Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • Felaketlerle yanarız küllerimizden doğarız

    Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…

    Türkler en azından 7. yüz­yıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle ge­lenler bu coğrafyaya damgası­nı vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, on­ların askerî yapısı ve bürokrasi­sinde yer almıştı. Bizans ordu­sunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuk­lular büyük bir dalgayla gelin­ce, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemi­ze olanak yok.

    Keza Erzurum, Malatya, Si­vas ve Kars daha Malazgirt ön­cesinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anado­lu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii ya­pılmıştı bile. Ne var ki Anado­lu’da çok rahat bir hayat süre­medik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri­ni bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrene­cekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı.

    21. yüzyılda da iklim krizin­den mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bun­ları başka ülkelerde olduğu ka­dar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve is­tikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karak­terimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücü­müz fazladır. Sürekli istikrar­sızlık içerisinde pekala yaşayıp gidiyoruz.

    Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.

    Haçlı seferleri

    Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı seferleriyle uğraşmak zorun­da kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar gel­diğinden bahsetmiş; bu hareke­tin hedeflerden birinin Anado­lu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerle­yerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kur­du. Bir kısım Haçlılar (Norman­lar ve sonra Katalanlar) daha sonraları İç ve Batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

    Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de ka­lıcı olmalarını önledik. Bunun­la birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu giri­şimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muha­rebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anado­lu’daki Malazgirt ve Batı Anado­lu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bi­zans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi, faaliyet­leri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarat­tığı sıkıntılar henüz geçmeden doğudan çok daha büyük bir fır­tına yaklaşmaktaydı.

    Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ
    Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

    Moğol istilaları

    Bunlar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişler­dir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapa­caklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.

    İlk Moğol istilasını önle­mek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtik­ten sonra geleneksel savaş ye­teneğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık göste­remedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebe­sinde Selçuklu öncü kuvvet­lerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izle­yen yarım yüzyılda Selçuklula­rın bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Ka­ramanlılar bunu başaracak güç­te değildi.

    Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bi­le konu olmuştur. Bununla bir­likte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulla­rı oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başların­da tarihten silinirken, aynı ta­rihlerde Osman Bey İznik’i tek­rar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğratarak (1302) bü­yük yürüyüşüne geçiyordu.

    Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dir­lik-düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dör­düncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur fela­keti yaşandı. Ankara Muharebe­si’nde yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen pa­dişah tutsak olarak öldü. İlginç­tir, bu muharebede de şehzade­ler padişahı bırakıp emirleri al­tındaki birliklerle kaçmışlardır. Bu sırada bir kısım ahali de ön­ceki Moğol zulmünü hatırlaya­rak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek iste­yenlerden fahiş paralar aldılar.

    Timur felaketi Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu (üstte) ve böylece Osmanlı Devleti işbirliği yapabileceği devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. Osmanlılar güneydeki Memlûkleri (üstte, solda) de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

    Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağ­ladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en baş­ta, Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Os­manlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özel­likle de ordu Balkanlar’da sava­şırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi tica­ret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Dev­ri’ni çabuk atlattılar ve Baye­zıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar.

    Ancak bu ara dönemde Os­manlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yan­dan Avrupa’dan gelen Haçlı­larla mücadele için Rumeli’ye, diğer yandan da Anadolu’da is­yan eden Türk beyliklerine mü­dahale için iki kıta arasında at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anado­lu sürekli isyan ve içsavaşlar­la örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar beyliklerin yanısıra güneyde­ki Memlûkleri de yenerek Ana­dolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başla­mıştı.

    16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

    Sözkonusu uzun kriz, 2. Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönem­lerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde geliş­ti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Ön­celikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fe­tihler de yapılamıyordu; hat­ta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebele­ri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen is­yanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatı­nın yerleşmesine rağmen şeh­zadeler arasındaki taht savaşla­rı da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vaka­sında olduğu gibi) bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.

    Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıt­lıkla başladı. 1564-65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yılların­da kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “kü­çük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntıya sok­tu. Aynı dönemde, 1585’te pa­ranın değeri büyük ölçüde dü­şürüldü ve tahmin edilebilece­ği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para bası­yordu.

    Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte).

    İstanbul’da ilk yağma Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkul­ları, oğlu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşu­luyla tahta çıkardılar ama da­ha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anado­lu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma giri­şimleri İran savaşlarıyla birlik­te muazzam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancıla­ra yakın duran kısmı daha bü­yük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sı­nırlarda kale garnizonları bu­lundurulması gerekince her kış evine dönen Tımarlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profes­yonel askerler hazineyi büsbü­tün tüketmişti.

    Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası geldi ve ertesi yıl kıtlık ve eşkı­yalık had safhaya çıktı. Sonra­sında Karayazıcı ile birlikte sü­rekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm nok­tasıdır. Ovalarda yaşayan ahali­nin bir kısmı uzak dağ köyleri­ne çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona erme­sini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme çatma konutlardan dönemeye­cek ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi. Bu olayla­rın sonucunda Anadolu’da dir­lik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yo­lu’nun önemini kaybetmesin­den sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiği­ni; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömür­gelerden taşıdıkları altın, gü­müş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını; özellikle doku­ma imalatında rekabet edeme­yip atölyeleri kapattıklarını gö­rürüz.

    Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarları­na kadar nüfuz edildiği için top­lum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmış­tır. Artık kısmetine göre nere­si nasip olmuşsa… 17. yüzyılın başında, 14. padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) dönemin­de İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapmışlar­dı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldü­rülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur.

    Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu de­fa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyı­la damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürü­yordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbi­rini izlemiş; paranın değeri da­ha da düşmüş; reaya toprağı ter­ketmeye devam etmiş; isyancı­lar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.

    Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

    Nasıl ayakta kaldık?

    Anadolu Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadık­ları, coğrafyanın en ince damar­larına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölge­lerde Anadolu Beylikleri çerçe­vesinde örgütlenerek güç oluş­turdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemi­yetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idare­sini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Teme­linde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıla­rın Türk tarihinde ilk kez kalı­cı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayı­da devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zira veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu.

    Osmanlıların önemi, mer­kezî bir devlet bürokrasisi ya­ratmalarıdır ki, çoğu zaman ve­raset meselesini de bu bürok­rasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü dev­letin hem zaafı hem de gücüdür ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur. Bürokra­si, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tut­muş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur. Öte yandan bürokrasinin her reformu ya­rım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline ge­tirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin bek­lemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler) ve ye­rel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılma­sınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdur­mamıştır. Tayin geleneği, günü­müzde hâlâ devam etmektedir.

    Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böy­lece, çoğu zaman zar zor da ol­sa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabil­miştir. Osmanlı devleti mer­kezîleştiğinde Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî mo­narşi yolunda adım atmaktay­dı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi.

    Toprak sermayesi Osmanlı Devleti’nin son yılına kadar par­ça parça elden çıkarılarak kul­lanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücade­leyi sonuna erdiren; eksiklik­leriyle de olsa toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan; okulları, hastaneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.

    Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından“Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.

    19. yüzyıl: Bitmeyen çile

    İlber Ortaylı 19. asrı “İmpara­torluğun en uzun yüzyılı” ola­rak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çök­müş, krizler biribirini izlemiş­tir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sü­rekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gi­dişatına göre işgalci veya müt­tefik olarak topraklarımızı ka­rıştırmış; buna 1789 sonrasın­da artan milliyetçi cereyanların faaliyetleri eklenmiştir. Diğer yandan âyanlar yerel iktidarla­rının tanınmasını istemiş, Ka­valalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anado­lu’da ilerlemiştir. Rumeli âyan­ları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da bazı ye­rel nüfuzlular güç kazanmış­tır. Yeniçeriliğin kaldırılmasın­dan sonra devlet bir süre derme çatma ve işe yaramaz bir or­duyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden da­ğılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskende­riye’de Kavalalı’ya teslim edil­miş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

    2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluştura­rak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; onu izleyen Abdül­mecid döneminde istenilen re­formlar güdük kalmış; Abdüla­ziz darbeyle iktidardan düşürül­müş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirle­rine yabancıların el koyduğu Düyun-u Umumi utancıyla so­nuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilemiyor­du ve ordu reformu tamamlana­mamıştı.

    İşte toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Kurtuluş Sa­vaşımızın ilk aşaması olarak ni­teleyebileceğimiz Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri, örne­ğin Rodoplar bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk va­tanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkum­du; zira 1918’de yanlız onlar de­ğil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a da­yatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.

    Yanlışların bedeli


    Balkan Savaşı sırasında esir
    düşen Osmanlı askerleri,
    Bükreş’teki kampta, kar
    altında abdest alıp namaz
    kılarken…

    Osmanlı Devleti Türkle­re huzurlu bir hayat sunma­dı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dö­nem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi bo­yunca Asya’dan bazen az bazen çok ama sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorlu­ğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.

    Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anadolu beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Os­manlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini ko­rudular.

    Bu topraklar tarih boyun­ca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorun­lar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürok­rasi ile yerel nüfuzlular arasın­da sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı kar­şıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hale geldi ve dünya tarihinde eşi görülme­miş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gösterdi. Günümüzde bu­nun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dina­mizmini yeni kanallara aktar­manın yollarını oluşturuyor.

    Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş macera­mız sürüyor.

    En umutsuz anda
    yeniden doğuş

    1.Balkan Savaşı sırasında
    Kumanovo Muharebesi’nde
    esir düşen Osmanlı
    paşası, Sırplar tarafından
    götürüldüğü Belgrad
    Kalesi’nde umutsuzluk
    içinde. Ancak 1. Dünya
    Savaşı sonrasında Merkezî
    İttifak’a dayatılan
    parçalayıcı antlaşmaları
    ilk yırtan, Sevr’in yerine
    Lozan’ı koyan da Türkiye
    olacaktı.

  • Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.

    Tarih boyunca sayısız isti­lacının kanlarıyla sulan­mış, kısa süren baharla­rın ülkesi Afganistan.. Kimse­nin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gö­zü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…

    Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganis­tan, 2021 yazında yeni bir ka­osun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiy­le birlikte, radikal İslâmcı Tâ­liban’ın yeni bir katliama giriş­mesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercü­manlık yapanların çekilen güç­lerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi kor­ku içinde bekliyor.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.

    Bu ülke, ticaret ve göç yol­larının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür bu­rayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afga­nistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.

    Yakın dönemlerde Afganis­tan, İngiliz işgallerini püskürt­müş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalı­ları da çekilmeye mecbur bırak­mıştır. Ne var ki bu ülkede işgal­cilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönü­şemeden kaosa sürüklenmesi­dir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Öz­bekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmak­ta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçele­riyle konuşur. Dağlık coğrafyası­na saçılmış kabilelerin altkül­türlerini birleştirecek bir ulus­laşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz et­kisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırma­sındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardılla­rından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.

    Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngi­lizlerin 1838-1919 arasında Af­ganlar ile üç defa savaştığını gö­rürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olma­nın her şeyi çözmeyeceğini bili­yor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD ay­nı stratejiyle Afganistan’a gir­miştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattı­ğı endişelerle tetiklenmişti. Bu­nun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun se­lametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunma­sına bağlı olduğunu ileri sürü­yordu. Felaketli Afgan seferin­den sonra, sözkonusu manifes­toya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.

    1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafın­dan yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla de­ğişecekti. Şirket, Rusların iler­lemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusu­nun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hüküme­ti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimle­ri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir or­duyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hiz­metçi bulundurması nedeniy­le, kamp takipçileri ve hizmet­karların sayısı 38.000’i buluyor­du. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon haya­tına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pa­sif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    İngilizler Ocak başında Ka­bil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngi­liz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim Wil­liam Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabil­di. Bu “imha başarısı”, Dost Mu­hammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük ye­nilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamaya­caklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. An­cak bu defa Rusya’ya karşı İngi­liz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı en­dişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını göste­recek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimi­ne son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına ka­lacaktı.

    İngilizlerin ikinci Afgan ma­cerası, yine Rusların girişimle­riyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Ka­bil’e bir misyon yerleştirmiş­lerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Mu­hammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgile­rini hazmedememiş olan İngi­lizler yeni bir sefer açmaya ka­rar verdiler. 1878 sonbaharın­da Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    ‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)

    Ancak, Afganlar toparlan­dıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki ta­rafın da çok kayıp verdiği çatış­maları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini iş­gal etseler dahi gerçek anlam­da hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümü­ze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” deni­len çizgiye kadar çekilip top­rak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İn­giltere’nin yıpranmasını bekle­yeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu refor­mcu Emanullah Han İngilte­re’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bol­şeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ay­rıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts

    Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngiliz­ler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afga­nistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sür­dü. İngilizler klasik bölme tak­tikleriyle Peştun kabileleri ara­sında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.

    Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik iliş­ki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütareke­ye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi sa­vunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Refor­mist bir yönetici olan Emanul­lah Han, Atatürk’ün yaptıkları­nı ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına gir­mesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının di­renci 1928’de bir içsavaş boyu­tuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonra­sında daha ılımlı reformlar pe­şinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Mu­hammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde dev­let başkanlığına gelen Nur Mu­hammed de istikrar sağlayama­dı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıf­lattı. Böylece ülkede yeni bir si­lahlı isyan dalgası başladı.

    1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile as­kerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manev­ra bahanesiyle Kabil havaala­nına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan gire­rek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerle­rini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldı­rıya uğramaktan kurtulamadı­lar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğ­radıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve müca­hitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı kar­şısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katı­lanlar ve başka ülkelere giden­lerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akım­lar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 mil­yon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.

    SSCB’nin bu batağa saplan­ması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batak­ta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunla­rın içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzak­ta tutan omuzdan atılan uçak­savar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civa­rında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştü­ğü gibi, 1986’da başkan olan Mu­hammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile dü­ze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sü­rede yıkıldı.

    1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğun­luğu Peştun olan Tâliban, ülke­deki etkisini artırmaya başla­dı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırı­na çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Ceza­yirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öl­dürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgüt­lenmesinin nerelere ulaştığı gö­rülebilir).

    SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İs­lâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekil­de hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radi­kal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mec­raya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afga­nistan’a girmek bu defa Ame­rikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rus­ya ve Çin’e karşı etkili bir ko­num elde edebileceklerdi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).

    2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasında­ki işbirliği vurgulandı. “Infini­te Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyon­lar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluş­turarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assis­tance Force – Uluslararası Gü­venlik Destek Kuvveti) adı al­tında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşu­na kan döktü.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirile­cekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başla­yıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamı­nın dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tah­kimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalı­şırken, yol kenarlarında patlatı­lan mayın ve EYP’lerin korku­suyla hareket ettiler.

    Bu arada yakın dönem iç­savaşlarının tipik manzarala­rından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da ek­sik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalış­tıkları ordu ve polis gücü çok sı­nırlı bir başarı elde etti. Ameri­kan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güç­leri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştır­madı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat bulduk­ları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yöne­timlere istenilen ölçüde meşrui­yet ve destek sağlamadı.

    Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı bir­likler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapı­lan antlaşmaya göre bu yaz so­nuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekil­menin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafı­na terkedilecek.

    2001’de başlayan işgale en­gel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operas­yonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günü­müzde stratejik noktaları ele ge­çirmeye devam ediyor. Daha çe­kilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Taci­kistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içe­riden hem de dışarıdan kuşat­mış halde.

    Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası da­ha boşa çıkmak üzere. Kadın­ların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.

    Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli iç­savaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluş­turulan üslerde eğitilen müca­hitlere, aralarında Çin ve baş­ta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısı­nın rüşvetçi yöneticilerin, sa­vaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başa­rısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.

    Afganistan, her şeye rağ­men, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdür­dü. Düzenin bozulduğu her ül­kede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı kar­şıya kalırken, ilk dönemde Ba­tılıların desteklediği mücahit­lere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiy­le ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini ar­tırma çabaları da Batılılar tara­fından endişeyle izlendi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.

    Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istila­cı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesinti­siz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.

    Bu yıpratma savaşı bazı hâl­de istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; an­cak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle ge­lerek çekilme yolunu seçmiş­tir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadele­nin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateş­gücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkın­tılara maruz kalmıştır.

    Bu açıdan Afganistan, siya­si ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülü­yor ki, geçmişten dersler çıkar­mak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya ka­ale alınıp alınmayacağı tama­men apayrı bir husustur.

  • Örgütlü suçla mücadele neden-nasıl kaybedildi?

    “Toplumu düzenleme hakkı”nı eline geçiren devlet, meşruiyetini sürdürmek için kamu güvenliğini sağlamak durumunda kalmıştır. Tapınak ve saraydan mutlak monarşiye, seküler otoriteden modern despotizme uzanan tarih yolunda, uluslararası mafyanın kaçınılmaz yükselişinin analizi.

    İnsanlar tarihte -yerli veya yersiz olarak- kendilerine hak gördükleri paylar, özgür­lükler veya davranışlar için so­nuna kadar çatışmış, bunun yı­kıcı sonuçları olmuştur. Bu aşi­kar durum, her toplumda farklı bileşimi olan kurallar silsilesini ortaya çıkarmış; ne var ki bunlar hak ve menfaat çatışmasını ön­lememiş; sadece yeni şekiller al­tında devamına yol açmıştır. Bu­nunla birlikte, kimi zaman, bazı sosyal organizasyonalar sosyal çatışmaları belli sürelerde nis­peten daha sınırlı tutmayı ba­şarmıştır. Bu iş en tipik şekliyle, “şiddet tekeli”ni elinde tutmaya çalışmış olan devlet tarafından yapılmış, ancak sadece kısmen başarılabilmiştir.

    Bugün gezegenimizdeki in­san faaliyetlerinin en az dörtte biri, muhtemelen daha fazlası, örgütlü suç gruplarının elinde veya etkisi altında olup, devle­te ait hukuki denetim ve ada­let dağıtımının dışındadır. Çok daha yaygın olan basit suçları ve kanunsuzlukları görmezden gelmek koşuluyla, başta uyuştu­rucu ve silah olmak üzere, iha­lelerden kumara, sahte gıdalar­dan sendikacılığa, mali dolan­dırıcılıktan kaçakçılığa kadar kanundışı alanlarının genişliği saymakla bitmez. Kaldı ki, dev­let kurumlarından ve mahke­melerden çıkan kararların ne kadarının adil olduğu da çok su götürür.

    Bütün devletler, özellikle So­ğuk Savaş’ın sona erdiği tarih­ten beri örgütlü suç karşısında­ki savaşı yitirmektedir. Ancak daha temeldeki sorun, büyük toplulukların nasıl yönetilece­ğiyle ilgilidir. Tarihî bağlamında ele alırsak, daha eski gelenek­lerden ve bunlara bağlı değer­lerden oluşan sistemleri bir ya­na koyarak, hukuk ve kuralların gelişmesinde üç büyük aşama­ya kısaca bir göz atmakta yarar vardır. Böylece, devletlerin ör­gütlü suçlarla mücadeleyi yitir­melerinin nedenlerini daha iyi anlayabiliriz.

    Asayiş büyük bir sorundur. Devletler zaman içerisinde kendi zabıta teşkilatlarını kurarak buna kısmi bir, çözüm getirmeyi başardılar.

    1. Tapınak ve saray

    Kurallar, onları uygulayan otori­tenin aldığı şekille belirginleşir. Hukuk ve kurallar illa egemen otorite tarafından uygulanır ki, onların ilk ve temel gayeleri de konumlarını korumaktır: Hu­kuku hakikat değil, otorite be­lirler. Ne var ki, bu da egemenli­ğin meşruiyeti sorununu ortaya çıkarmıştır. Birinci büyük aşa­ma olan kent devletleri orta­ya çıkarken, egemenler otorite­lerinin kaynağını ilahi güçlere dayandırdıkları iddiasını kabul ettirmişlerdir. İlk kentler tapı­naklar etrafında kurulmuş olup, ilahi otoritenin dünyevi otorite­ye dönüştürücüsü (transformer) olarak işlev görmüşlerdir. Böy­lece tapınak ile adalet dağıtıcısı­nın simgesi olan saray arasında binlerce yıl sürecek bir bağ oluş­muş, zaman içerisinde ikisi ara­sındaki çatışma artmıştır.

    Devlet son derece yaygın olan şiddet karşısında arabulu­cu veya adalet dağıtıcısı rolünü üstlenirken, kendi içerisinde de güç çatışmaları ve komploların eksikliği hiç eksik olmamıştır. Bu arada sarayı şiddetten koru­mak üzere iç surların inşa edil­diğini görürüz ki, “medeniyet” denilen olgunun 10’da 9’undan fazlası iç ve dış surların etra­fında yaşanmıştır. Bu medeni­yet, her hafta arenada gladya­tör oyunları ve toplu katliamlar düzenlemezse, ahalinin isyan­larıyla karşılaşırdı. Ancak bu devletlerde bir hukuk anlayışı da gelişmiş olup, dönemin ku­ralları Roma hukukunda, hatta Jüstinyen kanunlarında en kap­samlı haline ulaşarak modern hukukun temelleri arasında yer bulmuştur.

    Devlet “toplumu düzenleme hakkı”nı eline geçirirken, meş­ruiyetini sürdürmek için kamu güvenliğini sağlamak durumun­da kalmıştır. Aksi halde devle­te itaat edilmeme hakkının do­ğacağı birçok düşünür tarafın­dan gündeme getirilmiştir ama bu zaten fiilen gerçekleşir. Öte yandan özgürlüklerin kötüye kullanılması da onları ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz. İşbu koşullarda devlet yöneti­mi, çoğu zaman bıçak sırtında sürdürülmüş bir yüktür ama ta­liplisi hiç eksik olmamıştır. Dev­letler güvenlik sorunlarını her zaman açık veya gizli örgütlen­meler ve faaliyetler vasıtasıyla çözmeye çalışmış, krizler kar­şısında tiranlık ve dikta yöne­timleri son derece yaygın olarak görülmüştür. İlkeler de “bir yere kadar”dır.

    2. Mutlak monarşi

    Mutlak monarşilerin kurulma­sı veya merkezî devletlerin olu­şum süreçleri, günümüz adalet sistemlerinin gelişmesindeki ikinci büyük aşamadır ve süreç­lerin uzunluğuna rağmen, en be­lirgin haliyle Reformasyon dö­neminde, 16. yüzyıldan itibaren izlenebilir. Bu süreçte otoritenin kaynağı hâlâ Tanrı’ya dayandırı­lır ama, aynı zamanda hüküm­dar meşruiyetini yasaların ada­letinden almaya başlamış, Tanrı giderek sembolik hâle gelmiş­tir. Hükümdar artık yasanın hü­kümdarıdır ama bir süre sonra tüm egemenliğin yasaya ya da yasanın uygulayıcılarına geçme­si istenecektir. Elbette uygulayı­cılık, yasa koyuculuğu ve koru­yuculuğuyla birlikte gelir; ancak bu işlevler arasındaki münase­betler son derece karmaşıktır.

    Ortaçağ’ın sonları olarak adlandırdığımız sözkonusu dö­nemde şiddetin son derece yay­gın olduğunu görürüz. Herkesin hançeriyle gezdiği çağda eşkı­yalara rastlamadan adım atmak kabil değildi. Tarihçi Durand, Avrupa’nın yarısının hırsız, tüc­carların dolandıcı, hakimlerin rüşvetçi olduğundan sözeder. Sözkonusu ortamda örgütlü güç, suçu önlemeye değil, cezalan­dırmaya yöneliktir. Yakma, iş­kence, kelle uçurma vs. infaz­ları izlemek, ahalinin önemli eğlenceleri arasındadır. Mahal­leler kendi bekçilerini, zengin­ler koruyucularını, cemaatler de silahlı adamlarını tutar. Asayiş büyük bir sorundur. Devletler zaman içerisinde kendi zabıta teşkilatlarını kurarak buna kıs­mi bir çözüm getirmeyi başardı­lar; ancak hukuk sistemlerinde de değişim kaçınılmazdı.

    İlk istihbarat örgütü Modern anlamda ilk istihbarat örgütü, 16. yüzyılın son çeyreğinde Kraliçe Elizabeth’e hizmet eden Sir Francis Walshingham tarafından kurulmuştu.

    3. Yasanın gözü

    Avrupa’da mutlak monarşiler uzun dönemde, şehirlerin ve ka­pitalizmin gelişmesine paralel bir süreçte kuruldu. Yeni kapi­talistler ile monarşilerin ittifakı kilise hakimiyetini yıkarak se­küler otoriteyi yükselişe geçir­di. Sonunda kilise arazileri pay­laşılarak sermayeye katıldı, bir kısmı da köylülerin oldu. Hukuk fakülteleri, efendileri olan kral­lar için mutlak güç ve kutsal hak teorisini geliştirdiler. Ne var ki bunlar aynı zamanda kötü kral­ların değiştirilebileceği fikrini de filizlendirdiler. Saray ve mer­kezileşme öne çıkarken, modern devlet kurumları da maliyesi, okulları, orduları ve istihbarat teşkilatlarıyla birlikte büyüdü, sonra devleşti.

    Hükümdarlık mutlaktı; bö­lünemez ve devredilemezdi. Adalet de Hıristiyan şeriatı de­ğil, hukukçular ve seküler mah­kemeler eliyle dağıtılacaktı. İl­ginçtir; Reformasyon sonrasın­da Avrupa’nın adalet kurumları Judea-Hıristiyan ve eski Mısır simgelerini öne çıkardılar (Gre­ko-Romen de bunlardan ayrı düşünülemez çünkü Hıristiyan­lık bu gelenek içerisinde varlık bulmuştur). Eskiye rağbetin so­nucunda, piramitin üzerindeki güneş, herşeyi gören Tanrı’nın gözünü simgeleyerek Amerikan Doları’nın üzerine basıldı. Sayı­sız ressamın tablosunda ise gü­neş, gözü bağlı olarak adalet te­razisini tutan kadının arkasında parlar. Bu tür simgelerin burju­va devrimlerinin (1776 ve 1789) dünyayı değiştirdiği 18. yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşması tesadüf değildir.

    Böylece, Tanrı’dan hüküm­dara, oradan da yasaya geçen hükümdarlık, elbet yasayı tem­sil ettiğini iddia edenlerin elinde uygulanmaktadır. Onlar yurt­taşlarını uygun gördükleri yolda davranmaya zorlayan aygıtlara sahiptir. Modern anlamda ilk is­tihbarat örgütünün 16. yüzyılın son çeyreğinde Kraliçe Eliza­beth’e hizmet eden Sir Francis Walshingham tarafından kurul­duğunu ileri sürmek mümkün­dür. İngiltere tahtının iç bölün­meler, mezhep savaşları, komp­lolar ve dış tehditler karşısında bunaldığı bir dönemde elde et­tiği istihbarat ve örtülü operas­yonlar, sonraki örgütlere öncü­lük yapmıştır.

    Ulusal birliğini ve merkezi­leşmesini tamamlama yolunda­ki her ülke benzer örgütler kur­muştur. Fransa ve özellikle de Viyana’daki Habsburg sarayına bağlı (Geheime Kabinets-Kanz­leri) istihbarat teşkilatları öne çıkmıştı. Bunlara bağlı “kara odalar”da (cabinet noir) çalışan istihbaratçılar, kıtanın dört­bir yanında dolaşan mektupları açıp okur, her dili bilen tercü­manları kadrolarında barındı­rırdı. Bunlar zamanla modern istihbarat örgütlerine dönüşe­cek ve başka ülkeleri istikrarsız­laştırmak için o ülkelerdeki ka­nundışı faaliyetleri destekleye­ceklerdi. Bu da konunun önemli unsurlarından birisidir.

