Yazar: Masis Kürkçügil

  • Auguste Blanqui: Marx’tan önce o vardı

    Auguste Blanqui: Marx’tan önce o vardı

    19. yüzyıl boyunca her hal ve şerait altında devrim peşinde koşmuş, bu uğurda birkaç kez ölümün kıyısından dönmüş, 33 yıl hapislerde çürümüş bir eylem adamı: Louis Auguste Blanqui. Victor Hugo’nun “öfkenin vücut bulmuş gibi göründüğü hüzünlü hayalet” diye tanımladığı Blanqui hakkındaki yeni araştırmalar onun “fikir fukarası bir darbeci”den çok daha fazlası olduğunu ortaya koyuyor. 

    Sezarizm, Bonapartizm, Peronizm, Marksizm… Kişi adlarıyla anılan çok özel koşullarda oluşan siyasal akımların kimi bir dünya görüşünü niteler, kimi ise sadece bir yönetim biçiminden ibarettir. Bunların arasında fikriyatından çok eylemiyle öne çıkan biri var ki, diğerlerinin arasında nevi şahsına münhasır bir yer tutuyor: Auguste Blanqui (1805-1881). 

    Her ne kadar kendi döneminin ötesinde “dar bir kadronun komplosuyla iktidarı ele geçirmek” olarak özetlense de, Blankizm aslında Fransız Devrimi’nin yarım bıraktığı bir özgürlük türküsünü kendi çağında tamamlama iddiasındaydı. 

    Başta sıkı bir Robespierre hayranı olan Auguste Blanqui, siyasal özgürlükle ekonomik özgürlük arasındaki ilişkiyi kuran Hebert’in Fransız Devrimi’nde temsil ettiği sol kanada meyletmiş ve devrimin koşullarını veri alarak hareket etmişti. 19. yüzyıl Fransa’sında çalkantılı siyasal hayatında “Mahpus” diye de anılan Blanqui, insanın tarihin aktörü olmasının sanki simgesiydi. 

    Giyotine gittiler 1822’de giyotine gönderilen Carbonari üyesi dört asker: Jean-François Bories, Jean-Joseph Pommier, Charles Goubin ve Marius-Claude Raoulx. 18. Louis’yi tahttan indirmek için komplo kurmak suçlamasıyla 19 Mart 1820’de tutuklandılar ve iki yıllık yargılamanın ardından idam edildiler. 

    Evet ihtilal ama hangi ihtilal? 

    “1789 İhtilal-i Kebiri” sadece bir başlangıçtı. Yalnızca Fransa için değil monarşi ile yönetilen bütün Avrupa için çanlar çalıyordu. Devrimin vaatlerini geçiştirmeye çalışan yöneticiler karşısında, Baldırıçıplaklar (Sans-culotte) üç yıl sonra kralı devirdiler. Cumhuriyet ilan edildi ve Ocak 1793’te kral giyotine gönderildi. Ancak hoşnutsuzluk durulmadı. Ilımlı Jirondenlerin gidip yerine radikal Jakobenlerin gelmesi de özellikle Baldırıçıplaklar’ın radikal kanadı olan “Enragé’ler” ve “Hebertçiler” gibi kesimleri tatmin etmedi. Jakoben otoriterliğe karşı çıkanları Robespierre infaz ettirdi. Sol muhalefet baskılanınca, Jakobenlerin halk desteği de iyice azaldı. Temmuz 1794’te Robespierre devrildi ve bir dönem sona erdi. 

    1799’da Napoléon Bonaparte askerî diktatörlük ilan edip ardından 1804’te imparatorluğu tesis etti. Böylece devrimin yıkıntıları üzerinde yeni bir “monark” peydahlandı. 

    Devrimin çocuğu Auguste Blanqui 

    İyi bir eğitim gören Blanqui, 1822’de “yaşasın özgürlük” diye haykıran Carbonari (1800’lerin başında İtalya’da aktif devrimci örgüt) üyesi dört kişinin öldürülmesine tanık oldu ve bu olayın ardından genç yaşta aktif olarak siyasete katıldı. Birkaç yıl sonra 1827’de tıp ve hukuk tahsili için Paris’e geldi ve katıldığı sokak eylemlerinde birçok defa yaralandı. Burada yaşadıklarından, devrime ihanet edilerek halkın çıkarlarının görmezden gelindiği sonucunu çıkarmıştı. Siyaseten solda olan ütopyacı sosyalistler, mücadele etmek yerine zamanı gelince herkesi kapsayacak tasarımlar peşindeydiler. Blanqui ise geleceği tasarlamak için geçmişten kurtulmak gerektiğini söylüyordu. 1830 Temmuz Devrimi’nde Blanqui ve birlikte çatıştığı Parisli işçiler ellerine ne geçirdilerse onu kullanarak çatışmaları sürdürdüler. Blanqui üç gün boyunca olayların ortasındaydı. Gösterdiği cesaret kendisine yeni hükümet tarafından –sonra unutulsa da– Temmuz Nişanı verilmesine neden oldu. Kral ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Sağcılar, liberaller, cumhuriyetçiler derken, “Yurttaş Kral” diyerek bu kez Orléans sülalesinden bir kral (Louis Philippe) başa geçirildi. Toprak sahiplerinin nüfuzundan bankerlerin nüfuzuna geçen yönetim bir anayasal monarşi oldu. Blanqui devrimin yarı yolda kalmaması, ihanete uğramaması için halkın zaferini kalıcı kılacak bir “adanmışlar örgütlenmesi”ne ihtiyaç olduğu kanısına vardı. 

    Nam-ı diğer “Mahpus” 

    Hayatının yarısını hapishanelerde geçiren Blanqui’ye bu sebepten dolayı “mahpus” da diyorlardı. Öyle ki, yaşamı boyunca mücadelesini verdiği Paris Komünü’nden bir gün önce tutuklanmış, dünya gözüyle komünü görememişti. 

    Cumhuriyetçilikten sosyal devrimciliğe 

    Fransız Devrimi’nin en radikal kanadı Gracchus Babeuf’ün temsil ettiği cumhuriyetçilik ve komplocu Carbonaricilik ile modern sosyalist hareket arasında bir geçişi temsil eden Blanqui, 1830’lu yıllardan itibaren cumhuriyetçiliğin sınırlarının bilincine vardı. Denebilir ki, tıpkı Marx gibi liberal hümanizmden sınıf mücadelesi sosyalizmine vardı. Bir yandan bir takım hayaller peşinde koşan ütopik sosyalistlere karşı çıkıyor öte yandan da döneminde etkin olan Comte’un pozitivizmini reddediyordu. 

    Siyasal özgürleşmeyle beşerî ve toplumsal özgürleşme arasındaki karşılıklı etkileşimi hayatının merkezine koyan Blanqui, yaşadığı dönemde Fransız siyasetinin önde gelen bir siması iken ölümünden sonra yalnızca “darbeci” olarak hatırlanacaktı. Son zamanlarda Blanqui hakkında yapılan yeni araştırmalar ise 19. yüzyılın bu en inatçı eylem adamının fikir fukarası olmadığını, adanmışlık, sebatkarlık, sonuna kadar direnme gibi hasletlerinin yanısıra dünyayı değiştirmek için yabana atılmayacak fikirler de geliştirdiğini gösteriyor. En azından sorduğu sorular, Machiavelli ile aynı kulvarda olmasa da, siyasi taktik ve strateji meselelerinde önemli adımlar attığını ortaya koyuyor. 

    Darbeci mi, komplocu mu? 

    Blanqui, kuşağının diğer benzerleri gibi Carbonari tipi örgütlenmeden başkasını bilmiyordu. Çalışan sınıfların henüz bugünkü anlamıyla bir siyasal parti inşa etmekten uzak, hatta sosyolojik olarak da henüz ruşeym halinde olmaları, Blanqui’yi ağır baskı koşullarında gizli örgütlenmeye yöneltmişti. Buna rağmen siyasal bir değişim için propaganda imkanlarını sonuna kadar zorlamıştır. Mümkün olduğu anda da –örneğin Temmuz Monarşisi günlerinde– aleni siyasal faaliyet yürütmüştür. Ancak hayatı boyunca tutuklanma ihtimali olmadan böyle bir faaliyet yürütme imkanı oldukça sınırlıydı. 

    Blanqui’ye sonradan yakıştırılan “elitist ve hiyerarşik bir örgütlenme fikrinden vazgeçememe” gibi bir tutumu, yaşadığı dönemle birlikte değerlendirmek gerekir; o dönemde başka türlü bir örgütlenme neredeyse imkansızdı. Henüz hapisten yeni çıkmışken patlak veren 1848 Devrimi’nde cumhuriyet ilan edilip geçici hükümet göreve başlarken siyasal bir parti kurmuş, açık toplantılar düzenlemiş, günlük bir gazete yayımlamıştır. 1848 Devrimi sırasında, bir karşı devrimin kapıda olduğuna dair ikazda bulunmuştur. Aynı yılın Haziran’ında Paris’te işçiler katledilirken bu ikazının ne kadar yerinde olduğu anlaşılacaktı. 

    3. Cumhuriyet’in ilanı Fransız ressam Jean Louis Ernest Meissonier’nin Paris Kuşatması isimli eseri. Fransızların 1870’te Prusya karşısında bozguna uğramasının ardından 3. Cumhuriyet ilan edilmişti. Göreve gelen hükümetin ömrü kısa olmuş, yerine Victor Hugo ve Auguste Blanqui’nin de yer aldığı dört kişilik yeni hükümet ilan edildi. 

    Blanqui’nin düşüncesinde devrimci azınlık ile halk kitlesi arasındaki ilişki, yani demokrasi meselesi hep sorunlu olarak kaldı. 1848 Devrimi’ndeki rolünü Karl Marx döneme ilişkin ünlü kitabında (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i) erken Mayıs ayaklanması vesilesiyle şöyle açıklar: “Bu yeni durum, Blanqui ve yoldaşlarını –yani, proleter partinin gerçek önderlerini– kamusal sahneden silmekten başka bir sonuca yol açmadı”. 

    Ardından Louis Napoléon’un yükselişi ve İkinci İmparatorluk sökün etti. 1859’da serbest kaldığında Belçika’ya yerleşti ve o gün için azımsanamayacak, 2500 kişilik bir gizli örgüt kurdu (geleceğin başbakanı Clémenceau bu dönemde harekete katıldı). Tekrar hapsedildi, 1865’te hapisten kaçtı. Marx onun 1. Enternasyonal’e katılması için uğraştıysa da bu örgütün Fransız kesiminde Proudhoncular olduğundan Blanqui buna yanaşmadı. 

    Blanqui Blanqui’ye karşı 

    3. Napoléon tahta çıktığında “devrimler çağının bittiğini” ilan etmiş, fakat bunu yaparak yaşanan en radikal devrimin zeminini bizzat kendisi döşemişti. Toplumsal yapı kökten bir dönüşüme uğramış, imparatorun militarizm takıntısı onu Bismarck Prusyas’ına savaş açmaya kadar sürüklemişti. Temmuz 1870’te Prusya’ya karşı açtığı savaşı Eylül’de Sedan’da kaybetmesinden iki gün sonra Paris’te cumhuriyet ilan edildi. İmparatorluk hiçbir zorlama olmadan çökmüştü. Ancak yeni hükümet âtıl kalınca, Ekim sonunda halk Hôtel de Ville önünde toplanarak hükümet üyelerini tutukladı. Aralarında Victor Hugo ve Blanqui’nin de bulunduğu dört kişilik yeni bir hükümet ilan edildi. Ardından yapılan seçimlerde ise Blanqui kaybetti. Nihayet 17 Mart’ta tutuklandı. Bir gün sonra ise Paris Komünü ilan edildi. Paris’te hem Alman ordusuna hem de Thiers hükümetine karşı direnmek için yepyeni bir örgütlenmeye girişildi. 19. yüzyılın komün yönetiminin en önemli sorunlarından biri, askerî bakımdan direnişi sürdürebilecek iyi bir örgütlenmesi olmamasıydı. Öte yandan merkezileşmiş bir önderliğin olmaması da zaman kaybına neden oluyordu. Nitekim Komün uzun süre savunma konumunda kalınca, Thiers zaman kazanıp ordusunu yeniden düzenledi. 

    Ağustos 1870’te imparatorluk çökmüşken, arkadaşları şartların olgunlaştığından dem vurup hemen harekete geçmek gerektiğini belirtirken Blanqui bunun tam aksini düşünüyordu. Buna rağmen karara uydu. Ekim ayında yine akim kalan bir ayaklanma teşebbüsünün ardından Komün’ün ilan edilmesinden bir gün önce tutuklandı. Ve hayatının en önemli olayının bir aktörü olmak yerine yine mahpus olarak kaldı. Prusya ordusunun kuşattığı Paris’te ilan edilen Komün, Versailles’a çekilmiş, savaşı kaybetmiş ancak halka da haddini bildirme niyetinde olan Thiers hükümetiyle rehine pazarlığına girişti. 

    Blanqui’nin mezarı 1 Ocak 1881’de ölümünün ardından cenazesi Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Mezarında yer alan heykel Fransız heykeltıraş Jean Dalou tarafından 1885’te tamamlandı. 

    Komün ilk olarak Blanqui’ye karşılık Paris piskoposunu ve daha sonra elindeki tüm rehineleri vermeyi teklif etti. Elbette Blanqui’nin yandaşları da Paris komününde yer alıyordu, ama bunların bir çoğunluk olduğunu söylemek zordur. Jakobenlerden çeşitli sol eğilimlere oldukça karmaşık bir bileşim vardı. Blanqui’nin kendi saflarının ötesindeki nüfuzu, onun yöntemlerini uygun görmeyenlerin de takdirini kazanmasına yolaçmıştı. Ancak hepsinin gözünde Blanqui, tartışmasız bir biçimde çalışan kitlelerin tarihsel yürüyüşünün bir simgesiydi. Thiers böyle bir takasa yanaşmadı. Komün kanla bastırıldı. Geriye kalanlar sürgüne gönderildi. 19. yüzyıl Fransa’sının devrimler çağı bitmişti. 1870’li yılların sonlarında, Paris Komünü sürgünlerinin affı için kitle hareketi gelişirken Blanqui yeniden bir simge haline gelmişti. Af kampanyasıyla 1879 seçimlerinde Blanqui, Bordeaux’dan aday gösterildi ve milletvekili seçildi. Ardından serbest bırakıldı. Ülkenin dört bir yanında büyük kalabalıkların katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı. 

    1881’de vefat ettiğinde cenaze törenine 200 bin kişi katıldı. Sözü burada Victor Hugo’ya bırakmak gerek: “Büyük yetenek, sıfır ikiyüzlülük; özelinde nasılsa kalabalık önünde aynı. Şiddetli inanç, ciddi, asla gülmeyen, saygıları ironiyle karşılayan, iğnelemeyle karışık takdir, küçümsemeyle karışık sevgi ve sıradışı bir adanmışlığa ilham verme… Belirli zamanlarda artık bir insan değil; her türden sefaletten doğan her türden öfkenin vücut bulmuş gibi göründüğü bir tür hüzünlü hayalet”. 

    2 KİTAP

    Türkçe’de Auguste Blanqui

    Edebi Şeyler Yayınevi’nden çıkan Louis-Auguste Blanqui: Bir İsyancının Portresi, yazarın Türkçede yayımlanan ilk biyografisi. Doug Enaa Greene’in kaleme aldığı, Türkçeye Soner Torlak tarafından çevrilen kitapta 19. yüzyıl devrimciliğinin simge ismi üzerine her şey anlatılmamış olsa da; derli toplu, bu tarihin yabancısı için de merakla okunabilecek, sarkmayan bir çalışma. 

    Louis-Auguste Blanqui (Bir İsyancının Portresi), Doug Enaa Greema, Edebi Şeyler, Nisan 2019, 226 s.

    Blanqui, 1872’de Taureau Kalesi Hapishanesi’nde yazdığı Yıldızlardan Ebediyete Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım adlı kitabında, döneminin bilimsel bulgularını biraraya getirerek bir tür “paralel evren” ve “ebedi dönüş” kuramı geliştiriyor. Metis’ten çıkan kitaba Blanqui’nin hayat hikayesi ve bugün için anlamı üzerine ekler yapılmış. 

    Yıldızlardan Edebiyete (Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım), Louis-Auguste Blanqui, Metis Yayınları, Ekim 2015, 188 s.

    SEMBOL SLOGAN

    Ni Dieu ni Maître

    “Ne Tanrı ne Efendi!” anlamına gelen “Ni Dieu ni Maître”,1880’de Auguste Blanqui tarafından çıkarılan gazetenin ismiydi. Blanqui, gazetesini kurduktan bir sene sonra hayatını kaybetti. Ölümünden sonra Blanqui’nin gazetesinin adını sahiplenen anarşist hareket, bunu “motto” haline getirdi ve slogan olarak kullanmaya başlandı. Bugün de anarşist hareketin söyleminde “Ni Dieuni Maître” sembolleşmiş bir slogan.

  • Çağdaş Çin’in tarihi 100 yıl önce başladı

    Çağdaş Çin’in tarihi 100 yıl önce başladı

    1. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri tarafında yer alan Çin, savaştan sonra yine aynı tarafta yer alan Japonya’nın emperyalist girişimlerine maruz kaldı. Batılı galiplerin yeni ortaya çıkan “Bolşevik tehdidi”ne karşı Japonya’ya destek vermesi Çin’deki komünist hareketi ateşleyecek, 4 Mayıs 1919’da başlayan ve ülke çapında yayılan büyük gösteriler ülkenin kaderini ve geleceğini belirleyecekti. 

    Bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü olma yolunda ilerleyen Çin, 18. yüzyıl sonunda dünyanın en büyük ülkesiyken, “utanç yüzyılı” olarak adlandırılabilecek 19. yüzyılda büyük çöküntüye uğrayınca, başta İngiltere olmak üzere Rusya, Japonya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin tahakkümü altına girmişti. 

    1911’de Sun Yat-sen önderliğinde, son İmparator Pu Yi’nin tahttan indirilmesiyle Birinci Çin Devrimi gerçekleşmiş ve geçici cumhuriyet hükümeti kurulmuştu. Ancak Sun Yat-sen’in halk desteği yoktu. 1912’de iktidar, Batılıların desteklediği geçici başkan general Yuan Shikai’ye geçti; o da Cumhuriyetçilere karşı çıkıp kendisi bir hanedan kurmaya niyetlendiyse de 1916’da öldü ve Çin birbirine hasım ve her birinin kendi ordusu olan ‘savaş ağaları’nın at oynattığı bir ülke haline geldi. Nihayetinde diğerlerini ortadan kaldırarak yeni bir hanedan kurma peşindeki bu savaş ağaları arasında, seyyar satıcılıktan, çalgıcılıktan, haydutluktan gelenler de vardı. 

    Çağdaş Çin
    Öğrenciler en önde 4 Mayıs 1919 günü gerçekleştirilen protestolar sırasında, yaklaşık 3000 öğrenci Tiananmen Meydanı’nda.

    Tam 130 savaş kaydedildi bu dönemde! Devlet neredeyse kayboldu. İngiltere, Japonya ve Rusya bu savaş beylerinden bazılarını destekledi. Aslında Sun Yat-sen de bu savaş ağaları kliğinden bazılarının desteğiyle diğerlerine karşı mücadele ediyordu. Merkezî bir otoritenin yokluğu yerel insiyatiflerin önünü açmıştı. 

    1. Dünya Savaşı’nın başında Japonya, Batılı emperyalistlerin aralarındaki kapışmadan istifade ederek Çin’deki hakimiyetini artırdı. Öte yandan böylesi karmaşık bir dönemde Çin’in kıyı bölgeleri aynı zamanda ekonomik bir patlama ve kültürel bir modernleşmeye sahne oluyordu. Bu da siyaset sahnesine liberalinden anarşistine, geleneklerine bağlı kalsa da modernleşmeden yana olandan marksizme kadar uzanan yeni unsurların sahneye çıkmasına zemin hazırlıyordu. 

    Çağdaş Çin
    Tutukluların gururu Beijing Üniversitesi’nden 4 Mayıs Hareketi’ne katılıp hükümet tarafından tutuklanan öğrenciler, serbest bırakıldıklarında omuzlara alınıyorlar. 

    Versailles Antlaşması ve Çin’deki gelişmeler 

    Ocak 1919’da Cihan Harbi’nin galipleri Versailles Konferansı’nda Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmpatorluğu’nun kaderini belirlemek için toplanırken Almanya’nın Çin’de 20 yıldır hâkim olduğu egemenlik bölgeleri de masaya yatırılıyordu. 

    Çağdaş Çin
    Çinlilerin Versailles Antlaşması Versailles Antlaşması’nın Çin’in bazı bölgelerini Japonya’ya teslim etmesi ulusal bir öfke dalgası yarattı. 4 Mayıs hareketi, bu öfke üzerinden yükseldi. Genç bir ajitatör, işçilere ve askerlere sesleniyor.

    Çin 1917’de daha henüz 1. Dünya Savaşı sürerken, İtilaf Devletleri’nin yanında Almanya’ya savaş ilan etmişti. Almanya daha önce Çin’in Şandong bölgesini denetimi altında tutmuş, Japonya ise hemen savaşın başında Almanları buradan çıkarmıştı. Japonya Versailles’da 21 maddelik taleplerini ağır hükümlerle dayatmış ve Şandong ve Mançurya’da varlığını pekiştirmişti. İtilaf Devletleri’nin yanında yer alan Çin, Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’un savaş sonrasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı savunmasına güvenerek, bu bölgeyi devralacağını düşünüyordu. Ancak Başbakan Duan Qirui’nin gizli bir anlaşmayla bölgeyi Japonlara bıraktığı ve karşılığında kredi aldığı ortaya çıktı. 30 Nisan 1919’da ‘Kutsal Üçlü’ ABD, İngiltere ve Fransa, Versailles Antlaşması’yla sonuçlanacak olan 1919 Paris Barış Konferansı’nda bölgeyi Japonya’nın denetimine bıraktı. Japonya Uzak Doğu’nun jandarmalığına atanmıştı ve artık Sibirya’daki Bolşevik Rusya’ya karşı bir güç olarak görülüyordu. 

    ‘Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası…’ 

    Çin’deki 4 Mayıs 1919 hadiseleri, 1915-21 arasında ülkede önemli bir rol oynayan Yeni Kültür Hareketi’nden etkilenmişti. 4 Mayıs’ın iki sloganından biri “Antlaşmaları imzalamayı reddedelim”, diğeri de “Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası” idi. Ne de olsa Konfüsyusçuluk, imparatorluk yönetimlerinin ve Yuan Shikai’nin esinlendiği hiyerarşik saygıya dayalı bir düşünceydi. 

    19. yüzyılda modernleşmeciler, Batı’nın teknolojisini alıp Çin kültürünü muhafaza etmeyi düşünüyorlardı. Çin’i emperyalist tahakkümden kurtarıp modern bir ülke haline getirmek isteyen çevreler, birbirlerinden çok farklı disiplinlerden geliyordu. Marksist olmayan sosyalistler, anarşistler, liberaller bu çevrelerin önde gelenleriydi. 

    Çağdaş Çin
    İlk devrimin önderi Sun Yat-Sen, 4 Mayıs 1919’un; yani Birinci Çin Devrimi’nin önderiydi. Asıl mesleği doktorluk olan Sun Yat-Sen, Çin Cumhuriyeti’nin ilk başkanı ve Kuomintang’ın ilk başkanıydı. 

    4 Mayıs 1919 hareketinde, eylemde öne çıkanlar anarşistlerdi. Öte yandan feminizm de bu muhalefetin yabancısı değildi. 1907’de Çin’in ilk feministlerinden Qiu Jin, Mançulara karşı bir komplo iddiasıyla idam edilmişti. 1910’da Wang Jingwei, bir terör eylemine katılmakla itham edilmişti. Çin anarşizmi, sigara ve içki kullanmamak, et yememek, hizmetçi kullanmamak, siyasal mevki kabul etmemek gibi ciddi bir etik boyuta sahipti. 

    Fransa’da yetişmiş ve Fransız Devrimi’ne hayran, 1921’de Çin Komünist Partisi’nin kurucusu ve genel sekreteri olacak olan Çen Dusiu, 1915’te ülkeye dönüşünde Şanghay’da Yeni Gençlik dergisini çıkararak bilim ve demokrasi mücadelesine girişmişti. Yeni Gençlik dergisi geleneksel kültürün terkedilmesini, varolmak için köklü bir yenilenme gerekliğinin altını çiziyordu. Geleneksel dil yerine modern Çincenin kullanılmasını talep ediyordu. O tarihte genç bir eğitmen olan Mao, bu dergide zorla evlilikleri eleştiren bir yazı kaleme almıştı. 

    Çağdaş Çin
    Sokakları dolduranlar 4 Mayıs 1919 devrimi, Çin’de özellikle genç kuşaklardan, aydınlardan ve yoksullardan destek gördü. Temel talep Çin’in ulusal bağımsızlığa sahip olabilmesiydi. 

    Emperyalizme karşı öğrenci-işçi eylemleri 

    Paris görüşmelerinde Çin’deki imtiyaz bölgelerinin Japonya’ya devri haberi 3 Mayıs 1919’da Pekin’e ulaştı ve büyük bir infiale yol açtı. Çin’den ve başka ülkelerdeki Çinli topluluklardan Paris’e protesto telgrafları yağdı. Hiddet yalnızca kendi hükümetlerine değil aynı zamanda Kutsal Üçlü’ye yönelikti; dolayısıyla hem emperyalist müdahaleye karşı hem de Çin’deki savaş ağalarının egemenliğine, hükümete karşı radikal bir hareket boy verdi. 

    Tiananmen’in dışında Semavi Huzur Kapısı’nda toplanan 3 bin öğrenci Çin’in zaptedilebileceğini ama asla teslim olmayacağını; Çin halkının katledilebileceğini ama asla boyun eğmeyeceğini ifade eden bir bildirgeyi açıkladı. Göstericiler ulusu açıkça direnişe çağrıyorlardı. Japon yanlısı bir Bakanın evini basıp polisle çatıştılar. Pekin Üniversitesi öğrencileri Çin’in her tarafına telgraf çekmişler ve halk içinde broşür dağıtacak öğrenci birlikleri örgütlemişlerdi. 

    Çen Dusiu’nun tutuklanmasından sonra grevler Pekin ve Şanghay’da yaygınlaştı. Gösteriler öğrencilerle sınırlı kalmayarak büyük kentlerin işçilerine, ticaret burjuvazisine ve milliyetçi sanayicilere kadar uzandı. Çatışmalarda ölen öğrenciler olmuş, hapishaneler göstericilerle dolmuştu. Haziran’da perakende satıcıları da boykot kararı alınca, Japon mallarına karşı büyük bir kampanya başlatıldı. Ardından harekete katılan işçi sendikaları kapatıldı ama Çin tarihinde görülmedik yaygınlıkta bir gösteri ve grev dalgası ülkeyi sarstı. 

    Sonuçta hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve Çin 28 Haziran 1919’da Versailles Antlaşması’nı imzalamayı reddetti. Ağustos başında ülkede göreceli bir dinginlik havası hâkim oldu; grevler ve gösteriler sona erdi. Ancak Çin’de tarih hızlanmış ve 1927’deki İkinci Çin Devrimi’nin güzergahı döşenmeye başlanmıştı. 

    Çağdaş Çin
    70 sene sonra, aynı meydanda 1919’da Tiananmen Meydanı’nı dolduranların torunları, 1989’da bu sefer yine aynı meydana çıkacak, bu sembol görüntüye imza atacaktı.

    Yeni bir başlangıç 

    4 Mayıs 1919’un önemi, hem kırsal kesimde süregiden baskın “feodal” unsurlara hem de giderek artan ekonomik, kültürel, siyasal alandaki yabancı nüfuzuna saldırmasıydı. 1889’deki anayasal hareket, 1901’deki Boxer isyanı veya 1911’deki ilk devrim, birine yaslanarak diğerine saldırmakla sınırlı kalmıştı. Batı veya Japonya üzerinde etkisi olmasa da 4 Mayıs 1919 hareketi Çin’de yurtsever bir atmosferin oluşmasına yol açtı. Henüz oluşum evresindeki kent entelijansyasının başını çektiği hareket, Çin’in geleceği, milliyetçi idealler, gelenek ve modernleşme, bilim ve demokrasi, patriyarka ve kadınların durumu, aydınlanma felsefesi, anarşizm ve sosyalizm gibi tartışmaları gündeme soktu. 

    Rus Devrimi de Çen Dusiu ve Li Dazhao gibi 1921’de Çin Komünist Partisi’ni (53 üyesi vardı) kuracak olan 4 Mayıs 1919’un önemli simalarını derinden etkilemişti. 10 yıllık bir süreden sonra, komünistlerin muhalefetteki ağırlığı ortaya çıkacaktı. 

    100. yılında… 

    4 Mayıs 1919, günümüzde iki Çin’de de kutlanıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nde “gençlik bayramı” olarak, Tayvan’da “edebiyat bayramı” olarak… Çin Halk Cumhuriyeti’nde rejimin karakterine uygun olarak Konfüçyanizm yeniden itibar kazanmakta. Gösterilerin yapıldığı Tiananmen Meydanı ise 1989’da, yani 4 Mayıs 1919’un 70. yılında bu defa demokrasi talep eden yığınların gösterisine tanık olacak ve yüzlerce insanın ölümüyle bir kez daha tarihe yazılacaktı. 

    Çağdaş Çin
    4 Mayıs’ın anısına Çin başkenti Beijing’te, Dongcheng bölgesinde yer alan ve 4 Mayıs Hareketi’nin anısına dikilmiş anıt. 
  • Berlin Duvarı

    Berlin Duvarı

    İki Almanya arasında 12-13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan duvar, esas olarak Doğu’dan Batı’ya devam eden büyük göçü durdurma amacını taşıyordu. Doğu Bloku her ne kadar duvarın “faşizme karşı” örüldüğü propagandasını yaymaya çalışsa da, 10 Kasım 1989’da Doğu Berlin’de toplanan yüzbinlerin inisiyatifiyle duvar yıkıldı. 

    Bir zamanlar dünya, Berlin’de ikiye bölünmüştü. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ortasına kadar giren Rus orduları, Yalta Konferansı’na göre Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefikleriyle ülkeyi paylaştıklarında, ellerindeki başkent Berlin’in yaklaşık yarısını da onlara bırakmışlardı. Sovyet nüfuz alanının ortasındaki Berlin, sanki dünyayı ikiye ayırmıştı. Aslında savaşın sonuna doğru başlayan iki blok arasındaki gerilim, Berlin’de simgesel bir önem kazanmıştır. 1949’da Batı’da başkenti Bonn olan Federal Almanya Cumhuriyeti kurulurken Doğu’da başkenti Berlin olan Demokratik Alman Cumhuriyeti kurulacaktı. Günlük kullanımda ise ilkine Batı, ikincisine Doğu Almanya denecekti. Almanya’ların kuruluşu ile sınırların güvenliği ve kapatılması gündeme gelecekti. Berlin’in ise özel bir konumu vardı. Kağıt üzerinde iki devletten bağımsız bir statüye sahip olan Berlin, Batı’sı ve Doğu’suyla ait olduğu nüfuz alanına bağlandı. 1958’de SSCB lideri Hruşçov 6 ay içinde Batılıların askerlerini geri çekmelerini talep edince, dört yıl sürecek Doğu-Batı krizi gündeme geldi. 

    Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden Batı’ya Berlin üzerinden 2.5-3.5 milyon insanın kaçması (yaklaşık nüfusun altıda biri) hem rejimin itibarını zedelemekte hem de ihtiyaç duyulan işgücü ve beyin gücünden Doğu’yu mahrum bırakmaktaydı. Doğu’dan Batı’ya geçiş metro veya demiryoluyla olduğu için herhangi bir engel tanımıyordu. Ağustos 1961’in ilk haftasında bu geçiş 47 bin kişiye vardı. Almanların dışında Çekoslavakya ve Polonya gibi yakın Doğu Bloku ülkelerinden gelenler de bu geçişi kullanıyordu. Özellikle göçün asli unsurunun gençler olmaları, ülkenin geleceği açısından ciddi bir kaygı oluşturuyordu. Öte yandan 50-60 bin Doğu Berlinli gündelik olarak Batı’ya geçip çalışıyorlardı. Ne de olsa Batı’da ücret yüksekti, Doğu’da ise kiralar düşüktü! Doğu polisinin gözünde ise geçiş yapanlar muhtemel kaçakçı veya casustu. 

    Construction of the Berlin Wall
    Berlin’in batısı ile doğusunu ayırmak üzere ilk olarak dikenli tel örgüler çekilmişti. Batı Berlin’den Doğu Berlin’e bir selam.

    Duvar geliyor 

    Doğu Alman lider Walter Ulbrich, Ağustos başında Varşova Paktı zirvesinde SSCB lideri Nikita Hruşçov ile görüşüp onun olurunu alınca, 12-13 Ağustos 1961 gecesinde ilkin dikenli tel örülerek uluorta geçiş engellenmiş, hemen ardından asker ve polis gözetiminde duvarcılar işe girişmişti. 14.500 ordu mensubu kara ve demiryollarını durdurarak kentin iki yakası arasındaki ulaşımı kesmişlerdi. 

    Duvarın inşaının ve güvenliğinin sorumluğunu merkez komite genel sekreteri olan Eric Honecker bizzat üstlenmişti. Aynı gün Varşova Paktı üyeleri yayınladıkları bildiriyle ablukayı desteklediklerini açıklıyorlardı. Eylül 1961’e kadar yine de sınırı geçmek mümkün olabildi. Çarşafla bir taraftan diğerine bir binadan sarkıp geçen bir kişinin fotoğrafı, bu geçişlerin simgesi oldu. 

    Duvar tamamlandığında Batı Berlin, düşman bir ülkenin ortasında çevrelenmiş bir toprak parçası haline geldi. Batı güçlü bir tepki vermese de Batı Berlin belediye başkanı ve geleceğin ünlü şansölyesi Willy Brandt, bunu uluslararası hukuka ve insanlığı karşı bir suç olarak niteleyip 300 bin kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenledi. 

    Soğuk Savaş’ın simgesi ve yeniden birleşme fikri
    Batı’ya kaçmaya çalışanların 136’sının hayatını kaybetmesine sebep olan Berlin Duvarı, 9-10 Kasım 1989’da yıkıldı.

