Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • Nazilerden daha Nazi, faşistlerden daha faşist

    Nazilerden daha Nazi, faşistlerden daha faşist

    1918’de biten 1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da yükselen radikal hareketler, birçok ülkede siyasal iktidar mücadelesine girişmişti. Batı’da çok sayıda şair ve edebiyatçı da faşizm sempatizanıydı. Bunların çoğu faşizmin vahşetini görüyor ama bunu gelecekteki toplumun kaçınılmaz doğum sancıları addediyordu. Ancak benzer bir bakış radikal solda da vardı. Bu nedenle birçok solcunun faşist saflara geçmesi, o günlerde şaşırtıcı görülmedi. 

    Birinci Dünya Savaşı sonunda oluşan genel kriz birçok ülkenin diktatörlükle yönetilmesine yol açmıştı; zira siyasi sistemler yıkılmış olup, demokratik rejimleri ayakta tutacak bir istikrar yaratılamamıştı. Avrupa’da özgür seçimlerin nispeten demokratik bir ortamda yapılabildiği ülke sayısı iki elin parmakları kadardı: İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre, Çekoslovakya ve İskandinav ülkeleri. 

    Batı ve kuzey Avrupa ülkeleri siyasi çalkantılardan uzak değildi ve hepsinde faşist nitelikli küçük veya büyük partiler vardı (Orta ve Doğu Avrupa ile İber Yarımadası’ndaki faşist hareketler ayrı bir yazı konusudur. Avusturya faşistlerinin Almanya ile birleşmek üzere iki savaş arasındaki uzun mücadelesini de ayrıca değineceğiz). 

    Fransız faşistleri Mussolini ve Hitler’in izinden giden Fransız faşistleri hâlâ varlığını koruyan köklü bir örgütlenme. Fransız avukat ve gazeteci Ferdinand de Brinon (sağdan ikinci) Nazilerle Fransız işbirliğinin mimarlarından biriydi (15/16 Temmuz 1943). 

    1940’ta Nazi işgaline uğrayan ülkelerin faşistleri, işgalcilerle işbirlikçilik yapıp direnişçileri ve Yahudileri ölüme yolladıkları gibi, ayrıca SS Waffen (Silahlı SS) birliklerine de gönüllü olarak katılmışlardır. Waffen SS birlikleri savaş öncesinde üç alaydan ibaret olup, savaşın sonunda 38 tümenlik güce ulaşmıştı. Savaş daha uzasaydı, Hitler’in silahlı kuvvetlerin tümünü SS birliklerine çevireceğinden sözedilmiştir. Kıta Avrupa’sının her köşesinden gelen faşistlerin katıldığı bu birlikler tüm cephelerde muharebelere iştirak edip, yaklaşık 350 bin ölü verdiler. Yaralı sayısının ölü sayısına çok yakın olması, nasıl fanatik bir şekilde savaştıklarının göstergesidir (Genel yaralı sayısı muharebelerin özelliğine göre değişmekle birlikte, ortalamada ölü sayısının iki katıdır). Nazi orduları Rusya’da ilerlerken sadece devletlerin gönderdiği İspanyol, İtalyan, Romen ve Macarlar değil, kıta Avrupa’sının tümünden gelen faşistler gönüllü olarak onların yanındaydı. Adeta SS’lerin liderliğinde bir faşist anti-Bolşevik enternasyonalin hayata geçtiğini söylemek mümkündü ama, Almanlar hiçbir zaman onlara tam güvenmedi ve yetki vermeyerek ikinci planda tuttular. 

    1930’larda Avrupa faşistlerinin jest ve mimiklerle bir ölçüde Mussolini’yi, ama esas olarak Hitler’i taklit etmeleri de son derece ilginçtir. Asık suratlarla “rap rap” yürünerek toplantılara gelinmesi, tek tip selam, liderin bağıra çağıra nutuk atması, adeta birbirlerinin kopyasıdır. Örneğin “La Légion des Volontaires Français Contre le Bolchévisme” (Bolşevizme Karşı Fransız Gönüllüleri) adlı kuruluşun dev salon toplantılarında, aynen Hitler gibi bağıra çağıra konuşan Fransız faşistlerinin hali ibret vericidir. Aynısını Belçika’da, İngiltere’de, Norveç’te veya Amerikan faşistlerinin toplantılarında da görebilirdiniz. 

    İngiliz Kara Gömlekliler Oswald Mosley (sağda) liderliğindeki “Kara Gömlekliler”, 1930’ların başında ömrü kısa süren İngiliz Nasyonal Sosyalist örgütüydü. 

    Avrupa’da 1918 sonrası faşist hareketlerin ilginç özelliklerinden biri, üyelerinin azımsanmayacak bir kısmının “soldan kopan” unsurlardan gelmesiydi. Örneğin İtalya’da Mussolini Sosyalist Parti’den ayrılmış; Doriot, Fransız Komünist Partisi’nin en önemli liderlerinden birisi ve Komintern üyesiyken faşizme kaymış; İngiltere’de Mosley bir dönem İşçi Partisi’nde görev almıştı. Bir başka Fransız sosyalisti Marcel Deat da faşist işbirlikçilerin liderlerinden olmuş, Vichy hükümetlerinde yer almıştı (1945’te ortadan kaybolmuş, gıyabında idama mahkum edilmiş, ancak 1955’de ölünceye kadar kuzey İtalya’da bir Katolik grup tarafından saklandığı ortaya çıkmıştı). 

    Her şeye karşı 

    Anti-semitist, anti-komünist, anti-liberal Fransız örgüt “La Légion de Volontaire”.

    Avrupa’da faşistlerin Kilise ile ilişkileri her ülkede farklıydı. İspanya ve Fransa’da Katolik Kilisesi ile oldukça yakın ilişkileri varken İtalya’da bu karşılıklı bir uzlaşı ile çözüme bağlanmıştı (Mussolini’nin Vatikan ile yaptığı Lateran Antlaşmaları). Hitler ise Kilise’yi doğrudan karşına almadan, dolaylı yoldan yoketmeyi aklına koymuştu; ama planını gerçekleştirecek kadar uzun süre iktidarda kalamadı. Öte yandan din adamları da ortak bir tutumda olmayıp, faşist ve anti-faşist cephelere ayrılmışlardı. 

    Tüm ülkelerde ortak bir özellik ise 1914-18 savaşının askerleri ve özellikle de havacılar arasında faşizme yatkınlığın çok yüksek oranda görülmesiydi. Faşizm Avrupa’nın her ülkesinde farklı özellikler gösterdiği gibi, o dönemde hem nostaljik bir geçmiş özlemi içerisinde yaşıyor, hem de ütopik ve yarı mistik bir gelecek vaad ediyordu. Örneğin pagan törenlerini canlandıran Almanlar eski Töton kabile savaşçılarını, İtalyanlar Roma lejyonlarını özlüyor; ancak Avrupa’nın mevcut kültürünü reddederken, aynı zamanda sanayi toplumunun yerini alacak bir ileri teknoloji toplumu hayal ediyorlardı. 

    “Camelots de Roi” (altta) aşırı milliyetçiliğin Fransa’daki adresleriydi. 

    Bu ileri teknoloji, onların utancını silecek ve milletleri yeni zaferlere götürecekti ki, bu savaşın en üst makineleri, uçaklar ve bu savaşın şövalyeleri olan havacılar tarafından temsil ediliyordu. Müttefikleri tarafından aldatıldığına inanan İtalyanlar arasında Marinetti ve İtalo Balbo gibi havacılar, faşizmin önde gelen isimleri oldu. Bu etki içerisinde Mussolini çok yerde havacı kılığında poz verecek, oğulları da İtalyan Hava Kuvvetleri’ne katılacaktı. Almanya’da da Nazi hiyerarşisinde ikinci adam Hermann Goering havacı bir subay olup, Luftwaffe gelecekteki faşist Alman silahlı kuvvetlerinin ideolojik modeli olarak görülüyordu. ABD’de Charles Lindbergh’in de Nazi sempatizanı olması şaşırtıcı değildir. İngiltere’de Fuller faşizmin önde gelen isimlerinden birisi olarak havacı değildi ama, mekanize kara-hava birleşik savaşının ilk savunucusuydu. Keza Batı’da çok sayıda şair ve edebiyatçı da faşizmin sempatizanıydı. Bunların çoğu faşizmin vahşetini görüyor, ama bunu gelecekteki toplumun kaçınılmaz doğum sancıları addediyordu. Ancak benzer bir bakış radikal solda da vardı. Bu nedenle birçok solcunun faşist saflara geçmesi, o günlerde şaşırtıcı görülmemiştir. 

    Fransa’da faşizm ve Halk Cephesi 

    Faşistlerin iktidara gelemediği ülkeler içerisinde en yaygın ve güçlü hareket Fransa’da idi. Avrupa’da anti-semitizmin beşiği olan bu ülkede, Dreyfuss olayı döneminde, 30 yıl sonra faşizmin temeli haline gelecek aşırı sağcı oluşumlar ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında yer alan “Action Française” (AF), Üçüncü Cumhuriyet’in aşırı sağcı oluşumları içerisinde öne çıkacaktı. Faşizmin genel özellikleri olan otoriter, aşırı milliyetçi, korparatifçi, anti-semitist, anti-komünist yanlarını ve eski askerlerin örgütlenmesini kucaklayan bir yapıdaydı. Faşist partilerin diğer ortak özellikleri olan anti liberalizm, masonluk karşıtlığı, liderlik ilkesi ve popülist yaklaşımlardan da uzak değillerdi. Fransız faşizmin özgün bir yanı ise Katolik ve anti-Protestan unsurları daha fazla barındırması idi. 

    Keza gene savaş öncesinde, 1908’de kurulan “Camelots de Roi” aşırı sağcı bir gençlik örgütüydü. Bunlar bir zamanlar solcuların ve cumhuriyetçilerin elindeki milliyetçilik bayrağının yeni sahipleri oldular. Yani, Fransa’da aşırı sağın örgütlenmesi Almanya’dan önce olmuştu. Savaşın yıkıntısı yeni örgütlerin kurulmasına yol açtı. “Jeunesse Patriotes” (1924), tıpkı ertesi yıl kurulan “La Faisceau” gibi İtalyan faşist hareketinden etkilenmişti. Fransa’nın ilk faşist kitle partisi olan “Parti Social Français” (PSF) ise eski askerlerin ve yakınlarının örgütü olan Albay de la Rocque liderliğindeki “Croix de Feu” tabanından büyük güç almaktaydı. Üç milyon taraftarı olduğu iddiası abartılı olsa da, bir milyon gibi bir rakam da azımsanamaz. 

    Radikal faşist örgüt 

    Fransız 1. Dünya Savaşı kahramanı Marcel Bucard, en radikal faşist örgütlerden birini “Mouvement Franciste”i kurmuştu. 

    En radikal faşist örgütlerden biri de AF kökenli Marcel Bucard’ın “Mouvement Franciste” (MF) adlı örgütü olup, çoğu gibi o da 1. Dünya Savaşı kahramanıydı. Bunların yanında faşizme sempati duydukları için Fransız Sosyalist Partisi’nden atılan büyükçe bir grup, 2. Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapacaktı. Nihayet aralarında Joseph Darnand’ın da bulunduğu ve Eugène Deloncle tarafından kurulan terörist “La Cagoule” örgütü, 1937’de Mussolini’den silah almak için iki İtalyan anti-faşisti olan Roselli Biraderleri öldürmüş ve birçok başka terör eylemi gerçekleştirmişti. Örgütün adı, kendilerine “gizli devrimci komite” diyen bu grup üyelerinin Ku Klux Klan gibi kukuleta giymelerinden esinlenmişti. Bir darbe planladıkları sırada deşifre oldular ve bir kısmı tutuklandı. 

    Stavisky Skandalı 

    Şimdi biraz geriye giderek Fransa’yı sarsan olayların gelişimindeki önemli bir sürece gözatmalıyız. Bu olay, “Stavisky Skandalı” adı verilen büyük bir mali dolandırıcılığın açığa çıkmasıyla başlar. Stavisky, 1. Dünya Savaşında dolandırıcılığa başlamış olan Ukraynalı bir göçmendi ve ardı ardına kurduğu kredi tezgahlarıyla bir zincir oluşturmuş, her dolandırıcılığı, bir sonraki tezgahla kapatarak büyütmüştü. Bu elbette kamu yöneticilerinin işbirliği olmadan yürüyemezdi ama, bu zincirin de kaçınılmaz sonu geldi. 

    Nihayet 1933’te tutuklama kararları çıkınca, Üçüncü Cumhuriyet temellerine kadar sarsıldı. Hem sağ, hem de sol bunu fırsat bilerek parlamenter sisteme karşı saldırıya geçince büyük bir siyasi kriz oluştu. Faşistler 1934’ün başında Paris’te 14 kişinin öldüğü ve 655 kişinin yaralandığı uzun çatışmalara girdi. Bu bir iktidar yoklamasıydı. Bu sırada Mareşal Pétain’in Savunma Bakanı olduğu sağ eğilimli bir hükümetin kurulması faşist gösterilere ara verilmesini sağladı ama, hemen akabinde Stavisky davası savcılarından birinin öldürülmesi işleri tekrar karıştırdı; birçok Bakanın dolandırıcılık olaylarıyla ilgisi açığa çıktı. Faşistler bu gelişmeleri yeni bir karışıklık çıkarmak için değerlendirdiler ve durum Hitler iktidarı öncesi Almanya’ya benzemeye başladı. 

    Fırsatçılık peşinde

    Faşistler, Fransa’yı sarsan “Stavisky Skandalı” adı verilen büyük bir mali dolandırıcılığın açığa çıkmasını fırsat olarak gördüler; fakat sonunda geri adım atmak zorunda kaldılar.

    İşte tam da o günlerde Fransız Komünist Partisi (FKP), o güne kadar faşistlerle bir tuttuğu Sosyalistlere yanaşarak cumhuriyetin savunması için birlik önerdi. Bunun nedeni FKP’yi yöneten Rusya’nın, Fransa’da kurulacak ikinci bir faşist yönetimin Berlin ile birleşerek kendisine karşı büyük bir tehdit oluşturabileceği endişesiydi. Moskova’dan emir gelince, FKP düşman ilan ettiği Sosyalistlere ve hatta Radikal Parti’ye yanaşmıştı. Böylece sadece partilerin değil, sendikaların ve solcu grupların da katıldığı Halk Cephesi (resmî adı Rassemblement Populaire) kuruldu. Büyük ve disiplinli bir kitle gösterisiyle faşistlere geri adım attırdılar ve bunu yaklaşan seçimlerde yapılacak bir ittifakla pekiştirmeyi seçtiler. 

    Kadın desteği İngiltere’de özellikle aristokrat kadınların faşistlere desteği dikkati çekiciydi. 

    Almanya’da Nazilerin seçim başarısı akıllardan çıkmıyordu ve Halk Cephesi adayları, ikinci turda her seçim bölgesinde en çok oy alan adaylarını destekleme ilkesini uygulayarak büyük bir zafer elde ettiler. Sağ partilerin oy kaybetmemesine karşın Halk Cephesi iktidara geldi ama programlarını uygulayamadan dağılma sürecine girdiler. Ancak savaş öncesindeki çok kritik yıllarda Fransa’da faşistlerin iktidara gelmesini önlemede önemli rolleri oldu. Faşistler ise işgal yıllarında Wehrmach ve Gestapo’nun himayesi altında komünistlere, direnişçilere ve Yahudilere karşı vahşet uyguladılar. Drancy transit toplama kampı için av kampanyalarına bile katıldılar. Bu ülkedeki bir başka ilginç durum da, Fransız faşistlerinin Alman kuklası olan Vichy hükümetine bile karşı olmalarıdır. 

    Fransa, Avrupa’daki diğer ülkelerde faşizmin temeli olan fikir ve örgütlenmelere öncülük etmiş ve ilk kitle tabanı yaratmış olan ülkedir. Fransa’da iktidara gelemediler ve işgaldeki işbirlikçilikleri tabanlarını zayıflattı ama, bugün 70 yıl sonra bile hâlâ küçümsenmeyecek bir oya sahip bulunuyorlar. Bu kadar köklü hareketler toplumdan kolay silinmiyor. 

    Cable Sokağı Muharebesi 1936’da Doğu Londra’da tarihe Cable Sokağı Muharebesi olarak geçen olayda, Nazi sempatizanı İngilizler, Yahudi ve komünistlere karşı kışkırtıcı bir yürüyüş gerçekleştirmişlerdi. 

    İngiltere’de faşist hareket 

    Bu ülkede faşist hareket Fransa ile mukayese edilmeyecek kadar zayıftı. Oswald Mosley liderliğindeki “Kara Gömlekliler”, 1930’ların başında 50 bin kadar üyeye sahip oldular ama radikalleştikçe desteklerini yitirdiler. BUF (British Union of Fascists) üyelerinin sayısı birkaç yıl içerisinde 10 bine kadar düştü. 1936’da Doğu Londra’da Yahudiler ve komünistlere karşı yaptıkları kışkırtıcı yürüyüşte protestocularla çatıştılar ve onları geçemediler. “The Battle of Cable Street” yani Cable Sokağı Muharebesi adı verilen bu arbededen istedikleri yararı elde edemediler. Esasen hükümet 100 bin imzalı dilekçeye rağmen yürüyüşe izin vermiş, ama 5 bin faşistin etrafını 7 bin polisle sarmış, böylece göstericilerin fiyakaları baştan bozulmuştu. Aynı yıl çıkarılan yeni “Kamu Düzeni Kanunu” politik üniformaları ve kışkırtıcı gösterileri yasaklayınca, faşistlerin havası daha da azaldı. 

    Örgüt 1940’ta yılında kapatıldı; liderleri uzun süre hapiste veya uzak kamplarda tecrit edildi. Diğer ülkelerde olduğu gibi aşırı milliyetçi, Yahudi düşmanı ve Hitler hayranı idiler; ancak ilginç bazı özellikleri vardır. Öncelikle, İngiltere’deki faşist harekette kadınların önemli bir rolü oldu. Kadınlara eşit oy hakkı için sokaklara dökülmüş olan eski “Suffragettes” taraftarlarının bir kısmı eşitlik beklentisiyle buraya yönelmişlerdi. Ülkede faşist hareketin başlatıcısı sayılan kişi de, 1. Dünya Savaşı’nda Sırbistan’da ambulans sürücüsü olarak Cesaret Madalyası almış bir kadın, Rotha Lintorn-Orman idi. 

    Lintorn-Orman, savaş travmasıyla ülkeye dönenler arasında sola düşmanlığıyla öne çıkmıştı. Bu tutumu 1923’te “British Fascisti” (BF) adlı örgütü kurmasına yol açtı. Mücadelesine Northumberland Dükü’nin gazetesi olan Patriot’a “kızıl tehlikeye karşı örgütlenecek gönüllüler aranıyor” ilanı vererek başladı. 1925’te daha radikal bir kesim onlardan ayrılarak “British National Fascisti” örgütünü kurdu ama, bu ekip hep marjinal kaldı. Lintorn-Orman alkol ve uyuşturucu sorunları yüzünden kısa süre sonra öldü. Faşistlerin genel anti-feminist tutumlarına rağmen -ki bunlar arasında lider Mosley de vardı- İngiltere’de kadınların, özellikle de aristokrat kadınların faşistlere desteği dikkati çekiciydi. Bunda muhtemelen Mosley’in 1936’da Mitford kardeşlerden Diana ile evlenmesinin payı küçümsenemez. Sözkonusu evlilik Almanya’da Goebbels’in evinde ve Hitler’in şeref konuğu olduğu bir törenle gerçekleşti. 

    İngiltere’de aristokratların faşistleri desteklemede öne çıktıkları epey konuşulmuştur ama, bu izleniminin doğmasında bir kısım tekil örnekler de rol almış olabilir. Örneğin 8. Edward’ın tahttan feragatından sonra Almanya’da Nazi törenleriyle ağırlanması ve savaş içerisinde Rudolf Hess’in İskoçya’ya uçarak, Hamilton Dükü ile görüşmek istemesi gibi olaylar dikkati çekmiştir. 

    İrlanda’da anti-komünist / Mavi Gömlekliler İrlanda’da iki yıl varlık gösteren “Mavi Gömlekliler”, orta sınıfın komünizm korkusundan nemalanmış ve polis generali Eugen O’Duffy liderliğinde biraraya gelmişlerdi. 

    İrlanda ve Belçika’da aşırı milliyetçilik 

    Diğer ülkeler arasında faşist hareketler açısından İrlanda’nın İngiltere’ye, Belçika’nın ise Fransa’ya daha çok benzediği göze çarpar. İrlanda’da “Mavi Gömlekliler”, orta sınıfın komünizm korkusundan yararlandılar ve polis generali Eugen O’Duffy liderliğinde etkinlik gösterdiler. Ancak bu sadece 1933-1935 arasında sürdü ve akabinde sönüp gitti. Bunlar daha çok İtalyan faşizminden etkilenmişlerdi ve yarım yamalak, tutarsız korporatist fikirleriyle ayakta kalamadılar. 

    Belçika’da Léon Degrelle liderliğindeki faşist hareket ülkenin daha çok Fransa’ya yakın Vallon bölgelerinde destek kazandı; ancak Flaman bölgesinde de farklı amaçları olan aşırı milliyetçiler vardı. Degrelle’in “Reksist” adında ve daha çok gençlere dayanan hareketi ciddi bir fikriyata sahip değildi. 1936’da parti haline gelip hemen girdikleri seçimlerde 30’u Vallon bölgesinden 33 sandalye kazanmaları kendileri için de sürpriz oldu. Ancak programsız olmaları ve Brüksel’de hazırladıkları dev bir mitingin fiyaskoyla sonuçlanması üzerine 1939’da 4 sandalyeye düştüler. Bununla birlikte Alman işgali bunlara yeni bir atılım olanağı verdi. Degrelle, Alman ordusuna katılan SS Vallon Lejyonu’na komuta etti ve bizzat Hitler’in elinden madalya aldı. 

    Belçika’nın Flaman bölgesinde ise Staaf De Clercq liderliğindeki “VNV” (Vlaamsch Nationaal Verbond) hareketi daha çok Antwerp ve Brüksel çevresinde faal olup, görüşleri itibariyle Alman Nazilerinden farkları yoktu. Bazı gruplar ise Belçika’nın dağıtılıp Flamanların Hollanda ile birleşmesini talep etti ki, bunlardan biri Verdinaso (Dinaso/ Verbond van Dietsche Nationaal-Solidaristen) adı verilen Joris van Severen liderliğindeki partiydi. Alman işgalinin öncesinde Belçika’da parlamenter sistemin işlemesini engellemek için şiddet kullandılarsa da başarılı olamadılar. Onlar da Fransız faşistleri gibi Alman işgalinden sonra işbirlikçilik yoluyla güç sahibi olmak istediler ama, sadece SS’lerin hizmetkarı oldular. 

    Hollanda’da Nazi yanlısı Anton Mussert ve Norveç’te de Vidkun Quisling, aynı dönemlerde Kuzeybatı Avrupa’da kukla rejimlerin destekçisi, yöneticisi oldular. Quisling adı, bugün tüm dünyada hain ve işbirlikçileri tanımlayan bir isim olarak kullanılmaktadır. 

    Belçika’nın Führer’i 

    Belçika’da Léon Degrelle’in önderliğindeki “Reksist” hareket, Alman işgaliyle yükselmişti. Degrelle, Alman ordusuna katılan SS Vallon Lejyonu’na komuta etti ve bizzat Hitler’in elinden madalya aldı. 

  • 1. Dünya Savaşı ve mağlupların bitmeyen acıları

    1. Dünya Savaşı ve mağlupların bitmeyen acıları

    1. Dünya Savaşı’nın sona ermesi dünyaya barış getirmedi. İngiltere başbakanı Lloyd George’un deyişiyle, “kuşku, küskünlük, yanlış anlama ve korkular zihinleri zehirlemiş”, savaşın psikolojik mirası olan nefret, barışı zorlaştırmıştı. Çoğu işgaller ve dış müdahalelerle gelişen iç savaşlar nedeniyle mağlupların gözyaşları uzun süre kurumayacaktı. İktidar mücadeleleri ve kitlesel kıyımlar dönemi… 

    Ağustos 1914’te, askerler zafer inancıyla, neşeyle ve marşlarla cepheye uğurlandı. Hepsi o yıl Noel’e kadar zaferle eve dönmeyi umuyorlardı ama 51 ay boyunca siper dehşetini yaşayacaklardı; tabii şanslı olup hayatta kalanlar. 

    Sonunda bir kısmı yaralı, sakat, akıllarını veya uzuvlarını yitirmiş olarak soğuk ve karanlık evlerine döndüler. Balkan bozgunundan yeni çıkmış Osmanlı askerleri elbette seferberliğe böyle neşeli gitmemişti. Zira onlar 1912’de başlayan ve 1922’de sona erecek “10 yıllık savaş” döneminin en fazla acı çeken evlatlarıydı. 

    Mütareke manşetlerde İngiliz gazetesi The Daily Telegraph 12 Kasım 1918’de “Resmi Mütareke İmzalandı” manşetiyle çıktı. 

    Savaş boyunca Avrupa’da tarım üretimi düşmüş, binlerce köy ve çiftlik haritadan silinmiş, hayvan varlığı azalmıştı. Açlık ve yarı açlık, nüfusu hastalıklara açık hale getirdi ve 1918 yılında İspanyol Gribi, savaştan çok daha fazla insan (1. Dünya Savaşı’nda 8 milyondan fazla asker can verdi. Savaşın son senesinde başlayan grip salgınının ise en az 30 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor) öldürdü. O dönemde henüz antibiyotikler olmadığı gibi, parazitlere karşı ilaçlar da çok az ve etkisizdi. 2. Dünya Savaşı’nda antibiyotikler ve DDT’nin 10 milyonlarca hayat kurtardığı söylenir ki, bunlar ele aldığımız dönemde yoktu; serum ve kan nakli ise henüz deneysel düzeydeydi. Daha önemlisi, galip devletlerin savaş sonrası düzeni için planları yoktu. Savaş boyunca süren pazarlıklar, esas olarak mağlupların nasıl yağmalanacağı üzerineydi. 

