Millı Mücadele günlerinden itibaren Ankara, ulusal kurtuluşun, baş eğmemenin ve Türkiye’nin yeni merkezi olmanın haklı gururunu yaşadı, yaşıyor. Bununla birlikte başkentin yaşadığı sancılı günler, darbeler, darbe girişimleri, asker-sivil gerilimleri ve toplumsal hadiseler, yakın tarihimizi şekillendirdi, şekillendiriyor. Ankara rüzgarları …
Bundan 7 yıl önce, 15 Temmuz gecesi çatıları yalayarak geçen ve başkenti bombalayan uçakların gümbürtüsüyle şaşıran Ankaralılar arasında; o tarihten 53 yıl önce, 21 Mayıs 1963 sabahı Harp Okulu’nun gene jetler tarafından ateş altına alındığını hatırlayanlar vardı. Bu satırların yazarı da 21 Mayıs’ta sabahın erken saatinde uçakların dalışlarını pencereden izlemişti. Jetler 1963’te Eskişehir’ deki ana üsten gelmiş, 2016′ da ise başkentin burnunun dibindeki Akıncı (eski Mürted) üssünden kalkmıştı. İki hadise arasında bir başka benzerlik de, Ankara Radyosu’nun dört defa (1963), TRT televizyonunun ise iki defa (2016) el değiştirmesiydi. Bunlar başarısız darbe girişimleriydi ama, bu kentin ahalisi 1920-23 arasında da hop oturup hop kalktığı birçok gün yaşamıştı. Belki biraz da bu nedenle krizlere karşı şerbetli sayılırdı.
Haziran 1920’de Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkes Ethem ve adamları, İstasyon’daki karargah binasının önünde Mustafa Kemal ile…
Soğuk Savaş’tan günümüze, vekaletle yürütülen yerel savaşlarda paralı asker kullanılması yaygın. Süper güçlerin desteklediği gerilla tipi örgütlerden ultra modern donanımlı küçük ordulara varıldı. Rusya-Ukrayna savaşındaki Wagner hadisesi de, Batı’nın muazzam desteği karşısında Moskova’nın yetişmiş asker bulamamasına ve demografik sorunlarına uzanıyor.
Öncelikle ifade edilmesi gereken olgu, paralı askerlerin günümüzde giderek yaygınlaşmasıyla basına ve sosyal medyaya yansıyan grupların ancak buzdağının görünen ucundaki küçük kısım olduğudur. Çok farklı şekillerde hayata geçirilmiş olmaları, bunları tanımlamayı kolaylaştırmaz. Temel olan para unsuru ve esas olarak başka ülkelerde istihdam edilme kıstasları bile her durumu karşılamaz, açıklayamaz.
Sporculuktan hırsızlığa, şeflikten isyancılığa geçiş yapan Wagner lideri Yevgeni Prigojin, Rusya lideri Putin’le.
Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur. Paranın itibarıysa onu çıkaran devletin yaşadığı orunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Cumhuriyetten bugüne dek de müdahaleler paradan kaçışı engellememiştir.
Para ve yazı, Homo sapiens’in yeryüzündeki iki büyük buluşudur. Her fikri, her ifadeyi yazıyla başka çağlara aktarabilir, başka mekanlara gönderebilirsiniz. Para da evrensel bir araçtır. Onunla her şeyi, her şeye dönüştürebilirsiniz. Yıllar önce öğrencisi olma şansına eriştiğim, erken yitirdiğimiz şair ve ekonomist Ergin Günçe’nin bir dersinde şu örneği verdiğini dün gibi hatırlıyorum: “Gelibolulu balıkçıların emeğini çeliğe dönüştürebilirsiniz; bunları satıp, bulabildiğiniz herhangi bir yerden çelik alabilirsiniz”. İşte bunu yapabiliriz ama bunların karşılığında alacağımız ve vereceğimiz paralar hemen her koşulda farklı olacaktır.
Piyasa koşulları bir yana, devletlerin yarattığı para sabit bir şey değildir. Devamlı oynar. İner, çıkar, bozulur, saklayan bir bakar ki enflasyon karşısında değeri uçmuş gitmiş; yatıran da sürekli kuşkudadır. Değişken, oynak, kandıran ve kalleş bir şeydir. Kaprislidir. Sahiplerini sürekli şaşırtır. Paranın inadı hemen her zaman politikacının inadından daha kuvvetlidir. Kendisiyle fazla oynayana her türlü kazığı atabilir. Bu nedenle parayı yönetmek, kişiler, kurumlar, hele de devletler için büyük özen ister.
Niçin devlet? Çünkü devletler çoğu zaman kötüye kullandıkları bir para yaratma ayrıcalığına ve tekeline sahiptir. Bu tekel son birkaç yılda sanal paralarla bozulmuş gibi görünse de devletlerin, diğerleri gibi, sanal paraya da müdahalesi kaçınılmazdır. Aksi düşünülemez, devlet mantığının dışındadır; bunun ilk işaretlerini de görmeye başladık.
Bütün bunlar bir yana, para yaratmak aynı zamanda bir egemenlik meselesidir. Paranın itibarı onu çıkaran devletin yaşadığı sorunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Savaşta yanıp yıkılan bir devletin parası da pul olur. Almanlar 1. Dünya Savaşı ertesinde sabah kahvesini dört, akşam kahvesini sekiz milyar marka içiyordu. İşçiler el arabasına yükledikleri yevmiyeleriyle bakkala koşup bir ekmek alırken artık kimse para saymıyordu. Niye saysınlar… Ertesi gün değeri tekrar yarıya düşecek olan para destelerini kim sayar. Banknot matbaası 24 saat iş başındaydı.
Paranın en büyük talihsizliği, muhtemelen bizzat kendisi değer taşıyan şeylerle, yani altın ve gümüşle bağlantısının kopartılmasıydı. Para, altın ve gümüşten basılan sikkelerden oluşunca devletin buna müdahale şansı yoktu. Altın altındı, gümüş de gümüş. Eline geçirebilirsen var, yoksa da yoktu.
1930’lu yıllarda Osmanlı Bankası (üstte). Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve “Sikke-i Sultani” adı verilen Fatih Sultan Mehmet’in ilk altın parası (altta).
Ancak, sikkeler de sorunluydu. Öncelikle, bu değerli metaller sınırlıydı. Ayrıca sikkelere hile karıştırılıyor, alaşım yapılarak ayarı düşürülüyor veya uçlarından azıcık kırpılıyor, bazen de tozu alınıyordu. Eski tüccarların yanında, ayda bir veya iki gram altın tozu için, sikke dolu torbayı sabahtan akşama kadar silkeleyip duran çocuklar çalışırdı. Bu arada piyasada yüzlerce farklı ağırlık ve saflıkta sikke olduğu için ödemelerin hesaplanması tam bir kabusa dönüşüyordu. Tüccarlar anlaşıp kutlamaya giderken, katipleri de ödeme için sikkeleri cetvele dökerdi. İki florin; biri yüzde üç, diğeri yüzde beş yıpranmış. Üç düka altını; biri şu kadar diğeri bu kadar…
Bunu kısmen de olsa çözmek için önce kenarı tırtıllı, tartısı itibarlı, referans olan sikkeler çıkarıldı; sonra da güvenilir bir bankanın altın yatıranlara verdiği senetler kullanıldı. Altın yerine senetler el değiştiriyor, getiren isterse karşılığı olan altını çekebiliyordu. Tabii bunun da makul bir komisyonu vardı. Öte yandan Avrupa’da bunların hayata geçmesinden daha önce Çin’de kağıt para kullanıldığı kaydedilmişti.
Devlet, paraya sıkışınca tüm sikkeleri topluyor, aynı miktar gümüşe daha çok değersiz metal katarak daha fazla sikke basıyor (yani sikke tağşiş ediliyor), eski sikkesini darphaneye teslim etmeyenin de boynu vuruluyordu. Dolayısıyla paranın değeri düşüyordu. Bizde bunu ilk kez Fatih Sultan Mehmet yaptı; İstanbul’da ilk yeniçeri isyanı ve yağmalar onun ölümüyle başladı. Kapıkulları oğlu Cem Sultan’a karşı kardeşi 2. Bayezid’i desteklemek için ondan parayı tağşiş etmeyeceğine dair söz aldılar. Bayezid sözünü tuttu ama bu, daha sonra giderek artan şekilde devletin standart uygulaması hâline geldi. Her tağşiş, kapıkulu askerlerinin ayaklanmasına ve devlet ricalinden kelle alınmasına yol açıyordu.
İstikrar ve para ilişkisi
Geçmişin bize parayla ilgili anlattığı çok şey var, hatta bunlardan bazı kurallar çıkarmamız mümkün olabiliyor. İstikrar ve para arasındaki ilişki bunların başında geliyor. Paraya güven, ya paranın kendi değerine ya da parayı çıkaran devletin istikrarına duyulan güvene dayanır. Değerli metal para döneminde, altın üretimi çok sınırlı olduğu için, sorun dolaşımda yeterli altın olup olmaması ve bunun bir kısmının yöneticiler tarafından nasıl toplanacağından ibaretti. Ne kadar vergi, ne kadar haraç, ne kadar savaş… Elbette devletin para sıkıntısı varsa verginin yanında borç da alınırdı ve sıkıntı ne kadar çoksa, bunun faizi de o kadar yüksek olurdu.
Gene Osmanlılardan örnek verilirse, Osmanlıların borçlandıkları tutarın büyük bir kısmı daha başından, ellerine geçmeden kesilirdi. İkili metal para döneminde, paranın içinde ne kadar altın veya gümüş olduğu ve bunlar arasındaki oranın tayini ayrı bir sorun haline geldi, çünkü devletler bunu serbest değerinin dışında belirliyordu. Para, altın ve gümüş arasında en avantajlı değişimin yapılacağı ülkeye akmaya başladı ve hiçbir yasak bunun önüne geçemedi.
Kağıt para döneminde ise borcun yanısıra temel sorun ne kadar para basılacağı oldu. Para basanın bunun karşısında elinde tuttuğu bazı değerli rezervler olması beklenirdi ama esas sorun devletin istikrarına olan güvendi. Sağlam bir maliyeye sahip olan devlet, harcamalarını vergilerle karşılıyorsa pek sorun yoktu. Ama harcamaların bir kısmı fazla para basılarak karşılanıyorsa paranın değeri derhal düşer ve hiçbir yasak buna mani olamazdı. Şayet devlet hem borç alıp hem de fazla para basıyorsa sorun daha da büyüktü. İşte bizim tarihimiz boyunca sürekli başımızda olan en büyük dertlerden birisi buydu.
1970’lerin sonundan itibaren Batı dünyası, Türkiye’ye tekil borç vermek yerine Ankara’yı IMF üzerinden borçlanmaya yönlendirdi. 31 Mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet…
Borç, rüşvet ve faiz karışınca
Çoğu zaman sağlıklı bir maliyemiz olmadı. Osmanlı döneminde devlet paranın değerini düşürerek ve borç alarak işleyişini sürdürmeye çalıştı. 7. Padişah Fatih Sultan Mehmet sikkeyi altı kez tağşiş etmişti. Onun zamanına kadar yeterli olan gümüş para sistemi, İstanbul’un fethiyle birlikte devletin imparatorluğa dönüşmesinin gerektirdiği dev masraflar karşısında bozuldu. Bunların başında muazzam saray masrafları, imparatorluk için prestijli yapılar, İstanbul’un imarı ve büyük seferler geliyordu. Osmanlı istikrarsızlığı kötü maliye ile çok yakından bağlantılıdır.
16. yüzyılda seferler gelir getirmez olunca durum büsbütün kötüleşti. Bu dönemde Doğu ticaret yolları Avrupalıların eline geçiyor ve deniz seferleri büyük mali külfet oluşturuyordu. Sokollu’dan sonra en büyük tağşişlerden biri yapıldı. Bu dönemde ahalinin paraya güveninin kalmaması ekonomik hayattaki gerileyişi artırdı. Nihayet 19. yüzyılda iç ve dış borçlar işi iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Sonradan Galata Bankerleri adını alacak olan sarraflar, 16. yüzyıl sonlarından itibaren acil devlet harcamaları için borç verdikçe, giderek daha büyük ayrıcalıklar kapmaya başladılar. Borç, rüşvet ve faiz birbirine karıştı.
1854’te Kırım Savaşı dış borç alımı için dönüm noktası oldu. Nihayet 1881’deki Muharrem Kararnamesi ile devlet, borçlarını ödemek üzere vergilerini, dolayısıyla iktisadi faaliyetini yabancıların kontrolüne bırakmak zorunda kaldı. Düyun-u Umumiye idaresi devlet içinde devlet hâline geldi ki bu açıkça devletin egemenlik haklarından taviz verilmesinden başka bir şey değildi.
Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin cüce İngiltere ile Fransa’nın dev olarak gösterildiği bir karikatür.
Kısacası, Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’ndan itibaren aldığı dış borçların çok azını demiryolu gibi yatırım işleri için kullanmış, çoğu zaman cari giderler ve savaş harcamaları için yabancılara başvurmuştur. Cumhuriyetin ilanı ve Lozan Antlaşması ile Düyun-u Umumi ve borçlar tasfiye edilmiş, hissemize kalan son taksit, ilk dış borcun alınmasından tam 100 yıl sonra, 1954’te ödenmişti. Osmanlı borçlarından çok çekmiş olan Cumhuriyet’in ilk yöneticileri denk bütçe ve sıkı para politikası konusunda ciddi gayret göstermişlerdi. Ama huylu huyundan vazgeçmez. 2. Dünya Savaşı sonrasında para istikrarı gene hızla bozulmuş ve bu, devalüasyon ve enflasyon olarak hayatımıza yansımıştı. Osmanlı borçları biterken Cumhuriyetin borçlanmaları başlıyordu.
Sorunlar yeni değil
Cumhuriyet hükümetlerinin mali istikrarsızlığı kamu açıkları ve dış ticaret açıklarının birlikte büyümesinden kaynaklandı. Sürekli açık verilmesinde demografik gelişmeler genellikle gözardı edilir. Bu dönemde dünyada eşi görülmemiş bir artışla ülke nüfusu 12 milyondan 84 milyona çıktı. 100 yılda nüfusun yedi katına çıkması inanılması zor bir olaydır. Dünya nüfus artışının yaklaşık iki katı olup, birçok ülkenin üç veya dört katıdır. Bu kadar insan için eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, imar, altyapı, belediye hizmetlerini sağlamak, bütçe açıklarının borçlanma veya para basılarak karşılanmasına yolaçmış, buna silahlanma ve güvenlik harcamaları eklenmişti. Birçok ülkede ve denizlerde sürdürülen operasyonlar da sürekli harcama gerektiriyordu. Bu koşullarda bütçe disiplini ve para istikrarı sürekli bozuluyordu. İşte, kısa bir aradan sonra döndük Osmanlı döneminde yaşadığımız sorunlara. Buna gelir için kamu varlıklarının satılması da eklenmeli… Osmanlılar da sıkıştıkça miri arazileri satarak günümüzde hâlâ devam eden bir başka geleneği başlatmışlardı.