    81 geçiş kapısının 69’u hemen kapatıdı. Tarihî Brandebourg Kapısı artık bir geçiş noktası değildi. Potsdamer Platz ikiye bölünmüştü. Kent merkezi boşluktan ibaretti. Doğu’da oturup Batı’da çalışan 63 bin, Batı’da oturup Doğu’da çalışan 10 bin kişi işlerini kaybettiler. 

    Berlin Duvarı dünyanın iki kampa ayrılmasının simgesi haline geldi. Doğu Alman yönetimi her ne kadar duvarı faşizme karşı inşa ettiğini iddia etse de, Batı’ya kaçışı engelleyemeyen Doğu’nun ekonomik ve sosyal başarısızlığının bir itirafı olarak görüldü. İki taraftaki akrabaların birbirlerini ziyaret edebilmesi için çeşitli tarihlerde anlaşmalar yapıldı. 70’li yıllarda ise iki ülkenin yöneticileri Willy Brandt ve Erich Honecker’in izlediği yakınlaşma politikasıyla gidiş-gelişler artmaya başladı. 

    Duvarın paradoksal bir sonucu, Almanlarda birleşme fikrini geliştirmesi oldu. 

    Duvarla birlikte kentin iki kesiminin gelişiminde büyük farklılıklar meydana gelmişti. Doğu Almanya başkenti olarak Doğu Berlin’de gösterişli binalar inşa edilirken, ablukayı propagandif olarak haklı çıkartmak için kent özel olarak canlandırılmaya çalışıldı. Batı ise daha ziyade kentin geleneğine uygun olarak bir üniversite kenti olarak gelişti ve öğrenciler nüfusun hatırısayılır bir kısmını oluşturdu. Batı Berlin bir kültür merkeziydi. 

    Duvarın arkadan yıkılması 

    1989’da Doğu Bloku için alarm zilleri çalıyordu. Ruslar Afganistan’daki başarısız işgali sonlandırmak zorunda kalmışlardı. Polonya’da muhalefetteki Solidarnosc hareketinin önderi Walesa, başbakan olmuştu. Macaristan ise demirperdeyi yırtmıştı. Sınırlar açılmıştı. Doğu Almanlar o yaz önce Macaristan’a oradan da Avusturya’ya geçiyordu. Federal Almanya elçilikleri Doğu Almanya’dan gelenlerle dolup taşıyordu. 

    16 Ekim 1989’da Leipzig’de 200 bin gösterici sokakları dolduruyordu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin 40. yılını kutlamaya gelen Mihail Gorbaçov, yöneticileri gösterilerin silahla bastırılmaması için ikaz ediyordu. 4 Kasım’da Doğu Berlin’de 1 milyon ve diğer kentlerde de yüzbinlerce insan gösterilere katılıyordu. 9 Kasım’da bir yetkilinin televizyon programında seyahatlerin serbest bırakılableceğine dair beyanatı üzerine, yüzbinler geçiş noktalarına giderek geçmeyi talep ettiler. Ortada resmî bir karar olmamasına rağmen kitlelerin baskısıyla kapılar açıldı. Ertesi gün Doğu Berlin Batı’ya akıyordu. 

    Bir yıl sonra 3 Ekim 1990’da iki Almanya birleşti. Duvardan geriye hatıra olarak saklanan parçalar kaldı. 1961’den 1989’a 5 bin kişi duvarı geçmeye çalışmış, bunlardan 3 bini tutuklanmış, en az 100’ü ölmüştü. 

  • Kayıp bir dönem, kaybedilen bir insan

    Faruk Eren, “Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi”nde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin (Hayrettin Eren) hikayesine, 12 Eylül öncesi dönemin Hasköy mahalle hayatına ışık tutuyor. 

    Hayrettin Eren 

    Tarih devam mı ediyor tekrar mı ediyor derken, özellikle 90’lı yıllarda “tarihin tükendiği”, nihayete erdiği gibi popüler görüşler şimdilerde sarakaya alınır oldu. 12 Eylül öncesi Türkiye toplumunun yaşadığı en kaotik dönemin anlaşılmasında vazgeçilmez olan insan hikayeleri son üç beş yılda oldukça yaygınlaştı.  Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi, adından başlayarak sert bir dönemin anlatısı. Denebilir ki hatırat türü edebiyatımızda alabildiğine güdük iken, özellikle sözlü tarih çalışmalarıyla insan malzemesinin serimlenmesinde oldukça mesafe alındı.  12 Eylül askerî darbesinin icracılarının sözde yargılanmasına da tanık olan günümüz toplumunda yine de bu dönem hakkında bilinenler oldukça sınırlı. Özellikle gazetecilerin kalemlerinden daha ziyade yukardan siyasete değin kitaplar bir yana bırakılırsa, muhkem bir 12 Eylül anlatısının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Yakın zamanda üniversitelerde yapılan araştırmalarda Kenan Evren’in “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı veya ressam” diye anıldığı düşünüldüğünde vaziyet karanlıktır. 

    Faruk Eren Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’nde aslında kendisinin de dahil olduğu bir zaman diliminde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin şahsında zor bir işe kol sıvamış. İlk bakışta o kadar yakından tanıdıktan sonra kolaylıkla yazılabilecek bir kitap gibi gözükse de Hermes tapınaklarındaki sınavlardan beter bir işe kalkışmış. 

    Kitap mutlu bir çocukluğun hikayeleriyle, bugün artık dönemin birçok mahallesi gibi kimlik değiştirmiş Hasköy’ü resmetmekle başlıyor. Hasköy bir mekan olmanın ötesinde bir özne olarak anlatı boyunca öne çıkıyor. Bu geleneksel olduğu kadar işçilerin yoğun yaşadığı mahallede siyasetin keskinleşmesi, eylemler, duvar yazıları, çatışmalar arasında zengin bir insan manzarası eşliğinde verilince, birden kendinizi klasik bir roman havasında buluyorsunuz. Aslında ne ağdalı ne ağlamaklı ama mizahı ve ironiyi de kullanarak basit ve sade insanların o dönemi nasıl yaşadıklarını izlemek, beylik laflara yer vermeden, hatta kitabın kahramanının görüşlerini benimseme mecburiyeti olmadan insanlık hallerini izleme imkanı veriyor. Faruk Eren manevi bir borç gibi de algılanabilecek olan ağabeyinin hikayesini anlatırken aslında Hasköy’den başlayarak bu dönemin panoramasını çizmekte. Faruk Eren çocukluğundan başlayarak aslında toplumsal dokudaki gerilimler, yırtılmalar karşısında bir farkındalığın da hikayesini anlatmakta. Hicivin at oynattığı bir uslupla başladığı hikaye, olayların kızışmasıyla dönemin karakterine uygun bir değişimle hüzünlü bir ton kazanıyor. 

    39 yıldır kayıp 

    Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren, Cumartesi Anneleri arasında. Namıdiğer “Gözlük Hayri” 39 yıldır kayıplar arasında. 

    Kitabın içindekiler bölümündeki başlıklar bile okur için böylesi ağır bir konu işlenirken hayli şaşırtıcı gelebilir: Yahudi mahallesi, kendini otomobil sanan Mordi, biberli terbiye, Hüdaverdi, ilk gecekondular, Faruk’un meyhanesi … “Koşun lan, haham öldü!” “Kaçın taş atıyorum”, “Durun ben Hayri’nin kardeşiyim”, “Yeşilliler geliyoor;” “Evim yok nerde duram!”, “Babam Zagor oluyor”… 

    Bir aile hikayesinden dönem hikayesi çıkarmak, edebiyatın geleneksel yöntemlerinden biri olduğu kadar tarihin de temel malzemelerindendir. Horatius’un “anlatılan senin hikâyendir” cümlesini ilke edinirsek, elbette insanlar kopya kağıdıyla çekilmiş gibi benzer hayatlar yaşamıyorlar. Yaşadıklarının anlam ve önemini de aynı kaygılarla paylaşmıyorlar ama özellikle kaotik dönemlerde isteseler de istemeseler de benzer sorunlarla yüzleşmek mecburiyetinde kalıyorlar. “Zaman inanılmaz zalimliklerle akıyordu” diyor Eren. Kimse o zamanın dışında kalma imkanına sahip değildi… 

    Ancak bu 12 Eylül hikayesi orada bitmiyor. Hayrettin Eren’in en az ölümü kadar dramatik olan, onun gözaltında “kaybedilmesi”nden sonra ailenin onun naaşını bulmak için verdiği mücadele. Bundan sonrası artık Arjantin’de 1 Mayıs meydanında toplanarak dünyaya seslerini duyuran kayıp annelerinin ardından dünyada ses getiren bir inat ve süreklilik hikayesi olan Cumartesi Anneleri’nin hikayesiyle birleşiyor. 

    Böylece İstanbul’un bir işçi mahallesinde başlayan aile hikayesi, bugün geçmişimizi anlamak için vazgeçilmez olan yüzleşme ihtiyacını tüm çıplaklığıyla herkesin önüne koyuyor. 

    Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi bir reçete vermiyor ve belki de tam bu nedenle insanlık onurunun ne olup olmadığı üzerine bir tarih davetiyesi olarak kabul edilebilir. 

  • Faşizmin doğuşu ve iktidara yürüyüşü

    Faşizmin doğuşu ve iktidara yürüyüşü

    1. Dünya Savaşı’nın sonuçları Avrupalı milletleri ekonomik bir darboğaza sürüklerken, radikal siyasal alternatifler toplumda daha fazla karşılık görmeye başlıyordu. Başlangıçta “herşeye karşı” bir ideolojiyle yola koyulan Benito Mussolini, 1919’da eski sosyalistler, devrimci sendikacılar, radikal cumhuriyetçilerden oluşan “Fasci italiani di combattimento”in kurulmasıyla iktidar yürüyüşünü başlatacaktı. 

    Adolf Hitler 2. Dünya Savaşı’nın ortasında, 28 Ekim 1942’de, Benito Mussolini’ye bir kutlama mesajı gönderdi. Mussolini’nin 1922’deki meşhur Roma Yürüyüşü ile iktidarı ele geçirmesinin 20. yılını kutlama mesajında, kendisine şöyle yazıyordu: “20 yıl önceki tarihsel yürüyüşünüzün dünya tarihinde bir dönemeç olduğuna inanıyorum. Size gelince Duce, faşist devrimi zafere yöneltirken, ben henüz feleğin aksiliklerine karşı mücadele ediyordum ve benim mücadelem büyük bir yenilgiyle ve kişisel olarak benim için de 1 yıldan fazla hapisle sonuçlanacaktı”. 

    Führer’in bu sözleri, henüz Nazilerin zirvede olduğu günlerde yazıldığına göre gerçekliğinden şüphe etmemek gerekir. Führer’in bu kadar hayranlıkla sözünü ettiği Mussolini’nin başarısı, tarihe ve siyasal literatüre pek de hayırla yadedilmeyen bir terimi, “faşizm”i katacak; hatta İspanya İçsavaşı gibi erken bir tarihte bile bu tip rejimlerin genel adı olarak kendini kabul ettirecekti. Bugün bu tür siyasal akımlardan sözedince herkesin aklına Almanya’daki Nazi hareketi gelse de, kullanılan sıfat çok daha az bilinen “faşizm”dir. 

    Latinceye ve Antik Roma’ya göndermeler

     23 Mart 1919’da Milano’da doğan faşizm (fasci di combattimento), İtalyanca’da fascio, “sıkıca birbirine bağlı grup, çete”; Latince’de ise fascis, “çubuk demetine sarılı balta” anlamlarına çağrışım yapıyordu. 

    Faşizm bir İtalyan mamulatıdır. Anti-demokratik, totaliter, aşırı sağcı, milliyetçi hareketler için kullanılan “faşist” sıfatı, İtalya’nın Milano kentinde 23 Mart 1919’da San Sepolcro meydanında “Fasci İtaliani di Combattimento”nun kurulmasıyla bir alamet-i farika olarak belirir. Bu paramiliter örgütlenmeler yine Mussolini tarafından Kasım 1921’de kurulacak olan Partito Nazionale Fascista’ya (Ulusal Faşist Parti) dönüşecektir. 

    Bu yıllar, o sıralarda Anadolu’da devam eden Millî Mücadele’de işgalci kuvvetler arasında yer alan İtalya’yı, ülkedeki manzarayı anlamak açısından önemlidir. “Faşist” kelimesi İtalyanca’da “fascio”, sıkıca birbirine bağlı grup, çete anlamında kullanılıyordu. Latince’de fascis, demet anlamının yanısıra, Antik Roma’da otorite simgesi olarak taşınan çubuk demetine sarılı balta anlamına geliyordu ve özellikle Roma tarihinden “stil” araklamaya meraklı Mussolini tarafından sahiplenilmişti.. 

    Ancak kelimeyi tarihsel anlamından devralıp, güncelleştiren Mussolini değildi. İlk kez 1914’te, Büyük Savaş’a girmekten yana olan ve sol militan hareketten gelen entelektüeller tarafından kullanıldı. 7 Ekim 1914’te bir kısım sendika temsilcisi, imparatorluklara karşı İtalya’nın savaşa girmesinden yana olan enternasyonalist devrimci fasci bildirisini imzaladılar. Fasci’ler gelecekteki sosyalist toplumun çekirdeği olarak takdim edildi. İmzacılar, gerici ve dinci diye niteledikleri imparatorluklara karşı sendikacı ve devrimci sosyalistlerin proletaryayı teknik olarak mücadeleye hazırlamasını öngörüyorlardı. Bu amaç doğrultusunda devrimle iktidarı ele geçirmek için bir seçkinler kitlesi yaratmayı hedefliyorlardı. 

    Mussolini ve Farinacci 1920’lerde Mussolini ve grubun önde gelen siması milliyetçi sosyalist Roberto Farinacci tarım kongresinde. 

    Bu tarihte Benito Mussolini, İtalyan Sosyalist Partisi’nin üyesi ve onun yayın organı Avanti!’nin yöneticisiydi. Bahsi geçen metinde onun imzası yoktu ve partisinin çoğunluğu savaşa karşıydı. Bununla birlikte Mussolini, tarafsızlığın gericilik olduğu kanısındaydı. Dahası Mussolini, devrimin (sosyalist devrimi kastediyordu) ancak şiddetle mümkün olacağına ve yine ancak bu işe hazırlıklı bir devrimci grubun iradi eylemiyle yürütülebileceğine inanıyordu. Partinin giderek öne çıkan bir siması olmasına rağmen resmî çizgiyle uyuşmadığı için partiden ihraç edildi ve savaşa girmekten yana olan Il Popolo d’Italia (İtalyan Halkı) gazetesini yayımlamaya başladı. Gazetede savaştan yana olan solcu yazarlar bulunuyordu. 11 Aralık 1914’te Mussolini’nin kurduğu Fasci Autonomi d’Azione Rivoluzionario ile Enternasyonalist Eylem’in fascio’su ile birleşti. 

    Milliyetçiler, eski muharipler ve sendikacılar… Mussolini (altta) savaşa müdahaleyi savunan fütürist milliyetçileri, eski muharipleri ve sendikacıları etrafında toplamayı başarmıştı. Soldan Sağa: Emilio De Bono, Benito Mussolini, Italo Balbo ve Cesare Maria De Vecchi Roma, 28 Ekim 1922. 

    Müdahaleci kamp, farklı gelenekten gelenleri derliyordu. Bazı sanayicilerin desteklediği milliyetçi akımların yanısıra devrimci sendikacılar ve Mussolini gibi dönek sosyalistler bu kampta yer almaktaydı. Unutmamak gerekir ki Mussolini 1918’e kadar sosyalist olduğunu söylüyordu ve hatta Fransız sosyalistlerinden maddi destek de alıyordu. “Savaşa bir sosyal muhteva verilmesi gereği”nden dem vuruyordu. 

    23 Mayıs 1915’te İtalya, kral dahil üç kişinin kararıyla İtilaf Devletleri safında savaşa girdi. Mussolini kendi çevresinde soldan gelen müdahalecilerin (milliyetçi solcuların) yanısıra belli bir siyasal bağlılığı olmayan eski muhariplerden geleneksel sağa uzanan geniş bir kesime seslenmeye başladı. İtalya’da savaşın yarattığı tahribat 1919’dan itibaren savaş ekonomisinden çıkışı zorlaştırırken, 1920-21’de genel dünya ekonomisi kriziyle durum ağırlaşmış, toprak işgallerinden başlayarak toplumsal huzursuzluklar artmıştı. 

    7 Ocak 1919’da fütürist aşırı milliyetçiliğe yakın Mario Carli, savaş birliklerindeki eski muhariplerinden ilk Arditi derneğini kurdu. Birkaç gün sonra ikinci dernek, fütürist şair Marinetti’inin çağrısıyla Milano’da kuruldu ve bunlar İtalya çapında birleştiler. Mussolini ve gazetesi Il Popolo 21 Mart 1919’da Milano’da sadece 60 kişinin katılımıyla bu derneklerin ulusal toplantısını düzenledi. Böylece eski sosyalistler, devrimci sendikacılar, radikal cumhuriyetçilerden oluşan “Fasci italiani di combattimento” kurulmuş oldu. 

