Yazar: Masis Kürkçügil

  • Bolsonaro: Pinochet ve Trump’a hayran sabık yüzbaşı, yeni başkan

    Bolsonaro: Pinochet ve Trump’a hayran sabık yüzbaşı, yeni başkan

    Sosyal eşitsizliğin ve gelir adaletsizliğin sembol ülkelerinden Brezilya’da 21 yıllık askerî darbe döneminden sonra dönüşümlü olarak iktidara gelen iki büyük parti geniş halk kitlelerini hayal kırıklığına uğratınca, 28 Ekim 2018 seçimlerinde başkanlık koltuğu aşırı sağcı, eski yüzbaşı Jair Messias Bolsonaro’ya kaldı. Latin Amerika’nın en büyük ülkesi, faşizan, ırkçı, homofobik söylem ve eylemleriyle dikkati çeken yeni başkanı nasıl kabul etti?

    Latin Amerika’nın vicdanı denebilecek Eduar do Galeano’nun (1940-2015) “Brezilyalıların yarısı yoksul ya da çok yoksuldur, ancak Lula’nın ülkesi dünya pazarında Mortblanc dolmakalemlerinde ikinci, Ferarri otomobillerinde dokuzuncudur ve Sao Paulo’nun Armani mağazaları New York’takinden fazla satış yapar” demesinin üzerinde 15 yıl geçti. Oranlarda değişiklikler olsa da Brezilya esasta bir “toplumsal apartheid” ülkesi kalmaya devam etti. Zenginlerin İsviçre, yoksulların Hindistan’daki gibi yaşadığı bir ülkeden söz ediyoruz.

    2018 için World Inequality’in verdiği oran, milli gelirin %30’unun %1’e ait olduğudur. İlk altı milyarderin varlığı, en yoksul 100 milyonunkine, yani Brezilya nüfusunun yarısına eşit. Sao Paoulo’da toplam konutların %25’inin sahipleri mülk sahiplerinin %1’inden ibaret. Brezilya’da 6 milyon aile barınaksız ve 7 milyon konut boşta. Ülke başkanlık sistemiyle idare ediliyorsa da son birkaç yıldaki olayların gösterdiği üzere adalet ve savunma kurumlarının bu sisteme ortaklığı söz konusu. Fiilen bir tür yarı başkanlık sistemi yürürlükte denebilir.

    Yandaşların coşkusu Aşırı sağcı lider Bolsonaro’nun taraftarları, Bakanlıklar Meydanı’nda liderlerinin seçim zaferini kutluyor, 28 Ekim 2018.

    Otuz yıllık döneme son veren seçim

    Brezilya’da 28 Ekim 2018 seçimleri, askerî diktatörlük sonrasında siyasal yaşamı belirleyen iki partinin ağır darbe yemesiyle sonuçlandı. Eski başkan iktisatçı Fernando Cardoso (PSDB-Brezilya Sosyal Demokrat Partisi) ve Lula’nın (PT-Emekçiler Partisi) temsil ettiği akımların başkanlığından sonra artık yeni bir devir açılıyor. Askerî diktatörlüğün 1985’te sona ermesinden bu yana yapılan sekizinci seçimde sabık yüzbaşı Jair Messias Bolsonaro (Sosyal Liberal Parti-PSL), Latin Amerika’nın en büyük ve dünyanın yedinci büyük ekonomisine sahip Brezilya’nın başkanı seçildi. İki turlu seçimin son turunda ilkinden %10 fazla oy ile 209 milyonluk ülkede 55 milyon seçmenin desteği ile beklenen bir zafer kazandı. Seçim kampanyasını faşizan, ırkçı, kadın düşmanı bir söylemle sürdüren yeni başkan, 30 yıllık bir aradan sonra ülkenin siyasetinde köklü bir değişimin göstergesi.

    Jair Bolsonaro açıkça askerî diktatörlük dönemini övdü; askerlerin yanısıra Kilise’nin denetlediği bir iletişim ağını ve yakınlarının topladığı paralarla özellikle büyük kentlerdeki en yoksul kesimlere yönelik bir dayanışma ağı örgütleyen Evanjelist kiliselerin desteğini aldı. Bolsanoro’nun başkanlığının ülkenin siyasal ve toplumsal hayatında önemli bir dönemeç olduğu konusunda herkes kendi açısından hemfikir.

    Başkanlığa doğru Aşırı sağcı milletvekili Bolsonaro, başkan seçilmeden önceki dönemde meclis genel kurulunda İşçi Partisi temsilcisi Maria do Rosario ile tartışıyor.

    2002-2016 arasında iktidardaki PT’yi (Emekçiler Partisi) hedefine oturtan Bolsonaro, seçim sonrasında da bu partiyi, PSOL’u (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), Brezilya’nın alameti farikası haline gelen MST (Topraksızlar Emekçiler Hareketi) ve MTST’yi (Barınaksız Emekçiler Hareketi) açıkça “terörist” olarak niteleyerek bir içsavaş çağrısında bulundu.

    Donald Trump hayranı yeni başkan, 1973’te Salvador Allende’yi öldürüp kanlı bir diktatörlük kuran General Pinochet’in de bir hayranı. Trump + Pinochet kokteyli, özellikle son beş yıldaki gelişmeler sonucunda geniş kitlelerin diktatörlük sonrası Bezilya’da ardarda iktidara gelen iki büyük partiye güvensizliğin pekişmesinin ürünü. İktidardaki partilerin yaptıkları yolsuzluklar karşısında sistem karşıtı gibi gözüken bir pozisyon kazanan Bolsonaro, henüz kamu sektörünün elinde olan hemen hemen bütün işletmeleri özelleştireceğini; ücretleri düşüreceğini; en yoksulların yararlandığı sosyal programlarda büyük kısıtlamalar yapılacağını ve emeklilik sisteminin dağıtılacağını şimdiden bildirmiş olan ultra liberal Paulo Guedes’i Ekonomi Bakanı olarak atadı. Savunma Bakanlığına ise eski bir general atandı. Brezilya’da çok ciddi bir toplumsal sorun olan ve köylülerin cebren topraklarından sürülmesine yol açan endüstriyel tarımın temsilcileri de hükümette yer alacak. Adalet Bakanlığına ise muhafazakar yargıç Sergio Moro geçecek. Moro, eski başkan ve PT’nin tarihî önderi Lula bütün kamuoyu araştırmalarında önde gözükürken, seçim kampanyası sırasında kendisini hapishaneye gönderen yargıç!

    Takım tamamlanmış durumda. Dilma Roussef ‘in düzmece bir yolsuzluk davası sonucu “parlamenter bir darbe” ile indirilmesinden sonra, Lula da “deniz kenarında üç katlı bir evi yolsuzlukla edindi” gibisinden hiçbir delile dayanmayan bir iddiayla hızla hapsedilmişti. Şimdi de birkaç yıl öncesine kadar kimsenin aklının ucundan geçmeyen, askerî diktatörlük dönemini özlemle anan biri başkan seçilmiş bulunuyor.

    Çağdaş bir Hitler Irkçı ve kadın düşmanı söylemleriyle büyük tepki toplayan ve yüz binlerce kişiyi sokaklara döken Jair Bolsonaro’yu seçimlerden önce Hitler’e gönderme yapan pankartlarla protesto eden kadınlar.

    2018 yazında yapılan kamuoyu araştırmalara göre, eski başkan ve PT lideri Lula’nın Ekim 2018’deki seçimlerinde ilk turda %40’la açık ara önde gittiği görülüyordu. Ancak birkaç hafta içinde her şey değişti ve seçmen tam ters yönde, aşırı sağcı bir adayı iktidara getirdi. Seçim kampanyasından önce çok tanınmayan Jair Bolsonaro’nun başarısı, İspanyol El Pais gazetesinin de yazdığı gibi, Latin Amerika’nın önemli bir kısmındaki siyasal cehaletle izah edilemez ve sonuçlar seçmen tabanındaki bu büyük kaymayı açıklamaktan uzak.

    Brezilya’nın karşı karşıya olduğu sorunları anlamak için iki dinamiğe dikkat etmek gerekir: 1888’de ancak sona eren kölecilik döneminin ağır izlerini taşıyan derin toplumsal eşitsizlikler ve kıtanın en büyük ve en güçlü ülkesi olmasının getirdiği bölgesel eşitsizlikler.

    Toplumsal ve coğrafi bu iki eşitsizlik 2003’te kısmen giderilmiş olsa da tarım reformunun etkisiyle giderek artmış bulunuyor. Kırsal nüfus peyderpey kentlere yığılmış durumda. Rantiye tarımının (GDO’lu soya, portakal, şekerkamışı, bir kısım biokarbür vd.) gelişmesi ve Amazon bölgesi başta olmak üzere maden çıkarımının yaygınlaşması, devasa bir özelleştirmeye eşlik etti. Bütün bu arazilerin “fethi”, yoksullara, yerlilere ve 19. yüzyılda kölelikten kaçıp buralarda “özerk” bölgeler oluşturan siyahların büyük toprak sahipleri tarafından kiralanan ve finanse edilen suç çeteleri tarafından sürülmelerine ve topraksız köylülerin böylece kentlerde barınaksız “kent göçmenleri” haline dönüşmesine neden oldu. Brezilya anayasası konut hakkını garanti altına almış olsa da, evsizlerin sayısı 25 milyon dolayında.

    Yolsuzluk, ülke siyasetini neredeyse belirliyor. Kimi araştırmalar yedi yılda 18 milyar Dolar dolayında, Bolivya gibi küçük bir ülkenin millî gelirine eşit bir yolsuzluğun yaşandığını göstermekte.

    24 milyon insan sokağa çıkmıştı

    Haziran 2013’te genelde siyasal sisteme meydan okuyan gösteriler, ülkenin siyasal hayatında yeni bir arayışın da göstergesiydi. Esas olarak gençlerden oluşan 24 milyon insan bir dizi kentte sokaklara çıkıp ulaşım hizmetleri, eğitim ve sağlık gibi temel konularda taleplerini ortaya koymuş; 2014 Dünya Kupası inşaatları gibi devasa harcamalara karşı çıkmışlardı. O güne kadar PT’nin geleneksel toplumsal tabanı olan özellikle kentli yoksul kesimler bu gösterilerde yer almışlardı.
    Bu gösteriler, Brezilya siyasal sistemin bir genetik hastalığı olan yolsuzlukları bahane eden gerici muhalefetin de sokağa çıkmasına vesile oldu. Hükümet, gösterilerin bu yanını da görerek işi yavaştan aldı. PT’nin içinden çıktığı sendika merkezi CUT ve onun destekleyenler ne olup bittiğini anlayamadılar, kendilerini bu gösterici karmaşasından ayırtetmeye çalıştılar ve bunu başaramadılar. Oysa bu hadiseler, PT’nin kendini toparlaması için bir ikazdı. Böylece muhalefet, PT’nin bıraktığı boşluğu doldurmaya yöneldi. Dilma Roussef ‘i yolsuzlukla itham ederek onu devirmeyi hedef olarak seçti.

    Ekim 2014’te Dilma Roussef ikinci kez başkan seçildiyse de, artık siyasal inisiyatifi kaybetmişti. O zamana kadar PT’nin en yoksul kesimleri gözeterek oligarşinin çıkarlarını da zedelemeden sürdürdüğü politikası da çıkmaza girdi. Gösteriler ve krizin başgöstermesi karşısında egemenlerle PT arasında kopuş gerçekleşti ve oligarşi artık hükümet değişikliği ile sınırlı olmayan bir rejim değişikliğini gündeme getirdi.

    Eski başkan ve yolsuzluk iddiaları İşçi Partisi’nin kurucu üyesi ve eski Brezilya devlet başkanı Lula yolsuzluk iddialarıyla gündemde. Yorumcular Bolsonaro’nun aldığı oy oranını, İşçi Parti’sinin “sandıkta cezalandırılması” olarak da okuyor.

    Parlamenter darbe

    Brezilya ekonomisi 2014’ten bu yana 1929’dan beri benzeri olmayan bir krize girmiş bulunuyor. 2013’te boy veren gösterilerin de yarattığı güvensizlik ve belirsizlik ortamında, dünya ekonomisinin gidişine de uygun olarak bir yavaşlama ve gerileme sözkonusu. Böylece 2003’ten 2013’e hükümete eleştirel destek veren egemenler, 2013’den 2015’e ılımlı bir muhalefet peşindeyken bu tarihten itibaren Dilma Roussef ‘e itham ederek cepheden taaruza geçtiler. PT’nin ayakta kalmak için yürüttüğü kemer sıkma politikası da kendi tabanında kaymalara neden oldu.
    Ekonomik stagnasyon ile vergilerin artması; enflasyonun etkisiyle ortalama gelirin düşmesi; yönetim çevrelerindeki yolsuzluklar; kentsel şiddetin artması; örgütlü suçların gemi azıya alması; toplumun en geri kesimlerinin ırkçı, kadın düşmanı tepkisi “istikrar”ı kökünden sarstı.

    Ocak 2019’da resmen göreve başlayacak olan Bolsanario, bugün ve Brezilya’da özel bir görevi olan polisin (bir tür özel kuvvetler) tam desteğine sahip olduğu gibi, Evanjelist kilisenin ve toplumun en gerici kesimini oluşturan toprak sahiplerinin de (Sığır-silah-Kutsal Kitap) tam desteğine sahip. Temsilciler Meclisinde diğer sağ partilerle birlikte çoğunluğa sahip olan Bolsanaro döneminde, sivil kurumlardan bir hayır beklemek yanılsamaya kapılmak anlamına geliyor.

  • Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela

    Ülke ekonomisinin çökmesiyle, milyonlarca insan komşu ülkelere göç ediyor. Venezuela’da eski oligarşinin yerini bu kez Bolivarcı devrimden yararlanan bir “Boliburjuvazi” almış durumda. Devlet Başkanı Maduro, her türlü yolsuzluğu ve yasadışı eylemi idare eden devlet-parti aygıtıyla kaçınılmaz bir sona doğru ilerliyor.

    Altmış yıldır iki parti ve petrol sendikasının ittifakı üzerine kurulu bir siyasal sistemle yönetilen Venezuela, 1991’de büyük bir ayaklanmanın kanlı biçimde bastırılmasına sahne olmuştu. O dönemde yarbay olan Hugo Chavez başarısız bir darbe girişimi sonrasında hapsedilmişti. İki yıl hapiste kaldıktan sonra oyunu parlamenter sistem içinde oynamaya başlayan Chavez 1998’de seçimle iktidara gelirken, kimse ülkenin kaderinin radikal şekilde değişeceğini beklemiyordu.
    Bugün Venezuela, Hugo Chavez’in başkanlığa seçildiği 1998’den bu yana siyasal ve toplumsal olarak eşi benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıya. Bu 20 yılın kendi içinde evreleri olmakla birlikte, rejim ilk 10 yılında nevi şahsına münhasır bir dönüşüm geçirdi. Öncelikle katılımcı demokrasiye yönelik, devlete bir dizi yükümlülükler getiren yeni bir anayasa yapıldı. Latin Amerika’da toplumsal alandaki kazanımlar büyük bir gerileme içinde iken, bu anayasa ile her düzeyde parasız sağlık ve her yaşta ve her kademede herkese parasız eğitim gibi maddeler kabul edildi. Yerli halkların toprak başta olmak üzere diğer haklarını da tanıyan bu “Bolivarcı devrim”, çevre ülkeleri de derinden etkiledi.

    Petrolde kamu denetiminin artması, bu arada petrol fiyatlarının dünya ölçeğinde yükselmesi gibi hususlar, kamu harcamalarının temel insani ihtiyaçlar konusunda özellikle en elverişsiz koşullarda yaşayanlara yönelik olarak artmasına imkan tanıdı. Bu dönemde eğitim, beslenme, çocuk ölümlerindeki azalma gibi temel göstergelerde çok önemli iyileşmeler kaydedildi.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-1
    ‘Sultan Maduro’ Venezula Devlet Başkanı Maduro, son olarak ünlü Türk kasabı ve restoran sahibi Nusret’in pahalı lokantasında fotoğraflandı ve “Bana burada Sultan diyorlar” dedi.

    Chavez, toplumun özellikle alt sınıflarında bir iyimserlik, özgüven yarattı ve insanlar buna dayanarak daha iyi bir gelecek umudunu beslemeye başladılar. Bu misyonlara paralel olarak her düzeyde taban komiteleri kuruldu, toplum dinamik bir hale geldi ve bunun sonucunda seçime katılma oranları da yüksek oldu. Chavez’in 1998’den 2012’ye (2007 referandumu hariç) bütün seçimleri kazanmasının temelinde bu dinamizm vardı.

    Bolivarcı Devrim, kendi çevresinde yarattığı etkinin de katkısıyla ABD’nin serbest ticaret bölgesi kurmasını hedefleyen girişimini başarısızlığa uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Latin Amerika entegrasyonunu öne alan çeşitli dayanışma kurumlarının da önünü açtı (UNASUR, CELAC, ALBA ve Petrocaribe). Özetle Chavez, Uzak Asya’dan Beyrut’taki Filistin mülteci kamplarına bir idol olarak görüldü.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-4
    Chavez’in 15 Temmuz’u Venezuela’nın eski devlet başkanı Hugo Chavez, 2002 senesindeki ABD destekli cuntanın elinden halk seferberliğiyle kurtarılmış ve başkanlık sarayındaki makam koltuğuna geri getirilmişti.