Sorunlarımız yeni değildir ve bunları geçmişten gelen bir devamlılık olarak görmemiz gerekir. Tarihin amacı geçmişten geleceğe uzanan çizgileri bilmektir. Günlük hayatın, devletin, ticaretin, eğitimin, sağlığın, yemeğin, savaşın, ulaşımın, akla gelen her insan faaliyetinin tarihi birbirlerine bağlıyken bunların devlet yönetimindeki istikrar ve para ile bağlantısını yakından bilmek gerekir.
Para herhangi bir meta, yani mal değil, tüm diğer mal ve hizmetlerin hızla değişen oranlarını belirleyen bir araçtır. Bazen bir servet saklama aracıdır. Fiyatı ise faiz olup bu bir neden değil, sonuçtur. Kararnameyle belirlenmeye çalışılması hemen her zaman ters teper. Döviz fiyatına müdahale de elinizde sonsuz rezervler yoksa işe yaramaz. Bu müdahaleler paradan kaçışı önlemez. Dış ilişkilerin çok daha sınırlı olduğu geçmiş asırlarda bile önlememişti, şimdi hiç mümkün değildir.
Hep aynı vaziyet 19 Kasım 1950 tarihli Cumhuriyet’te ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir Ali Ulvi karikatürü. En altta kalan Millî İktisat “Siz rahatınıza bakın Baylar… Ben otuz sene evvelinden bu vaziyete alışığım” diyor.
Bunun yolu, temeldeki nedenleri, yani bütçe ve dış ticaret açıkları ile istikrarsızlığı azaltmak, üretim ile tüketim arasındaki dengesizliği makul seviyede tutmaktır. 1950’lerde açıldık; ilk büyük devalüasyon geldi; Dolar 3 TL’den 9 TL’ye çıktı. 1960’larda tekrar açıldık; bu sefer 9’dan 15’e çıktı. Böyle devam edip gitti. Şimdi bir tura daha girdik.
Para sahipleri siyasi istikrarsızlıktan ve belirsizlikten ürker, güven peşinde koşar. İstikrarsız ülkenin parasının içte ve dışta değer yitirmesi, özellikle döviz karşısında ucuzlaması ise o ülke insanlarının emek ve varlıklarının ucuzlaması anlamına gelir. Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur.
1967- DÖVİZE ÇEVRİLEBİLİR MEVDUAT UYGULAMASI
Özal ‘Bilgisizliğin vesikası’ demişti
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Aralık 2021’de Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Sistemi’ni açıklamasının ardından kimi ekonomistlerden bu modelin geçmişte uygulanan Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) ile benzerlikler taşıdığı yorumu gelmişti. Dışarıdan döviz girişini teşvik etmek amacıyla başlatılan DÇM hesapları ilk kez 1967’de açılmış, dövizli işlem hakkı tanınan hesaplara Merkez Bankası (TCMB) tarafından Hazine adına kur garantisi verilmişti. Diğer bir deyimle kur farkları bütçeden karşılanmıştı. O yıllardaki ödemeler dengesi açıklarına bir çözüm olarak düşünülen uygulama ile başta yurtdışındaki işçiler olmak üzere dışarda dövizi olan, fakat bunu Türkiye’ye getirmek zorunda olmayanların dövizlerini çekme amacı güdülmüştü.
O tarihlerde yurtdışındaki işçiler ve ihracatçılar ilk hesapları açmış; toplamı 3.5 milyar doları bulan döviz Türkiye’ye girmişti. 1975 itibarıyla Türkiye’nin döviz rezervlerinin %98’i DÇM’lerden oluşuyordu. Ancak DÇM’lerin anapara ve kur farkı ödemeleri, verilen kur garantisi nedeniyle, Hazine’ye aşırı yük olmaya başlamıştı. DÇM’lerin para arzı artışına ve enflasyonun hızlanmasına neden olmaya başladığı değerlendirmesinin ardından kullanımına sınırlamalar getirilmişti. 1977’nin ilk aylarından sonra yeni hesap açma hızının azalmasıyla birlikte TCMB ve bankalar, vadesi gelen eski DÇM’lerin paralarını geri ödemede zorlanmaya başlamış ve sonunda sistem 1978’de sona erdirilmişti. Bu borçlar, 1981’den sonra devlet tarafından üstlenilmiş, o tarihte 2.5 milyar dolar kadar olan tutar, Merkez Bankası veya devlet borcuna dönüştürülmüştü.
Türkiye’nin dışa bağımlılığını artıran DÇM’lerin kullanımında herhangi bir kural uygulanmadığından, alınan kredilerin genellikle ticarette ve işletme giderlerinde kullanılması, yatırımlara yöneltilememesi ve bu yüzden enflasyonun kaynaklarından biri hâline gelmesi, gelir dağılımını bozucu etkisi daha sonra uygulamayla ilgili yapılan eleştirilerin başında gelmişti.
1989’da dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “bilgisizliğin vesikası” olarak tanımladığı sisteme dair Milliyet gazetesinin 17 Eylül 1989 tarihli haberinde yayımlanan açıklamalar uygulamanın bilançosunu şöyle anlatıyordu: “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabrika, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mâl olduğunun basit bir bilançosu budur. 1970’li yıllarda o zaman kendilerini akıllı, uyanık sananlar böyle bir yol buldular. Tam 221 bankaya borçlandık ve Türkiye bunları ödeyemedi”.
Özal, söz konusu haberde ayrıca 84-89 arası yaşanan enflasyon-emisyonun ortalama %50’sinin DÇM ödemeleri yüzünden yaratıldığını söylüyor; DÇM’lerin yükünün yıllarca halka yüklendiğini vurgulayarak “Benim memurum, işçim, esnafım diyenler, DÇM’nin yükünü vatandaşın sırtına yıktılar, orta direğin sırtına yıktılar. Bu borcu siz ödediniz” ifadeleri kullanıyordu.
Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM), 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.
Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…
Türkler en azından 7. yüzyıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11 yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, onların askerî yapısı ve bürokrasisinde yer almıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemize olanak yok.
Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars daha Malazgirt öncesinde Türklerin eline geçmişti. Romen Diyojen bu gelişmenin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anadolu’ya ilerledi ama Malazgirt’te kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anadolu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı bile. Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldiklerini bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı. 21. yüzyılda da iklim krizinden mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır.
Haçlı seferleri
Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı seferleriyle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğinden bahsetmiş; bu hareketin hedeflerden birinin Anadolu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları İç ve Batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.
Haçlıların Anadolu’dan geçmesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bununla birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muharebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden doğudan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.
Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya 2. Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.
Moğol istilaları
Moğollar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temeldeki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.
İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yitirmiş yönetimin liderliği altında bir varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.
Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak güçte değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu-Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tarihlerde Osman Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.
Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.
Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dirlik-düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd, İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi’nde (1402) yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler padişahı bırakıp emirleri altındaki birliklerle kaçmışlardır. Bu sırada bir kısım ahali de önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.
Ne var ki Anadolu’da kurulmuş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerinde belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en başta, Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti.
Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Bayezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye, diğer yandan da Anadolu’da isyan eden Türk beyliklerine müdahale için iki kıta arasında at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar beyliklerin yanısıra güneydeki Memlûkleri de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.
16. yüzyıl: Büyük Kaçgun
Sözkonusu uzun kriz, 2 Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde gelişti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen isyanlarla birlikte yayılacaktı.
Bu arada devlet merkez teşkilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht savaşları da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi) bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı. Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntıya soktu.
Timur felaketi
Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu.
Aynı dönemde, 1585’te, paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edilebileceği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para basıyordu. İstanbul’da ilk yağma Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları, oğlu 2 Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama daha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma girişimleri İran savaşlarıyla birlikte muazzam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale garnizonları bulundurulması gerekince her kış evine dönen Tımarlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler hazineyi büsbütün tüketmişti.
Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası geldi ve ertesi yıl kıtlık ve eşkıyalık had safhaya çıktı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme-çatma konutlardan dönemeyecek ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi.
Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını; özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri kapattıklarını görürüz.
Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.
Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır. Artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa…
17. yüzyılın başında, 14. padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603- 1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapmışlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldürülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur.
Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbirini izlemiş; paranın değeri daha da düşmüş; reaya toprağı terketmeye devam etmiş; isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.
Nasıl ayakta kaldık?
Anadolu-Türk varlığının bu kadar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türklerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadıkları, coğrafyanın en ince damarlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi, örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk kez kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zira veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlıların önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmalarıdır ki, çoğu zaman veraset meselesini de bu bürokrasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür; ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur.
Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü.
Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur. Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler ve yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tayin geleneği, günümüzde hâlâ devam etmektedir.
Diğer bir faktör de ilk 10 padişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman krizlerle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabilmiştir. Osmanlı devleti merkezîleştiğinde Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi. Toprak sermayesi Osmanlı Devleti’nin son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak bu mücadeleyi sonuna erdiren; toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu hatırda tutulmalıdır.
Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından “Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.
19. yüzyıl: Bitmeyen çile
İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sürekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştırmış; buna 1789 sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyeti eklenmiştir.
Diğer yandan âyanlar yerel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra devlet bir süre işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden dağılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.
Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…
2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; Abdülmecid döneminde istenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların el koyduğu Düyun-u Umumi utancıyla sonuçlanmıştır.
Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilemiyordu ve ordu reformu tamamlanamamıştı. İşte toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Kurtuluş Savaşımızın ilk aşaması olarak niteleyebileceğimiz Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı.
Sevr değil Lozan
Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; zira 1918’de yanlız onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu. Osmanlı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.
En umutsuz andayeniden doğuş
1. Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesi’nde umutsuzluk içinde. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan da Türkiye olacaktı.
Selçuklular bir geçiş dönemiydi ve Türkleri kritik bölgelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Osmanlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular.
Bu topraklar tarih boyunca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hale geldi ve dünya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yollarını oluşturuyor. Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş maceramız sürüyor.
Yaklaşık son 200 yıldır dünyanın neredeyse tamamını etkileyen tayin edici gelişmeler Doğu Avrupa’da yaşandı. Avusturyalı devlet adamı Gentz, 1815’te “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir” demiş, tarihte eşine nadir rastlanan bir öngörüye imza atmıştı. Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölgeden çıktı ve savaş durumu hâlen Ukrayna ile devam ediyor. Hatırlatma ve analiz.
Doğu Avrupa son yüzyıllarda dünyanın en sarsıntılı ve acılı bölgelerinden birisiydi. Bölgenin siyasi haritası sürekli değişirken insanlar da farklı devletlerin kontrolüne girdi. Bazı bölgelerde, 100 yıl içerisinde dört, hatta beş farklı devletten nüfus kağıdı almak gibi akıl ötesi sıkıntılar yaşadılar. Örneğin Çar’ın batıdaki bir tebası, 1. Dünya Savaşı sonunda 1917’de bağımsızlığını ilan eden Ukrayna Halk Cumhuriyeti vatandaşı olup; bir tebası da Galiçya’da kurulan kısa ömürlü Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin vatandaşlığına geçmiş olabilir. 1920’de vaktiyle kendisine ait bu toprakları almak için ilerleyen Polonya’nın çok kısa süren yönetimi altında yaşadıktan sonra 1922’de resmen Sovyetler Birliği’ne bağlanmış; SSCB yıkılınca tekrar Ukraynalı olmuş; belki de yeni ilan edilen geçici Donbas vatandaşlığını kabul etmiştir ki sonunda tekrar ya Ukrayna ya da Rusya Federasyonu’nun vatandaşı olacaktır.
Beserabyalılar, Moldovanlar, Karelyalılar, Rutenyalılar, Litvanyalılar, Estonyalılar, Letonyalılar, Lehler, Finliler hepsi en az iki veya üç, bazıları beş kez farklı bayraklar altında yaşadı. Tabii Çekleri ve Slovakları da unutmayalım. Bu arada milyonlarca kişi bu bölgeden sürüldü, katledildi. Avrupa genelinde toplama kamplarında, gaz odalarında öldürülenlerin yüzde 90’ından fazlası bu bölgede yaşayan insanlardı. İki dünya savaşı burada çıkmıştı; üçüncüsünün de aynı yerden çıkma ihtimali dünyada endişe yaratıyor. Batı ülkeleri bu bölgede çıkmış her soruna müdahil oluyor, her savaşa karışıyor.
Rusya’nın yayılmasında Büyük Petro’nun (altta, sağda) denizlere açılma çabası büyük bir öneme sahipti. 2. Katerina (altta) ise Kırım’ı ilhak ederek 1783’te Sivastopol ile Rusya’nın Osmanlılar üzerinde baskısını artırmasını sağladı.
Baltık ile Karadeniz arasındaki uçsuz bucaksız toprakların kaderi, kuzeyde İsveç, güneyde ise Osmanlıların çekilmesiyle farklı bir yön aldı. Her iki hadise de Büyük Petro’nun denizlere çıkmak için gösterdiği büyük iradenin sonucudur. 1696’da Azak Seferi için bir nehir filosu kurarak güneye ilerlemiş, sonra da kuzeye çıkarak 1700’den 1721’e kadar süren “Büyük Kuzey Savaşı”nda İsveç’i yenerek 1703’te Baltık kıyılarında kendi adıyla anılan St. Petersburg kentinin temellerini atmıştı. İsveç kralı 12. Karl (Demirbaş) bunun üzerine Rusya’ya girmiş, Petro uzun süre çekildikten sonra nihayet 1709’da günümüzde Ukrayna’da kalan Poltava’da bölgenin ve dünyanın kaderini değiştiren bir zafer kazanmıştı. Ukrayna’da bağımsız kalmak istediği için Karl ile ittifak yapan Kazak lideri Mazeppa da mağlup olarak sürgünde ölmüştü.
İsveç kralı 12. Karl’ı yenerek tarihte ilk kez Baltık’a çıkan Büyük Petro, 1703’de kendi adıyla anılan St. Petersburg kentini kurmuştu (üstte). Katerina’nın sırdaşı ve danışmanı Prens Potemkin (altta).
Karl, Petro’ya yenildikten sonra Osmanlılara sığınarak Bender Kalesi’nde uzun ve zoraki misafirliğine başlamıştı. Amacı Osmanlıları Rusya’ya karşı harekete geçirmekti. 1711’deki Prut Savaşı’nda Osmanlıların Azak’ı geri alma koşuluyla Rus Ordusu’na ricat fırsatı vermesi üzerine hayalkırıklığına uğrayarak nihayet ülkesine döndüğü zaman takvimler 1713’ü gösteriyordu. Bu süreçte, İsveç’e ait Finlandiya da Rusya’ya bağlandı. İsveç ile Finlandiya arasındaki yakın ilişki hâlâ devam ediyor. Finlandiya’nın bağımsızlığı sırasında ve sonraki Rus işgaline karşı onlara yardım eden İsveç, şimdi birlikte NATO’ya girmek için Rusya ile büyük bir kriz yaşıyor.