    Yine de bu evrede faşist hareket, bir parti olmaktan ziyade ülkenin kurumlarını köklü bir biçimde değiştirmeyi hedefleyen bir eylem hareketi olarak ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla parti olmaktan çok bir anti-parti konumundaydı. Hareket Napoli, Floransa, Bologne gibi kentlere yayıldı. Bu dönemde kitleler nezdinde nüfuzu olan Sosyalist Parti’ye saldırarak güç kazanmaya çalışıtılar. Milano’da Sosyalist Parti ve sendikanın ilan ettiği genel grev sırasında partinin yayın organı Avanti!’nin binasını yaktılar. Bazı uzmanlara göre bu, faşizmin ilk büyük eylemidir. 

    Bütün bu gürültüye rağmen partinin Ekim ayındaki kongresinde 53 ocak ve 7 bin üyenin mevcut olduğu belirtilmektedir. Mussolini siyasal alanını genişletmek için 1919 başında Cumhuriyetçi Parti, İtalyan Sosyalist Birliği, devrimci sendikacılar, fütüristler, yani savaşta müdahalecilikten yana olan kesimlere yaklaşır. Siyasi programı milliyetçi olduğu kadar toplumsal talepler açısından yoğun sosyalist çağrışımlar içerir. Böylesi bir perspektifle Londra Antlaşması’yla İtalya’ya vaadedilen toprakları talep eder ve kapitalizmi telin ederken Bolşevizm’e ve sosyalizme ölümcül bir savaş ilan eder. Bir yandan Kurucu Meclis talebinde bulunarak Senato’nun lağvını ve mecburi askerlik hizmetinin kaldırılmasını önerir. 

    Silahlı güç: Kara Gömlekliler Faşistlerin milis gücü yasadışı ve karşıdevrimci “Kara Gömlekliler” 1920’lerde sağ ile yapılan ittifakta kendileri için olumlu sonuçlar almış, Mussolini’nin iktidara yürüyüşünü başlatmıştı (üstte). 1929’de Mussolini propagandası için kullanılan bir afiş (altta). 

    Bütün bu gürültü patırtı içinde faşist hareket 1919 sonuna gelindiğinde hâlâ oldukça zayıftır. Kasım ayında yapılan genel seçimlerde herhangi bir milletvekilliği kazanamadığı gibi topu topu 17 bin üyeye sahiptir. Bizzat Mussolini, Milano’dan aday olmuş ve 4800 oy almışken, sosyalist rakibi 170 bin, Katolik Halkçı Parti 74 bin oy almıştır. Sosyalistler seçim zaferini kutlarken üzerlerine iki bomba atılır. Mussolini bu olay üzerine tutuklanır ancak bir senatörün müdahalesiyle serbest kalır. 1920 yaz sonuna kadar faşist hareket silahlı bir ajitatörler grubundan ibaretti. Üye sayısı 30 bine çıkmıştır ama Mussolini henüz geniş kitlelerin dikkatini çekmekten uzaktır. 

    Başarısızlıklar karşısında Mussolini, ABD’ye göçetmeyi bile düşünür. 1920 yazında ise küçük ve büyük burjuvaziden katılımlarla hareket yaygınlaşmaya ve seçmen nezdinde meşruiyet kazanmaya başlar. 1920’deki önemli bir değişiklik, yerel paramiliter örgütlenmelerin (squadristi), devlet kademelerinin ve mülk sahiplerinin desteğiyle tarımsal kesimde greve giden işçilere, kentlerdeki muhaliflere baskı uygulamasıyla başgösterir. Sendikaların çökertilmesi ve yerine faşist sendikaların kurulması gibi sonuçlar doğuracak olan bu değişim, Mussolini’nin hareketi dizginlemek, denetimi altına almak için parti kurmasını hızlandırır ve böylece sokağı zapturapt altına alır. 

    Mussolini’nin talihi bir sonraki yıl değişecektir. Güneydeki kırsal kesim de, kuzeydeki sanayi bölgelerindeki hareketlilik karşısında açıkça karşıdevrim safında yer alır ve diğerlerinden farklı olarak “Kara Gömlekliler” diye anılacak olan bir milis teşkilatı kurulur. Sağ’la yapılan ittifakın ilk olumlu sonuçları Mayıs 1921’de yapılan seçimlerde ortaya çıkar. Her yerde aday çıkarmamalarına rağmen, faşistler 35 milletvekilliği kazanırlar ve Kasım’da Ulusal Faşist Parti’yi kurarlar. 

    Tamamıyla yasadışı olan Kara Gömlekliler, eski subayların nezaretinde silahlı ve motorize şekilde sendikacılara, grevci işçilere, sosyalist ve komünist militanlara saldırmaya başlar. Polis teşkilatı, yargı, ezcümle hükümet onların önünü açar. Patronlar da bu hizmetlerinden hoşnut oldukları faşistleri finanse etmeye başlar. 1922’de 700 bin üyeye ulaşırlar. Yine de seçmen kitlesini kazanamadıklarından cebren ve hile ile yani tehdit ederek iktidara gelecektir Mussolini. 

  • Slogan değil gerçek: İnsanlık onuru işkenceyi yenmişti

    Slogan değil gerçek: İnsanlık onuru işkenceyi yenmişti

    1973’te Uruguay’daki cunta yönetimi tarafından gözaltına alınıp çeşitli işkencelerden geçirilen Tupomarolar hareketinin lider kadrosu, tam 12 yıl boyunca mahkemeye çıkarılmadan tecritte tutulmuştu. ‘12 Yıllık Gece’ filmi, üç mahkumun, insan kalabilme hikayesini beyazperdeye taşıyor. Bunlardan Pepe Mujica 2009’da Uruguay Cumhurbaşkanı olacak ve 2015’te ülkemizi ziyaret edecekti! 

    Geçen Aralık ay ortasında Netflix’te gösterime giren ve 91. Akademi Ödülleri’nin Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü (Oscar) kategorisinde yarışmak üzere Uruguay’ın aday adayı olarak olarak gösterilen 12 Yıllık Gece, başarılı bir hapishane draması ve tarih anlatısı olarak, hiç kuşkusuz seyircilerinin kalbinde özel bir yere sahip olacak. Yönetmen Álvaro Brechner, biri geleceğin Uruguay Cumhurbaşkanı olan Pepe Mu-jica’nın da içinde olduğu üç kişilik bir politik tutsaklar grubunun başından geçenleri, dikkate değer bir özenle işlemiş. Ancak bu itinanın yanısıra rağmen, filmin beyazperdeye yansıttığı hikayenin tarihî arka planını bilmek, izleyici için bir avantaj olacaktır. 

    Filme konu olan Ulusal Kurtuluş Hareketi-Tupamarolar (MLN-T) Uruguay’da 1960’ların başında Küba Devrimi’nin etkisinde, Arjantin’deki ERP ve Şili’deki MIR gibi geleneksel soldan ayrılan radikal bir akım olarak belirdi. Tupamarolar adı, Peru’da 16. yüzyılda İspanyol sömürgecilere karşı mücadele eden yerli Tupac Amaru’dan geliyordu. Tupamarolar’ın ilk eylemi, ABD’nin Vietnam’da kullandığı napalm bombasını üreten bir fabrikaya 1965’te yapılan saldırıydı. Diğer benzer hareketlerden farklı olarak halka sempatik gelen eylemleriyle öne çıktı. Kumarhane baskınları veya gece kulüplerini ele geçirmeleri gibi eylemler halkın yoksullaştığı bir dönemde sefahat alemlerini deşifre ederken, özellikle kan dökmemeye dikkat ediyorlardı. Siyasal tutuklulara işkence yapan görevlilere suikastler düzenlediler ve bir siyasal propaganda ağı kurdular. Bunların yanısıra, örneğin bir tarım reformu ve 40 saatlik çalışma haftası talep eden yoksul şeker kamışı kesicileri için 1971’e kadar beş büyük yürüyüş düzenlediler. 

    12 yıllık hücre hapsi Uruguay cuntası, Tupamarolar’a olan halk desteğini hesaba lider kadrosunu öldürmedi. Onları 12 yıl boyunca ayrı ayrı hücrelerde tuttu. 

    Gelişen eylemler neticesinde 1968’de Uruguay’da olağanüstü hal ilan edildi. Latin Amerika’nın İsviçresi olarak takdim edilen ülkede sansür, sendikalara saldırılar gibi baskılar artmıştı. Sosyalist Parti dahil olmak üzere siyasal partiler kapatıldı. Tupama-rolar çeşitli eylemlerle mücadeleyi sürdürdüler; özellikle el konulan gıda maddele-rinin yoksul mahallelere dağıtılması, yolsuzlukların teşhir edilmesi onlara büyük bir prestij kazandırdı. 1972’de Costa Gavras’ın État de siège (Sıkıyönetim) filmine de ilham veren, bir FBI ajanının kaçırılması gibi doğrudan Amerikan emperyalizmine yönelik eylemler de sürdürüldü. Bütün bu macera 1973’te ABD’nin nezaretinde -Condor operasyonu olarak bilinen- askerlerin iktidara el koymasıyla başka bir boyut kazandı. Büyük bir insan avı başlatıldı, Tupamarolar hareketinden 3 bin kişi yakalandı ve bunların yaklaşık 300’ü öldürüldü. Gözaltına alınan Tupamarolar’ın üst düzey yöneticisi 9 kişi özel işkencelere tâbi tutuldu. Bunların arasında 2009’da Uruguay Devlet Başkanı olacak Pepe Mujica da vardı! Şair Mauricio Rosencof ve ileride milletvekili olacak olan E. Fernández Huidobro da bu gruptaydı. 12 yıl boyunca değişik mekanlarda tecritte tutulan bu insanlar, ancak 1985’te serbest kalabileceklerdi. 

    Eski başkanın esaret hikayesi 12 Yıllık Gece’nin merceğine aldığı işkence gören Tupamarolar’dan José Mujica (en üstte en solda). 

    Şair Rosencof’un (kendisi 25 yıl önce Türki-ye’ye gelmişti), Türkçeye de çevrilmiş olan Duvardaki Sarmaşık Gibi kitabı, 12 Yıllık Gece filminin senaryosunun da temelini oluşturuyor. Film en ağır tecrit koşulları altında, akıl sağlığını kaybetmenin sınırlarında dolaşan üçlünün duvardan duvara haberleşerek, yine duvara vurup satranç oynayarak, olmadık vesileler yaratarak ayakta kalma ve direnme mücadelesini anlatıyor. Yüceltmeye düşmeden, kaba propagandaya sapmadan bir insanlık hali olarak onların hikayesini aktaran film, iki saat boyunca bizi boğmadan, hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor. Pepe Mujica’nın tam da yelkenleri suya indirir gibi olurken annesinin azarlamasıyla kendine gelmesi gibi müthiş sahneler, böyle bir yolculukta sırıtmıyor. Aralarından birinin tek başına çıktığı havalandırmada, ayakta kalmaktan acizken bir futbol maçında tek tek rakiplerini çalımlayarak hayali bir gol atması ve yaşadığı sevinç, san-ki geleceğe doğru açılmış bir çiçek. 

    Filmi anlamak için yalnızca darbe öncesi Uruguay ve Tupamarolar’ı değil, darbe sonrasındaki gelişmeleri de bilmekte yarar var. Mujica’nın macerası kişisel değil. Hapisten çıktıktan sonra Tupamarolar Halkçı Katılım Hareketi adında yeni bir siyasal oluşuma gitmiş ve 1989’da dahil olduğu Frente Amplio (Geniş Cephe) ile birlikte Uruguay’ın geleneksel iki partili sistemini yıkarak iktidara gelmiştir. Tupamarolar açık siyasal faaliyete dönüşen nadir gerilla hareketlerinden biridir. 

    Yönetmen Brechner, tecritin ölüm cezasından da daha korkunç olduğunu belirtirken, bugün 85 yaşındaki Mujica’nın filmi bir kez izlediğini ve film olarak bile yaşadıklarına katlanamadığını belirtiyor. 

    2015’teki ziyaret

    ‘Saraysız Başkan’ ülkemize de gelmişti

    Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasının verdiği ayrıcalıkların hepsini reddederek eski sade yaşantısını sürdürmekle sık sık gündeme gelen José Mujica (Pepe), 2015’de Türkiye’yi ziyaret etmişti. İktidarda Bir Kara Koyun-Saraysız Başkan isimli ve kendisiyle yapılan uzunca bir röportajdan oluşan kitabının tanıtımı için ülkemize gelen Pepe sohbetlere katıldı, şehir şehir dolaştı ve demeçler verdi. Kitap fuarında kitabını ona imzalatmak isteyenler yüzlerce metrelik kuyruklar oluşturdu. 10 gün Türkiye’de kalan Mujica, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı kahvaltıda burada olmanın kendine çok şey kattığını belirtmişti. 

    José Mujica, 2015’in Ekim ayında Türkiye’ye gelmiş ve Kılıçdaroğlu ile görüşüp DİSK’te bir konuşma yapmıştı. 
  • Karayipler’de devrimci dalga

    Karayipler’de devrimci dalga

    26 Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Başarısızlığa uğrayan bu girişimin öncüsü Fidel Castro, savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. 1959’de Batista rejimini deviren gerillalar, yine Castro’nun öncülüğünde kıtanın en uzun soluklu toplumsal dönüşümünü gerçekleştirdi. Devrimin kısa öyküsü. 

    Devrimden sonra bile Küba hakkında yaygın kanaat bu ülkenin dans, müzik, fuhuş, tütün, turistik merkezler ve pornografik filmler diyarı olduğu yönündeydi. Susan Sontag, 1969 gibi ileri bir tarihte bile Küba’yı böyle tanımlamıştı. Keza adada sinema endüstrisinde de çalışmış olanlardan yine ünlü yazar Arthur Miller, Batista diktatörlüğü döneminde toplumu, mafyanın kollandığı, Amerikalı ve diğer yabancılar için bir genelev olarak takdim ediyordu. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Albay’ın rejimi ABD destekli Albay Fulgencio Batista, 1933’ten 1959’a dek Küba siyasi tarihine damgasına vurdu.
    1940-44 ile 1955-59 yılları arasında, diktatörlük rejiminin devlet başkanlığı görevini üstlenen Batista, tarım arazilerini ve doğal kaynakları çokuluslu şirketlere pazarlamasıyla eleştiriliyordu.

    Küba’da Amerikalı mafya babalarının bulunmadığını, yukarıda sıralanmış yolsuzluk veya benzeri işlerin olmadığını söylemek mümkün olmasa da toplumu bundan ibaret sanmak, ülke gerçekliğini yansıtmak bir yana bugüne kadarki döneme ilişkin ABD kültürü kaynaklı yaygın önyargıların bir ürünü. 

    Ülkede kumarhaneler 1920’lerden itibaren turizme paralel bir şekilde gelişmişse de, örneğin 1956 gibi iyi bir yılda hasılat ancak 30 milyon dolara ulaşmıştı; bu da aynı yıl şeker sanayinin ürettiği değerin ancak 10’da birine karşılık düşüyordu. Ayrıca 50’lerde ülkeye yılda 50-200 bin dolayında turist gelirken, son yıllarda bu sayı yılda 3 milyon! Ama kimse bunun Küba’nın çehresini belirleyen bir sektör olduğunu söylemiyor. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Cienfuegos ve atlı köylüler Fidel Castro’yla Granma çıkarmasında yer alan, Küba Devrimi’nin önderlerinden Camilo Cienfuegos (sağda), 1959’da başkente doğru yola çıkan atlı birliklerin başında, elinde Küba bayrağı ile. 

    Kumarhaneler meselesine gelince… Devrimden sonra Batista diktatörlüğünün unsurları bunun için değil, işkence ve cinayetlerden ötürü sorumlu tutuldular. Küba’nın mafya tarafından yönetilen bir ülke olduğu da bir şehir efsanesi. Her ne kadar birçok mafya ailesi FBI’dan ve Amerikan maliyesinden kurtulmak için Küba’ya yerleşmişler ve örneğin 1948’de filmlere de konu olmuş olan ünlü mafya lideri Lucky Luciano’nun düzenlemesiyle önemli ailelerin temsil edildiği bir toplantı yapılmışsa da, ülke bunların denetiminde değildi ve sınırdışı edilmişlerdi. Elbette diktatör Batista ile mafya arasında bir ilişki vardı; ancak bu mafyaya sığınma imkanı sağlamakla sınırlıydı. 

    Küba’nın bir fuhuş yuvası olması da ülkenin gerçek yüzünü göstermiyordu. 1950’de Havana’da bu mesleği icra eden 270 ev ve hayatlarını böyle kazanan 11.500 kadın bulunsa da, bu durum adanın bir eğlence merkezi olmasından değil, adada hüküm süren yoksulluktan kaynaklanıyordu. 

    Ezcümle 50’li yılların Küba’sını kumarhane, mafya ve fuhuş ile tanımlamak, diktatörlük, genelleşmiş yoksulluk, şekere dayalı monokültür ve kırsalda derin yoksulluk ve yüksek işsizlik oranı gibi unsurlar yanında birşey ifade etmez. Küba’da bir devrimci durum olduysa, ilkindeki belirtiler değil, ikincisindeki gerçekler bu ortamı hazırlamıştır. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Başarısız girişim 
    26 Temmuz 1953’te, Fidel Castro ve beraberindeki 135 isyancı, Albay Alberto del Rio Chaviano’nun kumandanlığındaki Moncada Kışlası’na bir saldırı düzenler. 15 askerin ve 3 polisin öldürüldüğü saldırı başarısızlıkla sonuçlanır. İsyancılar tutuklanır, bir kısmı idam edilir. 

