Yazar: Mehmet Tanju Akad

  • Kudüs: Geçmişten bugüne sürekli ‘baş alan’ bir başkent

    Kudüs: Geçmişten bugüne sürekli ‘baş alan’ bir başkent

    Yahudilerin Kudüs üzerindeki iddiaları, Kananitler ve Mısırlılardan sonra, yaklaşık 3 bin yıl önce bu bölgeye yerleşmeleriyle başlar. Romalılardan bu yana yaklaşık 1.000 yıllık tarihte ise Doğu ile Batı arasındaki mücadelenin odak noktasında hep Kudüs var. Şehrin yağma ve katliamlarla örülü tarihi, bugün İsrail devletinin terörü ile devam ediyor.

    Bütün İbrahimî dinler tarafından kutsal kabul edilen Kudüs, çağlar boyunca sonu gelmez mücadelelere sahne oldu. Şayet Pompei tarafından MÖ 62’de fethedilmesini başlangıç olarak alırsak bu mücadele Romalılardan bu yana 20 asırdır sürüyor; ama öncesi de vardır. Haçlılar tarafından 1099’da ele geçirilmesini temel alsak bile 925 yıl diyebiliriz.

    SavasTarihi-1
    MÖ 500’lerde Kudüs’ü ele geçiren Babilliler bölgedeki Yahudi halkı sürgüne göndermişti. Yahudi ressam Eduard Bendemann’ın hadiseyi tasvir eden çizimi.

    5 bin yıllık bir şehir olan Kudüs birçok kavmin yönetimi altında kaldı, sayısız savaşa, kuşatmaya ve isyana sahne oldu. Bunların çoğunda yıkım ve katliam yaşandı. İskender’den Pompei’ye, Haçlılardan Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye, Yavuz Sultan Selim’den Napoléon’a kadar birçok hükümdar bu kenti aldı veya almaya çalıştı. Daha niceleri bunu hayal etti.

    2 . Wilhelm, Abdülhamid’in davetlisi olarak bölgeye geldiği sırada (1898) önce Selâhaddîn’in Şam’daki türbesine bronz bir çelenk koydu; sonra onu taklit ederek Kudüs’e bir fatih gibi aynı yerden at üzerinde girmeyi istediyse de, surların yıkılması gerektiği için bu mümkün olmadı. Siyonizmin babası sayılan Theodor Herzl bu ziyaret sırasında Wilhelm ile 3 defa görüştü ama ondan istediği desteği alamayınca yüzünü İngiltere’ye çevirdi. 1917’nin Aralık ayında Gazze’den ilerleyen İngiliz Generali Allenby, Kudüs’ü Osmanlılardan aldı; bu tarihten sonra Yahudiler burada devlet kurma çabalarına hız vereceklerdi.

    1918’de Osmanlı tarihinin son meydan muharebesi de, Kudüs’e sadece 63 kilometre mesafedeki Nablus’ta oldu. Osmanlı birlikleri en büyük ve nihai yenilgilerini Filistin’de yaşadı. Bundan sonrası Araplar ile Yahudiler arasında yapılan savaşlar ve katliamlarla günümüze uzanan bir süreçtir. Kudüs’te hiçbir baskı ve mücadele, son 100 yıldır görülen kadar uzun süreli ve sistemli olmadı. Ne var ki sözkonusu tarih olunca, ne kadar eskiden bakmaya başlarsak meseleleri o kadar iyi anlayabiliriz.

    Kudüs tarihte önemli bir yer tutar; çünkü Doğu ile Batı arasındaki mücadelenin odak noktasında olmuştur. Ortaçağ’ın başında dünyanın minicik bir parçasına sıkışıp kalmış olan Hıristiyanların Avrupa’dan taşmaları Kudüs için yapılan Haçlı Seferleri’yle başlamış; bunların başarısızlığından sonra doğuya denizlerden ulaşmaya çalışırken küresel hakimiyetin ilk adımlarını atmışlardır. Batı Asya’nın Doğu Akdeniz’deki bu kenti, bir anlamda dünyanın odak noktalarından biridir. Yahudilerin ve Hıristiyanların hakimiyet için her şeyi yapmaya hazır oldukları bu kent, Mekke’den önce Müslümanların kıblesiydi. Hıristiyan Batı dünyasının bu kenti Yahudilere teslim etmesi de modern tarih içinde önemli, bir yer tutar.

    Yahudilerin Kudüs üzerindeki iddiaları, Kananitler ve Mısırlılardan sonra, yaklaşık 3 bin yıl önce bu bölgeye yerleşmeleriyle başlar. Daha sonra Babilliler şehri ele geçirip halkını sürgün olarak götürdüler. Persler Babil’i alınca, Yahudilerin dönmesine izin verdi. MÖ 332’de İskender Persleri yenilgiye uğratıp Doğu Akdeniz kentlerini birer birer alarak Mısır’a ilerlerken Kudüs de Helenistik yönetim altına girdi. İskender’in bizzat Kudüs’e girip girmediği tartışmalıdır ama bölgenin kaderini değiştirdiği kesindir. İlerleyen yıllarda Makedonyalılar zayıflarken Romalılar Akdeniz’e egemen oluyor ve bu arada şehirdeki isyan geleneği sürüyordu.

    MÖ 62’de Romalılar Kudüs’ü fethettikten sonra da ayaklanmalar artarak sürdü. 70 yılında imparator Titus zamanındaki bir isyandan sonra ise şehir büyük bir yıkıma uğradı ve Yahudilerin şehre girmeleri, ölüm cezası yaptırımıyla yasaklandı. Burada Jupiter adına büyük bir tapınak inşa edildi (bu arada Roma’ya karşı Yahudi isyanlarının “Ben Hur” filminde olduğu gibi Hollywood sinemasının favori temaları arasına alınması dikkatlerden kaçmamalıdır).

    ŞEHİR MÜSLÜMANLARA GEÇİYOR

    Roma’nın bölünmesini takiben Filistin, Doğu Roma egemenliğine girdi. Hıristiyanlığı devletin resmî dini yapan Konstantin, Kudüs’e önem verdi; kent ihya edildi, bir dizi kilise yapıldı ve bir piskoposluk ihdas edildi. Jüstinyen devrinde şehirde imar faaliyetleri artarak devam etti. Batı Roma’nın yıkılıp Hıristiyanlığın genel bir zaaf içerine girdiği dönemde ortaya çıkan İslâm devleti bu durumdan istifade ederek son derece hızlı bir yayılma gösterdi. 636’daki Yarmuk Muharebesi’nde Bizans kuvvetlerinin kesin bir yenilgiye uğratılmasını takiben, 637-38’de Kudüs Arapların eline geçti. Şehre gelen Halife Ömer camilerin yapımına önem verdi, ama diğer dinlerin ibadethanelerine saygılı davranmaya özen gösterdi. Emevî yönetiminin sonlarında meydana gelen bir isyandan sonra, bu ayaklanmaların tekrarlanmasını önlemek amacıyla şehir surları yıkıldı.

    (Venice) La distruzione del tempio di Gerusalemme -Francesco Hayez - gallerie Accademia Venice
    MÖ 62’de Romalılar Kudüs’u fethettikten sonra yaşanan isyanlarda şehir büyük bir yıkıma uğradı. İtalyan Ressam Francesco Hayez’in “Kudüs Tapınağı’nın Yıkılışı” isimli eseri, 1867, Gallerie dell’Accademia di Venezia.

    Bunu izleyen Abbâsîler ve Fatimîlerin dönemlerinde Bizans imparatorları, uzlaşma ortamı sağlayarak kiliselerin bir kısmını restore etmek için izin kopartmıştır. Bu dönemden sonra (11. yüzyıl) Türkler devreye girecektir. 1055’te Selçuklular Filistin’de Fatimî egemenliğine son verirken, komutanlarından Atsız 1070’te Kudüs’ü aldı.

    Bundan sonraki 29 yıl isyanlar ve Fatimîlerle mücadele içerisinde geçti. Fatimîler 1096’da Kudüs’ü tekrar ele geçirdiler ama bu sadece 3 yıl sürdü; Haçlılar 1099’da şehri kuşatıp Müslümanların hakimiyetine son verdi.

    VE HAÇLILAR SAHNEDE

    Haçlıların şehre girişi son derece büyük katliamlara ve yağmaya sahne oldu. Kudüs’teki bütün camiler kiliseye çevrildi. Aksa Camii, yeni düzenlenen Templar Şövalyeleri’ne verildi. Yine bu sırada kurulan St. Jean Şövalyeleri tarikatı, Hıristiyanların korumasını üstlendi. Hospitaller Şövalyeleri olarak da bilinen bu tarikat, daha sonra Rodos’a yerleşerek Fatih ve Kanunî’ye karşı savaşacaktı. Rodos’tan da kovulmaları üzerine Malta’ya taşınmaları, Osmanlı denizciliği üzerinde yıkıcı bir etki yaptı; Osmanlıların bu adaya yaptıkları çıkarma ve kuşatma harekatının yenilgiye uğramasını sağlayarak Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesinde kritik bir rol oynadılar. Turgut Reis jeostratejik olarak çok merkezî konumdaki Malta’da, kuşatma sırasında hayatını kaybetti. Gene Kudüs’te öne çıkan Töton Şövalyeleri ise daha sonra Baltık kıyılarında Alman varlığı için savaşarak Prusya’nın nüvesini teşkil edecek oluşumlara katkıda bulunacaklardı.

    SavasTarihi-3
    637-38’de Kudüs Müslümanların eline geçti. 2. Halife Ömer’in Kudüs’e girişini tasvir eden Charles Henry Granger’ın gravürü, 19. yüzyıla tarihleniyor.

    1. Haçlı seferinde Hıristiyanlar, kendi askerî becerilerinin yanı sıra Bizans ve Ermenilerden yardım alarak başarılı oldu. Ne var ki Bizans’a verdikleri sözleri tutmadılar ve araları bozulunca Kudüs’ün yanı sıra Urfa, Antakya, Trablus’da kurdukları küçük devletler hasım bir coğrafyada desteksiz kaldı ve denizden gelecek yardıma daha muhtaç duruma geldi. Bu arada kendi aralarında da gerilimler yükseldi. 2. ve 3. Haçlı seferleri, Haçlı liderliğindeki bölünmüşlüğü iyice ortaya çıkardı; ancak İtalyan filolarının yardıma gelmesiyle Akka başta olmak üzere Filistin’de kıyı kalelerinin çoğunu ve Kıbrıs’ı ele geçirdiler. Bu durum Arapların da bu büyük tehdit karşısında toparlanmalarına yol açtı. Nureddin Zengi 1144’te Urfa Kontluğu’na, Selâhaddîn-i Eyyûbî de 1187’de Kudüs Hıristiyan Krallığı’na son verdi. Ancak Kudüs’e girerken Hıristiyanlara karşı son derece yumuşak bir tutum aldı. Katliam ve yağmayı engelledi. Hıristiyanların Müslümanların alicenaplığını görmelerini istediğini söyledi. Müslüman yönetimi altında Hıristiyanların Kudüs’te belli sayıda kilise ve hastaneyi tutmalarına izin verildi ve gelen Hıristiyan hacılar da özel bir zorluk çekmedi.

    E8F8GJ
    Haçlılar 1099’da Kudüs’ü kuşatıp Müslümanların hakimiyetine son verdi. Dominique-Louis Papety’nin 1845 tarihli çizimi, Le Collections du Château de Versailles.

    Hıristiyanlar Kudüs’ten sonra diğer kaleleri de sırayla kaybetti ve 1291’de Akka’nın düşmesiyle Haçlıların Filistin’deki askerî ve siyasi varlıkları sona ermiş oldu.

    Asırlar sonra, Napoléon Bonaparte Mısır seferi sırasında Akka’yı alarak Kudüs’e ve oradan daha kuzeye yürümek istedi ama başaramadı (Bu sırada esir aldığı 2 bin Türk askerini ve ayrıca binlerce sivili öldürerek büyük bir savaş ve insanlık suçu işlediğini belirtmeden geçmeyelim).

    Rus çarlarının da Kudüs’ü güneye ilerleme emellerinin bir parçası hâline getirdikleri, Ortodoks hacıları koruma bahanesiyle burada manastırlar inşa ederek bölgeye yerleşme çabaları da ayrı bir olgudur. Ancak Rus Yahudileri de bölgeye göç etmişler ve 1878’de Filistin’deki ilk köylerini kurmuşlardı. Fransızların ve Rusların Suriye ve bölge üzerindeki etkinlik çabaları 20. yüzyılda da sürmüş olup günümüzde de devam etmektedir.

    Haçlıların Filistin’deki varlıklarının sona ermesindeki en büyük faktör, burada önemli bir nüfuslarının olmamasıydı. 12. yüzyılda buradaki Frankların nüfusu 120 ila 150 bin arasında olup, sahaya ancak 600 şövalye ve 5. bin piyade çıkarabiliyorlardı. Şövalye tarikatları çok daha disiplinli olup ayrıca 6 bin şövalye ve bir miktar piyade askerle savaşa katılarak Hıristiyanların önemli gücünü oluştursa da, bunlar uzun vadede yeterli değildi.

    SavasTarihi-5
    Selâhaddîn-i Eyyûbî 1187’de Kudüs’ü Hıristiyanlardan aldı. Ancak Kudüs’e girerken Hıristiyanlara karşı son derece yumuşak bir tutum almış, katliam ve yağmayı engellemişti. David Aubert’in 15. yüzyıla tarihlenen Chronique des empereurs isimli elyazması eserinde şehir Eyyûbî’ye teslim ediliyor.

    4. Haçlı Seferi’nde İstanbul’un Latinler tarafından fethi ve yağmalanması, Katolikler ile Ortodokslar arasındaki bölünmeyi derinleştirdi. Haçlı Seferleri, Hıristiyan güçlerin bölgeyi tutmalarına yetmedi; buna Haçlıların Anadolu’dan geçerken büyük kayıp vererek insan gücü yitirmelerini de eklemek gerekir. Özellikle Eskişehir yakınlarındaki bir muharebede Selçuklular Haçlılara büyük kayıp verdirmişlerdir. Öte yandan, Filistin’den kovulmalarından sonra Haçlı Seferleri’nin hedefi Osmanlı Devleti hâline geldi ki, bunlar başta Niğbolu olmak üzere bir dizi muharebede büyük ölçüde imha edildiler.

    SİYONİZM DÖNEMİ

    19. yüzyılın sonlarında Yahudiler Filistin’de bir devlet kurmayı akıllarına taktıktan sonra, Osmanlı yönetiminin engelleme isteklerine rağmen burada toprak almaya ve yerleşmeye başladılar. Bu, siyonist politikanın temel hedefi oldu. Her ne kadar Filistin fikri daha önceleri gündeme gelmiş olsa da, bu girişimin babası Avusturyalı bir Yahudi olan Theodor Herzl’di.

    19. yüzyıl Avrupa’sı Yahudilerin büyük baskı altında yaşadıkları, toplumdan dışlandıkları, bazı ülkelerde şehirlere bile ancak hayvanlarla aynı kapıdan girebildikleri bir yapıdaydı. Zengin Yahudiler biraz daha rahattı ama Yahudi düşmanlığı genelleşmişti. Yahudi mahallelerinin yağmalanması (pogromlar), Dreyfus davası ve 20. yüzyılda devam eden katliamlar hatırlardadır. Bu koşullarda Herzl, anti-semitizmden kurtulmanın tek yolunun bir Yahudi devletinin kurulması olduğunu savundu. Bunun için Afrika’da Mozambik gibi bazı yerler bir ara tartışılsa da, Filistin hedefinden vazgeçilmesi sözkonusu olamazdı. Siyonistler o sırada Osmanlı egemenliği altında olan Filistin’de, toprak karşılığında bütün Osmanlı borçlarını ödemeyi teklif etti; ne var ki Abdülhamid bunu reddetti. 1881’de Hıristiyan ve Yahudilerin Filistin’de toprak almaları yasaklandı. Ancak Osmanlı başkentinden uzaktaki bu yasaklar fazla etkili olmadı; 1904-1914 arasında 40 bin kadar Yahudi daha Filistin’e göç etti.

    SavasTarihi-6
    İngiliz Ordusu 1917’de Kudüs’ü ele geçirdi. General Allenby, Kudüs’e bir “fatih” edasıyla at üzerinde değil, yaya olarak girmiş ve kutsal şehre saygısını bu şekilde göstermişti.
    SavasTarihi-7
    The Daily Mirror’ın, 11 Aralık 1917 tarihli sayısı, Kudüs’ün İngilizler tarafından ele geçirildiği manşetiyle çıkmıştı.

    1917’de İngilizler Balfour Deklarasyonu adı verilen ve siyonist liderlerden Rotschild’e hitap eden bir mektupta Yahudilerin Filistin davasını desteklediklerini açıkladı. Bunu, savaş sürerken Osmanlı topraklarını Fransa ile paylaşmayı hedefleyen Sykes-Picot Antlaşması’na dayanarak yapmışlardı. Hemen akabinde İngiliz Ordusu Kudüs’ü ele geçirdi. Ancak Yahudi faaliyetlerinin artması Arap nüfusun tepkisine yol açınca silahlı çatışmalar başladı. Yahudiler de buna karşı İngilizlerden örtülü bir destek alan savunma örgütü Haganah’ı kurdu. 1. Dünya Savaşı sırasında İngilizler için yaptıkları casusluk çalışmaları ve yardımcı birlik olarak faaliyet göstermiş olan Yahudi Lejyonu da bu gelişmeyi kolaylaştırmıştı.

    Filistin’de Yahudilerin ilk önemli silahlı örgütlenmesi 1920’de faaliyete geçti. Böylece Arapların 1921, 1929 ve 1936’da başlayan saldırılarını savuşturmayı her seferinde başardılar. İngilizler Arap dünyasını karşılarına almamak için Yahudileri açıkça desteklemedilerse de, el altından yardımı sürdürdü. İlk yıllarda Jabotinky tarafından başlatılan Yahudi örgütlenmesi, aynı zamanda önemli bir askerî teorisyen olan Yitzak Sadeh tarafından geliştirildi ve 1936-39 çatışmaları sırasında gayrınizami savaş uzmanı olan İngiliz Orde Wingate ile ortak çalıştılar. Sadeh daha sonra İsrail Ordusu’nun kuruluşunda da çok önemli bir rol oynayacaktı. Özellikle Irak’tan Hayfa’ya giden İngiliz petrol boru hattını korumak için geceleri İngiliz birlikleri Haganah ile devriye atıyor, sabah olunca sözde illegal olan Haganah evlerine dağılıyordu.

    İngilizler 2. Dünya Savaşı sırasında, İskenderiye yakınlarına kadar ilerleyen Almanların Filistin’e gelme olasılığına karşı Yahudilerle birlikte Karmel ve Batı Galile’nin dağlık bölgelerinde direniş planlamışlardı. Bunlara rağmen savaş sürerken İngilizlerin Araplar ile iyi geçinme politikası ve yeni göçmenlerin gelmesini engellemesi, kimi Yahudileri manda yönetimine karşı terör ve yıldırma kampanyasına yöneltti. Bunların en bilineni, savaştan sonra İngiliz subaylarının kaldığı King David Oteli’nin havaya uçurulmasıdır. Bu çerçevede Yahudilerin İrgun ve Stern terör örgütleriyle İsrail Ordusu’nun nüvesini teşkil eden Haganah’dan dönüştürülen Palmach güçleri arasında çatışmalar oldu ama, ordu kurulurken sözkonusu küçük örgütler kendilerini lağvederek IDF’ye (İsrail Savunma Kuvvetleri) katıldılar.

    Yasağa rağmen 1945’ten itibaren 10 binlerce kaçak Yahudi göçmen bölgeye geldi ve bunlar yerleştirilerek koruma altına alındı. Bu karmaşa karşısında savaş yorgunu İngilizler, konuyu Birleşmiş Milletler’in kucağına bırakarak çekilmeyi tercih etti. Palmach bu arada güçlerini toparlayarak 10 tabur kurdu.Bunlar kısa sürede kurulan 11 tugayın çekirdeği olacaktı. Ancak belki de daha önemlisi, sivil milisler ile tüm sınıflardan destek birliklerinin oluşturulmasıydı.

    MÜLTECİ KAMPLARINDA KATLİAM

    Nüfusları Araplardan az olan Yahudiler, İngilizlerin yönetimi bıraktığı gece derhal inisiyatifi ele alarak taarruza geçtiler ve Arap kuşatmalarını kaldırdılar. O günlerde Deir Yasin köyünde kadın ve çocuklar dahil 200 sivili katletmeleri, Arapları kaçmaya yönlendirerek büyük mülteci sorununu başlattı. Bağımsızlığın ilan edildiği 1948’deki savaşlarda İsrail güçleri, yerel Arapların yanısıra, Mısır, Irak ve Suriye’den gelen orduları da durdurmayı başardı. Bu onların yoğun Batı desteği almaları ve yüksek bir eğitim düzeyine sahip olmaları sayesindeydi. Sürgüne giden Filistinliler ise kısmen Suriye ve İran gibi ülkelerin denetimine girdi, kısmen de dünyanın diğer taraflarına dağıldı. Bu arada Ürdün’de 1970’teki “Kara Eylül” günlerinde ve Lübnan’da Tel Zataar’da ve ayrıca Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) korumasını yitirdikten sonra Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında Hıristiyan milislerin rol aldığı büyük katliamlara uğradılar. Filistinliler buna rağmen Lübnan’da giderek artan bir etkinlik kurdu.

