Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • Ankara’yı sarsan günler ve sarsılmaz Ankaralılar!

    Millı Mücadele günlerinden itibaren Ankara, ulusal kurtuluşun, baş eğmemenin ve Türkiye’nin yeni merkezi olmanın haklı gururunu yaşadı, yaşıyor. Bununla birlikte başkentin yaşadığı sancılı günler, darbeler, darbe girişimleri, asker-sivil gerilimleri ve toplumsal hadiseler, yakın tarihimizi şekillendirdi, şekillendiriyor. Ankara rüzgarları …

    Bundan 7 yıl önce, 15 Temmuz gecesi çatıları yalayarak geçen ve başkenti bombalayan uçakların gümbürtüsüyle şaşıran Ankaralılar arasında; o tarihten 53 yıl önce, 21 Mayıs 1963 sabahı Harp Okulu’nun gene jetler tarafından ateş altına alındığını hatırlayanlar vardı. Bu satırların yazarı da 21 Mayıs’ta sabahın erken saatinde uçakların dalışlarını pencereden izlemişti. Jetler 1963’te Eskişehir’ deki ana üsten gelmiş, 2016′ da ise başkentin burnunun dibindeki Akıncı (eski Mürted) üssünden kalkmıştı. İki hadise arasında bir başka benzerlik de, Ankara Radyosu’nun dört defa (1963), TRT televizyonunun ise iki defa (2016) el değiştirmesiydi. Bunlar başarısız darbe girişimleriydi ama, bu kentin ahalisi 1920-23 arasında da hop oturup hop kalktığı birçok gün yaşamıştı. Belki biraz da bu nedenle krizlere karşı şerbetli sayılırdı.

    Tanju_Akad_2
    Haziran 1920’de Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkes Ethem ve adamları, İstasyon’daki karargah binasının önünde Mustafa Kemal ile…

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Paralı askerler gerçeği Rusya-Wagner mecburiyeti

    Soğuk Savaş’tan günümüze, vekaletle yürütülen yerel savaşlarda paralı asker kullanılması yaygın. Süper güçlerin desteklediği gerilla tipi örgütlerden ultra modern donanımlı küçük ordulara varıldı. Rusya-Ukrayna savaşındaki Wagner hadisesi de, Batı’nın muazzam desteği karşısında Moskova’nın yetişmiş asker bulamamasına ve demografik sorunlarına uzanıyor.

    Öncelikle ifade edilmesi gereken olgu, paralı askerlerin günümüzde giderek yaygınlaşmasıyla basına ve sosyal medyaya yansıyan grupların ancak buzdağının görünen ucundaki küçük kısım olduğudur. Çok farklı şekillerde hayata geçirilmiş olmaları, bunları tanımlamayı kolaylaştırmaz. Temel olan para unsuru ve esas olarak başka ülkelerde istihdam edilme kıstasları bile her durumu karşılamaz, açıklayamaz.

    Kapak Dosyası - Tanju - ANA
    Sporculuktan hırsızlığa, şeflikten isyancılığa geçiş yapan Wagner lideri Yevgeni Prigojin, Rusya lideri Putin’le.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Allem edildi, kallem edildi paranın fendi siyaseti yendi

    Allem edildi, kallem edildi paranın fendi siyaseti yendi

    Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur. Paranın itibarıysa onu çıkaran devletin yaşadığı orunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Cumhuriyetten bugüne dek de müdahaleler paradan kaçışı engellememiştir.

    Perker-Karikatur-5 Haziran 2020

    Para ve yazı, Homo sapiens’in yeryüzündeki iki büyük buluşudur. Her fikri, her ifadeyi yazıyla başka çağlara aktarabilir, başka mekanlara gönderebilirsiniz. Para da evrensel bir araçtır. Onunla her şeyi, her şeye dönüştürebilirsiniz. Yıllar önce öğrencisi olma şansına eriştiğim, erken yitirdiğimiz şair ve ekonomist Ergin Günçe’nin bir dersinde şu örneği verdiğini dün gibi hatırlıyorum: “Gelibolulu balıkçıların emeğini çeliğe dönüştürebilirsiniz; bunları satıp, bulabildiğiniz herhangi bir yerden çelik alabilirsiniz”. İşte bunu yapabiliriz ama bunların karşılığında alacağımız ve vereceğimiz paralar hemen her koşulda farklı olacaktır.

    Piyasa koşulları bir yana, devletlerin yarattığı para sabit bir şey değildir. Devamlı oynar. İner, çıkar, bozulur, saklayan bir bakar ki enflasyon karşısında değeri uçmuş gitmiş; yatıran da sürekli kuşkudadır. Değişken, oynak, kandıran ve kalleş bir şeydir. Kaprislidir. Sahiplerini sürekli şaşırtır. Paranın inadı hemen her zaman politikacının inadından daha kuvvetlidir. Kendisiyle fazla oynayana her türlü kazığı atabilir. Bu nedenle parayı yönetmek, kişiler, kurumlar, hele de devletler için büyük özen ister.

    Niçin devlet? Çünkü devletler çoğu zaman kötüye kullandıkları bir para yaratma ayrıcalığına ve tekeline sahiptir. Bu tekel son birkaç yılda sanal paralarla bozulmuş gibi görünse de devletlerin, diğerleri gibi, sanal paraya da müdahalesi kaçınılmazdır. Aksi düşünülemez, devlet mantığının dışındadır; bunun ilk işaretlerini de görmeye başladık.

    Bütün bunlar bir yana, para yaratmak aynı zamanda bir egemenlik meselesidir. Paranın itibarı onu çıkaran devletin yaşadığı sorunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Savaşta yanıp yıkılan bir devletin parası da pul olur. Almanlar 1. Dünya Savaşı ertesinde sabah kahvesini dört, akşam kahvesini sekiz milyar marka içiyordu. İşçiler el arabasına yükledikleri yevmiyeleriyle bakkala koşup bir ekmek alırken artık kimse para saymıyordu. Niye saysınlar… Ertesi gün değeri tekrar yarıya düşecek olan para destelerini kim sayar. Banknot matbaası 24 saat iş başındaydı.

    Paranın en büyük talihsizli­ği, muhtemelen bizzat kendi­si değer taşıyan şeylerle, yani altın ve gümüşle bağlantısının kopartılmasıydı. Para, altın ve gümüşten basılan sikkelerden oluşunca devletin buna müda­hale şansı yoktu. Altın altındı, gümüş de gümüş. Eline geçire­bilirsen var, yoksa da yoktu.

    osmanlı bankası
    1930’lu yıllarda Osmanlı Bankası (üstte). Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve “Sikke-i Sultani” adı verilen Fatih Sultan Mehmet’in ilk altın parası (altta).
    Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve _Sikke-i Sultani’ adı verilen Fatih Sultan Mehmet_in bu ilk altın parası

    Ancak, sikkeler de sorun­luydu. Öncelikle, bu değer­li metaller sınırlıydı. Ayrıca sikkelere hile karıştırılıyor, alaşım yapılarak ayarı düşü­rülüyor veya uçlarından azıcık kırpılıyor, bazen de tozu alı­nıyordu. Eski tüccarların ya­nında, ayda bir veya iki gram altın tozu için, sikke dolu tor­bayı sabahtan akşama kadar silkeleyip duran çocuklar ça­lışırdı. Bu arada piyasada yüz­lerce farklı ağırlık ve saflıkta sikke olduğu için ödemelerin hesaplanması tam bir kabu­sa dönüşüyordu. Tüccarlar an­laşıp kutlamaya giderken, ka­tipleri de ödeme için sikkeleri cetvele dökerdi. İki florin; biri yüzde üç, diğeri yüzde beş yıp­ranmış. Üç düka altını; biri şu kadar diğeri bu kadar…

    Bunu kısmen de olsa çöz­mek için önce kenarı tırtıllı, tartısı itibarlı, referans olan sikkeler çıkarıldı; sonra da gü­venilir bir bankanın altın ya­tıranlara verdiği senetler kul­lanıldı. Altın yerine senetler el değiştiriyor, getiren isterse karşılığı olan altını çekebili­yordu. Tabii bunun da makul bir komisyonu vardı. Öte yan­dan Avrupa’da bunların ha­yata geçmesinden daha önce Çin’de kağıt para kullanıldığı kaydedilmişti.

    Devlet, paraya sıkışınca tüm sikkeleri topluyor, aynı miktar gümüşe daha çok de­ğersiz metal katarak daha fazla sikke basıyor (yani sikke tağ­şiş ediliyor), eski sikkesini darphaneye teslim etme­yenin de boynu vuru­luyordu. Dolayısıyla paranın değeri düşü­yordu. Bizde bunu ilk kez Fatih Sultan Mehmet yaptı; İs­tanbul’da ilk yeniçe­ri isyanı ve yağmalar onun ölümüyle başladı. Kapıkulları oğlu Cem Sul­tan’a karşı kardeşi 2. Bayezid’i desteklemek için ondan parayı tağşiş etmeyeceğine dair söz aldılar. Bayezid sözünü tuttu ama bu, daha sonra giderek ar­tan şekilde devletin standart uygulaması hâline geldi. Her tağşiş, kapıkulu askerlerinin ayaklanmasına ve devlet rica­linden kelle alınmasına yol açı­yordu.

    İstikrar ve para ilişkisi

    Geçmişin bize parayla ilgili anlattığı çok şey var, hatta bunlardan bazı kurallar çıkarmamız mümkün olabiliyor. İstikrar ve para arasındaki ilişki bunların başında geliyor. Paraya güven, ya paranın kendi değerine ya da parayı çıkaran devletin istikrarına duyulan güvene dayanır. Değerli metal para döneminde, altın üretimi çok sınırlı olduğu için, sorun dolaşımda yeterli altın olup olmaması ve bunun bir kısmının yöneticiler tarafından nasıl toplanacağından ibaretti. Ne kadar vergi, ne kadar haraç, ne kadar savaş… Elbette devletin para sıkıntısı varsa verginin yanında borç da alınırdı ve sıkıntı ne kadar çoksa, bunun faizi de o kadar yüksek olurdu.

    Gene Osmanlılardan örnek verilirse, Osmanlıların borç­landıkları tutarın büyük bir kısmı daha başından, elleri­ne geçmeden kesilirdi. İkili metal para döneminde, pa­ranın içinde ne kadar al­tın veya gümüş olduğu ve bunlar arasındaki oranın tayini ayrı bir sorun haline geldi, çünkü devletler bunu serbest değerinin dışında be­lirliyordu. Para, altın ve gümüş arasında en avantajlı değişimin yapılacağı ülkeye akmaya baş­ladı ve hiçbir yasak bunun önü­ne geçemedi.

    Kağıt para döneminde ise borcun yanısıra temel sorun ne kadar para basılacağı oldu. Para basanın bunun karşısında elinde tuttuğu bazı değerli re­zervler olması beklenirdi ama esas sorun devletin istikrarına olan güvendi. Sağlam bir mali­yeye sahip olan devlet, harca­malarını vergilerle karşılıyorsa pek sorun yoktu. Ama harca­maların bir kısmı fazla para ba­sılarak karşılanıyorsa paranın değeri derhal düşer ve hiçbir yasak buna mani olamazdı. Şa­yet devlet hem borç alıp hem de fazla para basıyorsa sorun daha da büyüktü. İşte bizim tarihimiz boyunca sürekli ba­şımızda olan en büyük dertler­den birisi buydu.

    1970lerin sonundan itibaren Batılı ülkeler Türkiye_ye tekil borç vermek yerine Ankara_yı IMF üzerinden borçlanmaya zorladılar.
    1970’lerin sonundan itibaren Batı dünyası, Türkiye’ye tekil borç vermek yerine Ankara’yı IMF üzerinden borçlanmaya yönlendirdi. 31 Mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet

    Borç, rüşvet ve faiz karışınca

    Çoğu zaman sağlıklı bir maliyemiz olmadı. Osmanlı döneminde devlet paranın değerini düşürerek ve borç alarak işleyişini sürdürmeye çalıştı. 7. Padişah Fatih Sultan Mehmet sikkeyi altı kez tağşiş etmişti. Onun zamanına kadar yeterli olan gümüş para sistemi, İstanbul’un fethiyle birlikte devletin imparatorluğa dönüşmesinin gerektirdiği dev masraflar karşısında bozuldu. Bunların başında muazzam saray masrafları, imparatorluk için prestijli yapılar, İstanbul’un imarı ve büyük seferler geliyordu. Osmanlı istikrarsızlığı kötü maliye ile çok yakından bağlantılıdır.

    16. yüzyılda seferler gelir getirmez olunca durum büsbü­tün kötüleşti. Bu dönemde Do­ğu ticaret yolları Avrupalıların eline geçiyor ve deniz sefer­leri büyük mali külfet oluştu­ruyordu. Sokollu’dan sonra en büyük tağşişlerden biri yapıldı. Bu dönemde ahalinin paraya güveninin kalmaması ekono­mik hayattaki gerileyişi artır­dı. Nihayet 19. yüzyılda iç ve dış borçlar işi iyice içinden çı­kılmaz hâle getirdi. Sonradan Galata Bankerleri adını alacak olan sarraflar, 16. yüzyıl sonla­rından itibaren acil devlet har­camaları için borç verdikçe, gi­derek daha büyük ayrıcalıklar kapmaya başladılar. Borç, rüş­vet ve faiz birbirine karıştı.

    1854’te Kırım Savaşı dış borç alımı için dönüm nokta­sı oldu. Nihayet 1881’deki Mu­harrem Kararnamesi ile devlet, borçlarını ödemek üzere vergi­lerini, dolayısıyla iktisadi faali­yetini yabancıların kontrolüne bırakmak zorunda kaldı. Dü­yun-u Umumiye idaresi devlet içinde devlet hâline geldi ki bu açıkça devletin egemenlik hak­larından taviz verilmesinden başka bir şey değildi.

    5 Ağustos 1854- Kırım Savaşı sırasında cüce Osmanlı_yı destekleyen dev İngiltere ve Fransa_yı tasvir eden bir karikatür.
    Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin cüce İngiltere ile Fransa’nın dev olarak gösterildiği bir karikatür.

    Kısacası, Osmanlılar’ın pa­ra istikrarsızlığı aynı zaman­da yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’ndan itibaren al­dığı dış borçların çok azını de­miryolu gibi yatırım işleri için kullanmış, çoğu zaman cari giderler ve savaş harcamaları için yabancılara başvurmuştur. Cumhuriyetin ilanı ve Lozan Antlaşması ile Düyun-u Umu­mi ve borçlar tasfiye edilmiş, hissemize kalan son taksit, ilk dış borcun alınmasından tam 100 yıl sonra, 1954’te ödenmiş­ti. Osmanlı borçlarından çok çekmiş olan Cumhuriyet’in ilk yöneticileri denk bütçe ve sıkı para politikası konusunda cid­di gayret göstermişlerdi. Ama huylu huyundan vazgeçmez. 2. Dünya Savaşı sonrasında para istikrarı gene hızla bozulmuş ve bu, devalüasyon ve enflasyon olarak hayatımıza yansımış­tı. Osmanlı borçları biterken Cumhuriyetin borçlanmaları başlıyordu.

    Sorunlar yeni değil

    Cumhuriyet hükümetlerinin mali istikrarsızlığı kamu açıkları ve dış ticaret açıklarının birlikte büyümesinden kaynaklandı. Sürekli açık verilmesinde demografik gelişmeler genellikle gözardı edilir. Bu dönemde dünyada eşi görülmemiş bir artışla ülke nüfusu 12 milyondan 84 milyona çıktı. 100 yılda nüfusun yedi katına çıkması inanılması zor bir olaydır. Dünya nüfus artışının yaklaşık iki katı olup, birçok ülkenin üç veya dört katıdır. Bu kadar insan için eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, imar, altyapı, belediye hizmetlerini sağlamak, bütçe açıklarının borçlanma veya para basılarak karşılanmasına yolaçmış, buna silahlanma ve güvenlik harcamaları eklenmişti. Birçok ülkede ve denizlerde sürdürülen operasyonlar da sürekli harcama gerektiriyordu. Bu koşullarda bütçe disiplini ve para istikrarı sürekli bozuluyordu. İşte, kısa bir aradan sonra döndük Osmanlı döneminde yaşadığımız sorunlara. Buna gelir için kamu varlıklarının satılması da eklenmeli… Osmanlılar da sıkıştıkça miri arazileri satarak günümüzde hâlâ devam eden bir başka geleneği başlatmışlardı.

    Sorunlarımız yeni değildir ve bunları geçmişten gelen bir devamlılık olarak görmemiz gerekir. Tarihin amacı geçmiş­ten geleceğe uzanan çizgileri bilmektir. Günlük hayatın, dev­letin, ticaretin, eğitimin, sağlı­ğın, yemeğin, savaşın, ulaşımın, akla gelen her insan faaliyeti­nin tarihi birbirlerine bağlıyken bunların devlet yönetimindeki istikrar ve para ile bağlantısını yakından bilmek gerekir.

    Para herhangi bir meta, ya­ni mal değil, tüm diğer mal ve hizmetlerin hızla değişen oran­larını belirleyen bir araçtır. Ba­zen bir servet saklama aracıdır. Fiyatı ise faiz olup bu bir neden değil, sonuçtur. Kararnameyle belirlenmeye çalışılması hemen her zaman ters teper. Döviz fi­yatına müdahale de elinizde sonsuz rezervler yoksa işe yara­maz. Bu müdahaleler paradan kaçışı önlemez. Dış ilişkilerin çok daha sınırlı olduğu geçmiş asırlarda bile önlememişti, şim­di hiç mümkün değildir.