    Doğu dünyasında…

    Doğu’nun merkezî ve despotik dünyasında şeriatın farklı uygu­lamaları ve son dönemde Batı hukukunun alınması süreçleri ayrı bir inceleme konusudur. El­bette Batı’nın hukuk anlayışı tek başına gelmemiş, devlet örgütle­ri ve yönetim anlayışlarıyla bir­likte Doğu toplumlarının üze­rine çok da uymayan bir elbise gibi giydirilmiştir. Sömürgecilik bu elbiseyi bazı ülkelere daha kolay giydirmiş, kadim devlet geleneğine sahip olan Osman­lı, İran ve Çin gibi ülkelerde ise farklı yollar izlenmiştir.

    Ne var ki Avrupa kıtasının dışında kalan tüm ülkeler, so­nunda Batılı devlet şekillerini adapte etmiş, her ülkede bunlar doğal ve kaçınılmaz olarak farklı sentezlenmiş ve uygulanmıştır. Batılılar ise buna karşı ikiyüz­lü bir tutum sergilemiş; kendi­lerinde bile olmayan normları farklı toplumlardan beklemiş; hatta bunun eksikliğini baskı aracı olarak kullanmıştır. Öte yandan, devletin diğer aygıtla­rı her ülkede hayata geçirilmiş olup, bunların başında modern maliye ve istihbarat kurumla­rı gelir. Ne var ki, istihbarat ve operasyon anlamında etkili ku­rumlar oluşturamayan ülkeler­de; kimisi dış müdahalelerden, kimisi yerel suç örgütlenmeler­den kaynaklanan sıkıntılar çok daha büyür ki, bu alanda geç kalmış olan Osmanlı ve cumhu­riyet döneminde bunun sayısız acı sonucu yaşanmıştır. Bunla­rın başında, suç örgütleriyle içi­çe geçmiş terörle istikrarsızlaş­tırma operasyonları gelir.

    Kayıplar… 2006’da uyuşturucu kartellerine savaş ilan etmesinden bu yana bir şiddet dalgasıyla çalkalanan Meksika’da 40 binin üzerinde insan kayıp.

    Megapolis ve suç örgütleri

    Uzun tarihî süreçlere baktığı­mızda, kentlerin kırlar üzerin­de hakimiyet kurmak üzere sürekli bir mücadele içerisin­de olduğu görülür. Günümüzde ise iki önemli ve vahim geliş­meyle karşı karşıya bulunuyo­ruz. Bunlardan birincisi büyü­yen kentlerde resmî otoriteye meydan okuyan ve çoğu zaman resmî otoritelerle içiçe geçen suç örgütleri; ikincisi ise dev­let otoritesinin çöktüğü veya çökertildiği ülkelerde terörle sindirme yoluna başvuran ör­gütlenmelerdir. Bunlar dünya­nın her metropolünde bulu­nan örgütlü suçların ötesinde, başaçıkılamayan uluslarara­sı organizasyonlardır. İtalya’da Camorra ve Mafia, Japonya’da Yakuza, Meksika’da uyuşturu­cu kartelleri, Nijerya’da Boko Haram, Karaçi ve Mexico City gibi susuzluk çeken büyük kent­lerde isale hatlarını ele geçirip su dağıtımından para kazanan çeteler…

    ABD ise büyük devlet gücü­ne rağman suç dünyasının Bir­leşmiş Milletler’i gibidir. İtalyan mafyasından Meksika kartelle­rinin uzantısına, Ruslardan Çin­lilere, Japonlardan Nijeryalıla­ra kadar akla gelen her ülkenin suç örgütleri burada tezgah aç­mıştır. İnternet ortamında her ülkedeki organize suç örgütle­riyle ilgili geniş listeleri bulmak mümkündür. Bunlar para kaza­nabilecekleri ve kara parayı ak­layabilecekleri borsa, ulaştırma ve turizm başta olmak her alana sızmıştır. Uyuşturucular, sahte ilaç, kötü gıdalar, kimlik hırsızlı­ğı, mali suçlar ve belge sahtecili­ği, internet dolandırıcılığı, kaçak kitap baskıları, kara para akla­ma, siber suçlar, kamu ihalele­rine fesat karıştırılması, şantaj, fuhuş, rüşvet, mülteci kaçırma, belediye işlerinde yolsuzluk ye­raltı dünyasının elattığı alan­lardır. Sadece bunlar mı? Silah kaçakçılığı, arazi mafyası, kaçak avlanma, insan ticareti vs.

    Uluslararası mafya işbirliği­nin çok tipik bir örneği, Kana­dalı maden şirketlerinin çevreyi mahvına karşı çıkan yerel lider­lerin, aylığa bağlanmış Meksika suç örgütleri tarafından öldürül­mesidir. Bu ülkede yılda 30-33 bin arasında cinayet işlenmekte olup, en yüksek ölüm oranı ga­zeteciler arasındadır. Venezuel­la’da ise asayişsizlik o raddeye varmıştır ki, kayıtlı 700 bin özel güvenlikçi, polisin çaresizliği­ne ve devlete güvenin eridiği­ne işaret etmektedir. Bu konuda Brezilya, kötü örnekler arasında önde gelir. Her yıl 1000’den fazla sivil, polis tarafından öldürül­mektedir. Buna karşın yılda or­talama 20 polisin hayatını yitir­mesi, bunların nadiren çatışma ortamına girdiğini gösterir.

    Ortada o kadar büyük para­lar dönmektedir ki, bu örgütler ihtiyaç duydukları devlet görev­lisi, gazeteci ve politikacı satın alabilmektedir. Lübnan veya Bağdat gibi mezhep veya etnik çatışmaların doruğa çıktığı yer­lerde ise ahalinin korumasız kesimlerine güvenlik ve himaye sağlanır. Buralarda yaşayanlar da, gençlerini bu örgütlere ele­man olarak verir. Dünyada nü­fusu 10 veya 20 milyonun üze­rindeki mega kentlerin sayısı arttıkça ve bazı ülkelerde devlet kurumları yıkıma uğradıkça; toplumların önüne yeni asayiş sorunları çıkmakta, birçok alan­da adalet sistemi devre dışı kal­makta, örgütler kendi adaletle­rini uygulamaktadır. Bir görüşe göre, “kendisini hukukun yardı­mıyla felaketten korumaya çalı­şanlar korku içerisinde yaşayan güçsüz insanlardır ve şimdi hiç değilse asgari gereksinimlerini sağlayan örgütlere sığınmakta­dır”. Bu örgütlerin “ayakçı”ları­nın eline geçen para çok azdır ama bir örgüte yaslanmanın olanakları onlar için önem taşır.

    Tüm bu durumlar karşısın­da bazıları adaletli bir hukuku idealize eder. Ne var ki, hayatta karşılığı olmayınca, giderek ar­tan umutsuz kitlelerin bir kısmı devletin erişemediği veya bazı devlet unsurlarıyla işbirliği içe­risindeki karanlık alana kay­maktadır. Hukukun korunması için hukuk anlayışının ötesinde koşullar gerektiği yakın tarihin önemli derslerindendir.

  • 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz Fransız’a karşı!

    2. Dünya Savaşı’nda İngiliz Fransız’a karşı!

    Fransa’nın 1940 Haziran’ında Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesi üzerine, yönetime işbirlikçi Vichy hükümeti gelmişti. Fransa’nın Afrika başta olmak üzere sömürge ülkelerdeki askerî gücü, Müttefikler için ciddi tehditti. İngilizlerin özellikle Cezayir’in liman kenti Oran’da gerçekleştirdiği saldırıda 1.297 Fransız denizcisi ölecek, Almanların Fransız donanmasını kullanarak İngiliz deniz üstünlüğünü sarsma olanağı kalmayacak, ancak İngiltere- Fransa dostluğu da sulara da gömülecekti.

    İngilizler ve Fransızlar 2. Dünya Savaşı’na müttefik olarak girdiler ve savaşı müttefik olarak bitirdiler. Ancak 1940 Temmuz’undan 1942’nin son aylarında Kuzey Afrika’ya yapılan Müttefik çıkarmalarına kadar geçen sürede birçok yerde birbirleriyle kanlı muharebeler yaptılar!

    Bu muharebeler denizlerde ve karalarda, Kuzey Afrika’nın birçok cephesinde, Batı Afrika’da Dakar, Doğu Afrika’da Madagaskar, Güney sınırımızda Suriye ve Lübnan’da meydana geldi. Keza bazı Atlantik adalarında da çatışmalar oldu. Bunlar tabii esas olarak Fransa’daki içsavaşın yansımalarıdır. Öyle ki işbirlikçi ve faşist Fransa ile Cumhuriyetçi Hür Fransızlar arasındaki çatışma, Fransız sömürgelerindeki coğrafyalarda da tezahür etmiştir. Fransa metropolünde ise Alman işgali altında bir içsavaş (La Résistance- Direniş hareketi) sürmüştür.

    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!
    Nazi işgalinin propoganda afişleri:
    Fransa’nın 1940 Haziran’ında Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesi üzerine duvarları propoganda afişleri sarmaya başladı. Bu afişlerin ilk örneği sahipsiz kalmış gruplara Alman askerlerine güvenmelerini söylüyordu. 1943’te ise artık Polonya ve Rusya’dan işçi bulamayan Almanya, Fransızları işgücü olarak çağırmaya başladı: “Kötü günler geride kaldı. Baba, Almanya’da para kazanıyor!”
    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!

    İngiltere ve Fransa 1939’da savaşa birlikte girerken, ayrı barış yapmayacaklarına söz vermişlerdi. Fransız cepheleri hızla dağılırken, 12 Haziran 1940 tarihinde Winston Churchill, Fransız hükümetine bir son dakika çağrısı yapmak üzere hükümetin çekilmiş olduğu Tours’a uçtu. Ne var ki ülkede son derece umutsuz ve teslimiyetçi bir hava esmekteydi. Başbakan Paul Reynaud Kuzey Afrika’ya çekilerek savaşa devam etme fikrine karşı değildi ama, kabinenin büyük kısmı yenilgiyi ruhen kabul etmişti. Teslimiyetçilerin başında gelen kişi ise Başkomutan Maxime Weygand olup, “çok yakında İngilizlerin de boynu tavuk gibi kopartılacak” diyordu.

    Churchill inatçıydı. Fransızlara iki ülkenin birleşmesi için çağrı yaptı. Her Fransız yurttaşı tüm haklarıyla birlikte Britanya tebası, her Britanya tebası da Fransız vatandaşı olacaktı. Teklif Fransa’da büyük bir tepkiyle karşılaştı ve bunun çirkin bir İngiliz oyunu olduğunu söyleyenler “hiç değilse Alman işgalinin ne olacağını biliyoruz, bir Alman vilayeti olmak İngiliz dominyonu olmaktan iyidir” dediler. İşgalin ne anlama geldiğini bilmedikleri kısa sürede ortaya çıkacaktı.

    16 Haziran 1940’ta Bakanlar Kurulunun 6 üyesi savaşa devam etmek isterken, 13 üye ateşkes istedi. Bu arada Mussolini de güneyden hücuma geçmişti ama bunun olayların gelişimi üzerinde bir etkisi olmadı. Almanlar zaten zaferi elde etmişti. Reynaud’nun yerine geçen Verdun kahramanı Mareşal Philippe Pétain, ayın 17’sinde ülkesinin silah bırakacağını ve barış istediğini açıkladı. Ne var ki artık ateşkes barış anlamına gelmeyecek, sadece Alman talepleri kabul edilecek, teslim antlaşması ise 1918’de Almanya’nın kayıtsız şartsız teslime zorlandığı aynı vagonda imza edilecekti.

    Ayın 18’inde, Londra’da bulunan General Charles de Gaulle genel bir çağrı yayımlayarak Almanya’ya karşı savaşa devam edeceklerini bildirdi. “Zafer”, “Fransız direnişi”, “dünyanın kaderi”, “umut” gibi sözler duyulmaya başladı. Ertesi gün, yeni rejimin sansürü henüz gelmemişken, bazı Fransız gazeteler bu çağrıyı birinci veya ikinci sayfadan yayımladı. Mareşalin teslimiyetçi Fransa’sına karşı, genç tuğgeneralin Hür Fransa’sı ilk çıkışını yapmıştı ama, ilk başta çok yavaş çoğalacaklardı. Kendisine ilk katılanlar; başarısız Norveç operasyonundan dönerken İngiltere’de bekleyenler, Dunkirk’ten ve Atlantik kıyısında sıkışıp kaldıkları için tahliye edilenler ve İngiliz limanlarındaki sivil ve askerî gemilerin personeli arasından çıkacaktı. Burada 7 binden fazla personel ve 50 gemi Hür Fransa’ya katıldı ama ezici çoğunluk işgal altındaki ülkeye dönmek istedi. Fransız askeri artık savaşmak istemiyordu. Hatta Kuzey Fransa’da silahlarını atıp neşe içinde teslim olan Fransızların genel tavrı Alman askerlerini bile sinirlendirmişti.

    Mars- el Kebir: Katliam saldırısı

    Fransa’nın Almanlara teslim olması, İngiltere’de öncelikle Fransız donanması mesele- sini gündeme getirdi. Teslim koşullarına göre, Fransız sömürgelerini korumak için serbest bırakılacak belli sayıda gemi dışında kalanlar, Alman ve İtalyan kontrolündeki limanlarda toplanarak hizmetten çıkarılacak ve silahsızlandırılacaktı. Ancak bu gemiler Mihver devletleri tarafından kullanılırsa (ki kaçınılmazdı), tek başına kalan İngiltere için sorun oluşturacak, hayati deniz ulaşımını tehdit edecekti.

    Bunun üzerine, acil bir plan yapılarak 3 Temmuz 1940’ta harekete geçildi. Sabahın erken saatlerinde Portsmouth ve Plymouth’da bulunan bazı Fransız gemileri baskınla ele geçirildi. İskenderiye’deki gemiler ise uzun görüşmelerden sonra silahsızlanmaya ve orada bırakılmaya razı edildi. Bu sırada Dakar’da bulunan Richelieu zırhlısı torpillenerek uzun süreliğine savaşdışı bırakıldı. Batı yarımküredeki gemiler de ABD ile anlaşılarak seferdışı bırakıldı.

    Ne var ki Mers-el Kebir’de (Oran) bulunan büyük Fransız filosu Müttefikler lehine savaşa katılma, azaltılmış mürettebat ile bir İngiliz limanına gitme ya da savaş bitinceye kadar ABD limanlarında enterne edilme seçeneklerini kabul etmedi. Bunun üzerine İngilizler bu filoyu bombalayarak büyük gemileri batırdılar. 1.297 Fransız denizcisi hayatını kaybetti! Sadece Strasbourg muharebe kruvazörü, birkaç başka gemiyle birlikte daha sonra Toulon’a gidebildi. Böylece Almanların Fransız donanmasını kullanarak İngiliz deniz üstünlüğünü sarsma olanağı kalmadı.

    Bu saldırı, Dunkirk sonrasında Alman istilasına karşı savunması son derece zayıflamış olan İngiltere’de sevinçle karşılanırken Fransa’da büyük bir öfke yarattı. İki ülke arasındaki ilişkiler bundan sonra daima gergin kaldı. Almanya ile bütünleşmeyi savunan aşırı sağcı grupların eli güçlendi. Birkaç gün sonra 3. Cumhuriyet sona erdirildi ama De Gaulle bunu asla kabul etmedi. 1944’te Paris’e dönünce de bunun hiç bitmediğini söyledi ama iki yıl sonra 4. Cumhuriyet’e geçilecekti. Teslim olacağına yaygın şekilde inanılan İngiltere ise, Mers-el Kebir saldırısıyla savaşa devam edeceği mesajını tüm dünyaya iletmiş oldu.

    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!
    Katapault Operasyonu
    Cezayir’in Mers-el Kebir limanında bulunan büyük Fransız filosundaki büyük gemilerin İngilizler tarafından bombalanmasıyla 1.297 Fransız denizcisi hayatını kaybetmişti.

    Türkiye sınırlarında kritik çarpışmalar

    1940 yazında dünyanın dörtbir yanındaki Fransız sömürgeleri Vichy Hükümeti ile De Gaulle’ün liderliğindeki Hür Fransız Kuvvetleri arasında seçim yaptılar. 22 Temmuz’da Yeni Herbidler, 2 Eylül’de Polinezya, 9 Eylül’de Hindistan’daki küçük Fransız yerleşimleri, 24 Eylül’de Yeni Kaledonya, Hür Fransa’ya katıldı ki (Yeni Kaledonya adasının başkenti Noumea, Pasifik’te önemli bir Müttefik üssü oldu). Ağustos ve Eylül’de Kamerun, Gabon, Çad ve Fransız Kongosu da aynı yolu izledi. Suriye ve Lübnan’da ise Vichy taraftarları hakim oldular.

    1941 baharında Halep ve Şam’a Alman uçaklarının inmesi, İngilizler tarafından büyük bir tehdit olarak görüldü. İngiltere bu uçakların öncelikle Irak’ta Reşid Ali Geylani’ye destek için hazırlık olarak intikal ettiklerinin farkındaydı. Burası sadece hayati öneme sahip Musul petrolünü Hayfa’ya taşıyan boru hattı nedeniyle değil, Sovyetler Birliği ile irtibat hattı olarak da önemliydi. Keza, Almanların Türkiye’yi geçmeleri halinde Kızıldeniz ve İran Körfezi önünde kurulabilecek son savunma hattı olacağı için de Vichy güçlerine bırakılamazdı. Ancak işe tersinden bakarsak, Almanların Vichy ile birlikte güney sınırlarımızda başarılı olması halinde, Almanlar Türkiye’den geçmek için büyük bir neden bulacaklar ve muhtemelen bunu deneyeceklerdi.

    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!
    Eski düşmanlar
    Tunus’ta ön cepheye çıkan Fransız askerleri, 2 Aralık 1942’de Cezayir’in Oran kentindeki bir tren istasyonunda, bir ay öncesine kadar savaştıkları Amerikalı askerlerle el sıkışırken.

    Alman yanlısı Reşit Ali Geylani, tam da Alman uçaklarının Suriye’ye indiği günlerde İngilizleri Irak’tan atma girişimini başlattı. General Archibald Wavell çölden gönderdiği bir kuvvetle isyanı bastırdı ve Bağdat’ta Müttefik yanlısı bir grubu yönetime getirdi. 1 Haziran 1941 tarihinde Irak’taki isyanın bastırılmasından bir hafta sonra, 8 Haziran günü, İngiliz ve Hür Fransız kuvvetleri Filistin’den Suriye ve Lübnan’a girdiler. Irak’tan gelen bir kol da Deyr-ez Zor üzerinden ilerledi. Vichy güçleri bir miktar çekildikten sonra muharebeye girdiler. 21 Haziran’da Şam, De Gaulle’e sadık generallerin eline geçti. Üç hafta sonra Vichy direnişi sona erdi.

    Buna karşın, İngiliz ve Hür Fransız kuvvetlerinin Dakar’daki Vichy güçlerine karşı giriştikleri yeni operasyonlar başarısız oldu. Vichy güçleri buradaki gemilerin büyük ateş gücünü kullanmaktan çekinmedi. De Gaulle, Dakar’a Orta Afrika’daki Fransız sömürgelerinden yapılacak bir ilerleme teklif ettiyse de İngilizler böyle bir operasyona yeterli kuvvet ayrılmasının mümkün olamayacağı gerekçesiyle bunu reddettiler. Gerçekten de o günün koşullarında kolay bir iş değildi.

    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!
    Almanların eline geçmesin diye…
    27 Kasım 1942’de Toulon’daki Fransız gemisi La Marseillaise, limana baskın yapmak üzere ilerleyen Almanların eline geçmemesi için kendi mürettebatı tarafından batırıldı.

    Madagaskar ve stratejik mücadele

    Vichy yönetiminde kalan Madagaskar’ın stratejik önemi çok büyüktü. Japonlar 1940 yazında Fransa’nın tesliminden sonra Vichy yönetimine geçen Hindiçin’deki sömürgeleri işgal etmiş, ancak askerî ve sivil personeli görev başında bırakmıştı. 1941 Aralık ayında ABD ve İngiltere ile savaş başlayınca, Japon donanması Pasifik’in yanısıra Hint Okyanusu’nda hakimiyet için de çaba gösterdi. Singapur’un düşmesinden sonra İngiliz donanmasının bir kısmı Doğu Afrika’ya çekildi, Seylan bombalandı.

    Madagaskar’ın bir Japon üssü haline gelmesi Müttefikler için tam bir felaket olabilirdi; çünkü ünlü Erwin Rommel Süveyş’e yaklaşıyordu ve Ümit Burnu yolu tehdit altına girebilir, İngiltere’nin Hindistan ile bağı kopabilirdi. Ne var ki Japonlar bu hamleyi yapamadılar ve zaten aşırı yayılmışlardı. Öte yandan İngilizler o aylarda fırtına gibi esen Japonların nerede duracağını kestiremiyordu. O sırada Atlantik Savaşı da çok kritik bir aşamada olmasına rağmen, bir dizi gemiyi buradan çekerek Madagaskar’ın istilası için “Ironclad” operasyonunu hazırladılar. Bu, savaşın ilk büyük amfibik operasyonu olacaktı ve çok zordu; zira resifler nedeniyle çıkarma yapılabilecek yerler çok sınırlıydı ve Diego Suarez üssü ve limanı da kıyı topçusuyla korunuyordu. 1942 Mayıs başında ilk çıkarma yapıldı ve kanlı çarpışmalar Kasım’a kadar sürdü. Fransızlar burada 1940’ta Almanlara direndiklerden daha uzun bir süre savaştılar. İngilizler, ölü ve yaralı olarak, çıkarma kuvvetinin yüzde 20’sine varan bir oranda kayıp verdiler.

    Kuzey Afrika’da Bir Hakeim’de, Rommel kuvvetlerine karşı çetin savaşlar vermiş olan 1. Hür Fransız Tugayı gibi birlikler olmasına rağmen, sömürgelerde yönetim Vichy’de kalmış, bölünme derinleşmişti. 1942 sonunda Müttefikler buradaki Fransızların direnişini kırmak için bir dizi gizli temas yürüttüler.

    Kuzey Afrika’da sert muharebeler

    Amerikan Generali Mark Clark bir İngiliz denizaltısından gece vakti gizlice karaya çıkarak buradaki Müttefik yanlısı subayları Normandiya Çıkarması’ndan önce yanlarına çağırdı ama fazla başarılı olamadı. Buradaki sivil yönetim ve büyük çiftlik sahibi Fransızlar mevcut durumdan çok memnundu. Çok az Fran- sız taraf değiştirmeye hevesliydi. Yanlarında getirecekleri General Henry Giraud da durumu değiştirmedi.

    Donanmayı Almanlara tes- lim etmemeye çalışan, ancak Vichy yönetiminin temsilciliğini sürdüren Darlan iki tarafla da temaslar sürdürürken yurtsever bir Fransız tarafından öldürüldü. Esasen Pétain ona Amerikalılara karşı her durumda direnmesini emretmişti ve bu emir yerine geçenler tarafından yerine getirildi. Almanlar Tunus’a rahatça yerleştikleri gibi, Kazablanka ve çevresinde Müttefik çıkarması Fransızların açtığı ateşle karşılandı. Oran havalisinde daha sert çatışmalar meydana geldi.

    Sonuçta Kuzey Afrika’da bulunan 150.000 Fransız askeri diplomatik çabaların da yardımıyla direnmekten vazgeçti ama ilk günlerde Müttefikler’e küçümsenmeyecek kayıplar verdirdiler. Bu sırada Toulon’daki Fransız ana filosu Kuzey Afrika’ya gelmeyi reddetti ama limana bir baskın yapmak üzere ilerleyen Almanların eline geçmemek için kendisini batırdı. Müttefikler bu değerli gemilerden yoksun kalmakla birlikte, bunlar en azından Almanların eline geçmemiş oldu.

    Kuzey Afrika operasyonlarının sona ermesiyle Fransa imparatorluğunun Vichy taraftarı güçleri sömürgelerdeki pozisyonlarından tasfiye edilmiş oldu ama faşist milisler metropolde varlıklarını sürdürdüler. Bilindiği gibi Fransa, Avrupa’da faşist eğilimlerin en güçlü olduğu ülkelerden birisiydi. Alman işgali, bunlara daha da fazla güç kazandırdı. Direnişçilere karşı Gestapo’ya yardımcı olan faşist milisler bir yana, bir kısım birlikler de onların yanında savaştı.

    1941’de Rusya’da Almanların yanında savaşan bir faşist Fransız tugayı bulunmaktaydı. Légion des Volontaires Français contre le Bolchévisme – LVF (Bolşevizme karşı Fransız Gönüllüler Lejyonu) adı verilen birliğin ilk grubu 31 Ağustos 1941 tarihinde Rus cephesine hareket etti; bunu diğerleri izledi. Savaşın son saatlerine kadar Almanların yanında savaşan bir diğer Fransız birliği ise SS Division Charlemagne adı verilen tümendi. Bunlar Doğu cephesinde büyük kayıp vermelerine rağmen son derece inatçı bir direniş gösterdiler. 1945 Nisan’ının son günlerinde Hitler sığınağının çevresindeki son savaşçılar bu Fransız faşistleriydi!

    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!
    Yaşasın Hitler! Yaşasın Fransa!
    1941’de Rusya’da Almanların yanında savaşan faşist Fransız tugayı 1941 Eylül’ünde Rus cephesine doğru yola çıkıyor. Légion des Volontaires Français contre le Bolchévisme (Bolşevizme karşı Fransız Gönüllüler Lejyonu) adı verilen birliğin bindiği trenin üzerinde “Yaşasın Hitler”, Yaşasın Fransa” yazıları yanyana.

    Fedakar siyahlar ve ‘beyazlatma’ işi

    Avrupa’da ve özellikle Fransa’da direniş, ancak 1942-1943 kışında, Alamein ve Stalingrad sonrasında Almanların savaşı yitireceği belli olunca yükselmeye başladı. Öte yandan -yukarıda belirttiğimiz gibi- daha başından beri Müttefikler’in yanında savaşa katılan Fransız kuvvetleri de vardı. Bunlar arasında Bir Hakeim’de Rommel’in Afrika Korps’una karşı önemi bir direniş gösteren 1. Hür Fransız Tugayı öne çıkar. Bunlar 1942 Haziran başında Gazala Hattı’nı aşan Alman birliklerinin ilerlemesini yavaşlatarak, kuşatılan İngiliz birliklerinin hiç olmazsa bir kısmının çekilerek kurtulmasını sağladılar. Sovyetler Birliği’nde Normandie-Niemen adlı bir savaş filosunun Hür Fransız pilotları da tanınmış örnekler arasındaydı.

    Savaşın başında De Gaulle’e katılan Hür Fransızların sayısı çok azdı. Normandiya çıkarması sırasında Hür Fransızların sayısı 400.000’e ulaşmış olmakla birlikte, bunların çoğu sömürgelerden gelen siyah askerlerdi.

    2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Fransız'a karşı!
    Siyah askerler ve çıkarılan üniforma
    1944 sonbaharında, zafer ufukta görülmüşken Vosges’te üniformalarını ve silahlarını uğruna savaştıkları Fransızlara teslim eden siyah askerler… Zafer kutlamaları sırasında siyah askerler tarafından kurtarılmış olduğun göstermek istemeyen Fransa, savaşın son parkurunda ordusunu beyazlatma girişiminde.

    Fransa kurtarıldıktan sonra siyah askerler birliklerden tasfiye edilerek ordunun “beyazlatılması”na girişildi. Irkçı Fransa, siyah askerler tarafından kurtarılmış olma görüntüsüne sahip olmak istemiyordu. Görünüşte ise onların Avrupa kışına alışık olamamaları ve savaşta çok yıpranmış olmaları gibi bahaneler gösterildi. Bu askerler ülkelerinde döndükleri zaman da sömürge yönetimleri tarafından hoş karşılanmadılar. Her şeye rağmen Avrupa’da savaş biterken Fransız ordusu 1.3 milyon mevcuda çıkmış ve kıtadaki 4. büyük ordu olarak Almanya’da bir işgal bölgesine sahip olmuştu.