    İsrail’in Araplar karşısında 1956, 1967 ve 1973 savaşlarındaki başarıları, Filistin direnişinin gayrınizami bir mücadeleye evrilmesiyle sonuçlandı. FKÖ ilk dönemde önemli bir güç hâline gelerek Lübnan’ın güneyinde bir ordu oluşturmaya başladı. Bununu üzerine İsrail, Lübnan’a karşı 1978’deki “Litani Operasyonu” ile başlayan bir dizi saldırı gerçekleştirdi. Buna rağmen FKÖ’nün güçlenmeyi sürdürmesi üzerine İsrail Ordusu 1982’de daha büyük bir güçle Lübnan’a girdi. Hadise Suriye birlikleriyle çatışmaya da döndü ama, bu arada FKÖ çok büyük kayba uğrayarak gücünü yitirdi. Bu sırada Lübnan’a gelen BM askerleri de barışı sağlayamadı.

    İsrail başarılarına rağmen istediği sonucu alamayınca, 1985’te Lübnan’dan çekildi; ama 1993’te “Accountability”, 1996’da “Gazap Üzümleri” adı verdikleri operasyonlar düzenledi. Bu sözkonusu büyük operasyonlar arasında, 1987’den 1993’e kadar süren bir zaman diliminde Filistin direnişi “İntifada” adı verilen yeni bir şekil aldı. Burada Filistinliler Yahudilere her fırsatta ve her yolla itaatsizlik yapıyor, taş atıyor, trafiği engelliyor, polis ve İntifada için seferber edilen 80 bin askerle çatışıyordu. Bu uzun mücadele sırasında Filistinli çocukların 10 binlercesinin yaralandı ve yüzlercesi hayatını yitirdi; ancak İsrail de çok yoruldu ve özellikle uluslararası itibar kaybı büyüktü.

    D592-095
    İsrail’in Araplar karşısındaki başarıları, Filistin direnişinin gayrınizami bir mücadeleye evrilmesiyle sonuçlanacaktı. 1967’deki 3. Arap-İsrail savaşı…

    FKÖ’nün dağılmasıyla 2006’da itibaren Lübnan’da Hizbullah ve Gazze’de Hamas örgütleri öne çıkmaya başladı. Radikal Müslümanlar, laik kesimin yapamadığına talip oldu ve onları ikinci plana itti. Ne var ki Filistinliler Gazze ve Batı Yakası’na sıkıştırılıp yoksunluk içerisinde yaşamaya mahkum edilirken; Yahudiler Filistin topraklarını işgal ederek yeni yerleşimler kurmaya devam ediyordu. 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan ederken, Filistin’de 120 bini Kudüs’te yaşayan 600 bin Yahudi vardı. 250 bin kişi de 1909’da kurulan Tel Aviv kenti ve havalisinde yoğunlaşmıştı. Zamanla Filistinlileri sürerek ve ağır zulüm altında tutarak nüfuslarını ve işgal ettikleri arazileri büyüttüler, 8 milyonu aşan bir nüfusa ulaştılar. Kudüs’ü başkent ilan ettiler ve buradaki Araplar üzerindeki baskıyı sürekli arttırdılar. ABD Başkanı Trump, 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Bu İsrail’in Gazze’de Hamas’a karşı giriştiği 2014’teki büyük operasyondan 3 yıl sonraydı ama, İsrail’in 2023’de başlatacağı dev operasyonun yanında çok küçük kalmaktaydı.

    SavasTarihi-9
    7 Ekim 2023’te başlayan İsrail-Filistin çatışmasını kapağa taşıdığımız 107. sayımızda; siyonizmin ortaya çıkışı, son 100 yılda İsrail’de güç ilişkileri ve Filistin ulusal mücadelesinde FKÖ’den Hamas’a giden süreci ele almıştık.

    Araplar ve Yahudiler birlikte yaşamayı kabul etmedi; 1920’den itibaren çatıştılar. Ancak İsrail Devleti, İngiltere’nin sağladığı bir kuvözde doğum yaparak gelişti; sonrasında da özellikle ABD’den ve dünya Yahudilerinden inanılmaz miktarda yardım aldı. Araplar ise bir yandan kendi aralarında çatışırken sürekli askerî yenilgilere uğradılar. Ancak daha temel sorun şuydu: Araplar için her dönemde amaç Filistinlilerin başarısı değil, onların kendi çıkarları için kullanılmasıydı. Arap devletleri ve İran, kendilerine bağlı grupları bu çerçevede yönlendirdi ve çıkarları çerçevesinde kısıtladı. Bu, Filistinlilerin en büyük trajedisidir.

    Filistinliler Gazze ve Batı Şeria’da sıkışmış olarak veya komşu ülkelerde veya mülteci kamplarında son derece dayanılmaz koşullar altında yaşamak zorunda kaldı. Kudüs’ün Arap ahalisi ise sürekli polis baskısı altında nefes almaya çalıştı, çalışıyor. Direnişleri İsrail tarafından suikastlar, hapis, ambargolar ve yokluğa mahkum edilerek bastırılmaya çalışılıyor. 2023’te başlayan son savaş, İsrail’in Filistin yerleşimlerinin büyük kısmını bombalayarak veya buldozerle yok etme ve hayatta kalabilenleri sürme operasyonu şeklini alarak sürüyor. İsrail, Arapsız bir Filistin için adım adım ilerliyor ve dünya bunu seyrediyor.

  • Siber savaşın içinde, sadece Lübnan’da değil her yerde…

    Siber savaşın içinde, sadece Lübnan’da değil her yerde…

    İsrail’in geçen ay Hizbullah’a karşı Lübnan’da gerçekleştirdiği eşzamanlı saldırılar, savaşın ve siber terörün ulaştığı son aşamaya bir örnek. Bir “enformasyon savaşı” ile birlikte yürütülen bu eylemler, hayatın hemen her alanında ve en acımasız formatlarda kullanılıyor. Siber savaşın yapısı, koordinatları ve barış zamanlarında bile kesilmeyen faaliyet alanları…

    İsrail’in 2024 Eylül’ünde Lübnan’da Hizbullah örgü­tüne karşı gerçekleştirdiği saldırılar, nasıl bir dünyaya intikal etmekte olduğumuzu çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. Uzun süredir dün­yanın her ülkesinde görülen, Pasifik’in minik ada devlet­lerini bile hedef alan siber saldırılar, son örnekteki özel nitelikleriyle yeni bir evreye sıçradı. Milyarlarca kullanıcı­nın cebinde, evinde, işyerinde veya aracında olan her türlü iletişim cihazı, uzun zamandır istihbarat, dezenformasyon, dolandırıcılık, manipülasyon veya sabotaj-fidye amaçlarıyla ve bazen de nokta hedeflerini uzaktan tespit ederek vurmak için kullanılıyordu ama; artık bizzat bunların kendileri özel bir operasyonda bomba hâline dönüştürülmüş oldu.

    Her ne kadar Lübnan olayı tekrarlanması çok zor, hattâ tedbirli hasımlara karşı nere­deyse imkansız bir operasyon olsa da, bu işin nereye varaca­ğını kestirmek zorlaşıyor. Hedef alınan kitlenin kullanacağı cihazlara minik bir patlayıcı yerleştirmek hele bu hadiseden sonra pek kolay değildir; ama bu yöntem tekil operasyonlar için pekala mümkün olabilir. Kaldı ki, cihazların içinde depolanan enerjinin hasım güçler tarafından etkilenmesi olasılık dışı sayılamaz. Lübnan hadisesi muhtemelen tek sefer­lik bir operasyondur ama, yeni yöntemlerin bulunabileceğini gözardı edemeyiz.

    Dünyanın ve ülkemizin bir siber savaş (kimileri “siber terör” kavramının daha uygun olacağını savunuyor) fırtınası içinde olduğunu belirtmek durumundayız. Bilgisayarlara ve enformasyon sistemlerine kötü niyetli ve izinsiz girişler, bilgi hırsızlığı, kredi kartı sah­tekarlıkları, şiddet ve psikolojik zorbalık ile suç kapsamına giren birçok başka olgu yaygın şekilde gündemde. Türkiye’nin dünya ortalamasının üzerinde siber saldırıya maruz kaldığı da bir gerçek. Bunları önlemek için USOM, yani Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi faaliyet gösteriyor.

    kapak-dosyasi-tanju-1
    Lübnan’da yaygın olarak kullanılan çağrı cihazları 17 Eylül günü saat 15.30 civarında patladı.

    Siber savaşın asli unsuru olan yazılımlara sızma faali­yeti, uzun süredir çok yaygın. Özellikle bilgisayarlarla çalışan karmaşık sistemlerin ve plat­formların sabote edilmesi her zaman mümkün. Açığı olmayan veya bulunamayan sistem çok nadir ama, bunları önlemek için de çok yoğun bir çaba harcan­makta ve birçok defa başarılı da olunmakta.

    Askerî alandaki kullanıma bakarsak, dronlar, güdümlü fü­zeler ve hattâ uçakların elekt­ronik savaş veya siber sızma­larla tahribi veya karıştırılarak etkisiz kılınması artan şekilde gündemde. Elbette bunlar farklı ölçülerde kara ve deniz plat­formları için de geçerli. Bunun yazılımla ve ağlara sızılarak yapılması siber savaş, hasım tarafın elektromanyetik ortam­larını bozacak müdahaleler ise elektronik savaştır (EW-elect­ronic warfare). Elektromanye­tik sistemlerin bozulması belli bir güç ve yönlendirme gerek­tirdiği için, bu alanın hareketli unsurları gemi, uçak veya çeşitli kara platformlarına veya her 3 alanda faaliyet gösteren dronlara montelidir.

    kapak-dosyasi-tanju-2
    Çağrı cihazlarının patlaması nedeniyle 3 bin kişi yaralandı. Hastaneler ve sağlık personeli, yaralılara müdahale etmekte zorlandı.

    Konu açık savaş olursa, siber veya elektronik savaş aracılığıyla hasım sistemlere müdahalenin birinci hedefi, karşı tarafın savaşı yönetmesi­ni sağlayan C4ISR sistemlerini bozarak onları körleştirmesi ve faaliyetlerini engellemesidir. C4ISR, uzun süredir savaşın en temel unsurlarıdır. Komuta, kontrol, iletişim, bilgisayar, istihbarat, gözetim ve keşif kelimelerinin kısaltmasıdır (command, control, communi­cation, computer, intelligence, surveillance ve reconnaissan­ce). Bunu, silah sistemleri ve platformlara yapılan müdaha­leler izler.

    Ancak askerî sistemlerin yanısıra sivil hedefler de son derece önemlidir. Bir ülkenin elektrik dağıtım ağının veya bankacılık sisteminin çöker­tilmesinin yaratacağı kaosu ve bunun savaşın gidişatı üzerin­deki etkisini düşünün. Aynı şeyi tüm iletişim ve ulaştırma sistemleri için de söyleyebiliriz.

    kapak-dosyasi-tanju-3
    İsrail gizli servisi Mossad’ın Türkiye’de de faaliyetleri tespit edildi. Bu yılın başında yaklaşık 50 kişi, Mossad’a çalıştığı iddiasıyla gözaltına alındı.

    Bu arada özellikle C4ISR ile diğer askerî sistemlerin köreltilmesinde siber savaşın yanısıra “elektronik savaş” (EW) sistemlerinin de kullanıldığını hatırlatmak gerekir (Bu ikisi çok farklı şeylerdir ve karış­tırılmamalıdır). EW tarihi, 2. Dünya Savaşı’na kadar geriye giderken, siber ortam bilgisayar yazılımlarının yaygın kullanı­mıyla ortaya çıkmıştır. Daha önce hiçbir savaşta görülme­miş kadar EW kullanılan son Rusya-Ukrayna savaşında; ilk hareketin Ukrayna radarlarının Ruslar tarafından bozulması şeklinde ortaya çıkması bu alanda çok iyi bilinen bir örnektir.

    Bugün dünyanın hemen her köşesinde altyapı kurumları, iletişim, şirketler, işinsanları, politik gruplar, parlamentolar, uluslararası toplantılar, ulaş­tırma, enerji ve akla gelebilecek her alan potansiyel hedeftir. Siber saldırılar politik amaçlı olabildiği gibi, suç amaçlı olanları da yaygındır. Şirket ağlarının ele geçirilip felç edil­dikten sonra düzeltilmesi için fidye talep edilmesi birçok defa rastlanan bir hadisedir. Büyük yazılım şirketleri fidye saldı­rılarını önleyici programlar geliştirmiş olsa da, birçok şirket kayıplarını azaltmak için siber korsanlara ödeme yapmıştır.

    kapak-dosyasi-tanju-4
    Çağrı cihazlarından biri satış noktasında patladı. Lübnanlılar yaralılara müdahale ederken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

    Görüldüğü gibi siber savaş sadece açık veya örtülü savaş­larla ilgili olarak kullanılan bir kavram değildir. Süreklidir. Si­ber saldırıların ezici çoğunluğu barış zamanında yapılır. Ancak eski tip casusluk olaylarında olduğu gibi, bunlar da açık bir savaşın nedeni olmaz; çünkü ortaya konulması ve yapanın ıspatlanması kolay değildir. Devletler bunu vekaleten yaptı­rabildikleri gibi, yapanların pe­kala “hevesli milliyetçi kişiler” olduğunu söyleyip işin içinden sözde sıyrılabilmektedir. Kaldı ki siber saldırılar savaş huku­kunda net olarak belirlenmiş bir tanıma da sahip değildir. Bu koşullarda silahlı çatışma­lar artık siber ve elektronik saldırılarla başlamakta ve siber saldırılar barış zamanında hiç kesilmeden devam etmektedir.

    Siber saldırılar her alandaki rekabette ve örtülü çatışmalarda kullanılır. Öncelikle istihbarat toplamak için en uygun araçlar­dan biri, muhtemelen birincisidir. Bilgi her tür açık veya gizli operas­yonun temeli olduğu için, ülkeler ve gruplar ellerindeki veri stokunu açık olmayan kaynaklara erişerek çoğaltmaya çalışır. Büyük servis sağlayıcılar, elektronik posta ve sosyal medya kuruluşları, oyun siteleri ve büyük şirketlerin müşteri listeleri çokça hedef alınmaktadır. Elbette, devlet kaynakları da fevkalade değerli hedeflerdir.

    kapak-dosyasi-tanju-5
    Birkaç gün sonra başlayan hava saldırıları nedeniyle Beyrut dışına büyük bir göç başladı. Trafik kilitlendi.

    Siber saldırılar hedef ülke­lerdeki politik gelişmelerini etkilemek için de kullanılır. Rusların ABD seçimlerine müdahalesi çok tartışıldı; hattâ dezenformasyon yayan opera­törlerin fotoğrafları dahi (artık nasıl bulunduysa ve doğruysa) paylaşıldı. Keza, Rusların Almanların Ukrayna’ya ya­pacakları askerî yardımla ilgili kimi gizli görüşmeleri ele geçirip Alman kamuoyuna sızdırmaları da bu ülkede tartışma yaratma amacını gütmekteydi. Bu arada, Çin’in Alman hükümetinin sistemle­rine sızıp hassas kartografya çalışmalarını ele geçirdiği yolunda haberler ortaya atıldı. Avustralya’da hükümet için çalışan bir hukuk firması ve yaygın sağlık kayıtlarına erişim sağlanarak milyonlarca kişinin kişisel bilgilerinin çalınması da haber oldu.

    Askerî alandaki örneklere ağırlık verirsek… Ukraynalıla­rın (veya onlar adına Batılıların) Rus haberleşmesini dinleyerek komuta yerlerine nokta atışlar yapması; Güneybatı Asya’da kimi örgüt liderlerinin izlene­rek uzak mesafelerden, özel­likle dron ve uçaklardan atılan hassas roketlerle vurulması; İsrail ve Amerikalıların İran’ın nükleer santralinin bilgisayar ağına girerek uranyum zengin­leştirici santrfüjleri hızlandır­mak suretiyle tahrip etmeleri en bilinen örnekler arasındadır. Hintlilerin de İsrail lehine Hamas’a karşı siber müdaha­lelerde bulunduğu paylaşılan bilgiler arasındadır. Rusların 2007’de Estonya ve 2008’de Gürcistan’a karşı yürüttüğü siber savaşlar, bu ülkelerle yaşadıkları gerilimlerde kul­lanılmıştır. İsrail ile Hizbullah arasında Lübnan’da 2006’daki çatışmalar da siber savaşın öne çıktığı örneklerden biridir.

    kapak-dosyasi-tanju-6
    TSK da C4ISR sistemlerine uyum sağlayan ordulardan biri durumunda.

    Rusya-Ukrayna savaşında siber saldırılar o kadar yaygın bir kullanıma ulaştı ki, örnekler saymakla bitmiyor. Rusya Uk­rayna’nın güvenlik servislerine, mobil telefonlarına, elektrik dağıtımına sızarken; Ukrayna da Rusya’nın vergi kayıtlarına, su dağıtım şebekesine girmeye çalışıyor, giriyor. Rusya’nın Baltık ülkelerine de siber saldırılar yaptığı ifade ediliyor ki Polonya’nın bu konuda şikayetleri var. Çekler gene Rusya’nın kamu kurumlarının ağlarına girdiğini bildiriyor. Ve NATO ağları da hedef alınıyor kuşkusuz.

    Diğer ülkelerden öne çıkan örneklere bakarsak… Çin’in siber savaşta çok faal olduğu, özellikle Pasifik ülkelerinde ekonomik casuslukta öne çıktı­ğı yaygın bir şekilde basında yer alıyor. Bu amaçla siber güvenlik şirketleri kullanılıyor. Pakis­tan’ın elektronik postalara yük­lenen bir virüsle Hint havacılık sistemlerine sızma girişimin­den sözediliyor. Belarus’ta ise hükümete nuhalif olan siber partizanların ülkenin güvenlik sitelerini bozdukları söyleniyor. Bu hadiseler çok yeni olduğu için yeterli şekilde belgelenmiş olmamakla birlikte, siber faaliyetlerin yaygınlığına işaret ediyor. Bu artık yeni dünyanın daimi bir unsuru. Ülkelerin ekonomileri ve savunmaları bilgisayara bağımlı kaldıkça, siber savaş hep bizimle birlikte olacak.

    kapak-dosyasi-tanju-7
    Yeni nesil operasyonlarda C4ISR sistemleri (Komuta, Kontrol, Muhabere, Bilgisayar, İstihbarat, Gözetleme, Keşif) büyük önem arzediyor.

    SİBER SAVAŞ NEDİR?

    ‘Oltalama’, ‘yemleme’ ve sabote etme teknikleri

    Bilgisayarlara ve bilgi ağlarına sızılarak bilgi çalmak, dezenformasyon yaymak veya sistemleri işlemez hâle getirmek; kimi zaman bunu şantajla fidye almak ya da sabotaj gibi başka faaliyetler için yapmak. Buna bir tür “enformasyon savaşı” da denebilir. Bu saldırıların hedefleri, bilgisayar yazılımlarındaki güvenlik açıklarının istismar edilmesiyle gerçekleştirilir. Sözkonusu eylem­ler savaşta kritik hâle gelir ama, barış zamanında da ekonomik ve politik amaçlar için yaygın şekilde kullanılır. Bu nedenle sadece devletler tarafından değil, bilgi çalma ve ekonomik çıkar veya sabotaj amacıyla özel kişi ve kurumlar tarafından da yapılmaktadır.

    Kötü amaçlı programlar (malware) arasında Truva Atı (Trojan) ve kendini kopyalayarak çoğalan solu­can (Worm) virüsleri en bilinenleridir. “Oltalama” veya “yemleme” (pishing) adı verilen yöntem ise kullanıcıyı aldatarak bilgileri ele geçirmektir. Günümüzde “hediye kazandınız, tenzilatlı satıştan istifade edin” vs. gibi yollarla milyonlarca kişi kandırılarak bilgilerini teslim ediyor ve dolandırılıyor. Sonuçta mahrem bilgiler ifşa edilerek huzursuzluk çıkarılıyor; kurumların sağladığı hizmetler felç ediliyor; bireysel erişimler engelleniyor; propaganda, dezenformasyon, ekonomik sabotaj veya manipülasyon yapılıyor.

    Siber savaşın hedefleri hayatın her alanında: Ulusla­rarası kurumlar, toplantılar, yöneticiler, politik grupla­rın izlenmesi, parlamentolar, şirketler, iş dünyası, para alışverişleri, vergi, posta ve iletişim hizmetleri, altyapı, demiryolları, havacılık vs. Banka hizmetlerinin durması­nın veya elektrik kesintilerinin herhangi bir ülkede nasıl bir kaos oluşturacağı açıktır. Siber savaşçılar bunların denemelerini yapmakta ve koruma tedbirlerindeki açıkları aramayı sürdürmektedir. Bunlara karşı her büyük kurum ve bütün devletler kendi siber savaşçılarıyla karşı tedbirler geliştirmektedir. Bu sürekli bir faaliyettir. Her saldırıya karşı tedbir alınmakta, bunlar aşılmakta ve yeni tedbirler geliştirilmektedir. Başka şekilde ifade edersek, siber savaş 10 yıllardır dünyanın her köşesinde barışta ve savaşta bir an bile durmadan sürmektedir. Diğer faaliyet­ler bir yana, politikacıların ve kamuoyunun manipülas­yonu için dezenformasyon da yaygın bir uygulama olup, devletler bunu önlemekte büyük sıkıntı içerisindedir. Bazı kötü amaçlı yazılımlar sistemlere yerleşip sürekli olarak kendilerini kopyalayarak kalıcı olmaktadır.

    Günümüzde, cep telefonlarına ve bilgisayarlara kullanıcısının haberi olmadan bilgi aktaran veya kopyala­yabilen kötü niyetli yazılımlar yüklenebiliyor. Bu nedenle kritik tesislere bunlarla birlikte girilemiyor; cihazlar kapıda bırakılıyor ya da başka özel cihazlar kullanılıyor.

    kapak-dosyasi-tanju-kutu-1
    Siber saldırıları önleme mücadelesi kesintisiz olarak sürüyor.