    1950- ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir karikatür.
    Hep aynı vaziyet
    19 Kasım 1950 tarihli Cumhuriyet’te ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir Ali Ulvi karikatürü. En altta kalan Millî İktisat “Siz rahatınıza bakın Baylar… Ben otuz sene evvelinden bu vaziyete alışığım” diyor.

    Bunun yolu, temeldeki ne­denleri, yani bütçe ve dış ti­caret açıkları ile istikrarsızlı­ğı azaltmak, üretim ile tüketim arasındaki dengesizliği makul seviyede tutmaktır. 1950’lerde açıldık; ilk büyük devalüasyon geldi; Dolar 3 TL’den 9 TL’ye çıktı. 1960’larda tekrar açıldık; bu sefer 9’dan 15’e çıktı. Böyle devam edip gitti. Şimdi bir tura daha girdik.

    Para sahipleri siyasi istik­rarsızlıktan ve belirsizlikten ürker, güven peşinde koşar. İs­tikrarsız ülkenin parasının içte ve dışta değer yitirmesi, özellik­le döviz karşısında ucuzlaması ise o ülke insanlarının emek ve varlıklarının ucuzlaması anla­mına gelir. Para sadece ekono­mik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunla­rın da hem nedeni hem sonu­cudur.


    1967- DÖVİZE ÇEVRİLEBİLİR MEVDUAT UYGULAMASI

    Özal ‘Bilgisizliğin vesikası’ demişti

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Aralık 2021’de Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Sistemi’ni açıklam­asının ardından kimi ekonomistlerden bu modelin geçmişte uygulanan Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) ile benzerlikler taşıdığı yorumu gelmişti. Dışarıdan döviz girişini teşvik etmek amacıyla başlatılan DÇM hesapları ilk kez 1967’de açılmış, dövizli işlem hakkı tanınan hesaplara Merkez Bankası (TCMB) tarafından Hazine adına kur garantisi verilmişti. Diğer bir deyimle kur farkları bütçeden karşılanmıştı. O yıllardaki ödemeler dengesi açıklarına bir çözüm olarak düşünülen uygu­lama ile başta yurtdışındaki işçiler olmak üzere dışarda dövizi olan, fakat bunu Türkiye’ye getirmek zorunda olmayanların dövizlerini çekme amacı güdülmüştü.

    O tarihlerde yurtdışındaki işçiler ve ihracatçılar ilk hesapları açmış; toplamı 3.5 milyar doları bulan döviz Türkiye’ye girmişti. 1975 itibarıyla Türkiye’nin döviz rezervlerinin %98’i DÇM’lerden oluşuyordu. Ancak DÇM’lerin anapara ve kur farkı ödemeleri, verilen kur garantisi nedeniyle, Hazine’ye aşırı yük olmaya başlamıştı. DÇM’lerin para arzı artışına ve enflasyonun hızlanma­sına neden olmaya başladığı değer­lendirmesinin ardından kullanımına sınırlamalar getirilmişti. 1977’nin ilk aylarından sonra yeni hesap açma hızının azalmasıyla birlikte TCMB ve bankalar, vadesi gelen eski DÇM’lerin paralarını geri ödemede zorlanmaya başlamış ve sonunda sistem 1978’de sona erdirilmişti. Bu borçlar, 1981’den sonra devlet tarafından üstlenilmiş, o tarihte 2.5 milyar dolar kadar olan tutar, Merkez Bankası veya devlet borcuna dönüştürülmüştü.

    Türkiye’nin dışa bağımlılığını artı­ran DÇM’lerin kullanımında herhangi bir kural uygulanmadığından, alınan kredilerin genellikle ticarette ve işlet­me giderlerinde kullanılması, yatırım­lara yöneltilememesi ve bu yüzden enflasyonun kaynaklarından biri hâline gelmesi, gelir dağılımını bozucu etkisi daha sonra uygulamayla ilgili yapılan eleştirilerin başında gelmişti.

    1989’da dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “bilgisizliğin vesikası” olarak tanımladığı sisteme dair Milliyet gaze­tesinin 17 Eylül 1989 tarihli haberinde yayımlanan açıklamalar uygulama­nın bilançosunu şöyle anlatıyordu: “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabri­ka, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mâl olduğunun ba­sit bir bilançosu budur. 1970’li yıllarda o zaman kendilerini akıllı, uyanık sa­nanlar böyle bir yol buldular. Tam 221 bankaya borçlandık ve Türkiye bunları ödeyemedi”.

    Özal, söz konusu haberde ayrıca 84-89 arası yaşanan enflasyon-e­misyonun ortalama %50’sinin DÇM ödemeleri yüzünden yaratıldığını söylüyor; DÇM’lerin yükünün yıllarca halka yüklendiğini vurgulayarak “Be­nim memurum, işçim, esnafım diyenler, DÇM’nin yükünü vatandaşın sırtına yıktılar, orta direğin sırtına yıktılar. Bu borcu siz ödediniz” ifadeleri kullanı­yordu.

    DÇM, 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.
    Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM), 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.
  • Felaketlerle yanarız küllerimizden doğarız

    Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…

    Türkler en azından 7. yüz­yıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11 yüzyıldan önceki perakende göçlerle ge­lenler bu coğrafyaya damgası­nı vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, on­ların askerî yapısı ve bürokrasi­sinde yer almıştı. Bizans ordu­sunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuk­lular büyük bir dalgayla gelin­ce, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemi­ze olanak yok.

    Keza Erzurum, Malatya, Si­vas ve Kars daha Malazgirt ön­cesinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama Malazgirt’te kesin sonuçlu bir yenilgiye uğ­radı ve Anadolu’nun Türk yur­du olması hız kazandı. Malaz­girt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı bile. Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar bo­yunca Hazar Denizi’nin kıyıla­rından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldiklerini bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çal­dı. 21. yüzyılda da iklim krizin­den mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bun­ları başka ülkelerde olduğu ka­dar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşa­dık. Anadolu’ya geliş sürecinde­ki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karak­terimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücü­müz fazladır.

    Haçlı seferleri

    Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haç­lı seferleriyle uğraşmak zorun­da kaldık. Bu seferlerin örgüt­lendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar gel­diğinden bahsetmiş; bu hareke­tin hedeflerden birinin Anado­lu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmiş­ti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye iler­leyerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdu­lar. Bu arada bir kolları da do­ğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Nor­manlar ve sonra Katalanlar) da­ha sonraları İç ve Batı Anado­lu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

    Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de ka­lıcı olmalarını önledik. Bunun­la birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu giri­şimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muha­rebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anado­lu’daki Malazgirt ve Batı Anado­lu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sı­kıntılar henüz geçmeden doğu­dan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.

    Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya 2. Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

    Moğol istilaları

    Moğollar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişler­dir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapa­caklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline ge­tirmiştir.

    İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yi­tirmiş yönetimin liderliği altın­da bir varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçuk­luların bakiyeleri İlhanlı vali­lerin altında sürekli aşağılanır­ken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

    Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak güçte değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasred­din Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Ana­dolu-Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tarihlerde Os­man Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğra­tarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.

     Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.

    Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dir­lik-düzen getirmedi. Osmanlı­lar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd, İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Ti­mur felaketi yaşandı. Ankara Muharebe­si’nde (1402) yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir dü­şen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şeh­zadeler padişahı bırakıp emir­leri altındaki birliklerle kaçmış­lardır. Bu sırada bir kısım ahali de önceki Moğol zulmünü ha­tırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geç­mek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.

    Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağla­dı. Bunların bazıları ileride Os­manlılara katılırken, en başta, Selçukluların varisi olarak gö­rülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Osman­lılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken is­yan ettiler. Ne var ki, o dönem­de Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezi­ne sahipti ve ayrıca Moğol isti­laları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti.

    Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Ba­yezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yan­dan Avrupa’dan gelen Haçlılar­la mücadele için Rumeli’ye, di­ğer yandan da Anadolu’da isyan eden Türk beyliklerine müda­hale için iki kıta arasında at koş­turmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sü­rekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sa­yısız ölüm, sürgün ve acı getir­mekteydi. Osmanlılar beylikle­rin yanısıra güneydeki Mem­lûkleri de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

    16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

    Sözkonusu uzun kriz, 2 Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönem­lerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde geliş­ti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Önce­likle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehir­lere akan ancak işsiz kalan med­rese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen isyanlarla birlikte yayı­lacaktı.

    Bu arada devlet merkez teş­kilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht sa­vaşları da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi) bürok­rasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı. Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında ku­raklık, veba, fare ve çekirge isti­laları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hisseti­ren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntı­ya soktu.

    Timur felaketi

    Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu.

    Aynı dönemde, 1585’te, pa­ranın değeri büyük ölçüde dü­şürüldü ve tahmin edilebilece­ği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para bası­yordu. İstanbul’da ilk yağma Fa­tih ölünce meydana geldi. Kapı­kulları, oğlu 2 Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşu­luyla tahta çıkardılar ama daha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyıl­da Safevilerin Anadolu’ya gön­derdikleri kızıl börklü derviş­lerin isyan çıkarma girişimleri İran savaşlarıyla birlikte muaz­zam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın du­ran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale gar­nizonları bulundurulması ge­rekince her kış evine dönen Tı­marlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ha­zineyi büsbütün tüketmişti.

    Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası gel­di ve ertesi yıl kıtlık ve eşkıya­lık had safhaya çıktı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli is­yanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatış­maların sona ermesini umuyor­lardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yer­leştikleri derme-çatma konut­lardan dönemeyecek ve uzun süren bir sefalete sürüklenecek­lerdi.

    Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitir­diklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizci­lerinin Hint Okyanusu’ndaki gi­rişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadele­sinde geri kaldıklarını; Batılıla­rın sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar kar­şısında şaşırdıklarını; özellikle dokuma imalatında rekabet ede­meyip atölyeleri kapattıklarını görürüz.

    Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

    Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarları­na kadar nüfuz edildiği için top­lum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında pa­ralı asker olarak işe alınmıştır. Artık kısmetine göre neresi na­sip olmuşsa…

    17. yüzyılın başında, 14. pa­dişah 1. Ahmed (saltanatı 1603- 1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumu­nu yapmışlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldürülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbra­him ise tahta çıktıktan sonra ön­ce hapsedilip sonra devlet ricali­nin kararıyla boğdurulmuştur.

    Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu de­fa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusla­rın Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyı­la damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürü­yordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbi­rini izlemiş; paranın değeri daha da düşmüş; reaya toprağı terket­meye devam etmiş; isyancılar paşaların kellelerini almaya baş­lamışlardı.

    Nasıl ayakta kaldık?

    Anadolu-Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olama­dıkları, coğrafyanın en ince da­marlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi, örgütlenme yeteneği­dir. Selçuklular çökünce kent­lerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökün­ce de hem Müdafayı Hukuk ce­miyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idare­sini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Teme­linde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk kez kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zi­ra veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlıların önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmalarıdır ki, çoğu zaman veraset meselesini de bu bürok­rasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü dev­letin hem zaafı hem de gücüdür; ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur.

     Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü.

    Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuş­tur. Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak ol­muş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler ve yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkı­na fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştir­miştir. Tayin geleneği, günü­müzde hâlâ devam etmektedir.

    Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir top­rak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman krizlerle başa çıkabilecek yedek kaynak­lar oluşturulabilmiştir. Osmanlı devleti merkezîleştiğinde Avru­pa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi. Top­rak sermayesi Osmanlı Devle­ti’nin son yılına kadar parça par­ça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz ve­rilmek zorunda kalındı. Ancak bu mücadeleyi sonuna erdiren; toplumu ayakta tutan tüm ku­rumları oluşturan gücün devle­tin merkez teşkilatı olduğu ha­tırda tutulmalıdır.

    Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından “Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.

    19. yüzyıl: Bitmeyen çile

    İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmpara­torluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile im­paratorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sürekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidi­şatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştır­mış; buna 1789 sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyeti eklenmiştir.

    Diğer yandan âyanlar yerel iktidarlarının tanınmasını iste­miş, Kavalalı gibi bazıları ken­di devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rume­li âyanları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da ba­zı yerel nüfuzlular güç kazan­mıştır. Yeniçeriliğin kaldırılma­sından sonra devlet bir süre işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı gör­meden dağılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırıla­rak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

    Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…

    2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devle­ti yeniden toparlamayı amaçla­mış; Abdülmecid döneminde is­tenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların el koy­duğu Düyun-u Umumi utancıy­la sonuçlanmıştır.

    Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile dü­zenli maaş verilemiyordu ve or­du reformu tamamlanamamıştı. İşte toplum bu şekilde 20. yüzyı­la girmiş ve Kurtuluş Savaşımı­zın ilk aşaması olarak niteleye­bileceğimiz Balkan Savaşı hezi­metiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı.

    Sevr değil Lozan

    Her halükarda Osmanlı haneda­nı yokolmaya mahkumdu; zira 1918’de yanlız onlar değil, Ro­manovlar, Habsburglar ve Ho­henzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonra­sında Merkezî İttifak’a dayatı­lan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu. Osman­lı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluştu­rarak nüfusun Anadolu’da yo­ğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti biz­dik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir in­sangücü sağlamıştır.

    En umutsuz anda yeniden doğuş

    1. Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesi’nde umutsuzluk içinde. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan da Türkiye olacaktı.

    Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Os­manlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak ser­mayesini korudular.

    Bu topraklar tarih boyun­ca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorun­lar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürok­rasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nü­füzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus da­ha homojen hale geldi ve dün­ya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gös­terdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşu­luyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yol­larını oluşturuyor. Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş maceramız sürüyor.

    * TANJU AKAD’IN 87. SAYIMIZDA YERALAN MAKALESİNDEN DÜZENLENMİŞTİR.

  • Ukrayna savaşı ve Doğu Avrupa’nın acıları

    Yaklaşık son 200 yıldır dünyanın neredeyse tamamını etkileyen tayin edici gelişmeler Doğu Avrupa’da yaşandı. Avusturyalı devlet adamı Gentz, 1815’te “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir” demiş, tarihte eşine nadir rastlanan bir öngörüye imza atmıştı. Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölgeden çıktı ve savaş durumu hâlen Ukrayna ile devam ediyor. Hatırlatma ve analiz.

    Doğu Avrupa son yüz­yıllarda dünyanın en sarsıntılı ve acılı böl­gelerinden birisiydi. Bölgenin siyasi haritası sürekli değişir­ken insanlar da farklı devlet­lerin kontrolüne girdi. Bazı bölgelerde, 100 yıl içerisinde dört, hatta beş farklı devlet­ten nüfus kağıdı almak gibi akıl ötesi sıkıntılar yaşadılar. Örneğin Çar’ın batıdaki bir te­bası, 1. Dünya Savaşı sonun­da 1917’de bağımsızlığını ilan eden Ukrayna Halk Cumhu­riyeti vatandaşı olup; bir te­bası da Galiçya’da kurulan kı­sa ömürlü Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin vatandaşlı­ğına geçmiş olabilir. 1920’de vaktiyle kendisine ait bu top­rakları almak için ilerleyen Polonya’nın çok kısa süren yönetimi altında yaşadıktan sonra 1922’de resmen Sovyet­ler Birliği’ne bağlanmış; SSCB yıkılınca tekrar Ukraynalı ol­muş; belki de yeni ilan edilen geçici Donbas vatandaşlığı­nı kabul etmiştir ki sonunda tekrar ya Ukrayna ya da Rusya Federasyonu’nun vatandaşı olacaktır.

    Beserabyalılar, Moldovan­lar, Karelyalılar, Rutenyalı­lar, Litvanyalılar, Estonyalılar, Letonyalılar, Lehler, Finliler hepsi en az iki veya üç, bazı­ları beş kez farklı bayraklar altında yaşadı. Tabii Çekle­ri ve Slovakları da unutmaya­lım. Bu arada milyonlarca kişi bu bölgeden sürüldü, katledil­di. Avrupa genelinde toplama kamplarında, gaz odalarında öldürülenlerin yüzde 90’ından fazlası bu bölgede yaşayan in­sanlardı. İki dünya savaşı bu­rada çıkmıştı; üçüncüsünün de aynı yerden çıkma ihtimali dünyada endişe yaratıyor. Batı ülkeleri bu bölgede çıkmış her soruna müdahil oluyor, her sa­vaşa karışıyor.

    Rusya’nın yayılmasında Büyük Petro’nun (altta, sağda) denizlere açılma çabası büyük bir öneme sahipti. 2. Katerina (altta) ise Kırım’ı ilhak ederek 1783’te Sivastopol ile Rusya’nın Osmanlılar üzerinde baskısını artırmasını sağladı.