    ABD’nin gölgesi

    ABD, başından itibaren Chavez’i hedef tahtasına koymuştu. Henüz daha sosyalizmden söz etmediği, hatta yalnızca anayasanın yapıldığı bir dönemde, Nisan 2002’de bir darbe girişimi oldu ve tesadüfen başkanlık sarayında çekim yapan bir yabancı TV ekibi darbeyi kaydetti! Chavez gözaltına alındı ama halkın sokağa çıkıp direnmesiyle darbe başarısızlığa uğradı. Ardından ülkeyi iki ay felç eden petrol patronlarının lokavtı geldi.

    Trump’a göre “daha ılımlı” olarak takdim edilen Obama, görevinden ayrılmadan önce Venezuela’yı “ABD’nin dış politikası ve ulusal güvenliği için olağanüstü bir tehlike” olarak gösteriyordu. Yeni başkan Trump ise Ağustos 2017’de Venezuela için mali bir boykot emretti. Buna ABD ile arasını bozmak istemeyen Avrupa Birliği ülkeleri ve bankaları da katıldı. Bu durumda Venezuela muhtaç olduğu gıda ve sağlık ürünlerini dışarıdan satın almakta büyük güçlükler çekmeye başladı. Öte yandan Brezilya ve Arjantin’deki hükümet değişiklikleri Venezuela’nın kıtada yalnızlaşmasına yol açtı.

    Ancak tüm bu dış faktörler Venezuela’nın bugün içinde bulunduğu çok boyutlu krizi anlamaya yeterli değildir. Trump’ın tutumundan üç yıl önce, 2014’te, ülke ekonomisi resesyona girmiş ve bunda da o güne kadar yürütülen ekonomi politikasında bir tür manevra imkanı sağlayan petrol fiyatlarındaki düşüş önemli rol oynamıştır. Hükümetin söylemindeki radikalliğe rağmen, başta petrol olmak üzere sömürge dönemlerini hatırlatan koşullarda maden çıkarılmasına bel bağlanan bir ekonominin duvara çarpması söz konusudur.

    Siyaseten Chavez’in “caudillo” olarak kitleler nezdindeki meşruiyeti, demokrasi eksikliğini sadece şeklen gideriyordu. Taban örgütlenmelerinin siyasal karar alma mekanizmalarına dönüşmemiş olması, kamucu olmaktan çok devletçi bir politikayı ortaya çıkarıyordu. Parti-devlet aygıtıyla işlerin yürütülmesi, siyasete katılım açısından geniş kitlelerin imkanlarını daraltmıştı. Eski oligarşinin yerini, bu defa Bolivarcı devrimlerden nemalanan bir “Boliburjuvazi” almıştı. Chavez’in ölümü (Mart 2013) üzerine onun yerine geçen Maduro, Chavez gibi karizmatik bir lider olmadığı için onun kitleler nezdindeki meşruiyetine mazhar olamadı. Chavez’in doğrudan “halkla ilişkiler” ile gölgelediği demokrasi açığı, bir meşruiyet kaybı olarak ortaya çıktı. Chavez’in döneminde de varolan askerlerin her kademedeki etkinliği, yeni dönemde daha da belirgin oldu. Bakanlıklar, kurumlar, kamu işletmeleri, valilikler, belediye başkanlıkları ve parti iktidarında subaylar iyice öne çıktı. Devlet ve parti arasındaki sınırların iyice belirsizleşmesi, her düzeyde yolsuzluğun neredeyse kurumsallaşmasına kadar uzandı. Yönettikleri faaliyet hakkında herhangi bir bilgisi olmasa da, siyasal güvenlik esas alınarak işletme yöneticileri olarak atanıyordu.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-5
    Göç yolları Ekonomik kriz ve polisiye uygulamalarla birlikte, yaz aylarının başından bugüne dek Venezuela nüfusunun %7’si Kolombiya, Brezilya, Peru ve Ekvador gibi komşu ülkelere göç etti. Milyonlarca Venezuela vatandaşı, Suriye mülteci krizine benzer ve onun çapına yakın, yeni bir mülteci dalgası yarattı.

    Genel seçimlerin iptali

    Ülkede Aralık 2015 seçimleri, 1999’dan bu yana muhalefetin ilk seçim başarısı olarak gerçekleşti. Mesa de Unidad Democratica (MUD), hükümet yanlılarının % 40,67’sine karşılık oyların % 56,36’sını aldı. Anayasaya aykırı bir biçimde çoğunluk gücünü kayıran seçim sistemi sayesinde, muhalefet mecliste üçte iki çoğunluğu elde etti. İlk kez yoksul halk kesimlerinden de oy alan muhalefet, böylece Yüksek Mahkeme ve Yüksek Seçim Kurulu’nu atama imkanına kavuştu. Chavizm yürütme, yasama, yargı gibi kuvvetleri denetlerken yeni bir durum, bir tür “ikili iktidar” ortaya çıktı. Maduro ise bu durumda yeni meclis açılmadan, eski meclisin son gününde yüksek mahkemeye yeni yargıçlar atadı. Bunların bazıları, gerekli unsurları şeklen bile karşılamıyorlardı. Bu yeni yargıçlar Amazon bölgesindeki seçimleri iptal ederek muhalefetin hükümetin önemli değişiklikleri yapmasını engelleyen nitelikli çoğunluğu kaybetmesine yol açtı.

    Şubat 2016’da, Maduro’nun kararnamelerle ülkeyi yönetmesine imkan veren olağanüstü durum ilan edildi. Ardından Chavez’in anayasaya ile getirdiği başkanların görev sürelerinin ortasında geri çağrılabileceğine ilişkin referandumu da iptal etti. Mayıs 2017’de ise millet meclisini tamamen bypass eden yeni bir kurucu meclis seçimi çağrısında bulundu. Böylece Chavez’in anayasası kendi halefi tarafından terkediliyordu.

    Kurucu Meclis seçimlerinde nüfus yoğunluğunun az olduğu yerlerin yüksek temsiliyeti, toplumsal denen (emekçiler, öğrenciler, emekliler) kesimlere dahil olmayan 5 milyon seçmenin açıkta kaldığı bir sistem ygulandı. Kurucu Meclis’in 545 üyesi hükümetten yanaydı. Ayrıca bu seçimlerde PSUV yönetimi tarafından tercih edilmeyen solcu adaylar da engellendi. Hatta engellemeleri aşan bir adayın seçimi kazanması üzerine (Lara eyaletinde) Yüksek Seçim Kurulu sonuçları iptal etti.
    2017 Haziran ve Temmuz ayları bütün ülkede muhalefetin protestolarıyla geçti. Gösterilerde 130 kişi öldü. Ancak sonuçta muhalefet dağıldı, moral kaybetti ve seçmenleri nezdinde meşruiyet kaybına uğradı.

    Mayıs 2018 başkanlık seçiminde de seçim oyunları sürdü. Anayasaya göre Aralık ayında yapılması gereken seçimler bir oldubittiyle Mayıs’a alındı. Seçime katılma oranı ortalama genel olarak %70 iken, bu seçimde %46’ya düştü.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-3
    Kiloyla Venezuela Bolivar’ı Venezuela’nın para birimi Bolivar, 2018 senesinde %12.874 oranındaki enflasyonla beraber olağandışı bir değer kaybı yaşadı.

    Bugün ülkede yoksullaşma yüzde 50’ler dolayına gelirken, asgari ücretin herhangi bir satınalma gücü kalmamış bulunuyor. Yumurta, süt, et tüketimi yarıya yarıya azalmış durumda. 2016 yılında için kişi başına düşen kilo kaybı 8 olarak hesaplanmakta! 2017 ve 2018 rakamlarının daha da yüksek olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Sağlık sistemi de tamamen çökmüş durumda.
    Sağlık merkezlerinde yeterli alet, ekipman bulunmadığı gibi ilaç da yok. Yerli halklar sağlık sisteminin çöküşünden en çok etkilenen kesim. Daha önce denetim altına alınmış çeşitli hastalıklar yeniden belirmeye başlamış durumda. Sıtma hastalığı, artık her tarafta rastlanır bir hastalık. Her yaştan eğitim görenlerin oranları 2015’ten 2017’ye %80’den %71’e geriledi.

    En önemli ve bilinen gerçek ise 1 milyonu Kolombiya’ya olmak üzere 2 milyon kişinin ülkeden göç etmiş olması! Göç halen devam ediyor. Nüfusun ülkede kalan kısmı ise yaşamak için hükümetin vereceği yardımlara bel bağlamiş halde.

    Maduro, eski oligarşinin beslendiği damarların yeni bir oligarşiye bağlanmasını sağladı ve devlet aygıtı, parti bürokratları ve özellikle ordu ile birlikte önceki dönemde Bolivarcı diye adlandırılan kitle hareketini dizginledi. Beşeri, ahlaki, ekonomik kriz karşısında protestolar, hükümetin acımasız baskısıyla karşılaşıyor. Maduro, sorunların kaynağına inmek, kendi hatalarını görmek yerine; her ne pahasına olursa olsun devletin başında kalmak için “dış güçler”i krizin sebebi olarak göstermekte.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela
    ‘Maduro gitsin!’ Venezuela halkı yaz aylarını sokaklarda, hükümeti protesto ederek geçirdi. Kolluk kuvvetlerinin müdahalesi sonucu yüzlerce eylemci öldürüldü.

    ALTIN, PETROL, ELMAS VE SÖMÜRÜ

    Kolonyal dönemi aratan uygulamalar ve suç ülkesi

    Yeraltı kaynakları ve biyolojik çeşitlilik bakımından kıtanın en zengin ülkesi, muhtemel bir felaketin eşiğinde. Maduro büyük ölçekte maden çıkarımını hedefleyince, Şubat 2016’da, ülkenin %12’sini oluşturan 112 bin km²’lik bir alanı (Küba’dan daha büyük) çokuluslu büyük maden şirketlerine açtı. Altın, koltan, alüminyum, radyoaktif madenler ve elmas bakımından zengin olan bu bölgede sadece altın beklentisinin karşılığı 280 milyar dolar! Öte yandan bölge, toplumsal-çevresel bakımdan büyük bir zenginlik taşıdığı gibi bir dizi yerli halkın de yurtluğu. Madenler, geleneksel yaşambiçimi için büyük bir tehdit. Onların yurtlarından sürülmesi anayasaya aykırı olmasını geçelim, yaklaşmakata olan bir etnik kırımın da habercisi. Dahası Amazon’un bu bölgesi, çevre ülkeler ve geze-gen açısından da iklimin değişmesi açısından hayati bir öneme sahip. Bölge, Vene-zuela’nın temel su kaynağı olmasının ötesinde, biyolojik çeşitlilik bakımından da çok zengin. Ülke elektriğinin %70’i buradan sağlanmakta. Öte yandan hükümetin beklediği uluslararası yatırımcılar, özellikle adli güvenliğin bulunmamasından ötürü hâlâ ülkeye gelemiyor. Altın ve koltan çıkartılması için yasadışı faaliyetler ise hızla sürdürülüyor. Ülkenin bu devasa parçası, bütün yasal sınırlamaların ötesinde tamamıyla ayrı bir bölge haline gelmiş bulunmakta. Silahlı gruplar, paramiliter güçler, çeşitli suç örgütleri, Venezuela silahlı kuvvetleri mensuplarının suç ortaklığında bu bölgede hüküm sürmekte. Yerli kadınların yerleşim noktalarından kaçırılıp madenci kamplarında fuhuşa teşvik edilmeleri gibi olaylar, çocukların madenlerde alıştırılması gibi gelişmeler, bölgeyi felakete doğru sürüklüyor.

  • NİKARAGUA ve çocuklarını yiyen devrim

    NİKARAGUA ve çocuklarını yiyen devrim

    Daniel Ortega’nın üçüncü başkanlık döneminde, sosyal güvenlik alanında yapılmak istenen kısıtlamalar ülkede büyük kitle gösterilerine yol açtı. Bugüne kadar 400’e yakın insan, ordu ve polisin yanısıra paramiliter güçlerce öldürüldü. Bir zamanlar, neredeyse bütün kesimlerin desteğini alan Sandinist hareketi, artık baskı ve yolsuzlukla anılıyor.

    Bundan 40 yıl önce dünyanın iki ucunda iki farklı devrim dünyayı sarsıyordu: İran’da İslâm devrimi ve Nikaragua’da diktatör Somoza’yı deviren Sandinist devrim.

    Sandinist devrim ülkeyi kendi özel mülkü haline getiren Somoza’ya karşı bütün dünyanın sempatisini kazanan, geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşmiş, çoğulcu bir halk devrimiydi. Başta Pinochet olmak üzere Latin Amerika’da askerî diktatörlüklerin kanlı rejimleri döneminde, Nikaragua devrimi kıtayla sınırlı kalmayarak bütün dünyaya yeni bir umut aşılamıştı. Kadın ve erkek gerillalar, özellikle henüz ilk gençlik çağındaki direnişçiler bir cesaret ve güzellik (estetik) gösterisi sergiliyorlardı.

    Devrimin önderliğini yapan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalistti ama, yoksulların, ezilenlerin özgürleşme mücadelesinde esin kaynakları Kitab-ı Mukaddes’in bir Marksist okuması denebilecek “Kurtuluş Teolojisi”ydi. Başında Che beresiyle, şair ve Cizvit papazı Ernesto Cardenal, devrimin karizmatik bir siması olduğu gibi devrimden sonra da Kültür Bakanı olacaktı. Bir elinde silah dağlarda mücadele ederken 1966’da Kolombiya’da öldürülen kurtuluş teolojisinin simgesi papaz Camilo Torres’in attığı tohumlar yeşermişti.

    Diktatör Somoza’nın servetiyle Paraguay’a kaçmasının ardından, Somoza karşıtı bütün muhalefeti kucaklayan bir hükümet kurulmuş, 1980’de La Prensa gazetesinin yöneticisi, ülkenin siyasetindeki önemli simalardan Violeta Barrios de Chamorro’nun istifasıyla Sandinistler iktidara ağırlıklarını koymuşlardı.

    Devrim; bir daha!

    1979 Nikaragua devrimiyle özdeşleşen fotoğrafçı Susan Meiselas, 2018 Haziran’ında Managua’ya geri döndü. Somoza’yı deviren insanların, şimdi de Ortega’ya karşı ayaklandıklarına şahitlik etti.

    Toplumsal ve ekonomik altyapının dağıldığı bu dönemde onbinlerce insan ölmüş, daha fazlası da göç etmişti. Sandinist yönetimde idam cezası kaldırılmış, sağlık parasız hale getirilmiş, bir dizi hükümetdışı toplum kuruluşunun katkısıyla yeni hastahaneler yapılmış, başarılı bir okuma yazma seferberliği yürütülmüş, ekonominin bir bölümü ulusallaştırılmış ve tarım reformu ilan edilmişti. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı %50’den % 13’e, çocuk ölümleri yarı yarıya düşmüştü. Dünyanın dörtbir yanından insanlar bu yoksul ülkeyi tanımak ve katkıda bulunmak için çabalıyordu.

    1984’te %75 katılımla gerçekleşen seçimleri %67 ile FSLN’nin lideri Daniel Ortega kazanırken, bir kısım muhalefet yeterli zamanları olmadığından seçim sonuçlarını tanımadıklarını bildirince, dönemin ABD başkanı Reagan karşı-devrimci “Contra”ları silahlandırmış ve Nikaragua’ya ambargo koymuştu. ABD-İran ilişkilerinin en düşmanca olduğu günlerde CIA, İran rejiminden silah satın alarak bunları karşı-devrimcilere vermişti (İrangate). Bu dönemde 30 bin insan öldü ve ekonomi çöktü.

    Yeni Ortega(lar) dönemi

    1990 seçimlerinde La Prensa’nın yöneticisi Violeta Chamorro, Ortega karşısında %54 alarak başa geçti. Ülkede bundan sonra IMF ve Dünya Bankası’nın reçeteleri yürürlüğe koyuldu. Bu dönemde toplumsal kazanımlarda da önemli bir gerileme oldu. 1996 seçimlerinde yine Ortega’ya karşı eski Somozist, muhafazakâr Arnoldo Aléman başa geçti. Görev süresi bittiğinde yolsuzluktan 20 yıla mahkûm olacaktı!

    Ortega 2006’da yeniden iktidara geldi. 10 yılda ülke ekonomisi katlandı, millî gelir 6 milyardan 13 milyar dolara çıktı. Et, kahve, şeker ve altın gibi ihracat ürünlerinin dünya pazarında uygun fiyatlar bulması bir avantaj oldu. Bu elverişli dönemde Venezuela başkanı Chavez, Nikaragua’nın ulusal bütçesinin dörtte birine karşılık düşen bir petrol yardımında bulundu. 10 yıl boyunca yıllık 500 milyon dolara eşdeğer bir yardımdı bu. IMF’nin de ekonomik mucize diye nitelediği bu gelişmelerin önemli bir unsuru da ABD ile ticaret ortamı oldu. Nikaragua bugün ortalama %5 büyüme ile Latin Amerika’nın ikinci ülkesi. Yabancı yatırımcıların bu büyümede payı büyük. Ülkede %40 olan yoksulluk oranı ise değişmedi.