    Kısa tarih 

    Küba 1492’den 1898’e kadar bir İspanyol sömürgesiydi. Bağımsızlık Savaşı sırasında ülke, İspanya’nın kıtadaki son sömürgesiydi. Köle elemeğine dayanan tütün ve şekerkamışı plantasyonları Küba’nın alameti farikasıydı. 1841’de 1 milyonluk nüfusun 400 bini kölelik altındaydı. İspanyollar idari işleri ve ticareti yürütürken zengin Kübalılılar da plantasyonların efendisiydi. 

    1868’de ilk bağımsızlık savaşı başladı. Küba halkının en mütevazı kesimlerinin katıldığı bu savaş 10 yıl sonra ezildi. Ancak bu 10 yıllık savaşın önemli bir kazanımı oldu: 1886’da kölelik kaldırıldı. 

    1895’te Kübalılar tekrar bağımsızlık için silaha sarıldılar. Bu kez hazırlıklıydılar. José Marti’nin önderliğindeki parti, devrimi yönlendirmeye başladı. Lojistik desteği olmadan, 300 binlik sömürge ordusuna karşı herhangi bir kaynaktan yoksun 1,5 milyonluk Küba halkına dayanan devrimciler, sömürgecileri iyice yıprattılar. 1898’de Amerika askerî müdahalede bulundu. Bunun sonucunda Filipinler gibi sömürgeler de İspanyolların elinden çıktı. Kübalıların mücadelesi adanın ABD tarafından ilhakını engelledi ve 1902’de bağımsızlık elde edildi. ABD tahakkümünün altındaki ülkede bugün de Küba bağımsızlığının simgesi olarak kabul edilen Jose Marti önderliğindeki savaşta nüfusunun %22’sini kaybeden Kübalılar için bu hadise, o yüzyılın “Vietnam Savaşı”ydı. Ancak Amerikalıların askerî üssü adada yerleşik kaldı ve Küba’ya müdahale hakkı kabul edildi. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    “Tarih beni aklayacaktır” Moncada Kışlası’na yapılan saldırıdan sonra yargılanan Fidel Castro (en önde), 16 Ekim 1953 günü mahkemede yaptığı ünlü konuşmanı bu cümleyle bitirecekti. Batista, ülke içi siyasi tansiyonun düşmesi amacıyla tutukluları serbest bıraktıracaktı. 

    Bağımsızlık Savaşı’nı sürdüren ordu dağıtıldı ve ABD’nin bastırmasıyla paralı askerlerden oluşan bir ordu kuruldu. ABD’nin adadaki etkisi hızla yayıldı. 1896’da adadaki Amerikan yatırımları 50 milyon dolarken 1906’da 160, 1911’de 205 ve 1923’te 1.2 milyar dolara çıktı. ABD adanın başlıca kaynağı olan şeker sanayinin dörtte üçünü elinde bulunduruyordu. Böylece Küba, İspanyol sömürgeciliğinden ABD’nin “arkabahçesi”ne geçmiş bulunuyordu. 

    30’lu yıllarda Küba’da sol düşünceler ve örgütler gelişmeye başladı. Juan Antonie Mela gibi Latin Amerika sosyalizminin önde gelen simalarının belirdiği bu evrenin ardından, 1935- 39 arasında, devletin ekonomik alana müdahale ettiği, işçiler ve burjuvazi arasında aracı rolü oynadığı, Keynesçi denebilecek bir ekonomi politika yürürlüğü kondu. 

    Batista diktatörlüğü döneminde Küba, her ne kadar ABD’ye bağımlı yarı sömürge bir ülke olsa da, tarımın ağır bastığı bir ülke niteliğinden uzaktı. 1955’te nüfusun %55’i kentlerde ve nüfusun altıda biri Havana’da yaşıyordu. Şeker ve tütünden oluşan tarımsal üretim, kapitalist bir yapıya sahipti. 1934’ten itibaren Kübalılar da işletmelerde söz sahibi olmaya başlamıştı ancak bunların önemli bir kısmı ABD’ye aitti. Venezuela hariç Küba, Latin Amerika’da en çok ABD yatırımı çeken ülkeydi. 

    Küba’da 1959’da Julio Lobo ve ailesi 400 bin hektar toprağın yanısıra gemiler, radyolar, oteller ve banka sahibiydi. Tek başına kendisi yıllık Küba şekerinin % 35-50’sini, ABD’ye ise rafine edilmiş şekerin de %60’ını satıyordu. O zamanlar şeker Küba ihracatının %80’ini ve millî gelirin de üçte veya dörtte birini oluşturuyordu. 

    Küba’da kişi başına aylık gelir de, Arjantin ve Uruguay’dan sonra kıtadaki en yüksek seviye olan 350-550 dolar dolayındaydı. Ancak bu veriler, derin eşitsizliği de gölgeli-yordu. 200 bin köylü ailesinin en azından 140 bini çok yoksuldu. Bu köylü ailelerinin yanısıra, yalnızca sadece şeker kamışı kesicisi olan 600 bin tarım işçisi vardı. Bunlar bir tür “işçi aristokrasisi” olarak kabul edilen, rafineride çalışan ve sendikalarda güçlü bir biçimde örgütlenmiş 100 bin işçiden tamamen farklı koşullardaydılar. 400 bin aile ise yine iyi örgütlenmiş kentsel proletarya saflarındaydı. 200 bin aile, turizmden na-siplenen işlerde çalışanlar, esnaf ve dükkancılardan oluşuyordu. Geriye 400 ila 650 bin kişilik işsizler ordusu kalıyordu. 

    Kentsel ve kırsal proletarya başlıca toplumsal güç olmaktan uzaktı. İdari ve ticari kadrolar, hukukçular, öğretmenlerden oluşan önemli bir kesim ise siyasi ve toplumsal hayatın merkezindeydi. Özellikle bu kesim askerî rejime karşı Küba’da demokratik bir siyasal sistem oluşturmaya çalışmış, ancak gücü yetmemişti. Bizzat Fidel Castro, bu akımın son temsilcilerinden biri olarak hareketin açmazlarını yaşamış ve görmüştü. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Sierra Maestra dağında Fidel Castro, Granma teknesiyle Küba’ya çıkartma yaptıktan sonra, 12 kişilik küçük gerilla grubuyla Sierra Maestra Dağı’na sığındı. Adanın güneydoğusunda yükselen bu sıradağ, Castro’nun Batista’ya karşı yürütülen askerî savaşı kumanda ettiği ve gerilla ordusunu büyüttüğü bir karargâh hâlini alacaktı. 

    1933’den 1935’e Küba, ABD tarafından bastırılan kalkışmalara sahne oldu. Kanlı bir biçimde bastırılan toplumsal hareketlerin sonucunda ABD’nin müdahale hakkı iptal edildi. Bu hadiseler sırasında 1959 devriminde iktidarda olan general Fulgencio Batista ilk kez iktidara gelmiş ve bu bastırmada önemli bir rol oynamıştı. 1944’te seçimleri kaybeden Batista, giderken milyonlarca Doları da yanında götürmüştü. 1952’de ise bu kez askerî bir darbeyle tekrar başa geçecek ve iktidardan ancak devrimle ayrılmak zorunda kalacaktı. 

    Devrim ufukta belirirken 

    Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Birçoğu öldürülürken Fidel Castro ve kardeşi Raul Castro kısa süre sonra yakalandı. Fidel savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. Bu söylevde topraksız köylülere toprak dağıtmak, bütün sanayi, ticari ve maden işletmelerinde işçilere kârdan %30 verilmesi, elektrik ve telefon gibi tekellerin millileştirilmesi gibi taleplerde bulunmuştu. Denebilir ki, sonraki yıllarda diktatörlüğe karşı mücadelesinde toplumsal planda daha da ılımlı olmuştu. Böylece gerilla mücadelesini ve 26 Temmuz Hareketi’nin kent mücadelelerini destekleyecek geniş bir toplumsal ve siyasal koalisyona evrilmesini kolaylaştırmıştır. Devrimin hemen ardından kurulan hükümet sanayinin %90’ını ve tarımsal toprakların %70’ini millileştirecekti. 

    Castro 15, kardeşi 13 yıla mahkum olsa da, Batista iki yıl sonra muhalefetin ve Cizvitlerin baskısıyla Moncada kışlasına saldıranlar da dahil olmak üzere bütün siyasal mahkûmları serbest bırakır. Castro kardeşler Meksika’ya geçerler ve orada İspanya İçsavaşı’ndaki komutanlardan Alberto Bayo’nun nezaretinde sıkı bir eğitimden geçerler. Ernesto Che Guevara da ekibe burada katılır. 

    2 Aralık 1956’da Granma teknesiyle Küba’ya çıkan Fidel Castro önderliğindeki bir avuç gerilla Sierra Maestra’da mücadeleye başlamış ve Batista ordusunun 40 bin askerine karşı iki yıllık mücadeleleri sonucunda, bir genel grevin hazırladığı ortamda dik-tatörlüğü tamamıyla çökertmiştir. 

    ABD’nin burnunun dibindeki devrim, oluşumu ve yönelişi itibarıyla bütün dünyanının ilgisini üzerine çekti. Devrim, o güne kadar bilinen Sovyet ve Çin devrimlerinden farklı bir yörünge izlemişti. Herhangi bir partinin önderliğinden sözetmek mümkün değildi. Castro başta olmak üzere Jose Marti çizgisinde liberal görüşlere sa-hip olanların yanısıra, kardeşi Raul gibi daha radikal olanlar ve neredeyse herhangi bir siyasal görüşe sahip olmayanlar da vardı. Gerilla tam anlamıyla bir ordu bile kurmuş değildi; en iyi durumda bile düzenli ordunun 10’da birine karşılık düşen gerilladan düzenli bir yapıya geçmemiş, daha sonra da kendisini bir parti olarak örgütlememişti. 

    Devrimin üçlü ayağı 

    Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünün devrilmesine neden olan muhalefet hareketi, sanıldığının aksine yalnızca Granma ile çıkarma yapan gerillalardan ibaret değildi. Gerilla hareketinden de önce kentlerde varolan farklı türden muhalefet hareketleriyle bir bileşimden sözedilebilir. Diktatörlüğe karşı üç farklı düzeydeki mücadele yapılanmış ve bileşik bir hal almıştı. 

    Muhalefetin önde gelen unsuru, devrimin ateşleyicisi olarak Granma çıkarmasıyla gelişen gerilla hareketiydi. Ancak alternatif bir yönetim şekli olarak askerî bir güç halinde kendini geliştiren gerilla hareketi, Nazi işgali altında Yugoslavya’daki kur-tarılmış bölgelerdekiyle veya Çin’deki Yenan Cumhuriyeti ile kıyaslanabilecek bir ölçekte değildi. Mayıs 1958’de gerillayı çökertmek için Batista’nın askerî saldırısının başarısızlığa uğramasından sonra, Sierra Maestra makiliğindeki gerilla, tarım refor-munu uygulamaya koymuştu. 400 hektardan küçük toprak mülkiyetine saygı duyuluyor, diğer toprakların Batista’nın yıkılmasından sonra (ekilebilir 37 hektardan daha aza sahip olanlara) dağıtılacağı belirtiliyordu. Aslında bu önlemler oldukça ılımlıydı, zira toprak sahiplerinin %1.5’i ekilebilir arazilerin %42’sine sahipti. Buna karşılık en yoksul köylülerin oluşturduğu %70’lik bir kesim ekilebilir toprakların ancak %12’sine sahipti. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Zafere doğru 1 Ocak 1959 günü Castro güçlerinin Santa Clara ve Santiago de Cuba gibi stratejik önemdeki şehirleri ele geçirmesiyle Batista ülkeyi terketti. 

    Küba’da ikinci önemli muhalefet hareketi, kentsel işçi hareketiydi. Buradaki Komünist Parti’yle (KP) 26 Temmuz Hareketi’nin direniş ağları arasında ise bir gerilim vardı. 9 Nisan 1958’de kentlerde bir genel grev çağrısı yapıldı. PSP (KP’nin resmî rumuzu) grevle arasına mesafe koydu ve böylece hareketi bölerek eylemin başarısızlığına katkıda bulundu. Batista bunun üzerine askerî karşı saldırıya geçme imkanı elde etti. PSP daha sonra gerilla yönetimiyle müzakereye geçerek önde gelen simalarından Carlos Rafael’i görevlendirdi ve Birleşik Ulusal İşçi Cephesi (FONU) oluşturuldu. Havana’da Ocak 1959’da genel grev çağrısını yapan bu cephe olacaktı. 

    Muhalefetin üçüncü ayağı, kurumsal temsil düzeyinde M 26’ıydı. Burjuva ve ordudan kesimlerin oluşturduğu M 26’nın programı, 1940’daki demokratik anayasaya dönüş, eğitimin planlaması, ılımlı bir tarım reformu gibi demokratik taleplerle sınırlıydı. 

    Devrimin arifesindeki Mayıs ayında, Fidel Castro serbest işletmeler ve sermaye yatırımına açık olduklarını ilan etti. 20 Temmuz’da Batista’nın askerî harekatının başarısızlığa uğramasından sonra Caracas Antlaşması bir tür geçici hükümetin oluşumunu öngörüyordu. Mayıs 1958’den itibaren Batista ordusuna karşı başarılı bir biçimde direnen gerilla prestijini artırdı. O andan itibaren rejim dağılmaya başladı. Batista’nın çevresindeki herkes paniğe kapıldı. Batista’nın kendisi de kaçışını hazırlamaya ve malını-mülkünü kurtarmaya baktı. Genelkurmay’dan general Cantillo, gizlice Castro ile müzakere edecek ancak 1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçışından sonra onun bıraktığı yere talip olacaktı. Son dakikadaki bu gelişmeler devrimci süreci radikalleştirmekten başka bir işe yaramadı. 

    Karayipler'de devrimci dalga

    2 Ocak’ta genel grev ve kitle gösterileri başladı. Cantillo’nun iğreti direnişi, devrimci mücadelenin doğrudan ürünü olan askerî gücün bir iktidar organı olarak tescilinden başka bir işe yaramadı. 

    Batista’nın düşüşü ile siyasal iktidar bölündü. Ortada bir formel hükümet bir de reel hükümet bulunuyordu. Caracas’ta kendilerine vaadedilen Bakanlık mevkilerini işgal etmeye gelen “saygın temsilciler” bulunurken, öte yanda da Castro, özgürlük mücadelesinin kalesi olarak ilan ettiği Santiago Cuba’ya girerek burayı yeni başkent olarak tanımlıyordu. Simgesel olmanın ötesinde, otoritenin kimde olduğuna dair bir anlam da ifade ediyordu yeni başkent ilanı. Castro kardeşi Raul’u askerî komutan olarak Santiago’da bıraktı ve Havana’ya olan kısa mesafeyi sekiz günde tamamladı ve formel hükümetten ayrı devrimci iktidarın gücünü gösterdi. 

    5.000 kişilik derme çatma silahlı gerilla örgütü kendisinin 10 katı Batista ordusunu tarumar etmiş, genel grev askerlerin piskolojik olarak silahsızlanmasında belirleyici bir rol oynamıştı. 

    İlk hükümet 

    Batista’ya karşı muhalefetin toplumsal taban açısından temsil kabiliyeti olmayan üye-leri çeşitli mevkilere gelirken, Fidel Castro da silahlı kuvvetler başkomutanı olarak yer aldı. Güçsüz ve dağınık burjuva temsilcileri, düzenli ordudan geri kalanlar, yüksek memurlar, basın ve özellikle büyük toprak sahipleri hâlâ etkindi. M 26 ve Castro ise kentsel kitlelerin seferberliği ve tarım reformu perspektifiyle kazanılmış köylülerce destekleniyordu. Fidel Castro anlamlı bir şekilde hükümet toplantılarını ihmal ediyor ve bir tür paralel devlet başkanı gibi davranıyordu. M 26 hareketi bir parti olmadığı gibi bir karar mercii de değildi. Üstelik bu hareket, yeni dönemin gerekleri konusunda da birlik içinde değildi. Dolayısıyla gerçek iktidar gücü, isyancı ordunun başındaki küçük bir yönetici grubun elinde toplanmıştı. Örneğin Ernesto Che Guevara ve Raul Castro’nun resmî bir hükümet görevi yoktu. Ancak Che’nin yönetimindeki Cabana kışlası adeta bir gölge hükümet işlevi görüyor, tarım, eğitim, orduya ilişkin konuları düzenliyordu. 

    Karayipler'de devrimci dalga

    Diktatörlüğün devrilmesiyle ortaya çıkan bu “ikili iktidar” durumunu doğuran, genel grev karşısında Batista ordusunun çöküşü ve muhalefetteki burjuvazinin zayıflığıydı. Ortada meşruyeti olan herhangi bir siyasal parti de yoktu. Castro’nun isyandan edindiği popülarite her tür unsurun önüne geçmiş haldeydi. Castro 6 Ocak’ta Havana’da yaptığı ilk radyo konuşmasında bu kurumsal zaafın bilincinde olduğunu göstermiş ve devrimin savunulması için 5.000 kişilik bir isyan ordusuna değil, doğrudan kitlelere seslenmişti. Şubat ayında Fidel Castro’nun başbakan olmasıyla bu belirsizlik giderildi. 