    KÜRESEL İLETİŞİMİN BİREYSEL BEDELLERİ

    Günümüzde her yer cephe, her yer hedef ve tehdit altında

    Savaş tarihinin çeşitli dönüm noktaları vardır. Süvarinin üstünlüğü, topların surları yıkması, seri ateşli silahların süvarinin etkinliğini sona erdirmesi, buharlı tren ve gemi­lerle güç sevkinin hızlanması, telgraf ve telsiz haberleşmesi, içten patlamalı motorlarla hızlı savaşın mümkün olması ve nihayet havacılık ve uzay bunların en belirgin olanlarıdır. Nükleer silahları bir kenara koyarsanız; yakın tarihte hassas güdümlü silahlar, uzaydan izleme ve elektronik savaş ile sivillerin hava bombardımanlarıyla terorize edilmesi, bilim­sel ve teknik gelişmelerin sonuçlarıdır. Bunlar askerî doktrin hâline getirilmiş ve yeni koşullara göre revize edilmiştir. Ör­neğin düşman ahalinin bombardımanla yıldırılması, daha 1921’de Douhet tarafından formülleştirilmiş, günümüzde Amerikalılar tarafından “shock and awe” yani şok ve deh­şet bombardımanı hâline getirilerek Irak’ta ve ayrıca Libya ile Suriye’de (özellikle Rakka’da) kullanılmıştır. Bunun bir versiyonu da İsrail tarafından Gazze ve Lübnan’da yapılan ve günümüzde devam eden bombardımandır. Lübnan’da­ki son cağrı cihazı ve telsiz patlatmaları da bu anlayışın küçük bir örneğidir.

    Ancak siber savaş, bunların hepsinin ötesine geçmiş durumdadır; zira sadece ordular ve kurumlar değil, hemen her birey küresel iletişime erişebilir Ayrıca modern savaş unsurları ve bunları destekleyici altyapı sistemleri nere­deyse tümüyle bilgisayar kontrollü çalışmaktadır. Bunların veya bunları kullanan, komuta eden bireylerin sabote edilmesi, son derece pahalı savaş platformlarını hareketsiz birer demir yığını ve kolay hedef hâline getirebilir.

    Günümüzde, uçak ve gemi gibi pahalı platformların maliyetlerinin büyük bir kısmını, hattâ kimi zaman yakla­şık yarısını elektronik sistemler, bilgisayarlar ve yazılımlar oluşturmaktadır. Bunlara yapılacak müdahalelerin askerî sistemlerin birinci hedefi hâline gelmesi kaçınılmaz­dır. Hava hücumları hasım tarafın radar ve haberleşme sistemlerini felç eden elektronik saldırılarla başlar. Ancak bunların siber savaş yoluyla yapılması ve C4ISR sistemleri­nin çökertilmesi de mümkündür.

    Modern savaşta ilk hedef radarlar, uydu gözlem ve ileti­şimiyle birlikte, komuta ve haberleşme sistemleridir. Bunu silah ve platformların etkisiz kılınması izler. Bu nedenle EW artık bir “muharip sınıf” olarak tasnif edilmektedir. Elektronik hücum unsurları olan elektromanyetik enerji, yönlendirilmiş enerji veya anti-radyasyon silahları da farklı türde bir ateşgücü sayılmaktadır. Elbette buna karşı korunma tedbirleri de gelişmekte ve bunlar ECM (electro­nic countermeasures) başlığı altında ele alınmaktadır. Her silahta olduğu gibi, karşı tedbirlere de 10 yıllardır üzerinde çalışılmakta olan bir konudur.

    Bütün bu askerî unsurlar bir yana, hatırda tutulma­sı gereken çok temel bir nokta; artık savaşların sadece cephelerde yapılan bir şey olmadığı, bütün halkın ve ülke altyapısının hedef alındığıdır. Bu nedenle sivil savunması ve özellikle de barış zamanındaki tedbirleri zayıf olan ülkeler savaşta ölümcül bir dezavantaja sahiptir; çünkü altya­pıların, enerji, ulaşım ve bankacılık sistemlerinin çökmesi, askeri cephelerin de ciddi anlamda zayıflamasıyla sonuç­lanır. Ayrıca büyük ölçüde propaganda ve dezenformas­yona da maruz kalınır.

    040824-F-1740G-007
    İki uzman asker AN/ALQ-184 Elektronik Saldırı Podu’nu inceleniyor.

  • 1.Dünya Savaşı’na doğruTürkiye’nin son 100 günü…

    1.Dünya Savaşı’na doğruTürkiye’nin son 100 günü…

    Batı cephesinde 28 Temmuz 1914’te başlayan -o dönemki adıyla- Büyük Savaş’a, Osmanlı Devleti yaklaşık 100 gün sonra, 30 Ekim’de resmen dahil olacaktı. Bu kritik süreç, 4 yıldan fazla sürecek ve sadece Türkiye’yi değil dünyayı değiştirecek gelişmelere sahne olacaktı. 1. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yaşanan kritik hadiseler ve analizi.

    Osmanlı Genelkurma­yı’nın en parlak subayla­rından biri sayılan İstih­barat Şubesi Başkanı Kâzım Bey (Karabekir), Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybos­na’da öldürüldüğü 28 Haziran 1914 tarihinde Paris’teydi. Birkaç gün önce çeşitli temaslarda bulunduğu Berlin’den buraya gelmişti ve savaş dumanlarının henüz sarmamış olduğu ışık­lar içindeki kentte insanların şen-şakrak eğlendiğini görerek şaşırmıştı. Suikastın ertesi günü Paris büyükelçimizi ve orada bulunan ataşe ve diğer görevli­lerimizi de fazlasıyla endişesiz buldu. Herkes “bundan büyük bir şey çıkmaz” rahatlığındaydı.

    Bu kaygısızlıktan rahatsız olan Kâzım Bey, seyahatini kısa keserek ülkeye dönerken uğra­dığı Budapeşte’de ise farklı bir ruh haliyle karşılaştı. Avustur­ya-Macaristan İmparatorluğu daha şimdiden savaş havasına girmişti. 14 Temmuz sabahı İs­tanbul’a dönünce derhal Genel­kurmay’a koştu ve Enver Paşa’ya savaşı niçin kaçınılmaz gördü­ğünü nedenleriyle anlatmaya koyuldu. Enver Paşa her zaman­ki hâliyle, biraz gülümseyerek, adeta “anlat anlat, heyecanlı oluyor” dercesine onun endişe­lerini dinledi.

    1914 Temmuz ortasında bile, hiç kimse Osmanlı Devleti’nin de barış içindeki son günlerini yaşadığını bilemezdi. Birkaç gün sonra İstanbul dahil bütün başkentlerde büyük bir telaş gözlenecek, Kâzım Bey haklı çıkacak, dünya tarihinin o güne kadar yaşadığı en büyük, en geniş, en ölümcül savaş, Büyük Savaş başlayacaktı.

    Kriz kendi kargaşası içinde gelişirken İstanbul’da hükümet bölünmüştü. Rusların Kara­deniz’de Boğazlar’ın işgaline yönelik bir kolordu hazırlamala­rı bütün diğer endişelerin önüne geçiyordu ama, buna karşı izle­necek yol konusunda düşünce­ler farklıydı. Enver Paşa, fiilî bir savaş durumunda Almanların kısa süre içinde zafer kazana­cağından emindi; dolayısıyla Almanya ile ittifakı Balkanlar ve Ege’deki kayıpların bir kısmı­nın geri alınması için yegane şans olarak görmekteydi. İtilaf Devletleri’nin kazanacağına inanan diğer üyeler ise İngilte­re ve Fransa’ya yanaşmak için teşebbüs halindeydi. Bir diğer grup ise tarafsızlık veya silahlı tarafsızlık peşindeydi. Talat Bey’in Ruslar tarafın­dan geri çevrilmesinden sonra, Temmuz ortasında Cemal Pa­şa’nın da Fransızlar tarafından reddedilmesini takiben Alman ittifakına taraftar olanların eli güçlendi. Esasen Enver Paşa Temmuz’un 22’sinde hükümete haber bile vermeden Almanlara bir öneride bulunmuştu ama Berlin’den hemen bir “evet” gelmemişti.

    AskeriTarih-3

    Almanlar da Osmanlı Dev­leti’yle ittifak konusunda ikiye ayrılmıştı. Özellikle 1914 yazına doğru Türk-Alman ilişkileri hiç de iyi sayılmazdı. Balkan felaketi Türkiye’nin müttefik olarak değerini azaltmıştı ve İstan­bul’daki Almanya Büyükelçisi Von Wangenheim savaşta yük olacağımızı, yarardan çok zarar getireceğimizi ileri sürmektey­di. 18 Temmuz günü Berlin’e şu raporu gönderdi:

    “Şüphesiz ki Türkiye uygun bir müttefik olamayacaktır. Müttefiklerinden tek istedikleri, karşılığında hiçbir şey verme­den onların yükünü üstlenme­leridir. Üçlü İttifak’ın politikası, ileride şayet Türkler büyük bir güç sahibi olurlarsa, ilişkileri iplerin kopmayacağı bir şekilde tutmak olmalıdır.”

    Ne var ki 24 Temmuz’a gelin­diğinde, askerî gereksinimler tarafların düşüncelerinde daha ağır basmaya başladı. Hanedan bağı dolayısıyla Yunanistan’a yakınlık duyan Kayzer Will­helm, Rusya’nın piyonu sayılan Sırbistan’a karşı Bulgaristan, Romanya ve Türkiye’yi içerecek bir birlikteliğin Avusturya-Ma­caristan’ın da istediği bir şey olduğunu biliyordu; Sırbistan’ın hızlı bir yenilgiye uğratılma­sı bunu sağlayabilirdi. Ayrıca İstanbul’da bulunan Liman von Sanders, Türkiye’nin birkaç ay içinde en az 4 kolordu hazırla­yabileceği kanısındaydı. Buna rağmen Dışışleri Bakanı Jagow ve Wangenheim, Türkiye ile ittifaka hâlâ razı olmamışlardı. Ayrıca Türkiye, hemen Ağustos ayında savaşa hazır olamaya­caktı ve sonrası için de kaynak­ları çok yetersizdi. Ancak savaş başlamadan 1 hafta kadar önce Willhelm ağırlığını koydu ve Türkiye ile ittifak yapılmasını emretti.

    1914 Temmuz ayı boyunca Kâzım Bey, İngilizlerin Türkiye için yapımı tamamlanan gemi­leri teslim etmeyeceği korkusu içindeydi. Ayrıca uzun süredir, İstanbul’a yapılacak muhte­mel bir Rus çıkarmasının nasıl engellenebileceğini düşünü­yordu. Günümüzdeki 25 kadar ilimiz sınırları içinde yaşayan Ermenilerin, sözde reformlarla bu bölgelerden kopartılması da fiilen gündemdeydi. Nitekim bu amaçla Norveçli Hoff ve Hollan­dalı Westenek çok geniş yetkile­re sahip genel müfettiş sıfatıyla atanmışlardı (Neyse ki savaş çıkınca bu ertelendi. Hoff sadece bir defa Van’a gelip gitmiş, Wes­tenek ise işe başlayamamıştı. Böylece ülke, utanç verici bir felaketten kurtuldu).

    Karadeniz’de ise, İngiltere’de yaptırılan iki güçlü gemi Rusları engelleyebilecek yegane faktör olarak görülmekteydi. İngilizler, Rusya ile arayı iyi tutma gere­ğini de gözönüne alarak, Sultan Osman ve Reşadiye ana muha­rebe gemilerinin teslimatını ge­ciktirdi. Nihayet 29 Temmuz’da (savaşın resmen başlamasından 1 gün sonra) Churchill, gemilere elkonulduğunu açıkladı. Söz­leşmeye göre savaş durumunda İngiltere’nin böyle bir hakkı vardı ama, Osmanlı Devleti henüz savaşa dahil olmamıştı ve gemileri teslim alacak Türk mürettebat da birkaç gün önce yola çıkarılmıştı.

    AskeriTarih-1
    Arşidük Ferdinand ve hamile karısını vurarak öldüren 19 yaşındaki Gavrilo Princip, suikasttan hemen sonra yakalanmıştı.
    AskeriTarih-2
    28 Haziran’da öldürülen Avusturya Macaristan Arşidükü’nün kanlı üniforması bugün Viyana’daki askerî müzede sergileniyor.

    İngiltere ve Rusya’nın çıkarı Türkiye’yi tarafsız tutmak ol­masına rağmen, gerek Yuna­nistan’a yakınlıkları gerekse de Rusya’nın ısrarıyla gemilerin alıkonması, Türkiye’yi Üçlü İttifak safına yaklaştıracaktı. Eylül ayında İngilizler ve Ruslar, Türkiye’ye tarafsızlık koşuluyla toprak bütünlüğünün koruna­cağı garantisi verdiler; hattâ bir ara gemilerin verilmesi bile düşünüldü ama artık olaylar rayından çıkmaya başlamıştı. Halkın bağışları ve dış borç­lanma birleştirilerek 7.5 milyon Sterlin gibi muazzam bir meblağ ödenen gemilere elkonulma­sı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. Üstüne üstlük, Tem­muz’un son günlerinde İngiliz­lerin gemilere elkoymaya karar verdikten sonra dahi “teslim için son taksiti ödeyin” demeleri; bu taksitin ödenmesi; ancak elkoy­manın mürettebat yola çıktık­tan sonra açıklanması büyük bir rezaletti.

    22 Ağustos günü İstanbul gazeteleri bir hükümet tebliği yayımlayarak gemilere elko­yulmasını gasp olarak niteledi ve şiddetle kınadı. Aynı gün İs­tanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği üzüntüsünü bildirdi; gemilerin geri verilebileceğini söylediyse de elbette hem gemilerin hem de paranın üzerine yatılacaktı.

    Aslında Türkiye ile Alman­ya, 2 Ağustos gibi çok erken bir tarihte ittifak yapmıştı. Bunun sadece 4 kişinin (Sadrazam Sait Halim, Dahiliye Nazırı Talat, Harbiye Nazırı Enver ve Meclis Başkanı Halil) bilgisi dahilinde yapılmış olması; bırakın Mec­lis’i, hükümetin diğer üyeleri­nin bile haberdar edilmemesi elbette dehşet vericiydi, yöne­timdeki kaosa işaret ediyordu. Zaten sonraki günlerde Enver Paşa hariç tüm İttihatçı liderle­rin şaşkın bir şekilde sağa-sola koşuşturmaları, yönetim zaafını bir defa daha göstermişti.

    Olan olduktan sonra yine Enver Paşa hariç diğer İttihatçı­lar, yapılan yanlışlığı geç de olsa farkettiler; Almanya ile yapılan antlaşmanın ülkeyi karşılıksız olarak büyük bir riske soktuğunu belirterek bir dizi taahhüt iste­diler. Wangenheim ise o safhada Türkiye’nin savaştan sonra Bal­kanlar’da, Mısır’da, Kafkasya’da­ki isteklerini ve diğer taleplerini reddedecek değildi; hiçbir resmî taahhüt altına girmeden, şahsi bir mektupla Ege adalarının Türkiye’ye iadesi dahil bunları yuvarlak bir şekilde geçiştirdi.

    İngiltere ve Fransa ise, toprak bütünlüğünden başka hiçbir vaatte bulunmadan Türkiye’nin tarafsızlığını istiyorlardı ve Rus­ya’yı küstürmemek için herhangi bir taahhütten kaçındı. Onların Türkiye’ye karşı bu art niyetli tutumları, İstanbul’un Alman­ya tarafında savaşa girmesini kolaylaştıracaktı. Bu tutumları sadece savaşın değil, sonraki gelişmelerin de kaderini değiş­tirecek; Boğazlar’ın kapanması Rusya’nın yıkımına yol açacaktı. Elbette bunu o günlerde kimse öngöremezdi.

    AskeriTarih-4
    Halkın bağışları ve dış borçlanmayla İngiltere’ye yaptırılan Sultan Osman dretnotu elkonulduktan sonra HMS Agincourt adı verilerek İngiliz donanmasına katılmış ve savaş başladıktan sonra Almanlara karşı kullanılmıştı.

    10 Ağustos 1914’te, Alman Akdeniz filosunun iki kruvazörü Çanakkale’den içeri alınınca İngiltere ve Rusya bundan fazla­sıyla rahatsız oldu. Her ne kadar Osmanlı Devleti bunların satın alındığını ve mürettebetının de­ğiştirileceğini söylese de, bunun göstermelik olduğunu herkes biliyordu. Goeben’in adı Yavuz, Breslau’nun Midilli olarak değiş­tirildi, ancak gemiler kesinkes Amiral Souchon’un komutasında olacaktı; o da emirleri Berlin’den alacağını gizlemiyor ve Wangen­heim bunu Osmanlı hükümetine ayrıca bildiriyordu.

    İstanbul’daki İngiliz, Rus ve Fransız temsilcilerinin büyük tepkilerine rağmen, Souchon ara sıra Boğaz’dan Karadeniz’e çıkıp bir tur atıyordu ki; bir gün Sadra­zam Sait Halim Paşa, Yeniköy’de­ki yalısına gelen elçilere “buna izin vermeyiz” derken, Yavuz önlerinden geçerek Karadeniz’e doğru seyretmişti! Souchon ip­lerin elinde olduğunu ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’yı da takmadı­ğını göstermekten hoşlanıyordu.

    AskeriTarih-5
    Goeben zırhlısı İstinye limanında.

    Aynı günlerde İtalyanlar da Üçlü İttifak’a dahil olmasına rağmen savaşa girmiyor ve nasıl taraf değiştireceğini düşünü­yordu. Nitekim bu ülke “hiçbir savaşı girdiği tarafta bitirmeme” şöhretini kazanma yolunda ilk adımını atacak ve İtilaf Devletle­ri’ne katılacaktı. Her iki tarafın da peşinde koştuğu Sofya ve Bükreş ise yabancı heyetleri ağırla­maktan bitap düşmek üzereydi. Sonuçta savaşı başlatan kriz Balkanlar’da çıkmıştı ve bu iki ülkenin tarafsızlığı veya hangi tarafı seçecekleri özellikle Tür­kiye için hayati öneme sahipti. 15 Ağustos günü Talat ve Halil Beyler apar-topar bir otomobile atlayıp Sofya’ya gittiler. Bulgarlar ile onları kesin taahhüt altına sokmayan ve birçok koşula bağlı kalacak bir antlaşma imzaladı­lar. İki devlet adamı oradan da Romanya’ya koşturdular ama, yine elle tutulur bir sonuç elde edemediler.

    Bulgaristan uzun süre savaşa girmeyecek, nihayet 1915’in Ekim ayında Rusya’nın yeni gözdesi olan Sırbistan’a hücum edecekti. Romanya ise 27 Ağustos 1916’da tarihî emeli olan Transilvanya’yı almak için Habsburg İmparatorluğu’na hücum edinceye kadar savaş dışında kalacaktı. Böylece Ça­nakkale muharebelerinin kritik günlerinde Almanya’dan Türki­ye’ye Bulgaristan veya Köstence üzerinden çok az yardım gelebi­lecek; Akdeniz üzerinden, deniz yoluyla da herhangi bir sevkiyat imkanı bulunmadığı için, Türk askeri Gelibolu Yarımadası’n­da büyük bir silah-mühimmat sıkıntısı çekecekti. Bulgaristan yolu açıldığı zaman (Ekim 1915), Çanakkale muharebelerinin tayin edici vuruşmaları zaten geride kalmıştı.

    AskeriTarih-6
    Geminin adı Yavuz olarak değiştirilip Osmanlı bayrağı çekildikten sonra, Alman mürettebat fes giyerek poz vermişti.

    Goeben ve Breslau’nun İngiliz filosunu atlatıp İstanbul’a sığın­mayı başarması ve Türkiye’nin Almanya ile yakınlaşması, Donanma Bakanı Churchill’i çileden çıkarmıştı. Boğazlar’dan geçerek Marmara’ya girilmesi ve İstanbul’un teslim alınmasını planlamaya o günlerde başladı, 27 Ağustos ve 8 Eylül 1914’te, gemiler Ege’ye çıkarsa, hangi bayrak altında olurlarsa olsunlar ateş edilmesi talimatı verdi. 25 Eylül’de ise, gemileri elinden ka­çıran Troubridge’in yerine gelen Amiral Carden’e, gördüğü her Türk gemisine ateş etme emrini verdi.

    Hemen ertesinde, Türkiye’ye karşı büyük bir abluka başlatıldı. Bu durum Türkiye’nin tarafsızlığı için çalışan diplomatların elini zayıflattı ve savaşın kaçınılmaz olduğuna dair kuvvetli bir işaret olarak görüldü. İngilizler Aba­dan’ı korumak üzere hazırladık­ları Hindistan 6. Poona Tümeni’ni de Irak’a müdahaleye hazırlık olarak Ekim ayında Bahreyn’e gönderdi. Bu arada Ruslar da Ermeniler arasında propaganda yapıyor ve bu da Araplar arasın­daki İngiliz propagandasıyla bir­leşerek Osmanlı Devleti’ne karşı tehditleri arttırıyordu. Böylece, İstanbul’daki tarafsızlık yanlı­ları da Almanya’ya yanaşmak­tan başka bir çare kalmadığını düşünmeye başladı. Almanya için şimdi tek bir hedef kalmıştı: Türkiye ile ittifak sağlamışlar­dı ve artık yapılacak şey onu savaşa sokmaktı. Souchon bunu sağlayacakı ve Churchill de bunu kolaylaştırmıştı.