    Somoza’dan Ortega’ya Bir eylemci, Daniel Ortega ile eski diktatör Anastasio Somoza’yı beraber gösteren bir posterle. Başkent Managua’da polis şiddetini ve Ortega hükümetini protesto eden gösteri.

    Ancak bu dönemde önemli bir değişiklik oldu; Nikaragua’nın geçmişiyle kıyaslanmaz bir biçimde topraklar, zenginlik, medya, finans sektörü ve enerji sektörü belli ellerde yoğunlaştı. Nikaragua’da 300 aile, ülke gelirinin üç katı bir zenginliği elde tutmaya başladı. Öte yandan 2009’da faal nüfusun %60’ı kayıtdışı sektörde çalışırken bu oran 2016’da %80’e çıktı. Son 10 yılda yabancı yatırım oranı her yıl %16 oranında artmakta. Hükümet yoksulluğun azaltıldığını söylerken eskisine bakarak zengin sayısının giderek arttığını belirtmemekte. Nüfusun %7-8’i ulusal zenginliğin %46’sını elinde bulundurmakta. Örneğin 2012’den 2013’e 30 milyon doların üzerinde parası olanın sayısı 180’den 190’a çıktı. Bu rakam çok daha zengin olan Kosta Rika’dan (85) bile fazla (Panama’da 105, Salvador’da 45). Kamu kaynaklarının yasadışı kullanımına imkan veren yolsuzluklar dışında bu zenginleşmeyi açıklayacak bir husus yok. Bütün bu verilere ayrıca rejimin giderek otoriterleşen yapısı da eklendiğinde tablo tamamlanıyor.

    Evet isyan!

    Devrimin prestijini temsil ettiği iddiasındaki Daniel Ortega’nın üçüncü başkanlık döneminde, sosyal güvenlik alanında yapılmak istenen kısıtlamalar geçen Nisan ayında büyük kitle gösterilerine yol açtı. Bugüne kadar 350 ilâ 400 kişi ordu ve polisin yanısıra paramiliter denen güçlerce öldürüldü. Ortega bu paramiliter güçleri açıkça “gönüllü polisler” olarak takdim etmekte. Göstericiler bunların uyuşturucu kaçakçıları, mücrimler, eski askerler ve polisler olduğunu belirtiyorlar. Binlerce yaralı var ve şimdiden 20 bin Nikaragualı komşu Kosta Rika’ya geçmiş durumda.

    Ülkede sosyal güvenlik katkı paylarının artırılmasına karşı başlatılan gösterilerin şiddetle bastırılmasıyla, hoşnutsuzluk giderek yükseldi. Gösterilere emeklilerin yanısıra öğrenciler, feminist örgütler, köylüler, okyanuslararası kanal projesine karşı mücadele edenler ve muhalefet partileri de katılınca “Ya Basta!” sloganı barikatların temel sloganı oldu. Genel grev, gösteri ve barikatlar bir dönemki Somoza’nın son günlerini hatırlatırcasına yaygınlaşmaya başladı. 18 Nisan’daki gösterilerin kanla bastırılmasının ardından Mayıs ayındaki Anneler Günü’nde gösterilerde öldürülen çocukların anneleri de büyük bir kortej oluşturdu.

    Devrim başlarken 26 Ağustos 1978’de silahlı protestocular sokaklara çıkmıştı. Matagalpa’daki halk ayaklanmasının fotoğrafını, 40 sene sonra bu defa Ortega’ya karşı ayaklananları görüntülemek için ülkeye gelen efsane fotoğrafçı Susan Meiselas çekmişti.

    Ortega bu gösterileri “hükümet darbesi girişimi”, “satanist darbecilerin oyunu” olarak nitelerken, Nikaragua’da nüfuz sahibi olan kilisenin aracılığıyla muhalefetle de görüştü. Ancak kurumların demokratikleştirilmesi, kurbanlar için adalet ve erken seçim talebini reddederek müzakere kapısını kapadı. Göstericilerin karşı çıktıkları reformun, yani Ortega’nın uygulamaya sokmak istediği sosyal güvenlik reformunun da zaten IMF tarafından tavsiye edilmiş olması, gösterilerin “emperyalist güçlerin bir komplosu” olarak nitelenmesini gülünç kılıyor. Muhalefet ise bir bütün arzetmemekte; sağdan ve soldan farklı akımları içeren öğrenci gençlerden, topraklarını korumaya çalışan köylülere dek uzanıyor. Adalet ve Demokrasi İçin Sivil İttifak, Daniel Ortega hükümetine karşı öğrenci hareketi, köylü hareketi ve bir kısım özel kesim ve insan hakları militanları gibi bir kısım kolektif ve hareketleri içeriyor.

    “Devrimin fotoğrafçısı” olarak kabul edilebilecek, çektiği karelerle dünyayı etkileyen Susan Meiselas, devrimden sonra da sık sık geldiği Nikaragua’ya bu kez hükümete karşı yurttaş hareketine tanıklık etmek için geldi. Fotoğraf çektiğinde barikatlardaki insanların kendisini tanıdığını ve 40 yıl önce de kendi fotoğraflarını çektiğini hatırladıklarını aktarıyor.

    Türkiye’ye de gelen eski gerilla ve bir dönem öncesinin Uruguay cumhurbaşkanı Pepe Mujica, devrimcilerin günü geldiğinde gitmesini bilmesi gerektiğini, Nikaragua’da bir rüyanın otokrasiye dönüştüğünü belirtiyor. Devrimden sonra başkan yardımcılığı yapan Nikaragua’nın en ünlü yazarı Sergio Ramirez de yaşananlara öfkeli. Sandinizmin resmî şarkıcısı 75 yaşındaki Carlos Mejia Godov, bugün direniş için şarkılar ve ölenler için ağıtlar besteliyor.

    Yakınlarda vefat eden, Latin Amerika’nın vicdanı diyebileceğimiz, Latin Amerika’nın Kanayan Damarları’nın yazarı Eduardo Galeano ise çok önceden “hayatlarını riske etme becerisini gösteren Sandinistler şimdi koltuklarını riske etmekten acizler” demişti.

    Bir dönüşümün anatomisi

    Aslında Ortega’nın dönüşümü 1990’dan önce başlamıştı. 1993-95’te Sandinist partide iççatışmalar başgöstermiş ve Ortega parti aygıtını denetimi altına almıştı. Ulusal yönetim, Sandinist meclis ve Cephe Kongresi gibi organların sulandırıldığı 1998 kongresi, bunların yerine Ortega’ya bağlı olan örgütlenmelerin yöneticilerinin katıldığı bir meclis getirmişti. Kısa zaman sonra bu meclis bile toplanmadı. Partiyi kendine bağladıktan sonra Ortega, başkan Arnoldo Alemán ile ittifak kurarak anayasa değişikliğine gitti ve seçilmek için gereken oranı %35’e düşürdü. Burada iki partinin karşılıklı birbirine güvence vermesinin yanısıra, muhalefete de son verilmiş oldu. Sonraki yıllarda milletvekili olacak olan örgütlerin yöneticileri, mücadeleyi bırakıp Ortega iktidarının yapısına dahil oldular.

    40 sene sonra yine barikatlar 1979’da Somoza birliklerine karşı şehirlerini savunmak için barikat savaşı veren Nikaragualılar, şimdi de Ortega’yı düşürmek için barikatların ardına geçtiler.

    Ortega bu dönemde Katolik hiyerarşisinin başındaki Kardinal Obando ile de iyi ilişkiler geliştirdi. Bu vesileyle de 2000’den bu yana yüksek seçim kurulunun başında olan Roberto Rivas sayesinde bu kurulun denetimini sağladı. 1998’den itibaren “Ortegacılık”, başkanın eşi Rosario Murillo’nun yükselişi ile belirlendi. Kızı Zoilamérica’nun, manevi babası Ortega tarafından 11 yaşından itibaren fiziki ve cinsel istismara uğradığını ifşa etmesinden sonra, kızını “mitoman” diye niteleyen Rosario Murillo’nun Sandinist cephede nüfuzu hızla arttı.

    2001 ve 2006 seçimlerinde Ortega’nın başkanlık kampanyasının başında Rosairo vardı. Artık iktidarda bir Ortega-Murillo kliğinden sözediliyordu. Ortega’nın “sol” bir söylemini duymak için 2007’de Chavez’in indirimli petrol kampanyasını beklemek gerekecekti.

    Ortega yönetimi tipik bir kayırmacılık sisteminin ürünü olarak şekillendi. MRS (Sandinist Yenilikçi Hareket-1995) gibi Sandinist cephenin geçmiş özlemlerine sadık kalanların zaten çoktan ayrıldıkları parti, bu kayırmacılığın omurgasını oluşturmakta. Ortega, başkan yardımcısı yaptığı eşi Rosario Murillo ile birlikte ülkenin adli, siyasal, ekonomik, medyatik ve sendikal bütün güçlerini elinde bulundurmakta.

    Direniş Sinemada: ‘Ateş Altında’ filmi ve tarihî gerçekler

    Bundan 35 sene önce Roger Spottiswoode’un yönettiği; Nick Nolte, Joanna Cassidy, Gene Hackman, Ed Harris ve Jean-Louis Trintignant’ın oynadığı Ateş Altında filmi, Nikaragua Devrimi’ne dünya ölçeğinde büyük bir sempati kazandırmıştı. Filmde, Başkan Anastasio Somoza’ya karşı Sandinist muhaliflerin içsavaşını izlemek üzere ülkeye giden gazeteci-fotoğrafçı Russell Price’a (Nick Nolte) iki arkadaşı-meslektaşı refakat ediyordu. Filmin kahramanı Russell, Somoza ordusunun halka karşı acımasızlığını gördükçe savaşı daha yakından izleme ihtiyacını hissediyor ve olaylar gelişiyordu.

    Filmin kritik noktalarından biri, gerçekle ilgisi olmasa da tarihsel bir gönderme yapmasındaydı. Sandinist cephenin kurucusu ve lideri Carlos Fonseca (1936-1976) olaylardan çok önce ölmüştü. Filmde ise aslında ölmediği ve rejim tarafından ölmüş gösterildiği anlatılıyor; kahramanlarımız Fonseca’nın fotoğrafını çekerek insanlara bunu kanıtlamanın peşine düşüyorlardı. Çekilen fotoğrafın etkisi çok büyük olunca, Somoza rejimi Alex Grazier’i (Gene Hackman) yakalayıp öldürüyor; Russell da arkadaşının öldürülmesini fotoğraflıyor, cinayeti belgeliyor, rejimin prestij kaybına uğramasını sağlıyordu. ABD, Somoza rejimine yardımı kesiyor, Sandinistler zafer kazanmış olarak Managua’ya giriyor, diktatör de kaçıyordu.

    Filmin 90’lı yıllarda isyanlara sahne olacak olan Meksika’nın Oaxaca ve Chiapas bölgelerinde çekilmiş olması ise hesapta olmayan başka bir ilginç durumdu. Filmin senaryosu ise aslında gerçek bir hikayeye dayanıyordu. 20 Haziran 1979’da Amerikan ABC televizyonundan Bill Steward, Somozist muhafızlar tarafından öldürülmüş ve cinayet anı kayda alınmıştı. O akşam, Amerikan televizyonları görüntüleri göstermiş ve hükümet çökmekte olan rejime yardımı kesmişti.

    Ateş Altında filmi diktatörlük rejimi, savaş, basın, tarafsızlık gibi konular üzerinde sarsıcı bir etki yaratmış, basit ve sade insanların onurları için direnişini gündeme getirerek sinema tarihinin en etkili yapımları arasına girmişti.

  • Kriketçi kaptan başbakan olarak siyaset sahasında

    Kriketçi kaptan başbakan olarak siyaset sahasında

    342 sandalyeli Pakistan meclisinde 114 gibi kritik sayıda milletvekili kazanan PTI lideri İmran Han, ordunun da desteğiyle ülkenin yeni başbakanı oldu. Bir zamanların efsane kriket oyuncusu, nüfusun üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı iç sahada, belki de hayatının en zor maçına çıkıyor.

    Pakistan tarihinin belki de en tuhaf seçimleri, bir kriket şampiyonunun zaferiyle sonuçlandı. 207 milyonluk nüfusa sahip ülkenin 106 milyon seçmeni için kurulan 85 bin sandık güvenlik güçleri tarafından sıkı takibe alındı ama hile ve usulsüzlük iddiaları bitmek bilmedi.

    Kazanan İmran Han’ın rakipleri, ordunun kendi aleyhlerine sistematik bir manipülasyonundan söz etmekte. Herşeye rağmen İmran Han, ülkede ordu ile geleneksel siyaset klanları arasındaki tükenmez mücadelelerden sonra generallerin kesin desteğini kazandı. Buna karşın 342 sandalyeli mecliste, sadece 114 gibi hassas sayıda milletvekilli sayısına sahip. Kendisi 18 Ağustos’ta resmen başbakan oldu ama mecliste çoğunluğu sağlamak için ülkenin siyasal hayatındaki parçalanmışlığın da bir göstergesi olan bağımsızlardan aşırı dindarlara, özetle küçük siyasi aktörlere taviz vererek destek almak zorunda. Ülkede generallerin İmran Han’a verdiği desteğe bakarak “sessiz bir darbe”den söz edilmekte.

    Pakistan’ın en popüler sporu olan krikette 1992’de İngiltere’ye yani eski sömürgeciye karşı dünya kupasını kazanan milli takımın kaptanı İmran Han, muhafazakar olmakla birlikte son yıllarda generallerle ilişkisini geliştirdi ve dinci fanatiklerle de bağlarını güçlendirdi. Kendisi varlıklı bir aileden gelmesine rağmen hem elitizme karşı bir söylem tutturdu hem de en zenginlerle yakın ilişkiler kurdu. İmran Han, Oxford’da okumuş olsa da spor hayatı eğitiminin daima önünde oldu. Okulda başladığı krikete 1975’te mezun olduktan sonra profesyonel olarak devam etti. 1982’de kriket milli takımının kaptanlığına getirildi. 1987’de Pakistan takımını yarı finallere kadar çıkarınca ülkenin en popüler sporcusu oldu.

    İmran Han’ın orduyla arası da daima iyi olmuştu. 1987’de darbeci Ziya ül Hak’ın talebi üzerine krikete dönmüş, 2007’de iktidardan düşen general Pervez Müşerref’in 1999’daki darbesini desteklemiş ve özellikle eski askerî istihbarat başkanı Hamid Gül ile iyi ilişkiler kurmuştu. 80’li yıllarda Rusya’ya karşı “cihad”ın destekçisi olduğunu eklemeye gerek bile yok.

    Yeni başbakan, eski kriketçi İmran Han 13 yaşında kriket oynamaya başladı ve bu sporu üniversitede de sürdürdü. Mezun olunca Pakistan Milli Kriket Takımı’na girdi. 1992 Dünya Kriket Şampiyonası’nda Pakistan’ı birinciliğe taşıdı.

    Ordunun ağırlığı

    Seçim öncesinde özellikle iktidardaki Pakistan Müslüman Birliği-Nawaz’a (PML-N) yönelik yargı tarafından yapılan saldırılar dikkati çekiciydi. PML-N adli ve askerî müesses nizamla esas olarak iki hususta anlaşmazlık içindeydi: Sivillerin ordudan üstün olduğunu savunması ve Hindistan ile iyi ilişkiler kurulmasından yana olması.  Ne de olsa ülkenin tarihinin yarısında askerler yönetimdeydi. PML-N savaş istemediği gibi daha fazla ticaretten yanaydı. Eski başbakan ordu-devletin kurucusu olarak siyasete ambargo koyup tarihî düşman Hindistan’la ilişkilerin geliştirilmesine sıcak bakmazken, PML-N savaş ortamının terkedilip ticaretin geliştirilmesinden yanaydı. PML-N ülkenin her bakımdan kalbi denebilecek ve nüfusun yarısını barındıran Pencap bölgesinde etkin ve hâlâ birinci parti. İmran Han bu eyalette ancak bağımsızlarla bir hükümet kurabilecek.

    Seçimlerden önce yasaklı olan kimi siyasal oluşumlar, yüksek seçim kurulu tarafından bu sefer daha önce PML-N’ye oy veren kesimlerin oyunu çelebilsin diye seçimlere katılma hakkı elde ettiler. İki fanatik dinci grup millet meclisinde sandalye kazanamadıysa da onlardan biri olan Tahrik Labaik, Sind eyalet meclisinde iki sandalye kazandı. Yine de genel olarak %10’a ulaşan ve hatta kimi yerlerde %20’ye varan oy oranlarına ulaştılar ki sonrası için manidar bir durum.

    Ya demokrasi?

    Generallerin desteği, Hindistan ile müzakerenin söz konusu olamayacağını, buna karşılık Taliban ile görüşmelerin süreceğini göstermekte. Kuruluşundan bugüne  kurumsal işleyişe bir türlü sahip olmayan Pakistan’da 70 yılda 18 başbakan istifa etti-ettirildi, devrildi, askerî darbeye maruz  kaldı ve görev süresini bi hakkın tamamlayamadı. Bu açıdan yeni başbakanın akıbeti hakkında da kesin konuşmalar yapmak kolay değil. Yine de Pakistan’ın siyasal hayatına ambargo koyan ve başbakanlığı meslek edinen iki ailenin (Buttogiller ve Şerifgiller) ardından 1996’da kurduğu PTI’nın birinci parti haline gelmesi ülkenin siyasal hayatında bir değişiklik olmakla birlikte, sorumsuz bir popülizmin kapıda beklediği de eklenmeli.

    Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi, ABD ile eşit muhataplar olarak masaya oturmak gibi vaatlerin karşılığı ne olursa olsun, esas olan yolsuzluğa karşı mücadele vaadinin akıbetinin ne olacağı. Diğer bir vaad olan “İslâmi refah devleti” için ise niyetin yetmeyeceği açık. 10 milyon istihdam ve beş milyon yeni konut gibi vaatlerin ise kaynağı belirsiz. Nüfusun üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, çocuk ölümleri oranının dünyada en yüksek olduğu ülkelerden biri olan Pakistan’ın, borçlarını çevirmek için muhtaç olduğu krediyi “ABD’ye posta koyarak” alması pek mümkün gözükmüyor.

    Kışla ile meclis arasında Seçim süreci boyunca ordunun ve generallerin desteğini alan İmran Han, mevcut Genelkurmay başkanının Pakistan tarihinin demokrasiye en inançlı generali olduğunu söyledi.

    Gerçek iktidarın askerlerin elinde olduğu ülkede “Amerika’nın paralı askeri olmayacağız” gibi sloganların da seçim konuşmaları dışında çok gerçekçi ve anlamlı olamayacağı açık. Nitekim seçim sonuçlarından sonra “ABD’yle karşılıklı yarar ilişkisi kurmak”tan tekrar söz edilmeye başlandı.

    ABD Ocak 2018’te, komşu Afganistan’da hükümeti yıpratan Taliban’a Pakistan’ın sığınma imkanı tanıdığı iddiasıyla, yaklaşık yıllık 1 milyar dolarlık askerî yardımı askıya almıştı. Şimdi refah vaatlerinden önce kredi bulma, borç çevirme gündemde.

    20 yıl kriket oynayan İmran Han, sonraki 20 yıllık siyasal hayatından sonra ordunun gölgesinde iktidar oldu. Önümüzdeki 1 yılın onun hayatındaki yirmi yıllar kadar önemli olacağı kesin.

  • SSCB’nin yaprakları ‘Prag Sonbaharı’yla dökülmeye başlamıştı

    SSCB’nin yaprakları ‘Prag Sonbaharı’yla dökülmeye başlamıştı

    “Prag Baharı” olarak bilinen, aslında 1968’in sonbaharında o zamanki Çekoslovakya’da meydana gelen hadiseler; Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nda 20 yıl sonra yaşanacak çöküşün habercisi gibiydi. Ülkenin ihtiyaç duyduğu ekonomik reformlar demokratik hak talepleriyle birleşerek toplumsal bir halk hareketi halini almış ve sonuçta Sovyet tankları ve askerleri idareye el koymuştu. Sürecin hikayesi.

    Bundan tam 50 yıl önce, 20-21 Ağustos gecesi Varşova Paktı birlikleri SSCB’nin bir uydusu olan Çekoslavakya’yı işgal etmek üzere saldırdı. Yaklaşık 100 kişinin öldüğü ve 500 kişinin yaralandığı bu işgal, kendisine “sosyalist” diyen ve aynı kampta yer alan iki ülke arasındaki “dostane” bir mesele olmanın çok ötesine ve tarihe geçiyordu. Aynı zamanda bu hadiseden 20 yıl sonra Doğu Bloku ve SSCB’nin çöküşünün gerekçelerini önceden sunuyordu.

    1953 Doğu Berlin, 1956 Polonya’daki olaylar ve Macaristan ayaklanması; 1956’da Hruşçov’un 22. Kongre konuşmasıyla “Stalinsizleştirme” işlemini başlatması; “sosyalist kampta” büyük bir kapışmayla sonuçlanacak olan Çin-Sovyet tartışmasının 1962’de başlaması; Yugoslavya’nın farklı bir yönetim tarzı geliştirmesi; 1966’da Çin’de “Kültür Devrimi”, Doğu Bloku’nun artık pek de monolitik olmadığının göstergesiydi.

    Tanklarla yüz yüze Kremlin yönetimi, Prag’da yaşanmakta olan konsey hareketinin diğer Doğu Avrupa ülkelerine örnek olmasından korkmuştu. Prag sokakları “asayiş berkemal mi” diye dolanan Sovyet tanklarına tanıklık etti.

    Çekoslavakya, Kızıl Ordu tarafından işgal edilerek “sosyalistleştirilen” ülkelerden diğer farklı olarak iki savaş arasında sanayileşmiş bir ülkeydi ve işçileşme oranı hayli yüksek, siyasi ve kültürel olarak da gelişkin bir konumdaydı. Ülkedeki Komünist Parti, savaş öncesinde de kitlesel etkisi olan bir partiydi.

    1963’te yöneticilerin beşte birinin yüksek eğitimi vardı, bu da eski işçilerin önemli bir kısmının yönetim kademelerini geçtiğinin bir göstergesiydi. Rusya’da başlayan “Stalinsizleştirme” (daha doğrusu Stalin’siz Stalinci rejim) bir dizi ülkeyi etkilerken özellikle Çekoslovakya’daki Yazarlar Birliği çevresindeki aydınlar, demokrasi mücadelesi yürütüyorlardı.

    1960’ların başlarından itibaren millî gelirin ve dolayısıyla ücretlerin düşmesiyle bir ekonomik reform ihtiyacı belirdi. Yöneticiler katında rejimin gevşetilmesi ve bürokratik planın yürümemesi üzerine, işletme yöneticilerine “işçi katılımı”na yer vermek bir çözüm olarak görüldü. Bürokratların yerine teknokratların alınmasıyla halledilecek bir mesele olmadığı için, diğer toplumsal kesimlerin de desteğini arayan reformcular, özellikle 1963’ten itibaren belli bir siyasal gevşemeye yöneldiler. 1950’li yıllarda 1936-38 Moskova Mahkemeleri’ne  benzer göstermelik  yargılamalarda mahkûm olanların itibarı iade edildi; siyasi mahkûmlar serbest bırakıldı; yurtdışına seyahat kolaylaştırıldı; iş kanunu değiştirildi.

    Ocak 1968’te Komünist Parti’nin başına Alexandr Dubçek getirildi. Mart ayının başında da Svoboda devlet başkanı oldu. Böylece parti yönetiminde 1953’ten itibaren genel sekreter olan Novotny’nin temsil ettiği bir muhafazakar kesimle, Dubçek’in temsil ettiği reformcu bir eğilim kararsız bir dengede kaldılar. “Sivil toplum” hareket halindeydi ve sansürün kaldırılması, ifade özgürlüğü talepleriyle işletmelerde konseyler oluşmaya başladı. Bu konseyler 1969’un sonuna kadar hem çoğaldılar hem de aralarında bir eşgüdüm kurdular.

    Filozof Radovan Richta’nın yönetiminde çok farklı disiplinlerden 45 uzman “Medeniyet Dörtyol Ağzında” adlı bir rapor hazırlamışlardı. “Bilimsel ve teknik devrim”in toplum üzerine etkilerini inceleyen bu rapor yalnızca işletmelerde değil toplumun bütününde köklü dönüşümler gerektiğini belirtiyordu. Bu metin önceki “sosyalist” deneyimlerin başarısızlığıyla sınırlı kalmayan bir dönüşümün gereklerini irdeliyordu. Ancak önemli tartışmalar siyaset üzerindeydi. Dubçek’in şu sözleri Brejnev’in kimyasını değiştirmiş olmalı: “Partinin çalışmasında, bürokratik ve derebeylik çağından kalma alışkanlıkları kesinlikle reddediyoruz… hem parti hem de devletin başına geçen adam, kazınılmaz biçimde şahsi iktidarına, kişiliğini putlaştırmaya yöneliyordu”.

    Prag Baharı “yukardan”, yani bürokrasinin kendi içinden bir değişiklik ihtiyacının ürünü olduğu kadar, aydınların ve “aşağıdan” konseyler aracılığıyla işçilerin de eseriydi. İşçilerin yatırımlar üzerine görüş bildirmekten, planın hazırlanmasına uzanan bir zincirde etkinlik kazanmalarının ötesinde, kararların alınmasında doğrudan söz sahibi olmaya ilişkin bir basınç da vardı. Böylece otoriterliğin timsali olan partinin yerini de doğrudan işçiler veya en azından sendika birimleri almaya başlıyordu.

    Nisan 1968’de Komünist Partisi “devletin değil toplumsal mülkiyetin” özyönetimini bildiren bir eylem programı kabul etti. Mayıs ortasından itibaren işçi komisyonları “sosyalist işletmeler” üzerine bir yasa hazırlamak üzere toplandılar. Bazı yöneticilere yönelik grevler başladı. Haziran başında işçi kaleleri diyebileceğimiz CKD-Prague (W. Pieck fabrikası) ve Skoda Plzen’de işçi konseyleri kuruldu.

    Konsey hareketi siyasal bir boyut da kazandı. Yalnızca işletmelerde değil toplumun tamamında da demokratik katılım talep ediliyordu Parti “işletme konseyi” tabirini kullanırken, işçiler “işçi konseyi” diyorlardı. Bu da yönetimden ve tabandan beklentilerin ne derece farklı olduğunu gösteriyordu. Yönetim üretimin artırılması için ortak çalışmadan sözederken, işçiler doğrudan karar alma mekanizmasını kastediyorlardı. 20 Haziran’da sendikalar, “üretici ve sosyalist ortak işletmeci” olarak nitelendiler.

    Büyük Birader’in gazabı

    Dubçek’in genel sekreterliğinden sonra Prag Baharı diye anılan reformların gündeme gelmesi üzerine, Çekoslavakya Komünist Partisi hiçbir şekilde Varşova Paktı’ndan ayrılmaya niyetli olmadığını belirtmesine rağmen olaylar sertleşti. Moskova sansüre, polisin siyasi takibine son verilmesi gibi taleplerin diğer pakt üyelerine, özellikle Baltık ülkeleri ve Ukrayna gibi hoşnutsuzlukların belirgin olduğu bölgelere sıçramasından ürkerek harekete geçti. Üstelik Avusturya ile sınırı olan Çek “muhalifler” Batı’ya kaçabilirler veya diğer pakt ülkelerinden Prag’a geçerek sansürden kurtulabilirlerdi.

    Çekoslavakya’nın Doğu Bloku’ndan çıkacağına ilişkin herhangi bir veri olmadığı gibi, ABD de o sıralar Vietnam Savaşı’nı sürdürüyordu ve Başkan Lyndon Johnson bir de Çekoslavakya ile uğraşacak halde değildi. Dolayısıyla ABD ve onunla birlikte NATO Çekoslavakya’daki olayları görmezden geldi. Üstelik stratejik silahların denetimi anlaşması için Moskova’daki muhatabını rahatsız edecek bir davranış anlamsızdı. Ocak ayından itibaren gelişmeleri kaygıyla izleyen Moskova, Nisan’dan itibaren “Danube operasyonu” adıyla hazırlıklara girişti. Mayıs’ta işgal hazırlıkları tamamlanmıştı. Önce 2. Dünya Savaşı’nın bitmesi kutlamalarını bahane edilecekken bu karardan vazgeçilip başka bir askerî manevra fırsat olarak kullanıldı. Bir yandan da müzakere ile  Dubçek yönetimi sınırlandırılmaya çalışılıyordu. Temmuz’da SSCB ile Slovakya arasındaki bir yerde müzakere başladı. Çek yönetimi reformcularla muhafazakarlar arasında bölünmüştü. Dubçek açıkça Varşova Paktı’ndan ayrılmayacaklarını bildirdi.

    3 Ağustos 1968’de Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Çekoslavakya, Bratislava’da bir konferans düzenleyerek, Marksizm-Leninizme ve proleter sosyalizmine bağlılıklarını ve bütün anti-sosyalist güçlere ve burjuva ideolojisine amansız bir mücadeleden yana olduklarını bildirdiler.

    Daha sonra “Brejnev doktrini” diye anılacak olan, “üye ülkelerden birinde bir burjuva düzeni kurulduğunda Rusya’nın uydularına müdahale hakkı” bu konferansta deklare edildi.

    ‘Doğmayan hürriyet’

    Rusya bir müdahale vesilesi ararken, bir yandan da kendine bağlı güçlerce içerden bir müdahalenin yolunu arıyordu. 11 Prezidyum üyesinin altısının Dubçek’e karşı çıkıp Rusya’nın müdahalesini talep etmesi yeterliydi. 16-17 Ağustos’taki oylama sonucunda, 20 Ağustos’ta başlayacak işgal artık bir davet üzerine gerçekleşebilirdi. Ancak Rus orduları sınıra dayandığında iki üye taraf değiştirecek ve Dubçek tekrar çoğunluğu sağlamış olacaktı! Böylece muhafazakarlar (Moskova yanlıları) sosyalizmi kurtarmak için ülkelerinin işgaline davetiye çıkarmış oldular.

    20 Ağustos gecesi Varşova Paktı birlikleri Çekoslavakya’yı 200 bin asker ve 2.000 zırhlı araçla işgal ettiler (asker sayısı toplamda 500 bine ulaştı).

    Havalanından başlayan işgal, herhangi bir direnişle karşılaşmadan belli başlı kentlere yayıldı. İşgal kuvvetleri esas olarak Ruslardan oluşuyordu, Romanyalılar katılmadı, Arnavutluk bu hadiseyle Varşova Paktı’ndan çekildi. Dubçek direnmeme çağrısında bulundu. Yine de 72 Çek ve 19 Slovak öldürüldü ve yüzlerce asker yaralandı.

    21 Ağustos sabahı Dubçek ve diğer reformcular tutuklanıp bir uçakla Moskova’ya götürüldüler, günlerce sorguya çekildiler.

    Muhazakarlar başkan Svoboda’dan bir “olağanüstü hükümet” kurulmasını talep ettilerse de çoğunlukları olmadığı için bu gerçekleşmedi. 23 Ağustos’ta Moskova’ya gidip Dubçek’in serbest bırakılmasını talep etmek zorunda kaldılar. Ancak 16 Ekim’de 16 maddelik Moskova Protokolü’nü kabul ettiler. Buna göre sansür yeniden yürürlüğü koyulacak, tüm muhalefet grupları feshedilecek ve reformcu kadrolar tasfiye edilecekti.

    ‘Çöp tenekelerinizi kilitleyin’

    Sovyet müdahalesine karşı halkın muhalefeti, şiddet içermeyen kendiliğinden bir dizi olayla gerçekleşti. En önemlisi, işgalcilere su dahil herhangi bir gıda ürünü verilmedi. “İşgalcileri beslemeyin, çöp tenekelerinizi kilitleyin” gibi duvar yazılarıyla işgalcileri ve işbirlikçilerini protesto ediyorlardı. Yollarda Dubçek ve Svobada’nın resimleri çoğalırken, yol soran askerlere yanlış yönler gösteriliyor, sokak levhaları değiştiriliyordu.

    Kovalamaca Bir Sovyet askeri, tankları taşlayan Çek protestocuyu kovalıyor.

    Direniş çok sert olmasa ve uzun sürmese de halkın hoşnutsuzluğu açıktı. Dubçek görevden alınmadı ama sonraki yıl istifaya zorlandı.

    21 Ağustos işgali, konseyler sürecini hem hızlandırdı hem daha da siyasallaştırdı. 23 Ağustos’ta bir protesto genel grevi, işgale karşı emekçileri seferber etti. Hareket siyasal solu, öğrencileri ve işçi örgütlenmelerini birleştirmişti. Fabrikalarda işçiler, 14 Kasım 1968’de toplanacak Parti Merkez Komitesi’nin işgal öncesi siyaseti mahkûm etmesi durumunda greve gideceklerini bildiriler.

    Direnişin bin bir yolu Praglı işçiler ile öğrenciler, kitlesel mitinglerle olmasa da, farklı araçlarla işgale karşı tepkilerini dile getirdi. Duvarlar askerlerin ve tankların evlerine dönmesini talep eden afişlerle doldu. Sokaklarda, yabancı bir şehirde adres soran askerlere cevap verilmesi reddedildi.

    Kasım’da üniversite öğrencileri greve gittiler ve 10 maddelik bir bildiri yayımladılar. İşletmelerde para toplama, kısa süreli iş bırakma, bildiriler, siren çalmalar gibi öğrencilerle dayanışma biçimleri geliştirildi. Eylül’de 19 olan konsey sayısı, 1968 sonunda 120’ye ulaşmıştı. Ocak 1969’da Plzen’deki Skoda fabrikasında 890 bin çalışanı temsilen 182 delege istişari bir toplantı yaptı. Bir başka ifadeyle Çekoslovak işçi sınıfının dörtte birinden fazlası bu toplantıda temsil ediliyordu. Mart başında toplanan sendikalar kongresi, Varşova Paktı güçlerinin işgalini kınayarak işçi konseylerinin yasallaştırılmasını talep etti. Haziran’da konsey sayısı 300’e çıkmıştı ve yaz aylarında 1 milyondan fazla işçinin temsil edildiği 500 işletmeye yayılmıştı.

    Sendikalarda da militanlar ve gençler öne çıkmış, işçi örgütleri çok önemli değişimler geçirmiş ve 1968 sonunda yöneticilerin %70-80’i yenilenmişti.