Bölgenin güneyiyle bağlarımız çok daha derin ve eskidir. Ne var ki Petro’nun başlattığı girişimler, yüzyılın ikinci yarısında 2. Catherina’nın danışmanı Prens Potemkin’in Kırım’ı ilhak yönündeki kararlı teşvikiyle sonuca ulaştı. Osmanlıların bunu önleme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasını takiben Ruslar 1783’te Akyar mevkiinde Sivastopol kentinin ve üssünün temelini attılar. 2. Catherina bundan 11 yıl sonra da Odesa’nın geliştirilmesine başladı. Halbuki bir Rus diplomatı 17. yüzyılda şunları söylemekteydi: “Babıâli, hiç kimsenin el sürme hakkına sahip olamayacağı, erden ve arı bir genç kız gibi koruyor Karadeniz’i. Öyle ki Osmanlı padişahı bir yabancının kendi özel dairesine girmesine katlanabilir de yabancı bir geminin Karadeniz’e girmesine göz yumamaz ve izin veremez. Böyle bir şey ancak Türk imparatorluğunun altüst olmasıyla değişebilir”. İşte sonunda Türk imparatorluğu altüst oldu ve Rusya da bölgeye girdi.
Osmanlılar Doğu Avrupa’nın güneyinden çekildikçe Avusturyalılar da giderek toprak kazanmaya başladı. Polonya 1722-1795 arasında üç defa paylaşıldı. Halbuki Polonya, Litvanya Büyük Dükalığı ile birlikte günümüzdeki Ukrayna ile Belarus’un yarısını içeren büyük bir devletti. Habsburglar, Romanovlar ve Hohenzollernler Polonya’dan parçalar kopartmak için savaştılar, sonra da fetihlerini hazmetmeye giriştiler ama başaramadılar. Bu arada Ruslar, Boğazlar’dan güneye inmek üzere büyük bir hevesle çalışmaya başlamış ve Ege’ye donanma göndermişlerdi ki, bunu Baltık, Atlantik, Cebelitarık yoluyla yaptılar ve ayrıca Ege’de faaliyet gösteren bir korsanlık girişimine sermaye yatırdılar.
Kırım Savaşı’ndan sahneler Fransa, İngiltere ve Piyemonte’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivastopol’u aldığı kuşatmanın Franz Roubaud tarafından yapılan bir tasviri (üstte) ve William Simpson’ın 1854-55 Kırım Savaşı litograflarından biri (altta).
Osmanlılar Tuna’nın güneyine doğru çekilirken Avusturyalı devlet adamı Gentz 1815’te şunları söylemekteydi: “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir”. Bu kadar doğru bir tespit-öngörü tarihte çok nadir görülür. Hem Habsburglar hem de Osmanlılar 1. Dünya Savaşı’nın sonunda battılar ve işin ilginci burada aynı saflarda savaştılar ve Osmanlı ordusu son kez Galiçya topraklarına ayak basmış oldu. Bu dönemde Doğu sorunu, Rusya’nın hâkim olduğu bir alandı. Bir başka ifadeyle, Rusya’nın Baltık ve Karadeniz’e çıkması dünya politikasını kökten değiştirdi ve aynı zamanda Slavlar ile Slav olmayanlar arasında bir mücadele alanı oluştu. 1914’de 1. Dünya Savaşı da bu mücadelenin yansımalarından biri olarak çıktı. Güney Slavları olan Sırplara haddini bildirmezse Doğu Avrupa’daki tüm Slav nüfusu yitireceğinden korkan Avusturya bu ülkeye savaş ilan edince, Rusya da onların yardımına koştu ve savaş çarkları harekete geçti. Zihinlerinin bir köşesinde ise tarihî emelleri olan İstanbul vardı.
1848 ihtilalleri sırasında sözde bunları önlemek için Tuna boylarına inen Ruslar, bu durumu İstanbul’a yürüyüşlerini yeniden başlatmak için fırsat olarak görmüşlerdi. Bunu izleyen girişimleri, Fransa, İngiltere ve Piyemonte’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivastopol’u aldığı 1854-55 Kırım Savaşı sayesinde önlendi. 1877-78 Savaşı’nda bunu başarıp İstanbul’a kadar ilerleyip Ayestafanos (Yeşilköy) anıtını bıraktılar, ama Avrupa’nın müdahalesiyle geri dönmek zorunda kaldılar. 1914’te savaş başlayınca ilk yapılan işlerden birisi bu anıtı yıkmak oldu. Osmanlılar bu savaştan sonra Tuna boylarından kesin olarak çekilince Doğu Avrupa’da üç imparatorluk arasındaki çekişmeler öne çıktı ve nitekim 1. Dünya Savaşı da 2. Dünya Savaşı da burada patladı. 1918’de Doğu Avrupa’yı paylaşan üç imparatorluk dağıldı; Avusturya imparatoru tahttan feragat etti; Çar öldürüldü; Kayzer Hollanda’da sürgüne gidip ölünceye kadar odun kesti.
Görüldüğü gibi Doğu Avrupa, üç asırdır dünya tarihindeki en büyük gelişmelerin merkezinde olmuştur. 1918’den sonra parçalanan Avusturya’nın tekrar toparlanma şansı yoktu. 12 milyon Almana karşı 10 milyon Macar, 6.5 milyon Çek, 5 milyon Polonyalı, 3.5 milyon Ukraynalı, 5.6 milyon Sırp ve Hırvat, 2 milyon Slovak, 3 milyon Romanyalı, 4 milyon Rutenyalı, 0.8 milyon İtalyan ve 1.5 milyon kadar da daha küçük gruplardan nüfuslarla bir dizi küçük devlet ortaya çıktı. Bu savaşta az sayıda Ukraynalı, Avusturya Ordusu’nda, ezici çoğunluk ise Rus Ordusu’nda savaşmıştı.
Avusturya yenilince Doğu Avrupa’da birçok küçük devlet ortaya çıktı ama Polonya’nın yeniden kurulabilmesi için neredeyse bir mucize gerekmekteydi ve bu mucize hem Almanya hem de Rusya’nın savaşta yenilmesiyle gerçekleşti. Polonya’nın Rus işgalindeki bölgelerinde baskı ve yoksulluk çoktu. Almanya hakimiyetindeki bölgelerde yoksulluk daha az ama baskı daha fazlaydı. Bu iki ülke çok ağır bir asimilasyon politikası uyguladı. Bunun sonucunda epey dış göç ve isyan oldu; biz de birkaç değerli insanı kazanmış olduk. Polonya kültürü 1.5 asır boyunca daha çok, nispeten toleranslı olan Avusturya işgali altındaki bölgelerde canlı kaldı. Ukraynalılar ise hem Ruslar ile Polonyalılar hem de Rusya’daki uzun içsavaşta ezildiler. Bu sırada Batılılar, Kırım üzerinden Beyaz Ordular’a yardım ettiler ama bu bölgedeki en önemli beyaz komutan Wrangel’in yenilgisini önleyemediler.
Rusya’da 1918-1922 arasında pek çok Bolşeviğin ve sivilin katledilmesiyle sonuçlanan “Beyaz Terör”ün en önemli komutanlarından Pjotr Vrangler (solda).
Ne var ki Polonya’nın çilesi 1918’de bağımsızlığını tekrar kazanmasıyla bitmeyecekti. Avusturya tarihe karışırken, Almanya ve Rusya yitirdikleri toprakların peşinde koşup 2. Dünya Savaşı’nı başlattılar. 1939 Eylül’ünde Almanlardan iki hafta sonra Ruslar da Polonya’ya girdi. Her ikisi de Polonyalıları katletmeye başladı. Böylece ülkenin bir daha toparlanmasını önlemek istediler. Rusların Katyn Ormanı’nda Polonya subaylarını ve ileri gelenlerini katletmeleri, Nazilerin bu ülkede kurdukları toplama kamplarının ve gaz odalarının yanında nicelik olarak küçük kalır ama durum bundan ibaret değildir. Ayrıca Hitler Polonya Yahudilerini imha ederken, Stalin küçük bir kısmının İran üzerinden Filistin’e gitmelerine izin verdi ki bunların da İsrail’in kuruluşunda azımsanmayacak rolleri olmuştu. Tabii şunu da unutmayalım: Lehler bir yandan katliama uğrarken, bazıları da Yahudilerin katledilmesini memnunlukla izlemişti. Polonya’nın doğusu Ruslar için ödülün sadece bir parçasıydı. Bu savaşın sonunda Finlilerden Karelya’yı, Romenlerden Beserabya’yı ve üç Baltık ülkesini ilhak edeceklerdi.
Plevne’de Grivitsa tabyasının Ruslar tarafından ele geçirilmesi. Tabya, birkaç saat sonra Osmanlı kuvvetleri tarafından geri alınacak ve 30 Ağustos 1877’de Rumenlerin eline düşecekti.
Polonya için İngiltere ve Fransa ciddi bir tavır aldıkları için (neticede Polonya yüzünden savaşa girmişlerdi) yeni bir çözüm geliştirildi. Polonya sınırları batıya, Oder-Neisse hattına kaydırılırken doğudaki toprakları da Belarus ve Ukrayna’ya verildi. Böylece Polonya, Almanya aleyhine birkaç yüz kilometre batıya kaydırılmış oldu. Günümüzde Ukrayna ve Belarus’ta Polonya asıllılar vardır ve bu ülkenin Ukrayna’ya yoğun yardım yapmasının temelinde bu vardır. Keza Polonya’da da çok sayıda Ukraynalı bulunuyordu ki 1922’de bunların sayısı 3 milyondu; ancak 1945’de sınırlar batıya kayınca bir kısım Ukraynalı tekrar kendi ülkelerinin vatandaşı olmuş, bu defa bir kısım Polonyalı ülkelerinin dışında kalmıştı. Unutulmaması gereken, Polonya’nın da ara dönemde Ukraynalıları asimile etmek için çok ağır bir baskı uygulamasıdır. Özellikle Ortodoks Kilisesi’ni yasaklayarak işe başlamışlardı. Polonya’nın tutumu, ülkenin batıya kaydırılıp yurttaşlarının bir kısmı Ukrayna’da kalınca biraz değişti. Bu topraklarda çifte standart temeldir, hoşgörü çok nadir rastlanan bir şeydir.
1919 yazında Ukrayna’da Kiev’e kadar ilerleyen Polonyalılar geriye sürüldü ama 1920 yazında Rus Orduları da Varşova kapılarında yenilerek ricat ettiler. Polonya lideri Mareşal Pilsudski (altta) daha sonra Stalin tarafından idam edilecek olan Mihail Tuhaçevski’yi (üstte) mağlup etti.
Almanya, Polonya, Ukrayna arasında arazi ve nüfus kaydırmaları yapılırken Romanya da bunun dışında kalamadı. Türklerin yoğun olduğu Güney Dobruca, Bulgaristan’a geçerken Romanya, daha önce Macaristan’dan almış olduğu Transilvanya’yı kalıcı şekilde ilhak etti. Ruthenya, Kuzey Bukovina ve Beserabya (bugünkü Moldavya) ise SSCB’ye geçti.
SSCB’ye geçtikten sonra bu halkların alfabeleri yasaklandı, bir kısmı bölgeden sürüldü. Hıristiyan Türklerin Gagavuz özerk bölgesi de buradadır. Kırım Türkleri ise 1944’te korkunç koşullar altında Orta Asya steplerine sürülürken büyük can kaybına uğradı. SSCB yıkıldıktan sonra dönmeye başladılar ve günümüzde yarımada nüfusunun sadece sekizde birini oluşturuyorlar.
Doğu Avrupa’daki en büyük iki katliamdan biri, Nazilerin Polonya’da kurdukları Auschwitz, Chelmo, Treblinka, Sobibor ve Belsec gibi kamplarda Yahudilerin öldürülmesidir. Polonya’daki 3 milyon Yahudinin büyük kısmı burada yaşamını yitirmiş ve tüm Avrupa’dan getirilen Yahudiler ve diğerleri de bu kaderi paylaşmıştır. Yahudiler Varşova gettosundaki direnişlerini 1943’te tek başlarına yaptılar. Esasen bu tarihe kadar buraya tıkılan 380.000 kişiden sadece 14.000’i ayakta kalmıştı. Ertesi yıl Kızılordu yaklaşırken, bu sefer Polonyalılar ayaklandı ama onlar da Yahudiler gibi tek başlarına savaşıp imha edildiler. Stalin’in orduları 5 ay boyunca Vistül’ün doğu yakasında bekleyerek-izleyerek katliamın tamamlanmasını bekledi! Zira bu ülkeyi işgal ettikleri zaman Polonyalıların kendilerine de direnebileceklerini öngörüyorlardı. Ruslar savaştan sonra tüm Polonya kurumlarını etkisizleştirdi. Katolik Kilisesi tek örgütlü kurum olarak kalacak ve pasif de olsa bir muhalefet merkezi hâline dönüşerek bağımsız “Dayanışma” işçi hareketiyle birlikte 80’li yıllarda Polonya’nın Rus işgalinden tekrar çıkmasında etkili olacaktı.
Diğer büyük katliam da Ukrayna’da 1930’ların başında Ruslar tarafından gerçekleştirilen, Holodomor olarak anılan hadisedir. Zorunlu kolektifleştirme sırasında bölgedeki tüm mahsuller toplandıktan sonra Kızılordu geniş bölgeleri çevirerek giriş-çıkışı yasaklamıştı. “Açlıkla öldürülenler”in sayısı için 1.5 milyondan başlayan rakamlar verilmektedir. Bazı kaynaklar 10 milyonu aşan çılgınca rakamlar da dile getirir. 5-10 milyon en sık rastlanan istatistiktir. Muhtemelen 3 milyonun üzeri abartıdır ama bu da zaten fazlasıyla korkunçtur. Bölgede yamyamlık olaylarına bile rastlandığı kaydedilir.
Bitmeyen azap Holodomor’da açlıkla cezalandırıalan Ukraynalılar ve Baltıklılar (üstte) Alman ordularını kurtarıcı olarak karşıladılar ama Almanlar Ukrayna’ya girdikten hemen sonra çoluk-çocuk, genç yaşlı Kiev Yahudilerini toplayıp 30.000 kişiyi Babi- Yar’da kurşuna dizmişti (altta).