    AskeriTarih-7
    Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etti. Kararı halka duyurmak için asılan sokak afişlerinde: “Asker olanlar silah başına” deniyordu.
    AskeriTarih-8

    9 Eylül 1914’te, Osmanlı hükü­meti, Kanunî zamanından beri süregelen kapitülasyonların, yani yabancılara verilmiş olan ticari ayrıcalıkların kaldırıldı­ğını, 1 Ekim sabahı yeni gümrük tarifelerinin geçerli olacağını ilan etti. Maliye Bakanı Cavit Bey’in hâtıralarında hadise şöyle anlatılır:

    “Wangenheim ertesi sabah geldiğinde kudurmuş gibiydi… sanki konuşmuyor havlıyor, teh­ditler savuruyordu… bunu onlara danışmadan nasıl yaparmışız… ‘Müttefikler Boğazlar’ı zorlarsa artık size yardım etmeyiz, askerî heyeti alıp gideriz, hattâ Ruslarla savaşı durdurup size karşı barış yaparız… bugün öğleden sonra tüm sefirler toplanıp size nota vereceğiz, zaten siz de savaşa girme sözünde durmuyorsunuz …’ vs. vs”.

    İki saat süren “kudurukluk­ları” sakince dinleyen Cavit Bey, Alman elçisini “bildiğinizi yapın” diye uğurladı ama sonuçta bir şey değişmedi; sadece Alman­ların Türkiye’ye bakışı bir defa daha sergilenmiş oldu. Bu arada hükümet boş bir Hazine’yle (o günlerde Hazine’de sadece 92 bin altın lira bulunuyor, maaşlar bile gecikmeyle verilebiliyordu) seferberliği tamamlamaya çalışı­yor; askerler toplanma yerlerine ancak yürüyerek gidebilirken kaderleri Enver ve Souchon tarafından örülüyordu. Yaklaşık 1 milyonu bir daha evlerine döne­meyecek, yokluk ve hastalıktan ölenlerin sayısı muharebede hayatını yitirenlerden bir buçuk kat fazla olacaktı. Almanya’dan taksitlerle gelecek olan 5 milyon altın ise sadece birkaç aylık savaş masraflarına yetecekti. Nihayet 29 Ekim sabahı Souchon, sadece Enver Paşa’nın bilgisi dahilinde Karedeniz’deki Rus limanlarını bombalayarak Osmanlı Devleti’ni de batıracak savaşı başlattı. O gün Kurban Bayramı’nın arifesiydi ve Osmanlı ricali savaşa girdiklerini ertesi gün bayramlaşma sıra­sında öğrenebilecekti. Tam bir oldu-bittiydi yaşanan.

    Peki Osmanlı Devleti’nin bu savaşta tarafsız kalması müm­kün müydü? Bu, hiçbir zaman bitmeyecek bir tartışmadır. Rus Ordusu, Kafkasya sınırına bizden çok daha güçlü bir yığınak yap­mıştı ve savaşa dahil olmamızla birlikte hemen ileri harekata geç­ti. İngilizler de derhal Irak’a asker çıkardı, limanları işgale başladı. Yani onlar çok daha hazırlıklı ve güçlüydü ve çok muhtemeldir ki her durumda tarafsızlığı tanıma­yacaklardı.

    AskeriTarih-9
    Seferberlik ilanı ile askere alınan ve cepheye gönderilecek olan gençler Galata Köprüsü’nde, 1914.

    İngiliz ve Rus harekatının hemen gerçekleşmesi, tarafsız­lığın olanaksızlığını savunanla­rın görüşlerini kuvvetlendirir. Buna karşı çıkanlar ise, o sırada ağır Alman baskısı altında olan İngiltere ve Rusya’nın ve ilk aylarda 1 milyon kayıp veren Fransa’nın Osmanlı tarafsızlı­ğını tanıyacaklarını ileri sürer. Onlara göre zaman kazanılabilir ve en azından savaşa çok daha sonraki bir tarihte girilerek 1914 kışının felaketleri yaşan­maz, ülke topraklarının da o kadar büyük kısmı yitirilmezdi. Kaldı ki savaşa girildiği tarihte (29 Ekim 1914), Almanlar Batı cephesinde Marne’da durdu­rulmuşlar ve beklenen kolay zafer umudunun kalmadığı belli olmuştu.

    Bununla birlikte, Boğazlar’ın İtilaf Devletleri için hayati önemi, tarafsızlığın sürdürülmesini adeta imkansız kılıyordu. Boğaz­lar açıldığı takdirde ise Rusya’nın güçlenerek harekete geçmesi ka­çınılmazdı. Sonuçta, Rusya’daki rejimin çökerek 1917 Devrimi’nin yaşanması ve Türkiye üzerindeki baskısının kalkması; esas olarak Çanakkale zaferi sayesinde, İngiltere’nin Rusya’yla coğrafi irtibat kuramaması sonucu mümkün oldu. İşte bir yandan Rus çıkarması endişesi ve Doğu Anadolu’yu koparma girişimleri, diğer yanda da İtilaf Devletle­ri’nin hiç bir vaatte bulunmama­larına karşı Almanların Ege ve Balkanlar’daki bazı kayıplarımızı telafi edeceği yönündeki boş inanç, ahalinin bir kısmı tarafın­dan da benimsenmişti.

    Tüm bunlar gözönüne alı­narak, yine de şu söylenebilir: Şayet Türkiye normal bir yöne­tim işleyişine ve karar mekaniz­malarına sahip olsaydı, bu kriz çok daha iyi yönetilebilir, daha az zararla atlatılabilirdi. Enver Paşa’nın tek başına, denetimsiz, hesapsız işlere girişmesi, yöne­tim kadrolarının inisiyatifini ortadan kaldırdı. Evet, ordunun ıslahı açısından önemli işler yaptı ama, savaşı stratejik ve operatif düzeyde yönetebilecek bir komutan değildi. Son 100 günle ilgili en çarpıcı husus, Osmanlı devlet yönetimindeki dağınıklıktır.

    AskeriTarih-10
    1.Dünya Savaşı’nda İttifak komutanları Enver Paşa ve Kaiser 2.Wilhelm.
  • Soğuk Savaş: 1918’den beri tüm dünyayı yakıp yıkıyor

    Soğuk Savaş: 1918’den beri tüm dünyayı yakıp yıkıyor

    2.Dünya Savaşı’nın bitişiyle başladığı, SSCB’nin yıkılmasıyla sona erdiği kabul edilen Soğuk Savaş, aslında 1. Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanan çok daha uzun bir dönem. Askerî cephelerin yanısıra bağımsızlık mücadelelerinden nükleer gerilimlere, kaynakların paylaşmasından darbelere, ideolojik çatışmalara uzanıyor ve hâlâ sürüyor.

    Soğuk Savaş, yaygın ve ka­bul edilen tanıma göre 2. Dünya Savaşı sonrasında başlar; Berlin Duvarı’nın yıkılışı (1989) ve Sovyetlerin dağılma­sıyla (1991) birlikte sona erer. 1945 sonrası üstünlük yarışında ABD ile SSCB sıcak savaşa gir­memişler, ancak nükleer terör tehdidi altında her alanda çatış­mışlardır. Bunun temel olguları da, sırasıyla Yalta ve Potsdam Konferansları, atom bombaları, 2 bloklu dünyanın kurulması, Marshall yardımı, McCarthy dönemi, Berlin krizleri, Kore Savaşı, NATO ve Varşova Paktı, nükleer üstünlük arayışları, Budapeşte hadisesi, Küba, Viet­nam, Prag’ın işgali, yumuşama ve nihayet Doğu Bloku’nun, diğer ifadesiyle “komünizmi inşa etmeye çalışan” rejimlerin çöküşüdür. Elbette bu süreç bü­tün dünyada istihbarat savaş­ları, sömürgeciliğin tasfiyesi, siyasi darbeler, dolaylı ve açık askerî müdahalelerle birlikte yürümüştür.

    Soğuk Savaş’ın tarihi şüp­hesiz bunlar olmadan yazıla­maz; ancak bunun daha uzun vadedeki yeri ve anlamlandırıl­ması konusunda farklı yakla­şımlar vardır. Daha geniş bir bakış, Soğuk Savaş’ın 1918’de Rus limanlarının Batılı güçler tarafından işgali ve komünizme karşı mücadelelerin yüksel­mesiyle başladığı; günümüzde Ukrayna başta olmak üzere, yine Rusya’nın geleneksel etki alanlarında hâlâ devam ettiği ve Çin’in de büyük güç oyunu­na dahil olduğu şeklindedir. Bu çatışmalar Yugoslavya’nın parçalanması ve Balkanlar ile Kafkasya’daki diğer savaşlarla kendisini göstermiş, daha ağır­lıklı olarak İran’dan Libya’ya kadar olan coğrafyada sürmüş­tür. Büyük güçlerin küresel hakimiyet çabaları hiç kesil­memiştir ve günümüzde de son derece yoğundur.

    Soğuk Savaş’ı 3 aşamada ele almak yerinde olur. Birincisi 1918 ile 2. Dünya Savaşı’nın sonu arasındaki yıllar, ikincisi esas dönem sayılan 1945 ile 1991 arası, üçüncüsü ise 1991’den günümüze uzanan gelişmeler.

    Askeri-Tarih-1
    İspanya içsavaşı, 2. Dünya Savaşı öncesi Soğuk Savaş’ın en önemli sahnelerinden biriydi.

    İlk dönemde imparator­lukların parçalanmasıyla birlikte, komünizm ile kapita­lizm arasındaki karşıtlık öne çıktı; birçok ülkede içsavaş­larla birlikte totaliter rejimler kuruldu. Özellikle Almanya ve İtalya bu iç çatışmaları yoğun şekilde yaşadı; 1936 ila 1939 arasındaki İspanya İçsavaşı da dönemin çok tipik bir örneği oldu. Nazi Almanyası ile faşist İtalya, Franko’ya büyük yardım gönderirken SSCB de İspanya’ya bir miktar yardım etti; ama bunu Cumhuriyetçi saflarda hegemonya oluşturmak ve Rusya’daki tasfiyeleri İspan­ya’ya taşıyarak Moskova’nın koşulsuz denetimi dışında varolmaya çabalayan sosyalist­leri erişebildikleri oranda imha amacıyla yaptı. Bu dönemde “demir perde” SSCB sınırlarıydı ama, sözkonusu terim ilk defa 1946’da Churchill’in Missou­ri’nin Fulton kentinde “bugün Baltık kıyısındaki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa’nın üzerine demir bir perde iniyor” sözleriyle literatü­re girmiştir.

    2. dönem veya esas Soğuk Sa­vaş döneminde, yerkürenin 3’te 1’ine yayılmış olan komünizmin çevrelenmesi ve yayılmasının önlenmesi Batı dünyasının yeni lideri ABD’nin temel hedefiydi. Bu dönemde Rusların Doğu Av­rupa ve Batı Asya dışında Kore ve diğer Doğu Asya ülkelerin­deki ilerlemeleri de endişeyle karşılanıyordu. Batı Avru­pa’da savaştan sonra iktidara aday olan komünist partilerin etkisizleştirilmesi için, baş­ta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere bu ülkelere büyük ekonomik yardımlar yapıldı; doğuda ise Güney Kore’nin işgaline karşı savaşa girmekten kaçınılmadı. Sonradan Avru­pa Birliği’ne dönüşecek olan kurumların yanısıra 1949’da NATO kuruldu; Uzakdoğu’da Japonya desteklendi. SSCB de buna iktisadi sahada Come­con ve askerî olarak Varşova Paktı (1955) ile yanıt verdi; işgal ettiği ülkeleri dünyadan tecrit etti. Batı’da da “yeniden inşa” sloganıyla etkili olmaya çalışan Avrupa komünistlerinin önü kesilmiş oldu.

    Bu dönemde Kore ve Viet­nam ile Hindiçini’de sıcak savaşlar oldu ama, bunlar ABD ile SSCB’yi doğrudan çatışma­nın eşiğine getirmedi. Ne var ki 1949 Berlin Krizi ile 1962 Küba füze krizleri sırasında gerçek birer nükleer çatışma tehlikesi yaşandı. Yapılan pazarlıkla Rus­lar Küba’dan, Amerikalılar ise Türkiye’den nükleer füzelerini sessizce çekmeye razı oldular. Böylece dünya nükleer felake­tin eşiğinden dönmüş oldu.

    Yine bu 2. dönemde bağım­sızlıklarını kazanmak için savaş veren eski sömürgeler­de etkinlik kurma yarışına girişildi. Çoğu ulusal kurtuluş mücadelesinde, bir bağım­sızlıkçı hareketin yanısıra bir Sovyet yanlısı ve bir ABD yanlısı örgütün oluşturulduğunu görü­rüz. Ne var ki, Doğu Bloku’nun en başta ekonomik anlamda Batı’nın çok gerisinde kalması belirleyici oldu ve 1918’de ku­rulmuş olan Yugoslavya, Çekos­lavakya ve Sovyetler Birliği gibi siyasi yapılar tarihe karıştı.

    3. ve hâlen devam eden dönem ise SSCB ile birlikte iki kutuplu sistemin yıkılmasıyla başladı; yine büyük güçler ara­sında açık savaşa gitmeden, en yoğun şekliyle Balkanlar, Kara­deniz ve Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyada devam edegeldi. Bu dönem için, Çin’in büyük güçler arasına eklenmesiyle tanımlanan “Yeni Soğuk Savaş” veya “2. Soğuk Savaş” ve hâtta kimi zaman “3. Dünya Savaşı” terimleri kulla­nılmakta.

    Askeri-Tarih-2
    Rusya’da 1917 devriminden sonra çıkan içsavaş sırasında Troçki, Kızıl Ordu’yu denetliyor. Soğuk Savaş, Batı’nın içsavaş sırasında Sovyet limanlarını işgaliyle başlamıştı.

    Bu aşamada büyük açık savaşlar olmamakla birlikte, son derece yaygın bir şiddet dünyayı sarsmakta. Büyük devletler veya onların yönlendirdikleri diğer ülkeler, destekledikleri silahlı örgütler vasıtasıyla birçok ülkede “vekalet savaşı” yürütüyor. 3. dönemin savaşları Saraybosna, Vukovar, Grozni, Libya’nın tüm kentleri, Ukrayna kentlerinin büyük kısmı, Halep, Beyrut, Gazze, Telafer, Felluce, Rakka, Mogadişu ve daha nice yerleşimlere daha önceki felaketlerin ötesinde yıkımlar getirdi. Örneğin ilk dönemde İspanya İçsavaşı’nda bombalanan Guernica’nın bunların yanın­da esamesi bile okunmaz. 1937 Nisan’ında Franko’yu destekleyen Alman ve İtalyan uçakları, bu Bask kentine 22 ton bomba atıp 300 ila 400 arasında kişiyi öldür­düler (bu rakamlar 153 ile 1.654 arasında değişmekle birlikte daha hassas analizler yukarıdaki sayı aralığını vermektedir). Buna karşı Vietnam’da Amerikan Hava Kuvvetleri 6.162.000 ton, deniz pi­yadelerinin uçakları ise ayrıca 1.5 milyon ton bomba attı. Bu rakam Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların 100 katı patlayıcıya eşittir. Rakka’da Amerikalıların, Gazze’de ise İsrail’in attığı bom­balar da inanılması zor rakamlara ulaşmaktadır. Bu rakamlar Soğuk Savaş’ın içinde bulunduğumuz evresinde şiddetin yine ağırlıkla sivilleri hedef alarak yoğun şekil­de devam ettiğini gösterir.

    3. dönemin en tipik özellik­lerinden biri de, ilk iki dönemde özellikle Batı’da öne çıkmış olan komünizm tehdidinin sona erme­si, bunun yerine Rusya ve Çin’in ABD hegemonyasını sarsma gi­rişimlerine karşı küresel müca­deleye başlamasıdır. Çin düşük profille yavaş yavaş etkinliğini artırma stratejini sürdürürken, Rusya dolaylı silahlı güce daha çok başvurmuş; ABD ise Çin ile birlikte askerî gücün yanı sıra yumuşak güç dediğimiz eko­nomik ve diplomatik unsurlara ve ayrıca vekalet savaşlarını yürüten yerel veya bölgesel güç­lere Ruslardan daha fazla ağırlık verebilmiştir.

    Askeri-Tarih-3
    Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş’ın en önemli simgesi olan Berlin Duvarı’nın yapımına 13 Ağustos 1961’de başlandı.

    ALGILAR VE YANILGILAR

    İki süper devletin farklı yapısı

    İngiltere ve Fransa 1945’te imparatorluk­larını çaresizce tasfiye ederken, ABD ve Rusya tarafından iki kutuplu bir dünya oluşturuldu­ğu inancı kesindi. Batı ülkeleri ordularını terhis ederken SSCB Doğu Avrupa’yı işgal etmişti; Çin 1949’da komünist bloka geçmiş olup, birçok yerde de ko­münist iktidarlar yakın görülmekteydi.

    Rusların atom bombasına, kısa süre sonra da hidrojen bombasına sahip olması, hegemonya mücadelesinde ellerini müthiş şekilde güçlendirmişti. Ne var ki Rusya 1914 ila 1945 arasında 26 milyonu 2. Dünya Savaşı’nda olmak üzere 50 milyona yakın insan yitirmiş, ülkenin büyük bölümü yerle bir olmuş ve üretim düşmüştü. Rusya atom bombasına sahip, ancak nüfusu giderek azalan mutsuz bir ülke durumundaydı. Halkın yoksulluğu pahasına gerçekleştirilen dev silahlanma, aşırı sansür, eleştirinin en hafif karşılığının Sibirya sürgünü olması ve bürokratik uygulamalar, baskı altındaki tüm halkların memnuniyetsizliğini had safhaya çıkarmıştı. Üretkenlik son derece düşük olup, hiçbir şekilde Batı ülkelerine yaklaşamıyordu. Bu durum Sovyet sistemini çürüttü ve çöküşle birlikte işgal altındaki tüm ülkeler nefret ettikleri rejimden bağımsızlıkla­rını kazandılar. Keza, o kadar silaha rağmen Rus Ordusu’nun zaafları Afganistan’dan Çeçenistan ve Ukrayna’ya kadar ortaya çıktı. Halbuki yüzlerce denizaltı ve binlerce uçağı üslerde çürüteceklerine, bu kaynakların yarısını bile halkın tüketimine harcasa­lardı, gelişmeler farklı olabilirdi.

    Askeri-Tarih-Kutu-1
    Sovyet Ordusu’nun zaaflarının ortaya çıktığı alanlardan biri Afganistan oldu.

    Yunan İçsavaşı ve pazarlıklar…

    İşgal altında başlayan ve 1949’a kadar süren Yunanis­tan İçsavaşı’nda bir dizi yanılgı yaşandı. Birincisi Yunan komünistlerinin SSCB’den yardım beklemeleriydi. Halbuki Stalin zaten Churchill ile pazarlık yaparken Yunanistan’ı Batı’ya terketmişti. 1944’te yapılan gö­rüşmede Bulgaristan, Macaristan ve Romanya, Sovyet etki alanına bırakılırken, Yugoslavya için %50-50 oranı belirlenmiş, Yunanistan ise %90 Batı, %10 SSCB olarak belirlenmişti. Bu, Stalin’in tuttuğu çok nadir sözlerden biri olarak kaldı; çünkü Doğu Avrupa’da rahatça at oynatmak istiyordu. Bu nedenle 1945’te çok avantajlı durumda olan Yunan komünistlerine Sovyetler hiç yardım etmedi ve ayrıca onları siyasi ve askerî olarak felaketli yollara, sabit mevzileri savunmaya sürükledi.

    Askeri-Tarih-Kutu-2
    Yunan İçsavaşı’nda Sol muhalefet Soğuk Savaş’ın kurbanı oldu.

    Komünist Blok’un ekonomik zaafları

    Komünizmin dünyada tek bir blok halinde ilerlediği yanılgısı 1960’lara kadar devam etti. Ne var ki Çin devrimcileri daha 1935’te Rusların zorladığı felaketli “sabit mevzi stratejisi”nden yılmış ve Moskova’dan gelen danışmanları geri göndermişti. Çin Komünist Partisi 1949’da iktidarı ele geçirdikten sonra da ilişkileri hiç iyi olmadı. Bu arada Avrupa komünistleri ve Yugoslavya da SSCB ile yollarını ayırma sürecindeydi.

    Ulusların bağımsızlıklarını her şeyden önemli görmeleri bir yana, Sovyet iktidarı hem verimsiz hem de kendi halkı da dahil olmak üzere bütün ülkelerde aşırı baskıcı ve zalimdi. Çok önemli bir diğer nokta ise Doğu Bloku ülkelerinin sosyalist ekonomiyi nasıl inşa ede­ceklerini çözümlemekteki başarısızlıklarıdır. Kaynak dağılımı için bir yöntem bulamadıkları ve sektörler arasında denge kuramadıkları için bu ülkeler büyük bir verimsizlik çemberi içinde tıkanıp kaldı.

    Askeri-Tarih-Kutu-3
    Çin, Sovyetler Birliği’ni Stalin’in ölümünden sonra ‘sosyal emperyalist’ ilan edecekti.