    2. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde, özellikle işgal altında olduğu dört tam yıl boyunca, bir tarafta işbirlikçi faşist Vichy Fransa’sı, diğer tarafta da Hür Fransızlar vardı. Sömürgeler de ikiye ayrıldı ve bunların ırkçı yöneticilerden arındırılması savaştan sonra da mümkün olmadı. Hindiçin’deki Fransızlar Japonlar tarafından 1945 yılında silahsızlandırıldılar ve sonra da sömürgeci savaşlarına başladılar. Esasen tüm sömürgelerde ırkçı baskılar devam etti. Sömürgelerin desteğine muhtaç olan De Gaulle ve Hür Fransızlar, Orta Afrika’da Brazzaville’de bir toplantı yaparak, yerli halkların savaştan sonra bağımsızlık, hatta özyönetim hayaline kapılmamalarını, Fransa’nın “medenileştirme” misyonunun süreceğini açıkça ifade etmişlerdi. Buna rağmen savaş biter bitmez kendilerini sömürgelerdeki bağımsızlık savaşlarının içerisinde buldular.

  • Çöküşün tohumları Kanunî’yle yeşerdi

    Çöküşün tohumları Kanunî’yle yeşerdi

    Osmanlı Devleti’nde sonun başlangıcı, Kanunî döneminde ortaya çıkan bir dizi olumsuzlukla beslenmişti. Osmanlıları çöküşe götüren idari, siyasi, askerî ve ekonomik darboğazlar ile bağnazlık ve düzensizlik, bu dönemin ülke içindekini karakterini belirler. 46 yıllık uzun bir döneme damgasını vuran en önemli felaketler…

    Birçok tarih anlatımı Kanunî Sultan Süleyman dönemini Osmanlı İmparatorluğu’nun en şa’şaalı yılları olarak ifade eder. Bir açıdan doğrudur da. Osmanlılar onun zamanında bir dünya gücü olarak öne çıkmış, başka ülkelerdeki olaylar üzerine tesir icra edilmiş, denizlerde etkili varlık gösterilmiştir. Ancak gene aynı dönemde Osmanlı toplumu içeride büyük bir bunalım yaşamaya başlamıştı. Neredeyse yarısı (1520-1566) onun padişahlığı altında geçen 16. yüzyıl büyük bir bunalım dönemi, çöküş tohumlarının hızla yeşerdiği yıllardır.  

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    1945’te ABD Kongresi galerisi için yapılmış Kanuni Sultan Süleyman rölyefi tarihin en önemli 23 yasayapıcısının portreleri arasında yer alıyor. Rölyef, Joseph Kiselewski imzalı.

    Kanunî öncesindeki bazı olayların da dönüm noktaları olduğunu pekala iddia etmek mümkündür. Örneğin yiğit Şehzade Yakup’un geri çağırılıp Bayezıt tarafından boğdurulması; Fatih ölünce kapıkullarının İstanbul’da ilk kez yağmaya çıkmaları; Kanunî’nin büyükbabası 2. Bayezıt’ın kapıkullarının desteğini alarak Cem Sultan’ı kovması da bu tür önemli olaylar arasında sayılmıştır. 

    Anadolu’da bozulan dirlik ve düzenlik Kanunî, Osmanlı hanedanının 10. sultanıdır ve bu ilk 10 sultan aynı zamanda büyük birer komutandır. Belki sekizinci padişah 2. Bayezıt’ın durumu tartışılabilir ama o da devleti bir deniz gücü haline dönüştürmüştür. Bu 10 padişah, imparatorluğun sonuna kadar, yani üç buçuk asır yavaş yavaş harcanan toprak sermayesinin neredeyse tümünü oluşturup miras bırakmışlardır. Ne var ki, bu geniş topraklarda hiçbir zaman uzun süreli istikrar olmamış, büyük tarihçilerimizden Mustafa Akdağ’ın deyimiyle “dirlik ve düzenlik” bozulmuştur. İşte tüm bu bozukluklar 16. yüzyılda ortaya çıkmış bulunuyordu. 

    Süleyman’ın tahta çıktığı 1520’de hazine boş, şehirler asayişten yoksundu. Süleyman, vakıf toprakları ve mîrî arazilerden gelir yaratma ve vergileri arttırma yoluna gitti. Aynı zamanda yüksek gelirli tımarları kapıkulu taifesine tahsis ediyor, tımarlı sipahileri küstürüyordu. Vergilerin artmasına rağmen hazinede yeterli para olmayınca, hükümet harcamalarının vilayetlerdeki mukataalardan (gelir getiren devlet varlıklarının iltizama verilmesi yoluyla) karşılanması esas alındı. Bunların sayısı giderek artmıştır. Vakıf toprakları ve mîrî araziler de para peşinde koşan yetkililerin gözünden kaçmadı. 

    Bu süreçte ellerine para geçen devlet görevlileri köylünün elindeki toprakları alarak çiftlik kuruyor ve böylece toprak rejimi hızla bozuluyordu. Birçok yerde rüşvetle atanan görevlilerin tefecilik yaptıkları da sık rastlanan hadiselerdendi. Böylece mülklerini yitiren köylüler ya kentlere gidiyor ya da eşkıyalığa çıkıyordu. Bunların bir kısmı valilerin yanında Sekban veya Saruca denilen hizmetliler olarak, bir nevi onların kapıkulu haline dönüşmüştür. Bu koşullarda, devletin sadece savaş yıllarında topladığı Avarız vergisi sürekli hâle geldi. Yetkilerini kötüye kullanan görevliler ise köylüye eziyet ediyor, onları angaryaya koşuyor ve hayvanlarını onların ekinleri arasına salıyordu. Bu son husus önemlidir, çünkü çiftlik kuran görevliler daha çok hayvan yetiştiriciliğine yönelmişti. 

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    Padişaha hoşgeldin Kanunî’nin tahta çıkışından hemen sonra ilk büyük isyanı çıkaran Canberdi Gazâlî, eski bir Memlüklü emîri, Osmanlılar’ın Şam beylerbeyiydi. Öldürülüşünü gösteren minyatür, Süleymannâme’den…

    İşte bu koşullarda, 1520’de, yani padişahlığının daha ilk yılında Kanunî başa çıkılamaz sorunlarla karşılaşmıştı. Bununla birlikte yaptığı ilk işler lakabına uygundu. Mallarına el konulan bazı kişilere tazminat vermiş, bazı sürgünleri serbest bırakmış ve evleri basıp zorbalık yapan silahlı kişileri idam ettirmişti. Reaya çocuklarını köle olarak sattığı anlaşılan Prizen Beyi de idam edilenler arasındaydı. Keza, Kanlı Cafer olarak bilinen Gelibolu Sancakbeyi ve dolayısıyla Kapudan-ı Derya Cafer Bey’in kellesi alındı. Gene 1520’de  bugünkü Halep ve Şam dolaylarında Canberdi Gazali isyanı vardır ki, ertesi yıl bastırılıncaya kadar devletin başına büyük gaile açmıştı. Bu şekilde yeni padişaha bir “hoşgeldin” karşılaşması oldu ama olaylar kısa sürede atlatılmış gibiydi. Ancak tüm bunlar, yaklaşmakta olan yeni isyan ve kargaşalıkların yanında çok küçük kalacaktı. 

    İsyanlar: Anadolu’da kontrolün kaybolması

    Hemen ardından Rumeli’de Ohri, Avlonya, Yanya ve Manastır isyanları; Anadolu tarafında İçel, Adana, Konya isyanları başgösterdi. Babası Yavuz Selim’in son yılında Celal isimli bir kişi tarafından Bozok’ta çıkarılan isyan da tam sona erdirilmemişti. İşler giderek kontrolden çıkmaktaydı. Kadılar ve paşalar soygunculukta sınır tanımaz hale gelince, topraklarını bırakıp kentlerde ve kasabalarda başıboş dolaşan eski çiftçiler, duruma göre asilere veya onları bastırmaya gidenlere katıldılar. Çoğu halde kimin asi, kimin onlara karşı gönderildiği dahi belli olmuyor, çünkü iki taraf da soygunculukta birbirinden geri kalmıyordu. 

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    İsyanın sonu Kanunî Sultan Süleyman döneminin başlarında patlak veren Celâlî reisi Kalender Şah’ın isyanının bastırılışı. Celali isyanları Yavuz Sultan Selim’in son yılında başlamıştı.

    Pekala, işler nasıl bu kadar hızlı bir şekilde çığırından çıkmıştı? Bunun birden fazla nedeni vardır ve hepsi birbirini ağırlaştırmıştır. İlk olarak, bu dönemde büyük bir nüfus artışı olmuş, siyasi genişlemeye paralel bir ekonomik büyüme olmayınca, bu durum ciddi bir geçim ve işsizlik baskısı yaratmıştı. Gene bu dönemde imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış olup, seferler eskisi kadar kârlı bir iş olmaktan çıkmış, hazineye akan para azalmıştı. Esasen, Kanunî’nin babası Selim de Bayezıt’ı kolayca tahttan indirmişti; zira onun döneminde sefersiz yıllar çoğalmış ve sefer ganimetlerinden yoksun kalan Kapıkulu ahalisi huzursuz olmuştu. Halbuki Bayezıt’ı tahta çıkaran da onlardı. Ne var ki, Selim’in seferleri de onları memnun etmedi; zira seferler ganimetin bol olduğu zengin Avrupa topraklarından çok, ganimet getirmeyen, büyük sıkıntı ve kimi zaman açlık çekilen uzak bölgelerde, İran, Irak ve Mısır’a doğru olmuştu. Seferler bu kadar uzayınca her kış evlerine dönmek zorunda olan Tımarlı Sipahiler aşırı sıkıntı çektiler ve işe yaramaz hâle düştüler. Seferin sadece intikali 80 (Tuna) ila 190 gün (Bağdat) arasında olunca, savaşmak için vakit kalmıyordu. O dönemde kış mevsimleri, savaşa olanak vermeyecek kadar soğuktu. Kaldı ki, fethedilen uzak kalelerde sürekli garnizon bulundurmak için maaşlı askerlere olan ihtiyaç artmıştı. 

    Kapıkulları ve leventlerin durumu

    Avrupa’da yeni fetihler yapılamaz olunca, nüfus fazlası olarak görülen ahaliyi aktarma olanağı da azaldı. Bunları Asya’da fethedilen yerlere göndermek esasen mümkün değildi. Böylece şehirlere yığılan başıboş leventler hırsızlık, soygun ve cinayet gibi olaylara fazlaca karışmaya başladılar. Ancak, bunda yalnız değillerdi. Medreselere yığılan ve “suhte” adı verilen talebeler de işsizlikle karşılaşınca hücrelerinden çıkarak asayişi bozar hale geldiler. Halbuki, çoğunun ailesi onları leventlere karışmasınlar diye medreseye göndermişti. Bir süre sonra, medrese öğrencilerinin isyanı ile kapıkullarının tımarlılarla mücadelesi, diğer ayaklanmalarla birleşip karmaşayı daha derinleştirdi.

    1526’da Anadolu’da Baba Zünnun Ayaklanması başladı. Bazı gelenekçi tarihçiler bunları Safevilerin yıkıcı kışkırtmasına bağlasa ve bunda gerçeklik payı olsa da, esas neden Anadolu’da dirlik ve düzenin bozulmasıydı. Aksi halde Baba Zünnun ardı ardına üzerine yollanan üç orduyu bozguna uğratamaz, sürekli ve ardı-arkası kesilmeyen bir destek bulamazdı. Bu isyanın sona erdirilmesinden kısa bir süre sonra bu defa Kalenderoğlu isyanı patlak verdi. Bu asi lider de sürekli asker toplayabiliyordu ki, bunlar arasında Baba Zünnun’un hayatta kalabilen taraftarlarının olduğu ifade edilmiştir. Kalenderoğlu, İç Anadolu’da birbiri ardına kendi üzerine gönderilen birlikleri yenmiş, ancak binbir zorlukla yenilgiye uğratılabilmişti. 

    Mısır hadisesi: ‘Hain’ Ahmet Paşa

    Ülkede isyanlar sadece Türk nüfusun çoğunlukta olduğu Anadolu ve bazı Rumeli yöreleriyle sınırlı değildi. Uzak vilayetlere atanan yüksek görevliler de sık sık isyan ederek orada bir nevi devlet içinde devlet haline geliyorlardı. Bunlara Mısır’da sıkça rastlanır, zira burası çok büyük geliri olan zengin bir beylerbeyliği idi ve İstanbul’a çok uzaktı. 

    Kısa sürede büyük bir hazine biriktiren valiler bunları padişaha gönderecek yerde bağımsızlıklarını ilan edip kendi devletlerini kurma peşine düşüyorlardı. 

    Bunlardan birisi, gene Kanunî’nin padişahlığının ilk yıllarına rastladı ki, o dönemde Mısır’ın imparatorluğa ilhakından beri sadece altı yıl geçmişti. 1523’te buraya tayin edilen Vezir (Hain) Ahmet Paşa kısa sürede burada fiili iktidarı elinde tutan Türk veya Çerkez kökenli Memlûklar ile birleşerek Osmanlı garnizonunu imha veya esir etti; kendisini de Mısır hakimi ilan etti. Ne var ki, 1524 Ocak ayında başlayan isyan, orada örgütlenen sadık unsurlar sayesinde bastırıldı. 

    Ne var ki, daha fetihten hemen sonra Suriye ve Mısır’da ortaya çıkan bu isyanlar, İstanbul’un bu bölgelere tam hakim olamayacağının işaretleriydi. Nitekim buralar, imparatorluğun sonuna kadar sayısız isyan ile Osmanlı Devleti’nin başına sürekli gaile çıkarmıştır. Kanunî döneminde artık sınırları çok genişlemiş olan ve bölgeleri farklı sistemlerle yönetilen imparatorlukta, paşaların ve vezirlerin komploları ile Kapıkulu askerlerinin isyanlarının hiç bitmediğini görürüz. Örneğin, daha 1525’te İstanbul’da küçük bir Yeniçeri ayaklanması görülür ki, bu da Yeniçeri Ağası ile Reisülküttabın idamıyla sonuçlanmıştır.

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    Mohaç’ta sefer, Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

    Ekonomik sıkıntılar: Değer yitiren para

    Kanunî devrindeki krizin diğer bir nedeni de paranın değerini sürekli yitirmesi, aynı miktar gümüşten daha fazla sikke basılması, her yeni sikke basımında eskilerin toplanıp yenileri dağıtılırken vergi kesilmesidir. Fatih bu yola başvurmuş, oğlu Bayezıt bu yola başvurmayacağına söz vermiş ama bu iş sonra da devam etmiştir. Bu durum maaşları eriyen Kapıkullarının sürekli isyanlarında önemli bir faktördür. Bir altının 40 akçeden 60 akçeye çıkmış olmasında, devlet gelirlerindeki istikrarsızlığın yanısıra, gümüş darlığının da etkisi vardır. Bu arada ithalat artmış, İtalya, İngiltere ve Fransa’dan kumaş, ayakkabı, kiremit ve her türlü eşya gelmeye başlayınca yerli üretim zarar görmüştür. Ayrıca Fransa’ya ilki 1536’da verilen kapitülasyonlar nedeniyle bu ülkenin bayrağını taşıyan gemilere zarar verilmesi yasaklanmıştır. Halbuki 19. yüzyıla kadar Akdeniz’de korsanlık yarı-resmî bir kurumdu. Böylece Anadolu leventlerinin Mağrip korsanlarına katılma yolu kapandıkça, bu faaliyet Ege’de yoğunlaştı, ama başıboş eşkıyalara katılımlar da arttı. 

    Keza, bu dönemde ticaret yolları da Akdeniz’den okyanuslara kaymış ve bu stratejik gelir kaynağı kurumaya başlamıştı. Gerçi Doğu malları en azından yüzyılın sonuna kadar Akdeniz ticaretinde yer tutmaya devam etti ama giderek azaldı. Osmanlıların Doğu ticaret yollarının kapısı olan İskenderiye ve diğer Levant limanlarını almasının, tam da Portekizlilerin Hint Okyanusu’na çıkmasının ertesine rastlaması büyük bir talihsizliktir. Osmanlılar bu ticarete bir süre hakim olsa, bu alanda sermaye birikimi olan bir tüccar sınıfına sahip olabilirdi. Gerçi bu dönemde Osmanlılar, Hint Okyanusu için özel bir donanma inşa edip iki sefer yaptılar ama bu alanda yüzyılardır tecrübe kazanmış olan Portekizliler karşısında başarılı olamadılar. Bu, uzun vadede Osmanlı çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olacaktı. Şayet Doğu ticaretini ellerinde tutabilseler veya büyükçe bir pay alabilseler, gelen kaynaklar ülkenin çehresini değiştirebilir ve sürekli istikrarsızlığın yarattığı bunalım yerini istikrara bırakabilirdi.

    Kışa kalan seferler, perişan olan askerler

    Bütün bu gelişmeler karşısında seferler sürüyor, bunlar da ahalinin üzerindeki yükü arttırıyordu. 1521’de ayağının tozuyla Belgrad seferini yapan Kanunî, ertesi yıl Rodos’u aldı ve 1526’da Mohaç’ta çok büyük bir zafer kazandı. Ancak üç yıl sonra Viyana’da çok kötü planlanmış bir kuşatma yaptı ve 27 Eylül’de başlayan kuşatmayı 14 Ekim’de kaldırdı ki, bu tarihte dönüş yolunu çoktan yarılamış olmaları gerekirdi. Ordu açlık ve soğuktan kırıldı (En az 14 bin asker öldü ki, bu rakamın daha fazla olması muhtemeldir). Küçük Buz Çağı’nın hakim olduğu o dönemde seferler normalde 3 Kasım’da sona erdirilmeye çalışılırken, ordunun kalıntıları ancak Aralık ortasında perişan halde İstanbul’a dönebilmişti. Bağdat ve Tebriz ile Hint Okyanusu’na yapılan seferler ise çok masraflı ve zor olup, gelir getirmeyecekti.

    Hazinenin sıkıntı içerisinde olmasına rağmen yapılan ısraf da dikkati çekmekteydi. Şirvan Valisi’nin 1547’de İstanbul’da konuk olduğu zaman yapılan şölenlerde su gibi para akıtılmasına büyük tepki duyulmuş ve bu Süleyman’ın kulağına gidince “Biz saltanatın namusuna düşeni ettük” demişti. Ancak 1550’de durum öylesine rayından çıkmıştı ki, kamu düzeninin kurulması için hiçbir tedbir kâr etmez hale gelmişti. 

    ‘Boğdurmalar’ ve kardeş kavgaları

    1553’te Şehzade Mustafa’yı boğdurması da Süleyman’a karşı büyük bir tepki doğurdu. 1555’te Düzmece Mustafa olayı çıktı. Şehzadeye çok benzeyen bir asi kolaylıkla büyük bir güç topladı ve isyan zorlukla bastırıldı. 1559’da oğulları Selim ve Bayezıt, Konya Ovası’nda muharebeye tutuştu. Bu kardeş kavgası ülke için başlı başına bir felaketti, zira Kanunî’nin destek verdiği Selim, Bayezıt kadar yetenekli bir kişi değildi. Ayrıca Bayezıt daha fazla Türkmen aşiretlerine dayanıyordu ama Yeniçeriler ve topçular Selim’in zaferini garanti ettiler (Bu durum Süleyman’ın büyükbabası olan Bayezıt ile büyük amcası Cem arasındaki durumla büyük benzerlik arzetmektedir. Sonuçta Kapıkulları, bir kez daha diğer şehzadeyi destekleyen Türkmen ve Karamanlılar karşında üstün gelmişlerdi). 

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    Vezirdi, rezil oldu Hain Ahmed Paşa’nın ölümünü tasvir eden minyatür (Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 170b).

    Şehzade Bayezıt yanındaki 12 bin asker ve dört oğluyla birlikte İran’a çekildi. Kanunî, İran Şahı üzerinde büyük baskı yaparak ve daha sonra hediyelerle ikna ederek oğlu Bayezıt ve torunlarını boğdurttu. Gerek İran, gerekse de Anadolu’da büyük infial yaratan bu olaydan sonra cenazeler Sivas’ta defnedildi. Böylece iki yetenekli oğlunu ve torunlarını, Hürrem’den doğan Selim uğruna katletmesi ülkede büyük bir sarsıntı yaratmış; “Muhteşem” Süleyman, muhteşem bir zalim olarak görülmeye başlanmış; entrikacı Kapıkulu paşaları birbirlerine karşı komplolar ile devleti zaafa uğratırken, ahaliyi soymaya devam etmişlerdir. 

    Sultan Süleyman bu karmaşa karşısında asayişi hiçbir şekilde tesis edemedi. Anadolu’da dirlik-düzenlik tamamen ortadan kalktı; ahali bir süre sonra şehirlerde barınamayarak uzak yerlere çekildi. Buna “büyük kaçgun” adı verilir. Yayla ve yüksek alanlara çekilenler kısa süre sonra dönmeyi ummuşlar ama dönememişler; kentler ve ovalar viraneliklerle dolmuş, Anadolu fakirleşmiş, eşkıyalık kurumsallaşmıştır. Kendi yaptığı uygulamaları İslâm hukukuna uygun hale getirmek isteyen Süleyman bu amaçla Ebusuud Efendi’yi şeyhülislâmlığa getirdi ama, bu da asayişi ve düzeni sağlayamadı. 

    Anadolu’da ‘Büyük Kaçgun’

    Konunun bir yanı da, bu dönemde Şiilerin Anadolu’da etki yaratarak tehdit oluşturmasına karşı tepkinin yaygınlaşması ve bunun genel bir bağnazlığı tetiklemesidir. Sünnî muhafazakarlık daha önceleri medreselerde yeri olan kelam, mantık, felsefe ve tasavvuf düşüncesini haram saymış; bu da yaratıcı ve eleştirel düşüncelerin baskı altına alınmasına yolaçmıştır. Sadece mezhep farkları değil, kalıpların dışına çıkan her düşünce tehdit olarak görülerek bağnazlıkla üzerine yürünmüştür. Ebusuud Efendi bu işi kılıfına uyduran fetvaları vererek bu süreçte önemli rol oynamıştı.

    Bahsettiğimiz olumsuzluklar 1. Süleyman döneminde artmış, süreç geri dönülemeyecek şekiller almıştır. Elbette o, bütün bu kötüye gidişin tek sorumlusu olarak görülemez ama, iktidarı sayısız krizle örülmüş çok acılı bir dönemdir.

  • Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma…

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma…

    Ateşkes resmî bir mütareke olabileceği gibi, sadece basit gereklilikler nedeniyle çok kısa süre için gayriresmî şekilde de gündeme gelebilir. Sadece 100 yılı aşkın bir süre önce uluslararası kurallara bağlanan ateşkes, genellikle üstün durumdaki kuvvetin kendi koşullarını dayatması, diğer tarafın ise imhadan kurtulması anlamını taşır. Ancak yakın dünya tarihi, birbirinden çok farklı sonuçlara yolaçmış ateşkeslerle dolu: 1. Dünya Savaşı ve Mondros’tan, Vietnam, Kore ve Sri Lanka örneklerine…

    Savaşlar, taraflardan birisinin savaşa devam iradesi kırılınca sona erer. Bu sonuca bazen uzun yıpratma savaşlarıyla, bazen de imha muharebeleriyle ulaşılır. Tarih boyunca çoğu savaş bu ikisinin bileşiminden oluşmuş, taraflar karşılarındaki gücü yıpratarak, kesin sonuçlu muharebe için uygun koşulları oluşturmaya çalışmıştır.

    Her durumda, günün birinde taraflardan biri tükenir veya tükenmediği halde savaşı bırakmayı tercih eder. İşte o zaman bir ateşkes antlaşması yapılır. Böylece, belli koşullar altında çatışmaya geçici olarak son verilir ve barış görüşmelerine geçilebilir.

    Ateşkes resmî bir mütareke olabileceği gibi, sadece basit gereklilikler nedeniyle çok kısa süreler için gayriresmî şekilde de gündeme gelebilir. Böyle durumlarda süre çok kısadır. Kadın ve çocukların muharebe alanından uzaklaştırılması veya yaralılara tıbbi yardım yapılması, bazen de ölülerin toplanıp gömülmesi için yapılmış ateşkesler bunlara örnek verilebilir. Keza, bu tür ateşkesler yerel düzeydedir ve tarih boyunca en basit şekilde beyaz bayrak taşıyan bir subayın karşı mevzilere doğru yürümesiyle talep edilmiştir. Bu subayların bazılarının, durumun farkında olmayan birileri tarafından vurulduğu da olmuştur. Yani, yürümeden önce beyaz bayrağı bir süre sallayıp dikkat çekmek önerilebilir. Ancak, beyaz bayrak aynı zamanda “teslim” anlamına gelir ve özellikle uzun bir çatışmada arkadaşları ölen askerlerin, çaresiz kalınca teslim olmaya çalışan düşmanları vurduğuna çok sık rastlanmıştır, şaşırtıcı değildir. En baştan teslim olacağına 10 kişiyi öldürüp 1 saat sonra teslim olanlara acımazlar.

    Her halükârda, kısa süreli ve yerel ateşkesler çok önemli değildir. Bunlar nadiren tarihe geçer. Burada daha çok, savaşlarda çatışmayı sona erdiren ve barış görüşmelerinin yolunu açan, veya bunu gerçekleştirmeyen resmî ateşkeslere bakacağız. Ateşkes talep eden zayıf düşmüş tarafın karşı tarafın çok ağır barış koşullarını kabul etmemesi üzerine savaşın tekrar başladığına birçok kez şahit olunmuştur. Bu hemen olabileceği gibi, bir süre sonra da gerçekleşebilir. Taraflar ateşkesi bir nefes alma ve toparlanma süresi olarak değerlendirir. Şimdi bu farklı örneklere bakalım.

    1. Dünya Savaşı: 1914 Noel’i ve sonrası

    Çok ilginç bir gayriresmî ateşkes 1. Dünya Savaşı’nın ilk Noel’inde meydana gelmiştir. İki tarafın askerleri hiçbir antlaşma ve görüşme vs. olmadan kendiliklerinden siperlerden çıkmış; ellerinde ne varsa, sigara, konserve vs. birbirlerine ikram etmişler ve savaşın dehşeti içerisinde birkaç saatlik de olsa insani bir manzara yaratmışlardır. Ve bu insaniyet her iki tarafta da üst düzey komutanların kulaklarına gider gitmez onları savaştan çok daha büyük bir dehşet içerisinde bırakmış; bağırıp çağırarak derhal duruma son vermişler, bir daha böyle bir şeye meydan vermemek için gereken “tedbirleri” almışlardır. Düşmanın Noel’ini tebrik etmek de ne oluyormuş.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-7
    Fransız yapımı “Joyeux Noel”, 1. Dünya Savaşı’nın meşhur 1914 Noel’i sırasında yaşanan gayriresmî ateşkesi konu alıyordu.

    Konu 1. Dünya Savaşı’ndan açılmışken, Merkezî Devletler (İttifak) ile Bolşevik hükümeti arasında yapılan ateşkesten de sözetmeden geçemeyiz. Çarlık savaşın altında kalıp yıkıldıktan sonra Bolşevikler ile Merkezi Devletler arasında bir ateşkes yapıldı. “1917 Ekim darbesi”yle iktidara gelen Bolşevikler, “ekmek ve barış” sloganıyla yükseldiler ama 1917 sonunda ellerinde Almanlara direnebilecek bir ordu yoktu.