    Savaşın faturası Galip devletlerin barış sonrası Almanya’ya dayattığı ağır şartlara dikkat çeken bir dönem karikatürü. 

    Savaşın mirası sadece maddi-manevi yıkıntılar değil, makul bir barışın önündeki psikolojik engellerdi. Lloyd George gibi aşırı hırslı bir politikacı bile savaşın yarattığı nefret ve acının barışı zorlaştırdığını vurguluyor, “kuşku, küskünlük, yanlış anlama ve korkular zihinleri zehirledi” diyordu. İşte bu zehirlenmiş zihinler, istikrarlı bir dünya kurmaktan aciz kalacaktı. 

    1918’de Batı cephesinde silahların susması dünyaya barış getirmedi. Birer imparatorluk olan İngiltere ve Fransa, krizlerini bir şekilde atlattılar. ABD kendi kıtasına çekildi. 1929 Büyük Bunalımı’na kadar “roaring twenties” denilen çılgın dönemini yaşadı. Dünyanın geri kalanı ise çoğu işgaller veya yabancı müdahaleleriyle birlikte gelişen iç savaşlara gömüldü. 

    Burada, savaşın hemen sonrasında, mağlupların acılarını arttıran mücadeleleri ele alacağız. 

    Zafer kutlamaları ve Versailles Britanya halkı Londra’da, 1. Dünya Savaşı’nın bitmesini sevinç gösterileriyle karşılamışlardı (üstte). İtilaf Devletleri ile Almanya arasındaki Versailles Barış Antlaşması, Orient Express’in bir vagonunda imzalanmıştı (altta). 

    RUSYA

    Beş yıl süren iç hesaplaşma 

    Rusya’da iç savaş, çok fazla tarafın katıldığı, beş yıl süren, bazı bölgelerde daha da uzayan bir kapışma oldu. Farklı milliyetler, monarşistler, anarşistler, anayasacı demokratlar, sosyalistler, her sınıftan rejim karşıtları, mülk sahipleri, yabancı güçler bu muazzam çatışmada yer aldı. Kaç kişinin öldüğü konusunda net bir rakam olamamakla birlikte 10 milyonun biraz altında veya üzerinde olduğunu söyleyenler vardır ki, bunun yarısı savaş ve terör, geri kalanı da açlık ve yıkım kurbanıdır. 

    1917’de Şubat Devrimi ile Çarlık yıkıldıktan sonra, Geçici Hükümet döneminde ordudaki dağılma had safhaya çıkmıştı. Askerler 26 Haziran’da Alman ilerlemesine karşı savaşa devam emrine uymadıkları gibi, subayları öldürüp yağmaya giriştiler. Hükümet istifa ettikten sonra ülke bir süre yönetimsiz kaldı. İkinci hükümette Savaş Bakanı olan Kerensky yaz sonunda düzeni sağlaması için uzun süredir gizli temasta olduğu General Kornilov’u çağırdı. Ne var ki askerleri Petrograd’a girerken, hükümet onu asi ilan etti. Geçici yönetimlerin güçsüzlük içinde yalpalayıp durmaları, Bolşeviklere Ekim darbesinin yolunu açtı. Bu sırada bazı Sovyetler (yani işçi, köylü veya asker meclisleri) iktidar çağrısı yaparken, köylüler toprakları, işçi komiteleri de fabrikaları işgal ediyordu. Bunları bastırmaya giden birlikler de dağılıp isyancılara katıldı. Köylüler, Geçici Hükümet’in ne barış ne de toprak dağıtımı yapacağını anlamışlardı. Onların toprak ve barış isteği, Bolşeviklerin asker sovyetlerinde ağırlıkta olduğu Petrograd ve Moskova’da iktidarı almasını sağladı. Bolşevik iktidarın ilk işi de barış ve toprak dağıtımı için kararnameler çıkarmak oldu. 

    Savaştan iç savaşa Rusya’da Bolşeviklerin iktidar hareketi savaş içinde başladı. İç savaşın sebep olduğu yıkımdan, en çok yoksul köylü toplulukları etkilendi. 

    Bolşeviklere karşı direniş, aslında bir darbe olan Ekim İhtilali’nin hemen ertesinde başladı. 1918 başında Bolşevikler azınlıkta oldukları Kurucu Meclis’i tasfiye ettiler. 3 Mart tarihinde Merkezî Devletler, zor durumdaki yönetime çok ağır koşullar içeren Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalattılar. Rusya savaş öncesinde 46 milyon nüfusun yaşadığı 1 milyon kilometrekare toprak yitirdi. Bolşeviklerin karşısında Ukrayna milliyetçileri ve Almanların başta Baltık olmak üzere sınır bölgelerinde oluşturdukları kukla yönetimlerin yanısıra, Beyaz ordular vardı. Kazaklar ise her iki tarafta da savaştı ama, Beyaz orduları destekleyenler daha çoktu. Biraz da bu nedenle Ukraynalılar, 1930’ların sonuna kadar süren ve 2. Dünya Savaşı’nda yinelenen bir Bolşevik terörüyle karşılaşacaklardı. Aynı günlerde Finlandiya ve diğer ülkeler de bağımsızlık savaşına giriştiler. Bolşevikler bunun üzerine Kızılordu’yu kurarak büyük bir örgütlenme başarısı gösterdiler. Bunun 1918 Nisan’ında 200 bini ancak bulan mevcudu, kısa sürede 1 milyonu geçecekti. 

    Rusya’da iç savaş sürerken İngiliz, Fransız, Amerikan ve Japon güçleri Baltık ve Kırım limanları ile Murmansk, Archangels ve Vladivostok’a çıktılar; Beyaz ordulara silah ve eğitim yardımı yaptılar. Ne var ki yabancı müdahale Bolşeviklere desteği artırdı. Kolchak’ın ordusu Tukhachevsky tarafından Volga’dan Vladivostok’a kadar binlerce kilometre kovalanarak saf dışı edildi. Denikin ve Wrangel orduları yenildi ve 150.000 kişi Karadeniz’den tahliye edildi. Bu dönemde on binlerce Beyaz Rus, İstanbul’da kalarak kentin hayatında ilginç bir değişiklik yarattı. Baltık kıyılarındaki Yudeniç ordusu da etkisiz kalınca yabancı güçler çekilmeye başladı. 

    Kitlesel açlık Rusya’da iç savaş 10 milyona yakın insanın canını aldı. Bunların yarısı savaş ve terörün, diğer yarısı ise yaşanan kıtlığın kurbanı oldular. 

    Bolşevikler esas olarak merkezî bir disipline sahip oldukları için iç savaşı kazandılar. Ülke “beyaz” ve “kızıl” terör arasında sonsuz kayba uğradı. Beyaz ordular 1920 sonunda tasfiye edildi ama direniş odaklarının temizlenmesi 1922’yi buldu. Bununla birlikte muhalefet çok çeşitli biçimler aldı ve hiçbir zaman sona ermedi. 

    Bu iktidar deneyinin savaş içerisinde başlaması, dünya sosyalizmi için son derece talihsiz bir olaydır. Ağırlıkla yoksul köy topluluklarından oluşan bir ülkede eşitlikçi bir refah toplumu yaratma iddiasındaki, okumuş kesimden oluşan küçük bir parti, kısa sürede Çarlık toprakları üzerinde dev bir idari mekanizma yaratmak zorunda kalınca, tüm idealizmini yitirdi. Bunu sürekli büyüyen bir polis mekanizmasıyla ve ülkeyi silahlı bir kampa çevirerek ayakta tutabildi. Terör, rejimin asli unsuru olurken dünya sosyalistleri bir süre sempatiyle baktılar ama sonra tüm gerçekler ortaya döküldü. İdealizm ölürken, dünya sosyalizmine de altından kolay kalkamayacağı bir darbe vuruluyordu. 

    ALMANYA

    Devrimin sonu ve Nazizmin tohumları 

    Ekim ayında Almanya’nın savaşı yitirdiği kesinleşince, Avusturya 3 Kasım 1918 tarihinde silah bırakarak dağıldı. Mütarekeye göre tüm demiryollarını da İtilaf Devletleri’nin emrine vereceklerdi. Böylece Bohemya ve Tirol üzerinden Silezya, Saksonya ve Bavyera’nın işgali önünde hiçbir engel kalmadı. Savaş, Alman toprağına sıçramak üzereydi. İlk ayaklanmaların bu eyaletlerde başlamasının nedeni budur. Bu durumda Batı’daki kuvvetlerini ezici bir yenilgiden kurtararak düzenli şekilde iç bölgelere çekmek, Alman yönetici sınıfı için devrimi önlemenin tek yolu olarak görüldü. 

    Ekim sonunda, donanmanın şerefle vuruşarak batması için denize açılmaları emrini alan Alman denizcilerin isyan etmeleri, iç çatışmanın ilk işaretlerinden biri oldu. 11 Kasım günü yapılan ateşkesten sonra kurulan hükümet ise ülkedeki kaosu önleyecek durumda değildi. Öte yandan solcuların arasında da iktidarı alacak bir örgütlenme ve liderlik, hatta aralarında işbirliği yapabilecek bir uzlaşma yoktu. Sosyal Demokrat Parti’nin çoğunluğu merkez ve sağda yer alıyor, ayrıca eski solculardan oluşan bağımsız bir grup bulunuyordu. Bunlar homojen olmadığı gibi, üyelerinin çoğu için ayrımlar net değildi. Gerçekten devrim isteyen yegane grup olan Spartakistler çok az sayıdaydı ve romantik veya maceracı unsurlardan oluşuyorlardı. Spartakist hareketin liderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg yılın son günü Sosyal Demokratlardan ayrıldıklarını ve Komünist Partisi’ni kurduklarını ilan ettikleri zaman devrim çoktan sönmüştü. Almanya’da devrimci hareketlilik zaten son derece kısa sürdü. Spartakistlerin Ocak ayındaki girişimleri beyhude bir hamleydi. Şimdi tekrar Kasım ayının kritik günlerine dönelim. 

    1 Dolar = 100.000 Mark 

    Savaştan sonra Almanya’da bütçe açığı inanılmaz boyutlara ulaştı. 1 Amerikan Doları, yaklaşık 100.000 Mark’a eşit olmuş; Alman banknotları artık çocuk oyunlarında kullanılmaya başlamıştı. 

    Denizcilerin Willhelmshaven’deki ayaklanmaları ayın 4’ünde Kiel’e, oradan da Münih’e sıçradı. Burada Sosyal Demokratlar ile diğer kesimler ve askerler arasında kısa süreli bir işbirliği oldu, zira burası muhtemel istilaya en yakın yerdi. Münih’ten sonra Almanya’nın birçok yerinde işçi ve asker konseyleri çoğaldı ve Kayzer’in tahttan feragat ettiği 9 Kasım günü Berlin’de de ortaya çıktı. Son imparatorluk şansölyesi Prens Max von Baden, henüz resmîleşmemiş olan feragatı saat 11’de ilan ettikten sonra, istifasıyla birlikte görevi Sosyal Demokrat Ebert’e önerdi. Radikal sol kanattan korkan Schiedemann da saat 14.00’de cumhuriyeti ilan etti. Her şey üç saat içinde olup bitmişti. Ertesi gün işçi ve asker konseyleri hükümet denetiminde birleştirilince Alman Devrimi burada sona erdi. 

    Gerisi uzun, çok uzun bir karşı devrimdi. Hükümet ordunun yüksek komuta heyetiyle birlikte radikal sol unsurları temizlemeye girişti. Önce işçi ve asker talepleri komisyona havale edilip konseyler uykuya yatırılırken, terhis edilmiş subay ve erlerden (daha sonra SA ve SS’lerin nüvesi olacak) birlikler oluşturup Berlin’e getirildi. Buna direnmeye çalışan bir avuç militanın etkili olmasına imkan yoktu. Şehirden kaçmayı kabul etmeyen Liebkniecht ve Luxemburg 15 Ocak 1919 tarihinde yakalanıp öldürüldü. Sağcı birlikler daha sonra Freikorps adını alarak tüm Almanya’da işçi ve asker konseylerini yoketmeye giriştiler. İşçilerin en radikal liderlerinin yüzlercesi öldürülürken, Sosyal Demokratlar bunu görmezden geldi. Bunu Katolik ve bağımsız siyasetçilerin öldürülmesi izledi. Almanya Nazi iktidarı ve yıkıma giden yola girmişti. 

    Hayatın bedeli İlk protezler, 1. Dünya Savaşı sonrası kullanılmaya başladı. Savaş gazisi Alman asker Hermann Peschel (sağda), yeni protezi sayesinde arkadaşıyla poker oynuyor (1920). 

    MACARİSTAN

    Galip devletlerin bölme girişimleri 

    1918’de Macaristan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun en büyük parçasıydı. Ne var ki diğer halklar galiplerden destek alarak imparatorluğun parçalanmasından istifade ederken, Macarlar tek başlarına kaldı. Polonya yeniden kurulurken, tarihte ilk kez bir Yugoslavya ve Çekoslovakya yaratıldı ki, bunlar Soğuk Savaş sonrasında yokedilecekti. Batılı devletler Sırpları, Çekleri ve Romanyalıları özellikle ödüllendirirken, Macarlar yapayalnız kaldı. Avusturya Almanları bile, bir süre için barış konferansında Almanya ile birleşmelerine izin verileceği hayaline kapıldılar. 

    Macaristan’ın yaşam mücadelesi Macaristan, mütarekeden sonra da nefes alamamıştı. 1919’da Romanya Budapeşte’yi işgal edecekti. 1919’da askerler, humma gibi bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla yine askerler tarafından şehrin dışına gömülüyorlardı. 

    Macaristan nüfusunun yarısı Slovaklar, Sırplar, Hırvatlar, Ukraynalılar ve Romenlerden oluşuyordu. Bunların hepsi kendi devletlerine katılmak için millî komiteler kurmuşlardı ama toptan şekilde ayrılmaları Macaristan’ı çok küçük bir devlet haline getirecekti. Bunu felaket addeden Macarlar pek işlevli olmayan parlamentolarının yegane partisi olan Ulusal Parti’nin lideri Kont Karolyi’den medet umdular. En güçlü parti olan Sosyal Demokratlar ancak Kurucu Meclis’te ağırlık taşıyacaklardı. Macaristan’ın en zengin aristokratı olan Karolyi (ki kısa süre sonra sözde komünist yönetim özel mülkiyeti yasaklarken sadece o kendi topraklarını köylülere dağıtacaktı) savaşa karşı çıkmış olduğu için çok tepki görmüştü ama o günlerde kurtarıcı addedildi. Ne var ki Macaristan’ı parçalama amaçlarından en ufak taviz vermeyecek olan Fransızlar ve İngilizler, onun her girişimini geri çevirdiler. 16 Kasım günü cumhuriyet ilan edildi ve Kurucu Meclis 15 günlük başbakan Karolyi’yi geçici cumhurbaşkanlığına getirdi. Rusya’da esir düşüp örgütlenen komünistlerin bir grubu bu sırada ülkeye dönüp Bela Kun liderliğinde kaosa katkıda bulundu. 20 Mart 1919 tarihinde Fransızlar büyük toprakları Romanya’ya bırakmalarını emredince, Sosyal Demokratlar onlarla ittifak yaparak karşı durmaya karar verdiler, çünkü topraklarının üçte ikisi ve Macar nüfusun yarısı yeni sınırın dışında kalıyordu. Sosyal Demokratlar Karolyi’yi istifa ettirip direniş için Komünist Parti aracılığıyla Ruslardan yardım almak istediler. Tüm konsey ve komitelerde Sosyal Demokratlar ezici çoğunluğa sahipti ama Bela Kun’un “millî Bolşevizm” diye adlandırdığı Sovyet tarzı bir yönetim kuruldu. Terör uygulamaları da parlamentonun bodrumunda işkencehanelerin açıldığı bir seviyeye ulaştı. Açlık ve kaos artarken Romanyalılar Budapeşte kapılarına dayanınca, Sosyal Demokratlar komünistlerden kurtulmaya karar verdi. 

    31 Temmuz’da Macar Sovyet Cumhuriyeti deneyi sona erdirilirken Bela Kun ülkeden kaçtı. Giderken haber dahi vermediği arkadaşı, işkenceci terör şefi Tibor Szamuely yakalanmamak için intihar etti. Romanyalılar Budapeşte’yi işgal ederek muazzam bir yağma yaptılar. Amiral Horty, karşı devrimci bir ordunun başında ülkenin yeni hakimi oldu (Transilvanya’da kalan Macarlar bugün hâlâ Romanya ile büyük bir sorun). Bela Kun, Moskova’ya gidip Komintern’e memur oldu ama Stalin tarafından katledilmekten kurtulamadı; çünkü Yahudi idi. 

    BULGARİSTAN

    Yenilgi ve terör ayaklanma ve katliam 

    Bulgarlar da savaşın kaybedenler tarafında kalmış ve uğrunda ciddi fedakarlıklar yaptıkları Büyük Bulgaristan hayalinden vazgeçmek zorunda kaldıkları gibi, Neuilly Antlaşması’na göre yeni aldıkları Ege kıyılarını Yunanistan’a terketmişler, Sırbistan’a da toprak vermişlerdi. Bizde Kurtuluş Savaşı’nın yapıldığı yıllarda Bulgaristan’da Köylü Partisi lideri Alexander Stamboliski iktidarda idi. Bu lider 9 Haziran günü aşırı sağcı-faşist güçler tarafından gerçekleştirilen darbeden birkaç gün sonra öldürüldü. Tsankov hükümeti kuruldu ve Köylü Partisi üyeleri zulme uğradı. Faşistler ve Makedonya IMRO örgütü, terörün komünistlere de uygulanmasını istiyordu. Komünistler geleneksel öngörüsüzlükleri içerisinde önce durumu “burjuvazi içi” bir çatışma olarak niteleyip uzak durdular ama bela gelmekte gecikmeyecekti. Komintern emri üzerine 1923 Eylül’ünde hazırlıksız bir ayaklanmaya giriştiler. Kızanlık, Pazarcık, Stara Zagora ve diğer yerlerde kolayca püskürtülünce dağlara çekildiler. Komünistler kısa sürede sıkıştırılıp öldürüldüler. 1924 Ağustos’unda Sofya katedralinde krala karşı düzenlenen suikast yeni bir terör dalgasına vesile oldu. Kaybolanların ve işkence görenlerin sayısı bilinmiyor. Binli veya on binli rakamlar telaffuz ediliyor. 

    Bulgaristan’da sivil kıyım Savaşta alınan yenilgi Bulgaristan’da büyük bir felakete yol açtı. 1916’da savaş sırasında, Romanya saldırısında Sreberna, Silistra’da sivil nüfus kıyıma uğramıştı. 

    TÜRKİYE

    İstiklal Harbi’nde iç düşmanlar 

    Türkiye’de klasik haliyle bir iç savaş, yani ülke içerisinde bağımsız güçlerin siyasi hesaplaşmasına yönelik bir silahlı çatışma hiç olmadı. Ne var ki 1918 sonu-1919 başında devletin topyekun acze düşmesi üzerine başlayan direniş sadece bağımsızlık mücadelesi değildi. Daha önce başlamış olan bazı çatışmalar daha üst seviyede yenilendi. Daha önemlisi, Anadolu hareketinin temel niteliği çok belirgin şekilde istiklal mücadelesi olmakla birlikte, bu direniş aynı zamanda devlete ve ülkeye yeni bir düzen getirme fikriyle yürütülmekteydi. 1920 Nisan’ında TBMM’nin açılarak Ankara yönetiminin kurulmasıyla oluşan ikili iktidar döneminde bu çatışma belirgin hale geldi. Nitekim isyanların büyük kısmı TBMM’nin açılmasını izleyen aylarda meydana gelmiştir. Ülkenin muhafazakar unsurları yeni düzenin nüvelerini daha cumhuriyet kurulmadan görerek buna karşı savaşa giriştiler. Burada, İstiklal Savaşı içerisinde gizlenmiş bir dizi iç savaş sözkonusuydu. Cumhuriyet döneminde bu mücadelelerin tümüne “iç isyanlar” dendi. Yanlış değildir; ancak farklı kategorilerdeki isyanların en azından bir kısmı iç savaş özelliklerine sahiptir. Bunlar farklı yönetim şekilleri öngören unsurlar arasındaki silahlı ve silahsız çatışmalardır. 

    Kâzım Özalp Millî Mücadele’yi anlatırken 1919-1922 arasında daima iki ateş arasında vuruşarak hedefe yürümek zorunda kaldıklarını yazar. Eski iktidar İstanbul yönetimi, Ankara hükümetine karşı yerine göre yerel nüfuzluları, azınlıkları, eşkıyaları, şeriat yanlılarını ve işgal kuvvetlerini kullanarak silahlı güçler oluşturmuş ve bunları kullanmıştır. Elbette, bu kategorilerin hepsi de birbirlerini kullanma peşindeydi. Anzavur isyanı, Bolu, Düzce ve Mudurnu ayaklanmaları (ki bunlar Ankara yakınlarına kadar yayılmıştır), Yozgat, Bozkır ve Zile’de Millî Mücadele’ye karşı silah kuşananlar örnek verilebilir. 

    Anadolu’daki ayaklanmalar Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı sırasında düzenli ordu sadece işgalcilerle değil, isyancılarla da başetmek durumundaydı. Kuzey Anadolu’da bağımsız bir Pontus Rum Devleti kurmak isteyen gruplar… 

    Millî güçlerin işgalci ordular dışındaki diğer büyük mücadelesi, ayrılarak kendi devletlerini oluşturma peşindeki etnik unsurlara karşıdır. Bunlar içerisinde Pontus İsyanı, 1. Dünya Savaşı’ndan cumhuriyete kadar süren bir sorun oldu. Rum çeteciler bu bölgede Yunanistan, Rusya ve Kafkasya’dan gelen unsurların katılmasıyla 25 bine varan bir silahlı güç oluşturdukları gibi, Yunan ve Çarlık subayları tarafından yönetildiler. . 

    Çerkeslere gelince… Bir çoğu İstiklal Savaşı’na katılmış olmakla birlikte bazıları da tarihî Ortodoks nefretine rağmen, devlet kurabilme umuduyla Yunanlılara yaklaşmışlardır. Ethem ve ağabeyleri 1. Dünya Savaşı’nda ciddi yararlık göstermiş kişiler olmalarına rağmen, düşman saflarına geçenlere örnektir. Nihayet Kürtlerin ayaklanmaları vardır ki, bunların en büyüğü olan Koçgiri, merkez ordusunu aylarca meşgul ederek Pontus harekatını geciktirmiştir. 

    Sonuçta cumhuriyet, TBMM güçlerinin bu ayaklanmaları bastırması ve işgalcileri kovması sayesinde kuruldu ama birçok ülkenin aksine, bastırılmış iç savaşlar eksik bir hesaplaşma olarak kaldı. Bu durum, sonraki yıllarda uluslaşma sürecine farklı bakanların ve etnik dava güdenlerin sorunları ısıtmasını kolaylaştıracaktı. 

  • Orta halli bir casus, düşük halli bir film: Çiçero

    Orta halli bir casus, düşük halli bir film: Çiçero

    2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliyken Almanlara casusluk yapan “Çiçero” lakaplı İlyas Bazna’nın hikayesi, Türkiye’de de beyazperdeye taşındı. Tarihî gerçeklerden epey uzakta bir senaryo ve gerçekte o dönemde yaşananların analizi. 

    2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliyken Almanlara casusluk yapan “Çiçero” lakaplı İlyas Bazna’nın hikayesi, Türkiye’de de beyazperdeye taşındı. Tarihî gerçeklerden epey uzakta bir senaryo ve gerçekte o dönemde yaşananların analizi. 

    Çiçero hadisesi film endüstrisi için cazip bir konu. Daha önce Batılılar bu konuda birden fazla film yapmışlardı. Türk sineması konuyu işlemekte geç kalmış bile sayılabilir. Erdal Beşikçioğlu’nun Çiçero kod adlı İlyas Bazna’yı canlandırdığı film için büyük çaba gösterilmiş, dönemin atmosferi de yansıtılmaya çalışılmış. Bununla birlikte dönem temalarıyla aşırı süslenmiş, bir tutam da James Bond eklenmiş olması kimi izleyicinin ilgisini çekse de, bilgili seyirci için rahatsız edici ölçünün çok üzerindedir. 

    Toplama kampları, gaz odaları, engellilerin imhası vs. gibi filme yapıştırılan konular, 1943’te henüz dünyada pek açığa çıkmamış, Ankara’ya ise hiç uğramamıştı. Gerçi, senaryonun daha heyecanlı ve cazip hale getirilmesi için abartı ve değişiklikler yapımcıları ilgilendirir. Sonuçta tarih belgeseli değil, kendi hikayelerini çekiyorlar. Senaristlerden konuya heyecan katmasını istemişler, onlar da bunu “fazlasıyla” yapmış. Yabancılar da işin içine kontesler, vesaire eklemişlerdi. Filmin sinematografik özelliklerinin değerlendirilmesini izleyiciye bırakalım. Bize düşen seyirlerine limon sıkmak değil ama zihinlere işkence eden aşırı abartıları ortaya koymak ve tarihe malolmuş bir olayın gerçeğini aktarmak (sinema yoluyla insanlarda çok yanlış bir tarih sanısı oluşturulması tüm dünyada önemli bir sorun). 

    Altı aylık casus Alman casusu Çiçero, İngiliz Büyükelçiliği’nde 1943’ün Ekim ayından 1944’ün Nisan sonuna kadar çalışmıştı. 

    Çiçero asrın casusluk hikayesi olmadığı gibi, tabii savaşın seyrini de değiştirmemiştir. Şayet geçen asrın casusları sayılacak ise Richard Sorge ve Leopold Trepper ilk iki sırayı kimseye kaptırmaz. Bunlara eklenecek üçüncü isim ise Kim Philby’den başkası olamaz. Çiçero’ya kadar sırada yüzlercesi vardır. İlyas Bazna’nın sözkonusu olaydaki altı aylık kısa macerası ise casuslar masasında ancak bir tuzluk kadar yer kaplar. Onun İngiliz Büyükelçiliğindeki işi yaptığı dönem 1943’ün Ekim ayından 1944’ün Nisan sonuna kadardı ve bu tarihte savaşın yönü artık belli olmuştu. Ayrıca 2. Dünya Savaşı’nın yayımlanan belgeleri sayesinde artık çok iyi biliyoruz ki, Almanlar ve İtalyanlar Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini çok önceden değerlendirmişlerdi. Gene de Almanların daha iki yıl savaşacak takatları kalmış olup, o günlerde, yenilgiye rağmen neler yapabileceklerini, en azından 1944 yazına kadar kimse bilemezdi. 