    Öpücüğün ardı Çekoslavakya Komünist Partisi Sekreteri Alexander Dubçek, dönemin Sovyetler Genel Sekreteri Leonid Brejnev’i 1968 Şubat’ındaki Prag ziyareti sırasında samimi bir şekilde karşılamıştı. Buna rağmen ardından oluşacak olan Brejnev Doktrini ile, Ruslar Varşova Paktı’na üye ülkelere diledikleri zaman askerî olarak müdahale etme hakkını kendilerine tanıyacaktı.

    Moskova ile uzlaşma peşinde olan Dubçek bu hareketi frenledi. İşçilerin oy hakkı kısıtlanırken 3 Nisan’da sansür geri geldi ve 29 Nisan 1969’da Dubçek yerini Husak’a bıraktı.

    1969 Haziran’ında öğrenci birliği feshedildi ve sendika komiteleri temizliğe tâbi  tutuldu. 1970’de 50 bin sendika görevlisi mevkilerini kaybetti. Eylül 1970’de Yazarlar Birliği feshedildi. Yarım milyon üye Komünist Parti’den atıldı.

    1969 sonunda parti merkez komitesi, “konseylerin işletmenin etkinliğini zayıflattığını, “anarşizan ve aşırıcı” eğilimleri izleyen bu yapıların partinin rolünü azalttığını” açıkladı! Şüphesiz “devletin sönümlenmesi” ve özyönetim amaç olarak önemliydi ama bunlar “uzak amaçlar”dı.

    Prag Baharı’nda Chemalik “sosyalist demokrasi ve bürokratik merkeziyetçilik” makalesine haklı olarak “Marx’ın siyasi kuramı iktidarı yüceltmeyi kesinlikle eleştirir” diye başlıyordu. “Doğrudan demokrasi, uygulayıcıları eğitici ve kararlara katılan kişiler haline getirmelidir” diye devam eden anlayış, Moskova’nın tüylerini diken diken eden türdendi.

    16 Ocak 1969’da Jan Palach adında bir öğrenci, ifade özgürlüğüne yönelik baskıları protesto etmek için Venceslas meydanında kendini yaktı. 17 Nisan 1969’da Dubçek yerini Gustáv Husák’a bıraktı. Rusya, artık eski taraftarları için bile bir çekim merkezi olmaktan çıkmıştı. Batı’daki büyük komünist partiler başta olmak üzere bütün dünyada önemli bir tepki vardı. Prag sokaklarındaki gösterilerde unutulmayan Che ile SSCB’nin yolları zaten ayrılmıştı.

    Sokaklarda özgürlük arayışı Çek toplumu, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde fabrikalarda, okullarda, işyerlerinde oluşturduğu konseylerin ülkenin yönetimine aday olmasını istiyordu. Bürokratik liderliğe karşı isyan dalgası, önce bu isteğin sokaklara taşmasıyla başladı.

    Bahardan geriye kalan

    Dubçek ve çevresi, kitle hareketinin dinamiğinin kendi belirledikleri sınırların ötesine uzandığını farketmişlerdi. Toplumun ve partinin yukardan, tedrici olarak değiştirilmesi bu baskı karşısında tehlikedeydi. Yani muhafazakarların nüfuzunu zamanla azaltarak “yukardan”, yani devlet ve parti katından bir değişiklik yapmanın karşısında bir de “aşağıdan”, halkın kendi talepleriyle oluşan bir irade sözkonusuydu. Dubçek, Nisan ayındaki merkez komitesinde önemli mevkilere önde gelen liberalleri getirdi; ancak bu da halkı tatmin etmedi.

    Cernik hükümetinin kurulması, aslında kapsamlı bir liberalleşme anlamına geliyordu.  Dernek kurma ve toplanma hakkı, basın özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, İçişleri Bakanlığının yetkilerinin sınırlanması ve İşçi Konseylerine ilişkin bir yasa. Yukardan gelişmeler bunlarla sınırlı  kaldı ve baskı karşısında 1 yıl içinde adım adım geri çekildi.

    Vaclav Havel ve Milan Kundera

    İki entelektüel iki farklı yaklaşım

    Milan Kundera
    Vaclav Havel

    Sansüre karşı 1968’den önce mücadele etmiş olan biri anti-komünist bir demokrat diğeri komünist olan iki önemli yazar Vaclav Havel (aynı zamanda 1989’dan sonra Cumhurbaşkanı) ve Milan Kundera, Prag Baharı’nı farklı değerlendirmişlerdir. Kundera, başarısızlığına rağmen Prag Baharı için “sosyalizmle demokrasiyi buluşturan ilk deneyim olarak evrensel bir değere sahiptir” derken; Havel sansürün kaldırılması, bireysel ve kolektif özgürlüklerin yerleştirilmesinin ülkede zaten otuz yıl önce de var olduğunu belirtiyordu.

    1987’de Gorbaçev ‘perestroyka’ya giriştiğinde, Dubçek de 1968’deki “ilham kaynaklarının” aynı olduğunu söyleyecekti.  Prag Baharı’nı ölümsüz kılanın aslında işgal sonrası sonbahardaki direniş olduğu gözönüne alındığında, direnişçilerin hülyasının Dubçek’inkiyle aynı olmadığı açık.

    Prag ve Franz Kafka

    Bürokratik rejim ve edebiyat eleştirisi

    Çek aydınlar, Stalinizmin bilançosu üzerinden bir hareket başlatmışlardı. 50’li yıllarda Arthur London’un İtiraf adlı kitabında ve aynı kitaptan hareketle yapılan Costas Gavras’ın filmindeki yargılamalar, aydınlar arasında yaratılan tahribatı dile getiriyordu. Prag denince akla gelen Franz Kafka’nın yeniden keşfi, bu açıdan önemli bir kalkış noktası oldu. Elias Canetti’nin “Bütün şairler arasında en büyük iktidar uzmanı Kafka’dır. O, iktidarı bütün veçheleriyle yaşamış ve şekillendirmiştir” lafını haklı kılarcasına, kendi ülkesinde “karamsar ve dekadan” diye yasaklanmış olan Kafka, 1963’te Yazarlar Birliği’nin dergisinde gündeme getirildi. Aynı yıl Prag’da Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlendi. Kafka, bürokratik rejimin eleştirisi için biçilmiş kaftandı.

    Rejim, iktisatçıların ve aydınların eleştirisini bildiği tek silahla, baskıyla cevapladı. Bazı yayınlar yasaklanarak sert bir kampanya yürütüldü. Sansür daha da katılaştırıldı. Bekleninin aksine aydınlar daha da radikalleşti ve parti içindeki “liberaller”le birleşti. 1967 Haziran’ında Yazarlar Birliği kongresi, siyasi ve kültürel tartışmalar arasında muhalefetin sesinin yükselmesine vesile oldu. Yazarlar Birliği yönetimi, parti tarafından kabul edilmedi.

    Yazarlar Birliği’nin yayın organı haftada yarım milyon adet satıyordu. Toplumun hemen hemen her kesimi harekete geçmişti. Sendikalar grev hakkının yerleşmesini istiyorlardı. Öğrenciler bağımsız bir öğrenci parlamentosu kurdular, tartışma kulüpleri peydahlandı. Halkın baskısı karşısında Novotny devlet başkanlığından da ayrılmak zorunda kaldı.

    Doğmayan hürriyet

    Prag Baharı, Türkçeye erken gelmişti

    Aralık 1968’de E Yayınları’ndan çıkan, Aydil Balta’nın çevirdiği bu kitapta, Prag Baharı’nın aktörleri diyebileceğimiz yöneticilerin, aydınların görüşleri kendi kalemlerinden verilmekte. 1921 doğumlu, makinistlik ve çilingirlik yapmış olan Aleksandr Dubçek, 1944’te Slovakya ayaklanmasına katılmış ve iki kere yaralanmıştı. Moskova’daki parti yüksek okulunda okumuş olan Dubçek 1958’de merkez komitesi üyesi olmuş, 1963’te en üst kademeye gelmişti. Onun ve diğer aydınların yazıları Çekoslavakya’da nasıl bir değişim tasarlandığını açıkça göstermekte. Oysa Çekoslovakya üzerine Türkiye’de yürütülen tartışmalar kaba bir kampçılığa kurban edilmiştir (Tarafların bu kitapta söylenenlerden haberleri olup olmadığı bile şüphelidir).

  • Villa ve Zapata’dan 100 yıl sonra Meksika’da ‘sol’ iktidar

    Villa ve Zapata’dan 100 yıl sonra Meksika’da ‘sol’ iktidar

    “Yoksullar için ve yolsuzluğa karşı” yeni iktidar partisinin kazandığı seçimler sırasında 145 aday veya siyasetçi katledildi. Ülkedeki uyuşturucu savaşında, sadece geçen sene 25 bin insan öldürüldü. Bu ortamda Andrés Manuel López Obrador liderliğindeki MORENA partisi, son seçimlerde yaklaşık bir asırdır devam eden muhafazakar yönetime son verdi. Yeni iktidarı hem patronlar hem sendikacılar hem solcular hem de sağcılar destekliyor.

    Geçen yüzyılın başında siyaset erbabı olmayan iki köylü devrimcinin damgasını vurduğu Meksika Devrimi, romanları, filmleri, hikayeleriyle tükenmeyen bir efsane yaratmıştır.

    1 Temmuz 2018’de yapılan seçimlerle, bu devrimin önderlerinin katledilmesinden beri, yaklaşık 100 yıldır sürdürülen bir rejim yoğun bakıma alındı.

    Devrimin mirasına konan PRI’nin (Kurumsal Devrimci Parti) mutlak egemenliği 1920’li yıllardan 2000’e kadar sürmüştü. 21. yüzyıl ise PRI’nin PAN (Ulusal Eylem Partisi) ile  iktidarı paylaşmasına sahne oldu.

    Geleneksel muhafazakâr parti PAN 1930’lu yıllarda Lazarro Cardenas başkanlığındaki ekonomik büyüme döneminde kuruldu ve son 30 yılda PRI ile hem hasım hem yakın ilişki içinde oldu. PRI ve PAN arasındaki siyasi hısımlık “PRİAN” diye de özetlenmekte. 2000’de Coca Cola yöneticisi Vicente Fox ve ardından Felipe Calderõn PAN’dan başkan oldu.

    Meksika seçimlerinde devlet eliyle hile olağan sayılır. 1988’de Lazaro Cardenas’ın oğlu Cuauhtémaoc Cárdenas (PRD) ve 2006’da Andrés Manuel López Obrador açıkça mafyanın seçim hilelerine kurban oldular. Mevcut başkan Enrique Peña Nieto ve çevresi bu seçimlerde de 250 dolara oy satın alarak Obrador’un yolunu kesmeye çalıştıysa da bu kez artık çürümüş rejimin düşüşünü engelleyemediler. Halkın %60’ının uyuşturucu kaçakçılığı ve rüşvete batmanın, cinayetlerin, şiddetin, tek kelimeyle kokuşmuş rejimin sorumlusu olarak gördüğü Peña, Latin Amerika’nın en az popüler yöneticisiydi.

    Efsane isimler Meksika köylü devriminin önde gelen liderleri Tomas Urbina, Pancho Villa ve Emiliano Zapata, 1915.

    En büyük seçim

    30 Mart’ta başlayıp 1 Temmuz’da sona eren Meksika seçimleri, altı yıllığına tam yetki ile seçilen ve “seçilmiş diktatör” diye de nitelenen başkanın yanısıra 500 milletvekili, 128 senatör, 8 eyalet valisi; başlı başına bir memleket olan Mexico belediye başkanlığı dahil 2800 yerel yetkiliyi belirleyen tarihin belki de en büyük oylamasına sahne oldu. Ancak bu bir seçim olmanın ötesinde 2000 yılına kadar iktidarı elinde tutan ve Meksika Devrimi’nin prestijini gasp eden PRI (ve ardın- dan gelen PAN’ın) şahsındaki rejimin de sonu anlamına geliyor. İlki kendini bir merkez, ikincisi sağ parti olarak tanımlarken, benzer toplum- sal-siyasal politikalarla Meksika’da bugünkü olumsuzlukların sorumlusu olarak ortaya çıktılar.

    Obrador %53.19 gibi diğer rakiplerinin toplamından fazla oy almakla kalmadı, hem senato hem mecliste çoğunluğu elde etmesinin yanı sıra eyalet yönetimlerinin de büyük kısmını kazandı. Ülkenin dörte birini barındıran Mexico’yu ilk kez bir kadın aday kazandı. Meksika gibi “maço” bir ülkede 17 kişilik kabinesinde çoğu üniversiteli sekiz kadının bulunması da ülkenin siyasal hayatında bir ilk.

    Zafer kutlaması Andrés Manuel López Obrador seçim gecesi 1 Temmuz’da, taraftarlarıyla zaferi kutluyor.

    Obrador, milliyetçilikle popülizmi 70 yıl boyunca harmanlayan devlet partisinden 1983’de ayrılmış, efsanevi başkan Lazaro Cárdenas’ın oğlu Cuauhtémaoc Cárdenas’ın kurduğu sol muhalefet partisine (PRD) katılmış, 2012’de oradan da ayrılmıştı. Meksika belediye başkanlığı döneminde (2000-2005) banka ve işletmelerle birlikte kentin altyapısını ve tarihî merkezini yeniden yapılandırdı. Bu dönemde geleneksel sendikalarla çalışmaya devam etti; ancak ayrılırken popülaritesi çok yüksekti.

    2014’te kurduğu MORENA partisi, yaş, cinsiyet, sınıf ve etnik aidiyet ayrımcılığı yapmadan, ekoloji ve kültüre ekonomi kadar önem veren ilkeler bildirgesi ile genel olarak “solda” kabul ediliyor. Obrador kendi tabiriyle “mafya iktidarı”na karşı yorulmak bilmez bir biçimde bütün ülkeyi karış karış dolaştı. Ülkenin yoksulları arasında sağlam bir taban oluşturmakla birlikteü, iş çevreleriyle de ilişkiye geçmeye çalıştı. Bu çevreler, artık PAN ve PRI adaylarının kazanamayacağı kesinlik kazanınca Obrador’u muhatap aldılar.

    Kimisi Obrador’u Amerikan seçimlerinde Hillary Clinton’a karşı mücadele eden demokrat Berni Sanders’e benzetiyor. Hasımları onu Venezüela’daki rejimle özdeşleştiriyor; Fransa’daki Mélanchon da onu kendine yakın buluyor.

    Obrador PRD saflarında siyaset yaptığında, Cardenas’ın temsil ettiği “ekonomik milliyetçilik”e yakındı: Kuzey Amerika ile ilişkileri yeniden ele almak, kamucu bir yaklaşımla küçük üreticileri ve çalışanları gözetmek, zenginliğin daha eşitlikçi dağılımını sağlamak… Ancak başkanlık seçimlerindeki başarısızlıklardan sonra PRD tüm bu pozisyonlardan çekilmişti.

    ‘Ya Basta’ yetmedi Ulusal Yerliler Kongresi ve Zapatistalar tarafından desteklenen Maria de Jesus Patricio (Marichuy) seçimleri kazanamadı ama, yerli davasına medyatik bir görünürlük kazandırdı.

    Yolsuzluk ve şiddet

    Meksika’nın şüphesiz en önemli sorunu, son 12 yılda yaklaşık 250 bin kişinin öldüğü ve 35 bin kişinin kaybolduğu uyuşturucu kaçakçılığına karşı mücadele. Bu arenadaki şiddet, artık dayanılmaz bir düzeye çıkmış durumda. Organize suçlara yönelik olduğu iddia edilen ancak halka karşı, insan haklarını hiçe sayan bir kirli savaşa dönüşen karşı önlemler sırasında, sadece 2017’de 25 bin kişi öldürüldü! Seçimler de buna paralel bir şekilde tarihin en kanlı seçimi olarak cereyan etti: 145 aday veya siyasetçi katledildi.

    Dünyanın en eşitsiz ve kokuşmuş ülkelerinden biri olan Meksika’da yurttaşların yarısı, firmaların üçte biri memurlara rüşvet verdiklerini belirtiyor. Son başkanın yakınları da dahil olmak üzere kimi ileri gelen siyasetçiler rüşvet amaktan mahkûm olmuş durumda. Dünya Bankası 2015’te millî gelirin % 9’u oranında bir rüşvetten sözediyor.

    Öte yandan yoksulluk ve aşırı yoksulluk düzeyinde yaşayanların sayısı 50 milyon. 16 milyon Meksikalı ABD’de ekmeğini ararken göçmen sorunu hem ABD ile ilişkileri son derece geriyor hem de göçmenlerin karteller tarafından kullanılması ile çok ciddi bir insanlık sorunu yaşanıyor.

    Bilimkurgu değil Meksika tipi sefalet

    Mexico Şehri’nde Netzahualcoytol olarak anılan taş bloklar, kentli yoksulluğun bir simgesi. Ülkede 50 milyon kişi yoksulluk ve aşırı yoksulluk sınırında. 16 milyon kişi ABD’ye göç etmiş durumda.