    Aralık ayında başlayan görüşmeler neticesinde, aynı ayın 15’inde bir mütareke imzalandı ve barış görüşmelerine başlanması kararlaştırıldı. Ne var ki Alman talepleri o kadar ağırdı ki, 10 Şubat’ta bu görüşmeler kesildi ve Alman Doğu Cephesi’ni yöneten General Max Hoffman 17 Şubat’ta, Mütareke Antlaşması’ndaki süre hükmü uyarınca, 24 saat sonra çatışmaların başlayacağını bildirdi. Alman hücumu o kadar rahat bir şekilde gelişti ki, Ruslar gene çaresiz şekilde 3 Mart 1918 tarihinde Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu, “Osmanlı Devleti’nin toprak kazandığı son antlaşma” diye geçer ama işin aslı 1876 savaşında yitirdiği Kars ve Ardahan’ı geri almasıdır. Ancak Almanya Rusya’ya karşı savaşı kazanmasına rağmen İtilaf kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı. Ne 15 Aralık mütarekesi kalıcı olmuş ne de Brest-Litovsk Antlaşması barış getirmişti. Sovyetler burada yitirdiği toprakları geri alamadığı kısmı için savaşmayı 2. Dünya Savaşı’na erteleyecek, bunun için 1939’da Hitler ile anlaşacaktı. 1945’te Avrupa’da çatışmalar sona erip Soğuk Savaş başlarken, Brest-Litovsk’ta bıraktığı topraklardan geriye alamadığı tek yer, Finlandiya hariç Kars ve Ardahan idi. Dolayısıyla Türkiye’den toprak talebinde bulundu. Finlandiya 1918’de kazandığı bağımsızlığını korumuş ama bunun için ülkenin büyük bir bölümü olan Karelya’yı terketmek zorunda kalmıştı. Kars ve Ardahan meselesi, Türkiye’nin kendisini Batı’ya atmasının başlıca nedenlerinden birisi olacaktı.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-6
    Siperler arası futbol Askerlerin mektuplarında 1914 Noel ateşkesi sırasında bir futbol maçı düzenlemeyi düşündükleri geçiyor, ama bu maçın gerçekleşip gerçekleşmediği bugün kesin olarak bilinmiyor.

    11. ayın 11’inde saat 11.00’de…

    Bir başka ilginç konu da barış getirmemiş olan bir mütareke ve barış antlaşmasıdır. 1918’de Almanya, sınırlarına tek bir düşman askeri ayak basmamış olmasına rağmen, açlık ve tükenmişlik nedeniyle ateşkes istedi. Böylece savaşın başlamasından 51 ay sonra, 11. ayın 11. gününde, saat 11.00’de Batı cephesinde silahlar sustu. Almanların yakıp yıktığı Fransa ve onlar kadar olmasa da gene büyük insan kaybına uğrayan İngiltere, Almanya’ya tek taraflı olarak çok ağır koşulları olan Versailles Antlaşması’nı dayattılar. Bu, Almanya halkı arasında muazzam bir infiale neden oldu. Aylarca bekledikten sonra ülkelerinin büyük toprak kaybını ve muazzam savaş tazminatlarını kabul edemedikleri gibi, en çok savaş suçlusu olarak gösterilmekten rahatsız oldular. 1871 yılı nasıl her Fransızın zihnine intikam (Almanya’ya karşı) tohumları ekmişse, 1919’da da aynısı Almanların için geçerli oldu. Durumun vahametini anlayan İtilaf Orduları Başkomutanı Foch “Bu bir barış değil, 20 yıllık bir ateşkestir” öngörüsünde bulundu. Gerçekten de aradan tam 20 yıl geçtikten sonra, 1939’da toplar gene gürledi. Versailles Barış Antlaşması aslında uzun bir ateşkes olmuştu.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-2
    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-3
    20 yıllık ateşkes 1. Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versailles Antlaşması’nın Almanya’ya dayattığı şartlar o kadar ağırdı ki, İtilaf Orduları Başkomutanı Foch, “Bu ancak 20 yıllık bir ateşkestir” demişti. Öngörüsü doğru çıktı.

    Türkiye ve Mondros Bırakışması

    Türkiye ise Almanlardan birkaç önce, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni kabul etmek zorunda kalmıştı. Aslında Bulgaristan’ın 28 Eylül’de Selanik’te mütareke imzalamasıyla Türkiye’nin Almanya ve Avusturya-Macaristan ile bağlantısı kesilmiş ve onlara haber verilmek suretiyle 5 Ekim’de İspanya aracılığıyla görüşme talep edilmişti. İtilaf tarafından buna herhangi bir yanıt gelmeyince, esir İngiliz General Townshend aracı olarak Limni adasındaki İngiliz komutanlığına gönderildi. Görüşmeler burada yapıldı ve Türk heyeti başkanı Hüseyin Rauf Bey’e baskı altında, Almanya ve Bulgaristan’dan çok daha ağır antlaşma koşulları imzalattırıldı. Bunun nedeni, diğer yenik devletlerin aksine Osmanlı Devleti’nin ve Anadolu Türk varlığının ortadan kaldırılmasının planlanmış olmasıydı. İşgal, silahsızlandırma ve akla gelebilecek her konu İtilaf devletlerinin tercihine bırakılmaktaydı. Nitekim Türkiye namına sadece Kastamonu çevresinde minik bir toprak bırakılan Sèvres Antlaşması 1920 yazında İstanbul hükümetine imzalatıldı. Ancak bu arada Anadolu direnişi başlamış, İstanbul hükümeti ve Sèvres’in meşruiyeti ortadan kalkmıştı. Nitekim Batılı ülkeler Büyük Taarruz’dan sonra yeniden barış görüşmelerine oturmaktan başka çare bulamadılar.

    Türkler, Mondros’tan itibaren 1 hafta eksiğiyle 58 ay süren İstiklal mücadelesini kazanarak 24 Temmuz 1924 tarihinde Lausanne’da yeni barışı imzaladılar. Almanya 20 yıl sonra savaşa girip tekrar yenilirken, Türkiye daha barış antlaşması imzalanmadan savaşarak ayakta kalmayı başardı. İstiklal mücadelesinin tam olarak kavranması için mütareke ile barış süreçlerinin nasıl bir akılla başarıya dönüştürüldüğü, yönetilebilir hale getirildiği anlaşılmalıdır. Osmanlı askerî teşkilatının son olumlu işi de, toplam mevcudu 40.801 asker, 256 top ve 240 makinelitüfeğe indirilen Türk Ordusu’nu 9 kolordu ve 20 tümen olarak teşkilatlandırmasıydı. Bu 9 kolordunun toplam asker ve silah sayısı tek bir normal kolorduya eşitti ama, bunlar teşkilat ve çekirdek kadrolarıyla birlikte yeni ordunun oluşturulmasını sağladılar.

    Vietnam örneği

    Ateşkesin ve antlaşmaların barış getirmediği çok önemli örnekler Vietnam Savaşı’ndan verilebilir. Bu savaşın birinci aşamasında Fransızlar Dien Bien Phu’da tayin edici yenilgiye uğradıktan sonra 1954 Temmuz’unda Cenevre’de yapılan barış görüşmelerinde ülkenin ikiye bölünmesi ve birleşme için iki yıl içerisinde seçim yapılması kabul edildi. Ho Chi Minh bu seçimlerin yapılmayacağını biliyordu ama toparlanmak için zamana ihtiyacı olduğu gibi, ordusuna yardım eden Çinlilerin vesayetinin kalıcı hale gelmesinden de korkuyordu. Kısa bir süre sonra ülkesini birleştirmek için savaşa yeniden başladı. Bu defa karşısında Amerikalılar olacaktı. 1973’e kadar süren, 58 bin Amerikalı ile 1 milyondan fazla Vietnamlının hayatını yitirdiği savaşlardan sonra Paris’te yeni bir barış antlaşması imzalandı. Amerika çekildi. Ancak Kuzeyliler iki yıl içerisinde Saygon’a girerek ülkeyi birleştirdi. Savaş 28 yıl sürmüştü.

    Birleşemeyen Kore

    Vietnam çok ağır bir bedel ödeyerek birleşti ama Kore iki ayrı ülke olarak kaldı. 2. Dünya Savaşı biterken Kore iki ayrı nüfuz bölgesine ayrılmış olup, Güney Kore’nin nüve halindeki ordusu çok az sayıda Amerikan birlikleriyle destekleniyordu. Kuzey Kore ise SSCB ve yeni kurulmuş olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin yardımlarıyla güçlü bir ordu oluşturmuştu. Kısa sürede ülkenin tümünü ele geçirebileceklerini düşünen Kuzeyliler, 2. Dünya Savaşı’ndan kalan Rus T-34 tankları ve uçakların desteğiyle 25 Haziran 1950 tarihinde hücuma geçerek en güneydeki Pusan limanı ve çevresi hariç ülkeyi ele geçirdiler. Ancak bu son mevzii ayakta kaldı ve Amerikan tümenleri BM çerçevesinde oluşturulan uluslararası bir gücü de yedeğine alarak güçlü bir karşı taarruza geçti. Savaş üç yıl ileri-geri devam ettikten sonra 38. Paralel sınır ve geçici ateşkes hattı olarak kabul edilerek 27 Temmuz 1953 tarihinde ateşkes yapıldı. Ancak devamı gelmedi. O tarihten beri ne barış ne savaş durumu sürüyor ve dünyanın en tahkimli ateşkes hattının iki tarafında savaşa tam hazırlıklı birlikler aralıksız hazır bekliyor. Çin dahil savaşanların ölü ve yaralı olarak toplam 1.956.000 kayıp verdikleri, ayrıca 2 milyon sivilin hayatını yitirdiği savaşlar başladığı yerde donup kalmış gibidir.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-1
    Ne barış ne savaş Kore Savaşı’nı sona erdiren ateştes antlaşması ABD Ordusu’nu temsilen William Harrison, Jr. ile Kore Halk Ordusu’nu temsilen General Nam II tarafından imzalandı. Antlaşma barışçıl bir çözüm sağlanana dek silahlı eylemleri durdurmayı amaçlıyordu, fakat henüz bu çözüme ulaşılamadı.

    Sri Lanka ve Tamiller

    İyi biten bir içsavaş, Sri Lanka’da hükümet güçleri ile Tamil gerillaları arasında 30 yıla yakın süren mücadeledir. Burada da 2002’de uluslararası aracıların da gayret gösterdikleri bir ateşkes olmuş ama bu kısa sürede bozulmuştu. Ne var ki hükümet güçlerinin kesin üstünlük sağlamaları üzerine 2009’un Mayıs ayında bu sefer kalıcı olacak bir ateşkes yapıldı. Sri Lanka’da barışın tesis edilmesinde hükümetin eski gerillaları kazanma ve iş sahibi yapmak için gösterdiği ciddi çabanın önemli katkısı oldu.

    Sri Lanka’da barış kurulurken Afganistan, Irak ve Suriye yabancı işgaline uğrayarak sonu gelmez savaşların sahnesi haline geldiler. Burada kimi zaman alan kontrolü sağlayan güçler bazen çok ağır bombardımanlar, bazen özel birlikler, çoğu halde resmî olmayan vekil güçler tarafından yokedilmeye çalışıldı. Her iki taraf da bunu yerkürenin her tarafında sürüncemeli çatışmalar haline getirdiler.

    Günümüzdeki gayrı-nizami savaşlar, farklı ateşkes ve barış süreçlerinden geçmektedir. Bunlar zayıf güçler tarafından güçlü tarafın iradesini zayıflatma amacıyla yürütülen çok uzun süreli yıpratma savaşları olup, birçok durumda 10 yıllar süren düşük yoğunluklu, hiçbir aşamasının tayin edici muharebe safhasına ulaşmadığı uzatılmış çatışmalardır. Bu çatışmaların yoğunlaştığı Irak, Libya ve Suriye gibi bölgelerde ateşkesler de kalıcı olmuyor, güç toplayan tekrar saldırıya geçiyor. Öte yandan İsrail ile Mısır ve Ürdün arasındaki savaşlardan sonra barış sağlanmış, ama Suriye ve Filistinli Araplar ile barış 100 yıla yakın süredir tesis edilememiştir. Burada yapılan ateşkesler ancak çatışmaların bir süre askıya alınmasından ibaret kalmıştır.

    LAHEY SÖZLEŞMESİ

    Modern mütarekenin oluşumu ve koşulları

    Savaşta mütareke konusu Lahey Sözleşmesi’nde (The Hague Convention) belirlenerek uluslararası hukukun parçası haline gelmiştir. Bunlar 1899 ve 1907’de Hollanda’nın Lahey (Den Haag veya The Hague) kentinde yapılan uluslararası toplantılarda kabul edildi. Sözleşmenin 5. Bölüm’ünü oluşturan 36’dan 41’e kadar olan maddeler bu konuya ayrılmıştır. 36. Madde’ye göre mütareke, savaşan taraflar arasında karşılıklı antlaşmayla askerî operasyonları sona erdirir. Şayet süresi belirlenmemiş ise taraflar askerî operasyonlara istedikleri zaman başlayabilir, ancak mütareke koşulları içerisinde belirlenmiş olan ayrı bir süre öncesinde uyarı yapmakla yükümlüdür (örneğin “24 saat sonra ateşkese son veriyorum” vs. şeklinde). 37. Madde mütarekenin genel veya yerel olabileceğini, 38. Madde de bu antlaşmanın belli sürede yetkililere ve birliklere bildirilme zorunluluğundan sözeder. 39. Madde tarafların nasıl iletişim kuracaklarını belirtir. 40. Madde ciddi ihlalin taraflara çatışmaya tekrar başlama hakkı vermesini, 41. Madde de bireysel ihlallerin cezalandırılmasını ve tazminat isteme hakkını ifade etmektedir.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-5

    ÇANAKKALE – 24 MAYIS 1915

    Arıburnu ve ateşkes: Acılara rağmen…

    Mustafa Onur Yurdal

    Çanakkale muharebeleri sırasında, Türk tarafının 19 Mayıs 1915 tarihinde Arıburnu sektöründe gerçekleştirdiği karşı taarruz başarısız olmuş, saldırıda 3.855 asker şehit olmuş, 5.967 kişi yaralanmıştı. ANZAC birliklerinin kayıpları ise 160 ölü, 468 yaralıydı.

    Saldırıdan sonra iki cephe arasındaki insansız alanda (özellikle bugünkü Hüseyin Avni Bey mezarından Kırmızısırt-Gedikdere ve Bombasırtı-Kesikdere’ye çıkan hatlarda) binlerce şehit ve yaralı vardı. Yaralılar kan kaybından hayata veda ederken cesetler kokuşmaya başlıyordu. 21 Mayıs günü öğle vakti ANZAC birliklerinin talebiyle, cesetleri gömmek için bir ateşkes yapılması görüşüldü. Ateşkes öncesi Türk tarafı adına görüşmeleri yürüten 3. Kolordu Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal ile İtilaf tarafından Binbaşı Aubrey Herbert (İngiliz istihbaratından ve parlamento üyesi), 24 Mayıs günü saat 07.00’den 16.30’a kadar karşı cephelerde gözlemci olarak bulundular.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-4
    Çanakkale’de 9 saatlik mola 24 Mayıs 1915’te iki tarafın da şehitlerini gömmesi için Çanakkale Savaşı’na dokuz saatlik bir ara verildi. Ateşkes sırasında birbirlerini ilk defa gören askerler arasında ufak tefek hatıra, tütün, çikolata alışverişleri görüldü.

    24 Mayıs sabahı, ateşkes hükümleri gereğin dokuz saatte işi bitirmek üzere yoğun bir çalışma başladı. Antlaşmaya göre; iki siper arası İngiliz (ANZAC), Osmanlı ve tarafız olmak üzere üç bölgeye ayrıldı. Her iki taraftan ikişer kurmay subay (Türk tarafından Binbaşı İzzettin Çalışlar ile Yüzbaşı Mehmet Nâzım; İngiliz tarafından Yarbay Andrew Skeen ve Binbaşı Thomas A. Blamey); ikişer doktor (Türk tarafından Binbaşı Hüseyin Hüsnü, Yüzbaşı Arif Hikmet; İngiliz tarafından Yarbay Neville Howse ve Yarbay Hough), ikişer tercüman (Türk tarafından Tahir ve Sadık, İngiliz tarafından Aubrey Herbert ve ismi belirlenemeyen bir diğer tercüman) ile 100’er asker görevlendirildi. Türk ve ANZAC askerleri 15 metre arayla karşılıklı dizildiler.

    Sıhhiye erleri önce salgın hastalık için ve kara sineklerden korunmak için önlemler aldı. Bütün şehitlerin künyeleri toplandı. Bunlar toplu mezarların kazıldığı yere götürülerek dinî merasimle gömüldü.

    Merkeztepe bölgesinde, iki taraf siperleri birbirlerine 8 metreye kadar yaklaşmıştı. Muharebeler sırasında sürekli olarak birbirlerini duyan Türk ve Avustralyalı askerler, ilk defa birbirlerini yaşarken de gördüler. Avustralya askerleri elbiselerinden birer düğme koparıp, hatıra olarak Türk askerlerine veriyordu. Türk askerler de, ufak para, tütün vesair hatıralarla onlara karşılık verdiler. Taraflar arasında birbirlerine çikolata ve sigara ikramında bulunanlar dahi oldu. Ateşkes saat 16.30’da sona erdiğinde tüm askerler kendi siperlerine döndü ve hemen akabinde ilk kurşun atıldı. Bundan sonra aynı cephede yer yer birbirine sigara, süt, sığır bifteği, tütün vb. şeyler atan askerler de görüldü.

  • Avrupa’nın kilidi, haritaların ve savaşların merkezi

    Avrupa’nın kilidi, haritaların ve savaşların merkezi

    1. Dünya Savaşı’nın ertesinde başlayan ve merkez coğrafyasında Polonya’nın bulunduğu iktidar mücadeleleri, son 100 yıldır dünya tarihini şekillendiriyor. Versailles Antlaşması’ndan Bolşeviklere ve Nazilere, 2. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş dönemi ve sonrasına uzanan sürecin analizi.

    Yakın tarihin en önemli olaylar kümesi, 1. Dünya Savaşı sonunda kurulmaya çalışılan ancak birçok açıdan eşsiz bir başarısızlık timsali olan dünya düzenidir. İçsavaşlarda milyonların yokolmasına, diktatörlüklerin kurulmasına ve 2. Dünya Savaşı’nın kaçınılmaz hale gelmesine yol açmıştır. 100 yıl önce belirgin olarak ortaya çıkan sorunlar 100 yıl sonra hâlâ sürmekte olup, sonu görünmemektedir.

    2. Dünya Savaşı, 1919 Versailles Antlaşması’nın doğrudan sonucudur ama bunun devamı olarak hâlâ farklı şekillerde süren Soğuk Savaş’ın da aslında 1918-19’da başladığı görüşünde haklılık payı vardır. Nihayet, gene 1918-1920’de yapılan antlaşmalarla kurulan kimi ülkeler kısa sürede rejim değişikliklerine uğramalarına rağmen -veya belki tam da bu nedenle- 1990’dan beri ardı ardına saldırıya uğramış ve parçalanmıştır ki, Yugoslavya, Irak, Suriye ve -kuruluş tarihi az farklı olsa da- Libya örnek verilebilir. Gene aynı dönemde kurulan Çekoslovakya ise savaşsız bölünerek tarihte bir dipnot haline gelmiştir.

    Versailles ve sonun başlangıcı Versailles Antlaşması, Almanya için çok ağır şartlar getiriyordu. Almanya, İtilaf ültimatomunun sona erdiği 24 Haziran 1919’da, sürenin bitmesine 19 dakika kala antlaşmayı imzaladı.

    1920’ye gelindiğinde -Balkanlar’da Osmanlılar aleyhine yapılan değişiklikler ve Alman Birliği’nin kuruluş sürecinde Bismarck ile Moltke’nin küçük fetihleri dışında- 1820’den beri aynı kalan coğrafya atlaslarındaki siyasi haritaların hepsi işe yaramaz hale gelmişti. Bu dönemde İskandinavya’nın iki kuzey ülkesi ve İber Yarımadası dışında kıtada hemen her ülkenin sınırları değişime uğramıştı. Bunun ötesinde pek çok ülke, acil politik ve ekonomik sorunlarla, göçlerle, açlıkla, ihtilallerle karşı karşıyaydı. Bu sorunların bir kısmı hâlâ can yakmaya devam etmektedir.

    “Tüm bu sorunların başlangıç noktası nedir?” diye bir tespit yapamayız; çünkü her dönem daha öncekilerin birikimi üzerine gelişir. Bununla birlikte dönemlerin bilgisini birleştirmek büyük resmin görülmesini kolaylaştırır. Şimdi 1919’a dönelim.

    1916’nın çamurunda 1. Dünya Savaşı sırasında, Avusturya-Macaristan ordusunda Ruslara karşı savaşan Polonyalı askerler çamurun içinde…

    Alman başkanın müthiş öngörüsü

    Mustafa Kemal’in istiklal mücadelesini başlatmak üzere Samsun’a hareket ettiği İzmir’in işgal günlerinde, Almanya büyük bir çalkantı içerisindeydi. Versailles Antlaşması’nın koşulları Mayıs başında Alman halkına açıklandığında Meclis Başkanı Constantin Fehrenbach “inanılmaz olan gerçekleşti, düşmanlarımız önümüze en karamsarlarımızın bile korkularını aşan bir antlaşma koydular” diyordu. Başkan ve hükümet 8 Mayıs’ta koşulları “tahammül ötesinde” ve “gerçekleştirilmesi imkansız” olarak niteleyen bir bildiri yayımladı.

    Bütün Almanya protestolarla çalkalanıyor, ancak geçen her saat ülkenin direniş için birlikten uzak olduğunu açığa çıkarıyordu. Dört savaş yılı ve mütarekeye rağmen hâlâ süren abluka Alman halkının direniş ruhunu ezmekle kalmamış, ülkeyi fiziki olarak da tüketmişti. “Asla imzalamamalıyız” feryatları kısa sürede “imzalamaktan başka çaremiz yok” mırıltılarına döndü. Bu günlerde Fehrenbach’ın İtilaf Devletleri’ne şu uyarısı tarihi bir öngörü olarak literatüre geçecekti: “Kendi çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünün; çünkü antlaşmanın eziyetleri Almanya’da, en küçük yaşlarından itibaren bu kölelikten kurtulma azmiyle yetişecek bir nesil yaratacaktır”. Nitekim Naziler bu neslin nefreti üzerinde yükselip iktidara geldiler. Bu arada ordunun başındaki Wilhelm Gröner, Versailles’daki heyetin askerî üyesi General von Seeckt’ten (savaşın son 10 ayında Osmanlı ordusunun Genelkurmay başkanlığını yürütüyordu) tüm bilgileri alıyor ve antlaşmanın imzalanmaması halinde silahlı direniş olasılıklarını inceliyordu. Soruşturma için bölgelere gönderdiği subayların raporları genel bir direnişin olanaksızlığı konusunda birleşiyordu. Çaresizlik içinde alınan kabul kararı İtilaf ültimatomunun sona erdiği 24 Haziran’da, sürenin bitmesine 19 dakika kala Clemenceau’nun önüne geldi. Dört gün sonra Versailles Antlaşması imzalandı.

    Tarihî uyarı

    Alman Meclis Başkanı Fehrenbach 1919’da Versailles Antlaşması’nın ağır koşullarını eleştirmiş ve İtilaf Devletleri’ne şu tarihî uyarıda bulunmuştu: “Kendi çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünün; çünkü antlaşmanın eziyetleri Almanya’da, en küçük yaşlarından itibaren bu kölelikten kurtulma azmiyle yetişecek bir nesil yaratacaktır”.

    Spartakist ayaklanması ve Freikorps unsuru

    1919’da Almanya’da geleceği şekillendiren bir dizi hadise daha gelişmekteydi. Bunlardan birincisi yılın başlarındaki Spartakist ayaklanmalarının ve diğer bölgelerdeki komünist hareketlerin bastırılması; ikincisi de “aşağılık bir ırk” olarak görmeye koşullanarak nefret ettikleri Polonyalılara terketmek zorunda kaldıkları toprakların ve buradaki Alman ahalinin savunulmasıydı. Ayrıca Baltık Almanları da önemli bir sorundu. 1919’da Almanya’da genel kanı, İtilaf orduları karşısında çaresiz oldukları ama doğudaki sınırları koruyabilecekleri şeklindeydi. 15 Ocak 1919’da Berlin’deki 3 bin kişilik Freikorps birliği, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i öldürerek Spartakist ayaklanmayı bastırdı. Bunlar savaşın sona ermesinden sonra oluşan anti-komünist milisler olup çoğunluğu eski subay ve askerlerden oluşuyordu. Berlin’deki milisler, ülkedeki 65 farklı Freikorps birliğinden sadece birisiydi. Mayıs ayında Bavyera’daki sovyet benzeri bir ayaklanmayı bastırdılar, diğer bölgelerde de solculara göz açtırmadılar. Ancak esas olarak Polonya ve Baltık kıyılarında savaştılar.

    Spartakist ayaklanması Almanya’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öne çıktığı Spartakist ayaklanması 1919 başında kanlı biçimde bastırıldı. “Dünya Devrimi” perspektifi büyük yara alacaktı.

    Freikorps’un bir kısmı Doğu cephesinde savaşmış askerler olup, amaçları burada Baltık Almanları ile birlikte Germen egemenliğinde bir devlet kurmak ve bu verimli topraklarda yerleşmekti. Bunlar İtilaf Devletleri’nin Alman askerlerinin Baltık ülkelerinden hemen çekilmemesi yönündeki taleplerinden yararlandılar. İngiltere ve Fransa, Kızılordu’nun buraya girmesini istemiyordu. Estonyalılar Alman askerlerini istemedi ve İskandinav ülkelerinden, daha çok İsveç ve Finlandiya’dan gelen gönüllüler ve İngiliz donanması sayesinde Kızılordu’yı durdurdular. Letonyalılar ise Alman yardımını istediler. Freikorps, 19 Mayıs 1919 günü Riga’yı aldı ve burada büyük bir katliam yaptı. Ancak Alman hakimiyetinde bir devlet kurmayı başaramadan çekilmek zorunda kaldılar.

    Baltık ülkelerindeki Germen varlığı 12. yüzyıldan itibaren Töton Şövalyeleri’nin adım adım yaptıkları fetihlerle varlık bulmuş, Polonya’nın üçüncü paylaşımından sonra Almanya ile Rusya sınırdaş olmuştu. Her iki ülke de Polonya millî varlığını ortadan kaldırmak için köylüleri topraklarından göçe zorlamaktan, gençleri askerî ve sivil okullara kaydetmeye kadar akla gelen her türlü asimilasyon yöntemini kullanmıştı. Versailles Antlaşması ile bağımsız bir Polonya’nın kurulması, her iki devlet için de tahammül edilemeyecek bir şeydi.

    Anti-komünist milisler 1. Savaş’ın sona ermesiyle oluşan anti-komünist milisler, 65 farklı Freikorps birliğinden oluşuyordu. Spartakist ayaklanmasının yanısıra, diğer bölgelerdeki komünist hareketlerin bastırılmasında da başroldeydiler.

    Bağımsız Polonya neden istenmiyor?