    İÇ CEPHELERİ CANLI TUTMAK

    Enternasyonalizm yalanları ‘Kızıllar geliyor’ propagandası

    Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin Ekim Darbesi ile iktidarı ele geçirmeleri ve 1918 Ocak ayında Kurucu Meclis’i güç kullanarak feshetmelerinden sonra Batılı güçler Sovyet rejimine karşı harekete geçtiler. Bunun ilk örnekleri, Rus İmparatorluğu’ndan kopan Polonya ve Finlandiya’nın desteklenmesiydi. Devrimin ilk romantik günlerinde Bolşevikler, Polonya’yı ele geçirerek Alman proletaryasıyla birleşmeyi umuyorlardı; bu belki de yegane samimi enternasyonalist girişimleriydi. Ne var ki Spartakistlerin katledilmesi ve Varşova önlerinde uğradıkları askerî bozgun onları içe kapanmaya itti. Bu arada Ukrayna’yı ve Beyaz güçlerin elindeki Kırım’ı tekrar işgal etmişlerdi.

    1918’den sonra komünizme karşı dünya çapında bir mücadele başlamıştı. Bu belki dünya çapında bir ideolo­jik savaştı ama, göz açıp kapayıncaya kadar bir “milliyetçi hegemonya” aracına dönüştü. 1919’da Sovyet Komü­nist Partisi denetiminde oluşturulan 3. Enternasyonal (Komintern), tüm dünyadaki sosyalistleri Moskova’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere yönlendirmeye, farklı bakışa sahip olanları tasfiye etmeye yöneldi. Sovyetler’in 1939’da Naziler ile anlaşmaları; 1941’e kadar İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya’yı desteklemeleri; daha sonra aniden politika değiştirerek Müttefikler’e yaranmak için 3. Enternasyonal’i lağvetmeleri, sosyalist inanışın prestiji­ni neredeyse yok etti.

    Askeri-Tarih-Kutu-4
    Senatör MacCarthy’nin başını çektiği ekip “Kızıllar Geliyor” sloganını kullanarak Amerikan halkını manipüle etmişti.

    Ne var ki Batılılar, bir propaganda aracı olarak enter­nasyonalizmi olduğundan çok daha güçlü göstermeyi sürdürdü. Moskova da diğer ülkelerdeki sosyalistleri yönlendirme girişimlerini kesmedi; Doğu Avrupa’daki işgallerini meşrulaştırmak için her ülkede giderek azalan taraftarlarını kullandılar. Ancak bu arada Vietnam başta olmak üzere ulusal kurtuluş hareketlerine destek verdik­lerini de kaydetmek ve buna Küba’yı da eklemek gerekir (Küba askerlerinin Angola ve diğer Afrika ülkelerinde yıllarca savaşmaları, 1960 sonrasındaki Soğuk Savaş’ın bir başka cephesidir).

    1919’da 3. Enternasyonal’in kurulması ABD’de ilk “Kızıllar geliyor” korkusunu tetiklemiş ve aynı yıl FBI bünyesinde komünistleri izlemek üzere kurulan özel bölümün başına yıllarca bu kurumu yönetecek olan Edgar J. Hoover getirilmişti. Bu kurum 1945 sonrasında faaliyetlerini çok büyük ölçüde geliştirecekti ama, Soğuk Savaş’ın çok önceleri başladığını göstermesi açısından önemlidir. 1929 ekonomik krizinin bütün ülkelerde Sol hareketleri güçlendirmesi de bu eğilimi ileriye taşıyacak­tı. 1940’ların ikinci yarısında MacCarthy’nin başını çektiği ikinci “Kızıllar” korkusu ise Soğuk Savaş’ın iç cephesini canlı tutma çabasından başka bir şey değildi.

    SOĞUK SAVAŞ’IN SINIR ÜLKESİ

    Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması ve ABD’nin iki yüzlü politikaları

    Soğuk Savaş’a çok erken bir tarihte dahil olan Türkiye, bundan en çok etkile­nen ülkelerin başında gelir. Stalin’in Doğu Anadolu’dan toprak talebi; Boğazlar üzerinde söz sahibi olmak üzere güç yığmaya başlaması; Kuzey Afrika’daki İtalyan sömürgelerinden pay istemesi; İran’dan çekilmemekte direnmesi gibi hususlar Türkiye’yi Batı Bloku’na itmiş, Türkiye Yunanistan ile birlikte Marshall yardımından yararlandırılmıştı. Bunu Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesi izledi. 50’lerin başından itibaren ABD ve Federal Alman servisleri Tür­kiye’de örgütlenme çabalarına hız verdi. İkili antlaşmalar ile tarımdan eğitime her alana müdahale ederken ordunun ve devletin her kademesinden taraftar devşirdiler ki, bu bağlantılar da yıllar sonra komplo davaları ve 2016 darbe girişiminde net şekilde ortaya çıkacaktı. Akabinde barış gönüllüleri, komando kampları, Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri krizi, siyasi müdahaleler ve cemaat örgütlenmeleri geldi.

    1960, 1971 ve 1980 darbeleri ve bunu izleyen darbe girişimlerinde Batılı­ların rolleri bellidir. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın 2. döneminde Varşova Paktı’na karşı bir cephe ülkesi olması belirleyiciydi. Bu çerçevede Batılı güçler, Türki­ye’de çokyönlü dış politika izlemeye çalışan liderlerin tasfiyesi için doğrudan ve dolaylı müdahalelerde bulunmuştur ve bu çaba sonrasında da devam etmiştir.

    2 kutuplu yapının sona ermesiyle birlikte Balkanlar, Kafkasya, İran ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki Türkiye’nin konumu başka boyutlar kazandı. Türkiye’nin kontrol altında bir güç olması NATO açısından önemliydi. Anka­ra, Batı’nın taleplerine daha fazla boyun eğmesi için terör ve ambargolarla sıkıştırılmaya çalışıldı. Kıbrıs, bu dönemin önemli bir sorunu olarak öne çıktı. Türkiye bununla bağlantılı olarak Batı’nın yönettiği terör saldırılarına maruz kaldı ve Kıbrıs konusu önce ASALA ve hemen akabinde PKK ile genişletilerek üçüncü evreye taşındı. Bu arada Irak, Suriye, Libya ve İsrail sorunları da bun­lara eklendi. Soğuk Savaş’ın bu döneminde Türkiye onbinlerce can kaybına ve büyük maddi zarara uğradı. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye, Soğuk Savaş’ı çok daha yoğun bir şekilde yaşadı.

    Askeri-Tarih-Kutu-5
    1962’deki ‘Füze krizi’nde Türkiye de masadaydı.
    Askeri-Tarih-Kutu-6

    BELGESEL (Netflix)
    DÖNÜM NOKTASI: ATOM BOMBASI VE SOĞUK SAVAŞ (TURNİNG POİNT: THE BOMB AND THE COLD WAR)
    YÖNETMEN: Brian Knappenberger

    Dijital yayın platformu Netflix’te yayınlanan belgesel, 2. Dünya Savaşı’ndan Ukrayna- Rusya Savaşı’na kadar dünyada yaşanan siyasi-askerî olayları ele alıyor. Soğuk Savaş sürecinde ve sonrasında siyasilerin takındığı tavırlar ve bunların günümüze uzanan etkileri, çarpıcı ve akıcı bir ifadeyle izleyiciye sunuluyor. 20. yüzyılın kritik olaylarında rol alan kişiler ile yapılan mülakatlara ve önde gelen isimlerin görüşlerine yer verilen belgesel, 1’er saatlik 9 bölümden oluşuyor.

  • Millet adına yaptıkları katliamlarla krallara, padişahlara rahmet okuttular ‘Halkın Siyasetçileri’

    Millet adına yaptıkları katliamlarla krallara, padişahlara rahmet okuttular ‘Halkın Siyasetçileri’

    Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.

    Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilin­de de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sa­hibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insa­nın yer alabildiği bir faaliyet.

    Elbette herşey bir anda Fran­sız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfla­rın temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabin­de monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya da­yanan bir temsilî rejim oluştu­rulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüc­carlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok döne­mi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.

    Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dün­yada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların ba­şında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, moder­nizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmay­la birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.

    Kapak_Dosyasi_11
    1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.

    Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçim­lerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve as­ker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademe­lerinde yükselmek suretiyle po­litikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.

    Son 235 yılda öne çıkan si­yasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hüküm­dar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşı­malarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygula­maların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imha­sı Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gön­derirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Ro­manlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başla­yacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düş­manı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.

    “Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla ger­çekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sa­hibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.

    Kapak_Dosyasi_12
    20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu

    Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni re­jimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede ger­çekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyaset­çiler için bir meşruiyet gerek­çesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerin­den ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kulla­nılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.

    “Halk adına siyaset” pren­sibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydın­lanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildir­gesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiye­tini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cum­huriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hi­yerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.

  • Kötünün emrinde iki adam: Hain, paragöz ve güce tapan Fouche ve Talleyrand

    Kötünün emrinde iki adam: Hain, paragöz ve güce tapan Fouche ve Talleyrand

    Güç ve para dışında hiçbir değerleri, inançları ve tabii ahlakları yoktu. Ancak yüksek zekaya sahiptiler. Her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden sezdiler ve buna göre pozisyon aldılar. Katliamlara, idamlara imza attılar; hatta düşmanla işbirliği yaptılar. Buna rağmen Fransız Devrimi ve sonrasında refah içinde yaşadılar.

    Her ihtilal önce kendi evlatlarını yer. Kar­şıtlar bir yana, ihtilal yanlıları arasında da çok farklı beklenti sahipleri vardır. Her ihtilalin geçtiği yollar, aşama­ları ve bunların süreleri değişik olmakla birlikte; genellikle önce en radikaller ılımlıları, sonra ılımlılar radikalleri ve nihayet şiddetten bıkan in­sanlar ihtilalcileri ve ihtilalleri tasfiye eder; başta ilan edilen amaçlara kısmen veya büyük ölçüde ters düşen yeni bir rejim kurulur. Bu kimi zaman eski rejimin restorasyonu olsa da, asla eskisinin aynısı olmaz; ihtilallerin getirdikleri tam olarak silinemez. İhtilallerin fırtınaları arasından sağ çıkan bireyler her zaman olur; ama tüm fırtınaları atlatan, defalar­ca ölümden dönen çok azdır.

    1789 Fransız İhtilali’ne ka­derci bir açıdan bakan, “acaba tüm bu hadiseler Napoléon adındaki fakir bir topçu suba­yının imparator olması için mi meydana geldi?” diye sormadan edemez. Napoléon Bonaparte, tüm bu dönem boyunca kendi­sine ihanet ettiklerini bildiği halde Joseph Fouché (1759-1820) ve Charles Maurice de Talley­rand’ı (1754-1838) yanından ayırmamıştır.

    Kapak_Dosyasi_1
    Napoléon Bonaparte, kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Fouché ve Talleyrand’ı hep yanında tuttu.

    Bunlardan Fouché’yi, İh­tilal’in ilk günlerinden Na­poléon’un yıkılışından sonraki restorasyon dönemine kadar birçok rolde görürüz: Defalarca ölüme çalım atan bir devrim­ci, meclis üyesi, katliamcı, Polis Bakanı… Fouché sırasıy­la Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa, 18. Louis’ye ve tekrar imparatorluğa ihanet etti. 16. Louis’nin idamı için oy verdiği hâlde restorasyon döneminde hayatta kaldı. Keza, birçok defa kaderlerinin kesiştiği Talleyrand da aynı fırtınaları atlattı. Sonunda bu iki adam, vaktiyle Napoléon’u iktidara getirirken yaptıkları gibi, onun vaktinin dolduğunu görünce iktidarı bırakıp gitmesi için perde arkasından işbirliği yaptılar. Bu ikili her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden seziyor ve buna göre hazırlık yapabiliyordu. Napoléon’un yükselişini gördükleri günlerde de onun iktidarı için çalışmış­lardı: Önce Paul Barras’ın, sonra direktuvarın diğer üyelerinin istifasını sağlamışlar ve böylece Napoléon’un Meclis’i dağıttığı 18 Brumaire darbesinin başarılı olmasının koşullarını hazırla­mışlardı.

    Autun Piskoposu Talleyrand, ilk meclisteki (Millî Konvan­siyon) 749 temsilci (koloni­lerden seçilen 33 kişi daha vardı) arasında yer alan 291 din adamından biriydi. Hafif bir topallaması olduğu için, babası gibi askerlik mesleğinde ilerleyememişti (Bu engeli ne­denliyle onu “Topal Şeytan” diye ananlar olmuştur). Siyasete atılan diğer yüksek rütbeli din adamları gibi, reformları sınırlı tutmak istediğine inanılıyordu. Ne var ki Talleyrand, 17 Aralık 1789 tarihindeki oturumda tüm kilise mallarına millet adına el konulması yönünde oy kullandı! Genel eğilime uymak inançlarının önüne geçiyordu ve hep öyle olacaktı. Ertesi yıl, Bastille’in yıkılışının birinci yıldönümündeki bayram töre­ninde ahaliyi takdis ederken, Marquis de La Fayette’e ihtilale bağlılık andını söyleten kişiydi. Talleyrand, yollarının sayısız defa kesişeceği Fouché gibi eski rejime, ihtilale, Napoléon’a ve Restorasyon’a hizmet etti.

    Napoléon hiç kuşkusuz bu iki adamdan daha az zeki değildi ama, onlardan farkı güç sarhoşluğuna kapılmasıydı. Diğer ikisi gibi serinkanlılıkla, duygularına kapılmadan karar veremediği çok durum vardır ve bunlar onun mahvına yol aç­mıştır. Belki biraz da bu nedenle kendi arkasından iş çevirdiğini, düşmanlarına bilgi aktardığını çok iyi bildiği halde Talleyrand’ı Dışişleri Bakanı, Fouché’yi de Polis Bakanı olarak uzun süre görevde tuttu.

    Kapak_Dosyasi_2
    Charles Maurice de Talleyrand (üstte) ve Joseph Fouché, her türlü sadakatten ve değerden yoksun ama ileri görüşlü ve yüksek zeka sahibi politikacılardı.
    Kapak_Dosyasi_3

    Talleyrand ile iyi anlaşma­sının nedeni onun her türlü bağlılıktan ve değerden yoksun, paragöz bir fırsatçı olmasıydı. Onu daima yanında bulundur­du, çünkü istediğini rahatça yaptırabiliyordu. Talleyrand ise onun düşeceğini çok net şekilde gördüğü için, Napoléon’a karşı Fransa’nın düşmanlarıyla iş­birliği yapmaktan kaçınmadı. Fouché’ye gelince… O kadar bü­yük bir istihbarat ağına sahipti ki, ondan asla vazgeçilemezdi. Fouché’yi daha iyi tanımak için ihtilalin ilk günlerinde neler yaptığına ve her gün onlarca masum insanı giyotine gön­deren Robespierre’in hakkın­dan nasıl geldiğine değinmek gerekir.

    Honoré de Balzac (1799- 1850), Fouché için “kasvetli, derin düşünen, olağandışı bir adam” tanımlamasını yapmıştı. O kadar çok yönlü düşünüyor­du ve siyasi hesaplarının her katmanının altında o kadar derinlik vardı ki, yaptıklarının çoğu eylem anında anlaşılamaz ve ancak o hadiseden çok sonra kavranabilirdi. Karanlıkta çalışır, avının haberi olmadan ağını örerdi. Stefan Zweig (1881- 1942) onun ihanet sanatını deha seviyesine çıkardığını yazmıştır. İhtilalden önce rahip okulundan yetişmiş başarılı bir öğretmendi. Robespierre ile ihtilalden önce tanışmış, daha sonra Jacobin kulubüne girmişti. 1789 İhtilali’ne karşı ayaklanmaların bastırılmasın­da, acımasız tutumuyla sivrildi. Daha sonra Meclis tarafından Lyon’da federatif taleplerle isyan edenlerin şiddetle bastırılması­na nezaret etmek üzere görev­lendirildi. Bu hadiselerin cereyan ettiği 1793 sonlarında, Paris’te ihtilalcilerin en radikal ve acı­masız kanadı olan Hebertistler ön plana geçmişti; ancak Paris’te onlarla birlikte iktidarı paylaşan Jacobinler, merkezin yetkilerin­den hiçbir tavize razı değildi.

    Fouché, Aralık ayında Paris’e gönderdiği raporlarda, “düş­manların” acımasızca ezildiğini bildiriliyordu; gerçekten de bu günlerde Lyon’da katliamlar birbirini izledi. Fouché 1794 başından itibaren Hebertist­ler’in itibar kaybettiğini sezince hemen idamları azalttı; Şubat başında idam mangalarını lağvetti. Bu sırada Robespierre, Paris’te giyotini ara vermeden çalıştırıyordu. Önce Girondin­ler’i, arkasından Hebertistler’i ve nihayet Danton’u (1759-1794) öldürtmüştü. Fouché sıranın kendisine ve Lyon’da birlikte çalıştıkları Collot d’Herbois’ya geldiğini kesin olarak anlamış­tı. Zaten Danton’un tutuklan­masından 36 saat sonra, tüm yetkileri yerel Jacobin kulübüne bırakıp derhal Paris’e dönme­si için talimat gelince durum açıkça belli oldu. Ya Robespier­re’in ya da onun kellesi sepete yuvarlanacaktı.

    Fouché ilk aşamada geri çekilerek, öldürücü darbesini arka planda hazırlamaya baş­ladı. 6 Mayıs 1794’te dönemin ihtilalci partisi olan Jacobin Kulübü’nün başkanlığına seçil­mesi, bu siyasetin doğal lideri olan hasmını yıldırım çarpmışa çevirdi. Robespierre ona ihtilal takvimine atfen 22 Preirial (10 Haziran 1794) Kanunu olarak anılan girişimle karşılık verdi; buna göre komplocular artık mahkemelerde hiçbir şekil­de savunma yapamayacak, şahitleri ve avukatları olmaya­caktı. Ayrıca Fouché’yi Jacobin Kulübü’nden de attırdı. Giyotin adım adım yaklaşırken Fouché gündüzleri saklanıyor, her gece yer değiştirirken Meclis üyele­rini sırayla ziyaret ederek ağını örüyordu; bu konuda güçlü bir kozu vardı, çünkü Robespierre ve Louis de St. Just her kesim­den insanı uyduruk mahkeme kararlarıyla öldürterek dehşet içerisinde bırakmıştı. Konvan­siyon üyeleri Fouché’den sonra sıranın kendilerine geleceğini düşündükçe kıvranıyorlardı ve o da faaliyetlerini bu hassas noktanın üzerine kurmuştu.

    Nihayet hesaplaşma günü geldi. Robespierre onları Lyon’da giyotin kullanmadan katliam yapmakla suçlayınca d’Herbois şöyle cevap verdi: “Tam tersine, giyotin esas işkencedir. 20 kişinin kafası kesilirken sonuncu kişi 20 kere ölür. Halbuki biz o gün 200 kişiyi bağlayıp top ateşiyle kısa sürede öldürdük!” (Aslında o günün kurbanları 209 kişiydi ve Lyon’da öldürdüklerinin sadece 8’de 1’iydi). Bu sözler, giyotinin hiç ara vermeden 7/24 çalıştığı dönemin kasvetli havasını çok iyi yansıtır. Nihayet Robespier­re kürsüye çıkmak isteyince, Fouché’nin örgütlediği vekiller bağırıp çağırarak, slogan ata­rak, önünü keserek ve ardarda söz alarak ona kürsüye çıkma fırsatı vermedi. Büyü bir anda bozulmuş, o güne kadar her krizde konuşmasıyla dinle­yenleri büyüleyen ve durumu lehine çeviren Robespierre şaşkınlıktan dengesini yitir­mişti. Ona kürsüyü verdikleri takdirde o an durumu değişti­rebileceğinden korkarak büyük bir gayret gösterdiler. Bağı­rış-çağırış arasında biri ateş edip onu çenesinden yaraladı ve Robespierre ile arkadaşları Jacobin Kulübü’ne çekilip silahlı birlikleri örgütlemeye çalıştılar ama, Meclis çoğunluğu baskın çıkarak daha çok silahlı birlik toplamak suretiyle bulundukla­rı mekanı bastı.

    Kapak_Dosyasi_4
    Fransız Devrimi’nin en önemli dönemeçlerinden biri Bastille Baskını. Halk, 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’ni ele geçirdi ve tutuklular serbest bırakıldı. Ancak acı ve giyotinli günler yeni başlayacaktı.

    Robespierre tutuklandı ve hemen o gece arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildi. Robespierre en kritik anda şaşkınlığa uğramış, inisiyatif gösterip duruma hakim olama­mıştı. Ayrıca taraftarlarını sa­haya sürmekte de geç kalmıştı (halbuki ihtilal günlerinde te­reddüt eden kaybeder). Hüküm hemen infaz edilirken Paris ve Fransa rahat bir nefes alıyor, zindanda idam bekleyen 8 bin kişi kurtuluyordu. En talihsiz olanlar ise son günün tartış­maları sürerken idam edilen 40 kişiydi. İdamlarını bir gün erteleme talebine karşı “ihtilal, düşmanlarını yoketmek için beklemez” cevabını almışlardı.

    İşte Fouché en büyük tehlike karşısında bile soğukanlılığını koruyan, korkularına teslim olmadan çalışmasını sürdüren, böylesine ince hesaplı bir kişiydi. Güç ve para dışında hiçbir hırsı ve zaafının olmaması ona avantaj sağlıyordu. Talleyrand ile diğer ortak noktaları hiçbir partiye veya değere bağlılıklarının olmamasıydı ki, bu sayede güç dengelerini daha objektif şekilde hesaplayıp önceden pozisyon alabiliyorlardı. Örneğin Meclis’te kim güç kazanırsa, onların sı­ralarına doğru kayıyorlardı. Na­poléon’un düşeceğini ilk sezenler de onlar olacaktı.