    ‘First lady’siz ve uçaksız

    Obrador’un uzmanlar ve üniversite hocaları tarafından hazırlanan “Ulusal Proje”si oldukça ayrıntılı. Öncelikle özel sektörle devletin birlikte altyapı yatırımları, demiryolları, otoyolları ve kırsal yolların yapımını ele alacağı belirtiliyor. İddia edildiği gibi “sosyalist bir proje” değil; daha önce sisteme dahil olmayan yoksullara öncelik veren bir “kapitalist refah” arayışı sözkonusu.

    Obrador’un programının esas temeli, bizzat kendi şahsında ve yakın çalışma arkadaşlarında görülen dürüstlük. Bu nitelik, her türlü yolsuzluğun aleni yapıldığı ülkede sade yurttaşlar için herşeyden önemli. Obrador seçildikten sonra Millî Saray’a mütevazı arabasıyla girdi ve başkanlık uçağını kullanmayacağını, seyahatlerini tarifeli uçaklarla yapacağını, ayrıca Başkanlık Sarayı’nda da ikâmet etmeyeceğini bildirdi. Eşi Beatriz Gutiérrez de “first lady” olmayacağını ilan etti. Obrador’un programında iç pazarın genişletilmesi ve sosyal yardım projeleri (yaşlılara doğrudan destek, eğitim ve sağlığın parasız olması gibi) oldukça belirgin. Buna karşılık mâli politikalar yeterince açık değil. Bütçe ve vergi reformundan bugüne kadar sözetmeyen Obrador, aslında 30 yıldır sürdürülen neoliberal politikalardan vazgeçeceğini de hiç beyan etmedi. Obrador’un vaadleri yoksullar için ve yolsuzluğa karşı ama, devletin yeniden yapılandırılmasına ilişkin somut hedefler dile getirilmiyor.

    Seçimden sonra

    1 Temmuz gecesi Zócalo Meydanı’nda (Anayasa Meydanı) zaferini kutlayan Obrador, hayalettiği demokratik Meksika’yı anlatırken ifade ve toplantı özgürlüğü ile birlikte girişim özgürlüğüne özellikle yer verdi. Seçim öncesinde kendisine muhalif olan muktedirler yeni duruma intibak etmede gecikmediler. Geçmiş dönemin en önemli güçlerinden olan iki televizyon kanalı, şimdiden yeni başkanın en sıkı destekçisi. Lobrador’un sürekli eleştirdiği “mafya iktidarı” resmen “Obradorcu” olmuş durumda.

    Obrador bir tür kadife geçiş için Peña’nın dönemindeki cürümlerin en azından kendisine karşı bir intikam aracı olarak kullanmayacağını seçim öncesinden belirtiyordu. Nihayetinde 30yıldır sürdürülen ve Peña döneminde zirvesine ulaşan kemer sıkma poliktikaları, özelleştirme,  baskı ve şiddetin kurbanı olan milyonlarca Meksikalının hoşnutsuzluğu ve direnişi bu seçim sonuçlarını doğurdu. 

    20. yüzyılın büyük bir kısmında Meksika’yı yönetmiş olan PRI’nin yenilgisi tarihsel bir dönemece işaret ediyor. PRI sendika aygıtlarını kendine bağlamış ve bütün sektörleri bir şekilde nüfuzu altına almıştı. Uzun süre totaliter bir tek parti olarak varlığın sürdüren PRI, devlet desteğine son derece bağımlı burjuvazinin siyasal bir rol üstlenmemesine de dayanıyordu. Son 30-40 yılda ise toplumsal doku köklü bir biçimde değişmiş; burjuvazi  güçlenmiş ve siyasete doğrudan müdahale etmeye başlamış; emekçi kitleler de kendi örgütlenmelerini inşa etmeye başlamıştı.

    Yeni iktidar partisi MORENA da siyasal ve ideolojik olarak çok farklı kesimlerden oluşuyor. Dünyanın en zengini olarak ilan edilmiş olan Carlos Slim dahil, başta medya patronlarının önde gelenleri ve yolsuzluğa bulaşmış sendika yöneticileri MORENA’yı desteklerken, Maoist ve Stalinist kökenli sol akımlar da iktidar partisi içinde yer alıyor. Aşırı sağcı Katolikleri de buna dahil ettiğimizde, panorama oldukça renkli.

    Seçmenin beklentileriyle bu birbirinden epey farklı çevrelerin yönelimleri arasında bakalım nasıl bir ortak bulunacak.

    Lider ve milyoner Meksika’nın yeni lideri, mültimilyoner işadamı Alfonso Romo’yu Tarım Bakanı olarak görevlendirdi.
  • Ermenistan’da ‘çapulcular’ın lideri başbakan oldu

    Ermenistan’da ‘çapulcular’ın lideri başbakan oldu

    Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra önemli siyasi krizlerle çalkalanan Ermenistan, sokaktan gelen bir gazetecinin, Nikol Paşinyan’ın başbakan oluşuyla yeni bir sürece girdi. Geçen Nisan ayında başlattığı hareket ve sokak eylemleriyle iktidara yürüyen, gençlik başta olmak üzere farklı kesimlerin desteğini kazanan Paşinyan, “siyaset erbabı” politikacıların oyunlarına da çomak sokmuş görünüyor.

    Ermenistan’da üç sene önce anayasa değişikliği ile başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilmesi, son iki dönemin cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın bu kez başbakan olarak, bir tür Medvedev-Putin modelini uygulamaya sokmaya çalışması karşısında bir gösteri dalgası başlamıştı.

    Geçen Mayıs ayında başlayan büyük sokak eylemleri ise, üç haftalık barışçıl, sivil itaatsizlik gösterilerinin ardından beklenmedik bir biçimde siyaset erbabının ayak oyunlarına çomak soktu. Rusya’nın nüfuz alanındaki ülkelerde kendisine benzer siyasal rejimlerin hüküm sürdüğü düşünülürse, 30 yıl öncekileri hatırlatan bu gösteriler ülkede iktidar değişikliğine yol açtığı gibi kemikleşmiş olan “tek adam” rejimini de sarstı.

    Halk, ordu, din adamı Ermenistan’da halkın, askerlerin ve ortalarında bir papazın katıldığı gösteri, ülkedeki birçok farklı kesimin siyasal sisteme ve yetkililere güvenmediğinin belirgin kanıtı oldu.

    Ermenistan’da 6 Aralık 2015’te yapılan referandumla başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilmişti. Aslında bu  değişiklik, bir daha başkan seçilme hakkı olmayan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın iktidarının konsolidasyonu için hazırlanmıştı. Başkan artık halk tarafından değil parlamento tarafından seçilecekti; o da tabii kendini seçen çoğunluğa uygun bir başkan atayacaktı. Nitekim 2 Mart 2018’de yapılan seçimle meclisin çoğunluğunu elinde bulunduran Cumhuriyetçi Parti, Batı’ya yakınlığı ile bilinen, Oxford ve Cambridge gibi okullarda hocalık, son dönemde ise British Petroleum, Alcatel ve Telefonica gibi büyük şirketlere danışmanlık yapmış ve diğer işleriyle kazandığı paranın önemli bir kısmının kayıtdışı olduğu iddia edilen bir başka Sarkisyan’ı (Armen Sarkisyan) başkanlık koltuğuna oturttu.  O da yeni seçilen meclisteki çoğunluğa uygun olarak adaşı Serj Sarkisyan’ı başbakan olarak atadı.

    9 Nisan’daki başkanlık törenine ilk iki cumhurbaşkanı ve muhalefetin Sarkisyan’ı meşru görmedikleri için katılmamaları bir güvensizliğin işareti olsa da, her şey kurallara uygun görülüyordu.

    Ülkede tekrar patlak veren olayların sözcüsü konumunda ve Yelk’ (Çıkış) grubu başkanı Nikol Paşinyan ise yeni cumhurbaşkanının sadece Ermenistan vatandaşı olmadığını (İngiltere’de iken oranın vatandaşlık aldığını) belirterek cumhurbaşkanı olamayacağını iddia etti. Bununla da yetinmedi; onun aynı zamanda eski başkanın bir oyuncağı olduğunu da söyledi!

    Hareket başlıyor

    Nikol Paşinyan, geçen 31 Mart’ta Gümrü’den Yerevan’a bir yürüyüş başlattı. 1988’deki depremden ve işsizlikten muzdarip bu kentten hareket ettiğinde, ancak bir düzine taraftarı vardı. “Merjir Serj” (Serj’i reddet) sloganıyla başlayan yürüyüş 250 km’yi katettiğinde, on binlerce insan artık Serj Sarkisyan’ın çekilmesini talep ediyordu. Parlamento tam yeni başbakanı seçecekken Azatutyun meydanında büyük bir kalabalık polis şiddetine de karşı durarak Sarkisyan’ın istifasını istedi. Devlet kurumlarının kapıları kapatıldı ama, sokak tamamen göstericilerin denetimi altına girdi. Halkın, askerlerin ve ortalarında bir papazın katıldığı gösteri, ülkedeki birçok farklı kesimin siyasal sisteme ve yetkililere güvenmediğinin belirgin bir kanıtıydı.

    Yerevan: Dün-bugün Yerevan, 1930’lar.

    Cumhuriyetçi Parti ve Taşnaksutyun’un desteği ile seçilen Sarkisyan, başbakanlık makamına gelişinin altıncı gününde sokağın baskısıyla mecliste çoğunluğu elinde bulunduran partisine rağmen istifa etmek zorunda kaldı. 

    Parlamentoda 31 sandalye ile ikinci parti olan Mürrefeh Ermenistan Partisi ve 7 sandalyesi olan Ermeni Devrimci Federasyonu, müzakerelerden sonra Paşinyan’ı destekleme kararı aldılar. Böylece  9 sandalyeli Yelk ile birlikte 47 sayısına ulaşıldı.  Ancak 105 milletvekilinin 53’ünün oyuna ihtiyaç vardı. Cumhuriyetçi Parti’nin ise tek başına 58 sandalyesi vardı. Bu partinin de aday göstermeyip Paşinyan’ı desteklemesiyle, Paşinyan başbakan olarak seçildi.

    Yerevan: Dün-bugün Paşinyan’ın Gümrü’den Yerevan’a yürüyüşünde, “88 kuşağı”nın çocukları, bağımsızlık ve sonrasındaki Yukarı Karabağ savaşında (1988-1994) yer almış ebeveynlerinin bıraktığı ülkeyi yeniden sorguluyor.

    Nereden nereye?

    Paşinyan’ın iktidara yürüyüşü, SSCB’nin dağılmasından hemen önce küçük bir aydın grubu tarafından başlatılan ve kültürel bir boyut da kazanan 1987- 1988 ekolojist ve milliyetçi büyük gösterileri hatırlatıyor. Bugünkü olayın kahramanı Paşinyan, o zamankar 13 yaşındaydı. Onunla birlikte “88 kuşağı”nın çocukları, bağımsızlık ve sonrasındaki Yukarı Karabağ savaşında (1988-1994) yer almış ebeveynlerinin bıraktığı ülkeyi yeniden sorguluyor. Ülke iki taraftan (Türkiye ve Azerbaycan) ambargo altında iken güvenliği için Rusya’ya (Türkiye ve İran sınırında Rus askerleri bulunmakta), gündelik hayatın idame ettirilmesi (enerji ve gıda) için de İran’a bağımlı durumda. Ülkeyi doğrudan yabancı yatırımların %40’ı Rusya’dan geliyor. Ermeni oligarkların çoğu da Rusya’dakilere bağımlı.

    Savaşın önde gelen simaları yalnızca Yukarı Karabağ’da değil, başkent Yerevan’da da siyaseti teslim almışlardı. 1994-97’de “Yukarı Karabağ Cumhuriyeti” başkanı olan Koçaryan 1997’de Ermenistan başbakanı ve 1998-2008 arsında da cumhurbaşkanı olmuştu. Serj Sarkisyan da onun yerini almadan önce onun genelkurmay başkanı, daha sonra savunma bakanıydı. Her ikisi de Yukarı Karabağ’ın başkenti Stepanakert doğumlu olup siyasi hayatları SSCB döneminde Komünist Partisi’nde başlamıştı.  Levon Ter Petrosyan gibi bağımsızlığın önde gelen simalarını bir yana koyarak yirmi yıl süren bir siyasal sistemi sürdürdüler. Bu sistemin kabaca üç önemli dayanağı vardı: Rusya ile iyi ilişkiler, seçimlerin düzenlenmesi ve iş dünyasının denetimi.

    Eski gazeteci, yeni başbakan

    Paşinyan, kısa bir süre öncesine kadar bir gazeteciydi. Şu anda başbakan olan Paşinyan’ın Gümrü’den Yerevan’a geçen 31 Mart’ta başlattığı yürüyüşü iktidara kadar uzandı.

    Paşinyan ise genellikle muhalefete yakın gazetelerde çalıştıktan sonra 2006’da Aylentrank (Alternatif) adında bir sivil toplum hareketi oluşturdu. 2008 seçim sonuçları üzerine polisle çıkan ve 10 kişinin ölümüyle sonuçlanan şiddetli çatışmalar üzerine ilan edilen sıkıyönetimle yeraltına çekildi. Bir yıl kaçak kaldıktan sonra mahkemeye gitti ve 2011’e kadar hapiste kaldı.

    Ülkede sistemin dayanağı Cumhuriyetçi Parti, muhafazakar ve aşırı milliyetçi bir çizgide, işadamlarından memurlara geniş bir kitleyi denetimine almış ve iktidarın her kademesinde nüfuz sahibi olmuştu. Ter Petrosyan döneminde başlayan özelleştirme hareketleri de Koçaryan ve Sarkisyan döneminde son derece hızlanmıştı (Çevre felaketlerine yol açan maden aramaları bu konuda tipik bir örnektir).

    Bugün ülkede esas olarak 40 dolayında oligark, bankacılık, ticaret ve sanayiyi denetimi altında tutuyor. Bu rüşvet cennetinde halkın üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bunun sonucu olarak da nüfusun yaklaşık üçte biri ülke dışına çıkmış durumda. Ülkede, bağımsızlık öncesine göre 650 bin daha az insan bulunmakta (2.9 milyon). On yıldır aynı düzeyde bulunan millî gelirin  %15-20’si de, ülke dışında çalışanların gönderdiği paralardan oluşuyor.

    Paşinyan geçen aylarda yaşanan hadiselere kadar bir gazeteciydi. Şimdi başbakan olarak, karşı çıktığı Cumhuriyetçi Parti’nin çoğunluğu oluşturduğu bir parlamentoda seçim sistemi başta olmak üzere bir dizi değişiklik yapmak zorunda. Öte yandan düne kadar bir muhalif olarak Avrasya ekonomik işbirliğini eleştirirken (o zamanlar Ermenistan’ın Avrupa Birliği’nin doğudaki üyesi olması düşünülüyordu); 14 Mayıs’ta Soçi’de örgütün devlet başkanlarının temsil edildiği toplantısına katıldı ve çok sıcak karşılandı.

    Geçiş hükümetinin önünde her şeyden önce saydam bir seçimin örgütlenmesi, Rusya ile geçmiştekinden daha dengeli bir ilişki kurmak ve elbette yolsuzluklara, rüşvete ve kayırmacılığa karşı mücadele gibi zorlu işler durmakta. 2008 ve 2011 protestolarına katılanlar; 2013’te otobüs bilet ve 2015’de elektrik zammına karşı mücadele edenler çapraşık parlamento aritmetiğini aşarak siyasal rejimin normalleşmesini sağlayabilecekler mi? Şimdilik sözlerini Paşinyan’ın yazdığı ve rock şarkıcısı Hayg Stver’in yorumladığı “Kaylum em” (Yürüyorum”) şarkısını söyleyen gençlerin de etkisiyle önemli bir adım attıkları söylenebilir.

    ‘Yürüyorum’ Sözlerini Paşinyan’ın yazdığı ve rock şarkıcısı Hayg Stver’in yorumladığı “Kaylum em” (Yürüyo- rum) şarkısı, Ermeni gençlerin sloganı oldu.

    KRONOLOJİ

    Bağımsızlıktan bu yana durulmayan Ermenistan

    1991: 2 Eylül’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden dört gün sonra Yukarı Karabağ özerk bölgesi, 21 Eylül’de Ermenistan bağımsızlığını ilan etti.

    1991: Levon Ter-Petrosyan cumhurbaşkanı oldu.

    1993: Ermenistan, Karabağ’ı işgal etti.

    1994: Azerbaycan başkanı Haydar Aliyev ile Petrosyan arasındaki müzakerelerden sonra Temmuz ayında barış antlaşması imzalandı.

    1998: Petrosyan, Yukarı Karabağ konusundaki tutumu dolayısıyla milliyetçilerin baskısıyla istifa etti. Robert Koçaryan iktidara geldi.

    1999: Başbakan Vazken Sarkisyan ve Meclis başkanı  parlamento görüşmeleri sırasında öldürüldü.

    Şubat 2003: Koçaryan tartışmalı seçimi kazandı.

    Avril 2004: Başkan Koçaryan’ın istifasını isteyen gösteriler başladı.

    Şubat 2006: Azerbaycan ve Ermenistan başkanları Yukarı Karabağ görüşmelerini sonlandırdı.

    Mart 2008: Serge Sarkisyan’ın kazandığı başkanlık seçiminin ardından, başında Levon Ter-Petrosyan’ın bulunduğu muhalefet seçimlerin hileli olduğunu iddia etti. Gösterilerde 10 kişi öldü.