    Baltık’a çıkan Danzig koridoruyla Almanya’nın coğrafi olarak ikiye bölünerek Doğu Prusya’daki Königsberg ve havalisinden kopmaları; Almanların Nazizme yönelişini kuıvvetlendiren bir unsur olacaktı. Eylül 1939’da 2. Dünya Savaşı’nı başlatan olay da burada çıktı. Almanya ve Rusya 1939 Ağustos’unda Ribbentrop-Molotov Antlaşması’yla Polonya’yı tekrar paylaşmaya karar verdikten bir hafta sonra Hitler orduları harekete geçti. On beş gün sonra da Sovyet orduları doğudan girerek son direnişlerini yapmakta olan Polonyalıları arkadan vurdu. Kızılordu’nun yaptığı ilk işlerden biri, en az 4 bin Polonyalı subayı Katyn Ormanı’nda kafalarından vurarak kurşuna dizmek oldu. İki ülke de Polonya’nın liderlerini ve entelektüellerini yokederek, bu ulusu bir daha toparlanamayacak halde bırakmayı amaçlamıştı (Bu konuda diğer çok çarpıcı bir örnek de, 1944 yazında Varşova’ya birkaç kilometre mesafeye gelmişken Kızılordu’nun tam 5 ay bekleyerek Almanların bu kentte ayaklanan Polonya millî kuvvetlerini katletmesini izlemesidir).

    Polonya’yı paylaşma antlaşması Almanya ve SSCB, 1939 Ağustos’unda Ribbentrop-Molotov Antlaşması’yla Polonya’yı tekrar paylaşmaya karar verdikten 1 hafta sonra Hitler orduları harekete geçti. 15 gün sonra da Sovyet orduları doğudan girerek son direnişlerini yapmakta olan Polonyalıları arkadan vuracaktı.

    General von Seeckt 7 Temmuz 1919 tarihinde Alman ordusunun başına getirildiğinde, emrindeki kuvvet Versailles Antlaşması uyarınca en çok 4.000’i subay olacak şekilde 100.000 kişiye indirilmişti. Seeckt bir yandan ülkede istikrarı sağlamak diğer yandan bu küçük orduyu ileride hızla büyüyecek şekilde yeniden örgütlemek gibi iki önemli işi başaracaktı. Freikorps’u lağvetmesi gerekiyor ama onlara doğuda ihtiyacı olduğu için işi yavaştan alıyordu. Nihayet 1920’de bu birlikleri lağvetti ama, gerektiğinde yardımcı bir güç oluşturacak şekilde önde gelen unsurlarıyla irtibat halinde oldu. Freikorps birliklerindeki subayların birçoğu, sonraki yıllarda Röhm önderliğinde SA’ya katıldı veya Nazi hiyerarşisinde en yüksek makamları işgal ettiler. Her halükarda, von Seeckt’in Polonya meselesine bakışını özetlediği 1922’ye ait şu sözler çok açıklayıcıdır:

    “Polonya, Almanya için Doğu sorununun özüdür. Polonya’nın varlığı Almanya’nın hayati çıkarlarıyla uzlaşmaz; ayrıca tahammül edilebilir bir durum değildir. Polonya ortadan kaldırılmalıdır ve zaten kendi iç zaafları ile Rusya tarafından yıkılacaktır. Polonya, Rusya için bizim için olduğundan daha tahammül edilemez bir olgudur. Rusya asla buna katlanmayacaktır. Polonya -aynı zamanda- Versailles Antlaşması’nın temel dayanaklarından birisidir. Polonya olmazsa bu antlaşma çöker. Fransa güç yitirir. Polonya’yı ancak Rusların yardımıyla yokedebiliriz”.

    Katyn Ormanı Katliamı 1940’ın Mayıs ayında Sovyet gizli servisince gerçekleştirilen ve 22 bin civarında Polonyalı asker ve sivilin topluca katledildiği Katyn Ormanı Katliamı, 2. Savaş’ın en büyük kitlesel cinayetlerinden biriydi. Rusya 2000’lerin başında sorumluluğu kabul etti ama büyük tazminat tehdidi karşısında bunun bir savaş suçu ve kitlesel katliam olduğunu reddetti.

    Katliam, yine katliam

    Ve nitekim tam da böyle oldu. Eylül 1939’da Ruslar ve Almanlar iki yandan girerek Polonya’yı 6 yıl sürecek bir felakete mahkum bıraktılar. Hitler iki cepheli savaştan kaçmak için Rusların Baltık’ı ve Polonya’nın doğusunu işgaline razı oldu. Fransa’yı rahatça yendikten sonra 1941’de bu bölgeleri kendileri işgal edip yeni katliamlar yaptılar. Sonrasında, 1944-45’te Ruslar hızla batıya ilerlerken tekrar son derece acımasız katliamlara giriştiler. Polonya 1945’te yüzlerce kilometre batıya kaydırılarak yeniden kuruldu ama, Baltık ülkeleri bağımsızlıklarını ancak 1990’dan sonra kazanabildi (Vaktiyle bu bölgeden Almanların tasfiyesi sözkonusu olmuştu; şimdi buradaki Rus azınlıkların gönderilmesi için çatışmalar yaşanıyor).

    Bolşevikler 1917 Ekim’indeki darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Polonya, Finlandiya ve Ukrayna’nın bağımsızlığını tanıdılar ama kısa süre sonra bu sadece kağıt üzerinde kaldı; her üç ülke de bağımsızlık savaşı yapmak zorunda kaldı. Sovyetler’in ikiyüzlü politikası, bu ülkelere sözde bağımsızlık tanımak ama kendi atayacakları komünist memurlar vasıtasıyla fiili yönetimi elde tutmaktı. Finliler Aralık 1918 ile Nisan 1919 arasında Kızılordu’yu ardı ardına yenerek bağımsızlık savaşlarını kazandılar; Ukraynalılar ise kaybettiler. 1941’te Alman ordularını millî giysileriyle dans ederek karşılayan Ukraynalılar, birkaç hafta sonra Nazi katliamlarıyla karşı karşıya kalınca ayıldılar ama, bir kısmı sonuna kadar Bolşeviklere karşı savaşarak batıya çekildi.

    Alman generalin büyük başarısı

    General von Seeckt, 7 Temmuz 1919’da Alman ordusunun başına getirildi. Emrindeki kuvvet, Versailles uyarınca 100 bin kişiye indirilmişti. Seeckt bir yandan yenik ülkede istikrarı sağlayacak diğer yandan bu küçük orduyu ileride hızla büyüyecek şekilde yeniden örgütleyecekti.

    1919’da Polonya çok uzun mücadelelere gebeydi. Aslında 1918 Aralık’ta Polonya’da bir Komünist Partisi kurulmuş ve bazı yerel başarılar kazanmıştı ama, Batı’dan yardım alan Polonya hükümeti bunları bastırdı ve kanun dışı ilan etti. Ezilen her ülkede daha çok görüldüğü gibi Polonya sosyalist hareketi de milliyetçiydi ve bu nedenle Moskovacı komünistler kısa sürede tecrit edilebildi. Baltık ülkelerinde de durum farklı olmadı. Komünistler önce Alman ordusu tarafından süpürüldü. Almanya teslim olunca buradaki birlikler hemen terhis edilmedi. Bir süre daha burada kaldıktan sonra Müttefikler tarafından çekilmeye mecbur bırakıldılar. İçsavaşlar komünistlerin aleyhine sonuçlanırken, Polonya da kendisi için çizilmiş bulunan Curzon Hattı’nı 200 mil aşarak Vilna’yı aldı. Bu sıralar Rusya’da içsavaş yaşanıyor ve Beyaz Ordu 1919’da Ukrayna’da başarı kazanıp Moskova’yı tehdit eder hâle geliyordu. O yılın Kasım ayında eski bir sosyalist ve savaşta Polonya Lejyonu’nun lideri olan milliyetçi lider Józef Pilsudski, Magdeburg’ta bulunduğu hapishaneden serbest bırakıldı ve Polonya’nın ilk devlet başkanı oldu.

    Pilsudski etkisi

    Pilsudski, Polonya’nın bağımsızlığının önce Rusya’nın Almanya ve Avusturya tarafından, sonra da onların İtilaf Devletleri tarafından yenilmesine bağlı olduğunu tespit etmişti. Bu amaçla 1914-17 arasında Polonyalılardan oluşan bir lejyonun başında Avusturya ordusunda Rusya’ya karşı savaştı. Bunu aynı zamanda müstakbel Polonya ordusunun subaylarını yetiştirmek için bir fırsat olarak gördü. Rusya savaştan çekilirken Almanlar ondan kesin bağlılık sözü istediler ve bunu alamayınca kendisini tutukladılar. Serbest kalınca, 123 yıl önce üç imparatorluk tarafından paylaşılmış olan Polonya’nın ilk başkanı olmak için ondan daha uygun bir aday bulunamazdı.

    İlk işi, Fransızların yardımıyla millî orduyu güçlü bir hale getirmek oldu. 1920 Nisan’ında Bolşeviklerle savaş halinde olan, ancak Galiçya için Polonyalılarla çatışan Ukraynalı milliyetçi lider Symon Petliura ile anlaşma yaptı. Buna göre Ukraynalılar Doğu Galiçya’daki iddialarından vazgeçecek, buna karşılık Polonyalılar da Ukrayna’nın Bolşeviklerden geri alınması için Petliura’ya yardım edeceklerdi. Polonya ordusu Mayıs’ta Ukrayna’ya girerek Kiev’e kadar ilerledi ama ikmal üslerinden uzaklaşınca dara düşüp çekilmek zorunda kaldı. Bu kez Kızılordu onları izleyerek Polonya topraklarına girdi ve Bialystok’da Polonyalı komünistlerden oluşan sözde devrimci bir komite kurdu. İşgal gerçekleşince bunlar Polonya’da hükümeti oluşturacaktı.

    Bolşevikler iktidarlarının ilk yıllarında ihtilallerinin başarısından emin değillerdi. Geçen günler devrimin romantizmini silip süpürdü ama bu bir anda gerçekleşmedi. 1920’ye gelindiğinde içsavaşların çoğunu kazanmış olup, milyonları bulan bir ordu kurarak Çarlık topraklarının geri kazanılması için mücadeleye girişmişlerdi. Mikhail Tukhaçevski, Polonya Savaşı sırasında Varşova kapılarına yaklaşınca; o dönemde dünyanın en güçlü sosyalist hareketinin bulunduğu Almanya’da Spartakistlerle birleşip devrimi yaymayı, hâlâ sallantıda hissettikleri iktidarlarını onların desteğiyle sağlamlaştırmayı düşündüler. Ne var ki Polonya, Fransızların desteğiyle kuvvetli bir ordu kurmuştu; zira Fransız liderleri bu ülkeyi Almanya’yı doğudan ve Rusya’yı batıdan sınırlayacak bir güç olarak düşünüyorlardı. 1918 Kasım’ında 24 tabur, 3 süvari müfrezesi ve 5 bataryadan ibaret Polonya ordusu; 1919’da 100 tabur, 70 müfreze ve 80 bataryaya ulaşmış; 1920’de ise 21 tümen ve 7 süvari tugaylık bir güç olmuştu; ancak tecrübe eksiklikleri büyüktü.

    Önce kadınlar ve çocuklar… 2. Dünya Savaşı süresince, Polonya’da 6 milyona yakın sivil hayatını kaybetti. Bunların çoğu kadınlar ve çocuklardı.

    Tukhaçevski’nin saldırısı Polonyalıları geri sürerken, Semyon Budyonny’nin süvarileri de cephe gerilerine sarkan akınlarla panik yarattı. Ne var ki cepheyi 500 kilometre ileri taşıdıktan sonra, bu defa Ruslar ordularını ikmalde büyük güçlük yaşamaya başladı. Buna rağmen Varşova’ya bu kadar yaklaştıktan sonra dönemiyor, hatta duramıyorlardı. Pilsudski durumu izliyor, etrafını saran genel telaşa kapılmadan karşı taarruz için uygun anın gelmesini beklerken, General Władisław Sikorski komutasında yeni bir ordu kuruyordu. Nihayet 17 Ağustos 1920’de hücum kararı aldı. 14 Ağustos günü Ruslar kente 15 kilometre mesafeye gelmiş ve ertesi gün kentin komutanı Franz Halder taarruzun bir gün öne alınmasını istemişti. Pilsudski kentin üzerindeki baskıyı gözönüne alarak bunu kabul etti. 16’sında Brest-Litovsk yolu üzerinde çok başarılı bir taarruz yapıldı ve birkaç gün içerisinde 150 kilometre ilerledi. Tukhaçevski dağılan birliklerini toparlayamadı; 40 bin asker Almanya’ya sığınırken, 60 bini burada, 50 bini Minsk yolunda esir edildi. Polonyalılar 321 top, 1.023 makinelitüfek ve 10 bin araba malzeme ele geçirdiler. Ekim başında ateşkes, 18 Mart 1921 tarihinde de 1939’a kadar geçerli olacak sınırları çizen Riga Antlaşması yapıldı. Ruslar, mecburiyet altında imzaladıkları bu antlaşmayı hiçbir zaman içlerine sindiremeyeceklerdi.

    1939 Ağustos’unda Baltık ülkeleri ve Baserabya’yı yeniden işgal etmelerinin de tanınması karşılığında Hitler ile anlaşarak Polonya’yı tekrar paylaştılar. Hitler, Sovyetler’e istedikleri her tavizi vermeye hazırdı; zira başkasının kesesinden onlara verdiklerini zaten birkaç yıl sonra geri alacağını düşünüyordu.

    2. Savaş sonunda tekrar ezilen Polonya 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Kızıl Ordu karşısında geri çekilen Alman birlikleri, Polonya topraklarını terkedecek; Rusların Varşova kapılarında bilinçli olarak durması sonucu tekrar toparlanarak ülkedeki direniş kuvvetlerini ezecek; Kızıl Ordu daha sonra “problemsiz” bir Polonya’yı işgal edecekti!

    2. Dünya Savaşı birçok faktöre bağlıdır ama bu pazarlık sonucunda fiilen başlamıştır. Alman ordusu Polonya’yı ezerken, İngiltere ve Fransa’nın hiçbir şekilde destek gönderme olanağı yoktu. Almanya ile Sovyetler Polonya’yı tekrar paylaşacak; Stalin işgal ettiği Baltık ülkelerini hazmederken, Hitler Fransa’yı kısa sürede yenecek; sadece 22 ay sonra Almanya Rusya Sovyetler’e hücum edecekti.

    Türkiye bütün bu gelişmeleri büyük bir endişeyle yakından izlerken, Bulgaristan ve Yunanistan’ı işgal ederek sınırlarımıza dayanan Almanya’nın Sovyetler’e karşı Barbarossa Harekatı’nı başlatmasıyla biraz rahatladı. Hitler ve Stalin birbirleriyle boğuşurken, Türkiye’de yeni bir cephe açmaları çok küçük bir ihtimal haline gelmişti. Ne var ki Almanya yenilirken bu defa Rusya’ya karşı Batı’ya yakınlaşma birçok yeni dert açacak; Türkiye ise Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi haline gelerek çok fazla müdahaleye maruz kalacaktı.

    1. Dünya Savaşı, sonraki bütün savaşların anasıdır. Diğer savaşların hepsi şu veya bu şekilde onun devamıdır. Sadece 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş değil, bölgemizdeki tüm savaş ve çatışmalar da öyledir. Doğu Avrupa’daki gelişmeler, 1. Savaş sonrasındaki 100 yılın ilk yarısına damgasını vurmuştur. İkinci yarısına ise eski Osmanlı coğrafyasındaki gelişmeler damgasını vurmaya devam ediyor.

    Alman kuvvetlerine direnmeye çalışan Polonyalı direnişçiler.
  • Dünyayı değiştiren en büyük yağmalar

    Dünyayı değiştiren en büyük yağmalar

    İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümler, büyük kaynaklara el konulmasıyla gerçekleşti. Her medeniyetin ve her ilerlemenin temelinde kan ve mal var. Amerika kıtasının talanından Hindistan ve Afrika’nın yağmasına; Latinlerin İstanbul’dan, Naziler’in Yahudiler’den çaldıkları para ve eserlere kadar tarihi biçimleyen en önemli hadiseler…

    Toplumlar günlük çalışmaları karşılığında elde ettikleri ürünlerle yaşar ve zamanla her toplumda bazıları “birikim” yapar. Günün birinde örneğin bozkırdan atlılar çıkagelir; fakir-zengin demeden herşeye el koyar, katletmediklerini de köle yapar veya vergiye bağlar. Kimi zaman da kıyıda beliriveren teknelerden inenler aynı şeyi yapar. Atlıların veya gemicilerin sayısı çok azdır ama, bunların savaş teknikleriyle başa çıkılamaz. Yerliler, gelenlerin ne olduğunu dahi idrak edemeden herşeylerini yitirir ve hayatta kalanlar kendi ülkelerinde köle olur.

    Cortez 520 kişiyle Meksika’yı fethetmiştir (1519). Pizarro 168 asker, 1 top ve 27 atla İnka medeniyetini tarihe gömmüştür (1532). İngilizler, bir kısmı yerlilerden oluşan 3 bin askerle, Fransızların askerî desteğindeki 50 bin kişilik bir orduyu yenip Hindistan’ı ele geçirmiştir (1757). Bunları sağlayan en önemli faktör, zihniyet farkıydı. Yağmaya odaklanmış bir savaşçı zihniyetle başa çıkılamamıştır.

    Davetsiz misafirler Christoph Colomb 1492’de Hispanyola’ya (şimdiki Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) geldiğinde orada yaşayan Taino halkı, en kıymetli eşyalarını teslim etmek zorunda kaldı. Arka planda korku içinde kaçışan yerliler görülüyor.

    Tarihteki en büyük örnek ise rakiplerine kıyasla ufacık ama disiplinli bir orduyla Avrasya’yı ele geçiren Çinggis Han ve oğullarıdır. Ne var ki, fatihlerin bir kısmı ellerine geçen kaynağı ticaret ve üretime aktarıp sürekli bir zenginliğe kavuşurken, diğerleri bunu yapamamıştır. Moğollar bozkırın derinliklerindeki yurtlarına çekilip çobanlığa dönerken, bazıları da, örneğin Çin’i fethedenler, bir süre sonra fethettikleri tarafından eritildiler. İspanyollar ise Amerika’dan taşıdıkları altın ve gümüşü tüketime harcayıp bitirirken, bunları ticaretle veya korsanlıkla ellerinden kapıp götüren İngilizler, sanayi devrimi için ilk birikimi yapıyordu. Hindistan’ın yağmasıyla bunu tamamladılar.

    Dünya tarihini değiştiren bu devasa kaynak akımları, aynı zamanda birçok halkın da sonunu getirdi. Avrupalılar, Amerika’nın yerli nüfusunun ezici çoğunluğunu imha ettiler.

    Minik Avrupa kıtasından ilk taşmaları Doğu Akdeniz’de yaptıkları Haçlı Seferleriydi. Ne var ki bu fetihlerden elle tutulacak bir sermaye girişi yapamadıkları gibi, karşılaştıkları devlet kurmuş halkların savaş teknikleri de onlardan aşağı kalır değildi. Kısa sürede yenilgiye uğratılıp kovuldular. Coğrafya keşifleriyle başlayan ikinci büyük taşmalarında ise maden teknolojisine sahip olmayan, çoğu kabile düzeyinde dağınık toplumlarla karşılaşıp onları rahatça yendiler ve muazzam bir yağmaya giriştiler. Bu arada ganimeti paylaşmak için birbirleriyle de savaştılar. Dünya tarihinin en kısa özeti budur.

    İstanbul kapılarında Haçlı istilacılar Bugün Ayvansaray adıyla bildiğimiz eski Blahernai bölgesi önünde Haçlı askerlerini gösteren canlandırma. İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

    Bu noktada çok önemli bir konuya da değinmeyi ihmal etmemeliyiz. O da işbirlikçiliktir. Fatihler, yerel nüfuzluların bir kısmıyla ittifak yapmadan bu kadar başarılı olamazlardı. Montezuma’ya rakip reisler Cortez’i desteklerken, İngilizler de işbirlikçileri Bengal tahtına oturtmuş, istedikleri zaman değiştirmişlerdir. İşbirlikçilik, ezelî ve ebedî bir yaradır. Onlar olmadan dünyayı yağmalayamazlardı.

    Şimdi büyük yağmaların en çarpıcı bazı örneklerine bakalım.

    Son katliam

    25 Haziran 1876’daki Little Bighorn Muharebesi’nde yerli kabilelere karşı hiç tahmin etmediği bir yenilgi alan ve hayatını kaybeden General Custer’ın intikamı altı ay sonra çok ağır bir biçimde alındı. Beyazlardan oluşan ordu, Yaralı Diz isimli çayırda Lakotaların sonunu getirdi.

    Latinlerin İstanbul’u fethi

    Minik Avrupa kıtasının fetih ve yağma için ilk taşması Haçlı Seferleri’dir. Başta Kudüs olmak üzere kutsal mekanların ele geçirilmesi ise bunun bahanesinden başka bir şey değildi. Yollarının üzerindeki İstanbul’un zenginlikleri daha 1. Haçlı Seferi’nde (1095-99) akıllarını çeldi ama, devam edip Kudüs’e ulaştılar. “İstanbul’un fethi” yaklaşık yüzyıl sonra 1204’te, 4. Haçlı Seferi’nde gerçekleşti.

    3. Haçlı seferinde (1189-92) Anadolu yollarından geçerken perişan olan ve istedikleri başarıyı elde edemeyen Haçlılar, Venedik’e bir öneri götürdüler. Atlarıyla birlikte 4.500 şövalye, 9.000 yardımcı ve 20.000 piyadeyi dokuz aylık yiyecekle birlikte Filistin’e nakletmek için anlaştılar. Ne var ki Venedik hazırlıklarını tamamladığı zaman bu kadar kişi gemilere binecekleri Lido’ya gelmediği gibi, gereken paranın yarısı bile toplanamamıştı. Uzun tartışmalardan sonra Venedik Doju karşı kıyıdaki Zara’yı alarak borçlarını telafi etmelerİ gerektiğini, yoksa nakliye olmayacağını söyleyince çaresiz bunu yaptılar. Orada Bizans’tan gelen bir mesaj akıllarını çeldi. Tahtı amcası tarafından gasp edilen Alexius, bunu geri aldıkları taktirde büyük vaatlerde bulunuyor ve Mısır’ın fethine yardımcı olmaya söz veriyordu.

    Haçlı filosu 1203 yazında Galata önlerine geldi ve kenti alarak 4. Alexius’u tahta çıkardı. Ne var ki hazine boştu ve Franklar Venediklilere borçlarını ödeyememişlerdi. Ancak Venedikli Enrico Dondolo artık alacağını filan unutmuş, Pisa ve Ceneviz rekabetinde geri kaldığı Bizans’a göz dikmişti. 1204 Ocak ayında Bizans’taki hoşnutsuzluklar tırmandı ve Alexius öldürüldü. 5. Alexius adıyla yerine geçen Murzuphlus, Haçlılarla teması kesip savunmayı güçlendirmeye başladı. Bunun üzerine Franklar ile Venedikliler birleşip saldırıya geçtiler. Çok kanlı bir kuşatmadan sonra şehir düştü ve üç günlük geleneksel yağma başladı. Franklar vahşi bir şekilde tüm eserleri parçalayıp altın ve gümüşü eriterek paylaşırken, Venedikliler ellerine geçen sanat eserlerinin değerini biliyordı. Ülkelerine götürdükleri altın ve gümüş ile diğer yağma mallarının yanısıra, Hipodrom’da (Sultanahmet) bulunan dört at heykeli sekiz asır boyunca St. Marco meydanını süsledi. Venedikliler şehrin sekizde üçünü ve Haliç limanını alıp Karadeniz’e kadar uzanan bir ticaret zinciri kurdular. Pisa ve Ceneviz tüccarlarını Bizans’a ve Karadeniz’e çıkmaktan men ettiler. Venedikliler bu hadiseden sonra Akdeniz’de en büyük güç haline geldi. Cenevizliler ise yükselen güç olan Osmanlılar ile yakın ilişkiler kurarak Venedik ile mücadelede edeceklerdi. 

    Haçlılar İstanbul’da

    Tintoretto’nun (16. yüzyıl) İstanbul istilasını tasvir eden tablosu, Venedik Doç Sarayı’nda sergileniyor.

    Kardinal külahından Osmanlı sarığına

    Haçlılar 1261’de Bizans’tan kovuldu ama bu dönemde Hıristiyan dünyası asla kapanmayacak bir bölünmeye girmiş, Venedik ve Papalık Ortodoks dünyası tarafından asla uzlaşma kabul etmeyen bir nefrete hedef olmuştu. Nitekim 1450’lerde, son kuşatma öncesinde “İstanbul’da kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederim” diyenler olacak ve Fatih Sultan Mehmed karşısındaki Bizans’a Avrupa’dan çok az yardım gelecekti. Bunda Bizans Ortodoks kilisesinin Papalık tarafından ısrarla zorlanan birleşme talebini reddetmesinin küçümsenmeyecek bir payı vardır.

    Haçlılar 1204’te İstanbul’u yakıp yıkarken, bu devleti ayakta tutan bürokrasiyi de son derece zayıflatmışlardı. Bizans vergi ve asker topladığı bölgeleri giderek yitirdi; Osmanlılar da bu kuvvet boşluğunu çok iyi kullanarak Rumeli’de büyüdüler. Bizans’ı kuşattıkları sırada bu kenti destekleyen sadece birkaç kale ve ada kalmıştı. Fatih İstanbul’u alırken, aynı zamanda Venedik ile Ege’den başlayıp Kıbrıs ve Adriyatik’te yüzyıllarca devam edecek olan büyük bir mücadelenin başlangıcını yapmıştı.

    Bengal hazinesi ve büyük talan

    İngiliz komutan Robert Clive, Mürşidabad’daki Bengal hazinesini kendi fetih hakkı sayıyordu. Altın, mücevher, fildişi, ipek ve tüm mallar içerisinde istediğini alabilir, istediğini de adına savaştığı Doğu Hindistan şirketine bırakabilirdi. Gümüşün yüzüne bile bakılmıyordu. Bu, dünya tarihinde bir anda yapılan en büyük talandı. Tabii, şirket ve parlamento her zaman ensesinde olacaktı. Kendisine İngiltere’de bir malikane ve parlamentoda bir sandalye verildi. Bunu izleyen dönemde parlamenterlerinin onda biri Hindistan yağması zengini oldu. Clive Malikanesi olan Powis Şatosu’nda Hindistan’daki tüm müzelerden çok daha değerli eşya, altın, yakut, zümrüt vs. olduğu söyleniyor. Yağmalanan mallar arasında bulunan yeşimden bir mataraya 1 milyon sterlinden fazla değer biçildiği kaydedilmiş. Hikayenin başlangıcına dönelim.

    Hindistan’da bir işbirlikçi Bengalli Mir Jafar 1757’de İngiltere Doğu Hindistan Şirketi’nden Robert Clive’la bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Plassey Muharebesi’nde Bengal’e liderlik eden Siraj-ud- Daulah’yı teslim edecek; karşılığında da yeni lider kendisi olacaktı. Francis Hayman, 1760.

    1756’da başlayan ve gerçek anlamda ilk dünya savaşı olan Yedi Yıl Savaşları sırasında İngiltere, Fransa ile rekabete girdiği tüm alanlarda başarılı olmuş ve büyük imparatorluğu kurmuştu. Hindistan’da ilk büyük fetih ve yağma Bengal’de gerçekleşti. Albay Robert Clive 1757’nin Mart ayında Chandernagore’deki Fransız yerleşimini ele geçirdikten sonra Bengal sultanına karşı ilerledi. Aynı yılın 27 Haziran’ında yapılan Plessey muharebesinde, 1000  kişilik minik ordusuyla Bengal sultanının Fransız topçusuyla desteklenen 50 bin kişilik ordusunu yendi. Burada Fransız-Bengal ordusunun barutunun yağmurda ıslandığı, İngilizlerin barutlarını kuru tutup top ateşine devam ettiği söylenir ama, teslim oldukları sırada hâlâ İngilizlerden on beş kat daha fazla askerleri bulunuyordu. Burada, Batılılar karşısında birçok kez görülen bir irade kırılması yaşanmıştır. Sultan kaçmış, yakalanmış, hazine de Clive’ın eline geçmişti. Bunları Doğu Hindistan şirketinin merkezine 200 tekneyle taşıdılar.