    Fouché de aynı Talleyrand gibi rahip okulunda yetişmesine rağmen, kilise mallarına elko­yup bunları hazineye kaydettir­mişti. Bir başka önemli hadise de, Napoléon’un iktidarında Polis Bakanı iken imparatora yapılan bombalı suikast girişi­midir. Napoléon kurtulurken birçok kişi hayatını yitirmiş, imparator bunu Jacobinler’e karşı bir temizlik kampanya­sına dönüştürürken Fouché kralcılardan kuşkulandığını öne sürerek onları kurtarmak istemişti. Bu, eski yoldaşlarına vefa göstermeye çalıştığı çok nadir örneklerden biriydi ama onları Napoléon’un hışmından kurtaramayacaktı.

    Kapak_Dosyasi_5
    Devrimden sonra Lyon’da yaşanan katliam böyle resmedilmişti. Fouché, “Lyon kasabı” olarak nam salacaktı.

    Sonraki dönemde Napoléon kısa imparatorluğunun sonuna yaklaşırken Rusya’dan önce İspanya’da batağa saplanmıştı. İsyanlar yayılıyor, İngilizler de İber Yarımadası’na asker çıkarıp direnişi destekliyordu. Bu sırada Paris’te kalan Fouché ve Tal­leyrand’ın Avusturyalılar ile temasa geçerek kendisine karşı ittifak arayışına girdiklerini duydu. Keza Rus Çarı Alexander ile görüşmeye gönderdiği Tal­leyrand’ın onunla da yakınlaştı­ğını anlamıştı.

    Napoléon, İspanya’daki krizin derinleşmesine çare bulamadan apar-topar derhal başkente dön­dü ve bu ikiliyi mareşallerinin yer aldığı bir devlet konseyinin önünde azarlamaya başladı: Önce Talleyrand çağırıldı: “İspanya işini başıma sen sardın; Eng­hien Dükü’nü öldürmemi de sen tavsiye ettin. Sana yağdırdığım ihsanlara rağmen aleyhimde yapmayacağın şey yok. Seni cam gibi ezerdim ama bununla uğraş­mayacak kadar nefret ediyorum senden” dedi. Talleyrand sakince konsey odasından çıkarken “Bu kadar büyük bir adamın bu kadar terbiyesiz olması ne yazık” diye mırıldandı. İspanya, Fransa’yı ağır-ağır tüketirken Enghien Dükü olayı Napoléon’a çok itibar kaybettirmişti; çünkü bir Fransız süvari birliği sınırı aşarak onu kaçırmış ve idam etmişti.

    Talleyrand’dan sonra “fırça­lanma” sırası Fouché’ye geldi. Napoléon onu da düşmanları­na destek vermekle, kamuoyu oluşturmakta başarısız kalmakla suçladı. Konsey üyeleri bunları taş kesilerek izlerken, herkes onların kovulacaklarını ya da hapsedilmedikleri takdirde en azından sürgüne gönderilecek­lerini bekledi; ama ertesi gün her ikisi de hiçbir şey olmamış gibi işlerinin başındaydı; Napoléon onlardan vazgeçememişti! Talleyrand’ın İngilizler ile arka­sından görüştüğünü öğrenince onu Bakanlıktan almış, ama sırdaşlıktan ve en gizli görevlere göndermekten vazgeçmemişti. Onunla rahat bir diyalog kurabi­liyordu.

    Talleyrand da daha yıllar öncesinde, İtalya Seferi sırasın­da prestiji hızla artan generalin dostluğunu kazanmak için harekete geçmişti. İleride de Na­poléon’un seferlerini tasvip et­meyecek; ancak doğrudan karşı çıkmayarak diplomatik temas­larla bunların sonuçlarını yu­muşatmaya çalışacaktı. Örneğin Mısır Seferi’ne karşıydı; çünkü bunun İngiltere ve Osmanlı Devleti’ni yakınlaştıracağını ve karşılarındaki ittifaki güçlendi­receğini biliyordu. Buna rağmen sonunda yıldızı hızla yükselen generali desteklemişti ki, o zaman Napoléon’un imparator­luğunu kendisinden başka hayal eden yoktu. Napoléon 1804’te imparator olunca, onu muaz­zam bir maaşla başmabeyinci olarak atadı. 1806’da gene büyük bir maddi ihsanla Talleyrand’ı Benevento Prensi yaptı.

    Kapak_Dosyasi_6
    Yüzlerce kişiyi giyotine gönderen devrimin liderlerinden Robespierre’in sonu da giyotin olacaktı.

    Talleyrand 1807’de yukarıda bahsettiğimiz “büyük fırçala­ma”dan sonra geri çekilmekle birlikte Napoléon için çalış­maya devam etti. Ancak yine aynı dönemde Fransa’nın as­kerî-diplomatik sırlarını büyük paralar karşılığında Avusturya ve Rusya’ya sattı. Napoléon bu yıllarda Kutsal Roma İmpara­torluğu’nun kalıntısı olan Ren boylarındaki Alman devlet­çiklerini yeniden düzenlerken; Talleyrand ve ekibinin avantaj sahibi olmak isteyen prens­lerden 10 milyon Frank rüşvet aldıkları kaydedilmiştir.

    Napoléon, Fouché’ye de el altından büyük paralar vermiş, onu da Otranto Dükü yapmıştı. Fouché, imparatorluğun yıkıl­dığı 1815’e kadar bu unvanı mu­hafaza etti. Napoléon’un Elba adasından kaçtıktan sonraki 100 günlük kısa iktidarında gene onun Polis Bakanı’ydı. Na­poléon’un Waterloo’daki nihai yenilgisinin sonrasında bir süre ülkeyi fiilen yöneten komitenin başkanı oldu ve sonra yerini Talleyrand’a bırakıp tekrar Polis Bakanı oldu.

    Fransa’nın en bunalımlı döneminde St. Helena adasına sürülen imparatorun iki eski adamının krallığın restorasyo­nunda yer alması talihin garip bir tecellesi sayılabilir; ama bu durum esas itibariyle onla­rın bunu çok önceden girerek tedbirlerini almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

    Böylece Fouché, idamı için oy verdiği 16. Louis’in kardeşi yeni kral 18. Louis için çalışmaya başladı! Talleyrand ise Napoléon sonrası Avrupa düzeninin tayin edildiği 1815 Viyana Kongresi’n­de Fransa’nın 1793 sınırlarının kabulünü sağladı. Kuşkusuz ki Metternich ve Alexander başta olmak üzere yıllar boyunca Avrupa liderleriyle kurduğu ilişkiler burada çok işine yara­mıştı. Direktuar, Konsüllük ve Napoléon dönemlerinde polis teşkilatını yönetmiş Fouché ise son görevinden sonra yurtdışı­na gitmek zorunda bırakıldı. 18. Louis’nin ağabeyinin ölümün­deki rolününün unutulmasına olanak olmadığı gibi, Lyon’daki kasaplığı da çok derin izler bırakmıştı. 1820’de Trieste’de sürgünde öldü. Napoléon ise 1821’de ağır bir hastalıkla, acı çekerek hayatını kaybedecekti. Hayatın keyiflerini yaşamaya önem veren Talleyrand’a gelin­ce… 1838’e kadar malikanesinde lüks ve rahat içinde yaşadı.

    Kapak_Dosyasi_7
    Waterloo savaşında İngilizler’e karşı yenilgi Napoléon’un da sonuydu. Joseph Fouché bu yenilginin ardından kısa bir süre ülkeyi fiilen yönetti.

    TALLEYRAND (1754-1838)

    Son anında bile hem dünyayı hem Tanrı’yı aldatmaya çalıştı

    Adsız Resim

    Tam ismi Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord olan sıradışı Fransız politikacı, ölümünden sonra çok sayıda tarih-araştırma-kurgu kita­bına konu oldu. 1836’da aktif siyaset alanından çekilen ve Valençay Şatosu’na yerle­şen Talleyrand, 1837’de tekrar Paris’e döndü. Ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Kral Lou­is-Philippe kendisini ziyarete gel­di. Yazar-filozof Ernest Renan, son sözlerini dinlemek için gelen din adamına Talleyrand’ın “benim de bir din adamı olduğumu unutmayın, ona göre…” dediğini aktarıyor ve şöyle diyor: “Son anında bile hem insanları hem Tanrı’yı aldatmayı başarmıştı.” 17 Mayıs 1838’de ölen Talleyrand “İsterim ki asırlar boyunca benim kim olduğum, ne düşündüğüm, ne istediğim tartışılmaya devam etsin” demişti. Arzusu gerçekleşti.

    FOUCHE (1759-1820)

    Siyasi iktidarın korkunç mezarı: Unutulmak ve tüketilmek…

    Joseph Fouché, 1820’de Trieste’de öldü. 1816’da görevi sırasında, Kral 16. Louis’nin idamı için oy kullandığından dolayı sürgün edilmişti. Yazar Jean-François Deniau onun için “iktidarın korkunç mezarı işte budur: Unutulmak. Zaman sizi tüketmiştir” diyecektir. Devrim günlerinin Polis (İçişleri) Bakanı ve “Lyon Kasabı” Fouché, ölümünde hemen önce yanında bulu­nan Napoléon’un küçük erkek kardeşine, kendisine ait ne kadar yazılı siyasi belge varsa hepsini yakmasını söylemişti. Tam 5 saat boyunca tüm dokümanların yakılmasıyla, Fransız İhtilali’nin en kritik günlerine dair ilk elden kayıtlar silindi. Fouché’nin “kendisi” yakıldık­tan sonra ise, külleri Fransa’ya ge­tirilip gömüldü. Şato 20. yüzyılda Rothschild’lar tarafından satın alınacaktı.

  • Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…

    Savaşlar öncelikle politika­cılar ve askerler tarafın­dan yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşul­lara, hangi ittifaklarla yapılaca­ğından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulun­muşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.

    Diplomatlar çok riskli bölge­lerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçeve­sinde hedef hâline geldikleri du­rumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faa­liyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini ön­lemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetler­de pay sahibi olmuşlardır.

    siyasi_tarih_tanju_1
    Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.

    Diplomasi, özellikle Avru­pa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yük­sek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde general­lerin hemen hemen hep­si zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçi­lenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak ara­sında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübeleri­nin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.

    Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişiler­den biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japon­ya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmer­mann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadedili­yordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizal­tı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırıl­ması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesin­de zafere ulaştılar.

    siyasi_tarih_tanju_2
    Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.

    Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplo­matik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşme­leri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Kon­feransı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.

    George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Ge­nelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yılla­rında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturdu­ğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (conta­inment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hede­fini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Sava­şı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihba­rat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.

    siyasi_tarih_tanju_3
    Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.

    Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen erte­sinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlike­sine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngil­tere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yöneti­mini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı gün­lerde seçimi kaybederek görev­den ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu nok­tada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sı­rasında Kuzey Afrika’daki Fran­sız komutanları taraflarına çek­mek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sı­nırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisen­hower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direni­şiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüş­mesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapı­lan bu toplantı Vichy polisi tara­fından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp deni­zaltıya giderken Murphy kala­rak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.

    Bilindiği gibi 2. Dünya Sava­şı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma ris­kinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebi­yet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihin­de darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı im­zalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galip­lerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!

    siyasi_tarih_tanju_4
    SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.

    2. Dünya Savaşı sırasında Mih­ver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sıra­sında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getiril­mişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuri­yeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tara­fından tutuklandı ve öldürüldü.

    Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözet­meden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlik­te, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkile­rini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapat­madan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitimin­den 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.

    Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Millet­ler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katıl­mıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferan­sı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guate­mala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politika­larını sürdürdü.

    NOBEL-PRIZE/PEACE
    ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…

    Bu noktada akla elbette Dwi­ght David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasın­dan sonra yerine gelen Eisen­hower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başko­mutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok genera­li atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenek­leri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözü­me bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Bal­kanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muha­rebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, sa­vaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.

    Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kis­singer (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sö­zetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kam­boçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.

    Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişki­leri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başa­rısız rehine kurtarma operasyo­nunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kampla­rını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganis­tan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde ge­len bir paya sahip olmasıydı.

    siyasi_tarih_tanju_6
    1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
  • 20. yüzyılın yeni cephesi:‘Özel kuvvet’ operasyonları

    20. yüzyılın yeni cephesi:‘Özel kuvvet’ operasyonları

    20.yüzyıla damgasını vuran askerî mücadeleler, özellikle 2. Dünya Savaşı’yla birlikte yeni bir boyut kazandı. Artık sıcak muharebeye giren askerî birliklerin sevk ve idaresi kadar, istihbarat örgütlerinin faaliyetleri, özel operasyonları ve propaganda da hayati bir önem taşıyordu. Kurtarılan-kaybedilen hayatlar ve uluslararası mücadelenin yeni alanı.

    Geçen yüzyıl savaşların­da gördüğümüz birçok yeniliğin arasında, özel operasyonların giderek artması dikkati çeker. Bunlar esas olarak düşman hatlarının gerisinde veya çatışmalara taraf olmamış ülkelerdeki girişimlerdir ama; terör hadiseleri sözkonusu olun­ca ülkelerin kendi topraklarında da gerçekleşir. Resmen ilan edilmemiş savaşlarda, özel ope­rasyonlar daha bir ön plandadır. Bunlarda, sayı olarak az ama çok sıkı elemeler ve eğitimlerden geçmiş yetenekli özel birlikler kullanılır. Temel amaçlar, hasım liderlerin bertaraf edilmesi, rehinelerin kurtarılması, kritik sabotaj faaliyetleri, ulaştırma-i­letişim sistemlerinin çökertil­mesi, sindirme, istihbarat ve propagandadır. Özel birliklerde­ki personel içerisinde subay ve astsubaylar büyük ağırlık taşır; bazı timler sadece bu unsur­lardan oluşur. Bu faaliyetler, “düşman” tarafın büyük birlik­lerinin ve maddi imkanlarının koruma faaliyetlerine ayrılma­sını getirir.

    Özel birlikler denilince ilk akla gelenler komandolardır. Bu terim 1899-1902 arasındaki Boer Savaşı’ndan miras kalmıştır. İn­gilizler ilk başta komando olarak anılan birkaç bin Boer süvarisiy­le başa çıkmak için 75 bin aske­rin yeterli olacağını düşündüler; ama sonuçta savaşı kazanmak için 450 bin kişi yığmak zorunda kaldılar ve bunların çoğu ikmal hatlarını korumak için ayrılmış­tı. Bu gelişmeler, onları bu tür özel operasyonlar üzerinde dü­şünmeye yönlendirdi. 1. Dünya Savaşı sırasında en başarılı özel operasyonlarından biri, Thomas Edward Lawrence’ın (1888-1935) başlattığı Arap isyanıdır. Bu faaliyet, Türk Ordusu’nun ikmal hatlarına büyük zarar verip birliklerin korumaya ayrılma­sına yolaçtığı gibi, baskınlarla da önemli kayıplar verdirmişti. 1. Dünya Savaşı’nda daha az popüler diğer bir özel harekat da, Alman General von Lettow-Vor­beck’in Doğu Afrika’da kendi­lerinden 10 kat daha kalabalık İngiliz kuvvetlerini bağlama­sıdır. Ancak özel operasyonlar konusunda büyük gelişmele­rin yaşandığı dönem 2. Dünya Savaşı’dır. Birçok ülke bu konuya hassasiyetle eğilecek, ama başı çeken İngiltere olacaktır. 1940 Mayıs’ından 1941 Haziran’a kadar Almanya karşısında tek başına kalan İngiltere, Avru­pa’ya çıkarak savaşı sürdürme olanaklarına sahip değildi. Bu nedenle Kuzey Afrika ve At­lantik konvoylarını korumanın haricinde, savaşı hava bombar­dımanı ve özel operasyonlarla devam ettirmekten başka çaresi yoktu. Bu tür operasyonlar için kısa sürede 8’i Donanma’ya bağlı, çoğu tabur büyüklüğünde 30 civarında birlik kuruldu. Ne var ki, tüm silahlı kuvvetlerden en güçlü askerlerin bu birim­lere seçilmesi belli bir tepki de oluşturmuştu. Winston Churc­hill, Dunkirk’teki çekilmenin (26 Mayıs-4 Haziran 1940) hemen ertesinde, Avrupa’yı ateşe verme talimatıyla SOE (Special Ope­rations Executive) adında bir başka örgütün kuruluş emrini verdi. Bu kuruluş, işgal altındaki tüm ülkelerde istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütecekti. Kuzey Afrika’da David Stirling’in “Çöl Akıncıları “(Long Range Desert Group) ve Burma’da Orde Wingate’in “Chindits” adı verilen tugayı ile Japon hatlarının arka­sına yaptığı akınlar öne çıkar. Stirling’in grubu daha sonra SAS (Special Air Service) olarak örgütlenecek ve o tarihten (1941) itibaren dünyanın her tarafında operasyon gerçekleştiren İngiliz özel birliklerinin atası olacaktı. Hitler savaş sırasında bu ope­rasyonlara karşı büyük bir savaş suçu olan “Komando Emri”ni yayınladı; buna göre askerî kı­yafete bakılmadan paraşütçüler dahil yakalanan her komando teslim olsa dahi derhal öldürü­lecekti ve bu emrin uygulandığı durumlar oldu.

    Amerikalılar da savaşa girdikten sonra CIA’in öncülü sayılan OSS (Office of Strategic Services) adlı kurumu oluştu­rarak benzer operasyonlara başladı. Bunlardan kimi doğru­dan Silahlı Kuvvetler bünyesin­de yapılırken kimi de OSS’nin denetimindeydi. General Frank Merrill’in komutasında kurulan “Merrill’s Marauders” adlı askerî birlik, tıpkı Wingate’in “Chin­dits”i gibi Burma’da akınlar yapmış ve onlar gibi büyük kayıp vermişti. Ancak bu ülkede ve Çin’de OSS yönetimindeki başka operasyon grupları, yerliler­den gerilla grupları kurmanın yanısıra istihbarat ve sabotaj faaliyetlerinde bulundu.

    Askeri_Tarih_1
    ABD’nin 1993’te Somali’deki özel operasyon fiyaskosu, Kara Şahin Düştü (Black Hawk Down) adıyla sinemaya aktarıldı. 2001 yapımı film savaş sinemasının seçkin örnekleri arasında sayılıyor.

    Amerikalılar 2. Dünya Savaşı sırasındaki istihbarat çalışma­larını önce tarafsız ülkelerden yürüttüler ki, bunların başında sonradan CIA’in patronu olacak Allen W. Dulles’ın İsviçre’de yaptığı işler gelir. Onun en bü­yük başarısı, İtalya’daki Alman birliklerini resmî antlaşmadan 1 hafta önce teslime ikna ederek birçok hayat kurtarmış olması­dır. Bu arada İstanbul’da ‘Packy’ Macfarland yönetimindeki OSS grubu, Balkanlar ve Orta Avru­pa’ya yönelik faaliyetler için bir merkezdi. Buradan elde edilen istihbaratın, İtalya ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’daki direniş gruplarına malzeme gönderilme­sine katkısı olmuştur. Fransa’nın kurtarılması sırasında ise işgal altındaki bölgelere paraşütle indirilen “Jedburgh” timleri­nin Normandiya ve sonrasında istilayı kolaylaştırması da, özel kuvvetler kapsamında önemli fa­aliyetler arasındadır. Bunlar yerel direnişçilerle bağlantı, istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütmüş, Müttefik birlikleri bölgelerine ulaştıkça görevleri sona ermiştir (Soğuk Savaş yıllarında Ame­rikalılar çok sayıda özel birlik yetiştirdiler ki bunlar arasında Yeşil Bereliler, Delta Grubu, Navy Seals, Raiders, Rangers vs. daha çok bilinenlerdir).

    2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın özel birliği olan Brandenburg komandolarını da unutmamak gerekir. Bu birlik 1939 sonunda ordu içerisinde, ancak istihbarat örgütü Abwehr gözetiminde kurulmuştu; düş­man cephesinin gerisinde her türlü istihbarat, sabotaj, yakın dövüş, silah, paraşüt eğitimi alan, yabancı dil bilen yetenekli askerlerden oluşuyordu. Daha sonra SS birlikleri kendi özel kuvvetlerini oluşturdu. Hitler’in “harika komandosu” olarak anı­lan Otto Skorzeny, 12 Eylül 1943 tarihinde Mussolini’yi, hapis tutulduğu Gran Sasso dağının tepesine planörle inip, inanıl­maz bir operasyonla kurtardı. Hitler’e bu başarısı üzerine Brandenburg birliklerinden 4 bin asker ve subay alması için izin verdi. Skorzeny’nin önem­li operasyonlarından biri de, savaşın sonu yaklaşırken taraf değiştiren Macaristan diktatörü Amiral Miklós Horty’yi ele ge­çirmesidir. Onun Müttefikler’le temasının izlenmesi üzerine Skorzeny, önce Horty’nin müza­kereleri yürüten oğlunu kaçırdı, sonra da 16 Ekim 1944 tarihinde başkanlık sarayını basıp Horty’yi esir aldı.

    Rus özel operasyon birlikle­rine gelince… Bunlar 2. Dünya Savaşı öncesinde gizli servisler olan NKVD ve GRU içerisinde oluşturulmuştu. İstiladan sonra Alman hatlarının gerisinde operasyonlar geliştirmeye çalıştılar ve 1943’te bunlara, karşı-istihbaratta uzmanlaşan SMERSH de katıldı (Savaştan sonra ise düşman hatları geri­sinde harekat yapacak Spetnatz özel bölükleri kurulacak (daha sonra tabur seviyesine çıka­rıldı); bunları KGB tarafından oluşturulan Vitnaz, Vega ve Alfa birlikleri izleyecekti).