    Baltık ile Karadeniz ara­sındaki uçsuz bucaksız top­rakların kaderi, kuzeyde İs­veç, güneyde ise Osmanlıla­rın çekilmesiyle farklı bir yön aldı. Her iki hadise de Büyük Petro’nun denizlere çıkmak için gösterdiği büyük irade­nin sonucudur. 1696’da Azak Seferi için bir nehir filosu ku­rarak güneye ilerlemiş, sonra da kuzeye çıkarak 1700’den 1721’e kadar süren “Büyük Ku­zey Savaşı”nda İsveç’i yenerek 1703’te Baltık kıyılarında ken­di adıyla anılan St. Petersburg kentinin temellerini atmıştı. İsveç kralı 12. Karl (Demir­baş) bunun üzerine Rusya’ya girmiş, Petro uzun süre çekil­dikten sonra nihayet 1709’da günümüzde Ukrayna’da kalan Poltava’da bölgenin ve dün­yanın kaderini değiştiren bir zafer kazanmıştı. Ukrayna’da bağımsız kalmak istediği için Karl ile ittifak yapan Kazak li­deri Mazeppa da mağlup ola­rak sürgünde ölmüştü.

    İsveç kralı 12. Karl’ı yenerek tarihte ilk kez Baltık’a çıkan Büyük Petro, 1703’de kendi adıyla anılan St. Petersburg kentini kurmuştu (üstte). Katerina’nın sırdaşı ve danışmanı Prens Potemkin (altta).

    Karl, Petro’ya yenildikten sonra Osmanlılara sığınarak Bender Kalesi’nde uzun ve zo­raki misafirliğine başlamış­tı. Amacı Osmanlıları Rus­ya’ya karşı harekete geçirmek­ti. 1711’deki Prut Savaşı’nda Osmanlıların Azak’ı geri alma koşuluyla Rus Ordusu’na ricat fırsatı vermesi üzerine hayal­kırıklığına uğrayarak nihayet ülkesine döndüğü zaman tak­vimler 1713’ü gösteriyordu. Bu süreçte, İsveç’e ait Finlan­diya da Rusya’ya bağlandı. İs­veç ile Finlandiya arasındaki yakın ilişki hâlâ devam ediyor. Finlandiya’nın bağımsızlığı sırasında ve sonraki Rus işga­line karşı onlara yardım eden İsveç, şimdi birlikte NATO’ya girmek için Rusya ile büyük bir kriz yaşıyor.

    Bölgenin güneyiyle bağla­rımız çok daha derin ve eski­dir. Ne var ki Petro’nun başlat­tığı girişimler, yüzyılın ikinci yarısında 2. Catherina’nın da­nışmanı Prens Potemkin’in Kırım’ı ilhak yönündeki ka­rarlı teşvikiyle sonuca ulaş­tı. Osmanlıların bunu önleme çabalarının başarısızlıkla so­nuçlanmasını takiben Ruslar 1783’te Akyar mevkiinde Si­vastopol kentinin ve üssünün temelini attılar. 2. Catherina bundan 11 yıl sonra da Ode­sa’nın geliştirilmesine başladı. Halbuki bir Rus diplomatı 17. yüzyılda şunları söylemektey­di: “Babıâli, hiç kimsenin el sürme hakkına sahip olama­yacağı, erden ve arı bir genç kız gibi koruyor Karadeniz’i. Öyle ki Osmanlı padişahı bir yabancının kendi özel daire­sine girmesine katlanabilir de yabancı bir geminin Karade­niz’e girmesine göz yumamaz ve izin veremez. Böyle bir şey ancak Türk imparatorluğunun altüst olmasıyla değişebilir”. İşte sonunda Türk imparator­luğu altüst oldu ve Rusya da bölgeye girdi.

    Osmanlılar Doğu Avru­pa’nın güneyinden çekildikçe Avusturyalılar da giderek top­rak kazanmaya başladı. Polon­ya 1722-1795 arasında üç defa paylaşıldı. Halbuki Polonya, Litvanya Büyük Dükalığı ile birlikte günümüzdeki Ukrayna ile Belarus’un yarısını içeren büyük bir devletti. Habsburg­lar, Romanovlar ve Hohenzol­lernler Polonya’dan parça­lar kopartmak için savaştılar, sonra da fetihlerini hazmet­meye giriştiler ama başarama­dılar. Bu arada Ruslar, Boğaz­lar’dan güneye inmek üzere büyük bir hevesle çalışmaya başlamış ve Ege’ye donanma göndermişlerdi ki, bunu Bal­tık, Atlantik, Cebelitarık yo­luyla yaptılar ve ayrıca Ege’de faaliyet gösteren bir korsanlık girişimine sermaye yatırdılar.

    Kırım Savaşı’ndan sahneler Fransa, İngiltere ve Piyemonte’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivastopol’u aldığı kuşatmanın Franz Roubaud tarafından yapılan bir tasviri (üstte) ve William Simpson’ın 1854-55 Kırım Savaşı litograflarından biri (altta).

    Osmanlılar Tuna’nın güne­yine doğru çekilirken Avus­turyalı devlet adamı Gentz 1815’te şunları söylemektey­di: “Türk monarşisinin sonu gelirse, Avusturya ancak çok kısa bir süre ayakta kalabilir”. Bu kadar doğru bir tespit-ön­görü tarihte çok nadir görülür. Hem Habsburglar hem de Os­manlılar 1. Dünya Savaşı’nın sonunda battılar ve işin ilginci burada aynı saflarda savaştı­lar ve Osmanlı ordusu son kez Galiçya topraklarına ayak bas­mış oldu. Bu dönemde Doğu sorunu, Rusya’nın hâkim ol­duğu bir alandı. Bir başka ifa­deyle, Rusya’nın Baltık ve Ka­radeniz’e çıkması dünya po­litikasını kökten değiştirdi ve aynı zamanda Slavlar ile Slav olmayanlar arasında bir mü­cadele alanı oluştu. 1914’de 1. Dünya Savaşı da bu mücadele­nin yansımalarından biri ola­rak çıktı. Güney Slavları olan Sırplara haddini bildirmez­se Doğu Avrupa’daki tüm Slav nüfusu yitireceğinden korkan Avusturya bu ülkeye savaş ilan edince, Rusya da onların yar­dımına koştu ve savaş çarkla­rı harekete geçti. Zihinlerinin bir köşesinde ise tarihî emel­leri olan İstanbul vardı.

    1848 ihtilalleri sırasında sözde bunları önlemek için Tuna boylarına inen Ruslar, bu durumu İstanbul’a yürü­yüşlerini yeniden başlatmak için fırsat olarak görmüşler­di. Bunu izleyen girişimleri, Fransa, İngiltere ve Piyemon­te’nin gönderdiği kuvvetlerin Osmanlılar ile birlikte Sivas­topol’u aldığı 1854-55 Kı­rım Savaşı sayesinde önlendi. 1877-78 Savaşı’nda bunu ba­şarıp İstanbul’a kadar ilerleyip Ayestafanos (Yeşilköy) anıtı­nı bıraktılar, ama Avrupa’nın müdahalesiyle geri dönmek zorunda kaldılar. 1914’te sa­vaş başlayınca ilk yapılan iş­lerden birisi bu anıtı yıkmak oldu. Osmanlılar bu savaştan sonra Tuna boylarından kesin olarak çekilince Doğu Avru­pa’da üç imparatorluk arasın­daki çekişmeler öne çıktı ve nitekim 1. Dünya Savaşı da 2. Dünya Savaşı da burada pat­ladı. 1918’de Doğu Avrupa’yı paylaşan üç imparatorluk da­ğıldı; Avusturya imparatoru tahttan feragat etti; Çar öl­dürüldü; Kayzer Hollanda’da sürgüne gidip ölünceye kadar odun kesti.

    Görüldüğü gibi Doğu Avru­pa, üç asırdır dünya tarihinde­ki en büyük gelişmelerin mer­kezinde olmuştur. 1918’den sonra parçalanan Avustur­ya’nın tekrar toparlanma şansı yoktu. 12 milyon Almana karşı 10 milyon Macar, 6.5 milyon Çek, 5 milyon Polonyalı, 3.5 milyon Ukraynalı, 5.6 milyon Sırp ve Hırvat, 2 milyon Slo­vak, 3 milyon Romanyalı, 4 milyon Rutenyalı, 0.8 milyon İtalyan ve 1.5 milyon kadar da daha küçük gruplardan nüfus­larla bir dizi küçük devlet or­taya çıktı. Bu savaşta az sayıda Ukraynalı, Avusturya Ordu­su’nda, ezici çoğunluk ise Rus Ordusu’nda savaşmıştı.

    Avusturya yenilince Doğu Avrupa’da birçok küçük devlet ortaya çıktı ama Polonya’nın yeniden kurulabilmesi için neredeyse bir mucize gerek­mekteydi ve bu mucize hem Almanya hem de Rusya’nın sa­vaşta yenilmesiyle gerçekleş­ti. Polonya’nın Rus işgalindeki bölgelerinde baskı ve yoksul­luk çoktu. Almanya hakimiye­tindeki bölgelerde yoksulluk daha az ama baskı daha faz­laydı. Bu iki ülke çok ağır bir asimilasyon politikası uygula­dı. Bunun sonucunda epey dış göç ve isyan oldu; biz de birkaç değerli insanı kazanmış olduk. Polonya kültürü 1.5 asır bo­yunca daha çok, nispeten tole­ranslı olan Avusturya işgali al­tındaki bölgelerde canlı kaldı. Ukraynalılar ise hem Ruslar ile Polonyalılar hem de Rus­ya’daki uzun içsavaşta ezildi­ler. Bu sırada Batılılar, Kırım üzerinden Beyaz Ordular’a yardım ettiler ama bu bölge­deki en önemli beyaz komutan Wrangel’in yenilgisini önleye­mediler.

    Rusya’da 1918-1922 arasında
    pek çok Bolşeviğin ve sivilin
    katledilmesiyle sonuçlanan
    “Beyaz Terör”ün en önemli
    komutanlarından Pjotr
    Vrangler (solda).

    Ne var ki Polonya’nın çilesi 1918’de bağımsızlığını tekrar kazanmasıyla bitmeyecekti. Avusturya tarihe karışırken, Almanya ve Rusya yitirdikle­ri toprakların peşinde koşup 2. Dünya Savaşı’nı başlattılar. 1939 Eylül’ünde Almanlar­dan iki hafta sonra Ruslar da Polonya’ya girdi. Her ikisi de Polonyalıları katletmeye baş­ladı. Böylece ülkenin bir daha toparlanmasını önlemek iste­diler. Rusların Katyn Orma­nı’nda Polonya subaylarını ve ileri gelenlerini katletmeleri, Nazilerin bu ülkede kurduk­ları toplama kamplarının ve gaz odalarının yanında nicelik olarak küçük kalır ama durum bundan ibaret değildir. Ayrı­ca Hitler Polonya Yahudileri­ni imha ederken, Stalin küçük bir kısmının İran üzerinden Filistin’e gitmelerine izin ver­di ki bunların da İsrail’in ku­ruluşunda azımsanmayacak rolleri olmuştu. Tabii şunu da unutmayalım: Lehler bir yan­dan katliama uğrarken, bazıla­rı da Yahudilerin katledilmesi­ni memnunlukla izlemişti. Po­lonya’nın doğusu Ruslar için ödülün sadece bir parçasıydı. Bu savaşın sonunda Finliler­den Karelya’yı, Romenlerden Beserabya’yı ve üç Baltık ülke­sini ilhak edeceklerdi.

    Plevne’de Grivitsa tabyasının Ruslar tarafından ele geçirilmesi. Tabya, birkaç saat sonra Osmanlı kuvvetleri tarafından geri alınacak ve 30 Ağustos 1877’de Rumenlerin eline düşecekti.

    Polonya için İngiltere ve Fransa ciddi bir tavır aldıkları için (neticede Polonya yüzün­den savaşa girmişlerdi) yeni bir çözüm geliştirildi. Polon­ya sınırları batıya, Oder-Ne­isse hattına kaydırılırken do­ğudaki toprakları da Belarus ve Ukrayna’ya verildi. Böyle­ce Polonya, Almanya aleyhi­ne birkaç yüz kilometre batıya kaydırılmış oldu. Günümüzde Ukrayna ve Belarus’ta Polonya asıllılar vardır ve bu ülkenin Ukrayna’ya yoğun yardım yap­masının temelinde bu vardır. Keza Polonya’da da çok sayı­da Ukraynalı bulunuyordu ki 1922’de bunların sayısı 3 mil­yondu; ancak 1945’de sınırlar batıya kayınca bir kısım Uk­raynalı tekrar kendi ülkeleri­nin vatandaşı olmuş, bu defa bir kısım Polonyalı ülkeleri­nin dışında kalmıştı. Unutul­maması gereken, Polonya’nın da ara dönemde Ukraynalıları asimile etmek için çok ağır bir baskı uygulamasıdır. Özellikle Ortodoks Kilisesi’ni yasakla­yarak işe başlamışlardı. Polon­ya’nın tutumu, ülkenin batıya kaydırılıp yurttaşlarının bir kısmı Ukrayna’da kalınca bi­raz değişti. Bu topraklarda çif­te standart temeldir, hoşgörü çok nadir rastlanan bir şeydir.

     1919 yazında Ukrayna’da Kiev’e kadar ilerleyen Polonyalılar geriye sürüldü ama 1920 yazında Rus Orduları da Varşova kapılarında yenilerek ricat ettiler. Polonya lideri Mareşal Pilsudski (altta) daha sonra Stalin tarafından idam edilecek olan Mihail Tuhaçevski’yi (üstte) mağlup etti.

    Almanya, Polonya, Uk­rayna arasında arazi ve nüfus kaydırmaları yapılırken Ro­manya da bunun dışında kala­madı. Türklerin yoğun olduğu Güney Dobruca, Bulgaristan’a geçerken Romanya, daha önce Macaristan’dan almış olduğu Transilvanya’yı kalıcı şekil­de ilhak etti. Ruthenya, Kuzey Bukovina ve Beserabya (bu­günkü Moldavya) ise SSCB’ye geçti.

    SSCB’ye geçtikten sonra bu halkların alfabeleri yasaklan­dı, bir kısmı bölgeden sürüldü. Hıristiyan Türklerin Gagavuz özerk bölgesi de buradadır. Kı­rım Türkleri ise 1944’te kor­kunç koşullar altında Orta As­ya steplerine sürülürken bü­yük can kaybına uğradı. SSCB yıkıldıktan sonra dönmeye başladılar ve günümüzde ya­rımada nüfusunun sadece se­kizde birini oluşturuyorlar.

    Doğu Avrupa’daki en bü­yük iki katliamdan biri, Na­zilerin Polonya’da kurdukla­rı Auschwitz, Chelmo, Treb­linka, Sobibor ve Belsec gibi kamplarda Yahudilerin öldü­rülmesidir. Polonya’daki 3 mil­yon Yahudinin büyük kısmı burada yaşamını yitirmiş ve tüm Avrupa’dan getirilen Ya­hudiler ve diğerleri de bu ka­deri paylaşmıştır. Yahudiler Varşova gettosundaki dire­nişlerini 1943’te tek başları­na yaptılar. Esasen bu tarihe kadar buraya tıkılan 380.000 kişiden sadece 14.000’i ayakta kalmıştı. Ertesi yıl Kızılordu yaklaşırken, bu sefer Polon­yalılar ayaklandı ama onlar da Yahudiler gibi tek başları­na savaşıp imha edildiler. Sta­lin’in orduları 5 ay boyunca Vistül’ün doğu yakasında bek­leyerek-izleyerek katliamın tamamlanmasını bekledi! Zira bu ülkeyi işgal ettikleri zaman Polonyalıların kendilerine de direnebileceklerini öngörü­yorlardı. Ruslar savaştan son­ra tüm Polonya kurumlarını etkisizleştirdi. Katolik Kilisesi tek örgütlü kurum olarak kala­cak ve pasif de olsa bir muha­lefet merkezi hâline dönüşe­rek bağımsız “Dayanışma” işçi hareketiyle birlikte 80’li yıl­larda Polonya’nın Rus işgalin­den tekrar çıkmasında etkili olacaktı.

    Diğer büyük katliam da Ukrayna’da 1930’ların başın­da Ruslar tarafından gerçek­leştirilen, Holodomor olarak anılan hadisedir. Zorunlu ko­lektifleştirme sırasında böl­gedeki tüm mahsuller toplan­dıktan sonra Kızılordu geniş bölgeleri çevirerek giriş-çıkışı yasaklamıştı. “Açlıkla öldürü­lenler”in sayısı için 1.5 mil­yondan başlayan rakamlar ve­rilmektedir. Bazı kaynaklar 10 milyonu aşan çılgınca rakam­lar da dile getirir. 5-10 milyon en sık rastlanan istatistiktir. Muhtemelen 3 milyonun üze­ri abartıdır ama bu da zaten fazlasıyla korkunçtur. Bölge­de yamyamlık olaylarına bile rastlandığı kaydedilir.

    Bitmeyen azap Holodomor’da açlıkla cezalandırıalan Ukraynalılar ve Baltıklılar (üstte) Alman ordularını kurtarıcı olarak karşıladılar ama Almanlar Ukrayna’ya girdikten hemen sonra çoluk-çocuk, genç yaşlı Kiev Yahudilerini toplayıp 30.000 kişiyi Babi- Yar’da kurşuna dizmişti (altta).

