar görevlerine gidenlere “Serdengeçti” adı verilirdi. Bunlar düşman ordusu içine dalıp dengeyi bozar veya kuşatma altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılırlardı. Bazen “dalkılıç” da denilen serdengeçtilerin, altında ölüme koştukları bir bayrakları vardı. Mucize eseri kurtulup sağ dönenler ise özel bir tüylü başlık giymeye hak kazanırlardı ki, bu hem korku yaratır hem de giyene büyüklük sağlardı. 

    1686 yılında, uzun süredir kuşatma altındaki Buda kalesine ulaşmak için düşman hatlarını yarıp geçmek için gönderilen 2.000 serdengeçti arasından sadece 200 tanesi sağ kalarak kaleye ulaşabilmişti ki, sonuçta onlar da tam olarak kurtulmuş sayılmazdı. Bunlara büyük maddi mükafat veriliyor, hayatta kalanlar İstanbul’da yüksek maaşlı sipahi bölüklerinden birine tayin ediliyor veya maaşı iki katına çıkarılıyordu. Ama gene de % 90 ölüm olasılığı vardı. Bir başka örnek de, 1657’de Bozcaada’ya çıkarılan 300 Serdengeçtiden sadece 40 veya 50 tanesinin hayatta kalmasıdır.

    Napoléon’un sadık muhafızları Napoléon’un kendisine son derece bağlı muhafızları 1815’te onun son savaşı olan Waterloo’da kuşatılınca teslim olmayı reddedip ölmeyi seçtiler. Rus ressam Alexandr Averyanov, aynı yıl bu direnişi canlandırmıştı. 

    Napoléon’un eski muhafızları

    Bu muhafızlar, imparatorun yanında en az üç sefere katılmış, en az 10 yıl tecrübeli askerlerden oluşan özel bir birlikti. Bazıları bir düzineden fazla savaşa katılmıştı. İmparatora sadakatle bağlı idiler. 1815’de Napoléon’un son savaşı olan Waterloo’da kuşatılınca teslim olmayı reddedip ölmeyi seçtiler; onun kaçmasını sağlamak için sonuna kadar direndiler. İngilizler teslim olmalarını isteyince komutanları General Pierre Cambronne’un “merde” (s..tir) diye bağırarak yanıt vermesi çok meşhurdur. Bunun “muhafız birliği ölür ama asla teslim olmaz” anlamına geldiği ifade edilmiştir. 1840’ta Napoléon’un cenazesi St. Helena adasından Fransa’ya getirildiği zaman, hayatta kalan eski muhafızlar zamanın yıprattığı üniformalarını giyerek saygı duruşuna gelmişlerdi.

    Seçkin birliklerde ölüm

    2. Dünya Savaşı’nda kendi orduları tarafından pek sevilmeyen bazı birliklerde aşırı yüksek bir ölüm oranı vardı. Sevilmemelerinin nedeni, özel birliklerin en iyi askerleri seçmeleri ve eğitimleri için çok büyük kaynak ayrıldıktan sonra bunları aşırı kayıp verilen operasyonlarda zayi etmeleriydi. Örneğin Orde Wingate’in komando tugaylarından biri, Burma’da 2.000 mevcutla başladığı operasyondan sadece 118 personelle dönmüştü. Bir başka tugay personelinin % 70’i ölmüş veya çürüğe çıkmıştı. 

    Paraşütçüler de her zaman aşırı kayıp vermiştir, o kadar ki Hitler Girit’teki kayıplarından sonra paraşütçüleri operasyondan men etmiş ve savaşın sonuna kadar piyade olarak kullanmıştı. Fransa kıyısına yapılan komando operasyonlarında da korkunç kayıp oranları vardı. Ancak aşırı zorluklarına rağmen, bu operasyonlarda küçük de olsa hayatta kalma şansı bulunmaktaydı 

    VATAN UĞRUNA!

    Sadakat yemini ve sonuna kadar savaş

    Geçmişimiz şiddet dolu. Bu avcı-toplayıcı olarak yaşadığımız çağdan beri var; çünkü insanlar enerjilerinin bir bölümünü en verimli kaynakları ele geçirmeye harcamanın hayatta kalmak için verimli bir yol olduğunu görmüştür. Şiddet,neolitik çağda da devam etmiş, kentleşme ile birlikte sistemli hale gelmiştir. Vergi toplayan devletin oluşmasıyla birlikte krallar düzenli ordu besleyecek kaynakları yaratabilmişlerdir. Kentler hem içte, hem de dışa karşı şiddetin kurumsallaşması, çok sayıda köle ele geçirme, yağma ve fetih için üs olmuştur. Ne var ki askerler gücün kendilerinde olduğunu farkedince, bunu kendilerine en iyi teklifte bulunan kişiye satmaya, bazen de bizzat kendi iktidarları için kullanmaya başladılar. Örneğin, Roma’nın çöküş döneminde “pretorien” denilen imparatorluk muhafızlar bazen darbe yapıp en yüksek bahşiş verene taç giydirirdi. Bu nedenle askerler için yeni şeref ve sadakat kodları oluşturulmuştur. Yemin etme, krala bağlılık, emre itaat… Tabii, bu yeminler binbir bahaneyle bozulabilirdi. 

    1.Dünya Savaşı’na kadar, birkaç ülke hariç, sadakat yemini ülkeye değil kral, imparator veya padişahın şahsında devlete, yani onları ölüme gönderenlere yapılırdı. Şimdi de meclisler gönderiyor, liderler gönderiyor, iman için gönderiliyor, ülke için gönderiliyor vs. Bununla birlikte krallara, imparatorlara ve istilacılara karşı direnenler de her zaman tarihin bir parçası olmuştur. 

    Eski çağlarda yenilenler öldürülür, kadınları ve çocukları köle yapılırdı. Ancak, iyi para edecekse, savaşçılar da esir alınırdı. Bu kaderden kaçılması, çoğu kez sonuna kadar savaşı ve intihar eylemlerini yaygın hale getirmiştir. Öte yandan şeref kodu, savaştan kaçanı toplumdan tecride götüren bir şekilde hem kabile toplumlarında hem aristokrasi arasında hem de inanç savaşçıları arasında görülür. O artık toplum dışıdır. Bu anlayışın günümüz kent insanında zayıfladığını da ifade etmek gerekir. Ancak, tarih boyunca savaşta ölmekten çok daha garantili bir yol, savaştan kaçmaktı. Firariler de tarih boyunca idam edilmiştir. 

    Krallar bir miktar asker, toprak yitirince veya parasız kalınca savaşa son verirdi. Halklar ise en umutsuz durumlarda bile on yıllar boyu savaşmaya devam ediyorlar. Asla pes etmiyorlar, hatta barışa yönelen unsurları baskı altına alıyor ve tasfiye ediyorlar. Teslimiyetten söz edenleri kurşuna diziyorlar. Paris Komüncülerinin teslim olmayı reddedip savaşı uzatması, Hitler’in savaşı yitirdikten sonra aylarca savaşı sürdürmesi, Vietnam’ın aşırı yüksek bedel ödediği savaşlar, Filistinlilerin muazzam kayıplara uğraması buna örnek verilebilir. 

    1947 yılından beri mülteci kamplarında İsrail bombaları altında yaşayıp Lübnan ve Ürdün’de katliamlara uğrayan umutsuz nesiller intihar eylemlerine meyledebiliyor. Halbuki, 1947 yılında BM’in adaletsiz bölünme planını kabul etseler bile, şimdi sıkıştıkları Batı Yakası ve Gazze Şeridi’nden on kat büyük bir devletleri olacak, mücadeleyi farklı şekilde yürütebileceklerdi. Irak’da ve Suriye’deki intihar eylemleri de yüzbinlerin ölümüyle paralel gelişti. 

  • YILDIRIM SAVAŞI

    YILDIRIM SAVAŞI

    2. Dünya Savaşı’nın başındaki meşhur Alman taarruzu on gün içerisinde Fransa’yı darmaduman etmiş, mekanize savaşın ilk büyük ustası General Guderian’ın birlikleri Dunquerque’te denize ulaşarak Maginot Hattı efsanesini yerlebir etmişti. Yeni nesil Alman subayların hem Müttefikler’e hem de eski tüfek Alman komuta kademesine karşı zaferi… 

    Fransa ve müttefikleri 1914-18 yıllarında üstün Alman ordularına karşı 51 ay ya da aralıksız 1430 gün savaşarak zafere ulaşmıştı. 1940 Mayıs’ında ise Fransızlar Almanlar karşısında sadece on gün içerisinde felakete uğradı. 

    10 Mayıs 1940’ta başlayan Alman taarruzu, mekanize savaşın ilk büyük ustası General Guderian’ın 20 Mayıs günü Manş denizine ulaşmasıyla zafere erişti. Bundan sonrası, sadece Dunquerque cehennemi ve işin arkasını toplamaktan ibaretti. Dünyanın en kuvvetli kara ordusuna sahip olduğuna inanılan Fransa’nın bu kadar aniden çözülüvermesi üzerine sayısız kitap ve makale yazıldı. Gazeteler ilk kez Polonya’da kullandıkları “Yıldırım Savaşı” (blitzkrieg) terimini efsaneleştirerek yaydılar. 

    Bunlar, gerçekten de dünya tarihinin önemli olayları arasındadır. Evet, Fransız ordusu çok yanlış hazırlanmış, yığınağı hatalı yapılmış ve son derece kötü yönetilmişti ama, mağlubiyetin gerçek nedeni bunların ötesindeydi. Fransız liderliği daha işin başında, hatta öncesinde savaşı zihninde yitirmiş, Fransız ulusu da psikolojik olarak yenilgiyi kabul etmişti. Bunu anlamak için 1914 ve 1916 yıllarına, hatta 1870’e dönmek zorundayız. 

    Yeni savaş  Almanca’da ‘Blitzkrieg’ (Yıldırım Savaşı) adıyla bilinen harekât; teknoloji kullanımı, startejik ve taktiksel yönüyle tarihte yeni bir sayfa niteliğindeydi. 

    1870-71 Prusya savaşlarında da Fransız orduları hızla dağılmış ülke işgal edilmişti ama, Fransız halkının büyük kısmı teslim olmamış, yeni birlikler kurmuşlar ve bir kısmı da son nefesine kadar savaşmıştı. Almanların kabul ettirdiği muazzam savaş tazminatı ve Alsace- Lorraine’in kaybı Fransızların intikam duygularını o kadar kabartmıştı ki, 1914 Ağustos’unda milyonlarca kişi silah altına koşarken Fransız seferberlik firesi binde birin altında kalmış, Fransa bu savaşın ilk altı haftasında bir milyona yakın kayıp verdiği halde direnmeyi sürdürmüştü.

    Ne var ki, 1916 yılının 21 Şubat gününde başlayarak sonbahara kadar süren Verdun Muharebeleri, Fransız ruhunda derin bir iz bıraktı. Ordudaki 330 alayın 259’u, yani askerlerin yarısından çok daha fazlası bu cehennemden hiç değilse bir kez geçti. Verdun’de iki taraf da yaklaşık 300’er bin kayıp verdi, ama nüfusu Almanya’nın yarısından biraz fazla olan Fransa için bu çok daha yıkıcıydı. 1. Dünya Savaşı’na “sonuna kadar hücum” doktriniyle giren Fransızlar, Verdun’den sonra topçu desteğinde savunma anlayışına geçtiler ve 1939’da savaş yeniden başladığında da tüm zihniyetleri buna göre şekillenmişti. Halbuki iki savaş arasında hızla geliştirilen tanklar ve uçaklar hücuma büyük avantaj sağlamaktaydı.

    1940 Mayıs’ında, Fransızların her şeye rağmen Almanya’dan daha fazla tankı, topu ve yanlarında gene güçlü bir İngiliz seferî kuvveti vardı. Ne var ki yirmi yıl önce verdiği milyonlarca kayıp Fransa’nın savaş azmini eritip yok etmişti. 

    Alman komutan  Meşhur General Heinz Guderian, Alman ordularının aklî merkezi konumundaydı.

    İsviçre sınırından itibaren büyük kaynak sarf ederek Maginot hattını inşa etmişler ve askerlerini metrelerce toprağın altına sokup mazgallardan ateş eden köstebekler haline getirmişlerdi. Tanklarını da piyade destek bölükleri halinde küçük parçalara ayırıp dağıtınca, modern savaşın bu vasıtaları onların elinde işlevsiz kaldı. Son anda kurdukları birkaç zırhlı tugay ve tümen ise sahada bakım ve ikmal olanaklarından, dolayısıyla da savaş kabiliyetinden yoksun olduğu gibi, bunların etkili bir şekilde kullanılmasını sağlayacak bir savaş doktrinine de sahip değillerdi. Öte yandan, Almanya’nın İngiliz veya Rus hasımları da, zırhlı birlik harekatının özel koşullarını 1942 yılına kadar çözemeyeceklerdi. 

    Savaşları kaybeden daha iyi öğrenir derler. Bu her zaman geçerli değildir, ama 1918’den sonra Almanlar için son derece geçerli olmuştu. Öncelikle 1914 yılındaki büyük taarruzlarının başarıya bir adım kala Marne’da durdurulmasının nedenlerini ve savaşın bir yıpratma mücadelesine dönüşmesini anlayarak, bu kez cepheleri yarıp geçecek bir savaş sistemi yarattılar. Bu, yenilikçi subayların her adımında eski nesil Alman generalleriyle boğuşarak geliştirdikleri zırhlı birlik hücumuydu. Yer destek uçakları da adeta bir hava topçusu gibi, karşılaştıkları direniş odaklarını bombalayarak ilerlemeyi kolaylaştırıyordu. Ayrıca zırhlı ve mekanize birlikleri cephede yönetecek telsiz haberleşmesini de unutmamışlardı; çünkü 1914 Ağustos’unda Schlieffen planının az farkla akim kalmasının nedeni koordinasyon ve ikmal eksikliğinden başka bir şey değildi. Bu nedenle, 1914- 18 savaşında iki taraf da ne kadar yığınak yaparsa yapsın, kademeli siperleri aşamamış ve dikenli tellerin arasındaki çamurda boğulmuştu. 

    Harekat, dünya ve Türk basınında büyük yankı uyandırmıştı. 

    Bu kez on Alman zırhlı (panzer) tümeninin organik mekanize piyadeleri, kundağı motorlu topçusu ve zırhlı keşif taburları vardı ve hepsi telsiz ağıyla irtibat kurabiliyordu. Müttefiklerin zırhlı gücü ise piyade desteği olarak dağıtılmış olup, buna benzer bir güce sahip değildi. Keza Stuka adı verilen pike bombardıman uçakları da hızlı ilerleyişin yarattığı paniği artırıyordu. Ve yukarıda belirtilen tüm diğer unsurlar kadar önemli diğer bir husus da Alman birliklerinin muharebe alanı istihbaratının çok iyi olmasıydı. Müttefiklerin telsiz haberleşmesi dinleniyor ve şifreleri kırılarak durumları hakkında doğru bilgiler alınıyordu. Müttefikler ise daha muharebenin başında karmaşa içerisine düşmüşlerdi. 

    Tüm bunlara rağmen, Fransız ve İngiliz ordularının Alman hücumunu önleyecek olanakları vardı; ama bunu yönetecek bir liderliğe sahip değildiler. Şayet ellerindeki olanakları doğru örgütleyip doğru kullansalar, işler farklı olabilirdi. Yani, olaylar bittikten sonra ileri sürülmüş olan “yenilginin kaçınılmazlığı” görüşü doğru değildi. Kararlı bir liderlik altında durum pekala farklı cereyan edebilirdi. 

    1939 Eylül’ünde Hitler ve Stalin’in el ele verip Polonya’yı parçalamalarından sonra savaş uzun bir duraklama dönemine girmiş ve Batı basını buna “sahte savaş” veya “sitzkrieg” (oturma savaşı) adı vermişti. 1940’ın Nisan ayında Hitler birkaç saat içerisinde Danimarka’yı işgal ederken aynı anda Norveç’in istilasını başlattı. Burada direniş daha kararlı sürmekle birlikte, işgalin başarıya ulaşacağı daha ilk günden belli olmuştu. 10 Mayıs günü ise Hollanda, Belçika ve Fransa’nın işgal operasyonu başladı. 

    Hollanda küçümsenmeyecek bir askerî güce sahip olmakla birlikte, Rotterdam’a yapılan yoğun bombardımanın hemen arkasından teslim oldu. Belçika ise İngiliz ve Fransız ordularının yenilmesinde önemli bir faktör haline geldi. Şöyle ki… Maginot Hattı, İsviçre sınırından Lüksemburg’a kadar kesintisiz uzanıyor, ondan sonra kısmen tahkimli bölgeler başlıyordu. Belçika sınırına fazla istihkam yapılmamıştı. Müttefikler Maginot Hattı’nın ötesinde, cephenin ortasındaki ormanlık Ardenler mıntıkasının büyük kuvvetler tarafından geçilemeyeceğini varsaymışlardı ve bu tabii ölümcül bir hataydı. Ardenlerin yumuşak tepelerinin arasından batıya akan birçok yol vardı ve bunlar her türlü birliğin geçmesine müsaitti. Fransızlar her ihtimale karşı buraya, Meuse Nehri’nin önüne zayıf örtme birlikleri koyup, nehrin arkasına da ana savunma hattı kurmuşlardı. Ne var ki bu bölgeye, hareket yetenekleri ve ateş güçleri sınırlı olan ikinci sınıf birlikler yerleştirilmişti. 