Bu acıların büyüklüğü, Ruslar ile Ukraynalılar arasında uzlaşmazlığı besleyen bir yakın tarih olayıdır. Esasen gerek Almanlar gerek Ruslar 2. Dünya Savaşı süresince girdikleri her ülkede işe katliamla başlamıştır. Örneğin Estonyalılar 1939’da Rusların, 1941’de Almanların, 1944’de tekrar Rusların elinde büyük bir katliam yaşadı. Bu, tüm Baltık ülkelerinde ve Ukrayna’da tekrarlandı. Holodomor katliamından kurtulan Ukraynalılar ve gene işgal edilen Baltıklılar 1941’de Nazi ordularının kendilerini kurtaracağını sanarak onları millî kıyafetlerle dans ederek karşıladılar; ancak sadece birkaç hafta sonra onların daha büyük bir katliam için geldiğini gördüler. Almanlar Kiev’i aldıktan çok kısa süre sonra kentte çocuk, yaşlı demeden 30.000 Yahudiyi Babi-Yar mevkiinde kurşuna dizdi. Bu kurbanları bulup getirenlerin arasında Ukraynalılardan toplanan aşırı sağcı işbirlikçi milis kuvvetleri de vardı. Başta Galiçya Tümeni olmak üzere işbirlikçi Ukraynalılar Nazilere yardımcı birlikler oluşturdular.
Holodomor katliamında milyonlarca Ukraynalıyı öldürerek etnik katliama girişen Josef Stalin.
Bu, karmakarışık bir tarihtir. Nazi vahşetine karşı direnişe geçenler de çok sayıdaydı. Ancak bir kısım Nazi işbirlikçisi sonuna kadar Ruslarla savaşarak Orta Avrupa’da Karpatlar’a kadar çekildi. Bunların kalıntıları Sovyetler Birliği zamanında da küçük ama sonu gelmeyen bir direniş odağı oldu. Örneğin Nazi işbirlikçilerinin en tanınmışlarından birisi olan “aşırı milliyetçi” Stepan Bandera son yıllarını Almanya’da geçirmesine rağmen bir dönem Ukrayna’da “bağımsızlık lideri” olarak payeyle anıldı ama yakın dönemdeki Kiev yönetimleri bu unvanı iptal ederek Bandera’yı reddettiler. Bunun gibi birçok örnek vardır ve Ruslar tarafından propaganda için kullanılmaktadır. Rusya’da “milliyetçi” terimi Sovyetler döneminden kalan alışkanlıkla “Nazi” terimiyle eşanlamlı kullanılır ama Rus milliyetçiliği pek konuşulmaz.
Katyn Ormanı’nın hayaletleri Katyn Ormanı faciasında Ruslar yüzyıllardır boyun eğdirmeye çalıştıkları Polonyalıların iradesini başsız bırakmak için esir aldıkları Polonyalı subayların binlercesini enselerine kurşun sıkarak öldürdüler.
Çoğu savaş aynı zamanda bir içsavaşla birlikte yürür. 2. Dünya Savaşı’nda işgale uğrayan her ülkede içsavaş çıktı. Bu, günümüzde de farklı ölçülerde devam etmektedir. Donbas, Luhansk içsavaşın yıllardır sürdüğü bölgelerdi. Sovyetler Birliği döneminde Ruslar her cumhuriyete mümkün olduğu kadar çok Rus götürerek, işgal ve ilhak ettikleri topraklarda nüfus desteği sağlamaya çalıştılar. Birliğin dağılmasını takiben, bunlar yeniden bağımsız olan sözkonusu ülkelerde istenmeyen kişi oldular. Estonya bunun çok tipik bir örneğidir.
Nüfusu doğum oranı nedeniyle sürekli azalan Rusya ise bunlara sahip çıkmayı hayati bir sorun olarak gördü. Rusya’nın Çarlık ve SSCB dönemlerinde nüfus taşıdığı ülkelere tekrar müdahalelerinde, jeopolitik gerekçelerin yanısıra nüfus da belirleyici bir sorundu. Ruslar önlenemez bir şekilde azalmaktadır.
Varşova ayaklanmaları Varşova 1943 ve 1944 ayaklanmalarında Yahudiler ve Polonyalılar ayrı savaşıp ayrı öldüler. İkincisinde Kızıl Ordu birkaç kilometre uzaktaki Vistül’de katliamın bitmesini bekledi.
Petro ve Katerina’nın hayalleri insanlığa çok pahalıya mâloldu. Bizim savaşlarımızı saymazsanız, Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölgeden çıktı ve savaş durumu hâlen de Ukrayna ile devam ediyor. Tarihin en büyük üç kuşatması St. Petersburg (bir ara Leningrad) ve iki kez de Sivastopol’de yaşandı. Birincisinde 900 bin sivil ve en az o kadar asker öldü. Sivastopol kuşatmaları da çok kan dökülmesine neden oldu.
Bunlar Ruslar için kutsal kentlerdir. Ukrayna’daki son savaşın giderek uzamasındaki etkenlerden önemli bir tanesi de budur.
Türk-Arap ilişkileri, Osmanlıların gerileme dönemine damgasını vurmuş en önemli alanlardan biri. İslâmiyet, milliyetçilik, Batılı emperyalistler, Rusya, İran ve İsrail arasında sürekli olarak bir yüksek tansiyon oluşturan Arap meselesinin siyasi-askerî-tarihî köşe taşları.
Türkler ve Araplar tarih boyunca sayısız kez çatışmış, yıldızları barışmamış iki büyük kültür alanının insanlarıdır. Türklerin İslâm dinini almaları bunu bir ölçüde değiştirmekle birlikte temeldeki çatışmayı sona erdirmemiştir. Her halükarda Arap alemi “geri kalmışlığını” Türklerin işgaline bağlarken; Türkler arasında da “Arap kültüründen kaynaklanan anlayışlar nedeniyle sayısız sorun yaşadık, geriye düştük” fikri son derece yaygındır. Elbette bunlar diğer faktörleri ihmalden kaynaklanan tek yanlı, eksik bakışlardır. Analizler kültürel gelişmeyi ve karşılıklı etkileşimleri belirleyen coğrafi ve ekonomik faktörlerle birlikte ele alınmalıdır. Ayrıca, bu âlemlerin insanlarının homojen olmadığı da çok önemli bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.
Günümüzde Arap dünyasıyla ilişkilerimizi İslâm üzerinden güçlendirmeye çalışanlar da bu dinin sayısız yorumuyla, özellikle “siyasi İslâm” nedeniyle içinden çıkılması zor sorunlarla boğuşmakta. Aslında “siyasi İslâm”ın ne derece doğru bir terim olduğu da tartışmalıdır; zira Hıristiyanlık sonradan siyasetin bir aracı olurken, İslâm en başından beri bir devlet dini olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. İslâm mezhepleri Türkler ve Araplar da dahil her kavim veya millet içerisinde ayrımlara neden olduğu gibi, kavimler veya milletler arasındaki çatışmalarda da esaslı bir rol oynamıştır. Dinlerin farklı yorumları sadece doğal değil kaçınılmazdır ve aynı olgu Hıristiyanlık için de geçerlidir. Bununla birlikte her toplum yeni inançları kendi geleneklerine ve çağın gereklerine göre yorumlar. Azerbaycan ile Suudi Arabistan veya Tunus, İslâmiyet’i farklı şekillerde yaşar.
Cemal Paşa, Bağdat’ın güneyinde El-Hindiye barajının açılışında, beyaz ceketi ve binici kıyafeti içinde, Bağdatlı aşiret reisleriyle birlikte…
Hem Türkler hem de Araplar arasında milliyetçilik akımı, Batı’nın tesiriyle ve bazen Batı’ya karşı, ancak kimi zaman onlarla uzlaşan bir karmaşıklık içerisinde gelişti. Bu toplumlarda uluslaşma daha geç başlamış, bu nedenle süreçler dış etkilere fazlasıyla açık ve sorunlu olmuştur. Uluslaşamamış toplumlarda cemaat önderleri çok etkilidir ve Batılılar bunları satın alarak sözkonusu toplumlara rahatça müdahale edegelmişlerdir. İslâm dünyasında bu çok sık şekilde görülür.
İmparatorlukların dağılma çağında, Batılı güçler bir yandan kendi imparatorluklarını korumak veya büyütmekle uğraşırken, diğer yandan da Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma telaşı içerisinde, Arapları Türklere karşı harekete geçirmiştir. Arap milliyetçiliğinin Osmanlıların çöküş süreciyle atbaşı geliştiğini söylemek mümkündür. Ancak bunun da Mağrip ve Maşrık’ı içeren bir pan-Arap milliyetçiliği ile bölgesel milliyetçilikler olarak iki ayrı dalda geliştiğine değinmek gerekir (Pan-Arap milliyetçiliği günümüzde iyice zayıflamış, siyasi bir akım olarak etkisini yitirmiştir).
20. yüzyıl başında Osmanlılara karşı Batı dünyasının yardımıyla harekete geçen Araplar, bu sürecin ileriki aşamasında kimi zaman Batı karşıtı mücadelelere de girmiş, ancak bir noktadan sonra ya Mısır gibi Batılılarla uzlaşmak zorunda kalmış ya da tekrar açık işgale uğramaktan kurtulamamıştır. Arap milliyetçiliğinin iki Baasçı kolu olan Irak ve Suriye ile Libya’nın yakın tarihte uğradıkları işgaller buna örnektir. Batı ülkeleri bu rejimlerin yaşamasına izin vermemiş, onlar da süreçleri iyi yönetememiş ve büyüme sevdasında maceralara atılıp felaketlerin yolunu açmışlardır.
1952’de darbe yaparak iktidara gelen ve bütün Arap dünyasının lideri olma yolundaki pan-Arapçılık iddiasını gerçekleştiremeyen Cemal Abdül Nasır da, bilindiği gibi esaslı bir Türk düşmanıydı (Mısır’da büyük ölçüde Türk kökenli Memlûk yönetimini “ülkenin kanını emen köle askerlerin baskıcı iktidarı” olarak nitelemişti). Ne var ki, Suriye ile Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmelerinin çok kısa sürmesi (1958-1961) pan-Arapçılığın olanaksızlığını gösteren temel noktalardan biri oldu. Keza, İsrail karşısında üstüste alınan Arap yenilgilerinin, özellikle 1967 Savaşı’nın bu iddianın çöküşünde pay sahibi olduğu açıktır.
Bu arada Suriye’deki Baasçı Şii diktatörlüğü de Hatay hedefinden hiç vazgeçmemiş; ülkemizdeki terör gruplarına üs ve destek sağlarken kendi ülkesini de İsrail ve Batılıların müdahalesinden kurtaramamıştır. Bugün her üç ülke farklı ölçülerde işgal altında iken, Mısır da Batı’ya göbeğinden bağlanmış durumdadır; bu bağlılık Batı ülkelerinin Türkiye’ye karşı “oyunlarında” Arapların figüranlık yapmasına yolaçmaktadır. Ancak onların da bazı kesimleri Türkiye’yi 1. Dünya Savaşı’nda Almanların, daha sonra da Batı dünyasının bir piyonu olarak görmüştü. Yüzyıllar süren Türk egemenliğinin yüzeysel niteliği ve kültürel alışverişin zayıflığı, özellikle Maşrık aleminde Türk karşıtlığını kolaylaştırmıştır.
Osmanlı tuğrasının altında Kudüs Osmanlı döneminde Şam Kapısı önündeki Nebi Musa Şenlikleri, Kudüs 1898-1917. Nebi Musa Şenlikleri; Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü Haçlılardan aldığı 1187’den beri kutlanmaktadır. Kudüs’ün Osmanlı topraklarına dahil olduğu dönemde çekilmiş fotoğrafta Osmanlı tuğrası ve bayrakları görülüyor.
Geçmişte Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı Devleti’nin yönünü güneye çevirip Mısır ve Arap ülkelerinin bir kısmını devlete katmasına ve Kanunî’nin bu toprakları Hicaz ve Yemen ile Basra’yı içine alacak şekilde genişletmesine rağmen; Osmanlı egemenliği sadece bazı merkezlerle sınırlı kalmıştır. Mısır’da Osmanlılar yönetimi büyük Memlûk ailelerine, diğer bölgelerde de yerel aşiret reislerinin idaresine bırakmışlardı. Bu anlamda ağırlıkla kıyılar ve belli kentlerle sınırlı, adeta nominal bağlılık altında, kültürel alışverişin asgari düzeyde olduğu bir Osmanlı egemenliği sözkonusuydu. Örneğin Cezayir de Osmanlılara bağlıydı ama fiilen özerk bir yönetime sahipti; zira Cezayir denizcileri bu alanda Osmanlılardan çok daha ileri olup, çoğu savaşta İstanbul’a yardım gönderiyordu. Acıdır ki, Fransızlar bu ülkeyi işgal için saldırdığı zaman, o sırada eski ordusu çökmüş ve yenisi henüz oluşmamış olan ve donanması çok zayıf Osmanlılar onlara yardım gönderecek durumda değildi.
Aslında 16. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlıların doğuya ilerlemesi de bir ölçüde zorla, hatta belki de istemeden gerçekleşmişti. O dönemde Osmanlı Devleti’nin dörtte üçü Avrupa’da, sadece dörtte biri Asya’da idi. İran’dan gelen Safevi tehdidi olmasa Doğu Anadolu ve Suriye işgal edilmeyebilir, Mısır’a ilerlemek sözkonusu olmayabilirdi. Birkaç yıl içerisinde Osmanlılar topraklarının dörtte üçü Asya’da, sadece dörtte biri Avrupa’da olan bir devlet haline geliverdiler. Bu, her şeyi değiştirecekti. O tarihten yaklaşık beş asır öncesinde Alparslan da Malazgirt’ten önceki haftalarda Suriye’deki Şii Fatimiler ile savaşa giderken yoldan dönüp Bizans’ı tarihi değiştiren bir yenilgiye uğratmıştı.
Şiiler ve Sünniler arasındaki bölünme, Türkler, Acemler ve Araplar arasındaki ilişkilerin tüm tarihine damgasını vurmuş bir hadisedir ve günümüzde de son derece etkilidir. Müslümanlık bir ortak payda olmamış, tam tersine güç odakları tarafından kötüye kullanılmıştır. Yavuz, Mısır’ı fethettikten sonra bu uzak vilayet devlet gelirlerinin büyük bir kısmını merkeze gönderiyordu. Ne var ki Osmanlı valileri de kendi servetlerini artırma yoluna gidiyor, bu vergiler kimi zaman İstanbul’a ulaşmıyordu. Kahire’de iktidarı ellerinde tutan ve kendi askerî güçleri olan Memlûk beyleri de paşaları kendi işlerine fazla karıştırmıyordu. Mısır’daki Osmanlı valisi, Memlûkler ile vergi isteyen İstanbul yönetimi arasında sıkışıp kalan bir kişiydi. Osmanlı egemenliği Arap dünyasında o kadar yüzeysel kalmıştı ki Basra ve Bağdat ile Şam ve Hicaz ve Cezayir âdeta ayrı dünyalardı.