    Bu acıların büyüklüğü, Ruslar ile Ukraynalılar arasın­da uzlaşmazlığı besleyen bir yakın tarih olayıdır. Esasen gerek Almanlar gerek Rus­lar 2. Dünya Savaşı süresince girdikleri her ülkede işe kat­liamla başlamıştır. Örneğin Estonyalılar 1939’da Rusların, 1941’de Almanların, 1944’de tekrar Rusların elinde büyük bir katliam yaşadı. Bu, tüm Baltık ülkelerinde ve Ukray­na’da tekrarlandı. Holodomor katliamından kurtulan Uk­raynalılar ve gene işgal edilen Baltıklılar 1941’de Nazi ordu­larının kendilerini kurtaraca­ğını sanarak onları millî kıya­fetlerle dans ederek karşıladı­lar; ancak sadece birkaç hafta sonra onların daha büyük bir katliam için geldiğini gördüler. Almanlar Kiev’i aldıktan çok kısa süre sonra kentte çocuk, yaşlı demeden 30.000 Yahudi­yi Babi-Yar mevkiinde kurşu­na dizdi. Bu kurbanları bulup getirenlerin arasında Ukray­nalılardan toplanan aşırı sağcı işbirlikçi milis kuvvetleri de vardı. Başta Galiçya Tümeni olmak üzere işbirlikçi Ukray­nalılar Nazilere yardımcı bir­likler oluşturdular.

    Holodomor katliamında milyonlarca Ukraynalıyı öldürerek etnik katliama girişen Josef Stalin.

    Bu, karmakarışık bir tarih­tir. Nazi vahşetine karşı dire­nişe geçenler de çok sayıdaydı. Ancak bir kısım Nazi işbirlik­çisi sonuna kadar Ruslarla sa­vaşarak Orta Avrupa’da Kar­patlar’a kadar çekildi. Bunla­rın kalıntıları Sovyetler Birliği zamanında da küçük ama so­nu gelmeyen bir direniş odağı oldu. Örneğin Nazi işbirlikçi­lerinin en tanınmışlarından birisi olan “aşırı milliyetçi” Stepan Bandera son yıllarını Almanya’da geçirmesine rağ­men bir dönem Ukrayna’da “bağımsızlık lideri” olarak payeyle anıldı ama yakın dö­nemdeki Kiev yönetimleri bu unvanı iptal ederek Bandera’yı reddettiler. Bunun gibi birçok örnek vardır ve Ruslar tarafın­dan propaganda için kullanıl­maktadır. Rusya’da “milliyet­çi” terimi Sovyetler dönemin­den kalan alışkanlıkla “Nazi” terimiyle eşanlamlı kullanılır ama Rus milliyetçiliği pek ko­nuşulmaz.

    Katyn Ormanı’nın hayaletleri Katyn Ormanı faciasında Ruslar yüzyıllardır boyun eğdirmeye çalıştıkları Polonyalıların iradesini başsız bırakmak için esir aldıkları Polonyalı subayların binlercesini enselerine kurşun sıkarak öldürdüler.

    Çoğu savaş aynı zamanda bir içsavaşla birlikte yürür. 2. Dünya Savaşı’nda işgale uğ­rayan her ülkede içsavaş çık­tı. Bu, günümüzde de farklı ölçülerde devam etmektedir. Donbas, Luhansk içsavaşın yıllardır sürdüğü bölgelerdi. Sovyetler Birliği döneminde Ruslar her cumhuriyete müm­kün olduğu kadar çok Rus gö­türerek, işgal ve ilhak ettikle­ri topraklarda nüfus desteği sağlamaya çalıştılar. Birliğin dağılmasını takiben, bunlar yeniden bağımsız olan sözko­nusu ülkelerde istenmeyen ki­şi oldular. Estonya bunun çok tipik bir örneğidir.

    Nüfusu doğum oranı nede­niyle sürekli azalan Rusya ise bunlara sahip çıkmayı hayati bir sorun olarak gördü. Rus­ya’nın Çarlık ve SSCB dönem­lerinde nüfus taşıdığı ülkelere tekrar müdahalelerinde, jeo­politik gerekçelerin yanısıra nüfus da belirleyici bir sorun­du. Ruslar önlenemez bir şe­kilde azalmaktadır.

    Varşova ayaklanmaları Varşova 1943 ve 1944 ayaklanmalarında Yahudiler ve Polonyalılar ayrı savaşıp ayrı öldüler. İkincisinde Kızıl Ordu birkaç kilometre uzaktaki Vistül’de katliamın bitmesini bekledi.

    Petro ve Katerina’nın ha­yalleri insanlığa çok pahalıya mâloldu. Bizim savaşlarımızı saymazsanız, Kırım Savaşı, 1. ve 2. Dünya Savaşı bu bölge­den çıktı ve savaş durumu hâ­len de Ukrayna ile devam edi­yor. Tarihin en büyük üç ku­şatması St. Petersburg (bir ara Leningrad) ve iki kez de Sivas­topol’de yaşandı. Birincisinde 900 bin sivil ve en az o kadar asker öldü. Sivastopol kuşat­maları da çok kan dökülmesi­ne neden oldu.

    Bunlar Ruslar için kutsal kentlerdir. Ukrayna’daki son savaşın giderek uzamasındaki etkenlerden önemli bir tanesi de budur.

  • Türkler ‘arkadan’ değil ana cepheden vuruldu… ARAP DÜNYASI VE SİYASİ HEDEFLER

    Türk-Arap ilişkileri, Osmanlıların gerileme dönemine damgasını vurmuş en önemli alanlardan biri. İslâmiyet, milliyetçilik, Batılı emperyalistler, Rusya, İran ve İsrail arasında sürekli olarak bir yüksek tansiyon oluşturan Arap meselesinin siyasi-askerî-tarihî köşe taşları.

    Türkler ve Araplar ta­rih boyunca sayısız kez çatışmış, yıldızları ba­rışmamış iki büyük kültür ala­nının insanlarıdır. Türklerin İslâm dinini almaları bunu bir ölçüde değiştirmekle birlikte temeldeki çatışmayı sona erdir­memiştir. Her halükarda Arap alemi “geri kalmışlığını” Türk­lerin işgaline bağlarken; Türkler arasında da “Arap kültüründen kaynaklanan anlayışlar nede­niyle sayısız sorun yaşadık, ge­riye düştük” fikri son derece yaygındır. Elbette bunlar diğer faktörleri ihmalden kaynakla­nan tek yanlı, eksik bakışlardır. Analizler kültürel gelişmeyi ve karşılıklı etkileşimleri belirle­yen coğrafi ve ekonomik fak­törlerle birlikte ele alınmalıdır. Ayrıca, bu âlemlerin insanla­rının homojen olmadığı da çok önemli bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.

    Günümüzde Arap dünyasıy­la ilişkilerimizi İslâm üzerin­den güçlendirmeye çalışanlar da bu dinin sayısız yorumuyla, özellikle “siyasi İslâm” nede­niyle içinden çıkılması zor so­runlarla boğuşmakta. Aslında “siyasi İslâm”ın ne derece doğ­ru bir terim olduğu da tartışma­lıdır; zira Hıristiyanlık sonra­dan siyasetin bir aracı olurken, İslâm en başından beri bir dev­let dini olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. İslâm mezhepleri Türkler ve Araplar da dahil her kavim veya millet içerisinde ay­rımlara neden olduğu gibi, ka­vimler veya milletler arasında­ki çatışmalarda da esaslı bir rol oynamıştır. Dinlerin farklı yo­rumları sadece doğal değil kaçı­nılmazdır ve aynı olgu Hıris­tiyanlık için de geçerlidir. Bu­nunla birlikte her toplum yeni inançları kendi geleneklerine ve çağın gereklerine göre yorum­lar. Azerbaycan ile Suudi Ara­bistan veya Tunus, İslâmiyet’i farklı şekillerde yaşar.

    Cemal Paşa, Bağdat’ın güneyinde El-Hindiye barajının açılışında, beyaz ceketi ve binici kıyafeti içinde, Bağdatlı aşiret reisleriyle birlikte…

    Hem Türkler hem de Arap­lar arasında milliyetçilik akımı, Batı’nın tesiriyle ve bazen Ba­tı’ya karşı, ancak kimi zaman onlarla uzlaşan bir karmaşıklık içerisinde gelişti. Bu toplumlar­da uluslaşma daha geç başla­mış, bu nedenle süreçler dış et­kilere fazlasıyla açık ve sorunlu olmuştur. Uluslaşamamış top­lumlarda cemaat önderleri çok etkilidir ve Batılılar bunları sa­tın alarak sözkonusu toplumla­ra rahatça müdahale edegelmiş­lerdir. İslâm dünyasında bu çok sık şekilde görülür.

    İmparatorlukların dağıl­ma çağında, Batılı güçler bir yandan kendi imparatorlukla­rını korumak veya büyütmek­le uğraşırken, diğer yandan da Osmanlı İmparatorluğu’nu pay­laşma telaşı içerisinde, Arapla­rı Türklere karşı harekete ge­çirmiştir. Arap milliyetçiliğinin Osmanlıların çöküş süreciy­le atbaşı geliştiğini söylemek mümkündür. Ancak bunun da Mağrip ve Maşrık’ı içeren bir pan-Arap milliyetçiliği ile böl­gesel milliyetçilikler olarak iki ayrı dalda geliştiğine değinmek gerekir (Pan-Arap milliyetçili­ği günümüzde iyice zayıflamış, siyasi bir akım olarak etkisini yitirmiştir).

    20. yüzyıl başında Osmanlı­lara karşı Batı dünyasının yar­dımıyla harekete geçen Arap­lar, bu sürecin ileriki aşama­sında kimi zaman Batı karşıtı mücadelelere de girmiş, ancak bir noktadan sonra ya Mısır gi­bi Batılılarla uzlaşmak zorunda kalmış ya da tekrar açık işgale uğramaktan kurtulamamıştır. Arap milliyetçiliğinin iki Baasçı kolu olan Irak ve Suriye ile Lib­ya’nın yakın tarihte uğradıkları işgaller buna örnektir. Batı ül­keleri bu rejimlerin yaşamasına izin vermemiş, onlar da süreç­leri iyi yönetememiş ve büyüme sevdasında maceralara atılıp fe­laketlerin yolunu açmışlardır.

    1952’de darbe yaparak ikti­dara gelen ve bütün Arap dün­yasının lideri olma yolundaki pan-Arapçılık iddiasını gerçek­leştiremeyen Cemal Abdül Na­sır da, bilindiği gibi esaslı bir Türk düşmanıydı (Mısır’da bü­yük ölçüde Türk kökenli Mem­lûk yönetimini “ülkenin kanını emen köle askerlerin baskıcı iktidarı” olarak nitelemişti). Ne var ki, Suriye ile Mısır’ın Bir­leşik Arap Cumhuriyeti adı al­tında birleşmelerinin çok kısa sürmesi (1958-1961) pan-Arap­çılığın olanaksızlığını gösteren temel noktalardan biri oldu. Ke­za, İsrail karşısında üstüste alı­nan Arap yenilgilerinin, özellik­le 1967 Savaşı’nın bu iddianın çöküşünde pay sahibi olduğu açıktır.

    Bu arada Suriye’deki Baasçı Şii diktatörlüğü de Hatay hede­finden hiç vazgeçmemiş; ülke­mizdeki terör gruplarına üs ve destek sağlarken kendi ülkesini de İsrail ve Batılıların müdaha­lesinden kurtaramamıştır. Bu­gün her üç ülke farklı ölçülerde işgal altında iken, Mısır da Ba­tı’ya göbeğinden bağlanmış du­rumdadır; bu bağlılık Batı ülke­lerinin Türkiye’ye karşı “oyun­larında” Arapların figüranlık yapmasına yolaçmaktadır. An­cak onların da bazı kesimleri Türkiye’yi 1. Dünya Savaşı’nda Almanların, daha sonra da Batı dünyasının bir piyonu olarak görmüştü. Yüzyıllar süren Türk egemenliğinin yüzeysel niteliği ve kültürel alışverişin zayıflığı, özellikle Maşrık aleminde Türk karşıtlığını kolaylaştırmıştır.

    Osmanlı tuğrasının altında Kudüs Osmanlı döneminde Şam Kapısı önündeki Nebi Musa Şenlikleri, Kudüs 1898-1917. Nebi Musa Şenlikleri; Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü Haçlılardan aldığı 1187’den beri kutlanmaktadır. Kudüs’ün Osmanlı topraklarına dahil olduğu dönemde çekilmiş fotoğrafta Osmanlı tuğrası ve bayrakları görülüyor.

    Geçmişte Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı Devleti’nin yönünü güneye çevirip Mısır ve Arap ülkelerinin bir kısmı­nı devlete katmasına ve Ka­nunî’nin bu toprakları Hicaz ve Yemen ile Basra’yı içine alacak şekilde genişletmesine rağmen; Osmanlı egemenliği sadece ba­zı merkezlerle sınırlı kalmıştır. Mısır’da Osmanlılar yönetimi büyük Memlûk ailelerine, diğer bölgelerde de yerel aşiret reis­lerinin idaresine bırakmışlar­dı. Bu anlamda ağırlıkla kıyılar ve belli kentlerle sınırlı, adeta nominal bağlılık altında, kültü­rel alışverişin asgari düzeyde olduğu bir Osmanlı egemenliği sözkonusuydu. Örneğin Cezayir de Osmanlılara bağlıydı ama fi­ilen özerk bir yönetime sahipti; zira Cezayir denizcileri bu alan­da Osmanlılardan çok daha ile­ri olup, çoğu savaşta İstanbul’a yardım gönderiyordu. Acıdır ki, Fransızlar bu ülkeyi işgal için saldırdığı zaman, o sırada eski ordusu çökmüş ve yenisi henüz oluşmamış olan ve donanma­sı çok zayıf Osmanlılar onlara yardım gönderecek durumda değildi.

    Aslında 16. yüzyılın ilk ya­rısından itibaren Osmanlıların doğuya ilerlemesi de bir ölçü­de zorla, hatta belki de isteme­den gerçekleşmişti. O dönemde Osmanlı Devleti’nin dörtte üçü Avrupa’da, sadece dörtte biri Asya’da idi. İran’dan gelen Safe­vi tehdidi olmasa Doğu Anado­lu ve Suriye işgal edilmeyebi­lir, Mısır’a ilerlemek sözkonusu olmayabilirdi. Birkaç yıl içeri­sinde Osmanlılar topraklarının dörtte üçü Asya’da, sadece dört­te biri Avrupa’da olan bir devlet haline geliverdiler. Bu, her şeyi değiştirecekti. O tarihten yaklaşık beş asır öncesinde Alparslan da Malazgirt’ten önceki hafta­larda Suriye’deki Şii Fatimiler ile savaşa giderken yoldan dö­nüp Bizans’ı tarihi değiştiren bir yenilgiye uğratmıştı.

    Şiiler ve Sünniler arasında­ki bölünme, Türkler, Acemler ve Araplar arasındaki ilişki­lerin tüm tarihine damgasını vurmuş bir hadisedir ve günü­müzde de son derece etkilidir. Müslümanlık bir ortak payda olmamış, tam tersine güç odak­ları tarafından kötüye kullanıl­mıştır. Yavuz, Mısır’ı fethettik­ten sonra bu uzak vilayet devlet gelirlerinin büyük bir kısmını merkeze gönderiyordu. Ne var ki Osmanlı valileri de kendi ser­vetlerini artırma yoluna gidiyor, bu vergiler kimi zaman İstan­bul’a ulaşmıyordu. Kahire’de iktidarı ellerinde tutan ve ken­di askerî güçleri olan Memlûk beyleri de paşaları kendi işle­rine fazla karıştırmıyordu. Mı­sır’daki Osmanlı valisi, Mem­lûkler ile vergi isteyen İstanbul yönetimi arasında sıkışıp kalan bir kişiydi. Osmanlı egemenli­ği Arap dünyasında o kadar yü­zeysel kalmıştı ki Basra ve Bağ­dat ile Şam ve Hicaz ve Cezayir âdeta ayrı dünyalardı.

    Nihayet 19. yüzyılda büyük isyanlar başladı. 1803’te başla­yan Vehhabî isyanı 3 yıl sonra Hicaz’ın bunların eline geçme­siyle sonuçlandı. O sırada Mı­sır’da kendi egemenliğini tesis etmekte olan Kavalalı, 7 yıl sü­ren bir sefer sonucu bu bölgeyi Mısır’daki kendi yönetimine al­dı. Bu arada önde gelen Memlûk ailelerini tuzağa çekerek öldür­dü; güçlü bir ordu ve donanma kurmak için Fransızlar ile iliş­kiye girdi ama askerî reformla­rı istediği noktaya ilerletemedi; sonuçta Mısır Kanalı’nın yapıl­masıyla birlikte İngiliz egemen­liğine boyun eğdi.

    Arap Yarımadası’nın güne­yindeki Yemen’de 1781, 1889, 1904 ve 1909’da isyanlar patlak vermiş, Yemen’de hayatını yiti­ren Anadolu yiğitlerinin türkü­leri günümüze kadar ulaşmıştır. Son isyan o kadar önemliydi ki, dönemin Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa bu konuyla il­gilenmek üzere bizzat Yemen’e gitmiş, İmam Yahya ile anlaş­maya varmış ama İmam İdris çarpışmaya devam etmişti. Os­manlı Ordusu’nun Yemen’de­ki 58 taburu ve oraya döktüğü muazzam kaynaklar, Balkan Sa­vaşı’nın yitirilmesindeki önemli nedenlerden birisidir.