    Almanların on zırhlı tümeninden birisi Hollanda’ya, ikisi Belçika’ya tahsis edilmiş, geri kalan yedi tümen Ardenlerde toplanmıştı. Almanlar Hollanda ve Belçika’ya girince, İngiliz ve Fransızlar en seçkin motorize birliklerini cephenin en batısından Belçika’ya soktular. Ardenler ve daha doğudaki Maginot hattı aşılamayacağına göre, esas muharebenin Belçika ovalarında yapılacağını varsaydılar. 

    Sonuçta, Schlieffen Planı’nda olduğu gibi Alman birliklerinin Manş denizini yalayarak batıdan bir çevirme planladığını düşününce, ordularını bir an önce ileri çıkarıp cepheyi Belçika’da kurmaları mantıklıydı. Ne var ki ertesi yıl Rusya’da mareşal olacak yetenekli general Manstein tarafından yapılan plana göre, Almanlar bu kez denizi yalayarak ilerlemek yerine Ardenlerden fırlayıp denize ulaşacak ve Belçika’ya ilerleyen Müttefik kuvvetleri de torbaya girmiş olacaktı. Ne kadar çok Müttefik birliği ilerlerse, torba o kadar dolacaktı. Tam da böyle oldu.

    Hava hücumları
    Üstün savaş sanayisi ile dönemin büyük hava gücü olan Naziler, hava hücumlarıyla Fransızları paniğe sevkettiler. 

    Müttefik cephesi daha ilk üç günde karmakarışık bir hale düştü. Belçika’ya ilerleyen birlikler benzinsiz ve ikmalsiz kalırken, Hollanda, Belçika ve Kuzey Fransa’dan kaçan milyonlarca mülteci yolları tıkayıp hareketi büsbütün olanaksız hale getirdiler. Alman tanklarının önünde nokta bombardımanı yapan Stuka’lar ise canavar düdükleriyle dalarak paniği artırdılar.

    Burada kritik muharebeler Meuse Nehri üzerinde yapıldı. Alman birlikleri, karşılarındaki zayıf örtme birliklerini derhal süpürerek nehre ulaştılar. 

    Fransa’nın yıkımı 
    Nazi Almanyası sadece 10 günde denize ulaştı ve ardından Fransa işgal edildi. 

    Alman ilerleyişinin en önünde o sırada üç zırhlı tümeni olan bir kolordunun komutanı Heinz Guderian bulunmaktaydı. Esas şöhretini Afrika’da yapacak olan Rommel ise bir zırhlı tümene komuta ediyordu. Guderian, harekatın dördüncü günü olan 14 Mayıs sabahı Meuse Nehri’ni ateş altında geçerek hızla ilerlemeye başladı. Aynı gün diğer Panzer kolorduları da köprübaşından fırlayarak ileri atıldılar. Fransız zırhlı birliklerinin yan hücumları ise yukarıda belirtilen nedenlerle etkili olamadı. Son haftalarda büyük birliklerde toplanan bir kısım Fransız zırhlı vurucu gücü 48 saat içerisinde dağıtıldı ve savaş gücünü yitirdi. Almanlar ile mukayese edilebilecek bir haberleşme sistemine sahip olamayan Fransız üst komutanlıklarında panik başladı. 

    O dönemde yüzbaşı olan ünlü askerî düşünür André Beaufre şahit olduğu bir sahneyi şöyle anlatır: “Fransız kuzeydoğu cephesinin komutanı olan General Georges ‘cephemiz Sedan’da yıkıldı, tam bir çöküş meydana geldi’ diye kendisini bir sandalyeye atıp gözyaşlarına boğuldu”. Ve bu olay muharebelerin henüz altıncı gününde meydana gelmişti. 

    Öte yandan Alman batı cephesi komutanı general von Rundstedt’in karargahında da bir endişe yok değildi. Fransızlar Sedan’ın hayaletiyle yaşarken, Almanların yaşlıları da Marne hayaletinden kurtulamıyorlardı (Schlieffen Planı’nındaki ilerleyiş Marne’da açık verdikleri cepheden yapılan bir karşı hücumla durdurulmuştu). 

    Zırhlı kolorduların genç liderleri ilerledikçe, daha eski nesilden olan ordu komutanları yan hücumlarla felakete uğrayacakları korkusuyla kıvranıyordu. Piyade zamanıyla düşünen yaşlı komutanlar, motorlu araç zamanıyla düşünen genç muharebe komutanlarını dizginlemeye çalıştılar. Fazla ileri çıkmamaları için onlara emir üzerine emir yağdırdılar. Ne var ki genç liderler onları dinlemediler. Bazen emirleri geç almış gibi yaptılar, bazen sadece keşif kolu çıkarma izni alıp toptan yürüdüler, bazen haberleşme kanallarını kasten azalttılar ve birçok emrivaki ile üst karargahları durumu kabule zorladılar. Esasen hücum o kadar hızlı gelişti ki, Guderian 20 Mayıs günü Abbeville yakınlarında denize ulaşarak Müttefik ordularını ikiye böldü. Üstelik diğer iki kolordu da aynı gün bitmeden onun yanında hedeflerine varmıştı bile. Onların arkasından gelen piyade birliklerine sıkıntı yaratacak bir Fransız vurucu gücü kalmadığı gibi, Fransız üst komutanlığı da bunu planlayabilecek zihin yapısından uzaklaşmıştı. 

    Bağlantı kesildi 
    Fransız ordusu, Almanların Müttefik ordular arasındaki bağlantıları kesme hamlesine engel olamamıştı. Sedan kentini zapteden Alman askerleri… 

    2. Dünya Savaşı’nda subay olarak cephelerde bulunmuş yetkin savaş tarihçisi Kenneth J. Maksey bu olayları şöyle değerlendirmiştir: “Modası geçmiş tekniklerle kazanılmış eski zaferlerin yan ürünü olarak yerleşen kendini beğenmişlik ve tatmin duygusunun yanısıra, birçoğu modern savaşın hızı, gerginliği ve gerilimleriyle başedemeyecek kadar yaşlı komutanlar arasında idraksizliğe yol açan ve yetersizlik üreten tembellik, Fransız ordusunu ve milletini yıkıntının eşiğine getirmişti. Şimdi hata üzerine hata yapılacaktı…” 

    Ne var ki hatalar sadece Müttefiklere ait değildi. O günlerde Alman yüksek komutanlığı da zafere rağmen büyük bir hata yapacak ve belki de batıdaki savaşı çok avantajlı bir barışla sona erdirmek için İngiltere’yi buna mecbur kılma olanağından yoksun kalacaktı. 

    21 Mayıs günü, tüm dünya Almanların batı cephesinde kesin bir zafer kazanmış olduğunu biliyordu. Ancak Almanların bu zaferden nasıl istifade edeceklerine dair bir planları olmadığı ortaya çıkmaktaydı. İlk olarak, kuzeybatıda kuşatılan ve ağırlıkla İngiliz Seferî Kuvveti’nden (BEF-British Expeditionary Force) oluşan müttefik birliklerinin nasıl imha veya esir edileceğinin çözülmesi gerekiyordu. İkinci olarak, Fransızların güneyde kuracakları yeni bir savunma hattının çökertilmesi için plan yapılması gerekmekteydi. Ayrıca, şimdi, Fransa’nın Atlantik kıyısındaki tüm limanlar ele geçirilmekte olduğundan ve İngiliz ordusunun neredeyse tüm vurucu gücü kuşatılmışken, İngiltere’nin istila edilip edilmeyeceğine karar verilmesi beklendi. 

    İngiltere’de gerçekten de elle tutulur bir kara gücü kalmamıştı. Bu sırada Almanlar iki günlük bir tereddüt geçirerek durakladılar. Halbuki operasyona devam etseler İngilizlerin son çekilme olanağı olan Dunquerque limanını çok zorlanmadan ele geçirebilirlerdi. İngilizler bu kısa sürede kentin etrafında birkaç gün dayanacak bir savunma çemberi oluşturmaya muvaffak oldular. Zırhlı birlikler harekete geçseydi, bu çember tahliyenin daha ilk günü çökerdi. Gene aynı günlerde birkaç kritik gelişme daha oldu. 19 Mayıs’ta İngiliz Amirallik Dairesi, Dunquerque’ten çekilme seçeneği üzerinde çalışmaya başlamıştı ve 20 Mayıs’ta da İngilizler Alman şifrelerini kırarak önemli istihbarat elde etmeyi başardılar Ne var ki, o andan itibaren hiçbir istihbarat cepheyi düzeltecek bir mucize yaratamazdı. Bu mucizeyi Hitler ve Goering birlikte yaratıp İngilizlere bir ordu hediye ettiler. 

    Amiens’e bombalar yağarken… Fransa’nın Amiens kenti bombalanırken, kent sakinleri güç koşullarda kaçıyor. Hitler’in ordusu İngiliz güçlerini Dunquerque’e kadar sürdü. (altta) 

    Almanların 20-21 Mayıs’ı izleyen birkaç gün içerisinde İngilizlerin son çekilme limanı olan Dunquerque’i ele geçirip İngiliz Kara Kuvvetleri’nin büyük bölümünü niçin esir veya imha etmedikleri üzerine sonsuz tartışma yapılmıştır. Bu konuda bir tez, Hitler’in Fransa seferini tamamlamak için zırhlı birliklerine bakım yaptırma isteğidir. Gençliğinde bu bölgenin çamurunda savaşmış olan Hitler’in, tanklarını daha da yıpratmamak için bu yolu seçtiği söylenir. Ne var ki, zırhlı birliklerin Dunquerque’e ulaşmak için gitmeleri gereken yol çok kısaydı. 

    İkinci tez, Hitler’in, aklının gerisindeki esas hedef olan Rusya seferine çıkmadan önce İngiltere ile barış yapılabileceği fikrinde olmasıdır. Yaygın inanışa göre Hitler, Avrasya’da hakimiyetinin tanınması karşısında İngiltere’nin dünya hakimiyetini tanıyacaktı ve o günlerde orduları kuşatılmış olan İngilizlerin esasen buna razı olmaktan başka çareleri yoktu. 

    Üçüncü ve pratikte uygulanan durum ise Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri) komutanı ve önde gelen Nazilerden Herman Goering’in hava hücumlarıyla Dunquerque’ten tahliyeye engel olacağı ve zırhlı birlikler Fransa’ya yapılacak son hücuma rahatça hazırlanırken bu işi tek başına çözebileceği şeklindeki iddiasıdır. Bu öneri Hitler’i son hazırlıklar için rahatlatmış ve işi ona bırakmış gibi görünüyor. Kaldı ki Luftwaffe, Nazi liderlerinin gözünde silahlı kuvvetlerin en faşist unsuru ve göz bebeğiydi. 

    Ne var ki İngilizler, donanmanın yanısıra irili ufaklı 860 tekneyle ve Luftwaffe’ye rağmen 26 Mayıs ile 4 Haziran arasında çoğu İngiliz 338.000 Müttefik askerini kurtarmayı başardılar. Luftwaffe, Goering’in sözünü yerine getirememişti. 5 Haziran’da ise Almanlar zırhlı tümenlerinin bakım ve ikmalini tamamlayıp tekrar hücuma geçtiler. Fransız cephesi tam bir kaos içerisine düştü. Güneyde kalan birkaç İngiliz birliği ucu ucuna tahliye edilirken, Almanlar Maginot hattını güneyden çevirip altı gün içinde İsviçre sınırına ulaştılar. Bundan da üç gün sonra, 14 Haziran’da Paris’e girdiler. 

    Hitler, mütareke antlaşmasının,1918 yılında Almanya’ya dikte edilen antlaşma ile aynı yerde, yani Compiègne ormanında konuşlanan aynı vagonda yapılmasında ısrar etti ve öyle oldu. 22 Haziran’da yapılan antlaşmaya göre Fransa’nın üçte ikisi Alman işgaline giriyor ve kukla Vichy yönetimi kuruluyordu. 

    Hitler’in zaferi
    Hitler 10 günde başlayıp sonlanan savaşın ardından, 23 Haziran 1940 günü beraberindeki Nazi kurmaylarıyla Eyfel Kulesinin önünde. 

    İngiliz Uluslar Topluluğu 1940 Mayıs’ı sona ererken, Almanya karşısında yapayalnız ve ordusu silahsız kalmıştı. Fransızlar ise Kuzey Afrika’ya çekilip onlarla birlikte mücadeleye devam edebilirlerdi ama, bu yolu seçmediler. 1916 Verdun Muharebeleri’nin kahramanı yaşlı Mareşal Philippe Pétain’in başkanlığındaki işbirlikçi faşist Vichy rejimi, işgal altındaki Fransa’yı yönetmeye başladı. Dünyanın dört köşesindeki Fransız sömürgelerinin çoğu Vichy’ye katıldı. İngiltere’ye giderek direnişi sürdüren DeGaulle’e katılanlar azınlıkta kaldılar ve dengeler ancak Almanların yenileceği anlaşılınca değişmeye başladı. 

    Bu arada Suriye, Senegal, Madagaskar, Fas ve Cezayir’deki Fransızlar Müttefiklere karşı ciddi savaşa girişirken, Hindiçini’deki Fransızlar ise Japonlarla anlaşma yoluna gittiler. Guadeloupe, Martinique ve Fransız Güyanası’nda da Vichy’ciler hâkim oldular. İlk dönemde sadece Orta Afrika ve bazı Kuzey Atlantik adalarına hâkim olabilen Hür Fransızlar ancak 1942’den itibaren, Müttefiklerin yardımıyla güç toplamaya başladılar. Bu durum, Fransızlar arasında ırkçı-işbirlikçi tutumun ne kadar yaygın olduğunu ve Fransız liderliğinin 1940 Mayıs’ında Nazilere niçin o kadar kolay teslim olduğunu gösterir. 

    İngilizler bir yandan Dunquerque’de kurtardıkları askerlerini tekrar silahlandırıp hızla yeni birlikler oluşturmaya çalışırken, İngiliz donanması Cezayir’deki Mers El Kebir üssünde bulunan Fransız donanmasının kendilerine katılmaları, tarafsız bir limana çekilerek silahsızlanmaları veya kendilerini batırmaları seçeneklerini sundu; çünkü onların Nazi denetimine geçmesine izin veremezlerdi. Fransızlar önerilerin hepsini reddedince bu gemileri bombalayıp batırmaları iki ülke ilişkilerine büyük darbe vurdu ve Vichy’nin elini güçlendirdi.

    Yine o günlerde İngiltere Muharebesi başladı. Hitler barışa razı olmayan İngiltere’yi dize getirmek için önce RAF’ı (İngiliz Hava Kuvvetleri) yenmesi gerektiğini düşünerek, Temmuz başında hava akınlarını başlattı. İngiliz savunmasının kısa sürede çökeceğini sandılar ama bekledikleri olmadı. Bu muharebelerde taraflar üçer bin uçak düşürdüklerini iddia ettiler ama gerçekte 915 İngiliz ve 1733 Alman uçağı düşürülmüştü.

    İngiltere hava savunmasını yıkamayan Hitler, zaten pek gönüllü olmadığı İngiltere’yi işgal planını rafa kaldırıp Rusya’yı istila hazırlıklarına başladı. 1941 Nisan’ında Balkanlar’ın işgalini takiben Haziran’da Barbarossa Operasyonu başlayıncaya kadar İngiliz Uluslar Topluluğu savaşı tek başına yürüttü. 1941’de Rusya ve dev kaynaklarıyla ABD savaşa girince, Nazi Almanyası’nın kaderi belirlenmiş oldu. Gerisi artık sadece bir zaman meselesiydi. 

    İşgal altındaki Fransa’ya gelince… İşbirlikçilik direnişten çok daha öndeydi. Fransız direnişçileri ve bu ülkenin Yahudileri öncelikle faşist Fransız milisleri tarafından öldürülüyor ve toplama kamplarına gönderiliyordu. Avrupa Birliğine giden yol, işte tam da burada başladı. Yüzyıllar boyunca Avrupa’da hâkimiyet peşinde koşan Fransa, Alman birliğinin kurulmasından sonra onlara karşı yaptığı üç büyük savaşın sonunda Germen üstünlüğünü kabul etmişti. AB öncesi Ortak Pazar’ın temeli sayılan demir çelik ve kömür konusundaki işbirliği, işgal sırasında başlamıştı. 