    ABD bu dönemde Küba’daki çıkarlarını gözeterek tedbirli davranmış, Batista’yı sonuna kadar desteklememiş ve Fidel Castro da 1959 başında ABD’yi ziyaret etmişti. Ancak 1959 yılı boyunca iktidarını pekiştiren Fidel Castro, Mayıs 1960’ta Sovyetler Birliği temsilcisi Mikoyan’la da görüşmüştü. Tarım reformu ABD’nin çıkarlarını zedelemiş ve Küba giderek radikalleşmeye başlamıştı. 1960’da tarım reformu, 1961’de eğitim reformu yapıldı ve 1962’de uzun vadeli planlamalara gidildi. 

    Küba Devrimi demokratik taleplerle başlayan bir hareketin halkın ihtiyaçlarının giderilmesi için radikalleşmesinin belirgin bir örneği olarak tarihe geçti. Fidel Castro devrimden çok sonra, Nisan 1961’de ilk kez Küba Devrimi’nden bir “sosyalist devrim” olarak söz edecekti. 

  • ABD’yi savunan sağcı muhafazakarlar solcu gençlere karşı

    ABD’yi savunan sağcı muhafazakarlar solcu gençlere karşı

    Tarihler 16 Şubat 1969’u gösteriyordu. Günlerden Pazar’dı. Amerikan 6. Filo’suna bağlı gemiler İstanbul’a gelerek Dolmabahçe önlerine demirlemiş, sayıları 40 bini bulan protestocular Beyazıt’tan Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Günlerdir sağcı basın tarafından provoke edilen militanlar, Emniyet kuvvetlerinin göz yumması-desteğiyle Taksim meydanına çıkan kalabalığa saldırmış, 2 kişiyi öldürmüş, 200 kişiyi yaralamıştı. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz (Süleyman Demirel)” devriydi. 

    Bundan yedi yıl önce Has Parti Genel Başkanı, günümüzün AK Parti Başkan Vekili Numan Kurtulmuş şöyle diyordu: 

    “Ben çocukluğumda hatırlıyorum. Meşhur bir Kanlı Pazar yaşandı. 1969’da rahmetli babam Cumartesi günü bizleri alarak Erenköy tarafına götürdü. Teyzeme dedi ki; ‘Pazar günü İstanbul karışabilir. Büyük olaylar olabilir. Sizler burada kalın’. İstanbul’daki olay şuydu; 6. Filo İstanbul’a gelmiş, Dolmabahçe önlerine demir atmış, teknik üniversiteden idealist solcu gençler 6. Filo’yu protesto etmek için gösteriler yapacak. O dönem solcularda antiemperyalizm var. Ülkenin ana omurgasını oluşturan sağcı muhafazakar kitlelerde ise antikomünizm var. Solcu gençler Amerikalıları denize dökmek için sokağa çıktı. Türkiye’de on binlerce insan ellerinde sopalarla solcu gençleri denize dökmek için sokağa çıktı. Maalesef solcu gençler Amerikan filosunu, sağcı muhafazakarlar da solcu gençleri denize döktüler. Eğer o gün Soğuk Savaş’ın bu oyununa gelmeyerek, bu ülkenin insanları geniş muhafazakar dindar kitleler ile Türkiye`nin idealist solcu gençleri yanyana Coni’leri denize dökmüş olsaydı, sizi temin ederim ki bugün Irak işgal edilemezdi. Bugün Afganistan işgal edilemezdi”. 

    Vietnam savaşı ve protestolar 

    1968’den 1969’a nakil olan olaylar arasında Amerikan 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto etmek, dönemin siyasal hareketliliğinde önemli bir yer tutar. Temmuz 1968’de bu gösteriler sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun anısının canlı olduğu Şubat 1969’daki “ziyaret”, Vietnam savaşının kızgın günlerinde dünya ölçeğindeki ABD karşıtı gösterilere paralel bir şekilde tepki çekiyordu. 70 dolayında dernek ve örgütün katılımıyla ortak bir kampanya hazırlanmış, 6. Filo’nun ziyaret günlerinde bildirilerle halkı bilgilendirme faaliyetleri ve yürüyüşlerle protestoların sürekliliği planlanmıştı. 

    Gösterileri düzenleyenler 6 Şubat 1969’da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a telgraf çekerek “Amerikan emperyalizmin bekçisi bu filo”yu ülkede istemediklerini bildiriyorlardı. 10 Şubat’a İstanbul’a gelen 6. Filo, Kabataş açıklarında demirledi. Dolmabahçe yasak bölge ilan edildi. İlk gösteri -hesapta olmayan bir biçimde-kitlelerin heyecanla biriktiği Teknik Üniversite’den Taksim’e yapılan yürüyüşle başlamıştı. 

    Taksim’de karşı karşıya… Bir tarafta Amerikan filosunu ülkesinde istemeyen solcu gençler, bir tarafta “kızıl kâfirlere, komünistlere” karşı olan sağcı gençler vardı. Taksim’deki çatışmada 2 kişi öldü, 200 kişi yaralandı. 16 Şubat 1969 Türkiye’nin ‘Kanlı Pazar’ı olmuştu. 

    11 Şubat günü İstanbul Üniversitesi’ne “6. Filo Defol” afişi asıldı. Beyazıt kulesine ise ortasında Vedat Demircioğlu’nun resminin bulunduğu bir bayrak kondu. Bayrağın ortasındaki resim görmezden gelinerek “Kızıl Bayrak” olarak literatüre geçen bu hadiseye ilişkin, değme ajan hikayelerine taş çıkartacak mizansenler üretilecektir (bayrağı asanların Boğaz’dan geçen bir Rus gemisinden talimat aldıkları gibi). 

    13 Şubat’ta kadın öğrenciler Beyazıt’tan Sultanahmet’e “Ya İstiklal Ya Ölüm” pankartıyla yürüyüş düzenlediler. 14 Şubat’ta MTTB’nin düzenlediği “Bayrağa Saygı Mitingi” ise yaklaşmakta olan “Pazar” gününün kanlı geçeceğinin habercisiydi. “Amerika gitsin Rusya mı gelsin?” diyen Komünizmle Mücadele Dernekleri ve MTTB gibi kuruluşların yaptığı toplantıyı izleyen o günün Yarbayı Celal Küçük, 1987’de Nokta dergisine verdiği mülakatta “Toplantıdan sonra bütün ilgilileri uyardım” diyecekti. Celal Küçük, o akşamı Nokta’ya şöyle anlatmıştı: 

    Hafızalara kazınan fotoğraf Atılay Kayaoğlu’nun bıçaklama anını yakaladığı fotoğraf “Kanlı Pazar” başlığıyla özdeşleşti. 

    “Kürsüye İlhan Darendelioğlu çıktı. ‘Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingte savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin’ şeklinde bir konuşma yaptı. Ortalık bir anda elektriklendi. ‘Bu uğurda ilk şehit ben olacağım, hayır ben olacağım’ diye bağırışmalar oldu. Resmen ölüm kokusu vardı havada. Ayrıldık. Hemen Kara Harp Akademisi Komutanı Tümgeneral Süleyman Aşiroğlu’na durumu arzettim. ‘Paşam’ dedim ‘korkunç bir durum var. Kan dökülecek. Valinin haberi var dediler. Silahlı gelecekler’. Aşiroğlu Paşa ‘Bu korkunç. Merkez Komutanlığı Kurmay Başkanı Edip Bayoğlu’nu ara, haber ver’dedi. Hemen Süleyman Aşiroğlu’nun yanından Bayoğlu’na telefon ettik. Ben konuştum. Çok teşekkür etti”. 

    Ertesi gün bağlantılı gazetelerde başlıklar açıktı: “Kızılları boğmanın vakti geldi. Ya tam susturacağız ya kan kusturacağız”.

    MHP genel sekreter yardımcılığı ve ANAP milletvekilliği yapmış olan Yaşar Okuyan o günleri şöyle anlatyor: “Hazırlıklar açıkta yapıldı. Mesela Milli Türk Talebe Birliği’ne kamyonlarla sopalar geldi… Sonra dövüşeceklere dağıtıldı… Polis, devlet kuvvetleri tanısın, yardımcı olsun diye mavi kurdele dağıtıldı…”. 

    Toplu namazlar düzenleyerek bir süredir ortamı kızıştıran Bugün gazetesinin yazarı Mehmet Şevki Eygi, ertesi günkü, yani 16 Şubat’taki başyazısının başlığını koymuştu: “Cihada hazır olunuz”. Ona göre “kızıl kafirler” ile Müslümanlar arasında bir savaş kaçınılmazdı. “Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır” diyor, 6. Filo’yu muhafaza ve müdafaa cihad olarak takdim ediliyordu. 

    Emperyalizme karşı işçi yürüyüşü 

    16 Şubat Pazar günü için planlanan Pendik-Taksim yürüyüşüne izin verilmeyince, geriye Beyazıt-Taksim güzergahı kalmıştı. Yürüyüşün tertip komitesi ise o güne kadar yapılan bu tür gösterilerden farklı olarak adına uygun bir biçimde işçilerden oluşuyordu (Kartal Bölgesi işçileri). Mitingin düzenleyicilerinden Teknik Üniversite Öğrenci Birliği başkanı Harun Karadeniz, saat 10.00 sularında bizzat Dolmabahçe’ye gitmiş ve kalabalığın kimlerden oluştuğunu görmüştü. 

    Saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanmaya başlanıldığında, yasak bölge ilan edilmiş olan Dolmabahçe’de toplu namaz kılan ve bir kısmı İstanbul dışından getirilmiş insanlar Taksim Meydanı’nın Gezi Parkı yakasında mevzilendiler. Daha sonra plaka numarası verilen arabalardan tornadan çıkma kazma sapları dağıtılıyor ve yapılan konuşma ile polisin gerektiğinde yardımcı olacağı belirtilerek, alana girecek olan protestoculara saldırı için nutuklar atılıyordu; elbette polisin gözü önünde. 

    Beyazıt’ta miting başlarken Taksim’den bu haberler geliyor, ancak o güne kadar böylesi büyük bir kitleyi ilk kez toplayan göstericiler, meydandaki kalabalığa rağmen yürüyüşü salimen tamamlayabileceklerini düşünüyorlardı. 

    “Silahı olmayan baltasıyla gelsin” 10 Şubat’ta 6. Filo İstanbul’a geldiğinde üniversiteler, sokaklar kaynıyordu. Sol cenahta broşürler, bildiriler, protesto gösterileri, sağ cenahtaysa toplu namazlar ve “silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin” çağrıları vardı. 

    Mitinge katılanlar, konuşmalardan ve Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nun gösterisinden sonra, önde Temmuz 1968’deki 6. Filo gösterileri sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resimlerinden oluşan büyük bir pankartla Beyazıt’tan yola çıktı. Sayıları 40 bin civarına ulaşmıştı. Eminönü, Tophane, Kabataş geçildikten sonra Vedat Demircioğlu’nun öldürüldüğü Gümüşsuyu’ndaki Teknik Üniversite önünde saygı duruşunda bulunuldu. Meydana doğru yürüyüşün son metreleri katedililyordu. 

    Kalabalık Taksim’e girmeye başladığında ilginç bir tablo vardı. Polis ve askerin Gezi’deki grubun önündeki duruşu onların önünü kapamaktan ziyade onlara yol gösterircesine gevşekti. Henüz alana çok az insan girmiş ve bir ucu Sular İdaresi’ne uzanmışken, polisin hamlesiyle kitle bölündü ve ortada Gezi’deki gruba göre hayli sınırlı, birkaç yüz kişilik çoluklu çocuklu bir grup kaldı. Yakalarına taktıkları kurdele ile birbirlerini tanıyan Gezi’deki grup, polislerle yanyana saldırıya geçerek ortada kalmış olan insanlara bıçak ve kazma saplarıyla darbeler indirmeye başladı. İstiklal Caddesi’nin girişi güvenlik güçlerince kapatıldığı için, tek kaçış istikameti Sıraserviler ve Kazancı yokuşuydu. 

    Esas büyük kalabalık tecrit edilmiş vaziyette Gümüşsuyu yokuşuna yığılmışken, ara sokaklarda kısa bir koşuşturmadan sonra, alan polis ve saldırganlarca fethedilmişti. Bir jandarma bölüğü uygun adım alana girerek “güvenliği sağladı”. Göstericilerin bir kısmı da Teknik Üniversite’ye sığınmıştı. Arkada henüz inşaatı başlamamış Atatürk Kitaplığı’nın bulunduğu araziden bu kez aşağıya saldırılar başladı. Ancak polis desteği buraya uzanamadığı için, saldırganlar apar topar geri çekildiler. 

    Yine Yarbay Celal Küçük bu kez alandaki durumu şöyle özetlemişti: “Olay günü sabah 09.00’da Taksim’e gittim. Osman Gülkılık ve İhsan Kuraner filan inzibat kulübesinde toplanmışlardı. Ben gittim, durumu söyledim. Kuraner’e ‘önlem alın’ dedim. Korkunç bir sessizlik vardı. Olay çıktı çıkacak. Adamların ellerinde tesbih, demirler, sopalar, Dolmabahçe’de sabah namazını kılmışlar, tıklım tıklım meydana doluyorlar. Taksim Alanı’nın etrafına açılıyorlar. Orta boş kalıyor. Giren öldürülecek. Toplum polisi de Opera’nın önünden Vakıf İşhanı’na doğru bir kama atıp, gelen irtibatı kesiyor ve girenlerin üzerine aletli hücum başlıyor. Kitle silahsız, canını kurtaran Sıraserviler’e, Kazancı’ya kaçıyor. Sonuç 2 ölü, 200 yaralı. Polisin hiçbir müdahalesi olmadığı gibi yere düşen silahı alıp sahibine veriyor. Bir kıta onbeş dakika sonra geliyor alana, ama olan olmuş. Gruptan biri bir megafon alıyor eline ve ‘Şimdi de Cumhuriyet’e, Milliyet’e gideceğiz’ diyor”. 

    Ölen ve yaralananların olduğu bilinir ama kesin bilgiye ulaşmak için çeşitli hastahanelere koşuşturulur. Yasal bir yürüyüşe resmî güvenlik güçlerinin de dahil olduğu saldırı büyük bir şaşkınlık yaratmış ve artık bir dönemin kapandığına dair yaygın bir kanaat oluşmuştur.

    Dönemin Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı Başkanı Kazım Kolcuoğlu, 30 avukattan oluşan bir büro kurduklarını ve yaklaşık 1000 kişinin ifadelerinden hareketle saldırganlardan ve olayla ilişki görülen polislerden 250 kişinin tesbit edilip savcılığa verildiğini, ancak dava açıldığında klasörün yokolduğunu belirtecektir. 

    Olaylar sırasında iki kişi, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülür, 200 kişi de yaralanır. Fotoğraflarla olayın failleri ayan beyan iken, ellerinde bıçakla cinayet işleyenler dışında kimse mahkemeye düşmedi. Bugün “Kanlı Pazar”ın faillerini mazur gösterecek herhangi bir ses duyulmuyor ama, “Kanlı Pazar” sanki hiç yaşanmamışcasına unutulmaya, unutturulmaya çalışılıyor. 

    O dönem gündemde olan 1965 Endonezya katliamının örnek verildiği sağ basının kışkırtmalarına, dönemin valisi Vefa Poyraz’da katkıda bulunacak ve “Kanlı Pazar irticai bir hareket değil, sol bir hareketti” diyecekti. Olaylar sırasında İçişleri Bakanı olan Faruk Sükan ise hadiseyi “Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi bu da bir komünist tertibiydi” diye değerlendirecek, bunun bir “ihtilal provası” olduğunu da ekleyecekti (Hadiselerden 20 yıl sonra Faruk Sükan “Tedbir almasaydık 6-7 Eylül olaylarından daha korkunç hadiseler çıkaracaklardı” diyebiliyordu). 

    6. Filo’ya karşı gösterilerin meşruiyetine gölge düşürmek için yapılan bu tür tezviratlar, artık muhafazakar kesimlerde de karşılık bulamıyor. 

    Filmi yapılmıştı 

    Dönemin öncü akımlarından Genç Sinemacılar, zor bir işi göğüsleyerek olaylar sırasında çekim yapmışlardı. Hazırladıkları film hakkında CHP yöneticilerinden Orhan Birgit şöye diyecekti: “Filmi İsmet İnönü ile birlikte dehşet içinde seyrettik. CHP yöneticileri vardı ilk izlemede. Çok etkili görününce ertesi gün genel grup salonunda seyrettik ve herkese açtık. ‘İsteyen Adalet Parti milletvekilleri de seyretsin’ dedik. AP’lilerden de gelip izleyenler oldu. O film bazı söylentileri açıklığa kavuşturuyordu. Belirli tiplerdeki insanların ellerinde sopalarla gençlerin üzerine saldırdığı ve polisin kayıtsızlığı net olarak görünüyordu”. 

    12 Mart’ın başbakanı olacak olan CHP milletvekili Nihat Erim de olay sonrası Meclis kürsüsünde şunları söyleyecekti: “Filmde polislerle sopalıların öpüştükleri görülüyor, beraber aynı istikametlere koşuştukları görülüyor. O film görülecek şey… Sayın Başbakan televizyon sahiplerini mahrum etmekle bence iyi yapmadı. Vatandaşlar o filmi görselerdi hüküm verirlerdi”. 