    Gelelim Türkiye’nin bu savaştaki durumuna… İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’yi savaşa sokma, SSCB’nin ise fırsat bulursa en azından bazı bölgelerimizi işgal niyetleri gizli değildi. Türkiye bu nedenle İngiltere ve Almanya arasında, tabir caizse canbazlık yaparak, sürekli zaman kazanmaya çalıştı. 1942-43 kışında Almanya’nın savaşı kazanamayacağı belli olunca, yönetim Müttefiklere daha açık şekilde meyletmeye başladı. Ama İngiltere ile işbirliğinin artması, Almanların Balkanlar’a yapılacak bir Müttefik çıkarmasına karşı Bulgarlar ile birlikte önleyici saldırı yapmalarına yol açmamalıydı. 

    Gala gecesinde soykırım dekoru! Çiçero filminin galası sırasında, Yahudi toplama kampları dekoru kuruldu ve davetliler bunun önünden geçerek kameralara poz verdiler! Yapımcılar daha sonra özür diledi. 

    30 Ocak 1943’te Adana’da Churchill ile İnönü arasında yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin Müttefikler tarafından bir miktar destek sağlanarak savaşa sürüklenmesine karşı duruldu. İngiliz askerî desteği, iki yıl önce Yunanistan’ın işgale uğramasına engel olamamıştı. Bununla birlikte, İngiltere ile Türkiye arasındaki askerî işbirliği olanaklarının geliştirilmesinde bir adım olduğu kesindir. Hitler’in bu görüşmeden endişelendiği de biliniyor. Ancak von Papen daha bu görüşmelerin hemen ertesinde, savaşın Mihver devletlerinin aleyhine gelişmesi durumunda bile Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini doğru bir şekilde değerlendirmişti. 

    Çiçero ise Almanlara belge taşımaya bundan dokuz ay sonra başlayacaktı. Bu elbette Çiçero’nun getireceği belgeleri önemsiz kılmazdı; zira Normandiya çıkarmasına kadar Almanlar Müttefiklerin Balkanlar’da yeni bir cephe açacağını düşünmekten geri durmadılar. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop, bunun Türkiye’nin Balkanlar’dan Sovyet ilerlemesi korkusunu önleyeceğini ileri sürüyordu. 

    Gene bu dönemde Türkiye, muhtemel bir Sovyet tehdidine karşı başta Romanya ve Macaristan olmak üzere tüm Balkan devletleri ile görüşme çabasındaydı ve işgal altındaki ülkelerin sürgündeki liderleriyle de temas ediyordu. Ayrıca, Türkiye’nin savaşa girmese bile en azından Müttefiklere ikmal yolları ve hava üsleri vererek destek sağlayabileceği düşüncesi de Almanların aklından çıkmamıştı. Bu olasılık gerçekleşirse, Bulgaristan ile birlikte ülkemize önleyici bir saldırı yapma konusunda mutabakata vardıkları kaydedilmiştir. 

    Sözkonusu ortamda Çiçero’nun getireceği bilgiler elbette önemsiz olamazdı ama kritik değildi; çünkü 1943/44 kışı ve 1944 baharında Almanya artık savunmaya geçmişti ve kısa süre sonra Rusya ve Fransa’da muazzam kayıplara uğrayacaktı. 

    Almanların Türkiye’ye karşı harekata geçmeyi gerçekten ciddi olarak düşündükleri tarih 1941 yazıdır. Hitler 30 Haziran 1941 tarihli stratejik direktifinde SSCB’nin kısa sürede çökmesini bekliyor ve bunu takiben Anadolu üzerinden Akdeniz ve Ortadoğu’daki İngiliz varlıklarına hücum için planlama yapılmasını istiyordu. Ne var ki 1941 kışında Moskova ve Leningrad önlerinde tıkanıp kalınca bu çalışmalar durduruldu ve bir daha da gündeme gelmedi. Sadece Rommel’in Süveyş’e yaklaştığı 1942 yazında kuzeyden inerek onunla birleşecek bir hareket akıllardan geçti, fakat birkaç ay sonra El Alamein ve Stalingrad ile savaşın seyri değişmişti. 

    İşte bu ortamda, İlyas Bazna’nın faaliyetlerinden ne gibi sonuçlar çıkmış olabileceğine bakmak gerekir (bu arada kendisi Arnavut değil, oradan ülkeye dönen Türklerdendi). Balkanlar’da Almanlar savunma tertibinde olup yeni bir cephe açmaları ancak Türkiye’den yapılacak bir saldırı karşısında gerçekleşebilirdi ki, bu olacak şey değildi. Ama İngilizler Almanların bu ihtimale karşı Balkanlar’da daha fazla kuvvet tutarak Batı’daki ihtiyatlarını azaltmaları için dezenformasyon peşindeydi. Şayet İngilizlerin Ankara’da bir sızıntıdan kuşkulanmaları ertesinde Bazna vasıtasıyla kontrollü bazı belgeler sızdırdıkları doğruysa, bu belki Almanları Yunanistan’da fazladan birlik tutmaya sevkederek Müttefik zaferini kolaylaştırmış olabilirdi ama, onlar elbette buna bel bağlamış değillerdi. Ayrıca Bazna’nın sahte bilgiler sızdırdığı kuşkusundan hiç vazgeçmediler. Şayet Tahran görüşmelerinin tutanakları da verilen belgeler arasında ise onlara bir bilgi sağlamıştı ama, bunlar genel kararlardan ibaretti. 

    Almanlar için kritik bilgi, Fransa’ya çıkarmanın ne zaman ve nereden yapılacağı idi ve bu zaten Ankara’ya gönderilecek bir bilgi değildi. Tüm bunların ışığında, Çiçero’nun savaşın seyrini değiştiremeyeceği açıktır. 

    Cezeri’nin hayal gücü gerçeğe dönüştürüldü

    “Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri” sergisi, kaynağını Kitab-ül Hiyel adlı eserden alıyor. 12. yüzyılda Artuklu Sarayı’nın başmühendisi olan Müslüman bilim insanının fikirleri, modern mekanik ve robot teknolojisine ilham vermişti. Sergide Cezeri’nin makineleri, düzenekleri ve aletleri çalışır halde canlandırıldı. 

    Modern mekaniğin babası kabul edilen, Artuklu Sarayı’nın 26 yıl başmühendisliğini yapan, Anadolu’nun en büyük mucitlerinden Cezeri’nin makineleri, 800 yıl aradan sonra canlandırıldı. Dünyanın ilk insansı robotları, bugün hâlâ kullandığımız 4 zamanlı dişli mekanizmalar, zamanı hassas şekilde ölçen saatler ve krank mili ve bir daha bir dizi icat, UNIQ Expo’da ziyaretçilerin karşısına çıktı. 

    Cezeri’nin kendi kitabı Kitab-ül Hiyel’den hareketle orijinal tarife uygun ve çalışır vaziyette üretilen makineleri sunan sergi, 1500 metrekarelik alanda, içerisinde boyutları 4 metreyi bulan dev makinelerle birlikte 66 farklı alete, makineye ve hepsi çalışır haldeki çeşitli düzeneklere yer veriyor. 

    Sergide Kitab-ül Hiyel’deki toplam 50 makinenin birçoğu, aletler ve düzenekler gösteriliyor. 

    Ziyaretçilerin sergide büyük bir hikayeye tanık olacaklarını belirten küratör Mehmet Ali Çalışkan’ın açıklaması şöyle: “Ziyaretçiler bu sergide, başından sonuna kadar adım adım yürürken insanoğlunun yeryüzüne karşı hayatta kalabilmek için keşfettiği teknikleri görecekler. Alet yapmayı görecekler. Biz alet yapmanın hikayesini tekerlekten alıp buhar makinesine kadar anlattık. Fakat ortada büyük bir dâhi var. El Cezeri 1200’lü yıllarda, yaklaşık 800 sene önce Diyarbakır ve Hasankeyf’te, Artuklu Sarayı’nda başmühendis olarak çalışmış büyük bir mühendis. Bu mekanikte de en önemli şey hikayeyi anlatmak. El Cezeri’nin bu hikaye anlatma çabası, robot fikrini ortaya çıkarıyor. El Cezeri’den önce makinelerde figürler tek tük kullanılmıştır. Fakat El Cezeri ilk defa makineyi doğrudan bir heykelin içine gizleyerek, bize insanmış izlenimini veriyor”. 

    Kitab-ül Hiyel 

    Cezeri’nin eserinin halen 14 Arapça, 2 Farsça, 1 de Eski Türkçe yazılmış 17 elyazması nüshası bulunmakta. 

  • 1914-18 döneminde dokuz büyük hata yaptık

    1914-18 döneminde dokuz büyük hata yaptık

    Dünya Savaşı’nın bitişinin üzerinden 100 yıl geçti. Cephelerde zaferler kazanıldı, hezimetler ve kayıplar yaşandı, 500 binden fazla asker şehit oldu. Peki temel hatalar neydi? Daha önemlisi neden bu kadar çok ve tayin edici hata yaptık? Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Nisan 1920’de savaşın yönetim tarzını eleştirmiş, buna karşın Osmanlıların savaşa girmeme şansı olmadığını açıklamıştı. 1. Dünya Savaşı’nda Türk komutasının kritik hataları.

    1. Dünya Savaşı’ndaki hatalarımızın bedelini bu gün ödemeye devam ediyoruz, daha da ödeyeceğiz. Şayet savaşı daha iyi yönetseydik, barışı da daha iyi yönetirdik. Ne var ki, aynı zamanda çok çalkantılı bir ihtilaller ve darbeler döneminden geçiyorduk ve devlet aklı “sürekli istikrarsızlık”tan nasibini almıştı.

    Nerelerde hata yaptığımızdan çok, niçin hata yaptığımız daha değerli bir bilgidir. Elbette, 1914-18 mücadelesini yürütenleri bugünün bakışıyla eleştiremeyiz. Onlar çaresizlik duygusu ve sayısız endişe içerisinde ve biraz da yitirilen vatan topraklarını geri almak umuduyla savaşa girdiler; bu süreçte her gün ellerindeki olanakları çok aşan durumlar için karar aldılar. Amacımız, hasbelkader aramızdan çıkan liderleri yermek ya da aklamak değildir. Ne var ki, o dönemin daha basiretli yöneticileri arasında da birçok karar ve uygulamayı hatalı bularak eleştirenler vardı ki, Mustafa Kemal bunlardan biridir. Zaten eleştirel bir bakışa sahip olmasaydı, alnı ak bir şekilde ortaya çıkıp Millî Mücadele’yi yönetemezdi.

    İttifak komutanları 1. Dünya Savaşı’nda İttifak komutanları Enver Paşa ve Kaiser II. Wilhelm.

    Herhangi bir savaşın iyi yönetilmesi öncelikle askerî otoritenin siyasi otorite tarafından yönlendirilmesine bağlıdır. En temel eksiğimiz buydu. 1908 İhtilali’nden sonra ülkeyi yöneten kadrolar çok yetersiz, tecrübesizdi. Hemen ardından Girit ve Bosna meseleleri; Yemen, Arnavutluk, Makedonya, Lübnan, Adana ve daha birçok yerde isyanlar; 1911’de Trablusgarp Savaşı; ertesi yıl da büyük Balkan felaketi meydana geldi. Yönetim, nefes alamadan sürekli yumruk yiyen bir boksör gibiydi. Bu ortamda devletin ve ordunun yeniden toparlanması için bir sürenin geçmesi gerekirdi. Ordunun, yeniden örgütlenme sürecinin tam ortasında büyük bir savaşa girilmesi hiç iyi olmadı. Bu kurumun Enver Paşa’nın yönetiminde olması ise onun stratejik akıl eksikliğini tamamlaması gereken komuta-kontrol mekanizmalarının çalışmasını engelledi. Kaldı ki, büyük ülkeler hiçbir zaman tüm sorunların çözümü için bir veya birkaç kişinin dehasına (bunun olduğu varsayılsa bile) güvenmemek gerektiğini bilir, bunun için kurumlar oluşturur. Sivil ve askerî otoritenin tekleşmesi ise ölümcül bir durumdur.

    1. Hata: Savaş kararı ve tepeden inmecilik

    Savaşa girme konusu, devlet kademelerinde müzakere edilmesi ve meclislerde karara bağlanması gereken bir konudur. Osmanlı Devleti’ni savaşa sokan antlaşmayı Enver ve Talat’ın dışında sadece Sadrazam Sait Halim ve Meclis Reisi Halil Bey biliyordu. Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve Maliye Nazırı Cavit dahil, hükümet üyeleri ve yönetimdeki İttihat ve Terakki’nin diğer liderleri iş bittikten sonra haberdar oldular. Ayrıca savaş boyunca devletin izleyeceği politikanın belirlenmesi için siyasi, idari veya askerî kurumlarımızda müşterek veya bağımsız herhangi bir çalışma yapılmadı. Berlin büyükelçimiz Mahmut Muhtar Paşa bile çoğu halde gelişmelerin dışında bırakıldı. Bu, savaş kararlarının daima müzakereyle alındığı Osmanlı devlet geleneğinin dışında bir tepeden inmecilikti.

    Osmanlı genelkurmayındaki en değerli subaylar da Alman Generali Bronsart von Schellendorf’un komutası altında herhangi bir karara itiraz edemez hale getirildi. Halbuki devlet geleneği sürdürülse, Almanlar ile daha kapsamlı müzakere edilebilir, İtilaf saldırısı kaçınılmaz hale geldiğinde de savaşa daha fazla hazırlık yapılmış olarak girilebilir, ortak komutanlıklar belli protokollere bağlanabilirdi. Enver Paşa şüphesiz kötü niyetli değildi ama bu işi layıkıyla yürütecek kapasitesi yoktu. Son kararı tek adam verirse, daima daha çok hata yapılır. Mustafa Kemal 1921’in en karanlık saatlerinde bile Meclis’te günlerce müzakere açmış, sürekli yetki yenilemiş, bu işleri herhalde keyfinden yapmamıştı.

    Irak cephesi

    Nisan 1918’de IrakKerkük’ün 70 km güneyinde Tuzhurmatu cephesinde esir düşen Osmanlı askerleri.

    2. Hata: Alman çıkarlarına teslim olmak

    Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne saldırı hazırlığında olduğu ve savaşın kaçınılmazlığı kabul edilse bile, Sarıkamış ve Kanal’daki umutsuz saldırılarda ve Avrupa cephelerinde yitirdiğimiz asker ve malzeme ile çok daha iyi savunma yapabilirdik. Baştaki her iki taarruz da coğrafi koşulları ve eldeki olanakları hesap etmeden planlanmış olup, yegane amaçları mümkün olduğu kadar çok İtilaf birliğinin Avrupa’daki ana cephelerden buralara çekilmesi idi. Ancak, bunlar dahi çok daha az kayıpla daha etkili şekilde yapılabilirdi. Sarıkamış’ta iki kolorduyu dondurucu soğukta dağa sürmek yerine, bu hareket iyi donatılmış iki tugay ile daha büyük başarı şansı elde eder, en azından aynı sayıda Rus birliğini meşgul ederdi. Burada Enver ve Hafız Hakkı’nın Napoléon kompleksine girerek gözlerini hırs bürüdüğü şeklindeki yorumlara itibar etmeyebiliriz ama, bir binbaşıdan başkomutan vekili, bir diğerinden de 3. Ordu komutanı yapılması koşullara rağmen kabul edilebilir bir şey değildir.

    Kanal’da ise askerleri uyduruk teneke sallarla karşıya geçerken biçtirmek yerine, savunmada kalıp Kanal’ın top ateşiyle baskı altına alınması pekala mümkündü ve düşünülmemiş de değildi. Ancak bu uygulanmadı, çünkü amaç oraya daha fazla İngiliz birliği çekmekti. Çekildi de; ama bunlar sonuçta hücuma geçerek Osmanlı cephelerindeki tayin edici zaferlerini kazandılar.

    Kudüs’te Türk esirler 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü ele geçiren İngilizler burada yüzlerce Türk askerini esir almıştı. (Bkz. #tarih, 43. sayı)

    3. Hata: Savaş planlarının tehdide göre yapılmaması

    Balkan Savaşı’nın başındaki 43 piyade tümenimizin 14’ü ile büyük Edirne garnizonu tamamen dağılmış, 22 tümen de çok kayıp vermişti. Kısacası 1914 Ağustos’unda savaşa girme kararı verilirken, 38 tümen (2’si bağımsız), 14’ü sıfırdan olmak üzere yeniden toparlanıyordu. Böyle bir ordu ile savaşa girmeden önce her gün önemlidir. Keza, savaşın başındaki her üç cepheye (Kafkas, Irak ve Filistin) kısmen demiryoluyla kısmen de hayvan gücüyle ulaşım yapılıyordu. İkmali çok zor olan bu cephelerde menzil teşkilatı ile asker sayısının uyumlu bir şekilde arttırılması, birliklerin ikmali kolaylaştıracak şekilde kademeli olarak yerleştirilmesi daha uygun olurdu.

    Hele en çok mevcudu olan 3. Ordu yarı aç durumdaydı. Ancak, bu üç cepheden ikisinde acil tehdit yokken hücuma geçilmiş, acil tehdit olan Irak cephesi bu nedenlerle güçsüz bırakılmış, İngilizlere rahatça hazırlanacakları bir alan terkedilmiştir.

    Çanakkale’de yüksek kayıplar Kötü planlanan ve uygulanan 19 Mayıs 1915 saldırısında şehit düşen Türk askerleri.

    4. Hata: Eldeki ihtiyatın Avrupa’da israfı

    İtilef Devletleri Çanakkale’den çekildikten (Ocak 1916) sonra Trakya’da oluşturulan ihtiyatlardan Kafkasya, Irak ve Filistin cephelerine sevkedilebilecek 12 tümen bulunmaktaydı. Eldeki en iyi ve sıcak muharebe görmüş askerlerden oluşan ve bir daha elde edilemeyecek olan bu güçle, sözkonusu üç cephemizde denge kurabilirdi. Ne var ki Enver, Almanlara yaranmak için bu gücün yarısını Avrupa’daki Alman cephelerine gönderirken, geri kalan altı tümenin Anadolu’ya intikalinde de savsak davranıldı. Halbuki Doğu Anadolu’da 3. Ordu ve Irak’ta 6. Ordu, İtilaf Devletleri’nin yeni taarruzları karşısında çok kritik durumda kalmıştı. Kaldı ki, Enver Galiçya’ya gönderilecek 19. ve 20. Tümenlerin en seçkin askerlerden hazırlamasını emretmişti. Aynı emir Romanya’ya gönderilecek 15. ve 25 Tümenlerden oluşan 6. Kolordu için de tekrarlandı. Yıl sonunda bu kuvvete 26. Tümen eklendi. Nihayet 46. ve 50. Tümenlerden oluşan 20. Kolordu da Makedonya’da savaşa tutuştu. Böylece kendi cephelerimiz çökerken, en güçlü yedi tümenimiz Avrupa’da savaşa tutuşmuştu.

    Mustafa Kemal 1917’de Enver’e “Devletin Türk kanını Almanlar için akıtırken en azından Bulgarlar kadar kıskanç olması gerektiğini” söylemiştir. Ancak Enver,Almanların bu taleplerine boyun eğmekle kalmamış, iki tümen daha vermeyi teklif etmişti. Türkiye’nin cephelerini daha fazla zayıflatmak istemeyen Alman komuta heyeti bunu nazikçe geri çevirdi. Bu arada Rus ve İngiliz taarruzları başlayıp elde ihtiyat kalmayınca Enver 1917 başında birliklerin geri gönderilmesini istedi ama Almanlar her üç cephede de bu kuvvete “şiddetle ihtiyaç olduğunu” söyleyerek reddettiler. Halbuki bu sırada Makedonya ve Romanya cepheleri sükuna kavuşmuştu.

    Enver Mart ayında talebini tekrarlayınca 46. ve 26. Tümenlerin dönmesine izin verdiler ama bunlar daha yola çıkmadan İngilizler Bağdat’a girmiş, buradaki birliklerimiz kuşatılıp imha olmaktan güçlükle kurtulabilmişti. Geri kalan birliklerin de çoğu savaşın son yılına girildikten sonra dönebildi. Bu arada Almanlar Filistin cephesine adı “Asya Kolordusu” olan bir birlik gönderdiler ama hiç değilse bir tümen beklenirken, bunların ancak bir tugay büyüklüğünde olduğu görüldü.

    3. Ordu perişan oldu Yanlış kararlar ve ağır kış koşulları Sarıkamış’ta ağır bir zayiata yol açmıştı.

    5. Hata: 2. Ordu’nun geciktirilmesi, 3. Ordu’nun yalnızlığı

    Osmanlı askerî tarihine baktığımız zaman, yardımlaşma prensibinin birçok durumda ihmal edilmiş olduğunu görürüz. Rus ilerlemesine karşı Doğu cephesinde kurulmasına karar verilen 2. Ordu’nun toplanması 1916 yılında o kadar gecikmeli bir şekilde yapıldı ki, büyük kayıp vermiş olan 3. Ordu uzun süre tek başına kalarak birçok bölgeyi düşmana terketmek zorunda kaldı. Erzurum, Erzincan ve Trabzon yitirildi. Çanakkale’den sonra, Trakya’daki büyük yığınaktan gönderilecek olan tümenlerin sevkine hemen başlanabilirdi ama kış sonuna kadar beklendi ve yaz sonuna kadar tamamlanamadı.

    Kritik Haziran ve Temmuz günlerinde, 2. Ordu’nun intikal etmiş ve harekata hazır bazı birlikleri genel karşı taarruz için bekletilirken, 3. Ordu tek başına perişan oldu. Ağustos ayında 2. Ordu taarruza geçtiği zaman da 3. Ordu’nun kıpırdayacak hali kalmamıştı; bu nedenle istenilen ilerlemeyi yapamadan aşırı kayıp verdi. 2. Ordu’nun hazır birlikleri en azından kısmi bir taarruz yapsa 3. Ordu hiç değilse son yenilgilerden korumuş olacaktı ve onlar muharebe ederken de daha rahat ilerleyebilecekti. Ayrıca 2. Ordu taarruzları birbirini desteklemeyen eksenler üzerinden sürdürülünce başarısızlığı garantilenmiş oldu. Yani, burada hem stratejik hem de operatif prensipler can alıcı şekilde ihmal edilmiştir.

    6. Hata: İran’a gönderilen kolordu ve Bağdat’ın yitirilmesi

    Kuttülamare’de tecrit edilen İngiliz tümeninin esir edilmesini takiben, İngilizler Irak’ta çok büyük yığınak yapmaya başladı. Ulaşım hatları, nehir gemileri, taze gıda üreten tesisler oluşturdular. Buna rağmen Enver, İran üzerinden Doğu’ya ilerleme emelleri içerisinde, Irak’taki 6. Ordu’nun iki kolordusundan birini, yani 13. Kolordu’yu buraya gönderip yeni bir dert kapısı açtı. Bu nedenle 18. Kolordu İngiliz kuvvetleri karşısında yalnız kalarak Bağdat’tan çekilmek zorunda kaldı.

    Kaldı ki en iyi birlikler 13. Kolordu’ya verilirken, en yıpranmış olanlar da 18. Kolordu’ya bırakılmıştı. Halbuki Irak cephesinde ilerleme eksenleri az çok belli olduğu için, iki kolordunun birbirlerini desteklemek suretiyle Bağdat’ı savunması mümkündü. Şayet savaşın sonuna kadar İngilizleri Bağdat’ın güneyinde tutabilsek, Musul ve havalisini korumak için elimiz güçlenirdi. 13. Kolordu Hamedan’a kadar ilerledi fakat daha ileri gidemedi. Kış boyunca zorlukla ikmal alarak oyalandı; Irak’ta durum kötüleşince 1917 başında geri çağırıldı. Rus ve İngiliz birlikleri tarafından kuşatılmadan çekilmeyi başardı ama iş işten geçmişti.

    Irak-Tuzhurmatu Irak-Tuzhurmatu cephesinde İngilizlere esir düşen Türk askerler.

    7. Hata: Birlik kuruluş ve dağılımındaki hatalar

    Bir ordudaki büyük birlikler kayıp verseler dahi, gelenekleri, kalan kadroları ve savaş tecrübeleriyle yeni birliklerden daha verimli olurlar. Bağdat’ı geri almak üzere yapılan kötü ve siyasi amaçlı reorganizasyon çerçevesinde 7. ve 8. Ordular kurularak eldeki birlikler yeniden düzenlendi. Bu ordular Irak’ta hiç faaliyet göstermedi ve Filistin’e kaydırıldı. Bu sırada piyade tümenleri sürekli lağvediliyor, yenileri oluşturuluyor bunlar farklı kolordulara gönderiliyordu.

    1918 yazında 3., 6., 7. ve 8. Ordulardaki 29 tümenden biri hariç, hepsi eksik kadroluydu. Öyle ki, son muharebelerde, 7. ve 8. Orduların toplam gücü kağıt üzerinde 12 tümendi ama gerçekte hepsi normal kadrolu birer alaya ancak denk olup, bunlara verilen “Yıldırım Ordular Grubu” ismi sadece imajdan ibaretti. Halbuki tayin edici muharebenin burada yapılacağı pekala biliniyordu. Bu dört ordunun tertiplenmesi, Enver’in Kafkasya ve İran hayallerinin sone ermediğini gösteriyordu; öyle ki eldeki tümenlerin 11’i, Rusların savaştan çekilmesine rağmen Doğu Ordular Grubu emrine verilmiş, İngilizlerin sürekli ilerlediği Mezopotamya’da ise sadece altı tümen bırakılmıştı. Hazar ve Tebriz hedeflerine ilerlenirken güneyde yeni felaketler meydana gelecekti. İran yaylalarındaki birlikler geri çağrılacak ama gene vaktinde dönemeyeceklerdi.