  • İstanbul’u sarsan 10 tarihî hadise

    İstanbul’u sarsan 10 tarihî hadise

    Tarihî başkent İstanbul, 1453’teki fetihten önce de dünya tarihini değiştiren olaylara sahne oldu. Türklerin idaresindeki şehir de, 1481’den cumhuriyetin ilanına kadar geçen yaklaşık 450 yıl içinde büyük bunalımlar, ayaklanmalar, felaketler ve sevinçler yaşadı. İstanbul’u ayağa kaldıran veya eve kapatan 10 önemli tarihî vaka. 

    Konstantinopolis ya da Kostantiniyye… Bir zamanlar dünyanın en büyük, en güzel kentiydi. Ve o kente ilk kez gelen seyyahların Ayasofya’nın güneşte parlayan kubbesini uzaktan gördükleri an duydukları heyecan… Hipodromdan yükselen uğultu… Fetihten sonra sipahi atlarının nallarından çakan kıvılcımlar… Seferden dönen gemilerin top sesleri… “İstemezük” nidalarıyla kaldırılan kazanlar… 

    Bu kentin sokaklarından akan kanın, yangınların, depremlerin, surları aşan tsunamilerin, isyanların ve yağmanın hesabını tutan olmuş mudur? Hangi kent bu kadar acıyla yoğrulmuş ve bu acıları gömerek yaşamasını öğrenmiştir. Bir benzerinin olduğunu sanmıyorum. İnsan acıları unutmadan yaşayamaz. Ama acıların nedenlerini unutarak da bir yere varamaz. 

    Vanmour’un fırçasından Patrona Halil isyanı Fransız ressam Jean-Baptiste Vanmour’un Suikast (The Assassination) adlı Patrona Halil isyanını konu alan eseri (1730). Vanmour İstanbul’a geldiğinde başkentin Lale Devri’ni resmetti, Patrona Halil isyanına tanık oldu. 

    Kentimizi sarsan günler o kadar uzun bir liste oluşturuyor ki, bu yazımızı Osmanlı döneminin en önemli 10 olayıyla sınırladık. Ama örneğin 532 yılındaki Nika isyanı sırasında, Jüstinyen’in emriyle 30 bin kişinin Hipodrom’da kıstırılıp öldürülmesini, şehrin yarısının yanıp yıkılmasını unutmuş değiliz. Keza 1204’te Katolik Haçlıların kenti fethettikten sonra giriştikleri yağma ve katliamı da. Şimdi Venedik’te San Marko Meydanı’nı süsleyen at heykelleri, o dönemde daha sayısız başka zenginlikle birlikte Batı’ya taşınmıştı. 

    Latinlerin Kostantiniyye ahalisine yaptıkları zulüm hiç unutulmadı, ta ki kent düşünceye kadar. Ve 29 Mayıs 1453 günü kent tarihindeki en büyük sarsıntılardan biri, belki de birincisi meydana geldi. Herkes canının ve malının derdine düşmüşken, Fatih’in özel görevlendirdiği ekipler, surlarda kendisine karşı savaşan Osmanlı hanedanından Şehzade Orhan’ı arıyordu. Kıyafet değiştirip kalabalığın arasına karışmak istedi ama, kurtulamayacağını anlayınca surlardan atlayıp intihar etti. Kent, Osmanlı hanedanından yüzlerce kişinin katline sahne olacaktı. 

    Osmanlı hanedanı İstanbul’dan uzaklaştırılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra da kent olağanüstü günler yaşadı. Bunlar arasında Atatürk’ün ilk ziyaretindeki heyecan ile hıçkırıkların sokaklara taştığı 10 Kasım 1938 günü önde gelir. Tabii Tan Matbaası’nın yakılışı, Missouri’nin gelişiyle yaltakçıların yaptığı taşkınlıklar, 6-7 Eylül rezaleti, 6. Filo’nun protesto edilmesi, 15-16 Haziran yürüyüşleri, 1 Mayıs Taksim Katliamı, Gezi olayları ve nihayet 15 Temmuz darbe girişimi de en yakın büyük olayları teşkil eder. Sayısı yüzü geçen büyük olayların hepsi dergiyi doldurur da taşırır. Bu nedenle Osmanlı döneminde, kenti fetheden Yedinci Padişah II. Mehmet’in ölümünden, 36. padişah VI. Mehmet’in kaçışı arasındaki 10 büyük olayı seçtik. 

    Bu tür seçimler daima tartışmalıdır. Örneğin II. Osman’ın öldürülmesini, Kuleli Vakası’nı, Abdülaziz’e karşı darbeyi ya da Babıali Baskını’nı veya şu veya bu olayı niçin almadınız denilebilir. Kabakçı İhtilali ve III. Selim’in öldürülmesi, Rusların Yeşilköy’e kadar gelmeleri, müzikli-eğlenceli bayram gibi 1908 seçimleri veya İstanbul’un müttefik uçakları tarafından bombalanması gibi olayları dışarıda bırakmamız da yadırganabilir. Biz daha ziyade büyük kalabalıkların katıldığı veya kurban olduğu önemli olayları öne çıkarmayı tercih ettik. 

    Kapıkulu Yağması ve Katliamları 

    (3-4 Mayıs 1481) 

    Fatih çok büyük işlere girişmiş, bir yandan İstanbul’u yeniden inşa ederken, diğer yandan dört bir yanda fetihlere girişmişti. Bunlar çok para gerektiren işlerdi. Para azaldığında piyasadaki paraları çekip içerisinde daha az gümüş olan sikke basarlar ve ödemeler bununla yapılırdı. 1450 yılında 100 dirhem gümüşten 278 akçe basılırken, 1475’de 355-457 akçe kesilmişti. Fatih, halkı elindeki akçeleri hazineye getirmeye mecbur tutuyor, getirdikleri her 12 akçe için 10 akçe iade ederek % 17 vergi alıyordu. Yeni akçe basılınca eskisi yasaklanıyor, bunları saklayanları bulmak için “gümüşarayıcılar” adı verilen görevliler her yeri basıp arama yapıyordu. 

    Halk, elindeki paranın altıda birine el koyan yönetime tepkisini açığa vuramıyordu ama, 1481’de Fatih ölünce, maaşları iyice azalmış olan Kapıkulu askerleri sokağa dökülüp gözlerine kestirdiklerini yağmalamaya başladı. İ. H. Danişment bunun aynı zamanda devşirmelerle Türk devlet adamları arasında bir savaşa dönüştüğünü yazar ki, ilk yağmalanan yerin, o gün katledilen Türk vezir-i azam Karamani Mehmet Paşa’nın konağı olduğunu, Yeniçerilerin liderliğini de devşirme İshak Paşa’nın yaptığını söyleyerek olaylara ayrı bir boyuttan bakar.

    Her halükarda 3/4 Mayıs gecesi Yeniçeriler ilk kez bir başveziri katletmişlerdi ve bunu daha birçokları izleyecekti. İstediklerini padişah yapabileceklerini çoktan öğrenmiş olan Kapıkulları, aynı zamanda Hıristiyan mahallelerinde de birçok evi basıp yağmayı sürdürdüler. Bu arada Amasya’dan getirilen Bayezit’i Cem Sultan’a karşı destekleyeceklerini söylediler, ama iki koşulları vardı: Bayezit yeni akçe çıkarmayacak ve yağmacılar cezalandırılmayacaktı. 

    Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra) 

    (13-14 Eylül 1509) 

    Konumuz sarsıntılı günler olunca, hep sosyal sarsıntılardan söz ediyoruz ama bir kez de fizik sarsıntıdan söz edelim. Kayda geçenler arasında en büyük depremin 1509’da, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan 13/14 Eylül gecesi meydana geldiğini belirtelim. Kıyamet-i Suğra, ya da küçük kıyamet adı verilen bu deprem o kadar şiddetliydi ki, yıkılan evler bir yana, Marmara’da muazzam bir tsunami oluşmuş, hem Marmara, hem de Haliç tarafında surları aşarak birçok mahalleyi basmıştı. Güçlü artçı sarsıntılar 45 gün sürünce kimse evine girememiş, padişah için saray bahçesinde çatma odalar yapılmıştı. 

    Ertesi yıl imparatorluğun dört bir yanından 3 bin ustabaşı ve 77 bin işçi getirilerek şehir yeniden inşaya başlanmıştı. Bu depremde yıkılan taş binaların yarattığı korku ve biraz da bunların pahalı olması nedeniyle, İstanbul’da Osmanlı dönemi yapılarının büyük çoğunluğu ahşap oldu. Bu kez de büyük İstanbul yangınları başladı ki, bazıları suriçinin üçte birini yakıp geçmiş, yüzyıllar boyunca sayısız felaket yaşanmıştır.

    Patrona Halil Ayaklanması 

    (28 Eylül-1 Ekim 1730)

    28 Eylül 1730 sabahı İstanbul esnafı dükkanını açamadı. Yeniçeriler çarşıları tutmuş, alışverişi engellemiş, sokakları dolduran kalabalık da üç koldan yürüyüşe geçmişti. Asiler, ulemadan İstanbul kadısı Zülalizade Ahmet ve Ayasofya vaizi İspirizade Hasan Efendiler tarafından destekleniyordu. Hapishaneler boşaltılıp mahkumlar da silahlandırıldı ve elbette her ayaklanmada olduğu gibi konaklar yağmalanmaya başlandı. 

    İsyancıları durdurmak için yapılan girişimler son derece zayıf kaldı, çünkü yetkililerin bir kısmı ikili oynuyordu. Bunlara ne istedikleri soruldu. Yanıt, başta Damat İbrahim Paşa olmak üzere 37 kişinin idamıydı. Bu değerli vezir-i azam, ertesi gün diğerleriyle birlikte idam edildi. Cesetleri aşağılandı. 

    Bir tarih belgesi
    Jean-Baptiste Vanmour’un Patrona Halil ve isyancıları gösterir bir resmi. Eser, Ortaçağ’ın dünya çapındaki en ilginç belgelerinden biridir. 

    Bununla birlikte öfke fırtınası devam edince III. Ahmet tahttan feragat etti ve yerine yeğeni I. Mahmut tahta çıktı. Ne var ki eski padişahın intikamından korkanlar, yenisinin gazabından kurtulamadı. 15 Kasım günü, vezir olma umuduyla saraya gelen elebaşı Patrona Halil, muhafızlarından ayrılarak diğer elebaşlarıyla birlikte öldürüldü. Ama bu günler boyunca Sadabat’ta bulunan 120 kadar köşk yakılıp yıkılmış ve devlet idaresi perişan olmuştu.

    İsyanın arka planında, Lale Devri adı verilen bu nisbi sükunet döneminde, üst sınıfın yaşantısına duyulan kindarlık ön planda gelir. Bunlar daha çok para harcayan bir nesil değildi ama bir yandan yobazlıktan daha uzak bir hayat yaşamakta, diğer yandan çok ılımlı olsa da devlet işlerinde reform istemekteydi. Bu nedenle hem ulemanın yobaz kesiminin hem de tehdit hisseden Kapıkulu askerlerinin düşmanlığı alttan alta yükselmekteydi. 

    Yakın neden ise, 1730 yazında Hemedan ve Kirmanşah eyaletlerinin savaşsız kaybedilmesi ve Sünnîlerin kıyıma uğradığı söylentilerinin ayaklanma hazırlayanlar için uygun bir vesile yaratmasıydı. 

    III. Ahmet bizzat sefere çıkacağını söyleyerek 3 Ağustos’ta tuğlarını Üsküdar’a diktirdi. Burası Doğu seferlerinin başlangıç noktasıydı. Ama asker tabiatlı olmayan padişah sekiz hafta boyunca seferi erteleyince, asiler propaganda için uygun ortam buldular. Bu olayda, yöneticilerin kararsızlığı görülür. Ama işler o hale gelmişti ki, en kararlı yönetim bile silahlı zorbaların önünde duramazdı. 

    Amiral Duckworth ve İstanbul baskını 

    (20 Şubat 1807) 

    1807 yılının Şubat 19’unda bir İngiliz donanmasının Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a yaklaştığı duyulunca halkta büyük bir telaş başlamış, varlıklı olanlar konakları bırakıp içeri kaçmış, devlet ricali tophanede ne kadar top varsa alelacele çıkartıp sahillere mevzilendirtmişti. Ahalinin önemli bir kısmı da, kıyılarda tahkimat yapan askerin yardımına koşmuştu. Endişe içinde bir bekleyiş başladı ve 20 Şubat günü İngiliz donanması İstanbul önlerine vardı ama bombardımana girişmeden Adalar’a doğru şöyle bir dolaşıp gitti. 2 Mart günü gene rahatça Ege’ye açılıp gözden kayboldu. 

    İstanbul diken üstünde Amiral Duckworth’un Çanakkale’den geçerek İstanbul’a girmesini konu alan bir Philip James eseri. 1807 tarihli hadise başkentte panik yaratmış, buna rağmen İngilizler kenti terketmek zorunda kalmışlardı. 

    Herkes rahat bir nefes aldı ancak iki asır sonra ilk kez yabancı bir donanmanın Çanakkale’yi aşmış olması çok üzücüydü. Gerçi bu İstanbul’a denizden yapılan ilk baskın değildi. Kazak akıncıları 16. yüzyıl sonlarından beri şayka adı verilen hızlı kayıklarıyla sayısız kez Boğaz’ın yukarı köylerini, Baykoz’u, Tarabya’yı basıp yağmalıyor; sonra da aynı hızla Osmanlı donanmasından kaçıp gidiyorlardı. Ama Çanakkale nasıl olup da aşılmıştı? Amiral John Duckworth, birkaç gemiden atılan az sayıda etkisiz atışın dışında direniş görmemişti. Donanmamız neredeydi? Deniz tarihçimiz Amiral A. Büyüktuğrul, İngilizlerin gelişi bayram haftasına rastladığı için personelin izinli çıktığını, kalan birkaç kişinin tek tük top attıktan sonra gemilerini karaya oturtup kaçtığını yazıyor. Kıyı topları da vazifelerini yapmamıştı. 

    Yeniçeri İsyanı ve Alemdar Paşa 

    (15 Kasım 1808) 

    III. Selim, Kabakçı Mustafa ayaklanmasında tahttan indirildiği zaman, asiler Nizam-ı Cedit taraftarlarını vahşice öldürmüş, varlıklarını yağmalamıştı. Canlarını kurtarabilenler Rusçuk’a kaçıp, vezir Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındı. Alemdar, İstanbul’a yürümüş, Selim’i öldürenleri cezalandırıp II. Mahmut’u tahta çıkarmıştı. İstanbul’a hakim olduğunu sanıyordu ama, bu kentin en- trikalarına alışık değildi. 

    Bu günlerde bir yandan Sened-i İttifak imzalanırken, kaldırılan Nizam-ı Cedid’in yerine Sekban-ı Cedid adı altında yeni bir talimli ordu kurulmasına karar verildi. Reformcu Kadı Abdurrahman Paşa Anadolu valisi olurken, Selimiye ve Levent Kışlalarında talim başladı. Donanma da Ramiz Paşa tarafından denetime alındıktan sonra Yeniçerilerin bir daha isyan edemeyecekleri düşünüldü. 

    Alemdar Mustafa Paşa (1755-1808) 

    Ancak yanılıyorlardı. Yeni bir ayaklanma İstanbul’u tanımayan Alemdar’ı gafil yakaladı. Konağına çekilip ümitsiz bir savunma yaparken, barut mahzenini ateşe vererek içeri girmeye çalışan ve sayıları çeşitli kaynaklarda 500 olarak geçen Yeniçerileri havaya uçurdu ama kendisi de dumandan boğularak öldü. Naaşı kuyuya atıldı ancak 19 yıl sonra Yeniçeri ocakları kaldırıldıktan sonra kemikleri oradan çıkarılıp defnedildi ve II. Meşrutiyet’ten sonra Zeynep Sultan Camii mezarlığına getirildi.

    Yeniçerilerin sonu: Vaka-i Hayriye

    (15 Haziran 1826)

    Fatih’in ölümündeki ilk yağmalarından 345 yıl boyunca, sayısız masum insanın, vezirin ve dahi birkaç padişahın kanına girdikten ve yıllarca İstanbul halkına kan kusturduktan sonra, Yeniçeriler nihayet devlet ve halkın elbirliği ile tarihten silindiler. II. Mahmut’un reformları tekrar gündeme getirmesi üzerine 14 Haziran akşamından itibaren kaynaşan Yeniçeriler, ertesi gün kazan kaldırdılar. Bu sırada tüm diğer asker ocaklarına, tersane eminine, humbaracılara, topçulara, lağımcılara haber gönderilmiş, sancak-ı şerif Sultanahmet Meydanı’na çıkarılmıştı.

    Yenilik taraftarı Şeyhülislam Tahir Efendi 3.500 medrese talebesiyle meydana gelip bunun devletin beka savaşı olduğunu ateşli bir nutukla anlattı. Yeniçeriler bu kez yalnız kalmışlar, kışlalarına çekilmişlerdi. Divanyolu ve Saraçhaneden ilerleyen diğer asker ocaklarının arkasında, artık esnaflık ve yağmadan başka şey yapmayan bu bela yuvasından kurtulmak için ellerine geçen her şeyle silahlanan, kalabalık İstanbul halkı vardı. 