    Eylül 2008: Abdullah Gül’ün ziyareti, 1918’den beri bir Türk cumhurbaşkanının ilk ziyareti olarak tarihe geçti.

    Haziran 2009: Parlamento, hapiste olan muhalifler için af çıkarttı.

    13 Nisan 2018: Ülke çapında büyük protesto yürüyüşü başladı.

    17 Nisan 2018: Sarkisyan başbakan seçildi.

    23 Nisan 2018: Sarkisyan istifa etmek zorunda kaldı.

    8 Mayıs 2018: Nikol Paşinyan başbakan olarak atandı.

  • ETA ve teröre dayalı mücadelenin sonu

    ETA ve teröre dayalı mücadelenin sonu

    1959’da kurulan ve Bask bögesinin İspanya’dan ayrılmasını savunan ETA, tam 59 yıl sonra geçen Mayıs ayında kendini feshetti. 800’den fazla insanın ölümünden sorumlu örgüt millliyetçi-marksist-maoist çizgiler arasında gidip gelmiş, 2011’de eylemlerini durdurduğunu açıklamıştı.

    Euskadi Ta Askatasuna (ETA) – “Bask Ülkesi ve Özgürlük”, İspanyol devletine karşı bağımsızlık için yürüttüğü 59 yıllık mücadeleden sonra kendini feshetme kararı aldı. Fesih, bu dönem zarfında yürüttükleri eylemlerde kullandıkları şiddetin kurbanı olan 800’den fazla insanın ölümüne yol açmış olmaktan ötürü bir özürü de içeriyordu.

    31 Temmuz 1959’da Franko rejimine karşı mücadele için kurulan ve Bask bağımsızlık hareketinin bir bileşeni olarak gelişen ETA, böylece 2 Mayıs 2018 itibarıyla tarihe tevdi edildi.

    İber Yarımadası’nın ayrıksı bir bölgesi, Pirene’nin iki tarafındaki tarihsel Bask ülkesidir (Euzkadi). İspanya sınırları dahilindeki güney, 19. yüzyılda zengin maden yataklarıyla (kömür, bakır, çinko, demir vd.) yarımadanının en gelişkin sanayi bölgesi haline gelirken geleneksel demografik yapı hızla değişime uğradı. Basklılar da kendilerini İspanya’nın diğer halklarından tamamıyla farklı bir halk olarak tanımlayarak, yokolmamak için özel bir milliyetçilik geliştirdiler. Önceki fiili otonomi dönemlerinin ardından 19. yüzyıl sonundaki merkezileştirmeyle birlikte resmî dil dışında –Bask dili dahil– diğer dillerin yasaklanması da açık bir asimilasyon politikasının ürünüydü.

    1892 gibi erken bir tarihte kurulan Partido Nacionalista Vasco (PNV- Bask Milliyetçi Partisi), bağımsızlığı hedefleyen tek parti olarak İspanya İçsavaşı’nı Franko’nun kazanmasına kadar varlığını sürdürdü. Guernica’da simgeleşen içsavaşın yarattığı tahribat, bölgede “ayrılıkçı” eğilimlerin alabildiğine güçlenmesinin de tarihsel zeminini oluşturmuştur.

    1950’li yılllarda PNV, Franko rejiminden kurtulmak için bütün stratejisini ABD’yi şartsız destekleme üzerine kurmuştu. Aynı dönemde parti dışında örgütlenen alt sınıflardan gelen genç entelektüellerin oluşturduğu milliyetçiler ise özellikle Cezayir bağımsızlık mücadelesi örneği ile “Üçüncü Dünyacılık”tan esinlenerek farklı bir stratejinin peşine düştüler. Bask ülkesi İspanya’nın sanayi bakımından en gelişkin bölgesi olmasına rağmen, bu yeni kuşak tek çözümün sömürgecilerin şiddetle ülkeden atılmaları olduğunu düşünüyordu.

    1959’daki kuruluşundan 1962’deki ilk meclisine kadar geleneksel Bask milliyetçiliğinden (dine saygı ve Bask halkının etnik farklılığı) etkilenmeye devam ettiler ve siyaseten merkezle ilişkinin tamamen kesilmesine yöneldiler. Ülkenin en gelişmiş sanayi bölgesinde bir gerilla stratejisini tercih ettiler. Bask’ın kültürel farklılığının siyaseten diğer bölgelerdeki devrimcilerle ortak birşey yapmaya imkan vermediğinden hareket eden ETA, yine de kendinden önceki milliyetçi akımlardan farklı olarak ırkın biyolojik ve genetik anlayışı yerine, kavmin dilinin ayırdediciliğini öne çıkartmış ve daha “modern bir milliyetçiliğe” geçiş sağlamıştır. 1962’deki ilk meclis“eylem/ baskı/eylem” ilkesini gündemine alır. Buna göre Frankocu rejime karşı yürütülen eylemler rejimin kitlelere baskı uygulamasına yol açacak ve kitleler de panik ve ayaklanmayla buna karşı çıkacaklardı.

    Buna karşın ETA kabaca bir “terör örgütü” değildi. Milliyetçiliğin modernleşmesinin yanısıra, dünyadaki yeni tartışmalar da örgütü etkiliyordu. 1965’te “işçici” (uvriyerist) bir yeni akım belirdi ve bu akım Maoizme yöneldi. “Üçüncü dünyacılar”ın lideri bir eylem sırasında yakalanıp 24 yıla mahkûm olup eğilim de büyük bir polis baskısına uğrayınca, ETA’da maoist eğilim hakim oldu. Beşinci meclis (1966-67) artık geleneksel milliyetçilikten tamamen koparak marksizme yöneldi. Milliyetçi ve üçüncü dünyacı görüşler resmen sürse de emek dünyasının sorunları öncelik kazanmaya başladı. Ayrıca ilk kez açıkça “ulusal birlik” yerine, İspanya’daki tüm çalışan sınıfların çıkarı gözetilecekti. Bu da İspanya’nın diğer bölgelerindeki anti-faşist güçlerle işbirliği anlamına geliyordu.

    Ancak “üçüncü dünyacılar”ın etkin olduğu yürütme, siyasi bürodaki dört önemli muhalif önderi ihraç etti. Bunlar da önce ETA BERRI’yi kurdular ve birkaç yıl sonra da İspanya ölçeğinde maoist hareketi oluşturudular.

    Mart 1967’de delegelerin ezici çoğunluğu yeni bir yönetim seçtiğinde, eskiler örgüttün ayrıldılar. Bu tarihten sonra yeni yönetim bütün riskleri alarak silahlı mücadeleyi başlattı. Siyasi büro 2. Dünya Savaşı’nda Gestapo’nun işbirlikçisi ve San Besatian polis şefi Melitón Manzanas’ın öldürülmesine karar verdi ve suikastin başarıya ulaşmasından sonra bütün İspanya’da olağanüstü hal ilan edildi. Devlet tarafından kör bir baskı uygulandı. Polisin istihbaratı oldukça iyiydi ve ETA’nın beklediği gibi devletin kitlelere karşı uyguladığı baskının ardından bir ayaklanma gelmedi.

    İlkbahar 1969’da ETA’ya bağlı olduğu iddiasıyla 400’den fazla insan sorguya çekildi. Aynı yıl boyunca 2.000 tutuklama gerçekleşti.

    Bir İspanyol polisinin öldürülmesi ile ilgili Burgos Davası (1970), Bask sorununun kamuoyuna maledilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu davada yargılanan ve ölüme mahkûm edilen militanlar, örgüt içindeki güç dengelerini değiştirdi. ETA’daki bölünmeyle, Devrimci Komünist Birlik-Bask’da LKI /Liga Communista Irauzalea) kuruldu.

    20 Aralık 1973’te ETA, Franko’nun başbakanı ve onun yerine geçmesi beklenen Amiral Carreo Blanco’ya suikast düzenledi. ETA’nın siyasal vitrini Herri Batasuna’nın popülaritesi arttı ve kitle desteği bakımından PNV’nin ardından bölgenin ikinci partisi haline geldi. Ancak bu eylemden sonra ETA daha da militarist bir yönelişe girdi.

    Ogro Operasyonu ETA, 20 Aralık 1973’te en sarsıcı eylemlerinden birini gerçekleştirdi. ‘Ogro Operasyonu’nda Franko’nun başbakanı ve ardından gelecek isim olarak görülen Amiral Carreo Blanco’nun arabasını patlattı. Aracı 20 metre havalandıracak güçteki patlama anı görüntülenebilmişti.

    Karanfil Devrimi ve ETA

    Portekiz’deki 1974 Karanfil Devrimi’nden sonra, ETA bir kez daha silahlı mücadele ile kitle çalışmasının nasıl uyumlaştırılacağı üzerinde durdu. Franco’nun ölümünden sonra rejim gevşerken ülkede siyaset renklenmiş ve ETA bu yeni döneme uygun bir taktik geliştirememişti.

    Devlet katından Bask sorununu çözmeye yönelik ilk ciddi girişim 1982’de hükümeti kuran sosyalist partiden (PSOE) geldi. Bir yandan halkı kazanmak için “açılımlar” hazırlanırken öte yandan ETA’yı çevresiyle birlikte çökertmek için masum insanlar öldürülmeye başlanınca, ETA beklenmediği kadar güçlendi ve silahlı mücadeleye yeni katılımlar oldu (sonraki yargılamalarda hükümet yetkilileri GAL’den ötürü cezalandırıldı). Bu hükümetin ardından gelen muhafazakar yönetim de baskı politikalarını sürdürdü ve kara propagandayla ETA’yı çökerteceğini sandı. 2004’te Madrid’de 200’e yakın insanın ölümüne neden olayın faili olarak ETA’yı gösterdi; ancak El Kaide’nin olayı üstlenmesi bu propagandanın ve politikanın mahiyetini ortaya koydu.

    Ülkede daha sonra gelen Zapatero yönetimindeki Sosyalist Parti, silahları bırakma baskısıyla ETA’yı siyasal alana çekmeye çalıştı. İspanya’da özerkliğin alabildiğine genişletmesi, hapisteki ETA militanlarının eylemlere son verme çağrısına zemin hazırladı. ETA, kendi örgütünden, halkından gelen baskılar karşısında geçen yıl silah depolarını teslim etmeye başladı ve nihayet uyguladığı şiddetin kurbanı olanlardan özür dileyerek kendini feshetti. ETA son olarak, sorunun kendileriyle başlamadığını ve kendilerini feshetmeleriyle de bitmediğini belirtti.

    ETA tamam, Bask devam 22 Şubat 2018’de ETA liderleri örgüt içinde yapılan ‘tamam mı devam mı’ oylamasının ardından “Politik süreci körüklemek için silahlı çatışma çağını kapatmanın zamanı geldi” açıklamasıyla fesih kararını duyurdu.
  • ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.

    Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.

    Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.

    6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.

    Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.

    Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.

    10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.

    Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.

    13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.

    Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Quartier Latin’de işgal 10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.

    Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev

    Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.

    Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.

    Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.

    Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.

    De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.

    Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.

    22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine

    22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.

    Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.

    Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.

    Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.

    Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.

    Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.

    68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.

    Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.


    KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR

    Meksika’da gösteriler ve devlet terörü

    1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.

    Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.

    Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.

    1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.

    Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.

    7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.


    1968 KENT MUHAREBELERİ!

    Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’

    50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.

    68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.

    O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.

    ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Havalimanı protestosu Yeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.

    Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.

    Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.

    Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.

    15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.


  • Dünyayı Sarsan İlkbahar

    Dünyayı Sarsan İlkbahar

    Geçen yüzyılın sadece siyasi hayatına değil, sanata, kültüre, gündelik yaşamın neredeyse
    tüm alanlarına damgasını vuran 1968 hadiseleri, Paris merkezli olarak tüm dünyayı etkilemiş, değiştirmişti. Öğrenci gösterileri, işçi direnişleri ve bugüne uzanan mirasıyla, Masis Kürkçügil yazdı.

    Mayıs 1968, ardında belli bir devlet veya kuruluş bulunmadığı halde, 20. yüzyılın en önemli birkaç hadisesinden biri olarak tartışılmaya devam ediliyor. Sanattan siyasete hemen her alanda büyük değişimlere yol açan Fransa’daki 68, diğer ülkelerdeki 68’lerin değerlendirilmesinde de merkezî bir öneme sahip olmuştur. Ancak Mayıs 68, onu hazırlayan koşullar ve kendinden sonra de- vam eden gelişmeler birlikte ele alındığında, bir iktidar değişikliğine yol açmadan dünyanın çehresini alabildiğine değiştiren ender olaylardan biri olarak tarihe geçmiştir.

    Elli yıldır her on yılda bir mutlaka “68 neydi, 68’den geriye birşey kaldı mı, bizim 68’imiz, ah şu 68’liler” diyerek gazete ve dergi köşelerinde tartışmalar sürer. Bu defa, içinde bulunduğumuz günlerde, gazetelerden rahatlıkla izlenebildiği üzere, büyük grevler ve öğrenci olaylarıyla 1968 ruhu en azından Fransa’ya “dönmüş” bulunuyor.

    Fransa’dan dünyaya…

    Fransız fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson’un Champs-Elysées caddesinde eyleme bisikletiyle katılan öğrencileri fotoğrafladığı bu sahne Mayıs 1968’in tüm dünyadaki sembol karelerinden biri olmuştu.

    Geçen yıl başkan Macron 68’i anacağını belirttiğinde, 68’in ayakta kalan ender sözcülerinden Alain Krivine “başkanın kendisine karşı olabilecek bir genel grevi kutlayacağını sanmıyorum” diyerek, böylesi bir anmanın daha ziyade bir “gömme” olacağını belirtmişti. Buna karşılık Macron saflarında yer almış olan 68’in Kızıl Dany’si Daniel Cohn Bendit, zaten artık kendisine 68’den sözedilmemesini istemiş ve şöyle demişti: “Mayıs bitti, tıpkı Fransız Devrimi (1789) gibi tükendi”.

    68’in ünlü simalarının bir kısmı fizik olarak bu dünyayı terkederken, kimileri de siyaseten bu “gençlik hülyaları”nı terketmiş bulunuyor. Örneğin Fransa’da Mayıs 68’de adı anılanlardan azımsanmayacak bir kesim ya terki siyaset eyledi veya Sosyalist Parti’ye katıldı veya en sonunda Macron’da karar kıldı.

    Herkesin kendi 68’i var

    Fransa tarihinin yaşamış olduğu en büyük grevin, isyanın yarattığı siyasal havayı unutturup, bunu sanki Fransa’nın yenilenmesine hizmet eden bir kültürel devrime indirgemeye çalışanlarla 68’in özgürlük başta olmak üzere özlemlerini yaşatanlar arasında o gün bugündür kıyasıya bir tartışma sürüyor.

    Bir yandan arşivler açılıyor, devletin gizli kayıtlarındaki 68 gözler önüne seriliyor. Meğer kimilerinin sandığı gibi hava cıva değilmiş 68; devlet amca fena halde korkmuş. Aslında sıcağı sıcağına olaylara katılıp notlar alan Abidin Dino izlenimini aktarırken şöyle yazmıştı o günlerde: “Kapıcı karıları gençlerden yana (bence iktidar tehlikede!)”

    68’in “ruhları”

    “68 ruhu”nun bir dizi bileşeni var. Hatta “68 ruhu”ndan değil “ruhları”ndan sözetmek daha doğru olur. Kapitalist /sınai medeniyetin temellerine, onun tüketimciliğine ve üretimciliğine karşı kültürel bir protesto olarak takdimi çok yaygın. Öte yandan “otuz yıllık” ekonomik büyüme dönemi işçi sınıfının toplumsal dokusunu değiştirmişti. Hizmet sektörüne göre sanayi sektörü hâlâ ağırlıktaydı. Sayısal artış, safların yenilenmesini de getirmişti. 60’lı yıllardaki yeni işçi sınıfının önceki onyıllardaki baskıdan ve yasal sınırlamalardan bezmesi sözkonusu değildi. Sürekli önü açık ve umutlu görünüyordu.

    68’in yalnızca kültürel boyutunu ele alanların sık sık yaptığı gibi bir başka 68’i unutmamak gerek; ne de olsa tam 9 milyon işçi grevdeydi! 68’i tek bir nedene indirgemekten ziyade onun patlayıcı karakterdeki bir dizi gelişmenin ürünü olarak değerlendirmek, dünya ölçeğindeki yayılımını açıklamak açısından elzemdir. Kimi düşünürlerin 68’i hazırlayan düşünce dünyasında elbette özel bir yeri var. Henri Lefebvre, Guy Debord, Herbert Marcuse ve Ernst Bloch, 60’lı yılların isyan kuşağının hayranlığını kazanmıştı. Bu demek değildir ki Berkeley’den Meksika’ya, Londra’dan Tokyo’ya sokağa çıkan gençler bu düşünürleri hatmetmişlerdi. Hiç okumamış olsalar da onların düşünceleri bildirilerinde, sloganlarında yer almıştı. Özellikle Debord ve Situationniste dostları Fransa’da böyle bir işlevi yerine getirdiler. Marcuse ABD’de, Bloch Almanya’da daha etkindi.

    Mayıs sonu şiddet artıyor

    Mayıs’ın sonlarına doğru Fransa’da sokakta eylemciler ile güvenlik güçleri karşı karşıya geliyor, yaralanmalar da baş gösteriyordu.