    8. HATA: FİLİSTİN’DE HATALI TERTİPLENME

    Filistin cephesinde Allenby geldikten sonra İngilizler hem daha sıkı hazırlandı hem de ezici kuvvet üstünlüğü sağladılar. Osmanlı cephesi sağ cenahından denizden bombalanırken, çöl tarafından da çevrilip kuşatılacaktı. Kaldı ki, esas cephede muazzam bir topçu bombardımanı Türk siperlerini hallaç pamuğu gibi attı ve İngiliz süvarileri ile uçakları da buna katılınca birliklerin yarısı daha ilk hücumda imha edildi. Halbuki İngiliz üstünlüğü bilindiğine göre, bu cephede örtme birlikleri bırakılıp, zaten alay gücüne inmiş diğer tümenleri kademeli olarak kuzeye çekmek, Lübnan dağlarında doğal engellerin arkasında mevzilendirmek, bu sırada diğerlerine kuzeye çekilme şansı yaratmak gerekirdi. Türk birlikleri gergin bir ip gibi ileride dizilince cephe derhal parçalandı ve bir daha toparlanamadı. İngilizler 8. Ordu karşısında 7 kat, 22. Kolordu karşında ise 14 kat kuvvet üstünlüğü sağlamışlardı.

    Sonuçta 10 tümen ve Kurtuluş Savaşı’nda sahip olduğumuzdan daha fazla malzeme, vasıta ve ağır silahlarımız elden çıkacak; Mustafa Kemal İskenderun yakınlarında cepheyi sadece yedi tümenin kalıntılarıyla sabitleştirmeye çalışacaktı.

    9. ve Temel Hata: Komuta birliği ve savaş stratejisi olmayışı

    Böyle büyük bir ölüm-kalım savaşını bırakın, küçük bir operasyon bile strateji ve komuta birliği gerektirir. Operasyonlara nasıl başlanacak, nasıl yürütülecek, eldeki imkanlar ne yönde kullanılacak, işlerin ters gitmesi halinde ne yapılacak? Osmanlı Devleti Avrupa’da savaş başladıktan sonra bu konularda bütünlüklü bir yaklaşıma, yani stratejiye asla sahip olmadı. Savaş günü gününe idare edildi. Zaten devlet üst yapısı bu konuları tartışmaya elverecek bir halde değildi. Bunun sonucunda eldeki olanaklar çok kötü kullanıldı ve birçok halde israf edildi.

    Operasyon sahaları birbirini destekleyecek yerde engel oldular. Enver’in İran ve Kafkasya takıntısı ile Avrupa’ya gönderdiği tümenler, ordu gücünün toplamda dörtte birini ana cephelerden uzaklaştırdı. Bunun hem bize bir yararı olmadı hem de birçok cephemiz çöktü.

    Ayrıca Almanların Türkiye’ye müstakbel bir sömürge, en azından etki alanı olarak bakmaları, değerli Türk komutanları etkisiz kıldı. Kritik kararlar çoğu zaman Almanlara bırakıldı. Örneğin Sanders’in Çanakkale’de, Falkenhein’ın ve gene Sanders’in Filistin’deki tertiplenmeleri hatalıydı. Bu sırada ikmali binbir zorlukla yürütülmeye çalışılan ve savaşın sonucuna (psikolojik faktör hariç) hiçbir tesiri olmayan Medine Savunmasının sona erdirilip, Arabistan ve Yemen’deki dört tümenin Filistin’de kuzey ve doğuya doğru kademelendirilmesi askerliğin gereğiydi. Filistin gittikten sonra Medine zaten savunulamayacak, buradaki birlikler esarete düşecekti. Keza, savaşın sonunda birliklerin çok üstün güçler karşısında kendilerini koruyabilmeleri için gerekli çekilme planları yoktu. Özellikle Almanların savaşı kaybetmekte olduğu belli olduktan sonra buna özellikle önem verilmesi aklın gereğiydi.

    Ezici üstünlük 7. ve 8. Ordular Irak’ta hiç faaliyet göstermedi ve Filistin’e kaydırıldı. İngilizler 8. Ordu karşısında 7 kat, 22. Kolordu karşında ise 14 kat kuvvet üstünlüğü sağlamışlardı…

    10. Diğer Hatalar:

    Yukarıda değinilenlerin dışında en temel faktör Osmanlı kaynaklarının zayıflığıdır. Devlet besleyebileceğinden, giydirebileceğinden, donatabileceğinden daha fazla askeri silah altına aldı. Toplamda 501.091 askerimiz şehit oldu, hayatını kaybetti (Dr. Kemal ÖzbayTürk Asker Hekimliği ve Asker Hastaneleri Tarihi). Toplam zayiatımız bu rakamın en az üç katıdır. En başta açlık ve hastalıktan ölümler sonucunda birliklerde toplu firarlar yaygınlaştı. Bazı birlikler firarilerin takibine ayrılmak zorunda kaldı. Böylece çok asker alalım dendikçe, eldeki asker sayısı azaldı. Halbuki daha az mevcutlu ama iyi bakımlı ve donanımlı birliklerle savaş çok daha iyi yürütülebilirdi. Ne var ki asker sayısı o dönemde dünyadaki tüm orduların takıntısı idi ama, belki Rusya hariç, hiçbir ülkede insan gücü bizdeki gibi israf edilmedi. Kaldı ki Rusların nüfusu ve ekonomik olanakları bizden çok daha fazlaydı. Ayrıca, savaş boyunca ülke iç emniyet cephesi de sağlam tutulamadı. İsyanlar orduya ve ülkeye askerî ve siyasi olarak büyük zarar verdi.

    Mustafa Kemal’in Enver’e Mektubu

    Mustafa Kemal daha 1917’nin 20 Eylül tarihinde Enver’e bir mektup göndermişti. Bir kopyasını da Talat’a ulaştırdı. Mektupta Almanların savaşı yitirdiklerini, esas cephenin Filistin olduğunu, Kafkasya ve Irak’ta tayin edici savaşların olanaksızlığını gösterdi. “Bağdat cephesine İngilizler demiryolu ve gemilerle cephane yığarken, develerle ikmal edilecek bir taarruzu düşünmek bile doğru değildir” diyerek şöyle devam eder: “Askerî politikamız bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan kuvvetleri ve tek eri sonuna kadar saklama siyaseti olmalıdır”. Daha sonra Almanların Arabistan’ı kendi sömürgeleri haline getirmek için yaptıklarına, Araplara dağıtılan altınların Osmanlı borcuna yazıldığına, Türk kanını kendi çıkarları için sonuna kadar kullandığına değinir. Şu ifadesi çok önemlidir: “Almanları idare etmek gibi sebepler ve amiller, vatan çıkarlarının gerektirdiği açık ve kesin şeklin verilmesine engel olmaz kanaatindeyim. Hayat ve ölüm meselelerinde olsun, karar vermekten mahrum bulunduğumuzu sanmıyorum”. Öte yandan Mustafa Kemal, 1920’nin Nisan ayında Meclis’in açılışından bir gün sonra yaptığı konuşmada, savaşın yönetim tarzını eleştirmekle birlikte, Osmanlıların savaşa girmeme şansı olmadığını da ayrıntılarıyla açıklamış ve savaş sırasındaki kötü yönetimin cezalandırılmasının adalet ilkeleri çerçevesinde yapılması gereğine dikkati çekmiştir.

  • 1. Dünya Savaşı’nın yalan, propaganda, efsane ve suç cephesi

    1. Dünya Savaşı’nın yalan, propaganda, efsane ve suç cephesi

    1. Dünya Savaşı’nın günümüze kalan en önemli sorunlarından biri, bu dönemle ilgili efsanelerin hem devletler hem de kurumlar tarafından yaratılması, belgelerin arşivlerden yokedilmesi için yüz yıldır bitmeyen bir çabanın gösterilmiş olmasıdır. Devlet adamları ve politikacılar ve tabii generaller çok sayıda hata yaptılar ve sorumlulukların unutturulması, savaş suçlarının örtbas edilmesi için çalıştılar. Gerek savaş sırasında, gerekse sonrasındaki yalanlar veya tahrif edilmeye çalışılan gerçekler…

    Birinci Dünya Savaşı 100 yıl önce bittiğinden beri geçen 1200 ay boyunca dünya muazzam değişimlere sahne oldu. Bunların çoğu 1914 Ağustos’u ile 1918 Kasım’ı arasında geçen 51 ay 14 gün içerisindeki gelişmelerden kaynaklanır. Bu nedenle sözkonusu dönemi ne kadar iyi anlarsak, günümüzü de o kadar doğru kavrayabiliriz. Öyle ki gerek 2. Dünya Savaşı, gerekse de Soğuk Savaş, 1. Dünya Savaşı’nın doğrudan devamlarıdır. Hatta, en ufak bir yanılma payı olmadan söyleyebiliriz ki, yakın tarihte Yugoslavya’nın parçalanmasından günümüzde Irak ve Suriye’de yaşananlara kadar birçok olay 1918’in mirasıdır. Devrik Irak diktatörünün sözleriyle “Bu savaş tüm savaşların anasıdır”. 1914-1918 mücadelesi, bu lafı hak eden yegane savaştır. Esasen 2. Dünya Savaşı öncesinde buna “Büyük Savaş” adı verilmiştir.

    Tarihçiler için 1. Dünya Savaşı’nın günümüze kalan en önemli sorunlardan biri, bu dönemle ilgili efsanelerin hem devletler hem de kurumlar tarafından yaratılması, ayrıca gerçekleri ortaya çıkaracak olan belgelerin arşivlerden yokedilmesi için yüz yıldır bitmeyen bir çabanın gösterilmiş olmasıdır. Bunun amacı savaşın çıkışındaki sorumlulukların unutturulması ve savaş suçlarının örtbas edilmesiydi.

    1918’i izleyen kaos, Nazi iktidarı, 2. Dünya Savaşı’nın bombardımanları vs. olaylar, arşiv imhasının en yoğun yaşandığı Almanya ve Avusturya’da bu işin kolaylıkla yapılmasını sağlamıştır. Gerçekleri yansıtan belgelerin, çoğu zaman resmî araştırma komisyonları tarafından nasıl ayıklanıp yokedildiği ve gelişmelerin çarpıtıldığı konusu dahi, başlı başına birçok araştırma ve yayına konu olmuştur.

    Anti-Alman posterlerle propaganda


    Fransızların anti-Alman posterlerinin meşhur bir örneği: Belçikalı bir çocuğu öldüren bir Alman askeri.

    1915’in Nisan’ından bir başka bir efsane: Kanadalı bir asker Almanlar tarafından ellerinden ve ayaklarından bir ambarın kapısına çivilenmiş.

    En büyük Alman miti: ‘Sırtımızdan bıçaklandık’

    Bizim yakın tarihimizde 1. Dünya Savaşı’nda “Araplar bizi sırtımızdan bıçakladı” olarak efsaneleşen hadisenin bir diğer versiyonu, Avrupa cephesi için da Almanlar tarafından yaratılıp yaygınlaştırılmıştır.

    11 Kasım 1918 günü Alman askerleri silahlarını bırakıp evlerine dönmek üzere yürüyüşe geçtikleri sırada, hâlâ Belçika, Kuzey Fransa, Romanya ve Rusya’da bulunuyorlardı. Alman topraklarına henüz tek bir yabancı asker ayak basmamıştı. Bu nedenle Versailles görüşmelerinde İtilaf Devletleri savaşın sorumluluğunu Kayzer ve ordusunun üzerine yıkınca, generaller ve muhafazakar politikacılar savaşın çıkışında sorumluluklarının olmadığı ve ordunun da yenilmeyip tam tersine sivillerin -özellikle de Yahudilerin ve Komünistlerin- ihaneti nedeniyle barış istemek zorunda kaldığını ileri sürdüler.

    Canavara karşı birlik


    İtilaf Devletleri, Almanya’nın “canavarlığını” gösteren afişlerle kendi milletlerinin nefret duygularını canlı tutmaya çalıştılar.

    “Sırtımızdan bıçaklandık” lafı ilk kez 1919 sonunda, Hindenburg’un bir tanıklık için meclis araştırma komisyonu karşısındaki konuşmasıyla gündeme geldi. Ludendorff ve muhafazakar politikacılar onu Alman sorumlulukları konusundaki soruları es geçmesi için hazırlamışlardı. Hindenburg lafı çevirip “sırtımızdan bıçaklandık, onun için yenildik” hikayesini öne sürdü. Bu palavra, Versailles’da gururu kırılmış olan Almanlar tarafından büyük bir hevesle benimsendi, daha sonra Hitler tarafından kullanıldı.

    Ne var ki durum bunun tam tersi idi. Alman halkı yıllarca aç kalmasına rağmen savaşı desteklemiş ve pes eden siviller değil ordu olmuştu. Propaganda örgütleri onları Almanya’yı yoketmek isteyen düşmanlara karşı bir varolma savaşı yaptıklarına inandırmıştı. Daha sonra Yahudilerin ihaneti konusunu da araştırdılar ama onların Almanlardan daha yüksek oranda savaşa katıldıkları, çok daha başarılı oldukları (her üç Yahudi askerden biri madalya almıştı) ve terfi ettikleri ortaya çıkınca, bunu hasıraltı ettiler. Dünyanın her yanında yükselen anti-semitizme karşı Alman birliği içinde korunma arayan Yahudiler, en büyük darbeyi buradan yiyeceklerdi.

    Alman halkının “sırtımızdan bıçaklandık” masalına inanmasının bir nedeni de yenilgi ve kayıpların kendilerinden gizlenmesiydi. Halbuki 1918 Temmuz sonunda kayıpları 1.8 milyonu ölü, gerisi yaralı ve sakat olarak 6 milyona ulaşmış, bunun yanı sıra 600 bin esir vermişlerdi…

    1914 Ağustos’u ile ilgili fotoğraflarda çoşkulu kalabalıkların silah altına koştukları, çiçek atan kadınların arasından geçip cephelere yürüdükleri görülür. Bu fotoğraflar tabii gerçektir. Her ülkede ihtiyatlar çağrıya icabet etmiş, firarilerin sayısı şaşılacak kadar az kalmıştı. Hükümdarlar en azından işçi sınıfı içerisinde seferberliğe bir direniş olacağından korkuyorlardı ama bu gerçekleşmedi ve her ülkede sosyalist milletvekilleri savaş kredileri için oy verdiler. Sendikalar ve sol partiler belirsiz bir enternasyonalizm peşinden koşmaktansa, ülkelerindeki ulusal coşkuya ayak uydurmayı tercih ettiler ki, bunda, o sırada dünyanın en güçlü sol partisi olan Alman sosyal demokratlarının 2. Enternasyonal’in kararlarını görmezden gelip, savaş için oy vermelerinin de rolü vardır.

    Görsel yalan


    Cihan Harbi boyunca fotoğraf karesi güçlü bir politik rol oynadı. Gerçekleri çarpıttı, zamanı büktü, yalanları sakladı.

    Ne var ki 10 milyonlar siper cephesini yaşayıp, siviller de yokluk içerisinde kıvranmaya başlayınca durum değişti. Rusya’da ihtilal olduktan sonra, Almanya’da da Spartakistler iktidarı almayı düşünmeye başladılar. Ne var ki 1918 sonunda, ateşkesten sonra örgütlenen sağcı milisler komünistleri kısa sürede ezdiler.

    1914 Ağustos’unda milliyetçi dalga o kadar hızla yükseliyordu ki, önünde hiçbir şey duramazdı ve buna markalar ve aile isimleri de dahildi. Yabancı markalar boykot ediliyor, başka ülkelerin sermayesiyle üretim yapan fabrikalar millîleştiriliyordu. Almanlar, İngiliz olduğu için marmelat, Fransız olduğu için “camembert” yemediler. Fransız modasına göre giyinmek Alman kadınları için “onları seks objesi haline getiren aşağılayıcı bir tutum” olarak gösterildi (Burada feminizm ile milliyetçiliğin birleştiği görülür). Hamburg’da Cafe Belvedere derhal adını değiştirip Kaffehaus Vaterland (Anavatan Kahvehanesi) yaptı. Moulin Rouge ise Jungmühle oldu. Yemek isimleri bile değiştirildi; Fricassee Hühnerragu adıyla servis edilmeye başlandı. Fransa’da İsviçre merkezli gıda firması Maggi’nin dükkanları yağmalanırken, polis “sahipleri Alman olan” bu işletmeye yapılanları sadece seyretti.

    İngiltere’de de “düşman yabancılar”a ait dükkanlar saldırılardan nasibini aldı. O yıllarda Londra’da ekmek fırınları daha çok Almanlara has bir iş olarak görülürdü. Bu arada kaydedilmesi gereken bir husus da, köken olarak hasım ülkelerden gelenlerin isimlerini değiştirmesidir. Bunlar arasında İngiliz kraliyet ailesi önce gelir. Saxe-Coburg olan hanedan adlarını Windsor olarak değiştirdiler. Bu çok yerinde bir karardı, çünkü savaştan sonra Avrupa’nın tüm diğer hanedanları ya öldürüldü ya da sürgün edildi. Rusya’da imparatoriçenin Alman asılı olmasının yarattığı kötü duyguların, onun Rasputin’e bağlılığı ile birlikte, Çarlığın çökmesindeki rolü görmezden gelinemez. Windsor’lar iyi bir halkla ilişkiler politikasıyla popülerliklerini sürdürdüler. Keza, ileride savaş kahramanı ve Hindistan’ın son genel valisi olan Lord Mountbatten’in adı da Almanca aynı anlama gelen Battenberg idi. Daha ilginci, o yıllarda Santa Claus bile ağza alınmadı; Noel Baba dendi. Tabii, St. Petersburg’un Petrograd olduğunu söylemeye gerek yok.

    Tatbikat fotoğrafının başına gelenler… Çanakkale muharebelerinde İngiliz propagandası için çarpıtılarak kullanılan fotoğraf, bir taarruz fotoğrafı değil bir eğitim tatbikatındandı.

    Bulgaristan, Merkezî Devletler koalisyonunun en küçük üyesi idi ama güney ve doğu cephelerinin kilittaşı konumundaydı. Selanik’te bulunan Franchet d’Esperey’in ordusu 1918 Eylül’ünde nihayet Bulgar hatlarını yararak Makedonya’ya doğru ilerlemeyi başarınca, Sofya yönetimi ayın 24’ünde ateşkes istedi. Antlaşma beş gün sonra yapıldı. Bu durum Alman genelkurmayı tarafından ihanet ve savaşı sürdürmek için son ümidin tükenmesi olarak değerlendirildi. İtilaf ordusundaki Sırplar ülkelerine girdikten sonra Macaristan’a ilerleyebilecek, bir diğer kol Romanya’yı alarak Tuna üzerinden kuzeye gidebilecekti. Almanlar bu kolların Dresden’e kadar ilerlemelerini engelleyemeyeceklerini değerlendirdiler. Üçüncü bir kol İstanbul’a ilerleyecek, orduları Irak ve Filistin’e bağlanmış olan ve müttefiklerinden tecrit olan Türkler başkentlerini korumayı başaramayacaktı.

    Sakarya muharebelerinden sonra da aynı fotoğraf Türk zaferini yansıtmak için fotomontajlandı.

    Rusya’nın ihtilalden ötürü savaşdışı kalmasına rağmen, Almanların her zaman korktukları “zweifrontenkrieg” (iki cepheli savaş) ve “einkreisung”(kuşatılma) tekrar gündeme gelmişti ve bu kez bunu önleyecek güçleri kalmamıştı. Olumsuz gelişmeler Avusturya ordusundaki çözülmeyi hızlandırdı; Hırvat, Sloven ve Çek birlikleri savaşmayı reddettiler. Bundan sonra Ekim sonunda Avusturya ve Osmanlı devletleri de ateşkes isteyince Almanya için umut kalmadı. İtilaf ordularını durduracak güçleri artık yoktu.

    Türkiye için de malum “şayet müttefiklerimiz teslim olmasaydı, biz de olmazdık” efsanesi vardır. Ancak bunun olabilmesi için Selanik cebinde yığınak yapan İtilaf ordusunun Makedonya’ya çıkmasının engellenmesinin yanısıra, Irak ve Filistin’deki büyük İngiliz güçlerini de durdurabilecek olanaklara sahip olmamız gerekirdi. Bu üç koşulun hiçbiri yoktu. Müttefiklerimizle birlikte biz de tükenmiştik. Elde avuçta ne varsa Irak ve Filistin’e gönderiyorduk ama, bizim tümenlerimiz de Almanlarınki gibi artık iskelet halindeydi ve dahası her türlü malzememiz ve ateş gücümüz çok daha azdı. Eylül ayında her iki cephede de felakete uğramışken, Bulgaristan’ın teslim olmasını takiben Selanik’ten çıkan İtilaf ordusunun doğu kolu da Trakya’dan İstanbul’a doğru yürümeye başlamıştı ve onları durduracak bir ihtiyat yoktu. Bu sırada Avusturya ordusu da hızla dağılıyordu. Böylece Avusturya ve Türkiye, Almanlardan iki hafta önce ateşkes istedi. Ancak bu, sonuna kadar savaştığımız gerçeğini değiştirmez…

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndaki askerî ideresi de çok problemlidir. Savaşa girmemizden başlayarak ordularımız kötü örgütlenmiş, kötü yönetilmiş ve savaşın son gününe kadar ayakta kalmalarına rağmen, her operasyonda gereksiz ve büyük kayıp verilmiştir. Bunun başlıca nedeni eski askerî kültürün yitirilmiş olması ve yerine yenisinin konulamamasıydı.

    Bugün Gökçeada’da aynı nokta. Onur Akmanlar ortaya çıkarmış ve Aralık 2012 sayımızda yer almıştı.

    Burada, savaşın geneli açısından değinilmesi gereken şudur ki, diğer devletlerin de büyük hatalar yapmaları bizi kurtarmadı, çünkü bizden farklı olarak, onların hatalarını telafi edecek kaynakları vardı. Tüm bunlara rağmen, Kurtuluş Savaşı’nı başaran liderler, bu savaşın ateşi içerisinde yetişen kadrolar olacaktı.

    Gerek savaş sırasında, gerekse de o günden beri birçok gerçek propaganda, yalanlar ve arşivlerin imhası yoluyla saklanmaya veya tahrif edilmeye çalışılmıştır. Devlet adamları ve politikacılar ve tabii generaller çok sayıda hata yaptılar ve doğal olarak bunları gizlemeye çalıştılar. Avusturyalılar, daha veliahtlarının öldürüldüğü günlerde devletlerinin bekâsına tehdit olarak gördükleri Sırbistan’ı yoketmek üzere hatalı bir plan yaptılar; sonuçta kendi imparatorlukları yok oldu. Almanlar da Rusya sanayileşmesini tamamlamadan ve batıya uzanan demiryolları tamamlanmadan ezici bir zafer peşinde koştular ve büyük kayıplarla savaşı bitirdiler. İngiltere ve Fransa savaşı kazandılar ama bunu izleyen 30 yıl içerisin- de imparatorluklarını yitirdiler. Osmanlılar için de yolun sonu burasıydı. Savaşın yegane galibi ABD oldu.

    CAHİLLİKLER TARİHİ

    SARIKAMIŞ FACİASI

    YANLIŞ 90 bin askerimiz donarak şehit oldu
    DOĞRU 55 bin askerimiz savaşta veya donarak şehit oldu

    22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden muharebelerde, Türk ordusu düşman cephesinin 30-35 km gerisindeki Sarıkamış’ı ele geçirmeyi ve düşman kuvvetlerini imha etmeyi hede emişti. Kuşatma harekatına katılan 3. Ordu’ya bağlı birliklerin insan ve silah mevcudu, 11, 10 ve 9. kolordular olmak üzere 94 tabur, 75.660 muharip er, 37.000 muharip olmayan er, 73 ağır makineli tüfek ve 218 toptur. 112.660 ere, 11. Kolordu’ya verilen 6.000 ikmal eri de eklenirse 118.660 rakamına ulaşılır. Rus Kafkas ordusunda ise takriben 100.000 piyade, 15.000 süvari ve 250 top vardı.

    Sarıkamış’ta Türk şehitleri.

    Harekat sonrası, 14 Şubat 1915’te hayatta kalan Türk askeri sayısı 42.000’dir. Toplamda 118.660 – 42.000 = 76.660 erden haber alınamamıştır. Rusların 7.000 esir aldıkları belirtilmektedir. Bunları da düşersek 69.660 rakamına ulaşılır. Genelkurmay, köylere sığınan ve çetelere katılanlar için yaklaşık 15.000 rakamını vermektedir. Böylelikle, Sarıkamış harekatında bir yandan düşmanla, bir yandan soğuk ve açlıkla çarpışırken hayatını kaybedenlerin sayısının 55 bin civarında olduğu ortaya çıkar.

    Şahin Aldoğan


    ARAP İSYANI

    YANLIŞ Bizi arkadan vurdular DOĞRU Ezici çoğunluk Osmanlı yönetimine bağlı kaldı

    1916’da patlak veren Arap İsyanı’nın ülkemizde algılanışı çok eksik ve yanlıştır. Haziran ayında başlayan bu önemli olay, özetle, 1. Dünya Savaşı’nda “Arapların bizi sırtımızdan bıçaklaması” biçiminde bilinir. “Araplar, Britanyalılarla birlik olmuş ve ordumuzu arkadan vurmuştur”.

    Bu algıda sorgulanması gereken ilk nokta, “Araplar” adlandırmasıdır. İsyanı çıkaranlar Araplardır ama, bütün savaş boyunca, yani Mondros Bırakışması’na kadar, birçok Arap, ister Bâb-ı Âlî bürokrasisinde olsun, ister yerel yönetimlerde çalışıyor olsun, isterse Osmanlı ordusunda subay olsun, Osmanlı Devleti’ne sadık kalmıştır. Kaçıp, Mekke Şerifi Hüseyin ibn-i Ali’nin kuvvetlerine katılan Arap subaylar da vardır ama, sadık kalanlar daha çoktur.