    Türk usulü asayiş Yeniçeri devriyesi (1828). Halk için korkulu bir rüya halini alan Yeniçeri ocağının kaldırılışından sonra resmedilmiş oryantalist bir eser.

    Teslim olmayı reddeden Yeniçerilerin kışlaları Karacehennem İbrahim Ağa’nın top ateşiyle yıkıldı ve 6.000’i öldürülüp, geri kalan binlercesi de dağıtılıp sürüldü. Yaralanmasına rağmen askerin başında ilerleyen İbrahim Ağa ile birlikte tersane imamı Hacı Hafız Ahmet Efendi Yeniçeri kışlalarına ilk girenlerin arasındaydı. Sabahtan akşama kadar süren çatışmalar biterken Osmanlı tarihinin bir dönemi de ebediyen kapanıyor, tek tük kovalamaca sürerken ahali rahat bir uyku çekmek için evine dönüyordu. Hayırlı olay nihayet gerçekleşmişti. 

    Gülhane Meydanında Tanzimat Fermanı 

    (2 Kasım 1839) 

    Sultan Abdülmecid Han tahta çıktıktan dört ay sonra, Gülhane Meydanı tarihî bir gün yaşıyordu. Sultan Mecid, bütün vezirler, kazaskerler, askerî ve mülki erkan, önce gelen bürokratlar, elçiler, yabancılar, hatta Fransa kralının oğullarından biri… herkes buradaydı. Meydanın İstanbul ahalisi tarafında tıka basa doldurulmuş, hatta civara taşmıştı. 

    Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu 
    Yaygın olarak “Tanzimat Fermanı” diye bilinen “Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu” adını, Gülhane Parkı’ndan değil, Topkapı Sarayı’nın içinde Marmara Denizi’ne nazır Gülhane Meydanı’nda okunmasından almıştır.3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kurulan bir kürsüden Mustafa Reşid Paşa tarafından okunurken dönemin padişahı Sultan Abdülmecid töreni aynı meydanda bulunan Gülhane Köşkü’nden izlemişti. 

    Ne var ki kalabalık bekliyor ama Mustafa Reşit Paşa bir türlü atlas kese içerisinde gelen “Hatt-ı Şerif”i okumuyor, saray münecciminin bunun için en hayırlı saati tayin etmesini bekliyordu. Nihayet müneccimin keyfi geldi ya da müdahale edildi ve Osmanlı modernleşmesinin en önemli aşaması sayılan ferman okundu. Burada hukuk ve eşitliğe dayanan yeni bir çağ müjdeleniyordu. Ne var ki, Tanzimat vaadettiği reformları yapacak kadroları yetiştirinceye kadar dünya çok hızlı değişecek ve imparatorluk yetmiş yıl sonra tarihe karışacaktı. 

    Kışkırtmalar ve 31 Mart İsyanı 

    (13 NİSAN 1909) 

    Meclis 30 yıl aradan sonra Temmuz ihtilaliyle de olsa tekrar açılmış ve son derece coşkulu bir hürriyet dönemi başlamıştı. Ama hayalkırıklığı da çabuk geldi. İttihatçıların devleti yönetecek kadroları olmadığı gibi, başkalarının da yoktu. Öte yandan birçok şikayetçi kesim yaratılmış olup, softalar İttihatçı iktidarı “şeytanların yönetimi” olarak niteliyordu. Ayrıca sıkı talim ve disiplin askerlerin canını sıkmış, alaylı subaylar da devre dışı kaldıkça, tasfiye edilen memurlarla birlikte memnunsuzlara katılmışlardı. Nitekim softa basının kışkırtması kısa sürede yankı buldu ve erken saatlerinde Taşkışla’da bulunan 4. Avcı Taburu erleri nöbetçi subayları hapsedip Meclis’e doğru yürüyüşe geçti. Ancak ortada büyük bir şaşkınlık vardı. Hükümet ortada görünmüyor, olaya sahip çıkacak bir muhalefete de rastlanmıyordu. En çok duyulan şey “şeriat isteriz” nidalarıydı. Tüfeklerin gölgesinde asilerin sürekli değişen taleplerini kabule zorlanan mebuslar korku içindeydi.

    31 Mart İsyanı 13 Nisan 1909 tarihinde başlayan 31 Mart İsyanı’nın ilk gününde Sultanahmet Meydanında hareketlilik. Bu gerici kalkışma, Hareket Ordusu’nun müdahalesiyle 27 Nisan’da bastırılmıştı. 

    Abdülhamid boşluğu sezerek şeriat kurallarını öne çıkaran ve isyancıların affedileceğini açıklayan bir bildiri ile devlete tekrar hakim olmaya çalıştı. Asiler ve bir kısım halk akşam saatlerinde Sultanahmet Meydanı’nı doldurup havayi fişeklerle şenliğe başladı. Ne var ki padişah ipleri tekrar eline alamayacaktı. Selanik’ten ilerleyen Hareket Ordusu kısa sürede İstanbul’a ulaştı ve birkaç gün süren çatışmalar sonrasında şehre hakim oldu. Meclis yeniden açılırken Mahmut Şevket Paşa yönetimi öne çıkıyor ve ilk iş olarak Abdülhamid tahttan indiriliyordu.

    Sokak çatışmaları 1909’daki 31 Mart vakasında Hareket Ordusu’na mensup askerler, özellikle Taksim-Pangaltı ve Sultanahmet civarında direnişle karşılaşmışlardı. 

    Hamidiye’nin seferden dönüşü 

    (7 Eylül 1913)

    Türk tarihinin en yıkıcı bozgunu olan Balkan Harbi’nde, silahlı kuvvetlerin yüzünü ağartan yegane olay kahraman Hamidiye kruvazörünün Ege, Adriyatik ve Akdeniz’deki muazzam akın hareketiydi. Yunan donanmasının ele geçirdiği Ege adalarının geri alınabilmesi için Çanakkale’den fırlayıp düşman ana filosunu peşine takacak, o sırada Türk gemileri de Ege’de mevzi üstünlük sağlayabilecekti. 

    Akdeniz’in efsanesi Hamidiye zırhlısı, Balkan Savaşı esnasında Yunan kıyılarına karşı çok etkili akınlar yaptı. “Akdeniz’in yırtıcısı” diye anılan geminin komutanı Rauf (Orbay) Bey’di. 

    Hamidiye 5 Ocak 1913 günü Çanakkale’den çıktı. Ne var ki Yunanlıların yetenekli Amirali Kunduriotis ana filoyu peşine takmadı. Buna rağmen komutan Hüseyin Rauf Bey birçok Yunan gemisini batırdı, kıyıları bombaladı, her seferinde doğu Akdeniz veya Kızıldeniz’e çekilerek ikmal aldı. Birkaç kez de kısa sürelerle tarafsız limanlara girdi. Yunan filosunun ona karşı hazırladığı tuzakları her seferinde atlattı. Makineleri o kadar yıpranmıştı ki adeta emekleyerek seyir yapar hale gelmişti. 

    Hamidiye, Balkan Savaşı bitince Ağustos ayında dönüşe geçti. 7 Eylül günü, Türk denizciliğinin şerefini kurtaran gemi için İstanbul’da muazzam bir karşılama oldu. Şöyle anlatılır: “Yeşilköy’den Beşiktaş’a kadar kıyı boyları mahşeri bir kalabalık içindeydi… Hamidiye’nin insanı büyüleyen silueti Yeşilköy açıklarında görününce, karşılayıcı halk, yeri göğü inleten bağrışlarla karşıladılar, ‘Yaşa Hamidiye’, ‘Varol kahraman Hamidiye’. Tophane önlerinde ise tüm gemiler bayraklarla donatılmış, sandallar denizi doldurmuş ve büyük coşku yaşanmıştı. 

    İstanbul’un İşgali ve kurtuluşu 

    (1789 kara gün) 

    Aslında bunu iki ayrı olay ve aradaki önemli günler olarak ele almak gerekir ama, işgalin başladığı 13 Kasım 1918 ile son yabancı askerin ayrılmasını takiben 3. Kolordu’nun kente girdiği 6 Ekim 1923 arasındaki 4 yıl 10 ay 23 günlük sürenin hepsini tek bir kara gün olarak görmek de mümkündür. Bu süreçte çok önemli hadiseler meydana gelmiştir. 

    1919’da İzmir’in işgali üzerine Sultanahmet Meydanı’nda yapılan dört büyük mitingin hepsinde 150-200 binlik muazzam kalabalıklar toplanmıştır. 23 ve 30 Mayıs, 10 Ekim 1919 ve 13 Ocak 1920 tarihlerinde yapılan bu mitinglerin hepsi, büyük birer direniş olayıdır. Bunların dışında Fatih, Doğancılar ve Kadıköy’de de işgale meydan okuyan mitingler yapıldı. 

    İstiklâl’siz günler İstiklâl Caddesi’nde İtilaf Devletleri askerleri… Yenik devletlerin başkentleri arasından yalnız İstanbul işgal edilmiş ve İstiklâl Caddesi Yunan bayraklarıyla donatılmıştı. 

    Ocak 1920’de toplanan Meclis’in Mart ayında basılması, bu ayın 16’sında Şehzadebaşı karakolunun basılarak askerlerin şehit edilmesi, nihayetinde 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’ın imzalanması üzerine işgalcilerin çekilmeye başlaması ve 19 Ekim 1922’de Refet Paşa’nın 100 kişilik bir birlikle Mudanya’dan İstanbul’a gelişi vardır. Onu 81. Alay ile gelen Selahattin Adil Paşa izlemiş ve nihayet 3. Kolordu’nun Şükrü Naili Paşa ile gelmesi ile kurtuluş günü 6 Ekim 1923 olarak belirlenmiştir. Kurtuluşun en büyük coşkusu da o gün yaşanmıştı. 

     

  • Önce esaretten kaçtı sonra Erkadi’yi yaktı

    Önce esaretten kaçtı sonra Erkadi’yi yaktı

    Kayıkçıdan devşirme amiral Ahmet Fevzi, II. Mahmud’un ölümü üzerine Osmanlı donanmasını İskenderiye’de Mehmet Ali Paşa’ya elleriyle teslim etmiş, esareti içine sindiremeyen topçu çavuşu Gamsız Hasan bir filikayla Mısır’dan kaçmıştı. Daha sonra İzzettin korvetiyle Girit asilerine cephane taşıyan kendisinden daha güçlü ve süratli Yunan gemisi Erkadi’yi de safdışı bırakacaktı. Bir 19. yüzyıl kahramanının hikayesi… 

    Bizim onda birimiz kadar tarih zenginliği olmayan ülkeler, kendi efsanelerini yaratıp, medya hakimiyeti sayesinde dünya tarih algısını şekillendirirken; nice hikayemiz tozlu sayfalar arasında saklı duruyor, nice kahraman ve hain, iyilikle veya kötülükle anılmayı bekliyor. Bazen elektronik ortamda bir an görünüp, gene kenarlarda köşelerde sıkışıp kalıyorlar. Bununla birlikte, ülkemizde tarih ilgisinde çok sevindirici bir artış var. Birçok şeyin yitip gitmemesini ise devlet arşivlerine ve yayınlarına borçluyuz. 

    İşte bir 19. yüzyıl kahramanımız olan Gamsız Hasan Bey’e de ilk kez Donanma Komutanlığı tarafından yayımlanan Deniz Mecmuası’nın 1931 yılının Temmuz’unda çıkan 324. sayısına ait “Tarih” ilavesinde rastlamıştım. Çıktığı zaman 15 kuruşa satılan mecmuanın iç kapağında kırk bin lira yazdığına göre, herhalde 90’larda bir sahaftan almış olmalıyım. “Harp tarihi encümeni deniz mütehassısı” Ali Haydar Emir tarafından yazılmış olan 51 sayfalık değerli ek 1866-1869 Girit İhtilali’ni anlatırken, Gamsız Hasan Bey’in Erkadi’yi batırışına da özel bir yer ayrılmış ve makalenin alt başlığına taşınmıştır. 

    Ne var ki Hasan Bey’in ilk macerası, İskenderiye’de düşmana teslim edilen donanmadan kaçış hikayesidir. Donanmanın o tarihte düşmana, hem de Osmanlı devletiyle harp halindeki bir düşmana teslim edilmesi de başlı başına bir ibret vesilesi, tarihimizin utanç dolu sayfalarından birisidir. Ama bu tarihi iyi öğrensek ve öğretseydik, belki donanmamızın başına daha sonraki felaketlerden bazıları gelmezdi. 

    Gamsız Hasan’ın Girit isyanı sırasında komuta ettiği İngiltere’de imal edilmiş, altı toplu, 1075 tonluk yardımcı korvet sınıfından İzzettin gemisinin bir çizimi. 

    Kayıkçı donanma komutanı yapılırsa 

    Bu işi yapan şahıs, “hain” veya “firari” lakabıyla anılan Ahmet Fevzi Paşa isimli donanma komutanıdır. Donanmanın teslimi, Osmanlı devletini yöneten bürokrasinin ne kadar ihanete yatkın kişi ürettiğinin sayısız örneğinden birisidir. Bu bürokrasi içerisinde ilerlemek için çoğu kez üst makamların veya padişahın iltifatına mazhar olmak yetiyordu. Okuma yazma bilmeyen kaç paşa, söz konusu makamlara salt siyasi hesaplarla atanan kimbilir kaç beylerbeyi gelip geçmiştir yüzyıllar boyunca! Yönetim zaafları gerçekten büyüktü ve gerçekten değerli ve çalışkan kişilerin yanı sıra, dalkavuklar bir anda onların üstündeki makamlara getirilebilmekteydi. 

    “Miralay” Hasan Bey 

    Gamsız Hasan, Mısır’dan firar ettikten sonra zabit sınıfına yükselmiş, Erkadi’yi savaş dışı bırakmasının ardından miralaylığa (albaylığa) terfi etmişti. 

    Ahmet Fevzi, Girit’ten İstanbul’a gelerek kayıkçılık yaparken burada edindiği çevre sayesinde “Hassa müşiri” olmuş, yani rütbeyi saraydan almıştır. İ. Hami Danişment kapsamlı eserinin beşinci cildinde tüm kaptan-ı deryaların biyografilerini verirken bu adam için “… nihayet mülteci bulunduğu Mısır’da cariyeleri tarafından zehirlenerek, bir lekeden başka bir şey olmayan zararlı vücudu ortadan kaldırılmıştır” diyerek geleneksel tarih anlatımın dışına çıkacak şekilde, öfke dolu bir üslup kullanmıştır. İşte bu şahıs, üç yıldan uzun bir süre Osmanlı donanmasına komutanlık yaptı. 

    Rizeli Gamsız Hasan ise, İskenderiye’ye kaçırılan donanmada topçu çavuşuydu. 1804 yılında doğmuş, yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra başlatılan askerî reformlar sırasında tersaneye yazılmıştı. Gemilerin enterne edildiği bu limandan kaçıp ülkeye döndükten sonra subay sınıfına geçirilerek rütbe almış ve Girit isyanı sırasında da kendisine donanmanın en hızlı gemisinin komutanlığı emanet edilmişti. 

    Mısır’a kaçırılan Osmanlı donanması 

    Madem ki hikayeye girmiş buluyoruz, o halde donanmanın kaçırılış kısmını es geçemeyiz. Bir ülkenin donanmasının, hem de kendi komutanları tarafından kaçırılarak savaş halinde olunan ve teorik olarak isyancı bir güce teslim edilmesi son derece utanç verici bir olaydır. Osmanlı devletinin 19. yüzyılda içinde bulunduğu sayısız çalkantının en acı sayfalarından birisidir. 

    Mısır ve Yunan isyanlarının II. Mahmut’u en çok meşgul eden sorunlar olduğu bilinir. Napolyon işgalinden sonra Mısır’a gönderilen birlikler arasında bulunan Mehmet Ali, burada karışıklık çıkartıp kısa sürede iktidarı ele almış, Memlûk beylerinden geriye kalanları da maiyetlerindeki savaşçı liderlerle birlikte pusuya düşürüp öldürmüştü. Buraya müdahale edecek gücü olmayan Bâbıâli onun hakimiyetini ister istemez kabullendi. Esasen Vehhabî ayaklanmasını bastırmak için de başka çare bulamadı. Daha sonra Yunan ayaklanmasını bastırmak için de ona muhtaç kalındı. 

    Hasan Bey batırdı, Ertuğrul götürdü İzzettin vapuruyla tutuştuğu savaşta yanarak karaya oturan Erkadi’yi yedekleyip İstanbul’a götüren Ertuğrul fırkateyni (üstte). Gamsız Hasan Bey’in Kâtip Hüseyin Efendi tarafından yapılan suluboya portresi, Deniz Müzesi. 