    Ancak Başbakan Demirel, Meclis’teki görüşmeleri 20 dakikaya sıkıştırarak geçiştirecekti. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” devriydi. 

    Yıllar sonra Milli Türk Talebe Birliği genel başkan yardımcılığı yapan Abdurrahim Boynukalın tez konusu olarak işlediği “Türk sağının değişimi ve MTTB” adlı çalışmasında “olayın bir derin devlet yapılanması olduğu, sopaların sivil polisler tarafından dağıtıldığını” belirtecekti. 

    Hükümetin muhalefet nezdinde meşruiyetini yetirmesi, güvenlik güçlerinin yasalar çerçevesinde davranmak yerine çatışmanın bir unsuru haline gelmesi gibi hususlar, dönemin sonraki olayları açısından da anlamlıdır. Süreç bu anlamda 70’lerin sonlarındaki Maraş ve Çorum katliamlarına doğru evrilecektir. 

    İsmail Kahraman: Dönemin MTTB Başkanı

    Kendisi adına yapılan yalanlamayı yalanladı!

    İsmail Kahraman ikinci kez Meclis Başkanı olduktan bir gün sonra (21 Kasım 2017) TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı, Kanlı Pazar olayları ile ilgili “Belirtilen tarihte Başkanımız İsmail Kahraman, bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış, sözkonusu edilen olaylarda da herhangi bir dahli olmamıştır” diye açıklama yapmıştı. Ancak dönemin MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) faaliyet raporlarının yer aldığı arşiv belgeleri, TBMM albümünde Kahraman’la ilgili yer alan bilgiler ve o dönem gazetelerdeki haberler tarandığında Kahraman’ın Kanlı Pazar’ın yaşandığı 16 Şubat 1969 tarihinde MTTB’nin genel başkanı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine yazılı açıklama yapan Kahraman: “Türkiye’deki yükseköğrenim gençliğini temsil eden Milli Türk Talebe Birliği’nde 1967-1969 yılları arasında genel başkanlık yaptım. Kanunsuz hiçbir faaliyetin içinde bulunmadım. İllegal hiçbir faaliyetim olmamıştır. Daha önce yapılan açıklamada kullanılan ‘Kahraman, belirtilen tarihte bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış’ cümlesi sehven kullanılmıştır” demişti. 

    MTTB’den TBMM’ye TBMM’nin 27. Meclis Başkanı İsmail Kahraman, 1969’da genel başkanı olduğu MTTB’nin düzenlediği mitingde, kürsüde. 
  • Üç renkli bayrağa ‘sarı’yı nakşedenler…

    Üç renkli bayrağa ‘sarı’yı nakşedenler…

    Macron, kendisine “Manu” diye seslenen liseliyi “Bana sayın cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” diye azarlayarak, işsizlere “Şimdi caddenin karşısına geçsem size iş bulurum!” diye çıkışarak “zenginlerin cumhurbaşkanı” unvanını kazanmıştı. Fransa’da bu kibrin ulus çapında neden olduğu öfke selinin altında hangi toplumsal gerçekler yatıyor? Yaşarken yazılan tarihin analizi.

    Fransa 1995 genel grevinden bu yana rastlanmadık bir hareketliliğin içinde. Tarihçiler “İhtilal-i Kebir”den (1789) başlayarak iki yüzyılda yaşanan köklü değişimlerle arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyor. 1789-1968-2018, üç renkli Fransız bayrağının her dilimine birer sarı yıldızla zaten eylemlerde yazıldı. Arada 1830 veya 1848 gibi devrimlerini de, kitle dinamiğini anlama bâbında hesaba katanlar var.

    Sarı Yelekliler hareketi, geçmiştekinden farklı olarak çok merkezli bile denemeyecek, tamamıyla merkezsiz, coğrafi olarak ülkenin her yanına yayılmış, toplumsal bileşimi ile türdeş olmasa da, ortaya çıkan talepler manzumesiyle bir tepkinin çok ötesinde. Öncü bir partinin akıllı uslu programına sahip olmasa da alt sınıfların kısa ve orta vadede, maddi ve manevi temel ihtiyaçlarını dile getiren bu hareketin sarıyla sınırlı olmayan hayli renkli bir isyanı şimdiden tarihe yazdığını söyleyebiliriz.

    Devrimlerin başkenti Tarih boyunca 1789, 1830, 1848,1871, 1968’de devrimler ve sokak gösterileriyle sarsılan Paris, bugünlerde de tarihinin en hareketli günlerini yaşıyor.

    Hadiselerin ve eylemlerin çıkış noktası olan vergi meselesinin Fransa tarihinde derin kökleri olduğunu unutmamak gerekir. Devrim öncesi Fransa’da ruhban sınıfı ve soylular vergi vermezdi. Kamu borçlarını finanse etmek için vergi arttırımına gidildiğinde, monarşinin siyaseten gayri adil bu tavrı pahalıya patladı. 1905 Rus Devrimi’nde de Japonya ile savaşı yitiren Çarlık’ın kamu borçlarını finanse etmek için vergileri artırmasının yarattığı tepkinin yabana atılmaması gerektiğini ekleyelim. Buna “mazi” diyenler de, Demir Leydi Margaret Thatcher’in gelirden değil bireyden vergi anlamına gelen (poll-tax) kelle vergisinin kendisini yolcu ettiğini hatırlayabilirler.

    Fransa son 40 yılda uygulanan ekonomi ve sosyal politikalar sonucunda, tanımlanması hayli karmaşık olsa da “dar gelirli” diye tanımlanabilecek halk kesimlerinin giderek güvencesiz hale geldiği bir ülke. Daha düne kadar sessiz sedasız durumu köşelerinde kabul etmiş bu karmakarışık topluluğun, 40 yıllık deneyimli militanlar gibi dünyanın dikkatini çekmesinde Macron’un “zenginlerin başkanı” olarak nitelenmesinden rahatsız olmasının katkısı inkar edilemez. Bütün benzer halkçı mücadelelerin gösterdiği gibi ilk gününden itibaren hızla evrimleşen ve kendi sorunlarıyla sınırılı olmayan, nihayetinde 42 maddede özetlenebilen kapsamlı bir duruşla karşı karşıyayız. Bu harekete başta aşırı sağ tezgah kurmaya çalıştı, soldan mesafeli duranlar oldu ama, sonuç itibarıyla her kendiliğinden ve örgütsüz toplumsal hareket, geniş halk kesimlerinin günlük dertlerinin bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Akaryakıt zammı ile başlayan bir kıvılcım, genel olarak vergi adaletsizliği, ücretlerin düşüklüğü ve emeklilerin yoksulluğu gibi toplumdaki eşitsizliğin ve adaletsizliğin tam boy sergilenmesine vardı.

    Zafer Takı kimin olacak? Sarı Yelekliler protestolarının merkezi Paris’teki meşhur Champs Élysées Caddesi’ydi.

    Neden Fransa’da?

    Hemen yanı başındaki Almanya’dan bakıldığında, bu olayların neden Fransa’da patlak verdiğini anlamak daha kolay. Her şeyden önce toplumsal talepleri geleneksel olarak dile getiren sendikal ve siyasal örgütlenmeler Fransa’da son derecede zayıflamış durumda. Sosyalist Parti, önceki devlet başkanı Hollande’ın icraatlarından sonraki seçimde, tarihinin en feci yenilgisiyle yerlerde sürünüyor; genel merkezlerini bile haraç-mezat satmak zorunda kaldılar. Komünist Parti artık parlamenter pazarlıklarla, ayakta durmaya çalışıyor. Sendikalar son yıllarda yeni üyeler kazanmak yerine on binlerce üye kaybettiler. Toplumsal hoşnutsuzlukları kurumsal çerçevede dile getirecek herhangi bir merci kalmadı.

    Macron’u iktidara getiren, ikiz kardeş denebilecek Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçi Parti’nin iflası. Kendisi başkan seçilene kadar mahalle muhtarlığı dahil herhangi bir mevkiye seçimle gelmemiş, kurduğu parti değil hareketle, geleneksel sağ ve sol partilerin çöküşü üzerine paraşütle inmişti. Sosyalist devlet başkanı Hollande’ın önce danışmanı sonra bakanı olan Macron sosyalist de değil, genel olarak iş çevrelerinin, finans dünyasının adamı olarak biliniyordu. Zaten seçildikten sonra kısa zamanda zenginlerin başkanı olarak nam salmasının elbette bir öncesi vardı. Böylece Fransa’ya siyasal tecrübesi neredeyse sıfır olan biri başkan seçilmişti. Üstelik Fransa’dan ziyade dünyayla ilgilendiğini düşünen bir başkan!

    Esnafın zararı Protestocuların camlarını kırdıkları veya vitrinlerini indirip dükkanlarını yağmaladıkları Paris esnafı, zararlarının karşılanmasını talep etti. Belediyeler ise zararların merkezi iktidar tarafından karşılanması gerektiğini söylüyor.

    Geleneksel partilerin itibarsızlaşması seçime katılma oranlarını iyice düşürmüş, ilk turda %24 oy alan Macron ikinci turda aşırı sağcı Marine Le Pen’le yarışırken, millet Macron’u seçmek için değil de Le Pen’i seçtirmemek için sandığa gitmişti. Toplam seçmenin neredeyse 10’da 1’inden oy alan, üstelik ardında bir siyasal parti de bulunmayan bir başkanla Fransız siyasal tarihinde genellikle darbecilikle eş görülebilecek, organik olmayan bir rejim ortaya çıkmıştı. Başkanlık seçiminden sonra yapılan milletvekilleri seçiminde Macron tam da kendisine uygun bir biçimde, CV’lerinden hareketle seçilmekten ziyade atanmış milletvekillerinden bir meclis grubu oluşturdu. Ortada organik bir parti değil de hareket olunca, milletvekillerinin seçmenle ilişkisi de asgari düzeyde kaldı.

    Yüzde 70 destek Son kamuoyu yoklamaları Fransa nüfusu genelinde Sarı Yeleklilere desteğin %70 oranında olduğunu gösteriyor. Bunun karşısında Macron’a toplum nezdindeki destek ise %18 oranında.

    Meşruiyeti baştan tartışmalı böyle bir rejimde Macron kendine olmadık roller biçerken, bir yandan da toplumsal hizmetlerde radikal kesintilere gitmeyi marifet sanmış, böylece bütün hoşnutsuzlukların hedefi haline gelmişti. “Macron istifa” sloganı baskı, otoriterlik, gayri adillik gibi akla gelebilecek her tür melanetin sorumlusu olarak Macron’un görüldüğünü göstermekte. Geniş kitlelerin özlemlerini hiçe sayan, tüm erki elinde toplayan bir başkanın şahsında oligarşinin her şeyi yapabileceğini sanması, bildik muhalefet hareketlerinin felç olmasıyla bir yanılsamayı körüklemişti. Siyasal ve sendikal muhalefetin sesi kısılmıştı; lakin vidaların nereye kadar sıkıştırabileceğini kestirmek Macron’a nasip olmayacaktı.

    Barikat savaşları Paris’te polis kuvvetleri ile eylemciler arasındaki çatışmalar son derece şiddetli. Polis biber gazıyla müdahale ederken, eylemciler de arabaları ateşe verdi.

    Başlıyor

    21 Ekim’de Priscillia Ludosky adlı bir kadın, akaryakıt fiyatlarının düşürülmesi için bir dilekçeyi sosyal medyaya koydu. Birkaç gün içinde imzacı sayısı 200 bine ve Aralık başında 1 milyona vardı. 17 Kasım’da bir eylem günü öngörüldü. İçişleri Bakanlığı’na göre 300 bin dolayında insan bu çağrıya katıldı. Paris dışından gelip sarayın bulunduğu Champs-Élysées’de gösteri yapanlar bütün dünyaya bir başka Fransa’nın gerçeğini gösterdi. Bu kez gençler veya siyasal partilerin militanları değil, daha önce birlikte hareket etmemiş, karmaşık ama göz önünde olsa da görmezden gelinen geniş bir kitle, daha sonra 42 maddeden oluşan kapsamlı bir bildirgenin gereğini talep ediyordu.

    Akaryakıt fiyatlarında yükseliş zenginlerin giderleri arasında ciddi bir yer tutmazken, özellikle taşrada ev, okul, hastahane ve iş arasındaki döngüyü en yoksullar bile arabalarıyla tamamlamak zorunda. Üstelik Fransa akaryakıt fiyatlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri (Türkiye’den bile pahalı! Kurşunsuz benzin: 1.5 Euro-9.3 TL). Akaryakıtta vergi payının %60 olması bile tek başına yeterli bir açıklama. Kıvılcım, akaryakıt fiyatlarından gelse de hayat pahallığı, yoksulluk, toplumsal ve mali adaletsizlik hareketi bir çığ gibi büyüttü.

    Sarı Yeleklilerin kimler olduğuna dair gözlemcilerden meraklılarına geniş bir kesim ahkam keserken Aralık ayının başında 70 akademisyen geniş ölçekte 166 soruluk bir anket gerçekleştirdi. Bu anket sonuçları bütün çıplaklığıyla Sarı Yelekliler gerçeğini ortaya koyuyordu. Ortalama yaşları 45’ti; kadınların katılımı %44 ile benzer hareketliliklere göre hayli yüksekti. Kadınların görünürlüğü ise çok daha fazlaydı. Çalışanların ağırlıkta olduğu bileşimde işçiler, zanaatkârlar sırayla yerlerini alıyorlardı. Hayatlarında ilk kez böylesi bir eyleme katılanların oranı ise %50’ydi.

    Hükümetten geri adım Sarı Yeleklilerin biber gazı, gözaltı ve tutuklama gibi polisiye tedbirlerle evlerine çekilmediğini gören Macron geri adım attı ve zamları geri çekmekle kalmayarak, asgari ücret ve vergilendirmeyle ilgili düzenlemelere gitti.

    Macron’un “en büyük başarısı”, bugüne kadar genellikle tarihin kıyısında sakin sakin duran değişik kesimleri harekete geçirmiş olması. Bu insanların çok büyük bir kısmı siyasal ve sendikal herhangi bir mücadeleden gelmiyorlar. Yani yıllardır bu işlere hazırlanan bir veya birçok merkezden sözetmek mümkün değil. Üstelik bileşimleri itibarıyla birlikte harekete geçme alışkanlığında olan işçiler, öğrenciler veya çiftçiler gibi belli bir kategoriye de ait değiller.

    İlginç olan katılımcıların beşte dördünün “siyasal partilerin harekette yerlerinin olmadığını” belirtmesi. Sendikalar için oran biraz daha düşük. Bu da Sarı Yelekliler hareketinin demokrasi içinde kendilerinin temsil edilmedikleri konusunda kanaatlerini sergiliyor.

    Hareketin meşruiyetine gelince… Anketlere göre halkın %70’i hareketi destekliyor. Bu açıdan bakıldığında siyasal partilerin toplamından daha fazla bir desteği var. Hele Macron’un aldığı oya bakıldığında, Sarı Yelekliler hareketinin meşruiyeti tartışılmaz. Bunun için de Fransa tarihindeki en ağır polis baskısından sonra hükümet “çok az ve çok geç” olmak kaydıyla geri çekilerek, harekete hak verdiğini belirtti. Hak verdiği hareketi sindirmek için elinden geleni yaptıktan sonra 100 euroya hareketi satın almaya çalıştı (asgari ücrete 100 euro zam yapıldı). Hareketin temel talepleri olarak beliren servet vergisinden, emeklilerin maaşlarının ve asgari ücretin ciddi biçimde arttırılmasından söz eden yok!

    Ne diye?

    Fransa’da 2018 boyunca akaryakıt vergisine aralıklarla yapılan zamlar, bardağı taşıran damlalar olmuştu. Doğrudan gündelik hayatın eğretiliğine darbe vurmakla kalmıyor, taşrada-çevrede yaşayanların yaşam alanlarını da tehlikeye sokuyordu. Zira akaryakıt kısacakları bir tüketim maddesi değildi ve insanlar bu yüzden daha hayati giderleri kısmak zorunda kalacaklardı.

    80’li yıllardan itibaren Fransa’da ekonominin yeniden yapılandırmasını getiren denen neoliberal politikalar, büyük sanayi merkezlerinin yerine taşrada daha eğreti-güvencesiz koşullarda çalışan ve geleneksel örgütlenme modellerinin dışında kalan işyerlerinin oluşmasına neden oldu. Fransa’da bu kesimde yaşayan insanlar, demiryollarının kısıtlanması, hastahanelerin ve posta servislerinin kapatılmasına karşı daha önce de mücadele etmişlerdi; ancak bunlar mahalli düzeyden ulusal düzeye çıkarak hükümet katında bir değer ifade etmemişti. Hatta Sarı Yeleklilerin en az yarısı bu eylemlere katılmamışlardı.

    Dolaylı vergilerin milletin belini bükmesi karşısında neden servet vergisinin es geçildiği veya ordu ve polis harcamalarının kısıtlanmadığı gibi sorulara yanıt vermekten uzak olan Macron, iki yakası bir araya gelmeyen toplumsal kesimlerin örgütsüzlüğüne ve seçeneksiz olduklarına dair söylenenlere fazla bel bağlamış olacak ki Sarı Yelekliler hareketiyle nevri döndü.