Nihayet 19. yüzyılda büyük isyanlar başladı. 1803’te başlayan Vehhabî isyanı 3 yıl sonra Hicaz’ın bunların eline geçmesiyle sonuçlandı. O sırada Mısır’da kendi egemenliğini tesis etmekte olan Kavalalı, 7 yıl süren bir sefer sonucu bu bölgeyi Mısır’daki kendi yönetimine aldı. Bu arada önde gelen Memlûk ailelerini tuzağa çekerek öldürdü; güçlü bir ordu ve donanma kurmak için Fransızlar ile ilişkiye girdi ama askerî reformları istediği noktaya ilerletemedi; sonuçta Mısır Kanalı’nın yapılmasıyla birlikte İngiliz egemenliğine boyun eğdi.
Arap Yarımadası’nın güneyindeki Yemen’de 1781, 1889, 1904 ve 1909’da isyanlar patlak vermiş, Yemen’de hayatını yitiren Anadolu yiğitlerinin türküleri günümüze kadar ulaşmıştır. Son isyan o kadar önemliydi ki, dönemin Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa bu konuyla ilgilenmek üzere bizzat Yemen’e gitmiş, İmam Yahya ile anlaşmaya varmış ama İmam İdris çarpışmaya devam etmişti. Osmanlı Ordusu’nun Yemen’deki 58 taburu ve oraya döktüğü muazzam kaynaklar, Balkan Savaşı’nın yitirilmesindeki önemli nedenlerden birisidir.
Yemen’de isyan sürerken imparatorluğun her köşesinde Osmanlı karşıtı açık veya gizli cemiyetler kurulmaya başlamıştı. Prof. Tarık Zafer Tunaya bunların tümünü tespit etmenin zorluğuna değinerek en önemli 10 tanesine değinmiştir. 1908’de Paris’te kurulan Suriye Osmanlı Cemiyeti ile İstanbul’daki İha El Arabi Cemiyeti’ni, 1909’da kurulan beş cemiyet izlemiştir. Bunlar El Müntedi-ül Edebî (İstanbul), Cemiyet-ül İha el Osmani (Kahire), El İttihad’ül Lübnani (Kahire), Cemiyet-ül Kahtaniye (İstanbul) ve gizli bir cemiyet olan El Fatat’dır (Paris. 1912’de kurulan Cemiyet-i Islahiye (Beyrut) ile 1913’te faaliyete geçen El Ahd (İstanbul) gizli örgütlerdir. Nihayet Kahire’de El La Merkeziye (1912) kurulmuştur.
Unutulmayan kırgınlıklar 14 Mayıs 1948’de, David- Ben Gurion öncülüğünde Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi kuruluşunu ilan etmişti. Türkiye, 28 Mart 1949’da, Filistin mülteci trajedisinin ayyuka çıktığı bir zamanda, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.
Kahire’nin o dönemde İngiliz işgalinde olması, bu ülkenin yaklaşan Büyük Savaş’ta Arapları yönlendirmelerini kolaylaştıracaktı. Örgütlerin kurucularının çoğu Osmanlı parlamentosuna üye olan kişiler ile Osmanlı Ordusu’ndan kaçan Arap asıllı subaylardı. Ayrıca İstanbul’daki yüksek okullardaki Arap öğrenciler de çeşitli cemiyetlere katılmışlardı. Bu arada örneğin Lübnan’daki ve diğer bölgelerdeki Batılı misyonerlerin ve öğretmenlerin de Osmanlı karşıtı tutumları desteklediği malumdur. Ayan azası Abdülkamit Zahravi, Meclisteki Osmanlı karşıtlarının lideri addediliyordu. Basra mebusu Talip El Nakip, 1. Dünya Savaşı’nda ünlü Lawrence ile işbirliği yapacaktır. Çok sayıdaki örnek arasında Türkiye’de en iyi bilinen kişi Binbaşı Aziz El Mısri’dir. Enver Bey ile Trablusgarp Savaşı’nda İtalyanlara karşı birlikte görev yaparken bazı gizli temasları ortaya çıkmış, yargılanıp idama mahkum olmuş, ancak İngiltere’nin baskısıyla affedilip Mısır’a gitmiştir. Orada yıllar sonra Nasır’ın darbesini desteklemiş, cumhurbaşkanlığı için adı geçmişti. Esasen Arapçılık davası güden Osmanlı mebus ve subaylarının çoğu, İngiliz ve Fransız sömürgesi olan ülkelerinin yönetimindeki ilk neslin Bakanlık ve büyükelçilik makamlarını doldurmuşlardır.
1. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İngiliz ve Fransızların sözlerini tutmamaları üzerine farklı ülkelere bölünen Arapların, cetvelle çizilen suni sınırlar içerisinde de olsa bağımsızlık için hazırlık yaptıkları ve yer yer silahlı direniş gösterdikleri bir döneme girildi. İlk direniş Filistin’de başladı; zira İngilizler 1917 Aralık ayında Kudüs’e girdikten 10 ay sonra savaş bitince, büyük bir coşku altında bağımsızlık bekleyen Araplar; kendilerini savaşa süren İngilizlerin ve Fransızların oldubittisiyle karşı karşıya kaldılar; “kullanılmış” veya amiyane tabirle “kazık yemiş” bir durumda kaldılar.
Araplar bu arada giderek artan sayılarda Filistin’e gelen Yahudi nüfusa karşı, 1920’den itibaren üç büyük direniş gösterdiler. 1921, 1926 ve 1936-39’daki bu direnişleri bastırıldı. 1948’de ise İsrail’in kuruluşu sırasında büyük çoğunluk, komşu ülkelerde çadır mültecisi durumuna düştü. Bu dönemde İngiliz ve Fransızlar ile arayı bozmak istemeyen Türkiye yönetimleri, Araplara mesafeli bir tutum benimsemişti. Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkesi oldu; Cezayirlilerin bağımsızlık mücadelesini de açıkça desteklemeden el altından birkaç ufak yardımla yetindi (Cezayirlilerin haklı kırgınlığı hiç geçmemiştir).
Türk-Arap ilişkilerinde büyük bir olumsuzluk örneği de 1957’de Türkiye ile Suriye arasında çıkan krizdir ki, bu aslında çok daha geniş çerçevesi olan bir olaydır. 1955’te Türkiye ve Irak arasında İngiltere’nin katılımıyla kurulan, kısa süre sonra İran ve Pakistan’ın da katıldığı Bağdat Paktı; o sırada Suriye ve SSCB ile yakın ilişki içerisinde olan Nasır yönetimindeki Mısır tarafından Arap dünyasını bölme planı olarak nitelenmişti. Bu paktın esas amacı olan Sovyet yayılmacılığını önlemek de, kimi diğer Arap ülkeleri açısından da problemliydi; zira örneğin Suriye de o sırada Ruslar ile yakın ilişkiler kurmaktaydı. 1957’de bu gerilimler tırmandı ve Suriye’nin Hatay konusundaki sonu gelmez talepleriyle de birlikte ele alınınca “iki ülke arasında savaş” konuşulmaya başlandı. ABD, Türkiye’nin böyle bir harekata girişmesi için ısrarlıydı. Böylece hem Suriye’de Ruslar ile yakın ilişki içerisindeki BAAS rejimi sıkışacak hem de İsrail daha rahat bir nefes alabilecekti. Kaldı ki aynı yıllarda Mısır’ın Suriye ile birleşmesi de konuşuluyor, iki ülkenin Ruslardan muazzam silah yardımı almaları tehdit algısını arttırıyordu. Ankara hükümeti Suriye sınırına bazı mekanize birlikleri kaydırmasına rağmen, bunların uzun menzilli bir harekatı yeterince hızlı bir şekilde gerçekleştirecek teçhizata sahip olmadığı değerlendirilerek Amerikalıların ısrarlı talepleri reddedildi (Bunun gerçek neden olup olmadığı ve 27 Mayıs’a giden süreçte Türk-Amerikan ilişkilerinde yarattığı etki ayrı konulardır). Bu kriz kısa sürede atlatıldı ama Suriye ile ilişkiler düzelmeyecekti. Bağdat Paktı ise 1959’da yeni bir darbeden sonra Irak’ın çekilmesiyle CENTO haline dönüştü ve uzunca bir işlevsiz yaşamdan sonra ortadan kalktı.
Irak ve Suriye günümüzde fiilen parçalanmış ve yabancı güçlerin cirit attığı birer alan olmuştur. Bir başka ortak özellikleri, toprak kazanmak üzere (Suriye’nin Lübnan, Irak’ın da İran ve Kuveyt’de) yaptıkları girişimlerin ülkelerinin dağılmasına giden yolları açmasıdır. Bu Arap ülkelerinin, toprak kazanma hırslarını gerçekleştirmek bir yana, güçlü saldırılar karşısında ülkelerini korumaktan dahi aciz oldukları görüldü. Araplar küçümsenmemesi gereken bir nitelikli azınlığa sahip olmakla birlikte, büyük çoğunluk itibarıyla askerî ve politik başarısızlığı garanti eden bir kültür yapısına sahiplerdir. Bunun kaynaklarının tartışılması ayrı bir konudur, ancak uluslaşma sürecinin tamamlanmamış olması temel bir faktördür.
Osmanlı dönemi sonrasında Ortadoğu’nun şekillenmesi, yeni ülkelerin oluşturulması ve sınırların çizilmesinde önemli rol oynayan Winston Churchill, Gertrude Bell ve Thomas E. Lawrence piramitlerde, 15 Şubat 1921.
Arap dünyası, tıpkı İran ve Pakistan gibi, Sünni ve Şii gruplar arasındaki gerilimleri yaşadığı gibi, etnik olarak çok farklı grupları da barındırmaktadır. Irak’ta Kürtler ve Türkler büyük birer nüfusa sahip olup, bunların dışındaki 15 milyon Şii ile 9 milyon Sünni arasındaki gerginlik sürmektedir. Lübnan’da nüfus yaklaşık eşit oranlarda Sünni, Şii (bir kısmı Alevî) ve Hıristiyan olarak bölünmüştür. Suriye’de Sünni çoğunluk Alevî azınlığın diktası altında olup, nüfusun 10’da biri kadar da Hıristiyan bulunmaktadır. Diğer ülkelerde de bölünme vardır. Bu durumda ülkeler, geçen yüzyılda sömürgeci güçlerin çizdiği suni sınırlar içerisinde uluslaşamamış, bu nedenle de saldırılar karşısında daha kolay bölünüp parçalanmıştır.
Uluslaşma çok zaman alan bir süreçtir ve tamamlanması garanti değildir. İşte bu ortamda, dikta rejimleriyle yönetilen Arap ülkeleriyle kalıcı iyi ilişkiler her halükarda kolay değildir; çünkü istikrarlı olmayan bu ülkelerin Batılılar tarafından kullanılması ve bazen de yıkım çabaları çok güçlü bir şekilde sürmektedir. Bunu gözönüne alarak, sanki normal ve istikrarlı bir bölgede yaşıyormuş gibi analiz yapmaya çalışmanın anlamı yoktur, çünkü geleceği, halen düşük yoğunlukta yürütülen ve zaman zaman alevlenen savaşların sonucu belirleyecektir.
Türk-Arap ilişkileri iki yüzyılı aşkın bir zamandır Batılı ülkelerin ve Rusya ile İran’ın müdahalesi altındadır ve bu devam edecektir. Bu faktörün karşılıklı veya tek taraflı olarak dahi ortadan kaldırılması için koşullar ortada görünmemektedir. Diyalog ve barış, istemekle olacak bir şey değildir. Günümüzde sadece Irak ve Suriye’de 10 milyon kişi ülke içerisinde veya dışında, çoğu Türkiye’de mültecidir. Bunların ne kadarının dönebileceği, bunun ne zaman ve hangi koşullarda olacağı da belli değildir.
Sonuçta Türk-Arap ilişkileri sadece ilgili ülkeler tarafından değil, ağırlıkla Batılı ülkelerin, Rusya’nın, İran’ın ve İsrail’in tutumu ve yönlendirmesi altında şekillenmektedir. Türk-Arap ilişkilerini üçüncü ülkelerin etkisinden bağımsız bir şekilde değerlendirmek mümkün olmamakla birlikte; bu ülkelerde, milliyetçi entelijensiyanın olumsuz bakışlarının geniş ahali kesimleri arasında –en azından aynı derecede- paylaşılmadığı görülmektedir.
1.DÜNYA SAVAŞI VE ARAPLARIN TUTUMU
İngilizler, Fransızlar ve hayalkırıklığı
Meşrutiyet’le birlikte daha açıkça ifade edilmeye başlanan ayrılıkçı akımlar, Balkan Savaşı sonrasında iyice hız kazandı. Asya’daki Hıristiyan ve Arap topluluklar Osmanlı Devleti’nin tümden dağılacağını düşünerek büyük topraklara sahip olacakları bir bağımsızlık savaşı için hazırlanırken, aynı zamanda emperyalist güçlerle ilişkilerini artırdılar. Daha önce diğer ülkelerin yanısıra Fransızlar ile de ilişkileri olan Ermenilerin 1915’te Rus taarruzlarını desteklemek için başlattıkları isyanın sonunda tehcire uğramalarında, Almanların tutumu yeterince ortaya konulmamıştır. Bu konuda Almanların kendi askerî arşivlerindeki belgelerinin bir kısmını imha ettikleri ortaya çıkmıştır. Bu sadece Osmanlılar ile ilgili değildir; işgal ettikleri Belçika ve Polonya gibi ülkeler için de geçerlidir. Araplar, Ermeniler gibi alelacele ve felaketli sonuçlara yolaçacak bir eyleme geçmediler; Osmanlılar yıpranırken İngilizlerden daha çok yardım almanın yollarını aradılar.
Hicaz Emiri makamını 2. Abdülhamit’den alan Şerif Hüseyin İstanbul’da iken İngilizlerle ilişkiye girmiş, 1912’de oğlu Abdullah’ı İngiliz işgalindeki Mısır’a göndererek temaslarını sürekli kılmıştı. Hükümet bu faaliyetleri izliyor fakat hoşgörü (daha doğrusu göz yumma) siyasetinden vazgeçmiyordu ki, bu da Hüseyin’e ikili oynama fırsatı vermekteydi.