    Tüm bu süreçte Kavalalı Mısır’da kendisine bağlı bir ordu ve donanma sahibi olmuş, Suriye’yi istemeye başlamıştı. İlk girişiminde Kütahya’ya kadar ilerledi ve akabinde yapılan antlaşmaya rağmen Çukurova’dan çıkmadı. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra 1839 Haziran’ında Osmanlı ordusu Nizip’te Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri karşısında birkaç saat içerisinde dağılınca, Sultan bunu kaldıramayarak hayata veda etti. Bu, eski ordunun kaldırılıp, yenisinin henüz kurulmadığı, büyük devletlerin her konuya müdahil olduğu bir felaket dönemi idi. 

    İşte, Navarin felaketinden sonra büyük fedakârlıkla yeniden ayağa kaldırılan Osmanlı Donanması, Nizip Muharebesi’nin hemen öncesinde Ahmet Fevzi Paşa komutasında Akdeniz’e açılmak üzereydi. Çanakkale’de iken sultanın öldüğü haberi gelmiş, paşa da görevden alınacağı, hatta öldürüleceği korkusuyla garip davranışlar içerisinde girmişti. Bu sırada ikinci komutan Osman Bey de Mısırlılara teslim olmaktan söz etmeye başlamıştı. 

    Tam bu noktada devreye, uzun süredir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile iyi ilişkiler geliştirerek Mısır’daki nüfuzlarını artırmak isteyen Fransızlar girdi. 

    2013 yılında yapılan Uluslararası Denizcilik Tarihi Sempozyumu’na bu konuda bir tebliğ sunan Ahmet Dönmez, Fransız Amirali Lalande’ın bu sırada Osman Bey ile görüşmeye geldiğini anlatmaktadır. Hüsrev ve Halil Paşaların II. Mahmut’u zehirleyerek iktidarı ele geçirdiklerini, Rusya ile anlaştıklarını ve Abdülmecit’in ellerinde esir olduğunu söylemişti. Sonuçta panik ve kafa karışıklığı yaratılarak donanma İskenderiye’ye götürülmüştür. Burada Mehmet Ali Paşa, Hüsrev Paşa’yı devirmeye çalışacağını söyleyerek donanmanın kendisine teslim edilmesini istedi ve donanma personeli, başlarındaki komutan paşaların buna boyun eğmesine karşı çıkamadı. Kayıkçıdan amiral yaparsan olacağı buydu. 

    Bu süreçte Fransızların rolünü öğrenen İngilizler devreye girerek donanmanın iadesini zorladılar ve Mehmet Ali Paşa, Babıali’nin Mısır’daki konumunu meşrulaştırması, yani adı vali olmakla birlikte pazarlıkla fiilen Mısır’daki saltanatının tanınması karşılığında gemileri serbest bıraktı. Osmanlı donanması iki yıla yakın esir kaldıktan sonra, 1841 Mart ayında İstanbul’a döndü. 

    Bu, son derece karmaşık askerî ve diplomatik olayları içeren, entrika dolu bir süreçtir. Olaylar devam edecek, 1866 yılında Mısır valiliği “Hidiv” unvanıyla değiştirilerek ve en büyük oğula geçmek koşuluyla İsmail Paşa’ya verilecekti. Bundan üç yıl sonra da, on yılda 30.000 işçinin ölümüyle tamamlanan Süveyş Kanalı Fransız kontrolünde açılacak, ama bir süre sonra İngilizlere geçecekti. Yani, Fransızların donanmanın kaçırılışındaki rollerinin arkasında, çok daha eskiye giden kanal açma hakkının elde edilme çabası da yatmaktaydı.

    Kaptanların ve Gamsız Hasan’ın firarı

    Donanma İskenderiye’de yatarken, bir grup gemi kaptanı gece er elbisesi giyerek bir işkampavya (büyük filika) ile gizlice İskenderiye’den ayrılıp, çok zorlu bir yolculuktan sonra Rodos’a ulaştılar. Umarım, bir gün bu hikayenin de ayrıntılarına ulaşırız. Limanda kalanlar onların kurtulup kurtulmadığından haberdar değildi. Ne var ki, Gamsız Hasan da kaçmaya karar vermişti. Güvendiği bir avuç denizciyle birlikte bir plan yapmış, gene bir işkampavya hazırlamış, gizlice silah ve malzeme yükleyerek gece karanlığında denize açılmıştı. 

    Ancak Mısırlılar bu kez tetikte duruyorlardı. Sabah olunca durumu fark ederek arama faaliyeti başlatmışlar, birkaç gemi alelacele denize açılmıştı. Bunlardan birisi Gamsız’ın işkampavyasını açık denizde fark ederek yanaştı. Ne var ki Hasan Çavuş, teknede bulunan ufak topuyla gelen geminin çarklarını parçalayarak uzaklaşmayı başardı. Ülkeye dönmek için her riski göze alan kahramanlar, günler süren zor bir seyirden sonra, anlatıma göre “aç, çıplak, susuz ve yorgun” Kıbrıs’a ulaştılar ve oradan İstanbul’a gönderildiler. Hasan Çavuş burada zabit (subay) sınıfına geçtikten sonra terfi ederek Hümapervaz ve Kılıç Ali gemilerinin süvariliğini yaptı. Bir süre de Tuna donanmasında çalıştıktan sonra, döndüğünde İzettin gemisinin komutanlığına tayin edildi. İşte burada, büyük Girit ayaklanmasının sürdüğü 1867 yılına gelmiş bulunuyoruz.

    Osmanlı donanmasına iki yıl el koydu

    Donanma komutanı Ahmet Fevzi Paşa’nın Osmanlı deniz filosunu götürüp teslim ettiği Mısır hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa. 

    Girit isyanında Osmanlı deniz ablukası

    Adanın kolay kontrol edilemeyen sarp dağlık bölgelerinde güç toplamış olan asiler, bundan bir yıl önce 23 Ağustos 1866 tarihinde Girit’i Yunanistan’a bağlamak üzere harekete geçmişlerdi. Bir hafta sonra, 2 Eylül’de yayınladıkları bildiriyle bu amaçlarını dünyaya açıkladılar. Osmanlı hükümeti de gerek adaya asker göndererek, gerekse de donanma ile kıyıları ablukaya alarak tedbirlerini artırdı. 

    Asilerin en büyük umudu, hızlı Yunan gemilerinin abluka hattını delerek gece karanlığında gönüllülerin yanı sıra, adaya silah ve malzeme çıkarmayı devam etmesiydi. Esasen 245 kilometre uzunluğundaki adanın, ince girinti çıkıntılar hariç 600 kilometreyi bulan sahillerinin ortalama dört gemiyle sürekli kontrol edilmesi olanaksızdı. Ayrıca Türk gemileri ikmal, bakım ve tamirat için uzaktaki üslere döndükçe sayıları daha da azalıyordu. Keza, kömür sıkıntısı da buharlı gemiler için sürekli sorundu. 

    Ablukayı delmeye çalışan Yunan gemilerinin az bir kısmı yakalanıyor, bir kısmı tespit edilince yakınlardaki çok sayıdaki Yunan adalarına sığınıyor, asiler de kıyılarda sıkışınca bazen Batılı devletlerin gemilerine sığınıp kurtuluyordu. Daha sonraları birçok kez tekrarlanacağı gibi, tüm Hıristiyan dünyası asilere eğitim, silah, sığınma dahil her türlü desteği veriyordu.

    Donanma hem Yunan kıyılarını ve Ege adalarını gözetleme, hem Girit’te ablukayı sürdürme ve ayrıca İstanbul’dan sürekli asker, malzeme taşıma görevlerini yerine getirmekte çok zorlanınca, deniz kuvvetleri yeniden örgütlendi ve yetenekli-deneyimli Vesim Paşa başa getirildi. Gemiler daha etkili şekilde kullanılmaya başlandı. İsmail gemisi ve Meriç korveti üç Yunan gemisini yakalayıp çok miktarda malzemeyi ele geçirdiler. Ne var ki Yunanlıların hızlı Erkadi gemisi bir ayda on iki sefer yapıp asilere dayanmalarını sağlayacak kadar malzeme götürmüştü. Onu yakalayabilecek sürate sahip yegane gemimiz, Gamsız Hasan Bey komutasındaki, İngiltere’de yapılmış olan altı toplu, 1075 tonluk, ancak yardımcı korvet sınıfında sayılabilecek olan İzzettin gemisiydi. İkinci kaptan Sinoplu Hasan Bey olup, birinci zabit Cihangirli Ragıp, birinci çarkçı da (makine subayı) Trabzonlu Miktat Beylerdi. 

    İzzettin korveti isyanın başlaması üzerine önce abluka filosunda görev yapmış, daha sonra İstanbul’dan asker nakletmişti. Bir ara İstanbul’da tamire alınmış ve 11 Temmuz 1867 tarihinde Sadarete yazılan tezkere ile tekrar harekete hazır olduğu bildirilmişti. Ertesi gün hareket emri verildi ve 17 Temmuz’da Hanya’da demir attı. Bu sıralarda Mahmudiye zırhlı firkateyni ile Girit sularında bulunan Vesim Paşa, ambargo görevine çıkacak gemi kaptanlarına şu talimatı vermişti: “Bilhassa güneş battıktan sonra saat üçe kadar etrafa çok dikkat ediniz, zira bu suları çok iyi bilen kaçakçılar karanlığın en koyu saatlerinde kenara sokulmak isteyeceklerdir. Ağustosun yirmi birinci günü, ay saat üçte doğar. Buna iki gün var ama ay gene dolgun. Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın”. 

    İmza yerine Miralay Gamsız Hasan Bey’in, imza yerine kullandığı çinkograf baskı kalıbı ve kalıbın kağıt üzerine basılmış hali, Deniz Müzesi. 

    Gamsız Hasan’ın İzzettin’i Erkadi’ye karşı 

    Bu talimatı can kulağıyla dinlemiş olan Hasan Bey, gece vakti tam kararttığı gemisinin köprüsünde, anlatıma göre “kartal bakışlarıyla” avını ararken baş tarafta bir kıvılcım fark ederek seslendi: “Söndür onu Hoca Efendi”. Gemi imamı İsmail Efendi, mutat üzerine sigara içmeye çıkmıştı. O sigarasını denize atıp aşağı inerken, kaptan iskele yönüne dönme emri verdi. Ayın doğmasına çok az kalmıştı ama gökyüzü alçak bulutlarla kaplı olduğu için fazla aydınlık olmayacaktı. 

    Kaptan denizi tararken birden “silah başına” diye seslendi. Herkes görev yerlerine koşarken sancak baş omuzluğu yönünde ortaya çıkan karartıyı herkes tanıdı: “Erkadi…, Erkadi…” Giderek durumları zorlaşan ve küçük alanlara sıkışan Girit asilerine cephane ve yiyecek götürmekte olan Erkadi de tespit edildiğini anlamıştı ama önem vermedi. On dört millik sürati ve güçlü toplarıyla şimdiye kadar diğer Türk gemilerini rahatlıkla atlatmıştı. Rotasını biraz sancağa kırıp süratini artırdı. Ne var ki, Gamsız Hasan Bey ve mürettebat kendilerinden daha güçlü toplara sahip ve daha süratli olan bu geminin üzerine atılmakta bir an bile tereddüt etmedi. 

    Kovalamaca başlar başlamaz İzzettin avını kaçırmamak için kazanlarını sonuna kadar yaktı ve bacasından dumanla karışık kıvılcım fışkırarak ekstra sürat kazandı. Paralel rotada giden gemiler birbirine ateş ediyor, yaralıların feryatları bağırılarak verilen sert emirlere karışıyordu. İki gemi de isabet almış olup, bacaları delik deşik olan İzzettin istim kaybederek süratten düşmeye başlamıştı. Ayrıca içeride patlayan bir top mermisi altı denizcinin yaralanmasına neden olmuştu (Bu denizciler arasında şehit(lerin) bulunduğu ifade edilmekle birlikte, toplam zayiat içerisinde kaç kişi olduğu ayrıca verilmemiş). 

    Avını kaçırmaktan korkan Hasan Bey yardımcısına “Rampa edeceğim Efendi Kaptan, pruvaya asker hazırla” diye haykırdı. Bu sırada Erkadi de birçok isabet almış, kaptanı ve dümencisi yaralanmış, atışları düzensiz hale gelmişti. Erkadi mürettebatı durumu umutsuz görünce taşıdığı cephaneyi denize atmaya başladı. Bu sırada ay çıkmış, zifiri karanlık kırılmıştı. İzzettin avına yetişti. Amacı batırmak değil ele geçirip amirale teslim etmekti. Çok yaklaşınca “sancak bordasına rampa” komutu verdi ve İzzettin büyük bir gürültüyle Erkadi’ye bindirdi. Vesim Paşa daha sonra kendi kaleme aldığı raporda bu sırada Erkadi’nin sağ pervanesinin kırıldığını yazmıştır. 

    İzzettin ile Erkadi’nin gece kapışması Yunan gemisi Erkadi ve peşindeki Osmanlı korveti İzzettin gece karanlığında borda bordaya gelmiş kozlarını paylaşıyor, Deniz Müzesi. 

    Ali Haydar Emir’in heyecanlı anlatımına göre: “… İki gemi birbirine takılmış ağır ağır sürüklenirken makineler durmuş, toplar susmuş, kılıç, balta ve tabancalar işleme başlamıştı”. Gamsız Hasan Bey de eğri kılıcını sıyırıp güverteye atlamıştı. Ancak Erkadi’de başlayan yangın büyüyünce Hasan Bey gemisini biraz uzaklaştırıp top ateşine devam etti. Erkadi Alafonisi kayalıklarına doğru baştankara etmeye çalışınca tekrar rampa etti ama gene çekildi: “Böylece rampa ede, top ata, kılıç sallaya altı saat süren yakın çarpışmadan sonra Erkadi ateş topu haline gelerek bir sığlıkta karaya oturdu. Bu çatışmada bir Türk gemisi, kendisinden daha güçlü ve süratli bir Yunan gemisini yenmiş oldu”.

    Olayın akabinde Mahmudiye zırhlı firkateyni olay yerine gelerek durumu bizzat tespit etti. Erkadi’nin yükü tamamen yanmıştı. Bu durumda topları ve işe yarayacak makine aksamı sökülerek alındı. Daha sonra yüzdürülerek Hanya’ya, oradan da Ertuğrul firkateyninin yedeğinde İstanbul’a götürüldü. Önce tamiri düşünülerek Taşkızak Tersanesine çekildi. Bu sırada donanmayı büyütme amacında olan Abdülaziz, geminin tamir edilip yeniden silahlandırılmasını istediyse de, bunun yeni bir tekne inşa etmekten daha pahalıya çıkacağı anlaşıldı. Uzun süre hatıra olarak Taşkızak’ta kaldı. Temmuz İnkılabı denilen II. Meşrutiyet’ten sonra yapılan tasfiyede kaldırıldı.

    Kahramanın yeni ünvanı: Miralay Hasan Bey

    Gelelim bu muharebenin kahramanlarına… Gamsız Hasan Bey miralaylığa terfi ettirildi. Yani, İskenderiye’de kaçıp ülkesine dönen topçu çavuşu, şimdi albay olmuştu. Önyüzbaşı olan ikinci kaptan ve birinci çarkçılar binbaşılığa yükseltildi. Seyir subayı ise önyüzbaşı oldu. İki sivil makinist maaş zammı alırken, diğer personele de ikramiye verildi. 

    Erkadi’nin batırılması, karaya çıkan Türk kuvvetlerinin sıkıştırdığı asilerin moralini daha da bozdu. 1867’de zayıflayan isyan, 1868’de Yunanistan’dan adaya silah ve gönüllü sevkiyatının önemli ölçüde engellenmesiyle sönmeye yüz tuttu. Avrupa devletlerinin müdahalesi ile ıslahat öngören bir barış konferansı düzenlendi. Osmanlı Devleti bu vartayı atlatmıştı ama, yetişkin erkek nüfus olarak 15.000 Türk’e karşılık 40.000 Rum’un yaşadığı adada isyanlar hiç durmadı. Kaldı ki, Yunanistan’a yakınlığı nedeniyle asiler sürekli olarak yardım alabiliyordu. 

    1878, 1888 ve 1896 yıllarında yeni ayaklanmalar oldu ki, bu sonuncusu Yunanistan’ın yenilgisiyle sonuçlanan bir Türk-Yunan savaşına yol açtı. Buna rağmen ada elden çıktı; bunda Batılı devletlerin sürekli olarak Yunanistan lehine müdahalelerinin birinci dereceden rolü olmuştur. 

  • SEFERBERLİK Ahali harp nizamında

    SEFERBERLİK Ahali harp nizamında

    Sadece savaşçıların, askerlerin mobilize edildiği uzun tarih dönemlerinden sonra, 1. Dünya Savaşı ile birlikte milletlerin topyekun seferber olduğu dönemlere geldik. Bugün ise, yaygınlaşmış terör ve gayrinizami kent savaşları döneminde, geleneksel seferberlik kavramları da anlamını yitirmiştir. Herkes kendi taraftarlarını silahlandırır. Bu, içsavaşta parçalanmış veya içsavaş atmosferiyle çevrelenmiş ülkelerin dramıdır. 