    Yemen’de isyan sürerken imparatorluğun her köşesinde Osmanlı karşıtı açık veya gizli cemiyetler kurulmaya başla­mıştı. Prof. Tarık Zafer Tu­naya bunların tümünü tespit etmenin zorluğuna değinerek en önemli 10 tanesine değin­miştir. 1908’de Paris’te kuru­lan Suriye Osmanlı Cemiye­ti ile İstanbul’daki İha El Arabi Cemiyeti’ni, 1909’da kurulan beş cemiyet izlemiştir. Bunlar El Müntedi-ül Edebî (İstanbul), Cemiyet-ül İha el Osmani (Ka­hire), El İttihad’ül Lübnani (Ka­hire), Cemiyet-ül Kahtaniye (İs­tanbul) ve gizli bir cemiyet olan El Fatat’dır (Paris. 1912’de kuru­lan Cemiyet-i Islahiye (Beyrut) ile 1913’te faaliyete geçen El Ahd (İstanbul) gizli örgütlerdir. Nihayet Kahire’de El La Merke­ziye (1912) kurulmuştur.

    Unutulmayan kırgınlıklar 14 Mayıs 1948’de, David- Ben Gurion öncülüğünde Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi kuruluşunu ilan etmişti. Türkiye, 28 Mart 1949’da, Filistin mülteci trajedisinin ayyuka çıktığı bir zamanda, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.

    Kahire’nin o dönemde İngi­liz işgalinde olması, bu ülkenin yaklaşan Büyük Savaş’ta Arap­ları yönlendirmelerini kolay­laştıracaktı. Örgütlerin kuru­cularının çoğu Osmanlı parla­mentosuna üye olan kişiler ile Osmanlı Ordusu’ndan kaçan Arap asıllı subaylardı. Ayrıca İs­tanbul’daki yüksek okullardaki Arap öğrenciler de çeşitli cemi­yetlere katılmışlardı. Bu arada örneğin Lübnan’daki ve diğer bölgelerdeki Batılı misyonerle­rin ve öğretmenlerin de Osman­lı karşıtı tutumları desteklediği malumdur. Ayan azası Abdülka­mit Zahravi, Meclisteki Osman­lı karşıtlarının lideri addedili­yordu. Basra mebusu Talip El Nakip, 1. Dünya Savaşı’nda ünlü Lawrence ile işbirliği yapacak­tır. Çok sayıdaki örnek arasın­da Türkiye’de en iyi bilinen kişi Binbaşı Aziz El Mısri’dir. Enver Bey ile Trablusgarp Savaşı’nda İtalyanlara karşı birlikte görev yaparken bazı gizli temasları ortaya çıkmış, yargılanıp idama mahkum olmuş, ancak İngilte­re’nin baskısıyla affedilip Mı­sır’a gitmiştir. Orada yıllar son­ra Nasır’ın darbesini destek­lemiş, cumhurbaşkanlığı için adı geçmişti. Esasen Arapçılık davası güden Osmanlı mebus ve subaylarının çoğu, İngiliz ve Fransız sömürgesi olan ülkele­rinin yönetimindeki ilk neslin Bakanlık ve büyükelçilik ma­kamlarını doldurmuşlardır.

    1. Dünya Savaşı’nın sona er­mesiyle İngiliz ve Fransızların sözlerini tutmamaları üzerine farklı ülkelere bölünen Arapla­rın, cetvelle çizilen suni sınırlar içerisinde de olsa bağımsızlık için hazırlık yaptıkları ve yer yer silahlı direniş gösterdikle­ri bir döneme girildi. İlk direniş Filistin’de başladı; zira İngiliz­ler 1917 Aralık ayında Kudüs’e girdikten 10 ay sonra savaş bi­tince, büyük bir coşku altında bağımsızlık bekleyen Araplar; kendilerini savaşa süren İngi­lizlerin ve Fransızların oldu­bittisiyle karşı karşıya kaldılar; “kullanılmış” veya amiyane ta­birle “kazık yemiş” bir durumda kaldılar.

    Araplar bu arada giderek ar­tan sayılarda Filistin’e gelen Ya­hudi nüfusa karşı, 1920’den iti­baren üç büyük direniş göster­diler. 1921, 1926 ve 1936-39’daki bu direnişleri bastırıldı. 1948’de ise İsrail’in kuruluşu sırasında büyük çoğunluk, komşu ülke­lerde çadır mültecisi durumu­na düştü. Bu dönemde İngiliz ve Fransızlar ile arayı bozmak istemeyen Türkiye yönetimle­ri, Araplara mesafeli bir tutum benimsemişti. Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkesi ol­du; Cezayirlilerin bağımsızlık mücadelesini de açıkça destek­lemeden el altından birkaç ufak yardımla yetindi (Cezayirlile­rin haklı kırgınlığı hiç geçme­miştir).

    Türk-Arap ilişkilerinde bü­yük bir olumsuzluk örneği de 1957’de Türkiye ile Suriye ara­sında çıkan krizdir ki, bu as­lında çok daha geniş çerçevesi olan bir olaydır. 1955’te Tür­kiye ve Irak arasında İngilte­re’nin katılımıyla kurulan, kısa süre sonra İran ve Pakistan’ın da katıldığı Bağdat Paktı; o sı­rada Suriye ve SSCB ile yakın ilişki içerisinde olan Nasır yö­netimindeki Mısır tarafından Arap dünyasını bölme planı olarak nitelenmişti. Bu paktın esas amacı olan Sovyet yayıl­macılığını önlemek de, kimi di­ğer Arap ülkeleri açısından da problemliydi; zira örneğin Su­riye de o sırada Ruslar ile yakın ilişkiler kurmaktaydı. 1957’de bu gerilimler tırmandı ve Suri­ye’nin Hatay konusundaki sonu gelmez talepleriyle de birlikte ele alınınca “iki ülke arasında savaş” konuşulmaya başlandı. ABD, Türkiye’nin böyle bir ha­rekata girişmesi için ısrarlıydı. Böylece hem Suriye’de Rus­lar ile yakın ilişki içerisindeki BAAS rejimi sıkışacak hem de İsrail daha rahat bir nefes ala­bilecekti. Kaldı ki aynı yıllarda Mısır’ın Suriye ile birleşmesi de konuşuluyor, iki ülkenin Rus­lardan muazzam silah yardımı almaları tehdit algısını arttırı­yordu. Ankara hükümeti Suriye sınırına bazı mekanize birlikleri kaydırmasına rağmen, bunların uzun menzilli bir harekatı yete­rince hızlı bir şekilde gerçekleş­tirecek teçhizata sahip olmadığı değerlendirilerek Amerikalıla­rın ısrarlı talepleri reddedil­di (Bunun gerçek neden olup olmadığı ve 27 Mayıs’a giden süreçte Türk-Amerikan ilişkile­rinde yarattığı etki ayrı konu­lardır). Bu kriz kısa sürede atla­tıldı ama Suriye ile ilişkiler dü­zelmeyecekti. Bağdat Paktı ise 1959’da yeni bir darbeden sonra Irak’ın çekilmesiyle CENTO haline dönüştü ve uzunca bir iş­levsiz yaşamdan sonra ortadan kalktı.

    Irak ve Suriye günümüzde fiilen parçalanmış ve yaban­cı güçlerin cirit attığı birer alan olmuştur. Bir başka ortak özel­likleri, toprak kazanmak üzere (Suriye’nin Lübnan, Irak’ın da İran ve Kuveyt’de) yaptıkları girişimlerin ülkelerinin dağıl­masına giden yolları açması­dır. Bu Arap ülkelerinin, toprak kazanma hırslarını gerçekleş­tirmek bir yana, güçlü saldırılar karşısında ülkelerini korumak­tan dahi aciz oldukları görüldü. Araplar küçümsenmemesi ge­reken bir nitelikli azınlığa sahip olmakla birlikte, büyük çoğun­luk itibarıyla askerî ve politik başarısızlığı garanti eden bir kültür yapısına sahiplerdir. Bu­nun kaynaklarının tartışılması ayrı bir konudur, ancak uluslaş­ma sürecinin tamamlanmamış olması temel bir faktördür.

    Osmanlı dönemi sonrasında Ortadoğu’nun şekillenmesi, yeni ülkelerin oluşturulması ve sınırların çizilmesinde önemli rol oynayan Winston Churchill, Gertrude Bell ve Thomas E. Lawrence piramitlerde, 15 Şubat 1921.

    Arap dünyası, tıpkı İran ve Pakistan gibi, Sünni ve Şii gruplar arasındaki gerilimleri yaşadığı gibi, etnik olarak çok farklı grupları da barındırmak­tadır. Irak’ta Kürtler ve Türk­ler büyük birer nüfusa sahip olup, bunların dışındaki 15 mil­yon Şii ile 9 milyon Sünni ara­sındaki gerginlik sürmektedir. Lübnan’da nüfus yaklaşık eşit oranlarda Sünni, Şii (bir kısmı Alevî) ve Hıristiyan olarak bö­lünmüştür. Suriye’de Sünni ço­ğunluk Alevî azınlığın diktası altında olup, nüfusun 10’da biri kadar da Hıristiyan bulunmak­tadır. Diğer ülkelerde de bölün­me vardır. Bu durumda ülke­ler, geçen yüzyılda sömürge­ci güçlerin çizdiği suni sınırlar içerisinde uluslaşamamış, bu nedenle de saldırılar karşısında daha kolay bölünüp parçalan­mıştır.

    Uluslaşma çok zaman alan bir süreçtir ve tamamlanması garanti değildir. İşte bu ortam­da, dikta rejimleriyle yönetilen Arap ülkeleriyle kalıcı iyi ilişki­ler her halükarda kolay değil­dir; çünkü istikrarlı olmayan bu ülkelerin Batılılar tarafından kullanılması ve bazen de yıkım çabaları çok güçlü bir şekilde sürmektedir. Bunu gözönüne alarak, sanki normal ve istikrar­lı bir bölgede yaşıyormuş gibi analiz yapmaya çalışmanın an­lamı yoktur, çünkü geleceği, ha­len düşük yoğunlukta yürütülen ve zaman zaman alevlenen sa­vaşların sonucu belirleyecektir.

    Türk-Arap ilişkileri iki yüz­yılı aşkın bir zamandır Batılı ül­kelerin ve Rusya ile İran’ın mü­dahalesi altındadır ve bu devam edecektir. Bu faktörün karşılıklı veya tek taraflı olarak dahi or­tadan kaldırılması için koşul­lar ortada görünmemektedir. Diyalog ve barış, istemekle ola­cak bir şey değildir. Günümüz­de sadece Irak ve Suriye’de 10 milyon kişi ülke içerisinde veya dışında, çoğu Türkiye’de mülte­cidir. Bunların ne kadarının dö­nebileceği, bunun ne zaman ve hangi koşullarda olacağı da belli değildir.

    Sonuçta Türk-Arap ilişkileri sadece ilgili ülkeler tarafından değil, ağırlıkla Batılı ülkelerin, Rusya’nın, İran’ın ve İsrail’in tutumu ve yönlendirmesi altın­da şekillenmektedir. Türk-A­rap ilişkilerini üçüncü ülkelerin etkisinden bağımsız bir şekilde değerlendirmek mümkün ol­mamakla birlikte; bu ülkeler­de, milliyetçi entelijensiyanın olumsuz bakışlarının geniş aha­li kesimleri arasında –en azın­dan aynı derecede- paylaşılma­dığı görülmektedir.

    1.DÜNYA SAVAŞI VE ARAPLARIN TUTUMU

    İngilizler, Fransızlar ve hayalkırıklığı

    Meşrutiyet’le birlikte daha açıkça ifade edilmeye başlanan ayrılıkçı akımlar, Balkan Savaşı sonrasında iyice hız kazandı. Asya’daki Hıristiyan ve Arap toplu­luklar Osmanlı Devleti’nin tümden dağılacağını düşünerek büyük topraklara sahip olacakları bir ba­ğımsızlık savaşı için hazırlanırken, aynı zamanda emperyalist güçlerle ilişkilerini artırdılar. Daha önce diğer ülkelerin ya­nısıra Fransızlar ile de ilişkileri olan Ermenilerin 1915’te Rus taarruzla­rını desteklemek için başlattıkları isyanın sonunda tehcire uğramala­rında, Almanların tutumu yeterince ortaya konulmamıştır. Bu konuda Almanların kendi askerî arşivlerin­deki belgelerinin bir kısmını imha ettikleri ortaya çıkmıştır. Bu sadece Osmanlılar ile ilgili değildir; işgal ettikleri Belçika ve Polonya gibi ülkeler için de geçerlidir. Araplar, Ermeniler gibi alelacele ve felaketli sonuçlara yolaçacak bir eyleme geçmediler; Osmanlılar yıpranır­ken İngilizlerden daha çok yardım almanın yollarını aradılar.

    Hicaz Emiri makamını 2. Abdülhamit’den alan Şerif Hüseyin İstanbul’da iken İngilizlerle ilişkiye girmiş, 1912’de oğlu Abdullah’ı İngiliz işgalindeki Mısır’a gönde­rerek temaslarını sürekli kılmıştı. Hükümet bu faaliyetleri izliyor fakat hoşgörü (daha doğrusu göz yumma) siyasetinden vazgeçmiyor­du ki, bu da Hüseyin’e ikili oynama fırsatı vermekteydi.

    Seyit İdris, Asir ve Yemen’de Balkan Savaşı’nda İtalyanlardan, 1. Dünya Savaşı’nda da İngilizlerden destek alarak Türk kuvvetlerini yıp­ratan bir gerilla harbi yapmaktaydı. Buna karşı 1911’de Ahmet İzzet Paşa ile yaptığı antlaşmaya sadık kalan İmam Yahya, Osmanlıların “Kutsal Savaş” çağrısına katılan az sayıdaki Arap liderinden birisi oldu (Ankara hükümetiyle de ilişkisi Lozan’a kadar devam etmiştir). Bir diğer Osmanlı yanlısı lider de Darfur Sultanı Ali Dinar idi ama onun bu­lunduğu yer ana cephelere uzaktı ve İngilizler tarafından öldürüldü. Bu arada Libya’da Senüsiler de kıs­men cihada katıldılar. Bu istisnalara karşı, Arabistan Yarımadası ile daha kuzeydeki bölgelerde Yemen’deki İdris’in yanısıra Necd’de İbn’i Suud, Katar’da Enir Essabah, İngilizlerin ördüğü çembere katıldı. Bununla birlikte Şerif Hüseyin 1915’te ikili oynamayı sürdürdü. Oğlu Faysal’ı Şam’daki 4. Ordu karargahına gönderip babası ve kardeşleri­nin bağlılığını bildirirken kendisi Mekke’de İngilizlerle pazarlık yapıyordu. Onların istediği isyanı çıkarmaya hazırdı ama bunun için sadece alacağı para ve silah yetmezdi; kendisi bağımsız bir Arabistan’ın lideri olarak tanınma garantisi de istiyordu. Nihayet 15 Ekim 1915’de Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Henry McMahon, Hüseyin’e yazarak onun tarafından belirlenen sınırlar içerisinde Arap bağımsızlığının Londra tarafından tanınacağı sözünü iletmeye yetkili kılındığını bildirdi. Bu, Mısır hariç tüm Arabistan’dan güney Anado­lu’ya kadar tüm “Verimli Hilal”i kapsıyordu.

    Araplar alabileceklerinden daha fazlasını talep ederken, İngilizler de o sırada Almanlara karşı birlikte savaştıkları Fransızları ve Rusları gücendirmemek için McMahon aracılığıyla Şerif Hüse­yin’e verdikleri sözün tamamen dışına çıkarak 1916 Mayıs’ında gizli Sykes-Picot Antlaşması’nı imzala­dılar. Burada İngilizler Hayfa’dan Musul’a kadar uzanırken, Fransız­lara Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayan bir bölge verilmekteydi; Ruslara da Doğu Anadolu bırakıl­mıştı. Bu ayarlamalar daha sonra revize edilecek, ertesi yıl Yahudile­re Filistin’de bir yurt sağlanmasını kabul eden Balfour Deklarasyonu yapılacaktı. Bunlardan bihaber olan Araplar 1916 sonbaharında açık isyana giriştiler ve onları yönetmek için gönderilen İngilizler arasında Lawrence da vardı. Hicaz’daki Osmanlıları saldırı altına alındı ve büyük fedakarlıklarla yapılan Hicaz demiryolu İngiliz güdümündeki Arap isyanının başlıca hedefi oldu. Savaşın sonunda Osmanlılar yeni­lerek bölgeden çekilirken, kuzeye ilerleyen İngiliz birliklerinin yanında Lawrence ve Faysal hevesle söz verilen devleti kurmaya gidiyor­lardı; ancak hayalkırıklıkları büyük olacaktı.

    1. Dünya Savaşı’nda 4. Ordu ve Suriye-Filistin cephesinin komutanı olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa Suriye’deki Arap milliyetçileriyle iyi geçinmeye çalışmış; ancak bunun mümkün olmadığı anlaşılınca bunları Aliye’de kurulan mahkeme­lere sevketmişti. Bölgenin başka kentlerinde ve Beyrut’ta da olağa­nüstü mahkemeler kuruldu. Çoğu yukarıda adı geçen derneklere üye olan Arap önde gelenlerinin İngiliz ve Fransızlar ile ilişkiye geçtikleri belgelendikten sonra 34 kişi idama mahkum edildi; çok sayıda firari de gıyaben idama mahkum oldu. Bun­ların idamı çok tartışmaya neden oldu, Osmanlı karşıtı tutumu arttır­dı. Ancak idamların Arap isyanını başlattığı söylenemez; zira Hüseyin, Hicaz’da onlardan bağımsız olarak hazırlıklarını yapmaktaydı.