Seyit İdris, Asir ve Yemen’de Balkan Savaşı’nda İtalyanlardan, 1. Dünya Savaşı’nda da İngilizlerden destek alarak Türk kuvvetlerini yıpratan bir gerilla harbi yapmaktaydı. Buna karşı 1911’de Ahmet İzzet Paşa ile yaptığı antlaşmaya sadık kalan İmam Yahya, Osmanlıların “Kutsal Savaş” çağrısına katılan az sayıdaki Arap liderinden birisi oldu (Ankara hükümetiyle de ilişkisi Lozan’a kadar devam etmiştir). Bir diğer Osmanlı yanlısı lider de Darfur Sultanı Ali Dinar idi ama onun bulunduğu yer ana cephelere uzaktı ve İngilizler tarafından öldürüldü. Bu arada Libya’da Senüsiler de kısmen cihada katıldılar. Bu istisnalara karşı, Arabistan Yarımadası ile daha kuzeydeki bölgelerde Yemen’deki İdris’in yanısıra Necd’de İbn’i Suud, Katar’da Enir Essabah, İngilizlerin ördüğü çembere katıldı. Bununla birlikte Şerif Hüseyin 1915’te ikili oynamayı sürdürdü. Oğlu Faysal’ı Şam’daki 4. Ordu karargahına gönderip babası ve kardeşlerinin bağlılığını bildirirken kendisi Mekke’de İngilizlerle pazarlık yapıyordu. Onların istediği isyanı çıkarmaya hazırdı ama bunun için sadece alacağı para ve silah yetmezdi; kendisi bağımsız bir Arabistan’ın lideri olarak tanınma garantisi de istiyordu. Nihayet 15 Ekim 1915’de Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Henry McMahon, Hüseyin’e yazarak onun tarafından belirlenen sınırlar içerisinde Arap bağımsızlığının Londra tarafından tanınacağı sözünü iletmeye yetkili kılındığını bildirdi. Bu, Mısır hariç tüm Arabistan’dan güney Anadolu’ya kadar tüm “Verimli Hilal”i kapsıyordu.
Araplar alabileceklerinden daha fazlasını talep ederken, İngilizler de o sırada Almanlara karşı birlikte savaştıkları Fransızları ve Rusları gücendirmemek için McMahon aracılığıyla Şerif Hüseyin’e verdikleri sözün tamamen dışına çıkarak 1916 Mayıs’ında gizli Sykes-Picot Antlaşması’nı imzaladılar. Burada İngilizler Hayfa’dan Musul’a kadar uzanırken, Fransızlara Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayan bir bölge verilmekteydi; Ruslara da Doğu Anadolu bırakılmıştı. Bu ayarlamalar daha sonra revize edilecek, ertesi yıl Yahudilere Filistin’de bir yurt sağlanmasını kabul eden Balfour Deklarasyonu yapılacaktı. Bunlardan bihaber olan Araplar 1916 sonbaharında açık isyana giriştiler ve onları yönetmek için gönderilen İngilizler arasında Lawrence da vardı. Hicaz’daki Osmanlıları saldırı altına alındı ve büyük fedakarlıklarla yapılan Hicaz demiryolu İngiliz güdümündeki Arap isyanının başlıca hedefi oldu. Savaşın sonunda Osmanlılar yenilerek bölgeden çekilirken, kuzeye ilerleyen İngiliz birliklerinin yanında Lawrence ve Faysal hevesle söz verilen devleti kurmaya gidiyorlardı; ancak hayalkırıklıkları büyük olacaktı.
1. Dünya Savaşı’nda 4. Ordu ve Suriye-Filistin cephesinin komutanı olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa Suriye’deki Arap milliyetçileriyle iyi geçinmeye çalışmış; ancak bunun mümkün olmadığı anlaşılınca bunları Aliye’de kurulan mahkemelere sevketmişti. Bölgenin başka kentlerinde ve Beyrut’ta da olağanüstü mahkemeler kuruldu. Çoğu yukarıda adı geçen derneklere üye olan Arap önde gelenlerinin İngiliz ve Fransızlar ile ilişkiye geçtikleri belgelendikten sonra 34 kişi idama mahkum edildi; çok sayıda firari de gıyaben idama mahkum oldu. Bunların idamı çok tartışmaya neden oldu, Osmanlı karşıtı tutumu arttırdı. Ancak idamların Arap isyanını başlattığı söylenemez; zira Hüseyin, Hicaz’da onlardan bağımsız olarak hazırlıklarını yapmaktaydı.
SURİYE VE BAAS
‘Sosyalist’ miliyetçilik
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Hıristiyan Mişel Eflak, Sünni bir Müslüman olan Selahattin Bitar ve Alevi Zeki Arsuzi tarafından kurulan BAAS tarafından yönetilen Suriye, pan-Arap ideolojiye sahip, milliyetçilikten sosyalizme kadar uzanan, özgürlükçü iddiaları da bulunan eklektik bir yapıya sahipti. 1958’de Mısır ile birleşip Birleşik Arap Cumhuriyeti adını aldılar ama bu uzun sürmedi. Birliğin 1961’de -ağırlıkla Nasır’ın üstünlük taslayan tutumu karşısında-dağılmasından sonra Suriye’de pan-Arap ideoloji zayıfladı. Baas Partisi bölündü ve Şii azınlığa dayanan bir kolu 1963 askerî darbesinden beri tek parti diktatörlüğü ile iktidarı eline geçirdi (bugün de elinde tutmaktadır).
“Sosyalist” iddiaları çok kısa sürede sönen Suriye, buna rağmen Rusya ile yakın işbirliği yaptı; zira ilk dönemde İsrail’e karşı onlardan silah alarak, yakın tarihte, oğul Esad döneminde ise Rusya ve İran’ın desteğiyle ülkenin bir kısmında iktidarını sürdürebildi. Rusya da bu sayede Akdeniz’deki yegane üssüne (Lazkiye) sahip oldu. Baas Partisi’nin Irak kolu ise gene Suriye’deki gibi pan-Arap ve görünüşte sosyalizme açık bir rejim olarak 1958’den itibaren Rusya ile yakın ilişki içerisinde oldu; ancak daha sonra Batı’ya yanaşarak Suriye’den farklı bir dış politika izledi. Suriye’deki Esad rejiminin tam tersine, burada Şii çoğunluk üzerinde bir Sünni azınlığın yönetimi bulunmaktaydı ki bu da Baas’ın Irak kolunun 1968’den Saddam’ın devrilmesine kadar sürmüş olan diktatörlüğüdür.
2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada mülteci sayısı 50 milyonu geçti. Savaş nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin başlangıç noktası şüphesiz 2. Dünya Savaşı değil. Ancak yaklaşık son 200 yıldır yaşanan sürgün ve trajedi, özellikle son 80 yıldır günümüz dünyasının yarınını da biçimlendiriyor. Büyük sürgünlerin oradan oraya savurduğu insanların ayak izlerinde…
Her savaş insanları öldürmekle kalmaz, aynı zamanda birçoğunu yerinden yurdundan eder. Çoğu zaman, bunları savaş istatistiklerinde de göremeyiz. Nispeten az bir kısmı ne yapıp edip eski yurtlarına dönerler ama, çoğu için hayat artık sonu gelmeyen bir sürgün acısı üzerine yeniden kurulur. Bizim neslimiz 70 yıldır mülteci kamplarında sürgün üzerine sürgün, katliam üzerine katliam yaşayan Filistinlileri, Bulgaristan’dan göçe zorlanan halkımızın Sirkeci garında trenden inişini, sonra da sınırlarımızdan içeri giren, sokaklarımızı, parklarımızı dolduran Irak ve Suriyelileri izleyerek yaşlandı. Bu acı olaylar çok gözönünde olduğu için dikkati çekti.
Halbuki ülkemizde her iki aileden en az birisinde Balkanlar’dan, Kırım’dan, Kafkaslar’dan veya daha uzak yerlerden gelen “muhacirler” vardır. Kimileri bunu unutmayı ve geçmişe gömmeyi tercih ederken, kimileri için de kuşaktan kuşağa geçen bir travma vardır. Atalarımız, Filistinlilerden çok daha büyük katliamlara uğradıktan sonra göçe zorlandılar.
Savaş sürgünlerinin bir kısmı, yeni bölgeleri işgal eden galipler tarafından kovulur. Eski sakinler artık yüzyıllardır yaşadıkları bölgelerin istenmeyen kişileridir. Devletler onları gönderip kendi uluslarından bir nüfus yaratacaklardır. Zorunlu göçlerin altında yatan temel mesele budur. Gönderilenlerin yerine yerleştirilenler de bir nevi sürgündür ve bir süre sonra tekrar sürülme ihtimalleri büyüktür…
Uzak geçmişteki zoraki göçler arasında en çok bilinenler Mezopotamya ve Bereketli Hilal çevresinde meydana gelmiştir… Tarihte, efsaneyle karışık büyük sürgünler arasında Yahudiler ile ilgili olanlar daha çok bilinir… Tarihin eski dönemlerinde büyük güç hâline gelenler, fethettikleri yerlerden üretici ve özellikle de sanatçı ve zanaatçıları kendi ülkelerine zorla getirirlerdi. Bunlara çoğu zaman iyi davranılır, üretken olmaları için ev ve iş verilir ancak ayrılmalarına müsaade edilmezdi.
Uzak tarihteki olaylar önemlidir, çünkü dünyadaki kültür alışverişini hızlandırmış ve tarihe yön veren bazı dinamikleri oluşturmuşlardır. Örneğin İstanbul’un fethi sonrasına İtalya’ya göç eden bilgili kişilerin ve sanatçıların Rönesans’a katkısı olduğu düşünülür. Bir başka örnek de Timur’un Anadolu’dan çekilirken bir grup Türkmen’i yanında götürmesidir. Bunları Erdebil şeyhlerinin yanında bırakmış, onlar da bunları yetiştirdikten sonra Şii Safevi yayılmacılığının öncüleri olarak kırmızı börklü (kızıl başlı) dervişler olarak Anadolu’ya geçmiş, böylece günümüze kadar uzanan, acı olaylarla örülü uzun bir süreç başlamıştır…
Şimdi yakın tarihteki belli başlı göçlere, göçertmelere bakalım…
AMERİKAN DEVRİMİ (1782)
Önce İngilizler sonra Kızılderililer
Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin mücadelesi 1773’teki “Boston Çay Partisi”nden dokuz yıl sonra 1782’de yılında bağımsızlığın kabul ettirilmesiyle sonuçlandı. O dönemde bu kolonilerin toplam beyaz nüfusu 2.5 milyon olup, bunların beşte biri İngiltere’yi desteklemişti. Bu anlamda Bağımsızlık Savaşı, daha sonraki benzerlerinin hepsinde görüleceği gibi, aynı zamanda bir içsavaştı. Bağımsızlık taraftarları savaşı kazanınca “Loyalist” adı verilen İngiltere yanlıları için hayatın kolay olmayacağı belliydi. Nitekim 100 bin kişi derhal ülkeden kovuldu. Çoğunun bütün varlıkları gasp edildi… Yağma, ABD tarihinde daha sonra da büyük bir rol oynayacak, Kızılderililere önce rezervasyonlar tahsis edilecek, sonra bunlar da binbir hile veya zorla ellerinden alınacak ve yerli halkın büyük bölümü sürgün yollarında öldürülecekti…
1783’ten bu Henry Sandham tablosu, Birleşik Krallık Loyalistlerinin New Brunswick’e varışlarını gösteriyor.
AVRUPA’DA MÜSLÜMAN KIYIMI (1683-1914)
Balkanlar’dan sürülen Türkler
Orta Avrupa’ya yerleşen Türklerin geri dönüşü 1683’teki 2. Viyana bozgunuyla başladı. Ordunun bakiyesi zorlukla Belgrad kalesine çekilirken, yollarda daha sonra 250 yıl boyunca tekrarlanacak acıklı göçmen manzaraları göze çarpmaya başladı. Gerçi Osmanlılar bir kez daha toparlanıp Pasarofça ile dengeyi sağladı ama Kırım’ın yitirildiği 1768-74 savaşından itibaren işler hep yokuş aşağı gidecekti. Sırp isyanını takiben, 1821’de başlayan Mora isyanında çok kısa sürede 35 bin Türkün öldürülmesi Balkan Hıristiyanları için model olacak, 100 yıl içerisinde öldürülenlerin sayısı 1 milyonu geçecektir. En yoğun katliamlardan biri 1877- 78 savaşında yaşandı ve Rus Ordusu’nun Bulgar çeteleriyle birlikte 300 bin Türkü katletmesi üzerine 1 milyona yakın Türk göçetmek zorunda kaldı.
Nüfus ve göçler konusunda en kapsamlı araştırmaları yapan Prof. Kemal Karpat, 1783 ile 1914 arasında Osmanlı topraklarına 7 milyon 425 bin kişinin göçettiğini ortaya koymaktadır… Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra da Balkan Türklerinden kalanlar ağır baskı altında göçe zorlandılar… Bütün bu göçlerin sonunda Anadolu’daki Türk ve Müslüman varlığı güçlendi. Bu kişilerin çoğu iyi yetişmiş ve meslek sahibi kişiler olduğu için ülkemize yararları büyük oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın dinamik gücünü oluşturdular. Cumhuriyet’in ilanı da bu kesimlerin desteğiyle mümkün oldu. Osmanlıların son dönemi ile cumhuriyetin sosyal ve siyasi yapısında, son göçlerle gelenler ile Anadolu’ya daha önce yerleşmiş olanlar arasındaki kültür farklarının yarattığı gerilim son derece belirleyici olmuştur. Her siyasi ve düşünsel farklılığın altında bu arka plan vardır.
Dönüşü olmayanlar Evleri yakılıp yıkılan, hayvanlarına el konan Müslüman ahali Anadolu’ya doğru göç yolunda. Ayaklar çıplak, çocuklar ve kurtarılan eşyalar sırtlanmış. Bir daha hiç dönemeyecekleri yurtlarını terkediyorlar.
POLONYA İŞGALLERİ- (18-19. YÜZYIL)
Hitler’den önce yabancı düşmanlığı
Almanya’da Leh ve Yahudi düşmanlığının Hitler zamanında meydana gelen bir olay olduğu düşünülür. İşin aslı öyle değildir. Badem bıyıklı onbaşı diktatör olmadan 150 yıl önce, Prusya Kralı Büyük Friederich ülkesini büyütmek üzere Orta Avrupa’da çoktan seferlere başlamıştı. İlk olarak doğuya yönelmiş, 1772’de Avusturya ve Rusya ile birlikte Polonya’nın ilk paylaşımı gerçekleşmiştir. Bunu 1793-95’teki yıllarındaki paylaşımlar izleyecektir ama 1815, 1832, 1846 ve 1939’da başka paylaşımlar da vardır. Friederich 300 bin Almanı Polonya topraklarına yerleştirdi; 1830 ve 1848 ihtilalleri yeni göç dalgaları oluşturdu… 20. yüzyıl başında 500 bin Polonyalı son derece düşük ücretlerle mülteci işçi haline geldi. 200 bin Polonyalı Alman bölgelerinde, daha fazlası da Rus egemenliği altındaki yerlerde çalışıyordu.