    Doğu Hindistan Şirketi, Bengal’i o kadar vahşi bir şekilde sömürdü ki, 1765-73 arasındaki büyük Bengal açlığında en az 2 milyon kişi öldü. Şirket geliri düştüğü için topraktan alınan vergileri iki katına çıkararak ölümleri arttırdı. Bu şaşırtıcı değildir. Uzakta yaşayan İngiliz toprak sahipleri büyük İrlanda açlığı (1845-49) sırasında da en ufak bir müsamaha göstermemişler ve milyonlarca kişinin ölmesini İngiltere’den, denizin öte yakasındaki malikanelerinden izlemişlerdi.

    Hindistan hazinelerinin yağması, 18. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de başlamış olan sanayi devrimi için hem sermaye hem de dev bir pazar sağladı. Hindistan dokuma ihraç eden bir ülke olmaktan çıkıp İngiliz kumaşlarını almaya mecbur tutuldu. Daha büyük ölçekli üretim için koşullar bu sayede oluştu. Sanayi devrimi esas olarak dokuma sektörünün öncülüğünde gelişti. Buhar makineleri iplik ve kumaş tezgahları için geliştirildi, sonra diğer alanlara uygulandı.

    Ayrıca, kömür çıkarmak için madenlerdeki suyun pompalanma ihtiyacı da buhar makinelerinin gelişmesinde talep yarattı. Büyük talep el imalatından fabrika üretimine geçilmesinin itici gücüydü. Batı Avrupa ülkeleri İngiltere’yi çeyrek yüzyıllık bir arayla izledi ve onlar da sömürge-pazar yarışına girdiler ama İngiltere “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu kurmuştu bile. Hindistan da bu imparatorluğun incisiydi

    Napoléon ve tarih yağması

    Fransız İhtilali ve giyotinden sepete düşen onbinlerce kafa, sanki fakir düşmüş bir aileden gelen Korsikalı topçu subayının yükselmesi ve imparator olması içindi. İlk olarak Toulon’da İngilizlere karşı kazandığı başarıyla dikkati çeken bu Napoléon Bonaparte, 1796’da perişan haldeki İtalya ordusunun komutanlığına getirildi. Pejmürde ve aç askerleri Alpler’den aşırarak zengin İtalya ovalarına indirdi ve ardı ardına kazandığı zaferlerle doyurdu. Bir yandan da İtalyan kentlerini yağmalayarak zor durumdaki Direktuar hükümetine para ama daha da önemlisi Paris müzelerine paha biçilmez eserler gönderiyordu. Yanında bulunan “Comission Temporaire des Arts” (Geçici Sanat Komisyonu) sanat eserlerini değerlendirdikten sonra bunların en güzelleri Louvre Müzesi’ne gönderilmek üzere paketleniyor ve kafilelere teslim ediliyordu.

    Atların kaderi Birinci Fransız İmparatorluğu dönemini resmeden bu tabloda, 4. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’dan Venedik’e götürülen bronz atlar, Paris’teki Arc de Triomphe du Carrousel’in üstünde görülüyor. Napoleon, bronz atları 1797 Mayısı’nda San Marco Kilisesi’nden söküp Paris’e getirmişti. Hippolyte Bellangé, 1862.

    Bunların Louvre’u bir dünya müzesi haline getirmekten çok, Napoléon’un müstakbel emelleri için namını duyurma anlamı taşıdığı çokça ifade edilmiştir. Direktuar yıkıldıktan sonra, imparatorluk dönemi öncesinde konsüller onun Mısır’a gönderilmesini istediler. Tabii Mısır’ı fethedip oradan Hindistan’a yürüme hayallerini destekledikleri için değil; ama artık general olan bu ihtiraslı adamı ülkeden uzaklaştırmak amacıyla. Ayrıca bu, İngilizlerle mücadele için o sırada elverişli bir yol olarak görülüyordu.

    Napoléon, her halükarda onu kovalayan Amiral Nelson ile Akdeniz’de köşe kapmaca oynayarak Mısır’a ulaştı. Üzerine at süren Memlûk süvarilerini topa tutarak kolayca yendi ve servetlerini ele geçirdi ama, bu onun için çerez bile sayılmazdı. Yanında getirdiği 167 biliminsanı ile kurduğu “Comission des Sciences et Arts” (Bilim ve Sanat Komisyonu) gerçekten önemli çalışmalar yaptı ama, esas hedefleri Mısır hazinelerini bulup Fransa’ya taşımaktı. Ne var ki Nelson, sonunda Fransız donanmasını Aubokir Körfezi’nde kıstırıp, gemilerini yaktı. Filistin’e yaptığı sefer de felaketle sonuçlanınca, Napoléon ordusunu bırakıp gizlice Fransa’ya döndü. Eğer daha geç kalırsa imparatorluk yolunda avantaj yitireceğini anlamıştı. Mısır’da fazla hazine toplayamamışlardı ama burada bıraktığı ordu teslim olduktan sonra bunların çoğu Londra’da British Museum’a gitti. Kime niyet, kime kısmet.

    Savaş ganimetleri Napoleon, bir yandan İtalyan kentlerini yağmalayarak zor durumdaki Direktuar hükümetine para gönderiyor, bir yandan Paris müzelerine paha biçilmez eserler seçiyordu.

    20. yüzyıl ve Nazilerin soygunları

    Nazi soygunları yakın tarihin en kanlı sayfalarından birisidir. İktidara geldikleri 1933’ten savaşın son günlerine kadar inanılmaz bir vahşet ve utanmazlıkla devam etmiştir. Çok ilginçtir, ilk başlarda Yahudi mallarıyla birlikte bizzat Alman müzeleri de talan edilmiş, Nazilerin “dejenere” buldukları resim ve heykeller haraç-mezat satılmış, bir kısmı da yakılıp yokolmuştur.

    Tüm Avrupa’da devam eden korkunç talanın bilançosunu çıkarmak mümkün değildir. 100.000 civarında çok değerli eser hâlâ kayıptır. Avrupa’dan talan edilen eserlerin saklanması için Almanya’da 1000 kadar şato, mahzen, maden ve depo tahsis edildiğini ve sadece Paris’ten 30 tren katarının bunları taşıdığını söylemek bile yeterince fikir vermez. Rusya’dan çalınan eserlerin eksik listesi bile binlerce sayfa tutmuştur. Alman Ordusu ve SS’lerin bunları toplamak için özel birimleri vardı.

    Madendeki hazine

    General Eisenhower, Omar N. Bradley ve George S. Patton, 1945’te Almanya’da bir tuz madeninde bulunan çalıntı sanat eserlerini inceliyor.

    Almanya ve Avusturya’daki tüm Yahudi malları ve sanat eserleri talan edilirken, ilk yıllarda dışarı gitmeyi başarabilenlerin yanlarına hiçbir değerli eşya almalarına izin verilmemiştir. Bu insanlar bilindiği gibi diğer ülkelerden getirilenlerle birlikte gettolara ve kamplara tıkılarak yarı aç çalıştırılmışlar; çalışamayacak durumda olanlar derhal, diğerleri güçleri tükendikçe gaz odalarında katledilmiştir.

    Bir başka örnek, Avusturya’nın ilhakı anlamına gelen Anchluss’dan sadece birkaç hafta sonra bu ülkedeki tüm Yahudilerin 5 bin markın üzerindeki taşınabilir ve taşınmaz mallarını resmî makamlara kaydettirmesi mecburiyetidir. Bu operasyon yağmayı büyük ölçüde kolaylaştırmış ve kısa sürede değeri milyarlar tutan servetlere el konulmuştur. El konulan tarım ve sanayi ürünleri, hammaddeler, makine-teçhizat, ulaştırma malzemesi vs. ile para, altın ve gümüş Nazilerin savaşı uzatmalarını mümkün kılmış ve dünyanın acılarını artırmıştır.

    Yağmalanan eserlerin bir kısmı ülkelere iade edilmiş ancak çoğu zaman eski sahiplerinin mirasçıları bunları geri almak için on yıllarca hukuk mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Savaştan sora Rusya o kadar çok yıkım ve talana uğramıştı ki, bunların bir kısmını Almanya’dan almaya çalıştı ama kaybının çok az kısmını karşılayabildiği gibi, eline geçeni götürme çabası Doğu Avrupa’da zaten düşük olan itibarını daha da azalttı.

    Amerikan askerleri Nazi’ler tarafından saklanan eserleri günışığına çıkartırken…

    Ünlü ‘koleksiyoner’ Hermann Goering

    Nazilerin ikinci adamı, Nurnberg’de intihar etmeden önce “hiç değilse 12 yıl çok eğlendik” demişti. Yağmaladığı ve kendi zimmetine geçirdiği sanat eserlerinin sayısı onbinlerle ifade ediliyor.

    Nazi iktidarının çirkin yüzleri arasında yağmacılığıyla öne çıkan, Hitler’den sonra ikinci adam olan, Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) komutanı Özel Reichmareşali Hermann Goering’tir. Savaştan önce Yahudi mallarının yağmasından kendisine özel bir pay ayırmış; savaş sırasında sayısız sanat hazinesini zimmetine geçirerek bunları Karinhall adını taşıyan malikanesine ve diğer depolarına taşımıştır. Yağmalayacağı eserleri seçmek için Avrupa başkentlerine defalarca gitmiştir. Savaşın sonu yaklaşırken bunları Luftwaffe kamyonlarından oluşan konvoylarla ve özel trenlerle Bavyera ve Avusturya’daki gizli sığınaklara taşımış, bunlardan bir kısmı Müttefikler tarafından ele geçirilerek Münih’e götürülmüştür.

    Doğumgünü hediyesi Adolf Hitler, 1938’de Hermann Goering’e doğumgünü hediyesi olarak Avusturyalı ressam Hans Makart’ın bir tablosunu sunarken… Nazi Almanyası’nın hava kuvvetleri komutanı Goering’in savaş sonunda 4 bin parçalık bir sanat koleksiyonu vardı.

    Goering’e ait katalogların sadece bir tanesinde bile 168 halı, 250 heykel ve 1400’e yakın resim bulunmaktaydı. Bunların toplam sayısı bilinmemekte, ancak onbinlerle ifade edilmektedir. Nurnberg’de intihar etmeden önce “hiç değilse 12 yıl çok eğlendik” diyebilen bu kişinin sapık zihniyeti, Berlin’de bir savunma avukatına söylediği şu sözlerden çok iyi anlaşılır: “Eğer gerçekten yeni bir şey yapmak istiyorsanız iyiliğin size yararı olmaz. Bunlar … tembel, Tanrı’ya inanan, düz kafalılardır… Bana katıksız düzenbazlar gerekir. Kötü ruhlular tehditleri hemen duyar, çünkü işlerin nasıl yapıldığını bilir ve yağmaya hazırdır. Onlara teklifte bulunabilirsiniz, çünkü alırlar. Tereddütleri yoktur. Yoldan çıkarlarsa onları asabilirsiniz. Elimde mutlak güç olduğu sürece bana en rezil, en alçak adamları verin… Kötülüğün olanakları hakkında ne biliyorsunuz? Sadece iyilik üzerine felsefe yapıyorsunuz… Dünya temelde çok farklı bir şeyin üzerinde yürüyor”.

    Kostantiniye’de katliam ve tecavüz

    13 Nisan 1204’te İstanbul’a tamamen hakim olan Haçlılar, tarihin yazdığı en korkunç kıyım ve talanlardan birini gerçekleştirdiler. Katolik Hıristiyanlar, Ortodoks Hıristiyanların şehrini yaktı, insanları öldürdü, 900 yılın barındırdığı sanat eserlerini, dinî hatıraları çaldı; bunları Avrupa’nın dörtbir yanına kaçırdı. Bizanslı tarihçiler “Araplar bile bu deccal habercilerinden daha merhametli hareket ederdi” diyecekti.

    HAYRİ FEHMİ YILMAZ

    (Hayri Fehmi Yılmaz’ın yazısı dergimizin Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştı.)

    Sokaklarda korkunç bir kıyım yaşanıyordu. Haçlılar surların bazı kulelerine çıktıktan sonra Haliç surlarının bir kapısını açtılar ve kente girmeyi başardılar. Tanrının koruduğuna inandıkları kentlerine Haçlıların girmesi kent halkında büyük bir dehşet yarattı. (…) Geoffroi de Villehardouin sadece 20 bin kadar savaşçının 400 binden kalabalık bir şehri ele geçirebilmesini buna bağlar. (…)

    İstanbul halkı bir taraftan düşmekte bir yanda da yanmakta olan kentlerini kurtarmaya çalıştı. İmparator ise artık kendisi için endişelenmeye başlamış ve bugün Sultanahmet semtinde Çatladıkapı’da kalıntıları bulunan Bukoleon Sarayı’na çekilmişti. Kısa süre sonra kaçmayı tek çözüm görerek Trakya’ya gitti. Bazıları hemen Konstantinos Laskaris isimli genç bir soyluyu Ayasofya’da imparator ilan ettiler. Bu en yeni imparator da birkaç saat içinde Asya tarafına kaçmayı tercih etti. Halkın bir kısmı ise kente girenlerle savaşmak yerine Haçlıları kente getirdiğine inandıkları eski bir heykeli yıkmaya koyuldular. Bu, bir zamanlar Atina kentinin akropolünü süsleyen Tanrıça Athena’nın İstanbul’a getirilmiş olan heykeliydi.

    Venedik’teki San Marco Kilisesi. Haçlı yağmasında taşınan eserlerin en yoğun bulunduğu yer

    13 Nisan Salı günü şafak söktüğünde Haçlı ordusu tekrar savaşa hazırlandı. Gece boyunca iki imparatorun kentten kaçtığını, direnişin tamamen sona erdiğini bilmiyorlardı. Sabah saray ve imparatorluğu koruyan Varang muhafızlarından bir heyet ve kentten kaçmamış bir grup papaz, Haçlı önderi Bonifacio’yu ziyaret edip kentin kendisinin olduğunu bildirdiler. Batılı kaynaklar Bukoleon Sarayı’na doğru ilerleyen Bonifacio’nun korku içindeki halk tarafından imparator olarak selamlandığını yazar. Yangının devam ettiği kent teslim olmakta geç kalmıştı. Haçlılar önceden kararlaştırdıkları gibi üç gün boyunca yağmaya müsaade ettiler. Bukoleon ve Blahernai sarayları, içindekilerin güvenliği karşılığında Haçlılara teslim edildi. Her iki sarayın inanılmaz zenginlikteki hazineleri yağmalandı.

    Askerler tüm şehre yayılmıştı. Ama kentin Haliç kıyısındaki bazı mahalleleri daracık sokaklar içinde çok katlı binalardan oluşuyordu. Taş ve tuğladan inşa edilen bu yapıların üzerinde ve etrafında ahşap odalar, mekânlar, kulübeler sokaklara taşıyordu. Kente hâkim olduklarında bile askerler buralara girmeyi reddettiler. Villehardouin bu durumu şöyle tanımlar: “Kentin içine girecek kadar yiğit biri çıkmadı. Çünkü oraya girmek çok tehlikeli olabilir, çok büyük ve yüksek saraylardan üzerlerine taşlar atılabilir, daracık sokakların içinde öldürülebilir ya da arkalarından sokaklar ateşe verilip kavrulabilirlerdi”.

    Kilise ve manastırların yağması ise en korkunç olanıydı. Ayasofya’nın altın ve gümüşten yapılma sunak masası parçalanmış, yağmalanan kıymetli malları taşımak için kiliseye sokulan at ve katırların bazıları taşıdıkları yükün altında yıkılıp kalmıştı. Bütün bunların yanında kilisede İstanbul Patriğinin oturduğu tahta bir fahişe çıkarıldı ve uygunsuz şarkılar söylemeye, erotik danslar yapmaya zorlandı. Bunlar, Rumların asla unutmadığı hakaretler olarak tarihe kalacaktı.

    İstanbul’dan Venedik’e götürülen heykeller Bir zamanlar Hipodrom Meydanı’nda (Sultanahmet) bulunan dört bronz at heykeli bugün hâlâ Venedik’te.

    Ayasofya’da anlatılanlara benzer hikayeler diğer kilise ve manastırlarda da yaşandı. Bugünkü Fatih Camii’nin yerinde bulunan Kutsal Havariler Kilisesi’nde bulunan imparator lahitleri açılarak mezarlarda kalan son eşyalar da yağmalanmıştı. Özellikle Ayasofya’yı yaptıran İmparator İustinianus’un lahti açılıp kemiklerine saygısızlık edildi. Kiliselerde ayinlerde kullanılan altın ve gümüşten kutsal eşyalar üzerlerindeki kıymetli taşlar çıkarılıp içki kapları yapıldı, en kutsal ikonalar oyun tahtası ya da masa haline getirildi.

    Kentteki kadınlar için de acı günlerdi. Haçlılar annelere, kız çocuklarına, hatta kadınlar manastırlarındaki rahibelere tecavüz ettiler. Olayın çaresiz ve korkmuş görgü tanıklarından Niketas Koniates kentte yapılan yıkım ve yağmanın çok canlı bir tasvirini verir. Ama modern araştırmacılar onu aşırı duygusal ve abartılı bulurlar. Dünyanın en büyük ve en zengin kentlerinden birine giren savaşçıların savunmasız kalan kente neler yapabileceğini düşünmek yeterlidir.  

    Üçüncü gün yağmanın sona ermesi istendi. Haçlılar ganimetin nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşmışlardı. Elde edilenler üç manastırda toplanacaktı. Ardından Franklar ve Venedikliler arasında paylaşılacaktı. Villehardouin, dünya yaratıldığından beri hiçbir şehirde bu kadar çok ganimetin birarada görülmediğini söyler. Tüm bu eşyanın maddi değerini belirlemek neredeyse imkansızdır. Haçlılar savaştan önce elde edilen ganimeti biraraya getirip paylaşacaklarına yemin etmişler, din adamları bu yemine uymayanları korkunç beddualar ile tehdit etmişlerdi. Yine de birçok kişi yağmaladıkları malları sakladı. (…)

    Üç manastırda toplananlar ikiye bölündü. Haçlılar kendilerine düşen pay ile önce Venediklilere borçlarını ödediler. Kalanlarsa tüm askerlere eşit olarak paylaştırıldı.

  • İki dünya arasında Türkiye

    İki dünya arasında Türkiye

    Bir zamanlar Doğu ile Batı arasında merkez ülke olmuş Türkiye, üç asırdan fazla bir zamandır bu iki coğrafya arasında varoluş ve gelecek mücadelesi veriyor. 1. Dünya Savaşı’na kadar başını İngiltere’nin, sonrasında ABD’nin çektiği Batı bloku ile Rusya arasında gidip gelen Türkiye, değişen dünya dengeleri içerisinde yerini-mevcudiyetini koruma yolunda çeşitli politikalar-inisiyatifler geliştiriyor, geliştirmeye çalışıyor. Bugün kamuoyunda “F-35 ve S-400 krizi” olarak tanımlanan fiili durumun tarihsel perde arkası.

    SUNUŞ

    1911-1922 savaşları devam ediyor

    İki dünya arasında Türkiye
    1914’te Osmanlı Devleti’ne parası ödenmesine rağmen teslim edilmeyen Reşadiye savaş gemisi.

    2. Viyana Kuşatması bozgunundan beri, yani 336 yıldır, dış ilişkilerde inisiyatifimizin dışında gelişen, açmaza sürüklendiğimiz durumlarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Bu kimi zaman askerî yenilgilerden, kimi zaman teknolojik eksiklik ve idari yetersizlikten, kimi zaman ise parasızlık ya da yöneticilerin basiretsizliğinden kaynaklanmıştır. Daha çok görülen durum, bunların birden fazlasının birarada başımıza gelmesidir. Örneğin, kadırgadan kalyonlara geçişte geç kaldığımız için Akdeniz’de üstünlüğü çok kısa sürede yitirdiğimiz gibi, Hint Okyanusu’nda da Portekizlilerle baş edemedik. Ama burada sorun sadece teknolojik değildir. Portekiz gemileri bizde olsa dahi durum değişmezdi; zira denizcilik kültürümüz ve seyir bilgilerimiz yetersiz olup, bu konuyu kararlılıkla sürdürecek kurumlarımız yoktu. Keza, şayet, geçmişte güzel bir başlangıç yaptığımız havacılık alanını da 50 yıl önce terketmeseydik, bugün F-35’lere ve S-400’lere muhtaç kalıp büyük devletlerin kaprisleriyle uğraşmak zorunda kalmazdık. 

    Türkiye olanaklarının en az olduğu dönemde İstiklal Harbi’ni yapmış, 2. Dünya Savaşı’na girmeye karşı direnmiş, Kıbrıs gibi zor bir denizaşırı harekatı gerçekleştirmiştir. Bunlar, siyasetin ve onun uç şekli olan savaşın illa olanaklarla ilgili olmadığını, esas olarak bir zihniyet ve program (ya da programsızlık) meselesi olduğunu gösterir. 

    Tarihimizdeki olumsuz durumlar ise maalesef ağır basar. Sadece üç kişinin bilgisi dahilinde imzalanan gizli bir antlaşmayla 1. Dünya Savaşı’na sürüklenmiş, 100 binlerce askerini başkasının çıkarları için feda etmiş; Batı ittifakına devletin büyük kısmını teslim etmiş; yabancıların yıkıcı faaliyetlerine sınırsız izin vermiş; defalarca darbelere ve kalkışmalara uğramış bir ülkeyiz. Bu tarihin, ülkenin kaderiyle ilgilenen herkes tarafından iyi öğrenilmesi gerekir; çünkü geçmişin mirasından kurtulamadığımız gibi, tam tersine kimi zaman daha derin krizlerle de karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca bu mirası da aynı şekilde okumuyoruz, değerlendirmiyoruz. 

    Ne var ki, günümüzü düzenlemek için bakacağımız tek yer tarihtir ve her ne kadar tek bir geçmiş için sayısız farklı tarih yazılıyor olsa da, biz bunu objektif ve bağımsız olma kaygısını hiç terketmeden yapmaya çalışmaktayız. 

    Tarihe iyi niyetle bakan için temel prensiplerden birisi, “ne kadar uzun bir perspektiften bakarsanız, günümüzü o kadar iyi anlarsınız” diye ifade edilebilir. Bu yazıda her ne kadar son yüz yıllık dönemi ele alıyor olsak da, bunu daha uzun geçmişin ışığı altında yapmak, içerisinde bulunduğumuz ittifakların ve ilişkilerin niteliğini tahlil etmek için önemlidir. Şurası çok net bir şekilde bilinmelidir ki, Osmanlı topraklarının paylaşımı bitmemiştir. Irak, Suriye, Lübnan ve Libya’da halen süregelen ve sık sık bize de doğrudan yansıyan çatışmalar 1911-1922 savaşlarımızın devamından başka bir şey değildir. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Rus yapımı S-400 hava savunma füzelerinin birinci grup malzemelerinin Türkiye’ye sevkiyatı tamamlandı. 

    Son aylarda güncelleşen F-35 ve S-400 krizinde Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında sıkıştırılması, tarihte sayısız kez tekrarlanmış bir durumun günümüzdeki tezahürlerinden sadece birisidir. Son da olmayacaktır. Buna füze krizlerinde, silah satışı karşılığı istenilen tavizlerde ve daha önceki çeşitli durumlarda şahit olduk, çok acısını çektik. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Amerikalıların yeni nesil F-35 uçağı. 

    60’ların hemen başında Jüpiter füzeleri krizi, Türkiye’ye yerleştirilen radar sistemleri üzerindeki tartışmalar, 1970’lerdeki açık ve sonrasındaki örtülü ambargolar, Çin ile füze anlaşmasına itirazlar… Tüm bunlar hafızamızda tazeliğini yitirmeden yenileriyle karşılaşıyoruz. Sözkonusu olayların bazılarını ele almadan önce, geçmişe kısa bir göz atıp, konunun uzun bir tarihi olduğunu vurgulamakta yarar var. 

    Doğu ve Batı arasında olmak 

    İki dünya arasında Türkiye
    Goeben ve Breslau İngiliz donanmasından kaçarak 9 Ağustos 1914’te İstanbul Boğazı’na giren Goeben ve Breslau’nun 15 Haziran 1916’da Alman zeplini tarafından İstinye Koyu’nda çekilen fotoğrafı.

    Türkiye ne tam Doğu’ya ne de tam Batı’ya ait bir ülkedir. Bu konumuyla, kendi gücünü geliştirmediği, taraflardan birine veya diğerine muhtaç kaldığı her durumda bir veya iki taraftan baskıya uğramıştır. Örneğin Boğazlar’ın Türk denetiminde olmadığı Osmanlı kuruluş yıllarında, ordunun karşıya geçmesi gerektiği her dönemde bu hizmeti sağlayan Cenevizlilere büyük servetler ödenmişti. Timur istilasından kaçanların, bu gemicilere verdikleri fahiş paralar da ibret vericidir. Nihayet, 2. Bayezit, donanma inşaına büyük önem verince bu durumdan kurtulduk. Kuşkusuz Bayezit, babası Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan’a karşı sefere çıktığı zaman, Haçlı donanmasının Anadolu kıyılarını bombaladığını ve Akkoyunlular’a ateşli silahlar ulaştırmaya çalıştığını çok iyi hatırlıyordu. Keza kardeşi Cem’in Batılılar tarafından rehin tutulması karşılığında her yıl onlara muazzam bir servet ödenmesi de dertlerinden sadece birisiydi. Oğlu Selim ise babası Batı’da meşgulken, şehzade olarak bulunduğu Trabzon’dan Safevilerin Doğu Anadolu’daki yıkıcı faaliyetlerini yakından izlemiş ve tahta çıkınca ilk olarak onlarla karşı yürümüştü. 

    Yani sadece babası, kardeşi ve oğlu ile birlikte 2. Bayezıt’ın bu alanda karşılaştığı dertler bile, durumun tarihî köklerini göstermeye yeterlidir. Her dönem için örnekler verebiliriz ama esas olarak yakın tarihteki, 20. yüzyıldaki örneklere gelelim. 

    1914 yazı ve Büyük Savaş 

    Trablusgarp’ı yitirmiş ve Balkan Harbi felaketinin yaralarını bile saramamış olan Osmanlı yönetimi, ordusunu toparlamak ve yaklaşan savaşın dışında kalmak için müttefik ararken, bir yandan da sipariş ettiği iki gemiyi (Reşadiye ve Sultan Osman) almak üzere Hamidiye kahramanı Hüseyin Rauf Bey komutasında denizcilerimizi İngiltere’ye göndermişti. Ödemelerin son taksidi olan 700 bin lira da verilmiş ve gemilerin 2 Ağustos günü teslimi kararlaştırılmıştı. Ama Churchill aynı gün gemilere el koydu ve denizcilerimiz şiddetle direnmelerine rağmen gemilere alınmadı. Birkaç gün sonra da bir gemiye bindirilerek Türkiye’ye gönderildiler. 