    Günümüzde her yer savaş alanı. Örgütlü şiddet, bu derece “kötü” hale dönüşmüştür. Ama geçmiş savaşlar da hemen her zaman “temiz” değildi. Yenilen, şayet katledilmezse köle yapılır, köyleri kentleri yakılır, aileleri de ganimet olarak götürülürdü. 

    İşte, geçmiş savaşların şanlı hücumları, top atışları, vb. yansıtılır da, bu yönleri ve esas olarak da güçlerin nasıl seferber edildiğine genelde değinilmez. Halbuki savaş seferberliğe dayalıdır. Biz tarihimizdeki en büyük felaket olan Balkan hezimetini, seferberliği tamamlamadan savaş ilan ettiğimiz için aldık. 1. Ordu öngörülen 478.000 asker yerine 115.000, 2. Ordu da 418.000 yerine ancak 186.000 askeri seferber edebilmişti ki, bunların bile her türlü malzemesi eksikti. Balkanlı orduları ise çoktan seferber olmuş, her anlamda hazırlanmışlardı. 

    Ülken seni istiyor! 1. Dünya Savaşı boyunca devam eden seferberlik sırasında askere alınan Osmanlı gençleri, 1915. Aynı dönemde, üzerinde İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’in görüldüğü ve seferberliğin sembolü haline gelen afiş: “Ülkenin Ordusuna Katıl!” 

    Bu arada, seferberliğin teknolojiyle birlikte yeni boyutlar kazandığını da eklemek gerekir. Örneğin, 1914’de Büyük Savaş’ın seferberliği için demiryolları o kadar hassastı ki, bir gün, hatta birkaç saat gecikme bile muazzam bir dezavantaj yaratabilirdi. Fransızlar bu dersi 1871’de Almanya karşısında orduları darmadağın olunca almışlardı. Ancak 1914 seferberliğini Almanları kıskandıracak bir hassaslıkla tamamlayıp ayakta kalmayı başardılar. 

    1.Dünya Savaşı öncesinde bir taraf seferberlik ilan edince, karşı tarafın derhal kendi seferberliğini ilan etmesi kaçınılmaz ve hayati bir sorun haline gelmişti. Bu durum savaşı adeta otomatik hale getiriyordu. Birisi düğmeye basınca, tüm ülkeler seferberlik ve yığınağa başlıyor ve avantaj sağlamak için harekata başlıyordu. İlk andan itibaren her şey genelkurmayın eline geçiyor, politikacılar ve diplomatların yapacağı bir şey kalmıyordu. Bu tür modern seferberlikler Sanayi Devrimi sonrasına aittir. 

    Tarihte yerleşikler ile göçerler arasındaki mücadeleler, savaş hazırlığıyla ilgili ilginç durumlara işaret eder. Avrasya steplerinin savaşçı göçerleri, binlerce yıl boyunca sınırlarındaki yerleşik ve kentleşmiş toplumlar üzerine sonu gelmeyen akınlar yapmışlardır. Yerleşikler, toparlanıp ordularını seferber edinceye kadar, akıncılar çoktan yağmalarını toplamış ve bozkırın takip edilemeyecek uzaklıklarına çekilmiş olurlardı. 

    Seferberlikte sürat Ağustos 1914’teki genel seferberlik ilanı ve sonrasında, Paris’te askere yazılmaya giden sivilller. Fransızların Almanlar’a direnebilmesinin en önemli nedeni, seferberlikteki hızı ve başarısıydı. 

    Yerleşiklerin seferberlik için vakit kazanmaları, uğranılan baskınların etkilerini sınırlamaları için bulunan çare, uzun duvarlar ve yerleşimlerin etrafına surlar inşa etmeleriydi. Büyük Çin Seddi bunun en bilinen örneğidir ama birçok başkaları da vardır. Romalılar da İngiltere’nin kuzeyinden gelen akınları durdurmak için Hadrian Duvarı adı verilen bir set inşa etmişlerdir. Bu duvarın, bizde Karadeniz ile Marmara arasına inşa edilen bölümünün kalıntıları Istranca Ormanları ve arasında da kalmıştır. Ayrıca yine bizim topraklarımızda, Gelibolu Yarımadası’nda (Saros hattı-Bolayır) tarihi 2500 yıl öncesine uzanan antik savunma duvarlarına ait kalıntılar görülebilir.

    Fakat sınırlar her yerde çok uzun olup sayısız kez aşılmıştı ve bunlar akıncı kavimlerin hareketini nadiren kısıtlıyordu. Güçlü dönemlerinde Romalılar Britanya’da 3, Ren ve Tuna sınırlarında 16, Kapadokya’da 2, Suriye’de 6, Mısır, Afrika ve İspanya’da birer disiplinli lejyon bulunduruyorlardı. Lejyonlar 9.500 kişilik etkili birer savaş makinesiydi ama, sınırlarına sürekli akın yapan “barbar” kabilelerin tüm erkekleri savaşçıydı. Romalılardan çok daha kalabalık orduları göz açıp kapayıncaya kadar harekete geçirebiliyorlardı. Belli bölgedeki Romalı erkek nüfusun beşte biri asker olabilirken, barbar kavim erkek nüfusunun neredeyse tümü savaşçıydı. 

    Benzer durum Çin, Hindistan, Batı Asya ve Rus steplerine akın yapan Türk ve Moğollar için de geçerliydi. Kabileler zaten göçer halde, anında muharebeye katılacak becerilere sahip savaşçılardan oluştukları gibi, hepsi süvari ve mükemmel okçuydu. Piyade ağırlıklı yerleşik ordulardan çok daha hareketli ve süratliydiler; savaşçıların çoğu zaman üç ila beş arasında atı olurdu. Bozkır akıncıları çok kısa sürede seferber olabiliyordu ama büyük bir zaafları vardı: Kabileleri birarada tutan lider öldükten sonra bozkır konfederasyonları derhal dağılıyor, kurdukları devletler de uzun ömürlü olamıyordu. 

    Birleşik Devletler seferberlikte birinci Birleşik Devletler, 1940- 1944 arasında sanayi üretimini 130 kata kadar yükselterek Almanya ve Rusya’ya açık ara fark atmıştı. 2. Dünya Savaşı öncesinde, ABD’de uçak üretimi (üstte). ABD’nin 1917’deki meşhur Sam Amca afişi de İngilizlerin Lord Kitchener’li afişinden esinlenmişti. 

    Tarih boyunca seferberlik, öncelikle mevsimlere bağlı olmuştur. Antik dönemin kent devletleri, komşularıyla çok sık savaş yapardı. Burada öncelikli hedef hasmın hasadını engellemek, mümkünse ele geçirmek, yoksa yakıp imha etmekti. Aç kalan komşu kentin teslim alınması kolay olurdu. Ne var ki aynı anda kendi hasadını korumak, her ihtimale karşı tahıl stoku yapmak zorunluluğu vardı. Yani savaş zor bir işti ama ödül büyüktü. Galipler komşu kentin erkeklerini öldürür, kadın ve çocukları esir alır, maddi serveti yağmalardı. 

    Osmanlıların iyi dönemlerinde savaş kararı 1 yıl öncesinden alınır, seferberlik, güzergah ve sınır üzerindeki kalelerde gıda ve cephane stoku yapılarak başlardı. İlgililere haber gönderilir, seferber edilen bölgelerin sancak beyleri, tımarlı sipahiler ve diğer askerlerin başında toplanma yerine intikal edip ordu emrine girerdi. Gerekli törenler ve denetlemeler yapıldıktan sonra ordu yürüyüşe geçerdi. Yol üzerinde ordu kantinleri ile ek yiyecek temini sağlanırdı. Ayrıca, ordu neredeyse tamamen binek hayvanlarına dayandığı için, bunların otlayacağı çayırların yeşermesi, sefer mevsiminin olmazsa olmazıydı. Keza, ordunun dondurucu soğuklar başlamadan önce dönüp terhis edilmesi şarttı. Böylece, 18. yüzyıla kadar Osmanlı sefer mevsimi 3 Mayıs ile 3 Kasım arasındaki dönem olarak tayin edilmiş olup, bunun aşıldığı her sefer açlık ve hastalıkla büyük asker kırımına neden olmuştur. 

    Balkan Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na 

    Donanma sefere çıkmadan önce de tersanelerde yoğun bir çalışma yapılır, gemiler donatılır, personel çağırılır; seferin nereye olduğu ise donanma denize açılıp yolda son ikmalini yapmadan açıklanmazdı. Tabii, daha sonraki dönemlerde bunlar mümkün olmadı. Devlet, elindeki her olanağı kullanarak, güç bela salt savunma harbi yapar hale düştü. 

    Seferberlik denilince, Anadolu’da uzun süre 1914 seferberliği hatırlanmıştır. Ancak, bu birçok ülke için geçerlidir. Her ülkeden Avrupa halkları 1914 seferberliğinde büyük bir coşkuyla, Noel’e kadar zaferi kazanıp eve dönecekleri umuduyla askere koşmuş; trenlerle toplanma noktalarına, sonra da yığınak bölgelerine intikal etmiş; sonra bir çoğu düşmanı bir kez bile göremeden tepelerine inen top ateşiyle hayatını yitirmiş veya sakat kalmıştır. Birkaç ay içinde tümenler siper hatlarına gömülürken, her ülke topyekun savaş seferberliğine geçmek zorunda kalmıştır. 

    Cephe gerisinde topyekûn mücadele Kadınlar 1. Dünya Savaşı’nda özellikle silah fabrikalarında görev aldılar ve mucizeler yarattılar. Üzerinde “Her şey vatan için” ve “Her şey özgürlük için” yazılı 1. Dünya Savaşı Alman seferberlik afişi (altta). 

    Bu durum aynı zamanda kadınların sanayi ve kamu hizmetlerinde çalışmalarını zorunlu kılmış, yeni kurulan cephane fabrikalarında çalışmaya koşan kadınlar, bunun karşılığında oy haklarını kısa sürede almıştır. Esasen, erkek egemen yönetimler, bunu istemeyerek de olsa, çaresiz yapmak zorunda kalmıştır. O kadar fedakarlık istenen insanlardan oy hakkını esirgeyemezlerdi. Türk kadınları da birçok alanda çalışma hayatına girdiler. Askerî dikimhanede elbise dikmekten, cepheye malzeme taşımaya kadar birçok işi üstlendiler. “Kadın Birinci İşçi Taburu” ismi altında yol inşaatı ve zirai üretim yapan kadınlar, 1914’ün hemen öncesinde bile düşünülemezdi. 

    Amerikan mucizesi 

    Seferberlik konusuna bakarken, bu konuda adeta mucizeler yaratmış ABD’den söz etmeden geçmek olmaz. Bu ülke Bağımsızlık Savaşı’nı yaparken, sıfırdan 217.000 kişiye ulaşan ordular kurmuştur. İçsavaş sırasında da ordusu 25.000’den milyonlara çıkmıştır. Sadece Kuzey ordusunda farklı sürelerle 2.213.000 kişi görev yapmıştır ki, dört yıl boyunca Kuzey’in ortalama mevcudu yarım milyonun altına hiç düşmemiştir. 

    Bu kadar insanı eğitip donatmak ve cepheye sürmek, ancak sanayi ve demiryolları sayesinde mümkün oldu. Amerikalılar benzer başarıyı sonraki savaşlarda da tekrarladılar. 1. Dünya Savaşı’nda 128.000 kişilik orduyu 4.700.000’e; 2. Dünya Savaşı’nda 334.000 kişilik orduyu 12.500.000’e çıkardılar. 

    Sanayileşmiş bir toplum, sadece üretimle değil, organizasyon gücüyle de öne çıkar. Yüz binlerce pilot ve teknisyen, daha fazla denizci ve her türlü uzmanı bir-iki yıl içinde yetiştirip cephelere sürmek kolay iş değildir. Üretime gelince… 1940 ile 1944 arasında silah ve cephane üretimini Rusya 10, Almanya 7 kat artırıp yaklaşık aynı düzeye çıkarırken, Amerika tam 130 kat artırıp ikisinin toplamından da % 50 fazlasına çıkardı. Elbette bunu sanayi ve yetişmiş insan gücüyle yaptı. 

    Diğer yandan bizim tarihimizde de dünyada emsali görülmedik bir seferberlik örneği mevcuttur. Üstelik elde birkaç bakım ve basit imalat atölyesinden başka bir üretim olanağı yokken. Ve üstelik bu seferberlik, onbir yıl boyunca -sadece 1913/14 kışı hariç- aralıksız devam eden savaşların son yılına girerken yapılmışsa. 

    Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, istiklal mücadelesine kaynak temin etmek için klasik tedbirler almaya çalışmış, ama savaşın en kritik aşamalarından geçilirken, bunların artık yeterli olmayacağı çok açık şekilde ortaya çıkmıştı. 1911’den beri devam eden savaşlar ülkeyi harap bırakmış, 1914 seferberliğinde askere gidenlerin 303.000’i cephelerde, 500.000’i hastalıktan ölmüş, dönebilenlerin de 400 bini sakat kalmıştı. Ayrıca hâlâ dönmemiş esirler, dağlarda gezinen asiler, firariler ve işgal altındaki bölgelerde kalanlar vardı ki, tüm bu kayıplar Mübadeleden önce Anadolu’da 11 milyonu bile bulmayan bir Türk nüfus içerisinde meydana gelmişti. İşte Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesinin başlamasından az önce, 5 Ağustos günü TBMM tarafından başkomutanlığa getirildikten iki gün sonra, Tekalifi Milliye (Ulusal Yükümlülük) Emirlerini yayınladı. İki gün içerisinde uygulanmaya başlanan emirlerin önceden ve büyük titizlikle hazırlandığı anlaşılmaktadır. Bunlar tam anlamıyla “topyekun seferberlik” emirleridir.

    Sürekli seferberlik! Uzun yıllardır “savaş halinde” yaşayan İsrail, gündelik hayatta da sürekli seferberlik görüntülerine sahne oluyor. Kısa tarihi, küçük coğrafyasına rağmen, seferberlik başarısında önemli bir devlet. 

    Kısa tarihi boyunca, seferberlik konusunda başarılı olan bir başka ülke İsrail’dir. Hasımlarından çok küçük bir nüfusla onların ortasında bir ülke yaratıyordu ve çok sayıda askerini silah altında tutacak ekonomik gücü yoktu. Bu nedenle savaş kapıya dayandığı zaman çok hızlı seferberlik yapmak zorundaydı. Özellikle 1967 Savaşı’nda seferberliğin bir savaş aldatmacası olarak kullanıldığını da görürüz. Tüm komşuları seferber olmuş, savaşa hazırlanmışken, İsrail askerleri Akdeniz plajlarında denize giriyordu. Ama o gece birliklerine katılıp ertesi sabah müthiş bir baskın yaptılar. Ülkenin nispeten küçük olması da buna olanak veriyordu, çünkü herkes birkaç saat içerisinde birliğine ulaşabilecek mesafedeydi. 

    İsrail komşu devletlerle yaptığı dört büyük savaşı bu şekilde, seferberliği çok kısa sürede yaparak başarıyla atlattı, ama beşinci ve hiç bitmeyen bir gayri nizami savaşın içinden çıkamadı. 

    Gayrinizami savaş 

    Savaş İsrail’de o kadar günlük hayatın parçası olmuştu ki, yıllar boyunca askerler her türlü izine, omuzlarında silahları olduğu halde çıkıyor, kafelerde öyle oturuyordu; hâlâ da öyledir Bir nevi sürekli seferberlik olan bu hal, başka hiçbir ülkede görülmüş bir şey değildi. 

    Günümüzde inanılmaz garip biçimlere dönüşen Irak ve Suriye savaşlarının özgünlüğü tartışılmaz. Bazı sınırlı yönlerden 1936-39 İspanya İçsavaşı’na benzediği düşünülebilir. Devlet otoritesi parçalanmış ve taraflar dış destekle, kendi içlerindeki topyekun seferberlikle mücadeleyi sürdürmektedir. İspanya’da Uluslararası Tugaylar ve Rusya karşısında, Alman ve İtalyan askerleri ile Kuzey Afrika’dan getirilen askerler vardır. İspanyollar birbirleriyle savaşmış, dış güçler bu olayı kendi amaçları için kullanmıştır. Bugün de Suriye’de Ruslar, İranlılar, Türkler, Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar, Kürtler ve neredeyse her ülkeden gelmiş cihatçılar ve dahi başkaları, her birisi kendi amaçları için Suriyeliler ile birlikte çatışmaktadır. İspanya’dan faklı olarak, burada her gücün asgari amacı, diğer güçleri bölgede tek başına hakimiyet kurmaktan mahrum kılmaktır. 