    SURİYE VE BAAS

    ‘Sosyalist’ miliyetçilik

    İkinci Dünya Savaşı yıllarında Hıristiyan Mişel Eflak, Sünni bir Müslüman olan Selahattin Bitar ve Alevi Zeki Arsuzi tarafın­dan kurulan BAAS tarafından yönetilen Suriye, pan-Arap ideolojiye sahip, milliyetçilik­ten sosyalizme kadar uzanan, özgürlükçü iddiaları da bulu­nan eklektik bir yapıya sahipti. 1958’de Mısır ile birleşip Birleşik Arap Cumhuriyeti adını aldılar ama bu uzun sürmedi. Birliğin 1961’de -ağırlıkla Nasır’ın üstün­lük taslayan tutumu karşısında-dağılmasından sonra Suriye’de pan-Arap ideoloji zayıfladı. Baas Partisi bölündü ve Şii azınlığa dayanan bir kolu 1963 askerî darbesinden beri tek parti dik­tatörlüğü ile iktidarı eline geçirdi (bugün de elinde tutmaktadır).

    “Sosyalist” iddiaları çok kısa sürede sönen Suriye, buna rağmen Rusya ile yakın işbirliği yaptı; zira ilk dönemde İsrail’e karşı onlardan silah alarak, yakın tarihte, oğul Esad döneminde ise Rusya ve İran’ın desteğiyle ülkenin bir kısmında iktidarını sürdürebildi. Rusya da bu sayede Akdeniz’deki yegane üssüne (Lazkiye) sahip oldu. Baas Partisi’nin Irak kolu ise gene Suriye’deki gibi pan-Arap ve görünüşte sosyalizme açık bir rejim olarak 1958’den itibaren Rusya ile yakın ilişki içerisinde oldu; ancak daha sonra Batı’ya yanaşarak Suriye’den farklı bir dış politika izledi. Suriye’deki Esad rejiminin tam tersine, burada Şii çoğunluk üzerinde bir Sünni azınlığın yönetimi bulun­maktaydı ki bu da Baas’ın Irak kolunun 1968’den Saddam’ın devrilmesine kadar sürmüş olan diktatörlüğüdür.

  • İnsanlık durumundan insanlık dramına…

    2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada mülteci sayısı 50 milyonu geçti. Savaş nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin başlangıç noktası şüphesiz 2. Dünya Savaşı değil. Ancak yaklaşık son 200 yıldır yaşanan sürgün ve trajedi, özellikle son 80 yıldır günümüz dünyasının yarınını da biçimlendiriyor. Büyük sürgünlerin oradan oraya savurduğu insanların ayak izlerinde…

    Her savaş insanları öl­dürmekle kalmaz, ay­nı zamanda birçoğunu yerinden yurdundan eder. Çoğu zaman, bunları savaş istatistik­lerinde de göremeyiz. Nispeten az bir kısmı ne yapıp edip eski yurtlarına dönerler ama, çoğu için hayat artık sonu gelmeyen bir sürgün acısı üzerine yeniden kurulur. Bizim neslimiz 70 yıl­dır mülteci kamplarında sürgün üzerine sürgün, katliam üzerine katliam yaşayan Filistinlileri, Bulgaristan’dan göçe zorlanan halkımızın Sirkeci garında tren­den inişini, sonra da sınırları­mızdan içeri giren, sokaklarımı­zı, parklarımızı dolduran Irak ve Suriyelileri izleyerek yaşlan­dı. Bu acı olaylar çok gözönünde olduğu için dikkati çekti.

    Halbuki ülkemizde her iki aileden en az birisinde Bal­kanlar’dan, Kırım’dan, Kafkas­lar’dan veya daha uzak yerler­den gelen “muhacirler” vardır. Kimileri bunu unutmayı ve geçmişe gömmeyi tercih eder­ken, kimileri için de kuşaktan kuşağa geçen bir travma vardır. Atalarımız, Filistinlilerden çok daha büyük katliamlara uğra­dıktan sonra göçe zorlandılar.

    Savaş sürgünlerinin bir kıs­mı, yeni bölgeleri işgal eden ga­lipler tarafından kovulur. Eski sakinler artık yüzyıllardır ya­şadıkları bölgelerin istenme­yen kişileridir. Devletler onları gönderip kendi uluslarından bir nüfus yaratacaklardır. Zo­runlu göçlerin altında yatan te­mel mesele budur. Gönderilen­lerin yerine yerleştirilenler de bir nevi sürgündür ve bir süre sonra tekrar sürülme ihtimalle­ri büyüktür…

    Uzak geçmişteki zoraki göçler arasında en çok bilinen­ler Mezopotamya ve Bereketli Hilal çevresinde meydana gel­miştir… Tarihte, efsaneyle ka­rışık büyük sürgünler arasında Yahudiler ile ilgili olanlar daha çok bilinir… Tarihin eski dö­nemlerinde büyük güç hâline gelenler, fethettikleri yerlerden üretici ve özellikle de sanatçı ve zanaatçıları kendi ülkeleri­ne zorla getirirlerdi. Bunlara çoğu zaman iyi davranılır, üret­ken olmaları için ev ve iş verilir ancak ayrılmalarına müsaade edilmezdi.

    Uzak tarihteki olaylar önemlidir, çünkü dünyadaki kültür alışverişini hızlandır­mış ve tarihe yön veren bazı dinamikleri oluşturmuşlar­dır. Örneğin İstanbul’un fethi sonrasına İtalya’ya göç eden bilgili kişilerin ve sanatçıların Rönesans’a katkısı olduğu dü­şünülür. Bir başka örnek de Ti­mur’un Anadolu’dan çekilirken bir grup Türkmen’i yanında götürmesidir. Bunları Erdebil şeyhlerinin yanında bırakmış, onlar da bunları yetiştirdik­ten sonra Şii Safevi yayılmacı­lığının öncüleri olarak kırmı­zı börklü (kızıl başlı) dervişler olarak Anadolu’ya geçmiş, böy­lece günümüze kadar uzanan, acı olaylarla örülü uzun bir sü­reç başlamıştır…

    Şimdi yakın tarihteki belli başlı göçlere, göçertmelere ba­kalım…

    AMERİKAN DEVRİMİ (1782)

    Önce İngilizler sonra Kızılderililer

    Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin mücadelesi 1773’teki “Boston Çay Parti­si”nden dokuz yıl sonra 1782’de yılında bağımsızlığın kabul et­tirilmesiyle sonuçlandı. O dö­nemde bu kolonilerin toplam beyaz nüfusu 2.5 milyon olup, bunların beşte biri İngiltere’yi desteklemişti. Bu anlamda Ba­ğımsızlık Savaşı, daha sonraki benzerlerinin hepsinde görü­leceği gibi, aynı zamanda bir içsavaştı. Bağımsızlık taraftar­ları savaşı kazanınca “Loyalist” adı verilen İngiltere yanlıla­rı için hayatın kolay olmaya­cağı belliydi. Nitekim 100 bin kişi derhal ülkeden kovuldu. Çoğunun bütün varlıkları gasp edildi… Yağma, ABD tarihin­de daha sonra da büyük bir rol oynayacak, Kızılderililere önce rezervasyonlar tahsis edilecek, sonra bunlar da binbir hile ve­ya zorla ellerinden alınacak ve yerli halkın büyük bölümü sür­gün yollarında öldürülecekti…

    1783’ten bu Henry Sandham tablosu, Birleşik Krallık Loyalistlerinin New Brunswick’e varışlarını gösteriyor.

    AVRUPA’DA MÜSLÜMAN KIYIMI (1683-1914)

    Balkanlar’dan sürülen Türkler

    Orta Avrupa’ya yerleşen Türklerin geri dönü­şü 1683’teki 2. Viyana bozgunuyla başladı. Ordunun bakiyesi zorlukla Belgrad kale­sine çekilirken, yollarda daha sonra 250 yıl boyunca tekrar­lanacak acıklı göçmen manza­raları göze çarpmaya başladı. Gerçi Osmanlılar bir kez daha toparlanıp Pasarofça ile den­geyi sağladı ama Kırım’ın yiti­rildiği 1768-74 savaşından iti­baren işler hep yokuş aşağı gi­decekti. Sırp isyanını takiben, 1821’de başlayan Mora isyanın­da çok kısa sürede 35 bin Tür­kün öldürülmesi Balkan Hıris­tiyanları için model olacak, 100 yıl içerisinde öldürülenlerin sayısı 1 milyonu geçecektir. En yoğun katliamlardan biri 1877- 78 savaşında yaşandı ve Rus Ordusu’nun Bulgar çeteleriyle birlikte 300 bin Türkü katlet­mesi üzerine 1 milyona yakın Türk göçetmek zorunda kaldı.

    Nüfus ve göçler konusun­da en kapsamlı araştırmala­rı yapan Prof. Kemal Karpat, 1783 ile 1914 arasında Osman­lı topraklarına 7 milyon 425 bin kişinin göçettiğini ortaya koymaktadır… Osmanlı Dev­leti yıkıldıktan sonra da Bal­kan Türklerinden kalanlar ağır baskı altında göçe zorlandılar… Bütün bu göçlerin sonunda Anadolu’daki Türk ve Müslü­man varlığı güçlendi. Bu kişile­rin çoğu iyi yetişmiş ve meslek sahibi kişiler olduğu için ülke­mize yararları büyük oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın dinamik gücünü oluşturdular. Cumhu­riyet’in ilanı da bu kesimle­rin desteğiyle mümkün oldu. Osmanlıların son dönemi ile cumhuriyetin sosyal ve siyasi yapısında, son göçlerle gelen­ler ile Anadolu’ya daha önce yerleşmiş olanlar arasındaki kültür farklarının yarattığı ge­rilim son derece belirleyici ol­muştur. Her siyasi ve düşünsel farklılığın altında bu arka plan vardır.

    Dönüşü olmayanlar Evleri yakılıp yıkılan, hayvanlarına el konan Müslüman ahali Anadolu’ya doğru göç yolunda. Ayaklar çıplak, çocuklar ve kurtarılan eşyalar sırtlanmış. Bir daha hiç dönemeyecekleri yurtlarını terkediyorlar.

    POLONYA İŞGALLERİ- (18-19. YÜZYIL)

    Hitler’den önce yabancı düşmanlığı

    Almanya’da Leh ve Yahu­di düşmanlığının Hitler zamanında meydana gelen bir olay olduğu düşünülür. İşin aslı öyle değildir. Badem bıyık­lı onbaşı diktatör olmadan 150 yıl önce, Prusya Kralı Büyük Friederich ülkesini büyütmek üzere Orta Avrupa’da çoktan seferlere başlamıştı. İlk ola­rak doğuya yönelmiş, 1772’de Avusturya ve Rusya ile birlikte Polonya’nın ilk paylaşımı ger­çekleşmiştir. Bunu 1793-95’te­ki yıllarındaki paylaşımlar izleyecektir ama 1815, 1832, 1846 ve 1939’da başka payla­şımlar da vardır. Friederich 300 bin Almanı Polonya top­raklarına yerleştirdi; 1830 ve 1848 ihtilalleri yeni göç dal­gaları oluşturdu… 20. yüzyıl başında 500 bin Polonyalı son derece düşük ücretlerle mül­teci işçi haline geldi. 200 bin Polonyalı Alman bölgelerinde, daha fazlası da Rus egemenliği altındaki yerlerde çalışıyordu.

    Yanaluklar, Almanya’dan göçen bir Slav ailesi

    ÇERKES SÜRGÜNÜ (1864-65)

    Rusların Müslümanlara zulmü

    Rusya, yayılmacı emelleri­ni gerçekleştirmek için zorla Ortodoks dinini kabul ettirme po­litikası uygulamış ve Müslüman­ları daima düşman görmüştür. Kiliselerin tepesine yerleştirdik­leri hilale saplanmış haç sembolü, bu anlayışlarını temsil etmekte­dir. İdil-Ural Türkleri ve Kırımlı­lardan sonra Kafkasya’ya yönelen Ruslar, burada Çerkesleri büyük baskı altına alarak göçe zorladı. En büyük bölümü 1864-65 arasın­daki göçlerde farklı kabilelerden 1.2 ila 1.5 milyon arasında Çerkes yola çıkarılmış, bunların 400 bini yolda açlık ve hastalıktan ölmüş­tür. Ruslar, geri gelme ihtimalle­rine karşı önce boşalan evleri ve bahçeleri yakmış, sonra bir kısım Hıristiyan ahaliyi yerleştirmiş­lerdir. 1878 Savaşı sonrasında da, nüfusun artma olasılığına karşı tekrar göçe zorlananlar olmuştur. Esas olarak Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler ülkede nüfus yapısının değişmesine katkıda bu­lunmuş, yıllar içerisinde bir kısmı başka ülkelere göç etmiştir.

    1900’lerin başında Kabardey bir aile.

    HIRİSTİYANLARIN TASFİYESİ (1913-23)

    Anadolu’da tehcir ve mübadele dönemi

    Tehcir ve mübadele 1911- 1922 arasında süren sa­vaşlar dizisinin sonucudur. Türkler Balkan Savaşı’na kadar şu veya bu şekilde Osmanlıcı­lık politikasını sürdürmüşler ancak 1913’ten itibaren yılın­da Türkçülük politikası öne çıkmıştır. Katliamdan kurtu­lup sürülen Türk göçmenlere karşılık, o yıl Ege Rumları göçe zorlanmaya başlanmıştır. Türk­lerin Makedonya’dan sürülme­si için uygulanan modelin Doğu Anadolu’da tekrarlanacağının görülmesi üzerine, İttihatçılar büyük güçlerin zoruyla 8 Şu­bat 1914 tarihinde imzaladık­ları reform planının uygulan­masını savaş çıkıncaya kadar geciktirdiler… 1915 Nisan ayın­da Ermeni tehciri başladı. 950 bin Ermeni Suriye’nin Deyri­zor mıntıkasına sürüldü. Savaş koşullarında yarısından fazlası açlık ve hastalıktan öldü. Bu­nu 1922’de Yunan Ordusu’yla birlikte çekilen Rumlar izledi. 1923’te yapılan bir antlaşmay­la nüfus mübadelesi yapıldı. 1.5 milyon Ortodoks ile 500 bin Türk yer değiştirdi. Ne var ki antlaşmanın dil ve kökene bak­madan sadece din üzerinden yapılması, Türkçe konuşan Ga­gavuzların ve Karamanlı Orto­doksların da zorla ve istemeden göçettirilmesiyle sonuçlandı…

    Ermeni kadın ve çocuk mülteci gıda yardımı alıyorlar.

    Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesi, Türkiye’yi sosyal, kül­türel ve ekonomik olarak geriye götürdü…. Bu kişilerin bıraktık­ları varlıklar, sermaye biriki­mi sürecinin bir parçası oldu. Siyasi olarak da çoksesliliği azalttı…

    Pontus Rumu mülteciler açık trenle sürgüne gönderiliyor.

    1. DÜNYA SAVAŞI (1914-18)

    2 milyon mültecinin bitmeyen çilesi

    Ağustos 1914’te savaşın birkaç ayda biteceğini sa­nan Avrupalılar aniden kitle­sel mülteci akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Almanya’nın Schlieffen Planı çerçevesin­de tarafsız Belçika’ya saldı­rıp büyük kısmını işgal etmesi sonucunda, 250 bin Belçikalı İngiltere’ye götürüldü. Ayrıca bir kısmı da işgal edilen Ku­zey Fransa ahalisiyle birlikte bu ülkenin güney bölgelerine gitti. Ancak bu savaşın en bü­yük mülteci sorunu Habsburg İmparatorluğu’nun dağılması üzerine kurulan ulusal devlet­ler arasındaki nüfus değişimi oldu. Avusturya, Macaristan, Romanya, Polonya (kısmen), ileride tekrar bölünüp yeni mülteciler yaratacak olan Çe­koslovakya ve Yugoslavya (kıs­men) Habsburg sınırları içe­risindeydi. Kısa vadede 2 mil­yon insan yer değiştirdi ama sorunlar çözülmedi…

    1. Dünya Savaşı’nda Avusturya birlikleri Sırbistan’a ilerlemeden önce göç eden Sırplar.

    KIRIM VE KAFKASYA (1930-1945)

    Ya Slav ol ya da öl

    Rus çarlarının Slavlaştırma politikası SSCB tarafın­dan da sürdürüldü… Ukrayna­lılar Ruslara karşı en uzun süre direnen grup oldular; bunun karşılığında 1930’ların başında Holomodor adı verilen kırıma maruz kaldılar. 2. Dünya Savaşı da Ruslara Slavlaştırma politi­kası için yeni fırsatlar sağladı. Almanlar Kırım’a girince bir kısım halkın Almanlarla işbir­liği yapması bahanesiyle Kırım Türkleri Orta Asya’ya sürül­dü. Ayrıca Çeçenler, İnguşlar, Volga Türkleri, Azeriler, Kara­çaylar ve Budist bir halk olan Kalmuklar da sürgün yolların­da sayısız kayıp verdiler. Öte yandan, Çarlık zamanından beri baskı altında olan Ahıska Türkleri de fırsattan istifade sürgün edildi; aylar süren Or­taasya yolculuğunda 17 bini öl­dü, 100 binden fazlası yurtsuz bir şekilde dağıtıldı. SSCB’nin çökmesinden sonra Ahıskalıla­ra dönme olanağı tanındı ama, Gürcü ve Ermeniler tarafından engellendiler.