    Gemicilerimiz daha yolda iken Alman Akdeniz filosunun iki gemisi Goeben ve Breslau Fransız limanlarını bombardıman ettikten sonra üstün bir İngiliz filosu tarafından kovalanarak Çanakkale’den içeri girdi. Uluslararası hukuka göre Osmanlı hükümeti bunları 24 saat içerisinde karasularından çıkarmak veya silahsızlandırmak zorundaydı. Aynı günlerde Almanlar ile gizli bir ittifak antlaşması imzalamış olan Osmanlı yönetimi bunu yapacak durumda olmadığı için gemileri satın aldığını açıkladı. Yavuz ve Midilli adını alan gemilerin, Reşadiye ve Sultan Osman’a İngilizler tarafından el konulmasından sadece yedi gün sonra Çanakkale’ye gelmiş ve Osmanlı ülkesine girmiş olması, en büyük trajedi yazarının bile hayal edemeyeceği bir mizansen gibidir. 

    Bu olay dünyanın kaderini değiştirdi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı ile birlikte tarihe karışırken, paylaşımdan aslan payını almak üzere Osmanlıları Almanlar ile ittifaka iten İngiltere de kaynaklarını tüketti; 2. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğu tasfiye oldu. Bu arada Çanakkale savunması ile Rusya yolu kapandığı için Çarlık Rusyası da 1917’de yıkıldı ve çok farklı bir dünya ortaya çıktı. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Reşadiye İngilizler tarafından teslim edilmeyen diğer savaş gemimiz: Reşadiye

    El konulan gemiler ve değişen tarih 

    İngilizlerden Reşadiye ve Sultan Osman’ı almış olsaydık, Türk-Alman gizli antlaşması imzalansa bile, Goeben ve Breslau’nun alınmasıyla ortaya çıkan durum gerçekleşmeyebilirdi. Kaldı ki o dönemde ordu Almanların, donanma da bir İngiliz heyetinin çabalarıyla modernleştirilmeye çalışılıyordu ama İngilizlerin Türkleri oyalamaktan başka bir iş yapmadıkları, hatta gemilerimizin teknik eksikliklerini dahi gizledikleri ortaya çıkacaktı. Yani daha baştan niyetlerinin kötü olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden, İngilizler Basra’ya yapılacak çıkarma için hazırlıklarını ilerletmişlerdi. 

    Her şey bir yana, İngiltere’de imal edilen, parası ödenmiş olmasına rağmen el konulan savaş gemilerimiz, daha sonra Almanlardan alınacak olanlardan çok daha güçlü, dretnot sınıfında gemilerdi. Sultan Osman’ın ana bataryası 14 adet 12 inçlik, Reşadiye’ninki ise 10 adet 13.5 inçlik toptan oluşuyordu. Nitekim bunlar İngiliz muharebe filosuna katıldılar. Bu gemilere 2.900.000 ve 2.750.000 altın sterlin ödenmişti ki bu, yokluk içinde yaşayan Türkler için olağanüstü bir fedakarlıktı. 

    İngilizler de küçük düşünmüş, uzun vadede kendilerine son derece pahalıya malolacak bir hata yapmışlardı. Türkler dört yıl boyunca savaşı sürdürdüler; Rusya’nın savaşdışı kalmasına ve Bolşevik ihtilaline yol açtılar (daha doğrusu İstanbul yolunu kapatarak, İngilizlerin Çarlık Rusyası’na yardımını engellemiş oldular) ve İngiltere’nin kaynaklarını tükettiler. İngiltere başta olmak üzere İtilaf Devletleri, Türklerle diyalogu reddederek imparatorluklarının tasfiyesini hızlandırmış oldular. 

    Alman zaferi de bize yaramayacaktı 

    Halbuki 1914 yazında Osmanlılar, İtilaf Devletleri ile umutsuz bir diyalog arayışına girmişlerdi. İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki antlaşmanın ölüm fermanları olduğunu bilmelerine rağmen Bahriye Nazırı Cemal Paşa Fransa’ya, Maliye Nazırı Cavit Bey İngiltere’ye, Talat Bey de Rusya’ya giderek diyalog aramış ama hepsi geri çevrilmişti. Bu devletler 1913/14 kışında Osmanlı Devleti’nin paylaşımı için kendi aralarında sıkı pazarlıklı tartışmalar yaparken, herhalde onlarla görüşecek değillerdi. Gerçi Osmanlı topraklarının paylaşım bölgelerine ayrılması için pazarlıklara Almanya da katılıyordu ama, Üçlü İttifak’ın karşısında Osmanlılara bir süre tahammül göstermekten başka çareleri yoktu. Nihayet, Ağustos ayında savaş başlayınca, Osmanlı devletini de savaşa sürükleyecek olan gizli antlaşma imzalandı. Alman zaferine inanan Enver Paşa, Balkan Harbi’nde yitirilen toprakların küçük bir kısmının geri alınmasını hayal ediyordu ama imparatorluğun üçte ikisi yitirildi. İşte bu felakette, el konulan gemilerin de küçük olsa da bir payı oldu. 

    İki dünya arasında Türkiye
    1941 Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması 18 Haziran 1941 tarihinde Türkiye ile Almanya arasında imzalanan ve imzalandığı andan itibaren yürürlüğe girmiş sayılan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması. İmzacılar Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu. Almanya bu antlaşmanın imzalanmasından dört gün sonra SSCB’ye saldıracaktı (Barbarossa Operasyonu). 

    Şurası da kaydedilmelidir ki, şayet 1918’de savaş Alman zaferiyle bitseydi bile sorunlarımız azalmayacak, Almanlar kaynaklarımıza sahip çıkmak üzere harekete geçeceklerdi. 1918’de Kafkasya’daki ilerlememize karşı çıkmaları ve birliklerimizi sadece kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ısrarları bunun göstergesidir. Aradan 70 yıl geçtikten sonra tarafı olduğumuz NATO’nun Soğuk Savaşı kazanması da sorunlarımızı hafifletmedi, tam tersine bizi ateşin ortasına attı. İki taraf arasında sıkışmışsanız, kazanan tarafta bile olsanız başınız derttedir. 

    2. Dünya Savaşı’nda ip üzerinde cambazlık 

    Savaş ve sonrasında Türkiye’nin hem Almanya ile Müttefikler hem de Rusya ve Müttefikler arasında sıkışmasının belirleyici sonuçları oldu. Türkiye’yi yönetenler bir süre tarafların baskısına direndikten sonra Batı blokuna yaslanıp ikilemden kurtuldular ama bunun da çok ağır bedelleri oldu. 

    Hadiselerin ilk adımı, 1939 Ekim’inde İngiltere ve Fransa ile yaptığımız Karşılıklı Yardım Antlaşması’na Rusların aşırı tepki göstermesi olmuştur. Stalin, Polonya, üç Baltık ülkesi ve Baserabya’dan sonra Finlandiya ve Türkiye aleyhine büyümeye kararlıydı. Türkiye ise savaşa girmemekle birlikte, savaş boyunca İngiltere ile iyi ilişkiler sürdürmeye gayret etti. Savaştan sonra İngiltere havlu atınca, onun yerini ABD aldı. 

    Hitler’in Balkanlar’ı işgal ettikten sonra Türkiye’ye ilerleme olasılığı korku yaratmakla birlikte, SSCB’ye karşı başlatılan Barbarossa Harekatı bu tehlikeyi bir süre erteledi. Ancak bu operasyon henüz çok taze iken, Hitler’in 30 Haziran 1941 tarihli stratejik direktifi, SSCB’nin yakında beklenen çöküşünü takiben Anadolu üzerinden Doğu Akdeniz’deki İngiliz varlıklarına taarruz edilmesi ve Süveyş’e ilerleyen Rommel kuvvetleriyle birleşilmesi yönündeydi. Bu amaçla, Türkiye’ye girilerek Anadolu platosunda büyük bir yığınak yapılmasını istiyordu. Ne var ki aynı yılın Aralık ayında Alman kuvvetleri Moskova önlerinde saplanıp kalınca, tüm planlama çalışmaları iptal edildi ve bir daha gündeme gelmedi. Bundan sonra Alman çabası, Türkiye’nin Müttefikler tarafında savaşa girmesini önlemeye yönelik oldu. 

    İki dünya arasında Türkiye
    1939 Ankara Antlaşması Türkiye’nin 1939 Ekim’inde İngiltere ve Fransa’yla imzaladığı Ankara Antlaşması, Rusların tepkisini çekmişti. Bu karşılıklı yardım antlaşması, İngiltere’nin Akdeniz filosunu Karadeniz’e getirmesine imkan sağlıyordu. 

    6 Aralık 1942 tarihindeki Goering-Mussolini görüşmesinde Türkiye’nin SSCB’den korktuğu fakat Anglo-Saksonlar’ın İran ve Ortadoğu’da etkilerini genişletmesinden de rahatsız olduğu tespiti yapılmıştı (Molotov 1940 Kasım’ında, Almanlar ile iyi günlerinde yapılan görüşmelerinde Hitler’e Finlandiya, Romanya, Bulgaristan ve Boğazlar ile ilgili hedeflerini aktarmıştı. Stalin aynı talebi üç yıl sonra Tahran Konferansı’nda Churchill ve Roosevelt’e tekrarlayacaktı). 1942 sonunda Almanlar Kafkasya’dan çekilmeyi sürdürüyorlardı ama Stalingrad kuşatması henüz tam felaket safhasına ulaşmamıştı ve burada tekrar etkili olacaklarına dair inançları henüz sona ermemişti. Bu arada Bulgar ordusunu güçlendirerek Türkiye’ye karşı bir tehdit olarak kullanmayı da ele aldılar. Türkiye ileride Müttefikler lehine savaşa girecek ve özellikle de Yunanistan’a yapılacak bir çıkarma için liman ve hava üslerini kullandıracak olursa; Bulgarlar, Almanlar’la birlikte Trakya üzerinden İstanbul’a doğru önleyici bir taarruz yapacaklardı. 

    İki dünya arasında Türkiye
    İnönü’nün Adana direnişi 30-31 Ocak 1943’te Adana’ya gelen Churchill, Türkiye’yi savaşa girmesi için sıkıştırmıştı. İnönü bu talepleri yeterli silaha sahip olmadıkları gerekçesiyle erteledi ve altı ay sonra Normandiya’ya yapılan çıkarma ile savaş iyice batıya kaydı. 

    Bu gelişmelerin arka planında Hitler’i endişelendiren olay, Türk-İngiliz askerî işbirliğinin artması ve Churchill’in Adana’ya gelerek İnönü ile görüşmesiydi. İngilizler az da olsa askerî malzeme gönderiyor, ayrıca İzmir’den Ege’deki Alman faaliyetlerini izleyerek sinyal istihbaratı sağlıyorlardı. Ne var ki Ankara’daki Alman Büyükelçisi von Papen, Dışişleri Bakanı Menemencioğlu ile görüşerek, savaş Almanya aleyhine gelişse bile Türkiye’nin savaşa katılmayacağını doğru bir şekilde değerlendirmişti. 

    Türkiye Ocak 1943’te Adana’da direndi ama, aynı yılın Aralık ayında Kahire’de Müttefikler tarafında savaşa girme talepleriyle tekrar sıkıştırıldı. İnönü bu talepleri yeterli silaha sahip olmadıkları gerekçesiyle erteledi ve zaten altı ay sonra Normandiya’ya yapılan çıkarma ile savaş iyice batıya kaydı. İlginçtir, aynı dönemde İspanya da bizim gibi, “savaştan sonra yalnız kalırsınız” tehdidiyle Müttefikler tarafından baskı altına alınmış ama, onlar da bunu göze alarak savaş dışında kalmışlar. Hendaye’ye gelerek Franco ile görüşen Hitler de buradan eli boş dönmüştü. Akdeniz’in iki ucundaki iki devlet, savaşdışı kalmak için birçok baskıya dayanıyorlardı. 

    Rus tehdidi ve değişen dengeler 

    2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Alman tehdidi azalırken, Türkiye’nin en büyük endişesi Sovyetler’in Balkanlar’a yerleşme ihtimaliydi ve bir anti-Bolşevik Balkan Paktı için o sırada Almanlar’ın yanında savaşan Romanya ve Macaristan’ın yanısıra, Yunanistan ve Sırbistan’ın sürgündeki hükümet temsilcileriyle görüşmesi dikkatlerden kaçmamıştı. Ne var ki bu hükümetlerin hiçbiri etkili konumda değildi. Nitekim savaş biterken Ruslar, Yunanistan ve Yugoslavya dışındaki tüm Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini işgal edince Türkiye korktuğu durumla karşı karşıya kaldı. 

    Bundan sonra Ruslar’ın Boğazlar ve Kars-Ardahan üzerindeki talepleri Türkiye’nin Batılı ülkelere yanaşmasıyla sonuçlandı. Yunanistan ile birlikte Marshall Yardımı’ndan pay alan Türkiye, Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesiyle Batı ittifakına dahil oldu. Sovyetler ile sınırdaş bir cephe ülkesi olması, Türkiye’deki anti-komünist faaliyetlere diğer ülkelerden daha fazla destek verilmesine yol açtı. Bu durum 1960’lardaki “sağ-sol çatışmaları”nın yükseltilmesinde ve sonraki istikrarsızlaştırma çabalarında birinci derecede rol oynamıştır. Ancak baskıların ilk ağır aşaması Kıbrıs Çıkarması’ndan, daha ağırı ise Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren gelmiştir. 

    İki dünya arasında Türkiye
    İzmir’deki Jüpiter füzeleri 1961-1962 yıllarında Çiğli’de ABD Hava Kuvvetleri’ne ait İzmir Hava Üssü’nde konuşlanmış, savaş başlığı takılı, operasyona hazır bir Jüpiter SM-78 füzesi. Kamuoyuna duyurulmadan yerleştirilen füzelerin daha sonra sökülmesi Türk kamuoyunda herhangi bir tepkiye yol açmamıştı.

    NATO süreci ve Jüpiter füzeleri 

    50’li yılların sonlarında Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında kaldığı Jüpiter füzeleri krizi, yakın tarihimizdeki ibret verici hadiselerden biridir. Bu olayda pazarlık Türkiye’ye yerleştirilen füzeler üzerinden yapılmış ama Türkiye’nin bu konuda en ufak bir dahli ve söz hakkı olmamıştı. ABD 1958’de İngiltere’ye Thor füzelerini yerleştirdikten sonra, 1959’da Türkiye’de de çalışmalara başlayarak 1962’ye kadar çok uzun menzilli Jüpiter füzelerini konumlandırdı. Bunların amacı, o yıllardaki topyekun mukabele doktrini çerçevesinde SSCB’nin batısı ve Urallar’da bulunan Sovyet füze üslerini vurmaktı. O yıllarda Küba’da iktidara gelmiş olan yönetim ise Amerika ile ipler koptuktan sonra SSCB’den yardım istemiş, bu görüşmeler Raul Castro tarafından yürütülmüştü. Sonuçta Sovyetler’in yardım mukabilinde Küba’da kurdukları bir füze üssü tespit edilmiş, ABD Küba’ya yaklaşan ve füze taşıyan Rus gemilerini yoldan çevirmiş ve üssün sökülmesini dayatınca SSCB bunu Türkiye’deki füzelerin çekilmesi koşuluyla kabul etmişti. 

    İki dünya arasında Türkiye
    İki dünya arasında Türkiye
    İki dünya arasında Türkiye
    Küba-Türkiye füze krizi ABD, 1950’li yılların sonunda Rusların Küba’daki füze üssünün sökülmesini dayatınca, SSCB bunu Türkiye’deki füzelerin çekilmesi koşuluyla kabul etmişti.

    Kamuoyunun tuhaf sessizliği 

    İşin, bizim için en hafif deyimiyle “acayip” olarak nitelenebilecek kısmı asıl bundan sonra başladı. Türkiye, bu füzeler nedeniyle o dönemde çıkması muhtemel olan bir nükleer savaşta ilk hedef olacak ve önemli merkezlerinde hayattan iz kalmayacaktı. Bu nedenle füzelerin gitmesinden büyük bir sevinç duyulması gerekirdi. Kaldı ki, bunlar kamuoyuna duyurulmadan yerleştirilmişti. Konu öğrenildiği zaman ne kamuoyundan ne de Meclis’ten beklenen tepki gelmedi. Tam tersine füzelerin sökülmesinden dolayı üzüntü duyanların sayısı daha fazla gibiydi. Türk kamuoyu, tamamen iradesinin dışındaki bu pazarlıktan rahatsız olmamıştı. 1. Dünya Savaşı’na sadece üç kişinin imzaladığı bir gizli antlaşma ile girerek topraklarının üçte ikisini yitiren bir ülkede, bu olaydan sadece 48 yıl sonra yeni ve çok tehlikeli gizli antlaşmalara elle tutulur tepki olmaması, her türlü hayretin ötesindedir. 

    Ruslar füzelerini hemen çektiler ama Türkiye’deki füzelerin sökülmesi ancak bir yıl sonra, 1963 sonbaharında gerçekleşti. Türk kamuoyu o yıllarda ABD şemsiyesi altında rahat edeceğini düşünüyor olmalıydı. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Kıbrıs Harekatı 20 Temmuz 1974’te başlayan 1. Kıbrıs Barış Harekatı, Türk-ABD ilişkilerinde, özellikle silah alımı konusunda büyük krize yol açmıştı.

    Ne var ki ertesi yıl kimbilir kaçıncı kez alevlenen Kıbrıs bunalımı ve Johnson mektubu her şeyi değiştirmeye başlayacaktı. ABD Başkanı Lyndon Johnson’un küstah bir üslupla gönderdiği ve Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağını ileri süren mektubu gerçek bir gözaçıcı oldu. Türkiye kendi platformlarını kendi kaynaklarıyla hazırlamaya başladı. 1965’ten itibaren çıkarma filosu inşaına geçildi ki, 1974 çıkarması ancak bunlarla mümkün olabilmiştir. Aksi halde, askerleri gemilerden filikalarla sahile taşımak zorunda kalacaktık. 

    İlk çıkarma teknelerimiz yeterince hızlı değildi ve bu nedenle takviye birliklerinin intikali yavaş oldu ama, artık ABD ile ortaklığın niteliği anlaşılmış ve zihniyet değişmeye başlamıştı. Tabii bu arada korvet ya da fırkateyn sınıfı sayılabilecek Peyk ve Berk refakat gemilerinin inşaı da önemli bir adım oldu. Keza ordu helikopter alayının teşkili ve C-160 nakliye uçağı filolarının satın alınması da bu operasyonun hazırlıkları arasında sayılmalıdır. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Amerikan üsleri kapatılıyor ABD’nin Kıbrıs çıkarmasını öne sürerek başlattığı silah ambargosu, Türkiye’de büyük tepkiye yol açmıştı. 1975 Temmuz ayında Demirel hükümeti, NATO’ya hizmet veren İncirlik ve Beldibi hariç, Türkiye’deki tüm ABD üslerini kapatmıştı. 

    Kıbrıs Harekatı’ndan ABD amborgosuna 

    1974 Kıbrıs Harekatı sonrasında Türkiye’ye uygulanan ABD ambargosu sırasında elimizdeki uçaklar eskimiş, yedek parça stoğu azalmış, birçok malzemenin idamesi güçlükle sürdürülebilir hâle gelmişti. Ambargo, Türkiye’yi Kıbrıs’ta tavize zorlamak ve Yunanistan’ın NATO’ya tekrar girmesini veto etmekten vazgeçmesini sağlamak için ABD tarafından 1975’in Şubat ayında başlatıldı. İşte bu koşullarda bugün yüzlerce silah, elektronik savaş ve haberleşme sistemi üretmekte olan ASELSAN kuruldu ve o tarihten beri sürekli gelişerek uluslararası itibar sahibi bir kurum oldu. Askerî elektroniğe önem verilmesinin bir diğer nedeni de Kıbrıs Harekatı sırasında büyük bir elektronik haberleşme ve istihbarat açığının ortaya çıkmış olması ve başta Kocatepe muhribinin batırılması olmak üzere sayısız sıkıntı yaşanmasıydı. 

    1975’te başlatılan ABD ambargosunun en çarpıcı konusu, 1974’te envantere girmeye başlamış olan F-4 Phantom uçaklarının teslimatının durdurulmasıydı. İlk planda 40 uçak sipariş verilmiş, Şubat 1975’e kadar bunların 22 tanesi gelmişti. Geri kalan 18 uçak, ancak ambargonun kaldırıldığı 1978’de filolarına katılabildi. Böylece Türkiye, Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarından sonra, parası ödenmiş platformlarına el konulmasıyla bir kez daha karşılaşmış oldu. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Evren dönemi ve Batı destekli terör 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren “Merak etmeyin General Rogers dostumdur, bize destek olacaktır” demişti. Halbuki Türk-Amerikan ilişkilerinde düzelme çok sathi olduğu gibi kısa süre sonra Batı destekli PKK terörü tırmandırıldı. Diğer yandan da radikal cemaat örgütlenmeleri gene Batı ülkelerinin desteğiyle yaygınlaştırıldı. 

    12 Eylül darbesinden sonra oldukça ilginç bir durum ortaya çıktı. NATO kendi üyesi Türkiye’ye ambargo uyguluyor ve o dönemde esas tehdit olan Varşova Paktı’na karşı kendi savaş gücünü baltalıyordu. Bu durum ambargonun kalkmasında etkili oldu. O dönemde NATO’dan çıkmış olan Yunanistan’ın pakta dönmesine izin vermeyen Türkiye de, 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde vetosunu kaldırdı. Kendisini devlet başkanı ilan etmiş olan Kenan Evren “Merak etmeyin General Rogers dostumdur, bize destek olacaktır” diyerek itirazları susturdu. Halbuki ilişkilerde düzelme çok sathi olduğu gibi kısa süre sonra Batı destekli PKK terörü tırmandırıldı. Diğer yandan da radikal cemaat örgütlenmeleri gene Batı ülkelerinin desteğiyle yaygınlaştırıldı. Görünüşte Türk-Amerikan ilişkileri normalleşmişti ama kısa sürede gene gerginleşecek, teröre verilen destek artarak ve açık hale dönüşerek sürecekti. 

    İki dünya arasında Türkiye
    70’li yılların ortasında faaliyete geçen Aselsan o tarihten beri sürekli gelişerek uluslararası itibar sahibi bir kurum oldu. Aselsan EyeLr S termal kamera. 

    Bu sırada bir başka örtülü ambargo gündeme geldi. NATO’dan Türkiye’ye tahsis edilen cephane ve malzemelerin yıllık kotalara tâbi tutulması, özellikle hava harekatının sınırlı kalmasına yol açtı. İlerleyen yıllarda bu konudaki komplikasyonlar artarak devam etti. Güneyimizdeki devletlerin yıkılarak yeni oluşumlara kapı açılması için Batı ülkelerinin müdahaleleriyle karşılaşması başlı başına ayrı bir konudur. 

    Bugünkü F-35 ve S-400’lerle ilgili meseleyi sadece Türkiye bakımından değil, bölgede yaratılmak istenen yeni güçler dengesinin baskı ve pazarlıkları çerçevesinde değerlendirmek uygun olacaktır. Tarih, olaylara bakarken bize yeterince karşılaştırma malzemesi sağlıyor. 

    TÜRKİYE TOPRAKLARI

    Kader coğrafyası: Varoluş ve bedeli

    Ülkeler iyisiyle-kötüsüyle coğrafyanın dikte ettiklerine boyun eğmek zorundadır. İngiltere ada olmasından yararlanıp 1000 yıl boyunca istila edilmeden rahatça dışa dönerek yayılırken, üç büyük imparatorluğun arasında kalan Polonya, tarihte üç kez paylaşılmış, sınırlarına sahip çıkamamış, hatta sürekli değişen sınırları dahi belirsiz kalmıştır. 

    Her ülkenin tarihi, coğrafyasının bir uzantısı veya türevidir. Yaşadığımız topraklarda son 2 bin yıl boyunca sırasıyla Roma-Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı egemenliği başat olmuş, diğer güçler kimi zaman müdahale etmişlerdir. Persler, Araplar, Haçlılar, Sırplar, Bulgarlar, Moğollar bunların başında gelir. Önce Bizans, sonra Osmanlılar tehditlere karşı önce kendi güçleriyle, zayıfladıktan sonra da ittifaklar kurarak direnmeye çalıştılar. Batıdan gelen tehdide karşı Anadolu’dan, doğudan gelen tehdide karşı Trakya ve Balkanlar’dan güç toplayıp karşı durdular ve ayrıca bedeli çok ağır olsa da ittifak peşinde koşup yalnız kalmamaya çalıştılar. 

    Bu politikayı sürdürmeyi başaramadığımız Balkan Savaşı’nda felakete uğradık. Bu miras o kadar köklüdür ki, ne Türkiye Cumhuriyeti ne de herhangi bir başka devlet tarafından reddedilemez. Bir anlamda, bu topraklarda yaşamanın bedelidir. 1000 yıldır bu bedeli ödüyoruz. Tarih, daha da ödeyeceğimize işaret ediyor. 

    GÜNCEL DURUM

    ABD’nin tutumu ve S-400 bahanesi

    Beşinci nesil F-35’ler savaş uçağı olarak uzun süre Hava Kuvvetlerimizin ana muharebe uçağı olan üçüncü nesil F-4 Phantom uçaklarının yerini almak üzere planlanmış, hatta Türkiye bunun ortak üretim projesine katılarak çeşitli kısımlarının imalatçısı olmuştu. Böylece, dördüncü nesil F-16’lar ile F-35’lerden oluşan bir hava gücü teşkil edilecekti. 

    Ne var ki, son yıllarda ABD-Türkiye ilişkilerini bozan bir dizi olay gelişti. Irak ve Suriye’de ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi; bu amaçla yıllardır örtülü silah ambargosu uygulaması; Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarının tanınmaması ve 15 Temmuz darbe girişimi, bunun başlıca unsurlarıydı. Nitekim yıllardır Patriot füzeleri konusunda da zorluk çıkarmakta, bunun düşük kapasiteli versiyonlarını önümüze sürmekteydi. Bunun üzerine Türkiye S-400 füzeleri alımına yöneldi. ABD, bu füzelerin F-35’lerin özelliklerini açığa çıkaracağını öne sürerek teslimat için Rus füzelerinden vazgeçme şartı getirdi. Ne var ki, S-400’ler olmasa dahi F-35 teslimatı için başka bahane bulunacağı ABD politikalarının sürekliliğini inceleyen uzmanlar tarafından ifade edilmektedir. 

    SON 106 YILIN DÖNÜM NOKTALARI

    ‘Sözde dostlar’ ve düşmanlar arasında Türkiye

    Türkiye’nin yakın tarih boyunca maruz kaldığı sürekli baskı ve müdahalelerin listesi çok uzun. Sadece Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletler aracılığıyla yapılanlar dahi gayet detaylı listeler oluşturur. Bu süreçte savaş ve diplomasiyle ilgili öne çıkan en kritik hadiseler… 

    İki dünya arasında Türkiye

    8 ŞUBAT 1914: Doğu Anadolu’nun Avrupalı iki genel müfettiş tarafından yönetilmesi için Rusya tarafından zorlanan antlaşma Osmanlıların korkulu rüyası olmuş, ancak savaş sayesinde uygulanmamıştır. Bu uygulamanın engellenme isteği, Osmanlıları savaşa iten en temel etkenlerden birisidir; zira bu takdirde Doğu Anadolu’nun (Makedonya örneğinde olduğu gibi) yitirilmesi muhtemeldi. Mayıs’ta bu görevlere atanan Norveçli Hoff ve Hollandalı Westenek, savaş çıkınca bölgeye gelemediler. Aynı tarihte Ruslar, Boğazlar’ı işgal için askerî komisyon kurmuşlardı. 

    19 MART 1914: İngiltere ve Almanya arasında imzalanan petrol antlaşmasıyla, 1911 mutabakatı ve 1912 antlaşmalarıyla Osmanlılar’a Irak petrollerinden ayrılan pay iptal edildi; hisseler Deutsche Petrol ile Anglo-Saxon Petroleum Co. arasında paylaşıldı. Yani, Osmanlıların bu coğrafyadan çıkarılacağı üzerine antlaşmaya varıldı. Beş ay sonra savaş çıktığı zaman, İngiltere hâlâ Osmanlı donanmasının, Almanya da ordunun resmî ıslah heyetlerini teşkil etmekteydi! 