    Sadece bu bile, yeni savaşların iki taraftan birisinin tükenip pes etmesiyle sona erdirilebilecek bir nitelikte olmadığını ortaya koymaktadır. Sahneye sürekli olarak başka oyuncular girmektedir. Sonuçta Halep, Guernica ve Madrid’ten çok daha fazla bomba yemiş, yıkıntılar arasında sefalet ve ölüm kol gezmiştir. Ama tarihte paralellik kurmakta çok ileri gitmeyelim, çünkü esas olan benzerlikler değil özgünlüklerdir. Bu iki ülkenin parçalanmışlığı, İspanya gibi geçici değildir ve birlik sağlamanın yolları tamamen belirsizdir. Parçalanmanın aracı ise bu ülkelerde bin yılı aşkın bir süredir daima varolmuş olan Sünni-Şii çatışmasıdır. Önce, binlerce bomba ve katliamla kentler kantonlara ayrılmış, sonra herkes kendi bölgesini genişletme çabasına girerken kendi seferberliğini yapmış, kendi dış desteklerini aramıştır.

    Dünya nüfusunun kentleşmesine paralel olarak ve ayrıca kırlarda barınmayı giderek olanaksız kılan teknolojik gelişmelerden dolayı, dünya genel bir gayrinizami kent savaşları dönemine girmiştir. Burada her kent, kapanın elinde kalır. Otoritenin çöktüğü ülkelerde geleneksel seferberlik kavramları da anlamını yitirir. Herkes kendi taraftarlarını silahlandırıp, kendi seferberliğini yapar. Bu, içsavaşta parçalanmış veya içsavaş atmosferiyle çevrelenmiş ülkelerin dramıdır. 

    SEFERBERLİK NEDİR, NASIL UYGULANIR?

    Artık insan sayısı değil,uzmanlık, donanım ve sürekli hazırlık önemli

    Eskiden en çok asker toplayan avantaj elde ederdi. Şimdi, uzman kadroların önceden yetiştirilip donatılması gerekir. Örneğin hava gücü seferberlikle arttırılamaz, sürekli çabayla gelişir. Günümüzdeki düşük yoğunluklu gayri nizami savaş da esas olarak sürekli hazırlık esasına dayanmalıdır. 

    Seferberlik genel anlamıyla toplumun savaş düzenine geçmesidir. Askere çağırmanın yanısıra harekat için gerekli olan her türlü malzemenin, silah, cephane, ulaştırma, gıda, giyim ve diğer teçhizatın teminini de içerir. Günümüz savaşlarında ölenlerin ezici çoğunluğu sivil olduğu için, seferberlik ayrıca tüm ahalinin savaşa hazır hale gelmesini ve ekonomik tedbirlerin alınmasını kapsar. 

    Seferberlik, tehdidin niteliğine göre kısmi, tam veya topyekun olabilir. Kısmi seferberlik, gücün sadece bir kısmının savaş düzenine geçirilmesi, tam seferberlik ise silahlı kuvvetlerin tümünün savaşa hazır hale getirilmesidir. Topyekun savaşta ise toplumlar askerî ve sivil tüm güçlerini savaş için kullanırlar. Her ne kadar buna en yakın durumun iki dünya savaşında görüldüğü söylenebilirse de, daha eski dönemlerde de rastlanır. 

    Topyekun seferberlik birçok sorun yaratır; çünkü toplumlar enerji ve kaynaklarının bir kısmını diğer faaliyetlere ayırmak zorunda oldukları gibi, savaş için öngörülen kaynakları sakınan ve muhalefet yapan unsurları da daima var olur. Ancak, bu zaten mücadelelerin ölüm-kalım aşamasında gündeme geldiği için zecri tedbirlerle ve şiddetli yaptırımlarla birlikte uygulanır. 

    Savaşların niteliği, seferberlik şekillerini değiştirmektedir. Eski dönemlerde en çok sayıda asker toplayan avantaj elde ederken, şimdi uzman ve donanım hazırlığı önem taşımaktadır. Sayı değil, niteliğin öne çıkması, uzman kadroların önceden yetiştirilip donatılmasını gerektirir. Örneğin, şimdi birçok yerde görülmeye başlamış olan siber savaşlar, pekala bir ülkenin ekonomisini ve altyapısını altüst edebilir ve bunun seferberliği ancak sürekli hazırlıktır. Keza hava gücü de aynı özelliği taşır. Seferberlikle arttırılamaz, sürekli çaba gerektirir. Elde ne varsa, savaş onunla yapılacaktır. 

    Nükleer tehdidin çok daha acil olduğu Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde de nükleer baskına karşı seferberlik yapılamaz, ancak sürekli hazır olunabilirdi. İlginçtir, en yüksek teknolojili bu savaşa benzer şekilde, düşük yoğunluklu gayrı nizami savaş da esas olarak sürekli hazırlık esasına dayanmalıdır. Bununla birlikte mücadelenin seyrine göre, tam veya kısmi seferberlik gerekebilir.

    Nicelik değil nitelik Amerikalı uzman hava subayları, uçuştan önce yakıt kalitesini test ediyorlar. Günümüz seferberliklerinde, sayıdan ziyade nitelikli personel önemli. 

    TEKALİFİ MİLLİYE’NİN 10 EMRİ 

    Mustafa Kemal: Harp iki ordunun değil, iki milletin vuruşmasıdır 

    Türk Ordusu 1921 Ağustos’unda Ankara üzerine yürüyen Yunan ordusunu durdurmak üzere Sakarya doğusunda toplanmaya başlamışken, ülkenin tüm varlıkları, bu son gücü ayakta tutmak için toplanmaya başlandı. Kapsamlı bir şekilde yayınlanan on emrin ana hatları… 

    1. Her ilçede en büyük mülki amir, askerî amir, mal müdürü, belediye ve ticaret odası temsilcilerinden seçilen Tekalifi Milliye Komisyonları seçilecektir. Görevi ihmal, vatana ihanet suçu sayılacaktır. 

    2. Her ev bir kat elbise verecektir. 

    3. Giyim, koşum, teçhizat yapımı için gerekli malzemeler bedeli sonradan ödenmek üzere komisyonlara teslim edilecektir. 

    4. Tüm gıda stoklarının yüzde 40’ı teslim edilecektir. 

    5. Her taşıt hayvanı ve arabası ayda bir kez 100 km. parasız taşıma yapacaktır. 

    6. Ülkeyi terketmiş olanların mallarına el konulabilecektir. 

    7. Her türlü silah ve cephane 3 gün içinde teslim edilecektir. 

    8. Her türlü sanayi ürününün yüzde 40’ına, bedeli sonradan ödenmek üzere el konabilecektir. 

    9. Her türlü esnaf ve üretici savaş malzemesi ve teçhizat üretecek, bunlara geçimlerine yetecek ücret ödenecektir. 

    10. Her türlü ulaştırma aracının ve koşum hayvanlarının yüzde 20’sine, bedeli sonradan ödenmek üzere el konulacaktır. 

    Bunların uygulanmasını denetlemek üzere başkomutanlık karargahında ayrı bir birim oluşturulmuş olup, bu emirleri bizzat yazdıran Mustafa Kemal o günlerin havasını şu sözleriyle açıklamaktaydı: “Harp… yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün mecudiyetiyle karşı karşıya gelmesi ve vuruşması demektir…” 

    ‘Akşehir üstünden Afyon’a doğru…’ Balkan Savaşı’ndan itibaren neredeyse sürekli seferberlik halindeki Anadolu’da, cephelere silah ve mühimmat taşıyan kadınlar destan yazmıştı. 
  • Büyükler için yazılmış modern savaş masalları

    Büyükler için yazılmış modern savaş masalları

    Siyasette ve askerlikte, stratejinin en temel kurallarından biri, karşı tarafı yalanlara inandırmak. Sadece karşı tarafı mı? Hayır, Bazen de kendi tarafındakileri. Tarih boyunca yaratılan savaş efsaneleri kimi zaman derin bir gerçeği gizledi, kimi zaman varolmayan bir gerçeği empoze etti. Ancak özellikle 20. yüzyıl savaş efsaneleri, Batı’da “algı yönetimi”nin popüler-siyasi malzemelerini oluşturdu. 

    Tarih dediğimiz ‘anlatı’, büyük ölçüde geçmişin sürekli olarak yeniden kurgulanmasından ibarettir. Eldeki verilerin durumu ne olursa olsun, bu kurgu birçok farklı şekilde yapılabilir. İyimser bir bakışla akademik alem bir yana bırakılsa dahi, özellikle popüler kültürde her hikayeyi daha ilginç hale getirecek anlatılar istenir. İlginç kılmanın en yaygın yöntemi ise abartıdır. Abartı peşinde koşulurken bazı kişilerin itibarı ve olayların mahiyeti şişirilir, bazıları da yerle bir edilir ya da görmezden gelinerek unutturulmak istenir. Ayrıca taraflar çoğunlukla siyasi amaçla, bazen de sırf ilgi çekme, kendi hatalarını gizleme veya hataları başkalarına yıkma eğilimindedir. 

    Efsane yaratmanın çok başka nedenleri de vardır. Bazen propaganda için söylenen yalanlar, zamanla gerçekmiş gibi yapışıp kalır. Bazen de bir istihbaratı gizlemek için efsane yaratılır. Siyasette ve askerlikte stratejinin en temel kurallarından biri, karşı tarafı yalanlara inandırmaktır. Zayıf taraf kendisini güçlü, kuvvetli olan da ilgisiz göstermeye, nereye vuracağını gizlemeye çalışır. Kimi zaman da eldeki güç abartılarak hasmın caydırılması amaçlanır. 

    EFSANE 
    GERÇEK
     40 ASKERÎ TARİH 2. Dünya Savaşı’dan romantik bir efsane 
    1939’da Polonya’yı işgal eden Nazi tanklarına dünyayı dar eden Leh süvarileri, 2. Dünya Savaşı’nın en meşhur efsanelerindendir. Gerçekte böyle bir şey yaşanmadığı gibi, süvarilerin ve atların muharebelerdeki işlevi çoktan sona ermişti.

    Ve elbette, savaş efsanelerinin başka amaçları da vardır. Halkın moralinin yükseltilmesi, haklı bir savaş yapıldığına inandırılması, iç politika hesapları… 

    Yalanların ortaya çıkması ise her zaman beklenen ters etkiyi yaratmaz. Örneğin, ABD yönetiminin Irak savaşı öncesinde toplu imha silahları konusundaki uydurmaları en başından belliydi ama bu bir şey değiştirmedi. Bunun yanısıra, ulusların hepsinin kuruluş hikayelerinde muazzam abartılar ve efsaneler vardır. 

    EFSANE
    GERÇEK

    Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda anlatılmayan

    Savaş efsanelerinin en yaygınları, genellikle bağımsızlık savaşlarıyla ilgilidir. Halkın büyük çoğunlukla bu mücadelelere katıldığı, büyük sıkıntılar yaşandığı ama düşmanın bu fedakarlıklar sayesinde kovulduğu anlatılır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın geleneksel anlatımında ahalinin silaha sarılarak uzun bir mücadeleye girdiği, ormanlara çekilerek Kızılderililer gibi savaştıkları ve İngilizleri yenilgiye uğrattığı hikaye edilir. Gerçekte halkın yarıya yakın bir kısmı İngiltere’den ayrılmak istemiyordu. Savaş da koloni ahalisinin gerilla taktikleriyle kazanılmadı. Fransızlar çok büyük askerî yardım yaptılar. Bazı birliklerin yanısıra malzeme yardımları kritik öneme sahip olduğu gibi, Fransız donanması da İngilizlerle birçok kez çatışmaya girerek denizde ciddi bir yardım sağladı, İngilizlerin takviye ve ikmal olanaklarını ciddi ölçüde azalttı.

    Kızılderililer ise İngilizler ile bağımsızlık taraftarları arasında bölündü, ama İngilizlerden yana olanlar az değildi. Sonuçta, Avrupa’dan gelen birçok subay Amerikalı savaşçıları disiplinli birlikler haline getirdi. Muharebeler genellikle klasik savaş usulleriyle yapıldı, Fransız komutanlar ve birlikler İngilizleri teslim alan son saldırıda başrol oynadılar. Bağımsızlığı takiben de İngiltere’ye bağlı kalmış olan koloni ahalisi yerleştikleri topraklardan sürüldü, büyük bir tehcir yaşandı. Amerikan tarih anlatımı bu tehciri es geçer, Fransız yardımına ancak değinir ve gayrı nizami savaşçıların katkısını abartır.

    İspanya’da Napoléon’un işgaline karşı savaş da halkın direnişini efsaneleştirmiştir. Giderek abartılarak gelen anlatıya göre İspanyollar topyekun ayaklanmışlar, Fransızlar garnizonlarından çıkamaz olmuş, konvoyları pusuya düşürülmüş, dünya onlara dar edilmiştir. Aslında İberik batağı gerçekten Napoléon’un yenilgisinde Rus Seferi kadar etkili olmuş, Fransız kaynaklarını tüketmiştir. Ancak, bu mücadelede Welling- ton Dükü komutasındaki İngiliz askerleri ile onlarla birlikte savaşan Portekizliler yükün en ağırını üstlenmişlerdi. Onların sağladığı destek olmasa, Fransızlar o kadar sıkıntı çekmezlerdi ve esasen sıkıntıları da anlatıldığı kadar büyük değildi. 

    1914-18’den Pearl Harbour’a

    İnsanlar istisnalar dışında, istedikleri şeylere inanma eğilimindedir. Kaldı ki, geçmiş olaylar çoğu zaman dinleyenlere ve okurlara daha ilginç gelecek şekilde kurgulanmış ve tarihe bu şekilde intikal etmiştir. Bunların yanlışlığı bazen çok açık şekilde ortaya çıkar, bazen çıkmaz, ya da kesin kanıttan yoksun kalır. Örneğin, Roosevelt’in Pearl Harbour baskınından haberdar olup olmadığı çok tartışılmış, üzerinde nice kitaplar yazılmıştır, ama bu konunun iddiaları tam yanıt bulmamıştır. Kimisi bunu “gaflet ve ihanet,” kimisi de “şafakta uyuduk, baskına uğradık” efsanesine dönüştürmeye çalışmıştır.

    Gerçekten, ortada açık bilgilerle asla izah edilemeyecek durumlar, boşluklar vardır. San Diego ve Panama’ya “hazır ol” alarmı verilmişken, Filipinler ve Pearl Harbour’a niçin vaktinde haber verilmediği bunlardan biridir. Bu durum, telgraf gecikmesiyle sözde açıklanmıştır ama kabul edilmesi mümkün bir izah değildir. Öte yandan olayların temel mantığına bakarsak, ABD’nin, savaşa girmek için hücuma kesin karar vermiş olan Japonların baskınına karşı tedbir almamayı tercih etmiş olmasını ileri sürmek de ne kadar anlamlıdır? Ancak, o günlerde bazı şeylerin üstünün örtülmüş olması da kaçınılmazdır. Savaşa girer girmez yönetimin yıpratılmaması düşünülmüştür. Yetmiş beş yıllık bu tartışma muhtemelen hiç bitmeyecektir.

    Savaş tarihine yerleşmiş bir peşin fikir ise, 1914-18 yıllarındaki siper muharebelerinde verilen milyonlarca kaybın generallerin aptallığı yüzünden meydana gelmiş olduğudur. Bunu düşündürten çok sayıda olay da gerçekten mevcuttur. Bazı muharebelerde makineli tüfeklerin önüne sürülen taburlar anında erimiş ve bu gerçekten akıldışı bir tutumla yapılmıştır. Örneğin Somme saldırısının sadece ilk gününde İngilizler 57.470 ölü ve ağır yaralı vermişlerdir.

    Ancak generaller göründükleri kadar aptal değillerdi. Birkaç yıl içerisinde taktiklerini değiştirdiler. Artık taarruzlar sızma grupları ile başlıyor, hücum taburları ve ustaca kaydırılan destek ateşiyle birlikte ilerliyordu. Ayrıca generallerin hepsi, iddia edildiği gibi cephe gerisindeki şatolarda oturmuyordu. Yüzlerce general cephenin ön saflarında ateş altında kalmış, hayatını yitirmiş veya yaralanmış, işi zor yoldan da olsa öğrenmişdir.

    EFSANE
    GERÇEK
    ‘Uçankale’ idi, ‘Uçanmezar’ oldu
    Amerikalıların dört motorlu B-17’leri, savaşın kaderini değiştiren uçaklar olarak lanse edildi. Oysa gerçekte, Alman avcı uçaklarının hedefi oldular. Savaş boyunca İngilizler 7.449, Amerikalılar ise 8.067 “Uçankale” yitirdiler. 8 Nisan 1945’te Almanya üzerindeki bir B-17G’nin uçaksavarla vurulma anı.