    Sarı Yelekliler hazırlıksız bir hareket olmakla birlikte doğrudan demokrasinin en ilksel kanallarını kullanıyor. Eylemlerini bir özörgütlenme temelinde yürütürken, temsilci veya sözcü kullanmıyorlar. Bunun kendilerini edilgenleştireceğini ve temsilcilinin de giderek önceki “temsilciler”e benzeyeceğini belirtiyorlar. Herkesin eşit bir şekilde katıldığı meclislerde eylemlerini kararlaştırıyorlar ve harekete yeni katılanlara açık bir karar mercii oluşturmaya çalışıyorlar. “Ya hepimizi dinlerler ya da hiçbirimizi” diyorlar.

    Sarı Yeleklilerin temsili demokrasiyi reddi ve kendi aralarında doğrudan demokrasiyi yerleştirmeye çalışmaları, seçimlerde katılım oranlarının düştüğü bir toplumda akaryakıt vergisindeki zamdan çok daha fazla irdelenmesi gereken bir husus. Temsilî hükümetin dayandığı temsili demokrasinin dört temel hususu vardı: Genel oy, temel haklar ve toplumsal haklar, güçlü iktidar karşıtı erklerin varlığı ve tartışmaların yürütülebildiği bir kamusal uzam. Bugün bu dört unsur da ciddi tehdit altında.

    PARİS NOTLARI

    BİR ULUS AYAKTA


    ‘Ya düzen değişir ya da düzen değişir’

    Ters çevrilmiş bir arabanın, polis bariyerlerinin, kaldırım taşlarının arasında… Griselda’yla tanışıyorum. Lise öğretmenliği yapan Afrika kökenli bir kadın. “Ülke yönetimi tarafından dışlanmışların, siyasetten ve zenginlikten izole edilmişlerin, dayanışmanın ne olduğunu unutmak üzereyken bunu hatırlama ihtiyacı hissedenlerin hareketi” olarak tanımlıyor Sarı Yeleklileri.

    Kaan Gündeş

    Paris’in üzerine gri bir gökyüzü gerilmiş. Bu örtü öylesine gergin ki, çok nadir olarak güneşin toprağa ulaşmasına müsaade ediyor. Saint-Germain’den Seine’ne dik inen sokaklardan nehre varıyoruz. Köprülerin karşı tarafında Châtelet gözüküyor; başkentin başkenti. Saint-Lazare tarafından ise gaz bombası sesleri yükseliyor. Belirli aralıklarla tüfekten ayrılan biber gazı kapsülünün sesi, kuşların göğün grisine doğru uçarak kaçmasına sebep oluyor.

    Châtelet sarı yeleklerini kuşanmış insanlarla dolu. Hepsinin belirli bir yürüyüş güzergâhı var: Saint-Lazare’daki çatışma alanları. Turistler haricinde sarı yelek giymemiş bir insan grubuna rastlamak bir hayli zor. Olur da yeleksiz bir Fransız görürseniz, anlayın ki ulusal siyasetin bir hayli sağında konumlandırmıştır kendini. Turistler var ancak turistik mekanlar yok: Hepsi, toplumsal bir taşkınlığın kurbanı olup ağır tamirat maliyetlerinin yükü altına girebilecek olmanın korkusundan kepenkleri indirmiş; bir kısmı bunu da yeterli görmemiş, vitrinlerini tahta kalıplarla, bir kaleyi sararcasına koruma altına almış.

    Sarı Yelekliler eylemleri, Fransa toplumu genelinde polislerin prestijini tüketti.

    Paris’i ifade eden ses nedir diye sorulsa, Sarı Yelekliler hareketi patlak vermeden çok önce, siren sesleri derdim. Güneşin yeni yeni ufukta belirdiği saatlerden, gecenin bütün ağırlığıyla çöktüğü zamanlara dek Paris’in her köşesinde, aralıksız bir şekilde duyulabilecek olan biricik ses, siren sesleridir. Ambulans, polis, itfaiye fark etmez; bir siren muhakkak çalıyordur.

    O Cumartesi günü de yine siren sesleri havayı dolduruyordu ancak bu sefer, bütün o sirenlerin aynı hedef etrafında çaldıkları açıktı. Macron’a ve onun “zenginlerin cumhurbaşkanı” olarak ün yapmasına sebep olan politikalarına karşı vuku bulmuş olan ve ulus çapında radikal etkilerde bulunarak geniş kesimleri sarsıp kendine getiren bir ayaklanmaya karşı seferber edilen polis gücünün marşı olmuş bu siren sesleri. Sokaktakiler ise, daha sonradan sözleri revize edilerek ülkenin çıkarlarına bağımlı kılınmış olanı değil ama 1792’nin devrimci La Marseillaise’ini marş olarak okuyorlar.

    Barikat savaşlarına akın eden kalabalığa karışıyoruz. Birisi elinde 16. Louis’nin giyotinle başının gövdesinden nasıl ayrıldığını resmeden bir pankart taşıyor. Bir başkası akaryakıt zamlarının geri çekilmesinin yeterli olmadığını, bütün taleplerin hayata geçirilmesi gerektiğini ifade eden bir pankartla yürüyor. Zira o Cumartesi eyleminden bir süre önce Macron, isyanı körükleyen zamların hepsinin geri çekildiğini duyurmuştu. Anlaşılan o ki, banliyölerde ve bodrum katlarında birikmiş öfkeyi ikna etmek için bu yeterli değil.

    Griselda’yla orada tanışıyorum. Lise öğretmenliği yapan Afrika kökenli bir kadın. Hareket hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, “ülke yönetimi tarafından dışlanmışların, siyasetten ve zenginlikten izole edilmişlerin, dayanışmanın ne olduğunu unutmak üzereyken bunu hatırlama ihtiyacı hissedenlerin hareketi” olarak tanımlıyor Sarı Yeleklileri.

    “Eğer hükümetin bizi becermesini isteseydik, Brad Pitt’i seçerdik.”
    “Burjuvaya Noel yok”
    “İsyan etmek için sebebimiz var.”
    “Sefalet eken öfke biçer.”

    Ters çevrilmiş bir arabanın, polis bariyerlerinin, kaldırım taşlarının ve yerlerinden sökülmüş reklam panolarıyla bilumum başka nesnenin barikat yapımı için kullanıldığı ilk mevzilerden geçiyoruz. Açık ki burada da bir çatışma yaşanmış ve geri çekilen polis güçleri olmuş.

    Çocukluğunda ailesiyle Brüksel’den Paris’e taşınan Philippe barikatlar arasında dolaşıyor ve eylemcilere bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyor (gazdan korunmak için bir fular, limon, su ve belki karnı acıkmış olanlara biraz yiyecek). Philippe bir yandan okurken bir yandan da çalışmak zorunda; geçinebilmek için: “2. Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapmıştı Paris zenginleri, bunların onların torunları olduğu çok açık. Ama o zaman Direniş vardı ve Direniş’in gücüyle hazırlanan anayasa sosyal ve demokratikti. Şimdi o anayasadan eser kalmadı. Bütün haklarımızı yok ettiler. Haklarımızı yok ederlerse, biz de onları yok ederiz, işte mesaj ne diye sormuştun, mesaj budur.”

    İlerlemeyi sürdürüyorum. Yer yer acil tıbbi müdahale merkezleri kurulmuş. Doktor, hemşire veya tıp öğrencisi olduğunu düşündüğüm insanlar fenalaşan yaşlılara, gazdan etkilenmiş işçilere, coplanmış göçmenlere yardımcı oluyor. Gündelik hayatın olağan akışına aykırı, ayaklanmanın doğasından kaynaklanan farklı ve alternatif bir toplum durumu yaratılmış. İçinden geçip ilerlediğim sokakları, o sırada Fransa devletinin yönetmediği açık. Macron yönetimi ve o yönetimi şiddetle de olsa temsil etmekle görevli kolluk kuvvetleri buralardan silinmiş.

    Bir Mağribli ile tanışıyorum. Tunus’taki El-Manar Üniversitesi’nden mezun olmuş, Fransa’ya iş bulmaya gelmiş, işsiz kalmış. “Çıldıracağım” diyor. “Harekete nasıl olur da sağcı derler, hareket sağcı mı, b.. (la merde). Aç olduğum için sağcı mı oluyorum. Ya düzen değişir, ya da düzen değişir. Bu kadar.” Yüzünü saklıyor ve hızlı adımlarla uzaklaşıyor.

    Fransa için sırada ne var? Macron geçtiğimiz süreçte, Sarı Yeleklileri evlerine sokabilmek için birçok uygulama hayata geçirdi: Asgari ücrete 100 Euro zam, düşük olan emekli maaşlarından vergi kesilmemesi ve benzerleri. Ancak toplumda oluşmuş yaralar, ekonomi konulu birkaç idari kararnamenin sarabileceğinden çok daha derin. Fransa’da gerçek anlamda, bir “ülkeyi kim yönetmeli” tartışması var. Sarı Yelekliler, siyasal partilerin karşısında ve onlara rağmen halkın bu tartışmaya taraf olmasının bir dışavurumuydu. Yakın vadede bu tartışmanın, kısa vadeli de olsa bir çözüme kavuşacağına inanmak için ise ortada bir sebep yok.

  • 1929 Almanya’sının olağanüstü bir tasviri

    1929 Almanya’sının olağanüstü bir tasviri

    Weimar Cumhuriyeti döneminde geçen polisiye dizisi “Babylon Berlin”, tarihî hadiseleri ve atmosferi büyük bir başarıyla kurguluyor. O dönemde gerçekten bir Babil olan Berlin gerçek bir ustalık ve tarihsel bilgi eşliğinde resmedilmekte. Ufak tefek hatalar olsa da, yapıma gölge düşürecek nitelikte değil. Bizim yaptığımız tarih dizileriyle herhangi bir mukayese dahi anlamsız.

    Volker Kutscher tarafından yazılan ve 2007’den itibaren Almanya’da çıkan polisiye roman serisi, Türkçede Islak Balık adıyla İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştı. 2017’de çekilen ve “Babylon Berlin” adıyla Netflix’de ve diğer ortamlarda izlediğimiz dizi de, bu eserden serbest uyarlama bir TV dizisi.

    Weimar Cumhuriyeti döneminde Köln’den Berlin’e gelen, cinayet masasından ahlak masasına sürülmüş komiser Gereon Rath’ın maceraları, tarihsel olayları polisiye bir tarzda işlemeye meraklı yerli ve milli yapımlarımıza sanki bir ders mahiyetinde.

    Büyük gerçekçilik Dizinin önemli başarılarından birisi de, o dönemde gerçek bir Babil olan Berlin’i büyük bir gerçekçilikle resmedebilmiş olması. Müzik seçimlerinden mekan tercihlerine her şey sıkı bir titizlikle sunuluyor.

    “Babylon Berlin” Almanya tarihinde bir ilk. 180 günde çekilmiş, 5 bin figüranın rol almış, 300 dekorun yapılmış ve en az 40 milyon Euro’ya mal olmuş. Hitler öncesi Berlin. 4.3 milyon sakini ile dünyanın beşinci büyük kenti. Siyaseten olduğu kadar kültürel olarak da kaynayan bir kazan. Kentiçi ve şehirlerarası trafiğin yoğunluğu ile hızlı akan kentte zenginler harika villalarıyla özel mahallelerinde yaşarken, sokak kaldırımlarında 128 bin insan aç yaşıyordu. 1. Dünya Savaşı ve silah kaçakçılığı, komünizmin ve nazizmin yükselişi ile çalkalanan Berlin’in çehresinin gölgede kalan yerlerine, komiser Gereon Rath’ın ekibiyle yaptığı kovuşturmalar ışık tutuyor. Siyaset, cürüm, uyuşturucu, sanat ve aşktan oluşan başdöndürücü bir kokteyl “Babylon Berlin”. Farklı sınıfların varolan krizi nasıl yaşadıklarını büyük bir başarıyla resmediyor. Der Spiegel, Nazilerin yedinci sanatın en büyük artistlerini öldürmelerinden veya icrayı sanat eylemelerini engellemelerinden çok sonra, Alman sinemasının kaybettiği (müzikal komedi, melodram, gangster filmi) düzeyini bu diziyle nasıl tekrar elde ettiğini yazmıştı. Ancak filmin gerçek başarısı, o dönemde gerçekten bir Babil olan Berlin’i büyük bir ustalık ve tarihsel bilgi eşliğinde resmetmesinde.

    1929 Almanya için sanki bir dönüm noktası. 10 yıl önce savaşın sonlanmasına da yol açan işçi hareketinin çalkalanması, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öldürüldüğü Spartakist ayaklanmasından 10 yıl sonra, Nazilerin iktidara gelişinden sadece dört yıl önce, o güne dek yaşanmış en büyük ekonomik krizin başlangıcı. Henüz hiçbir şey kesin değil. Ortalık kaynıyor. Stalinistler, Troçkistler, faşistler ve maceraperestlerin SSCB’den gönderilen bir altın vagonunun peşine düştüğü bir ortamda, gizlice çekilmiş bir pornografik film rulosunun arayışı da hikayeye ekleniyor.

    Dönem dizisi 1929 Berlin’inde yaşanan sefalet, devlet kurumlarının işleyiş mantığı, toplumsal kutuplaşma ve gösteriler, eğlence dünyası gibi birçok alan dizide başarıyla işlenmiş.

    Almanya, 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın tartışmasız en çok yaralanan ülkesiydi. Savaş sonunda cumhuriyet ilan edilmişti ama, istikrar hayal bile edilmemekteydi. Her şey adeta en uçlarda yaşanıyordu. Zenginler yakın geçmişin felaketini unutmak için sefahat alemlerindeyken, yoksulların öfkesi en sert biçimlere bürünebiliyordu. Berlin sadece Almanya’nın değil, dünyanın kalbi gibiydi. 1. Dünya Savaşı sonrası umutsuzluğun kol gezdiği ve siyaseten karmakarışık bir Berlin’de, yalnızca Almanya’nın geleceği değil 2. Dünya Savaşı’na giden yolların taşları da döşeniyordu (Dikkatli seyirci bu müthiş gerilim içinde iki dünya savaşının birbirinin devamı olduğunu da farkına varabilir).

    İşte böyle bir atmosferde, Rus mafyasına ait bir film rulosunun peşine düşen polis ekibi, bu işin siyasi ve diplomatik yanlarını gördükçe ulusal güvenliği ve dünya dengesini tehdit eden son derece tehlikeli bir işe giriştiklerini anlar.

    Komünist Partisi’nin 1 Mayıs için düzenlediği gösteri, sosyal demokrat vali tarafından kanlı şekilde bastırılır. Komünist Partisi ise sosyal demokratları “faşizmin ikiz kardeşi” olarak niteleyen politikası ile hem kendini tecrit eder hem de Hitler’in yolunu iyice açar. Bu “sözde sol” politika, Rusya’nın Almanya’nın Versailles Antlaşması’yla kısıtlanan silahlanmasına gizlice yardım etmesine karşı değildir. Altın taşıyan gizemli trende savaş sırasında kullanılan fosgen gibi öldürücü gazlar da bulunmaktadır.

    “Babylon Berlin”, 2017, Almanya, 2 sezon, 16 Bölüm, Suç-Drama-Gerilim, Yönetmenler: Henk Handloegten, Tom Tykwer., Başroller: Volker Bruch, Liv Lisa Fries, Peter Kurth.

    Dizinin hikayesinde kimi pürüzler yok değil. Örneğin Troçkistler “Yaşasın IV. Enternasyonal” diye haykırmaktadır. Oysa bu örgüt 1933’de gündeme gelecek ve ancak 1938’de kurulacaktır. Dizinin geçtiği 1929’da, Troçki zorla Türkiye’ye sürgüne gönderilmiştir. Ayrıca Troçkistlerin, SSCB gizli servisi GPU tarafından 1929’da Berlin’de öldürülmeleri de sözkonusu değildir. Almanya’da daha sonra Sürekli Devrim dergisini çıkaracak olan “Troçkist” çevre, o yıllarda oldukça küçüktür. Stalin, muhaliflerini daha sonra öldürtecektir.

    Ancak “Babylon Berlin”, mekanların oluşturulmasından müziğine dönemi öylesine canlı bir biçimde yeniden üretir ki bu pürüzler akılda bile kalmaz. Tarihsel gerçeklikle sanatsal gerçeklik arasındaki buluşma o denli iyi ayarlanmıştır ki, bu detaylar bir anlamda önemsizleşir. Bizim yaptığımız tarih dizilerinde ise gerçeklik iğdiş edilerek günlük politikanın aleti haline getirildiği için, herhangi bir mukayese dahi anlamsız olur.

    Dizinin yaratıcı yönetmenlerinden Henk Handloegten “Weimar Cumhuriyeti’nin düşüşünden beri ilk kez Almanya’da halkın artan bir bölümünün aşırı sağa kaymasıyla, biz o dönemle mukayese edilebilir bir durumda bulunuyoruz” diyor. 1929 Berlin’ini “yeniden canlandırarak” gündelik hayattan müzikallere, yeraltından siyaset meydanlarına her unsuru bu polisiye hikayenin zemini olarak müstesna bir biçimde kurgulamışlar. Polisiye romanda 1968’den sonra ortaya çıkan, suçla toplum arasındaki ilişkiyi irdeleme, şiddetin yeniden üretildiği kaynağa yönelme gibi temel hususlar bu dizide çok isabetli şekilde değerlendirilmiş.