    11 EYLÜL 1913-15 HAZİRAN 1914: Bu tarihler arasında Avrupalı büyük devletler kendi aralarında yaptıkları bir dizi antlaşmayla Anadolu dahil Osmanlı Devleti’nin paylaşımını tamamladılar. Savaş çıkıp da ülkeler rakip bloklara ayrılınca antlaşmalar değişecek, savaş sırasında Sykes-Picot ve St. Jeanne de Maurienne gibi yeni antlaşmalar yapılacaktı. 

    9 EYLÜL 1914: Osmanlı hükümeti kapitülasyonların kaldırıldığını ve bunun 1 Ekim günü itibariyle geçerli olacağını yabancı elçiliklere bildirdi. O sırada birbiriyle en kanlı muharebeleri yürütmekte olan Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan ve İtalya hükümetleri derhal biraraya gelerek bunu müştereken protesto ettiler, kararın geçerli olamayacağını bildirdiler. Osmanlı hükümeti geri adım atmadı. Bunu Lausanne’da tekrar gündeme getirecekler ve tabii kabul ettiremeyeceklerdi. 

    4 MART-10 NİSAN 1915: Bu tarihler arasında yapılan görüşmelerle İngiliz ve Fransızlar Ruslar’ın Boğazlar üzerindeki taleplerini isteksizce de olsa kabul ettiler. Ruslar o dönemde müttefiklerinin Çanakkale’yi aşıp kendi tarihî hedefleri olan İstanbul’u işgal etmelerinden endişe duymaktaydı. Bunun gerçekleşmemesinin 2.5 yıl sonra Rus Çarlığı’nın yıkılmasına yol açacağını o günlerde kimse hayal dahi edemezdi. 

    1915-17 ARASI: Almanlar bu süre zarfında Osmanlı Devleti’nin İran’daki çabalarını istisnasız her fırsatta baltaladılar; bunun için İngiliz ve Ruslara avantaj sağlanmasına göz yumdular; Osmanlıların yetiştirdikleri unsurları dağıtttılar; ellerinden gelen her türlü düşmanlığı sergilediler, hatta bu amaçla Sünni düşmanlığını kışkırttılar. Türklerin bu coğrafyada etkin olmasını hazmetmeleri mümkün olmamıştır. 

    19 MART 1945: Rusya, Türkiye’ye bir nota vererek 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı feshetti. 7 Haziran’da toprak, 8 Ağustos ve 24 Eylül 1945 tarihlerinde Boğazlar’da üs istedi. 

    17 TEMMUZ 1945: Stalin bu tarihte başlayıp 2 Ağustos’a kadar süren Potsdam Konferansı sırasında Türkiye üzerindeki taleplerini dile getirdi ama, savaş boyunca birçok kez tekrarlandığı gibi, o dönemdeki müttefiklerine kabul ettiremedi. Özellikle İngiltere buna karşı tutum aldı. 

    13 HAZİRAN 1964: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ABD Başkanı Johnson’un “Kıbrıs’a müdahale durumunda Türkiye’yi Rusya’ya karşı savunma yükümlülüğünden vazgeçeceklerini ve zaten burada ABD silahlarının kullanılamayacağını” ifade ettiği mektubuna, ittifakın yükümlülüklerini hatırlatarak yanıt verdi. İnönü ayrıca yaptığı bir açıklamada “…eğer haklılığımız teslim edilmezse bu sistem yıkılır, yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır” cümlesini kullandı. 

    17 ARALIK 1974: ABD Senatosu’ndan bir gün sonra Temsilciler Meclisi de Türkiye’ye silah ambargosu kararı aldı ve askerî yardım askıya alındı. Uygulama 5 Şubat 1975 tarihinde başladı. 

    2 EKİM 1992: Ege’de yapılan Kararlılık Gösterisi tatbikatında Amerikan gemisinden atılan iki adet Sea Sparrow füzesi Muavenet gemisine isabet etti. Kaptan dahil 5 denizcimiz şehit oldu, 22 asker yaralandı, gemi kullanılamaz hale geldi. Bu füzelerin yanlışlıkla atılması imkansızdı. “At ve unut” sınıfından olmayan füzelerin hedefe kadar yönlendirilmesi ve altı aşamada hazırlanması gerekiyordu. Bu ABD’nin gözdağı mesajıydı. 17 Şubat 1993 tarihinde meydana gelen, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi ve 6 kişinin şehit olması hadisesi de gerekli tahkikat yapılamadığı için halen karanlıktadır. 

    4 TEMMUZ 2003: Çuval Vakası! Amerikan askerleri Kuzey Irak’ta görevli bir askerî timimizi tutuklayarak terörist muamelesi yaptı ve fotoğraflarla birlikte basına yansıttı. Bu hadise de, birçok başka örnekte olduğu gibi açık bir psikolojik savaş operasyonuydu. Zira TBMM dört ay önce “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi”ni az farkla da olsa reddetmişti. 

    2010’daki Mavi Marmara hadisesi Türkiye-İsrail ilişkilerini gerginleştirirken, o dönemde Türkiye’nin acil gereksinimi olan Heron İHA’larına teknik destek verilmediği gibi, bir yandan az sayıdaki aracın etkin çalışması da önlendi; diğer yandan elde edilen istihbarat terör gruplarına iletildi! Esasen yer istasyonu da yetersizdi. Aynı dönemde ABD’den istenilen Predator İHA’ları konusunda da gelişme olmadı. Keza, o dönemde çok gerekli olan hassas mühimmat gönderilmesi de büyük ölçüde azaltıldı. ABD ve NATO sözde müttefik Türkiye’nin teröre karşı operasyonlarını böylece kısıtlamış oldu. Bunun üzerine Türkiye kendi İHA’larını başarıyla geliştirerek bu alanda dışa bağlı olmaktan kurtulduğu gibi, neredeyse en ileri ülkeler arasına girdi. Bu arada NATO ülkelerinden gelen özel birliklerin Irak ve Suriye’de Türkiye karşıtı güçlere özel eğitim verdiği gözlemlendi. Bu güçler çok büyük miktarda malzeme desteği aldılar. 

    26 MART 2016: ABD hükümeti İncirlik üssündeki ailelerin geri dönmesini ve Adana’daki sivil personelin azaltılmasını emretti; buradaki personel ve uçakların sayısı da azaltıldı. Keza burada bulunan nükleer savaş başlıklarının Romanya’daki Deveselu üssüne taşındığına dair haberler çıktıysa da, bu konuda net bilgi sağlanamadı, herhangi bir resmî açıklama yapılmadı. Bunun PKK’nın organize ettiği “Hendek savaşları” ve 15 Temmuz kalkışmasının hemen öncesine denk gelmesi dikkatlerden kaçmadı. 

    10 EYLÜL 2017: Alman hükümeti İncirlik üssünden tümüyle çekileceğini açıkladı ve ayrıca Türkiye’ye büyük çapta silah sevkiyatını durdurduğunu ifade etti. Bu çerçevede Altay tanklarında kullanılacak motorların imali için yapılan girişimler de iptal edildi. 

  • Hiçe sayılan hayatlar çöpe atılan antlaşmalar

    Hiçe sayılan hayatlar çöpe atılan antlaşmalar

    Tarafların bir türlü kalıcı bir barış sağlayamadığı 1. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan pek çok antlaşma, henüz mürekkebi kurumadan geçerliliğini yitirdi veya yoksayıldı. Versailles’dan Sèvres’e, St. Germain’den Trianon’a kadar pek çok antlaşmanın kaçınılmaz sonucu Nazi Almanyası, etnik çatışmalar ve yeni bir dünya savaşı oldu. Sadece Sèvres’i reddeden ve bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti bütünlüğünü koruyabilecekti. 

    Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli özelliklerinden birisi, tarafların kalıcı bir barış hazırlayamamış olmasıdır. Galipler zaferlerini “mümkün olan en yüksek yağma, toprak ve sömürge kazancını” elde etme fırsatı olarak görürken, mağluplar eski durumlarını korumaya çalıştılar. Almanya ve müttefikleri tarafından henüz savaş bitmeden 3 Mart 1918 tarihinde Bolşeviklere imzalattırılan Brest-Litovsk Antlaşması bunun kanıtıdır. 

    Antlaşmaya göre Sovyetler, Urallar’ın batısındaki Avrupa topraklarının yarısına yakınını, nüfusunun üçte birini, sanayisinin yarısını yitiriyordu. Polonya ve Letonya’nın tümü ile Litvanya’nın yarısı Almanya’ya veriliyor; Ukrayna, Finlandiya ve Estonya ile Litvanya’nın bir kısmı Alman himayesinde sözde bağımsız oluyordu. Ayrıca 6 milyar altın mark tutarında savaş tazminatının yanısıra, buğday, canlı hayvan ve benzeri ürünler Almanya ve Avusturya’ya gönderilecekti. Bolşeviklerin çaresizlik nedeniyle vakit kazanmak için kabul ettikleri bu antlaşma, 1918’in Kasım ayında Almanya’nın Batı cephelerinde yenilmesi üzerine geçerliliğini yitirdi. Yağma ve intikam sırası Batılı devletlere gelmişti. 

    Osmanlı heyeti Sèvres yolunda Osmanlı heyeti Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere delegelerle birlikte Paris’e gidiyor. Soldan sağa sırasıyla Âyân meclisi üyesi Rıza Tevfik, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Maarif Nazırı Tevfik Paşa ve Bern sefiri Reşad Halis. 

    …Ah Willy McBride, merak etmekten alamıyorum kendimi, 
    Burada yatanlar biliyor mu neden öldüklerini? 
    Onlara gerçekten inandın mı sana sebebi söylediklerinde, 
    Gerçekten inandın mı bu savaşın tüm savaşları bitirebileceğine? 
    Izdırap, keder, zafer, utanç, 
    Öldürmek ve ölmek, hepsi nafile. 
    Ah Willy McBride hepsi yaşandı yeniden! 
    Ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden…

    (Söz ve bestesi Eric Bogle’a ait, 1976 tarihli “No Man’s Land” parçasından… Çev.: Meltem Erkmen)

    İlk yırtılıp atılan Sèvres oldu 

    Müttefiklerin mağluplara imzalattıkları antlaşmalar arasında ilk yırtılıp atılan Türkiye’yi parçalayan Sèvres oldu. Mustafa Kemal liderliğindeki Millî Mücadele sayesinde Sèvres’den istifade edeceğini umanların hevesleri kursaklarında bırakıldı. Ancak burada öncelikle Almanya’ya imzalatılan Versailles Antlaşması üzerinde durmak gerekir. Almanya’yı Nazilerin kucağına atan bu düzenlemenin Hitler tarafından 15 yıl sonra fiilen yokedilmesi, iki savaş arasındaki bunalımın en ibret verici hikayelerinden birisidir. Diğer barış antlaşmaları ise Sèvres ve Versailles gibi Paris’in banliyöleri olan St. Germain (Avusturya ile), Trianon (Macaristan’ı parçalayan) ve Neuilly (Bulgaristan) adlarını taşıyacaktı. 

    Versailles Antlaşması’nı hazırlamak üzere 27 ülkenin temsilcileri Paris’te toplandı ama kararlar esas olarak dört, biraz kenara itilen İtalya’yı saymazsak üç ülke tarafından alınıyordu. İçsavaşlarının sonu henüz belirsiz olan Rusya dışarıda bırakılmıştı. Ancak yenenler, yenilenler ve bağımsızlık umudunda olan uluslar, yani dünya, o günlerde prestiji tükenmemiş olan tek bir adamın sözlerine bakıyordu: ABD Başkanı Woodrow Wilson. Ocak ayında “Ondört Nokta” adı verilen ilkelerini açıklamış, bu ilkeler açlık, hastalık ve soğuktan kırılan, siyasi kaos içinde umutsuz bir bekleyiş içerisindeki Avrupa ulusları için umut kapısı olmuştu. 

    Wilson’ın ortaya koyduğu ilkeler özetle açık diplomasi, denizlerde seyrüsefer ve ticaret özgürlüğü, genel silahsızlanma, işgallere son, ulusların kaderlerini tayin hakkı, Avrupa sınırlarının etnik dağılıma göre yeniden çizilmesi ve nihayet savaşı önleyecek bir uluslararası örgütün kurulmasıydı. Demokratik ideallere uygun bir barışın ancak Wilson’ın etrafında sağlanabileceği fikri yaygındı. 

    Diğer üç lidere gelince… Fransa’nın kaplanı diye bilinen Clémenceau çok yaşlı; Birleşik Krallık’tan Lloyd George yıpranmış ve istikrarsız bir politikacı; İtalyan Orlando ise dönemin ruhuna ve kitlelerin eğilimlerine uzak bir adamdı. Bu ortamda Wilson’ın çok ısrarla savunduğu Milletler Cemiyeti kurulması kararı engellenmedi ama aslında kimsenin bunda gönlü yoktu. Buna karşı Wilson da galip devletlerin taleplerine karşı tavizkar davranmak durumunda kaldı. Sonuçtan kendisi de, ülkesi de memnun kalmadı. ABD Versailles Antlaşması’nı hiçbir zaman onaylamadı ve Avrupa işlerini bırakıp kendi içine döndü; izolasyonizmden ancak Pearl Harbour ile çıkacaktı. 

    Mağluplara gelince… Koşulların tartışıldığı toplantılara dahil edilmediler. Galipler kendi aralarında karar verdikten sonra onları imzaya çağırdılar. Alman delegasyonu şoka uğradı ve antlaşmayı imzalamadan geri döndü. Ülke feveran halindeydi. Kimileri bu koşulların Yahudiler, bankerler ve sosyalistlerin işi olduğunu söylüyor, adeta gelecekteki cinayetleri çağırıyordu. Ne var ki gıda ambargosu ve açlık ülkeyi çaresiz bırakmıştı. Generaller çağrıldı, savaşa devam etme olasılığı bile gözden geçirildi ama hiçbir seçenekleri yoktu. Sonuçta geri dönüp, önlerine konulan şartları tartışma hakları bile olmaksızın imzalamak zorunda kaldılar. 

     

    Weimar Almanyası ve Versailles utancı 

    Yenilgi, açlık ve salgın hastalıklar bir yana, Almanlar için en acı şey Versilles sürecinde sürekli ve kasıtlı bir şekilde aşağılanmalarıydı. İtilaf Devletleri kendi aralarında anlaştıktan sonra 1919’un Nisan ayında Almanları Versailles’a “görüşmeye değil imzaya” çağırdılar. Alman delegeleri son derece yavaş ilerleyen bir trenle Fransa’nın savaştan perişan düşmüş kasabalarından geçirildi. Versailles’a ulaşınca sözde güvenlikleri için kapalı bir yere konuldular. 1918 Kasım’ında gelen ateşkes heyeti de benzer şekilde aşağılanmış ve soğukta bekletilmişti. 

    Umut Wilson’da Dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, Versailles sonrası geçit töreninde. Wilson’ın ortaya koyduğu 14 ilke, siyasi kaos içinde umutsuz bir bekleyiş içerisindeki Avrupa ulusları için umut kapısı olmuştu. Yunanistan adına 10 Ağustos 1920’de Sèvres Antlaşması’na imza atan Başbakan Venizelos aynı yıl içerisinde ülkesinde yapılan seçimleri kaybetmişti (altta). 

    Heyetin bu durumu protesto etmesi işe yaramadı ve Almanlar antlaşmayı imzalamadan döndüler. 20 Haziran’da Başbakan Scheidemann, kendi partisinin (Sosyal Demokrat Parti) çoğunluğu ve Katolik Merkez Partisi, savaş suçlularının teslimini öngören 231. Madde hariç antlaşmayı imzalama kararı alınca, istifa etti. “Diktat ve Schandfrieden” yani “utanç verici ve onursuz” barışı imzalamak 28 Haziran’da Sosyal Demokratlara ve Merkez Partisi’nde barışın en ateşli savunucusu olan Matthias Erzberger’e düştü. 

    Heyet, herkesin nefret ettiği belgeyi imzalamak üzere Versailles’a gitti. O dönem Almanya’da yaşanan duygular “anlatılamaz bir yeis; adeta ruhlardaki tüm canlılık ölmüştü” şeklinde ifade edilmiştir. F. Meinecke 1921’de şöyle yazacaktı: “Tüm uluslar kendilerinin günahkar olduğunu kabul etmeli ama 1918’den beri İtilaf tarafından işlenen günahların neredeyse eşi yoktur”. İşte kendi yaptıklarını unutan ve kendisini üstün görürken aşağılanan bir ulusun bakışı buydu. Sonuçta Weimar Cumhuriyeti bu utanç içinde parçalanacak, yerini Nazi ilkelliğine bırakacaktı. 

    Almanlar geri döndü Versailles’a anlaşmayı “görüşmeye” değil sadece “imzalamaya” çağrılan Alman heyeti gördüğü muameleyi protesto ederek imza atmadan Almanya’ya dönmüştü. 

    Fransa 1870’te yaşadığı aşağılanmanın ve Alman acımasızlığının intikamını Versailles’da alıyordu. 1940’ta Almanlar Fransa’yı işgal edince, dikte ettikleri koşullar biraz da bu nedenle çok ağır olacaktı. Hitler ateşkes için 1918’deki vagonun replikasını müzeden çıkarttırıp aynı yere getirtecek ve kendi “diktat”ını imzalattıracaktı. 

    Versailles’ın ana sorunu Fransa’nın Almanya’ya karşı güvenlik endişesiydi. Batı cephesindeki savaşların –Belçika’daki bir bölümü hariç– hepsi Fransa topraklarında yapılmıştı. Alsace-Lorraine’i geri alan Fransa, Almanya’yı daha da küçültmek istiyordu. Ren Nehri’nin batı yakasında İtilaf’ın gözetiminde bağımsız bir devlet yaratma önerileri, yeni bir savaşa neden olacağı gerekçesiyle İngiltere ve ABD tarafından, reddedildi. Buna karşın, Almanya ile olası bir savaş durumunda Fransa’nın yardımına geleceklerini garanti ettiler. 

    Fransa 15 yıl boyunca Saar madenleri üzerinde kontrol sahibi olacak ve 1935’te bir plebisit yapılıncaya kadar bölge Milletler Cemiyeti denetiminde kalacaktı. Ayrıca, Almanların antlaşmaya uymalarını garanti etmek üzere, bu bölge 15 yıl boyunca işgal altında tutulacaktı. Bu arada Almanya’nın işgal altında tuttuğu Polonya, Sovyetler Birliği’ne karşı tampon olması da düşünülerek yeniden bağımsızlığını kazandı. Almanya öz topraklarının yüzde 13’ünü, 6 milyon nüfusu, tüm sömürgelerini, değerli kaynaklarını yitirdi; ordusu 100 bin kişiyle sınırlandırıldı ve kendisine dev bir savaş tazminatı yüklendi. 

    Macaristan parçalandı Macaristan’ı parçalayan Trianon Antlaşması 4 Haziran 1920’de imzalandı. Antlaşmaya Macaristan adına imza atanlardan birisi de Macar Bakan Agost Benard (en önde, fraklı) idi. 

    Mareşalden tarihin en isabetli tahmini 

    Bu ve diğer düzenlemeler bir yana, Versailles Antlaşması’nın en önemli maddesi, Almanların kendilerini savaş suçlusu ilan eden 231. Madde’yi kabul etmeye mecbur bırakılmasıydı. Alman halkı savaşın çıkış koşulları konusunda bilgisizdi ve anavatan savunması yaptığına inanıyordu. Alman politikacıları ise daha bir yıl önceki Brest-Litovst’da kendi sırtlan iştahlarını unutuvermişti. Her halükarda, ülkeleri savaştan sorumlu tutulup, açlık ve hastalığın üzerine bir de ağır tazminatlar eklenince, haksızlığa uğradıkları inancı derinleşti. Aşağılanmışlık hissi, ahalinin Nazilerin peşine takılmasının ortamını hazırladı. İtilaf Devletleri’ni zafere götüren Mareşal Foch, Versailles Antlaşması’nı görünce, dünya tarihindeki en isabetli tahminlerden birini yaparak, bunun “20 yıllık bir mütarekeden başka bir şey olmadığını” söylemişti. 

    Hitler 1933’te iktidara geldikten kısa bir süre sonra, Alman ordusunu 100 bin kişiyle sınırlayan maddeyi hiçe sayarak çok hızlı bir silahlanma hamlesi başlattı. Daha sonra İngiltere ve Fransa’nın savaşa girmeyi göze alamayacağını anlayıp Renanya’yı işgal etti. Blöfünü gören olmadı. Akabinde minik bir ülke haline getirilmiş Avusturya’yı işgal ve ilhak etti. Avusturya’da Almanlarla birleşmek isteyen güçlü bir eğilim vardı. Versailles’da buna izin vermeyen Batılılar, 1938’de bunu engellemeye korktular. Hitler akabinde Çekoslovakya’yı mükemmel silah sanayisi ile birlikte yuttu. Müttefikler o noktaya kadar Hitler’i rahatlıkla durdurabilirlerdi ama basiretleri bağlanmıştı. Bu hamlelerin ardından Hitler, Stalin ile anlaşarak Polonya’ya saldırdı. İngiltere ve Fransa o anda ister istemez savaşa sürüklendiler. İki diktatörün arasında paylaşılan Baltık ülkeleri ve Polonya’ya yardım için o anda yapabilecekleri somut bir şey yoktu. 2. Dünya Savaşı sonuçta birincisinin kaçınılmaz devamı olarak başlayacak, Soğuk Savaş ile devam edecekti. 

    Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ile yapılan ağır antlaşmalar, bu ülkeleri ikinci savaşta da Almanya’nın kucağına sürükleyecekti. Sadece Sèvres’i yırtarak Lausanne’da utançtan kurtulan Türkiye tekrar savaşa girmedi. 

    Habsburg İmparatorluğu dağıldı St. Germain Antlaşması 10 Eylül 1919’da yürürlüğe girerek Habsburg İmparatorluğu’nu dağıtmıştı. Polonya’nın bağımsızlığını sindiremeyen Almanya ve Rusya bu ülkeyi Molotov- Ribbentrop Antlaşması’yla yeniden paylaşmış fakat bu da 1941 Haziran’ında çiğnenmişti (altta). 

    Trianon Antlaşması ve Macaristan 

    Orta Avrupa’daki Habsburg İmparatorluğu’nu dağıtan St. Germain Antlaşması, 10 Eylül 1919’da imzalandı. Daha önce hiç var olmayan Yugoslavya ve Çekoslovakya isimli iki devlet farklı halkların birleştirilmesiyle kurulurken, üç imparatorluk tarafından defalarca parçalanan Polonya yeniden bağımsız oluyordu. Polonya 1939’da Hitler ile Stalin arasında tekrar paylaşılacak, sonra batıya kaydırılarak yeniden oluşturulacaktı. Çekoslovakya ile Yugoslavya, Soğuk Savaş biterken parçalandı. 

    Bu arada İtalya’ya da birkaç parça düştü. Habsburg İmparatorluğu’nun coğrafi olarak en büyük parçası olan Macaristan’ın parçalanması, 4 Haziran 1920’de geçerli olan Trianon Antlaşması’na bırakıldı. Macarların tarihî toprakları olarak gördükleri yerlerin bir kısmı Avusturya ile Çekoslovakya’ya terkedilirken, Voyvodino ile Banat’ın bir kısmı İtilaf’ın yeni dostu Sırbistan’a verildi. Banat’ın büyük kısmı, çok sayıda Macarın yaşadığı Transilvanya da Romanya’nın oldu (Bu sorun hâlâ huzursuzluk kaynağıdır). 

    Ayrıca büyük bir savaş tazminatı ile ordunun 35 bin kişiyle sınırlanması da bu antlaşmanın maddeleri arasındaydı. İtilaf’ın Bulgaristan ile yaptığı Neuilly Antlaşması ise 27 Kasım 1919’da imzalanmıştı. Buna göre Bulgaristan, Ege kıyısını Yunanistan’a bırakıyor, Dobruca’da işgal ettiği arazilerden çekiliyor, batıda bir miktar toprağı ise Sırbistan’a terkediyordu. Ordusu 20 bin kişiyle sınırlanıyor ve 100 milyon sterlin savaş tazminatı ödemeye mecbur bırakılıyordu. 

    İstanbul’un aksine Ankara teslim olmadı 

    Osmanlı Devleti’nin parçalanması ise İtilaf’ın kendi aralarındaki pazarlıkların uzaması nedeniyle 20 Ağustos 1920 tarihine kaldı. Ne var ki işbirlikçi İstanbul yönetimi bunu imzalamaya gittiği sırada Ankara’da TBMM açılmış ve İstanbul’daki yönetim çoktan gayrimeşru duruma düşmüştü. Esasen Anadolu’da İstiklal Harbi başlamış olup sadece iki yıl içerisinde Fransızlar Antep, Urfa ve Adana’dan, Yunanlılar Ege’den kovulacak; Pontus isyanı sona erdirilecek; Gürcistan ve Ermenistan sınırları çizilerek zafer elde edilecekti. 24 Temmuz 1923 tarihli Lausanne Antlaşması Sèvres’i tarihe gömerken, Türkiye’yi de dünyanın itibarlı devletleri arasına yükseltiyordu. 

    İki savaş arasındaki dönemde çok sayıda saldırmazlık antlaşması yapıldı ama bunların hiçbiri iyi niyetli değildi. Örneğin Polonya’nın bağımsızlığını hiçbir zaman sindirememiş olan Almanya, 1934’te bu ülkeyle saldırmazlık antlaşması yaptığında, bir yandan da saldırı hazırlıklarına başlamış bulunuyordu. 1939’da kendisi gibi Polonya’nın bağımsızlığını sindiremeyen Rusya’yla birlikte bu ülkeye saldırıp tekrar paylaştılar ama, bu amaçla yapılan Molotov-Ribbentrop Antlaşması da 1941 Haziran’ında çiğnenecekti. 

    Tüm bu barış antlaşmalarıyla dört imparatorluk parçalandı. Habsburg, Osmanlı, Romanov ve Hohenzollern Hanedanları tarihe karıştı. Osmanlılar sürgüne giderken Romanovlar öldürüldü. Wilhelm de Hollanda sürgününde odun kırarak ömrünü doldurdu. Öldüğü zaman Hollanda, Alman işgalindeydi. Vaktiyle ona bağlılık yemini etmiş olan yaşlı subaylar, şimdi Hitler’e başka bir yeminle bağlıydı. Wilhelm’in ordusunda onbaşı olan Nazi lideri, eski imparatoru için resmî tören yapılmasına izin vermedi. 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasında en önemli role sahip olan bu adam, yeni savaşın gürültüsü arasında sessizce gömüldü. 

    Zorlama bir harita

    1918’in sorunları bugün de sürüyor

    Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının eksiltilen topraklarından Avrupa’da yedi yeni devlet yaratılırken, Türkiye’nin güneyinde de bir dizi kukla devlet ve “Filistin mandası” gibi bağımlı yönetimler uyduruldu. Avrupa’da ortaya çıkarılan yedi devlet Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya’ydı. Bunların son ikisi Soğuk Savaş’la birlikte parçalandı. Osmanlı topraklarından da Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Yemen ve Suudi Arabistan çıktı. Bu ülkelerin hiçbiri huzura kavuşmadı. Finlandiya Rusya ile savaştı ve Karelya’yı terketmek zorunda kaldı. Baltık ülkeleri önce Ruslar, sonra Almanlar sonra gene Ruslar tarafından işgal edildi. Sonuçta bağımsız oldular ama günümüzde de etnik problemler devam ediyor.