    Almanlar da ‘sırtlarından bıçaklandı’

    İki dünya savaşı arasındaki dönemin en önemli efsanesi, Almanların “sırtımızdan hançerlendik” şeklinde yaydıkları bahanedir. Bu, Alman militaristleri ve Naziler tarafından fazlasıyla kullanılmış bir yalandır. Almanya, 11 Kasım 1918 tarihinde bırakışma yapıldığı sırada çoktan tükenmişti. Askerler isyana yakındı. Açlık ve hastalıktan ölümler çoktan başlamış olup, kısa süre içerisinde 1 milyona yakın insan hayatını yitirecekti. İtilaf Devletleri henüz Alman topraklarına girmemişti ama, Ağustos başından beri Kayzer’in ordusunu her gün 1914’de işgal ettikleri topraklardan geri itiyorlardı. Sağda solda kızıl bayraklı ve silahlı adamlar görülmeye başlamış, havayı içsavaş korkusu sarmıştı.

    Almanya’nın savaşı birkaç gün daha sürdürmesi ayaklanmaların yayılmasından başka bir sonuç veremezdi ve dünyanın en güçlü sosyal demokrat partisine sahip olan bu ülkede, Rusya’da meydana gelen ihtilalin yarattığı korku çok derindi. Nitekim, çok kısa süre içerisinde Spartakistler harekete geçecek ama başarılı olamayacaktı. İşte savaştan sonra aşırı sağ kesim “yenilmedik, bırakışma günü ordumuz hâlâ sınırları koruyabilecek durumdaydı ama Yahudiler ve solcular nedeniyle teslim olmak zorunda kaldık” diyecekti.

    Naziler bu iki kesime karşı büyük sermayenin ve hızla yoksullaşan orta sınıfların tepkisini kullanarak 1933 başında iktidara gelecek, birkaç ay sonra da bunları toplama kamplarına almaya başlayacaklardı. Yahudiler sadece bir bahane değil, el konulacak servet anlamına da geliyor, ayrıca ırkçılar tarafından bir güç kaynağı olarak görülen ırk saflığını bozdukları ileri sürülüyordu. Weimar’ın hastalıklı ortamı içerisinde Versay Antlaşmasının tazminatları ve Almanları savaş suçlusu olarak ilan etmesi de Nazi propagandasına zemin hazırlamıştı. Halbuki 1. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda 100 bine yakın Yahudi savaşmış, 12 bin ölü vermiş ve en çok madalya alan grubu teşkil etmişti. Tabii, onları kimse dinlemedi.

    2. Dünya Savaşı bitime doğru Nazi ordularını ve kentlerini ezerken, Müttefik liderler Alman halkının tekrar “arkadan hançerlendik” yalanına sarılmasını önlemek için, yenilgiyi iyice anlamalarına özen gösterdiler. Alman savaş suçlularının bir kısmı mahkemelerde cezalandırıldı. Ne var ki 1945 yılında askerler zafer eğlencesi yaparken, Soğuk Savaş çoktan başlamıştı. Nazileri komünistlere karşı kullanmaya kararlı olan Amerikalılar ve diğer müttefikler, savaş suçlarının ezici çoğunluğunu görmezden geldiler. Avrupa’da bu kez Rusya tarafından desteklenecek bir komünist tehdide karşı en büyük gücün gene Almanya’dan sağlanacağını pekala biliyorlardı. 

    Sovyet propagandası ve Katyn katliamı Stalin’in 1939’da Hitler’le anlaşarak Polonya’yı işgali, “sosyalist anavatanın savunmasını daha batıdan başlatmak için” propagandasıyla yürütülmüştü. Sovyet propaganda afişleri, Kızıl Ordu askerleriyle öpüşen, el sıkışan Polonyalıları resmederken, bizzat Beria’nın teklifi ve Stalin’in onayıyla, Katyn ormanında yüzlerce Polonyalı asker esir edildikten sonra katlediliyordu.
    EFSANE

    Leh süvarilerin Nazileri perişan etmesi!

    Uzun yıllar boyunca tarih meraklılarının kafasına sokulmuş olan efsanelerden birisi de 1939 Eylül’ünde Polonya süvarilerinin Alman tanklarına hücum ederek perişan olmalarıdır. Bu o kadar çok tekrarlanmış, kitaplarda, televizyon yapımlarında o kadar çok işlenmişti ki, sorgulanması bile kimsenin aklına gelmez olmuştu. Eh, Polonyalılar tarih boyunca atlı birlikleriyle övünmüşlerdi ve 1939’da bir düzine süvari tümenine sahiptiler. Almanların ise 10 zırhlı tümeni vardı. Bu nedenle efsane kolay kabul edildi. Churchill’in on iki ciltlik 2. Dünya Savaşı tarihinde de şu ifade yer alır: “On iki tugaylık süvarileri sürüler halinde gelen tanklar ve zırhlı araçlara karşı kahramanca hücum ettiler ama mızrakları ve kılıçlarıyla onlara zarar veremediler”.

    Aslında böyle bir şey hiç yaşanmamıştı. Aklı başında hiçbir komutan süvariyle tanka saldırmazdı. Polonyalılar süvari birliklerini daha çok bindirilmiş piyade olarak kullanıyorlardı. Ancak, savaşın ilk günlerinde bir Polonya süvari taburu Alman piyadelerine saldırınca makinelitüfek ateşiyle çok kayıp vermiş, ölü ve yaralı askerlerin ve atların yattığı bölgeye daha sonra birkaç Alman tankı gelmiş, Alman propagandası da fırsatı kaçırmayıp, Polonyalıları daha da umutsuz ve perişan gösteren bu sahneyi, “süvariyle tanklara saldırıyorlar” diye yaymıştı.

    Savaş sonrasında yazılan tarih kitaplarında bu görüşler tekrarlanıp durdu. Polonyalıların savunmayı ihmal ederek daha çok hücuma önem veren muharebe doktrinleri de bu aldanmayı desteklemiştir. Polonya süvari tugayları manevra olanakları sayesinde karşı hücumda kullanılmaya çalışıldı gerçekten, ama Alman zırhlı birlikleri ve ateş gücü ile Luftwaffe onlara bu olanağı tanımadı. Ağırlık merkezi kurma ve güçlü ihtiyatlar yaratmak yerine birliklerini tüm sınırlara yayınca, Alman zırhlı tümenleri bunları rahatça dağıtıp geçtiler. Zaten eşitsiz güçlerin savaşıydı ve iki hafta sonra Ruslar, Hitler ile yaptıkları antlaşma uyarınca Polonya’yı tekrar paylaşmak için doğudan hücum ettikleri zaman Polonya çoktan yenilmişti.

    Polonya’nın işgaliyle ilgili bir diğer efsane de komünistler tarafından yıllarca savunulmuştu. Stalin’in 1939 Ağustos ayında Polonya’nın paylaşımı için Hitler ile yaptığı istilacı antlaşmayı, sözde sosyalist anavatanın savunmasını daha batıdan başlatmak için yaptığını ileri sürenler hâlâ tek tük vardır. Halbuki Stalin’in Hitler ile yaptığı pazarlık, Çarlık dönemi topraklarının tümünün geri kazanılmasıydı. Bu nedenle Baltık ülkelerini işgal etti ve Finlandiya’ya saldırdı. Polonya’da esir edilen binlerce subay, Katyn ormanında enselerine birer kurşun sıkılarak öldürüldü. Alman propagandası bunu kullandı ama, savaş sonrasında Ruslar Polonya’yı tekrar işgal etti ve bu ortamda katliamların hesabı sorulmadı.

    GERÇEK 

    Almanlara karşı Rezistans efsanesi

    Daha yakın tarihten bir başka efsane de Avrupa’da, özellikle Fransa için yaratılmış olan “Direniş” efsanesidir. Fransa 1940 yılında işgal edildikten sonra, uzun bir süre direniş çok cılız kalmış, tam tersine, faşist Fransızların Gestapo ile işbirliği alabildiğine geniş çaplı olmuştur. Faşist milisler, Fransız Yahudilerinin yakalanıp toplama kamplarına gönderilmesinde canla başla çalıştılar. Paris yakınlarındaki Drancy toplama kampı Auschwitz’e gönderilenler için transit merkezi vazifesi gördü. Birçok Fransız, Avrupa’nın her ülkesinden gelen aşırı sağcılar gibi SS birliklerine katılarak Rus cephesinde Bolşeviklerle çarpışmaya gitti. Buradan geçen 76.000 Yahudiden sadece 2.500’ü sağ kalabildi. İşbirlikçi Vichy hükümeti Alman taleplerini yerine getirmek için büyük çaba gösterdi. Fransız direnişi ancak 1942 yılında Alamein ve Stalingrad’daki büyük Alman yenilgilerinden sonra ciddi bir gelişme göstermiştir.

    Esasen Hitler 1941’de Rusya’ya saldırıncaya kadar, Avrupa komünistleri Moskova’dan gelen “direnişte bulunmama” talimatı karşısında sıkışıp kalmışlardı. Ayrıca diğer direniş örgütleriyle komünistler arasında büyük bir güvensizlik vardı. Keza, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde direnişçiler sonsuz bir amatörlük içerisinde polis ve Gestapo’ya yem oluyordu. Hollanda direnişi Gestapo’nun sızmasıyla erken bir tarihte çökertilmişti. Direnişçilerin gerçek isim ve adreslerini içeren defterler ele geçiyor, aralarına ajan sızdırılıyor ve inanılmaz kayıp veriyorlardı.

    Fransa’da savaş boyunca 30.000 direnişçi kurşuna dizilmiş, 20.000’i kaybolmuş, 60.000’i de toplama kamplarına gönderilmişti. İngilizlerin direnişçileri örgütlemek için gönderdikleri SOE ajanları, karşılaştıkları kayıtsızlık ve dikkatsizlik karşısında dehşete düşmüşlerdi. Kahvelerde toplanıyorlar, açık not alıyorlar ve daima “ça ne risque rien”, yani “bunda bir tehlike yok” diyorlardı. Kısacası batıda direniş hem kendi aralarında, hem de Gestapo ve Fransız faşistleriyle didişerek yavaş bir tempoda gelişti. Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ise direniş açık gerilla savaşı halini aldı. Kısa sürede dağlarda ve ormanlarda partizan birlikleriyle Almanlar arasında, işgalcileri yıpratan bir nitelik aldı. Fransız direnişçiler, ancak Normandiya çıkarması sırasında bir güç haline dönüştüler, ama o dönemde de büyük hatalar yapmayı sürdürdüler. Müttefik birlikler Fransız kentlerini kurtarırken son anda direniş saflarına geçenler ise hiç de az değildi. Avrupa’da Almanları yıpratan esas direniş, doğuda ve Balkanlar’da gerçekleşti. Bu ülkeler nüfuslarının yaklaşık yüzde 10’unu yitirdiler. 

    EFSANE
    GERÇEK
    Abartılan Rezistans, günah keçisi kadınlar Fransız direniş hareketi, Normandiya Çıkarmasından sonra ivme kazandı. Özellikle savaştan sonra abartılan Rezistans, Doğu Avrupa’daki Nazi karşıtı gerilla hareketleriyle kıyaslanamayack ölçüde zayıftı. Paris’teki Fransız direnişçiler, işgalden sonra Almanlarla ilişki kuran kadınları suçladılar.

    Hollywood ve esir kamplarından kaçış

    Savaştan sonra, biraz da Holly- wood tarafından yaratılan efsanelerden birisi de Hitler’in esir kamplarından kaçışlarla ilgilidir. Bu kamplarda savaş esirleri -nedense- aptal Alman nöbetçilerinin burnunun dibinde her türlü imalat yapıp tünel kazarlar ve selamete ulaşırlar. Gerçekte, bu savaşta esir düşen on milyon askerin yarısına yakın kısmı ölmüştür. Nazilerin esir aldıkları 5 milyon Rus askerinin 3 milyonunu öldürmelerine karşılık, Rusların esir aldığı Alman askerlerinin de önemli bölümü geri dönmemiştir. Diğer esirlere o kadar kötü davranılmamış olmakla birlikte, askerlerin zaten yıllardır güç koşullarda yaşamış olmaları dirençlerini zayıflatmış ve koşullara dayanamamışlardır.

    Japonlara esir düşen Müttefik askerleri arasında da çok fazla ölüm olmuştu. Gerçi, Avrupa’da ve Alman esirlerin götürüldükleri ABD ve Kanada’da gene de tek tük kaçış olayları olmuş, ama bunların pek çoğu birkaç gün içerisinde yakalanmış ve ancak birkaç tanesi selamete ulaşabilmişti. En büyük kaçış olayında 76 asker tünel kazarak dağılmış, ama küplere binen Hitler bunların yakalanması için polis ve gençlik örgütlerinden ve hatta itfaiyeden milyonlarca kişiyi seferber etmişti. Kaçanların 50’si yakalandıkları yerde öldürülmüş, 23’ü geri getirilmiş ve sadece 3’ü hatları geçip kurtulabilmişti. 

    EFSANE
    GERÇEK
    Alplerde 2 yıl daha Alman direnişi! 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yaygınlaşan en büyük efsane, Almanların Alp Dağlarında muazzam bir yeraltı sistemi kurdukları ve iki yıl daha direnebilecekleriydi. Gerçek ise Alp Dağlarında tek tüp topçu savunma noktaları kalmış olmasıydı. 

    Alpler’deki gizli Alman üssü!

    2. Dünya Savaşı’nın bir başka büyük efsanesi ise savaşın sonunda Almanların Alp Dağlarında yıllarca direnebilecekleri büyük bir ulusal sığınak (national redoubt) inşa ettikleri şeklindeydi. 1944 yazı sonunda morali bozulan Alman ordularını takip ederek kısa sürede Berlin’e girecekleri umudu içindeki Müttefik karargahlarına, İsviçre’deki istihbarat örgütlerinden Almanların yeni bir direniş odağı oluşturdukları haberi geldi. Raporlarda bunun “savaşı iki yıl kadar uzatabileceği” söyleniyor; Salzkammergut mıntıkasında büyük silah, cephane, gıda ve yakıt depoları hazırlandığı, dağlara oyulan mağaralarda yeraltı fabrikaları oluşturulduğu iddia ediliyordu. Hitler en fanatik takipçileriyle buraya çekilerek Müttefiklerin dağılmasını bekleyecek, ya Naziler yeniden toparlanacak ya da kıyamet savaşı yapılacaktı.

    Bu endişe, savaşı bir an önce bitirmek isteyen Müttefik karargahlarında gerçek bir sıkıntıya neden oldu ve planlarında bu olasılığı dikkate almaya başladılar. Almanlar sonbaharda toparlanınca Ren’in geçilmesi 1945 baharına kaldı. Bu sırada Almanlar ulusal sığınak masalını yaymayı sürdüler. Amerikan ordusu 1945 Nisan’ında Münih’in güneyinde sözü edilen bölgeye girinceye kadar da bunun gerçek olup olmadığı konusunda tereddütte kaldılar. 

    1. Dünya Savaşı’nın siper dehşetini bir daha yaşamak istemeyen Batı ülkeleri ya sınırlarını koruyan askerlerin bir kısmını Fransa gibi Maginot hattına gömdüler ya da stratejik hava bombardımanıyla düşman kentlerini yıkıp yakarak onların savaş azmini yıkabileceklerini sandılar. Hava teorisinin öncülüğünü yapanlar İtalyan Giulio Douhet ve İngiliz Trenchard’dır.

    İtalyan sanayisi etkili bir bombardıman filosu yaratacak güçte değildi. Bunu İngilizler ile Amerikalılar yaptı. Ne var ki dört motorlu “uçan kaleler” savaş boyunca hiç de sanıldığı gibi tayin edici bir rol oynamadılar. Bu uçaklar, 1930’ların ikinci yarısında hizmete alınan tek kanatlı hızlı avcılara çok kolay yem oluyordu. Bunların kendilerini korumak için taşıdıkları 6 ile 10 arasındaki ağır makineli tüfeğin ateşi, avcıları uzakta tutamıyordu.

    Savaş boyunca İngilizler 7.449, Amerikalılar ise 8.067 “uçankale” yitirdiler. Her düşen uçak 10 adet eğitimli mürettebatın savaş dışı kalması demekti. Bunların çok azı paraşütle atlayıp esir kamplarına gitti, çoğu feci şekilde öldü. Üstelik bu fedakârlık karşılığında beklenen yarar sağlanamadı.

    Uçan kaleler bir kentten daha küçük hedefleri vuramıyorlardı. Ama uçan kale propagandası sürüp gitti. Örneğin, Amerikalıların Midway’de havalandırdıkları B-17’lerin tüm bombaları denize düştü ama Amerikan basını zafer onlara aitmiş gibi başlık attı. Ne var ki, savaşın son yıllarında uzun menzilli avcılar bombardıman filolarını korumaya başladı ve bu Alman hava kuvvetlerini o kadar yıprattı ki, Normandiya çıkarması başladığında ancak sembolik bir önleme yapabildiler. Ayrıca, büyük ülkelerin hepsi, bombardımanla başa çıkacak tedbirleri geliştirebildiler, ta ki Japonya’ya atom bombası atılıncaya kadar.