    2.DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR

    DÜŞMANI ALDATMAK İÇİN…

    Avrupa’da başlayan savaşın küresel bir nitelik kazanmasından önce görülen istihbarat savaşları ve operasyonlar, ABD’nin savaşa girmesiyle hız kazanacaktı. Yine de özellikle İngiliz MI5’ın (Military Intelligence, section 5) Almanlar’a karşı operasyonları tayin edici olacak, savaşın kaderine etki edecek sonuçlar doğuracaktı.

    VENLO HADİSESİ (9 KASIM 1939)

    İngilizler’e ağır darbe

    Askeri_Tarih_2
    2 İngiliz ajanının kaçırıldığı Hollanda- Almanya sınırındaki Café Backus.

    2. Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde meydana gelen, önemsiz görünen ama ciddi sonuçlara yolaçmış bir operasyon. SS tarafından Naziler’i kışkırtmak üzere sözde İngilizler’in marifetiyle Hitler’e düzenlenen sahte bir suikast girişimi sonrasında; buna misilleme olarak sözde muhalif Naziler ile tarafsız Hollanda’nın sınırdaki Venlo kentinde buluşmaya giden iki İngiliz ajanı kaçırıldı. İngiliz ajanlar, sınırdan hızla dalan ve aynı hızla kaçan araba­ya itildiler; ajanların yıllardır kurdukları istihbarat şebekesi çökertildi; aynı zamanda Almanya’daki Nazi muhalif­lerine de gözdağı verilmiş oldu.

    İSKENDERİYE BASKINI (19 ARALIK 1941)

    Askeri_Tarih_3
    HMS Queen Elizabeth.

    İtalyan tim su altından vurdu

    Müttefik güçlerle Mihver arasında Akde­niz’de askerî rekabetin sürdüğü 1941’in Aralık ayında, İtalyan dalgıç komandoların gerçekleştirdiği operasyon. İtalyan tim, üzerlerine binilerek yönlendirilebilen özel yapım torpilleriyle gizlice İskenderiye limanına girdi; bunları Valiant ve Queen Elizabeth ana muharebe gemilerinin altın­da patlattı. Kuma oturan gemiler çok uzun süre harekatdışı kaldı ve kritik aylarda İngilizler Akdeniz’deki üstünlüklerini yitirdi.

    Askeri_Tarih_4
    Alman General Erwin Rommel.

    FLIPPER OPERASYONU (10-18 KASIM 1942)

    Rommel’i ele geçirememek

    “Flipper” koduyla anılan bu başarısız operasyonda İngilizler, Alman General Erwin Rommel’i hedef almışlardı. Kuzey Afrika’da (bugün Libya) Rommel’in kaldığı ve kimi zaman karargah olarak kullandığı evi basıldı ama, İngiliz istihbaratı onun sözkonusu günlerde cephede olduğunu tespit edememişti. 11. İskoç Komandoları tarafından yapılan baskın ateşle karşılık gördü ve 2 ölü verdikten sonra kaçan gruptan 28 asker esir düştü. Sadece 3 ko­mando, çölde haftalarca süren yürüyüş­ten sonra İngiliz hatlarına dönebildi.

    BRUNEVAL BASKINI (27-28 ŞUBAT 1942)

    Askeri_Tarih_5
    Bruneval’nın 1941’de çekilmiş bir fotoğrafı. Sol
    tarafta Würzburg radarı görünüyor.

    Hedef radar ele geçirildi

    Bombardıman akınlarında büyük kayıp veren İngilizler, Almanlar’ın Fransa kıyılarına yerleştirdiği bir radarı ele geçirmek üzere paraşütle yakın bir bölgeye inip başarılı bir baskın yaptı. 1942 başlarındaki bu operasyonda önemli parçaları ülkelerine götürüp değerli bilgiler edindiler.

    GUNNERSIDE OPERASYONU (ŞUBAT 1943)

    İngilizler’in ‘ağır su’ sabotajı

    Askeri_Tarih_6
    Norveç’in Telemark bölgesindeki Norsk
    Hidroelektrik Santrali.

    İngilizler, Naziler’in atom bombası yapımında kullanabilecekleri “ağır su” tesisini ortadan kaldırmak üzere SOE (Special Operations Executive) tarafın­dan yetiştirilen bir özel grubu harekete geçirdi. 1940’da başlayan planlama ve eylemler, Norveç’teki bir hidroe­lektrik santralindeki tesisinin imhasına uzanacak ve 1943 Şubat’ında yapılan eylem “Gunnerside” adıyla anılacaktı. Tesisin imhasından sonra elde kalan su, bir feribotla Almanya’ya taşınırken ikinci bir sabotajla bu gemi de batırıldı. Gerçi Almanlar atom bombası yapımından çok uzaklardı ama, bu o dönemde kesin olarak bilinmiyordu.

    MINCEMEAT OPERASYONU (NİSAN 1943)

    Müttefikler Sicilya’ya, Almanlar Sardunya’ya

    Askeri_Tarih_7
    Cesedin üzerine konulan Binbaşı Martin’in kimlik kartı.

    İngilizler 1943 başında, kıta Avrupa’sına yapılması planla­nan çıkarmaların yeri konusunda Almanlar’ı aldatmak için bu operasyonu planladı. Böylece onları, harekatın Sicilya yerine Sardinya’ya veya Yunanistan’a yapılacağına inandırabilirlerdi. Tıp uzmanlarının yardımıyla kim­sesiz bir cesedi Binbaşı Martin adıyla hazırlayıp 30 Nisan gecesi kaza geçirmiş gibi İspanya kıyı­larında denize bıraktılar. İspan­yollar, cesedin koluna zincirlen­miş çantadaki belgeleri derhal Almanlar’a gösterdiler. Burada tiyatro biletinden nişanlıya yazıl­mış mektuba kadar her şey dü­şünülmüştü. Bilgiler, Almanlar’ın Sardinya ve Yunanistan’a güç kaydırmasına yolaçacaktı. MI5’ın (Military Intelligence, section 5), 2. Dünya Savaşı sırasındaki en başarılı istihbarat operasyon­larından sayılır. 2021’de sinema filmi olarak dramatize edildi.

    2.DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR

    SINIRÖTESİNDE YENİ SINIRLAR…

    Çok sıkı eğitim ve hazırlığa rağmen, özellikle yakın tarihte özel kuvvetler tarafından yapılan uluslararası operasyonların önemli bir kısmı başarısız oldu. Bunun nedeni, operasyon hedefi olan tarafın çok daha tedbirli olması ve senaryoların çeşitliliği idi. Yine de 1976’daki Entebbe Baskını gibi, amacına ulaşan operasyonlar kaydedildi.

    Askeri_Tarih_8
    Fidel Castro, Domuzlar Körfezi çıkarması sonrası çıkan çatışmayı izliyor.

    ENTEBBE BASKINI (3-4 TEMMUZ 1976)

    İsrail komandoları Uganda’da

    Askeri_Tarih_9
    Operasyondan dönen “Sayeret Matkal”
    komandoları, 4 Temmuz 1976.

    Paris-Tel-Aviv seferini yapan bir yolcu uçağı Atina’da kaçırılarak Uganda’ya gö­türülmüş, rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İsrail’in çok sayıda Filistinli tutukluyu serbest bırakması istenmişti. Görüşmeler sonuç vermeyince 3-4 Tem­muz 1976 tarihinde İsrail’in “Sayeret Mat­kal” adlı özel operasyon birimi uçaklarla havadan ikmal yaparak 4 bin kilometrelik bir uçuşla gece vakti Entebbe Havali­manı’na inmiş; 1 saat süren operasyonla rehinelerin hepsini kurtarıp gene uçakla İsrail’e dönmüştü. Filistinliler ve onlarla birlikte olan 2 Alman ve bazı silahlı Ugan­dalılar öldürülmüş; İsrailliler’in tek kaybı, bugünkü İsrail başbakanının ağabeyi olan komutanları Yonatan Netanyahu olmuştu.

    DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARMASI (17-20 NİSAN 1961)

    Askeri_Tarih_10
    Domuzlar Körfezi çıkarmasında Kübalı sürgün askerler büyük rol oynadı.

    CIA’in suya düşen planları

    2. Dünya Savaşı sonrası en başarısız büyük operasyonların önde geleni. Küba’da Castro rejimine karşı CIA ta­rafından eğitilen 1.500 kadar Kübalı, 19 Nisan 1961 tarihinde Domuzlar Körfezi adı verilen kıyıya çıktı ama tam bir ye­nilgiye uğradı. Hayatta kalanlar büyük bir mahkemede yargılanarak siyasi propaganda vesilesi oldular.

    MÜNİH OLİMPİYAT KATLİAMI (5-6 EYLÜL 1972)

    Askeri_Tarih_11
    Keskin nişancıyla öldürmesi planlanan eylemciler, rehinelerin bulunduğu helikopteri havaya uçurmuştu.

    Spora sürülen ‘Kara’ leke

    İsrailli 11 sporcu, olimpiyat köyünde Kara Eylül adlı Filistinli örgüt tarafın­dan korumasız bir şekilde rehin alındı. Pazarlık sonunda eylemcilerin rehine­lerle birlikte helikopterle havalimanı­na götürülmesi için anlaşıldı. Ne var ki bu sırada Alman polisine bağlı PSG9 anti terör grubu son derece kötü bir operasyona girişince bütün rehi­neler (11 İsrailli sporcu ve 1 antrenör) öldü. Ekibin bu operasyonu yapacak yetenekte olmadığı ortaya çıktı ama, Alman Silahlı Kuvvetleri’nin bu ope­rasyon için zaten yetkisi de yoktu.

    İRAN / REHİNE KURTARMA OPERASYONU (NİSAN 1980)

    Iran Hostages Operation Eagle Claw
    Tahliye esnasında helikopterlerde arıza meydana geldi. Amerikan ordusu operasyonu sürdüremedi.

    Büyükelçilikte büyük fiyasko

    İran Şahı’nın devrilmesini takiben, ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’nde re­hin alınan Amerikalılar’ın kurtarılma­sı için bir operasyon planlandı. 1980 Nisan’ında Basra Körfezi’nden kal­kan helikopterler Tahran yakınların­da toplanıp ikinci kez havalanacaktı. Ne var ki indikleri yerde karşılaştık­ları bir yolcu otobüsünün yanısıra, mekanik arızalar ve kum fırtınası 8 helikopterden 3’ünü devredışı bıra­kınca operasyona devam edilemedi. Burada da hazırlık ve planlamada büyük eksiklikler ortaya çıktı.

    MOGADİŞU MUHAREBESİ (3-4 EKİM 1993)

    Askeri_Tarih_13
    ABD güçlerinin saldırılarında Mogadişu’daki sivillerden de yüzlerce ölü olduğu belirtildi.

    3 Kara Şahin düştü

    Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir savaş lordunu ele geçirmek üzere havalanan ABD özel birliklerine ait 3 Black Hawk helikopteri düştü; bunlardan ikisi şehir için­de öfkeli kalabalıkların saldırısına uğradı. Saatler süren çatışmalardan sonra Amerikalılar 18 ölü ve 73 yaralı vererek üslerine çekildi. Hadise, meşhur “Black Hawk Down” filmiyle (2001) sinemaya aktarılacaktı.

    (FILE) FILE FRANCE JUSTICE TERRORISM CARLOS
    Birçok terör eyleminde yeralan Sanchez, hâlen Fransa Fleury Merogis Cezaevi’nde tutuklu.

    CARLOS OPERASYONU (14 AĞUSTOS 1994)

    Çakal takip edildi, Sudan’da yakalandı

    Uzun yıllar boyunca dünyanın her tarafında aranan Çakal Carlos lakaplı Ilich Ramirez San­chez’in yeri, 1994 Şubat’ında CIA tarafından tespit edildi. Fransız istihbaratı tarafından 4 ay boyunca takip edilen Carlos, 14 Ağustos 1994’te Sudan’da ya­pılan bir operasyonla kaçırıldı. Paris’e götürülerek, mahkeme sonrası müebbet hapse mah­kum edildi. Sudan hükümetine ise kimi ekonomik avantajlar sağlandı; Sudanlılar’ın izinsiz operasyon dolayısıyla şikayet­lerinden vazgeçmeleri sağlandı.

    PKK LİDERİNİN YAKALANMASI (16 ŞUBAT 1999)

    Sayın Öcalan! Memlekete hoşgeldin

    Askeri_Tarih_15
    “Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçuyla 29 Haziran 1999’da idama mahkum edildi, cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.

    Baskılar nedeniyle 1999 Ocak’ında Suriye’den Yunanis­tan’a giden PKK lideri Abdullah Öcalan, iltica izni verilme­yince oradan Rusya, sonra İtalya’ya sığınmaya çalıştı. Bu süreçte MİT tarafından takibe alındı ve sonunda bir süre kalacağı Kenya’ya gitti. Buradan Hollanda’ya gideceği öğrenilince, ABD’nin de bilgisi dahilinde Türk Özel Kuv­vetleri olan Bordo Bereliler’den bir ekip Nairobi Havali­manı’nda Öcalan’ı yakaladı. Türkiye’ye getirilen Öca­lan’ın yakalandığı, 16 Şubat günü kamuoyuna açıklandı.

    NEPTUNE SPEAR (2 MAYIS 2011)

    Askeri_Tarih_16
    Usame Bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad şehrinde öldürüldüğü yer.

    Usame Bin Ladin’e mızrak operasyonu

    ABD, 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i ele geçirmek için geniş çapta bir faaliyete girişti. Ladin hiçbir elektronik haberleşmeyi kullanmadığı halde, kuryelerinden biri izlenerek kendisinin Pakistan’da saklandığı yer bulundu. 2 Mayıs 2011 tarihinde Afganistan’dan kalkan helikopterlerde bulunan özel birlikler, baskın yaparak (Neptün Mızrağı Operasyonu) Bin Ladin’i evdekilerle birlikte öldürdü.

  • Kış savaşları ve trajedi: Ölümle kartopu oynayanlar

    Tarih boyunca kış aylarında savaştan kaçınıldı ama teknolojik olanakların gelişimine rağmen, çağımızda da sayısız asker kış savaşlarında tarifsiz acılar çekerek can verdi. 1. Viyana Kuşatması’ndan Napoléon’un meteorolojik yenilgisine, Sarıkamış’tan Stalingrad’a, Ardenler’e uzanan buz cehennemleri ve zebanilerin elinde can verenler.

    Önce ıslanıp sonra buz kesmek… Ayazda sabahı etmek… Gelmeyecek tayını beklemek… Bir kap sıcak yemek düşlerken bir ağacın dibinde uyuklamak, uyurken donup gidenleri ve evde bekle­yenlerini düşünmek… Silkinip ayağı yere vurarak ısınmaya çalışmak… Soğuktan çıplak ele yapışan silah demiri… Şanslıy­san bir ateşe yaklaşabilmek, yarısı yenmiş bir peksimeti ısırabilmek ve kuşatılmadan çekilmeye çalışmak… İşte mil­yonlarca asker, üstelik çoğu 20. yüzyılda bu acıları yaşadı. Ki­misi donup giderken bir kısmı da esarette can verdi. Örneğin Stalingrad’ın buz cehennemin­de esir düşen 105 bin kişiden sadece 6 bini ülkesine dönebildi (Ancak tabii bu Almanların elinde açlık ve hastalıkla öldü­rülen milyonlarca Rus esirin yanında çok küçük kalır).

    Nispeten daha iyi belgelen­miş olan yakın tarihe baktı­ğımız zaman, savaşların hiç durmadığını ama kış savaşla­rından sürekli kaçınıldığını gö­rüyoruz. Özellikle 13. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar süren küçük buz çağında, kış seferleri en zengin ordular için bile açlık, hastalık ve donarak ölüm anlamına geliyordu. Bu­harlı ve ardından içten patla­malı motorlar seferleri biraz ko­laylaştırmış olsa da, 20. yüzyılın ortasındaki 2. Dünya Savaşı’nda bile milyonlarca asker kış nedeniyle korkunç acılar çekti; yüzbinlercesi hayatını yitirdi. Napoléon’un yarım milyonluk “Grande Armée”’sini yutan kış, Hitler’in ordularını da kıra­caktı. Napoléon Rusya’da bir muharebede yenilgiye uğrama­dı ama Moskova’dan çekilirken ordusunun neredeyse tümünü açlık ve soğuk nedeniyle yitirdi. Perişan hâlde kalanlar da onları sürekli izleyen süvarilerin kur­banı oldu. Rusya içlerine giren yarım milyona yakın askerin yüzde 90’dan fazlası dönemedi.

    Savaşlar ılıman kuşakta -ki geçmişte havalar çok daha sert­ti- bazı nedenlerle kışa sarkan seferler dışında, ordu atları için gerekli otların yeşerdiği Mayıs’ta başlar ve Kasım’da askerler eve dönmüş olurdu. Osmanlılar’da ordunun bü­yük kısmı için sefer başlangıcı Hızır İlyas günü olarak bilinen 3 Mayıs, sefer sonu ise Ruz-i Kasım tabir edilen 5 Kasım idi. Sefer hazırlıkları Mart sonunda başlar ama yola Mayıs başında çıkılır; Kasım sonunda da eve dönülmüş olurdu. Genel usul böyleydi; çünkü açıkta barınma bir yana, orduların kışın ikmal edilmeleri ve atların uzun süre açık arazide tutulmala­rı imkansızdı. Aralık’a kalan yanardı.

    AskeriTarih-1
    Napoléon ve ordusu (Grande Armée) Aralık 1812’de Moskova’dan çekilirken mevcudunun çoğunu açlık ve soğuk nedeniyle kaybetmişti.

    Bizim tarihimizde kışa sarkan iki felaketli sefer özellikle öne çıkar. Bunlardan ilki Kanunî’nin hesapsız 1. Viyana Seferi mace­rası (1529), ikincisi ise Sarıka­mış’tır (1914). İkisi arasında 385 sene olmasına rağmen, ikinci­sinde insan kaybımız -abartılar bir yana- çok daha fazla olmuş­tur. Bu arada orduların sürekli ve hızlı yürüdüklerini sanan varsa, İstanbul’dan Macaristan’a kadar geçen sürenin 80-120 gün arasında sürdüğünü bilmeleri gerekir. Ordu yağmurlu gün­lerde yürüyemez, bu arada bazı nehir geçişlerinde vakit yitirilir ve ayrıca askerin dinlenmesi gerekirdi.

    1529 seferinde olumsuz ko­şullar nedeniyle ordu ancak Ey­lül başında Budin’i kuşatmış ve ayın 10’unda şehri almıştı. Artık ancak geri dönecek kadar sefer zamanı kalmıştı ama Kanunî, Avusturya ordularının uğradığı bir dizi yenilgiden sonra Viyana yolunun açık olduğunu anlayın­ca felaketli kararını verdi. Kış yaklaşmış, üstelik ordunun yiye­ceği azalmış, hastalık başgöster­mişti. Buna rağmen kuşatmayı denedi. Surları savunanların tek yapması gereken, birkaç hafta direnip soğukları beklemekti. Padişah durumun umutsuzlu­ğunu anlayınca 14 Ekim’de ku­şatmayı kaldırdı ama artık çok geç olmuştu. Nehirler kabarmış, hayvanlar çamura saplanmış, ağırlıklar terkedilince asker aç ve açıkta yatmaya başlamış­tı. Farklı kaynaklarda 14-25 bin arasında askerin hayatını yitirdiğinden sözedilir ama, ne kadarının açlık-hastalık-soğuk­tan öldüğü, ne kadarının yiyecek bulmak için dağılınca pusuya düşen akıncılardan olduğu bilin­memektedir. Yine de Osmanlılar henüz yükseliş çağında olduk­ları için toparlanmış; bu durum gerilemenin en büyük dönüm noktası olan 2. Viyana felaketi gibi yıkıcı olmamıştır.

    Elbette, kış savaşları bu ya­zıda ele aldığımız hadiselerden ibaret değildir. Norveç’te, Fin­landiya’da, Rusya ve Doğu Av­rupa’da ve Kore’de tarihin diğer dönemlerinde de kış savaşları oldu. Sıcak iklimde haftalarca açlığa dayanan asker, soğukta 1 haftada sağlığını ve direncini yitirir. Savaş her yerde kötü­dür ama düşmanın karşısında açlık, soğuk ve hastalıklardan kırılmak daima daha büyük acılar vermiştir.

    AskeriTarih-2
    1. Viyana Kuşatması sırasında kötü hava koşulları yüzünden 14-25 bin arasında Osmanlı askeri hayatını kaybetmişti.

    ARALIKTA ÖLÜM

    1914 Sarıkamış felaketi: Ruslar’dan önce bastıran soğuk

    AskeriTarih-KUTU1
    Allahuekber Dağı’nın yüksek kesimlerine doğru dondurucu soğuk altında yürüyen tümenler, daha Ruslarla karşılaşmadan mevcutlarının yarısından fazlasını yitirmişti (yapay zeka ile oluşturulmuştur).

    Kısa kış gününün güneşi çekilip yerini ayaza bırakınca sırılsıklam çatıklar donmuş, askerin ayağında buzdan pran­galar oluşmuştu. Buzlaşan çarıkların par­mak uçlarında başlattığı karıncalanmalar nedeniyle askerler ayaklarını yere vuruyor ama bir süre sonra yorgunluktan bitap düşerek yavaşlıyor, donma bileklere kadar ulaşıyordu. Isı düştükçe yere düşenlerin de sayısı artıyordu. Olduğu yere yığılanları, ölenleri görenler can havliyle zıplamaya çalışıyordu.

    1. Dünya Savaşı’nda ordular esas olarak tren ve at arabalarıyla ve kimi zaman da öküz arabaları, develer veya mekkare (katır) kollarıyla ikmal ediliyordu. Motorlu araçlar henüz çok azdı.