    Daniel Singer, Mayıs 68 kitabında, “mevcut toplumun şu veya bu görünümünü değil, hedeflerini amaçlarını sorgulayan topyekûn bir isyandı” derken ortak paydanın nerede olduğuna dikkati çekiyordu. Yani kapitalizme, otoriteye ve hiyerarşik düzene karşı bir ayaklanma. 1966 Kültür Devrimi ile Maoizm, gençlik ve aydınlar (özellikle Fransa’da) arasında belli bir nüfuz sahibi olmuş, anarşistler ve Troçkist gruplar da öğrenci hareketinde sınırlı da olsa bir yer tutmuşlardı. Yine de 68 öncesinin herhangi bir siyasal hareketine maledilemeyecek bir radikalleşmeyle karşı karşıya olunduğu atlanmamalı.


    Bir dönemin sonu

    2. Dünya Savaşı’nın yıkımlarının büyük oranda giderilmesinin ardından gelen bir kapitalist refah, ekonomik büyüme (boom) döneminde gerçekleşen 68 için herhangi bir iktisadi kriz ve sosyal çöküntü gibi bir açıklamaları geçersiz kılar. Zaten borsadaki iniş çıkışlarla bu tür olayları açıklamanın abes olduğunu gösteren en yakın örnek de 68’dir. Ancak bu büyüme döneminde ortaya çıkan toplumun radikal eleştirisi de yankı buluyordu. Örneğin Marcuse’un Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında özetlenen sanayi toplumunun eleştirisi, Sovyet modeline karşı güçlü bir biçimde güvensizliği de içeriyordu. Çünkü SSCB de otoriter/bürokratik bir yapı olarak görülüyordu.

    1947’de ABD’nin uluslararası durumu stabilize etmek için kurduğu “Soğuk Savaş” dengesi, dünyayı bir yanda “totaliter-komünist blok” diğer yanda “hür dünya” diye ikiye ayırmıştı. Siyasal güçler kendilerini bu ayrıma göre konumlandırıyorlardı. Her kesim kendi muhaliflerini “diğer kampa çalışmakla” suçluyordu. Batı’daki ve Doğu’daki muhalefet (bir yanda McCarthy’cilik diğer yanda 1953 Doğu Berlin işçi ayaklanması, 1956 Polonya ve Macaristan’daki olayların bastırılması gibi) bu gayrimeşruluk zemininde nefes alamaz haldeydi.

    Batı demokrasileri: Baskı ve bombardıman

    “Hür Dünya”nın lideri ABD’nin kendi yurttaşlarıyla arası pek iyi değildi. En azından siyahların pek hür olmadıklarına dair derin ve alabildiğine haklı bir inançları vardı. Özellikle 1964- 67 yıllarında Amerikan demokrasisinin ipliğini pazara çıkaran olaylara tanık olundu. 1967’de Detroit’te Federal Muhafızlar getto ayaklanmasını ağır bir biçimde bastırdı. 1965’de siyah hareketin en radikal ve en siyasileşmiş sözcüsü Malcom X öldürülmüştü. 4 Nisan 1968’de ise sivil itaatsizliğin temsilcisi Marthin Luther King, Vietnam Savaşı’na karşı açıkça bir tutum takınmışken öldürüldü.

    “Hür Dünya”nın lideri,1965’den itibaren Vietnam’ı bombardıman etmeye başladı. (1965’te bu ülkede yarım milyon Amerikan askeri bulunmaktaydı.) Aynı yıl ABD’nin icazetiyle Endonezya’da bir hükümet darbesiyle, yüzbinlerce insan komünist suçlamasıyla öldürüldü.

    Öte yandan Doğu ve Batı’daki yönetimlerin bu zapturapt altına alma hamleleri karşısında 1959 Küba devrimi ve 1962’de Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığı gerçekleşti. “Soğuk Savaş”ın dengeleri zorlanmaya başlamıştı. Afrika başta olmak üzere bağımsızlık hareketleri boyverdi. 1961’de Che Guevara, Küba Devrimi’nin hümanist karakterde, dünyanın bütün ezilen halkalarıyla dayanışma halinde bir devrim olduğunu belirtti. 1967 Ekim’inde Bolivya’da öldürülen Che’nin 1968’in temel figürlerinden biri olması, böylesi bir sıkışmışlık için özgürlük için mücadele edenlere ilham kaynağı olmasında aranmalıdır.

    Dayanışma sempatiyi getiriyor Protestocuların parke taşı, bordürler ve sokağın çeşitli materyalleriyle barikatlar kurarken gösterdikleri büyük dayanışma bütün dünyada sempati toplayan ögeler arasındaydı.

    Çok boyutlu 68

    68’in çeşitli boyutları vardır. Onun dünya ölçeğinde bir hareket haline getiren şüphesiz enternasyonal boyutudur. Ocak ayında Vietnam’daki Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin Saygon’un içine kadar giren Tet (Vietnam dilinde yeni yıl anlamına gelen) saldırısı; Mart ayında açıkça milliyetçi ve antisemit bir tutumla Polonya Komünist Partisi’nin öğrenci hareketini vahşi bir biçimde bastırması; Mart ayında Roma mimarlık fakültesinde başlayan öğrenci mücadelesinin genelleşerek polisle şiddetli çatışmalara girişmesi ile Pirelli ve Fiat gibi fabrikalarda işçi hareketinin patlak vermesi; Nisan’da Çekoslavakya’nın başkenti Prag’da “Prag Baharı”nın boy vermesi ve Mayıs’ta Fransa’da öğrenci patlamasının ardında on milyona yakın işçinin grev dalgası; yılın başından itibaren Franco diktatörlüğü altında inleyen İspanya’daki üniversite işgallerinin ardından işçi komisyonlarının yürüttüğü fabrika işgallerinin başlaması; Mexico kentindeki öğrenci gösterilerinde bugüne kadar sayısı belirlenemeyen (yaklaşık 300) ölümlerle sonuçlanacak hareketler; Birleşik Devletler’de siyah gettolarda Amerikan emperyalizminin Vietnam’daki savaşına karşı çok büyük gösterilerin yapılması; 1967 Yunanistan’daki albaylar cuntası diktatörlüğüne karşı gençlerin demokrasi mücadelesindeki duyarlılıklarının pekişmesi (Costas Gavras’ın 1969’daki “Z” adlı filminin etkileri); 68 sonrasında Franco’ya karşı militanların idam edilmesine karşı gösterilerin yaygınlığı, o dönemin öne çıkan gelişmeleridir.

    Önce öğrenciler

    68’de öğrencilerin öne çıkmasının ardında, üniversite kitlesinin özellikle 50’lerden sonra nüfus içinde büyümesinin rolü vardır. Olayların patlak verdiği Nanterre’de öğrenci sayısı 1964’te 2.000 iken 1968’de 15.000’e; Fransa’da 1950’de 128.000’den 1968’de 500.000’e çıkmıştı. Toplumsal köken açısından büyük bir değişim yaşanmış, üst tabakaların yanısıra ücretlilerin çocukları da üniversitelere girince eski üniversite hiyerarşisi ile “kitle”lerin üniversitesinin örgütlenmesi arasında bir uyuşmazlık belirmişti. Hocaların büyük patron gibi olduğu bir üniversitenin ihtiyaçlarla uyuşmaması; herkese burs, sınav sisteminin demokratikleştirilmesi, kitleye açık hale gelmesi gibi taleplerin yükselmesine ve patlayıcı bir karakter edinmesine yol açmıştı.

    Almanya, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde öğrencilerin yönetime katılma taleplerinin ortaklaşması, büyük patron konumundaki eski usul hocalığın yeni ihtiyaçlara cevap veremediğini gösteriyordu.

    Sol’un geleneksel partilerinin dışında gelişen bu hareketler içinde aşırı sol küçük olmasına rağmen önemli bir rol oynuyordu. Federal Almanya’da 60’lı hemen başlarında sosyal demokrat partiden atılmış olan Sosyalist Öğrenciler derneği (SDS), öğrenci hareketliliği ile siyasal bir proje bileşimini temsil eden en önemli girişimdi. Örneğin Haziran 1967’de İran şahının Berlin’i ziyareti sırasında çok büyük bir gösteri düzenlenmişti. Kurumlarda köklü dönüşüm ve onun yanısıra “eleştirel üniversite” fikri, 68’in yolunu açan hususlardan biri olmuştur.

    Mayıs 68 Fransa

    Fransız polis yetkilisi Maurice Grimaud “Korku, devlet aygıtına yerleşmek üzere” diye yazıyordu. Kimisi Oidipus kompleksinden sözederken, sosyolog Alain Tourraine “bu yeni tipte bir sosyal harekettir” diyordu. Ortada gözükenlerden hareketle tanımlamalar yapılırken, gölgedeki milyonlarca grevci medyanın gözünden kaçıyordu.

    Le Monde gazetesinin şef redaktörü Pierre Viansson-Ponté 22 Mart’tan tam da bir hafta önce “Fransa’nın canının sıkıldığını” yazmışken, 28 Mayıs’ta müzakerelerin toplumsal çatışmaları çözümleyememesi halinde Fransa’nın ağır bir ulusal krizden devrimci bir duruma geçme tehlikesiyle karşı karşıya geleceğini belirtiyordu. Yani “devrimci durum”, yalnızca bir takım aşırı sol çevrelerden yapılan bir tahlil olmaktan çoktan çıkmıştı.

    Protestolar büyüyor Paris, Saint Michel Bulvarı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında en şiddetli çatışmaların meydana geldiği yerlerdendi. Şiddetin artması ise ancak protestoların büyümesine ve başka ülkelere de yayılmasına yarıyordu

    27 Mayıs’ta yapılan mitingin ana sloganı “iktidar sokaktadır” iken, De Gaulle kendine sadık askerlerin bulunduğu Almanya’daki Baden-Baden’e gitmişti. Dönüşünde, 30 Mayıs’ta hamlesini yaptı. Millet Meclisi’ni feshetti ve seçimlere gitti. Komünist Partisi ve sendikalar herhangi bir iktidar değişikliğini hedeflemeden bir takım sosyal taleplerle kendilerini sınırladıklarında, De Gaulle’ün işini kolaylaştırmışlardı.

    Fransız Komünist Partisi (FKP) işçi sınıfını CGT ile denetliyordu ama öğrencileri değil; mücadelenin sokakta cerayan etmesinin nedeni buydu.

    Bugün ve yarın 68!

    De Gaulle FKP’nin iktidar istemediğini anladığı için hemen seçimlere gitti. Parlamento dışı hareket böylece sandıklara gömülüyordu; üstelik bizzat FKP tarafından. İşçi sınıfına yakınlaşan orta sınıf kesimleri de, bunun üzerine eski pozisyonlarına döndüler Katılımcılarının azımsanmayacak bir kısımının düzene entegre olduğu, kapitalizmin tek mümkün sistem olarak genel kabul gördüğü bir dönemde 68 mirasından söz edilebilir mi Tarih elbette hiçbir zaman kendini tekrarlamaz. Her yeni isyan kuşağı kendi öznelliği, ütopyası ve arzularının bileşimiyle hareket eder. 2000’li yıllarda “dünya bir meta değildir” diye Cenova, Porto Alegre, Prag’da sokaklara çıkan insanlar, elbette 68’den farklı bir halet-i ruhiye içindeydiler. Ancak koşullar ne kadar farklı olursa olsun bir ilham kaynağı aranacaksa 68’den başkasını bulmak mümkün olmayacaktır.

    O gün için Paris Komünü, genel grev, barikat, kızıl bayrak, işçi sınıfına ilişkin referanslar öne çıkarken; bu gün toplumsal hareketler denen ve çoğu 68’in ürünü olan kadın hareketi, ekoloji, savaş karşıtı hareketi, göçmenler, eşcinseller, barınaksızlar gibi alternatif küreselleşmeci hareketin talepleri öne çıkmakta. Artık Mao, Troçki, Lenin, Stalin, Marx gibi afişlerin meraklısı pek bulunmuyor. İki dönemin tek ortak noktası, Che’nin 68’de düşünülemeyecek kadar her yerde boy vermesi. Son olaylar sırasında Fransa’da o dönem Fransız Komünist Partisi’nin yörüngesinde olan ve dolayısıyla radikal solculardan hiç de hazzetmeyen en önemli iki sendikadan biri olan CGT’nin bir bayrağında Che’nin resmini görmek, yaşı müsait olanlar için oldukça garipsenecek bir durum. Fransa’da o günlerde 300-400 bin işsiz varken şimdi 5 milyon işsiz var. 68’in sokaktaki bir çağrısının da “emekçiler iktidara” olduğu unutulmamalı.

    68’in bir başlangıç olup olmadığı onun devamına bağlı. Bunu da tarih gösterecek.

    KRONOLOJİ

    DÜNYADA 68’İN SATIR BAŞLARI

    EN SICAK YIL

    5 Ocak-Çekoslavakya: “Prag Baharı”nın başlaması.

    15 Ocak-Japonya: Amerikan uçak gemisini protesto eden gençlerin polisle çatışması.

    30 Ocak-Vietnam: Tet saldırısının başlangıcı.

    8 Şubat-ABD: Güney Carolina’da medeni haklar için yapılan bir gösteride üç öğrencinin öldürülmesi.

    8 Şubat-Varşova: Hükümetin Yahudi düşmanı kampanyası ve öğrenci hareketi.

    17-18 Şubat-Almanya: Vietnam Savaşı’na karşı Berlin’de başka ülkelerden gelenlerle yapılan büyük gösteri. Ön sırada Rudi Dutscke, Tarik Ali, Alain Krivine.

    7-13-21 Şubat-Paris: Vietnam savaşını protesto gösterileri.

    29 Şubat-Roma: Roma Üniversitesi’nin öğrenciler tarafından işgali. Polis saldırısı karşısında şiddetli çatışmalar.

    1 Mart-Varşova: Polis-öğrenci çatışması ve hareketin diğer kentlere yayılması.

    1 Mart-Brezilya: Haziran’a kadar sürecek olan, askerî diktatörlüğe karşı öğrenci seferberliğinin başlaması.

    1 Mart-İtalya: Roma’da polis-öğrenci çatışması.

    20 Mart- Paris: Nanterre’de işgalin başlaması. 22 Mart Hareketi’nin kuruluşu.

    4 Nisan-ABD: Martin Luther King’in öldürülmesinin ardından büyük kentlerin çoğunda ayaklanmalar.

    11 Nisan-Almanya: Öğrenci haraketinin sözcüsü Rudi Dutschke’ye yapılan silahlı saldırının ardından bütün Almanya’yı saran “Paskalya ayaklanması”.

    19 Nisan-Fransa: Alman öğrencilerine destek yürüyüşünün ardından Quartier Latin’de çatışmalar.

    19 Nisan-İtalya: Sendikaların zayıf olduğu sanayi kollarında kendiliğinden isyanlar. Genel grev.

    1 Mayıs: Paris’te büyük gösteri.

    2 Mayıs: Nanterre ve Sorbonne’da işgalden sonra okulların kapatılması. Quartier Latin’de şiddetli çatışmalar.

    6 Mayıs: Lise öğrencilerinin grevi.

    10 Mayıs: “Barikatlar Gecesi”.

    13 Mayıs: Genel grev ve devasa gösteriler. 15 Mayıs: Odeon tiyatrosunun ve Renault-Cléon’un işgali.

    16-17 Mayıs: Grevlerin yaygınlaşması.

    24 Mayıs: Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün referandum ilanı.

    30 Mayıs: De Gaulle’ün söylevi. Champs-Elysées’de sağcıların gösterisi.

    1 Haziran-Japonya: Tokyo’da öğrenci ayaklanmaları.

    3 Haziran-Yugoslavya: Belgrad’da öğrencilerin fakülteleri işgali, hareketin diğer kentlere yayılması.

    4-6 Haziran-Fransa: İşyerlerine müdahele ve yeniden işe başlama hareketi.

    12 Haziran- Fransa: Aşırı sol örgütlerin kapatılması

    24 Haziran-Kanada: Montréal kentinde 290 kişinin tutkuklanmasıyla sonuçlanan gösteri.

    26 Haziran-Brezilya: Rio de Janeiro’da sendikalar ve din adamlarının katılımıyla “halk yürüyüşü”.

    29 Haziran-İsviçre: Zürih’te polisle gençler arasında çatışma.

    26-27 Temmuz-Meksika: Mexico’da polisle öğrenciler arasında şiddetli çatışma (17 ölü).

    17-18 Ağustos-İrlanda: Londonderry’de ayaklanma.

    20-21 Ağustos-Çekoslavakya: Varşova Paktı güçeri tarafından “Prag Baharı”nın bastırılması.

    22-30 Ağustos-ABD: Chicago’da öğrenciler ve polis arasında çatışma.

    18-25 Eylül-Meksika: Ordunun öğrencilerin işgal ettiği okullara girmesi, şiddetli çatışmalar,18 ölü.

    7 Eylül-ABD: Amerika güzeli seçimlerine karşı, kadınların kurtuluş hareketi “Radical Women” gösterileri.

    2 Ekim-Meksika: Tlatelolco katliamı; 300 ölü.

    27 Ekim-İngiltere: Londra’da Vietnam Kurtuluş Cephesi’nin zaferi için 70 bin kişilik gösteri.