    Öte yandan, ister Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’de olsun, isterse Irak’ta; isyanın başladığı duyulduğunda buna katılan neredeyse hiç olmamıştır…

    İlk olarak, Arap eşraf ve aydınlarının uzun zamandır istedikleri ve bir tür yerinden yönetim olarak özetleyebileceğimiz hakları (örneğin yönetimde ve mahkemelerde Arapçanın da kullanılabilmesi ya da asker veya sivil Arap memurların Arapçanın hakim olduğu bölgelere atanması) Osmanlı hükümetince 1913’te kabul edilmiştir. Bu girşim, Arapların ezici bir çoğunluğunu Osmanlı yönetimine bağlamıştır.

    İkinci olarak, Arap aydınlarının önemli bir bölümü, Osmanlı yönetiminin sona ermesi halinde Arap topraklarında bağımsızlığın sözkonusu olamayacağının, yurtlarının Fransa veya Büyük Britanya egemenliğine geçeceğinin bilincindedir…

    Hüseyin ibn-i Ali’nin hırs ve korkularıyla başlayan isyanın kimi sırtından bıçakladığı, yani genelgeçer algıdaki “biz”in kim olduğu meselesine gelecek olursak; sırtından bıçaklananlar arasında birçok Arabın, hattâ Arapların çoğunluğunun da olduğu anlaşılır. Ama buradaki “biz”de, “Osmanlı” ve “Türk” kimliklerinin birbirine karışması diye özetleyebileceğimiz bir sorun olduğu gibi, “biz”in “Osmanlılar” biçiminde okunması halinde de, içinde Arapların olmadığı bir Osmanlılıktan söz edildiği aşikârdır.

    Ne var ki, Osmanlılıkla Türklüğü eşanlamlı gören bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğinin hâlâ sürmekte olan bir sorunu olmakla birlikte, 1. Dünya Savaşı’nı yaşayan ve yeni Türkiye’yi kuran nesil için bir sorun değildi. Çünkü o neslin insanları, Arap topraklarını da vatan kabul eden Osmanlılar olarak yetişmişlerdi ve birkaç yıl öncesinde Trablusgarp’ı İtalyanlara karşı korumaya çalışırken de vatan savunması yapan insanlardı.

    Ahmet Kuyaş


    ALMAN YENİLGİSİ

    YANLIŞ Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık
    DOĞRU Yenildik

    Yaygın bir kanıya göre Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda yenilmemiş, müttefikleri yenildiği için mütareke istemek zorunda kalmıştır. Gerçi Avusturya-Macaristan’ın 3 Kasım, Almanya’nın ise 11 Kasım 1918’de, yani Osmanlılardan sonra mütareke imzalamış olmaları, Osmanlı Devleti’nin yenilmeden yenilmiş sayıldığına ilişkin kanıyı çürütmek için tek başına yeterlidir. Ama bunu yeterli görmeyenler, Mondros Antlaşması’na giden yolu Bulgaristan’ın daha önce teslim olmasıyla başlatırlar. Bulgaristan yenilerek ateşkes istemiş ve 29 Eylül 1918’de Selanik’te imzalanan mütarekeyle savaştan çekilmiştir. Böylece İstanbul savunmasız kalmış ve başkentte daha önceleri de ele alınan mütareke fikri daha çok taraftar toplamıştır. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin oluşturduğu Talat Paşa Kabinesi 8 Ekim’de istifa etmiş, 14 Ekim’de Müşir Ahmet İzzet Paşa’nın başkanlığında partilerüstü bir kabine kurulmuştur. Bu kabinenin girişimleri sonucunda da 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır.

    Ama suçu Bulgaristan’a atmak; Osmanlı coğrafyasını tümüyle unutmak ve tarihe Lozan Antlaşması’ndan sonra sınırları kesinlik kazanan Türkiye’den, yani bugünden bakmak olur. Nitekim işe Basra Körfezi’nden başlayan İngiliz-Hindistan ordusu, Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul’un kapılarına dayanmış; Çanakkale’den çekilen ANZAC’ları da bünyesine alarak Mısır’dan yola çıkan Mısır Seferî Kuvvetleri ise, aynı tarihlerde Halep’in kuzeyine varmıştı.

    Yani Irak ve Suriye’nin neredeyse tamamını yitirmiş olan Osmanlı ordusunun yenilmediğini iddia etmek hiç de gerçekçi değildir.

    Ahmet Kuyaş

  • Laflar, espriler, lakaplar: Harp meydanında doğdular ortak hafızada yaşıyorlar

    Laflar, espriler, lakaplar: Harp meydanında doğdular ortak hafızada yaşıyorlar

    Modern savaşların özellikle askerî-siyasi nedenleri, sonuçları incelenir. Aslında her savaş alanı, tarafların yakın iletişime girdiği birer kültürel alışveriş meydanıdır da. Cephelerde doğan sözcükler ve deyişler, takılan lakaplar, kullanılan kısaltmalar, yapılan espri ve yakıştırmalar, yaşanan anekdotlar tarafların ortak hafızalarında yer eder, insanlık kültürünün birer parçası haline gelirler. İşte 19. ve 20. yüzyıl savaşlarından bir seçki…

    Bilenlerin bildiği gibi “hooker”, ABD’de “hayat kadını” için kullanılan bir tabirdir. Kökeni, Amerikan İç Savaşı sırasında Kuzeyli General Hooker’ın Washington’da, o zamanlar boş olan Pennsylvania Avenue üzerinde, askerler için kurduğu özel dinlenme tesisine dayanır. General Hooker’ın adı, askerler için kurduğu bu tesisle ölümsüzleşmiş.

    İşte bunlar zamanla unutulur. Ama bazı laflar vardır ki savaştan çıkıp günlük hayatımıza girmiştir ve nereden geldiğini bilmeyiz. Bir de savaşan askerin keskin bir mizah anlayışı vardır; kulaktan kulağa yayılır, kimi zaman anonim folklorun bir parçası olur. Neredeyse 60 yıldır savaş tarihinin çok meraklı bir okuyucusu olarak, bunların bir kısmını aktarmak isterim. Sonuçta savaşlar sadece komutanların zekasından veya budalalıklarından ibaret değil.

    Düşman tarafların kültürel alışverişi Illustrated London News’in 9 Ocak 1915 tarihli sayısında I. Dünya Savaşı’nda ilan edilen Noel ateşkesinde düşman siperlerden çıkan İngiliz ve Almanların birbirini tebrik ettiği haberini süsleyen illüstrasyon, savaşların yoğun kültürel alışverişlere sahne olduğunu kanıtlıyor. Temsili resimde, bir Alman subayın fotoğraf makinasıyla o anı kaydettiği görülüyor.

    BISTRO

    Rus ‘çabuk’ dedi, Fransız ‘lokanta’ anladı

    Bistro, 19. yüzyılda standart yemekleri servis eden nispeten küçük lokanta-barları tanımlayan bir isim oldu. Bunun, Napoléon savaşlarının son aşamasında Paris’e yürüyen Rus askerlerinin girdikleri hanlarda “bystro, bystro” yani “çabuk, çabuk” diye bağırmalarından esinlendiği kabul edilir. Ruslar, Moskova’yı yakan Fransızları böyle hizmete koşturup intikamlarını almışlardı.

    Rusya’da bozguna uğrayan Fransız ordusu 1813’te Paris’e kadar çekilmiş, Rus çarı I. Aleksandr’ın muzaffer ordusu 31 Mart 1814’te başkente girmişti.

    VERDI

    Operada atılan üstü kapalı slogan

    19. yüzyılda İtalyan Birliği kurulurken İtalyanlar operada “Viva Verdi” diye bağırıyordu. Buradaki Verdi, aslında ülkenin birliğini temsil edecek olan Sardinya Kralı’na atfen söylenen “Viva Vittorio Emmanuelle Re d’Italia” (Yaşasın İtalya kralı Vittorio Emmanuelle) deyişinin başharflerinden oluşuyor, bu coşkulu sloganı gizliyordu. Özellikle de o sırada hâlâ Avusturya işgalinde olan kuzey kentlerindeki temsillerde, işgalci subay ve bürokratlar İtalyanların bu bağırtılarına, suratları kıpkırmızı bir şekilde tahammül etmek zorunda kalıyorlardı.

    İtalyan Birliği’ne doğru Guiseppe Garibaldi, Avusturya-Sardunya Savaşları sırasında, halk tarafından “Verdi” örtülü sloganıyla desteklenen Sardunya kralı Vittorio Emmanuelle II’yi İtalya kralı olarak selamlıyor, 1860.

    CAFE

    Kahve değil faşist kısaltma

    20. yüzyıla gelindiğinde bir başka akronim İspanya’da ortaya çıktı. 1933 yılında İspanyol faşist hareketi ortaya çıktıktan sonra, anarşistlerin ve komünistlerin nümayişlerine karşı faşistler sokağa dökülüp “Cafe, Cafe”  diye bağırırdı. Buradaki “Cafe” sözcüğü “Yoldaşlar, İspanyol falanjı geliyor” anlamını taşıyan “Camerados, arriba el falange Espanola”sözlerini temsil ediyordu.

    General Franco önderliğindeki faşist milisler ele geçirdikleri Toledo şehrinin sokaklarında.

    GATO (GATEUA)

    Hem saldırıyor hem pasta istiyorlar!

    Eski savaşlardan birinde güney Almanyalı askerler “get to” (hakkından gelmek, canına okumak) manasında bağırırken, aksanlarından dolayı bu “gat to” haline geliyor ve uzaktaki Fransız komutanın kulağına “gato” yani “gateaux”(pasta) olarak yansıyordu. Onun “bunlar niçin pasta istiyor acaba?”dediği tarihlere geçmiştir. İlahi mon jeneral!

    HURRAH (HURRAY)

    ‘Vur ha’dan geldi ‘Hurra’ya dönüştü

    “Get to” Fransız komutanın kulağına “gato” diye gelirken, bizim “Vur ha, vur ha” (ya da daha eski haliyle “ur ha”) şeklindeki savaş nidamız da Avrupalıların kulağına “Hurra” diye geliyordu. İşte bizden aldıkları bir laf budur. Kültür alışverişi için savaştan daha iyi bir ortam bulunur mu?

    “Ur ha! Ur ha!” Ziegetvar Beyi Zrinyi komutasındaki Macar kuvvetlerinin Eylül 1566’da kalkıştıkları umutsuz yarma harekatı Osmanlı güçleri tarafından geri püskürtülüyor, Johann Peter Krafft, 1825.

    UNRRA

    BM: Yardım örgütüyle dalga geçen kısaltma

    1945’te 2. Savaş sona ererken yerinden yurdundan edilmiş en az 20 milyon Avrupalı yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’in UNRRA (United Nations Relief and Rehabilitation Administration), yani Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi Kurumu’ndan yardım bekliyordu. Her kentte ve kasabada ailesinden kopmuş binlerce çocuk samanlıklarda, kapı eşiklerinde, tarlalarda yatıyor, bunların çok çok azına yardım edilebiliyordu. Bu durumda kurumun adı, inisiyallerinden hareketle “Unhappy Natives Receiving Ridicilous Assistance”, yani “Gülünç (derecede az) Yardım Alan Mutsuz Yerliler” olarak anılmaya başlanmıştı. Ön siperlerde diz boyu çamur içerisinde cesetleri kemiren farelerle yaşayan askerler ise geri hizmet yapanlara hem özenir, hem de nefret ederlerdi. Onlara REMF kısaltmasıyla seslenirlerdi ki, bu deyişin açılımınının Türkçe’sini yazamıyoruz. İngilizce bilenler anlasın, anlayan anlamayana anlatsın: Rear Echelon Mother F…ers.

    USMC

    Sam Amca’nın yoldan çıkmış çocukları

    Amerikan deniz piyadelerinin (US Marine Corps) kısaltması USMC’den türetilen kısaltma “Uncle Sam’s Misguided Children” (Sam Amca’nın Yoldan Çıkmış Çocukları) şeklindeydi. Deniz piyadeleri özel bir sınıf olarak, kendilerini diğerlerinden ayrı tutmayı severdi.

    TRENÇKOT

    Siper kıyafeti sivilde moda olunca

    1. Dünya Savaşı’nda subayların siperlerde giydikleri bir cins palto olan trençkot, kullanışlı tasarımından dolayı daha sonra moda haline gelmişti. Böylece günlük hayata giren “trenchcoat” yani sadık çevirisiyle “siper paltosu” sözcüğü de, birçok dilde olduğu gibi Türkçe’de de kullanılır oldu.

    ASLAN-EŞEK

    İngiliz askerlerin alaycı benzetmesi

    1. Dünya Savaşı’nda generaller askerleri makinelitüfeklerin önüne o kadar ısrarla sürüp milyonların boş yere ölümüne, daha fazlasının sakat kalmasına neden olmuşlardı ki, İngiliz askerleri kendilerine “Eşeklerin yönettiği aslanlar” diyordu. Gerçi bazıları gerçekten de öyleydi ama generallerin hepsi siperlerden uzak şatolarda, her akşam ziyafette değildi. Sonuçta yeni tekniklerle savaşmayı çözenler de onların arasından çıkacaktı.

    COLONEL MOTORS

    De Gaulle’ün motorize birlik aşkı

    De Gaulle iki dünya savaşı arasındaki dönemde Almanların mekanize birliklerini yakından izliyor ve Fransa’yı da bu yöne çekmeye çalışıyordu ama, küt kafalı muhafazakâr generalleri ikna etmesi mümkün olmadı. İşte motorlara bu ilgisi nedeniyle General Motors’dan benzetmeyle, ona “Colonel Motors” adı verildi. Ama uzun boyundan dolayı bazen “The Great Asparagus” (Büyük Koşkonmaz) ve “Wormwood” (Tahta Kurdu) olarak da anılmıştır.

    ÇÖL TİLKİSİ VE DİĞERLERİ

    Ünlü generaller ve tuhaf lakapları 

    Generaller genelde askere uzaktır ama bazıları eratla yakın ilişki kurmak için sürekli birlikleri dolaşır. Herhalükarda erat tarafından onlara isim takılır. Örneğin, Libya’daki İtalyan komutanı Bastico’ya “Bombastico” adı takılması hiç de şaşırtıcı değildir. Onunla komutayı paylaşan ama sadece kendi bildiğini okuyan Rommel’e de “Çöl Tilkisi” denmiştir. Gerçekten harekatı daima en ön saflardan yönetirdi ama, 1. Dünya Savaşı sırasında Alpler’de bir tilkiyi beslediği de bilinir ve bununla çektirdiği bir fotoğraf arşivlerde vardır. İngiliz General Montgomery’ye de değinmeden geçmeyelim. Hiç muharebe yitirmeyen ama çok ihtiyatlı şekilde harekât yapan bu generalin emrindeki Kanadalılar ona “God Almighty”den (Her Şeye Kadir Tanrı) hareketle “God Almonty” demişlerdi. Herhalde dediğim dedik olmasından. Harf değişikliği ile türetilen isimlerden birisi de İngiliz General Gatacre’a “Backacher” yani “sırt ağrıtan” adının verilmesiydi. Fransız generali Mangin ise 1. Dünya Savaşı’nda askeri düşman makinelitüfeklerin önüne sürmekte o kadar ısrarlıydı ki, lakabı “Kasap” oldu.

    Rommel ve tilki

    Çöl tilkisi lakabıyla anılan general Erwin Rommel bir Alp tilkisiyle.

    GI, TOMMY, POILU, BOCHE

    Kendilerine ve düşmana ne dediler?

    2. Dünya Savaşı döneminde Amerikan ordusunda askere verilen malzemenin üzerinde GI harfleri bulunurdu. Bu “Government Issue” yani devlet tarafından verilmiş anlamına gelirdi. Tabii, sıradan askerlere GI denmeye başlandı ve derhal yaygınlaştı. İngiliz erata bizdeki “Mehmetçik” gibi “Tommy” denirken, Fransız askerlerine ise “Poilu” yani “Kıllı” denirdi; zira çoğu savaşta bıyık veya sakal bırakırdı. Amerikan askerlerinin daha eski adı ise “Doughboy” idi. Dough, İngilizce’de hamur anlamına gelir. Bu ad ile ilgili birçok teoriden birisi onlara çok miktarda kızarmış hamur yedirilmesidir. Tozdan bembeyaz olmaları veya düğmelerini parlatmaları için verilen bir malzemeden dolayı böyle adlandırıldıkları da ileri sürülür. Fransızlar ise Almanlara “Boche” derlerdi ki, bu inatçı, küt kafalı (tête de boche) anlamında kullanılırdı. Bunlar, belki de biraz o inatçılıkları sayesinde 1871 ila 1940 arasında 69 yılda yapılan üç büyük savaşın ikisinde Paris’e girmişlerdi!

    I. Savaş’ta Fransız askerler kendilerine Poilu (Pualü okunur) adını takmıştı. Bunun nedeni, orduya katılan askerlerin çoğunun bıyık ve sakallarını uzatmalarıydı.

    SITZKRIEG

    ‘Yıldırım Savaşı’ndan ‘Oturma Savaşı’na

    1939 Eylül’inde Almanlar Polonya’yı birkaç hafta içerisinde işgal edince, gazeteciler buna “yıldırım savaşı” anlamına gelen “Blitzkrieg” dediler. Bundan sonra ertesi Nisan ayına kadar Avrupa’ya uzun bir sessizlik çöktü, hiçbir önemli operasyon yapılmadı. Askerler siperlerde büyük bir can sıkıntısına girince gazeteciler buna de bir ad bulmakta gecikmediler: “Sitzkrieg” yani “Oturma Savaşı’. Ne var ki Sitzkrieg, Almanların yeni bir Bliztkrieg’i ile aniden sona erecek ve iki ay içerisinde beş Avrupa ülkesi daha Nazi işgaline girecekti.

    TOMMY’NİN SİLAHI

    Ölüm makinaları ve takma isimleri

    Kişilere ad takılır da silahlara takılmaz mı? İşte birkaç örnek… 20. yüzyılın efsane silahlarından Thompson makineli tabanca derhal “Tommy Gun” (Tommy’nin Silahı) olarak anılmaya başlandı. Bundan daha basit bir makineli tabanca ise T şeklindeki gres sıkıcıya benzediği için “Grease Gun” adını aldı ki bunların ikisi de bir dönem bizim ordumuzda da kullanılmıştır. 1. Dünya Savaşı’nda Almanların ağır topçusunun attığı mermilere ise “Black Maria” (Kara Maria) denmişti. Çoğu asker düşmanı daha hiç görmeden bu mermilerle hayata veda etti.

    HOOKER

    ‘Hayat kadını’ tabiri, ‘hayırsever’ komutan

    Bilenlerin bildiği gibi “hooker”, ABD’de malum mesleği icra eden hanımlar için kullanılan bir tabirdir. Kökeni, Amerikan İç Savaşı sırasında Kuzeyli General Hooker’ın Washington’da, o zamanlar boş olan Pennsylvania Avenue üzerinde, askerler için kurduğu özel “dinlenme tesisi”ne dayanır. General askerin derdinden anladığı gibi, adını da böylece ölümsüzleştirmiş. Bu savaşta generallere takılan lakaplar arasında en ilginçlerinden birisi de General (daha sonra Başkan) U. S. Grant’a aittir. Ulyses Simpson (U. S.) olan adı daha ilk muharebelerden sonra “Unconditional Surrender” (Şartsız Teslim) oluvermişti. Güneyli General Jackson ise savaşta öyle başarılıydı ki, “Stonewall Jackson” (taş duvar anlamına gelen kelime, sıkı savunma anlamında kullanılır) adını hak etmişti. Alacakaranlıkta orman yollarında at sürerken kendi askerleri tarafından vurulunca, en iyi generalini yitiren başkomutan Lee “sağ kolumu yitirdim” demişti.

    Amerikan komutanları arasında lakabı en uygun düşenlerden birisi de 2. Dünya Savaşı’nda Burma cephesinde öne çıkan General Joeseph Stilwell idi. Bu asık suratlı generale takılan “Vinegar Joe” (Sirke Joe) adı derhal yaygınlaşmıştı. Tabii von Richtofen’e kırmızı renkli uçağından dolayı verilen “Red Baron” yani “Kızıl Baron” adını da unutmamalı. Bunların sonu gelmez. Ama durun, son bir iki tanesini de eklemeden geçemeyeceğim. Filistin’de son savaşımızda bize hücum eden Allenby o kadar sert bir adamdı ki “The Bull” (Boğa) olarak anılırdı. Karargâhtan ayrıldığında arkasından “BBL” kodlu mors mesajıyla birlikler uyarılırdı. Bu, “Bloody Bull Loose” yani “Vahşi Boğa dolaşmaya çıktı, dikkatli olun” anlamına gelirdi.

    Bir de Fransız Generali Patrice MacMahon’a (kendisi Magenta Dükü’dür aynı zamanda) “Duke of Polenta” adı verilmesi vardır. Bilindiği gibi polenta, mısır unundan yapılan bir lapadır ve 1859 Magenta Muharebesi günlerinde general askerlere bundan başka tayın vermeyince Magenta derhal polentaya dönüşmüş. Pek de matah bir komutan olmadığı ilerideki Prusya Savaşı’nda daha iyi anlaşılacaktı ama, askerler ona çoktan “Mac-Bête” (Çift anlamlı bir yakıştırma, bir yandan “Aptal Mac” manasına gelirken diğer yandan muhtemelen Lady Macbeth’e gönderme yapılıyor) adını takmışlardı.

    MARGARIN

    Askere yağ diye üretildi, bombadan tehlikeliydi

    Savaşlardan kalan en berbat şeylerden biri olup, siperlerde ölenlerden çok daha fazla insanı katletmiştir. Bunu icat eden de savaşta askerlerine ucuz yağ temin etmek isteyen Fransızlardı. Sıvı bitkisel yağı katılaştırmışlar, bunun daha kolay benimsenmesini sağlamak için de sarı boya katıp tereyağına benzetmeye çalışmışlardır. Türkiye’ye 1950’lerde gelen margarin hızla yaygınlaşmış ve milyonlarca insanın damarlarını tıkayarak erken ölmelerine neden olmuştur.

    ONBAŞI

    Diktatörlüğün gayriresmî rütbesi

    Çok ilginçtir, Avrupa’nın yakın tarihteki iki büyük diktatörünün ikisine de “onbaşı” denilmiştir. Birisi “Bohemyalı onbaşı” da denilen Hitler’dir ve lakap gerçeği yansıtır; çünkü gerçekten onbaşı idi. Ne var ki bu onbaşı savaş boyunca hemen her gün generalleri ve mareşalleri karşısına dizip feci halde fırçalıyor, kendisini bir askerî deha sanıp her şeye karışıyordu. Bu Müttefikler için iyi oldu, çünkü yanlış kararları Almanların yenilgisini hızlandırdı. Bir İngiliz generali “Hitler bizim için 40 tümen değerindedir” demişti.

    İkincisi ise meslekten bir general olan Napoléon idi. Askerleri tarafından sevgiyle “Küçük Onbaşı” şeklinde adlandırılmıştı. Bu, ilk dönemlerinde yolda ve muharebe alanlarında askerlerle birlikte olmasından kaynaklanan bir yakınlık ifadesiydi. Yoksa sanılanın aksine, çağı için kısa boylu sayılmazdı. Her iki onbaşı da hasımlarının şaşkınlığından kaynaklanan ilk başarılarıyla sarhoş olup 12’şer yılda tasfiye oldular.

    Hitler onbaşı, I. Dünya Savaşı’nda cephede.

    TRAJİKOMİK

    Savaş acılarına ilaç, biraz kara mizah

    Kara mizahın, durumun vahametiyle birlikte arttığını zor durumlardan geçenler iyi bilir. Savaşlar, kara mizah incilerinin doğup yayılması için ideal ortamları sunmuştur. 1. Dünya Savaşı’nda siperden uzattığı kolu kopan bir asker “Şimdi malzememi nereye asacağım” demişti. Bir başka asker ise ayağı kopmuş olarak geldiği sahra hastanesinde “ben aslında teftişe gelen generalim. İnandırıcı görünmek için ayağımı uçurdum” diye şaka yapmıştı. Gene, savaşta yanlışlıkla alayın sargı yeri bombalanıp doktorlar ve yaralılar ölünce birisi çıkıp “Harika bir gün, kimse hasta sırasına girmemiş” diyebilmişti. Gene kendi uçakları tarafından yanlışlıkla bombalanan bir askerin “Maçta haksızlık olmasın diye hava kuvvetlerini düşmana ödünç vermişler” lafını yapıştırdığı bilinir.

    Bir başka anlık kara mizah örneği ise şöyledir: 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar Batı Pasifik’te bir adaya çıkarma yapacaklardır. Bir grup askere gemide verilen son brifingde şunlar söylenir: “Mercan kayalıkları nedeniyle adaya çıkmak zordur. Kumsalı geçer geçmez bambu tuzaklarla dolu tropik ormana gireceksiniz. Her adımda zehirli yılan ve örümceklerle karşılaşacaksınız. Ada yağmurlu ve bataklıktır ve her zaman bir karış suda uyumak zorunda kalabilirsiniz. Sular çok  mikropludur, ne kadar susarsanız susayın içmeyin, hatta yüzünüze sürmeyin, yara olur. Sivrisinek bulutları ise her an ağzınıza burnunuza dolacak ve sıtma nöbetini engellemek için her gün bu sarı tabletlerden alacaksınız, benziniz sararacak. Sonra sıcak ve susuzluk bastırır”. Bunları dinleyen bir er atılır: “Adayı niçin Japonlara bırakmıyoruz komutanım?”

    Guadalcanal’da Japonlarla dört ay savaştıktan sonra, kendilerini eve götürecek gemiyi bekleyen ABD askerleri. Kara mizah, muhtemelen böyle bir cehennemde hayata tutunmanın etkili yollarından biriydi.
  • Alman işgali sonrası Fransız kurtuluş savaşı ve uzayan krizler çağı

    Alman işgali sonrası Fransız kurtuluş savaşı ve uzayan krizler çağı

    19-25 Ağustos 1944 tarihinde Nazilerden kurtulan Paris, dört yıllık işgal döneminde büyük insani acılar yaşadı. Kurtuluştan sonra başlayan dönem ise yine sancılı oldu. Alman işbirlikçilerin cezalandırılması, komünistlerle yaşanan siyasi krizler ve sonrasındaki Vietnam, Süveyş ve Cezayir krizleri, Fransa’yı uzun süren bir türbülansa soktu. 68 Mayıs’ına dek uzanan bir Fransız öyküsü.