Yanaluklar, Almanya’dan göçen bir Slav ailesi
ÇERKES SÜRGÜNÜ (1864-65)
Rusların Müslümanlara zulmü
Rusya, yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için zorla Ortodoks dinini kabul ettirme politikası uygulamış ve Müslümanları daima düşman görmüştür. Kiliselerin tepesine yerleştirdikleri hilale saplanmış haç sembolü, bu anlayışlarını temsil etmektedir. İdil-Ural Türkleri ve Kırımlılardan sonra Kafkasya’ya yönelen Ruslar, burada Çerkesleri büyük baskı altına alarak göçe zorladı. En büyük bölümü 1864-65 arasındaki göçlerde farklı kabilelerden 1.2 ila 1.5 milyon arasında Çerkes yola çıkarılmış, bunların 400 bini yolda açlık ve hastalıktan ölmüştür. Ruslar, geri gelme ihtimallerine karşı önce boşalan evleri ve bahçeleri yakmış, sonra bir kısım Hıristiyan ahaliyi yerleştirmişlerdir. 1878 Savaşı sonrasında da, nüfusun artma olasılığına karşı tekrar göçe zorlananlar olmuştur. Esas olarak Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler ülkede nüfus yapısının değişmesine katkıda bulunmuş, yıllar içerisinde bir kısmı başka ülkelere göç etmiştir.
1900’lerin başında Kabardey bir aile.
HIRİSTİYANLARIN TASFİYESİ (1913-23)
Anadolu’da tehcir ve mübadele dönemi
Tehcir ve mübadele 1911- 1922 arasında süren savaşlar dizisinin sonucudur. Türkler Balkan Savaşı’na kadar şu veya bu şekilde Osmanlıcılık politikasını sürdürmüşler ancak 1913’ten itibaren yılında Türkçülük politikası öne çıkmıştır. Katliamdan kurtulup sürülen Türk göçmenlere karşılık, o yıl Ege Rumları göçe zorlanmaya başlanmıştır. Türklerin Makedonya’dan sürülmesi için uygulanan modelin Doğu Anadolu’da tekrarlanacağının görülmesi üzerine, İttihatçılar büyük güçlerin zoruyla 8 Şubat 1914 tarihinde imzaladıkları reform planının uygulanmasını savaş çıkıncaya kadar geciktirdiler… 1915 Nisan ayında Ermeni tehciri başladı. 950 bin Ermeni Suriye’nin Deyrizor mıntıkasına sürüldü. Savaş koşullarında yarısından fazlası açlık ve hastalıktan öldü. Bunu 1922’de Yunan Ordusu’yla birlikte çekilen Rumlar izledi. 1923’te yapılan bir antlaşmayla nüfus mübadelesi yapıldı. 1.5 milyon Ortodoks ile 500 bin Türk yer değiştirdi. Ne var ki antlaşmanın dil ve kökene bakmadan sadece din üzerinden yapılması, Türkçe konuşan Gagavuzların ve Karamanlı Ortodoksların da zorla ve istemeden göçettirilmesiyle sonuçlandı…
Ermeni kadın ve çocuk mülteci gıda yardımı alıyorlar.
Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesi, Türkiye’yi sosyal, kültürel ve ekonomik olarak geriye götürdü…. Bu kişilerin bıraktıkları varlıklar, sermaye birikimi sürecinin bir parçası oldu. Siyasi olarak da çoksesliliği azalttı…
Pontus Rumu mülteciler açık trenle sürgüne gönderiliyor.
1. DÜNYA SAVAŞI (1914-18)
2 milyon mültecinin bitmeyen çilesi
Ağustos 1914’te savaşın birkaç ayda biteceğini sanan Avrupalılar aniden kitlesel mülteci akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Almanya’nın Schlieffen Planı çerçevesinde tarafsız Belçika’ya saldırıp büyük kısmını işgal etmesi sonucunda, 250 bin Belçikalı İngiltere’ye götürüldü. Ayrıca bir kısmı da işgal edilen Kuzey Fransa ahalisiyle birlikte bu ülkenin güney bölgelerine gitti. Ancak bu savaşın en büyük mülteci sorunu Habsburg İmparatorluğu’nun dağılması üzerine kurulan ulusal devletler arasındaki nüfus değişimi oldu. Avusturya, Macaristan, Romanya, Polonya (kısmen), ileride tekrar bölünüp yeni mülteciler yaratacak olan Çekoslovakya ve Yugoslavya (kısmen) Habsburg sınırları içerisindeydi. Kısa vadede 2 milyon insan yer değiştirdi ama sorunlar çözülmedi…
1. Dünya Savaşı’nda Avusturya birlikleri Sırbistan’a ilerlemeden önce göç eden Sırplar.
KIRIM VE KAFKASYA (1930-1945)
Ya Slav ol ya da öl
Rus çarlarının Slavlaştırma politikası SSCB tarafından da sürdürüldü… Ukraynalılar Ruslara karşı en uzun süre direnen grup oldular; bunun karşılığında 1930’ların başında Holomodor adı verilen kırıma maruz kaldılar. 2. Dünya Savaşı da Ruslara Slavlaştırma politikası için yeni fırsatlar sağladı. Almanlar Kırım’a girince bir kısım halkın Almanlarla işbirliği yapması bahanesiyle Kırım Türkleri Orta Asya’ya sürüldü. Ayrıca Çeçenler, İnguşlar, Volga Türkleri, Azeriler, Karaçaylar ve Budist bir halk olan Kalmuklar da sürgün yollarında sayısız kayıp verdiler. Öte yandan, Çarlık zamanından beri baskı altında olan Ahıska Türkleri de fırsattan istifade sürgün edildi; aylar süren Ortaasya yolculuğunda 17 bini öldü, 100 binden fazlası yurtsuz bir şekilde dağıtıldı. SSCB’nin çökmesinden sonra Ahıskalılara dönme olanağı tanındı ama, Gürcü ve Ermeniler tarafından engellendiler.
Kırım Tatarı ressam Rüstem Eminov’un “Sürgün” isimli çalışması.
FAŞİZM ÇAĞINDA DOĞU AVRUPA (1933-44)
Yahudiler ve diğer kurbanlar
Doğu Avrupa üç büyük imparatorluk arasında sıkışan ulusların karıştığı ve bu nedenle faşizm çağında büyük huzursuzluklar yaşayan bir bölgeydi. Yahudiler bütün ülkelerde ortak istenmeyen unsur olarak en büyük soykırıma uğradılar. 6 milyonu öldürüldü, sağ kalanların 300 bin kadarı (esas olarak Rus işgal bölgelerinden) İsrail’e gönderildi ve bu ülkenin kuruluşunu mümkün kıldı. Onları Almanlar ve Polonyalılar izler. 1939 sonbaharında Polonya tekrar paylaşıldıktan sonra Almanya’da yaşayan 1 milyondan fazla Polonyalı Nazi işgal bölgelerine sürülürken, Rus işgal bölgesinden de 2 milyon kadar Polonyalı Sibirya’ya sürüldü… Naziler Rusya’ya girince bu kez Rus ve Ukraynalılar gene yollara düştüler. Bu arada Ruslar sayıları yaklaşık yarım milyon olan Volga Almanlarını Sibirya’ya sürdüler; Romanya ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş 730 bin Alman da savaşın seyri ters dönünce batıya gitti. Bu dönemde yaklaşık 8 milyon kişi toplu olarak yer değiştirdi, milyonlarca insan hayatını kaybetti.
Yakalanan Yahudiler Alman askerî birlikleri öncülüğünde sürgün için toplanma noktasına götürülüyorlar.
SOVYET UZAKDOĞUSU (1930-37)
Casus diye kovulan 172 bin Koreli
Korelilerin 1930’lu yıllarda Sovyet Uzakdoğu’sundan Kazakistan ve Özbekistan’a taşınmaları, SSCB’de bir ulusal grubun tümüyle sürülmesinin ilk örneğiydi. 1850’lerden itibaren daha iyi geçim olanakları için Rusya’ya iltica etmiş olan Koreliler, zamanla Vladivostok bölgesindeki nüfusun dörtte birini teşkil edecek sayıya ulaşmıştı. Bu durum SSCB yöneticileri tarafından potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiş, ama resmî gerekçe olarak bölgede Japon casusluk faaliyetlerinin artıyor olması gösterilmişti. 1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Ortaasya’ya taşındı. Yaklaşık 100 bini Kazakistan’ın ıssız bölgelerine, geri kalanı Özbekistan’a yerleştirildi. 2. Dünya Savaşı çıktığı zaman, işçi taburlarında son derece kötü koşullarda madenlerde ve diğer zor işlerde çalıştırıldılar. Küçümsenmeyecek bir kısmı açlıktan öldü.
1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı.
FİNLANDİYA’NIN İŞGALİ (1939)
Kendi ülkesinde mülteci olmak
Finliler, Çarlık Rusyası yıkılırken başarılı bir kurtuluş mücadelesine girişerek bağımsızlıklarını kazanmıştı. Stalin, 2. Dünya Savaşı’nı 1918’de yitirdikleri toprakları geri kazanmanın bir vesilesi olarak kullanmaya karar verdi ve üzerinde birçok devlet kurulmuş bu ülkelerin hepsini ele geçirmeye yöneldi. Nitekim Kars ve Ardahan ile Finlandiya’nın büyük kısmı hariç, bunların hepsini, hatta fazlasını aldı ama, SSCB yıkılınca, Ruslar birkaç istisna dışında hepsini tekrar yitirdi. 2. Dünya Savaşı’nın en iyi askerleri arasında tartışmasız ön sırada yer alan Finliler 40 bin kadar kayıp verdikten sonra savaşa son verdiler; aksi halde 4 milyonluk nüfuslarını yenilemeleri olanaksız hale gelecekti… 420 bin Finli atayurtlarını terketti. Bir daha dönemeyeceklerdi…1941’de Hitler Rusya’ya girince Finliler Karelya’yı geri aldılar ama, Almanlar çekilirken gene ülkelerinin büyük bölümünü terketmek zorunda kaldılar.
Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk etti.
FİLİSTİN (1948-82)
Vatan dediğin mülteci kampı
Mülteci kamplarında 1948’den beri barınan Filistinliler, çağımızın en büyük acılarını yaşamaya devam ediyor. İngiliz işgali altındaki Araplar, 1921, 1929 ve 1936-39 yıllarındaki mücadeleleriyle Yahudilerin teşebbüslerini engellemeyi başaramadı. 1948’de de İsrail karşısında ezici bir yenilgiye uğradılar. Bu dönemde Filistin’deki Arap nüfusun % 85’i olan 720 binden fazla kişi ülkelerini terkederek mülteci oldu. Bunlar ağırlıkla Batı Şeria ve Gazze şeridi ile Lübnan, Suriye ve Ürdün’e gittiler. Aradan geçen 70 yıl içerisinde dört nesil Filistinli bu kamplarda yaşadı ve büyüdü. Günümüzde sayıları 5 milyona yakındır. 1967 savaşında 325 bin Filistinli tekrar mülteci oldu… Bu savaş sonrası kurulan 10 yeni kamp ile birlikte mülteci kamplarının sayısı 59’a çıktı. Günümüzde yaklaşık 2 milyon Filistinli Ürdün’de, yarımşar milyon Lübnan ve Suriye’de ve çeyrek milyon da Suudi Arabistan’da yaşıyor. Gerisi dünyaya yayılmış durumda. Filistinliler gittikleri ülkelerde tehdit olarak görülüp birçok katliama uğradı (1970 Kara Eylül katliamında 10 bine yakın Filistinli öldürüldü; 1982’de Lübnan savaşında Sabra ve Şatilla kamplarında Hıristiyan milisler 1.000’den fazla kişiyi katletti).
İsrail-Arap savaşları sırasında bir mülteci kampı.
TİBET’İN İŞGALİ (1949)
Dalai Lama ve 150 bin müridi
Komünistler Çin’de 1949’da iktidarı ele geçirdikten hemen sonra, tarihî iddiaları olan Tibet’i işgal etti…150 bin kadar Tibetli, işgalin ardından ülkeyi terkeden Dalai Lama’ya katıldı. 1959-1961 arasında ülkede 6 bin kadar budist manastırın tahrip edildiği söylenmektedir. Günümüzde sürgündeki Tibetlilerin yaklaşık üçte ikisi Hindistan’da, geri kalanı ise başta Nepal ve Bhutan olmak üzere dünyaya yayılmış durumda.
1960’ların başında Hindistan’a varan Tibet’li çocuk mülteciler.
AFGANİSTAN MESELESİ (1979-2022)
Milyonlarca yurtsuz insan
Orta Asya’nın talihsiz ülkesi Afganistan’da mülteci sorunu Rus işgaliyle başladı; içsavaş, Taliban dönemi, Amerikan işgali ve tekrar Taliban dönemiyle birlikte büyük bir göç dalgası ortaya çıktı. Afganistan mültecilerinin sayısını bulmak zordur, çünkü örneğin İran’daki 2.4 milyon mültecinin sadece 800 bininin kayıtlı olduğu ifade edilmektedir. Keza Pakistan’da bulunan ve bu ülkede derin sorunlara yer açan 2.5 milyon mültecinin % 40’ı kayıtsızdır. Bunların dışında Rusya, Orta Asya ülkeleri ve Türkiye dahil dünyanın diğer bölgelerine yayılmış mülteci sayısı da yüzbinlerle ifade ediliyor…
Peşaver yakınlarındaki Mardam mülteci kampı’nda çadır kurmak için hazırlık yapan Afganlar.
KÖRFEZ SAVAŞLARI VE ARAP BAHARI (1990)
Kalıp mı ölmeli, kaçıp mı ölmeli?
Irak’da savaş nedeniyle meydana gelen göçler onyıllardır artıyor. Baas döneminde baskıdan kaçanlar olduğu gibi, Körfez Savaşı ve işgal dönemiyle birleşen içavaş göçleri toplamını tespit etmek çok zordur. 3.2 milyon Iraklının ülke içinde yer değiştirdiği, 2 milyonunun bölge ülkelerine gittiği ve 200 bin kadarının da dünyaya dağıldığı şeklindeki rakamlar sağlıklı değildir. Suriye’de ise 6 ila 6.5 milyon kişi ülke içerisinde yer değiştirmiş, yaklaşık 4 milyon kişi de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere ve dünyaya dağılmıştır. Bitmeyen bir içsavaşa sahne olan Libya da nüfusunun üçte birini sürgüne göndermiştir. Tunus’a sığınan mülteci sayısı için 1 milyonun üzerinde rakamlara rastlamak mümkündür.
Yerlerinden edilen Ezidi azınlıklar Şengal kasabasındaki İŞİD yanlılarının şiddetinden Suriye sınırına doğru kaçıyorlar.
11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.
Tarih, coğrafyadan bağımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hareketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumların faaliyetlerini, geleneklerini ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alışverişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.
Anadolu, birçok diğer uygarlığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipliği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işgale uğramıştır. Akdeniz’e uzanan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kaldık; İstiklal Harbimizi, Anadolu platosuna dayanarak sonuca götürdük.
Önce fizikî coğrafyamızın hayatımızı nasıl belirlediğine bakalım.
MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.