    Yakın tarihimizdeki ikinci kış felaketi, bilindiği gibi 1914’te Sarıkamış’ta mey­dana gelmiştir. Bu coğrafyada daha önce hiçbir ordu Aralık ayında harekete geçmemişti. Rusları Almanların karşısın­dan kuvvet çekmeye zorlamak için yapılan bu operasyon kötü yönetilmiş, başından felakete mahkum edilmişti; gönderilen kışlık teçhizat askerin eline ulaşmamıştı. Yüksek irtifada dondurucu soğuk altında yürüyen tümenler, daha Ruslarla karşılaş­madan mevcutlarının yarısından fazlasını yitirdi, asker telef oldu. Burada elden çıkan 4 tümen savaşın devamında çekilen sıkıntı­ları da arttıracak ve bu felaketin hesabı sorulmayacaktı; zira bunun esas sorum­lusu başkomutan vekili Enver ile 3. Ordu Komutanlığı’na getirilen Hafız Hakkı idi. Her ikisi de 2 yıl içerisinde binbaşılıktan en üst komutanlığa gelmiş hırslı ama yetersiz su­baylardı. Hafız Hakkı burada tifüsten öldü; Enver ise Balkan Savaşları’nda dağılan orduyu kısa sürede toparlamış olduğu için övgüyü hak etse de, sürekli hata yaparak büyük kayıplara yol açmayı sürdürecekti.

    TEKNOLOJİYE KARŞI DİRENİŞ VE COĞRAFYA

    1941-42 kar cehennemi: Alman Ordusu’nun erimesi

    AskeriTarih-KUTU2
    Aralık’ta sıcaklık eksi 40 dereceye kadar düşerken kışlık kıyafetleri olmayan Alman ordusu 750 bin kayıp vermiş, bu rakam Mart başında 1.074.000’e ulaşmıştı.

    2. Dünya Savaşı’nda motorlu araçların miktarı ve oranı artmakla birlikte, İngiliz ve Amerikalılar hariç (ki onlar da dağlık ve ormanlık bölgelerde ikmal için katır kullanmışlardır), diğer ordularda çeki hayvanları büyük bir ağırlık taşıyordu. Alman ordusu Rusya’ya 3.2 milyon askerle hücum ederken 150’den fazla tümenin 116’sı piyade, biri süvari tümeniydi; bütün bunların ikmali için 500 bin at kullanılıyor­du. Geri kalanın 19’u zırhlı, 16’sı motorizeydi ancak bunlar da Rus kışı ve çamurunu çekeceklerdi.

    1941 yazının büyük ilerleme günlerinde Almanlar çok kısa sürede Leningrad’ı kuşattı. Şehir sürekli bombardıman altında muazzam bir direniş gösterdi. Ancak Stuka’ların yiyecek depolarını tahrip etmesi nedeniyle sivillerin yiyecek istihkakı günde 37.5 gram talaşla karışık siyah ekmeğe düşünce açlık, soğuk ve hastalıktan ölenler 1 milyona yaklaştı. Sa­dece Ladoga Gölü buz tutunca, top ateşi altında biraz ikmal yapılabildi ama Ruslar çoğu hapishanelerden toplanmış olan “einsatz” denilen Nazi ölüm taburlarını şehire sokmadı.

    Almanlar savaşı sonbahar başında sonuçlandırma ümidiyle ilerlemişti ama tekerlekli araçları önce “rasputitsa” deni­len çamurlu dönemde batağa saplanıp yavaşladı, sonra durdu. Kış yaklaşırken çoğu yerde sadece paletli araçlar az çok ilerleyebiliyordu. Alman Ordusu savaşın erken biteceği beklentisi içerisinde asker­lerin büyük kısmı için kışlık kıyafet temin etmemişti. Aralık’ta ısı eksi 40 dereceye kadar düşerken yazlık kıyafetleri içeri­sinde titreyen askerler donmuş toprakta derin siper kazamıyor, karın içerisinde 1 saatten fazla dayanamıyordu.

    Almanlar ve müttefikleri 1941 kışında Moskova, 1942 kışında Stalingrad’da son derece büyük sıkıntı çekti. 1940’ta 20 binden az ölü vererek Avrupa’yı fetheden Alman Ordusu Aralık başına kadar 750 bin kayıp vermiş, bu rakam Mart başında 1.074.000’e ulaşmıştı. Kayıplar, Alman ordusunun ilk baştaki yedeklerinin 2.5 katıydı.

    Ertesi yıl Kasım sonunda başlayan Rus karşı taarruzu ise 3 günde Stalingrad’daki 320 bin kişilik Alman ordusunu kuşattı. Aç kalan birlikler teslim oluncaya kadar harabeler arasında süründü. Luftwaffe mareşali Goering onları havadan ikmal edeceğini vaadetti ama günlük gereksi­nimlerinin dörtte birini bile karşılayama­dı. Yiyecek götüren uçaklar, dönerken sadece 30 bin yaralıyı geri getirebildi. Havaalanları, kendilerini son uçaklara at­maya çalışan uzuvları donmuş yaralıların bekleştikleri sefalet manzaralarıyla öne çıktı. Yıkıntılar arasında çalışan hekimler ise soğuktan donan uzuvları anestezi ol­madan kesiyor, askerler ise her halükarda ölüyordu. Çekilişin bozgunla sonuçlana­cağını anlayan Hitler, askerlerine bulun­dukları yerde direnme emri vererek büyük kayıplar pahasına Wehrmacht’ı kurtardı.

    ALMAN KARŞI SALDIRISI

    1944 Ardenler: Donan tarih, geri çekilemeyen ve kırılan asker

    AskeriTarih-KUTU3
    Ardenler Taarruzu sırasında avcı çukurunda düşmanı gözleyen bir Amerikan M1919 ağır makineli tüfek takımının renklendirilmiş fotoğrafı.

    Aralık 1944’te, Amerikalılar çok zor bir Avrupa coğrafyasında ve ağır kış koşullarında savaşı sürdürüyordu. Ame­rikan tarihinin ilk büyük kış muharebesi olan ve “Battle of the Bulge” diye anılan Ardenler harekatı bu sırada yaşandı. Almanların taarruz gücünün kalmadığı sanısı içerisindeki Amerikalılar, özel­likle Ardenler bölgesinde zayıf örtme birlikleri bırakarak rahata kapılmışlardı. Hitler tam da buradan vurarak Mütte­fik cephesini yarmayı ve Hollanda’da denize ulaşmayı hesaplıyordu. Belçika ve Lüksemburg’da kasabalara dağılmış Amerikan birlikleri, Alman hazırlıkla­rını değerlendiremedi. Üstelik hava kapanmış ve Müttefik hava üstünlüğü bir süreliğine kullanılamaz hâle gelmişti. 16 Aralık 1944’te Hitler’in son taarruzu başlayınca, buradaki 4 Amerikan tüme­ni 20 Alman tümeni karşısında ilk başta darmadağın oldu. İleri hatlardaki muha­rebe grupları, durumu kavrayamayan komutanlıklardan çekilme izni alama­mıştı. Bunlar karlı tepelerde muazzam sıkıntı çektiler. Ne var ki, hücuma öncülük eden 7 Alman zırhlı tümeninin yakıtı çok azdı ve bu nedenle Amerikan depolarını ele geçirmek üzerine plan yapmışlar­dı. En büyük depoya çok yaklaştıkları hâlde bunu başaramadılar. Amerikalılar birkaç direniş noktasında tutundular ve hem İngilizlerden yardım aldılar hem de ihtiyatlarını çok hızlı bir şekilde getirdi­ler. 1 hafta sonra hava açınca, Müttefik uçakları muharebe sahalarına tekrar hakim oldu.

    1945 Ocak’ında, Almanların taarruzu bittikten 2 hafta sonra bile Amerikan 30. Tümen’i kar ve soğuktan kaynak­lanan hastalıklardan günde 100 asker yitiriyordu. Avcı çukurları bile ancak dinamitle patlatılarak açılabiliyordu. Grip ve donma nedeniyle oluşan kayıp­lar neredeyse muharebe kayıplarına eşitti. Su boruları ve kanalizasyonlar da donduğu için herkes dışarıda yaşamak zorundaydı.

    Almanlar bu muharebede son hare­ketli ihtiyatlarını tüketerek çekildiler ama bu Amerikalılar için büyük bir şok oldu. Tam savaş bitmek üzereyken 56 bin ölü ve yaralının yanısıra 21 bin esir ve kayıp da verdiler. Almanlar da çok dar bir cephede sadece 90 kilometre ilerlemek için 120 bin kayıp vermişlerdi. Ardenler’in karları içerisinde iki taraftan 80 bine yakın ceset kalmış, kurtulanların çoğu ise zatürre ve dizanteriye yakalanmış. birçok asker de donan uzuvlarını yitir­mişti. Bulabildikleri her şeyi ayaklarına sarmışlar, sivillerden aldıkları her çeşit giysiye bütünmüşler, dondurucu rüzga­ra direnmeye çalışmışlardı.

  • ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    Bilinen tarihin en eski dönemlerinde de vahşileşen savaşlar yıkım ve ölüme yol açıyordu. Gelişen iletişim teknolojisi, kitlelerin savaşları daha yakından izlemesini, bizzat görmesini sağladı. Günümüzde anlık olarak ekranlarımıza yansıyan görüntü ve seslere, bir o kadar dezenformasyon ve yalan haber de eşlik ediyor. Ve sivil ölümleri çok daha fazla.

    Antik Çağ’dan kalan rölyefler, yazıtlar ve kalıntılar insanın her türlü vahşeti ve zulmü yapmaya yatkın bir tür olarak, tarih boyunca bu uygulamaları sergilediğini gösterir. Bunun birçok amacı vardır. Psikolojik faktörleri bir kenara bırakırsak, hasımları sindirmek, bir bölgeden kaçırtmak, zihin karışıklığına sürüklemek; gücünü ve acımasızlığını göstererek karşı tarafa boyun eğdirmek; toplulukları yok etmek; talan ve intikam; direniş gösterenlere acımasız yaptırımlar bunlardandır.

    KapakDosyasi_Tanju-1
    1854-55’teki Sivastopol Kuşatması’ nda çekilen kare Kırım Savaşı’ndan kalan az sayıda fotoğraftan biri.

    Örgütlü şiddet, orduların ve diğer devlet güçlerinin yanı sıra isyancılar, direnişçiler, suç örgütleri, milis kuvvetleri ve gücü yeten her türlü grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Uzak çağlarda şiddetin sergilenmesi doğrudan topluluklar önünde yapılmış, esirler toptan çarmıha gerilmiş, şehirler yakıp yıkılmış, toplu kurban ve ölüm gösterileri düzenlenmiştir. Örneğin Roma’da arenalardaki eğlenceyle karışık işkence ve katliamlar yüzlerce yıl devam etmiştir. Marcus Aurelius için dikilen sütunun kaidesinde, Romalıların esir aldıkları “barbarlar”ı sıraya dizip kafalarını keserken gösteren bir rölyef yer almaktadır. Spartaküs isyanında da 10 bin esirin yol boyunca çarmıha gerilmesi, kölelere gözdağı vermeye yöneliktir. Geçmişte insanlar sürekli olarak şiddetle içiçe yaşardı ve esasen medeniyetin simgesi olan şehirler, şiddetin kurumsallaşmasıyla birlikte meydana gelmiştir.

    KapakDosyasi_Tanju-2
    Sahte mizansenle propaganda fotoğrafları 2.Boer Savaşı’nda (1899-1902) ortaya çıkmıştı. Alttaki karede ölmüş gibi fotoğrafı çekilen İngiliz askeri, bundan az önce çekilen üstteki karede sağ elini oynatırken görülüyor.
    KapakDosyasi_Tanju-3
    Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanının bir amacı da sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmaktır. ABD öncülüğündeki koalisyonun 2017’de IŞİD’in elindeki Rakka’ya düzenlediği hava saldırıları da bunun örneklerinden biriydi.

    İletişim olanakları geliştikçe geniş kitleler savaşları daha yakından izler duruma geldi. En radikal değişim telgraf ve gazetelerin ortaya çıkışıdır. Napolyon Savaşları (1800-1815) döneminde gazete ve broşürler hasmı yerin dibine batıran karikatürlerle destekleniyordu. Daha sonra bunlara fotoğraf eklendi. Kırım Savaşı’ndan (1853-1856) tek tük fotoğraf kalsa da, Amerikan İçsavaşı’nda (1861-1865) daha fazla fotoğraf ve gazetecilik vardır. Günümüzde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bulunduğu topraklarda yaşanan 2. Boer Savaşı’nda (1899-1902) fotomontaj veya sahte mizansenle propaganda fotoğrafları ortaya çıktı. Bunlar 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1918) kısa filmlerle desteklendi; 2. Dünya Savaşı’na gelindiğinde (1939-1945) filmler esaslı bir propaganda aracı olmuştu. Günümüzde ise savaşın dehşeti anlık olarak ekranlarımıza ve kulaklarımıza yansıyor. Bunu Irak’ta, Ukrayna’da yaşadık; 2023 Ekim’inde de Gazze’deki savaşı naklen izliyoruz.

    İnsanlar yıllar geçtikçe savaşı daha yakından izler duruma gelirken, savaşların niteliğinde de köklü değişimler yaşandı. 1. Dünya Savaşı’na kadar savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı asker, sadece yüzde 10’u sivildi. 2. Dünya Savaşı’nda bu oran tersine dönmeye başladı. Günümüz savaşlarında hayatını yitirenlerin yüzde 90’ı sivillerden oluşuyor. Bunun bir nedeni, topyekûn savaşın artık toplumun tümü tarafından yapılması, cephe ve cephe gerisi ayrımının büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Krallar, ordularının yenilgiye uğramasından sonra tazminata razı olup savaştan vazgeçerken, artık toplumlar çok daha fazla fedakarlık göstermekte. En kısa ifadesiyle halkların savaşları hükümdarların savaşlarından çok daha fazla ölüme neden oluyor. Amerikan İçsavaşı’nda 1 milyon, 1. Dünya Savaşı’nda 10 milyondan fazla, 2. Dünya Savaşı’nda ise 40 milyondan fazla kişi öldü ki, bunlara açlık, hastalık ve diğer nedenlerle ölen sayısız milyonlar dahil değildir.

    Şiddetin yakından izlenmesi bir dizi sonuç ortaya çıkarıyor. Bunlardan birisi, acı da olsa, şiddetin kanıksanmasıdır. Şayet taraf değilseniz, izlediğiniz sahneler kalıcı bir iz bırakmaz. Şayet tarafsanız, karşı tarafın vahşetinin tek taraflı ve abartılı olarak gösterilmesi öfkenizi arttırır ki, bu zaten amaçlanmıştır. Enformasyon savaşı ve psikolojik savaş gibi yeni tanımlar durumu açıklamaya yardımcı olur. Bunun uç noktalarından birisi Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanlarıdır. Korku yaratarak hasım halkı sindirmek ve kimi zaman da Rakka’da olduğu gibi sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmak için kullanılmaktadır. Bu mantık içerisinde hastanelerin bombalanması şaşırtıcı değildir. Hava bombardımanıyla düşmanı sindirip teslime zorlamak daha 1918’de İngiliz Trenchard ve İtalyan Douhet tarafından ortaya atılmış teorilerdi. 1940’tan sonra Churchill, hava generali Harris’e savaşı Alman kentlerine taşımasını emretti. Yanıp yıkılan Alman kentlerinde 600 bin sivil öldü ama Almanya teslim olmadı.

    KapakDosyasi_Tanju-4
    Nazi askerlerinin 29-30 Eylül 1941’de Kiev’de 33 bin 771 Yahudiyi öldürüp toplu mezara gömdüğü olay tarihe Babi Yar Katliamı olarak geçti. Almanlar toplu mezarı da Rus savaş esirlerine kapattırmıştı.

    Bombardımanla savaşı bitirme tezini doğrulayan yegane sonuç, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra alındı ama burada bombardımanın niteliği çok değişmişti. ABD’nin 1963’te dahil olduğu Vietnam Savaşı’nda milyonlarca sivilin üzerine 2. Dünya Savaşı’nda atılanlardan daha fazla bomba ve kimyasal zehir yağdırıldı ama bu da direniş azmini azaltmadı, hatta tam tersine yol açtı. Sivillerin acıları ABD’de ve tüm dünyada bu savaşa karşı sivil tepkileri de artırdı. Pentagon’un kararı, sonraki savaşlarda büyük propaganda kampanyalarıyla kamuoyu tepkisini bastırmak, hatta önceden hazırlamaktı ki, bunu en net şekliyle Irak’ın işgalinden beri yaşıyoruz.

    KapakDosyasi_Tanju-5
    1937’de Çin Cumhuriyeti’nin o zamanki başkenti Nanking’i ele geçiren Japon askerleri 300 bin sivil ve silahsız askeri öldürüp on binlerce kadına tecavüz etmişti.

    Askerî operasyonlar giderek diğer insan faaliyetleriyle daha fazla içiçe geçti. Her zaman politik amaca tabi olmak zorunda olan askerî strateji, artık tamamen politik, hatta kültürel bir çerçeveye yerleşti; bu da sivilleri savaşın içine daha çok çekti. Her ne kadar özellikle eski kuşatmalarda şehrin tüm varlığı ve ahalisi meşru hedef ve doğal ganimet sayılmışsa da, günümüzde ekonomik altyapının çökertilmesi ve nüfusun hedef alınması yıpratma savaşının temel taktiği durumuna gelmiştir. Hava bombardımanı bunu mümkün kılmaktadır, ancak sadece birkaç büyük devletin bunu yapabilecek kapasiteye sahip olduğu açıktır. 20. yüzyılda Guernica, Şanghay, Dresden, Tokyo, Hiroşima ve Rakka çapındaki yıkıcı bombardımanlar sadece 4 devlet tarafından yapılmıştır.

    KapakDosyasi_Tanju-6
    Amerikan askerlerinin Vietnam Savaşı’nda işlediği savaş suçlarından biri olan 1968’deki My Lai Katliamı’nda en az 347 sivil öldürüldü. ABD ordusu olayı ancak bir yıl sonra kabul etti. Gerçekler ordu görevlisi foto muhabiri Ronald Haeberle’nin çektiği karelerle belgelenmişti.

    Bu tür katliamlar militarizmin hortlaması ve ırk teorisiyle birleşmesiyle gerçekleşebilmiştir. 2. Dünya Savaşı sürecinde Almanya ve Japonya militarist devletlerdi; İngiltere ve ABD ise militarist olmayıp savaşta askerîleşmiş devletlerdi; ancak dördü de ırkçıydı. Amerikalı generaller askerlerine “sarı p..leri öldürün” derken, Japonlar da Çinlileri “aşağılık”, Beyazları “ödlek” olarak niteliyordu. Günümüzde de ırkçılık farklı biçimlerde sürmekte olup, bu en bariz şekilde Batı ülkelerinde göze çarpmaktadır.

    Yakın dönemin ilginç özelliklerinden biri de, eskiden fiilen dokunma veya fırlatma mesafesinde gerçekleştirilen öldürme eyleminin, şimdi çok uzaklardan yapılabilmesidir. Colorado’da ekran başında oturan bir drone operatörü sabah nöbetinde 15 bin kilometre uzaktaki bir Afganlıyı öldürüp evine yemeğe gitmekte, paydostan önce bunu birkaç defa daha tekrarlayabilmektedir. Nazi subayları da ölüm fırınlarından 5 dakika uzaktaki evlerinde aileleriyle normal bir akşam geçirirdi.

    Askerlerin düşmanla daha hiç göz temasına girmeden, cepheye geldikleri ilk dakikalarda çok uzaktan yapılan top ateşiyle ölmeleri 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmış bir durumdur; şimdi ise ölümlerin neredeyse yarısından fazlası bu şekilde gerçekleşmektedir.

    Zaman ilerledikçe savaş insanlığın ayrılmaz bir parçası olmaktan hiç çıkmadığı gibi, giderek sivilleri daha fazla kapsamaya başladı. Irkçı bakışın yaygınlığı, sivillerin toplu katliamını getirdi. Japonların “Rape of Nanking” (Nanking Tecavüzü) adı verilen katliamı veya hıyarcıklı vebayla Çinlileri öldürmeleri; Nazilerin ölüm kampları ve Rusya’da sayısız sivili katletmeleri; Rusların 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı ölüme sürükledikleri Holodomor hadisesi; Ruanda ve Kamboçya ölüm tarlaları; Suriye bombardımanları; Filistin kamplarının basılması yaşanan binlerce olayın en bilinenlerinden birer bölümdür. Dünya kamuoyunun bunlardan “fazla etkilenmemesi” için katliamları mazur gösteren kampanyalar, özellikle Batı ülkeleri tarafından başarıyla yürütülmektedir.

    Bütün bunlar vahşetin kültürel mi, yoksa genetik mi olduğu tartışmasını gündeme getirmiştir. Barışa inanmak isteyenler bunun kültürel olduğunu ve insanlıktan silinebileceğini ileri sürer. Ne var ki, medeniyetin zulümle inşa edilmiş olması aksine işaret etmektedir. Savaş, neolitikten uygarlığa geçişte, şehirlerin varlık nedenlerinden birisiydi; bundan sonra da şehirlerin zenginliği bizzat şiddetin hedefi oldu. Şehirler, 2 yüzyıl öncesine kadar surların içerisinde yaşamak zorundaydı. Sözkonusu süreç içerisinde daha barışçı halklar şiddete daha yatkın olanlar tarafından tasfiye edildiler; galip taraflar ise “uygarlığın” kurucuları oldular. Vahşete karşı mücadele daha çok uzun süre insanlığın gündemindeki en önemli konulardan biri olmayı sürdürecek. ■