    Dört yıllık işgal boyunca Alman askerlerini her zaman temiz ve ütülü üniformaları içerisinde izlemeye alışmış Parisliler, Normandiya’daki ateş çemberinden kurtulabilen perişan yaralıları, yorgun şoförleri, kuzeye çekilen kafileleri görünce kaderlerinin değişmekte olduğunu anladılar. İyi de, tam olarak ne zaman?

    Çıkarmadan 10 hafta sonra, Müttefik orduları Paris’in batısına ulaşmıştı ama kente girmeye niyetleri yoktu. Bu büyük metropol, diğer başkentler gibi yanıp yıkılacak mıydı? Kızılordu’nun Varşova’da yaptığı gibi, kenti ve ahalisini Almanların zulmüne terkedecekler miydi? Bununla birlikte, işbirlikçiler dışındaki ahali “la grande fuite des Fritz” (Almanların büyük kaçışı) dedikleri olayı büyük zevkle izledi.

    Paris yanacak mı?

    1944 Ağustos’unun sıcak günlerinde Paris işgal komutanı General von Choltitz, Hitler’in kesin emirlerine karşı Paris’i yakmayacak, Seine Nehri üzerindeki 45 tarihî köprüyü havaya uçurmayacaktı. Buna rağmen Müttefik orduları yaklaştıkça direniş yayılırken, şeref meselesi olarak sembolik bir Alman savunması olacaktı elbet. Bu duyulunca, Fransız general Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılmış 2. Zırhlı Tümen’i, Amerikan 4. Piyade Tümeni ile birlikte üç koldan Paris’e ilerlemeye başladı. Leclerc’in çok ama çok acelesi vardı. Ayaklanmaya dönüşen direnişte komünistler öne çıkabilir veya Amerikalılar şehre daha önce girip, de Gaulle’ün Fransa ve “Paris’in Fransız ordusu ve direnişçileri tarafından Müttefik ordularının yardımıyla kurtarıldığı” yalanını  çürütebilirlerdi. Tabii o an henüz bilmiyorlardı ama Choltitz de emre uymadığı için görevden alınabilir ve yakıp yıkma emri uygulanabilirdi.

    Paris kurtuldu!

    Paris’e ilk giren Fransız General Leclerc’in bölüğünden bir tankçı şehir kurtulduktan sonra 25 Ağustos 1944’te düzenlenen geçit sırasında halk tarafından selamlanıyor.

    Bu sırada Hitler, Jodl’a sorup duruyordu: “Brentt Paris?” (Paris yanıyor mu?) Hayır, Paris’te durum son derece karışıktı ama şehir yanmıyordu. Direniş yayılırken kente sığınan Petain hükümetinin üyeleri dağılıp daha kuzeye kaçmış, 20 bin kişilik Paris polisi “Albay Rol” takma adıyla öne çıkan komünist lider Tanguy’un teşvikiyle greve gitmişti. Ne var ki polis gücü çok kısa süre de Gaulle taraftarlarının kontrolüne geçmiş ve valiliği işgal ederek komünistleri ayazda bırakmışlardı. Komünistler buna karşı her yerde Almanlara saldırarak inisiyatifi kazanmak istedilerse de başarıları kısıtlı kaldı. Tanguy’un emri üzerine militanlar sokaklarda 400’den fazla barikat kurup savunmaya geçtiler.

    Şimdi birkaç gün geriye gidelim.

    Kente giriş

    Müttefik başkomutanı Eisenhower, Normandiya’dan kuzeye ilerlerken Paris’e girmeyi hiç istemiyor, bu büyük kentin asayişini üstlenmenin yanısıra, gıda ve petrol stoklarını eritmekten, ulaştırma sıkıntısını arttırmaktan kaçınıyordu. Hedefi, bu kenti “by-pass” ederek ilerlemekti. Ne var ki Paris’te ayaklanma ve katliam olasılığı ortaya çıkınca, Fransızların büyük ısrarı üzerine fikri değişmeye başladı. Bu arada, emir gelsin veya gelmesin, Leclerc bir emrivakiyle Paris’e yürümek üzere günlerdir gizlice petrol ve cephane biriktiriyordu. Nihayet 22 Ağustos günü Eisenhower, Paris’e girmekten kaçınamayacağını düşündü. Leclerc ve 4. Tümen birkaç saat içerisinde ileri fırladılar. Bu saatte artık Eiffel kulesine bile patlayıcı yerleştirildiği öğrenilmişti.

    Naziler Paris’i teslim ediyor Ağustos 1944’te Paris’in düşmesinden üç hafta kadar önce şehre askeri vali olarak atanmış Alman General Dietrich von Choltitz başkentin teslim edildiğine dair belgeyi imzalıyor. Choltitz Hitler’in şehri yakması emrine “tarihe Eyfel Kulesi’ni ve Paris’i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum” diyerek karşı gelmişti.

    24’ü sabahı Fransız öncüleri şehre girdiler ama, çılgınca sokaklara dökülen ahali ilerlemelerini engelliyordu. O gece, Choltitz teslim olmadan önce subaylarına bir veda yemeği verirken sokaklarda silah sesleri ahalinin çığlıklarına, bunlar da gramafonlardan ve otomobillere monte edilen hoparlörlerden yayılan marşlara ve kiliselerin çanlarına karışıyordu. Bu sırada Amerikalı, Afrikalı askerler, her türden direnişçiyle birlikte kente doluyordu ama sahnedeki esas kişi De Gaulle olacaktı. 26 Ağustos günü komutanları onu dikkatle bir adım arkasından takip ederken, kente girdi. Bu askerî düzen ile liderliğini vurgulamaya büyük özen göstermişti.  Önce Meçhul Asker anıtına bir çelenk koydu ve Champs-Elysée’den yürüyerek Notre Dame’da kısa bir ayine katıldı. Akabinde taraftarlarının direniş sembolü olan valilik binasına geldi. Direniş liderliği iddiasındaki komünistler bunu hakaret addettiler.

    Gurur yürüyüşü General de Gaulle ve maiyeti şehrin kurtuluşu üzerine 26 Ağustos 1944’te yaptıkları geçitte Zafer Takı’nın bulunduğu Champs Élysées bulvarından aşağı doğru dini töreni gerçekleştirmek üzere Notre Dame Katedrali’ne yürüyor.

    Komünistlerin kaybettiği an

    Nihayet De Gaulle “Ulusal Direniş Komitesi” adı verilen karargahı ziyaret için Hotel de Ville’e geldi. Ona, balkona çıkıp aşağıdaki mahşeri kalabalığa komite adına okuması için bir bildiri hazırlamışlardı. Böylece Özgür Fransa’nın lideri değil, komitenin yürütme yetkilisi gibi görünecekti. De Gaulle kimsenin elini sıkmadan geçti. Belediye Konseyi Başkanı Georges Bidaut aklısıra tuzağını kurmuştu: “General, niçin balkona çıkıp aşağıdaki kalabalığın önünde Cumhuriyet’i ilan etmiyorsunuz?” dedi. De Gaulle onu buz gibi bir bakışla süzdü ve “Cumhuriyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Ben zaten Cumhuriyet hükümetinin başkanıyım. Niçin Cumhuriyeti ilan edecekmişim ki?..” diyerek balkona çıktı. Kısa bir hitap “de Gaulle, de Gaulle” dalgalarıyla kesildi. Komünistlerin akıllı olanları, o an partiyi yitirdiklerini anladılar.

    Direnişte öne çıkmaya çalışan komünistler, güvenilirliklerini aslında daha 1939 Ağustos’unda, Moskova’dan Fransız Komünist Partisi’nin Paris yakınlarındaki gizli telsiz istasyonuna gelen bir talimatla yitirmişlerdi. Almanlarla yapılan Ribbentrop-Molotof Antlaşması’nın üzerinden 12 saat geçmeden L’Humanité gazetesinin anti-faşist politikasını değiştirmişler; Hitler faşizmi yerine İngiliz emperyalizmini baş düşman yerine koymuşlar; 1939’daki savaş ilanını da “başkalarının savaşı” olarak nitelemişlerdi. Bu “kıvraklık”, Avrupa komünizminin çöküşündeki en önemli köşe taşlarından birisi olacaktı. Resmen SSCB politikalarını desteklemek zorunda kalan parti, Hitler Rusya’ya saldırınca tekrar politika değiştirecek, ancak bu arada liderleri de ordudan kaçıp Rusya’ya sığınacaktı.

    En son teslim olan Nazi kalesi Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, birliklerini, ismini Prens Eugène’den alan kışlaya yerleştirmişti. Paris’in kurtuluşu için verilen mücadele sırasında 25 Ağustos akşamı Almanların direnişçilere en son teslim ettikleri kaleydi.

    Tüm bunların yanı sıra, Paris’i işgal eden Almanlardan “radyo yayını” için izin istemeleri, buna rağmen büyük baskı ve katliamlara uğramaktan kurtulamamaları, onlara olan güveni sarsmıştı. Stalingrad’dan itibaren sözedilmeye başlanan ve son aylarda artmış bulunan direnişleri, kaybettikleri itibarlarını tam olarak geri kazanamazdı. Ama De Gaulle’cüler de onların iktidara ortak olma riskini göze alamazdı. Kurtuluştan hemen sonra Fransa çok çalkantılı günlerden geçiyordu. Bir yandan işbirlikçiler yargılanarak veya yargısız ölüm cezasına çarptırılıyor, geri plana atılmaktan memnun olmayan direnişçilerin de huzursuzluğu artırıyordu. Kendisini her zaman Üçüncü Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören De Gaulle, kurtarılan her ilde kendi komiserlerini yetkili kılmaya ve komünistleri güçsüz bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen 1946’nın sonunda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yapılan seçimlerde Komünistler 618 sandalyenin 183’ünü almayı başardılar. Sosyalistler 105, Katolik Demokratlar (Halkçı Cumhuriyet Hareketi) 164 milletvekili çıkardılar; çünkü sağ partiler Vichy ile birlikte tavır aldıkları için  itibar kaybetmişti. Ayrıca işbirlikçilerin cezalandırılması için ısrar edenler de solculardı ve Fransa işbirlikçi sayısının çokluğuna rağmen bir bütün olarak işgalde çok acı çekmişti.

    İşbirlikçileri temizleme

    1944’teki kurtuluş sonrasında ülkenin önündeki önemli sorunlardan birisi de işbirlikçilerin ve hainlerin “temizlenmesi” idi. Fransızlar bu iş için “épuration” (saflaşma/arındırma/tasfiye) terimini kullanmışlardır ki 1930’larda Rusya için kullanılan “purge” teriminin aynısıdır. Aslında işbirlikçilerin “cezalandırılması” daha 1942’de tek tük başlamış olup, kurtuluş günlerinde bir furya halini almıştı. Olayların sıcaklığı içerisinde öldürülenleri, halk veya askerî mahkemeler tarafından yapılan idamlar izledi. İkinci aşamada özel mahkemeler kuruldu. Önde gelen işbirlikçiler için 1944 sonlarında özel bir Yüksek Mahkeme faaliyete geçti.

    1945 sonuna kadar idam edilen veya öldürülenler için verilen rakamlar son derece farklı olup 10.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Uzun süre 50.000 rakamına inanıldı ama, çok sonraları bunun 10.000’in biraz üzerinde olabileceği görüşü ağır bastı. Bu konuyu araştırmak için kurulan sayısız komitenin net bir rakam ortaya koyamaması şaşırtıcı değildir. Çoğu işbirlikçi hiçbir kayıt veya resmî karar olmadan öldürülmüş olup, 1 milyondan fazla savaş esiri ve gene buna yakın miktarda köle işçi ülkeye henüz dönmemiş; birçoğu açlık, hastalık veya başka nedenlerle yollarda hayatını kaybetmiş; bir kısmı izini kaybettirmiş; bazıları dünyanın uzak köşelerine kaçmış; bir bölümü SS’lere veya diğer Alman birliklerine katılmıştı. Ayrıca sorumluları veya suçluları korumak için birçok iz örtülmüş, belgeler imha edilmiş, bunların sahteleri tanzim edilmişti. Gerçek rakam ebediyen karanlıkta kalacaktır.

    Mareşal Pétain ve Coco Chanel

    Bu ortamda, halkın her şeye rağmen “Verdun kahramanı” olarak hatırladığı Mareşal Pétain’in idam cezası müebbet hapse çevrildi ve kendisi 1951’de Yeu adasında öldü. Laval ise hapishanede zehir yuttu ama ertesi sabah midesi yıkandıktan sonra ölüm cezası infazı gerçekleşti. Kaderinin mareşalden farklı olacağını herkes biliyordu. Toplamda 160.287 dava açıldı, 7.037 idam cezası verildi ve bunlardan sadece 1.500’ü uygulandı. İlk idam edilenler arasında Fransız gazeteci ve direniş lideri Georges Mandel’i öldüren milisler ve işbirlikçi gazeteciler vardı. 10 bine yakın kişi ise çoğu ilk haftalarda olmak üzere mahkemesiz öldürülmüştü. De Gaulle de bazı tanınmış kişilerin cezalarını hapse çevirdi ama, örneğin işbirlikçilikle iftihar eden Robert Brasillach gibileri idam edildi. Sözkonusu kişi dönek olmadıklarını, işgali severek kabul ettiklerini söylemiş, Müttefikler ilerlerken de “biz korkak değiliz” diye böbürlenmiş, teslim olup mahkemede ölümü bir şeref sayacağını ifade etmişti. De Gaulle onun idamını imzalarken “belki  adalet idamını gerektirmiyor ama devletin bekası bunu talep ediyor” demişti. Bu arada bazı tanınmış kişilerin işbirlikçilikleri görmezden gelindi. Örneğin işgalcilerin hayranı ve Yahudi düşmanı Coco Chanel, Amerikalı askerlere “5 Numaralı” parfümünden yüzlerce şişe dağıtarak yeni döneme uyum sağlarken tutuklandı ama kısa sürede serbest kaldı. Birçokları sadece aşağılanma ile kurtuldu. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, yeni yakalanan birkaç kişi dışında hapiste kimse kalmamıştı.

    Saçları ‘sıfıra vurma’

    Öldürülenlerin çoğu, direnişçilerle son derece acımasız bir mücadeleye girmiş olan faşist Fransız milis kuvveti üyeleriydi. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collobos horizontales) bekleyen ceza ise saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Elbette bu arada kaçmayı başaran sayısız suçlu olduğu gibi, kişisel garez ve iftira kurbanı olanlar da az değildi. Yargılama ve cezalandırmaların çoğu ilk yıllarda sona erdi ama sonradan yakalananların işlemleri 50 yıldan daha fazla sürdü. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Klaus Barbie 1980’lerin sonlarında yargılanırken, yardımcılarından Touvier 1994’de; Gironde bölgesindeki Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini sağlayan Maurice Papon ise 1996’da hakim karşısına çıktı. Paris’teki büyük insan avını örgütleyen polis şefi René Bosquet ise 1993’de yargılandı. Büyük olayların hesabı kolay görülmüyor ve o nesiller hayatta kaldıkça sürüyor ve gene tam bitmiyor.

    Yatay işbirliğinin cezası: Saç kazıma İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collabos horizontales) bekleyen ceza saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağı ihtimali yüksekti.

    İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağını öne sürmek mümkündür. Paris’e girdiği zaman Fransa için konuşan direnişçiler değil, kendisiydi ve daha uzun bir süre ülkesinin kaderinde başrolü oynayacaktı.

    İşgal ardından ilk yılları

    Fransız komünistleri ve siyasi muhalefet

    Fransa’da savaşın hemen sonrasında koalisyon hükümetlerinde yer alan komünistler iktidara ortak oldular. Belçika ve İtalya’da da benzer bir durum görüldü. Doğu Avrupa’da Rus işgali altında bölgelerde komünistler diğer partileri koalisyondan atarak iktidara getirildi. 1947’nin Mayıs ayında (bu ülkede bütün olaylar Mayıs’a denk geliyor sanki) Fransa’da Sosyalist Paul Ramadier ve İtalya’da Hıristiyan Demokrat de Gasperi komünistleri hükümetten uzaklaştırdı. Belçika’da da sosyalist Henri Spaak iki ay sonra aynı yola gitti. Bu tarihten sonra hep muhalefette kalacaklardı. Bunun üzerine sendikalardaki güçlerini kullanarak büyük grev dalgaları yaratmaya giriştiler ama parlamentoların itibarını azaltmayı başaramadıkları gibi, işçi hareketleri de bölündü ve bunların büyük kısmı komünistlerin denetiminden çıktı. Keza, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya girmesine izin vermediği Marshall yardımları ekonomik yeniden inşayı hızlandırınca, bunu engelleyerek iktidara gelme koşulları oluşturmaya çalışan komünistler daha da destek yitirdiler, zira öncülük iddia ettikleri yeniden inşayı gerçekleştirecek kaynakları yoktu.

    Komünistler bununla birlikte Dördüncü Cumhuriyet boyunca muhalefete devam ettiler. 1956 seçimlerinde hâlâ 150 milletvekilleri vardı. Çoğunlukla merkez partilerinden oluşan zayıf koalisyonlar istikrarlı bir yönetim yaratamayınca De Gaulle’cü hareket öne çıktı ve general bir kez daha ülkesinin kurtarıcısı olarak büyük yetkilerle yönetime geldi. 1959’un Ocak ayında başlayan yeni dönemde parlamentonun başkan üzerindeki denetim yetkileri kısıtlanmıştı ama bu yönetim ülkede hızlı bir büyüme, refah ve istikrar sağladı. De Gaulle bu dönemde sadece ülkesinde değil, Avrupa’da ve dünyada da etkili bir lider oldu. Bu nedenle, rejimin içte ve dıştaki büyük başarılarına rağmen Mayıs 1968’de patlak veren hareket şaşırtıcıdır. Burada De Gaulle’cülerin çaresizlikleri, buna rağmen Haziran seçimlerini kazanmaları ve ertesi yıl yapılan referandumu az farkla da olsa tekrar yitirmeleri, siyasi tarihçileri daima hayrette bırakan bir olaylar dizisidir.

    Fransız İhtilali’nden günümüze

    1792’den 1958’e beş cumhuriyet

    Fransa’da cumhuriyet Devrim’in üçüncü yılında, 1792’de kuruldu. İlk Cumhuriyet Napoléon’un kendisini imparator ilan ettiği 1804’te sona erdi. Onun sürgüne gönderilmesinden sonra 18. Louis’nin getirildiği “Bourbon restorasyonu” dönemi vardır. 1830’da hanedan değişikliği geçiren krallık, 1848’de tekrar sona erdi ve bu tarih ile 1851 arasında kısa bir İkinci Cumhuriyet yaşandı. Bu cumhuriyet de 3. Napoléon’un yeni bir imparator olarak gelmesiyle sona erdi. Ne var ki Fransa’yı sürüklediği Alman savaşı kendisinin de sonu oldu. 1870 ile 1946 yılları arasında çalkantılı bir hayat süren (ve en uzun cumhuriyet olma özelliğini hâlâ koruyan) Üçüncü Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetin aslında işbirlikçi Mareşal Pétain tarafından kurulan Vichy rejimi ile 1940’ta sona erdiğini ileri sürenler olmuşsa da, Charles de Gaulle bunu reddetmişti. Bazı direnişçiler (örneğin 1944 Temmuzunda Vercors Platosu’nda iyi hazırlanmayan bir ayaklanmaya girişip Alman paraşütçüleri tarafından imha edilen büyük grup) ilk iş olarak Üçüncü Cumhuriyet’i tekrar ilan etmişlerdi. Yani direnişçilerin Paris’te Charles de Gaulle’den cumhuriyetin ilanını beklemeleri beklenmedik bir olay değildi. O ise Petain’in başından beri kanun dışı olduğunu ileri sürüp ülkede düzeni sağlamaya girişti; akabinde ülke için yeni bir anayasa yapılmasına girişildi; bu 1946’da tamamlandı.

    1946-1958 yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet istikrarlı olmadı. Savaş sonrasının yeniden inşaı ve Vietnam Savaşı ile Süveyş krizlerinin üzerine gelen Cezayir meselesi ülkeyi sürekli gerdi ve 1958 Mayısında içsavaşın eşiğine getirdi. Nihayet Charles de Gaulle’ü geri çağırmaktan başka bir çare bulunamadı.

    Dördüncü Cumhuriyet’i yıkan esas faktörün sömürge imparatorluğunu koruma çabası olduğu söylenmiştir ve bu doğrudur; çünkü büyük ülkeler arasında sadece Fransa on beş yıl boyunca aralıksız olarak savaşmıştı. Mağluplar, yani Almanya, Japonya ve İtalya yeniden inşa için var güçleriyle çalışırken, Fransa enerjisinin bir kısmını umutsuz davalara harcadı. Sonuçta Charles de Gaulle geri çağırılınca, başkanlık yetkilerini artıran yeni bir anayasa koşulunu dayattı. Böylece 1958’de başlayan ve hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet kuruldu. Bundan tam 10 yıl sonra, 1968 Mayısında başlayan kriz ise ertesi yıl Charles de Gaulle’ün referandumu küçük bir farkla yitirdikten sonra çekilmesiyle sonuçlandı, ama cumhuriyet artık istikrara kavuşmuştu.

    Fransa tarihinde Birinci ve İkinci Cumhuriyetlerden sonra çok uzun aralar olup, bu dönemlerde kraliyet ve imparatorluk rejimleri geri gelmiştir. Üçüncü Cumhuriyet ise sadece sürgündeki Charles de Gaulle tarafından yaşatılmıştır. Böylece ancak Dördüncü ve Beşinci Cumhuriyetlere geçişin kesintisiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Dördüncü Cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içinde, birbiri ardına gelen koalisyon hükümetleriyle geçmişti. Bu durum Beşinci Cumhuriyet’in tahkim edilmiş, daha güçlü bir başkanlık sistemine dönüşmesiyle sonuçlanmıştı; ancak bu sistem içerisinde meclis yetkisiz ve güçsüz kalmamıştır.

  • Soğuk Savaş ‘Operation Sunrise’la 73 yıl önce başladı

    Soğuk Savaş ‘Operation Sunrise’la 73 yıl önce başladı

    1945 ilkbaharında Almanya’nın savaşı kaybedeceği anlaşılmış, Avrupa coğrafyasının alacağı yeni şekil üzerine ABD ile SSCB arasında yeni çekişmeler başlamıştı. Üst düzey Nazi subaylarının karşılıklı istihbarat faaliyetleri için kullanılması, Soğuk Savaş’ı sembolize eden bir başlangıç oldu. Dönemin önde gelen aktörleri ve perde arkasında yaşanan mücadelelerin analizi.

    8 Mart 1945 günü Kuzey İtalya’daki SS birliklerine ait siyah bir otomobil Chiasso’daki sınır kapısında durdu. İtalyan direnişinin iki lideri Feruccio Parri ve Antonio Usimani arabadan indirildi. Ne olduğunu tam anlamadan şaşkınlık içerisinde ve her an sırtlarından birer kurşun yemeyi bekleyerek İsviçre sınırına doğru olan kısa mesafeyi adımladılar. Yanlarındaki SS subayı Yüzbaşı Zimmer, nöbetçiyle şifre alışverişi yaptıktan sonra şunları söyledi: “Buradaki iki kişiyi lütfen Allen Dulles’a götürün ve General Wolff’un iyi dileklerini iletin”. Sonra döndü ve arabasına atlayarak gözden kayboldu. Hiçbir şeyden haberleri olmayan Parri ve Usimani kurşuna dizilmekten kurtuldukları gibi, üstüne bir de özgür kalmışlardı.

    İki saat sonra SS arabası bir kez daha Chiasso’da aynı kapıya geldi. Bu kez hepsi sivil kıyafetli kişiler kapıya yaklaştı. Birisi üniformasını çıkarmış olan Zimmer, diğeri ise ilk görüşmeleri yürütmüş olan Albay Dollmann idi. Başından beri görüşmelerde aracılık yapmış olan İtalyan işadamı Baron Luigi Parilli de buradaydı. Sonuncular ise İtalya’daki tüm SS birliklerinin komutanı Obergruppenführer General Karl Wolff ile yaveri Sturmbahnnführer Eugen Werner’den başkası değildi. Amerikan OSS (Office of Strategic Services -Stratejik Hizmetler Bürosu) istihbarat örgütünün İsviçre’deki yöneticisi Allen Dulles ile görüşmeye gelmişlerdi.

    Daha önce de bir dizi ön görüşme yapılmıştı ama “Sunrise” operasyonunun başlangıç tarihi olarak 8 Mart günü gösterilir. Dulles’a göre bu tarih Avrupa’da savaşın sonu açısından ABD ve OSS için bir “sunrise” yani gündoğumu idi. Ancak bunun operasyonun resmî adı olması Amerikalı General Lemnitzer ile İngiliz General Airey’in İtalya’daki teslim görüşmelerini üstlenmelerinden sonrasına aittir.

    Barış görüşmelerinin iki önemli ismi

    ABD ile Naziler arasındaki savaşı bitirmeye yönelik gerçekleştirilen Operation Sunrise’ın iki önemli aktöründen biri ABD’de daha sonra CIA olacak Stratejik Hizmetler Bürosu’nun başındaki Allen W. Dulles.

    Parri ve Usimani’ye gelince… Hiçbir şeyden haberleri yoktu ama, Dulles Almanlardan temas teklifi alınca, onlardan, niyetlerinin ciddi olduğunu göstermeleri için birkaç direniş liderini serbest bırakmalarını istemişti. Şimdi işin ciddi olduğu anlaşılmış ve SS’ler görüşme için gelmişlerdi.

    Pekala taraflar birbirlerine nasıl güvenmişti? Ya da güveniyorlar mıydı?  Bunun için biraz daha geriye gitmemiz gerekir.

    Barış görüşmelerinin iki önemli ismi

    ABD ile Naziler arasındaki savaşı bitirmeye yönelik gerçekleştirilen Operation Sunrise’ın iki önemli aktöründen diğeri ise üst düzey Nazi subayı Karl Wolff.