Türkiye ortalama 1.150 metrenin üzerinde, dünyanın en yüksek rakımlı ülkelerinden biridir. Çin (Tibet ile birlikte) ve Moğolistan dışında ortalaması bizden daha yüksek sadece üç And ülkesi ve Himalayalar’daki Nepal ile Etiyopya gibi az sayıda Afrika ülkesi vardır. Anadolu platosu, yukarıda değindiğimiz yüksek ortalamanın da üzerindedir. Bu coğrafya, birçok alçak ülke gibi nehir ve su yollarıyla birleştirilmemiş olup, seyre elverişli hiçbir nehire sahip değildir. Dünyanın gelişmiş bölgelerinin hepsinin vaktiyle su yolları üzerinde kurulduğu unutulmamalıdır. Bu olgu, üretim ve ticaretin gelişmesine engel olmuş, çoğunlukla yakın çevresi tarafından beslenebilen şehirler küçük kalmıştır.
İstanbul her zaman ağırlıkla deniz yoluyla beslenmiştir. Nitekim Bursa, Adana, Samsun gibi az çok büyücek şehirler de deniz kıyısındaki verimli ovaların üzerinde veya yakınında olup, tarihî başkentler olan Konya ve Karaman bile ancak irice birer kasaba sayılırdı. Yüksek rakımlı yaylalar bir miktar hayvancılığı mümkün kılmış; ne var ki en eski neolitik kültürlerden birisinin burada başlamış olmasının yanısıra, bin yıllardır yapılan aşırı otlatma, toprağı fakirleştirmiştir. Anadolu’nun ortalama tahıl verimi, Trakya’nın yarısından bile azdır. Orman varlığının azalması ise dünya ortalaması civarındadır.
Toprak veriminin düşüklüğü, şehirlerin, dolayısıyla tarımdışı faaliyetin gelişmesini engellediği için kritik öneme sahiptir. Hititlerin kullandığı karasaban ve çarık 1950’lerde bile görülebiliyordu ve 20. yüzyıla kadar iç ulaşım birkaç tek hatlı demiryolu hariç sadece hayvan gücüyle sağlanıyordu. Sonra traktörler ve makineler geldi; toprağın ve yeraltı sularının hoyratça sarfedildiği, adeta canının çekildiği bir aşamaya geçtik. Bu kaynaklarımızla birlikte gıda yeterliğimiz azaldı, topraktan anlayan nüfus çok hızlı iç ve dış göçle erime sürecine girdi. Buna karşın cumhuriyet döneminde, tarihte ilk kez Anadolu’nun mekan birliği sağlandı. Bu, sorunlu da olsa, kentlerin büyümesine, tarımdışı faaliyetlerin çeşitlenerek gelişmesine yolaçtı. Dünyada hiçbir toplum 100 yılda yedi kat nüfus artışına uğramamıştır. Anadolu’nun gene de bu nüfusu ayakta tutabilmesi, mekanizasyona rağmen mucize gibidir.
Bu stellerin (mezar taşı) üzerinde yer alan kabartma resimler, bize 2000 yıl önce Anadolu’da tarımla uğraşan halkın tarlalarını sürmek için karasaban kullandıklarını gösteriyor.
Günümüzde, örneğin Bursa ve Adana’da olduğu gibi, verimli ve zengin ovaların sağladığı artık ürünle başlayan sanayileşme, şehirlerimizin yaklaşık yarısına önem taşıyan ölçülerde yayılmıştır. Ne var ki Türkiye tarımdışı faaliyetleri öğrenirken, tarımı ve toprağı ve suyu fazlasıyla ihmal etmiş; dünyanın her yerinde olduğu gibi, ucuz fosil enerjisine dayanan gelişmemiz birçok sorun doğırmuştur.
Anadolu platosunun ve engebeli yüksek arazinin bir diğer özelliği ise, tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı olmasıdır. Osmanlılar son savaşlarını hep Anadolu’ya dayanarak yapabilmişti. Bizans’ın çöküşünün de Anadolu’yu yitirdikten sonra kaçınılmaz hâle geldiği tarihçilerin hemfikir olduğu bir konudur. Burada değinmeden geçmememiz gereken konu, Rumeli’deki kayıplarımızın bizi aşırı yıpratmış olmasıdır. Gerek Doğu Roma yani Bizans gerekse Osmanlılar, iki tarafa dayanarak bir taraftan gelen tehditleri savuşturmuştu. Bu coğrafyada tek ya da birbuçuk ayaklı olmak zorluk getirir. Yani Balkan Savaşı, aslında İstiklal Harbi’nin yitirmiş olduğumuz ilk aşaması sayılabilir. Gene de Anadolu’ya dayanarak güçlenmek mümkün oldu.
Anadolu platosu ile kıyılarındaki dört denizin ilişkisi, tıpkı bitişik olduğumuz üç kara alanı gibi, ayrı birer yazı konusudur. Ancak şuna değinmek gerekir ki Marmara ve Boğazlar Anadolu’nun doğal uzantısı ve Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. En büyük eksikliklerimizden biri, uzun süre denizcilikte başarısız olmamızdır. Önem sırasına bakmadan, geçmişe matuf olarak, diğerlerini şöyle sıralayabiliriz: Engebeli ve yüksek arazinin mekanizasyonun gelmesine kadar mekan birliğini kısıtlı tutması, kişi başına kullanılan inorganik enerjinin (rüzgar, su) tarih boyunca Avrupa’dan üç kat daha az olması, dolayısıyla tarımda düşük verimlilik. Bunların ötesi, elbette toplumsal organizasyon, gelenekler ve üstyapı kurumlarıyla ilgili konulardır.
Anadolu’nun fatihi Türkler Anadolu’da kurulan ilk beyliklerden biri olan Mengücekliler tarafından inşa edilen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası bugünkü Sivas sınırları içinde (üstte). Mustafa Kemal Atatürk, “Burada ya sabır tükenir ya da para” diyenlere aldırmadan modern tarım yöntemleriyle sıcak ve kurak Ankara topraklarında Atatürk Orman Çiftliği’ni yeşertmişti (altta).
Bütün çevremiz içsavaşlar ve işgallerle ateş içerisine girmişken, bunun bize de sıçramaması olanaksızdı. Ancak, bunları bir ölçüde kontrol altına alabildik. Anadolu coğrafyası, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de çok çeşitli tehditlerin altında kalacaktır. Bu nedenle, çevremizle iyi ilişkilerin geliştirilmesi ve hareket alanımızın geliştirilmesi, Anadolu üzerindeki yaşantımızın ne kadar rahat veya sıkıntılı olacağını belirler.
Anadolu’nun bir diğer özelliği de çokkültürlü, çok dinli ve mezhepli bir coğrafya olmasıdır. Bunlar etnik farklılıklarla tam olarak çakışmamış, böylece ortaya çok parçalı bir sosyal manzara çıkmıştır. Bu parçaların tam olarak bütünleşme sürecinde olması kaçınılmazdır ama sözkonusu süreç, bilindiği gibi sürekli dış müdahaleler altında devam etmektedir. Birçok ülkenin geçtiği süreçlerden rahatça geçemedik ya da nispeten geç ve hızlandırılmış olarak geçtik. Hızlandırılmış uluslaşma, hızlandırılmış laiklik, hızlandırılmış demokratikleşme vs. Bu süreçler devam ediyor ve gelecek nesillerin iradesi bunu nasıl tamamına erdirir bilmiyoruz.
Sonuçta, tüm avantajları ve dezavantajlarıyla birlikte Anadolu’ya dayanarak yaşıyoruz ve bu toprakların değerini bilenlerin, sahip çıkanların artmasını diliyoruz.
Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, Türklerin şöyle “oh!” diyerek rahat ettiği dönem tarihte çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Selçuklu dönemi ve Haçlı Seferleri’nden Beylikler ve Osmanlı dönemine uzanan; savaşlar, içsavaşlar ve isyanlardan sonra cumhuriyetle taçlanan 1.000 yılın retrospektifi.
Türkler en azından 7. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya girmişti. Ancak 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş; toplumun askerî yapısında ve bürokrasisinde yer almıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü, ama ne kadarı, bilmemize olanak yok. Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars, daha Malazgirt öncesinde Türklerin eline geçmişti. Romen Diyojen bu gelişmenin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anadolu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anadolu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camisi yapılmıştı bile.
Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri bilmiyorlardı. Torunları büyük sıkıntı çekerek bunu öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı. 21. yüzyılda da iklim krizinden mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü, hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Sürekli istikrarsızlık içerisinde hayatı idame ettiriyoruz.
2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müdahale için Anadolu’ya at koşturmaktan bitap düşmüştü. Hünername’de okçuluk talimi yaparken görülüyor (1523).
Haçlı seferleri
Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı Seferleri’yle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nde sözalan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğini, Anadolu’daki Hıristiyanların desteklenmesi gerektiğini gündeme getirnişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşattılar ve burayı ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları iç ve batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.
Haçlılarla mücadele
Alp Arslan, İmparator Romen Diyojen’i küçük düşürürken. Boccaccio’nun De Casibus Virorum Illustrium eserinin 15. yüzyılda resmedilmiş bir Fransız çevirisinden (yanda) 1. Dorileon Muharebesi, 1 Temmuz 1097 tarihinde Birinci Haçlı seferi’nin başlangıcında Eskişehir yakınlarında yaşandı (altta).
Haçlıların Anadolu’dan geçmesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bununla birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yol açtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryakefalon Muharebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Miryakefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans, bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden, Doğu’dan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.
Moğol istilaları
Moğol akınları Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babailerin isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, içerdeki isyanların temeldeki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmlilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.
İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu Ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca, geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak kabiliyet ve yapıda değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu. Esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tsıralarda Osman Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisar’ında yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.
Timur tehlikesi Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo, Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte). 15. yüzyıldaki Antakya kuşatmasını gösteren minyatür (altta).
Osmanlı dönemi
İlk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dirlik ve düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi’nde yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler padişahı bırakıp emirleri altındaki birliklerle kaçmışlardı. Bu sırada bir kısım ahali önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı; Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.
Ayaklanmalarla örülmüş tarihimiz İzmir sokaklarında bir Yeniçeri devriyesi, Alexandre-Gabriel Decamps.
Ne var ki Anadolu’da kurulmuş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği, kendi bölgelerinde belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en başta Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndiler. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Bayezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müdahale için Anadolu’ya at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar, beyliklerin yanısıra güneydeki Memlûkleri de yenerek Anadolu’ya hakim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.
Çok hazin bir şekilde öldürülen Genç Osman’ın cülus töreni.
16. yüzyıl: Büyük Kaçgun
Sözkonusu uzun kriz dönemi 2. Bayezıt ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak onuncu Padişah 1. Süleyman’ın devrinde gelişti ve torunlarının döneminde patladı. Yani, aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke bu kadarıyla başaçıkamazdı.
Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celâlî adı verilen isyanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht savaşları da kesilmedi. Ne var ki artık, tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi, bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.
Esas felaket dönemi, 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583- 5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi büyük sıkıntıya soktu. Aynı dönemde, 1585’te, paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edilebileceği gibi bunun ardından 1589’da o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı başgösterdi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup süreki olarak daha düşük değerde para basıyordu. İstanbul’da ilk yağma, Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları oğlu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama, bu daha sonra sürekli bir uygulama hâline geldi. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma girişimleri, İran savaşlarıyla birlikte muazzam kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler da gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale garnizonları bulundurulması gereği ortaya çıkınca, her kış evine dönen tımarlı sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ise hazineyi büsbütün tüketmişti.
Devlet içinde devlet kuranlar Kavalalı İbrahim Paşa gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemişti.
Tüm bunların üzerine 1590’ın aşırı soğuk dalgası, ertesi yıl kıtlık ve eşkıyalığı arttırdı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar, önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme-çatma konutlardan dönemeyecekler ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi.
Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik-düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını ve Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını, özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri kapattıklarıni görürüz.
Fransız İhtilali sonrasında ise milliyetçi cereyanlar İmparatorluğu tehdit etmeye başlamıştı
Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır; artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa. 17. yüzyıl başında, Padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapıyorlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş, yenine geçirilen 2. Osman öldürülmüş, 4. Murad zamanında bunalım sürmüş, 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur. Osmanlı Devleti kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yürütülen Uzun Savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış, başarısız savaşlar birbirini izlemiş, paranın değeri düşmüş, reaya toprağı terketmeye devam etmiş, Kapıkulu askerlerinin sayısı artmış, isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.
Nasıl ayakta kaldık?
Anadolu Türk varlığının bu kadar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türklerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmasıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadıkları, coğrafyanın en ince damarlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu.
İkincisi örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorunun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk defa kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; çünkü veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlı sisteminin önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmasıdır ki, çoğu zaman veraset işini de bu bürokrasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür; buna hem lanet hem lütüf diyenler de olmuştur. Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur.
Balkanlarda mağlubiyet Devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş veremediği 20. yüzyılda Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmişti.
Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef hâline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler), yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdurmamıştır. “Tayin geleneği” günümüzde hâlâ devam etmektedir.
Diğer bir faktör de ilk 10 padişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman zar zor da olsa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabilmiştir. Osmanlı Devleti merkezileştiğinde, Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz fethedememişlerdi. Toprak sermayesi imparatorluğun son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Milli sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücadeleyi sonuna erdiren, eksiklikleriyle de olsa toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan, okulları, hastaneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.
19. yüzyıl: Bitmeyen çile
İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları süreki kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştırmış; buna Büyük İhtilal (1789) sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyetleri eklenmiştir.
Diğer yandan ayanlar yerel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet hâline gelmiş, Anadolu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra devlet bir süre derme-çatma ve işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden dağılmış; donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş, ancak İngilizlerin aracılığıyla 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.
2. Mahmud Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; onu izleyen Abdülmecid döneminde istenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların elkoyduğu Düyun-u Umumi utancıyla sonuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilememiş, ordu reformu tamamlanamamıştı. İşte Osmanlı toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli’yi yitirmiştir ki, bu coğrafyanın kimi yerleri -örneğin Rodoplar- bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; çünkü 1918’de sadece onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.
Nizip Savaşı sırasında Hafız Osman Paşa ve Alman müşavir ve Osmanlı topçularının komutanı Prusyalı Helmuth von Moltke.
Osmanlı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan bazen az bazen az bazen çok, ama sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar, imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.
Selçuklular bir geçiş dönemiydi ve Türkleri kritik bölgelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri, kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Osmanlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular. Bu topraklar tarih boyunca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama, sonrasında sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hâle geldi ve dünya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda yedi kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yollarını yaratıyor. Müthiş maceramız sürüyor.
11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.
Tarih, coğrafyadan bağımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hareketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumların faaliyetlerini, geleneklerini ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alışverişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.
Anadolu, birçok diğer uygarlığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipliği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işgale uğramıştır. Akdeniz’e uzanan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kaldık; İstiklal Harbimizi, Anadolu platosuna dayanarak sonuca götürdük.
MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.
#tarih’in Mayıs 2022 sayısı tüm Türkiye’de bayide…