    Kırım Tatarı ressam Rüstem Eminov’un “Sürgün” isimli çalışması.

    FAŞİZM ÇAĞINDA DOĞU AVRUPA (1933-44)

    Yahudiler ve diğer kurbanlar

    Doğu Avrupa üç büyük im­paratorluk arasında sı­kışan ulusların karıştığı ve bu nedenle faşizm çağında büyük huzursuzluklar yaşayan bir böl­geydi. Yahudiler bütün ülkeler­de ortak istenmeyen unsur ola­rak en büyük soykırıma uğra­dılar. 6 milyonu öldürüldü, sağ kalanların 300 bin kadarı (esas olarak Rus işgal bölgelerinden) İsrail’e gönderildi ve bu ülkenin kuruluşunu mümkün kıldı. On­ları Almanlar ve Polonyalılar iz­ler. 1939 sonbaharında Polonya tekrar paylaşıldıktan sonra Al­manya’da yaşayan 1 milyondan fazla Polonyalı Nazi işgal böl­gelerine sürülürken, Rus işgal bölgesinden de 2 milyon kadar Polonyalı Sibirya’ya sürüldü… Naziler Rusya’ya girince bu kez Rus ve Ukraynalılar gene yol­lara düştüler. Bu arada Ruslar sayıları yaklaşık yarım milyon olan Volga Almanlarını Sibir­ya’ya sürdüler; Romanya ve Do­ğu Avrupa’da yerleşmiş 730 bin Alman da savaşın seyri ters dö­nünce batıya gitti. Bu dönemde yaklaşık 8 milyon kişi toplu ola­rak yer değiştirdi, milyonlarca insan hayatını kaybetti.

    Yakalanan Yahudiler Alman askerî birlikleri öncülüğünde sürgün için toplanma noktasına götürülüyorlar.

    SOVYET UZAKDOĞUSU (1930-37)

    Casus diye kovulan 172 bin Koreli

    Korelilerin 1930’lu yıllarda Sovyet Uzakdoğu’sundan Kazakistan ve Özbekistan’a ta­şınmaları, SSCB’de bir ulusal grubun tümüyle sürülmesinin ilk örneğiydi. 1850’lerden iti­baren daha iyi geçim olanak­ları için Rusya’ya iltica etmiş olan Koreliler, zamanla Vla­divostok bölgesindeki nüfu­sun dörtte birini teşkil edecek sayıya ulaşmıştı. Bu durum SSCB yöneticileri tarafından potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiş, ama resmî gerekçe olarak bölgede Japon casusluk faaliyetlerinin artıyor olması gösterilmişti. 1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Kore­li 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Ortaasya’ya ta­şındı. Yaklaşık 100 bini Kaza­kistan’ın ıssız bölgelerine, geri kalanı Özbekistan’a yerleşti­rildi. 2. Dünya Savaşı çıktığı zaman, işçi taburlarında son derece kötü koşullarda maden­lerde ve diğer zor işlerde çalış­tırıldılar. Küçümsenmeyecek bir kısmı açlıktan öldü.

    1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı.

    FİNLANDİYA’NIN İŞGALİ (1939)

    Kendi ülkesinde mülteci olmak

    Finliler, Çarlık Rusyası yı­kılırken başarılı bir kur­tuluş mücadelesine girişerek bağımsızlıklarını kazanmış­tı. Stalin, 2. Dünya Savaşı’nı 1918’de yitirdikleri toprakları geri kazanmanın bir vesilesi olarak kullanmaya karar verdi ve üzerinde birçok devlet ku­rulmuş bu ülkelerin hepsini ele geçirmeye yöneldi. Nite­kim Kars ve Ardahan ile Fin­landiya’nın büyük kısmı hariç, bunların hepsini, hat­ta fazlasını aldı ama, SSCB yıkılınca, Ruslar birkaç istisna dışında hepsini tekrar yitirdi. 2. Dünya Savaşı’nın en iyi askerleri arasında tartış­masız ön sırada yer alan Finli­ler 40 bin kadar kayıp verdik­ten sonra savaşa son verdiler; aksi halde 4 milyonluk nüfus­larını yenilemeleri olanaksız hale gelecekti… 420 bin Finli atayurtlarını terketti. Bir da­ha dönemeyeceklerdi…1941’de Hitler Rusya’ya girince Finli­ler Karelya’yı geri aldılar ama, Almanlar çekilirken gene ül­kelerinin büyük bölümünü terketmek zorunda kaldılar.

    Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk etti.

    FİLİSTİN (1948-82)

    Vatan dediğin mülteci kampı

    Mülteci kamplarında 1948’den beri barınan Filistinliler, çağımızın en bü­yük acılarını yaşamaya devam ediyor. İngiliz işgali altındaki Araplar, 1921, 1929 ve 1936-39 yıllarındaki mücadeleleriyle Yahudilerin teşebbüslerini en­gellemeyi başaramadı. 1948’de de İsrail karşısında ezici bir yenilgiye uğradılar. Bu dönem­de Filistin’deki Arap nüfusun % 85’i olan 720 binden fazla kişi ülkelerini terkederek mül­teci oldu. Bunlar ağırlıkla Batı Şeria ve Gazze şeridi ile Lüb­nan, Suriye ve Ürdün’e gittiler. Aradan geçen 70 yıl içerisinde dört nesil Filistinli bu kamp­larda yaşadı ve büyüdü. Günü­müzde sayıları 5 milyona ya­kındır. 1967 savaşında 325 bin Filistinli tekrar mülteci oldu… Bu savaş sonrası kurulan 10 yeni kamp ile birlikte mülte­ci kamplarının sayısı 59’a çıktı. Günümüzde yaklaşık 2 milyon Filistinli Ürdün’de, yarımşar milyon Lübnan ve Suriye’de ve çeyrek milyon da Suudi Ara­bistan’da yaşıyor. Gerisi dünya­ya yayılmış durumda. Filistin­liler gittikleri ülkelerde tehdit olarak görülüp birçok katliama uğradı (1970 Kara Eylül katli­amında 10 bine yakın Filistinli öldürüldü; 1982’de Lübnan sa­vaşında Sabra ve Şatilla kamp­larında Hıristiyan milisler 1.000’den fazla kişiyi katletti).

    İsrail-Arap savaşları sırasında bir mülteci kampı.

    TİBET’İN İŞGALİ (1949)

    Dalai Lama ve 150 bin müridi

    Komünistler Çin’de 1949’da iktidarı ele geçirdikten hemen sonra, tarihî iddiaları olan Tibet’i işgal etti…150 bin kadar Tibetli, işgalin ardından ülkeyi terkeden Dalai Lama’ya katıldı. 1959-1961 arasında ülkede 6 bin kadar budist ma­nastırın tahrip edildiği söylen­mektedir. Günümüzde sürgün­deki Tibetlilerin yaklaşık üçte ikisi Hindistan’da, geri kalanı ise başta Nepal ve Bhutan ol­mak üzere dünyaya yayılmış durumda.

    1960’ların başında Hindistan’a varan Tibet’li çocuk mülteciler.

    AFGANİSTAN MESELESİ (1979-2022)

    Milyonlarca yurtsuz insan

    Orta Asya’nın talihsiz ülke­si Afganistan’da mülteci sorunu Rus işgaliyle başladı; içsavaş, Taliban dönemi, Ame­rikan işgali ve tekrar Taliban dönemiyle birlikte büyük bir göç dalgası ortaya çıktı. Afga­nistan mültecilerinin sayısını bulmak zordur, çünkü örneğin İran’daki 2.4 milyon mülteci­nin sadece 800 bininin kayıt­lı olduğu ifade edilmektedir. Keza Pakistan’da bulunan ve bu ülkede derin sorunlara yer açan 2.5 milyon mültecinin % 40’ı kayıtsızdır. Bunların dı­şında Rusya, Orta Asya ülke­leri ve Türkiye dahil dünya­nın diğer bölgelerine yayılmış mülteci sayısı da yüzbinlerle ifade ediliyor…

    Peşaver yakınlarındaki Mardam mülteci kampı’nda çadır kurmak için hazırlık yapan Afganlar.

    KÖRFEZ SAVAŞLARI VE ARAP BAHARI (1990)

    Kalıp mı ölmeli, kaçıp mı ölmeli?

    Irak’da savaş nedeniyle mey­dana gelen göçler onyıllardır artıyor. Baas döneminde baskı­dan kaçanlar olduğu gibi, Kör­fez Savaşı ve işgal dönemiyle birleşen içavaş göçleri topla­mını tespit etmek çok zordur. 3.2 milyon Iraklının ülke için­de yer değiştirdiği, 2 milyonu­nun bölge ülkelerine gittiği ve 200 bin kadarının da dünyaya dağıldığı şeklindeki rakamlar sağlıklı değildir. Suriye’de ise 6 ila 6.5 milyon kişi ülke içeri­sinde yer değiştirmiş, yaklaşık 4 milyon kişi de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere ve dünyaya dağılmıştır. Bitme­yen bir içsavaşa sahne olan Li­bya da nüfusunun üçte birini sürgüne göndermiştir. Tunus’a sığınan mülteci sayısı için 1 milyonun üzerinde rakamlara rastlamak mümkündür.

    Yerlerinden edilen Ezidi azınlıklar Şengal kasabasındaki İŞİD yanlılarının şiddetinden Suriye sınırına doğru kaçıyorlar.
  • Türklerin dünden bugüne 1000 yıllık Anadolu macerası

    11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.  

    Tarih, coğrafyadan ba­ğımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hare­ketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumla­rın faaliyetlerini, gelenekleri­ni ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alış­verişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.

    Anadolu, birçok diğer uygar­lığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipli­ği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işga­le uğramıştır. Akdeniz’e uza­nan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kal­dık; İstiklal Harbimizi, Anado­lu platosuna dayanarak sonuca götürdük.

    Önce fizikî coğrafyamızın hayatımızı nasıl belirlediğine bakalım.

    MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.

    Türkiye ortalama 1.150 met­renin üzerinde, dünyanın en yüksek rakımlı ülkelerinden bi­ridir. Çin (Tibet ile birlikte) ve Moğolistan dışında ortalaması bizden daha yüksek sadece üç And ülkesi ve Himalayalar’daki Nepal ile Etiyopya gibi az sayı­da Afrika ülkesi vardır. Anadolu platosu, yukarıda değindiğimiz yüksek ortalamanın da üzerin­dedir. Bu coğrafya, birçok alçak ülke gibi nehir ve su yollarıyla birleştirilmemiş olup, seyre el­verişli hiçbir nehire sahip de­ğildir. Dünyanın gelişmiş böl­gelerinin hepsinin vaktiyle su yolları üzerinde kurulduğu unu­tulmamalıdır. Bu olgu, üretim ve ticaretin gelişmesine engel olmuş, çoğunlukla yakın çevresi tarafından beslenebilen şehirler küçük kalmıştır.

    İstanbul her zaman ağırlık­la deniz yoluyla beslenmiştir. Nitekim Bursa, Adana, Sam­sun gibi az çok büyücek şehir­ler de deniz kıyısındaki verimli ovaların üzerinde veya yakının­da olup, tarihî başkentler olan Konya ve Karaman bile ancak irice birer kasaba sayılırdı. Yük­sek rakımlı yaylalar bir miktar hayvancılığı mümkün kılmış; ne var ki en eski neolitik kültürler­den birisinin burada başlamış olmasının yanısıra, bin yıllardır yapılan aşırı otlatma, toprağı fa­kirleştirmiştir. Anadolu’nun or­talama tahıl verimi, Trakya’nın yarısından bile azdır. Orman varlığının azalması ise dünya ortalaması civarındadır.

    Toprak veriminin düşük­lüğü, şehirlerin, dolayısıyla ta­rımdışı faaliyetin gelişmesini engellediği için kritik öneme sa­hiptir. Hititlerin kullandığı ka­rasaban ve çarık 1950’lerde bile görülebiliyordu ve 20. yüzyıla kadar iç ulaşım birkaç tek hatlı demiryolu hariç sadece hayvan gücüyle sağlanıyordu. Sonra traktörler ve makineler geldi; toprağın ve yeraltı sularının hoyratça sarfedildiği, adeta ca­nının çekildiği bir aşamaya geç­tik. Bu kaynaklarımızla birlikte gıda yeterliğimiz azaldı, toprak­tan anlayan nüfus çok hızlı iç ve dış göçle erime sürecine girdi. Buna karşın cumhuriyet döne­minde, tarihte ilk kez Anado­lu’nun mekan birliği sağlandı. Bu, sorunlu da olsa, kentlerin büyümesine, tarımdışı faaliyet­lerin çeşitlenerek gelişmesine yolaçtı. Dünyada hiçbir toplum 100 yılda yedi kat nüfus artışına uğramamıştır. Anadolu’nun ge­ne de bu nüfusu ayakta tutabil­mesi, mekanizasyona rağmen mucize gibidir.

    Bu stellerin (mezar taşı) üzerinde yer alan kabartma resimler, bize 2000 yıl önce Anadolu’da tarımla uğraşan halkın tarlalarını sürmek için karasaban kullandıklarını gösteriyor.

    Günümüzde, örneğin Bursa ve Adana’da olduğu gibi, verim­li ve zengin ovaların sağladığı artık ürünle başlayan sanayi­leşme, şehirlerimizin yaklaşık yarısına önem taşıyan ölçülerde yayılmıştır. Ne var ki Türkiye tarımdışı faaliyetleri öğrenir­ken, tarımı ve toprağı ve suyu fazlasıyla ihmal etmiş; dün­yanın her yerinde olduğu gibi, ucuz fosil enerjisine dayanan gelişmemiz birçok sorun doğır­muştur.

    Anadolu platosunun ve en­gebeli yüksek arazinin bir di­ğer özelliği ise, tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı olmasıdır. Os­manlılar son savaşlarını hep Anadolu’ya dayanarak yapabil­mişti. Bizans’ın çöküşünün de Anadolu’yu yitirdikten son­ra kaçınılmaz hâle geldiği ta­rihçilerin hemfikir olduğu bir konudur. Burada değinmeden geçmememiz gereken konu, Rumeli’deki kayıplarımızın bizi aşırı yıpratmış olmasıdır. Gerek Doğu Roma yani Bizans gerekse Osmanlılar, iki tarafa dayana­rak bir taraftan gelen tehditleri savuşturmuştu. Bu coğrafyada tek ya da bir­buçuk ayaklı olmak zorluk getirir. Yani Balkan Sa­vaşı, aslın­da İstiklal Harbi’nin yitirmiş ol­duğumuz ilk aşaması sayılabilir. Gene de Anadolu’ya dayanarak güçlenmek mümkün oldu.

    Anadolu platosu ile kıyı­larındaki dört denizin ilişkisi, tıpkı bitişik olduğumuz üç kara alanı gibi, ayrı birer yazı konu­sudur. Ancak şuna değinmek gerekir ki Marmara ve Boğazlar Anadolu’nun doğal uzantısı ve Türkiye’nin olmazsa olmazı­dır. En büyük eksikliklerimiz­den biri, uzun süre denizcilik­te başarısız olmamızdır. Önem sırasına bakmadan, geçmişe matuf olarak, diğerlerini şöyle sıralayabiliriz: Engebeli ve yük­sek arazinin mekanizasyonun gelmesine kadar mekan birli­ğini kısıtlı tutması, kişi başına kullanılan inorganik enerjinin (rüzgar, su) tarih boyunca Av­rupa’dan üç kat daha az olması, dolayısıyla tarımda düşük ve­rimlilik. Bunların ötesi, elbette toplumsal organizasyon, gele­nekler ve üstyapı kurumlarıyla ilgili konulardır.

    Anadolu’nun fatihi Türkler Anadolu’da kurulan ilk beyliklerden biri olan Mengücekliler tarafından inşa edilen Divriği Ulu Camii
    ve Darüşşifası bugünkü Sivas sınırları içinde (üstte). Mustafa Kemal Atatürk, “Burada ya sabır tükenir ya da para” diyenlere aldırmadan modern tarım yöntemleriyle sıcak ve kurak Ankara topraklarında Atatürk Orman Çiftliği’ni yeşertmişti (altta).

    Bütün çevremiz içsavaş­lar ve işgallerle ateş içerisine girmişken, bunun bize de sıç­ramaması olanaksızdı. Ancak, bunları bir ölçüde kontrol altına alabildik. Anadolu coğrafyası, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de çok çeşitli tehditlerin altında kalacaktır. Bu nedenle, çevre­mizle iyi ilişkilerin geliştirilme­si ve hareket alanımızın gelişti­rilmesi, Anadolu üzerindeki ya­şantımızın ne kadar rahat veya sıkıntılı olacağını belirler.