    Dulles’ın İsviçre bölümünü yönettiği OSS, 1941 sonunda, bir yıl önce oluşturulan İngiliz SOE (Special Operations Executive) örgütünün muadili olarak kurulmuştu. OSS savaştan sonra kapatılıp 1947 yılında yerine CIA kurulunca, bu işi üstlenen generallerden sonra Dulles kurumun ilk sivil direktörü olacak ve sözkonusu görevi 1953’den 1961’e kadar sürdürecekti. Amerikalıların örgütü, esas olarak 1942 ortalarında faaliyete geçti. Amacı istihbarat işlerinin yanı sıra psikolojik savaş, sabotaj, gerilla faaliyetleri ve düşman işgali altındaki bölgelerde direnişi desteklemekti. Avrupa’ya binlerce ajan gönderdiler, direnişçilere eğitim ve malzeme yardımı yaptılar.

    OSS’in en yoğun faaliyet alanlarından birisi de Balkanlar ve özellikle Yugoslavya olup, İtalyan direnişine yardımları onların gerisinde kalmıştı. Bununla birlikte savaşın sonuna yaklaşıldığında, Ruslar doğudan, İngiliz ve Amerikalılar batıdan ilerlerken, İtalyan cephesinin sadece güney ucunda sayıları yarım milyonu bulan muazzam Alman kuvvetleri bulunmaktaydı. İşte bu büyük gücün Alpler’den kuzeye çekilip Almanya’nın son savunmasına katılması veya Alpler’de hazırlanmakta olduğu söylenen büyük ulusal sığınakta kullanılması, savaşı bir ön önce bitirmek isteyen Müttefik karargahını meşgul etmekteydi. Stalin de Roosevelt’e yazdığı mektuplardan birisinde, İtalya’dan iki Alman tümeninin çekilip Doğu cephesine nakledilmesinden yakınmıştı.

    Operasyonun aktörleri Operasyonun iki kilit isminden Allen W. Dulles ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) en uzun süre görevde kalan sivil yöneticisiydi.

    Almanların Alpler’deki büyük sığınağının bir efsane olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı ama, 1944/45 kışında buna inananların ya da en azından bundan endişe duyanların sayısı az değildi. İşte bu ortamda Dulles bir yandan bu sığınağın hazırlıklarını araştırıyor diğer yandan da İtalyan direnişçilere daha fazla yardım edilmesi halinde kaplumbağa hızıyla kuzeye ilerleyen Müttefik ordularının hızlanacağını savunuyordu. Bu durumda, altı yıldır süregelen savaşı uzatması beklenen sığınak engellenebilirdi. Nitekim Dulles daha sonraları SS liderleriyle yaptığı görüşmelerin amacının sığınak planlarını engellemek olduğunu ileri sürecekti.

    Ne var ki, Müttefik yüksek komutanlığı Güney Avrupa cephelerindeki yardımın büyük bölümünü Tito’nun partizanlarına göndermeyi sürdürdü ve bu nedenle İtalyan direnişi nispeten zayıf kaldı. Müttefikler’in, Kuzey İtalya’da etkin olan komünist partizanların güçlenmesini önlemek için bu yola başvurdukları da ifade edilmiştir. Ayrıca Müttefikler zorla askere alınan Çekler ve Mussolini’ye kurdurulan kukla faşist devletin (Salo Cumhuriyeti)  bazı birliklerinin toplu halde taraf değiştirme taleplerini de kabul etmedi; onların küçük gruplar halinde güneye sızmaları istendi. Böylece Almanların İtalyan cephesi savaşın sonuna kadar ayakta kaldı.

    Alman tarafında bir avuç en fanatik Nazi dışında herkes yenilginin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Ancak ordu (Wehrmacht) liderleri, gerek SS’lerin korkusundan gerekse de hain olarak damgalanarak tarihe geçmekten kaçındıkları için durumu büyük bir sessizlik içerisinde izliyorlardı. Kaldı ki Alman subayları Hitler’e kişisel bağlılık yemini etmişlerdi ve bu gönüllü olarak yapılmış olmasa da, ciddiye alanları çoktu.

    Operasyonun aktörleri

    Karl Wolff ortada ise Naziler’in SS Birlikleri’nin başındaki en yüksek askeri lider Himmler’in emir subayıydı.

    SS’ler barış arayışları konusunda biraz daha rahattı, çünkü çekinecekleri bir başka güç yoktu. Karl Wolff, bir zamanlar yardımcısı olduğu Himmler’in, üçüncü ülkelerin temsilcileri aracılığıyla Müttefikler’i barış konusunda yokladığından haberdardı. Bu nedenle rahat hareket edebiliyordu. Kaldı ki o dönemde Almanlar büyük savaş suçları işledikleri Rusya ve Doğu Avrupa’dan ilerleyen Kızılordu’ya teslim olmaktan “haklı olarak” korkuyorlardı. Bu nedenle Müttefikler’e teslim olmak için büyük çaba gösterdiler. Müttefikler kendilerine teslim olanların bir kısmını Ruslara verdi gerçi ama, onların çoğu SSCB ülkelerinden gelen kişilerdi ve Ruslar tarafından derhal idam edildiler. Nazilere gelince… Hem Amerikalılar hem de Ruslar bir kısmını mahkeme edip cezalandıracak ama önemli bir kısmını da Soğuk Savaş’ta birbirlerine karşı kullanacaklardı.

    8 ve 9 Mart tarihlerindeki görüşmelerde OSS ajanları Wolff’un Himmler tarafından yönlendiriyor olmasından kuşku duyuyorlardı. Ayrıca Werner veya Dollman’dan birisinin ordu temsilcisi olarak geldiğini varsaydılar. Wolff, Dulles’in kayıtsız şartsız teslim önerisini reddetmedi ama diğer komutanları buna ikna etmenin zorluğunu öne sürdü. Bununla birlikte döner dönmez İtalya cephesinin başkomutanı Kesselring ile görüşeceğini söyledi. Ayrıca bir grup Anglo-Amerikan esirinin güvenliğini sağlayacak ve elinde kalan son bir grup Yahudi’yi serbest bırakacaktı.

    Hitler’e en yakın isimlerden üst düzey SS Subayı Karl Wolff (en arkada).

    Bu görüşmeler Batılı başkentlere bildirildikten sonra Amerikalılar ile İngilizler arasındaki sayısız anlaşmazlıktan biri daha patlak verdi. Müttefikler, Almanlar ile ayrı bir barış yapmayacakları konusunda antlaşmaya varmışlardı. Şimdi, İsviçre’deki bu görüşmelerin Rusya’ya bildirilmesi gerekiyordu. Ne var ki Amerikalılar konuyu Ruslara hemen açmak istemediler ve gerekçe olarak da bunun görüşmeleri tehlikeye atacağını ileri sürdüler. Ne var ki Churchill kendi inisiyatifi ile durumu hemen Moskova’ya iletti. Onun gerekçesi, Rusların aksi halde ayrı bir barış yapılacağını düşünerek bütün işbirliği kanallarını kapatacakları görüşüne dayanmaktaydı.

    Churchill endişelerinde haksız değildi; çünkü Ruslar gerçekten de savaş boyunca bu endişeden hiç kurtulmamışlardı. Stalin’e göre Batılılar, Ruslar ile Almanların birbirlerini tüketmelerini bekleyerek avantaj elde edeceklerdi. Almanlar da bunu bilerek davranmışlar ve Ruslara,  ikili ajanlar vasıtasıyla, sanki Batılılarla görüşüyorlarmış gibi sahte haberler sızdırmışlardı. Bu çerçevede daha önceleri Pravda gazetesinde bir haber yayınlanmış, sözde iyi haber alan Yugoslav ve Yunan kaynakları Pravda‘nın Kahire muhabirine Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un İspanya’da İngilizlerle ayrı bir barış için görüştüklerini iletmişlerdi. Pravda‘nın Kahire’de bir muhabiri olmadığı biliniyordu. Belli ki bu haber Stalin tarafından muhtemel Anglo-Amerikan girişimlerini önlemek için yazdırılmıştı.

    Esasen Ruslar, Avrupa’da ikinci cephe açılmasının da kasten, kendilerinin yıpratılması amacıyla geciktirildiğini ileri sürüp duruyorlardı. Savaşın sonu yaklaştıkça iki tarafın arasındaki çatlak giderek büyüyordu. Örneğin Ruslar 1944 yazı sonunda, Müttefik uçaklarına Varşova’daki ayaklanan Polonyalılara yardım atılması için üslerini kullandırtmamıştı. Müttefikler de 1945 başında Dresden’in bombalayan uçaklara sorun olduğu taktirde kesinlikle Rus bölgesine inmemelerini, ne pahasına olursa olsun Müttefik hatlarına dönmeye çalışmalarını, bu olmazsa da paraşütle atlayıp uçaklarını Alman topraklarına düşürmeleri talimatı vermişti. Böylece hassas hedefleme cihazları parçalanıp Rusların eline geçmeyecekti.

    İşte, bu koşullarda, yani Churchill’in emrivaki mesajı resmî Müttefik mesajlarından önce Moskova’ya ulaşınca, Ruslar Bern’de İsviçrelilerin yardımıyla sürdürülen görüşmelere katılmak istediklerini ifade ettiler. Amerikalılar buna kesinlikle karşı çıktılar ve Churchill’in Rus temsilcilerin İsviçre’ye götürülmesi yolundaki talebini de reddettiler. Onlara göre bu politik bir konu değil, salt İtalya cephesini ilgilendiren bir askerî meseleydi.

    İngiltere’den İtalyan partizanlara yardım Karl Wolff’un, Batılı Müttefikleri partizanlarla karşı karşıya bırakma tehdidinin üzerine İngilizler 1945’in Nisan ve Mayıs aylarında İtalyan direnişçilere yardımlarda bulundu. Kuzeybatı İtalya’nın Fransız Alplerine yakın Cuneo şehrine yapılan yardımlar uçaklardan atılan konteynırlarla gerçekleşti.

    Böylece 11 ile 19 Mart tarihleri arasında ilişkiler gerginleşti ve Molotof kendilerinim katılmadığı görüşmelerin derhal kesilmesini talep etti. Buna rağmen görüşmeler devam etti ama İtalya’daki Alman komutanlar sorumluluk almaktan kaçındıkları için ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Nihayet Nisan sonunda 2 Mayıs’ta geçerli olmak üzere teslim antlaşması imzalandı ki, bu Almanya’nın topyekun teslim imzalanmasından sadece beş gün önce gerçekleşmiş oldu (Belge 7 Mayıs’ta imzalanmış olup, 8 Mayıs günü itibariyle geçerli olacaktı. Bu nedenle iki farklı tarihe rastlanmaktadır).

    Operation Sunrise, böylece ne 2. Dünya Savaşı’nın genel gidişi ne de İtalya’daki askerî ve politik durum üzerinde ciddi bir fark yaratmadı. Ancak Batılılar ile Rusya arasındaki çatlağı derinleştirerek Soğuk Savaş’ın gelişmesinde küçümsenmeyecek bir rol oynadı. Ne var ki Trieste konusunda ciddi bir fark yarattığı söylenebilir. Burası, Yalta Konferansı ve diğer görüşmelerde savaş sonrası ateşkes hattı çizilmemiş yegane bölgeydi. Anglo-Amerikan güçleri, İtalya’da teslimin birkaç gün öne alınması sayesinde ilerleyip Trieste’ye girdiler  ve büyük bir güçle ilerleyen Tito kuvvetlerinin buraya girmesini engellediler. İki taraf da haftalar boyunca bölgeye asker yığıp eller tetikte bekledi ama Yugoslavlar sonunda çekildiler. Bunda kuşkusuz Stalin’in onları bu konuda desteklememesinin de rolü vardı. İşgal ettiği muazzam bölgeleri sindirmeye çalışırken muhtemelen yeni bir sorun istememiş veya Yugoslav güçleri üzerindeki kontrolünün zayıflığı nedeniyle üzerine gitmemişti. Burada hem doğu-batı ilişkileri, hem de Rus-Yugoslav ilişkileri Soğuk Savaş’ın ilk sınavından geçmişti.

    Naziler İtalya’dan çekiliyorlar

    Karl Wolff’un Almanlar’ın İtalya’dan çekilmesini onayladığı Caserta’da imzalanan teslimiyet belgesi için 25 Nisan 1945’te verdiği vekaletname yazısı bugün Birleşik Krallık Milli Arşivleri’nde bulunuyor.

    Sunrise’ın diğer bir kazancı, Almanların götürmekte olduğu Ufizzi Galerisi’ne ait sanat eserlerinin eksiksiz olarak iadesi ve bazı savaş esirlerinin serbest kalması oldu. Almanlar diğer bölgelerde savaşın son saatlerinde bile esirleri ve Yahudileri öldürmeye devam ederken, İtalya’ya gönderilmiş olanlar hayatta kaldılar. Bu arada çatışmaların yoğunluğunu düşürerek, iki taraftan birkaç bin asker ve partizanın hayatta kalmasını da sağlamış olabilir. Nihayet, Sunrise, bize savaşta ilişkilerin ne kadar karmaşık olduğunu ve müttefiklerle uğraşmanın bazen düşmanla uğraşmaktan daha zor olduğunu gösteren örneklerden birisidir.

    Karl Wolff’a gelince… O, Batılı güçler ile belli ölçülerde işbirliği yapmanın savaş sonrasında Almanya’ya sağlayacağı avantajları en erken kavrayanlardan birisi olmuştu. Keza İtalya’daki konumunu mümkün olduğu kadar uzun sürdürerek astlarını belli ölçüde korumaya çalıştı. Bununla birlikte bu işi ancak 13 Mayıs’a kadar sürdürdü ve o gün tutuklandı. Himmler ve Heydrich öldükten ve Ernst Kaltenbrunner 1946’da idam edildikten sonra hayatta kalan en kıdemli SS lideri olacaktı. Buna rağmen Sunrise’daki rolü nedeniyle Nurnberg’de mahkemeye çıkarılmadı ve İngilizler tarafından 1949 yılında Hamburg’da sessizce yargılandı. O sıralarda Soğuk Savaş doruğa çıkmış, Berlin ablukası büyük bir krize dönüşmüştü. İtalya’da görüştüğü Müttefik komutanlar Lemnitzer ve Airey ile Dulles’ın lehinde tanıklıkları ile beraat etti.

    Teslim belgesi imzalanıyor 29 Nisan 1945’te Nazi binbaşısı Eugen Wenner sivil kıyafetlerle İtalya’nın Caserta şehrindeki Müttefik karargahında Karl Wolff’u temsilen teslimiyet belgesini imzalıyor. Bu sırada Alman yarbay Victor von Schweinitz kendisi gibi sivil kıyafetlerle Wenner’i izliyor.

    1962 yılında Eichman davası Nazi liderlerinin tekrar soruşturulmasına yol açtı. Karl Wolff’un Ulaştırma Bakanlığı’na yazdığı bir mektup ele geçti. Burada her gün “seçilmiş halktan” beş bin kişinin Treblinka’ya gönderilebilmesinden duyduğu mutluluğu dile getiriyordu. Treblinka’da ne yapıldığını bilmediğini ileri sürerek inanılması olanaksız bir savunma yaptı. Alman arşivlerinin düzenliliği 15 yıl hüküm giymesini sağlamıştı ve 1970’lerin ortasında hapisten çıktıktan bir süre sonra öldü.

    Bununla birlikte Wolff, Soğuk Savaş’ın gelmekte olduğunu iyi tespit etmişti. 1945 Mayıs’ında tutuklandıktan kısa süre sonra iki astına şunları söylediği kaydedilmiştir: “Reich’ımıza tekrar kavuşacağız. Diğerleri kendi aralarında kavgaya tutuşacak ve biz ortada, ikisini birbirine karşı kullanacağız”. Almanlar Reich’larını geri alamadılar ama Soğuk Savaş sayesinde fiili bağımsızlıklarını daha erken kazanıp ülkelerini birleştirdiler. Bu dönemde Batılıların müttefiki olarak öne çıkacak olan kişi ise Amerikalıları ikna ederek Ruslara karşı Batı Alman istihbarat servisinin başına geçecek olan Reinhart Gehlen olacaktı. Bu yıllarda Nazi anti-komünizmi, Amerikan anti-komünizmi ile birleşerek Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynayacaktı.

    Nurnberg’den kurtuldu ama fazla kaçamadı

    Karl Wolff, Himmler ve Heydrich gibi Nazi liderleri öldükten sonra hayatta kalan en kıdemli SS lideriydi. Ama Operation Sunrise’daki rolü nedeniyle Nurnberg’de yargılanmadı. 1962’ta Almanya’daki Eichman davasında Nazi liderleri tekrar soruşturulmaya başlanınca suçlu bulundu ve 15 yıl hüküm giydi.

    Sunrise’ın diğer yıldızı Allan Dulles ise bu sayede bir istihbaratçı olarak ün yaptı. Bu onun 1953 yılında CIA’nın beşinci direktörü olmasını ve sekiz yıl bu görevde kalmasını kolaylaştırdı. Bu dönemde kardeşi John Foster Dulles Dışişleri Bakanı, Sunrise’da birlikte çalıştığı İtalya’daki Amerikan generali Lyman Lemnitzer de ordu kurmay başkanıydı. Bu ekip sözkonusu dönemde birçok örtülü operasyona imza atacaktı ki, bunlar arasında İran’da Musaddık’a karşı ve Guetamala’da yapılan darbeler başta gelir. Nihayet Küba krizi sırasında da bu görevdeydi ama Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığından sorumlu tutuldu. Daha fazla kaynak verilseydi, bunu başarabileceğini ileri sürmüştür.

    Gerek 2. Dünya Savaşı’nda yetişen kuşak, gerekse de temeli atılan ilişkiler Soğuk Savaş’ın büyük bölümünde de dünya politikasını belirlemeye devam etti. Bu dönemin yapısı, psikolojik savaş ve örtülü operasyonlar geleneğinde büyük sıçramalara yol açmıştır.

    SOVYET TV DİZİSİNDE “OPERATION SUNRISE”

    Sovyetler’in Bond’u yoktu ama Maxim Isaev’i vardı

    BAHARIN ON YEDİ ANI, Yön.: Tatyana Lioznova, Oyn.: Vyacheslav Tikhonov, Leonid Bronevoy, Ekaterina Gradova.

    Bölüm başına elli ile seksen milyon arasında izleyicisiyle Sovyetler Birliği’nin televizyon tarihindeki en popüler dizilerden “Baharın On Yedi Anı” başarısını Operation Sunrise hadisesine borçludur. 73’te çekilen ve ülkede halen daha gelmiş geçmiş en iyi casusluk-gerilim dizisi sayılan 12 bölümlük yapımda baş kahraman Maxim Isaev, Moskova tarafından görevlendirilmiş bir Sovyet ajanıdır. Isaev, Max Otto von Stierlitz ismiyle Nazilerin güvenlik ve istihbarat ajansı Reich Güvenlik Baş Dairesi’ne sızmış, yıllar içinde yakalanmadan üst düzeylere kadar yükselen bir Nazi subayı olmuştur.

    Operation Sunrise’a doğru açılan yolda Nazi istihbaratının baş ismi Schellenberg, Hitler’in savaşa devam etmeye kararlı olmasına rağmen, Himmler’i Amerikalılarla gizli pazarlıklar yürütmesi için ikna eder. Böylece Almanlar Batı cephesinde savaşı durdurup bütün güçleriyle Doğu cephesinde Sovyetler’e yoğunlaşabileceklerdir. Bunun için Himmler, Karl Wolff’u Amerikan istihbarat ajanı Allen Dulles ile tarafsız İsviçre’de görüşmek üzere görevlendirir. Dizide savaşın sonlarına gelinmişken Isaev’in gizli görevi Amerikalıların Almanlarla kapalı kapılar ardında pazarlık peşinde olup olmadığını öğrenmek ve herhangi bir anlaşmaya ikili casusluk yaparak hem Hitler hem de Stalin adına engel olmaktır.

    Tabii Isaev Nazi subayı olarak üst düzey mertebelere erişmek için çeşitli güç dengeleri kurmaya çalışırken birtakım şüpheleri üstüne çekmekten kendini alıkoyamamıştır. SS Generali Ernst Kaltenbrunner’in şüpheleri sonucunda Heinrich Müller onun hakkında soruşturma başlatır ve Isaev zorlu görevini yerine getirmeye çalışırken bir yandan da kimliğini gizli tutmayı başarmalıdır.

    Yulian Semyonov’un aynı ismi taşıyan romanından uyarlanan dizide esasen Maxim Isaev, sert ve mantıklı karakteriyle Sovyetler’in 70’lerde Batı’nın tatlı dilli, nazik ve rahat James Bond’una verdiği bir cevap niteliğindedir. Öyle ki Isaev’in kadınlara ya da içki içmeye ayıracak vakti yoktur. O zamanını yalnız başına geçiren sık sık kahve ve sigara içen, kendisini işine adamış bir KGB ajanıdır. Dizi onun bu imajıyla ortaya çıktığında Sovyet istihbarat servisi KGB’nin genç ve eğitimli kesimleri kendisine çekmesi için adeta reklam kampanyası işlevini görmüştür. Nitekim önce KGB’nin sonra da Sovyetler Birliği’nin lideri olan Yuri Andropov diziyle ilgilenmesi adına bu amaçla görevlendirilmiştir. İlginçtir ki Putin de dizinin çekilmesinden tam iki yıl sonra 23 yaşında KGB’ye girmiş ve ilk görevini Isaev gibi Almanya’da yapmıştır.

    Dizinin baş karakteri Max Otto von Stierlitz Nazilerin arasına sızmış, KGB ajanı Maxim Isaev’i Vyacheslav Tikhonov (sağda) oynamıştı.
  • Sivil öldürerek savaş kazanmak

    Sivil öldürerek savaş kazanmak

    Esas olarak sivillerin hedef alınarak askerî yapıların ve ülkelerin çökertilmesi tarihte ilk kez İspanya İçsavaşı’nda denendi; 2. Dünya Savaşı sırasında ise yaygın şekilde uygulandı. 1944’ten sonra özellikle Almanya’nın Dresden şehrini hedef alan ve Japonya’ya atılan atom bombalarıyla tepe noktasında varan katliamlar, savaş ve insanlık tarihindeki en büyük trajedileri yarattı. 

    1. Dünya Savaşı’nın en korkunç yanı siperlerdeki topçu bombardımanı dehşetiydi. 2. Dünya Savaşı’nda ise vahşet çok daha büyümüştür. Bunların birincisi sivillerin ve savaş esirlerinin toplu katliamıdır. İkincisi ise burada ele alacağımız terör bombardımanlarıdır. Öncelikle söyleyelim ki, bunları savaşan güçlerin hemen hepsi az veya çok oranda uygulamıştır. Tabii, hava kuvveti olmayanlar veya başkaları tarafından kurtarılan bazı küçük ülkeler hariçtir ama, onların da bir kısmı savaşın karmaşası içerisinde çoğu etnik ağırlıklı toplu katliam yapmışlar ve/veya sivilleri sürgün etmişlerdir. 

    Bilindiği gibi 1936-39 İspanya İçsavaşı, bir anlamda 1939-45 savaşının küçük bir provasıydı. Guernica ve Madrid’in bombalanması gelecekteki dehşetin habercisi oldu. 1939’da ise Polonya ordularının dağılmasından sonra yarısına yakını subaylardan oluşan birlikler Varşova’da son bir direniş gösterirken, şehrin işkencesini uzattılar. Burada Alman uçakları kenti yıkmak için büyük bir hevesle saldırdı; çünkü yüz yıldır Rusya ile birlikte işgallerinde bulunan ancak asimile etmeyi başaramadıkları bu ülkenin 1918’de yeniden ayağa kalkmış olmasını hazmedememişlerdi. İşte şimdi gene Ruslar ile birlikte iki koldan saldıracaklardı. 1939 bombardımanı Varşova’nın 2. Dünya Savaşı’nda uğradığı ilk büyük yıkımdı ve sonuncusu olmayacaktı. 

    Dresden dümdüz oldu Almanya’nın tarihî şehri Dresden, 13 Şubat-15 Şubat 1945’teki bombardımanların ardından tanınmaz hâle gelmişti. City Hall Kulesinin önünde eskiden binalarla dolu olan alan, günümüzde otopark olarak kullanılıyor. 

    Varşova’ya yapılan hava akınları daha savaşın ilk günü başladı. Kentin altyapısı çökerken yangınlara müdahale edilemedi ve yüz binlerce kişi evsiz kaldı. Hava bombardımanının acımasız olmasının bir nedeni de, Polonya orduları dağıldıktan sonra Alman tümenlerinin Varşova’da daha fazla kayıp vermeden bir an önce Batı cephesine gönderilmek istenmesiydi. Bu nedenle hastaneler dahil olmak üzere hiçbir hedef esirgenmedi, yangın bombaları atıldı, kent dumanlardan görünmez oldu. Yiyecek bulmak için dolaşan siviller makineli tüfekle tarandı. 

    Dehşeti artıran bir faktör de gecikmeli tapalar ile patlamaların sürekli kılınmasıydı. Son saldırıya geçtikleri 25 Eylül günü 1200’e yakın çıkış yaparak Alman uçakları 550 ton bomba attılar ve bombardıman şehrin teslim olduğu 28 Eylül’e kadar sürdü. Kentin yanıp yıkılmasını iki taraf da, yani Almanya ile Müttefikler kendi cephelerinde propaganda için kullandı. 

    1939 Eylül sonundan 1940’ın 10 Mayıs’ına kadar Batı cepheleri “sahte savaş” adı verilen bir durgun döneme girdi. O tarihte Almanlar, Hollanda, Belçika ve Ardenler üzerinden “yıldırım savaşı”nı başlattılar. Rotterdam’a yapılan bombardıman bu dönemin olaylarında önemli bir yer tutar. Almanlar burada da kent savaşlarına girmeden şehri hızla teslim almak istiyordu. Hollandalılar direnişe niyetli değildi ama, teslim heyeti görüşmeye giderken Luftwaffe’ye haber ulaştırılmadı ve 14 Mayıs günü Luftwaffe önceden hazırlanan plana göre kent merkezini bombaladı. Dünya artık terör bombardımanları çağına girmişti. 

    Varşova ve Rotterdam, savaşın geri kalanı boyunca İngilizler tarafından Alman kentlerinin bombalanması için bahane olarak kullanıldı. Bu işi “Şişko Goering” ile “Kalleş Hitler” başlatmıştı; o halde başlarına gelenlerden kendileri sorumluydu. Ama işin bu safhaya gelmesi için arada bir basamak daha vardı ve o da Londra’nın bombalanmasıydı. 

    1940 yazında beş Batı Avrupa ülkesini işgal eden Almanlar İngiltere’yi de pes ettirmek için “The Blitz” adı verilen bombardımanı başlattılar. Temmuz sonundan Kasım’a kadar İngiltere’de 20.000’i Londra’da olmak üzere 40.000 sivil öldü. Londra yanıp yıkılırken Coventry, Liverpool, Portsmouth ve Southampton en çok zarar gören kentler arasındaydı. Yangın bombaları işin dehşet kısmını çok iyi ortaya koyarken, İngilizleri de terör bombardımanına yönelten esas faktördü. Onlar da yangın bombaları, parça tesiri ve yüksek infilaklı bombalardan oluşan ölüm kokteylleri hazırladılar. 

    1940-41 kışında İngiltere’de yanıp yıkılan kentlerin dumanları tüterken ve muzaffer Almanya tek başına kıtaya hakimken, Alman moralinin yıkılabileceğine ancak İngiliz bombardıman komutanlığının tutucu doktriner kurmayları inanabilirdi. Yazdıkları raporlarda “Batı Almanya’nın nüfusu kesintisiz patlayıcı yağmuru altında sığınaklara koşuyor ve nefret edilen Nazi rejimine karşı komplo yapıyor” şeklinde, gerçekle en ufak alakası olmayan değerlendirmeler bulunuyordu. “Batı Almanya”dan söz etmelerinin nedeni ise Berlin’e yapılan akınlarda aşırı kayıp vermeleri, bu dönemde daha çok Hamburg liman kenti ile Düsseldorf, Köln, Essen gibi Ren bölgesi hedeflerine yönelmeleriydi. 

    Hamburg savaş boyunca en çok yanıp yıkılan kentlerin başında geliyordu. 27/28 Temmuz 1943 gecesi kent, tarihte ilk kez rastlanan korkunç bir ateş fırtınasını yaşadı. 24/25, 27/28, 29/30 Temmuz ve 2/3 Ağustos geceleri RAF, 25 ve 26 Temmuz gündüz saatlerinde de Amerikan 8. Hava Kuvveti tarafından atılan çok sayıda yangın bombası 22 kilometrekarelik bir alanda 1000+ derecelik bir ısı yarattı ve yangınlar çevredeki havayı saatte 250 kilometreye varan hızla çekmeye başladı. İnsanlar, çatılar, ağaçlar, her şey alevlere doğru sürüklendi. Isı insanları sığınaklardan çıkmaya ittikçe, patlayan bombalar onları geri inmeye zorladı. Tekrar sığınağa indiklerinde karbon monoksitten öldüler ve sığınaklar birer krematoryuma döndü. 

    Bu hafta içerisinde Hamburg’da yaklaşık 50.000 kişi hayatını yitirdi, 1 milyon kişi kenti terketti. Alman hükümeti burada oluşacak bir paniğin ülkeye yayılmasını önlemek için özel gayret sarfetti ve başarılı da oldu. Kent, konutların üçte ikisi mahvolmasına rağmen hızla toparlandı ve sadece yedi haftalık üretim kaybına uğradı. Sonuçta Almanlar giderek artan bombardımanlara rağmen, Rus orduları Berlin sokaklarında Hitler’in sığınağının kapısına gelinceye kadar teslim olmadılar. 

    Kalıcı izler Bombardımanların etkisi, şehirler üzerindeki kalıcı izler bıraktı. Dresden Frauenkirche ray hattı, bombardımandan yedi yıl sonra. 

    İngilizlerin, kara harekatını reddederek, bunun yerine Alman kentlerini yakıp yıkmaktan başka bir şey düşünmeyen Harris’i komuta makamında tutmaları ilginçtir. Normandiya çıkarması hazırlıklarının başladığı 1943 sonlarında bile “Berlin’i yıkarak 500 bombardıman uçağı bedel mukabilinde savaşı kazanırız” diyordu. Belki de Amerikalılar ile birlikte diğer operasyonları hazırlarken, Almanları yıpratmak için onun gibi, kayıplara hiç aldırmadan hedefine kilitlenmiş birisini görevde tutmak istediler. İşte bu genel çerçeve içerisinde Alman kentleri muazzam bir yıkıma uğradı; ama bunlar içerisinde Dresden’in özel bir yeri vardır. 

    Dresden, Doğu Almanya’da, Silezya’nın başkenti olan güzel bir Ortaçağ kenti idi. Bir askerî hedef olarak fazla önemi yoktu ama Harris’in derdi bu değildi. O, katliamın kod adı olan “moral” kelimesinin arkasına gizlenerek, o güne kadar nispeten sağlam kalmış olan son Alman kentlerinin de yakılması peşindeydi. Bu olayın gerçekleştirildiği 1945 Şubat’ında Almanya’nın yenileceği beklenmekle birlikte bunun ne kadar süreceği hâlâ bilinmiyor, altıncı yılını süren savaşın fedakarlıkları öfkeyi son haddinde tutuyordu. Keza toplama kamplarının vahşeti de ortaya çıkmaktaydı. Bu nedenle itiraz olsa bile, dikkate alınması beklenmezdi. 

    Birkaç kaynakta, Berlin’e hücuma hazırlanan Rusların Dresden demiryolu merkezinin imhasını talep ettiklerinden sözedilir ama böyle bir bilgi çoğu kaynakta yoktur. Her halükârda Harris, eski ahşap evleri ve daracık sokaklarıyla ilgisini bekleyen sıradaki hedefini (kendi sözleriyle) şöyle tanımlamıştı: “İnsan yerleşiminden çok, ateş almaya hazır bir odun yığınını andırıyor”. Kentin 600.000 olan nüfusu Ruslar’ın önünden kaçmakta olan mültecilerle 1 milyona yaklaşmış olup, bir miktar Müttefik savaş esirini de barındırıyordu. Kader onlara, tıpkı Hiroşima ve Nagasaki’deki savaş esirleri gibi, kendi uçaklarından gelecek bir ölüm hazırlamaktaydı.

    Dresden, RAF tarafından 13/14 Şubat gecesi 2.659 ton yangın ve infilak bombası atan 805 uçakla bombalandı. 14 ve 15 Şubat günlerinde Amerikalılar her seferinde 600’den fazla uçakla iki akın daha yaptılar. Burada da muazzam bir alev fırtınası oluştu ve sığınaktaki insanlar bile binlerce derecedeki ısıyla kavruldu. Nehre atlayanlar da alev fırtınasından kurtulamadı. David Irving 1963’te Dresden ile ilgili kitabını yayımlayınca, ben de uzun süre burada verilen 135.000 ölü rakamını temel almıştım. Ne var ki daha sonra (o yıllarda Doğu Almanya’nın bir parçası olan) Dresden polis şefliğinden alınan bilgilerin 25.000 ölü ve 35.000 kayıp olduğu şeklindeydi ki, bu da 55-60.000 gibi yine muazzam bir ölü sayısına işaret eder. 

    Atom bombaları: En az 129 bin ölü Hiroşima’ya atılan atom bombası, Hiroşima Ticaret Müzesi Binası’nın kubbesinin tam üzerinde patlamıştı. Bugün bu bina “Atomic Bomb Dome – Atom Bombası Kubbesi” olarak bilinen Hiroşima Barış Anıtı Parkı’nda korunuyor. 6 Ağustos 1945’teki Hiroşima ve 3 gün sonraki Nagazaki bombardımanları sonucu en az 129 bin kişi hayatını kaybetti. 

    Tokyo’nun bombalanması ise daha büyük bir trajedidir. Amerikalılar Japon anakarasına yakın adaları ele geçirdikçe üsler oluşturdukları gibi, daha yüksekten daha çok bomba bırakabilen B-29 Superfortress uçaklarını da devreye sokmuştu.. Böylece, 1942’de sadece psikolojik etki için Tokyo’ya yapılan küçük Doolittle akınından sonra, 1944’te Japonya anakarasına ciddi bombardıman başladı. Bunlar 25 Ağustos 1945 günü ülke teslim oluncaya kadar sürdü ki en büyüğü 9/10 Mart 1945 tarihinde yapılan Tokyo bombardımanıdır. “Operation Meetinghose” adı verilen bu olayın savaş hedefleriyle ilgisi olmayıp, tam anlamıyla bir terör ve intikam bombardımanı olduğu açıkça görülür. Öncelikle, herhangi bir askerî tesis veya sanayi bölgesi değil, doğrudan yerleşim yerleri hedef alınmıştır. İkinci olarak, çoğu ahşap hatta kağıttan yapılmış evleri yakmak için bomba yükü çok az sayıda tahrip bombası ve on binlerce küçük yangın bombasının bileşiminden oluşturulmuştur. Ayrıca, daha fazla yangın bombası yüklenilebilmesi için uçakların makineli tüfekleri çıkarılmış ve dalgalar halinde akın yapılmıştır. Bu bombardımanda şehir üzerinde olulan alev fırtınaları o kadar büyüktü ki, ışığı 200 km’den görülebiliyor, ısı dalgası uçakları yükseltiyor, yanan cesetlerin kokusuyla karışık duman pilotların kusmasına yol açıyordu. Önceki ay yapılan bir bombardımanda şehrin 2.5 kilometrekarelik bir alanı yanmıştı. Bu bombardımanda ise 42 kilometrekare kent alanında 286.000 bina yok oldu, evsizlerin sayısı 1 milyonu geçti. Tıpkı Dresden’de olduğu gibi, suya atlayarak kurtulmaya çalışanlar haşlandı, sığınaktakiler zehirlendi ve kavruldu. Japonlar sanki yüzyıllar boyunca bu ateşe odun taşımışlardı. Uzaktan izleyenler “cehennem bile bu kadar sıcak olamazdı” demişlerdir. 

    Tokyo Polis Müdürlüğü’ne ait olduğu ifade edilen 124.711 kişinin öldüğünü rakamına rastlanmakla birlikte, 80 ila 150 bin arasında değişen rakamlar bulunmaktadır ve gerçek rakam asla bilinemeyecektir. Tokyo’ya birkaç akın daha yapıldıktan sonra Mayıs ayında bunlar kesildi, çünkü yarısından fazlası yakılan kentte toplu hedef kalmamıştı. Ne var ki Kobe, Osaka, Nagoya, Kawasaki ve Yokohama kentleri de terör akınına maruz kalmışlar ve binalarının dörtte biri ila yarısını yitirmişlerdi. Japonya’da siviller o kadar ezildi ki, savaşın son dönemi ve teslimden sonraki ilk dönemde yüz binlerce insan açlık ve hastalık nedeniyle hayatını yitirdi. Tabii, bu arada Japonlar’ın da masum olduklarını sanılmamalı. Çin’de sivil halka yönelik sayısız katliamlar vardır. Literatüre “Rape of Nanking” adıyla geçen acımasız katliamın, Şanghay’ın bombalanmasının ve bu ülkeye havadan hıyarcıklı veba mikrobu atılarak en az on bin kişinin öldürülmesinin sorumlusu Japon genelkurmayıdır. Tencere dibim kara, seninki benden kara. 

    2. Dünya Savaşı’nda bombardıman, sivillere karşı özel bir terör yöntemi olarak benimsendi. Atom bombalarının da -şayet atılacaksa- niçin askerî üslere değil de kentlerin ortasına atıldığı sorulmalıdır. Bombanın tesirini göstermenin elbette başka yolları vardı. Burada en mâkul yanıt, terör-korku-intikam saiklerinin devreye girmesidir. Amerikalıların atom bombasını Almanya’ya atıp atmayacaklarını bilemeyiz; belki de atarlardı ama ırkçı önyargıların ve Pearl Harbor/Bataan/Okinawa/Iwo Jima/kamikazeler gibi olayların yarattığı intikam duygusunun bu bombaların sivillere yönetilmesini kolaylaştırdığını söylemek olasıdır. 

    DEHŞETİN ANALİZİ

    Yeni silahlı gücün engellenemez yükselişi

    1.Dünya Savaşı’nda hava kuvvetleri yeni bir güç olarak ortaya çıkınca, bunun nasıl kullanılacağı üzerine tartışmalar da yoğunlaştı. İlk başta keşif ve düşman keşfini önleme amacıyla kullanılan uçaklar, aradan bir yıl bile geçmeden yer hedeflerine taarruza başladılar; hemen akabinde de bombardıman ve avcı filoları olarak ayrıldılar. Almanlar 1915’ten itibaren Londra’yı önce zeplinler sonra uçaklarla bombardıman ettikleri zaman fazla hasar veremediler ama, İngiliz RAF’ın kurucularından olan Trenchard “hava bombardımanın moral etkisi maddi etkisinin 20 katıdır” demişti. 

    İngiltere bombardıman komutanlığına giderek daha büyük önem vermeye başladı. 1921’de The Command of Air adlı kitabını yayınlayacak olan İtalyan generali Guilio Douhet de hava bombardımanı ile sivil halkın moralinin yokedilerek düşmanın savaş azminin kırılabileceğini iddia etti. Trenchard ve Douhet “stratejik bombardıman” tezinin kurucuları sayılır. 1940 yazındaki “Blitz” sonrasında İngilizler Alman avcı uçaklarıyla başa çıkamayınca gece bombardımanına ağırlık verdiler ama, yapılan bir inceleme o dönemde uçakların sadece üçte birinin bombalarını hedefin etrafındaki 15 kilometre çapında bir daire içine düşürebileceklerini gösterdi. Yani, bir şehirden daha küçük bir hedefi vuramıyorlardı. Bunun üzerine şehirleri bombalamaya geçtiler. 

    Tokyo 1945 Sivillerin dehşete düşürülmesiyle ülkenin veya şehrin kolayca teslim olacağı inancı bombardımanların başlatıcısı oldu. Fakat birçok örnekte sivillerin teslim olmaktansa direnmeyi seçmesi bunu boşa çıkardı. Tokyo, 1945. 

    Churchill’in bilimsel danışmanı Lord Cherwell, konutları tahrip etmenin Alman direnişini kırmanın en iyi yolu olduğunu ileri süren bir tez geliştirdi. İngiltere’de Hull kentinin bombalanması sonrasında her on evden birinin bombalanmasına rağmen halkta ciddi moral bozukluğu olduğunu, evlerini yitirmenin insanları arkadaşları veya akrabalarını yitirmekten daha çok etkilediğinden hareketle, 58 büyük Alman kentinin bombalanmasının Alman moralini yıkacağını söyledi. Böylece, nokta hedeflerinde bombaların çok büyük bölümü boşa giderken, bu oran deniz hedeflerinde % 99’a varırken, kent bombardımanında her bombanın işe yarayacağı düşünüldü. İngiliz bombardıman komutanı Arthur Harris ise durumu büyük bir hevesle özetledi: “Kentleri bombardıman etmemizin nedeni fabrikaların yanında olmaları nedeniyle değildir. Niyetimiz sivilleri dehşete düşürmek, evleri yıkarak büyük bir mülteci kitlesi yaratmak, ulaştırma ve altyapıyı yıkarak hayatı felç etmektir. Nüfusu yüz binden fazla olan 58 Alman kentinin yakılıp yıkılması Almanya’yı teslime zorlayacaktır”.

    Harris bundan sonra tüm gayretini kentler üzerinde yoğunlaştırdı ve Normandiya çıkarması hazırlıkları da dahil olmak üzere, Müttefik Yüksek Komutanlığı’nın tüm diğer hedefler için filo tahsisine karşı savaş açtı. “Berlin’e dört akın daha yaparsam savaş biter” diyordu ama çok iyi korunan bu kente yapılan akınlar muazzam kayba yol açmaktaydı. Bu sabit fikri RAF bombardıman filosunun savaş boyunca 7.449 dört motorlu bombardıman uçağı ve yaklaşık 50.000 değerli havacı yitirmesine yol açtı. USAAF ise 8.067 dört motorlu bombardıman uçağı yitirdi. Harris’in yaptığı işe duyulan tepkiler giderek artmış olmalı ki, savaştan sonra emsalleri arasında bir tek o mareşal yapılmadı ve son yıllarını küskünlük içerisinde geçirdi (Arthur ‘Bomber’ Harris (1892 – 1984), 1977’de kendisiyle yapılan bir röportajda “bir daha o zamanı yaşamak durumunda kalsam, yine aynı şeyi yapardım” demişti.

    Terör bombardımanı ile düşmanın moral çöküntüsüne uğratılıp iradesinin kırılacağı tezi çok tartışmalıdır. Ne İngiltere ne de ondan çok daha fazla bombardımana uğrayan Almanya’da teslim eğilimi görülmemiştir. Hollanda ise Rotterdam bombalanmadan teslime karar vermişti. Japonya da çok ağır bombardımana karşı teslim olmadı ve şayet iki atom bombası atılmasaydı gene olmazdı. Vietnam’a gelince… 2. Dünya Savaşı sırasında tüm ülkelere atılan bombalardan fazlasına tek başına maruz kaldı ama halkın iradesi kırılmadı. Bununla birlikte terör bombardımanı bugün ABD’nin hava doktrinin önemli bir parçası olup “shock and awe” adıyla anılmaktadır. Bağdat’ın bombalanması buna örnektir. 

    VERİLER NEYİ İFADE EDİYOR?

    Kağıthane üzerindeki rakamlar ve ölen gerçek insanlar

    Savaş kayıpları, özellikle de bombardıman kayıplarıyla ilgili verilerde muazzam farklılıklar bulunması birçok kişiyi şaşırtmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Öncelikle, savaş sırasında kentlerde birçok kişi geçici olarak veya kaybıyla ilgili bildirimde bulunacak bir yakına sahip olmadan yaşamaktadır. Kaldı ki çoğu zaman kayıtlar da yanıp yokolur veya kasten imha edilir. Bazı kişiler kentten ayrılmış, kaçmış; bazı mülteciler veya çalışanlar ise yeni gelmiş; keza aileler dağılıp birbirinden habersiz olarak farklı yerlere sürüklenmiş oluyordu. Bazı cesetler eriyip gidiyor ya da toplu mezarlara sayılmadan gömülüyordu. Bu kaosu hayal etmek bile kolay değil. Ayrıca çoğu zaman yetkililer kayıp rakamlarını daha az gösterirken karşı taraf da abartıyordu. 

    Sonraki yıllarda yazarlar ve araştırmacılar da ideolojik tutumlarına göre rakam tercih ettiler, ediyorlar. Bu rakamlar doğruymuş gibi kayıtlarda kalıyor. 2. Dünya Savaşı’nda ve hemen akabinde on milyondan fazla evsiz kalan ya da anayurtları işgale uğramış mülteci, sayısı bilinmeyen köle işçi, yurtlarından sürülen etnik azınlıklar (ki bunların sayısı da on milyondan fazladır), esir kamplarında ölen yaklaşık dört milyon asker ve bu arada kaldıkları ve gittikleri yerlerde ve dahi yollarda katliama uğrayanlar, siyasi cinayetler, direnişte ölenler ve direnişçiler tarafından öldürülenler… 

    En iyi niyetli çabayla bile içinden çıkılmayacak bir kaostur bu. Bu nedenle rakamlara mertebe olarak bakmak en doğrusudur. Öte yandan, 80 veya 150 bin ölü bizim için sadece bir rakamdır ama, aradaki fark 70 bin ailenin trajedisidir. Bunlar birkaç nesil sonra geçmişe gömülüyor. Bugün ülkemizde kaç kişi sürülen veya katliama uğrayan atalarını biliyor? 

  • ‘WE WILL NEVER SURRENDER’

    Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.

    İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Alman­ya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkla­rı Dunkerk’te bırakılmış, Hit­ler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak da­racık Manş Kanalı ve donan­ma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşıların­da tam donanımlı tek bir bir­lik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komu­tasındaki 3. Tümen.

    20 tümenden fazlasına yete­cek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılma­sı olanaksızdı. İstila paniği içeri­sinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedek­ler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabri­kalarını ele geçirirken, İngilte­re’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyeti­ni tanıyacak bir antlaşma yap­malarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünü­yordu.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Do­ver limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalaba­lıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazete­ler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Du­rumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı du­yuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerin­de ne yaparlar acaba?”

    Aynı gece Churchill odasın­da dönüp dolaşıyor, ulusa erte­si gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaş­lar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanı­mız tükenmeyecek, yenilmeye­ceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, deniz­lerde ve okyanuslarda savaşa­cağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokak­larda savaşacağız, teperlerde sa­vaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.

    Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlan­dı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyor­lardı ama istila kısa sürede ger­çekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelan­da’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevki­ni hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatama­mıştı. Dominyonların yurttaş­ları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da is­tekli değildi.

    İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon ba­kanlığı geniş bir araştırma yap­tırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlı­lığına rağmen, halkın sadece ya­rısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hit­ler’i tek başına yenmesi olanak­sız olduğuna göre, teslimiyet de­ğil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gel­mişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlaya­cak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.

    Hitler birkaç hafta İngilizle­rin teslim olmalarını bekledik­ten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyor­du. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırla­dıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını im­zalattıktan sonra İngiltere’ye ya­kın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftala­rı oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirleri­ni geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artır­mak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Ye­rel Savunma Gönüllüleri teşki­latı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye baş­lamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebile­cekti. Bunlara, çoğu sopa taşı­dıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.

    Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazır­lıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovak­ya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hü­kümetin de o yöndeki propagan­dasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bah­çelerine inecekmiş gibi bir bek­lenti içerisinde geçirdi.

    Bu psikolojik ortamda parla­mento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetki­ler verdi. Görevliler her eve gi­rebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüp­he üzerine tutuklama yapabile­ceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler ya­saklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün ça­lıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak haya­tı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalış­ma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmış­tı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatleri­nin üretimi ciddi şekilde düşür­düğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).

    1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londra­lı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebi­lir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içer­lere doğru sayısız beton mev­zi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu diren­me eğilimi, Fransa’daki teslimi­yetçilikle tam bir tezat oluştur­maktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebele­ri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngi­liz-Fransız ilişkilerine değinme­miz yerinde olacaktır.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.

    1940 Haziran’ının ilk gün­lerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ül­kenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanma­sının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını gönderme­di, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.

    Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlik­te savaşa devam umudunu yi­tiren İngilizler Oran yakınla­rında Mers El Kebir’de bulu­nan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolla­dılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile en­terne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayipler­deki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içe­risinde kendilerini batırabilir­lerdi. Fransızlar hepsini redde­dince ateş açıp bazı Fransız ge­milerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasın­daki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akde­niz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssü­ne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.

    Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi tes­lime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazır­lanmaya başlanan “Deniz Asla­nı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlan­dı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filo­ları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.

    3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalar­da Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sı­rada Stuka pike yer destek uçak­larının burada işe yaramadığı­nı ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Ad­lertag) Alman yüksek komu­ta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kı­yıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapa­biliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.

    Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğu­na uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akın­lar seyrekleşti ve 1941 baharın­da filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldık­ça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundu­lar. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüş­tü. Gerçekte İngilizler 915, Al­manlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hep­sinde mertebe aşağı yukarı ay­nıdır). İngiliz havacıları Alman­ları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük za­rar görmüştü.

    Londralılar “blitz” adı ver­dikleri bombardıman günlerin­de ya metro istasyonlarında ya­şıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara ini­yorlardı. Gece bombardımanla­rında sirenler, ışıldaklar, uçak­savarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umut­suz çalışması ve yangınlara rağ­men bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştı­lar. Gündüz ise kimileri dışarı­ya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.

    Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eser­ler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kal­dı ve kentin her yerine su depo­ları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alı­nan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentleri­ni yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Alman­ların direniş azmini yıkamaya­caklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gös­teren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge ken­ti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Lond­ra’nın acıları İngiltere’nin kur­tuluşu anlamına geliyordu; şöy­le ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İn­giliz Bombardıman Komutanlı­ğı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlı­ğı’nın (Fighter Command) ne­fes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.

    Bombaların altındaki İngil­tere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Alman­ya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalış­maya girdiler. ABD’yi savaşa de­vam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim ant­laşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyor­lardı. ABD’deki propaganda iş­lerini yönetmek üzere eski sa­vaş kahramanı, Kanada doğum­lu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat büroları­nın başına getirdiler. Gösterme­lik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Alman­ları gözden düşürmek, izolasyo­nist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesi­ni korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapma­ya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Al­man haritası verip, bunu onla­rın Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakı­şıyla ilgili kamuoyu araştırma­larını etkilemeye çaba göster­mişti. Ayrıca Almanların Avru­pa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el al­tından basına dağıtıp yayımlan­masını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği ol­madan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.

    Savaşın ikinci yılına girer­ken İngiltere büyük bir mali sı­kıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bi­le haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltı­yor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamı­yordu. Alman işgaline giren ül­kelerin gemilerinin bir kısmı­nın İngiliz donanmasına ve ti­caret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm de­ğildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy ko­rumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin At­lantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklin­de aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kul­lanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak kon­voy refakatçılarına üs olanakla­rı sağlandı.

    Nihayet 1941 Mart’ında Ro­osevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal et­me, ödünç verme, transfer, ki­ralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngilte­re’ye ve sonra da Rusya’ya gön­derdi.

    Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifa­kı yenilemesinden korkuyor­du. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Mo­lotov antlaşması sayesinde baş­lamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaş­ma hırsıyla Hitler’in saldırgan­lığını mümkün kılmıştı. Sonba­hardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.

    Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatış­tırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteği­ne yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile iliş­kilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendir­di. Sonuçta, Almanya 1941 yılı­nın 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere kar­şısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fran­sa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rus­ya’da cereyan edecek, Anglo-A­merikan güçleri mihver ordula­rıyla Kuzey Afrika ve Doğu Ak­deniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.

    EN KRİTİK YIL: 1940

    ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…

    KEREM YALÇINER

    Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. An­thony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresi­zliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Mu­hafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluş­turan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleye­ceği düşünülen Winston Churchill’dir.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    EN KARANLIK SAAT
    Yön.: John Wright
    Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James
    2 Şubat’tan itibaren

    Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzeri­ne çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.

    Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yo­rulmak bilmez sekreteri Elizabeth Lay­ton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, so­kaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.

    Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parla­mentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatan­daşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.