    Anadolu’nun bir diğer özel­liği de çokkültürlü, çok dinli ve mezhepli bir coğrafya olmasıdır. Bunlar etnik farklılıklarla tam olarak çakışmamış, böylece or­taya çok parçalı bir sosyal man­zara çıkmıştır. Bu parçaların tam olarak bütünleşme süre­cinde olması kaçınılmazdır ama sözkonusu süreç, bilindiği gibi sürekli dış müdahaleler altında devam etmektedir. Birçok ülke­nin geçtiği süreçlerden rahatça geçemedik ya da nispeten geç ve hızlandırılmış olarak geçtik. Hızlandırılmış uluslaşma, hız­landırılmış laiklik, hızlandırıl­mış demokratikleşme vs. Bu sü­reçler devam ediyor ve gelecek nesillerin iradesi bunu nasıl ta­mamına erdirir bilmiyoruz.

    Sonuçta, tüm avantajları ve dezavantajlarıyla birlikte Ana­dolu’ya dayanarak yaşıyoruz ve bu toprakların değerini bilenle­rin, sahip çıkanların artmasını diliyoruz.  

  • Selçuklular, Osmanlılar, savaşlar ve krizlere rağmen…

    Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, Türklerin şöyle “oh!” diyerek rahat ettiği dönem tarihte çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Selçuklu dönemi ve Haçlı Seferleri’nden Beylikler ve Osmanlı dönemine uzanan; savaşlar, içsavaşlar ve isyanlardan sonra cumhuriyetle taçlanan 1.000 yılın retrospektifi.

    Türkler en azından 7. yüzyıldan itibaren Ana­dolu’ya girmişti. Ancak 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle gelenler bu coğrafyaya damgasını vuramamış; bir kıs­mı Bizans toplumuna entegre olmuş; toplumun askerî yapı­sında ve bürokrasisinde yer al­mıştı. Bizans ordusunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuklular büyük bir dalgayla gelince, bunların bir kısmı kavmine döndü, ama ne kadarı, bilmemize olanak yok. Keza Erzurum, Malatya, Sivas ve Kars, daha Malazgirt önce­sinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anado­lu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camisi yapılmıştı bile.

    Ne var ki Anadolu’da çok ra­hat bir hayat süremedik. Asır­lar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan ata­larımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri bilmiyor­lardı. Torunları büyük sıkın­tı çekerek bunu öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı. 21. yüzyıl­da da iklim krizinden mülte­ci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bunları başka ülkelerde olduğu kadar yadırga­mıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü, hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istik­rarsızlık karakterimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücümüz fazladır. Sürekli istikrarsızlık içerisinde hayatı idame ettiriyoruz.

    2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müdahale için Anadolu’ya at koşturmaktan bitap düşmüştü. Hünername’de okçuluk talimi yaparken görülüyor (1523).

    Haçlı seferleri

    Anadolu’da yaygın bir yerleşi­me geçip tam da rahata erme­den, daha ayağımızın tozuyla Haçlı Seferleri’yle uğraşmak zorunda kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konse­yi’nde sözalan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar geldiğini, Anadolu’daki Hıristiyanların desteklenmesi gerektiğini gündeme getirniş­ti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişe­hir ve Konya üzerinden güneye ilerleyerek Antakya’yı kuşat­tılar ve burayı ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Normanlar ve sonra Katalanlar) daha sonraları iç ve batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

    Haçlılarla mücadele

    Alp Arslan, İmparator Romen Diyojen’i küçük düşürürken. Boccaccio’nun De Casibus Virorum Illustrium eserinin 15. yüzyılda resmedilmiş bir Fransız çevirisinden (yanda) 1. Dorileon Muharebesi, 1 Temmuz 1097 tarihinde Birinci Haçlı seferi’nin başlangıcında Eskişehir yakınlarında yaşandı (altta).

    Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıp­lar verdirerek Doğu Akdeniz’de kalıcı olmalarını önledik. Bu­nunla birlikte, bu durum Bi­zans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yol açtı ki, bu girişimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Mirya­kefalon Muharebesi’nde hezi­mete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anadolu’daki Malazgirt ve Batı Anadolu’daki Mirya­kefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans, bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gön­deremedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sıkıntılar henüz geçmeden, Doğu’dan çok daha büyük bir fırtına yaklaş­maktaydı.

    Moğol istilaları

    Moğol akınları Anadolu’yu bü­yük bir krize sokmuş, o sırada Babailerin isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişlerdir. Bir kısım gö­çerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmala­rı, içerdeki isyanların temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların he­defi olan Harezmlilerle ittifak yapacaklarına onlarla savaşma­ları, iki tarafı da kolay yem hali­ne getirmiştir.

    İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu Or­dusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yete­neğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık göste­remedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebe­sinde Selçuklu öncü kuvvet­lerinin bir kısmı imha olunca, geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izle­yen yarım yüzyılda Selçuklu­ların bakiyeleri İlhanlı valile­rin altında sürekli aşağılanır­ken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak kabiliyet ve yapıda değildi. Moğol zulmünün bü­yüklüğü Nasreddin Hoca fık­ralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıla­rın devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu. Esaret al­tındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tsıralarda Osman Bey İz­nik’i tekrar alıyor ve Bizanslı­ları İzmit yakınlarında Koyun­hisar’ında yenilgiye uğratarak (1302) büyük yürüyüşüne ge­çiyordu.

    Timur tehlikesi Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo, Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte). 15. yüzyıldaki Antakya kuşatmasını gösteren minyatür (altta).

    Osmanlı dönemi

    İlk Moğol istilasının sona er­mesi Anadolu’ya dirlik ve dü­zen getirmedi. Osmanlılar Ana­dolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşün­düğü sırada Timur felaketi ya­şandı. Ankara Muharebesi’nde yapılan stratejik ve taktik hata­lar sonunda esir düşen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şehzadeler pa­dişahı bırakıp emirleri altında­ki birliklerle kaçmışlardı. Bu sırada bir kısım ahali önceki Moğol zulmünü hatırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı; Ça­nakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek iste­yenlerden fahiş paralar aldılar.

    Ayaklanmalarla örülmüş tarihimiz İzmir sokaklarında bir Yeniçeri devriyesi, Alexandre-Gabriel Decamps.

    Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği, kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağ­ladı. Bunların bazıları ileri­de Osmanlılara katılırken, en başta Selçukluların varisi ola­rak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüz­yılın başlarına kadar direndiler. Osmanlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir di­zi ticaret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anado­lu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattı­lar ve Bayezıd’dan 50 yıl son­ra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultan­ları, örneğin en tipik olarak 2. Murad; bir yandan Avrupa’dan gelen Haçlılarla mücadele için Rumeli’ye diğer yandan isyan eden Türk beyliklerine müda­hale için Anadolu’ya at koştur­maktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sürekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayı­sız ölüm, sürgün ve acı getir­mekteydi. Osmanlılar, beylikle­rin yanısıra güneydeki Mem­lûkleri de yenerek Anadolu’ya hakim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

    Çok hazin bir şekilde öldürülen Genç Osman’ın cülus töreni.

    16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

    Sözkonusu uzun kriz dönemi 2. Bayezıt ve özellikle Anado­lu’nun fethini tamamlayan Se­lim’in dönemlerinde kendini belli etmekle birlikte, esas ola­rak onuncu Padişah 1. Süley­man’ın devrinde gelişti ve to­runlarının döneminde patladı. Yani, aslında durum pek “muh­teşem” değildi. Sorunlar her ta­raftan geldi; hiçbir ülke bu ka­darıyla başaçıkamazdı.

    Öncelikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hat­ta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebele­ri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celâlî adı verilen is­yanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatı­nın yerleşmesine rağmen şeh­zadeler arasındaki taht savaşla­rı da kesilmedi. Ne var ki artık, tipik olarak Cem Sultan vaka­sında olduğu gibi, bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.

    Esas felaket dönemi, 16. yüzyılın ikinci yarısında kurak­lık, veba, fare ve çekirge istila­ları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583- 5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hisse­tiren “küçük buz çağı” ile bir­likte ahaliyi büyük sıkıntıya soktu. Aynı dönemde, 1585’te, paranın değeri büyük ölçüde düşürüldü ve tahmin edile­bileceği gibi bunun ardından 1589’da o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı baş­gösterdi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup süreki olarak daha düşük değerde para basıyordu. İstan­bul’da ilk yağma, Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkulları oğ­lu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşuluyla tahta çıkardılar ama, bu daha son­ra sürekli bir uygulama hâline geldi. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anadolu’ya gönderdikleri kızıl börklü der­vişlerin isyan çıkarma girişim­leri, İran savaşlarıyla birlikte muazzam kaynak yuttu. Ana­dolu ahalisinin isyancılara ya­kın duran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boy­larında ve Akdeniz’de yapılan seferler da gelir getirir olmak­tan çıkmış; uzaklaşan sınırlar­da kale garnizonları bulundu­rulması gereği ortaya çıkınca, her kış evine dönen tımarlı si­pahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ise hazi­neyi büsbütün tüketmişti.

    Devlet içinde devlet kuranlar Kavalalı İbrahim Paşa gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemişti.

    Tüm bunların üzerine 1590’ın aşırı soğuk dalgası, er­tesi yıl kıtlık ve eşkıyalığı art­tırdı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar, önemli bir dö­nüm noktasıdır. Ovalarda yaşa­yan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların so­na ermesini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştik­leri derme-çatma konutlardan dönemeyecekler ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi.

    Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik-düzenlik kal­madı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden ge­len geliri büyük ölçüde yitirdik­lerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı deniz­cilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğra­dığını ve Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıkları­nı; Batılıların sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar karşısında şaşırdıkları­nı, özellikle dokuma imalatında rekabet edemeyip atölyeleri ka­pattıklarıni görürüz.

    Fransız İhtilali sonrasında ise milliyetçi cereyanlar İmparatorluğu tehdit etmeye başlamıştı

    Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarla­rına kadar nüfuz edildiği için toplum ayakta kalmıştır. Kent­lere ve kasabalara yayılan iş­sizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmıştır; artık kısmetine göre neresi nasip olmuşsa. 17. yüz­yıl başında, Padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) dönemin­de İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapıyorlar­dı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş, yenine geçirilen 2. Osman öl­dürülmüş, 4. Murad zamanında bunalım sürmüş, 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedi­lip sonra devlet ricalinin kara­rıyla boğdurulmuştur. Osmanlı Devleti kendisini toparladı ama bu defa da Orta Avrupa’da yü­rütülen Uzun Savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyıla damgasını vurdu. Bu sı­rada Anadolu’da istikrarsızlık sürüyordu. Kapıkulları kont­rolden çıkmış, başarısız savaş­lar birbirini izlemiş, paranın değeri düşmüş, reaya toprağı terketmeye devam etmiş, Kapı­kulu askerlerinin sayısı artmış, isyancılar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.

    Nasıl ayakta kaldık?

    Anadolu Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmasıdır. Aynı çoğunluğa sahip olama­dıkları, coğrafyanın en ince da­marlarına kadar yerleşmedik­leri Balkanlar’da durum farklı oldu.

    İkincisi örgütlenme yete­neğidir. Selçuklular çökün­ce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anado­lu Beylikleri çerçevesinde ör­gütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemiyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idaresini Ana­dolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Temelinde ahalinin beka sorunun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk defa kalıcı bir dev­let geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devle­tin hepsi kısa sürede çökmüş­tü; çünkü veraset kanunu ol­madığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlı sisteminin önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmasıdır ki, çoğu zaman veraset işini de bu bürokrasi kararlaştırıp çöz­müştür. Bürokrasinin örgütlü­lüğü devletin hem zaafı hem de gücüdür; buna hem lanet hem lütüf diyenler de olmuştur. Bü­rokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayak­ta tutmuş, sonunda cumhuriye­ti de onlar kurmuştur.

    Balkanlarda mağlubiyet Devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş veremediği 20. yüzyılda Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmişti.

    Öte yandan bürokrasi­nin her reformu yarım yama­lak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef hâline getirmiş, görevliler genelde başını der­de sokmadan yeni tayin bek­lemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler), yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılma­sınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdur­mamıştır. “Tayin geleneği” gü­nümüzde hâlâ devam etmek­tedir.

    Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böy­lece, çoğu zaman zar zor da ol­sa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabil­miştir. Osmanlı Devleti merke­zileştiğinde, Avrupa’da sade­ce İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmak­taydı ve doğal sınırlarını henüz fethedememişlerdi. Toprak sermayesi imparatorluğun son yılına kadar parça parça elden çıkarılarak kullanıldı, sonun­da tükendi; hatta Misak-ı Milli sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücadeleyi sonuna erdi­ren, eksiklikleriyle de olsa top­lumu ayakta tutan tüm kurum­ları oluşturan, okulları, has­taneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.

    19. yüzyıl: Bitmeyen çile

    İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İm­paratorluğun en uzun yüzyı­lı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izle­miştir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sü­reki kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidişa­tına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştır­mış; buna Büyük İhtilal (1789) sonrasında artan milliyetçi ce­reyanların faaliyetleri eklen­miştir.

    Diğer yandan ayanlar ye­rel iktidarlarının tanınmasını istemiş, Kavalalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini ku­rarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rumeli âyanları devlet içinde devlet hâline gelmiş, Anado­lu’da da bazı yerel nüfuzlular güç kazanmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra dev­let bir süre derme-çatma ve işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı gör­meden dağılmış; donanma ise komutanı tarafından kaçırıla­rak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş, ancak İngiliz­lerin aracılığıyla 2 yıl sonra İs­tanbul’a dönebilmiştir.

    2. Mahmud Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş yeni ordu ve kurumlar oluştu­rarak devleti yeniden toparla­mayı amaçlamış; onu izleyen Abdülmecid döneminde iste­nilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların elkoy­duğu Düyun-u Umumi utan­cıyla sonuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilememiş, ordu reformu ta­mamlanamamıştı. İşte Osman­lı toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Balkan Savaşı hezi­metiyle Rumeli’yi yitirmiştir ki, bu coğrafyanın kimi yerleri -örneğin Rodoplar- bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkumdu; çünkü 1918’de sa­dece onlar değil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzoller­nler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Mer­kezî İttifak’a dayatılan parça­layıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.

    Nizip Savaşı sırasında Hafız Osman Paşa ve Alman müşavir ve Osmanlı topçularının komutanı Prusyalı Helmuth von Moltke.

    Osmanlı Devleti Türkle­re huzurlu bir hayat sunma­dı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dö­nem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi bo­yunca Asya’dan bazen az bazen az bazen çok, ama sürekli göç­ler geldi. Bu göçler her dönem­de taze kan getirdi ki, bunlar, imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insan­gücü sağlamıştır.

    Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anado­lu Beylikleri, kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdu­lar. Osmanlılar uzun ömür­lü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriye­te yetecek bir insan ve toprak sermayesini korudular. Bu top­raklar tarih boyunca istikrar­sızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorunlar vardı. Ana­dolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürokrasi ile ye­rel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldı­lar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlu­lar merkezî otoriteye kafa tuta­cak güce eriştiler ama, sonra­sında sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hâle geldi ve dünya tarihinde eşi görül­memiş bir oranla 100 yılda yedi kat artış gösterdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuç­ları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara ak­tarmanın yollarını yaratıyor. Müthiş maceramız sürüyor.  

  • Türklerin dünden bugüne 1000 yıllık Anadolu macerası

    11. yüzyıldan bugüne Anadolu’da kalıcı olan Türkler, asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız; çok sorunlu bir bölgede varoluş savaşı verdi. Anadolu platosu ve engebeli yüksek arazide tarih boyunca istilalara karşı bir ricat ve güç oluşturma alanı sağladık. O dönemden 19 Mayıs 1919 tarihinde ateşlenen İstiklal Harbi’ne; Ankara’nın yeni merkez olmasına; günümüzde iklim kriziyle tetiklenen coğrafi değişikliklere; kuzeyimizde devam eden ve genelleşme eğilimi taşıyan sıcak savaşa uzanan süreçte mücadelemiz sürüyor.

    Tarih, coğrafyadan ba­ğımsız anlaşılamaz. Her coğrafya, dağları, ovaları, denizleri, çölleri ve nehirleriyle, üzerinde yaşanan toplum hare­ketlerini belirlemiştir. Bunlar sadece olayların cereyan ettiği birer sahne değildir. Toplumla­rın faaliyetlerini, gelenekleri­ni ve tüm karakterini oluşturur. Bozkır ve deniz farklı toplumlar üretir. Toplumların kültür alış­verişi ve göçleri de özellikleri farklı coğrafyalara taşıyıp yeni sentezlere yolaçar.

    Anadolu, birçok diğer uygar­lığın yanısıra Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Likyalılara, Helen, Pers ve Romalılara evsahipli­ği yapmış, Moğollar tarafından istila edilmiş, ayrıca kısa veya uzun süreli birçok başka işga­le uğramıştır. Akdeniz’e uza­nan diğer yarımadalar, örneğin İber ve Balkanlar gibi, bin yıllar içerisinde hoyrat kullanılmış, yıpranmış, yorulmuş ve verimi azalarak yoksullaşmıştır. Tüm olumsuz koşullara rağmen, gene Anadolu sayesinde ayakta kal­dık; İstiklal Harbimizi, Anado­lu platosuna dayanarak sonuca götürdük.

    MÖ 336’da tahta geçen Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu içlerine yöneldi; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı.

    #tarih’in Mayıs 2022 sayısı tüm Türkiye’de bayide…